Tortum’da hemşirelik yapan Feriha Zeynep Yüce (24) 1 yıl 2 aydır cezaevinde. Bylock kullandığı iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstinaf mahkemesi kararı 5 günde, Yargıtay 2 ayda onayladı. Yargıtay’daki savcı, ‘babasını dinlememişsiniz, bilirkişi raporu yok, bu kararı bozun’ demesine ve cep telefonunun incelemesi bitmemesine rağmen bu ceza verildi.
Anne Şaduman Yüce’ye göre baba tutuklu olduğu için kızına bu ceza reva görüldü. Savcının ifade alırken Feriha Zeynep’e söylediği şu sözler hukuk katliamının geldiği noktayı gösteriyor: “Ooo Feriha, baban tutuklu, annenin mahkemesi devam ediyor. Kardeşinin araması var. Senin işin tesadüf olamaz”.
Çocuk bakıcılığı yaparak hem kendine hem de cezaevindeki eşine ve kızına bakmak zorunda kalan evhanımı Şaduman Yüce uğradıkları haksızlıkları ve iki yıldır yaşadıklarını gözyaşları içinde anlattı.
Eşiniz, kızınız tutuklu, neler yaşadınız, yaşıyorsunuz?
Eşim, kızım, oğlum, kendi mahkemem de var… (Ağlıyor) Kesinlikle acizlik için ağlamıyorum. Bu Rabbim’den geldi. Başümün üstüne. Ama annesin, hayatının baharındaki yavrularımın biri bir yere, diğeri öbür yere savruldu. Biraz önce kızımdan haber aldım, onun duygusallığı da var. Kusura bakmayın, amacım kimseyi üzmek değil. Artık duygularımı bastırmaktan da yoruldum gerçekten.
Kızınızın ne diyor, bugün telefon görüşmeniz mi vardı?
Beni aramıyor kızım, kardeşini yani ikizi Furkan Samet’i arıyor. Furkan dil öğrenmeye yurt dışına gitti. Onunla konuşunca çok mutlu oluyor. Sonra babasını arıyor. Önceden her hafta arayabiliyorlardı birbirlerini. Ama her gün yeni bir icat çıkarıyorlar. Her hafta kapalı görüşlere gittiğimizde temiz kıyafet götürüyordum kızıma. Ama şimdi ayda bir getireceksiniz diye yeni bir uygulama çıkardılar. Kızım haber göndermiş, annem gelsin ihtiyaçlarımı söyleyeyim, kotam dolmasın diye. Bu insanların içeride her şeye ihtiyaçları var. İşkence olsun da çile olsun da ne olursa olsun.
Başka ne gibi hak ihlalleriyle karşılaştınız tutuklu yakını olarak.
O kadar incitici şeyler oluyor ki… Belki bunlar pek çok insana basit gelebilir ama biz bunları yaşıyoruz. Erzurum E Tipi Cezaevi’ne kızımı ziyarete gidiyorum. Bizi arayan kadın bir gardiyan var. ‘Bu kadar erken nasıl gelebiliyorsunuz’ diyor. İçeride benim canım var, gece uyuyamamışım, geç kalmayayım diye. Biz gittikten sonra kızıma ters davranırlar diye bunu bile yüzüne söyleyemiyorum. Susuyoruz hep.
Önce eşiniz Ahmet Yüce mi tutuklandı, kızınız mı?
Önce eşimi aldılar. 9 Ağustos 2016’da tutuklandı. Dün 32. ay bitti, 33. aya döndü. Zaten ikinci mahkemede 6 yıl 3 ay ceza verdiler. Bir yıl Erzurum H Tipi Cezaevi’nde kaldı. İkinci yıla dönerken Ağrı Patnos L Tipi Cezaevi’ne gönderdiler.
Neden oraya gönderildi?
2016’da ceza alan hemen herkesi 2017’de 8’şer, 15’şer kişilik gruplar halinde Ağrı, Patnos ve Erzincan’daki cezaevlerine gönderdiler. Biz Erzurum’da yaşıyoruz. Eşim Erzurum Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet’te komiserdi. 2013’te tayinle geldik buraya. Aslen Niğdeliyiz. Yıllardır Kayseri’de yaşıyoruz, ailelerimiz Kayseri’de.
Patnos ne kadar uzaklıkta Erzurum’a?
4 saatte gidiyoruz. 4 saatte geri geliyoruz. Kaç kere trafik kazası tehlikesi geçirdik. Eleşkirt ile Horasan arasında kaldık 33 kişi. Tekerlek patladı, arabamız bozuldu. Eşim tekrar Erzurum’a sevk edilsin diye uğraşıyorum. Boş yer yok diyorlar. Var biliyorum, burada gidip geliyoruz cezaevine. CİMER’e, Saadet Partisi’ne, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na herkese yazdım. Eşimi ihraç ettiler, 2 Eylül 2016’da, kızımı da 15 Mart 2019’da ihraç ettiler. Ben tek başımayım, burası memleketim değil. Hiçbir Allah’ın kulu akrabam yok. Maddi yönden sarsılıyorum. Onlara para yatırmak zorundayım, yanlarına gitmek zorundayım.
NUSAYBİN’E İLK GÖNDERİLEN KAFİLEDEYDİ
15 Temmuz’da neredeydiniz, yapıyordunuz?
Senelik izindeydik. Niğde’ye kız istemeye gittik. Kaynımın nişanı vardı. 14 Temmuz’da nişanımız oldu. Sonra haber geldi, izinler kaldırıldı, görevinizin başına dönün diye. Pazartesi geldik Erzurum’a. Eşim 18 Temmuz 2016 salı sabahı görevine gitti. O anda açığa alındı ve 20 gün açıkta kaldı. 9 Ağustos 2016’da da aldılar zaten. Eşim tutuklanmadan önce Nusaybin’deki operasyonlara gönüllü giden bir komiserdi. İlk giden kafiledeydi. 49 gün orada çadırda yerde yattılar. Giderken davulla zurnayla çiçekle yolladılar. Döndüklerinde de davulla zurnayla karşıladılar. Ondan sonra da çok sürmedi ‘sen teröristsin’ diye içeri aldılar.
HAKİM EŞİME DİYOR Kİ: GEÇMİŞİN TEMİZ AMA 6 YIL CEZA…
Eşim 25 yıllık polis memuru. Hakim diyor ki, “Geçmişin temiz olduğundan dolayı… şu kanuna göre 6 yıl 3 ay…” dedi. Yani geçmişi temiz olduğu için eşime daha az ceza verdiğini söylemek istiyor. Terörist diye yaftaladıkları adama böyle diyorlar. Eşim 1995’ten beri polis, 2008’den beri de komiser. Şimdi içeride ikinci üniversitesini okuyor. Adalet Meslek Yükseokulu’na kayıt oldu, sınavlarını verdi, ikinci sınıfa geçti.
Eşiniz neden tutuklandı peki?
Bank Asya hesabı var diye alındı. Bank Asya hesabı da benim üzerimeydi. Sonra Bylock dediler, Bank Asya’ya para yatırma dediler, bilgisayarda sohbet dinleme dediler. Ne hakim ne savcı kimse savunmasını dinlemedi. Birinci duruşmada ceza vereceklerdi, ama hakim izinli olduğu için ikinci duruşmada ceza verildi. Eşimin üzerindeki iki telefonda Bylock çıktığını söylediler. İkinci telefondaki Bylock olayını, tutuklandıktan 20 ay sonra kızımı tutuklayarak söylediler. Eşim kaç kez söyledi. ‘O telefonlar benim üzerime, neden kızımı aldınız, bir ‘suç’tan iki kişiyi tutamazsınız’ diye kaç kez itirazda bulunduk ama olmadı.
Kızınız babasının telefonunda çıkan Bylock nedeniyle mi tutuklandı?
Evet. Kızımı 14 Şubat 2018 perşembe günü aldılar. Bir gün gözaltında kaldı. İkinci gün mahkemeye çıkarılarak tutuklandı. İfadesini alan savcı bey “Ooo Feriha, baba tutuklu, annenin mahkemesi devam ediyor. Kardeşinin araması var. Senin işin tesadüf olamaz”. Kızımla birlikte gözaltına alınan dört kişiden sadece kızım tutuklandı. Polisler geldi, evi aradılar, Feriha’nın telefonunu aldılar, bir tane ortada duran flaş bellek vardı, onu aldılar. Hala telefonun incelenmesi bitmemiş zaten. Cezayı verdiler, daha telefonu incelenmiş değil.
TELEFONU İNCELENMEDEN 6 YIL 3 AY CEZA
Telefonu incelenmeden mi cezası onaylandı?
Evet, zaten hemen hemen herkese aynısını yaptılar. Kızım 1 yıl 2 aydır cezaevinde. Hemen ilk mahkemede 6 yıl 3 ay verdiler. Kararı istinaf mahkemesi 5 günde, Yargıtay 2 ayda onadı. Yargıtay’daki savcı, ‘bu çocuğun babasını dinlememişsiniz, bilirkişi raporu yok, bu kararı bozun’. dedi. Ama Yargıtay’daki hakimler bozmadı, yine de onayladılar. 9 ayda bütün işlemlerini bitirdiler.
Bu gencecik çocuğu niye tutuyorlar. Her şeyine mal oldunuz! Kızım lise mezunu, üniversite değil. Dershaneye gitmemiş, yurtta kalmamış… KPPS sınavına çalıştı, girdi, kazandı. 7 ocak 2014’te ilk atandığı yer zaten Tortum. Sağlık Bakanlığı her şeyini araştırdı, bir şey yoktu o zaman…
Kaç yaşında kızınız, ne yapıyordu Erzurum’da?
1995 doğumlu. Tortum İlçe Devlet Hastanesi’nde Acil Tıp Teknisyeni idi. Yani acilde çalışan bir hemşireydi. Araştırdılar. Hiçbir derneğe, sendikaya da üye değil. Bunu Sağlık Bakanlığı da söylüyor. Bu kararın verilmesinin nedeni babasının Bylock çıkan telefonun şifresinde kızımın adı ve doğum tarihi yazması. Kızım liseyi daha yeni bitirmiş, ne bir telefon, ne başka bir şey var. Sırf devlet memuru diye, ihraç etmek için… Bir ay önce görevinden de ihraç ettiler zaten.
İhraç sebebi olarak ne gösteriyorlar?
Birkaç gün önce geldi ihraç kağıdı. Sebep olarak şunu yazmışlar: “Devlet memurları kanuna göre 1 yıl cezaevinde kaldığınız için, kanunu ihlal ettiğinizden dolayı ihracınıza…” Haksız, hukuksuz yere kızımı cezaevine koydular. Şimdi de bunu ihraç sebebi olarak gösteriyorlar. Eşime de diyorum, hiçbir hakkımdan vazgeçmeyeceğim. Eşimin kızıma nasihatı: Kızım evden abdestsiz çıkma, hastalara güler yüzlü davran, hoşgeldin de, iğnelerini yaparken Besmele çek. Biz çocuklarımızı böyle yetiştirdik.
Sizin davanız ne zaman ve neden açıldı?
10 Ağustos 2017’de gözaltına alındım. 4 gün gözaltında kaldım. 5. gün savcıya ifade verdim. Hem terör şubede hem de adliyede. Üzerime kayıtlı bir telefonda Bylock kullandı diye aldılar ama sonra kullanmadığım ortaya çıkınca, hani dükkana girmişken boş çıkmayayım diye Bank Asya’da hesabım olduğundan dolayı dava açıldı. Bir defa duruşmam oldu. İkinci duruşma 2 Temmuz 2019’a ertelendi. Şartlı tahliye ile bıraktılar. Bir yıl 3 ay haftada bir gün imza attım.
Ne kadar para yatırdınız?
1000 TL ve biraz altınlarım vardı. Zaten belgeler ellerinde. Eşim tanık olarak katıldı davama. Birinci katta oturduğumuzdan dolayı, eşim sürekli görevde olduğu için yatırdık Bank Asya’ya paramızı. ‘Eğer ben herhangi bir yerden talimat alsaydım, o parayı ve altınları talimat verildiğini iddia ettikleri tarihlerde bankadan çekip ev satın almazdık. Tam tersine orada kalırdı’ dedik ama nafile… Ben artık dibi gördüm. Büyüklerimiz hep söylerdi. Ağlamak ile gülmek kardeştir diye. Bunların ne demek olduğunu yaşadım. İçin cayır cayır yanarken karşındaki evladına gülmek zorundasın. Eşimin her yanına gittiğimde ona kötü bir haber vermek zorunda kaldım. Ahmet ben gözaltına alındım, Ahmet kızın tutuklandı, ihraç edildi…
[Sevinç Özarslan] 11.4.2019 [MedyaBold.com]
Depresyonun 9 belirtisi
Çağımızın en önemli rahatsızlıklarından biri olan depresyona her yaş grubunda sıklıkla rastlanıyor. Kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen bu sorunla mücadelede uzman yardımı almak, sosyal hayattan kopmamak, egzersiz yapmak ve dostlarla sıkıntıları paylaşmak büyük önem taşıyor.
Derin üzüntüler, stres, sıkıntı, yaşam şartları, ekonomik sorunlar… Bu liste daha da uzatılabilir. Psikiyatrist Prof. Dr. Ercan Abay, her insanın hayatı boyunca karşılaşabileceği bu tür problemlerin, başa çıkılamaz hale geldiğinde ruh halinde sorunlara yol açtığını belirtiyor. Her 5 kişiden 1’i yaşamının bir döneminde depresyon ile karşılaştığını söylüyor. Peki depresyon tanısı koyabilmek için neler sorgulanmalıdır?
Son 15 gündür, yaşamınızın rutin akışınızı bozacak derecede bu belirtilerin en az 5’ini kendinizde fark ediyorsanız, bu durum majör depresyonla karşı karşıya olduğunuz ve psikiyatrik yardım almanız gerektiği anlamına gelebilir.
Sosyalleşmekten vazgeçmeyin ve bol bol yürüyüş yapın
Psikiyatrist Prof. Dr. Ercan Abay, ruh sağlığını güçlendirmek için mümkün olduğunca sosyal olmak, dost bilinen kişilerle sorunların paylaşılmasını tavsiye ediyor. Abay, ‘’Fiziksel aktivitenin, özellikle de tempolu yürüyüşün antidepresan etkisinin olduğu bilinmektedir. Akşam yemek öncesi gün batmadan yapılacak 30 – 40 dakikalık tempolu yürüyüşün uykuya geçişi kolaylaştırdığı ve antidepresan etkisi olduğu unutulmamalıdır. Kafeinli içeceklerin tüketilmemesi ve alkolden uzak durulması faydalı olabilir. Ayrıca kişinin intihara eğilimi, bu tür düşünceleri varsa yakınları tarafından mutlaka bir uzmana yönlendirilmesi gerekir.’’ diyor.
[TR724] 11.4.2019
Derin üzüntüler, stres, sıkıntı, yaşam şartları, ekonomik sorunlar… Bu liste daha da uzatılabilir. Psikiyatrist Prof. Dr. Ercan Abay, her insanın hayatı boyunca karşılaşabileceği bu tür problemlerin, başa çıkılamaz hale geldiğinde ruh halinde sorunlara yol açtığını belirtiyor. Her 5 kişiden 1’i yaşamının bir döneminde depresyon ile karşılaştığını söylüyor. Peki depresyon tanısı koyabilmek için neler sorgulanmalıdır?
- Çökmüş bir duygudurum: Kişide çökkün, kederli, kasvetli ve sıkıntılı bir duygudurum hakimdir.
- İlgisizlik:Önceden severek yapılan günlük etkinliklere (okumak, egzersiz yapmak, TV seyretmek gibi) ilginin azalabilir.
- Uyku bozuklukları: Bu durumda uyku durumuna geçememe, sık sık uyanma, sabah erken uyanma ya da uyku halinin artması gibi tablolar gözlenebilir. Depresyondaki kişiler uyumadıkları halde yatmaya eğilimlidir ki bu da söz konusu rahatsızlığın sürmesinde dikkat çekici bir özelliktir.
- İştah sorunları: Kişi kilo kaybedebilir. Son bir ayda diyet yapmadan ortalama kilonun %5’i kadar, en az 4-5kg. verilebilir. Bazı depresif kişilerde de kilo artışı olabilmektedir.
- Konsantrasyon güçlüğü: Depresyon halinde kişide dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon güçlüğü görülür.
- Yorgunluk: Fiziksel enerjide azalma ortaya çıkar.
- Psikomotor huzursuzluk ya da retardasyon: Depresyon tablosu kişide ajitasyon hali ya da psikolojik fonksiyonlarda azalmaya yol açar.
- Suçluluk-değersizlik düşünceleri:Yaşanan olaylardan suçluluk duyulabildiği gibi kişinin kendini değersiz hissetmesine de rastlanabilir.
- Yaşamı tehdit eden düşünceler:Kişide ölüm düşünceleri, eğilimleri ya da girişimleri yani intihara yatkınlık görülebilir.
Son 15 gündür, yaşamınızın rutin akışınızı bozacak derecede bu belirtilerin en az 5’ini kendinizde fark ediyorsanız, bu durum majör depresyonla karşı karşıya olduğunuz ve psikiyatrik yardım almanız gerektiği anlamına gelebilir.
Sosyalleşmekten vazgeçmeyin ve bol bol yürüyüş yapın
Psikiyatrist Prof. Dr. Ercan Abay, ruh sağlığını güçlendirmek için mümkün olduğunca sosyal olmak, dost bilinen kişilerle sorunların paylaşılmasını tavsiye ediyor. Abay, ‘’Fiziksel aktivitenin, özellikle de tempolu yürüyüşün antidepresan etkisinin olduğu bilinmektedir. Akşam yemek öncesi gün batmadan yapılacak 30 – 40 dakikalık tempolu yürüyüşün uykuya geçişi kolaylaştırdığı ve antidepresan etkisi olduğu unutulmamalıdır. Kafeinli içeceklerin tüketilmemesi ve alkolden uzak durulması faydalı olabilir. Ayrıca kişinin intihara eğilimi, bu tür düşünceleri varsa yakınları tarafından mutlaka bir uzmana yönlendirilmesi gerekir.’’ diyor.
[TR724] 11.4.2019
Zaman Editörü Karayeğen, Emniyet'te ve hapishanede uğradığı işkenceleri anlattı
Gazeteci Karayeğen Tenkil Müzesi açılışında konuşma yapmak için geldiği Brüksel'de Erkam Tufan Aytav'ın Youtube kanalına canlı yayın konuğu oldu.
Karayeğen 15 Temmuz sonrası yaşadıklarını şöyle anlattı:
'EMNİYET AMİRİ KAYHAN AY'IN TALİMATIYLA KAMERASIZ ODAYA ALINDIM'
''18 Temmuz günü Atatürk Havalimanı'na gittim. Burada pasaportuma rızam dışında zayi ilanı verildiğini öğrendim. Savcı Fuzuli Aydoğdu'nun talimatıyla gözaltına alındım ve İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele şubesinde polis müdürü Kayhan Ay'ın emriyle ellerim arkadan kelepçelenerek ve ayakkabılarım çıkarılarak kamerasız bir odaya alındım. Burada insanlık onuruna yakışmayacak muameleye tabi tutuldum.''
'DARP, HAKARET, AŞAĞILAMA VE KÜFÜRLERE MARUZ KALDIM'
''Burada darp edildim, hakaretlere, aşağılamalara ve küfürlere maruz kaldım. Ayakta duramayacak hale gelince yüzüstü yere düştüm. Yüzü koyun, ellerim arkadan kelepçeli vaziyette ne kadar kaldım bilmiyorum. Daha sonra nezarethaneye atıldım ve burada 5 gün gözaltında kaldım. Doktor kayıtlarına kötü muameleyi kaydettirmeme rağmen doktorlar hastaneye sevkimi yapmadılar, ciddi sağlık problemleri yaşıyordum, oturamıyordum, uzanamıyordum, kaburgalarım, karnım ve muhtelif yerlerimde ağrı ve sancım vardı.''
'AVUKATIN İŞKENCE TUTANAĞI REDDEDİLDİ'
''Avukatım 7 saat bekledikten sonra ifademde bulunabildi, avukatımın kötü muameleyi şerh düşme isteği reddedildi, o da imzalamadı. Ayın 21'inde Bakırköy Sulh Ceza Hakimliği'ne çıkarıldım, orada adli kontrol ve imza şartıyla beni serbest bıraktılar ancak çıkışta polis beni tekrar kelepçeleyerek hakkımda ikinci bir gözaltı kararı olduğunu söylediler ve tekrar nezarethaneye atıldım. Bu süreçte ilk avukatımın bıraktığını öğrendim. İkinci avukatım ikinci ifademe katıldı, bu ifademde işkenceyi ayrıntısıyla anlatmama rağmen dosyaya konmadığını öğrendik.''
'CEMAATE DAİR ÖN KABUL VARDI, HAKİM PERVASIZDI'
''5 gün sonra savcılığa çıkarıldım ancak dikkatimi çeken bir şey vardı. Daha soruşturma ve yargılama olmadan darbe suçlamasının Gülen Cemaati'ne yıkılmak istendiğini anladım. Polisler Fethullah Gülen'in son sohbetinden 5 parça dinlettiler bana. İşte Fethullah Gülen itiraf etti dediler. Ama gerçekle alakası yoktu. Dinleyince rahatlıkla böyle bir durumun olmadığını anladım. Bir ön kabul vardı, poliste, savcı ve hakimde. Polis ve savcının bu konudaki yaklaşımını anlasam da hakimin bu düşüncesini anlayamıyorum. Bu kadar pervasızca davrandıklarına şahit oldum ve çok üzüldüm. ''
'HARP AKADEMİSİNDEN GELEN ASKER FECİ ŞEKİLDE DÖVÜLÜP ATILDI'
''İlk günlerde polislerin muamelesi çok hoyratçaydı. Bağrışmalar, çağrışmalar, gününü 24 saati başımızda ışık ve kamera vardı buna rağmen temel ihtiyaçlarımızı kolaylıkla karşılayamıyorduk. Ayın 24'ünde savcı Fuzuli Aydoğdu'nun karşısına çıkarıldım ve mutad sorular yöneltildi. Şahsımla ilgili soru yöneltilmedi. Zaman Gazetesi'yle ilgili, abone listeleriyle ilgili sorular soruldu.
Nezarethanede şahit olduğum olaylardan biri de Harp Akademisi'nden alınan bir askerin feci şekilde dövüldükten sonra nezarethaneye atılmasıydı. Maalesef ilk günlerde bu hoyratlıklar görüldü.''
'AHMET ALTAN'LA AYNI KOĞUŞA DÜŞTÜK'
Karayeğen hapishanede 6 ay tek kişilik hücrede kaldığını ve daha sonra 3 kişilik bir koğuşa alındığını anlattı. Burada Ahmet Altan'la aynı koğuşa düştüğünü belirten Karayeğen'in hapishanede yaşadıklarını anlattığı programın tamamını Erkam Tufan Aytav'ın programında seyredebilirsiniz:
[Samanyolu Haber] 11.4.2019
Karayeğen 15 Temmuz sonrası yaşadıklarını şöyle anlattı:
'EMNİYET AMİRİ KAYHAN AY'IN TALİMATIYLA KAMERASIZ ODAYA ALINDIM'
''18 Temmuz günü Atatürk Havalimanı'na gittim. Burada pasaportuma rızam dışında zayi ilanı verildiğini öğrendim. Savcı Fuzuli Aydoğdu'nun talimatıyla gözaltına alındım ve İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele şubesinde polis müdürü Kayhan Ay'ın emriyle ellerim arkadan kelepçelenerek ve ayakkabılarım çıkarılarak kamerasız bir odaya alındım. Burada insanlık onuruna yakışmayacak muameleye tabi tutuldum.''
'DARP, HAKARET, AŞAĞILAMA VE KÜFÜRLERE MARUZ KALDIM'
''Burada darp edildim, hakaretlere, aşağılamalara ve küfürlere maruz kaldım. Ayakta duramayacak hale gelince yüzüstü yere düştüm. Yüzü koyun, ellerim arkadan kelepçeli vaziyette ne kadar kaldım bilmiyorum. Daha sonra nezarethaneye atıldım ve burada 5 gün gözaltında kaldım. Doktor kayıtlarına kötü muameleyi kaydettirmeme rağmen doktorlar hastaneye sevkimi yapmadılar, ciddi sağlık problemleri yaşıyordum, oturamıyordum, uzanamıyordum, kaburgalarım, karnım ve muhtelif yerlerimde ağrı ve sancım vardı.''
'AVUKATIN İŞKENCE TUTANAĞI REDDEDİLDİ'
''Avukatım 7 saat bekledikten sonra ifademde bulunabildi, avukatımın kötü muameleyi şerh düşme isteği reddedildi, o da imzalamadı. Ayın 21'inde Bakırköy Sulh Ceza Hakimliği'ne çıkarıldım, orada adli kontrol ve imza şartıyla beni serbest bıraktılar ancak çıkışta polis beni tekrar kelepçeleyerek hakkımda ikinci bir gözaltı kararı olduğunu söylediler ve tekrar nezarethaneye atıldım. Bu süreçte ilk avukatımın bıraktığını öğrendim. İkinci avukatım ikinci ifademe katıldı, bu ifademde işkenceyi ayrıntısıyla anlatmama rağmen dosyaya konmadığını öğrendik.''
'CEMAATE DAİR ÖN KABUL VARDI, HAKİM PERVASIZDI'
''5 gün sonra savcılığa çıkarıldım ancak dikkatimi çeken bir şey vardı. Daha soruşturma ve yargılama olmadan darbe suçlamasının Gülen Cemaati'ne yıkılmak istendiğini anladım. Polisler Fethullah Gülen'in son sohbetinden 5 parça dinlettiler bana. İşte Fethullah Gülen itiraf etti dediler. Ama gerçekle alakası yoktu. Dinleyince rahatlıkla böyle bir durumun olmadığını anladım. Bir ön kabul vardı, poliste, savcı ve hakimde. Polis ve savcının bu konudaki yaklaşımını anlasam da hakimin bu düşüncesini anlayamıyorum. Bu kadar pervasızca davrandıklarına şahit oldum ve çok üzüldüm. ''
'HARP AKADEMİSİNDEN GELEN ASKER FECİ ŞEKİLDE DÖVÜLÜP ATILDI'
''İlk günlerde polislerin muamelesi çok hoyratçaydı. Bağrışmalar, çağrışmalar, gününü 24 saati başımızda ışık ve kamera vardı buna rağmen temel ihtiyaçlarımızı kolaylıkla karşılayamıyorduk. Ayın 24'ünde savcı Fuzuli Aydoğdu'nun karşısına çıkarıldım ve mutad sorular yöneltildi. Şahsımla ilgili soru yöneltilmedi. Zaman Gazetesi'yle ilgili, abone listeleriyle ilgili sorular soruldu.
Nezarethanede şahit olduğum olaylardan biri de Harp Akademisi'nden alınan bir askerin feci şekilde dövüldükten sonra nezarethaneye atılmasıydı. Maalesef ilk günlerde bu hoyratlıklar görüldü.''
'AHMET ALTAN'LA AYNI KOĞUŞA DÜŞTÜK'
Karayeğen hapishanede 6 ay tek kişilik hücrede kaldığını ve daha sonra 3 kişilik bir koğuşa alındığını anlattı. Burada Ahmet Altan'la aynı koğuşa düştüğünü belirten Karayeğen'in hapishanede yaşadıklarını anlattığı programın tamamını Erkam Tufan Aytav'ın programında seyredebilirsiniz:
[Samanyolu Haber] 11.4.2019
Meryem’lerin hikayeleri [Meryem Güneş]
Dünyanın dört bir yanında, değişik zulümlere maruz kalan kadınların hikayeleri ile büyüdük. Bunlar sadece hikayeydi anlatıldı ve biz de dinledik.
Anlatıldığı kadar anladık.
Ya da, hiç yaşamayacağımızı düşünerek...
Bazen dinlemekten bile sıkıldık.
Gün geldi, bizler de o acı hikayelerin birer kahramanı oluverdik.
Zaman ve kader, bizim hikayemizi yazmamız konusunda birçok acı anı biriktirdi belleklerimizde.
Kimimiz bu anıları unutmak istedik, kimimiz ise unutmayalım anlatalım ki bu dönemin Meryemleri bilinsin istedik.
Karar aldım ben de.
O kadar çok Meryem tanıdım, o kadar güçlü kadınlara rastladım ki, yazmak zorunda kaldım.
Sadece bana özel değildi bu kahraman kadınların hikayeleri, tüm dünya da tanısındı Meryem’leri.
Hepsinin ayrı, hepsinin özel, hepsinin zor ve bir o kadar da yaman hikayeleri vardı.
Bilmeliyiz, bildirmeliyiz, anlatmalıyız, kuşaktan kuşağa bahsetmeliyiz ki… Meryem’ler var.
Bu dönemin de Meryemleri var…
Bu dönemin Meryemleri de acıların, haksızlıkların en büyüklerine maruz kalmışlar, ama yılmamışlar.
Akıl almaz zulümlere maruz bırakılmışlar, ama caymamışlar.
Dinlemek ister misiniz bu köşede yayınlayacağım Meryem’lerin hikayelerini?
…
Siz de bir Meryemseniz ve anlatmak istedikleriniz varsa meryemhikayeleri@gmail.com adresinden paylaşın benimle hikayenizi….
[Meryem Güneş] 11.4.2019 [Samanyolu Haber]
Anlatıldığı kadar anladık.
Ya da, hiç yaşamayacağımızı düşünerek...
Bazen dinlemekten bile sıkıldık.
Gün geldi, bizler de o acı hikayelerin birer kahramanı oluverdik.
Zaman ve kader, bizim hikayemizi yazmamız konusunda birçok acı anı biriktirdi belleklerimizde.
Kimimiz bu anıları unutmak istedik, kimimiz ise unutmayalım anlatalım ki bu dönemin Meryemleri bilinsin istedik.
Karar aldım ben de.
O kadar çok Meryem tanıdım, o kadar güçlü kadınlara rastladım ki, yazmak zorunda kaldım.
Sadece bana özel değildi bu kahraman kadınların hikayeleri, tüm dünya da tanısındı Meryem’leri.
Hepsinin ayrı, hepsinin özel, hepsinin zor ve bir o kadar da yaman hikayeleri vardı.
Bilmeliyiz, bildirmeliyiz, anlatmalıyız, kuşaktan kuşağa bahsetmeliyiz ki… Meryem’ler var.
Bu dönemin de Meryemleri var…
Bu dönemin Meryemleri de acıların, haksızlıkların en büyüklerine maruz kalmışlar, ama yılmamışlar.
Akıl almaz zulümlere maruz bırakılmışlar, ama caymamışlar.
Dinlemek ister misiniz bu köşede yayınlayacağım Meryem’lerin hikayelerini?
…
Siz de bir Meryemseniz ve anlatmak istedikleriniz varsa meryemhikayeleri@gmail.com adresinden paylaşın benimle hikayenizi….
[Meryem Güneş] 11.4.2019 [Samanyolu Haber]
Mevcutan Tesbihatını Duymak [Safvet Senih]
Bir kardeşin İşaratü’l-İ’caz tefsirinden: “Allah onların kalblerini mühürledi” (Bakara Suresi, 2/7) cümlesiyle, KALB ile VİCDAN, iman nuru sayesinde İlahî Hakikatların tecellisine mazhar olmakla kemâlât menbaı, hayattar ve ziyadar oldukları halde; inkârın tercih edilmesi ile zulmetli, ıssız haşarât-ı muzırra yuvasına dönüştükleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki, o korkunç yuvadaki akreplerden veya yılanlardan sakınılmasına işaret edilmiştir. Ve kezâ “Kulakları üzerine de mühür vurdu.” (2/7) kelimesiyle, küfür sebebiyle kulağa ait pek büyük bir nimeti kaybettiklerine işaret edilmiştir. Hatta kulaktaki zar, iman nuru ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen mânevî nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları anlar. Hatta o iman nuru sayesinde rüzgârların terennümlerini, bulutların naralarını, denizlerin dalgalarının nağmelerini ve aynı şekilde yağmur kuş ve benzerlerinin her neviden Rabbânî kelâmları ve ulvî tebhîhatı işitir. Sanki kâinat, İlâhî bir musıkî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümlerle kalblere hüzünleri ve Rabbî aşkları intiba ettirmekle (zihinde iz bırakmakla) kalbleri, ruhları, nurânî alemlere götürür, pek garip misâli levhaları göstermekle o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder.” bölümüyle ilgili sorusuna Hulusî Ağabeyin verdiği yazılı cevapta onun Nurlardan aldığı dersini nasıl takdim ettiğini görürüz: “Sevgili kardeşim ve mânevî evladım, benden İşrârâtü’l-İ’caz tefsirindeki bir tabir münasebetiyle bu sırra mazhariyetin nasıl elde edilebileceğini soruyorsunuz. “Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir.” (2/7)
“Elcevap: Risale-i Nur’u ihlasla ve dikkatle mütalaa etmekle bir hakikate herkes hâlince nâil olur. Binâenaleyh, Yirmi Dördüncü Söz’ü dikkatle çok mütalaa et. Zaten kafirlerin vasıflarını anlatan o âyet, müminler için endişeye vesile olamaz. Korkmayınız. Sizin gözünüz, kulağınız, aklınız, kalbiniz imanla nurlanmıştır ve nurları günden güne artmaktadır.
“Size soruyorum, şiddetle esen bir rüzgârın ağaç dallarından çıkardığı sesler, gâfillerin dinledikleri gibi mânasız bir gürültü mü? Yoksa ‘Hû Hû Hû’ mu? Bir vapurun makine dairesinden gelen ürkütücü gümbürtü mü? Yoksa ‘Yâ Hak, yâ Azim, yâ Kadîr’ mi? Bahardaki arzın bir nevi dirilişi, suların çağlaması, kuşların cıvıltıları, kuzuların melemeleri çok İlâhî Güzel İsimlerin gözle görülmesi ve kulakla işitilmesi değil midir?
“Bu seslerin hepsi Yirmi Dördüncü Söz’deki sarih bir surette, ‘Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm’ diyen kediler gibi değildir. Fakat eşyaya kendileri hesabına değil, Hâlık’ları Sâni’leri hesabına bakılınca, bir lokomotiften Allah Allah sesi nasıl duyulmaz. Fakat maddeye dikkat edilirse korkunç bir gürültü mânası verilir.
“İşte Risale-i Nur Talebeleri, her şeyde tecelli eden Esmâ-i İlâhiyeyi tanımayı ve herşeyden o şeyin kendisine mahsus diliyle söylediği tesbihatı duymayı öğreniyor.” (İhsan Atasoy, Nur’un Birinci Talebesi HULUSÎ YAHYAGİL, sayfa: 200-201)
Üstad Hazretleri Lemaat’ta şöyle diyor:
“Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, raadlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidar nevaz (okşama)…
“Terennümat-ı hava, naarat-ı ra’diye (gök gürlemesinin nâraları), nağamât-ı emvâc (dalgaların nağmeleri), birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı (yağmurun çıkardığı hoş ve güzel sesler), kuşların seceâtı (nesirde kafiye olan ritimli sesler), birer tesbih-i rahmet, hakikate bir mecaz.
“Eşyada olan sesler, birer varlık sesidir: ‘Ben de varım!’ derler. O susan kâinat, birden söze başlıyor: ‘Bizi câmid (cansız) zannetme, ey insan-ı boşboğaz!”
“Kuşları söylettirir ya bir lezzet-i nimet, ya bir nûl-i rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar, nimet üstünde iner, şükür ile eder pervaz (uçar).
“Remzen onlar derler: ‘Ey kâinat kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz: Şefkatle perverdeyiz (besleniyoruz) Hâlimizden memnunuz. Sivri dimdikleriyle fezaya saçıyorlar birer nazlı âvâz.
“Güya bütün kainat ULVÎ BİR MÛSIKÎ’dir, iman nuru işitir zikirleri ve teşbihleri. Zira hikmet reddeder tesadüfün varlığını, nizam ise tardeder evham üreten, kuruntu veren ittifakları…”
İnşaallah Üstadımızın bu tesbitlerinden biz de nasibimizi alırız.
[Safvet Senih] 11.4.2019 [Samanyolu Haber]
“Elcevap: Risale-i Nur’u ihlasla ve dikkatle mütalaa etmekle bir hakikate herkes hâlince nâil olur. Binâenaleyh, Yirmi Dördüncü Söz’ü dikkatle çok mütalaa et. Zaten kafirlerin vasıflarını anlatan o âyet, müminler için endişeye vesile olamaz. Korkmayınız. Sizin gözünüz, kulağınız, aklınız, kalbiniz imanla nurlanmıştır ve nurları günden güne artmaktadır.
“Size soruyorum, şiddetle esen bir rüzgârın ağaç dallarından çıkardığı sesler, gâfillerin dinledikleri gibi mânasız bir gürültü mü? Yoksa ‘Hû Hû Hû’ mu? Bir vapurun makine dairesinden gelen ürkütücü gümbürtü mü? Yoksa ‘Yâ Hak, yâ Azim, yâ Kadîr’ mi? Bahardaki arzın bir nevi dirilişi, suların çağlaması, kuşların cıvıltıları, kuzuların melemeleri çok İlâhî Güzel İsimlerin gözle görülmesi ve kulakla işitilmesi değil midir?
“Bu seslerin hepsi Yirmi Dördüncü Söz’deki sarih bir surette, ‘Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm’ diyen kediler gibi değildir. Fakat eşyaya kendileri hesabına değil, Hâlık’ları Sâni’leri hesabına bakılınca, bir lokomotiften Allah Allah sesi nasıl duyulmaz. Fakat maddeye dikkat edilirse korkunç bir gürültü mânası verilir.
“İşte Risale-i Nur Talebeleri, her şeyde tecelli eden Esmâ-i İlâhiyeyi tanımayı ve herşeyden o şeyin kendisine mahsus diliyle söylediği tesbihatı duymayı öğreniyor.” (İhsan Atasoy, Nur’un Birinci Talebesi HULUSÎ YAHYAGİL, sayfa: 200-201)
Üstad Hazretleri Lemaat’ta şöyle diyor:
“Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, raadlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidar nevaz (okşama)…
“Terennümat-ı hava, naarat-ı ra’diye (gök gürlemesinin nâraları), nağamât-ı emvâc (dalgaların nağmeleri), birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı (yağmurun çıkardığı hoş ve güzel sesler), kuşların seceâtı (nesirde kafiye olan ritimli sesler), birer tesbih-i rahmet, hakikate bir mecaz.
“Eşyada olan sesler, birer varlık sesidir: ‘Ben de varım!’ derler. O susan kâinat, birden söze başlıyor: ‘Bizi câmid (cansız) zannetme, ey insan-ı boşboğaz!”
“Kuşları söylettirir ya bir lezzet-i nimet, ya bir nûl-i rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar, nimet üstünde iner, şükür ile eder pervaz (uçar).
“Remzen onlar derler: ‘Ey kâinat kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz: Şefkatle perverdeyiz (besleniyoruz) Hâlimizden memnunuz. Sivri dimdikleriyle fezaya saçıyorlar birer nazlı âvâz.
“Güya bütün kainat ULVÎ BİR MÛSIKÎ’dir, iman nuru işitir zikirleri ve teşbihleri. Zira hikmet reddeder tesadüfün varlığını, nizam ise tardeder evham üreten, kuruntu veren ittifakları…”
İnşaallah Üstadımızın bu tesbitlerinden biz de nasibimizi alırız.
[Safvet Senih] 11.4.2019 [Samanyolu Haber]
Power point sunumun özeti: Kalın sağlıcakla… [Gölge Bankacı]
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak günlerdir reklamını yaptığı “yapısal reform” paketini İstanbul'da Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde açıkladı.
Hükümete yakın televizyon kanalları Albayrak’ın power point sunumunu baştan sona naklen yayınladı.
“Yeni Ekonomi Programı Yapısal Dönüşüm Adımları” ismi verilen power point sunumda yapısal reformdan eser olmadığı gibi Albayrak kamu bankalarının sıfırı tükettiğini de itiraf etti.
Krizde para bulamadıkları için halkın ve şirketlerin cebindeki paraya göz diktiklerini de itiraf etti Albayrak.
Nasıl mı?
İŞVERENİN KIDEM İÇİN BİRİKTİRDİĞİ PARALAR FONA DEVREDİLECEK
Türkiye’de yılan hikâyesine dönmüş konuların başında gelen Kıdem Tazminatı Fonu, Albayrak’ın yapısal reform sunumunda da karşımıza çıktı.
Kıdem Tazminatı Fonu, 2019 yılı sonuna kadar kurulacak ve şirketler kıdem tazminatı için biriktirdiği paraları bu fona aktaracak. Böylece İşsizlik Fonu’nu dilediği gibi kullanan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yeni bir kaynak bulmuş olacak.
İşçi ve işveren sendikaları ile çalışanların kıdem tazminatında müktesep hakları kaybetmeye tahammülü kalmadı. Zira yüksek enflasyon yüzünden tasarrufları mum gibi eriyor.
Şimdi elde avuçta kalan son tazminatların ekonomiyi batıran hükûmete taze kaynak olarak kullanılması düşünülüyor ki bunun hesabı da sandıkta sorulur.
ALBAYRAK’A GÖRE 4,5 YIL SEÇİM YOK
Sandık demişken Albayrak, 4,5 yıl boyunca seçim olmayacağını belirttiğine göre İstanbul Büyükşehir’de Ekrem İmamoğlu’na mazbatasının 12 gün sonra da olsa teslim edileceğini mi anlamalıyız?
Bu geçerli değilse o vakit AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da seçimi iptal ettirme ve 60 gün içinde yeniden seçime gitme planlarından damadı Albayrak’ın haberi yok.
Kıdem tazminatı ile söyledikleri ne kadar afaki ise bireysel emeklilik sistemi hakkında söyledikleri de o kadar afaki.
BES'E KATILMAK MECBURİ OLACAK
Neymiş efendim Bireysel Emeklilik Sistemi'ne (BES) iştirak mecburi olacakmış. Giren bir daha çıkamayakmış. Sigorta için maaşından her ay kesinti yapılan bir vatandaş niye ikinci bir sigorta için de mecburen para yatırsın?
Tasarrufu Teşvik Fonu vardı. Halk arasında "nema" diye bilinen. O fona döndürecekler BES'i. Paraları toplayıp batıracaklar.
Krizde can derdine düşen insanlar, dolar arttıkça kuşa dönen bireysel emeklilik poliçelerine niye daha fazla para yatırsın? Önceki paralar ne oldu ondan bahsetmedi Albayrak.
Artık vatandaşın böyle bir tasarruf fazlası da yok zaten.
BDDK'nın verilerine göre Türkiye'de şirketlerin ve şahısların kredi borcu 2,5 trilyon TL'ye ulaştı. Bu kadar borca rağmen Bakan Albayrak olmayan tasarruflardan bahsedebiliyor.
KAMU BANKALARINDA SERMAYE TÜKENDİ; HAZİNE 28 MİLYAR TL AKTARACAK
Türkiye’nin en öncelikli meselesi haline gelen hukuk ve yargı reformunun es geçildiği sunumda tek somut madde vardı da o da kamu bankalarının resmen batırıldığıydı.
Albayrak; Ziraat Bankası, Vakıfbank, Halkbank ve Eximbank’a toplam 28 milyar TL Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) verileceğini açıkladı.
Bu da demek oluyor ki müteahhitlere, kredi kartı borcunu ödeyemeyenlere, batık futbol kulüplerine piyasa şartlarının altında bol bol kredi veren kamu bankalarının sermaye yeterliliği yüzde 12’nin altına iniyor.
Batırılan kamu bankalarını kurtarmak için de Hazine kâğıtları verilecek.
Bankalar bu kâğıtlarla yurt dışından sermaye benzeri kredi temin edip sermaye açığını kapatacak.
Kulağa hoş gelen bu formüle göre bütçeden daha fazla faiz ödemesi yapılacak, dolayısıyla maliyet yine vatandaşın sırtına binecek.
BDDK YETMEDİ, SDDK KURULUYOR
Sigortacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (SDDK) faaliyete geçmesi “müjde” olarak duyurulsa da mevcut üst kurulların iktidarın güdümünde ne hale geldiği ortada.
BDDK ve Hazine varken yeniden böyle bir üst kurula niye ihtiyaç hissedilir ki! Hâl böyle iken SDDK masraf ve bürokrasiyi artırmaktan başka bir işe yaramayacak.
Başkan, yardımcıları, daire başkanları, uzmanlar, onların kullanacağı bina, makam arabası vs derken bütçede giderleri artıracak bir kalem daha ilave olundu.
DÖVİZ BORÇLUSUNA “NE HALİN VARSA GÖR” MESAJI
Bakan Albayrak özel sektörün 220 milyar doları bulan döviz borcuna dair tek çareden bahsetmedi.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ile Bankalar Birliği arasında batık kredilerin hisse karşılığı bilanço dışına çıkarılmasına dönük bir çalışma olduğunu söyledi.
Şirketlerin hisselerine ya da kurulacak Enerji Fonu’nun ortaya çıkaracağı varlıklarına kimse yatırım yapmak istemiyor.
Kriz şartlarında zarar eden ve yüksek borcu olan şirkete yatırım yapılmamasından daha tabii ne olabilir! Böyle bir piyasada o batık kredileri bilanço dışına çıkarmak için böyle bir formül işlemez.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın "yapısal reform" diye açıkladığı paket piyasada hayal kırıklığına yol açtı.
SERA AŞ: DEVLET SERACILIK YAPACAK
Vatandaşın belini büken gıda enflasyonunu düşürmek için de SERA AŞ kurulacakmış!..
31 Mart Pazar günü yapılan Mahallî İdareler Seçimi’nden hemen sonra sökülen tanzim çadırları enlasyonu düşürebildi mi? Zararına domates, biber, patates ve soğan satarak enflasyon düşmediği gibi şimdi yeni rekorlar kırıyor.
Tanzim çadırı pazarcıya, manava rakipti. SERA AŞ de seracılara rakip olacak. Hükümet, çiftçinin işçilik, mazot, gübre, ilaç ve tohum gibi girdi maliyetlerini düşürmek yerine yanındaki Hazine arazisine sera kuracak.
Toplam örtü altı üretimini içinde SERA AŞ’nin payı yüzde 25’i bulacakmış. Çiftçinin ödediği vergi ile çiftçiye rakip olan bir ekonomi modeli iki gün yürümez.
Tanzim çadırlarında günlük zarar 200 bin TL civarındaydı SERA AŞ’de bu zarar milyon TL’leri bulacak.
70 MİLYON TURİST Mİ?
“...dolayları vergiler azaltılacak, bütçe disiplininden taviz verilmeyecek, gelire göre artan oranlarda vergilendirme planlanıyo, mükellef dostu bir vergi sistemiyle tüm süreçlerin başarısı artacak..” gibi beylik cümlelerle dolu bir sunum yapan Albayrak’ın 70 milyon turist 70 milyar turizm geliri hedefinin de tutması mümkün görünmüyor.
Yıllardır turist başına harcamayı 700 doların üzerine çıkaramayan bir Türkiye 70 milyon turist ağırlasa bile 70 milyar dolara ulaşamaz.
Çadır ve sera işinde giderek kendini aşan AKP hükûmeti, 70 milyon turisti çadırda mı ağırlayacak yoksa?
70 milyon turistin Türkiye’ye gelmesi demek mevcut sayının iki katına çıkmasıdır ki buna ne altyapı müsait ne de yeni yatırım yapacak kaynak var.
Halihazırda Ege ve Akdeniz sahillerinde, İstanbul’da yüzlerce otel sahibinden ya da icradan satılık.
Albayrak keşke en azından zordaki turizmciyi rahatlatacak bir iki teşvik ve destekten bahsetseydi daha faydalı olabilirdi.
KALIN SAĞLICAKLA…
Albayrak, millî kredi derecelendirme kuruluşu, millî tarım, millî reasürans şirketi gibi "millî" sıfatı olan hayallerini bu defa da tekrarladı. Serbest piyasa ekonomisi AKP'nin elinde aşureye döndü.
Piyasanın sunuma cevabı ortada. Kimsenin Albayrak’ın reform diye yutturmaya çalıştığı boş sözleri kale almadığı, dolar (5,68 TL)ve euronun (6,40 TL) toplantı öncesi ile aynı seviyede, Borsa İstanbul’un ekside, faizin yükselişte olduğu görülüyor.
Power point sunumdan çıkan sonuç ne mi?
“Malumu âliniz” alelacele hazırlandığı her halinden belli olan sunumu bitirir bitirmez gazetecilerden soru almadan kürsüyü terk eden Hazine Bakanı Albayrak verdi o cevabı:
“Burası çok önemli. Kalın sağlıcakla…"
[Gölge Bankacı] 11.4.2019 [Samanyolu Haber]
Hükümete yakın televizyon kanalları Albayrak’ın power point sunumunu baştan sona naklen yayınladı.
“Yeni Ekonomi Programı Yapısal Dönüşüm Adımları” ismi verilen power point sunumda yapısal reformdan eser olmadığı gibi Albayrak kamu bankalarının sıfırı tükettiğini de itiraf etti.
Krizde para bulamadıkları için halkın ve şirketlerin cebindeki paraya göz diktiklerini de itiraf etti Albayrak.
Nasıl mı?
İŞVERENİN KIDEM İÇİN BİRİKTİRDİĞİ PARALAR FONA DEVREDİLECEK
Türkiye’de yılan hikâyesine dönmüş konuların başında gelen Kıdem Tazminatı Fonu, Albayrak’ın yapısal reform sunumunda da karşımıza çıktı.
Kıdem Tazminatı Fonu, 2019 yılı sonuna kadar kurulacak ve şirketler kıdem tazminatı için biriktirdiği paraları bu fona aktaracak. Böylece İşsizlik Fonu’nu dilediği gibi kullanan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yeni bir kaynak bulmuş olacak.
İşçi ve işveren sendikaları ile çalışanların kıdem tazminatında müktesep hakları kaybetmeye tahammülü kalmadı. Zira yüksek enflasyon yüzünden tasarrufları mum gibi eriyor.
Şimdi elde avuçta kalan son tazminatların ekonomiyi batıran hükûmete taze kaynak olarak kullanılması düşünülüyor ki bunun hesabı da sandıkta sorulur.
ALBAYRAK’A GÖRE 4,5 YIL SEÇİM YOK
Sandık demişken Albayrak, 4,5 yıl boyunca seçim olmayacağını belirttiğine göre İstanbul Büyükşehir’de Ekrem İmamoğlu’na mazbatasının 12 gün sonra da olsa teslim edileceğini mi anlamalıyız?
Bu geçerli değilse o vakit AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da seçimi iptal ettirme ve 60 gün içinde yeniden seçime gitme planlarından damadı Albayrak’ın haberi yok.
Kıdem tazminatı ile söyledikleri ne kadar afaki ise bireysel emeklilik sistemi hakkında söyledikleri de o kadar afaki.
BES'E KATILMAK MECBURİ OLACAK
Neymiş efendim Bireysel Emeklilik Sistemi'ne (BES) iştirak mecburi olacakmış. Giren bir daha çıkamayakmış. Sigorta için maaşından her ay kesinti yapılan bir vatandaş niye ikinci bir sigorta için de mecburen para yatırsın?
Tasarrufu Teşvik Fonu vardı. Halk arasında "nema" diye bilinen. O fona döndürecekler BES'i. Paraları toplayıp batıracaklar.
Krizde can derdine düşen insanlar, dolar arttıkça kuşa dönen bireysel emeklilik poliçelerine niye daha fazla para yatırsın? Önceki paralar ne oldu ondan bahsetmedi Albayrak.
Artık vatandaşın böyle bir tasarruf fazlası da yok zaten.
BDDK'nın verilerine göre Türkiye'de şirketlerin ve şahısların kredi borcu 2,5 trilyon TL'ye ulaştı. Bu kadar borca rağmen Bakan Albayrak olmayan tasarruflardan bahsedebiliyor.
KAMU BANKALARINDA SERMAYE TÜKENDİ; HAZİNE 28 MİLYAR TL AKTARACAK
Türkiye’nin en öncelikli meselesi haline gelen hukuk ve yargı reformunun es geçildiği sunumda tek somut madde vardı da o da kamu bankalarının resmen batırıldığıydı.
Albayrak; Ziraat Bankası, Vakıfbank, Halkbank ve Eximbank’a toplam 28 milyar TL Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) verileceğini açıkladı.
Bu da demek oluyor ki müteahhitlere, kredi kartı borcunu ödeyemeyenlere, batık futbol kulüplerine piyasa şartlarının altında bol bol kredi veren kamu bankalarının sermaye yeterliliği yüzde 12’nin altına iniyor.
Batırılan kamu bankalarını kurtarmak için de Hazine kâğıtları verilecek.
Bankalar bu kâğıtlarla yurt dışından sermaye benzeri kredi temin edip sermaye açığını kapatacak.
Kulağa hoş gelen bu formüle göre bütçeden daha fazla faiz ödemesi yapılacak, dolayısıyla maliyet yine vatandaşın sırtına binecek.
BDDK YETMEDİ, SDDK KURULUYOR
Sigortacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (SDDK) faaliyete geçmesi “müjde” olarak duyurulsa da mevcut üst kurulların iktidarın güdümünde ne hale geldiği ortada.
BDDK ve Hazine varken yeniden böyle bir üst kurula niye ihtiyaç hissedilir ki! Hâl böyle iken SDDK masraf ve bürokrasiyi artırmaktan başka bir işe yaramayacak.
Başkan, yardımcıları, daire başkanları, uzmanlar, onların kullanacağı bina, makam arabası vs derken bütçede giderleri artıracak bir kalem daha ilave olundu.
DÖVİZ BORÇLUSUNA “NE HALİN VARSA GÖR” MESAJI
Bakan Albayrak özel sektörün 220 milyar doları bulan döviz borcuna dair tek çareden bahsetmedi.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ile Bankalar Birliği arasında batık kredilerin hisse karşılığı bilanço dışına çıkarılmasına dönük bir çalışma olduğunu söyledi.
Şirketlerin hisselerine ya da kurulacak Enerji Fonu’nun ortaya çıkaracağı varlıklarına kimse yatırım yapmak istemiyor.
Kriz şartlarında zarar eden ve yüksek borcu olan şirkete yatırım yapılmamasından daha tabii ne olabilir! Böyle bir piyasada o batık kredileri bilanço dışına çıkarmak için böyle bir formül işlemez.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın "yapısal reform" diye açıkladığı paket piyasada hayal kırıklığına yol açtı.
SERA AŞ: DEVLET SERACILIK YAPACAK
Vatandaşın belini büken gıda enflasyonunu düşürmek için de SERA AŞ kurulacakmış!..
31 Mart Pazar günü yapılan Mahallî İdareler Seçimi’nden hemen sonra sökülen tanzim çadırları enlasyonu düşürebildi mi? Zararına domates, biber, patates ve soğan satarak enflasyon düşmediği gibi şimdi yeni rekorlar kırıyor.
Tanzim çadırı pazarcıya, manava rakipti. SERA AŞ de seracılara rakip olacak. Hükümet, çiftçinin işçilik, mazot, gübre, ilaç ve tohum gibi girdi maliyetlerini düşürmek yerine yanındaki Hazine arazisine sera kuracak.
Toplam örtü altı üretimini içinde SERA AŞ’nin payı yüzde 25’i bulacakmış. Çiftçinin ödediği vergi ile çiftçiye rakip olan bir ekonomi modeli iki gün yürümez.
Tanzim çadırlarında günlük zarar 200 bin TL civarındaydı SERA AŞ’de bu zarar milyon TL’leri bulacak.
70 MİLYON TURİST Mİ?
“...dolayları vergiler azaltılacak, bütçe disiplininden taviz verilmeyecek, gelire göre artan oranlarda vergilendirme planlanıyo, mükellef dostu bir vergi sistemiyle tüm süreçlerin başarısı artacak..” gibi beylik cümlelerle dolu bir sunum yapan Albayrak’ın 70 milyon turist 70 milyar turizm geliri hedefinin de tutması mümkün görünmüyor.
Yıllardır turist başına harcamayı 700 doların üzerine çıkaramayan bir Türkiye 70 milyon turist ağırlasa bile 70 milyar dolara ulaşamaz.
Çadır ve sera işinde giderek kendini aşan AKP hükûmeti, 70 milyon turisti çadırda mı ağırlayacak yoksa?
70 milyon turistin Türkiye’ye gelmesi demek mevcut sayının iki katına çıkmasıdır ki buna ne altyapı müsait ne de yeni yatırım yapacak kaynak var.
Halihazırda Ege ve Akdeniz sahillerinde, İstanbul’da yüzlerce otel sahibinden ya da icradan satılık.
Albayrak keşke en azından zordaki turizmciyi rahatlatacak bir iki teşvik ve destekten bahsetseydi daha faydalı olabilirdi.
KALIN SAĞLICAKLA…
Albayrak, millî kredi derecelendirme kuruluşu, millî tarım, millî reasürans şirketi gibi "millî" sıfatı olan hayallerini bu defa da tekrarladı. Serbest piyasa ekonomisi AKP'nin elinde aşureye döndü.
Piyasanın sunuma cevabı ortada. Kimsenin Albayrak’ın reform diye yutturmaya çalıştığı boş sözleri kale almadığı, dolar (5,68 TL)ve euronun (6,40 TL) toplantı öncesi ile aynı seviyede, Borsa İstanbul’un ekside, faizin yükselişte olduğu görülüyor.
Power point sunumdan çıkan sonuç ne mi?
“Malumu âliniz” alelacele hazırlandığı her halinden belli olan sunumu bitirir bitirmez gazetecilerden soru almadan kürsüyü terk eden Hazine Bakanı Albayrak verdi o cevabı:
“Burası çok önemli. Kalın sağlıcakla…"
[Gölge Bankacı] 11.4.2019 [Samanyolu Haber]
130 öğrenci Bükreş’ten dünyaya umut ve barış mesajı verecek [Necdet Çelik]
Dil ve kültür festivali için dört kıtadan Romanya’ya gelen 130 öğrenci, bu akşam düzenlenecek sahne programıyla dünyaya umut ve barış mesajları verecek. Bükreş’teki etkinlik sosyal medya mecralarından canlı yayınlanacak.
Uluslararası Dil ve Kültür Festivali, 17 yıldır dünyanın dört bucağından 16 yaş altındaki gençleri bir araya getiriyor. Farklı kültürlerin çocukları, festival vesilesiyle tanışıp kaynaşıyor, köklü dostluklar kurup gözyaşları içinde birbirine veda ediyor.
Festivalin bu yılki etkinliklerine Romanya sahnesiyle başlıyor. Festival için 14 ülkeden gelen 45 öğrenci, başkent Bükreş’te ev sahibi öğrencilerle buluştu. Günler boyu süren provalarla bugünkü etkinliğe hazırlandılar, konuklara en iyi gösteriyi sunabilmek için titizce çalıştılar. Bu yılki sahne programı, müzik ve dansın iç içe geçtiği, umut, sevgi, geleceğe dair hayallerin anlatıldığı projelerle konukların karşısına çıkacak.
www.youtube.com/IFLCRomania
www.facebook.com/IFLCRomania
KARDEŞLİK HAVASI ESİYOR
Festival sahneden barış ve umut mesajları verirken, olayın kahramanları da bu hissi bizzat yaşıyor. Dört bir kıtadan gelen öğrenciler arasında ilk günden kardeşlik havası esiyor, dostluk köprüleri kuruluyor. Yabancı konuklar, Romen öğrencilerin rehberliğinde Bükreş’i ve çevre şehirleri geziyor, yeni bir kültürü yakından tanıma şansı buluyor.
TÜRK MİSAFİRPERVERLİĞİNE VURULUYORLAR
Festivale katılan öğrenciler için unutulmaz anlardan biri, Türk ailelerde gördükleri ikramlar. Gruplar halinde tanımadıkları hanelere konuk olan öğrenciler, gönül diliyle anlaştıkları insanların misafirperverliğine hayran kalıyor. İstisnasız hepsi, ilk kez bu kadar fazla yemek yediğini itiraf ediyor.
Festival sadece öğrenciler için değil, onlara rehberlik eden veli ve öğretmenler için de bir kaynaşma vesilesi oluyor. Onlar da öğrenciler kadar dostluk ve huzur havasını teneffüs ediyor.
Bu akşam Bükreş Çocuk Sarayı’nda yerel saatle 18.30’da gerçekleştirilecek festivalin bir sonraki durağı Amerika olacak. ‘Dünyanın Renkleri’ sloganıyla düzenlenen etkinliğin, Avrupa ve Avustralya sahneleri ileriki aylarda gerçekleştirilecek.
[Necdet Çelik] 11.4.2019 [TR724]
Zindana açık mektup: Hakkını helal et bacım! [Av. Osman Ertürk]
Bazı zamanlar vardır ki kelimeler kifayet etmez duyguları anlatmaya. Ne söylerseniz söyleyin hep eksik kalır. Öyle bir an yaşadım geçen hafta. Kelimeler kırık dökük de olsa ifade etmek en iyisi galiba. Bir hanımefendi müvekkilim aradı. Eşi yaklaşık iki yıldır cezaevinde. İki kız çocuğuna hem anne hem baba olmak mecburiyetinde. Evin tüm yükü omuzlarına binmiş. Kendi de “Terör örgütü üyeliği”nden ceza almış.
Dertler ve can sıkkınlığı o kadar yormuş ki, koca âlem sanki üstüne üstüne geliyormuş. Sesi titriyor ve yoğun bir hüzün barındırıyordu. Dokunsan ağlayacaktı. Çok daralmıştı, gözyaşlarını tutamadı artık. Kendini bıraktı öylesine… Yaşlar süzülüyordu yanaklarından ihtimal. Hıçkırıklarından, sesinin tonundan bunu anlamak mümkündü. “Ne zaman bitecek avukat bey?” diye hıçkırıklı sesiyle sordu, tekrar tekrar… “Biz bunları hak etmedik dedi.” ardı sıra… “Hep iyilik yaptım. Bir öğretmen olarak, gecemi gündüzüme katıp, çocuklara hep iyiliği güzelliği anlattım. İnsanlara nasıl faydalı olunacağını, anne-baba sevgisini, vatana hizmeti, sadakati anlattım” dedi takiben. Benimde hislerim dalga dalga daireler gibi yüreğime çarptı. Bir neşter vurdu ve kopardı aldı bir yanımı. Ne diyeceğimi bilemedim.
Evet, hiçbir şey diyemedim kendisine. Kelimeler düğümlendi boğazımda. Baştan sona kadar haklıydı hislerinde. Hep iyilik yapan, melek gibi insanlar, nasıl böyle kötülüğe maruz kalabilirdi? Bir anda binlercesi birden… Çoluk çocuk demeden bir kötülük fırtınasına tutuldular.
Avukatlık mesleğinde pek çok kere karşılaştım benzer duygu yoğunluğuyla. Gülmeyi, neşeyi, ağlamaya tercih ederim. Bu hanımefendinin, yüzlerce öğretmen arkadaşı ve diğer mesleklerden gönüldaşını tanıdığım, hukuki destek verdiğim için biliyorum. Karıncayı incitmeyen gönül erlerine ne büyük bir zulüm yapılıyor ki tarifi imkânsız. Binlerce diğer hanımefendi, bazıları bebekleriyle acıklı bir zulmün konusu oldu.
Bu duygularla yoğrulurken 5 Nisan avukatlar günü tuz biber oldu yarama. Bu insanları savunmamıza engel olunduğu aklıma üşüştü. Hele 15 Temmuz sonrası, mağdurların yanında olmamız gereken o zor zamanlarda. Yarası taze olan insanların yanında olamayınca, yüreklere inşirah salan sesin duyulmayınca, olduğu yere mıhlanıp kalıyorsun işte böyle. Tam bizlik zamanlar bunlar. Avukatlık, doktorluk gibi bir meslek. Karakolda, mahkemede insanların yanında olmanın ne demek olduğu açıklanamaz. Gözlerdeki o pırıltı görülmeden bilinmez değeri. Sihirli bir ses, tatlı bir su şırıltısı gibi yüreklere dolunacak zamanlar. Dağ, taş oldular önümüzde… İzin vermediler mesleğimizi icra etmemize.
Bu ve benzeri gözyaşları bana hep avukat Bekir Berk gibi kahramanı, Tahir Elçi gibi meslek üstadımızı hatırlatıyor. Şafak parıltısı gibi iki güzide meslektaşım bunlar. Mesleğin yüz akı olmuş, mağdurların yanında, onların haklarını almak için gece gündüz demeden gayret sarf eden iki yiğit insan. Mazlumların avukatı olarak tanınan Bekir Berk, yine bir kötülük döneminde, o zaman 67 olan vilayetin 66’sında, yorulma bilmeden dava takip etmiş kahraman bir insan. 1958’den 1973’e kadar ceza mahkemelerinde mazlumları savunmuş. Onların yanında olmuş, kefeni çantasında dolaşan, meleklerin kendini selamlamak için yollara döküldüğü civanmert avukat.
Diğer bir yiğit insan, Tahir Elçi. Türkiye’nin Güneydoğu’sunda benzer zulümlere uğrayan, köyü yakılan, kaçırılanlar insanların, mağdurlar ve aileleri için adalet mücadelesi verdi durmadan. Yıllarca o mazlumların haklarını savundu, o mahkemeden bu mahkemeye koştu. Bir kör kurşunla şehit edildi.
Neden anlatıyorum bu iki yiğit insanı biliyor musun bacım? Sizin vekâletnamelerinizi almak, duruşmalarda mağdur, mazlum olduğunuzu haykırmak bizler için büyük bir şeref olacaktı. Mağduru savunurken, kapakları açılmış baraj suları gibi çağlamamızın önüne geçtiler. Müsaade etmediler seni ve senin gibi binlerce mazlumu savunmamıza. Zalimler biliyorlardı kumdan kalelerinin darmadağın olacağını. Müsaade edemezlerdi. Zira, ne kendilerine güveniyorlardı, ne de ellerindeki argümanlara. Kendimden ve meslektaşlarımdan biliyorum, başka dosyalarda ve duruşmalarda, bir günde harcadığımız emeğin on katını mazlumların dosyalarında harcardık, fakat yine de o kadar yorulmazdık. Nedenini anlamak mümkün değildi ama, sizleri savunurken bitkinlik ve yorgunluk bilmiyorduk.
O yüksek duvarların ardında nasılsın?
Zindanların, o kaba yerlerin yabancısı değilim. Sırtımı zindan duvarlarına yasladığım çoktur. Geçidi olmayan, aşılması na-mümkün duvarlar önünüzde dikili. Kapılar birkaç taraftan sürgülü. İmkânsızlıkların kollarına bırakmak zorunda kaldınız kendinizi. Kanat çırpıp şu duvarları bir aşsanız ne güzel olur. Keşke mümkün olsa da, üstünüzden geçen kuşların kanatlarına tutunup sevdiklerinize kavuşsanız.
Biliyorum ki, açık görüş sonrası ne çok dokunuyor sana. Sevdiklerini öbür tarafta bırakıp tekrar bir yalnızlığa, garipliğe, kimsesizliğe dönüş… Koğuş arkadaşlarına varmak da ayrı bir his belki ama geride bıraktıkların gece lambası gibi hayatının her anında. Onlar bir parçan, mütemmim cüz’ün… Tepeden tırnağa bir hasret ilk dakikadan itibaren zindan duvarlarında inlemeye başlıyor değil mi? Yar’dan, bebeden, genç oğlundan, gelinlik kızından, yaşlı babadan, fidan boylundan, daha nicelerinden ayrılmak… Müthiş bir çığlık gibi sessizlik çöker üzerine insanın o anlarda… Aşkla yapılan dualar dağı taşı inletirken, ses göklere ışık hızıyla ulaşır.
Karanlık indiğinde zindana, bambaşka bir âleme kapılar açılıyor değil mi? Duygunun birkaç kat yoğunlaştığı, kalplerin sahibine, gönüllerin miftahına seslenme anları başlıyor. Olduğu yere mıhlanıp kalmak, diğer taraftan gözler hep ufuklarda. Sabır ister. Sağanak gibi, bolca, bitmek tükenmek bilmeyen bir sabır üzerine dökülsün ister. Kimi oturmuş zikir halinde, kimi iç dünyasına çekilmiş tefekkürde, kimi seccadesine kapanmış ayrı bir âlemde.
Şunu da iyi biliyorum, sizi oraya tıkanların günahlarını dağa taşa yüklesen çekmez bu sıkleti. Hep düşünüyorum ne büyük bir günahtır bu. Aklım almıyor. Hangi akıl ve izan bu zulmü kabul eder? Bu gaddarlığı açıklayıcı bir tabir bulamıyorum. Ne çeşit bir azap, nasıl bir gazap bekliyor bir bilseler kendilerini, ayaklarınıza kapanıp af dilenecekler hiç durmadan.
Hadi çıkın da gelin!
Tahliye kararı aldığımızda, içime öyle bir sevinç dolar ve sonra bütün zerrelerime yayılırdı ki anlatamam. Tahliye kelimesi avukatın en sevdiği kelimedir. Bu bahar kokan dönemde dışarı çıkmanızı ne kadar arzu ediyorum bilemezsiniz. Elimde bir sihirbaz değneği olsa ve dokunsam o yüksek duvarla ve hepsini darmadağın etsem. Ya da bir hokus pokus desem her birinizi, eşiniz, çocuğunuz, anne-babanız ve diğer sevdiklerinizle, Dünyanın istediğiniz bir yerine göndersem. Ne kadar çok istiyorum bilemezsiniz. Mağdura, mazluma el uzatmak ne ferahlatıcı bir iş. Şu an tam da bizim mesleğin zamanı. Ama olmuyor işte. Gücümüz yetmiyor bacım! Elden bir şey gelmiyor. Hakkınızı helal edin tüm mazlumlar, mağdurlar! Bu zor zamanlarda yanınızda olamadık.
Bizim göremediğimiz bir yerden kapı açılacak! Bundan hiç şüphem yok. Zayi olmayacağınıza inancım tam. “Bilen” biliyor aslında neyin hayırlı, neyin şer olduğunu. Demek ki vadesi daha gelmedi. Nasıl bir himaye altındasınız tarifi mümkün değil. Yaşadığımız dönem daha parlak bir sürecin doğum sancıları galiba. Ufukta bir hareketlilik var ama benim seçebileceğim netlikte değil. Belki de siz oradan daha açık ve berrak görüyorsunuzdur o ihtişamı.
Ertelenmiş bir rüya var. Daha onu tamamlayacağız. Hadi çıkında gelin. Sizi oraya tıkan Yezit nesli, Güneş’in doğuşunu ertelediğini sanıyor belki de. Erteleme isterken, hızlanmak için birkaç vites birden yükseltmiş de olabilirler. Hiç de belli olmaz. Bir bakmışsın ki, hiç ummadığın sürprizler bitivermiş. Yeni bir dünya kurulmaya başlanmış bile. O’nun gücünden ne uzaktır ki?
[Av. Osman Ertürk] 11.4.2019 [TR724]
Dertler ve can sıkkınlığı o kadar yormuş ki, koca âlem sanki üstüne üstüne geliyormuş. Sesi titriyor ve yoğun bir hüzün barındırıyordu. Dokunsan ağlayacaktı. Çok daralmıştı, gözyaşlarını tutamadı artık. Kendini bıraktı öylesine… Yaşlar süzülüyordu yanaklarından ihtimal. Hıçkırıklarından, sesinin tonundan bunu anlamak mümkündü. “Ne zaman bitecek avukat bey?” diye hıçkırıklı sesiyle sordu, tekrar tekrar… “Biz bunları hak etmedik dedi.” ardı sıra… “Hep iyilik yaptım. Bir öğretmen olarak, gecemi gündüzüme katıp, çocuklara hep iyiliği güzelliği anlattım. İnsanlara nasıl faydalı olunacağını, anne-baba sevgisini, vatana hizmeti, sadakati anlattım” dedi takiben. Benimde hislerim dalga dalga daireler gibi yüreğime çarptı. Bir neşter vurdu ve kopardı aldı bir yanımı. Ne diyeceğimi bilemedim.
Evet, hiçbir şey diyemedim kendisine. Kelimeler düğümlendi boğazımda. Baştan sona kadar haklıydı hislerinde. Hep iyilik yapan, melek gibi insanlar, nasıl böyle kötülüğe maruz kalabilirdi? Bir anda binlercesi birden… Çoluk çocuk demeden bir kötülük fırtınasına tutuldular.
Avukatlık mesleğinde pek çok kere karşılaştım benzer duygu yoğunluğuyla. Gülmeyi, neşeyi, ağlamaya tercih ederim. Bu hanımefendinin, yüzlerce öğretmen arkadaşı ve diğer mesleklerden gönüldaşını tanıdığım, hukuki destek verdiğim için biliyorum. Karıncayı incitmeyen gönül erlerine ne büyük bir zulüm yapılıyor ki tarifi imkânsız. Binlerce diğer hanımefendi, bazıları bebekleriyle acıklı bir zulmün konusu oldu.
Bu duygularla yoğrulurken 5 Nisan avukatlar günü tuz biber oldu yarama. Bu insanları savunmamıza engel olunduğu aklıma üşüştü. Hele 15 Temmuz sonrası, mağdurların yanında olmamız gereken o zor zamanlarda. Yarası taze olan insanların yanında olamayınca, yüreklere inşirah salan sesin duyulmayınca, olduğu yere mıhlanıp kalıyorsun işte böyle. Tam bizlik zamanlar bunlar. Avukatlık, doktorluk gibi bir meslek. Karakolda, mahkemede insanların yanında olmanın ne demek olduğu açıklanamaz. Gözlerdeki o pırıltı görülmeden bilinmez değeri. Sihirli bir ses, tatlı bir su şırıltısı gibi yüreklere dolunacak zamanlar. Dağ, taş oldular önümüzde… İzin vermediler mesleğimizi icra etmemize.
Bu ve benzeri gözyaşları bana hep avukat Bekir Berk gibi kahramanı, Tahir Elçi gibi meslek üstadımızı hatırlatıyor. Şafak parıltısı gibi iki güzide meslektaşım bunlar. Mesleğin yüz akı olmuş, mağdurların yanında, onların haklarını almak için gece gündüz demeden gayret sarf eden iki yiğit insan. Mazlumların avukatı olarak tanınan Bekir Berk, yine bir kötülük döneminde, o zaman 67 olan vilayetin 66’sında, yorulma bilmeden dava takip etmiş kahraman bir insan. 1958’den 1973’e kadar ceza mahkemelerinde mazlumları savunmuş. Onların yanında olmuş, kefeni çantasında dolaşan, meleklerin kendini selamlamak için yollara döküldüğü civanmert avukat.
Diğer bir yiğit insan, Tahir Elçi. Türkiye’nin Güneydoğu’sunda benzer zulümlere uğrayan, köyü yakılan, kaçırılanlar insanların, mağdurlar ve aileleri için adalet mücadelesi verdi durmadan. Yıllarca o mazlumların haklarını savundu, o mahkemeden bu mahkemeye koştu. Bir kör kurşunla şehit edildi.
Neden anlatıyorum bu iki yiğit insanı biliyor musun bacım? Sizin vekâletnamelerinizi almak, duruşmalarda mağdur, mazlum olduğunuzu haykırmak bizler için büyük bir şeref olacaktı. Mağduru savunurken, kapakları açılmış baraj suları gibi çağlamamızın önüne geçtiler. Müsaade etmediler seni ve senin gibi binlerce mazlumu savunmamıza. Zalimler biliyorlardı kumdan kalelerinin darmadağın olacağını. Müsaade edemezlerdi. Zira, ne kendilerine güveniyorlardı, ne de ellerindeki argümanlara. Kendimden ve meslektaşlarımdan biliyorum, başka dosyalarda ve duruşmalarda, bir günde harcadığımız emeğin on katını mazlumların dosyalarında harcardık, fakat yine de o kadar yorulmazdık. Nedenini anlamak mümkün değildi ama, sizleri savunurken bitkinlik ve yorgunluk bilmiyorduk.
O yüksek duvarların ardında nasılsın?
Zindanların, o kaba yerlerin yabancısı değilim. Sırtımı zindan duvarlarına yasladığım çoktur. Geçidi olmayan, aşılması na-mümkün duvarlar önünüzde dikili. Kapılar birkaç taraftan sürgülü. İmkânsızlıkların kollarına bırakmak zorunda kaldınız kendinizi. Kanat çırpıp şu duvarları bir aşsanız ne güzel olur. Keşke mümkün olsa da, üstünüzden geçen kuşların kanatlarına tutunup sevdiklerinize kavuşsanız.
Biliyorum ki, açık görüş sonrası ne çok dokunuyor sana. Sevdiklerini öbür tarafta bırakıp tekrar bir yalnızlığa, garipliğe, kimsesizliğe dönüş… Koğuş arkadaşlarına varmak da ayrı bir his belki ama geride bıraktıkların gece lambası gibi hayatının her anında. Onlar bir parçan, mütemmim cüz’ün… Tepeden tırnağa bir hasret ilk dakikadan itibaren zindan duvarlarında inlemeye başlıyor değil mi? Yar’dan, bebeden, genç oğlundan, gelinlik kızından, yaşlı babadan, fidan boylundan, daha nicelerinden ayrılmak… Müthiş bir çığlık gibi sessizlik çöker üzerine insanın o anlarda… Aşkla yapılan dualar dağı taşı inletirken, ses göklere ışık hızıyla ulaşır.
Karanlık indiğinde zindana, bambaşka bir âleme kapılar açılıyor değil mi? Duygunun birkaç kat yoğunlaştığı, kalplerin sahibine, gönüllerin miftahına seslenme anları başlıyor. Olduğu yere mıhlanıp kalmak, diğer taraftan gözler hep ufuklarda. Sabır ister. Sağanak gibi, bolca, bitmek tükenmek bilmeyen bir sabır üzerine dökülsün ister. Kimi oturmuş zikir halinde, kimi iç dünyasına çekilmiş tefekkürde, kimi seccadesine kapanmış ayrı bir âlemde.
Şunu da iyi biliyorum, sizi oraya tıkanların günahlarını dağa taşa yüklesen çekmez bu sıkleti. Hep düşünüyorum ne büyük bir günahtır bu. Aklım almıyor. Hangi akıl ve izan bu zulmü kabul eder? Bu gaddarlığı açıklayıcı bir tabir bulamıyorum. Ne çeşit bir azap, nasıl bir gazap bekliyor bir bilseler kendilerini, ayaklarınıza kapanıp af dilenecekler hiç durmadan.
Hadi çıkın da gelin!
Tahliye kararı aldığımızda, içime öyle bir sevinç dolar ve sonra bütün zerrelerime yayılırdı ki anlatamam. Tahliye kelimesi avukatın en sevdiği kelimedir. Bu bahar kokan dönemde dışarı çıkmanızı ne kadar arzu ediyorum bilemezsiniz. Elimde bir sihirbaz değneği olsa ve dokunsam o yüksek duvarla ve hepsini darmadağın etsem. Ya da bir hokus pokus desem her birinizi, eşiniz, çocuğunuz, anne-babanız ve diğer sevdiklerinizle, Dünyanın istediğiniz bir yerine göndersem. Ne kadar çok istiyorum bilemezsiniz. Mağdura, mazluma el uzatmak ne ferahlatıcı bir iş. Şu an tam da bizim mesleğin zamanı. Ama olmuyor işte. Gücümüz yetmiyor bacım! Elden bir şey gelmiyor. Hakkınızı helal edin tüm mazlumlar, mağdurlar! Bu zor zamanlarda yanınızda olamadık.
Bizim göremediğimiz bir yerden kapı açılacak! Bundan hiç şüphem yok. Zayi olmayacağınıza inancım tam. “Bilen” biliyor aslında neyin hayırlı, neyin şer olduğunu. Demek ki vadesi daha gelmedi. Nasıl bir himaye altındasınız tarifi mümkün değil. Yaşadığımız dönem daha parlak bir sürecin doğum sancıları galiba. Ufukta bir hareketlilik var ama benim seçebileceğim netlikte değil. Belki de siz oradan daha açık ve berrak görüyorsunuzdur o ihtişamı.
Ertelenmiş bir rüya var. Daha onu tamamlayacağız. Hadi çıkında gelin. Sizi oraya tıkan Yezit nesli, Güneş’in doğuşunu ertelediğini sanıyor belki de. Erteleme isterken, hızlanmak için birkaç vites birden yükseltmiş de olabilirler. Hiç de belli olmaz. Bir bakmışsın ki, hiç ummadığın sürprizler bitivermiş. Yeni bir dünya kurulmaya başlanmış bile. O’nun gücünden ne uzaktır ki?
[Av. Osman Ertürk] 11.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Osman Ertürk
Yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz 2 Haziran [Levent Kenez]
Erdoğan için en az maliyetli seçenek İmamoğlu’na mazbatasını verdirmek ama bunu neden yapamadığını geçen yazıda az çok anlatmaya çalıştık. Meseleyi salt para ve rant olarak görmek büyük yanılgı olur. O bahsedilen bütün akçeli işlerin çözümü var. Mesele kaybetmiş olmak, güçten düşmek ve etrafa düşebileceğinin gösterilmesi. Bir diktatör için asla kabul edilemez şeyler bunlar. “Türkiye’de seçimler var, Erdoğan’a o kadar diktatör dediniz kendi yaptırdığı seçimlerde İstanbul ve Ankara el değiştirdi artık bu söylem geçersiz” dedirtmek gibi bir fırsatı bile elinin tersiyle itecek kadar gözü dönmüşlük.
Adam göstere göstere hem de nasıl yapacağını anlata anlata İstanbul’daki seçimleri iptale doğru hamleler yapıyor. Buna karşılık muhalefetin bir planı olduğunu düşünen var mı? Eğer seçimler iptal olursa kuzu kuzu gidip 2 Haziran’da oy mu kullanılacak? 7 Haziran-1 Kasım örneğinden hiç ders alınmamışa benziyor. Yok millet hırslanır daha fazla farkla kazanılır gibi bir şey geçiyorsa akıllarından bence çok yanlış düşünüyorlar. Seçim tekrar edilirse AKP farkla kazanır.
İnşallah olmaz ama eğer İstanbul seçimi iptal edilirse; bu kez tarihe geçecek, diktatörü demokrasi tiyatrosunda yalnız bırakacak ve bu oyunda figüran ve dekor olmayı reddeden bir karar almazlarsa esas o zaman yenilmiş olacaklar.
Desteğin rakamsal boyutunu tespit etmek mümkün değil ne kadar HDP’li sandığa gitti bilmek imkansız ama aritmetiğe vurduğunuzda İmamoğlu yarışı birinci bitirdiyse bu HDP tabanından gelen oylarla oldu. 7 Haziran’da CHP seçmeni daha küçük oranda benzer bir desteği HDP’ye vermişti eyvallah. Ama aynı CHP, Demirtaş’ı da içeriye yolladı. HDP’liler buna rağmen sandığa gittiler.
Şimdi HDP’lilerin mazbataları verilmiyor, ayyuka çıkan seçim hilelerinin yaşandığı yerlerde itirazları kabul edilmiyor. Bir kaç cılız, temsil görevi olmayan milletvekili dışında muhalefetten herhangi bir destek var mı? Yok.
YSK dün KHK ile işlerinden atılan ki bunların hemen hepsi öğretmen, seçilmiş belediye başkanlarına mazbatalarının verilmeyeceğini hükmetti. Bunun ne kadar hukuksuz ve insan haklarına aykırı olduğunu anlatmaya gerek yok. Garabet şu ki bu isimlerin aday olabileceğini onaylayan bizzat YSK’nın kendisi. Eğer bu kişilerin seçilmelerinde bir sakınca olduğunu bütün hukuksuzluğuna rağmen partilerine bildirmiş olsalardı HDP gönülsüz de olsa bu isimleri değiştirmiş olur ve bu belediyeleri de kaybetmemiş olurdu. YSK bizzat kumpas kurmuş oldu.
Zaten o KHK’lar olmasaydı şimdi verin bizim mazbatamızı diye ciyaklamaya gerek kalmayacaktı. O uzun mesele.
Seçimden çok önce, seçilmiş belediye başkanları görevlerinden alınmıştı, bunların neredeyse tamamı HDP ve kardeş partisinden. CHP’nin Beşiktaş ve Ataşehir belediyeleri de malum. CHP ne yapmıştı? HDP’liler için sesini çıkarmadığı gibi kendi başkanları için bile kılını kıpırdatamamıştı. Şimdi İmamoğlu’nun yanında ismi zikredilen Ahmet Türk o zaman da başkandı ve görevden alınmıştı ona sahip çıkan bir tane CHP’li yoktu. CHP İstanbul zafer sarhoşu, geçmişten hiç bir ders almadığı için yine mağdur olacak ve yine gönüllü mağdur.
CHP yine aynı kafada gidiyor da onun küçük seçim ortağı İYİ Parti bundan farklı mı? Meral Akşener ve yardımcıları yine Fetö Fetö diye bağırıyorlar. Cemaat’in AKP’yi desteklediği bir sır değil. Cemaat AKP’yi desteklediği zamanlarda bugün demokrasi muhibbi herkes destekliyordu. Bunların önemli kısmı şimdi sürgünde ahkam kesiyor. Akşener bugün tukaka yaptığı Bahçeli’nin yanında kurmayı değil miydi? Bahçeli onu meclis başkanvekili yapmadı mı? Bahçeli onu İstanbul belediye başkan adayı yapmadı mı? Cemaat medyasında boy gösterirken örgüt olmayan hizmet şimdi kasap bıçağını yalarken mi örgüt oldu? MHP’deyken imzalar tamam olmasına rağmen kurultayı size toplatmayanların ağzıyla daha ne kadar devam edebilecek ki? Eğer Akşener o kurultaya gitse ve çok büyük ihtimalle başkan seçilmiş olacaktı şimdi belki de bambaşka şeyler konuşulacaktı. Ya da sağcıların genetiği misali şimdi Bahçeli’nin yerinde Akşener olacaktı. Bu ihtimal gerçeğe daha yatkın.
Bu hafta yaşanan aşağılık bir olayı bahsetmeden bitirmeyelim. Meydanlarda 17-25’in bütün argümanlarını kullanan muhalefet bu kahraman polislerin ne haklarını savunabildi ne de başkalarının. Şimdi İstanbul’da kuyruklarına basılınca ülkede özgürlük yokmuş. Geçtiğimiz günlerde 17-25 kahramanlarının eşlerine ve aile üyelerine de terör örgütü üyeliğinden ceza verdiler. Bu zalimliği yapanın sicili malum bugün twitterda demokrasi, insan hakları, verin mazbatamızı diyenlerin ikiyüzlülüğün bir tescili de bu.
Böyle bir zamanda, muhalefete muhalefet yaptıran böyle bir muhalefet oldukça at yine geçer Üsküdar’ı.
[Levent Kenez] 11.4.2019 [TR724]
Adam göstere göstere hem de nasıl yapacağını anlata anlata İstanbul’daki seçimleri iptale doğru hamleler yapıyor. Buna karşılık muhalefetin bir planı olduğunu düşünen var mı? Eğer seçimler iptal olursa kuzu kuzu gidip 2 Haziran’da oy mu kullanılacak? 7 Haziran-1 Kasım örneğinden hiç ders alınmamışa benziyor. Yok millet hırslanır daha fazla farkla kazanılır gibi bir şey geçiyorsa akıllarından bence çok yanlış düşünüyorlar. Seçim tekrar edilirse AKP farkla kazanır.
İnşallah olmaz ama eğer İstanbul seçimi iptal edilirse; bu kez tarihe geçecek, diktatörü demokrasi tiyatrosunda yalnız bırakacak ve bu oyunda figüran ve dekor olmayı reddeden bir karar almazlarsa esas o zaman yenilmiş olacaklar.
Desteğin rakamsal boyutunu tespit etmek mümkün değil ne kadar HDP’li sandığa gitti bilmek imkansız ama aritmetiğe vurduğunuzda İmamoğlu yarışı birinci bitirdiyse bu HDP tabanından gelen oylarla oldu. 7 Haziran’da CHP seçmeni daha küçük oranda benzer bir desteği HDP’ye vermişti eyvallah. Ama aynı CHP, Demirtaş’ı da içeriye yolladı. HDP’liler buna rağmen sandığa gittiler.
Şimdi HDP’lilerin mazbataları verilmiyor, ayyuka çıkan seçim hilelerinin yaşandığı yerlerde itirazları kabul edilmiyor. Bir kaç cılız, temsil görevi olmayan milletvekili dışında muhalefetten herhangi bir destek var mı? Yok.
YSK dün KHK ile işlerinden atılan ki bunların hemen hepsi öğretmen, seçilmiş belediye başkanlarına mazbatalarının verilmeyeceğini hükmetti. Bunun ne kadar hukuksuz ve insan haklarına aykırı olduğunu anlatmaya gerek yok. Garabet şu ki bu isimlerin aday olabileceğini onaylayan bizzat YSK’nın kendisi. Eğer bu kişilerin seçilmelerinde bir sakınca olduğunu bütün hukuksuzluğuna rağmen partilerine bildirmiş olsalardı HDP gönülsüz de olsa bu isimleri değiştirmiş olur ve bu belediyeleri de kaybetmemiş olurdu. YSK bizzat kumpas kurmuş oldu.
Zaten o KHK’lar olmasaydı şimdi verin bizim mazbatamızı diye ciyaklamaya gerek kalmayacaktı. O uzun mesele.
Seçimden çok önce, seçilmiş belediye başkanları görevlerinden alınmıştı, bunların neredeyse tamamı HDP ve kardeş partisinden. CHP’nin Beşiktaş ve Ataşehir belediyeleri de malum. CHP ne yapmıştı? HDP’liler için sesini çıkarmadığı gibi kendi başkanları için bile kılını kıpırdatamamıştı. Şimdi İmamoğlu’nun yanında ismi zikredilen Ahmet Türk o zaman da başkandı ve görevden alınmıştı ona sahip çıkan bir tane CHP’li yoktu. CHP İstanbul zafer sarhoşu, geçmişten hiç bir ders almadığı için yine mağdur olacak ve yine gönüllü mağdur.
CHP yine aynı kafada gidiyor da onun küçük seçim ortağı İYİ Parti bundan farklı mı? Meral Akşener ve yardımcıları yine Fetö Fetö diye bağırıyorlar. Cemaat’in AKP’yi desteklediği bir sır değil. Cemaat AKP’yi desteklediği zamanlarda bugün demokrasi muhibbi herkes destekliyordu. Bunların önemli kısmı şimdi sürgünde ahkam kesiyor. Akşener bugün tukaka yaptığı Bahçeli’nin yanında kurmayı değil miydi? Bahçeli onu meclis başkanvekili yapmadı mı? Bahçeli onu İstanbul belediye başkan adayı yapmadı mı? Cemaat medyasında boy gösterirken örgüt olmayan hizmet şimdi kasap bıçağını yalarken mi örgüt oldu? MHP’deyken imzalar tamam olmasına rağmen kurultayı size toplatmayanların ağzıyla daha ne kadar devam edebilecek ki? Eğer Akşener o kurultaya gitse ve çok büyük ihtimalle başkan seçilmiş olacaktı şimdi belki de bambaşka şeyler konuşulacaktı. Ya da sağcıların genetiği misali şimdi Bahçeli’nin yerinde Akşener olacaktı. Bu ihtimal gerçeğe daha yatkın.
Bu hafta yaşanan aşağılık bir olayı bahsetmeden bitirmeyelim. Meydanlarda 17-25’in bütün argümanlarını kullanan muhalefet bu kahraman polislerin ne haklarını savunabildi ne de başkalarının. Şimdi İstanbul’da kuyruklarına basılınca ülkede özgürlük yokmuş. Geçtiğimiz günlerde 17-25 kahramanlarının eşlerine ve aile üyelerine de terör örgütü üyeliğinden ceza verdiler. Bu zalimliği yapanın sicili malum bugün twitterda demokrasi, insan hakları, verin mazbatamızı diyenlerin ikiyüzlülüğün bir tescili de bu.
Böyle bir zamanda, muhalefete muhalefet yaptıran böyle bir muhalefet oldukça at yine geçer Üsküdar’ı.
[Levent Kenez] 11.4.2019 [TR724]
Alman futbolunun yeni Mesut Özil’i: Kai Havertz [Hasan Cücük]
Bu sezon Avrupa’nın 5 büyük liginde en iyi çıkış yapan futbolcular listesi yapılırken Bundesliga’dan Borussia Dortmund’dan Jadon Sancho, Frankfurt’tan Luka Jovic ve Bayer Leverkusen’den Kai Havertz yer bulur. Sancho İngiliz, Jovic Sırp. Almanların ümidini bağladığı isim ise Kai Havertz oldu. Henüz 19 yaşında olan Havertz, Alman futbolunun yeni Mesut Özil’i olarak öne çıkıyor.
Alman futbolunun son yıllarda gözden ve gönülden düşen kulübü hangisi sorusuna verilecek tereddütsüz cevap, Bayer Leverkusen olur. Özellikle 2000’li yılların başında Bundesliga’da Bayer Leverkusen fırtınası vardı. Ligde şampiyonluk göremedi ama 5 kez ikincilik yaşadı. Almanya Kupası ve UEFA Kupası’nı müzesine götüren Bayer Leverkusen, Şampiyonlar Ligi’nde final gördü. ‘Beyaz Brezilyalı’ olarak ünlenen Bernd Schneider, İsviçreli Tranquillo Barnetta, Alman futbolunun efsanelerinden Michael Ballack, Şilili Arturo Vidal kariyerinde patlamayı Bayer Leverkusen’de yaptı. Hatta bu isimlere Toni Kroos’u da eklemek mümkün. Bayern Münih’ten kiralık gelen Kroos, Leverkusen’e kendini bulup Alman futbolunun önemli yıldızlarından biri oldu. Şimdi bu isimlerin arasında Kai Havertz adı eklenmek üzere.
11 Haziran 1999’da dünyaya gelen Kai Havertz, futbola doğduğu şehir Aachen’de başladı. İlk kulübü Alemannia Mariadorf Jugend oldu. 10 yaşındayken şehrin bir numaralı kulübü Alemannia Aachen’ın altyapısına geçen Havertz’in buradaki serüveni sadece bir yıl sürdü. 2010 yılında kendini Bayer Leverkusen’in altyapısında buldu. Yaşıyla birlikte futbolu da gelişti. Temmuz 2016’da profesyonel imzayı atıp A takım kadrosuna yükseldi. Ekim 2016’da Bundesliga maçlarında ter dökmeye başlayan genç yıldız, Bayer Leverkusen formasıyla lig maçlarına çıkan en genç oyuncu olarak kulüp tarihine adını yazdırdı.
2016-17 sezonunda 24 Bundesliga maçında forma giyen Kavertz, sezonu 4 gol ve 6 asistle tamamladığında futbol kumaşının kalitesini ortaya koyuyordu. Bir yıldız doğuyordu. İkinci sezonunda artık takımın demirbaşlarından biriydi. Öyle ki 2017-18 sezonu sonunda Bundesliga’da 50 maç barajını aşan ilk oyuncu oldu. Sezonu 30 Bundesliga maçıyla tamamlarken, 3 gol atıp, 9 asist yaptı.
19 yaşında Bundesliga’da 3. sezonunu geçiren Kai Havertz bu sezon lige damgasını vuran yıldızlardan biri oldu. Çıktığı 28 lig maçında 12 gol attı. 3 de gol pası verdi. Alman futbolu yeni bir yıldızın doğuşuna şahitlik etti. Oyun stili olarak Mesut Özil’e benzetildi. Zaten genç oyuncu kimi örnek aldığını belirtince bu benzetme daha kolay oldu. Örnek aldığı ismin Mesut Özil olduğunu açıklayan Kai Havertz, Özil’in oyun zekasıyla hem Alman futboluna hem de oynadığı kulüplere büyük katkı sağladığını belirtti. Mesut’a benzetilmekten gurur duyduğunu söyledi.
Mesut Özil gibi bitirici bir sol ayağa sahip Kai Havertz tıpkı örnek aldığı oyuncu gibi oyunu okuma yeteneğine sahip. Yetenekleri bununla da sınırlı değil. Toni Kroos gibi gol kokusu alıyor, Michael Ballack gibi orta sahada rakipleriyle kora kor mücadele ediyor. Mesut Özil’den bir farkıda sadece sol ayağını değil sağ ayağını da iyi kullanması. Bu özelliğinden dolayı orta sahanın her tarafında rahatlıkla oynuyor. Almanların ‘Alleskönner’ tanımladığı bir oyuncudan beklenen herşeyi yapıyor; derin koşular yapıyor, orta sahada oyun kuruyor, forveti besliyor, öldürücü paslar atıyor. Bayer Leverkusen formasıyla çıktığı 99 maçta attığı 23 gol ve yaptığı 22 asist kalitesini net şekilde ortaya koymaya yetiyor. Hem de daha 19 yaşını bitirmeden…
Joachim Löw tarafından Eylül 2018’de milli takım kadrosuna çağrılan genç oyuncu, 3 maçta ter döktü. Oynadığı futbolla devlerin gözdesi olan Kai Havertz’i listesine alan takımlar arasında Real Madrid ve Barcelona bulunuyor. İki İspanyol devinin bir diğer rakibi Bayern Münih. Bundesliga’da sivrilen her oyuncuya ilk göz koyan takım olan Bayern, İspanyol devleriyle kıyasıya bir transfer mücadelesi verecek. Piyasa değeri 65 milyon Euro olan Kai Havertz’in Bayer Leverkusen’le sözleşmesi Haziran 2022’de bitiyor. Ancak kimse o tarihe kadar genç yıldızın takımında kalacağına inanmıyor. Yaz döneminde transferin en gözde isimlerinden biri Kai Havertz olacak.
[Hasan Cücük] 11.4.2019 [TR724]
Alman futbolunun son yıllarda gözden ve gönülden düşen kulübü hangisi sorusuna verilecek tereddütsüz cevap, Bayer Leverkusen olur. Özellikle 2000’li yılların başında Bundesliga’da Bayer Leverkusen fırtınası vardı. Ligde şampiyonluk göremedi ama 5 kez ikincilik yaşadı. Almanya Kupası ve UEFA Kupası’nı müzesine götüren Bayer Leverkusen, Şampiyonlar Ligi’nde final gördü. ‘Beyaz Brezilyalı’ olarak ünlenen Bernd Schneider, İsviçreli Tranquillo Barnetta, Alman futbolunun efsanelerinden Michael Ballack, Şilili Arturo Vidal kariyerinde patlamayı Bayer Leverkusen’de yaptı. Hatta bu isimlere Toni Kroos’u da eklemek mümkün. Bayern Münih’ten kiralık gelen Kroos, Leverkusen’e kendini bulup Alman futbolunun önemli yıldızlarından biri oldu. Şimdi bu isimlerin arasında Kai Havertz adı eklenmek üzere.
11 Haziran 1999’da dünyaya gelen Kai Havertz, futbola doğduğu şehir Aachen’de başladı. İlk kulübü Alemannia Mariadorf Jugend oldu. 10 yaşındayken şehrin bir numaralı kulübü Alemannia Aachen’ın altyapısına geçen Havertz’in buradaki serüveni sadece bir yıl sürdü. 2010 yılında kendini Bayer Leverkusen’in altyapısında buldu. Yaşıyla birlikte futbolu da gelişti. Temmuz 2016’da profesyonel imzayı atıp A takım kadrosuna yükseldi. Ekim 2016’da Bundesliga maçlarında ter dökmeye başlayan genç yıldız, Bayer Leverkusen formasıyla lig maçlarına çıkan en genç oyuncu olarak kulüp tarihine adını yazdırdı.
2016-17 sezonunda 24 Bundesliga maçında forma giyen Kavertz, sezonu 4 gol ve 6 asistle tamamladığında futbol kumaşının kalitesini ortaya koyuyordu. Bir yıldız doğuyordu. İkinci sezonunda artık takımın demirbaşlarından biriydi. Öyle ki 2017-18 sezonu sonunda Bundesliga’da 50 maç barajını aşan ilk oyuncu oldu. Sezonu 30 Bundesliga maçıyla tamamlarken, 3 gol atıp, 9 asist yaptı.
19 yaşında Bundesliga’da 3. sezonunu geçiren Kai Havertz bu sezon lige damgasını vuran yıldızlardan biri oldu. Çıktığı 28 lig maçında 12 gol attı. 3 de gol pası verdi. Alman futbolu yeni bir yıldızın doğuşuna şahitlik etti. Oyun stili olarak Mesut Özil’e benzetildi. Zaten genç oyuncu kimi örnek aldığını belirtince bu benzetme daha kolay oldu. Örnek aldığı ismin Mesut Özil olduğunu açıklayan Kai Havertz, Özil’in oyun zekasıyla hem Alman futboluna hem de oynadığı kulüplere büyük katkı sağladığını belirtti. Mesut’a benzetilmekten gurur duyduğunu söyledi.
Mesut Özil gibi bitirici bir sol ayağa sahip Kai Havertz tıpkı örnek aldığı oyuncu gibi oyunu okuma yeteneğine sahip. Yetenekleri bununla da sınırlı değil. Toni Kroos gibi gol kokusu alıyor, Michael Ballack gibi orta sahada rakipleriyle kora kor mücadele ediyor. Mesut Özil’den bir farkıda sadece sol ayağını değil sağ ayağını da iyi kullanması. Bu özelliğinden dolayı orta sahanın her tarafında rahatlıkla oynuyor. Almanların ‘Alleskönner’ tanımladığı bir oyuncudan beklenen herşeyi yapıyor; derin koşular yapıyor, orta sahada oyun kuruyor, forveti besliyor, öldürücü paslar atıyor. Bayer Leverkusen formasıyla çıktığı 99 maçta attığı 23 gol ve yaptığı 22 asist kalitesini net şekilde ortaya koymaya yetiyor. Hem de daha 19 yaşını bitirmeden…
Joachim Löw tarafından Eylül 2018’de milli takım kadrosuna çağrılan genç oyuncu, 3 maçta ter döktü. Oynadığı futbolla devlerin gözdesi olan Kai Havertz’i listesine alan takımlar arasında Real Madrid ve Barcelona bulunuyor. İki İspanyol devinin bir diğer rakibi Bayern Münih. Bundesliga’da sivrilen her oyuncuya ilk göz koyan takım olan Bayern, İspanyol devleriyle kıyasıya bir transfer mücadelesi verecek. Piyasa değeri 65 milyon Euro olan Kai Havertz’in Bayer Leverkusen’le sözleşmesi Haziran 2022’de bitiyor. Ancak kimse o tarihe kadar genç yıldızın takımında kalacağına inanmıyor. Yaz döneminde transferin en gözde isimlerinden biri Kai Havertz olacak.
[Hasan Cücük] 11.4.2019 [TR724]
Polis eşlerine cezalar verilirken, ‘suçun şahsiliği’ni hatırlayan?! [Ramazan Faruk Güzel]
Bir gözü dönmüş muktedirin birilerine duyduğu kızgınlıktan dolayı yüz binlerce insana zulmediliyor.
Şu an cezavleri kadınlar, bebekler, çocuklarla dolu.
Yenilerde cezaevindeki bir kadına kelepçeli doğum yaptırdılar; bu haber Erdoğan rejiminin ne kadar alçaldığının tek başına bir göstergesidir!
HASTANEDE SKANDAL; TUTUKLU KADINA, KELEPÇELİ DOĞUM!
Türkiye’de çoluk çocuğa yapılan haksızlıklara yurtdışı hukuki geri dönüşler de yaşanmaya başlıyor, nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 8 yaşında bir çocuğun polis karakolunda alı konmasından dolayı Türkiye’nin insan hakları ihlalinde bulunduğuna hükmetti ve bu karar gereği Türkiye, başvuruyu yapan 1967 doğumlu Yasemin Tarak ve 1993 doğumlu oğlu Birtan Sinan Depe’ye mahkeme masrafları da içinde olmak üzere 7 bin 800 Euro ödeyecek.
Bu başvuru 2012 yılına ait ve 7 yıllık uzun bir süreç sonunda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili 5. maddesinin 1 fıkrasını ihlal ettiğine hükmedildi… Özellikle şu son 4 yıldır yaşananlar da AİHM’e gidiyor ve ileride (belki bir 5-6 yıl sonra) çığ gibi ceza olarak ülkeye geri dönecektir. O dönemde bu iktidar olur mu olmaz mı bilinmez ama bu zulme ön ayak olan devlet ve sessiz kalan halk bunun bedelini mecburen hukuki olarak ödeyecektir.
BAŞKASINDAN DOLAYI CEZA!
Bu rejim ve tetikçileri hızlarını alamıyorlar,o zulmettiklerinin yakınlarına, ailelerine, akrabalarına dahi aynı zulmü, zorbalığı reva görüyorlar, bütün hukuk kurallarını hiçe sayarak…
Buna örnek birisi, Büşra Gülen… Yargıtay, onun 7,5 yıl hapis cezasını onamış. Suçları,
“- Bankasya’da hesabı olmak,
– Cemaat ile bağlantılı şirkette sigortalı çalışmış olmak,
– Bylock kullanmak
– Öğrenci evlerinin ihtiyacını gidermek”, şeklinde sıralansa da asıl cezalandırılma sebebi şu: “Fethullah Gülen’in yeğeni olmak.”
Bir başka şok edici gelişme daha; 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarını yürüten polis şefleri Yakub Saygılı, Ömer Köse, Kazım Aksoy, Gaffur Ataç’ın eşleri ve kardeşlerinin bulunduğu 12 kişiye 6 yıl 3’er ay hapis cezası verildi.
Dosyayı nelerde süslediklerinin bir anlamı yok, zira herkes biliyor asıl neden cezalandırıldıklarını; “yolsuzlluk soruşturmalarını yürütmüş olan polislerin yakını olmak suçu”(!)
İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 7’nci ve son celsesinde ceza yağdırılan 12 tutuklu sanıkların isimlerini bir ibret levhası olsun diye sıralıyorum buraya:
Neslihan Sönmez, Fatmagül Durmuş, Sümeyye Aksoy, Esra Filiz Saygılı, Huri Yılmaz, Faruk Serdar Köse, Rabia Ataç, Zeliha Özlem Açıkgöz, Ayşe Arıkanoğlu, Selda Özdemir, Hatice Gök ve Nurcan Kunt.
Mahkeme heyetinin 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırarak tutukluluk hallerinin devamına hükmettikleri davada cezaya esas tuttukları “Silahlı terör örgütü üyeliği” suçu dedikleri, suçlanmış insanların “aile üyesi olmaları”!
Başka davalarda bu miktar (6 yıl 3 ay) hapis cezası almış olanları hükümle birlikte tahliye etmişlerdi, neden bu insanları tutuyorlar ki?! Kaldı ki bu 12 insan da birer eş olmakla birlikte anneler de!.. Bakmaları gereken çocukları var. Korku belli, talimat belli.
Yukarıdan kati emir var anlaşılan;
Amerika’da süren Zerrab davaları vb için hem polisleri, hem de ailelerini rehin tutuyorlar, bir mafya mantığı ile.
SUÇUN ŞAHSİLİĞİ!
Kendisi de eski bir emniyet müdürü olan akademisyen Selçuk Atak, tweter hesabında şöyle soruyordu, bu kararla ilgili olarak:
“Hangi hukuka göre, kişinin ailesine ve yakınına ceza veriyorsunuz? Maddi hukuka göre mi, siyasal islamcı olduğunuz için şeri hukuka göre mi? Nerede yazıyor bu cezalandırma hükmü?”
Halbuki TC Anayasasının 38. Maddesinde: “Ceza sorumluluğu şahsidir” der. Ama Siyasal İslamcılar “Anayasayı tanımadıklarını” ilan etmişlerdi, referansları Kuran-ı Kerim ise, orada da:
“Hiç kimse başkasının günahını çekmez” denilmektedir. (“Ve la teziru vaziratuv vizra uhra.” 35/18, 6/164, 17/15, 39/7, 53/38 , 74/38, 52/21 vb.) Referansları başka hangi kitap, kanun vb acaba?!
Çağdaş maddi ceza hukukunun en önemli ilkelerinden birisidir “suç ve cezanın şahsiliği”. Bu kural gereğince, kişi ancak kendisinin işlediği fiiller nedeniyle sorumlu tutulabilir, başkasının işlediği fillere iştirak etmedikçe sorumlu tutulamaz.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Ceza Sorumluluğunun Esasları” başlıklı ikinci kısmında yer alan 20. maddedeki “Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.” hükümle de Anayasa 38. m tekrarlanmış, esas alınmıştır.
Enteresandır, Hukuk Fakültelerinde Ceza Genel Hukuku derslerinde “Başkasının fiilinden sorumluluk” bahsini işlerken buna en çarpıcı örnek olarak “kocasının işlemiş olduğu suçtan dolayı karısını cezalandırmak” ibaresi gösterilir, biraz da tebessüm ile! Uç/ saçma bir örnek diye sunulan bu durum şu an Erdoğan Türkiyesinde hemen her gün yaşanıyor! Son örneği de polis eşlerine yağdırılan cezalar!
GÖZ GÖRE GÖRE…
Bu 12 insana “kocalarının suçları”ndan dolayı ceza veriliyor olsa bile..
Polis kocalarının suçları neydi: polislik görevlerini yapmış olmak. 25 Aralık 2013’te gerçekleştirilen ve sonra dava aşamasında kapatılan yolsuzluk soruşturmalarını gerçekleştiren emniyetçilere “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmişti, hem de soruşturmasının yıldönümünden bir gün önce!
Önceki bir yazımızda da ifade ettiğimiz gibi;
Hırsıza dur demek “darbe” , seçimde oyları çalan muktedirlere dur demek ve kazanmak da darbe!
Bu zamana kadar seçimlerde muhalefet 17/25 yolsuzluk dosyalarındaki doneleri tepe tepe kullanmışlardı ama hiç bir zaman bunları ortaya çıkaran memurları ağızlarına almadılar, hiç bir zaman haklarını aramadılar. Şimdi de o polis eşlerine hapis cezaları veriliyor ama yine aynı vurdumduymazlık, kayıtsızlık. (Kadın derneklerinde bari ufacık bir homurdanma olaydı!)
Haksızlığa en başından dur demeyenler, şimdi seçim şaibeleri ve haksızlıklarına dur diyebilme arayışındalar. Ama buna dair yaptırım gücü olacak ne Emniyet var, ne Adliye. (Çünkü onlar da eşleri de hapiste…)
Firavun kıssalarında anlatılan manzaralar yaşanıyor; kadınlar, çocuklar hapsediliyor, öldürülüyor. İnsanlar ise efsunlaşmış gibi bakınıp duruyor. Siyasal İslamcılar, Nurcu bazı cemaatler vs ne yapıyor bu arada dersiniz:
Özel sohbetlerinde “Erdoğan’ın ahir zaman Mehdisi olduğunu, ona tam destek verilmesi gerektiğini” işliyorlar! “Siyaseten aldatmakla iş gören”, “en büyük silahı yalanlarıyla kitleleri yönlendirmek olan”, “amme malını keyfi harcayan müsrif, eli delik”, “kendisine uyanları kirli havuzuna, yalancı cennetine alan, uymayanları ile çoluk çocuk demeden solundaki cehennemine atan” bir düzende, bu platonik mübareklere “Allah iki cihanda da ayırmasın” demek kalıyor.
H.Buckle, “Toplum suçu hazırlar, suçlu onu işler” der. Latin Atasözünde ise “Bir suça göz yuman, ikincisini davet eder” denilmektedir. Kadınların da “eş olmaktan cezalandırıldığı” böyle bir konjonktürde Vasili Grossman’un “Savaşta oğlunu kaybeden bir anneye karşı bütün insanlar suçludur ve insanlık tarihi boyunca bu annenin önünde boş yere kendilerini aklamaya çalışırlar.” sözü de geliyor akla… İnanıyorum ki, çocuklarından koparılan, eşlerinden dolayı cezalandırılan kadınların vebalini bu toplum çok uzun bir süre taşıyacak, kendilerini aklayabilmek için sürekli olarak çabalayacak ama buna hiç bir zaman muvaffak olamayacaklardır.
[Ramazan Faruk Güzel] 11.4.2019 [TR724]
Şu an cezavleri kadınlar, bebekler, çocuklarla dolu.
Yenilerde cezaevindeki bir kadına kelepçeli doğum yaptırdılar; bu haber Erdoğan rejiminin ne kadar alçaldığının tek başına bir göstergesidir!
HASTANEDE SKANDAL; TUTUKLU KADINA, KELEPÇELİ DOĞUM!
Türkiye’de çoluk çocuğa yapılan haksızlıklara yurtdışı hukuki geri dönüşler de yaşanmaya başlıyor, nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 8 yaşında bir çocuğun polis karakolunda alı konmasından dolayı Türkiye’nin insan hakları ihlalinde bulunduğuna hükmetti ve bu karar gereği Türkiye, başvuruyu yapan 1967 doğumlu Yasemin Tarak ve 1993 doğumlu oğlu Birtan Sinan Depe’ye mahkeme masrafları da içinde olmak üzere 7 bin 800 Euro ödeyecek.
Bu başvuru 2012 yılına ait ve 7 yıllık uzun bir süreç sonunda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili 5. maddesinin 1 fıkrasını ihlal ettiğine hükmedildi… Özellikle şu son 4 yıldır yaşananlar da AİHM’e gidiyor ve ileride (belki bir 5-6 yıl sonra) çığ gibi ceza olarak ülkeye geri dönecektir. O dönemde bu iktidar olur mu olmaz mı bilinmez ama bu zulme ön ayak olan devlet ve sessiz kalan halk bunun bedelini mecburen hukuki olarak ödeyecektir.
BAŞKASINDAN DOLAYI CEZA!
Bu rejim ve tetikçileri hızlarını alamıyorlar,o zulmettiklerinin yakınlarına, ailelerine, akrabalarına dahi aynı zulmü, zorbalığı reva görüyorlar, bütün hukuk kurallarını hiçe sayarak…
Buna örnek birisi, Büşra Gülen… Yargıtay, onun 7,5 yıl hapis cezasını onamış. Suçları,
“- Bankasya’da hesabı olmak,
– Cemaat ile bağlantılı şirkette sigortalı çalışmış olmak,
– Bylock kullanmak
– Öğrenci evlerinin ihtiyacını gidermek”, şeklinde sıralansa da asıl cezalandırılma sebebi şu: “Fethullah Gülen’in yeğeni olmak.”
Bir başka şok edici gelişme daha; 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarını yürüten polis şefleri Yakub Saygılı, Ömer Köse, Kazım Aksoy, Gaffur Ataç’ın eşleri ve kardeşlerinin bulunduğu 12 kişiye 6 yıl 3’er ay hapis cezası verildi.
Dosyayı nelerde süslediklerinin bir anlamı yok, zira herkes biliyor asıl neden cezalandırıldıklarını; “yolsuzlluk soruşturmalarını yürütmüş olan polislerin yakını olmak suçu”(!)
İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 7’nci ve son celsesinde ceza yağdırılan 12 tutuklu sanıkların isimlerini bir ibret levhası olsun diye sıralıyorum buraya:
Neslihan Sönmez, Fatmagül Durmuş, Sümeyye Aksoy, Esra Filiz Saygılı, Huri Yılmaz, Faruk Serdar Köse, Rabia Ataç, Zeliha Özlem Açıkgöz, Ayşe Arıkanoğlu, Selda Özdemir, Hatice Gök ve Nurcan Kunt.
Mahkeme heyetinin 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırarak tutukluluk hallerinin devamına hükmettikleri davada cezaya esas tuttukları “Silahlı terör örgütü üyeliği” suçu dedikleri, suçlanmış insanların “aile üyesi olmaları”!
Başka davalarda bu miktar (6 yıl 3 ay) hapis cezası almış olanları hükümle birlikte tahliye etmişlerdi, neden bu insanları tutuyorlar ki?! Kaldı ki bu 12 insan da birer eş olmakla birlikte anneler de!.. Bakmaları gereken çocukları var. Korku belli, talimat belli.
Yukarıdan kati emir var anlaşılan;
Amerika’da süren Zerrab davaları vb için hem polisleri, hem de ailelerini rehin tutuyorlar, bir mafya mantığı ile.
SUÇUN ŞAHSİLİĞİ!
Kendisi de eski bir emniyet müdürü olan akademisyen Selçuk Atak, tweter hesabında şöyle soruyordu, bu kararla ilgili olarak:
“Hangi hukuka göre, kişinin ailesine ve yakınına ceza veriyorsunuz? Maddi hukuka göre mi, siyasal islamcı olduğunuz için şeri hukuka göre mi? Nerede yazıyor bu cezalandırma hükmü?”
Halbuki TC Anayasasının 38. Maddesinde: “Ceza sorumluluğu şahsidir” der. Ama Siyasal İslamcılar “Anayasayı tanımadıklarını” ilan etmişlerdi, referansları Kuran-ı Kerim ise, orada da:
“Hiç kimse başkasının günahını çekmez” denilmektedir. (“Ve la teziru vaziratuv vizra uhra.” 35/18, 6/164, 17/15, 39/7, 53/38 , 74/38, 52/21 vb.) Referansları başka hangi kitap, kanun vb acaba?!
Çağdaş maddi ceza hukukunun en önemli ilkelerinden birisidir “suç ve cezanın şahsiliği”. Bu kural gereğince, kişi ancak kendisinin işlediği fiiller nedeniyle sorumlu tutulabilir, başkasının işlediği fillere iştirak etmedikçe sorumlu tutulamaz.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Ceza Sorumluluğunun Esasları” başlıklı ikinci kısmında yer alan 20. maddedeki “Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.” hükümle de Anayasa 38. m tekrarlanmış, esas alınmıştır.
Enteresandır, Hukuk Fakültelerinde Ceza Genel Hukuku derslerinde “Başkasının fiilinden sorumluluk” bahsini işlerken buna en çarpıcı örnek olarak “kocasının işlemiş olduğu suçtan dolayı karısını cezalandırmak” ibaresi gösterilir, biraz da tebessüm ile! Uç/ saçma bir örnek diye sunulan bu durum şu an Erdoğan Türkiyesinde hemen her gün yaşanıyor! Son örneği de polis eşlerine yağdırılan cezalar!
GÖZ GÖRE GÖRE…
Bu 12 insana “kocalarının suçları”ndan dolayı ceza veriliyor olsa bile..
Polis kocalarının suçları neydi: polislik görevlerini yapmış olmak. 25 Aralık 2013’te gerçekleştirilen ve sonra dava aşamasında kapatılan yolsuzluk soruşturmalarını gerçekleştiren emniyetçilere “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmişti, hem de soruşturmasının yıldönümünden bir gün önce!
Önceki bir yazımızda da ifade ettiğimiz gibi;
Hırsıza dur demek “darbe” , seçimde oyları çalan muktedirlere dur demek ve kazanmak da darbe!
Bu zamana kadar seçimlerde muhalefet 17/25 yolsuzluk dosyalarındaki doneleri tepe tepe kullanmışlardı ama hiç bir zaman bunları ortaya çıkaran memurları ağızlarına almadılar, hiç bir zaman haklarını aramadılar. Şimdi de o polis eşlerine hapis cezaları veriliyor ama yine aynı vurdumduymazlık, kayıtsızlık. (Kadın derneklerinde bari ufacık bir homurdanma olaydı!)
Haksızlığa en başından dur demeyenler, şimdi seçim şaibeleri ve haksızlıklarına dur diyebilme arayışındalar. Ama buna dair yaptırım gücü olacak ne Emniyet var, ne Adliye. (Çünkü onlar da eşleri de hapiste…)
Firavun kıssalarında anlatılan manzaralar yaşanıyor; kadınlar, çocuklar hapsediliyor, öldürülüyor. İnsanlar ise efsunlaşmış gibi bakınıp duruyor. Siyasal İslamcılar, Nurcu bazı cemaatler vs ne yapıyor bu arada dersiniz:
Özel sohbetlerinde “Erdoğan’ın ahir zaman Mehdisi olduğunu, ona tam destek verilmesi gerektiğini” işliyorlar! “Siyaseten aldatmakla iş gören”, “en büyük silahı yalanlarıyla kitleleri yönlendirmek olan”, “amme malını keyfi harcayan müsrif, eli delik”, “kendisine uyanları kirli havuzuna, yalancı cennetine alan, uymayanları ile çoluk çocuk demeden solundaki cehennemine atan” bir düzende, bu platonik mübareklere “Allah iki cihanda da ayırmasın” demek kalıyor.
H.Buckle, “Toplum suçu hazırlar, suçlu onu işler” der. Latin Atasözünde ise “Bir suça göz yuman, ikincisini davet eder” denilmektedir. Kadınların da “eş olmaktan cezalandırıldığı” böyle bir konjonktürde Vasili Grossman’un “Savaşta oğlunu kaybeden bir anneye karşı bütün insanlar suçludur ve insanlık tarihi boyunca bu annenin önünde boş yere kendilerini aklamaya çalışırlar.” sözü de geliyor akla… İnanıyorum ki, çocuklarından koparılan, eşlerinden dolayı cezalandırılan kadınların vebalini bu toplum çok uzun bir süre taşıyacak, kendilerini aklayabilmek için sürekli olarak çabalayacak ama buna hiç bir zaman muvaffak olamayacaklardır.
[Ramazan Faruk Güzel] 11.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Taş! [M.Nedim Hazar]
Bir kayaydık hepimiz.
Rüzgâr, kar, kış, kıyamet sizim için vardı. Bilirdik; geldiğimiz günden bu yana tutuluruz borana. Ve alır elbette bizden de bir şeyler. Götürür, işin tabiatında var bu, şikâyet etmeyiz ne ala!
Göbek deliğinde penye pamuğu biriktirmeye benzemiyor bazı şeyler. Ve kelime her zaman tutmuyor insanı elinden ve ruhundan. Cesaret denilen şey, aynada bir anlam ifade etmiyor. Vakta ki, siz en afili kelimelerinizi bile alay-ı valalar ile sallayıp duranlardan olasınız. Zaiddir efendim.
Diyelim ki, gölgeniz var ve öyle böyle değil, haddinizden bile uzun ve diyelim ki o memlekette güneş doğmakta ya da batmakta.
Ve bir kez daha diyelim ki, güneşi üzerine doğurttuğu ruhiyesinde olanlar, dişleri kırık, halleri yamuk olsa da, yine suyun başında ve aşağısını yukarısını sulandıranları paralamakta. Elbette, sattığınız caka sizi gölgenizden dolayı öyle bir zehaba sürükler.
Kapı tektir mesela bazıları için ve eskimezdir. Her gün yeni kapı icat edilmezdir, hakiki cesurlar için. Öpmekten eriyen dudaklarınızı hangi boyayla saklayabilirsiniz ki, sürülen biberlerin kızartılmışlığını görmeyelim.
Ben cesareti tanımlamış olayım da, korku ve korkusuzluğu, bunun yanılsamasıyla, eşiğine tapındıklarınıza siz fısıldayıverin.
Çıktığınız mağara ile hedeflediğiniz delik arasındaki rakım farkı, dünyanızın hacim ağzını döker eteğinize, siz ki o rahimleri ebedi mekan bellemişken, daha kim ve niye uğraşsın ki kulağınıza hakikati haykırmaya. Açıkça söyleyeyim, sadece bir delik o; bir delik, o kadar. Satmayın bir şeyinizi onun için. Değmiyor bu yangın yeri, avuç açmaya.
Üç kuruşluk bir dünya bu dünya dostlar, bunu dünyası sadece bu dünya olmayanlar anlar. Bir bakarsınız ki, ‘abus el kamtarira’ olmuş çıkmışsınız; hayat, hayatınız… Ve canavarların kemerini süslemekte kafa deriniz.
Biz taştık, siz taştınız nedense, coştunuz hatta. Coştukça taşlaştınız, koku ve renk geldi ruhlarınıza. Her kokuya talip olunmaz, bilir bunu künhüne varanlar. Ve renk dediğin ne ki, kir tutar nihayetinde, belki çoğu zaman görünmez.
Övününüz, zira biz kıyamette sizin azlığınızla övüneceğiz. Övünmeyeceğiz de, çünkü bu nobranlığın hesabı bir ucundan da bize sorulacak biliriz.
Cesaret dedik misal, yürek dedik faraza. O elinizdeki üç kuruşluk ayna ölçmez onu ölçemez. Şahkülünüz kaldı mı, paralığının miktarını sorgulayalım! Evinin üç metre dışarısına konulunca, korkudan kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştıran evcil ve itaatkar ruhlar bunu bilemez. Nasıl bilsin ki? Ha unutmadan, ama aynadan karar verilecekse, bilaistisna en cesuryürekler aynadır çağımızın. Bilemez ama çalım da ondadır hani. Sizin gibi…
Taş olduk sonra, yuvarlandık sözgelimi… Çamura bulandık, çarpa çarpa yaralandık mesela. Ama taştık, haddimizi aşmadık.. Bilirdik çünkü, taşın yanabilirliğini. Ya, evet. Yanar taş da, üstelik köpürür de, çok mu şaşırdınız? Altıncı Tahrim’e bakmak aklınıza gelmez tabi. Leyl’leriniz farklı kaygılarla geçer zira. Nereden bileceksiniz ondördü, yirmidördü.
Biz taştık, siz taştınız nedense, coştunuz hatta. Coştukça taşlaştınız, koku ve renk geldi ruhlarınıza. Her kokuya talip olunmaz, bilir bunu künhüne varanlar. Ve renk dediğin ne ki, kir tutar nihayetinde, belki çoğu zaman görünmez.
Hadsizlik en çok korktuğumuzdur, bilenlerdeniz, aşmamayı öğrendik ama öğrenilmişliğin de çok para etmediğini biliriz bu konuda. Ser levhalarımızdan biri de bu farkına varmışlıktır. Ne olur ne olmaz ‘laakal 15 günde bir” okur ve okuturuz…
Türümüzün fıtratından gelen sertliğimiz hoyratlığımızı engeller, ki bu nedenle çoğu zaman bizi kulak memesi kıvamında olmakla eleştirirsiniz. Bizim fedailiğimizin türünü yedi düvel öğrendi de, bir tek zımnî hasedin kavurduğu siyah taşlaşmışlara anlatamadık, buna yanarız.
Korkma biz sizi sorgulamayız. Aidiyetinizi, samimiyetinizi, sözlerinizle, yaptıklarınız arasındaki derin uçurumlardan bahsetmeyiz. Utanırız çünkü, bir adımız da hayadır bizim.
Bir kayaydık hepimiz, yuvarlandık, kirlendik, kanadık, taşlaştık ve taşladık… Şimdi neredeyiz?
Çok mu karıştı aklınız, hiç mi anlamadınız?
Varsın bu seferlik öyle olsun…
Ki biz her daim yaptığımızı yapalım, dönelim yönümüze ve ellerimizi açalım: “İnna nehafu min dinina yevmen…”
[M.Nedim Hazar] 11.4.2019 [TR724]
Rüzgâr, kar, kış, kıyamet sizim için vardı. Bilirdik; geldiğimiz günden bu yana tutuluruz borana. Ve alır elbette bizden de bir şeyler. Götürür, işin tabiatında var bu, şikâyet etmeyiz ne ala!
Göbek deliğinde penye pamuğu biriktirmeye benzemiyor bazı şeyler. Ve kelime her zaman tutmuyor insanı elinden ve ruhundan. Cesaret denilen şey, aynada bir anlam ifade etmiyor. Vakta ki, siz en afili kelimelerinizi bile alay-ı valalar ile sallayıp duranlardan olasınız. Zaiddir efendim.
Diyelim ki, gölgeniz var ve öyle böyle değil, haddinizden bile uzun ve diyelim ki o memlekette güneş doğmakta ya da batmakta.
Ve bir kez daha diyelim ki, güneşi üzerine doğurttuğu ruhiyesinde olanlar, dişleri kırık, halleri yamuk olsa da, yine suyun başında ve aşağısını yukarısını sulandıranları paralamakta. Elbette, sattığınız caka sizi gölgenizden dolayı öyle bir zehaba sürükler.
Kapı tektir mesela bazıları için ve eskimezdir. Her gün yeni kapı icat edilmezdir, hakiki cesurlar için. Öpmekten eriyen dudaklarınızı hangi boyayla saklayabilirsiniz ki, sürülen biberlerin kızartılmışlığını görmeyelim.
Ben cesareti tanımlamış olayım da, korku ve korkusuzluğu, bunun yanılsamasıyla, eşiğine tapındıklarınıza siz fısıldayıverin.
Çıktığınız mağara ile hedeflediğiniz delik arasındaki rakım farkı, dünyanızın hacim ağzını döker eteğinize, siz ki o rahimleri ebedi mekan bellemişken, daha kim ve niye uğraşsın ki kulağınıza hakikati haykırmaya. Açıkça söyleyeyim, sadece bir delik o; bir delik, o kadar. Satmayın bir şeyinizi onun için. Değmiyor bu yangın yeri, avuç açmaya.
Üç kuruşluk bir dünya bu dünya dostlar, bunu dünyası sadece bu dünya olmayanlar anlar. Bir bakarsınız ki, ‘abus el kamtarira’ olmuş çıkmışsınız; hayat, hayatınız… Ve canavarların kemerini süslemekte kafa deriniz.
Biz taştık, siz taştınız nedense, coştunuz hatta. Coştukça taşlaştınız, koku ve renk geldi ruhlarınıza. Her kokuya talip olunmaz, bilir bunu künhüne varanlar. Ve renk dediğin ne ki, kir tutar nihayetinde, belki çoğu zaman görünmez.
Övününüz, zira biz kıyamette sizin azlığınızla övüneceğiz. Övünmeyeceğiz de, çünkü bu nobranlığın hesabı bir ucundan da bize sorulacak biliriz.
Cesaret dedik misal, yürek dedik faraza. O elinizdeki üç kuruşluk ayna ölçmez onu ölçemez. Şahkülünüz kaldı mı, paralığının miktarını sorgulayalım! Evinin üç metre dışarısına konulunca, korkudan kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştıran evcil ve itaatkar ruhlar bunu bilemez. Nasıl bilsin ki? Ha unutmadan, ama aynadan karar verilecekse, bilaistisna en cesuryürekler aynadır çağımızın. Bilemez ama çalım da ondadır hani. Sizin gibi…
Taş olduk sonra, yuvarlandık sözgelimi… Çamura bulandık, çarpa çarpa yaralandık mesela. Ama taştık, haddimizi aşmadık.. Bilirdik çünkü, taşın yanabilirliğini. Ya, evet. Yanar taş da, üstelik köpürür de, çok mu şaşırdınız? Altıncı Tahrim’e bakmak aklınıza gelmez tabi. Leyl’leriniz farklı kaygılarla geçer zira. Nereden bileceksiniz ondördü, yirmidördü.
Biz taştık, siz taştınız nedense, coştunuz hatta. Coştukça taşlaştınız, koku ve renk geldi ruhlarınıza. Her kokuya talip olunmaz, bilir bunu künhüne varanlar. Ve renk dediğin ne ki, kir tutar nihayetinde, belki çoğu zaman görünmez.
Hadsizlik en çok korktuğumuzdur, bilenlerdeniz, aşmamayı öğrendik ama öğrenilmişliğin de çok para etmediğini biliriz bu konuda. Ser levhalarımızdan biri de bu farkına varmışlıktır. Ne olur ne olmaz ‘laakal 15 günde bir” okur ve okuturuz…
Türümüzün fıtratından gelen sertliğimiz hoyratlığımızı engeller, ki bu nedenle çoğu zaman bizi kulak memesi kıvamında olmakla eleştirirsiniz. Bizim fedailiğimizin türünü yedi düvel öğrendi de, bir tek zımnî hasedin kavurduğu siyah taşlaşmışlara anlatamadık, buna yanarız.
Korkma biz sizi sorgulamayız. Aidiyetinizi, samimiyetinizi, sözlerinizle, yaptıklarınız arasındaki derin uçurumlardan bahsetmeyiz. Utanırız çünkü, bir adımız da hayadır bizim.
Bir kayaydık hepimiz, yuvarlandık, kirlendik, kanadık, taşlaştık ve taşladık… Şimdi neredeyiz?
Çok mu karıştı aklınız, hiç mi anlamadınız?
Varsın bu seferlik öyle olsun…
Ki biz her daim yaptığımızı yapalım, dönelim yönümüze ve ellerimizi açalım: “İnna nehafu min dinina yevmen…”
[M.Nedim Hazar] 11.4.2019 [TR724]
Makyavelist Kuklacı [Bülent Korucu]
İşaret fişeğini dönemin AKP İstanbul il Başkanı Aziz Babuşçu atmıştı. Yeni bir süreç başlıyordu; daha doğrusu yeni bir evreye geçiliyordu. 2013’ün Nisanında Babuşcu, “10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde paydaş olanlar, gelecek 10 yılda olmayacaklar. …gelecek, inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak” dediğinde pek çok insan şaşırmıştı.
Bilhassa konuşmada zikrettiği ‘liberal kesim’ inanmak istemiyordu duyduklarına. Ama genelde siyasal İslamı, özelde Tayyip Erdoğan’ı yakın takip edenler için sürpriz değildi söylenenler. 1992’de Erdoğan’ın talebiyle Hayrettin Karaman öncülüğünde kurulan ekip bir yıl çalışıp rapor hazırlamıştı. Hazırlanan metne, Türkiye’deki siyasal islamın master planı diyebiliriz. O gün çizilen yol haritasında bir dönemeçti Babuşçu’nun sözleri. Aksaray’da bulunan ve sekreteryası da olan mekanda toplanan isimler şunlardı: Sabahattin Zaim, M. Akif Aydın, Mehmet Yazıcı, Ahmet Tabakoğlu, Ömer Dinçer, İrfan Gündüz, Raşid Küçük, Kerim Aytekin, Mehmet Erdoğan, Nazif Gürdoğan, Faruk Beşer, Abdülaziz Bayındır. Milli Görüş Hareketini ve Adil Düzen’i analiz edip siyasal islama format atan grubun lokomotifi Hayrettin Karaman’dı ve Erdoğanla birlikte projenin yüklenicisi olarak halen aktif.
Aslında filmi biraz daha başa sarıp bir İslam Hukuku (Fıkıh) hocası olan Karaman’a yakın çekimde bakmak gerekiyor. Henüz daha genç bir asistanken akranı olan ilahiyatçı akademisyenlerle beraber bir grup kuruyor. ‘Yeminliler Grubu’ diye bilinen ekip kendisini ‘Hizmet Nesli’ olarak tanımlıyor.
Karaman’ın ‘Bir varmış, bir yokmuş’ isimli hatıratından öğrendiğimize göre grubun amacı “İmam-hatiplerde sahih bir İslam’ı öğretmek ve öğrencileri eğitmek, sonra da bunlar vasıtasıyla halkımıza sahih İslam öğretim ve eğitimi yapmak.” Aralarındaki haberleşmeyi yazışma yoluyla değil, yılda iki kez İstanbul’da toplanarak sağlamayı planlarlar. Bu periyodun yetmeyeceği düşüncesiyle bir minibüs alıp, ‘kitap dergi dağıtımı’ perdesiyle şehirleri dolaşıp irtibatı temin etmeyi düşünürler. Ancak proje akim kalır. Ekip, Karaman’ın hayal ettiği performansı gösteremez ve o, yeminin peşinde neredeyse tek başına kalır. Tayyar Altıkulaç gibi isimler sosyal çabayı yeterli bulurken, Karaman siyasallaşmayı vazgeçilmez görür. Erdoğanla yolları kesiştiğinde yapışık ikizler gibi ayrılmamak üzere birleştiklerini biliyordu. ‘Yeminliler’in cemaat ve tarikatlar kadar etkin olamamasını karizma eksikliğine bağlıyordu. Aradığı karizma fazlasıyla Erdoğan’da vardı.
Bu arada Ensar Vakfı ve onun üzerinden Yenişafak gazetesini kontrolüne almayı başarır, Karaman. Ancak şansının gerçek anlamda döndüğü an Erdoğan’dan aldığı ‘Adil Düzeni’ revize teklifidir. Yukarda söz ettiğim ve mekandan dolayı Aksaray Grubu diyebileceğimiz ekibin hazırladığı Raporda “Parti Türkiye’de bir düzen değişikliği yapmak istiyorsa getireceği düzene geçiş aşamalarını tespit etmeli, ülkenin ve dünyanın içinde ilk aşamayı planlamalı, buna uygun bir parti programı oluşturmalıdır. İşte bu program İslami düzenin kendisi değil, ona götüren yolun başı, ona açılan kapı olacaktır.” Sonucuna varılmıştı. Bir anlamda AKP’nin temeli o raporla atılmıştı.
Karaman’ın 21 yıl sonra 25 Mayıs 2014’te Yenişafak’ta kaleme aldığı bir yazı o cümlelerin biraz daha açılmış hali gibidir. “İçinde bulunduğumuz şartlar, adım adım İslâm’a giderken bir aracın kullanılmasını zaruri kılarsa, o aracı kullanırız. Bu kavram olur, kurum olur, parti olur… O araç kullanıldığı zaman, amaca ulaşma açısından karşılaşılan netice önemlidir. Zaruret o aracı meşru kılar.” Erdoğan’ın ‘Gerekirse papaz elbisesi bile giyerim’ sözünün ilham kaynağı işte bu zihniyet. Makyavelizm tam da böyle bir şey.
Teorisyenliğini Karaman’ın yaptığı projenin hayata geçiricisi Erdoğan oldu ve süreç içindeki proaktif rolünü hiç elden bırakmadı. Bu yüzden ‘Makyavelist Kuklacı’ tanımlamasını fazlasıyla hak ediyor. Tıpkı İtalya’da Gladyo’yu yöneten P2 Locası gibi kuklacılığa soyunmuş durumda. Hedefe giden yolda ihtiyaç duyulan her türlü fetvayı üretmekle kalmıyor, Erdoğan ve icraatlarını meşrulaştırmak; olmuyorsa kafa karıştırmak için dini bilgisini kullanıyor. Devleti ve ona giden yolda araç olarak gördüğü partiyi kutsamaktan geri durmuyor.
STV ve Bankasya gibi pek çok kurumunda danışmanlık yaptığı Hizmet Hareketi’ni hep politik projesinin önündeki engel olarak gördü. Elini öpmeye gelen bürokratlara “Hani o ‘Cebrail gelip parti kursa desteklemem’ diyenler var ya onlara karşı uyanık olun” nasihatı vermekte sakınca görmedi.
Tam bu noktada yine Babuşcu’dan yardım alalım. Ne diyordu açık sözlü AKP’li Başkan: “AKP iktidarı 10 yılda çok şey yaptı, ancak yaptıkları devletin kurumsal hafızasına yazılmazsa bertaraf edilmesi çok kolay olur. Devletin kurumsal hafızasına düşülecek notlar açısından AK Parti çok daha uzun süre iktidarda olmak durumundadır” Tercümesi şu: iktidar olmak yetmez, devleti sıfırdan kurmamız gerekiyor. Hep eleştirdikleri cumhuriyet jakobenleri gibi, devlete tamamen hakim olmayı ve milleti adam etmeyi hedeflerine koydular. ‘Onların Köy Enstitüleri varsa bizim de İmam Hatiplerimiz var.’ dediler. Toplumu dönüştürmek için İHL’leri araçsallaştırıp yaygınlaştırdılar. İyiden iye bir ideolojiye çevirip içini boşalttıkları Politik İslam’ın taşıyıcısı zombiler yaratmak istediler her yaştan.
YOLSUZLUK HIRSIZLIK DEĞİLDİR
Konunun biraz daha vuzuha kavuşması için ‘Makyavelist Kuklacı’nın Erdoğan’ın yolundaki engelleri bertaraf etmek üzere ürettiği fetvalardan bir seçki yapmakta fayda var. Mesela belediyelerden İslamcı vakıf ve derneklere akıtılan dolaylı kaynakların rüşvet olmadığını iddia ediyor. Bunu eleştirenleri ‘Allahın nurunu söndürmeye çalışmakla’ suçluyor. “Devletle, belediyelerle işi olan kimseler, İslami hassasiyetleri olan yöneticilerin bilgisi dahilinde vakıflara bağışlarda bulunup sonra “iş ve ihale almak” gibi hususlarda bundan yararlanma amacı taşıyabilir. Bu amaç bilinmedikçe yöneticiyi ve vakfı hatalı görmek doğru olmaz. Buna rüşvet denmez.” Bu cümleler Karaman’a ait ve amiyane tabirle hoca ‘salağa yatıyor’. Paragraftaki önemli kelime ‘yöneticinin bilgisi dahilinde’. Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek diye usul öğreten bir dinin mensupları, bağışlarını belediye yetkililerinin ‘bilgisi dahilinde’ yapıyor. Ama yöneticiler ve bağışı alan vakıf, adamın kalbini bilmediği için bu rüşvet olmuyor!
Başka bir örnek yolsuzluğun hırsızlık olmadığı iddiası. Karaman, yolsuzluk yapana hırsız diyeni ‘yalan söylemek, iftira etmekle’ itham ediyor. “Muhalif siyasetçilerin hedefi, her vasıtayı kullanarak iktidarı düşürmek olursa gerekli gördüklerinde abartıyı, yalanı, iftirayı, kumpası kullanırlar. Onlar, yolsuzluk yapan için bu kelimeyi kullanmak amaca hizmet etmezse daha yıpratıcı olan “hırsızlık” kelimesini kullanmakta sakınca görmezler. Ama dindar bir Müslümanın ağzından çıkan her sözün hesabının sorulacağı şuurunda olması ve buna göre davranması gerekir.” Burada sanatçı bir taşla iki kuş vuruyor. Teknik detaya boğarak ‘bizim çocuklara hırsız demeyin, günaha girersiniz’ tehdidinde bulunuyor. Ayrıca yolsuzluğun hırsızlıktan daha hafif olduğunu savunuyor. Oysa hırsızlıkta mağdur sınırlı sayıda iken yolsuzlukta bütün bir toplumdur. 80 milyondan çalmak nasıl bir kişiden çalmaktan daha hafif olabilir?
ŞAŞIRTAN YAZICIOĞLU ÖRNEĞİ
Karaman’ın en büyük gaflarından biri Muhsin Yazıcoğulu hakkında yazdıkları. Pireye kızıp yorgan yakılmaması gerektiğini anlattığı yazıyı hiç de bağlamı değilken şu cümlelerle bitirmişti: “Mecellemizin 26. Maddesi şöyle der: ‘Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.’ Siyasette olan selim akıl ve kalb sahiplerine de bu kuralı hatırlatıyor ve örnek olarak merhum şehid Muhsin Yazıcıoğlu’nu dua ile anıyorum.”
AKP ve Erdoğan, Yazıcıoğlu’nun ölümü üzerindeki şüphe bulutlarının dağılmasını engelleyici bir duruş sergiledi. Takipsizlik kararı veren savcı Habip Korkmaz terfi ettirildi, şu anda Kocaeli Başsavcısı; takipsizlik kararını kaldıran Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ahmet Maden önce tenzil ile Kayseri’ye sürüldü. 15 Temmuz’dan sonra da ihraç edilip tutuklandı. ‘Soruşturmayı Erdoğan engelliyor’ iddiaları ortadayken bu satırları yazmak tesadüf olmasa gerek. Karaman, itikat ve fıkıhta geleneğe ve mezhepçiliğe ne kadar karşı ise siyasette o ölçüde geleneği günümüze taşımakta beis görmedi. Kundaktaki şehzadelerin katline fetva veren selefleri gibi devlet uğruna her türlü hukuksuzluğu ve cinayeti tecviz etmeye devam ediyor.
Deniz Baykal’ın bir kaset kumpasıyla görevden düşürüldüğü günlerde Karaman, ‘Günah kasetleri ve teşhiri’ başlıklı bir yazı yazdı. “Kanunların izinsiz dinleme ve görüntüleri kaydetmeyi yasaklaması durumunda -aksine bir zaruret bulunmadıkça- bu yasağa uymak gerekir. İslam ahlakına göre de insanların gizledikleri davranışlarını bilmek ve görmek için teşebbüste bulunmak (tecessüs) menedilmiştir. Ama gizlenen kusur ve günah kamuyu ilgilendiriyor ve bilinmemesi kamuya zarar veriyorsa devreye ‘zaruret’ girer ve zaruri olarak tespit ve gerektiği kadar teşhir edilir.” Erdoğan miting meydanlarında ‘Ne özeli, genel genel’ diyerek skandalı siyasi ranta dönüştürürken, fetvacısı da görevinin hakkını vermiş! Makyavel’in dediği gibi hedefe giden her yol mübah nasılsa…
Kemalistlerin fetvacısı Sabih Kanadoğlu vardı; rejimin bekası için gerekirse Anayasayı kanırtabilen ya da Vural Savaş’ı vardı, başbakana bile ‘vampir’ diyecek kadar ileri giden. Erdoğan’ın ise Hayrettin Karaman’ı ve Diyanet’i var, ihtiyaca göre fetva üreten. Aradaki fark sadece sakal değil, birinciler hukuku çalıyordu, ikinciler hem hukuku hem dini çaldılar.
[Bülent Korucu] 11.4.2019 [TR724]
Bilhassa konuşmada zikrettiği ‘liberal kesim’ inanmak istemiyordu duyduklarına. Ama genelde siyasal İslamı, özelde Tayyip Erdoğan’ı yakın takip edenler için sürpriz değildi söylenenler. 1992’de Erdoğan’ın talebiyle Hayrettin Karaman öncülüğünde kurulan ekip bir yıl çalışıp rapor hazırlamıştı. Hazırlanan metne, Türkiye’deki siyasal islamın master planı diyebiliriz. O gün çizilen yol haritasında bir dönemeçti Babuşçu’nun sözleri. Aksaray’da bulunan ve sekreteryası da olan mekanda toplanan isimler şunlardı: Sabahattin Zaim, M. Akif Aydın, Mehmet Yazıcı, Ahmet Tabakoğlu, Ömer Dinçer, İrfan Gündüz, Raşid Küçük, Kerim Aytekin, Mehmet Erdoğan, Nazif Gürdoğan, Faruk Beşer, Abdülaziz Bayındır. Milli Görüş Hareketini ve Adil Düzen’i analiz edip siyasal islama format atan grubun lokomotifi Hayrettin Karaman’dı ve Erdoğanla birlikte projenin yüklenicisi olarak halen aktif.
Aslında filmi biraz daha başa sarıp bir İslam Hukuku (Fıkıh) hocası olan Karaman’a yakın çekimde bakmak gerekiyor. Henüz daha genç bir asistanken akranı olan ilahiyatçı akademisyenlerle beraber bir grup kuruyor. ‘Yeminliler Grubu’ diye bilinen ekip kendisini ‘Hizmet Nesli’ olarak tanımlıyor.
Karaman’ın ‘Bir varmış, bir yokmuş’ isimli hatıratından öğrendiğimize göre grubun amacı “İmam-hatiplerde sahih bir İslam’ı öğretmek ve öğrencileri eğitmek, sonra da bunlar vasıtasıyla halkımıza sahih İslam öğretim ve eğitimi yapmak.” Aralarındaki haberleşmeyi yazışma yoluyla değil, yılda iki kez İstanbul’da toplanarak sağlamayı planlarlar. Bu periyodun yetmeyeceği düşüncesiyle bir minibüs alıp, ‘kitap dergi dağıtımı’ perdesiyle şehirleri dolaşıp irtibatı temin etmeyi düşünürler. Ancak proje akim kalır. Ekip, Karaman’ın hayal ettiği performansı gösteremez ve o, yeminin peşinde neredeyse tek başına kalır. Tayyar Altıkulaç gibi isimler sosyal çabayı yeterli bulurken, Karaman siyasallaşmayı vazgeçilmez görür. Erdoğanla yolları kesiştiğinde yapışık ikizler gibi ayrılmamak üzere birleştiklerini biliyordu. ‘Yeminliler’in cemaat ve tarikatlar kadar etkin olamamasını karizma eksikliğine bağlıyordu. Aradığı karizma fazlasıyla Erdoğan’da vardı.
Bu arada Ensar Vakfı ve onun üzerinden Yenişafak gazetesini kontrolüne almayı başarır, Karaman. Ancak şansının gerçek anlamda döndüğü an Erdoğan’dan aldığı ‘Adil Düzeni’ revize teklifidir. Yukarda söz ettiğim ve mekandan dolayı Aksaray Grubu diyebileceğimiz ekibin hazırladığı Raporda “Parti Türkiye’de bir düzen değişikliği yapmak istiyorsa getireceği düzene geçiş aşamalarını tespit etmeli, ülkenin ve dünyanın içinde ilk aşamayı planlamalı, buna uygun bir parti programı oluşturmalıdır. İşte bu program İslami düzenin kendisi değil, ona götüren yolun başı, ona açılan kapı olacaktır.” Sonucuna varılmıştı. Bir anlamda AKP’nin temeli o raporla atılmıştı.
Karaman’ın 21 yıl sonra 25 Mayıs 2014’te Yenişafak’ta kaleme aldığı bir yazı o cümlelerin biraz daha açılmış hali gibidir. “İçinde bulunduğumuz şartlar, adım adım İslâm’a giderken bir aracın kullanılmasını zaruri kılarsa, o aracı kullanırız. Bu kavram olur, kurum olur, parti olur… O araç kullanıldığı zaman, amaca ulaşma açısından karşılaşılan netice önemlidir. Zaruret o aracı meşru kılar.” Erdoğan’ın ‘Gerekirse papaz elbisesi bile giyerim’ sözünün ilham kaynağı işte bu zihniyet. Makyavelizm tam da böyle bir şey.
Teorisyenliğini Karaman’ın yaptığı projenin hayata geçiricisi Erdoğan oldu ve süreç içindeki proaktif rolünü hiç elden bırakmadı. Bu yüzden ‘Makyavelist Kuklacı’ tanımlamasını fazlasıyla hak ediyor. Tıpkı İtalya’da Gladyo’yu yöneten P2 Locası gibi kuklacılığa soyunmuş durumda. Hedefe giden yolda ihtiyaç duyulan her türlü fetvayı üretmekle kalmıyor, Erdoğan ve icraatlarını meşrulaştırmak; olmuyorsa kafa karıştırmak için dini bilgisini kullanıyor. Devleti ve ona giden yolda araç olarak gördüğü partiyi kutsamaktan geri durmuyor.
STV ve Bankasya gibi pek çok kurumunda danışmanlık yaptığı Hizmet Hareketi’ni hep politik projesinin önündeki engel olarak gördü. Elini öpmeye gelen bürokratlara “Hani o ‘Cebrail gelip parti kursa desteklemem’ diyenler var ya onlara karşı uyanık olun” nasihatı vermekte sakınca görmedi.
Tam bu noktada yine Babuşcu’dan yardım alalım. Ne diyordu açık sözlü AKP’li Başkan: “AKP iktidarı 10 yılda çok şey yaptı, ancak yaptıkları devletin kurumsal hafızasına yazılmazsa bertaraf edilmesi çok kolay olur. Devletin kurumsal hafızasına düşülecek notlar açısından AK Parti çok daha uzun süre iktidarda olmak durumundadır” Tercümesi şu: iktidar olmak yetmez, devleti sıfırdan kurmamız gerekiyor. Hep eleştirdikleri cumhuriyet jakobenleri gibi, devlete tamamen hakim olmayı ve milleti adam etmeyi hedeflerine koydular. ‘Onların Köy Enstitüleri varsa bizim de İmam Hatiplerimiz var.’ dediler. Toplumu dönüştürmek için İHL’leri araçsallaştırıp yaygınlaştırdılar. İyiden iye bir ideolojiye çevirip içini boşalttıkları Politik İslam’ın taşıyıcısı zombiler yaratmak istediler her yaştan.
YOLSUZLUK HIRSIZLIK DEĞİLDİR
Konunun biraz daha vuzuha kavuşması için ‘Makyavelist Kuklacı’nın Erdoğan’ın yolundaki engelleri bertaraf etmek üzere ürettiği fetvalardan bir seçki yapmakta fayda var. Mesela belediyelerden İslamcı vakıf ve derneklere akıtılan dolaylı kaynakların rüşvet olmadığını iddia ediyor. Bunu eleştirenleri ‘Allahın nurunu söndürmeye çalışmakla’ suçluyor. “Devletle, belediyelerle işi olan kimseler, İslami hassasiyetleri olan yöneticilerin bilgisi dahilinde vakıflara bağışlarda bulunup sonra “iş ve ihale almak” gibi hususlarda bundan yararlanma amacı taşıyabilir. Bu amaç bilinmedikçe yöneticiyi ve vakfı hatalı görmek doğru olmaz. Buna rüşvet denmez.” Bu cümleler Karaman’a ait ve amiyane tabirle hoca ‘salağa yatıyor’. Paragraftaki önemli kelime ‘yöneticinin bilgisi dahilinde’. Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek diye usul öğreten bir dinin mensupları, bağışlarını belediye yetkililerinin ‘bilgisi dahilinde’ yapıyor. Ama yöneticiler ve bağışı alan vakıf, adamın kalbini bilmediği için bu rüşvet olmuyor!
Başka bir örnek yolsuzluğun hırsızlık olmadığı iddiası. Karaman, yolsuzluk yapana hırsız diyeni ‘yalan söylemek, iftira etmekle’ itham ediyor. “Muhalif siyasetçilerin hedefi, her vasıtayı kullanarak iktidarı düşürmek olursa gerekli gördüklerinde abartıyı, yalanı, iftirayı, kumpası kullanırlar. Onlar, yolsuzluk yapan için bu kelimeyi kullanmak amaca hizmet etmezse daha yıpratıcı olan “hırsızlık” kelimesini kullanmakta sakınca görmezler. Ama dindar bir Müslümanın ağzından çıkan her sözün hesabının sorulacağı şuurunda olması ve buna göre davranması gerekir.” Burada sanatçı bir taşla iki kuş vuruyor. Teknik detaya boğarak ‘bizim çocuklara hırsız demeyin, günaha girersiniz’ tehdidinde bulunuyor. Ayrıca yolsuzluğun hırsızlıktan daha hafif olduğunu savunuyor. Oysa hırsızlıkta mağdur sınırlı sayıda iken yolsuzlukta bütün bir toplumdur. 80 milyondan çalmak nasıl bir kişiden çalmaktan daha hafif olabilir?
ŞAŞIRTAN YAZICIOĞLU ÖRNEĞİ
Karaman’ın en büyük gaflarından biri Muhsin Yazıcoğulu hakkında yazdıkları. Pireye kızıp yorgan yakılmaması gerektiğini anlattığı yazıyı hiç de bağlamı değilken şu cümlelerle bitirmişti: “Mecellemizin 26. Maddesi şöyle der: ‘Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.’ Siyasette olan selim akıl ve kalb sahiplerine de bu kuralı hatırlatıyor ve örnek olarak merhum şehid Muhsin Yazıcıoğlu’nu dua ile anıyorum.”
AKP ve Erdoğan, Yazıcıoğlu’nun ölümü üzerindeki şüphe bulutlarının dağılmasını engelleyici bir duruş sergiledi. Takipsizlik kararı veren savcı Habip Korkmaz terfi ettirildi, şu anda Kocaeli Başsavcısı; takipsizlik kararını kaldıran Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ahmet Maden önce tenzil ile Kayseri’ye sürüldü. 15 Temmuz’dan sonra da ihraç edilip tutuklandı. ‘Soruşturmayı Erdoğan engelliyor’ iddiaları ortadayken bu satırları yazmak tesadüf olmasa gerek. Karaman, itikat ve fıkıhta geleneğe ve mezhepçiliğe ne kadar karşı ise siyasette o ölçüde geleneği günümüze taşımakta beis görmedi. Kundaktaki şehzadelerin katline fetva veren selefleri gibi devlet uğruna her türlü hukuksuzluğu ve cinayeti tecviz etmeye devam ediyor.
Deniz Baykal’ın bir kaset kumpasıyla görevden düşürüldüğü günlerde Karaman, ‘Günah kasetleri ve teşhiri’ başlıklı bir yazı yazdı. “Kanunların izinsiz dinleme ve görüntüleri kaydetmeyi yasaklaması durumunda -aksine bir zaruret bulunmadıkça- bu yasağa uymak gerekir. İslam ahlakına göre de insanların gizledikleri davranışlarını bilmek ve görmek için teşebbüste bulunmak (tecessüs) menedilmiştir. Ama gizlenen kusur ve günah kamuyu ilgilendiriyor ve bilinmemesi kamuya zarar veriyorsa devreye ‘zaruret’ girer ve zaruri olarak tespit ve gerektiği kadar teşhir edilir.” Erdoğan miting meydanlarında ‘Ne özeli, genel genel’ diyerek skandalı siyasi ranta dönüştürürken, fetvacısı da görevinin hakkını vermiş! Makyavel’in dediği gibi hedefe giden her yol mübah nasılsa…
Kemalistlerin fetvacısı Sabih Kanadoğlu vardı; rejimin bekası için gerekirse Anayasayı kanırtabilen ya da Vural Savaş’ı vardı, başbakana bile ‘vampir’ diyecek kadar ileri giden. Erdoğan’ın ise Hayrettin Karaman’ı ve Diyanet’i var, ihtiyaca göre fetva üreten. Aradaki fark sadece sakal değil, birinciler hukuku çalıyordu, ikinciler hem hukuku hem dini çaldılar.
[Bülent Korucu] 11.4.2019 [TR724]
Dağ fare doğurdu, Albayrak hiç şaşırtmadı; Olsa dükkân sizin! [Semih Ardıç]
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “yapısal reform” diye reklamını yaptığı power point sunumda anlattıkları tr724.com okurları için sürpriz olmadı.
Zira Albayrak, 8 Nisan’da “Türkiye power point sunumdan daha fazlasına muhtaç” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/turkiye-power-point-reformdan-fazlasina-muhtac/) temas ettiğim temenniler manzumesine yakın bir paket açıkladı.
KRİZDEN ÇIKIŞ REÇETESİ YİNE YOK
İstanbul’da Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde ekrana yansıtılan sunum sayfalarında krize şifa niyetine sürülecek merheme rastlanılmadı.
Eskiden Maliye Bakanı bir paket açıkladığında yer yerinden oynardı. Bakanların da paketin de bir ağırlığı vardı. Albayrak o müesseseyi de çökertti.
Bütçe açığında (2018’de 72 milyar TL, 2019’da 100 milyar TL) Cumhuriyet tarihinin rekorunu kıran Hazine Bakanı Albayrak seçim rüşvetlerinin ve kamudaki israfın maliyetini vatandaşın omzuna yükleyeceğinin işaretini verdi.
KIDEM TAZMİNATI BÜTÇE AÇIĞINA GİDECEK
Sunum ile aynı gün bin küsur odalı Saray’a 23 yeni taşıtın daha alınacağı açıklandı.
Vatandaşın kemerinde sıkacak delik kalmadığı halde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, “yapısal reform” gibi mutantan ibarelerle kıdem tazminatına göz dikti.
Albayrak’ın sunumuna bakılırsa en müşahhas adım bu mevzuda atılacak. Sene sonuna kadar Kıdem Tazminatı Fonu kurulacak. İşverenler kıdem için biriktirdiği paraları bu fona aktaracak.
Tazminat hakları fona aktarılırken işçinin hakkı yarı yarıya azaltılacak. Böylece hükûmet birkaç aylığına da olsa aradığı sıcak paraya kavuşmuş olacak.
2002’den beri iktidarda olan ve her reform paketinde ilk sıralarda Kıdem Tazminatı Fonu’nu gösteren AKP’nin işçilere rağmen böyle bir adım atabileceğine ihtimal vermiyorum.
Bu sefer para lazım olduğu için gözlerini karartırlarsa bir ihtimal fon kurulabilir.
İŞSİZLİK FONU’NDAN SONRA HÜKÛMETE YENİ KAYNAK
Doların tırmandığı, enflasyonun yüzde 20’lere tırmandığı ve dolarizasyon temayülünün zirvede olduğu bir ekonomide böyle bir fonun akıbeti Tasarrufu Teşvik Fonu’ndan farklı olmayacaktır.
Hükûmet İşsizlik Fonu’ndan 11 milyar TL’yi 2018 senesinde sessiz sedasız üç kamu bankasına aktardı. Daha evvel de 14,5 milyar TL Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) için ödünç alınmıştı.
O paralar yerine konulmadığı gibi şimdi de kıdem tazminatlarına bir nevi el konulacak.
KAMU BANKALARI BATTI, HAZİNE 28 MİLYAR TL VERECEK
Albayrak’ın sunumunda tarihî bir itiraf vardı. Kamu bankaları resmen batmış.
Ziraat Bankası, Vakıfbank, Halkbank ve Eximbank’a toplam 28 milyar TL devlet iç borçlanma senedi (DİBS) verilecek. Zira bankaların batık müteahhite, futbol kulüplerine ve kredi kartı borcunu ödeyemeyenlere verilen kredilerin bir bedeli vardı.
Türkiye’de şahıs ve şirketlerin borcu 29 Mart itibarıyla 2,5 trilyon lira oldu. Borç tutarı millî gelirin yüzde 68’ine tekabül ediyor.
Talimatla verilen krediler yüzünden kamu bankalarının sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 12 hududuna kadar geriledi.
Şimdi ya hükûmet ya doğrudan sermaye koyacak ya da Hazine kâğıdı verecek. Bankalar da o kâğıtları teminat göstererek yurt dışından bulabilirlerse sermaye benzeri kredi temin edecek.
BANKALARI BU HALE KİM GETİRDİ?
Hani bankalar sağlamdı? Sağlamsa Hazine bu yükün altına niye giriyor? Bunu gören yabancı daha yüksek faiz talep etmeyecek mi? AKP’ye yakın bir avuç firmayı kurtarmanın maliyeti 82 milyona çıkarılıyor.
İşsizlik Fonu’ndan aktarılan 11 milyar TL bile kâfi gelmedi ve yeniden sermaye takviyesi ihtiyacı hasıl oldu.
Çözüm için kaynak bile gösteremeyen bir Hazin Bakanı!
BES’E GİREN BİR DAHA ÇIKAMAYACAK
“Yeni Ekonomi Programı Yapısal Dönüşüm Adımları” ismi verilen power point sunuma göre bireysel emeklilik sistemine (BES) geçiş mecburi hale getirilecek ve çalışanların BES’ten çıkma hakkı tanınmayacak.
Devlete her ay sigorta ödemesi yapan milyonlarca çalışanı BES’e zorlamak olsa olsa tek adam rejimlerine has bir uygulama olabilir. Karayolu Trafik Sigortası yaptırana kaskoyu da mecburi tutmaktan ne farkı var?
Ekonomi istikrarlı ise, kur artmıyorsa, enflasyon yüzde 3’lere inmişse BES’te para biriktirmek hem vatandaş hem de devlet namına kârlı olabilir. Amma velâkin son üç yılda TL fonlarda tutulan BES primleri pula döndü.
Bu yüzden sisteme giren iki kişiden biri çıktı. Albayrak’ın bu açıklaması gösteriyor ki bundan gayrı devlet her ay BES parası kesmeye devam edecek. Ne reform ne reform!
ÜST KURULLAR ÇALIŞMIYOR Kİ YENİSİNİ KURUYORSUNUZ
Albayrak, Sigortacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (SDDK) faaliyete geçeceğini “müjde” diye duyurdu.
Merkez Bankası’nın bile Albayrak’tan talimat aldığını cümle âlem duydu.
ABD Doları’nın 22 Mart’ta 5,84 TL’ye fırladığında Albayrak’ın “Yabancı bankaların dolar almaması için TL verilmeyecek.” talimatı yüzünden Londra’da dolar-TL takas (swap) faizi yüzde 1.300’e kadar fırlamıştı.
Yabancı yatırımcı rehin alındı ve sun’i şekilde kur düşürülmeye çalışıldı. Ne Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ne Merkez Bankası ne de diğer üst kurulların bir hükmü kaldı.
AKP lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın iki dudağı arasında bir idarede üst kurullarda neymiş! Türkiye ne de olas artık bir aile şirketi ve şirketin genel müdürü de Erdoğan.
MASRAFTAN BAŞKA BİR İŞE YARAMAZ
Mamafih Albayrak, SDDK kuracak. Yeni bir başkan, yardımcıları, memurları, uzmanlar ve makam arabaları derken bütçede yeni bir gider kalemi daha! Krizde ne kadar isabetli bir reform değil mi?
DEVLET SERACILIK YAPACAK
Albayrak’ın incilerinden biri de gıda fiyatlarını düşürmek için SERA AŞ kurmak. Tanzim satış çadırlarını seçimi kaybedince İstanbul ve Ankara’da söken hükûmet şimdi de seracılık yapmaya karar verdi.
2 bin hektar alanda başlayacak ve 5 bin hektara kadar çıkacak seracılık. Çiftçiler ekran başında mazot, gübre ve ilacın fiyatının düşürüldüğü müjdesi gelecek mi diye bekleye dursun, AKP hükûmeti onlara rakip olmaya karar verdi.
Örtü altı sebzecilikte yüzde 25 payı olacakmış Sera AŞ’nin. Bu bir macera. Tanzim çadırları hamlesi nasıl fiyasko ile neticelendi ise Sera AŞ’yi ondan daha beter bir akıbet bekliyor.
220 MİLYAR DOLAR BORÇ NE OLACAK?
Özel sektörün 220 milyar dolar borcunu nasıl ödeyeceğine ya da bu borçlar yüzünden sermayesi azalan bankaların ne yapacağına dair Albayrak’ın elle tutulur bir ifadesi yoktu.
BDDK ile Bankalar Birliği’nin batık kredileri bilanço dışına çıkarmak için çalıştığını söylemekle iktifa etti. Üzerinde durdukları modelle sadece enerji şirketlerinin kullandığı 51 milyar dolar borcun altından kalkılamaz.
Bir de “70 milyon turist 70 milyar dolar gelir” hedefi var ki evlere şenlik. Türkiye turist başına 700 dolar gelir elde edebiliyor. Bir an için sayının tutturulduğunu kabul edelim o vakit bile gelirin 70 milyar dolara ulaşması Mars’a insan göndermek kadar zor.
AVRUPALI TURİST GELMİYOR Kİ!
İnternette satılık işyeri ilanları içinde oteller ve turistik tesisler ilk sırada. Onları kapatırken 70 milyon turisti kim getirecek ve nerede ağırlayacak?
Türkiye’nin hukuk ve demokraside 3’üncü dünya ligine düştüğü bir zaman diliminde o kadar turist nereden gelecek? Avrupalı turist, Türkiye’yi tatil güzergâhından çıkaralı çok oldu.
Çin ve Kuzey Kore, “Gazeteci tutuklamakta bizi bile geçtiler. Bunu nasıl başarmışlar? Gidin yerinde inceleyin!” diye milyonlarca kişiyi gönderirse bilemem tabii.
BAŞTAN SAVMAK İÇİN SUNUM YAPIYOR
Albayrak’ın sunumda elle tutulur bir veri ya da umut vaat eden bir madde maalesef yoktu. Baştan savmak için ayda bir sunum yapıyor.
Albayrak ve müşavirlerinin “yapısal reform” bahsine Amerika’ya Uluslararası Para Fonu (IMF) toplantılarına gitmeden evvel yaptı desinler diye idare-i maslahattan bir iş olarak baktığı o kadar belliydi ki!
Albayrak, yatırımcı nezdinde zerre kadar makes bulmayacak bir sunum yaptığı için kendisi ile ne kadar iftihar etse azdır.
PİYASA KALE ALMADI
Bu arada Damat Berat power point sunumda “Bakın burası çok önemli!” dememek için neredeyse dilini ısırdı. İyi tembih etmişler.
Sunuma başlarken dolar 5,67 TL, euro 6,40 TL idi. Sunum bitti ve döviz cenahında yaprak kıpırdamadı.
İktisat dersinde final ödevi bile olamayacak kadar zayıf bir sunuma niye itimat etsinler ki!
Yabancı mesajını Borsa İstanbul (BİST) üzerinden verdi. BİST 10 Nisan’da yüzde 1,2 değer kaybetti. Hazine faizi yükseldi
Soru bile almadan kürsüyü terk eden Albayrak’ın veda cümlesini sunumun başlığı yapabilirsiniz:
“Kalın sağlıcakla…”
[Semih Ardıç] 11.4.2019 [TR724]
Zira Albayrak, 8 Nisan’da “Türkiye power point sunumdan daha fazlasına muhtaç” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/turkiye-power-point-reformdan-fazlasina-muhtac/) temas ettiğim temenniler manzumesine yakın bir paket açıkladı.
KRİZDEN ÇIKIŞ REÇETESİ YİNE YOK
İstanbul’da Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde ekrana yansıtılan sunum sayfalarında krize şifa niyetine sürülecek merheme rastlanılmadı.
Eskiden Maliye Bakanı bir paket açıkladığında yer yerinden oynardı. Bakanların da paketin de bir ağırlığı vardı. Albayrak o müesseseyi de çökertti.
Bütçe açığında (2018’de 72 milyar TL, 2019’da 100 milyar TL) Cumhuriyet tarihinin rekorunu kıran Hazine Bakanı Albayrak seçim rüşvetlerinin ve kamudaki israfın maliyetini vatandaşın omzuna yükleyeceğinin işaretini verdi.
KIDEM TAZMİNATI BÜTÇE AÇIĞINA GİDECEK
Sunum ile aynı gün bin küsur odalı Saray’a 23 yeni taşıtın daha alınacağı açıklandı.
Vatandaşın kemerinde sıkacak delik kalmadığı halde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, “yapısal reform” gibi mutantan ibarelerle kıdem tazminatına göz dikti.
Albayrak’ın sunumuna bakılırsa en müşahhas adım bu mevzuda atılacak. Sene sonuna kadar Kıdem Tazminatı Fonu kurulacak. İşverenler kıdem için biriktirdiği paraları bu fona aktaracak.
Tazminat hakları fona aktarılırken işçinin hakkı yarı yarıya azaltılacak. Böylece hükûmet birkaç aylığına da olsa aradığı sıcak paraya kavuşmuş olacak.
2002’den beri iktidarda olan ve her reform paketinde ilk sıralarda Kıdem Tazminatı Fonu’nu gösteren AKP’nin işçilere rağmen böyle bir adım atabileceğine ihtimal vermiyorum.
Bu sefer para lazım olduğu için gözlerini karartırlarsa bir ihtimal fon kurulabilir.
İŞSİZLİK FONU’NDAN SONRA HÜKÛMETE YENİ KAYNAK
Doların tırmandığı, enflasyonun yüzde 20’lere tırmandığı ve dolarizasyon temayülünün zirvede olduğu bir ekonomide böyle bir fonun akıbeti Tasarrufu Teşvik Fonu’ndan farklı olmayacaktır.
Hükûmet İşsizlik Fonu’ndan 11 milyar TL’yi 2018 senesinde sessiz sedasız üç kamu bankasına aktardı. Daha evvel de 14,5 milyar TL Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) için ödünç alınmıştı.
O paralar yerine konulmadığı gibi şimdi de kıdem tazminatlarına bir nevi el konulacak.
KAMU BANKALARI BATTI, HAZİNE 28 MİLYAR TL VERECEK
Albayrak’ın sunumunda tarihî bir itiraf vardı. Kamu bankaları resmen batmış.
Ziraat Bankası, Vakıfbank, Halkbank ve Eximbank’a toplam 28 milyar TL devlet iç borçlanma senedi (DİBS) verilecek. Zira bankaların batık müteahhite, futbol kulüplerine ve kredi kartı borcunu ödeyemeyenlere verilen kredilerin bir bedeli vardı.
Türkiye’de şahıs ve şirketlerin borcu 29 Mart itibarıyla 2,5 trilyon lira oldu. Borç tutarı millî gelirin yüzde 68’ine tekabül ediyor.
Talimatla verilen krediler yüzünden kamu bankalarının sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 12 hududuna kadar geriledi.
Şimdi ya hükûmet ya doğrudan sermaye koyacak ya da Hazine kâğıdı verecek. Bankalar da o kâğıtları teminat göstererek yurt dışından bulabilirlerse sermaye benzeri kredi temin edecek.
BANKALARI BU HALE KİM GETİRDİ?
Hani bankalar sağlamdı? Sağlamsa Hazine bu yükün altına niye giriyor? Bunu gören yabancı daha yüksek faiz talep etmeyecek mi? AKP’ye yakın bir avuç firmayı kurtarmanın maliyeti 82 milyona çıkarılıyor.
İşsizlik Fonu’ndan aktarılan 11 milyar TL bile kâfi gelmedi ve yeniden sermaye takviyesi ihtiyacı hasıl oldu.
Çözüm için kaynak bile gösteremeyen bir Hazin Bakanı!
BES’E GİREN BİR DAHA ÇIKAMAYACAK
“Yeni Ekonomi Programı Yapısal Dönüşüm Adımları” ismi verilen power point sunuma göre bireysel emeklilik sistemine (BES) geçiş mecburi hale getirilecek ve çalışanların BES’ten çıkma hakkı tanınmayacak.
Devlete her ay sigorta ödemesi yapan milyonlarca çalışanı BES’e zorlamak olsa olsa tek adam rejimlerine has bir uygulama olabilir. Karayolu Trafik Sigortası yaptırana kaskoyu da mecburi tutmaktan ne farkı var?
Ekonomi istikrarlı ise, kur artmıyorsa, enflasyon yüzde 3’lere inmişse BES’te para biriktirmek hem vatandaş hem de devlet namına kârlı olabilir. Amma velâkin son üç yılda TL fonlarda tutulan BES primleri pula döndü.
Bu yüzden sisteme giren iki kişiden biri çıktı. Albayrak’ın bu açıklaması gösteriyor ki bundan gayrı devlet her ay BES parası kesmeye devam edecek. Ne reform ne reform!
ÜST KURULLAR ÇALIŞMIYOR Kİ YENİSİNİ KURUYORSUNUZ
Albayrak, Sigortacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (SDDK) faaliyete geçeceğini “müjde” diye duyurdu.
Merkez Bankası’nın bile Albayrak’tan talimat aldığını cümle âlem duydu.
ABD Doları’nın 22 Mart’ta 5,84 TL’ye fırladığında Albayrak’ın “Yabancı bankaların dolar almaması için TL verilmeyecek.” talimatı yüzünden Londra’da dolar-TL takas (swap) faizi yüzde 1.300’e kadar fırlamıştı.
Yabancı yatırımcı rehin alındı ve sun’i şekilde kur düşürülmeye çalışıldı. Ne Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ne Merkez Bankası ne de diğer üst kurulların bir hükmü kaldı.
AKP lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın iki dudağı arasında bir idarede üst kurullarda neymiş! Türkiye ne de olas artık bir aile şirketi ve şirketin genel müdürü de Erdoğan.
MASRAFTAN BAŞKA BİR İŞE YARAMAZ
Mamafih Albayrak, SDDK kuracak. Yeni bir başkan, yardımcıları, memurları, uzmanlar ve makam arabaları derken bütçede yeni bir gider kalemi daha! Krizde ne kadar isabetli bir reform değil mi?
DEVLET SERACILIK YAPACAK
Albayrak’ın incilerinden biri de gıda fiyatlarını düşürmek için SERA AŞ kurmak. Tanzim satış çadırlarını seçimi kaybedince İstanbul ve Ankara’da söken hükûmet şimdi de seracılık yapmaya karar verdi.
2 bin hektar alanda başlayacak ve 5 bin hektara kadar çıkacak seracılık. Çiftçiler ekran başında mazot, gübre ve ilacın fiyatının düşürüldüğü müjdesi gelecek mi diye bekleye dursun, AKP hükûmeti onlara rakip olmaya karar verdi.
Örtü altı sebzecilikte yüzde 25 payı olacakmış Sera AŞ’nin. Bu bir macera. Tanzim çadırları hamlesi nasıl fiyasko ile neticelendi ise Sera AŞ’yi ondan daha beter bir akıbet bekliyor.
220 MİLYAR DOLAR BORÇ NE OLACAK?
Özel sektörün 220 milyar dolar borcunu nasıl ödeyeceğine ya da bu borçlar yüzünden sermayesi azalan bankaların ne yapacağına dair Albayrak’ın elle tutulur bir ifadesi yoktu.
BDDK ile Bankalar Birliği’nin batık kredileri bilanço dışına çıkarmak için çalıştığını söylemekle iktifa etti. Üzerinde durdukları modelle sadece enerji şirketlerinin kullandığı 51 milyar dolar borcun altından kalkılamaz.
Bir de “70 milyon turist 70 milyar dolar gelir” hedefi var ki evlere şenlik. Türkiye turist başına 700 dolar gelir elde edebiliyor. Bir an için sayının tutturulduğunu kabul edelim o vakit bile gelirin 70 milyar dolara ulaşması Mars’a insan göndermek kadar zor.
AVRUPALI TURİST GELMİYOR Kİ!
İnternette satılık işyeri ilanları içinde oteller ve turistik tesisler ilk sırada. Onları kapatırken 70 milyon turisti kim getirecek ve nerede ağırlayacak?
Türkiye’nin hukuk ve demokraside 3’üncü dünya ligine düştüğü bir zaman diliminde o kadar turist nereden gelecek? Avrupalı turist, Türkiye’yi tatil güzergâhından çıkaralı çok oldu.
Çin ve Kuzey Kore, “Gazeteci tutuklamakta bizi bile geçtiler. Bunu nasıl başarmışlar? Gidin yerinde inceleyin!” diye milyonlarca kişiyi gönderirse bilemem tabii.
BAŞTAN SAVMAK İÇİN SUNUM YAPIYOR
Albayrak’ın sunumda elle tutulur bir veri ya da umut vaat eden bir madde maalesef yoktu. Baştan savmak için ayda bir sunum yapıyor.
Albayrak ve müşavirlerinin “yapısal reform” bahsine Amerika’ya Uluslararası Para Fonu (IMF) toplantılarına gitmeden evvel yaptı desinler diye idare-i maslahattan bir iş olarak baktığı o kadar belliydi ki!
Albayrak, yatırımcı nezdinde zerre kadar makes bulmayacak bir sunum yaptığı için kendisi ile ne kadar iftihar etse azdır.
PİYASA KALE ALMADI
Bu arada Damat Berat power point sunumda “Bakın burası çok önemli!” dememek için neredeyse dilini ısırdı. İyi tembih etmişler.
Sunuma başlarken dolar 5,67 TL, euro 6,40 TL idi. Sunum bitti ve döviz cenahında yaprak kıpırdamadı.
İktisat dersinde final ödevi bile olamayacak kadar zayıf bir sunuma niye itimat etsinler ki!
Yabancı mesajını Borsa İstanbul (BİST) üzerinden verdi. BİST 10 Nisan’da yüzde 1,2 değer kaybetti. Hazine faizi yükseldi
Soru bile almadan kürsüyü terk eden Albayrak’ın veda cümlesini sunumun başlığı yapabilirsiniz:
“Kalın sağlıcakla…”
[Semih Ardıç] 11.4.2019 [TR724]
Sippenhaft –aile boyu “suç” [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
17/25 Aralık yolsuzluklarını ortaya çıkartan polisler çok uzun süredir – çoğu beş yıl civarı – hapishanedeler. Suçları yolsuzlukları ortaya çıkartmak mıdır? Sivil darbeye teşebbüs mü yoksa? Evet, gülünç gelebilir, özellikle de Türkiye siyasetine yabancı olanlara, biliyorum. Ancak durum tam da bu! Soruşturmaları yapan emniyet görevlileri ne yapsalardı yani?
Suçun kimlere uzandığını fark ettiklerinde, soruşturma dosyasını bir şekilde kapatsalar mıydı? “İşin ucu siyasi iradeye, bakanlara kadar uzanıyor, iyisi mi bu dosyayı sümenaltı edelim” mı demeleri bekleniyordu? Böyle yapsalar bir tür “vatan hizmetinde” mi bulunmuş olacaklardı? İran’dan Türkiye’ye uzanan uluslararası boyutlarda ve inanılmaz büyüklükteki yolsuzluk zinciri yok mu sayılmalıydı?
Aynı şekilde, AKP’ye yakın veya onun beslediği farklı sektörlerden yandaş iş insanları ile dönemin siyasal karar alıcıları, icrai bakanları ve bürokratları arasındaki yasalara ve yönetmeliklere aykırı – norm dışı ve etik dışı – ilişkiler gün yüzüne çıkartılmasa mıydı? Bu tür uluslararası ve ulusal yolsuzlukların örtbas edilmesinde ne gibi bir “milli çıkar” var? Türk basını, medyası ve akademisi bunu yeterince sorgulamadı. Tabi, fosseptik patladığında ve bu kirli, utanılası ilişkiler ağı meydana çıktığında ilk tepkiler olması gerektiği gibi oldu.
Yoğun bir eleştiri bombardımanı baş gösterdi. Para sayma makineleri, ayakkabı kutusundan çıkan dolarlar, çikolata kutularıyla bakanlara gönderilen rüşvetler, Halkbank müdürünün “imam hatip açmak için evinde bulundurduğunu” söylediği yüksek meblağlarda para, haftalarca ana akım medyada ve internette gözler önüne kondu. CHP ve MHP dâhil, muhalefet bu olayın üzerine gitti. Tapeler mecliste dinletildi ve tutanaklara girdi. CHP de MHP de tüm muhalefet stratejisini haklı olarak bu yolsuzlukların üzerine inşa ettiler ve kararlı şekilde hükümete yüklendiler. Sosyal medyada yolsuzlukları net şekilde ifşa eden ve ortaya koyan tapeler – ses kayıtları – viral oldu ve milyonlarca insan tarafından dinlendi.
Hükümet başlangıçta oldukça korkmakla beraber (bunu yine internete düşen telefon görüşmelerine ilişkin ses kayıtlarından anlıyoruz), kısa sürede toparladı ve bir “strateji” oluşturdu. Bu stratejinin temeli, diskur belirlemesi üzerine inşa edilmişti. Derhal bu tapelerin sahte olduğu (teknoloji kullanılarak üretildiği) ve dış-iç düşmanlar tarafından tasarlanan bir hükümeti devirme planı, bir sivil darbe teşebbüsü olduğu ileri sürüldü. Her ne kadar işin başında herkes bu iddialara bıyık altından gülerek hükümete Yüce Divan yolunun göründüğünü düşünse de, zamanla göl maya tutmaya başladı! Erdoğan ve ekibinin yargıyı derin devlet yardımıyla denetime alması, medyada sağlanan büyük kontrol, devletin kolluk güçlerinin bu örtbas girişiminde enstrüman olarak kullanılması ve polis devleti uygulamalarına geçilmesi, diskuru topluma endoktrine etti ve kabul ettirdi. Erdoğan Bayraktar’ın “ne yaptıysam başbakanın (Erdoğan’ın!) talimatıyla yaptım” demesi bile unutuldu. Yargıda ve emniyette devam eden süreç, anayasa çiğnenerek, yasalar ayaklar altına alınarak durduruldu. Ve işini yapan yargıçlar, savcılar ve emniyet görevlileri önce başka yerlere atandı (sürüldü!), böylece dosyaların başına güvenilen ve derinlere-İslamcılara sadık adamlar getirildi ki rahatlıkla her şey örtbas edilsin. Sonra bu sürülen hâkim, savcı ve polisler görevlerinden alındı. Derken hapse atıldı! Hırsıza suçüstü yapan, hırsızı yakalayan, işlenilen suçu kanıtlarıyla ortaya koyan yolsuzluk soruşturmaları apar topar kapatıldı!
Şimdi işin enteresan tarafı şudur. Bu tutuklanan ekibin eşleri de hapistedir an itibarıyla. Evet, yanlış duymadınız! Çoğu en kadını olan, yani devlette ya da özel sektörde çalışmayan, bu kadınlar, salt eşleri eşek arısı kovanına çomak soktu diye hapse atılmışlardır. İbret olsun, bir daha kimse onlarla uğraşmaya cesaret edemesin, rahatlıkla üçkâğıt ve abrakadabra ilişkilerini devam ettirebilsinler diye, bir tür mostralık oluşturdu “devlet”. Biliyorum, bu dehşetengiz uygulamanın yanına devlet ibaresini koymak olanaksız. Fakat bu yaşanan vodvil, bu fars, bu komedya tam da buna işaret etmekte esasen. Ortada devlet yok. Ve bir gün tarihçiler bugünlerde yaşanan çöküş dönemini yazarlarken, “her şey 17 Aralık’ta başladı” diye yazacaklar, kuşkusuz.
Daha önce Hitler dönemi Almanya’sında yaşanan “Sippenhaft” uygulamasına değinmiştim. Hatırlatayım. Suçun şahsiliği ilkesi, devleti geçtik, hukukun ana ilkesidir. Mezopotamya’da ilk uygarlıklar doğduğunda, Hammurabi kanunları olarak bildiğimiz uygulamalarla beraber, bu ilke yerleşmiş, modern hukuk da dâhil evrensel insanlığın hukuk birikiminin merkezini oluşturmuştur. Yani babanın işlediği suçtan dolayı oğlu, eşin işlediği suçtan dolayı diğer eş cezalandırılamaz. Hitler Almanya’sında bu ilke ihlal edilerek, aile boyu fişlemeler ve cezalandırmalar yapıldı. Buna “Sippenhaft” dediler. Sippe kökü Alman dilinde sülale anlamına geliyor. Yani sülaleden birinin devletin hedefinde olması, diğer bireylerin de hedef haline gelmesine yetiyor. Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde de benzer uygulamalar yapıldı. Çalışma kampına gönderilenlerin birçoğu babalarının veya annelerinin devletin hedefi olmasından dolayı onlarla aynı kaderi paylaştı ve Sibirya’daki çalışma kamplarında feci koşullarda ya hayatlarını kaybettiler, ya da yıllarını. Özellikle diktatörleşme yolunda olan rejimlerde karşımıza çıkan çok aşırı bir uygulamadır bu. Türkiye’de de uygulanmadı değil daha önceden. Mesela Dersim olayları esnasında, ayaklanmaya katıldığı iddia edilen insanların aileleri de batı Türkiye’ye sürüldüler. Bazılarıysa doğrudan katledildiler. Aynı şekilde Ermeni soykırımı esnasında 1915’te Rus ordusuyla işbirliği yaptığı ve “bölücü” Ermeni çetelerine dâhil olduğu iddia edilen insanların aileleri de takibata alındı. Sonrasında “sorunu kökünden çözmek için(!)” tüm Ermeniler önce zorunlu göçe tabi tutuldu, yolda kitleler halinde öldüler. Bunlar hep suçun şahsiliği ilkesinin uygulanmaması nedeniyle gerçekleştirilen, kasıtlı uygulamalar, mostralık yaratma girişimleridir. Suçlanan insanların suç işleyip işlemedikleri de ayrı bir tartışma konusudur. Çünkü normalde kanunlarla belirtilmemiş suç olmaz.
Yargıçlar, savcılar ve polisler, haydi anladık, suça batmış bir harami çetesinin kirli işlerini ifşa ettiler, onların suçlarını deşifre ettiler, kovuşturdular. Tabi onlara bir cephe alındı, saf dışı edildiler. Kanunsuzdur yapılan elbette ve dürüst bir vatandaş tarafından bunun savunulması düşünülemez. Fakat kendisini ne olursa olsun kurtarmak isteyen siyasetçilerin ve bürokratların bu işi örtbas etmedeki yüksek motivasyonları anlaşılabilir. Hatta derin devletle (yargıda daha etkin bir güç odağıyla) anlaşmaları, ahlaksızca olduğu kadar rasyoneldir. Fakat ya bu soruşturmaları yürütenlerin eşlerini takibata almak ve hapse atmak?
Bu yapılan, esasında çürümüşlüğün boyutunu ortaya koyuyor. Sippenhaft uygulamasıyla, intikam alınıyor, mostralığın dozu arttırılıyor, topluma mesaj veriliyor. “Biz her şeyi yaparız, her şeye kadiriz çünkü!” deniyor. “Devlet biziz, ayağınızı denk alın!” mesajı verilmekte. Bazı kuramcılar devletle organize suç örgütlerini kıyaslar. Cidden arada büyük paralellikler vardır. Fakat ince bir çizgi, devletle mafyatik örgütleri birbirinden ayırır. O çizgi, hukukun üstünlüğüdür. Yani, devleti yönetenler de devletin hukukuna tabidir. Türkiye’de an itibarıyla devletin yönetici kadrosu, hukukun kapsama alanı dışındadır. Kendilerini hukukun dışına çıkaran, hukukun etki alanının dışında koruma zırhı oluşturan bir konum yarattılar. Bu konumun şifresi, diskurdur. Önce iç düşman ürettiler. Tabi ki fabrikasyon bir üretim, sahte, var olmayan bir düşman, bir imajdır. “Paralel devlet” var dediler. Güldü herkes önce de, sonra mesela CHP’ye – farklı Saiklerle – hoş geldi bu kavram. “Yesinler birbirlerini” düz mantığıyla, Pandoranın kutusunu açtılar. Hukukun ruhu yitti. Geriye, yürütmenin emrinde olan bir enstrüman kaldı. “Yargı siyasetin köpeğidir” demesi bundandır Perinçek’in. Böylece bugünkü zulmün de kapısını araladılar. Ve baktılar oluyor, biraz daha, biraz daha, sonra biraz daha ilerlettiler, böylelikle sistemi konsolide ettiler, yerleştirdiler. İşte, göle böyle maya tuttu. Olmazı başardılar. 15 Temmuz’da sivil darbeyi bir üst aşamaya taşıdılar. İşbirliği yaptıkları karanlık odaklar, TSK’yı bir operasyonla ele geçirdi. Böylece Türkiye denen devletin kurucu unsuru olan orduyu tek başlarına kontrollerine aldı.
Hukukun katledilmiş olması, 510.000 insanın gözaltı veya tutuklama geçirmiş olması, 180.000 civarı devlet memurunun KHK ile işinden atılması, 7.000’in üzerinde akademisyenin yine KHK ile üniversitelerden ihraç edilmesi devlette büyük bir tasfiyeye kanıttır. Ama ya bu insanların ailelerinin Sippenhaft kapsamında takibata alınması? Bu asıl büyük dramdır. Tıpkı 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonunda görev alan polisler veya bunun sonucunda açılan yargı sürecinde hasbelkader görev yapan yargıç ve savcıların aileleri gibi, diğer takibat mağduru büyük kitle de Sippenhaft uygulamasına tabi tutulmaktadır. Erdoğan ve yakın çevresiyle partisinin bu uygulamayı eleştirmesini bekleyemeyiz elbette de, ya muhalefet? Muhalefet derken bile elim geri-geri gidiyor bu nedenle! Çünkü muhalefet, tıpkı rejimin diskurunu (dilini) kabul ettiği gibi, hukukun Sippenhaft üzerinden katledilişini de görmezden geliyor. Bunun kasıtlı bir tutum olduğu açıktır. Milletvekili olmuş insanlar, kanun yapma salahiyetini haizdir. Dolayısıyla bu vekillerin anayasanın nasıl feci şekilde ihlal edildiğini göremediklerini varsaymak akla uygun olmaz. CHP de İYİ Parti de, MHP de, HDP de bal gibi biliyorlar hukukun katledildiğini. İşlerine gelince, mesela İstanbul’daki Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin gasp edilmesi girişiminde hukuk talep ediyorlar. Ama tutuklu polis eşleri için hukuk talep etmek işlerine gelmiyor! Aradaki bağlantıyı kuramadıklarını mı sanıyorsunuz? Burada kasıt vardır. Sippenhaft kabul edilecek, ama seçimlerde dürüstlük arayacaksınız ha?
Herkes aptal, bir siz zekisiniz öyle mi? Herkesin hakkı yenebilir, bir sizin hakkınız haktır ha? Sizin amacınız hukuk devletinin yeniden tesisi değil. Öyle olsa, en temel anayasal hak olan, hatta medeniyetin temeli diyebileceğimiz, “suçun şahsiliği ilkesini” savunurdunuz en azından! Yani üzerine suç yıkılan, inşa edilmiş saçma sapan suçlarla hapse tıkılanların haklarını savunmasanız bile, en azından onların eşlerinin, çocuklarının, anne-babalarının hukukunu savunurdunuz! Ve ey Türkiye toplumu! Siz de susuyorsunuz. Oysa sizler de biliyorsunuz olanları! O halde yakınmayacaksınız! Ağlamayacaksınız! Şikâyet etmeyeceksiniz! Kabulleneceksiniz! Çünkü bu rejimin normali budur. Bir karar vermeniz gerekiyor. Adalet mülkün (devletin) temelidir. Adalet yoksa devlet de yok!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.4.2019 [TR724]
Suçun kimlere uzandığını fark ettiklerinde, soruşturma dosyasını bir şekilde kapatsalar mıydı? “İşin ucu siyasi iradeye, bakanlara kadar uzanıyor, iyisi mi bu dosyayı sümenaltı edelim” mı demeleri bekleniyordu? Böyle yapsalar bir tür “vatan hizmetinde” mi bulunmuş olacaklardı? İran’dan Türkiye’ye uzanan uluslararası boyutlarda ve inanılmaz büyüklükteki yolsuzluk zinciri yok mu sayılmalıydı?
Aynı şekilde, AKP’ye yakın veya onun beslediği farklı sektörlerden yandaş iş insanları ile dönemin siyasal karar alıcıları, icrai bakanları ve bürokratları arasındaki yasalara ve yönetmeliklere aykırı – norm dışı ve etik dışı – ilişkiler gün yüzüne çıkartılmasa mıydı? Bu tür uluslararası ve ulusal yolsuzlukların örtbas edilmesinde ne gibi bir “milli çıkar” var? Türk basını, medyası ve akademisi bunu yeterince sorgulamadı. Tabi, fosseptik patladığında ve bu kirli, utanılası ilişkiler ağı meydana çıktığında ilk tepkiler olması gerektiği gibi oldu.
Yoğun bir eleştiri bombardımanı baş gösterdi. Para sayma makineleri, ayakkabı kutusundan çıkan dolarlar, çikolata kutularıyla bakanlara gönderilen rüşvetler, Halkbank müdürünün “imam hatip açmak için evinde bulundurduğunu” söylediği yüksek meblağlarda para, haftalarca ana akım medyada ve internette gözler önüne kondu. CHP ve MHP dâhil, muhalefet bu olayın üzerine gitti. Tapeler mecliste dinletildi ve tutanaklara girdi. CHP de MHP de tüm muhalefet stratejisini haklı olarak bu yolsuzlukların üzerine inşa ettiler ve kararlı şekilde hükümete yüklendiler. Sosyal medyada yolsuzlukları net şekilde ifşa eden ve ortaya koyan tapeler – ses kayıtları – viral oldu ve milyonlarca insan tarafından dinlendi.
Hükümet başlangıçta oldukça korkmakla beraber (bunu yine internete düşen telefon görüşmelerine ilişkin ses kayıtlarından anlıyoruz), kısa sürede toparladı ve bir “strateji” oluşturdu. Bu stratejinin temeli, diskur belirlemesi üzerine inşa edilmişti. Derhal bu tapelerin sahte olduğu (teknoloji kullanılarak üretildiği) ve dış-iç düşmanlar tarafından tasarlanan bir hükümeti devirme planı, bir sivil darbe teşebbüsü olduğu ileri sürüldü. Her ne kadar işin başında herkes bu iddialara bıyık altından gülerek hükümete Yüce Divan yolunun göründüğünü düşünse de, zamanla göl maya tutmaya başladı! Erdoğan ve ekibinin yargıyı derin devlet yardımıyla denetime alması, medyada sağlanan büyük kontrol, devletin kolluk güçlerinin bu örtbas girişiminde enstrüman olarak kullanılması ve polis devleti uygulamalarına geçilmesi, diskuru topluma endoktrine etti ve kabul ettirdi. Erdoğan Bayraktar’ın “ne yaptıysam başbakanın (Erdoğan’ın!) talimatıyla yaptım” demesi bile unutuldu. Yargıda ve emniyette devam eden süreç, anayasa çiğnenerek, yasalar ayaklar altına alınarak durduruldu. Ve işini yapan yargıçlar, savcılar ve emniyet görevlileri önce başka yerlere atandı (sürüldü!), böylece dosyaların başına güvenilen ve derinlere-İslamcılara sadık adamlar getirildi ki rahatlıkla her şey örtbas edilsin. Sonra bu sürülen hâkim, savcı ve polisler görevlerinden alındı. Derken hapse atıldı! Hırsıza suçüstü yapan, hırsızı yakalayan, işlenilen suçu kanıtlarıyla ortaya koyan yolsuzluk soruşturmaları apar topar kapatıldı!
Şimdi işin enteresan tarafı şudur. Bu tutuklanan ekibin eşleri de hapistedir an itibarıyla. Evet, yanlış duymadınız! Çoğu en kadını olan, yani devlette ya da özel sektörde çalışmayan, bu kadınlar, salt eşleri eşek arısı kovanına çomak soktu diye hapse atılmışlardır. İbret olsun, bir daha kimse onlarla uğraşmaya cesaret edemesin, rahatlıkla üçkâğıt ve abrakadabra ilişkilerini devam ettirebilsinler diye, bir tür mostralık oluşturdu “devlet”. Biliyorum, bu dehşetengiz uygulamanın yanına devlet ibaresini koymak olanaksız. Fakat bu yaşanan vodvil, bu fars, bu komedya tam da buna işaret etmekte esasen. Ortada devlet yok. Ve bir gün tarihçiler bugünlerde yaşanan çöküş dönemini yazarlarken, “her şey 17 Aralık’ta başladı” diye yazacaklar, kuşkusuz.
Daha önce Hitler dönemi Almanya’sında yaşanan “Sippenhaft” uygulamasına değinmiştim. Hatırlatayım. Suçun şahsiliği ilkesi, devleti geçtik, hukukun ana ilkesidir. Mezopotamya’da ilk uygarlıklar doğduğunda, Hammurabi kanunları olarak bildiğimiz uygulamalarla beraber, bu ilke yerleşmiş, modern hukuk da dâhil evrensel insanlığın hukuk birikiminin merkezini oluşturmuştur. Yani babanın işlediği suçtan dolayı oğlu, eşin işlediği suçtan dolayı diğer eş cezalandırılamaz. Hitler Almanya’sında bu ilke ihlal edilerek, aile boyu fişlemeler ve cezalandırmalar yapıldı. Buna “Sippenhaft” dediler. Sippe kökü Alman dilinde sülale anlamına geliyor. Yani sülaleden birinin devletin hedefinde olması, diğer bireylerin de hedef haline gelmesine yetiyor. Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde de benzer uygulamalar yapıldı. Çalışma kampına gönderilenlerin birçoğu babalarının veya annelerinin devletin hedefi olmasından dolayı onlarla aynı kaderi paylaştı ve Sibirya’daki çalışma kamplarında feci koşullarda ya hayatlarını kaybettiler, ya da yıllarını. Özellikle diktatörleşme yolunda olan rejimlerde karşımıza çıkan çok aşırı bir uygulamadır bu. Türkiye’de de uygulanmadı değil daha önceden. Mesela Dersim olayları esnasında, ayaklanmaya katıldığı iddia edilen insanların aileleri de batı Türkiye’ye sürüldüler. Bazılarıysa doğrudan katledildiler. Aynı şekilde Ermeni soykırımı esnasında 1915’te Rus ordusuyla işbirliği yaptığı ve “bölücü” Ermeni çetelerine dâhil olduğu iddia edilen insanların aileleri de takibata alındı. Sonrasında “sorunu kökünden çözmek için(!)” tüm Ermeniler önce zorunlu göçe tabi tutuldu, yolda kitleler halinde öldüler. Bunlar hep suçun şahsiliği ilkesinin uygulanmaması nedeniyle gerçekleştirilen, kasıtlı uygulamalar, mostralık yaratma girişimleridir. Suçlanan insanların suç işleyip işlemedikleri de ayrı bir tartışma konusudur. Çünkü normalde kanunlarla belirtilmemiş suç olmaz.
Yargıçlar, savcılar ve polisler, haydi anladık, suça batmış bir harami çetesinin kirli işlerini ifşa ettiler, onların suçlarını deşifre ettiler, kovuşturdular. Tabi onlara bir cephe alındı, saf dışı edildiler. Kanunsuzdur yapılan elbette ve dürüst bir vatandaş tarafından bunun savunulması düşünülemez. Fakat kendisini ne olursa olsun kurtarmak isteyen siyasetçilerin ve bürokratların bu işi örtbas etmedeki yüksek motivasyonları anlaşılabilir. Hatta derin devletle (yargıda daha etkin bir güç odağıyla) anlaşmaları, ahlaksızca olduğu kadar rasyoneldir. Fakat ya bu soruşturmaları yürütenlerin eşlerini takibata almak ve hapse atmak?
Bu yapılan, esasında çürümüşlüğün boyutunu ortaya koyuyor. Sippenhaft uygulamasıyla, intikam alınıyor, mostralığın dozu arttırılıyor, topluma mesaj veriliyor. “Biz her şeyi yaparız, her şeye kadiriz çünkü!” deniyor. “Devlet biziz, ayağınızı denk alın!” mesajı verilmekte. Bazı kuramcılar devletle organize suç örgütlerini kıyaslar. Cidden arada büyük paralellikler vardır. Fakat ince bir çizgi, devletle mafyatik örgütleri birbirinden ayırır. O çizgi, hukukun üstünlüğüdür. Yani, devleti yönetenler de devletin hukukuna tabidir. Türkiye’de an itibarıyla devletin yönetici kadrosu, hukukun kapsama alanı dışındadır. Kendilerini hukukun dışına çıkaran, hukukun etki alanının dışında koruma zırhı oluşturan bir konum yarattılar. Bu konumun şifresi, diskurdur. Önce iç düşman ürettiler. Tabi ki fabrikasyon bir üretim, sahte, var olmayan bir düşman, bir imajdır. “Paralel devlet” var dediler. Güldü herkes önce de, sonra mesela CHP’ye – farklı Saiklerle – hoş geldi bu kavram. “Yesinler birbirlerini” düz mantığıyla, Pandoranın kutusunu açtılar. Hukukun ruhu yitti. Geriye, yürütmenin emrinde olan bir enstrüman kaldı. “Yargı siyasetin köpeğidir” demesi bundandır Perinçek’in. Böylece bugünkü zulmün de kapısını araladılar. Ve baktılar oluyor, biraz daha, biraz daha, sonra biraz daha ilerlettiler, böylelikle sistemi konsolide ettiler, yerleştirdiler. İşte, göle böyle maya tuttu. Olmazı başardılar. 15 Temmuz’da sivil darbeyi bir üst aşamaya taşıdılar. İşbirliği yaptıkları karanlık odaklar, TSK’yı bir operasyonla ele geçirdi. Böylece Türkiye denen devletin kurucu unsuru olan orduyu tek başlarına kontrollerine aldı.
Hukukun katledilmiş olması, 510.000 insanın gözaltı veya tutuklama geçirmiş olması, 180.000 civarı devlet memurunun KHK ile işinden atılması, 7.000’in üzerinde akademisyenin yine KHK ile üniversitelerden ihraç edilmesi devlette büyük bir tasfiyeye kanıttır. Ama ya bu insanların ailelerinin Sippenhaft kapsamında takibata alınması? Bu asıl büyük dramdır. Tıpkı 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonunda görev alan polisler veya bunun sonucunda açılan yargı sürecinde hasbelkader görev yapan yargıç ve savcıların aileleri gibi, diğer takibat mağduru büyük kitle de Sippenhaft uygulamasına tabi tutulmaktadır. Erdoğan ve yakın çevresiyle partisinin bu uygulamayı eleştirmesini bekleyemeyiz elbette de, ya muhalefet? Muhalefet derken bile elim geri-geri gidiyor bu nedenle! Çünkü muhalefet, tıpkı rejimin diskurunu (dilini) kabul ettiği gibi, hukukun Sippenhaft üzerinden katledilişini de görmezden geliyor. Bunun kasıtlı bir tutum olduğu açıktır. Milletvekili olmuş insanlar, kanun yapma salahiyetini haizdir. Dolayısıyla bu vekillerin anayasanın nasıl feci şekilde ihlal edildiğini göremediklerini varsaymak akla uygun olmaz. CHP de İYİ Parti de, MHP de, HDP de bal gibi biliyorlar hukukun katledildiğini. İşlerine gelince, mesela İstanbul’daki Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin gasp edilmesi girişiminde hukuk talep ediyorlar. Ama tutuklu polis eşleri için hukuk talep etmek işlerine gelmiyor! Aradaki bağlantıyı kuramadıklarını mı sanıyorsunuz? Burada kasıt vardır. Sippenhaft kabul edilecek, ama seçimlerde dürüstlük arayacaksınız ha?
Herkes aptal, bir siz zekisiniz öyle mi? Herkesin hakkı yenebilir, bir sizin hakkınız haktır ha? Sizin amacınız hukuk devletinin yeniden tesisi değil. Öyle olsa, en temel anayasal hak olan, hatta medeniyetin temeli diyebileceğimiz, “suçun şahsiliği ilkesini” savunurdunuz en azından! Yani üzerine suç yıkılan, inşa edilmiş saçma sapan suçlarla hapse tıkılanların haklarını savunmasanız bile, en azından onların eşlerinin, çocuklarının, anne-babalarının hukukunu savunurdunuz! Ve ey Türkiye toplumu! Siz de susuyorsunuz. Oysa sizler de biliyorsunuz olanları! O halde yakınmayacaksınız! Ağlamayacaksınız! Şikâyet etmeyeceksiniz! Kabulleneceksiniz! Çünkü bu rejimin normali budur. Bir karar vermeniz gerekiyor. Adalet mülkün (devletin) temelidir. Adalet yoksa devlet de yok!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

