10 adımda Eyüp turu [Gülden Kara]

Baharın gelmesiyle birlikte İstanbul'u keşfe hazır mısınız? İlk durağımız sürprizlerle dolu bir semt olan Eyüp. Sokaklarda kaybolarak gezmek de bir yöntem ama sizin için bir rota çıkardık.

Eyüp semti için İstanbul’un kalbi diyebiliriz. Yüz yıllar boyu Eyüp Sultan Külliyesi ve çevresi, şehrin manevî havasının en iyi teneffüs edildiği yerlerin başında geliyor. Camileri, türbeleri, mezarlığı, sokakları, Piyerloti tepesi ile her yıl milyonlarca ziyaretçi çekiyor. Osmanlı’nın son yüzyılında yabancı seyyahların hayranlıkla bir huzur ve sükûn semti olarak anlattığı Eyüp, ziyaretçilerine “uhrevi bir hüzünle beraber dünyevi bir hürmet hissini” ilham etmiştir. Bu iklimin günümüzde de sürüyor oluşunu başta Eyüp Sultan hazretleri olmak üzere birçok kıymetli zatın türbesinin bu topraklarda oluşuyla açıklayabiliriz.

Eyüp’ ü gezmeye başlamadan önce kısaca bilgilerimizi tazeleyelim. Osmanlı devrinde İstanbul geneli “Dersaadet ve Bilâd-ı Selase”den oluşurdu. Dersaadet’le tarihi yarımada kastedilirdi. Üç belde anlamına gelen Bilâd-ı Selase ise Eyüp, Üsküdar ve Galata kadılıklarıydı.

Eyüp semtine adını veren -İstanbul’un manevi sahibi de sayılır-  Eyüp Sultan Hazretleri, Medineli bir Müslüman. Tam adı Halid bin Zeyd Ebu Eyyüp el Ensari. Peygamber Efendimizi yedi ay evinde misafir etmiş, Bedir Savaşı’na katılmış, Mekke’nin fethine iştirak etmiş, vahiy katipliği yapmış bir sahabe. Fetih hadisindeki müjdeye nail olabilmek için İslam ordularının ilk İstanbul kuşatmasında orduda o da yerini almıştı. Yaşı 80 civarındaydı. İstanbul önlerine kadar geldi, cihada katıldı. Kuşatma sürerken hastalandı ve şehit düştü.  Vasiyeti üzerine surlara yakın bir yere götürülerek mübarek naaşı defnedildi. Fâtih’in İstanbul’u fethi sürecinde kabrin yerinin Akşemseddin tarafından manevi keşif yoluyla belirlendiği biliniyor. Kaynaklarda geçen bilgi şöyledir: Fatih, hocasından Sahabe Efendimizin kabrinin kesin yerini bulmasını rica eder. Akşemseddin Hazretleri uzun zamandır sur dışındaki bir mevkie nur indiğini görmektedir. Devlet erkânı ile oraya gidilir ve Akşemseddin Hz’nin gösterdiği yer kazılır. Üzerinde “Haza kabru Ebi Eyyub” yazılı bir taş çıkar. Yani “Burası Ebu Eyyub el-Ensari’nin kabridir” yazmaktadır. 1458 yılında, kabrinin üzerine bir türbe inşa edilmiştir. Cami ile türbe arasında kalan iç avludaki tarihi çınar ağacını Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Eyyüp Sultan’ın cenazesinin gasl edildiği yerin üzerine kendi eliyle diktiği rivayet edilir. Eyyüp Camii’nin ise inşası 1459 yılında tamamlanır.

ROTA OLUŞTURULDU!

Eyüp sürprizlerle dolu bir semt. Sokaklarında her türlü tarihi mirasla; türbe, mescit, çeşme ya da hazireyle karşılaşmam mümkün. Bu sokaklarda kaybolarak gezmek de bir yöntem ama biz sizin için bir rota çıkardık.

İLK DURAK EYÜP SULTAN CAMİİ

İstanbul’un ilk selatin (Osmanlı padişahlarının yaptırdığı) camisi. Yapılışından sonra yüz yıllar içindeki depremlerde büyük zarar gören camii Osmanlı baroğu dediğimiz tarzda yeniden inşa edilmiş 25 Ekim 1800 yılında yeniden ibadete açılmış.

EYÜP SULTAN TÜRBESİ

Camide namaz kılıp mekanı gezdikten sonra sıra türbeyi ziyarete gelir. Eyüp Sultan türbesi Fatih’in İstanbul’da yaptırdığı ilk eserdir. İç avludan bakıldığında görülmeyen, ancak içeri girildiğinde karşımıza türbe, sekizgen şeklinde inşa edilmiştir. Türbenin iç kısmı iki ana bölümden oluşur. Avludan geçilen İlk bölüme medhal adı verilmektedir. İkinci bölüm ise Ebu Eyyup El Ensari’nin kabrinin ve sandukasının bulunduğu kısımdır. Bu kısma açılan kapı dua kapısı olarak da anılmaktadır. Ziyaret mahalli olan medhal bölümünde Peygamberimizin ayak izinin korunduğu bir dolap bulunmaktadır. Türbede Eyüp Sultan hazretlerinin kabrinden sonra en çok ziyaret edilen yer burasıdır. Eyüp Sultan Türbesi’nin dış mekânında en çok dikkat çeken bölüm ise niyaz penceresidir. (hacet penceresi diye de bilinir) Burası sahabenin kabrinin bulunduğu bölüme girmeden kabrin görülebildiği ve önünde durup dua edilebilen bir kısımdır.

HAZİRE

Eyüp aynı zamanda mezarlıklarıyla da meşhur bir semt. Müslümanların Eyyub el-Ensari’ye komşu olma istekleri kentin büyük mezarlıklarından birinin oluşmasını sağlamış. Eyüp Camii avlusundaki hazirelerde tarihî birçok şahsiyetin mezarı ve türbesi bulunuyor. İç ve dış avludaki hazirede yatan isimlerden bazıları şunlar: Lala Mustafa Paşa, Saliha Sultan, Said Paşa, Sinan Paşa, Ali Kuşçu, Zübeyde Fitnat Hanım.

EBUSSUUD HZ. VE SIBYAN MEKTEBİ

Eyüp Camii ve fıskiyeli havuza sırtımızı döndüğümüzde karşımızda uzanan yolun hemen sağ başındaki küçük hazirede kendi yaptırdığı sıbyan mektebinin yanında büyük İslam alimi Ebussud Efendi yatmaktadır.

SOKULLU MEHMET PAŞA VE KÜLLİYESİ

Ebussuud hazretlerinin sıbyan mektebi ve kabrinin bulunduğu hazirenin hemen yanında, ölümü ile Osmanlı devletinin duraklamaya girdiği sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın kabri var. Mimar Sinan’a yaptırdığı külliyesinde türbesi yanında medresesi ve dar’ül kurra’sı yer alıyor.

CAMİİ KEBİR CADDESİ

Camii Kabir Caddesi üzerinde Sokullu Türbesi’nin tam karşısında II. Abdulhamid zamanında şeyhülislamlık yapmış Ahmet Esat Efendi’nin türbesi yer alıyor. Yine bu türbenin yanında III. Murad dönemi sadrazamlarından Siyavuş Paşa’nın türbesi ziyaret edilebilir. Bu caddenin bir hususiyeti de zamanında Osmanlı Devleti’nin en büyük oyuncakçılar çarşısının oluşuydu. Bugün bu cadde dini kitap satan küçük dükkanlarla dolu. Bu cadde üzerinde isimlerini anamadığımız türbe ve hazireler de yer alıyor.

CÜLUS YOLU

Bostan iskele sokağı olarak da anılan bir ucu Haliç,  diğer ucu Eyüp Camii avlusuna çıkan bu tarihi yol cülus yolu olarak biliniyor. Padişahlığa adım atacak her padişah, saltanatının ilk Cuma  günü Cuma namazına Eyüp’e gelirdi.  Eyüp El Ensari hazretlerinin huzurunda kılıç kuşanırdı. Bu törene Taklid-i Seyf merasimi adı verilirdi.

MİHRİŞAH VALİDE SULTAN KÜLLİYESİ

Cülus yolu’nda yürürken sağda barok mimarisi ile uzanan birtakım yapılar görülür. Bu yapılar III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan’a ait sebil, imaret, türbe ve sıbyan mektebidir. Buradaki hazirede de birçok mezar bulunmaktadır.

EYÜP MEZARLIĞI

Eyüp’te görülmeye değer yerlerin başında şüphesiz Piyer Loti tepesi ve yürüyüş güzergahında yer alan ve İstanbul’un en güzel mezarlıklarından biri kabul edilen Eyüp Kabristanı gelir. Dudaklarda hem dua hem tebessüm uyandıran hüzün ve zarafet dolu bu kabristan manzarası, ağaçları, mezar taşları ile adeta “ölüm tasvirini güzelleştirir.” Eyüp Kabristanı’nda birçok kıymetli şahsiyet yatmaktadır. Said Nursi’nin talebelerinden Tahiri Mutlu ve Zübeyir Gündüzalp, üstad Bediüzzaman’ın avukatı Bekir Berk’in mezarları bu kabristandadır. Şair Necip Fazıl Kısakürek, Prof. Dr. Esat Coşan hocaefendi, Mareşal Fevzi Çakmak, edebiyatçı yazar Ahmet Kabaklı gibi isimler de bu mezarlıkta medfundur.

PİYER LOTİ TEPESİ

Eyüp Sultan türbesi ve civarını gezerken yoruldunuz şimdi soluklanma çayınızı yudumlayıp büyüleyici manzaranın tadını çıkarma zamanı.. Kabristanın bittiği noktada Piyerloti kahvesi başlıyor. Bir Türk dost olan -1850 Fransa doğumlu- romancının adını alan tepe harikulade bir Haliç manzarası sunuyor. Osmanlı döneminde İstanbul’a yolu düşen nice gezgin, ressam, yazar soluğu bu sırtlarda almış bu güzelliği eserlerine yansıtmıştır. Piyerloti bugün de yerli ve yabancı ziyaretçilerin yoğun ilgisini görüyor.

BUNLARI YAPMADAN AYRILMA

Piyer Loti’ye çıkışı ya da inişi mutlaka teleferikle yapın.

Eyüp Camiinin çıkışında havuzlu meydanın kıyısında oturup güvercinlere yem atıp fotoğraf çekebilirsiniz.

Eyüp Güveçli Pide’nin tadına bakabilirsiniz.

Eyüp’teki kuş evlerini fotoğraflayın. En göze çarpanları Cülus Yolu’na bakan avlu kapısı üzerindekidir

Semtte gelip de orijinal bir Eyüp sultan oyuncağı almada ayrılmayın.

Cami civarında birkaç dükkanda satılan Eyüp halkasını tadın.

Son olarak da kitap tavsiyemiz var. Gezgin yazar Edmondo de Amicis’in İstanbul kitabı (Osmanlı’nın Eyüp’ünü en iyi anlatan kitaptır) okunabilir.

MEZAR TAŞLARININ DİLİ

Eyüp’te dolaşırken Osmanlı döneminin en güzel mezar taşlarını görmek mümkün. Mezar taşlarının ise bir dili var. Hazirelerdeki hanımlara ait mezar taşlarının çiçek, çelenk ve bahar dalları ile süslendiği görülür. Bu mezar taşlarından kişinin mesleği ve meşrebi de çıkarılır. Bağlı bulunduğu tarikatın sembolü olan sikkeler taşlara işlenmiştir. Yine kişilerin mensup oldukları meslekleri giydikleri serpuşlar da taşlara yansımıştır.

[Gülden Kara] 13.4.2019 [Kronos.News]

Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-9 [Tarık Burak]

Hocaefendi’nin Risale-i Nur’lara Vurulması

Fethullah Gülen Hocaefendi, Erzurum'da okuduğu sırada, halini tavrını beğendiği ve zaman zaman gidip görüşmek istediği terzi Mehmet Şergil hakkında Murat Paşa Camii İmamı'ndan bazı olumsuz şeyler duymuştu.

İmam demişti ki:

- Bunlar Nurcu, bunlar Kur’an okumazlar. Onun yerine Said-i Kürdi'nin eserlerini okurlar.

Hocaefendi, bu sözler üzerine çok rahatsız olmuştu. Bir yerde denk getirip Mehmet Şergil'e; 'Neden Kur’an okumayıp başka kitapları onun yerine koyduklarını' sormayı kafasına koymuştu. Çünkü, Hocaefendi daima Kur’an ve Sünnet'in esas alındığı bir muhitte yetişmiş, sonsuz bir aşkla Kur’an'a bağlanmıştı. Ona göre Kur’an okumamak en büyük cürümdü. Bu yanlış yönlendirmeyle, Şergil’e gidip bunu sormayı düşünüyordu. Mehmet Şergil ise onu çok beğeniyor, gece gündüz 'Ya Rabbi, şu gence Risaleleri tanımayı nasip et!' diye dua ediyordu.

İşte, Hocaefendi’nin Ramazan’da vaazlar için Erzurum’un dışına çıkması, alttan alta devam eden bu iki zıt tavrın, olumlu bir yönde gelişmesine vesile oldu. Hocaefendi, Artova'daydı. Caminin avlusunda sohbet ediyorlardı. Başında fötr şapkası olan bir zat, söz Türkiye'nin istikbali konusuna gelince şöyle diyordu:

- Türkiye bu bölgenin lideri olabilecek durumda. Gençler Said Nursi'nin etrafında kümeleniyor. Müslümanların makus talihi değişecek! Bizim aradıklarımız bundaymış.

Hocaefendi, bu sözler karşısında hayret etti. Fötr şapkalı adam, bugüne kadar Said Nursi hakkında duyduğu şeylerin tam aksini söylüyordu. Kendi kendine: 'Demek bana kötülenen bu şahıs İslam adına çalışan büyük bir zat. Demek ki bana yanlış şeyler söylemişler.' diye düşündü. Yanındakilere dönüp sordu:

- Said Nursi'nin kitaplarını okudunuz mu?

- Hayır! Cevabı aldı.

Yine sordu:

- Ben size onun kitaplarını getirsem okur musunuz?

Orada bulunan kişiler okuyacaklarını söylediler. Hocaefendi, o ana kadar hakkında olumsuz düşüncelere sahip olduğu Mehmet Şergil'e hemen bir mektup yazdı ve kendisine Bediüzzaman’ın kitaplarını göndermesini istedi. Mehmet Şergil bir koli kitap gönderdi. Hocaefendi, aldığı kitapları hemen dağıtmadı. Kendisinin hiç okumadığı ve içinde ne gibi fikirler olduğunu bilmediği kitapları halka dağıtmanın doğru olmayacağını düşündü. Bir iki kitabı hemen okudu. Risaleler kendisini çok etkiledi. Bu kitaplar mutlaka okunmalı ve okutulmalıydı.

Fethullah Gülen Hocaefendi, Bediüzzaman’ın eserleriyle ilk defa bu şekilde tanışmıştı. Erzurum'a döner dönmez, Bediüzzaman Said Nursi'nin kitaplarını babasına da tanıttı. Ramiz Hoca’ya okuması için Asa-yı Musa Risalesini veren Hocaefendi, onun bu mevzudaki yorumunu şöyle anlatır:

“İman ve Kur’an hakikatleri mevzuunda ben yarım adım önde tanıma şerefine ermiştim. O, yarım adımı aştığı gibi beş adım da öne geçti. Çok kuvvetli bir hafızası vardı. Birkaç gün sonra görüştüğümüzde ‘İktisat Risalesi’ni adeta ezbere okuyordu. O yıllarda Asa-yı Musa’nın içinde ‘İktisat Risalesi’ vardı. Sonra bana aynen şöyle dedi:

‘Eyvah! Biz şimdiye kadar şu yol, bu yol derken boşuna gezmişiz, meğer yol bu imiş.’

Böyle diyerek büyüklüğünü ortaya koyup hem çocuğu hem de talebesi konumunda olan biri vasıtasıyla tanıdığı Nurlara talebeliği kabul ediyordu. Bu kabullenme oldukça zor bir hadiseydi. İşte bunun için ben babamı hep takdirle yad ederim.”

Ramiz Efendi’nin bu sözleri Hocaefendi’nin neredeyse gelecek hayatına ait bir beşaret gibiydi. Hocaefendi, sahabenin temsil ettiği duru İslam'la Risalelerdeki fikir ve düşüncelerin sentezini yaptı. Bu düşünceleri vaazlarına ayrı bir renk, yepyeni bir boyut kattı.

Ramiz Hoca’nın Alvar Köyü’nden ayrılması

Alvar İmamı’nın vefatından sonra köyde imamlık konusunda bazı anlaşmazlıklar çıktı. Ramiz Hoca, kendisinin hazmedilememesi üzerine Alvar’ı terk ederek Ortuzu (Uzunyayla) Köyü’ne gitti.

Hocaefendi, bu hadiseyi şu şekilde anlatıyor:

“Alvar İmamı'nın hatıralarıyla süslü o beldeden babamın ayrılışı benim çok ağırıma gitti. Babam bir kere imam olmuştu. Yeniden köye dönmesi, rençberlikle uğraşması uygun olmazdı. Mecburen Ortuzu diye bir küçük köye gitti ve orada imamlık yaptı. Daha sonra da Erzurum'a yerleşti. Babamın irdelenmesini, yadırganmasını, hazmedilememesini içimden atamadım. Halbuki babamı Alvar'da herkes severdi.

Seyfeddin Efendi'nin bacanağı Hamid Ağa -ki bu köyün ileri gelen zenginlerindendi. Gırtlak kanserine yakalanmış ve gırtlağı delinmişti. Gırtlağında gümüşten bir boru vardı. Elini oraya koymazsa konuşamazdı. Çok olgun bir insandı- bir gün köyün içinden bir imam göç halinde geçerken birdenbire ağlamaya başlıyor. Babam da ‘Ağabey niçin ağladın?’ diyor. O da ‘Ramiz Efendi, senin bir gün böyle bir şeye maruz kalacağın gözümün önünde tüllendi’ cevabını veriyor. Babam, her zaman bu keramet ehli insanı hasret dolu hisle anardı.”

Babam bütün bütün köyden alakasını kesmişti. Fazla imkanları da kalmamıştı. O kadar çocuğun içinde bana bir ekmek parasını ancak verebiliyordu. Ve ben onu harçlık olarak kullanıyordum. Çok sıkıntılı günler geçirdim..”

Hocaefendi’nin Risale-i Nur’lara Vurulması

Fethullah Gülen Hocaefendi, Erzurum'da talebelik yaptığı yıllarda Bediüzzaman'ın yanından gelen Muzaffer Arslan'ın sohbetlerine katıldı ve risaleleri yakından tanıdı. Risaleler’le birlikte Bediüzzaman’ın yanında bulunmuş olan Muzaffer Arslan'ın bir sahabe hayatı yaşaması, sadeliği ve samimiyeti, kendisini adeta çarpmıştı. Ve sonraki günlerde bu sohbetlere katılmaya zevkle devam etti.

“Kırkıncı Hoca, bana, Selahattin ve Hatem'e, ‘Bediüzzaman Hazretleri’nin yanından birisi gelmiş, akşam sohbet yapacak, oraya gidelim' dedi. Teklifini hemen kabul ettik. Çünkü, Bediüzzaman'ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa görecektik. Bu da bizim için çok cazip ve orijinal bir hadiseydi.

Mehmet Şergil'in terzi dükkânına geldik. Burası, iki kilimden biraz daha genişçeydi. İlk gece veya ikinci gece orada bulunanlardan aklımda kalan isimlerden bazıları, Mehmet Şevket Eygi, Esat Keşafoğlu ve Osman Demirci'dir. Şevket Eygi, yedek subaylık yapıyordu. Esad Keşafoğlu ise o sırada üsteğmendi. Bediüzzaman Hazretleri, Muzaffer Arslan'a 'şark'ı bir dolaş gel' demiş o da Sivas, Erzincan ve Erzurum'u dolaşmaya gelmişti. 15 gün kadar Erzurum'da kaldı. İlk gece Hücumat-ı Sitte okundu. Ertesi gün Beşinci Şua'dan ders yapıldı. Bizimle gelen mollalardan bazıları, oradaki tevillere itiraz ettiler ve bir daha gelmediler. Fakat anlatılanlar beni iyice sarmıştı. Bilhassa Muzaffer Arslan'ın bir sahabe hayatı yaşaması, sadeliği ve samimiyeti bana çok tesir etti. Ben zaten sahabe aşığı bir insandım. Onu görünce, işte aradığım insanları buldum, dedim ve bir daha da ayrılmayı düşünmedim.

Muzaffer Arslan'ın pantolonunun iki dizi de yamalıydı. Ceketi de işte ona göreydi. Tabii ki bu sadelik bana apayrı duygular ilham ediyordu. Ayrıca ibadette derinlik vardı. Namaz kılışları, dua edişleri bana bambaşka görünmüştü. Derse gelip gidenlerden Çiğdem Bakkal’ının sahibi bir Zeki Efendi vardı. Onun dua edişi de çok hoşuma giderdi. Yürekten dua etmesine bayılırdım.

Osman Hoca olsun, Sadi Efendi olsun, beni vazgeçirmek için çok uğraştılar. Bilhassa Osman Bektaş Hoca'nın gözde talebesiydim ve ilmine de itimadım vardı. Ancak Risaleler aleyhine konuştuğu şeyler bana hiç tesir etmemişti. Çok iyi sardırmıştım. Muzaffer Arslan orada bulunduğu müddet içinde her gün geldim. Zaten uğurlamak için tren istasyonuna beş kişi gelmiştik. Mehmed Şergil, Zeki Efendi, Kırkıncı Hoca, Hatem ve bir de ben.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; fakat kısa bir müddet zannediyorum. Üstad'tan Erzurum'a bir mektup geldi. Mektup kime hitaben yazılmıştı? Üstad bu mektubu kime dikte ettirmişti? hatırlamıyorum. Fakat selam gönderdiği isimler vardı. Sonunda da Fethullah ile Hatem'e de selam deniyordu. Ben adımın zikredildiğini duyunca ayaklarım yerden kesildi zannettim; o kadar sevinmiştim. Hayatımda o derece sevindiğim çok az vakidir. Şimdi o mektup nerdedir, kimdedir, onu da bilmiyorum. Ancak bu bana yetmişti. Sohbetlere gitmeyi bir daha terk etmedim.

Bizim oralarda (Erzurum'da) 1001 hatim okunur. Yapılan her hatim için bir dua; bir de umum için bir dua yapılır. O sene yapılacak umumi dua Regaib Kandili'ne denk geldi. Hazırlandık ve Lala Paşa Camii’ne gittik. O gecelerde camide yer bulmak da zordur. Herkes birbirinin sırtına secde eder; cami bu kadar kalabalık olur.

Ben caminin Hünkâr Mahviline çıktım. Namazdan sonra, içime bir arzu, bir iştiyak ve bir ateş düştü ki tarifi mümkün değil. Yana yakıla yalvarıyorum:

"Allah'ım! Bahtına düştüm, beni de bu arkadaşların arasına kat. Onlardan biri olayım. Bu hizmetle bütünleşeyim. Dıştan gelip giden insan olmayayım. Kendimi bu hizmete vakfedeyim.."

O gün sabaha kadar yalvardım. Hayatımda böyle bir hal içinde duaya ya bir ya da iki kere muvaffak olabilmişimdir. Çığlık oldum inledim, sabaha kadar gözyaşı döktüm. O gün sadece Rabbimden bunu istedim..

Sabah namazından önce Sadık Efendi vaaz verdi. O da çok hissî vaaz vermişti; ekseriyetle de öyle verirdi. Efendimiz, der dudağını yalardı. Öyle bir peygamber aşığı insandı. Onun vaazı da bana çok dokundu. Vaaz süresince de hep ağladım. Yırtınırcasına yine aynı duayı yaptım. Hatim duasından sonra da camiden çıktım.

Tam caminin önünde Hatem Hoca beni arıyordu. Görünce koşarak yanıma geldi. "Bu gece rüyamda Üstad'ı gördüm. Sana "Tarihçe-i Hayat" taki mektubu yollamıştı. Bir de sana bir güveç dolusu ceviz gönderdi!" dedi.

Ben o esnada nasıl ayakta durabildim hâlâ hayret ederim. Akşamki hicran dolu gözyaşlarım, şimdi beni sevincimden ağlatacaktı. Hislerime sahip olmaya çalıştım. O sırada Alvar İmamının dediklerini dedim:

"Değildir bu bana layık bu bende, Bana bu lütf ile ihsan nedendir."

Rüyada ceviz, yolculuk diye tabir edilir. İki üç ay önce gelen selam, benim bu akşamki ruh halim ve Hatem'in rüyası üst üste gelince; artık kendimi bu arkadaşlarla bütünleşmiş hissettim. Onlar nasıl kabul eder bilemem, fakat ben kendimi hep onlarla beraber bildim.”

Hatem Hoca bu rüyasını şöyle anlatıyor:

‘Kandil gecesi bir müddet namaz kıldıktan sonra olduğum yerde uyuyup kalmışım. Üstad hazretleri bana fitre ölçeği olarak isimlendirdiğimiz bir kap verdi. İçinde ceviz dolu idi. ‘Bunu Fethullah’a ver…’ dedi.’

Hocaefendi’nin yakın arkadaşı olan Kırkıncı Hoca, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi şu şekilde anlatıyor:

“Hocaefendi, gençliğinde ilim ve hikmetin feyyaz bir âşığı idi. Hilkaten dürüst, halim, iffetli bir genç idi. Müşfik ve merhametli idi. Her nutku bir belagat ve fesahat şaheseriydi. Hocaefendi, bizden bin adım ileri attı. Hariçteki hizmetleri ile de milletimizin dışarıdaki itibarını artırdı. Bediüzzaman Hazretleri'nin 'Size kat'iyyen ve çok emarelerle ve kat'i kanaatimle beyan ediyorum ki, gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükümet, İslam âlemine ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak, mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini, tarihinin övünç kaynaklarını onun ortaya koymasıyla gösterecektir' sözüne masadak oldu.

Dünya zevkleri onu hiçbir zaman aldatmadı. İbadetine düşkündü, geceleri teheccüd namazını kılar ve secdeye kapanarak bu millet için dua ederdi. Dalalet ve sefahat girdabına düşen, dinî ve millî seciyelerini kaybeden gençlerimiz için ağlar ve necatları için halisane niyaz ederdi. İslamiyet'in neşr ve tebliğini farz telakki eder ve bunu ifaye çalışırdı. Bu çalışmasında da muvaffak oldu. Onun en bariz meziyetlerinden birisi de vatan ve milletini çok sevmesi idi. Kendisi için değil milleti için yaşar ve düşünürdü. O nedenle, onun hizmetlerini çekemeyenler, ona karşı olanlar memleketin, milletin dostu değil. Kendisine yapılan saldırılara rağmen azim ve sebatla, sabır ve tahammülle taviz vermeden davasını takip etti. Bir gün adaletin zulme, hakkın batıla galebe edeceğine inanıyordu. Fikir ve irfanla ve neşriyatla insaniyete hizmet etmeyi gaye edinmişti. Hoşgörü sahibi idi. Muhaliflerine bile katiyyen düşman nazarı ile bakmazdı. Hakikate muhalif hiçbir menfi harekette bulunmamıştır. Yüzlerce ve binlerce gencin fazilet ve irfanına vesile olmuştur. Bu ağır vazife, genç yaşta saçlarının ağarmasına sebep olmuştur."

Yine Kırkıncı Hoca, “Hayatım- Hatıralarım” adlı anı eserinde risalelerin Hocaefendi üzerindeki etkisine şöyle değiniyor:

“Feyz kaynağı olan Risale-i Nurları tahkik ve tetkik ettikten sonra Hocaefendi yepyeni bir hususiyet kazanmış oldu. Risale-i Nur’daki cevherler onun ruhunu alevlendiren bir mürşid-i azam oldu. Risale-i Nur’un rahle-i tedrisinde istidatlarını yoğurdu. Onun düsturlarını kendisine meslek ittihaz etti. Hocaefendi o cevherleri aşk mayası ile yoğurarak gençlerimize verme bahtiyarlığına erişti. Şimdi ise hizmeti bütün dünyanın gözlerini kamaştıracak bir hal aldı. Çağımızda iman ve İslam aksiyonunun müstesna temsilcilerinden biri oldu.” (Hayatım- Hatıralarım-sf:96- Zafer Yayınları)

[Tarık Burak] 13.4.2019 [Samanyolu Haber]

Bahçeli’den yine ilginç hesap : MHP'nin oyu yüzde 18.81... O zaman AKP'ye ne kaldı?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Kızılcahamam’da partisinin Merkez Yönetim Kurulu, Merkez Disiplin Kurulu’nu topladı. Toplantı öncesi kameralar karşısına geçen Bahçeli, 31 Mart yerel seçim sonuçlarını değerlendirdi.

“MHP’NİN OY ORANI YÜZDE 18,81”

Bahçeli “31 Mart seçimleri değerlendirilirken partimizin oy oranı belediye meclis sonuçları baz alınarak yorumlanmakta, kasıtlı ve yanlı şekilde devamlı yüzde 7,4 düzeyinde gösterilmektedir. Halbuki bu iddia gerçek dışıdır. 27 büyükşehir, 17 il, 431 metropol ilçe, 36 ilçe, 33 belde de aday göstermeden Cumhur İttifakı'yla seçimlere katıldığımız açıktır. Partimizin doğrudan oy almadığı pek çok seçim çevresi varken, oy oranımızı yüzde 7,4 göstermek haksızlıktır, adaletsizliktir. 31 Mart'ta partilerin oy dağılımı en sağlıklı şekilde il genel meclis seçimlerinde görülebilecek, en azından herkese ve hepimize hakkaniyetli bir fikir verecektir. Bu çerçevede Milliyetçi Hareket Partisi'nin aldığı oy oranı yüzde 18,81'dir. Ayrıca seçilen il genel meclis üye sayımız da 188'dir. AK Parti’nin il genel meclisi seçiminde aldığı oy oranı ise yüzde 41,61 düzeyindedir.

Bu durum karşısında Cumhur İttifakı'nı oluşturan partilerin toplam oy oranı yüzde 60,42 seviyesindedir. Milliyetçi Hareket Partisi'nin; il genel meclis seçiminden almış olduğu oy oranının yüzde 18,81 olarak gerçekleşmiş olması birilerini fena halde rahatsız etmiştir. Bunlar rahatsız olmaya devam etsinler, Milliyetçi Hareket Partisi de yürüyüşüne devam edecektir. Rehavete kapılmadan mücadelemizi sürdüreceğiz.” dedi.

AKP+MHP YÜZDE 51,6 OY ALMIŞTI AMA…

Seçime ittifak yaparak giren AKP ve MHP’nin 31 Mart’taki toplam oy oranı yüzde 51,6 olarak şekillenmişti. Bahçeli Kızılcahamam’daki konuşmasında; İl Genel Meclisi sonuçlarını göstererek MHP’nin oy oranını yüzde 18,81 olarak açıkladı. MHP lideri, AKP’nin oy oranının ise yüzde 41,61 olduğunu söyledi.

Oysa yüzde 51,6'dan yüzde 18.81'i çıkartırsak AKP'ye kalan 32.79

[Samanyolu Haber] 13.4.2019

Kadir Eyce vefat edeli 2 yıl oldu, cezaevlerinde hala 458’si ağır 1334 hasta var

11 Nisan 2017’de hayatını kaybeden KHK’lı polis memuru Kadir Eyce’nin vefatının üzerinden iki yıl geçti. Kanser teşhisi konulduğu halde son ana kadar tahliye edilmeyen, tedavisi geciktirilen Eyce’nin ailesinin acısı hala taze. Eyce gibi cezaevlerinde birçok hasta tutuklu bulunuyor.

BOLD– 8 yıllık polis memuru Kadir Eyce’nin vefatının üzerinden iki yıl geçti. Eyce’nin eşi Emel Eyce hâlâ yaşadığı travmayı atlatabilmiş değil. 2015’te 3 yaşındaki oğlu Murat Talha’yı, iki yıl sonra da eşini kaybeden Emel Eyce kimseyle görüşmüyor, konuşmuyor.

33 yaşındaki Kadir Eyce, Bank Asya’da hesabı olduğu için Ekim 2016 tutuklandı ve Sivas E Tipi deyken kanser teşhisi kondu. Fakat son ana kadar tahliye edilmedi, tedavisi geciktirildi, ihmal edildi. 90 kilo olarak girdiği cezaevinden bir deri bir kemik çıktı. Belden aşağı tutmuyordu, şuuru kapalıydı ve tuvalet ihtiyacını borularla giderilecek hale düşmüştü.

Kadir Eyce, köyünde oğlu Murat Talha’nın mezarının yanına defnedilmişti.

Kadir Eyce, ailesi tarafından Mersin Üniversitesi Hastanesi’ne götürüldü. Yapılan tetkiklerde, mide ile bağırsağı arasında bir ur oluştuğu, tedavi için çok geç kalındığı ve artık ameliyatla müdahale edilemez hale geldiği söylendi. Doktorlar, normalde ilaçla yok edilebilecek küçük bir kitlenin, geç müdahale edilmesi, tedavi yapılmaması ve kötü beslenme-psikolojik faktörler nedeniyle hızla büyüdüğünü ve sindirim sistemini çökerttiğini, artık müdahale edilemeyeceğini belirtti.

Hastane sürecinde çabuk yorulduğu için çok az konuşabilen Kadir Eyce sürekli olarak, “Benden hep isim istediler, ben suçsuzdum, kimseye de iftira atmadım” demişti.

CEZAEVLERİNDE 458’i AĞIR 1334 HASTA TUTUKLU BULUNUYOR

Kadir Eyce ve ailesinin yaşadığı hak ihlallerini dünden bugüne birçok aile yaşadı, yaşamaya devam ediyor. Cezaevlerinde hala birçok hasta tutuklu var. İnsan Hakları Derneği (İHD’nin bugün (12 Nisan 2019) yaptığı açıklamaya göre cezaevlerinde 458’si ağır bin 334 hasta tutuklu bulunuyor.

İHD yaptığı açıklamada, “Hasta mahpusların ölümüne seyirci kalınmakta, mahpuslar tabutla tahliye olmakta bürokratik engeller yasal zorluklar adeta hastalığı da bir işkenceye dönüştürmektedir.” denildi. İHD, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin hasta tutuklularla ilgili yayınladığın raporları hatırlatılarak şöyle devam etti: “Oysaki Türkiye hapishanelerinde hastalığı olan mahpusun revire götürülmemesi, hastaneye sevk edilmişse sevkinin gerçekleştirilmemesi, hastane randevularına tarihinde götürülmemeleri, tedavi aşamalarındaki yetersiz ve kötü uygulamalar, kelepçeli muayene, bazı hapishanelerde etnik kimliğinden dolayı mahpusların doktor tarafından muayene edilmemesi ve hastane sevklerinin yapılmaması şeklinde kötü muamele, işkence ve ayrımcılık suçlarını oluşturan, gerek Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası anlaşmalara gerekse de iç hukuktaki anayasa ve kanunlara aykırı hareket ettiği derneğimize gelen başvurularda da beyan edilmektedir.”

TC ANAYASASINA GÖRE HASTA TUTUKLULARIN TAHLİYE EDİLMESİ GEREKİYOR

MEHMET EMİN ÖZKAN

M. Emin Özkan, 80 yaşında. 22 yıldır Diyarbakır’da cezaevinde bulunuyor. Mehmet Emin Özkan’ın, kalp, tansiyon, zehirli guatr, kemik erimesi, böbrek ve bağırsak bozuklukları, aşırı derecede kilo kaybı, duyma ve görme eksikliği gibi çeşitli rahatsızlıkları mevcut. Yaşlı ve uzun süredir cezaevinin olağanüstü koşullarında yaşıyor. Yeme, içme giyinme, banyo, tıraş, wc vb. ihtiyaçlarını gideremiyor. Bu yüzden bakımsız ve bakılmaya muhtaç durumda. Diyarbakır Eğitim Araştırma Hastanesi’nin yüzde 87 vücut fonksiyon kaybının bulunduğuna dair ve cezaevinde kalamaz rapor vermesine rağmen İstanbul Adli tıbbına götürüldü. Ancak yüzde 87 yatamaz raporuna rağmen cezaevinde kalabilir diye sonuçlandı.

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 1993 yılında Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’a yönelik düzenlenen suikasttan sorumlu tutulan Özkan, olaydan sonra gözaltına alındı, tutuklandı. Hakkında açılan dava sonucu delilsiz “müebbet hapis” cezasına çarptırıldı. Bu olaylarla hiçbir bağlantısının olmadığı, suçsuz yere tam 22 yıldır içeride yattığı ortaya çıktı.  Bahtiyar Aydın dosyasının 20 yıllık zaman aşımına uğramaması için tekrar açılmasıyla Aydın’ın JİTEM tarafından öldürüldüğü yıllar sonra anlaşıldı ve Emekli Albay Eşref Hatipoğlu ile Yüzbaşı Tünay Yanardağ hakkında dava açıldı. Dava İzmir 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ederken, suikastla bağlantısı olduğu iddiasıyla müebbet hapse çarptırılan Özkan’ın avukatı Serdar Çelebi’nin müvekkilinin tekrardan yargılanması yönündeki girişimiyle dosya 2013 yılında bozuldu. Fakat geçen 2 yıl süre zarfında ‘yetkili değiliz’ bahanesiyle Eskişehir, Diyarbakır adliyesi ile Adana adliyesi arasında defalarca gidip gelen dosya bir türlü açılıp yeniden yargılanmaya geçirilmedi.

MUSTAFA ŞAHİN

Mustafa Şahin, 56 yaşında Koah, tansiyon, kalp ve böbrek rahatsızlığı var. İlaçlarla ayakta duruyor.
18 ay hapis yattı delil yetersizliğinden denetimli serbestlikle bırakıldı. Mayıs 2018’de Mersin’de tekrar tutuklandı.

OSMAN GENÇ

Osman Genç, yaklaşık 2 yıldır Urfa’da tutuklu. Ağır kalp hastası. Üç kez kalp spazmı geçirdi.

ŞERİF AĞU

46 yaşındaki matematik öğretmeni Şerif Ağu, 2016’da karaciğer nakli olacakken Antalya’da tutuklandı. Yaklaşıl iki yıdlır Antalya L Tipi Kapalı Cezaevi’nde. Adli tıp ‘hayati tehlikesi var’ raporuna rağmen tahliye edilmedi. 30 Mart 2019’da karaciğer nakli yapıldı.

ABDULLAH ASLAN

Abdullah Aslan İzmir Şakran Cezaevin’de Yaklaşık 1,5 yıldır tutuklu. Daha önceki hastalığı nüksedince beyin tümöründen ameliyat oldu ve sonrasında tutuklandı.

YUSUF ÇAKIR

9 yıl 10 ay hapis cezası verilen 74 yaşındaki Yusuf Çakır hayati sağlık sorunlarına rağmen tahliye edilmiyor. Şeker hastasıydı, kalp rahatsızlıkları vardı, tutuklanmadan sadece 3 ay önce anjiyo olmuştu. 2017’de ikinci kez stent takıldı ve durumu her geçen gün daha da ağırlaştı. Uzun süren yazışmalar sonucunda İzmir Devlet Hastanesi’ne sevki yapıldı beşinci stent de takıldı. Aile doktorlardan heyet raporu istedi ama sonuç olumsuz çıktı. Bu dönemde Yusuf Çakır’da iştahsızlık, yüksek ateş, kalp damarlarının tıkanması sonucu bilinç kaybı yaşadı. Çakır’a cezaevinde ona benzer suçlardan aynı kaderi paylaştığı koğuş arkadaşları bakıyor.

ENGİN KARA

5 Şubat 2017’de tutuklanan, 22 yıllık öğretmen Engin Kara’ya 2 Nisan 2019’da Malatya Turgut Özal Tıp Merkezi’nde karaciğer nakli yapıldı. Oğlundan alınan karaciğerin yüzde 70’i babaya nakledildi. Doktorların ifadesine göre ameliyat başarıyla gerçekleştirildi fakat karaciğerin uyum süreci kritik bir dönem. 6 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan Engin Kara’nın mikrop kapmaması için tedavisine hijyenik ve sağlıklı bir ortamda devam edilmesi gerekiyor. Oysa Ordu E Tipi Cezaevi’nde 20 kişilik koğuşta 44 kişi kalıyorlardı.

YAVUZ SELİM BURGU

Ortopedik engelli Yavuz Selim Burgu, Eylül 2016’da gözaltına alındı. Sağlık durumu nedeniyle adli kontrolle serbest bırakıldı. Nisan 2017’de ikinci kez tutuklandı. Tutuklandıktan 10 ay sonra ilk mahkemesine çıkan Burgu, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı ve tutukluluğunun devamına karar verildi. Dosyası şu an Yargıtay aşamasında.

YUSUF AKKUŞ

Yusuf Akkuş Malatya Cezaevi’nde tutuklu. Akli melekelerini kullanamıyor. 5 dakika öncesini unutup ne yapması gerektiğini bilmiyor. % 70 engelli.

HATİCE ÖĞÜT

32 aydır Gaziantep’te tutuklu bulunan Hadice Öğüt, kalp ve tansiyon hastası ve bel fıtığı nedeniyle sıkıntılar yaşıyor.

[MedyaBold.com] 12.4.2019

Yandaş işadamlarının parası hazır: Köprü ve otoyollardan geçmeyen araçlar için 3,65 milyar lira ödeme yapılacak

Ekonomik krizin gittikçe derinleştiği Türkiye’de mega projelerin paraları ihmal edilmiyor. Halkın cebinden çıkıp, yandaş işadamı ve şirketlere ödenecek, 3.6 milyar liranın hazır edildiği ortaya çıktı.  Yavuz Sultan Selim ve Osmangazi köprüleri, Avrasya Tüneli, İstanbul-İzmir ve Kuzey Marmara otoyolları için ödenecek “garanti” bedeline ilişkin net tutar belli oldu. Bu projelere, gelecek hafta 3 milyar 650 milyon TL ödeme yapılacak.

“Mega” olarak adlandırılan Yavuz Sultan, Osmangazi köprüleri ile İstanbul-İzmir ve Kuzey Marmara otoyol projeleri yap-işlet-devret (YİD) yöntemiyle ihale edildi. Söz konusu projelere, devlet araç geçiş garantisi verdi. Geçişler, döviz olarak belirlendi.

Araç geçişleri, garanti sınırının altında kalması halinde aradaki farkı devlet ödüyor.

Peki, garanti için yapılacak ödemeler nasıl hesaplanıyor? Garanti ödemelerinde, ilgili yılın 2 Ocak dolar kuru esas alınıyor. Bu kur üzerinden hesaplama yapılıyor ve ödemeler izleyen yılın nisan ayında gerçekleştiriliyor.
Araç garantisi tutmadı: Hazine’den 2 milyar TL çıktı

NET 3.6 MİLYAR TL ÖDENECEK

Habertürk’ten Olcay Aydilek’in haberine göre Ankara, söz konusu projelere 2018 yılı için “garanti” kapsamında yapılacak ödemelere ilişkin hesaplamalarını tamamladı.

2 Ocak 2018 kuru esas alındı. Buna göre, gelecek hafta ya da en geç sonraki hafta köprü ve otoyol projelerine, toplam 3 milyar 650 milyon TL ödeme yapılacak.

YANDAŞ İŞADAMLARINA PARA HAZIR

Ödeme için gerekli para hazır mı? Evet. Karayolları Genel Müdürlüğü’ne garanti ödemeleri için gerekli kaynağın ayrıldığı öğrenildi. Yetkililer “Finansman konusunda herhangi bir sorun yok. Ödemeler, ay bitmeden yapılacak” dedi.

[TR724] 12.4.2019

Ahmet Altan’ın salıncaklı fotoğrafını paylaşan kızından duygusal mektup: Çok özledim babam seni…

Gazeteci-yazar Ahmet Altan’ın kızı Sanem Altan babasının 29 yaşında salıncakta sallarken çekilen fotoğrafını paylaştı ve 5 yaşında yatılı okula giden babasına dair anılarını anlattı. 69 yaşındaki Ahmet Altan 931 gündür Silivri Cezaevi’nde tutuklu.

931 gündür Silivri Cezaevi’nde bulunan gazeteci-yazar Ahmet Altan’ın kızı Sanem Altan babasını anlatan bir yazı yazdı. Sanem Altan, sosyal medya hesabından paylaştığı yazıya babasını salıncakta sallarken çekilen bir fotoğrafını da ekledi. Ahmet Altan 29 yaşındayken çekilen fotoğrafı, 69 yaşındaki Altan’ın okurları için bir nostalji oldu.

Sanem Altan yazısında lise döneminde babasıyla birlikte geçirdiği günleri, Eminönü’nden Göztepe’ye yaptığı hüzünlü vapur yolculuklarını, ailelerinden ayrılmak zorunda kalan yatılı okul öğrencilerini ve babasının da 5 yaşındayken yatılı okuduğunu anlatıyor.


29 YAŞINDAN 69 YAŞINA AHMET ALTAN

Sanem Altan’ın yazısı şöyle:

Lisenin ilk yılında babamla yaşamaya başlamıştım. Ben 7 yaşındayken ayrılmışlardı, aramızda sadece 22 yaş olan babamsa 29 yaşındaydı o zaman.Hafta sonları anneme gidiyor, pazar akşamları babama dönüyordum. O zamanlar sönük ışıklı küçük vapurlar mahzun çınçınlarla kalkardı Eminönü’nden. Onlara binerdim, Göztepe’ye gitmek için. Hava soğuk, deniz karanlık olurdu. Vapurun tahta sıralarında ellerinde çantaları, benim gibi başka çocuklar da otururdu. Haftasonu tatilinden yatılı okula dönen asık suratlı çocuklar.

Arada bir pencerelerin buğusunu ellerimle şöyle bir silip sanki bir şey görebilirmişim gibi dışarıya bakardım. Hayaller kurardım. Ama en çok o çocukları düşünürdüm.

Şu küçük olan, acaba yatağında kimseye göstermeden ağlıyor mudur? Ya da şu uzun boylu olan göründüğü kadar güçlü müdür gerçekten… Şu okul forması giymiş kızın annesi var mı acaba?

Neden okula formasıyla dönüyor diye düşünür, hikâyelerini tahmin etmeye çalışırdım.

Annemden ayrıldığım için, okula gideceğim için, vapurda yalnız olduğum için canım sıkılırdı.
Babama dönmek eğlenceliydi ama her pazar akşamı o yolculukta bunu unutur, o loş vapur yalnızlığında içim kavrulurdu.

O yüzden bu oyunu bulmuştum. O çocuklara bakıp onları izlerken duygularını, hayatlarını, sırlarını, gözükmeyenleri tahmin etmeye çalışırdım. Sonra, bu oyunu neredeyse hiç vazgeçmeden oynadım hayatımda… Hâlâ da oynarım. Ve biliyor musunuz? Bir el hareketi, bir kelime, bir bakış, konuşurken dudaklarınızı kullanma biçimi bana nasıl bir hayattan geldiğinizi fısıldar hemen…

Ve o fısıltının sesi hiç yanılmaz… Pazar akşamları benim gibi annesinden ayrılan, yatılı okula dönmek zorunda kalan o çocukların, içlerindeki acıyı kahramanca saklamalarından hep çok etkilendim.

O yüzden çok uzun yıllar hiç farkında olmadan pazar akşamları o vapur saatinde içime hüzün çökerdi benim… Nedenini anlamazdım bile. Vapurda gördüğüm, o çocuklardan çok şey öğrendim ben. Duyguları, hayal kurmayı. O duyguları nasıl sakladığımızı, hangi duygumuzu sakladığımızda, hangi duygumuzun görünür olduğunu.

Acıları kahramanca gizlemeyi…

Sonradan öğrendim ki, babam da 5 yaşında yatılı okula gitmişti.
Çok özledim babam seni…

[TR724] 12.4.2019

Yeniden evlenmek sadakatsizlik mi?

Eşi vefat eden insanların en büyük ikilemidir yeniden evlenip evlenmemek. Hem kendine bir yol arkadaşı ve yeni bir hayat kurmak isterken hem de tekrar bir insana alışabilmek ve çocuklarına iyi bir ebeveyn olup olmayacağı düşüncesi tereddütte bırakır insanı.

Tüm bunların yanına bir de toplum baskısı eklenir. Elalem ne der, eşimin hatırasına saygısızlık olarak görülür mü vs… ki çoğu zaman da olaylar bu şekilde gelişir. Yeni hayat kurma kararı vermiş bir insan önce çocuklarının, ardından toplumun tepkisiyle karşılaşır.

Evlenmek isteyen kişi kadınsa, evlenmemesi yönündeki toplum baskısı daha çok oluyor. Çünkü kadınların hem kendi işlerini kendisinin yapabilmesi hem de hayatına ikinci bir kişiyi hiçbir koşulda sokmaması bekleniyor. Ancak evlenmek isteyen kişi erkekse ev işi, kişisel bakım gibi konularda bir kadın eline ihtiyaç duyduğunun düşünülmesinden dolayı baskının şiddeti biraz daha azalıyor.

Bu sürecin belki de en hassas konusu vefat eden eşin hatırasına saygısızlık olarak düşünülmesi. Evlenmek isteyen kişi hem çocukları hem de toplum tarafından sık sık bu söyleme maruz kalıyor. Anne ya da babasını kaybeden çocuklar dönemin vermiş olduğu duygusallıkla geride kalan aile bireyine yeniden evlenme düşüncesinin gereksizliğine ikna edip, ona en iyi şekilde bakabilme vaadi veriyor. Çoğu zaman bu vaat gerçekleşse de zamanla herkes kendi kabuğuna çekiliyor. Oysa ki, hayat devam ediyor. Bu bir gerçek. Fakat yeniden evlenmek için de çok acele etmemek lazım. Anneanne ya da babaanneler torunları ortada kalmasın diye apar topar çocuklarını yeniden evlendirmeye kalkıyor. Ardından hatalı evlilikler ortaya çıkıyor. Uzmanlara göre, eşi vefat eden bir birey çocukları tarafından ne kadar iyi bakılırsa bakılsın duygusal boşluğunun dolması mümkün değil. Bu yüzden evlenmek isteyenlere evlilik yolunun açılması gerekiyor. Çünkü eş dostluktur, arkadaşlıktır, birlikte büyümek ve birlikte yaşlanmaktır. Eşinizle paylaştığınız çoğu şeyi çocuklarınızla paylaşamazsınız.

Çocukların ve toplumun tepkisiyle karşılaşmamak için yeniden evlilik sürecinin iyi yönetilmeli. Bu süreçte evlenmek isteyen anne ya da babaların çocuklarını karşılarına alıp yumuşak bir dille içinde bulundukları ruh halini anlatmaları gerekiyor. Çocuklara doğru kelimelerle yeniden evlenmek istediklerini, yalnızlığın zor olduğunu anlatmaları önemli. Çocukların da empati kurmaları bir çok sorunu çözüyor. Evlenme konusunda çocuklarından tepki gören bireyler bu sefer yalnızlıklarını gidermek, paylaşımda bulunmak adına onlardan gizli arkadaşlıklar kuruyor. Daha sonra bu bir şekilde ortaya çıktığında bu sefer ebeveynler ve çocuklar arasında çok daha aşılmaz problemlere yol açabiliyor. Çocukların buna sebebiyet vermemesi gerekiyor.

[TR724] 13.4.2019

Zalimin gücü bitene kadar… [Murat Aydın]

Kayıt etmek önemli. Dondurmak, durdurmak, sabitlemek! Belgelemek!

Zalimlerin gücü bitinceye kadar yaşanan her şeyi bir yerde saklamak! Kayıt çok önemli çok!

Nazi filmlerine daha önceleri niye ilgi duymadım bilmiyorum. Ama şimdi gördüğüm Nazi filmini hiç kaçırmadan izliyorum. Hatta geçmişte izlemediğim filmleri bulup onları da izliyorum. Schindler’in Listesi, Piyanist, Hayat Güzeldir, Saul Fia, Operation Finale, Remember…

Sizi bilmem ama ben yaşadığımız süreci Nazi Almanya’sına çok benzetiyorum. Hele de Yahudilere yapılanlarla çok ama çok benzeşiyor. Bir insanı sadece ve sadece aidiyetinden dolayı cezalandırmak ve bu konuda toplumsal bir konsensüse varmak nasıl bir ahlaksızlıktır ve koskocaman bir ülke böyle bir kötülük üzerine nasıl fikir birliği yapar insanın aklı almıyor. İnsan on yıllarca beraber yaşadığı ve hiçbir kötülüğünü görmediği komşusunu nasıl ihbar eder, zalim şebeke çoluk çocuk genç yaşlı demeden onları kamplara toplarken bütün olanları nasıl sessizce izler anlamak mümkün değil.

Hatta ötekinin öldürülmesini izlemekten haz duyan, başkasının ağladığını, acı çektiğini görmekten keyif alanları görmek de anlaşılır gibi değil. Başkası zor durumdayken kendini güvende hissetmek haz mı verir alçak ruhlara?

Bugün Türkiye’de bizim yaşadığımız da Nazi Almanya’sından hiç farklı değil. Gaz odalarına atılmıyorsak sadece şartların uygun olmamasından kaynaklanıyor. Şartlar uygun olsaydı eğer, o fırınları da kurmaktan kesinlikle çekinmeyeceklerdi. Bütün bu olayları elinde çekirdekle izleyen, başkasının mağduriyetinden gizli-açık haz duyan, her fırsatta ihbar etmekten geri durmayan bir toplum var karşımızda. Solcusu, sağcısı, Kemalisti, dincisi fark etmiyor.

Onun için bugün yaşanan her şeyi kayıt etmek lazım. Zalimin gücü bitene kadar yaptığı her şey kayıt edilmeli. Çünkü hafızayı beşer nisyan ile maluldür.

Fotoğrafçı yeryüzünün gözüdür

Katalan fotoğrafçı Francisco Boix’in olağanüstü gayretleri olmasaydı Mathausen Kampında yaşanan her şey unutulup gidecek, zalimler yaptıklarını inkar edeceklerdi.

Sonsuza kadar hiç bitmeyecek gibi görünen Nazilerin gücü ansızın bitiverince o fotoğraflar tarih önünde belge oldu.

Netflix’de oynayan The fotografer of mauthausen ya da İspanyolca orijinal ismiyle El fotografo de Mauthausen filmi tam da bunu anlatan bir İspanyol filmi!

Film; İkinci Dünya Savaşı sırasında Mathausen kampında tutulan çoğunluğu komünist ve Franco karşıtı İspanyolların, kamptaki hayatını ve hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Gerçek olaylar ve gerçek fotoğraflar üzerinden kurgulanmış. Sinematografik açıdan da harika bir film! İzlerken fotoğrafı çok iyi bilen bir görüntü yönetmeninin parmağı var diye düşünüyorsunuz. Kadrajlar o kadar yerli yerinde ki zaman zaman sanki bir tabloya bakarmış gibi hissediyorsunuz.

Film de olaylar bir fotoğraf sanatçısı üzerinden anlatılıyor. Kampta olanlar, kamp yönetimi tarafından, merkeze göstermek için fotoğrafı çekilip kayıt altına alınıyor. Fırınlarda yakılanlar da, SS subayının bir anlık öfkesiyle kafasına kurşun sıkılıp öldürülenler de fotoğraflanıyor. Bazıları kaçma süsü verilerek öldürülüyor ve o şekilde fotoğraflanıyor. Kampa gelenleri gidenleri, orada olan her şeyi fotoğraflayan bir ekip var. Boix’de, mahkum olmasına rağmen o ekipte çalışıyor. Günün birinde Berlin’den gelen bir emirle çekilen bütün filmler yakılıp ortadan kaldırılmaya başlanıyor. Ama Boix çok büyük riskleri, işkence görmeyi göze alarak saklayabildiği kadar fotoğrafı saklamayı başarıyor.

Film; Mathausen toplama kampında yapılanları fotoğraflayan Katalan fotoğrafçı Francisco Boix’in gerçek hayatını üzerine kurgulanmış.

Bu yüzden bu günün yaşanan her kötülüğü kayıt etmek, belgelemek lazım. Zalimlerin gücü bittiği zaman onlardan hesap sormaya yarayacak belgeleri ve kayıtları ne pahasına olursa olsun kayıt altında tutmak gerekir.

Gerçek bir yargılamada ceza belge ve ispat gerektirir. O gün er ya da geç mutlaka gelecek. Sonsuz gücü olan Nazilerin gücü de bir gün ansızın bitmişti.

[Murat Aydın] 13.4.2019 [TR724]

Otomotiv 2018’i mumla arayacak! [Yusuf Dereli]

Geçtiğimiz yılı yüzde 35 daralarak tamamlayan otomotiv sektörü, bu yıl da zor bir süreçten geçiyor. İlk çeyrekte yüzde 44 daralan sektörün geleceği döviz kurunun duruma ve faiz oranlarına bağlı. Dolar tırmanmayı sürdürür ve kredi faiz oranları yüzde 1’lere çekilmezse sektör geçtiğimiz yılı mumla arayabilir…

31 Mart yerel seçimlerinin üzerinden 13 gün geçti. Ancak İstanbul’un geçersiz oylarının sayımı hala bitmedi! Siyasetteki bu belirsizlik doğal olarak piyasaları da vuruyor. Ocak ayı başında 5,28 olan dolar kuru seçimin hemen arefesinde 5,34 seviyelerindeydi. Ancak 1 Nisan’da 5,50 seviyelerine gelen Dolar, ‘seçimin iptali’nin gündeme gelmesiyle tırmanışa geçti ve dün itibariyle 5,80’e dayandı.

1 YILDA 3,80’den 5,27’E

Döviz kurunun yükselmesi özellikle ithal ürünlerde fiyatların da tırmanmasına neden oluyor. Bu durumdan en fazla etkilenen sektörlerin başında otomotiv geliyor. 2018 yılının başında 3.80 seviyelerinde olan dolar, sene sonunda 5,27’yi gördü. Dolardaki bu yükselme ve yıl içerisindeki dalgalanma nedeniyle otomotiv sektörünün girdi maliyetleri katlandı. Otomobil fiyatları kısa sürede yüzde 50’lere varan oranlarda arttı. 130 bin liralık otomobiller, 170-180 bin liradan etiketlendi. Fiyatlardaki yükselme satışları da bıçak gibi kesti ve sektör 2018’de yüzde 35 daraldı.

SEKTÖR ACİL ÇÖZÜM BEKLİYOR

Otomotivciler için 2019 da geçtiğimiz yıl gibi sıkıntılı geçiyor. ODD’nin rakamlarına göre ilk çeyrekte daralma yüzde 44. ODD Yönetim Kurulu Üyesi Bora Koçak, geçtiğimiz günlerde verdiği bir demeçte amaçlarının geçtiğimiz yılki rakamları yakalamak olduğunu söyledi. Bunu başarı olarak görüyorlar. Ancak son veriler sektörün 2018’i bile mumla arayacağını gösteriyor.

DOLAR TIRMANIYOR

Otomotiv sektörünün canlanması doların düşmesine ve faizlerin makul seviyelere çekilmesine bağlı. Ancak 1 Ocak’ta 5,29 seviyelerinde olan dolar bugün 5.80’e dayandı. Özellikle 31 Mart’tan sonra iktidarın tavrı TL’ye olan güveni daha da azalttı. Yeni bir seçim kararı alınması halinde doların daha da yükseleceği tahmin ediliyor. Kısa vadede ‘doların yükselmesinden korkan’ iktidarın faizleri de indirmeye niyeti yok görünüyor. Dolayısıyla otomotiv sektörünü zor günler bekliyor… 2018’i mumla arayabilirler!

İhracat yüzde 5,7 azaldı

Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) ve Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerine göre, yılın ilk çeyreğinde otomotiv endüstrisi 7,7 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirdi. Söz konusu ihracat rakamı geçen yılın ocak-mart döneminde 8,22 milyar dolardı.

İhracattaki daralma yüzde 5,7 olarak kayıtlara geçti. Otomotiv ihracatında en fazla düşüş yaşanan ülkeler listesinde başı İtalya çekti. Sektörün İtalya’ya ihracatı ilk çeyrekte geçen yılın aynı dönemine göre 256,1 milyon dolar azalarak 687,9 milyon dolara geriledi. İtalya’nın ardından Almanya’ya 120,4 milyon dolarlık, İran’a 82,9 milyon dolarlık kayıp yaşandı.

Ford’dan hackerlara ‘özel’ anahtarlık

ABD’li otomotiv devi Ford , çok satan Fiesta ve Focus modelleri için yeni bir anahtarlık geliştirdiğini duyurdu. Özellikle anahtarsız çalışma özelliği bulunan modellerde yaşanan hırsızlık olaylarını önlemek için geliştirilen yeni anahtarlıkta bir hareket sensörü bulunuyor. Özel bir cihaz yardımıyla evdeki anahtarlıkla kapının önündeki otomobil arasında sahte bir sinyal alışverişi yapan hırsızlar, kapıların açılarak motorun çalışmasını sağlıyordu. Ford’un yeni anahtarlığı 40 saniye hareketsiz kalması durumunda kendisini ‘uyku’ moduna alıyor ve hacker saldırılarına karşı kendisini kapatıyor.

Yeni anahtarlığın bir diğer özelliği de aracın en fazla 2 metre uzağında çalışacak şekilde tasarlanması. Hareketsiz haldeyken uyku modunda olan anahtarlık, hareket algıladığında aktif moda geçiyor ve sürücü aracın iki metre yakınına geldiğinde kapıları açıyor.

Tamamen elektrikli; Volvo XC40!

Son yıllarda en güçlü hibrit savunucusu olarak öne çıkmayı başaran Volvo, artık tamamen elektrikli versiyonlar ile öne çıkacak.

Volvo, XC40 modelinin tamamen elektrikli versiyonunu yıl sonuna doğru gelecek. Edinilen bilgilere göre, modelin temelini oluşturacak olan CMA platformu aynen kullanılmaya devam edecek. Volvo XC40 ilk olarak hibrit versiyonları ile satışa sunulacak.

Bunlardan ilki T5 kodlu 1.5 litre ile birlikte çalışacak olan elektrikli versiyon. Ek olarak T4 kodlu motorunda elektrikli bir ünite ile kombine edileceği düşünülüyor. Firma, önümüzdeki 10 sene içerisinde yaptığı satış rakamlarının yüzde 50’sinin tamamen elektrikli olacağına inandığını belirtmişti.

Yenilenen Ceed yollara çıktı

KIA, markanın Avrupa’da tasarlanan ilk modeli olan Ceed’in üçüncü neslini satışa sundu. Güney Koreli otomotiv devi, yeni ve dinamik tasarıma sahip Yeni Ceed’de güvenlik ve konforu artırmakla kalmamış, yenilikçi teknolojiler de sunuyor. 136 beygirlik güç üreten 1.6 litre dizel motora ek olarak, yeni 1,4 litre T-GDI benzinli motor alternatifiyle de satışa sunulan Yeni KIA Ceed, 5 yıl veya 150.000 km garantisiyle KIA yetkili satıcılarında yeni sahiplerini bekliyor. Yeni KIA Ceed, 99.900 TL’den başlayan fiyatlarla KIA yetkili satıcılarında yeni sahiplerini bekliyor.

[Yusuf Dereli] 13.4.2019 [TR724]

Premier Lig’in unutmak istediği isimler oldular [Hasan Cücük]

Futbolun kalbi ve paranın birlikte attığı İngiltere Premier Lig’de transfer sezonunda kulüplerin kasasından 1,6 milyar Euro çıktı. Her sezon transferde en fazla para harcayan Premier Lig’de her pahalı ve şöhretli transfer başarı demek olmuyor. Geriye dönüp baktığımızda adının altında ezilen bir çok oyuncuyu görüyoruz. İşte o isimlerden en fazla dikkat çekenlerden bir demet sunalım.

Andriy Shevchenko ( Milan–Chelsea): Milan’ın o dönemki patronu Silvio Berlusconi’nin ‘Takım çift forvet oynayacak, biri Shevchenko olacak’ dediği rivayet edilen Ukraynalı yıldız, Serie A’da fırtına gibi esti yıllarca. Sadece gol atmıyordu. Tekniği golcülüğünden geri değildi. 1999-2006 yılları arasında formasını giydiği Milan’da tatmadığı başarı kalmadı. Lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, Avrupa’da yılın futbolcusu, gol krallıkları… Milan’la çıktığı 208 Serie A maçında 127 gol atan Schevchenko, 2006’da efsane olduğu kulübü bırakıp 46 milyon Euro karşılığında Chelsea’ya transfer oldu. Shevchenko, İngiliz ekibinde âdeta eridi. Nadir bulduğu ilk 11 şansını iyi değerlendiremedi. 4 yıl kaldığı Chelsea’da 48 Premier Lig maçına çıkıp, sadece 9 gol attı. Dinamo Kiev yolunu bedelsiz tutup, hüsran geçen Premier Lig defterini kapattı.

Andy Carroll  (Newcastle–Liverpool): Ocak 2008’de sadece 300 bin Euro’ya Newcastle kadrosuna dahil olan Andy Carroll’un fırtınası 2010-11 sezonunda esmeye başladı. Henüz 21 yaşındaki forvet oyuncu yarım sezonda ortaya koyduğu performansla Ada’nın devlerinin transfer listesine girdi. Yarım devrede 11 gol atan Carroll, Ocak 2011’de 41 milyon Euro karşılığında kendisini Liverpool’lu yapan imzayı attı. Ortaya Liverpool formasının altında ezilen bir Andy Carroll çıktı. 2013’e kadar kaldığı Liverpool’da 44 maça çıkıp sadece 6 gol attı. 2013’te West Ham yolunu tutarken, Liverpool’un hüsran transferleri listesinde üst sıralarda yer buldu.

Fernando Torres (Liverpool–Chelsea): Atletico Madrid formasıyla yıldızını parlatan Fernando Torres, transfer olduğu Liverpool’da fırtına gibi esmeye devam etti. Premier Lig’in en iyi forvetini kadrosuna katmak için 2011’de 58,5 milyon Euro ödeyen Chelsea’nın İspanyol forvetten beklentileri oldukça yüksekti. Liverpool’da esen Torres, Chelsea’da şaka gibi bir görüntü çizdi. Çıktığı 110 Premier Lig maçında sadece 20 attı. 2015’te sadece 3 milyon Euro bedelle Milan yolunu tutarken, kendisine ümit bağlayan Chelsea taraftarının hüsranı oldu.

Alexis Sanchez (Arsenal-Manchester United): Barcelona’da rüştünü ispat ederek 2014’te Arsenal’la Premier Lige adımını atan Şilili Alexis Sanchez’in resitali Ada’da da devam etti. Attığı goller ve mücadele gücüyle Ada’nın en iyi forvetlerinden biri olan Sanchez, ocak 2018’de bir başka dev Manchester United yolunu tutarken ödenen bonservis ücreti 34 milyon Euro oldu. United günleri hüsran ötesi oldu. Çıktığı 29 Premier Lig maçında sadece 3 gol attı. 30 yaşındaki forvet kötü futboluyla hem kariyerine derin bir darbe vurdu, hem de United’in hüsranlarından biri oldu.

Michael Owen (Real Madrid–Newcastle): Topla hızlıydı, gol yollarında ustaydı. 1996-2004 yılları arasında Liverpool formasıyla efsaneleşen Owen için ‘İngilizlerin altın çocuğu’ deniliyordu. Futbola başlayıp yıldızlaştığı takımını terk edip 2004’te Real Madrid’e gelen Owen, yaşadığı sakatlıklardan dolayı fazla forma şansı bulamadı. İspanya macerası sadece 1 yıl sürdükten sonra tekrar Ada’ya dönüp Newcastle formasını giymeye başladı. Newcastle’de 5 sezonda sadece 33 lig maçına çıktı. Futbolundan ziyade yaşadığı uzun sakatlıklarla hafızalarda kaldı. Çabuk parlayan kariyeri aynı hızla sönüp gitti.

Juan Sebastian Veron (Lazio-Manchester United): 2001’de 42 milyon Euro karşılığında Manchester United’a transfer olduğunda, Ferguson orta sahayı uzun süre ayakta tutacak bir yıldıza kavuşmanın sevincini yaşıyordu. Parma ve Lazio formalarıyla destansı bir oyun ortaya koyan Veron’un ManU yılları hayal kırıklığı oldu. Ferguson, beklentisini karşılamayan oyuncusunu ödediği yüksek ücrete rağmen yedek kulübesine mahkûm etti. Serie A’da uzaktan attığı sert şutlar ve uzun paslarıyla ünlenen Veron, Premier Lig’de sıradan bir isim oldu. 2003’te Chelsea’ye giden Veron, burada da kadroda yer bulmakta zorlandı. İki yıl İnter’de kiralık oynadıktan sonra 2007’de ülkesine dönerek Estudiantes’te top koşturmaya başlayıp, 2013’te formasını emekli etti.

Roberto Soldado (Valencia–Tottenham): Şu sıralar Fenerbahçe taraftarınında hayal kırıklıklarından biri olan Roberto Soldado, 2012-13 sezonunda Valencia formasıyla 46 maçta 30 gole imza attı. Bu başarısının karşılığını Premier Lige transfer olarak alan Soldado’nun takımının adı Tottenham, ödenen bonservis ücreti ise 30 milyon Euro oldu. Tottenham’da gol atmayı unutan Soldado, 2 yılda çıktığı 52 maçta sadece 7 gol attı. Bu gollerin çoğunluğu ise penaltıdan geldi. 2015’te Premier Lig defterini kapatıp 16 milyon Euro bedelle La Liga’nın yolunu tutup Villerreal’e transfer oldu.

Iago Aspas  (Celta Vigo–Liverpool): Celta Vigo formasıyla 2012-13 sezonunda 12 gol ve 6 asiste imza atan Iago Aspas, sezonun bitimiyle kendini 10,8 milyon Euro karşılığında Liverpool’da buldu. Kalitesini ispat için geldiği Liverpool’da hüsranın adı oldu. Sadece bir sezon kaldığı Liverpool ile 14 maça çıktı, bir asist yaptı. Sezonun bitmiyle kiralık olarak Sevilla yolunu tutan Aspas, bir yıl sonra bonservisiyle beraber Liverpool’dan ayrıldı.

Bebe (Vitoria de Guimaraes-Manchester United): Bir sezon kiralık olarakta Beşiktaş formasını giyen Bebe, Alex Ferguson’un en fazla eleştirilen transferlerinden biri oldu. 8,8 milyon Euro bedelle 2010’da United kadrosuna katılan Bebe sadece 2 Premier Lig maçında forma buldu. 3 yıl değişik takımlara kiralanan Bebe, 2014’te Benfica’ya satıldı. Ferguson gibi bir ustanın tiye alınan transferi olarak tarihteki yerini aldı.

Eliaquim Mangala (Porto-Manchester City): Fransız futbolcu 2014’te FC Porto’dan 30 milyon Euro bedelle City yolunu tutarken, beklentiler oldukça yüksekti. A takım kadrosunda yer bulamayan Mangala, B takımla maçlara çıktı. Everton ve Valencia’da geçirdiği kiralık döneminde de patlama yapamayan Mangala, A takım formasını hiç giymeden City kadrosunda bulunmaya devam ediyor.

[Hasan Cücük] 13.4.2019 [TR724]

Yargı bağımsızlığı neden ve nasıl işlevsiz hale getirildi? [Ramazan Faruk Güzel]

ADİL YARGILAMA İÇİN BAĞIMSIZ YARGI (1)

Evrensel hukuk kuralları gereğince bütün insanlar “adil yargılanma hakkı”na sahiptir. Bunun en temel gereği de “bağımsız yargı”nın varlığıdır.

Yargının “bağımsız” değil de, yürütmenin/ iktidarın bağımlı bir erki haline gelmesi halinde ülke içindeki her işleyişin nasıl da büyük bir kaosa ve krize dönüştüğünü hep birlikte görüyoruz. Yerel seçimin üzerinden günler geçmesine rağmen bir türlü sonuçlar açıklanamıyor, mahkemeler, Yürksek Seçim Kurulu tutuk bir vaziyette ve gözleri iktidarda…

Bu yazı dizimizde Türkiye’de yargı bağımsızlığının nasıl yok edildiğini, adil yargılamanın nasıl işlevsiz hale getirildiğini süreçleri ile birlikte ortaya koymaya çalışacağız.

“YARGI BAĞIMSIZDIR” DİYEN ULUSLARARASI BEYANLARA EVET DEMİŞTİK

– Türkiye tarafından da esas alınmış olan ve 27 Mayıs 1949 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 10. maddesine göre:  “Herkes, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.”

– Türkiye tarafından da 04 Kasım 1950 tarihinde imzalanmış ve 18 Mayıs 1954 tarihinde onaylanmıştır olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Maddesi de “Herkes… yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.” demektedir.

“Adil bir yargılama için yargının bağımsız olması”na dair ayrıca şu uluslararası ilke ve kararlar da bulunmaktadır:

– BM Yargı Bağımsızlığı Temel Prensipleri, (29 Kasım 1985 tarih ve 40/32 numaralı ve 13 Aralık 1985 tarihli ve 40/146 numaralı kararlarla BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiştir.)

– 2003/43 Sayılı Birleşmiş Milletler Bangalor Yargı Etiği İlkeleri,

– Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi “Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararı”,

– Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) Rapor, (16 Mart 2010, CDL-AD(2010)004.)

“15 TEMMUZ YARGI DARBESİ!”

17/25 Yolsuzluk dosyalarından sonra Emniyet ve Adliye’de yaşanan “sivil darbe”den sonra yargı bağımsızlığı çok ciddi bir yara almış ve özellikle de 15 Temmuz 2016 hadisesinden sonra yargı teşkilatında yaşanan büyük kıyımdan sonra devlet yönetimindeki “güçler ayrılığı” tamamen dağılmış ve yargı bütünüyle yürütmenin kontrolüne ve hatta tasallutu altına girmiştir.

Ortaya çıkan her yeni belge ve tutanaktan anlaşılıyor ki, mevcut iktidar aşamalı olarak devletin ve milletin bütün güçlerine diz çöktürmek için önce yargısını ele geçirme yoluna gitmiştir. Bu yönüyle de 15 Temmuz, teşebbüs değil tam anlamıyla tamamlanmış bir darbe hareketidir.

Nitekim 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine müteakiben hemen aynı gece yarısı düzenlenmiş tutanaklarla 2 AYM üyesi, 140 Yargıtay üyesi, 48 Danıştay üyesi ile 2745 adli-idari hakim ve savcı hakkında gözaltı kararları çıkarılmıştır.

Devam eden süreçte gözaltı ve tutuklama kararları artarak devam etmiş, 2500’den fazla hâkim ve savcı (Anayasa’nın 159/9 ve 2802 sayılı Yasanın 88. maddesine açıkça aykırı olarak) gözaltına alınıp tutuklanmıştır. “Darbe yapmaktan” tutuklansalar da sonradan açılan davalarda yargı mensupları hakkında darbe girişiminden dolayı suç isnadında bulunulmamıştır.

Hukuken halen yürürlükte olan (ama iktidar tarafından tanımadıkları ilan edilen) Anayasa’nın 139. maddesi gereğince “hâkimlik teminatı” (irremovability) ve “bağımsızlığı” (independence) güvence altına alınmış olsa da, 23 Temmuz 2016 tarih ve 667 sayılı KHK’nın 3. Maddesi ile;

Hiçbir ön soruşturma yürütülmeden, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyeleri dâhil 4500’den fazla hâkim ve savcı -savunmaları dahi alınmadan, belge/delil gösterilmeden ve hiçbir yargı süreci işletilmeden – tek taraflı bir kararla meslekten ihraç edilmişlerdir.

Binaenaleyh tutuklanan hakimlerden birisi de Murat Arslan’dır. Avrupa Hakimler Birliği tarafından tanınan Türkiye’nin tek hakimler ve savcılar birliği olan YARSAV’ın Başkanı olan Arslan’a, 09.10.2017 tarihinde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından “yargının bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğüne desteği konusundaki kalıcı hizmetleri nedeniyle” kendisine Vaclav Havel İnsan Hakları ödülü verilmişti, “Erdoğan yargısı” ise kendisine geçtiğimiz Ocak ayında “terör örgütü üyeliği suçu”ndan 10 yıl hapis cezası vermişti!

Yine Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Avukat Şebnem Korur Fincancı da yakın zamanda”Barış İçin Akademisyenler” grubunun “Biz bu suça dahil olmayacağız” dilekçesini imzaladığı için 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

Bu yaşananlarla Türkiye; hakimler, savcılar, avukatlar ve diğer adalet görevlileri ve de insan hakları savunucuları için büyük bir hapishane haline gelirken, halen görevde olan yargı mensupları için de yaşananlar büyük bir baskıya dönüşmekte, onların adil kararlar verebilmeleri dumura uğratılmaktadır.

HALBUKİ “YARGININ BAĞIMSIZLIĞI” İÇİN YASALAR NE DİYORDU?

Türkiye’nin kabul etmiş olduğu ve altını imzaladığı uluslararası anlaşmaları, ilke kararını aktarmıştık.

1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da “Yargı bağımsızlığı”na dair çok önemli düzenlemeler bulunmaktadır:

1)- 138. maddesinde “Mahkemelerin Bağımsızlığı”,

2)- 139. maddesinde “Hâkimlik ve Savcılık Teminatı”,

3)- 140. maddesinde “Hakimlik ve Savcılık Mesleği”,

4)- 142. maddesinde “Mahkemelerin Kuruluşu”,

5)- 159. Maddesinde ise “Hakimler ve Savcılar (Yüksek) Kurulu” başlıkları altında konuya ilişkin hükümler yer almaktadır.

Anayasa gereği Türk yargı sisteminde hakim ve savcılarla ilgili atama, terfi, disiplin, mesleğe kabul ve sair halleri hakkında karar vermeye yetkili kurum Hakimler ve Savcılar Kurulu(HSK)’dur ve de  6087 sayılı Hakimler ve Savcılar Kurulu Kanunu’nun 1. maddesinde “Bu Kanunun amacı, mahkemelerin bağımsızlığı ile hâkimlik ve savcılık teminatı esaslarına göre Hâkimler ve Savcılar (Yüksek) Kurulunun kuruluşu, teşkilâtı, görev ve yetkileri ile çalışma usul ve esaslarını düzenlemektir.” denilmektedir.

Ayrıca 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu, adli ve idari yargı hâkim ve savcılarının nitelikleri, atanmaları dahil bütün hak ve ödevleri ve de özlük işlerini düzenlemekte, bütün yargı mensuplarının bağımsız bir şekilde işlerini yapmaları için gerekli düzenlemeleri yapmaktadır.

Gelinen şu noktada ise bütün bu güvenceler askıdadır. Dolayısıyla da “mülkün” yani devletin temeli denilen adalet/ adil yargılama yürütmenin elleri arasında zapt olunmuş vaziyettedir!

YARGI NEDEN ve NASIL BU NOKTAYA GETİRİLMİŞTİR?

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dolmabahçe Görüşmesi ve Mütabakatı sonrasında Ergenekon Davalarını çekmeye, onun yerine ise Gülen Hareketi’ni/ Cemaati’ni bitirme hazırlıklarına başlamıştı. 17/25 Aralık 2013 tarihinde patlak veren ve oğlunun da şüpheliler arasında yer aldığı yolsuzluk soruşturmalarından sonra, bu bitirme hareketini daha açıktan yapmaya başlamıştı.

– O dönemde “Ne istediler de vermedim ki” derken, 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında Cemaat’i Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne (“MGSB” veya “Kırmızı Kitap”) “terör örgütü” olarak koyduracağını kamuoyuna açıklamıştı. Milli Güvenlik Kurulu’nun bu yöndeki toplantısından sonra 12.05.2015 tarihinde Belçika dönüşünde Erdoğan uçakta gazetecilere:

“Yargı, bundan sonra Kırmızı Kitaba göre karar verecek” demişti.

– Yine 27.05.2016 tarihinde Kırşehir’de yaptığı konuşmada:

“Dün (MGK’da) yeni bir karar daha aldık. Legal görünüm altındaki illegal terör örgütü dedik. Fetullahçı Terör Örgütü olarak tavsiye kararını aldık ve Hükümete gönderdik. Bunların terör örgütü olarak tescilini de gerçekleştireceğiz. PYD ne ise, YPG ne ise, PKK ne ise bunlar da aynı kategoride yargılanma sürecinin içerisine girecekler.” demişti.

– 30.05.2016 tarihli Bakanlar Kurulu Toplantısı sonrası, Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, “MGK’nın tavsiye kararı ile birlikte Paralel Yapı ile mücadelede yeni bir safhaya geçilmiştir. PDY ilk kez MGK toplantısında tavsiye kararı olarak bir terör örgütü olarak nitelendirilmiş ve bundan sonraki mücadelenin ana çerçevesi de bir terör örgütü ile mücadele şekline getirilmiştir. Dolayısıyla bunun gerektirdiği her şey, hem Hükümet tarafından hem gerekli yargı birimleri tarafından yerine getirilecek, uygulama aksatılmadan sürdürülecektir.” açıklamasını yapmıştı.

– Yürütmenin yargıya yönelik bu talimatlarının ardından Sulh Ceza Hakimliklerinin verdikleri tutuklama kararlarında Milli Güvenlik Siyaset Belgesine dayandıkları görülmüştü. (Nitekim İstanbul 5. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 23.06.2015 tarihli kararında, İstanbul Anadolu 3. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 08.09.2015 tarihli ve 2015/2983 no’lu kararında, İstanbul Anadolu 9. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 07.09.2015 tarih ve 2015/1291 değişik iş sayılı kararında Milli Güvenlik Siyaset Belgesine atıfta bulunmuşlardı, isteyenler o kararlara bir göz atabilirler.)

– Yine Yargıtay 16. Ceza Dairesi ilk derece mahkeme sıfatıyla verdiği ve sonrasında bütün mahkemelerce referans alınan 24.04.2017 tarihli ve E. 2015/3, K. 2017/3 sayılı Kararında,” Gülen Hareketinin bir “’terör örgütü’ olduğu” yönündeki kabulünü, Milli Güvenlik Kurulu kararına ve polis raporuna dayandırmıştı.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 24.04.2017 tarihli ve E. 2015/3, K. 2017/3 sayılı Kararına konu ise İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi hakimleri Metin Özçelik ve Mustafa Başer’in yargısal kararları idi! Bu karara dayandırsalar da “Gülen Hareketinin terör örgütü olduğu ve 15 Temmuz darbe girişiminin bu yapı tarafından gerçekleştirildiği” iddiasına ilişkin Daire önünde açılmış halen bir dava yok! Daire, yargılama ve temyiz konusu edilmeyen konulara girerek ve hüküm tesis ederek tarafsız olmadığını ortaya koymuştur.

Yürütme yönünden bir istişare organı olan Milli Güvenlik Kurulu’nun kararlarından hareketle, bir yapının terör örgütü olduğunun kabulü, münhasıran yargının görevi olan bir hususun idari organlara tevdii olarak değerlendirilmektedir.

– Hatırlarsanız, İstanbul Asliye ceza Hâkimleri Metin Özçelik ve Mustafa Başer hakkında verdikleri yargısal kararlar nedeniyle HS(YK) tarafından soruşturma açılmıştı… Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konu ile ilgili olarak 26.05.2015 tarihinde “HS(Y)K geç bile kaldı!” şeklindeki sözlerinden sonra HS(Y)K 2. Daire Başkanı (şimdiki HSK Başkan vekili) Mehmet Yılmaz “Geç kaldık, özür diliyorum!” şeklinde bir açıklama yapmıştı.

– 12.06.2015 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi’ne demeç veren HS(Y)K Genel Sekreteri Bilgin Başaran ise HS(Y)K’nın “paralel yapı” soruşturmalarında görev alan yargı mensuplarının arkasında olduğunu belirterek Hakimler Metin Özçelik ve Mustafa Başer’in verdikleri karar benzeri bir karar verilmesi halinde “gereğinin aynı şekilde yeniden yapılacağını” belirterek, hakimlere üstü örtülü olarak Gülen Hareketine yönelik kararlarda yürütmenin iradesine aykırı karar verilmemesi, verenlerin ihraç ve tutuklama ile karşılaşacağı uyarısı yapılmıştır.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, 20.03.2015 tarihinde Ukrayna ziyareti dönüşü:

“Paralelle bağlantılı davalarda karar veren hâkimleri yakından takip ediyoruz” demiş, Gülen Hareketi ile ilgili kararları veren/verecek hâkim ve savcılara “ayağınızı denk alın” anlamında bir mesaj vermişti.

– Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan, 07.06.2017 tarihli bir iftar programında Gülen Hareketi mensuplarına yönelik davalarla ilgili olarak;

“Başdanışmanlarımın tamamıyla duruşmaları takip ediyorum. Yarısı Ankara, yarısı İstanbul olmak üzere duruşmaları takip ediyorlar. Günbegün raporlarını alıyorum; ne oluyor, ne bitiyor takip ediyorum.”  demişti.

Bütün bu demeç ve ifadeler hâkimlerin HS(Y)K’ya ve aynı zamanda yürütmeye karşı bağımsız olmadıklarının ve baskılara karşı güvencelerinin bulunmadığının açık kanıtıdır.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan 06.04.2017 tarihinde katıldığı bir canlı televizyon programında Ana muhalefet partisi CHP Genel Başkanının 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünün, “kontrollü bir darbe girişimi” olduğu yönündeki eleştirilerine cevap verirken şu ifadeleri kullanmıştı:

“… Cezaevlerinde olanları sen mi içeri soktun? Devletin bütün kademelerinde olanları toparlayıp içeri alan biz değil miyiz? Cezaevinde olanları toparlayıp içeri alan biz değil miyiz?”.

12.04.2017 tarihli bir başka toplantıda da aynı içerikte konuşma yapmıştı.

Bu ifadelerden, sadece bir mahkeme tarafından kararlaştırılabilecek tutuklamaların, yürütme tarafından veya yürütmenin talimatıyla mahkemelere yaptırıldığı açıkça anlaşılmaktadır.

Bu süreçten anlıyoruz ki Erdoğan rejimi, kendi diktasını yerleştirmek, kurumsallaştırabilmek için örnek aldıkları Hitler Almanyası’nın izlemiş olduğu süreçleri (prosesleri) takip etmişlerdi. Öncelikle “ortak bir düşman” tespit etmiş, sonra bu “iç düşmanla mücadele” için ülkeyi adeta seferber edip olağanüstü bir döneme sokmuş, öncelikle yargısını kontrol altına almış, kontrollü bir şekilde gerilim artırmış ve aşamalı olarak bütün gücü ve kurumları kendi elinde toplamıştı. Buna da bir çok kesimi alet etmesini bilmişti.

RAPORLARA GEÇEN “YARGININ BAĞLILIĞI”!

Bu kontrollü yıkım, ele geçirme ve yeniden inşa sürecinde yargı büyük yara alırken, bu yaşananlar da AB yolunda giden Türkiye’yi yolundan saptırdı. Bir hukuk devleti olmaktan çıkan Türkiye, AB raportlarına da çok vahim şekillerde konu oldu. Her yılın raporundan satır başları sunacak olursak:

1)- AB’nin Türkiye 2015 Yılı İlerleme Raporu;

“Yargının bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesi zarar görmüştür ve hâkimler ve savcılar yoğun siyasi baskı altındadır. 2014’te gerçekleştirilen mevzuat değişikliklerinin ve Kurulda yapılan personel değişikliklerinin ardından, yürütme erki, Kurul üzerindeki etkisini yeniden ortaya koymuştur.”

2)- AB’nin Türkiye 2016 Yılı İlerleme Raporu;

“Rapor döneminde, hâkim ve savcılar üzerindeki güçlü siyasi baskı devam etmiştir.”;

3)- AB’nin Türkiye 2018 Yılı İlerleme Raporu;

“Yargı bağımsızlığı konusunda geçen yıl ilave ciddi gerilemeler olmuştur. Hâkimler ve Savcılar Kurulunu (HSK) düzenleyen anayasal değişiklikler yürürlüğe girmiştir ve Kurulun yürütme erkinden bağımsızlığını daha fazla zayıflatmıştır. Hâkim ve savcılara yönelik siyasi baskının devam etmesi ve 2016 darbe girişiminin ardından hâkim ve savcıların toplu ihraçları, yargının bağımsızlığı ile genel kalitesi ve etkinliği üzerinde oldukça olumsuz bir etki yaratmıştır.”

Bu yaşananlarla birlikte her geçen gün Türkiye AB yolundan uzaklaşmış, yargı bağımsızlığı ortadan kalkıp yürütmenin, daha doğrusu tek bir adamın esiri haline gelmiş, ülke içindeki bütün vatandaşlar güvensiz ve belirsiz bir yöne doğru savrulmuşlardır.

Bu puslu ortamda her geçen gün adaletsizlikler, zulümler yaşanırken, bir yerel seçimin sonucu bile açıklanamaz hale gelmiştir. Bağlı hale gelmiş bir yargı, böyle bir düzende yürütmenin bir sopası, bir manivelası durumundadır sadece…

Bu sürece gelirken yargı kurumlarının, mahkemelerin nasıl aşamalı bir şekilde bu düzene uygun hale getirildiğini ve bu arada nasıl hukuk cinayetleri yaşandığını da yazı dizimizin bir sonraki kısmında ele almaya çalışalım.

[Ramazan Faruk Güzel] 13.4.2019 [TR724]

Kürtler ne yapacak? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Kürtler ne yapacak? Bugün Türkiye’de gittikçe ön plana çıkan konuların başında bu var. Türkiye’de Kürtlerin sayısı bile bilinmiyor, tahmin ediliyor. 1990’ların sonuna kadar varlıkları reddedilen bir halkın sayısını bilmemek anormal mi? Kürt aileler çocuklarına istedikleri ismi koyamıyorlardı 2000’lerin başlarına dek. Oğlunuza veya kızınıza gönlünüzden geçen, dilinizde olan bir adı koyamamak! Lütfen düşünün bunu. Bir defa daha düşünün. Anlayana kadar düşünün. Anne babanızın doğduğu yerde doğmanıza karşın, doğum yerinizin farklı bir isimde olmasının ne demek olduğunu anlamaya, idrak etmeye çalışın. Tunceli deyin Dersim’e mesela.

İnsanların, kentlerin, kasabaların ismini değiştirmek! Kimliğinizin reddi! Dilinizin konuşulmasının yasak olduğu bir ortamı düşünün. Mesela ilkokula başlıyor çocuğunuz. Anadilinizde onunla konuştuğunuz kızınız ya da oğlunuz, okulda bambaşka, hiç anlamadığı bir dilde konuşmak zorunda. Öğretmeni, arkadaşları o dilde konuşuyorlar, ama sizin çocuğunuz konuşulanları anlamıyor. 1990’larda Almanya’da öğrenciyken Ali diye bir Türkiyeli öğrenci vardı. Türkçe konuşmaz, konuşursanız size Almanca cevap verirdi. PKK’ya sempatisi vardı. Bir gün ona neden Türkçe konuşmadığını sordum. İlkokula başladığında Türkçe bilmediğini, ama birkaç ayda Türkçeyi öğrendiğini söylediğinde çok şaşırmış bunu nasıl başardığını sormuştum.

Dile çok yatkın, çok zeki olmalıydı! Bana gözleri dolu-dolu verdiği yanıt beni o çok sarsmıştı. İlkokul öğretmeninin ülkücü olduğunu, Kürtçe konuşanları sopayla dövdüğünü, tüm sınıfın (Kürtlerin çoğunlukta olduğu bir yerdeydi yaşadığı yer) çok kısa sürede Türkçe öğrendiğini anlatmıştı. Türkçeye karşı büyük nefreti bundandı. Kürtlerin ne yapacaklarını bilmesem de, ben Kürt olsaydım ve bunları yaşasaydım neler yapabileceğimi kendime itiraf etmem, Ali’yi tanımamdan kısa bir süre sonradır. O günden beri Kürtlerin ne yapacağını düşünüp dururum.

Kürtler ne yapacak? Kürtler tarih boyu bekledi ve kabullendi. Yaşanılanlar gerçekten acılarla doluydu. 1980’lerin sonlarında bir köyde insan dışkısı yedirilen Kürtlerden, 1990’larda evleri yakılan ve göçe zorlanan Kürtlere, Cumartesi annelerinin oğullarına, askeri aracın arkasında sürüklenen cesetlere, Cizre’ye ve Sur’a, merhaleler üstüne merhaleler, Kürtler ne yapacak sorusunu şekillendirdi. Dağda çıkan kart-kurt seslerinden bu günlere, uzun zaman geçti. Ahmet Altan Atatürk bir Kürt paşası olsaydı diye bizi afallattığı yazısında, ya biz onlar olsaydık, onlar da biz demişti. Bölücülük yaptığını söylediler. Fakat aslında Kürtleri kim bölmeye çalışıyordu, biz hiç analiz etmedik. Oysa 1980’lerin sonlarında Kürtlerin esasında sömürgeleştirilmiş bir halk olduğunu anlatan İsmail Beşikçi’nin kitaplarından okumuşluğum vardı. Benim mazeretim yoktu, olamazdı aslında Kürtler konusunda. Kürtler ne yapacak diye sorması gerek son Türk ben olmalıydım. Fakat sakinleşip dinginleşince, esasında bu işlerin bir endoktrinizasyon olduğunu görmeye başladım ve gözlerim açılmaya başladı. Işık acıtıyordu, tıpkı uykudan kalktıktan sonra bir anda perdeyi açıp güneş ışığına maruz bırakılan gözler gibi! Kürt olmak zordu. Yine de başımı öte tarafa çevirmek ve yokmuş gibi yapmak en konformist tutumdu. Bunu 1990’ların ortalarında annemle bindiğim bir takside taksiciyle giriştiğim tartışmada yapamadım ve Kürtlerin dilinin olduğunu, o dili konuşmanın en doğal insan davranışı olduğunu anlatmaya çalıştım Türk milliyetçisi taksiciye. Sonra annemden bir araba laf işitmiştim. Ya taksici MİT’çi olsaydı bana ne olurdu, hiç düşünmüş müydüm? Bu işler 20’li yaşlarda cidden bazen çok karmaşık olabiliyor. Bugün en gurur duyduğum sivil inisiyatiflerimden biriydi. Doğru şeyi savunmuştum – ve bu bakımdan devletimden bir ışık yılı kadar ilerideydim.

Asimile olmuş Kürtlerin sistemle hiç sorunları olmadı

Kürtler ne yapacaktı, bilmiyordum. Fakat bildiğim Türkiye değişiyordu işte. Özal’ın teyzesinin Kürt olduğunu öğrendiğimizde, esasında annesinin de bu durumda Kürt olduğunu düşünmek çoğumuzun işine gelmemişti belki. Fakat zamanla buna alıştık, hatta bunu unuttuk. Zaten Kürt olmak bir genetik değil sosyal meseleydi. Yani asimile olmuş Kürtlerin sistemle hiç sorunları olmadı. Yeter ki aidiyetlerini ret etsinlerdi. Bütün kapılar ardına kadar açılıyordu. Bazen büyük Türk milleti gerçekten çok cömert olabiliyordu.

Kürtler ne yapacak? Kürtler konusuna deneyimli girmiştik biz. 1915’te Ermeni meselesinde devletle ters düşenlere ne olduğunu mostralık göstermişti İttihatçılar. Onların B takımı 1920’lerin başında işbaşına geldiğinde, ne Malta’ya sürülen İttihatçılar, ne Kürt katliamı nedeniyle savaş suçlusu olarak yargılandıkları kıymeti harbiyesini yitirmişti. Mebzul miktarda İttihatçı cumhuriyetle beraber olağan kariyerlerine döndü. Kemalistler Ermenilerden “temizlenmiş” bir Türkiye’de artık Kürtlere yoğunlaşabilir, Kürtlerin asimilasyonuna yönelebilirlerdi.

Kürtler ne yapacak? Kürtler 1920’lerden 2000’lere dek yoğun olarak asimile edilmeye çalışıldı. Büyük şehirlere göç ettirilen milyonlarca Kürt Türkleşti. Kürtlük sadece folklorik seviyeye geriledi. Kalan kitleler Doğu ve Güneydoğuda yoğun baskılarla karşılaştı. Kürtçe bilmeyen yaşlı kadınlara mahkemelerde tercüman falan verilmemesi gibi sıradan uygulamalardan bahsetmiyorum yalnızca. Uludere de dâhil, Kürt olanın Türk’ten değersiz addedildiği bir devlet, her akit hayatın gerçeği oldu. Ermeni’nin ölüsünü, Kürt’ün dirisini reddetme diye özetlenecek bir strateji ile, kitleler Türk olmanın bizi mutlu eden bir şey olduğuna inandırıldı. Türkken ne mutlu olan, Kürtken hiç mutlu olabilir miydi? Olmaması için çalışıldı!

Kürtler ne yapacak?

Kürt açılımı ve Çözüm Süreci’ne ilişkin tek laf etmeyeceğim. Çünkü sonu sonucu yok. Sadece bir ihanet, bir yarı yolda bırakma, bir kaçırılan şans, ne derseniz deyin. Artık yok zaten, bitti. Bugün gelinen noktada salt eş başkanları, milletvekilleri ve belediye başkanları görevinden hukuksuzca kopartılıp mahpushaneye atılmıyor, daha dün seçilen yeni belediye başkanlarına da mazbataları verilmiyor. Sonra PKK’lılara “dağa neden çıktınız, rahat mı battı!” diyen bir kitle havlıyor!

Kürtler ne mi yapacak? Bugün Kürtler için siyaset yolu tümden kapalıdır. Ya asimile ol ya öl deniliyor. Kürtler Türkiye’ye ve Türk devletine ait olabilirler mi bu durumda? Olmak zorunda olmalarından bahsetmediğimi herhalde herkes anlamıştır. Bunu isterler mi, arzularlar mı? Bunu kast ediyorum.

Başka sorum yok zaten.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.4.2019 [TR724]

Hekimlerle derdiniz ne? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Bazı sağlık problemleri nedeniyle birkaç doktor arkadaşımı aradım, bazı şeyler danıştım. Sağolsun yardımcı oldular, tavsiyelerde bulundular. Yıllarca göz hekimliği yapmış tecrübeli bir göz cerrrahı arkadaşım üniversitesi kapatıldığı için canını Avrupa’ya zor atmış. Orada yeniden dil öğrenmeye, yeni bir ülkede tutunmaya çalışıyor. Doğal olarak mesleğini yapamıyor, 25-30 yıllık tecrübesini, bilgisini insanların hizmetine sunamıyor. Belki cerrahlık kabiliyeti de dumura uğruyor. Cerrrahlar uzun süre ameliyatlara ara verirlerse becerilerini kaybedebilirler diye duymuştum.

Bir başka göz doktoru arkadaşıma ulaştım o Afrika’da kendisine çalışma imkanı bulmuş, oralarda hekimlik yapmaya çalışıyor. Zira Türkiye’de olsa hapse konacak! Kendi insanının vergileriyle kurulan-işleyen hastanelerde, kendi insanına hizmet veremese de en azından insanlara faydası oluyor. O yönüyle şanslı olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiyede’ki en iyi psikiyatrlardan biri olan başka bir arkadaşım yıllardır mahrumiyet bölgelerinde çalışıyor, o yörelerdeki insanları tedavi etmeye çalışıyordu. Gece gündüz demeden hastalarıyla ilgilendiğine, günün her saatinde hastaların telefonlarına baktığına bizzat şahidim. Terörün en yoğun olduğu dönemlerde Güneydoğu’da çalıştı ve halka hizmet etmek için oraları terk etmedi. Cazip tekliflere rağmen memleketine, batıya dönmeyi düşünmedi. Zira bölgede nüfusa oranla çok ciddi psikiyatr sıkıntısı vardı. Bu tanıdığım KHK ile atıldı, yetmedi hapse kondu. İki yıl kadar hapis yattıktan sonra dışarı çıktığını öğrendim. Ama mesleğini yapamıyor, hastalarına destek olamıyor.

Çok iyi bir genel cerrrah olan başka bir tanıdığım “terörist” ithamından kendini korumak ve hapse düşmemek için Ortadoğu’da bir ülkede hekimlik yapmaya çalışıyor. AKP zihniyeti bir diş hekimi arkadaşımı üç yıla yakındır hapiste tutuluyor ve  7 yıl hüküm vermişler. Binlerce hekim, hemşire, sağlık görevlisi insanlara en faydalı olacakları dönemde hastalarından koparılıp hapislere dolduruldu. Mesleklerini yapamaz hale getirildiler. KHK ile atılan pek çok sağlık görevlisi var. Tıp fakültesini yeni bitirmiş gençlere dahi ağır güvenlik soruşturmaları yapıyorlar. Yakınlarından bir KHK’lı ise veya fişlenmişse görev vermiyorlar.

Bizler sosyal bilimciler, gazeteciler olarak tehlikeli olduğumuzun farkındayız. Yazıyoruz çiziyoruz konuşuyoruz, politikaları, yapılanları eleştiriyoruz. Liderler hakkında yorumlar yapıyor, TV’lerde konuşuyoruz. Olmadı sosyal medyadan görüşlerimizi paylaşıyoruz. Zorbalığa dayalı düzen kurmak isteyenlerin bizden hazzetmemesini anlayabiliyoruz. Keza avukatlar, hukukçular tehlikeli. “Adalet” diyor, mazlumların haklarına sahip çıkabiliyorlar. İşleri gereği yasalara, insan haklarına aykırı durum olduğunda ses veriyor ve muhalefet ediyorlar. Gazeteciler, sosyal bilimciler dünyanın bütün diktatörlüklerinde ilk teslim alınacaklar, olmazlarda “ilk yakılacaklar” listesinde. Bunu bildiğimiz için, biz hedef olacağımızın farkındaydık. Zihnen iyi kötü bir hazırlığımız vardı.

Nitekim gerçeğin peşinde olan, hakikatleri yazan, yanlışları dile getiren gazeteler/yazarlar, hukukçular 15 Temmuz’dan çok önce hedef haline getirildiler. 15 Temmuz olduğunda pek çok gazete, TV kapatılmış, gazeteciler ya satın alınmış veya sindirilmişti. “Tehlikeli” olanlar çok erken yurt dışına çıkmak zorunda kaldılar. Meseleye başka bir açıdan bakarsak adamlar 15 Temmuzdan çok önce ses verecekleri, eleştiri getirebilecekleri zaten susturmuştu, medyayı nerdeyse tek sesli hale getirmişti. 15 Temmuz’dan sonra ince “temizlik” yaptılar.

Diktatörlerin, otoriter yönetimlerin sosyal bilimcileri, gazetecileri satın alması, olmuyorsa susturması genel geçer bir kural. Ama pek çok diktatör teknik elemanlara, sosyal, politik konularla işi olmayan mesleklere dokunmaz. Hatta onlara daha fazla itina gösterir, öne çıkarır. Onların başarıları üzerinden rejimini ayakta tutmaya, kendini pazarlamaya çalışır. Sonuçta onlar halkı memnun edecek, onların işine yarayacak “somut” işler yapıyorlar.  Bizim gibi “kafa karıştırıcı”, “ortalığı bulandırıcı” şeyler yapmıyorlar. Yazmıyor, konuşmuyor, halkı yönlendirmiyor; iktidara “laf sokuşturma” derdine düşmüyorlar. Amacı belli, sınırları belli, tanımı belli işler yapıyorlar. Dünyanın her yerinde, her rejiminde hekimlik, hemşirelik, mühendislik gibi işler makbul ve muteberdir. Çoluk çocuğunun başı derde girmesin ve maddi durumu da iyi olsun diye düşünenler genelde çocuklarını bu alanlara yönlendirir. Zira gazetecilik, yazarlık gibi alanlar bizim gibi ülkelerde her zaman netamelidir, risklidir. Devran döner ve kendinizi en tehlikeli kişi, öncelikli hedef olarak bulabilirsiniz.

Diktatörler başkaları için herşeyin sınırlarının belirli, çizili olmasını isterken kendilerine sınır konulmasından hoşlanmazlar. Konuşurken net, tanımı iyi yapılmış kelimeleri değil kaypak kavramları severler. Hamasi cümleleri tercih ederler. “İhanet” kavramı en çok kullandıkları ve sevmediklerine kolayca atfettikleri bir kelimedir. Herkesi rahatlıkla vatan haini ilan eder, ajan olmakla, ülkeyi satmakla vs suçlarlar. Bu ithamlara maruz kalmaktan çekinen geniş kitleler de susar ve siner.

Bence “hain”, “vatan haini” kavramları üzerinde biraz düşünmek lazım. Dünyanın en iyi üniversitelerini bitirip ülke kalkınmasına katkıda bulunan, icatlar yapan mühendisleri hapislere doldurmak, TÜBİTAK gibi kurumları bitirip yandaşlara teslim etmek, ülkenin en başarılı okullarını kapatmak, yüzbinlerce öğretmeni işinden atıp eğitimi çökertmek, ekonomiyi yandaşların müteahhitlik firmalarına indirgemek, hazineyi boşaltmak, kamu varlıklarını peşkeş çekmek, en verimli firmalara çökmek ve batırmak, toplumu bölmek, dini istismar aracı yapmak, ülkenin ordusunu darmadağın etmek ve sayamayacağımız pek çok zararlı uygulama ihanet değilse, bir vatana başka nasıl ihanet edilebilir?

Herşeyi bir şekilde izah edebiliyorum. Öğretmenler çocuklara hırsızlık, çalma vb konularda istemedikleri şeyler anlatabilir, mühendisler soygun düzeninin teknik taraflarına vakıf olup rahatsızlık verebilir, esnaflar yeterli rüşveti vermiyor olabilir vs.

Sağlık görevlilerine, doktorlara hemşirelere savaşta bile dokunulmaz, düşman bile zarar vermezken siz neyin peşindesiniz?

Sizin hırsızlık ve zulüm düzeninize bunların ne gibi zararı dokunabilir?

Bırakın doktorlar, hemşireler mesleğini yapsın, hastalarına hizmet versin!

Apolitik bir mesleğe sahip hekimlere bile böylesine zulmetmek, millete hizmet vermesini engellemek millete-vatana ihanet değilse, ihanet başka nedir ki?

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 13.4.2019 [TR724]

Emine Hanım’ın mutfağında kriz yok! [Semih Ardıç]

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, nam-ı diğer “Damat Berat” Türkiye’de “temenniler manzumesi” diye zerre kadar kale alınmayan sunumu bu defa okyanus ötesine taşıdı.

10 Nisan’da İstanbul’da yaptığı power point sunumun aynısını Amerika Birleşik Devletleri’nde dünyanın önde gelen 400 yatırımcısının önünde tekrar etti.

Hem de kimin ev sahipliğinde? Ankara’da “düşman” ilan ettiği bir bankada…

JP MORGAN: TÜRKİYE’DE HAİN, ABD’DE BORÇ KAPISI

Damat Berat, 22 Mart’ta dolar 5,84 TL’ye yükselince telaşla sağa sola saldırdıkları esnada günah keçisi ilan ettikleri JP Morgan’ın tertip ettiği toplantıda para için dil döktü.

Hazine Bakanı Albayrak, dünyanın en büyük yatırım bankası JP Morgan’da yatırımcılara sunum yaptı. Yatırımcılar sunumu beğenmedi.
31 Mart Mahalli İdareler Genel Seçimi’nin arefesinde dolar şokunun ne kadar oy kaybettireceğini bildikleri için en iyi yaptıkları işi yapmışlar ve şapkadan hemen JP Morgan tavşanını çıkarmışlardı.

Saray gazetelerinin “Dış mihrak”, “Bizi yıkmak istiyorlar!” manşetleri zaten buzlukta hazırdı.

JP Morgan’a öldürücü darbeyi de sözde bağımsız üst kurullar indirmişti.

TALİMATI ALBAYRAK VERDİ

Piyasada yer yerinden oynarken kış uykusuna yatan Merkez Bankası (TCMB) ile üst kurulların aklı başına ertesi gün geldi.

Hafta sonu demeden büyük bir vazife şuuru (!) ile hareket eden Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ile Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), JP Morgan’ı “piyasa dolandırıcılığı yapmakla itham etmiş ve idarî tahkikat başlatıldığını ilan etmişti.

TCMB de yabancı bankalara TL kapılarını kapatmıştı. Dolar almak isteyen yabancı Türkiye’de mahsur kalmıştı.

JP Morgan’a tahkikat talimatını da bizzat Damat Berat’ın verdiği iddia edilmişti. Aynı Damat Berat seçim geride kalınca ABD seyahatine çıktı.

ABD’DE GÖNÜL ALMA TOPLANTISI


Damat Berat okyanus ötesinde ilk olarak JP Morgan’ın kapısını çaldı. Güya gönül alacaktı.

Hazine Bakanı’na Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya eşlik ettiği toplantıdan çıkan netice yine fiyasko!

Uluslararası haber ajansı Reuters, JP Morgan’da borç için dil döken Albayrak’ın sunumuna dair yatırımcılarla görüştü.

KİMSE İKNA OLMADI

Reuters’e mülakat veren 4 büyük yatırımcı anlatılanları ikna edici bulmadığını belirtti ve ilave etti: “Kimsenin Türkiye hakkındaki fikirleri değişmedi. Yatırımcılar Türkiye hakkında düne kıyasla daha umutlu değil.”

Damat Berat, Türkiye’de konuştuğunda yükselen dolar ve euro, ABD’den gelen haberlerin tesiri ile yine tırmandı.

Dolar 5,82 TL ile Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının piyasada terör estirdiği 22 Mart’ta doların eriştiği 5,84 TL seviyesine geldi dayandı. Borsa İstanbul’da hisseleri satan satana.

RİSK PRİMİ 400’ÜN ÜZERİNDE

Krizin sebeplerini teşhis etmekten uzak, günü kurtarmaya matuf popülist beyanlar yüzünden diken üstündeki piyasada tedirginlik artıyor.

Türkiye gelişmekte olan ekonomiler içinde Arjantin ile beraber en vahim vaziyette. Risk primi 400’ün üzerine çıktı. Faizler tırmanıyor…

ANKARALI TEYZE NE GÜZEL ANLATTI

Türkiye’nin iktisadî bunalımdan buhrana geçtiği gösteren başka rakamlar da verecektim, vazgeçtim.

Zira Yol TV’nin YouTube kanalında yayınlanan kısa videoda Ankaralı bir teyzenin mülakatı düştü ekrana.

Hakikatle bağı kopmuş bir iktidarın halkı ne hale getirdiği ancak bu kadar çarpıcı anlatılabilirdi. Hepimize iktisat dersi verdi. En başta da Saray ahalisine.

“Marketten, pazardan elim boş dönüyor.” diyen teyze, AKP lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ı ima ederek, “Emine Hanım’ın mutfağında kriz yok tabii!” ifadelerini kullanıyor.

“ARTIK AKP’YE OY VERMİYORUM”

Kendisinin 31 Mart’a kadar her seçimde AKPye rey verdiğini aktaran teyze, “Protesto ediyorum. Artık oy vermeyeceğim. Verdiğim oylar ona haram olsun. Ülkenin halini hiç görmüyorlar.” diyor.

Krize rağmen AKP’nin şahsî ikbal peşinde koştuğunu şu sözlerle hülâsa ediyor: “Maksatları koltuk kavgası, bizi düşünen var mı? Ben markete giriyorum, elim boş çıkıyorum. Maalesef biz tenceremizi kaynatamıyoruz.”

Teyze şöyle devam ediyor:

“Birde bizi düşünsünler, kendi koltuklarını düşünmesinler.

Akıllarını başlarına alsınlar adımlarını ona göre atsınlar.

Mutfakta tenceremi kaynatamıyorsam, geçimimi sağlayamıyorsam, çocuklarıma bir gelecek sunamıyorsam oyumu niye vereyim ki?”

Seçimden 45 gün evvel tr724.com’da “Tencerenin deviremeyeceği hükûmet yoktur” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/tencerenin-deviremeyecegi-hukumet-yoktur/) iktisadî buhranı hafife alan AKP’nin 31 Mart’ta kendi seçmeninden hiç ummadığı bir tokat yiyeceğini belirtmiştim.

SANDIKTAN ÇIKAN MESAJA RAĞMEN HALKLA İNATLAŞILIRSA…

O makaledeki tespitlerle Mahallî İdareler Seçimi’nde sandıktan çıkan neticeyi tahlil eden kamuoyu araştırma şirketlerinin elde ettiği veriler örtüşüyor.

Görünen o ki İstanbul ve Ankara’yı kaybetmenin öfkesi ile makuliyetten tamamen uzaklaşan AKP lideri Erdoğan ve kurmay heyetinin sandığın verdiği mesajı anlamak gibi bir derdi yok.

Bilakis sandığı hükümsüz hale getirecek adımlar atmanın eşiğindeler.

TENCERE İHTİLALİ SESSİZDİR

9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in cümlesinden mülhem makaleyi yayımladığım gün bir dostum telefonda, “Erdoğan meydanları dolduruyor. Hangi tencere devirecek onu?” diye sormuştu.

Tencere ihtilali hiçbir ihtilale benzemez. Ankaralı teyzenin sözlerini tekrar okuyun. Tencere ihtilali ikmal edilmedi. Sadece ilk safhası 31 Mart’ta tahakkuk etti.

İktidar ders alsa, hataları için özür dileyip yeni bir sayfa açarsa belki o kadarı ile iktifa edecek halk.

Erdoğan tencere ihtilalinin altına kendi elleriyle odun atıyor. Damadı Berat da tencerenin altındaki ateşi körüklüyor.

SON SÖZÜ YSK DEĞİL, HALK SÖYLEYECEK

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini kazandığı halde Ekrem İmamoğlu’na mazbata verilmemesi için bahane üstüne bahane bulan AKP kurmaylar, “Son sözü Yüksek Seçim Kurulu (YSK) söyleyecek.” derken yine tencere ihtilalini hafife alıyor.

Sunumlar, swaplar, endeksler, rezervler, ödemeler dengesi, cari açık, ıslak imzalı tutanaklar, geçersiz oylar ve YSK kararları…

Hepsini hükmü bir yere kadar. Vatandaşın tenceresi boş kaynıyorsa bunların hiçbirinin hükmü yok.

[Semih Ardıç] 13.4.2019 [TR724]