Medet Ya İlahi! [Bârân]



NARINDA YAKMA BİZİ, AZÂD ET HEPİMİZİ.
RAHMETİNDEN UMUYOR, CENNETTE YERİMİZİ

 BİZ HAK ETSEK DE NARI, SEN SAKLA CÜMLEMİZİ.
ATEŞLERDEN UZAK TUT, ZAYIF BEDENİMİZİ.

YALVARIP YAKARIYOR, NEZDİNDEN KOVMA BİZİ.
SANA ŞEKVA EDİYOR, HEP KENDİ KENDİMİZİ.

ISLAH EDEMEMİŞİZ, ŞU AZGIN NEFSİMİZİ.
İSTİĞFAR EDİYORUZ, KABUL ET TÖVBEMİZİ.

BIRAKAMADIK HALA, ŞU DÜNYA ZEVKİMİZİ.
SINIRSIZ SANIYORDUK, BİTEN NEFESİMİZİ.

DUA EDİNCE SANA, DUYARSIN SESİMİZİ.
SANA ŞERH EDİYORUZ, SADECE İÇİMİZİ.

HALDEN ANLAYAN SEN’SİN, BİLİRSİN DİLİMİZİ.
AÇTIK ARDINA KADAR, DARACIK SİNEMİZİ.

TÜKENİYOR ÖMRÜMÜZ, RABBİM TUT ELİMİZİ.

[BÂRÂN] 17.11.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Okumanın Önemi [Mehmet Ali Şengül]

Rabbimizin ilk emri oku ise, demek ki üzerinde durmak ve düşünmek gerekir. İslâm’ın ve insanlığın en büyük düşmanlarından birisi cehâlettir. Cehâletin zıttı da ilimdir. İlim, okumakla elde edilir. İnsan, ilimle cehâletten kurtulur. Demek ki, en önemli vazifelerimizden biri okuyup ilim öğrenerek, âmâl-i sâlihada bulunmaktır.
   
Birinci derecede okunması gereken en önemli kitap, şüphesiz Rabbimizin kelâm sıfatı olan Kur’ân-ı Müciz-ül Beyan’dır. Bilâhere Allah’ın kudret ve irâdesi ile yarattığı Kâinat Kitabı’dır. Bu iki kitabın okunması ve muhtevâsının anlaşılması, bunları en iyi anlayan ve anlatan, örnek olarak yaşayan ve tebliğ eden Efendimiz Hz.Muhammed’i (sav) fevkâlbeşer yönüyle çok iyi tanımaya ve anlamaya, O’nun (sav) rahle-i tedrîsinde yetişen Âl-i beyt’i ve yıldızlar kadar parlak ve nuranî Sahâbe-i Kirâm Efendilerimizi tanımaya bağlıdır.

Onun için dünya ve ahiret mutluluğunun kazanılması, dertlerimizin çözümü, hayallerimizin gerçekleşmesi, insanlığın iftihar Tablosu Efendiler Efendisi Hz.Muhammed (sav)‘in rehberliği yani, sünnet-i seniyye’nin ihyâsı ile mümkündür.
     
Efendimiz’in (sav) en birinci ve en önemli vazifesi, Rabbimizi  tanıtmak ve sevdirmek olduğu gibi, bizim de en birinci vazifemiz Allah ve Resulullah’ın emanetine sahip çıkıp onları hoşnut etmenin yanında; tıpkı Sahabe Efendilerimiz (r.anhüm) gibi hakkı tutup kaldırmak ve onu muhtaç gönüllere taşımaktır.
   
Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan‘da Efendimiz‘in (sav) insanlara hakkı duyurma mevzuundaki fevkalâde hassâsiyet ve samîmiyeti şöyle anlatılmaktadır:
Cenab-ı Hak, Kehf suresi 6.ayette; “(Habibim) Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!”

Şuara suresi 3.ayette ise; “(Habibim) Onlar iman etmiyor diye, üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.” Buyurmaktadır.

Efendimiz’den sonra (sav) peygamber gelmeyeceğine göre, dünyada insanoğlunun huzur ve rahatını, medenîce yaşama ortamını, dünyaya gelişindeki aslî vazife ve sorumluluğunu temin edecek olan; insanları âhiret saâdetine yönlendiren, Mevlâ’yı hoşnut ve râzı edecek yolları gösteren, dinî ve ilmî hiçbir şeye âlet etmeyen, Peygambere ait mânâyı temsil eden,  ilmiyle âmil  âlimler ve dâvâyı İslam’ı her şeye tercih eden ehl-i îman olacaktır.
   
Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde, ‘(Gerçek) Âlimler yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin halîfeleridir. Onlar benim ve diğer peygamberlerin vârisleridirler’ (Suyutî)  buyurmuş; başka bir hadislerinde de ‘Kim ilim tahsil etmek için (evinden ve yurdundan) çıkarsa, geri dönünceye kadar Allah yolundadır.’ (Tirmizi) buyurmuşlardır.

Okumalı ama, neyi nasıl okumalı? Yine Allah Resûlü Hz.Muhammed (sav), ‘Allah’ım! Faydasız ilimden sana sığınırım’  (Tirmizi) buyurarak gerçek, faydalı ilme bizi yönlendirmişlerdir.
   
Kaynaklardan ve âlimlerden okuyarak ve dinleyerek ilim elde etmek; bizi Rabbimize yönlendirip götürüyorsa, Resûlûllah’ı (sav) tanıtıyor, Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan’ı anlamaya ve ahlakıyla mütahallik olmaya, insanlığa maddi- mânevi fayda temin etmeye vesile oluyorsa, yuvamızı aile efradımızı, toplum yapımızı huzur, güven, barış ve kardeşliğe sevk ediyorsa faydalıdır, yoksa sırtımızda bir yüktür. Faydasız ilmin, kafamızda bir enkaz yığını  olacağı unutulmamalıdır.
   
İnsan gerçekleri öğrenmek için okumalıdır. Lüzumsuz, abes şeylerle zamanı öldürmemelidir. Bu mânâdaki ilmi, Efendimiz (sav), ‘Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz’ (Beyhaki)  şeklinde tavsiye etmenin yanında;  ‘İlim öğrenmek, kadın erkek her müslümana farzdır’(İbn-i Mace) ve  ‘İki günü müsâvî olan zarardadır’ (Beyhaki) buyurmaktadır.
   
 Victor Hugo, ‘İlim kapısı herkese açık olmalı ve insanın olduğu her yerde kitap bulunmalıdır’ veciz ifâdeleriyle okumayı teşvik etmiştir.
   
Allah (cc) insana, Kur’ân-ı Azîmüşşan ve kainat kitabını okuması için, vücud sarayının en uygun yerine pencere mahiyetinde iki göz vermenin yanında, gerçekleri, hakikatleri duyabilmek için de iki kulak vermiştir. Bununla beraber akıl, irâde ve şuur gibi paha biçilmez değerde latîfeler lütfetmiştir.
   
Rabbimiz, Alâk suresinin ilk  ayetlerinde; “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” “İnsanı yapışkan bir hücre (sperm)den yarattı.” “Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” “Kalemle yazmayı öğretendir.” “İnsana bilmediklerini öğretendir.” (96/1,2,3,4,5)
 
Rum suresi 50.ayette de; “İşte bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine! Ölmüş toprağa nasıl hayat veriyor! İşte bunları yapan kim ise, ölüleri de O diriltecektir. O, her şeye hakkıyla kâdirdir.” Buyurmaktadır.
     
İnsan ilim ve irfandan, gerçek mânâda okumak ve yazmaktan mahrum kaldığı takdirde, kendini bile tanımaktan âciz bir varlık durumuna düşer. Kendini okumayan, tanımayan, bilemeyen bir insanın, Rabbini de tanıması mümkün değildir.

En’am suresi 140.ayette; “Bilgisizlik ve düşüncesizlik yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine ihsan ettiği rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar, elbette tam hüsrana uğradılar. Saptılar bunlar, doğru yolu da bulamadılar!” buyrulmaktadır.
     
İnsanın, âyine-i Samet olan, yaratılan varlıkların en mükemmeli ve en şereflisi bulunan kendisini tanıyabilmesi; okumaya, ilim ve irfanla meşgul olmaya bağlıdır. Onun için Rabb-ül alemin olan Allah’ın ‘Oku!’ emrine kulak verip, ömrünün bir kısmını mutlaka ilme ayırmalıdır. Hiç olmazsa -olmazsa olmaz- yirmidört saatinin bir saatini, farz olan  ilmi öğrenmeye ayırmalıdır ki, kâinattaki yerini ve Allah indindeki değerini iyi tayin edebilsin.
   
Îman kalbe inmediği müddetçe, şeytan oraya sürekli el uzatır. Kendisini sürekli Allah’ın kontrol ettiğine, mânevî istihbârat memurlarının herşeyimizi kaydettiğine  inanan bir insan, bilerek hiçbir zaman yanlış yapmamaya gayret eder.
   
Kur’ân-ı Kerim kenz-i mahfîdir. Yani, gizli bir hazinedir. Îman o hazinenin anahtarıdır. Kalbiyle Allah arasındaki engelleri kaldırarak Kur’ân’a yaklaşan her insan, o hazineden istifâde eder. Mü’min, Kur’an-ı Azimüşşan’ı hayatına ruh yaptığı zaman diri ve canlı kalır. Kalbini ona tam veremeyen insanlar, O’ndan gerçek mânâda istifade edemezler ve dünyanın fânî şeyleri içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
 
İnanan insanlar, yaşadığı çağın şuurunda olur, dünya ve ukbâ muvazenesini kurar, şer’î ve tekvînî emirlere riâyet eder, akıl ile kalp, ruh ile mânâ, dünya ile âhiret dengesi içinde hareket ederlerse; Allah, ikrâm ve ihsânıyla içinde bulundukları sıkıntıları  fırsatlara çevirmeyi lutfeder. Çile ve ızdırapları yok eder ve merhametiyle muamelede bulunur.
 
Kâinâtı ve insanın esrârını bizlere anlatan Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’ı, okuma ve anlama gayreti içinde değilsek, ürpermeli ve korkmalıyız..
   
Günümüzde Kur’ân ve kâinatı, dünya ile âhireti birbirinden ayırdık. Kur’an-ı Azimüşşan’ı okuduğumuz halde O’nun muhtevasına, emir ve yasaklarına karşı kulaklarımızı tıkadı isek, saygıda, itaatte  kusur etti isek, âhireti terkedip dünya hayâtını öne çıkardı isek, kazanma kuşağında kaybetme durumuna düşmüşüz demektir.

Onun içindir ki, ne kâinatı gerçek mânâda okuyabiliyor, ne de Kur’an-ı Müciz-ül Beyan’ı hakiki mânâda anlayabiliyoruz. Böylece her ikisi de yetim kalıyor.  İnsan; aklı, ilmi ve iradesiyle kâinata yönelmeli, aynı zamanda  kâinâtı anlatan Kelâm-ı ezelî ve ebedî olan Kur’ân’ı anlama ve yaşamaya yönelmelidir. Bu yöneliş, topyekün beşerin huzûru ve kurtuluşu adına önemli bir adım olacaktır.
     
Kur’ân-ı Azimüşşân ve kâinat kıtabını okuma, mütalâda bulunma ve mârifet arayışında olma, rûhun en önemli gıdâlarındandır. Bunlardan yoksun olmak ise, telâfisi imkânsız çok ciddî bir mahrumiyettir.
   
Şanlı cedlerimizin kütüphaneler dolusu binlerce eserlerini mîras olarak bırakıp gittiği halde, bizler sahip çıkarak koruyamadığımız bu hazinelerden  dünyada bazı ilim adamlarının seviyesine göre aşkla-şevkle arkasına düşüp araştırdığı ve elde ettiği neticeyle insanlığın hizmetine sunduğu bir gerçektir. Bu manzara karşısında, bunca ilmî ve edebî eserlere karşı  alâkasızlık, -anlamaya çalışan nesillerin yolunu kesme ve engel olma- doğrusu anlaşılır gibi değil...
   
Dünya hayatı; sadece görüp bilmek, yiyip içmekten ibaret değildir. O, öğrenmek ve öğretmek, duyarak yaşamak ve hissetmektir. Bilenler, duyarak yaşayanlar dünyada dâima faydalı olmuşlardır. Biliyoruz zannedenler, kulaklarını Hakk’a tıkayıp duymayanlar, gerçeklere karşı dilsiz, kör ve sağır olanlar, dünya lezzetlerine dalıp âhireti unutanlar daima zararlı olmuşlardır.
   
Cenab-ı Hak Zumer suresi 9.ayette, “Şimdi iyi düşünün: Böyle olanın durumu mu iyi, yoksa gece saatlerinde, âhiretten endişe edip Rabbinin rahmetini umarak gâh secdede, gâh kıyamda ibadet edenin durumu mu iyi? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akl-ı selim sahipleri, sağduyulu olanlar düşünüp ibret alır.” Buyurmaktadır.

22/54- “Ve yine, ilimden nasibi olanların bu Kur’ân’ın senin Rabbin tarafından gönderilen gerçeğin ta kendisi olduğunu iyice anlayıp da onu bütün kalpleriyle tasdik edip gönülden tazim ederek bağlanmaları içindir.
Elbette Allah iman edenleri dosdoğru yola, isabetli tutuma yöneltir.”
35/ 27-28- “Görmez misin ki Allah gökten bir su indirir. Onunla rengârenk, çeşitli meyveler yetiştiririz.
Dağlardan da beyaz, kızıl, siyah ve türlü türlü renklerde yollar var etmişizdir.”
     
Toplum yapısına ciddi bir nazarla baktığımızda görülüyor ki; Hakîkat-i îmaniye ve Kur’âniye’ye hayatlarını verenler, gülmeyi unutup hüzünle kendilerini Hakk’a adayanlar, iyi niyetlerinden dolayı bazen aldansalar bile, hiç bir zaman aldatmamışlar ve aldatmayı da düşünmemişlerdir. Hattâ, aldatanlara karşı bile adâletten ayrılmamışlardır.

[Mehmet Ali Şengül] 17.11.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Joseph Joseph! [Naci Karadağ]

Galiba deniz yavaş yavaş bitiyor…

Düzen sarsıldıkça absürtlüklerin boyutu da büyüyor.

Olay ilk vuku bulduğunda “Bizimle ne alakası var” denilen Reza Zarrab hakkında Amerika’ya nota vermişiz.

Yok, endişelenmeyin, müzik notası mı, filan diyecek değilim. CHP adına siyaset yapmıyorum zira…

Hayırsever işadamı Reza Zarrab’ın hikayesi giderek ilginçleşiyor.

İsmi tam iki kez ABD hapishane kayıtlarından silindi ve her ikisinde de “pardon yanlışlık olmuş” diye açıklama yaptı ABD Adalet Bakanlığı.

Yanlışlık bir kez olur, hele ki böyle büyük davalarda.

Belli ki bir şeyler dönüyor.

Reza’nın avukatları da “5 gündür haber alamıyoruz” diye açıklama yapmışlar.

Kimse kusura bakmasın ama hiç inandırıcı değil.

Sanki, Türk hükumetinin tepkisinden ve gazabından korkuyorlar.

Belki de bu sebeple Saray’ın günde on kez kendilerine ulaşması çabası hep sonuçsuz kalıyor. Binlerce mail yazıldığı söyleniyor Külliye’den adliyeye; New York adliyesine. Kimse artık cevap bile vermiyormuş.

Reza hem Türkiye’den, hem İran’dan hem de ABD’den korkuyor sanırım. Haksız da değil, o korkmayacak da Egemen Bağış mı korkacak yani?

Bu sebeple en rahat edebileceği yer olarak ABD’ye teslim olacağını düşünmüş.

Türkiye’de susturulmaktan korkuyordu, İran’da ise çaldığı paraların geri istenmesinden. Bu nedenle ABD’ye teslim olup itiraflarla paçayı yırtmaya çalışmak akıllıca bir stratejiydi zira.

Türkiye “Vatandaşımızdan haber alamıyoruz” diye nota vermiş.

Askerleri IŞİD tarafından üzerine benzin dökülerek yakıldığında çıtı çıkmayan, olayı dile getireni hain ilan eden bir devletin hassasiyetine benziyor mu bu?

Askerlerinin başına çuval geçirilip kaçırılırken ‘gık’ınız çıkmayacak, sonra bir vatandaş aşkınız depreşecek ki göz yaşartıcı.

“Benim vatandaşıma itirafçı olsun diye baskı yapılıyor” şeklinde sızlanıp “Dünyayı ayağı kaldırırım” şeklinde dayılanarak tehdit etmenin pek işe yaradığı söylenemez.

Bu sebeple bir eşik daha aşılmış oldu.

Şimdi durumu daha da berbatlaştırıp 27 Kasım’a gelmeden Amerika ile ipleri koparma stratejisine geçildi sanırım.

İşe yarar mı bilmem!

Kendi ülkesinde onlarca vatandaşını bizzat kendisi kaçırıp, kayıplar hakkındaki çığlıklara kulağını tıkayan AKP ve lideri, ‘Amerika’daki vatandaşımızdan (!) 5 gündür haber alınamıyor’ diye nota veriyor.

Artık bir sonraki adım savaş ilan etmek filan olur herhalde!

Orası Türkiye değil elbette.

Amerikan medyasını kontrol etmeleri mümkün değil. Yargı desen zaten Trump’ı takmıyor bizim kabadayıları mı ciddiye alacak! Flynn işini yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Yoksa anlaşma paketinde “Reza’nın susturulması ya da kaçırılması” da vardı. O rezalet daha yeni yeni ortaya çıkıyor, başlarını çok ağrıtacak daha göreceksiniz.

Düşman, hain, cemaatçi filan türü zırvaları yiyecek Amerikalı da bulmak mümkün değil. Hani Türkiye’de olsa iktidarıyla muhalefetiyle bunu yemeye hazır insanlar bol. Hizmet Hareketi nefreti hepsinin ortak paydası. Bu nedenle yapılan zulümler, alçaklıklar, barbarlıkları kimse görmüyor, dile getirmiyor.

Arkasına Türk bayrağı koyarak nasıl vatansever olduğunu tüm ülkeye anlattıkları Reza büyük ihtimalle sattı birilerini. Savcılığın pek kimseye göstermediği, sadece savunma avukatlarına ucunu gösterdiği binlerce dokümanda dikkat çekici bir rumuz var: Birinci Şahıs! Bizim deyişle ‘1 Numara’…

Herkes soruyor; kim bu 1 Numara?

Eminim hepinizin bir fikri vardır…

Ama Reza bunun ne kadarını hangi bağlamda dile getirdi henüz bilmiyoruz.

Bugün hakkında nota verdiğimiz Zarrab için yarın “Vay şerefsiz hain” manşeti atabilecek tıynette olduklarını artık hepimiz biliyoruz.

Reza ötmüşse manşet hazır:

İranlı ajan, hain, iftiracı, itirafçı…

Hakkında olmadık aşağılamaları izlemeye hazır olun.

Bu kadar orantısız, akla ziyan tepki vermelerinden korkularının da büyük olduğunu anlıyoruz.

Biz bilemeyiz olayın vahametinin boyutunu.

Ama failler kendilerini tanıyorlar ve ne haltlar karıştırdıklarını biliyorlar…

Nabızlarının yükselme sebebi de bu.

Kimi Kıbrıs vatandaşlığına geçiyor, kimi sürpriz gelişmelerde nereye kaçabileceğinin hesabını yapmakla meşgul.

Ama yaklaşıyor yaklaşmakta olan…

Ne olurdu Trump’ın hukukçuları da Teksas tarlalarında başkanlarıyla çay toplasalardı yani?

Hepsi ‘Joseph Joseph’ anlayacağınız…

Rus ‘robotlar’ Türkiye’ye de müdahale etti mi? [Erhan Başyurt]

Rusya’nın ‘trolleri’ ve ‘bot’ denilen robot hesapları kullanarak sosyal medya üzerinden demokratik seçimlere müdahale ettiğinin arka arkaya ortaya çıkması ABD ve Avrupa’yı sarsıyor.

Amerika’da başkanlık seçimlerine Rusya’nın sahte Facebook ve Twitter hesapları üzerinden yoğun İngilizce mesaj bombardımanı yaptığının ve kararsız seçmeni etkilediğinin ortaya çıkmasının ardından bu kez İngiltere ‘seçimlere Rusya müdahalesi’ şokunu yaşıyor.

İngiltere’de siyasi hesapları alt üst eden ve ekonomi çevrelerince büyük tedirginlikle karşılanan ‘Brexit-AB’den ayrılma’ referandumuna da Rusya’nın planlı bir şekilde etki ettiği ortaya çıktı.

Rusya’nın ABD seçimlerine yönelik girişimlerini ‘SOFT WAR DÖNEMİ YAŞIYORUZ…’ başlıklı 1 Kasım’da yine bu köşede yer alan yazımda detaylıca anlatmaya çalışmıştım.

Bu yazıda siber saldırıların İngiltere ayağı üzerinde duracağız…

***

Putin’e yakın işadamı Yevgeny Prigozhin tarafından işletildiği tahmin edilen ‘trol fabrikası’ Rusya’nın St. Petersburg şehrinde…

Twitter geçtiğimiz ay ABD seçimlerine müdahil olan ve Internet Research Agency isimli ‘trol fabrikası’ ile bağlantılı yüzbinlerce mesaj atan 2 bin 752 sahte hesabı askıya aldığını açıkladı.

İskoçya Edinburg Üniversitesi askıya alınan bu hesaplardan 420 tanesinin ‘Brexit’ referandumu sırasında AB’den ayrılmayı teşvik eden, ‘Bağımsız İngiltere’nin gurur günü olsun!’ gibi cesaretlendirici tweet’ler attığını ortaya çıkardı.

Söz konusu Rus trol hesapları, ABD deniz kuvvetlerinden emekli bir subay, Tennesseeli bir Cumhuriyetçi, Teksas milliyetçisi hesaplar gibi kendini gizliyor.

Tamamı VPN ile bağlantı kurdukları için gerçekte Rusya’dan bağlantı yaptıkları geriye dönük kapsamlı incelemeler ile tespit edilebiliyor.

***

Swansea ve California üniversitelerinin birlikte yürüttüğü bir başka araştırma ise, Ruslara ait 156 bin hesabın Brexit referandumundan bir gün önce ve oylama günü ‘#Brexit’ hashtag’ıyla mesaj attıklarını, çoğunluğunun ‘cyborg’ olarak adlandırılan gerçek kişiler tarafından yönlendirilen ‘bots’ yani robot hesaplar olduğunu ortaya koydu.

Oxford İnternet Enstitüsü, büyük oranda otomatik tweet atmaya ayarlanmış 30 hesaptan referandumun son 3 gününde 135 bin tweet atıldığını ve bunların 11 milyon kez görüntülendiğini tespit etti.

Londra City Üniversitesi ise, ‘bots’ olarak bilinen 13 bin 493 hesabın koordineli şekilde referandumu etkilemeye yönelik 65 bin tweet attıklarını ve mesajların nereden atıldığının da gizlendiğini belirledi.

***

Bilgiler ortaya döküldükçe İngiltere’de siyasetçilerden sert tepkiler yükselmeye başladı.

En güçlü tepkiyi ise, Başbakan Theresa May beklenmedik bir sertlikte verdi.

May, Rusya’nın seçimlere doğrudan müdahale ettiğini, İngiltere ve Batılı müttefiklerinin arasını açmak için uydurma haberlerle saldırdığını ifade etti.

Putin’in enformasyonu silaha dönüştürdüğünü, demokratik ve açık toplumların altına oymaya çalıştığını kaydetti.

May, Rusya’ya oldukça basit bir mesaj vereceğini söyleyip, ‘Ne yaptığınızı biliyoruz’ dedi. Rusya’nın provokasyonlarının tehlikeli ve sonucu öngörülemeyeceğini belirtti.

***

Rusya’nın seçimlere etkisi araştırılırken İngiltere’yi şok eden başka gerçekler de ortaya çıktı.

Mesela, Londra Westminster terör saldırısı sırasında başörtülü Müslüman bir kadının yerde yatan kurbanlara aldırış etmeden telefonuyla oynayarak olay mahallinden geçtiğini iddia eden, iki tabloid gazetede haber de olan bir tweet ve fotoğrafın, gerçekte Rus troller tarafından İngiltere’de nefreti ve çatışmayı yaymak için yayılan bir yalan haber olduğu ortaya çıkarıldı.

Rus Kaspersky Lab tarafından üretilen güvenlik yazılımlarının, Rusya tarafından casusluk amaçlı kullanılabildiği tespit edildi. Kamu kurumlarından bu yazılımın kaldırılması çalışması başladı.

Daha ilgi çekici bir açıklamayı da İngiltere Siber Güvenlik Merkezi Başkanı Ciaran Martin yaptı. Martin, Ekim ayından bu yana kamu kurumlarının 600’ü aşkın siber saldırıya uğradığını ve çoğunluğunun Rus ‘hacker’lar tarafından gerçekleştirildiğini açıkladı.

***

ABD’de olduğu gibi İngiltere’de de İngilizce yayın yapan Rus RT televizyonu ve Sputnik haber sitesi hakkında da incelemeler başlatıldı…

Theresa May’in konuşmasında yer alan ‘Devlet destekli medya kurumları sahte haberler ve montaj fotoğraflar üreterek Batılı ülkelerin arasını açmaya ve Batılı kurumların altını oymaya çalışıyor’ sözleri dikkat çekmişti.

***

Rusya, çok iyi organize olmuş ‘siber saldırılar’ ile uluslararası düzende yeni bir ‘soft war’ dönemi yaşatıyor.

ABD ve Avrupa’yı zayıflatıp, Doğu Avrupa ve Ortadoğu’da istediği gibi kendisine yeni nüfuz alanları açıyor.

ABD ve İngiltere’deki kapsamlı araştırmalar, Rusya’nın tehlikeli oyununu çözmek için önemli ipuçları veriyor.

***

Peki, Rusya’nın bu ucuz ve etkin müdahale yöntemini sadece ABD ve İngiltere ile mi sınırlı?

Türkiye gibi Batı’dan uzaklaşan ve Avrasya blokuna yaklaşan Türkiye’de de Rusya’nın sosyal medya ve klasik medya üzerinden yönlendirmeler yapmış olması mümkün mü?

Peki, Rusya’nın Türkiye’de de seçimlere müdahil olması ve kamuoyunu yönlendirmiş olması ihtimali var mı?

Ortada henüz bir araştırma yokken ‘var’ ya da ‘yok’ demek mümkün değil.

Ancak Türkiye’nin de sandık güvenliği ve adil yarışın yanı sıra, ‘Rus cyborg’lar için de tedbirler almasında fayda var.

ABD ve İngiltere’nin basit gibi görünen bu saldırılardan nasıl derin yara aldıkları ortada…

[Erhan Başyurt] 17.11.2017 [TR724]

Nefesi yeten bir daha geçiyor! [TR724]

Dünyada araba yolculuğu sevenlerin, nefes kesen güzergah diye tanımladığı 10 yol var. Nefes kesen diyorlar zira bu yolların bazılarında otomobil kullanmak gerçekten cesaret gerektiriyor. Bazılarında ise manzaranın büyüsü seyahat hiç bitmesin dedirtiyor. Bloglarda hatıralarını kaleme alanlardan, aynı yolda ileri geri defaatle gidip geldiğini yazanlar bile var. OGGUSO’nun gezip seçtiği 10 yol şunlar:

1-Overseas Karayolu, Florida
Denizin üzerinde 180 kilometre giden yol, Miami ile Key’leri yollar ve köprüler ile bağlıyor. Adı karayolu olsa da, denizin üzerine inşa edilen yolda seyahati güneş batışında görmek öneriliyor.


2-Atlantik Yolu, Norveç
Her mevsim ayrı güzelliği olan yol, 8 kilometre boyunca denizin üzerindeki adaları bağlıyor ve mühendislik harikası olarak adlandırılıyor. Farklı açılardan inanılmaz manzaralar görülen yol kenarında dinlenen foklar ve yüzen balinalar da görülebilir.


3-Eyalet Yolu 1, Big Sur, Kaliforniya
Yeni adı ile Cabrillo Karayolu, Pasifik Okyanusu’nun kıyısındaki Carmel ile San Simeon şehirlerini bağlıyor. Sarp uçurum ve kayalıkların üzerindeki yolun tamamlanması 18 yıl sürmüş. Doğanın içinden geçen yol, eşsiz manzarası ile tecrübe edilmesi gereken seyahatler arasında üst sıralarda listeleniyor.


4-Furka Geçidi, İsviçre
James Bond’un Goldfinger filminde görülen geçit, denizden 2500 metre yüksekliği ile Alp Dağları’nın en tepe yolu olduğu için kışın kapanabiliyor. 1867 yılından beri kullanılan yoldaki Rhone Buzulu ve mağarasında yazın en sıcak günlerinde bile kar görülebilir.


5-Ateş Vadisi Yolu, Nevada
Çölün içinden geçen yolda, kırmızının her tonunu görmek mümkün. Forrest Gump filmindeki koşu sahnesinden de hatırlanabilecek yol, Las Vegas’tan 80 kilometre mesafede. Güneş altında parlayan çöl yolu, kırmızı rengine tutkunların görmesi öneriliyor.


6-Trollstigen, Norveç
Adı “Trol Merdiveni” demek olan yol 1936 yılında inşa edilmiş. Sadece yaz aylarında açık 55 kilometrelik yolda 11 keskin viraj var ve geniş araçlar kullanamıyor. UNESCO dünya mirası listesindeki yolun kenarındaki şelalelerden, su içilebilir.


7-Stelvio Geçidi, İtalya
İsviçre sınırına sadece 200 metre mesafedeki yol 1820 yılında inşa edilmiş. 75 keskin virajı ile sürüş tutkunlarının tecrübe etmesi önerilen güzergahlar arasında yerini koruyor. Sisli ve yağmurlu havalarda ürkütücü olabilen yol, Top Gear tarafından “dünyanın en görülmesi gereken yollar” listesinde yer alıyor.


8-Turini Boğazı, Fransa
Nice’ten sadece 50 kilometre mesafedeki yol, Monaco Rallisi’nde pilotlar tarafından en dikkat edilmesi gereken bölüm olarak adlandırılıyor. Geceleri kapatılan geçit, Tour de France bisiklet yarışında da kullanılıyor ve yarışmacıları en zorlayan kısım olmasına rağmen müthiş manzarası ile görülmeğe değer.


9-Tianmen Dağ Yolu, Çin
Sadece 11 kilometre olan yolda 99 viraj var. Müthiş bir sürüş deneyimi yaşatan bu yola Çinliler “Cennete giden Yol” adını vermiş. Ziyaretçilerin üzerine yürüyebileceği cam köprü sayesinde, ünlü dağlarda çok farklı bir gezi yapabilirsiniz.


[TR724] 17.11.2017

Celtic’in rekorunu yine Celtic kırar! [Efe Yiğit]

İskoçya’da futbol denince akla Glasgow şehrinin iki takımı gelir: Celtic ve Rangers. Şampiyonluk iki takım arasında gidip gelirken, diğer takımlar sadece ligde dolgu malzemesi görevi yapıyor bir nevi. Rangers’ın 2011’de iflas edip, 3. Lige kadar düşmesiyle ligin tek hâkimi Celtic oldu. Takım zaten rakipsizdi artık ama Mayıs 2016’da Brendan Rodgers’ın gelmesiyle tam bir yenilmez armada oldu. Büyük Britanya topraklarında en uzun süre yenilmezlik rekorunu kırdı. Gerçi bu rekor yine kendisine aitti.

İSKOÇYA’NIN TEK HÂKİMİ

Glasgow’da doğanların tutacakları futbol takımı bellidir. Katolikler Celtic’i tutarken, Protestanlar Rangers’i destekler. İki takım ilk kez 18 Mayıs 1888 tarihinde karşılaşırken, ilk maçtan 5–2 Celtic galip ayrılmıştı. Celtic Park adeta Katoliklerin ‘gövde gösterisi’ yaptıkları bir yer. Papazlar maçları yıllarca ücretsiz izledi. Rakibi Glasgow Rangers ise liman çalışanları tarafından kuruldu. Celtic aristokrasiyi, Rangers işçi sınıfını temsil ediyor. Celtic kapısını daha önce Protestan oyuncular açmıştı fakat Rangers bu konuda daha tutucu. Katolik oyunculara takımda yer yok. Glasgow’un bu iki takımının İskoçya liginde başka rakibi yok. Rangers 54, Celtic ise 48 kez şampiyonluk yaşadı.
Bu arada Mayıs 2016’da takımın başına eski Kuzey İrlandalı futbolcu Brendan Rodgers geçti ve Celtic o günden sonra ne İskoçya liginde ne de İskoçya kupasında yenilgi yüzü görmedi. Rodgers, daha ilk sezonunda lig, federasyon kupası ve lig kupasını kazanarak mükemmel bir başlangıç yaptı. Yenilgi görmediği gibi rakiplerine de gol olup yağdı.

LİVERPOOL’DA ŞAMPİYONLUĞA ÇOK YAKLAŞMIŞTI

Yeni nesil teknik adamlardan olan Brendan Rodgers’ın adını futbol kamuoyu 2011’de Swensea City’yi İngiltere Premier Lige taşımasıyla duydu. Genç teknik adamın bu başarısı İngiliz devi Liverpool’un dikkatini çekerken, takım 2012’de Rodgers’e teslim edildi. 2012–15 arasında Liverpool’u çalıştıran Rodgers, ilk sezonunda ligi 7. sırada tamamladı. 2013–14 sezonunda Liverpool oynadığı futbolla dikkat çekerken, şampiyonluk yarışını son haftalara kadar kovalayacak, ligi şampiyon Manchester City’nin 2 puan gerisinde bitirecekti.

Uzun yıllar sonra Liverpool’un şampiyonluk yarışı vermiş olması Rodgers’a olan güveni arttırdı. Liverpool yönetimi Rodgers ile 4 yıllık yeni bir sözleşme imzaladı. Fakat Liverpool bir sonraki sezon 6. sırayı alabildi. 2015–16 sezonu Rodgers için tam bir hayal kırıklığı oldu. Ligdeki ilk 2 maçını kazanan Liverpool ilerleyen haftalarda galibiyeti unutunca 8. hafta sonunda Rodgers’in işine son verildi.

62 MAÇLIK REKOR

Brendan Rodgers Mayıs 2016’da Celtic’le anlaştı. 33 maçlık 2016–17 sezonu maratonunda topladığı 91 puanla en yakın takipçisine 24 puan fark atan Celtic, şampiyonluk grubu maçları sonunda farkı 30’a çıkarıp sezonu 106 puanla tamamladı. Başarısına federasyon ve lig kupasını ekleyerek sezonu 3 kupa ile kapattı. Bu sezon da kaldığı yerden devam eden Rodgers’ın Celtic’i 12 maç sonunda topladığı 30 puanla Aberdeen’in 3 puan önünde lider konumunda bulunuyor. İskoçya Federasyon Kupası’nda ise finale adını yazdırdı. Rodgers, Celtic başında sahaya çıktığı 50 lig, 5 İskoçya Federasyon Kupası ve 7 İskoçya Lig Kupası maçında 175 gole sevinirken, kalesinde 50 gol gördü.
Celtic, 4 Kasım’da ligde St. Johnstone takımını deplasmanda 4–0 yenerek, kendisine ait olan 100 yıllık rekoru kırdı. Ligde tam 62 maç üst üste yenilgi yüzü görmeyen Celtic, aynı zamanda Büyük Britanya topraklarında en uzun süre yenilmeyen takım oldu. Önceki rekor, 1917’de kayda geçmişti. 61 maçlık yenilmezlik serisinin sahibi de yine Celtic’ti.

Ancak İskoç takımı bu başarıyı Avrupa’ya taşıyabilmiş değil. İki sezondur Şampiyonlar Ligi’nde gruplara kalıyor fakat aldığı sonuçlar pek parlak değil. Geçen sezon grupta sonuncu olmuştu. Bu sezon ise 4 maç sonunda toplayabildiği 3 puanla 3. sırada. Rodgers döneminde Avrupa’da 22 maç oynayan Celtic, bunların sadece 8’ini kazanıp, 5 maçta beraberlik, 9 maçta da yenilgi yaşadı. 35 gol attı, kalesinde 36 gol gördü.

[Efe Yiğit] 17.11.2017 [TR724]

Günahlardan arınma denizi: Tesbih Namazı [Cemil Tokpınar]

Öyle dehşetli bir zamanda yaşıyoruz ki, geçmiş devirlerde bir asırda işlenen günahlar, şimdi belki bir dakikada işleniyor. Kendini günahtan muhafaza etmeye çalışan bir mümin bile hiç istemese de birçok günahla karşı karşıya kalıyor.

Zira Hz. Âdem’den (a.s.) kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün peygamberlerin, evliyaların, salih insanların bile Allah’a sığındığı dehşetli ahir zamanın tam ortasında yaşıyoruz. Her taraf günah denizi olmuş; günaha götüren vasıtalar en güvenilir sığınaklara, kuytu köşelere ve bir kale mahiyetinde olan aile cennetimize kadar girmiş.

Diyebiliriz ki, Rabbimizin Afüv ve Gafûr gibi isimlerinin tecellisine, Onun af ve mağfiretine hiç bu kadar muhtaç olmadık. Sanki bir günah yağmuru altında yürüyor ya da bir günah denizinde yüzüyoruz. Bizlere koruyucu bir şemsiye, bir yağmurluk ve kurtarıcı bir can yeleği, bir filika lazım olduğu gibi, ister istemez bulaşan günahlardan arınmak için de kuvvetli bir temizleyiciye muhtacız.

İşte tesbih namazı, günahları yok eden, insanın manen yıkanıp temizlenmesine vesile olan muhteşem bir arınma denizidir. Adeta en derin ve inatçı günah kirlerini bile söküp atan çok kuvvetli ve faydalı manevî bir deterjandır ki, temizleyicisi, yumuşatıcısı, mis gibi parfümü içindedir. Bu yüzden kendisi cazip, kılması tatlı, manası derin, neticesi muhteşem bir ballar balıdır. Böylesi harika bir namazı bize ihsan ettiği için Rabbimize ayrıca şükretsek yeridir.

On Çeşit Günahı Affettiriyor

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) amcası Hz. Abbas’a (r.a.) tesbih namazını tavsiye ederken şöyle buyurmuştur:

— Bak amca, sana on faydası olan bir şey öğreteyim. Bunu yaparsan günahlarının ilki-sonu, eskisi-yenisi, bilmeyerek işlediğin-bilerek işlediğin, küçüğü-büyüğü ve gizli yaptığın-açıktan yaptığın on türlü günahını Allah bağışlar.

Bu muazzam namazın sağlayacağı müjdeli sonuçları öğrenen Hz. Abbas (r.a.):

— Bunu her gün yapamayız, deyince âlemlere rahmet olan Güzeller Güzeli şu kolaylığı müjdeledi:

— Dilersen bu namazı her gün bir kere kıl. Her gün yapamazsan haftada bir kere, haftada yapamazsan ayda bir kere, o da olmazsa yılda bir kere yap. Yılda bir kere de kılamazsan hiç olmazsa ömründe bir kere yap.” (Ebû Dâvûd, Tatavvu’: 14; Tirmizî, Vitr: 19)

Efendimizin tesbih namazı kılanlar için verdiği af ve mağfiret müjdesi çok büyük bir nimet, buna karşılık harcayacağımız zaman ve zahmet pek azdır. Hadiste, “bütün günahlar” ifadesi de kullanılabilirdi. Bunun yerine “on türlü günah” ifadesinin yer alması, tesbih namazının günahların affı konusundaki benzersiz üstünlüğünü gösterir. Demek ki, Rabbimiz tesbih namazını çok önemsemekte, çok büyük değer vermektedir.

Tesbih Namazına Anlam Katan Sırlar

Dört rekât olan tesbih namazının her rekâtını 75 kez süsleyerek toplam 300 defa tesbih etmemizi sağlayan “sevabı çok, manası derin” olan ifadeler şudur:

“Sübhanallâhi ve’l-hamdülillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber.”

Konuyla ilgili bir hadiste bu ifadeler “bâkiyât-ı salihât” olarak bildirilir. (Müsned, 3: 75) Yani bu kelimelerle Rabbimizi zikretmek, bâkî âlemde sevap kazandıran önemli amellerdendir.

Bu namaza tesbih namazı denmesinin sebebi, bu ifadelerin tesbihle başlamasıdır. Ancak tekrar edilen bu ifadelerden dolayı diyebiliriz ki, tesbih namazı, aynı zamanda bir tahmid namazı, bir tehlil namazı ve bir tekbir namazıdır. Sübhânallah demek, tesbih; elhamdülillah demek, tahmid; lâilâheillallah demek, tehlil; Allahü ekber demek ise, tekbirdir.

Tesbih namazının vesile olduğu af ve mağfiret çok büyük olduğuna göre, onu kılarken dikkat edeceğimiz mühim hususlar olmalıdır. Bunlar, ihlâs, samimiyet, tâdil-i erkân, huşû ve manasını kavramaktır.

Allah’ı Tesbih Etmenin Önemi

Peygamber Efendimizin (s.a.v.), hırka-i şerifini miras bıraktığı Veysel Karanî Hazretleri, gecelerini ibadetle geçirir, neredeyse hiç uyumazdı. İbadete adeta âşık, namazdaki huşûyu zirvede yaşayan yüce bir şahsiyetti.

Bir gece, “Bu gece kıyam gecesidir” diyerek sabaha kadar ayakta ibadet etmişti. Bir başka gece, “Bu gece rükû gecesidir” buyurarak, gece boyu uyamadan rükûda bulunmuştu. Asla ibadete doymayan bu yüce zat, ertesi gün de, “Bu gece secde gecesidir” diyerek sabaha kadar secdede ibadet etmişti.

– Ey Üveys, bu kadar uzun geceyi sadece secdede geçirmeye nasıl katlanıyorsun, diye sormuşlardı.

Gerçekten de, tesbih namazı kılarken secdede on tesbihi söylerken sanki nezle olmuş gibi burnu tıkanan biz ibadet tembelleri için onun o hâlini anlamak zordur.

O muhteşem Allah dostu, bu soruya şu ibretli cevabı vermişti:

– Secdede, sabah olur da ben hâlâ bir kere ‘sübhâne Rabbiye’l-A’lâ’ diyemem. Hâlbuki üç tesbih sünnettir. Bunu yapamamamın sebebi, meleklerin ibadetini yapmak istememdir. Buna ise gücüm yetmiyor.

Hz. Üveys bu cevabıyla meleklerin söylediği tesbihin daha derin, daha kuşatıcı, daha anlamlı olduğunu söylemek istemişti.

Tesbihin derin anlamını kavramaya çalışmak ve hissederek söylemenin ne büyük bir fazilet olduğunu anlamak için Bediüzzaman Hazretlerinin yaşadığı şu olaya dikkatlerimizi verelim:

“Bir zaman kalbime geldi, ‘Niçin Muhyiddin-i Arabî gibi hârika zâtlar Sahabelere yetişemiyorlar?’ Sonra, namaz içinde ‘Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ’ derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti, tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: ‘Keşke, bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi.’ Namazdan sonra anladım ki, o hâtıra ve o hâl, Sahabelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşâddır.” (Sözler, 27. Söz’ün Zeyli)

Onun açıklamasına göre, sahabeler bütün dua ve tesbihleri, tamamen manasını anlayarak ve hissederek söylerdi.

Kur’an’da Tesbih ve Tahmid

Tesbih, tahmid, tehlil ve tekbir o kadar önemlidir ki, bunlarla ilgili yüzlerce ayet vardır. Kur’an’da yüzlerce ayette Allah’ın birliği (tevhid) ve büyüklüğü (azamet ve kibriya) vurgulanır; tesbih, hamd ve şükür birçok ayette emredilir.

“Ondan başka ilâh yoktur”, “Sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır” mealindeki ayetler defalarca zikredilir; küfür ve şirke şiddetle karşı çıkılır. Tesbih namazındaki dört cümleden biri olan “Lâilâheillâllah” ifadesi, tevhidi ilân eder. Bunun fazileti hususunda Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Benim ve benden önceki peygamberlerin sözleri içinde en faziletlisi Lâilâheillallah’tır.” (Muvatta’, Hac: 26)

Rabbimiz, Kur’an’da hamd ve tesbihi defalarca vurgulamış ve bizlere emretmiştir. İşte bunlardan bazıları:

“O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. Güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşir Suresi: 24)

“Sen, o ölümsüz ve daima diri olan Allah’a tevekkül et. O’nu her türlü övgüyle yücelterek tesbih et. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olarak O yeter!” (Furkan Suresi: 58)

“Melekleri de, Rablerini hamd ile tesbih edip yücelterek Arş’ın etrafını kuşatmış halde görürsün. Artık kulların arasında adaletle hüküm verilmiş ve ‘Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ denilmiştir.” (Zümer Suresi: 75)

“Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.” (Vakıa Suresi: 96)

“O hâlde onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbini hamd ederek tesbih et.” (Kaf Suresi: 39)

“Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin, kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et.” (Tûr Suresi: 48)

“Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tesbihte bulun ve O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O tevbeleri çok kabul edendir. (Nasr Suresi: 3)

Namazın Üç Esası

Biraz da tesbih namazında tekrar edilen cümlelerin anlamı üzerinde duralım. Bediüzzaman Hazretlerine göre, “Namazın mânâsı, Cenab-ı Hakkı tesbih, tâzim ve şükürdür.” Bu ifadeden anlıyoruz ki, namaz adeta tesbih, tâzim (tekbir) ve tahmid (şükür) iplikleriyle işlenmiş manevî bir kanaviçedir. Nasıl ki un, şeker, yağ bütün tatlıların ana maddesidir; Kur’an’ın manevî mutfağında imal edilen ruhumuzun gıdası namazın üç ana maddesi de tesbih, tekbir ve tahmiddir.

Bu üç kelimenin açılımı da şöyledir:

“Yani, celâline karşı kavlen ve fiilensübhânallah deyip takdis etmek; hem, kemâline karşı lâfzen ve amelenAllahü ekber deyip tâzim etmek; hem, cemâline karşı kalben ve lisanen ve bedenen elhаmdülillah deyip şükretmektir. Demek, tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında, bu üç şey her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki namazdan sonra, namazın mânâsını te’kid ve takviye için, şu kelimât-ı mübareke, otuz üç defa tekrar edilir; namazın mânâsı şu mücmelhülâsalarla te’kid edilir.” (Sözler, s.40)

Rabbimiz, sonsuz celâl ve büyüklük sahibidir; yücedir, eşi benzeri yoktur. Sübhânallah diyerek tesbih etmek, Onun her türlü acz, kusur ve eksikten münezzeh olduğunu ifade etmektir.

O, kemal sahibidir; her bakımdan eksiksizdir, mükemmeldir. Allahü ekber diyerek tâzim etmek, Onun yüceliğini ve büyüklüğünü belirtir.

Allah, cemal sahibidir; son derece güzeldir ve bütün güzellikler Onun sonsuz güzelliğinin bir tecellisidir. İşte elhamdülillâh diyerek hamd etmek, Onu övmek ve minnettarlığımızı bildirmektir.

Tekbir, tesbih ve hamd namazın her yerinde bulunur. Namaza tekbirle başlarız ve bütün rükünler arasında “Allahü ekber” deriz. Arkasından “Sübhâneke” duasıyla tesbih başlar, rükû ve secdelerde üçer defa tesbih ederek Rabbimizin münezzehliğini dile getiririz. Bütün rekâtlarda okuduğumuz “Fâtiha”nın başında Allah’a hamd vardır. Rükûdan kalkınca yine Ona hamd ederiz.

İşte tesbih namazı, bu muazzam üç ifadenin normal namaza göre çok daha yoğun kullanıldığı muhteşem bir namazdır. Eğer namazı manevî bir süte benzetirsek, tesbih namazı, namazların adeta kaymağı gibidir.

Bu kelimelerle bezenmiş tesbih namazı, günahların affına vesile olduğu gibi, duaların da kabul edilmesini sağlar. Allah’tan izin almadan kavmini bırakıp gidince denize atılıp balık tarafından yutulan Yunus Peygamberi (a.s.) anlatan Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Çok tesbih edenlerden olmasaydı, kıyamete kadar balığın karnında kalacaktı.” (Saffat Suresi: 143-144)

Demek ki, çok tesbih etmek duanın kabulüne ve kurtuluşa vesiledir. Hakkıyla kılınan tesbih namazı da, inşallah çok hayırlara vesile olur.

Tesbih Namazı Nasıl Kılınır?

Tesbih namazının kılınışı şöyledir: Namaz kılmaya niyet edilerek iftitah tekbîri ile namaza başlanır. Sübhâneke duasını okuduktan sonra 15 defa “Sübhanallâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber” denir. Sonra eûzu besmele çekilerek Fâtiha ve bir Sure okunduktan sonra 10 defa daha bu tesbih okunur. Daha sonra rükûya eğilip ve üç defa “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm” dedikten sonra 10 defa aynı tesbih okunur. Rükûdan doğrulunca “Semiallahü limen hamideh” ve “Rabbenâ leke’l-hamd” dedikten sonra 10 defa, secdede “Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ” dedikten sonra 10, iki secde arasında 10 ve ikinci secdede 10 defa aynı şekilde tesbih okunur. Böylece bir rekâtta 75 defa tesbih tamamlanmış olur. İkinci rekâta kalkınca 15 defa tesbihle başlar ve kalanını birinci rekâtta olduğu gibi kılar. İkinci rekâtta Tahiyyattan sonra Salli-Bârik okunur ve üçüncü rekâta Sübhâneke’yle başlanır.

Bu şekilde dört rekât namaz kılınır. Tesbih namazı nafile bir namaz olduğundan, teravih dışındaki diğer nafilelerde olduğu gibi tek başına kılınması gerekir. Ancak kılmayı teşvik etmek için bilhassa mübarek gecelerde, camilerde veya evde bir imam tarafından cemaatle kılınması mümkündür. Çünkü birçok kimse nasıl kılındığını tam bilmemekte, tek başına kaldığında da başka şeylere dalıp tesbih namazını ihmal etmektedir.

Tesbih namazı kılarken mutlaka tâdil-i erkâna dikkat etmek, tesbihleri çok hızlı söylememek gerekir. İmam tesbihleri söylerken cemaatin de içinden söylemesi, tesbihlerin sayısını parmağıyla sayması mümkündür. Cemaatle kılarken orta bir yol izleyebilir, yalnız kılarken müsaitsek tesbih namazını daha yavaş ve uzun sureler okuyarak kılabiliriz.

Tesbih namazı duaların kabulüne vesile olacağı için Tahiyyat’tan, Salli-Barik’ten ve Rabbena Âtinâ’dan sonra Kur’an’daki çeşitli dua ayetleriyle hâlimizi Rabbimize arz edebiliriz.

[Cemil Tokpınar] 17.11.2017 [TR724]

AKP ve MHP: Köpekbalığı ile remora [Ahmet Dönmez]

Nereden bakarsak bakalım sonuç değişmeyecek. Aralarındaki simbiyotik ilişkide birine köpekbalığı, diğerine de remora olmak düştü.

Devlet Bahçeli’nin seçim barajının düşürülmesi ve AKP ile seçim ittifakı yapılması mesajları; bu yapışkan besin ortakçılığı ilişkisine güzel bir örnek.

Nereden bakarsak bakalım demiştim ya, önce şuradan bakalım: Kimileri diyebilir ki, Erdoğan’ın bir misyonu var. Amma baştan beri bir proje olarak amma sonradan ele geçirilmiş bir rehine olarak, bir şekilde ona belli bir ajanda dayatılmıştır. Özellikle Gülen Cemaati’nin bütünüyle tasfiyesi ve Türkiye’nin NATO konseptinden çıkarılıp yeni ittifaklar kurması için vazifelendirilmiştir.

Bir devlet dairesi olan MHP’ye de yeni Türkiye’nin dizaynında Erdoğan’a yancılık görevi verilmiştir. Devlet Bahçeli, ta en baştan Erdoğan’ın tek başına iktidara gelmesinin önünü açan hamleyi yapan kişidir. Sonrasında da her sıkıştığında Erdoğan’a can simidi olmuş, önünü açmıştır. 1 Kasım’a kadar bir şekilde saklayarak getirdiği bu gizli ortaklığı, Meral Akşener’in genel başkanlığa adaylığından sonra mecburen ifşa olmuş ve ondan sonra gizlenme gereği bile duymadan AKP’nin stepnesine dönüşmüştür.

MHP Genel Merkezi’ni iyi bilenler için, bu klasikleşmiş cümleler hiçbir zaman sadece bir komplo teorisi olarak kalmamıştır. Devlet Bahçeli bir siyasetçi değil, MHP’nin başına atanmış bir devlet memurudur. Tek işi Salı günleri yapacağı grup toplantısına hazırlanmaktır. Onun dışında odasına kapanıp televizyonda gündüzleri evlilik programları, akşamları da dizi izlemesi ile meşhurdur.

Bundan dolayı ona vasiler bile tayin edilmiştir. Partide kararları kimlerin telkinleri ile aldığını, babaları ve kardeşleri MİT’te yönetici olan bu kurmayların kendisini nasıl yönlendirdiğini yakın çevresi iyi biliyor. Davutoğlu’na koalisyonun kurdurulmadığı, Erdoğan’a diktatörlük yolunun açıldığı 7 Haziran sürecini domine eden de bu isimlerdir. Saray’la gizli görüşmeleri yapanlar arasında, sözünü ettiğim bu genel başkan yardımcılarından biri de vardır.

Bu tezi savunanlara destek olması açısından Devlet Bahçeli’nin bu süreçte iyiden iyiye Batı ve NATO karşıtı olmasını da hatırlatmak gerekir. 30 Mayıs 2017 tarihli grup konuşmasında, “NATO bugüne kadar herhangi bir yaramıza merhem olmuş değildir. Bilhassa darbeler tarihi incelendiğinde henüz aydınlanmamış çok sayıda iddia ve itham NATO’yu direkt kapsamına almıştır” dedi.

31 Ekim 2017 tarihli grup konuşmasında da NATO’nun Rusya’dan S-400 füzeleri almak isteyen Türkiye’yi uyarmasına tepki göstererek, “Kimden ne alacağımızı NATO’ya mı soracaktık? Ülkemiz NATO’ya 1952’de üye olmuştur ancak NATO huzur ve bekamız için hangi fedakarlık ve faaliyetlerde bulunmuştur? Nerede kirli ve örtülü bir ilişki ağı varsa altında NATO’nun parmağı olduğu iddia edilmiştir. Siz kendinizi ne zannediyorsunuz? Biz NATO’ya değil Kato’ya bakıyoruz. Canımız kimden isterse silahı oradan alırız. Herkes yerini yurdunu bilsin” sözlerini sarfetti.

Dikkat edilirse bu cümlelerde salt bir politik eleştiri yok. NATO’nun varlığını ve Türkiye’nin tercihlerini temelden sorgulayan bir söylem var. Belki de bu açıdan bakıldığında İyi Parti’nin programındaki NATO vurgusu daha anlamlı gelebilir.

***

İkinci teoriye bakalım bir de… Bu görüşe göre de Bahçeli bir devlet memurudur. Fakat aslında göründüğü gibi NATO karşıtı değildir. Tam tersine, derin devletin Batı-NATO konseptinde yetişmiş bir görevlidir. 12 Eylül öncesinin önemli ülkücü gençlik liderlerinden Mahmut Metin Kaplan, kendi Facebook sayfasından, “Ulaştığım bilgiye göre Devlet Bahçeli 1980 öncesinde NATO’nun Genç Liderler Projesi için eğitilen isimlerden biridir. Bunun için Brüksel’e gizli olarak seyahatler yaptığını tespit ettik.” paylaşımında bulundu. Aydınlık yazarı Sebahattin Önkibar, 2 Şubat 2017 tarihli köşe yazısında bu cümlelere yer verdi. Kaplan’ın kendisini aradığını ve bu görüşünü paylaştığını aktaran Önkibar, Bahçeli’den hiçbir cevap gelmemiş olmasını da dikkatlere sundu.

Bu sadece bir görüş… Ya da komplo teorisi. Fakat genel bir eğilimi yansıtması açısından tipik.

***

Üçüncü olarak bir de şu açıdan bakalım: Kasetler üzerinden dizayn edilen MHP, tamamen AKP’nin güdümüne girmiştir. Erdoğan’ın eski metin yazarı Aydın Ünal’ın tabiriyle ‘ağzındaki köpükler itinayla yalatılmıştır’. AKP Ankara Milletvekili Ünal, 16 Ağustos 2015 tarihli tweet’inde, “Ağzından köpükler saçarak konuşan siyasetin zavallısı Devlet Bahçeli için, bütün o köpükleri itinayla yalayacağı yeni bir süreç başlıyor. Devlet Bahçeli’yi önümüzdeki günlerde Sayın Cumhurbaşkanı ve ailesine ettiği tüm hakaretlerden dolayı bin pişman göreceğiz. Devlet Bahçeli koalisyona yanaşmasa bile seçim kararına tıpış tıpış destek verecek” yazdı. Erdoğan’ın has dairesinde geçirdiği yıllarla birlikte Ankara’nın kodlarını en iyi bilen isimlerden biridir Aydın Ünal. Nitekim haklı da çıktı. Meral Akşener’in MHP liderliğine talip olmasıyla birlikte Saray yargısı marifetiyle koltuğa monte edilen Bahçeli, diyet ödemektedir. Belki de olan biteni sadece bu basit ve ilkel şantaj döngüsü ile açıklayabiliriz.

***

Ama dediğim gibi, nereden bakarsak bakalım sonuç değişmiyor. Gelinen noktada MHP, köpekbalığına yapışık yaşayan bir remora balığından farksız. Malum, remoralar asalak küçük balıklardır. Köpekbalığının sırtına yapışır ve gideceği yere gider. Bu karşılıklı bir menfaat ilişkisidir. Remora, köpekbalığının etrafındaki artıklar ile derisi ve dişlerindeki parazitlerle beslenir. Hem karnını doyurur hem yırtıcı deniz canlılarından korunur hem de okyanusta bedava seyahat eder.

Köpekbalıkları da bu yancı küçük dosttan memnundur. Çünkü bu sayede etrafındaki sular temiz kalır. Yakınında, kendisini olumsuz etkileyecek sağlıksız organizmaların gelişmesini engeller. Ayrıca sinirlerini bozan parazitlerden temiz tutulur. Eşitler arası olmasa da simbiyotik bir ortaklıktır bu.

Bir tarafta ‘yargıda şeyini yapıp’ Devlet Bahçeli’yi MHP’nin başında tutan Erdoğan; diğer tarafta Abdullah Gül ve Davutoğlu’na AKP adına cevap yetiştirme gayretkeşliğine bile düşen Bahçeli. Başta Emniyet olmak üzere bürokraside bir sürü pis işi Ülkücü kadrolara gördüren Erdoğan, AKP içindeki ‘parazitleri’ bile Bahçeli’nin önüne yem diye atıyor. MHP Genel Başkanı, henüz istifa etmekte direndiği günlerde Melih Gökçek’e, “Ankara’yı beş dönemdir yönetiyor, ne kadar faydalı, görüyoruz” diye kinaye yapmıştı misal. Her fırsatta “Sayın Cumhurbaşkanı’nı yalnız bırakmayız” mesajları veren Bahçeli, AKP’yi AKP’lilerden fazla müdafaa etmesi ile sırıtıyor. Ama bundan dolayı bir rahatsızlığı yok. Tam tersine 2019 seçimlerinde AKP listelerinden seçime girip tekrar Meclis’e ya da belki Saray’a kapağı atma derdinde.

Tayyip Erdoğan bir keresinde “Ben gidersem devlet yıkılır” demişti. Hangi devleti kastettiğinden emin değilim ama Devlet Bahçeli’nin yıkılması kuvvetle muhtemel.

[Ahmet Dönmez] 17.11.2017 [TR724]

Karamehmet’i böyle batırmışlardı [Semih Ardıç]

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) vazifesi nedir? En mühim vazifesi bankaların, katılım bankalarının, leasing ve faktoring şirketlerinin faaliyetlerinde Bankacılık Kanunu’na riayet edip etmediklerini teftiş etmektir.

En fazla dikkat edeceği kısım da bankalara emanet olarak bırakılan mevduat ve kredilerdir. Mevduatı kaynak olarak kullanıp diğer taraftan kredi tahsis eden bankalar, kredilerin tahsilatından birinci derecede mesuldür. Kanunda kredinin batması halinde bankanın yönetim kurulu üyeleri ve imza yetkisini haiz idareciler ‘nitelikli zimmet suçu’ işlemiş addediliyor.

2001 KRİZİNDE 75 MİLYAR DOLAR BUHARLAŞTI

Malî bir tasarruf için kanuna hayli ağır bir müeyyidenin dercedilmesi sebepsiz değil. Zira 2001 krizinde 21 banka batık krediler yüzenden Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmişti. Mevduat ve diğer mükellefiyetlerle beraber 75 milyar dolar batmıştı.

Bahse konu batık Hazine’nin, dolayısıyla vatandaşın sırtına kalmıştı. Benzer bir krizin tekerrürüne mani olmak için kanunda kredilerin tahsisi, teminatlandırılması ve tahsilatına dair safahat çok sıkı hale getirilmişti. Kural ihlali yapan bankacıları 20 seneye kadar ağır hapis cezası bekliyor.

TELEKOM’UN 4,5 MİLYAR DOLAR KREDİ BORCU

Kanun bu kadar sarih. BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’in 15 Kasım’da Reuters’e verdiği mülakatta sarfettiği sözleri okuyunca mevzuata atıf yapma ihtiyacı hissettim.

Oger Telecom’un Türk Telekom için aldığı 4,5 milyar dolar kredinin taksitlerini bir senedir ödeyemediği hatırlatılınca BDDK Başkanı Akben, “Biz bankalara dedik ki siz bunları takibe almayın. Hazine ya kendisi alacak ya da Saudi Telecom ya da diğerlerine satacak. Bu krediler ‘default’a düşmeyecek.” ifadelerini kullanıyor.

Bu beyanatı veren herhangi biri değil. ‘Batık krediyi takibe almayın’ talimatını 3 trilyon TL büyüklüğe ulaşan bankacılık sektörünü düzenleyen, teftiş eden üst kurulun başkanı bizzat bankalara kanunu çiğneyin talimatı verdiğini söylüyor.

AKBEN’İN SÖZLERİ SUÇUN İTİRAFIDIR

21 Ekim’de ‘Telekom’da kayyım devri’ başlıklı makalede (http://www.tr724.com/turk-telekomda-kayyim-devri/) hükûmetin, BDDK üzerinden bankalara ‘krediden doğan alacaklarınız için icra işlemi yapmayın’ mesajı verdiğini ve kanunun çiğnendiğini belirtmiştim. Akben’in sözleri kulaktan kulağa yayılan iddiaların itirafıdır.

Trafik polisinin kırmızı ışıkta yayaları ezen bir şoför hakkında tahkikat başlatan savcıya, “Buna ilişmeyin. Bir şekilde çözeriz.” telkininde bulunması kadar vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Akben demek istiyor ki Akbank ve Garanti Bankası, kanunu çiğnesin ve Telekom hisselerini alacağı mukabili satışa çıkarmasın.

ERDOĞAN’A YAKIN İSİMLER YÖNETİMDE

Akben, Telekom yönetim kurulu Abdullah Tivnikli, Yiğit Bulut gibi Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a yakın isimlerden müteşekkil olduğu için işlenen suçları halının altına süpürmeye çalışıyor ve suç işliyor.

Vatandaş, konut kredisi taksitini iki ay üst üste aksattığında banka daireyi icradan satışa çıkarırken, BDDK Başkanı sadece Akbank’ın 1,5 milyar dolarlık riskini görmezden geliyor ve bütün sistemi ateşe atıyor. Paraşütle indiği koltuğun diyet borcunu böyle ödediğine inanıyor.

BDDK’DA KURUL TOPLANAMIYOR

Akben, merakımı mazur görsün. Bu kararı nasıl aldı? Zira yedi kişilik Bankacılık Üst Kurulu’nda kendisi haricinde bir üye kaldı. Vazife müddeti dolan beş üyenin yerine yeni isimler tayin edilmedi.

Toplantı ve karar yeter sayısı tesis edilemediğine göre bankalara ‘Telekom’u icraya vermeyin’ minvalinde resmî bir kurul kararı bildirilmiş olamaz. Kanunları tatbik etmekle mükellef bürokratların kanunsuzlukları yüzünden devlet mekanizması iktidarın oyuncağı haline getirildi. BDDK, vazife tanımının aksine bankacıları suça teşvik ediyor.

PAMUKBANK BÖYLE BATIRILDI

Dolar ve faizlerin fırladığı şu günlerde bankaların Telekom’dan mütevellit riski katlanıyor. Akbank ya da Garanti Bankası’nın idarecilerinin yerinde olsam Pamukbank’ın Fiskobirlik vakasını hiç hatırımdan çıkarmam.

Bankanın sahibi Mehmet Emin Karamehmet, kredi için ‘garantör biziz’ diyen Hazine ve Merkez Bankası’nın daha sonra bu sözleri nasıl unuttuğunu ve kendilerinin devlet eliyle batırıldığını şöyle anlatmıştı: “1999 senesinde IMF Türkiye’de olduğu için Fiskobirlik’in fındık paraları ödenemiyordu. Devlet bizden Fiskobirlik’e para vermemizi istedi. Fakat o zamanki kanuna göre özel bankalar devlet şirketlerine kredi veremiyordu. Bunun üzerine kanun değişti. Biz bunun üzerine Fiskobirlik’e para verdik. Bu para 2002 senesine kadar son 4 sene faiz çalıştırılmadan ödenmedi. Ben zamanın Maliye Bakanı Kemal Derviş’e gittim. ‘Bize 15 senelik sıfır faizli 15 sene sonra ödenecek devlet bonosu verin’ dedim. Derviş, ‘2 ay sonra veririz’ dedi. 2 ay sonra hiç ödenmedi. Pamukbank, bize ait Yapı Kredi’ye devrolduktan sonra da ödenmedi. Biz her şeyimizi satarak 2 sene içinde bütün her şeyimizi satarak ödedik.”

DEVLET FİSKOBİRLİK BORCUNU ÖDEMEDİ

Karamehmet’e o gün kanunu değiştirip Fiskobirlik’e 700 milyon dolar kredi tahsis ettiren devlet bu parayı ödemeyince Pamukbank battı. Karamehmet’in Digitürk’ten Show TV’ye, Turkcell’den Yapı Kredi’ye Türkiye’nin en büyük markalarını kaybetmesinin başlangıcı böyle olmuştur. Yani devlet verdiği sözü tutmamıştır.

Benzer vaka Demirbank’ın TMSF’ye devredilmesinden bir gece önce de yaşanmıştır. Karamehmet’ten dinlemiştim: “Bizi Ankara’ya çağırdılar. Gelenler İş Bankası, Garanti, Akbank ve bizdik. ‘Yarın sabah bizim 1 milyar dolara ihtiyacımız var. Her bir banka 250 milyon dolar ödeyecek ve zararınız olmayacak’ dediler. Akbank’tan Erol Sabancı Bey, ‘Para, Londra’da yarına yetişmez’ dedi. İş Bankası, ‘Biz ödeyecek durumda değiliz’ dedi. Garanti de ödemedi. Biz, ‘384 milyon dolarımız var yarın emrinizde’ dedik. Ertesi gün o parayı yatırdık.”

GAZİ ERÇEL’DEN KARAMEHMET’E: ONU DA VERGİYE SAYIN!

Daha sonra ne mi oldu? AKP’nin hep iktidarda kalacağını farzederek hukuk dışına çıkan bürokratlar, işadamları Karamehmet’in şu sözlerini dikkatle okumalı: “Parayı verdik. Aradan bir ay geçti. ‘Kur zararınız olmayacak’ dediler. 600 liraya sattığımız dolar 1.400 liraya çıktı. Aradaki farkı bizim şirketlerin üzerine görev zararı diye yazdık. Mahkemede bankadan para çıkmamış gibi görünüyor. Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel’e gittim. ‘Bunu da vergi kabul edin’ dedi.”

Karamehmet kanun değişikliğine ve Merkez Bankası Başkanı Erçel’in beyanlarına istinaden devlete verdiği krediyi tahsil edemedi. Ankara’da çaldığı kapılar yüzüne kapandı. Para da ödenmedi, zararı da karşılanmadı. ‘Vergiye say’ denildi ve hesabın üzerine çizgi çekildi. Bugün Bankacılık Kanunu’na riayet etmeyen ve BDDK Başkanı Akben’in gayr-i hukukî talimatını yerine getiren Akbank ve Garanti’nin sahiplerine de yarın aynı sözler sarf edilebilir.

BATIKLAR VATANDAŞIN SIRTINA YIKILACAK

Türk Telekom’da batan krediler de Kredi Garanti Fonu’ndan tahsis edilen 202 milyar liralık kredilerde tahsilatı aksayan ve şimdiden 15 milyar lirayı bulan batıklar da dönüp dolaşıp Hazine’nin kapısının önüne bırakılacak. O batıkların faturası vatandaşa vergi ve zam şeklinde geri dönecek.

BDDK, ‘vadesi geçse de borçluya göz yumun’ diyorsa o sektörde başka ne gibi defolu işlemlere kapı aralandığını, sektörün taşıdığı malî riskin boyutlarını varın sizin hayal edin.

Türkiye’nin hal-i hazırda en büyük riski, risklerinin hesap edilememesidir.

[Semih Ardıç] 17.11.2017 [TR724]

Bir düşün peşine düşenler [Emine Eroğlu]

“İyi bilesiniz ki Allah’ın velîlerine korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar. Velîler o kimselerdir ki O’na iman edip, emirlerine aykırı hareketlerden sakınırlar. Dünya hayatında da âhirette de müjde vardır onlara. (Yûnus, 62-64)

Güne, “Bir rüya gördüm!” diye başlayanlar kazançtadır. Başta Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam olmak üzere birçok sahabe, evliya ve mukarrabînle âlem-i manâ’da görüşüp buluşanlar. Bir düşün peşine düşenler. Hayalleri ile yaşayanlar…

Teşri kaynağı olmasa da teselli kaynağıdır rüya.

Sübjektiftir. Biriciktir.

Şuursuzluk değil, şuur halidir.

Maddi alemin çeperleri içinde sıkışan ruhu genişletir. Berzah âlemine açılan menfezlerin aralığından “özge temaşa”lara eriştirir. Cesede vurulan bütün prangaları etkisiz hale getirir.

Allah Resûlü (as) ashabına “Aranızda rüya gören var mı?” diye sorar, rüyaları “mübeşşirat,” yani “muştu” olarak nitelerdi.

“Rüyasını tabir edebilen kişi, bu yolla elde ettiği bilgiyi başka hiçbir şeyle idrak edemez” der İbnü’l Arabî. Herhangi bir şey, şayet rüya vasıtasıyla olursa rüya ile olmayana nispetle daha ayrıcalıklıdır ona göre. Söz gelimi rüya ile olacağı önceden görülen bir çocuk, diğer çocuklara nispetle daha üstün özelliklere sahiptir.

İster şekerleme nev’inden sayılsın, ister avans, isterse Cenâb-ı Hakk’ın ahirette vereceği lütufların berzahî gölgeleri, akisleri sayılsın binlerce masum aynı rüyayı görüyorsa, o rüya “yol”un hakkaniyetinin işaretidir, o yolda sabit-i kadem olmaya teşviktir.

Unutmayalım ki insan, ancak hayali ile yanıp tutuştuğu şeyin rüyasını görür.

SAKIN RÜYANI KARDEŞLERİNE ANLATMA

Kıssaların en güzeli, Hazreti Yusuf’un gördüğü rüyayı babasına anlatması ile başlar. Rüyaları da hadiseleri de hikmetin diliyle yorumlayan baba oğulcuğunu uyarır:

“Ey oğulcuğum!” dedi babası, “Sakın bu rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra seni kıskandıklarından sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın besbelli düşmanıdır.” (Yusuf, 5)

Ayette kıskançlık, tuzak, şeytan ve düşmanlık kelimelerini bir araya getiren şey, bir çocuğun gördüğü rüyadır yalnızca. Zira rüya görene verilen “mübeşşirat,” rüyası olmayanların kâbusudur.

Rüya ve rüyet (akıl ile müşahede derecesinde bilmek, idrak ve tefekkür etmek) arasındaki ince perde böylece kalkar.

Hayat rüyayı tabir etmeye başlar.

Güzergâhı, kuyu, esir pazarı ve zindan olsa da yolun selamete çıkacağı görülen rüyadan bellidir.

Bu yüzden kardeşleri götürüp onu kuyuya attıklarında derin bir teslimiyetle sesini bile çıkarmaz Hazreti Yusuf… Yoldan geçen bir kervan, onu kuyudan çıkardıktan sonra götürüp şehirde köle gibi satmak isterken, “Ben şuyum, buyum” diye kendini anlatma lüzumunu duymaz. Gördüğü düş ona her menzilde eşlik eder.

O, Mevlâ’nın güzel kudretinin seyircisi, kendi rüyasının şahididir.

KİM KAZANIR?

Kıssanın içinde şefkatten aşka, kıskançlıktan pişmanlığa kadar her türlü duygu vardır, ama ümitsizlik yoktur. Hazreti Yusuf, bitmeyecekmiş gibi görünen bir zulme, geçmeyecekmiş gibi görünen bir zamana sabırla mukabele eder.

Hazreti Yakup, üzüntüsünden gözlerine ak düşmüşken bile oğullarına; “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez” (Yusuf, 87) diye nasihat eder.

O yüzden, kıssa bela ve musibetlerle örülü olsa da, “Üzüntülü kimse Yusuf Suresini dinlerse rahatlar” der İbn Ata. “Kim Yusuf Suresini okumaya ve manalarını dikkatlice düşünmeye devam ederse Hazreti Yusuf’un ulaştığı türlü sevinçlere ulaşır.”

O sevinçlerin türlerini merak etmeden edemiyor insan…

Ve elbette sabrın ümitle, tedbirin tevekkülle buluştuğu yerde kazanan sadece Yusuf olmaz.

Hangi asırda yaşarsa yaşasın, kendi rüyasının peşine düşenlerin ikliminden herkes nasiplenir.

Cebri hicretlere tabi tutulan, esir pazarlarında çok düşük bir fiyata satılan Yusufların kıymetini bir bakışta anlayan, onlara hayatlarında yer açan ferasetli vezirler kazanır.

İftiracı’nın akrabası olmasına rağmen, gömleğin arkadan yırtıldığı delilini öne sürerek Yusuf’un masumiyetini ispat eden akıl ve basiret sahipleri kazanır.

Hapiste Yusufların her haline şahit, tebliğine muhatap olan mahkûmlar kazanır.

Rüyasını gerçekleştirecek bir kabiliyetin peşine düşen ve böylece Hazreti Yusuf’un rüyasıyla kendi rüyasını buluşturmayı başaran melikler kazanır.

Hazreti Yusuf’un zahireleri usulüne uygun şekilde stok etmesi ile krizden kurtulan ülke, bütün bunları yaparken eşitliğe dikkat etmesi, kardeşlerine bile bir ayrıcalık göstermemesi ile çevre halklar kazanır.

“Şimdi gerçek meydana çıktı!” (Yusuf, 51) deyip cürmünü itiraf eden Züleyhalar,” “Vallahi de, tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır, doğrusu bizler suçlu idik!” diyen tevbekâr kardeşler kazanır.

Hüzünler kulübesini mekân tutan Yakuplar, rüyası görülen bir nesil için, “Ya esefâ alâ Yusuf!” (Ey Yusuf’un hasret ateşi, yetti artık, yetti!)” (Yusuf, 84) diye dua eden gözü yaşlılar, Yusuf’unu ararken diğer oğullarını feda etmeyen, sabredip nedametlerini bekleyen babalar kazanır…

Ve son kertede kazanan af ve adalet olur.

Bütün kazançlar Yusuf’un hanesine kaydedilir. Yitirdiği her şey başka bir surette ona geri döner.

Fakat onun asıl kazancı rüya tabir etmeyi, yani bir rüyayı gerçeğe dönüştürmeyi öğrenmiş olmasıdır.

Öykü başladığı yerde bitmiş, varılan yer ilim ve hikmet olmuştur.

“Babacığım! der Yusuf, “İşte küçükken gördüğüm rüyanın tabiri! (Yusuf, 100)”

[Emine Eroğlu] 17.11.2017 [TR724]

‘Demokrat bir yiğidi’ hapsedemezsiniz! [Erman Yalaz]

Hayatınızda yer eden insanlara dair ilk sözleriniz kısa yoldan o kişinin en iyi portresini verir. Dün AKP iktidarının hakim ve savcılarının eliyle ‘terör örgütü’ iftirasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezası kesilen Erdal Şen için benim aklıma üç kelime geliyor; heyecanlı, demokrat, gazeteci. Bunlara, bu yaz yakın dostu Adem Yavuz Arslan’ın portresinde yazdığı gibi ‘Egeli’ olmasını eklemek gerekir.

YASSIADA’NIN KARA KUTUSUNU AÇTI

Erdal Şen’i yıllar önce Zaman’ın Ankara bürosundaki heyecanıyla hatırlıyorum. Yakın tarihi, demokrasinin badireli yollarında neler yaşandığını, darbelerin insanların hayatlarını nasıl mahvettiğini en yakından bilen, bu konularda yazıp çizen, kafa yoran, kitabından belgeseline kadar bu alanın en donanımlı genç gazetecilerinden biri olarak tanıyorum kendisini. Ankara’da karşılaştığımızda ‘Belgelerin Dilinden Yassıadanın Karakutusu’ ismiyle daha sonra kitaplaşan bir yazı dizisinin hazırlığını yapıyordu. Yakın tarihe ve 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat başta olmak üzere darbeler tarihine merakımız ortak noktamızdı.

Yassıada’nın sır belgelerini Başbakanlık Devlet Arşivleri’nin kamuya açılmasını takip ederek aylarca öncesinden bulmuş, muhteşem bir iş çıkarmıştı. 27 Mayıs darbesi öncesinde Kara Kuvvetleri Komutanı olan Cemal Gürsel’in askeri müdahaleden 24 gün önce Başbakan Adnan Menderes’e yazdığı mektup o belgelerin içinden çıkmıştı. Bir ay sonra darbeci cuntanın başına geçen Gürsel, o gün mektupta Menderes’e övgüler düzüyordu. Milletin kendisini sevdiğini ve cumhurbaşkanı olmasını istediğini kaleme alıyordu. Aynı Gürsel, Menderes’i idama götüren cinnetin de baş mimarı oldu daha sonra.

Mektupları ve belgeleri satır satır okuyan Erdal’ın bu belgeyi ilk okuttuğu gazetecilerden biriydim. Heyecanını bugün bile hatırlıyorum. Erdal Şen o zaman 50 yıl önceki olayın kader denk noktasını yakaladığını biliyordu. Gürsel’in mektubu o gün Cunta Mahkemesi’nden kaçırılmıştı, yıllarca da devlet arşivlerinde sümen altı edilmişti. Büyük gazetecilik başarısıydı bu.

‘İrticai kalkışma’ olarak sunulan Menemen Olayı ile ilgili yakın tarihi yeniden yazdıracak bir başka belgeyi de o ortaya çıkarmıştı. Genelkurmay ve Emniyet arşivindeki Kubilay’ı katledenlerin esrarkeş olduğunu ortaya koyan belgeler Aralık 2006’da Zaman’dan manşet olduktan birgün sonra birçok gazetenin manşeti ve birinci sayfasındaydı. Dokuz maddeden oluşan dört sayfalık Genelkurmay raporunda da kendisini ‘Mehdi’ ilan eden Kubilay’ın katlindeki organizatör Derviş Mehmet’in Manisa’da bir esrarkeş kahvesini mekan edindiği ve çevresindeki insanlarla uzun süre şüphe uyandıracak fiiller içinde bulunduğu kaydediliyordu. Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Son Devrin Din Mazlumları’ kitabının izini sürmüştü Erdal. Sonra belgeleri didik etmişti.

Erdal’ın tarih merakı siyasete olan ilgisinden besleniyordu. Ancak memleketinin topraklarında olup bitenlere duyarlı bir Anadolu genci olarak, öğrendiklerini hep başkalarına anlatmak, aktarmak isterdi. Yassıadanın Karakutusu kitabına daha sonra Bir Yiğit Vardı, Yassıada’nın Sessiz Tanıkları kitaplarını TRT’de yayınlanan Ali Adnan belgeseli danışmanlığını ekledi Erdal. Menderes onun tutkusuydu. Her gününü, saatini bilecek hassasiyette okumalar yapmıştı. Üç kitabını da bu konuya ayırdı.

Erdal, 1.5 yıldır haksız yere tutuklu olduğu yetmezmiş gibi dünkü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla 6 yıldan fazla hapse mahkum edildi. Ankara ve İstanbul’daki gazeteciliğine dönem dönem şahit olduğum Şen’in en bilindik özelliklerinden biri fikri takip ve ısrarcılığıydı. Ankara’da bir bürokratın veya siyaset yoluna yeni girmiş yeni bir milletvekili adayının istikbal çizgisini en hızlı kestiren; bu yüzden bakanları, komisyon başkanlarını, siyasetin gözde milletvekillerini en yakından bilen gazetecilerden oldu.

Yassıada zulmünün yıldönümlerinde Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan başta olmak üzere darbe mağdurlarının yaşadıkları dramı, onların hayat hikayelerini ve acılarını en yakından izleyen, yazan kişi oldu. Yassıada’nın Sessiz Tanıkları’nı da 50 yıl sonraya taşımış, bu acılara ışık tutmuş, toplumun hafızasını tazelemişti.

Gazeteciliği ve demokratlığı ile ilgili söylenecek yazılacak çok şey var. Yazının girişinde bahsettiğim gibi yakın dostu Adem Yavuz’un kaleme aldığı portre okunabilir.  Dün internete Erdal Şen ile ilgili hapis cezası haberi düştüğünde gözümün önüne  merhum Başbakan Adnan Menderes’in fotoğrafı geldi. Bir de Erdal Şen’in yıllarını verdiği demokrasi tarihinin özetini çıkarttığı bu çalışma ve kitapları.  Kader onu yine bir başka darbe ile imtihan ediyor. Bu kez mazlum o. Sessiz tanık da yine o ve ailesi belki.  Arkadaşıyım, dostuyum deyip susanlar, Adil Öksüz muamması sürsün diye ‘onu komşum kaçırmış’ diyen Tayyip Erdoğan ve şurekasına söylenecek çok fazla birşey yok. Onlar mazlum pozunda zalimlerini sürdürüyor. Mahkeme de sırf Adil Öksüz’e akrabalığından dolayı hapis cezası verdi ona.

Tarih,  ‘kuzu postuna bürünmüş kurtları’ değil, hep demokratları ve mazlumları yazdı. Erdal Şen’i de öyle yazacak. Genç, demokrat bir yiğit gazeteci, Erdoğan rejiminin ilk mahkumiyetlerinden birini aldı diyecek gelecek kuşaklar. Erdal eminim hem şu anda demir parmaklıklar ardında, hem aramıza geri döndüğünde aynı heyecanla demokasiye ve sivil siyasete hizmet etmeye devam edecek. Çünkü parmaklıklar, demokratları hapsedemez; kalbi hürriyet için çarpanları mahkum edemez…

[Erman Yalaz] 17.11.2017 [TR724]