Yaşar Tunagür olmayan MİT raporu ile suçlanmıştı! [Ali Emir Pakkan]

Maklubeyi Türkiye'ye getiren Hoca! 

1965'te Diyanet İşleri Başkan Yardımcısıdır. 12 Mart 1971 muhtırası üzerine balyoz gibi iner! Önce Diyanet'teki görevine son verilir. Sonra Çorum'a vaiz olarak atanır! Üç ay sonra da! (16 Haziran 1971) bir sabah evinin kapısını polis çalar ve gözaltına alınır, Ankara'ya sevk edilir! 

Mamak Cezaevinde, koğuş arkadaşları arasında Doğan Avcıoğlu da vardır. Bir sohbetini dinledikten sonra Avcıoğlu, hayranlıkla; "Hoca bu anlattıkların doğru ise ya sen komünistsin ya da biz müslümanız" diyecektir.  6 ay cezaevinde kalır. Sakalını kesmek isterler, direnir! Tam zorla kesecekleri gün, (10 Kasım) tahliye edilir! 

Yaşar Tunagür'den bahsediyorum! Bugün bürokraside benzer şeyler yaşanıyor! O kadar benzer ki, Tunagür Hoca'yı görevinden eden de, gözaltına aldıran da bir "MİT raporu"nda olduğu öne sürülen iddiadır! Tunagür, Ürdün'de bir meydanda şeriat lehine bir konuşma yapmakla suçlanmaktadır!  

İlk duruşmada Hoca, kendini savunur! Damadı Ürdünlü olmasına rağmen hayatında hiç bu ülkeye gitmediğini söyler! Mahkeme, MİT'ten raporun orjinalini ister; ortaya çıkar ki, öyle bir rapor da yoktur! Bir iftira, kumpasla karşı karşıyadır Tunagür!

Diyanet İşleri Başkanlığı sırasında yaptığı çalışmalardan birileri rahatsızdır! Hakkında Senato'da bir araştırma komisyonu kurulur. Uzun bir rapora; vaizlik, müftülük ve başkan yardımcılığı dönemindeki icraatleri konu edilir! Somut bir suç yoktur! O zamanki yafta vurulur; "Laikliğe aykırı, irticai faaliyetlerde bulunduğu saptanmıştır! Cumhuriyet, 27 Mayıs düşmanıdır." 

O raporun sonuna 4 senatör, muhalefet şerhi düşer. Hukuk devleti ilkelerini hatırlatırlar. Yalan yanlış fişlemelerin dışında somut bir delil olmadığına dikkat çekilen şerh yazısında, Tunagür hakkındaki bütün iddiaların mahkemelerde beraatle sonuçlandığı belirtilir.

Yaşar Tunagür, Fethullah Gülen'i İzmir Kestanepazarı'na tayin eden kişidir. Fatih Koleji'nin açılışına öncü olmuştur. Sırf bu yüzden son süreçte, adı gündeme getirilmiş ve bir kez daha lince uğramıştır! Bir tetikçi gazeteci onu, mahkemelerden dönmüş asılsız raporlardaki iddialarla suçlayabilmiştir! 

Bu arada belirteyim; Hizmet hareketine mensubiyet delillerinden (!) sayılan maklube yemeğini, Türkiye'ye getiren kişi de Tunagür'dür! AKP İktidarı, merhumu mezardan çıkarıp, yargılayabilir! Nasılsa hukuk askıda! İnsanlık suçlarında 12 Mart'ı da, 12 Eylül'ü de çoktan geçtiler! 

[Ali Emir Pakkan] 3.3.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Keşke tek derdimiz enflasyon olsa! [Tarık Ziya]

Samanyoluhaber.com okurları 4 Şubat'ta yayımladığım 'Enflasyonda en kötüye hazırlıklı olun' başlığını hatırlayacaktır. O başlık altında Ocak ayında enflasyonun yüzde 2,5 artmasının sadece bir başlangıç olduğunu belirtmiş ve makaleyi şu satırlarla bitirmiştim: "Velhasıl enflasyonda en kötü geride kalmadı. Ocak sadece başlangıçtı. Demedi demeyin..."

Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) 3 Mart'ta açıkladığı Şubat ayı enflasyon verileri maalesef aylardır ifade etmeye çalıştığım kötü gidişi teyit etti. Endişelerimde haklı çıktım. Amma velakin sevinmiyorum, müteessirim. 

Memleket bir avuç kifayetsiz muhterisin elinde bir meçhule sürükleniyor. Daha elem veren yanı şu ki; bu bir avuç cehl-i mürekkebin memleketin istikbalini karartan hataları karşısında ekseriyet itibarıyla millet sessiz. Muhalefet acziyete düşmüş, medya Saray'ın borazanlığından başka bir gayesi kalmamış. 

Şubatta enflasyon Nisan 2012'den bu yana ilk defa çift haneye çıktı. Teferruatına inildiğinde enflasyon hesabında dikkate alınan sepetteki ürünlerin 411 maddenin 270'inin zamlanmış olması dolardaki artışın iğneden ipliğe zam olarak aksettiğini gösteriyor. 

ÜRETİCİ FİYATLARI YÜZDE 15,36 ARTTI

Daha endişe verici olan rakamlar var...

TÜFE’de, bir önceki senenin aynı ayına göre ulaştırma yüzde 17,96, çeşitli mal ve hizmetler yüzde 12,82, sağlık yüzde 12,53, eğitim yüzde 9,33 ile artışın yüksek olduğu diğer ana harcama grupları oldu. Üretici fiyatları da yüzde 15,36'ya çıktı. 

Üretici fiyatlarının TÜFE'den yukarıda olmasının sebebi malum. Piyasada yaprak kıpırdamıyor. İmalatçı ya da toptan satış yapanlar durgunluk yüzünden maliyeti birebir satış fiyatına aksettiremiyor. Tehir edilen enflasyon er ya da geç etiketlerde görülecektir. Önümüzdeki aylarda en azından mart ve nisanda enflasyon çift hanede seyredebilir. 

DOLAR ARTTIKÇA ENFLASYON DA ARTACAK

Dolar iki gündür tırmanıyor. Şimdi 3,80 TL seviyelerinin üzerine göz kırpıyor. ABD Merkez Bankası FED'in ABD yerel saati ile bugün faizi artırması TL için kâbusun yeniden başlaması demektir. FED'in bu sene faizi en az üç defa artıracağı ihtimalini not edin...

Enflasyon çift hane. 

Merkez Bankası'nın bankalara sunduğu fonlama maliyeti çift hane. 

İşsizlik çift hane. 

Devalüasyon çift hane.

Büyüme yüzde 2'nin altında.  

Bugünler iyi günlerimiz... Acı, amma velakin hakikat bu. Daha büyük dalgalar gemiye doğru yaklaşıyor.

Kaptan köşkünde ise referandumdan başka bir başlık yok.

Sahil-i selamete çıkmak ihtimali her gün biraz daha azalıyor.

Düne kadar destanını yazdığımız güzelim memleketin ardından ağıt yakıyoruz.

Enflasyon olsaydı keşke tek derdimiz...

[Tarık Ziya] 3.3.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Avrupa Konseyi’nden mülteci çocuklar için yeni acil eylem planı [Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi, mülteci krizinden etkilenen çocukları, cinsel istismardan korumaya yönelik yeni izleme ve eylem raporu yayınlayacak. 6 Mart Pazartesi günü yayınlanacak acil eylem planında, çocukların mağduriyetlerini engelleme, ve daha iyi muhafaza etmek için izlenecek adımlar ve üye devletlerin çalışmaları yer alıyor.

Özellikle Suriye krizinden sonra  Avrupa’nın yolunu tutan mülteciler içerisinde en büyük zorlukları çocuklar yaşıyor. Birçoğu ailelerini kaybeden küçük bedenler, çoğunlukla fuhuş maksatlı olarak suç çetelerinin ellerine düşüyor. Bunun dışında sadece Almanya’da, büyük zorluklardan sonra ülkeye ulaşabilen çocuklardan ulaşabilen 10 bin tanesi kayboldu.

Uluslararası örgütlerin dikkatle üzerinde durduğu konu hakkında Avrupa Konseyi de Haziran 2016’da acil eylem planı için düğmeye basmıştı. Avrupa Konseyi genel sekreteri Thorbjorn Jagland 47 üye devlete konu hakkında mektup yazarken, bu detaylı bir rapor çalışması için başlangıç oldu. Genel Sekreter Jagland, Aralık ayında üyelere gönderdiği mektupta, mülteci krizinin insan tacirleri için bir cennet olduğunu vurgularken, “Bu çocukları muhafaza etmek ahlaki bir zorunluluktur” demişti.

Göçmen çocuklar cinsel istismara maruz kalıyor

Almanya’da, İtalya’da Danimarka’da, Libya’da Fransa’da ve daha birçok ülkede göçmen çocuklar cinsel istismara, tecavüze maruz kalıyor. Pazartesi günü açıklanacak acil eylem planında mülteci krizinden etkilenen ve cinsel istismar kurbanı oldukları bilinen çocukların tespiti, veri toplama konusundaki zorluklar, çocukların cinsel istismar ve sömürüye maruz kalmalarını önlemek için alınan tedbirler, çocuk mağdurların daha fazla suiistimale uğramaması için alınacak tedbirler yer alıyor.

6 Mart 2017 günü yayınlanacak acil eylem planı Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve Cinsel İstismara Karşı Korunması “Lanzarote Sözleşmesi” taraf olan 41 ülkeyi kapsıyor. Çalışma, sözleşmeye taraf olan 41 ülke makamları tarafından verilen bilgilere, ayrıca Estonya, Ermenistan ve Norveç’ten çeşitli sivil toplum temsilcilerinin katkısıyla hazırlandı.

Raporda ayrıca sözleşmeye taraf olan ülkelerdeki durumu karşılaştıran bir analiz sunulmakta, umut veren uygulamalar vurgulanırken, eksikliklerin saptanması ve durumun iyileştirilmesi için atılacak adımlar önerilmekte.

UNICEF raporunda çarpıcı bilgiler

UNICEF’in hazırladığı son raporda da ülkelerini tek başına terk etmek zorunda kalan çocuk göçmenlerin insan kaçakçılarının elinde şiddet ve cinsel tacize maruz kaldıklarına değinilmişti.

UNICEF’in raporuna göre geçtiğimiz yıl 26 bin çocuk Akdeniz’i tek başına geçmeye çalıştı. Bu çocuklar şiddet, cinsel istismar, kölelik gibi insan onurunu zedeleyici muameleyle karşılaşıyorlar. Kadınlar yolculuğa çıkmadan önce doğum kontrol ilaçları veya iğneleri almak zorunda kalıyorlar.

[Mehmet Dinç] 3.3.2017 [TR724]

Hain darbe girişimi ve acı veren itiraflar [Erhan Başyurt]

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden neredeyse 9 ay geçti, Yurtta Sulh Konseyi üyeleri, darbenin lider kadrosu ve darbenin planlayıcıları halen belirsiz.

Bırakın darbenin aydınlanmasını, her şey gün geçtikçe daha karanlık hale geliyor.

***

Darbenin üzerindeki örtü kaldırılmıyor ama darbenin önceden haber alındığı ve ”sivil dikta” inşa etmek için ”karşı darbe” amaçlı kullanıldığı ortaya çıkıyor.

***

Halkı gece yarısı sokağa çağıran liderlerin, darbe planından en az bir gün öncesinden haberdar olduğu netleşiyor.

Doğu Perinçek, Yeni Şafak gazetesine bir gün önce haber verdiklerini açıkladı.

Milletvekillerinin kendilerini arayıp bilgi aldıklarını anlattı.

Yeni Şafak gazetesi de kendilerine darbe öncesinde bilgi verildiğini doğruladı.

***

Darbe günü öğlen saatlerinde MİT’e bir yüzbaşının bizatihi giderek haber verdiği biliniyor. O yüzbaşı garip şekilde tutuklu.

15 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘ın darbe başlamadan saatlerce toplantı yaptığı herkesin malumu.

Şimdi her iki ismin Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda bir gece önce de bir araya geldikleri iddia ediliyor.

***

Darbe ile ilgili kafalardaki onlarca soru işareti zaten ilk günden varlığını koruyor.

Akşam 21.00’de Boğaziçi Köprüsü’nü tek yanlı, acemi askerlerle kapatmak neden?

Darbenin hedefi siyasilerden hiçbirisi etkisiz hale getirilmeden ve medya kuruluşları susturulmadan darbe yapmak mümkün mü?

Erdoğan, hava sahası kapalı iken İstanbul’a indirilip, basın toplantısı yaptığı halde Marmaris’teki oteline ‘‘suikast baskını” yapmanın kime ne faydası var?

Darbenin hedefindeki Cumhurbaşkanlığı veya Başbakanlık değil de tüm muhalif partilerin bulunduğu TBMM neden özenle bombalandı?

***

Madem en az bir gün önce herkes tarafından biliniyordu neden 240 kişi hayatını kaybetmeden hain darbe girişimi ifşa edilip önlenmedi?

Halk sokağa çağrılıp, medya desteği başından temin edilmedi?

Madem darbenin komuta kademesi bilinmiyor, Meclis Darbeyi Araştırma Komisyonu‘nun ortaya çıkarmasına izin verilmedi, 200 bin sivil neden ve neye dayanarak KHK’larla tasfiye edildi ve mağdur edildi?

***

İtiraflar ardı ardına gelmeye devam ediyor.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, ‘‘İhraç ettiklerimizi suçlu oldukları için değil, idari bir tasarrufla ihraç ettik” diyor.

İktidarın iki kalemşörü Cem Küçük ve Rasim Ozan Kütahyalı, darbecilerin arasında Kemalistler ve solcular da olduğunu, FETÖ diyerek gizlediklerini yazılarıyla itiraf ettiler.

Ulusalcılarla iktidar arasındaki ittifak referandum nedeniyle bozulunca, gerçekler bir bir dökülüyor.

***

Suyu kasten bulandırdılar, puslu havanın dağılmaması için büyük gayret gösteriyorlar.

Bu arada, ”sivil dikta” kurmak, ”Tek Adam” rejimine geçmek için 50 bin insanı suçsuz yere hapse attılar.

200 medya kuruluşunu hukuksuzca kapatıp, 2 bin eğitim kurumu, 3 bin firma ve vakfa keyfi kararlarla el koydular.

Yeni doğum yapmış anneleri, dedeleri, nineleri bile tutukladılar.

Zulümleri 28 Şubat’a rahmet okutur derece arttı.

”Karşı devrim” hayaliyle, sonuca götüren her yolu ve yalanı mubah görüyorlar.

***

Darbenin üzerinden 9 ay geçti, komuta kademesi halen bilinmiyor ama darbeyi sivil siyasetçilerin önceden bildiği ve istismar ettiği artık net.

Ülkeye ve halka tuzak kuranlar, yaptıkları hilelerin ortaya çıkmayacağını ve zulümlerinin hesabını vermek zorunda kalmayacaklarını düşünüyorlarsa hayal görüyorlar.

Zaman her şeyin ilacı… Aktif sabırla, ”zülüm ile abad olunmaz” hakikatinin bir kez daha ortaya çıkmasını bekleyip, göreceğiz!

[Erhan Başyurt] 3.3.2017 [TR724]

Yeni tasfiye Avrasyacı ekibe mi? [Konuk Yazar: Oğuz Atabey]

Erdoğan 03 Mayıs 2016 tarihinde Özel Kuvvetler Komutanlığını ziyaret ediyor. Basına bilgi verilmiyor. Ziyaret günlük programda yer almıyor. Erdoğan’ a, Hulusi Akar ve Yaşar Güler eşlik ediyor. Zekai Aksakallı’ nın brifing verdiği bildiriliyor…

Darbe teşebbüsünden 2 ay kadar önce darbenin kilit isimlerinin, rutin olmayan bir şekilde, kimseye haber vermeden bir araya gelmesine ne gözle bakmalıyız? Öylesine bir ziyaret mi, yoksa ‘darbe tiyatrosu’na ilişkin son hazırlıkların gözden geçirildiği bir toplantı mı?

Tek başına bir ziyaretten sonuç çıkarmak yanıltıcı olabilir. Elimizde yapbozun parçalarını tamamlayacak başka veriler de var mı, ona bakalım.

6-7 Eylül gibi ‘operasyonların’ merkezi

Özel Kuvvetler Komutanlığı, eski adıyla ‘Özel Harp Dairesi’, bir dönem kullandığı adıyla ‘Seferberlik Tetkik Kurulu’ doğrudan Genelkurmay Başkanlığına bağlı olarak görev yapar. Olası savaş durumlarında halkı örgütlemek ve yetiştirmek, üst düzey devlet görevlilerini korumak gibi bir takım görevleri de vardır. 1952 yılında kurulduktan sonra ilk eylemi 6-7 Eylül olaylarını organize etmek olmuştur.

Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül olayları için “Özel harp dairesi’nin işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi” demekteydi. Balyoz Darbe Planı davasında yargılanan Engin Alan’ın da bir dönem özel kuvvetler komutanlığı yaptığını belirtmekte yarar var. Askeri vesayet dönemlerinde oynadığı rol bilinen bir gerçek.

Darbe dinamiğini harekete geçirebilecek yapısı nedeniyle, darbe tiyatrosu senaryosunun en önemli aktörlerinden birisinin Özel Kuvvetler Komutanlığı olabileceği ortadadır.

Zekai Aksakallı’nın kaderi kimin elinde?

Toplantıya katılanlara dönelim: Aksakallı’nın darbe girişimden hemen sonra, henüz daha neyin ne olduğu anlaşılmadan yandaş ve merkez medya tarafından göklere çıkartılmasının sebebi nedir acaba? Haberlere bakılırsa darbeyi tek başına engellemiş bir kahraman o…

O zaman şu sorular akla geliyor: Tek başına darbeyi önleyebilecek yeteneklere sahip bu kişi, darbenin haberinin alınmasından hemen sonra, mesela öğle saatlerinden itibaren neden harekete geçmiyor da köprünün tutularak darbenin dünyaya ilanını bekliyor? Görevlerinden birisi de Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarını korumak olduğu halde, tümünün rehin alınmasına nasıl engel olamıyor? Aksakallı, gece yarısı Semih Terzi’yi çağırıyor, uçuş yasağını kaldırtıyor, onu darbeci diye vurdurtuyor, vuran Ömer Halisdemir kahraman oluyor, Ömer Halisdemir’i vurdurtuyor, onu vuran da kahraman oluyor!

Bütün bu olayların içinde olan, en kahraman ise Aksakallı! Soru işaretleri çok fazla… Yalnız başka bir sorun daha var: Bütün kahramanların öldüğü senaryoyu yazan kimse, en büyük kahramanı sağ bırakır mı? Aksakallı, bu yüzden mi Fırat Kalkanı operasyonuna gönderiliyor? Operasyon sırasında yaralandığı ve tedavi gördüğü bilgisinin de medyada yer aldığını ekleyelim.

Senaryoyu yazan kişi kendinden başka kahraman olmasını istemiyor olabilir mi? Senaryo hakkında bilgi sahibi Aksakallı, yoksa senaristlerce tehlikeli mi görülüyor? Yoksa Aksakallı da senarist kadroda mı yer alıyor? Yedi ay sonra ‘tanık’ olarak çağrılıp ‘sanık’ olarak yargılanacak olabilir mi? Zira gelinen nokta başlangıçtan çok farklı.

Ordudaki hareketlilik nelerin habercisi?

O buluşmanın aktörlerinden bir diğeri de Yaşar Güler. Güler, darbe girişimi sırasında Genelkurmay 2. Başkanıydı. Sonrasında Jandarma Genel Komutanlığı görevine getiriliyor. Ergenekon davasındaki sanıklardan Ahmet Zeki Üçok sık sık çıkıp, darbede sorumluluğu olan tüm kuvvet komutanları görevden alınmalı, istifa etmeli deyip duruyor ya; neden bunu söylüyor sizce?

Çünkü tüm kuvvet komutanları görevden ayrılırsa geriye Yaşar Güler kalacak! Genelkurmay Başkanı olmak için 2019’u beklemesine gerek kalmayacak. Lafı dolandırmaya gerek yok. Yaşar Güler’in kim olduğu bilen biliyor!

Bu arada, bir kulis bilgisi verelim: Ergenekon sanıklarından biri, özel durumundan dolayı vakıf olduğu önemli bilgileri sağda solda paylaşıyor. Neydi o meşhur söz: “İki kişinin bildiği sır değildir”… Unutkanlık başlamış. Unutkanlığı sadece yaşıyla alakalı da değil. Güler’in yakın çevresinden… Özel kuvvetlere yapılan ziyaretten sonra, ‘önemli’ birinden nakille “İki ay sonra darbe olacak” diyor… Darbeden sonra da “İn denilecek, o da inmek zorunda kalacak” diyor. Yaşananlar anlattıklarının bir kısmını doğruluyor.

İkinci darbe yazılarından maksat

Şimdilerde de malumunuz, yeniden ‘ikinci darbe’ senaryoları dolaşıyor sağda solda. AKP’ye yakın isimlerde bu korku, çekince var. Hatta sırf bu yüzden ilk darbeyle ilgili söylemleri değiştirdiler ve işin içinde “Kemalist subaylar da vardı” demeye başladılar.

Acaba darbe tiyatrosundan sonra kendisine ‘in’ denilen kişi inmemek için direniyor da yeni darbe senaryoları bu yüzden mi gündeme getiriliyor? Yoksa ortak kurgulanan darbe tiyatrosu, ‘in’ diyenlerin üzerine mi bırakılacak?

Ergenekon’un hiç sevmediği, “Su uyur, Hulusi Akar” diyerek açıkça ‘düşman’ ilan ettiği Hulusi Akar bu işin neresinde? En derin konulardan birisi de burası… Çözmek zor. Bu dönemde Ergenekon’un sevmediği herkese dokunulurken ona dokunulamaması neyin işareti olabilir? Arkasında bir güç varsa ona mı yormak lazım? Ergenekon-Rusya işbirliği ile NATO konseptinin tamamen tasfiyesi Akar’ın da gitmesine mi bağlı? NATO bu kadarına izin verir mi?

Çok şey bilen ekibin tasfiyesi

Burada beklenmedik gelişme, AKP’ye yakın kalemlerin ordu içinde bir cunta olduğuna dair yazıp çizmeleriyle ortaya çıkan, “çok şey bilen ekibin tasfiyesi” meselesi. “Erdoğan’lardan, Gül’lerden hesap soracağız” demişti birileri, bu sözler unutulmuş değil. Bu noktada akla gelen Avrasyacı ekibe ikinci bir darbe girişiminde rol verilip, Rusya destekli bu ekibin tasfiye edilmesi olabilir. Elbette bununla birlikte, ‘in’ dedikleri şahsı da hırpalamalarına izin verilecektir.

Cevabını bekleyen sorular çok. Önümüzdeki süreç çok önemli gelişmelere gebe…

Güç zehirlenmesine uğramış aktörlerin birbiriyle çatışması kaçınılmaz görünüyor. Zaman akarken, tarihin penceresinden olup bitenleri izliyoruz. Belki de yaşanacaklar, ter-ü taze dirilişlerin habercileridir… Kim bilir?

[Oğuz Atabey] 3.3.2017 [TR724]

Kardeşlik derde ortak olmak demektir [Faik Can]

Ey okur! Rabbim şahit ki bu nasihati, gevşemeye başlayan gerilimimi fark edince kendimi örselemek için yazdım. Sitemim nefsimedir. Üstadımız gibi diyorum, nefsimle beraber dinlemek isteyen varsa buyursun:

İman uhuvveti emreder. Hucûrat Sûresi 10. ayet-i celîle, “Mü’minler arasıdaki bağı ifade edecek en güzel ve doğru kelimenin kardeşlik” olduğunu ifade buyurur. Bu yüzden imanla uhuvvet arasında telazum vardır. Hele bu iman, bir de mefkûre ve gaye-i hayal birliği ile perçinlenmişse kardeşlik bağına kuvvetli bir düğüm daha atılmış demektir. Böyle bir uhuvvette her ferdin uhrevi amellerinden hâsıl olan semereye diğer kardeşler de ortak olur.

Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri sahih bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Mü’minler birbirlerini sevme, birbirlerine merhamet etme ve koruma hususunda bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer azalar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” Aynı vücudun azaları olmanın tabii neticesidir bu. Gerçek kardeşlik, yekdiğerinin acısına uykuları kaçarcasına ortak olmak demektir.

‘IZDIRAP EN TESİRLİ DUADIR’

Üç yıldan fazla bir süredir hizmet insanları kesintisiz ve artarak devam eden bir zulme maruz kalıyor. Türlü şenâet ve denâetlerin sergilendiği bu süreçte kadınıyla erkeğiyle yüz binlerce masum, hapislere atıldı, malları, mülkleri gasp edildi, işinden, ekmeğinden oldu. Öğrenciler okullarını kaybetti. Pek çok kişi yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Kendini bu daireye ait hisseden hemen herkese ateş bir şekilde dokundu.

En ağır bedeli ise hapiste olanlar, işkence görenler, işkencede vefat edenler ve onların aileleri ödedi, ödüyor. Hapistekilere göre daha ehven şartlarda olanlara düşen, içeridekilerin ızdırabını yüreklerinde derinlemesine hissetmek ve onlara kesintisiz dua etmek. Bu nurani halkadaki her bir ferd, annesi babası aynı gün ölmüş gibi bir acıyı vicdanında yaşamalı. Vücudun büyük kısmına gelen bu musibetin sancısını iliklerine kadar hissetmeli. Vefasızlıktan, kardeşlerini unutmaktan ve kalbinin kurumasından korkmalı. “Izdırap en tesirli duadır. Izdırapsızlık ise, insana musallat olmuş büyük bir beladır.” hakikatini yüreğine kazımalı.

ÜLFETE KARŞI ÇARE ARAMALI

Sürecin uzamasıyla birlikte ilk günlerde hemen herkeste zirve yapan metafizik gerilim ve dua hassasiyeti sanki yerini yavaş yavaş ülfete, ızdırapsızlığa, duada gevşekliğe ve normalleşmeye bırakıyor. Hâlbuki Nebiler Sultanı, “Müslümanların dertleriyle hemdert olmayan, onlardan değildir” mealindeki üprertici ikazıyla, zor zamanlarda takınmamız gereken tavrı salıklıyor. Bizlere âdeta, “eğer gerçekten bu dairenin bir ferdi isen, kardeşlerinin derdini kendi derdin bilecek, ızdırapla iki büklüm olacaksın!” diyor. “Cenaze evinde def çalan görgüsüzler gibi davranmayacaksın! Yoksa ne sen bu vücudun bir azası olursun, ne de Müslümanların bir ferdi olarak kabul edilirsin!” buyuruyor.

Yaşanan felaket öyle büyük ki, mal veya can kayıplarından öte, İslam’ın nurlu geleceğine kara bir zift atılıyor. İyi eğitimli, ahlaklı, imanlı yüzbinlerce beyin, adeta soykırıma tabi tutulup yok edilmek isteniyor. İnsanlığın sulhü ve selameti için yıllardır gözyaşlarıyla sulanarak yetiştirilmiş fidanlar bir grup çapulcu serseri tarafından biçiliyor. Bütün bunlar karşısında sancılanmamak, ızdırar lisanıyla dua dua yalvarmamak en hafif tabiriyle gaflettir!

ŞEYTANA LANET OKUMAKTAN SALAVATA VAKİT BULAMAMAK

Sosyal medyada zalime tepki koymak, en sert eleştirileri sıralamak, yapılan zulümleri ortaya dökmek çok önemli bir iştir ama “şeytana lanet okumaktan salavat çekmeye fırsat bulamamak” gibi talihsizliklere de sebebiyet verebilir. Zalime ta’n ederken, mazlumu duada yâd etmemek vefasızlıktır. Yaşanan bunca felakete rağmen hala teheccüde kalkamamayı, iki rekât hacet namazı kılmamayı türlü mazeretler ardına saklanarak izah etmeye çalışmanın hiçbir inandırıcılığı yoktur.

Rabbimizin tez zamanda fereç ve mahreç lütfetmesi için günde en az bir tane Fetih Sûresi okumayan bir hizmet insanı, gözaltında işkenceyle şehit edilen Gökhan öğretmene, mahşer günü ne diyecektir! Ya da hem annesi hem babası tutuklanan down sendromlu, kalp hastası, iki yaşındaki Ayşe Sena’nın yüzüne bakabilecek midir?

İnternet ortamında farklı mecralardan yediklerini, içtiklerini, gezip gördüklerini umarsızca paylaşan dostlar, doğum yapar yapmaz gözaltına alınan anneleri, hapisteki eşini ziyaret için gittiği yerde tutuklanan bacıları ve geride bıraktıkları masum yavruları hiç düşünmezler mi!

Sabahlara kadar sel olup akan gözyaşlarının, uykusuz gecelerin ve ızdıraptan yanıp kavrulan bir sinenin hasılası olarak kalpten dile dökülen “Tevhidnâme” yi günde bir kere okuma zahmetine katlanmayan bir dava adamı (!) kendisini “Hocaefendi’nin talebesi” olarak sayacak mıdır?

Ashab-ı Bedir’i okumak, sırf burs verdiği için tutuklanan 80 yaşını aşmış Hacı Mustafa Türk ağabeye, Antalyalı Ramazan amcaya, Isparta Yalvaçlı Topal Hafız ağabeye ve daha onlarca hasta ve yaşlı mazluma vefamızın gereği değil midir?

Yurt dışına çıkmak zorunda kalıp ailesini yanında götüremeyen, kendi bir yerde, çocukları bir yerde, eşi başka bir yerde aylardır kavuşmayı bekleyen muhacirler, hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam eden kardeşlerini gördüklerinde neler hissediyordur!

ÜMİT EDİYORUM…

Biliyorum, hizmet insanlarının kahir ekseriyeti bahsettiğim gibi bir gafletin içinde değiller… İnanıyorum, “Benim ihmallerimden, tembelliğimden, vurdumduymazlığımdan dolayı bu süreç bir gün bile uzarsa, o bir günün hesabını ahirette veremem; yüzbinlerce mazlumun hakkını yemiş olurum” hassasiyeti gönüllerde hala canlıdır… Ve ümit ediyorum, kendini bu hizmetin bir ferdi kabul eden herkes Abdülkadir Geylânî ve İmam Şazilî hazretlerinin “Hizbu’n-Nasr” dualarını okuyordur… Her duasında mağdurları, mazlumları, mahpusları, mehcurları ve asrın dertlisini yâd ediyordur… Kulubu’d-Dâria’ları aynı heyecanla paylaşıyordur… Cevşeni hem kendine hem kardeşlerine zırh yapıyordur… Aksi bir ihtimal, ağır bir vebal demektir.

Kim bilir belki de şu meşhur “özeleştirimize” buradan başlamamız gerekiyor!

[Faik Can] 3.3.2017 [TR724]

Şerefli fakirlik, şaibeli zenginlikten iyidir [Semih Ardıç]

Başlıktaki cümle, Beşiktaş Futbol Kulübü’nün efsanevi başkanı Süleyman Seba’nın, “Şerefli ikincilikler şaibeli birinciliklerden iyidir” sözünden mülhemdir. Türkiye’de işadamından akademisyene, gazeteciden sanatçıya, avukattan hâkime her yaş ve cinsiyetten insanın içine düştüğü zelil hali müşahede ettikçe bu ve benzer sözlerin kıymeti artıyor.

Doğan Holding’in Şeref Başkanı Aydın Doğan’ın ‘vergi ve akaryakıt kaçakçılığı yaptığı’ iddiası ile muhakeme edildiği mahkemeye polis marifeti ile getirilmesi kararı sermaye-siyaset münasebetinin ne kadar ikiyüzlü olduğunu bir defa daha ispat etti. Doğan’ın Hürriyet gazetesi ‘Karargâh rahatsız’ manşetini atmasaydı, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan hukuk devletinde yeri olmayan o meşhur infaz cümlesi ‘bedelini ödeyecekler’i telaffuz etmeyecekti. Mahkeme de zamanlaması manidar böyle bir karar almayacaktı.

MAHKEME GÜNÜNE KADAR PAZARLIK SÜRECEK

Mesajlar boşuna verilmiyor. Açık istihbarata dönüldü. Muhtemelen bir sonraki mahkeme gününe kadar taraflar arasında elçiler gidip gelecek. Doğan grubu bugüne dek verdiği tavizlerden daha fazlasına razı olursa mevzu tatlıya bağlanacak. Bir mânâda holdingin kasasını ve medya grubunun idaresini (Fikret Bila’nın Sedat Ergin’in yerine Genel Yayın Yönetmeni olması ilk adım) doğrudan Saray’ın inhisarına bırakması halinde Doğan’a kısmî bir af çıkabilir. 81 yaşına giren Aydın Doğan ancak bu şekilde hapse girmekten kurtulabilir. Mahkemenin seyri tamamen Saray’ın tavrına bağlı.

Petrol Ofisi AŞ (POAŞ), Adliye arşivlerinde lazım olduğunda kullanılmak üzere muhafaza edilen ‘hassas’ dosyalardan sadece biri. Özelleştirilmesinden Aydın Doğan tarafından satın alınmasına, milyar TL vergi cezasından Avusturyalı OMV’ye satışına kadar her safhasında fillerle çimenlerin hikâyesini hatırlatan POAŞ bu defa eski sahibinin ensesinde keskin bir giyotin olarak kullanılıyor.

POAŞ DEĞNEĞİ ADLİ EMANETTE

Hizmet Hareketi’ni karalamak maksadına matuf her yolu mubah sayan Saray, hükümet ve maaşlı kalemşorlarının dün ‘siyah’ dediklerine bugün nasıl ‘beyaz’ diyebildiklerini anlamak için POAŞ dosyasının serencamına bakılabilir. AKP’nin Doğan grubunu hizaya getirmek için kullandığı POAŞ değneği maksat hasıl olduğunda Adli emanete konuluyor. İtaatsizlik, huysuzluk emaresi görüldüğünde muhafaza edildiği kilitli kasadan çıkarılıyor, muhatabın kafasına kafasına indiriliyor.

Daha birkaç ay evvel Aydın Doğan’a sudan sebeplerle vergi cezası kesildiğini ve cemaatin bu gruba ‘kumpas’ kurduğunu şakıyıp duran Saray korosu şimdi ‘vurun Aydın Doğan’a, hırsız, vatan haini, darbeci’ diye haykırıyor. Ne hazin ki bütün bunlara artık aşinayız. Kimse şaşırmıyor.

Dikkat edilirse POAŞ’ta Aydın Doğan’ın suçlu olup olmadığından ziyade iktidarın gözünün üzerinde kaşın var yaklaşımını konuşuyoruz. Hâkimlik teminatı, adil yargılanma, suçun şahsiliği ve masumiyet karinesi Yeni Türkiye’de teferruat. Sıra holdinglere, TÜSİAD üyelerine geldi dediğimizde burun kıvıranlar Aydın Doğan’ın bu yaşta maruz kaldığı muameleyi içine sindirebiliyor mu?

ZAMAN VE BUGÜN SUSTURULURKEN SUSANLAR…

Gazetenin attığı manşetin doğruluğu yanlışlığı ancak o mecrada müzakere edilebilir. Hürriyet’in o manşetine dâir benim de şerhim var. Amma velakin hiçbir gazetecilik faaliyeti ağır cezalık suç ile telif edilemez. Tekzip edersiniz, tazminat davası açarsınız… Başka protesto ederseniz. O kadar. Zaman, Bugün, Taraf, Samanyolu ve Can Erzincan gibi gazete ve televizyon grupları susturulurken sessiz kalanların bugün Hürriyet ya da başka bir gazetenin iktidarın elinde palyaçoya çevrilmesine şaşırmaya hakkı yok.

İktidar sahipleri kendilerini rahatsız eden manşet attı diye o gazetenin sahibine, çalışanlarına sopa gösteremez. Kaide ve teamül demokratik dünyada böyle olsa da Türkiye’nin şu karanlık günlerinde bunlar kıymetsiz.

ERDOĞAN’IN DOĞAN İLE BİTMEYEN HESABI

Aydın Doğan dün Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller’e yakınlığının avantajları ile sahip olduklarını AKP devrinde birer birer kaybetti, kaybediyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiği günden beri Aydın Bey’le yıldızının barışmadığı sır değil. Ertuğrul Özkök’ün attığı ‘Muhtar bile olamaz’ ve ‘411 el kaosa kalktı’ manşetleri arşivde duruyor. Yakınlarına sık sık Doğan grubunun bu manşetlerini asla unutmayacağını söyleyen Erdoğan, 15 Temmuz 2016’da Hande Fırat’ın Facetime sahnesine rağmen şuuraltı müktesebatının dışına çıkmıyor. Uzun müddettir fırsat kolluyordu. Hürriyet bilerek ya da bilmeyerek bu fırsatı altın tepside Erdoğan’a takdim etti. Patronlarının kalan ömrünü mahpus mu, hür mü yaşayacağı o tepside yazıyor.

Türkiye’nin içine düştüğü kuyudan çıkması için herkesin herkes için demokrasi ideali etrafında kenetlenmesi elzem. Başını kuma sokanlar için de yolun sonuna gelindi. Onlar da son 3 senede yaşanan trajedinin Hizmet Hareketi ile AKP kavgasından ibaret olmadığını anlayacakları günlerin eşiğine geldi.

Demokrasi ve hukuk devletinin perişan hali kadar Saray’ın kapısında zillet içinde kıvranan patronlara da TÜSİAD’a da TOBB’a da yazık oldu. Bu zelil tabloyu müşahede ettiğim her gün, inandığı değerler uğruna malını mülkünü kaybetmeyi göze alan işadamlarına hürmetim, hayranlığım daha da artıyor. Akın İpek, Hacı Boydak, Memduh Boydak, Şükrü Boydak, Bekir Boydak, Taner Nakipoğlu, Hazim Sesli, Ali Akbulut ve Hamdi Kınaş gibi isimleri tarihin ‘zulme boyun eğmeyenler’ bölümünde yer alacak işadamları da olmasa istikbalde de boynumuz bükük kalacaktı.

“Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz asla.” diyebilen cesur öğretmenleri, hâkim ve savcıları, gazetecileri, avukatları, memurları, esnafları, çiftçileri ve ev hanımlarını da unutmadık, unutmayacağız. Hepsinin dik duruşu ile ayaktayız…

O yüzden şerefli fakirlik, şaibeli zenginlikten iyidir.

[Semih Ardıç] 3.3.2017 [TR724]

Beş yıllık hikâye veya arınma süreci… (2) [Veysel Ayhan]

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…

Yaklaşık 5 yıl önce… Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş, gecenin bir vakti Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir araya gelmişti.

NİYETLERİ TEMİZ, ÖZLERİ DURU AMA…

Mültezem: – Dokunacak ipliklerin seyrek değil sık dizilmesi lazım. Geceler boyu mekik dokumak lazım…

Esved: –  Bu işler pahalıya mal olacak o halde!

İbrahim: – Dediğim gibi bunlar Efendimizin (sav) kardeşleri iseler çile dönemleri daha başlamadı.

Esved: – Eksiklik dua dediniz başka…

Zemzem: – Aslında niyetleri, fevklade temiz; özleri, olağanüstü duru ama lağviyat çok. Sohbeti canan yetersiz. Siyasiyat, boş lakırdı, gıybet… var maalesef.

İbrahim: – Namazları nasıl?

Zemzem: -Gıybet olmasın ama bazıları namazların vaktini bir sonraki ezanla belirliyor.

YARIM KALMIŞ AMELİYATA KOŞMAK

Safa: -Nasıl, anlamadım.?

Zemzem: -Bir kısmı mesela öğleyi kılacaksa ikindi ezanını gözetliyor. Akşamı kılacaksa “Yatsı kaçtaydı” diye bakıyor. Yani geciktiriyor, geciktirince de tabii olarak geçiştiriyor.

İbrahim: – O zaman tesbihat da yapamazlar doğru düzgün.

Zemzem: – Evet selam verir vermez fırlıyorlar, dağılıyorlar. Yarım kalmış ameliyata koşan cerrah gibi. Halbuki masada olan kendileri. Kendi ameliyatları yarım kalıyor. Günaha girmemeyim. Tesbihatı hakkıyla yapanları tenzih ederim.

İbrahim: – Bediüzzaman rükünleri basitçe sıralamış. “ittibâ-ı sünnet; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmek. Ve bilhassa, namazı tâdil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmak.”

Safa: – Sade ama altın bir formül. “Bilhassa tâdil-i erkân”

İbrahim: – Kaldı ki tesbihat bile namaz ciddiyeti ister. Abdullah b. Mübarek’in güzel bir sözü var: “Edepli davranmakta gevşeklik gösteren kimse, sünnetlerden mahrumiyet ile cezalandırılır. Sünnetleri edada gevşeklik gösteren kimse, bir gün gelir farzlardan mahrum bırakılır. Farzlarda gevşeklik gösteren kimsenin akıbeti ise mârifetten mahrum kalmaktır.”

Safa: – Allah muhafaza buyursun!

İbrahim: – Efendimiz binbir tehlike ve zorlukla hicret ederken, o tasviri kabil olmayan yorgunlukta bile gece hayatını, teheccüdünü, evradını ihmal etmemiş. Hele işi irşad ve tebliğ olanlar… “Yol gece alınır.” Gecesi yoksa gündüz 10 saat vaaz etse, 20 defa toplantı yapsa boş. Kocaman bir boş. Zaten “gece”si olmayanı “gündüz” ne yapar eder mutlaka yutar.

Esved: – Şair de bunu diyor herhalde: “Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah ve bir gündüz, bir güneş vardır.”

İbrahim: – Bu iş Hira sultanlığının aydınlık karanlığında başladı. O aydınlığı eve, obaya ovaya taşımadan hiç bir şey olmaz.

KUR’AN’DAKİ HER İMTİHAN YAŞANACAK MI?

Esved (hafif tebessüm ederek) : – O zaman yeryüzü mirasçısı bunlar olacaksa sağlam bir sıra dayağı lazım. İyi bir elden geçmeleri lazım.

İbrahim: – Allah, rububiyeti ile tecelli ederse olur. Kendi iradeleriyle varmadıkları velayete cebri lutfi ile ulaşırlar.

Zemzem: – Bu, nasıl olur?

İbrahim: – Kur’an’a göre şunlarla olur: “Korkuyla sarsılırlar.” “Mal ve mülklerini kaybederler.” “Sabırsız olanlar elenir.” “Yeryüzü bütün genişliğiyle onlar için daralır.” Hz. Meryem gibi iffetlerine çamur atılır. Terk edilirler, ihanetlere uğrarlar, ağır hakaretlere maruz kalırlar.

Safa: – Kur’an’daki her imtihanı yaşarlar mı?

İbrahim: – Kur’an niye 600 sayfa? Belki de tamamının hitab ettiği zaman dilimi ahir zaman. O kıssalar boşuna anlatılmıyor. Kıssaları, menkıbeleri, sahabenin ağır çilesini okudular, şimdi de o sorulardan imtihan vakti.

İbrahim: – Kıyamet öncesi hitam-ı misk olmak; Kur’anda, neticesi misk-ü amber olan her imtihanı yaşamak demek. Hz. Yusuf (as) gibi kuyulara inme, hücrelere atılma olur. Ashab-ı Kehf gibi gaybubetler olur. Cebri hicretler olur.

Zemzem: – Ashab-ı Uhdud?

İbrahim: – Evet. Olması lazım. Efendimizden(sav) sonra her ne asırda kim ne çektiyse kemmi olarak nihayette de aynen çekilecek zannımca. Hatta daha seçkin olanlar ashab-ı uhdud gibi öncekilerin çektiklerinden çeker.

ORTALIKTA NE HACCAC VAR NE HÜLAGU

Zemzem: – Bu insanlar “içinde bulundukları hizmet itibariyle, İmam-ı Rabbanî, Abdülkadir-i Geylanî, Şâh-ı Nakşibendî olmaya namzet bir yerdeler. Yani onları bu ufuklara taşıyacak altyapı, temel dinamiklerin hepsi hazır…”

İbrahim: – Olamıyorlarsa işte o yüzden tekamül süreci geliyor demektir.

Safa: – Bahsettiğiniz sürecin, yani tekamül sürecinin bir emaresi görünmüyor. Ortalık süt liman. Herkes onları seviyor, tüm toplum onları alkışlıyor. Stadyumlar, kapalı spor salonları alkışlarla medihlerle çınlıyor. Ne zaman başlayacak? Kim nasıl çile çektirecek? Ye’cüc ve Me’cüc mü gelecek, Moğollar mı tekrar hücum edecek? Ruslar mı saldıracak?  Yoksa yeni bir haçlı seferi mi olacak. Bu zulüm kimin eliyle olacak?

Zemzem: – Evet, her şey güllük gülistanlık görünüyor. Ortalıkta ne Haccac var ne Hülagü; ne Yezid var ne Firavun. Sanki Hitler’lerin Stalinlerin dönemi kapandı gibi…

İbrahim: – Beşer aynı beşer. Dün nasıl çıktıysa bugün de çıkar. Bu terbiye süreci olacaksa bir yerden peydahlanır. Şöyle önemli bir hadis var: “Ahir zamanda sultanları / yöneticileri tarafından ümmetimin başına öyle şiddetli belalar / musibetler (sıkıntılar, zulümler) gelecek ki, koca geniş dünya kendilerine dar gelmeye başlar. Bütün yeryüzü  o derece zulüm ve haksızlıklarla dolar ki, mümin kimse o zulümden kaçıp sığınacak bir yer bulamaz…”

ZALİM, TOPLUMU NASIL İKNA EDECEK?

Esved: – Peki zulmedenler nasıl bir bahaneye sığınacaklar masumlara gadrederken? Toplumu nasıl ikna edecekler?

İbrahim: – Bir hadisle izah edeyim. Efendimiz (sav): “İnsanlar aldatıcı yıllar göreceklerdir. O yıllarda yalancı doğru kabul edilecek, doğru olan da yalanlanacaktır. Haine güvenilecek, güvenli olan biri de hain görülecektir.”

Esved: – En emin insanlara hain diye iftira atılacak öyleyse!

İbrahim: – Maalesef. Hz. Meryem gibi, Hz. Aişe gibi. Hadis bitmedi: “O dönemde Rüveybida söz sahibi olacaktır.”

Zemzem: –  Rüveybida ne?

İbrahim: – Hadiste var: “Efendimize (sav) ‘Kimdir rüveybida?’ diye sorulduğunda buyurdu ki: ‘İdari konularda konuşan cahil ve seviyesiz adam!”

Zemzem: – Böyle insanlar olacaksa bunların halkı kandırmaları zor değil! Bir de şimdi her evde olan televizyonları düşünün. Halkı bir ağızdan fitnelerle aldatmak çok kolay.

GÖKTEN YAĞACAK FİTNELER

İbrahim : – Esasen ona da işaret var. Allah yanlış tevil ettirmesin. Bir başka hadis şöyle: “Ben şüphesiz evlerinizin içine yağmur gibi girecek fitneler görüyorum.” Bu fitnelerle melek, şeytan diye, şeytan da melek diye halka gösterilebilir.

Esved: – Gökten, uydulardan evlere inen televizyon sinyalleri daha güzel nasıl anlatılırdı ki! BarekAllah.

Zemzem: – Bunlar olacak o zaman. O halde masumlar, hain olarak damgalanınca hepsine mi zulüm yapılacak? Sadece önde gelenlere mi?

İbrahim: – Herkese olmalı. Ufukta büyük bir bahar varsa -ki var- muazzam bir şehrayin olacaksa -ki olacak- 7’den 70’e herkes potalara tabi tutulur, mengenelerde sıkılır.

Safa: – Kadınlar, çocuklar da mı? Fakat dini düşüncelere ve tesettüre saygılı görünen bir idareler var İslam coğrafyasında? Beklediğimiz zulüm Yunan işgalini Haçlı saldırısını da mı aşacak? Çünkü onlar bu kadarını yapmadı.

İbrahim: – Ümid ederiz Allah hafifletir. Zâlimin psikolojisini, içinde bulunduğunuz mümin psikolojisiyle anlayamazsınız. Zulüm başta küçük de olsa insan seciyesini zamanla başkalaştırır. Serçe zamanla atmacaya döner. Köpek kurda, tavşan çakala döner. İnsan zamanla gorilleşir. Mesh olup Kur’an ifadesiyle ‘aşağılık maymun’a dönüşür.

ZÂLİMİN GIDASI ZULÜM, NEŞESİ MAZLUMUN GÖZ YAŞI

Esved: – İmanları ne olur?

İbrahim: – Zâlim, zulme devam ettikçe ne imanı kalır ne kutsalı. Zâlimin gıdası zulüm, neşesi mazlumların göz yaşıdır. Mutluluk kaynağı, ezdiklerinin acı duyması ve feryadıdır. Böylece azdıkça azar. Kendine secde etmeyeni müftülerine tekfir ettirir, fırak-ı dalle dedirtir. Kadına da zulmeder, bebeklere de.

Böyle biri tesettür falan da dinlemez. Engelliye de yaşlılara da zulmeder. Emevi halifesi Yezid maiyyeti ile haccediyordu sık sık umre yapıyordu. Allah’ın laneti gelmiş ve gelecek Yezid’lerin üstüne olsun. Namaz kılıyordu. Ardında Müslümanlar saf tutuyordu.

Zemzem: – Fırtına öncesi sessizlik yıllarını yaşıyoruz o halde. Bekleyip görelim.

Esved: – Bakalım yüz binlerce insanın velayete çıkma kurgusu nasıl örgülenecek?

İbrahim: – Bence Allah’ın en büyük sanatı “kader”. Bu terbiye ve tekamül sürecini nasıl gerçekleşecek, zulmün aktörleri kimler olacak merakla bekliyorum.

GÖLGESİ ÜSTÜMÜZE DÜŞMEK ÜZERE

Mültezem: – Şimdiden duaya başlayalım .

İbrahim: – Varaka b. Nevfel gibi diyeyim. Ufukta ihtişamlı bir bahar var. Gölgesi üstümüze düşmek üzere. Ama her bahar gibi ‘fırtınanın gözü’nde neşet edecek, kışın rahminde devleşecek.

Teheccüd ezanı başladı. Hepsi vedalaşıp ibadet yerlerine gitmek için ayrıldı.  

(devamı var)

[Veysel Ayhan] 3.3.2017 [TR724]

Utanç müzesinden kareler [Haber-Analiz: Sefer Can]

İki gün önce bir arabanın bagajında yakalanan ‘cemaat ablası’ haberini görünce aklıma Berlin’deki ‘utanç müzesi’ geldi. Şehri ikiye ayıran acının sembolü olan Berlin Duvarı’ndan arta kalanlar burada sergileniyor. Batı’daki ailesine, özgürlüğüne kavuşmak için akla gelmedik metotları kullanan insanların acısını derinden hissettiren örnekler var. En dikkat çekenlerden biri de yan yana konulmuş ve ara bölümleri kesilmiş iki bavulun içinde kaçan bir genç kızın fotoğrafları. Bavullar da sergileniyor. Bir arabanın bagajında kaçmaya çalışan bir kadının yakalanmasıyla mutlu olan insafsızlığın Doğu Berlin’de yıkılan duvarın altında kalması gerekiyordu. Ne yazık ki o zihniyet 60 yıl sonra Türkiye’de hortladı.

BAGAJDAKİ KÖPEK OLSAYDI!

O bagajda Hizmet Hareketine mensup olduğu iddia edilen bir ‘abla’ değil bir hayvancağız taşınsaydı herkes ayaklanırdı. Kuyuya düşen köpeğe duyarlı olanlar (ki bu uzun süredir gördüğümüz en güzel olaydı) o halde görüntülenen kadın için kıllarını kıpırdatmadı.

Niran Ünsal başını örttüğünü için ticari kayıp yaşadığını belirtip eski haline döndü. Dürüstçe konuşmasının bedelini linç edilerek ödedi. “AKP’nin gerçek yüzünü yeni gördüm” dese muhaliflerin, ‘baskıyla açıldım’ dese iktidarın kahramanı olurdu. Mağduriyet ihtiyacı yüzünden danışıklı muhtıralardan medet umulan günlerde epey işe yarardı. Başörtüsünden ticari ve siyasi menfaat elde etmeye devam edenlere ne güzel malzeme olurdu. Arkeolojik kazı yapıp 28 Şubat mağduriyetlerini ısıtmalarına gerek kalmazdı.

28 ŞUBAT’I GERİDE BIRAKTILAR

Evet 28 Şubat’ta başörtülüler mağdur edildi. Okuldan bir terörist gibi atılanlar bunalıma girdi. Hayat enerjisini kaybedip intihar edenler oldu. Ama en azından bir kısmı yurt dışında okuma imkanı elde etti. Pasaportları iptal edilmedi, bir arabanın bagajında ülkeyi terk etmek zorunda kalmadılar. Gittikleri ülkedeki Türk elçiliği onları takip edip hayatı çekilmez hale getirmedi. Onlara burs veren vakıflara el konulmadı, iş adamları hapsedilmedi.

Şu anda yüzlerce genç kapatılan okulundan diploma ve not dökümü alamadığından bırakın üniversiteyi lise eğitimini yeniden almak zorunda. Babası ya da annesinin muhatap olduğu hayali suçlama yüzünden bütün hakları ellerinden alınmış durumda.

28 Şubattaki baskı ve insan hakkı ihlallerinin neredeyse sembolü haline gelen Hüda Kaya şimdi daha ağır işkenceleri yaşıyor. Taciz edildiğini, tesettürüne riayet edilmeden muameleye tabi tutulduğunu açıkladı. Kaya hâlâ başörtülü dahası o dönemde bir anne olarak ezildi. Şimdi güya dokunulmazlığı olan bir milletvekili ve başörtüsünü siyasi ranta dönüştüren AKP eliyle başörtüsü çiğneniyor.

PHOTOSHOP’A BARİ İZİN VARDI!

28 Şubat’ın sembol isimlerinden biri de Medine Bircan’dı. Sağlık karnesindeki fotoğraf başörtülü olduğu gerekçesiyle tedavisi reddedilmişti. Photoshop’la başörtüsünün üstüne saç eklenmişti. Şimdi polisler doğumhanenin kapısında nöbet tutarak bir günlük bebeği olan kadınları gözaltına alıyor. Utanmazlık o boyuttaki kadıncağızın iki gün önce doğum yaptığını ileri sürerek savunmaya geçiyorlar. Kanserli öğretmen hastanede tutuklanarak tedavisi yarım bıraktırılıyor.

28 Şubatçılar en azından evinde ölmene ya da photoshop absürtlüklerine izin veriyordu. Bütün sosyal güvenceleri hukuksuz biçimde elinden alınmış insanların mal varlıkları da donduruluyor. Kendi imkanlarınla bile tedavi olamıyorsun. Üstüne tutuklanmazsan şükrediyorsun. Onlarca kadın şikayeti ulaşıyor; ellerinde kelepçe ve silahlı jandarmalar arasında hastaneye gitmeyi kendine yediremediği için tedavi olamıyor.

BUGÜNÜN MEDYA DÜZENİ

Postmodern darbe dönemiyle bugünün en bariz farklarından biri de medya düzeni. O günlerde zulme zulüm diyebilen bir medya vardı. Şimdi sağ sol fark etmeden Erdoğan rejiminin kurguladığının dışında konuşan herkes susturuluyor. Stockholm Center of Freedom’ın (SCF) açıkladığı son rapora göre yaklaşık 200 medya çalışanı tutuklu. İktidar aparatına dönüşen gazetecilerin vicdan kırıntısı kalanlar yaşananları görmezden geliyor.

Mesela büyüdüğünde kızım okusun diye kitaplarını sakladığım hukukçu, İslamcı, anne vs. Sibel Eraslan tam bir hayal kırıklığı benim için. Artık ‘kızım görmesin vicdanını kaybeder’ diye kitaplarını ortadan kaldırdım. Diğerleri ise pişkince zulmü alkışlıyor. O meşum fotoğrafı basıp “FETÖ ablası böyle yakalandı” diye coşuyorlar.

Bunlar müslüman demokrat diye yola çıkmışlardı, iki iddiaları da fos çıktı. Geriye utanç müzeleri kuracak fotoğraflar kaldı.

[Sefer Can] 3.3.2017 [TR724]

Yarına çıkacaklarını mı sanıyorsunuz? [Tarık Toros]

Demokrasi, fikir hürriyeti ve serbest girişimin olmazsa olmaz koşulu, hür medyadır. Gelişmeleri takip etmenin, sorgulamanın, bilinçlenmenin yegâne koşuludur bu. Başka türlü halk nasıl karar verecek ki? Egemenlerin gazetecilerle mücadelesi ise daha 1800’lü yıllarda başlar. ABD başkanlık seçimlerinin hemen tamamı medya propagandasına dayanır. İlk yıllarda telgraf hayli mühim bir işlev görmüş, başkan adayının uzak eyaletteki konuşması başkentte yankı bulabilmiştir. Politikanın işi, halkı harekete geçirip peşine takacak bir sebep bulmaksa, medyanın işlevi ise propagandasını yapmaktır. İsteyerek veya istemeyerek, bilerek yahut bilmeyerek. Esasen, gazetecilik, öteden beri muktedirlerin kamuoyu oluşturma aracı olmuştur, dokunmayın yaramıza.

BAKINIZ AMERİKA’YA

ABD’de Başkan Trump, adaylık günlerinden beri medyayla kavga ediyor. Ağır konuşuyor, eleştiri veya rahatsızlık sınırlarını aşıp hakaret ediyor, muhabirleri aşağılıyor, pata küte dalıyor, koca koca basın kurumlarını Beyaz Saray’tan atıyor. Meydan Trump’a kalsa devletin ve halkın vay haline. Lakin, serbest girişim ve hür medya, tüm bu politikaları kritik ederek yoluna devam ediyor. Halk, eğrisini doğrusunu yaygın biçimde seyredip okuyabiliyor. Bizdekinden farkı da bu.

BİZİMKİLER MAĞLUBU GALİP YAPAR

Bugün Türkiye’de medya yok. Halk, egemenlerin tek taraflı propagandasına maruz. Asla gerçek haber verilmediği gibi, olanlar da çarpıtılıyor. Ankara ne konuşursa, gazeteler onu basıyor, üzerine konuşan, teyit mekanizmasını çalıştıran, sorgulayan yok. Muhalefetin ise sesi kısık. Bizim gazeteciler geçen asır yaşasa, vatandaşı dünya savaşından zaferle çıktığımıza inandırırdı. Onun için, şu kurumda şu olmuş, bu kurumda filancayı almışlar yerine fişmekanca gelmiş, bir şey ifade etmiyor.

İLKELER DUVARDA ASILI

Hürriyet gazetesinde genel yayın müdürü gitmiş, yerine kısa süre önce Milliyet’ten yollanan başkası gelmiş. Bizim halkımız alışkanlıklarından kolay vazgeçemiyor. Yıllardır aldığı gazete, havuz gazeteciliğinde rakibi Sabah’ı geride bırakalı hayli zaman olmuş, fark etmiyor. Fark etse bile bunu bilmezlikten geliyor. Bugün Hürriyet gazetesi ve bağlı olduğu Doğan grubu, tüm kurumlarıyla, dün eleştirdiği konuların daniskasına bugün imza atıyor. Doğan Yayın Grubu İlkeleri de duvarlarında öylece asılı duruyor. Açıp baksınlar, ilaç için tek maddesini dahi uygulamıyorlar.

DÜN DÜNDÜR, BUGÜN DE BUGÜN

Tutuklama karşı taraftansa ses çıkarmıyorlar, bilakis gerekçelerin altını dolduruyorlar. Hatta alkışlıyorlar. Kendilerinden biri tutuklanırsa, hukuk, insan hakları, anayasa filan, mangalda kül bırakmıyorlar. İşlerine gelmeyen iddialar veya iddianameler için “yandaş medyaya servis”den dem vurup, son iki-üç senedir aynı savcıların sızdırdığı belgeleri basmaktan imtina etmiyorlar. “Telefon dinleme delil değil” manşeti atıp, bırak adli dinlemeyi, ne idüğü belirsiz bir mesajlaşma programından geriye doğru MİT fişlemesi ile üretilen suça koltuk çıkıyorlar. İddiaya iddia bile demeden, sorgulamadan, karşı görüş almadan, taraflara sormadan, avukatlara söz hakkı vermeden basıyorlar. Kurallar duvarda asılı duruyor. Üstelik komedi gibi Aydın Doğan başkanlığında senede bir toplanıp yayın ilkelerini gözden geçiriyorlar. Hiçbiri de sıkılmıyor, biri çıkıp da “yahu biz burada kararlar alıyoruz ama takan yok” demiyor.

HEP BERABER BATIYORLAR

Varsa yoksa, “Etme bulma dünyası” gazeteciliği, başka bir şey değil. Uydurulan delillere kılıf bulma çabasına öyle battılar ki gazeteciliği unuttular. Misal, şu ByLock meselesi teknik olarak yüzlercesinin gazeteciliğini bitirdi, farkında değiller. Yaşları da genç, yarın nasıl insan içine çıkacaklar, hiç düşünüyorlar mı? Hadi saray ve aveneleri birlikte batacak. Ya bunlar? İyot gibi ortada kalacaklar!

‘ANIR DESEM ANIRIR!’

Bu iktidarın 4-5 senedir yaptığı hiç iyi bir şey yok. Var diyen çıksın. Yok! “Köprü” demeyin, vermişler bir müteahhide ceplerinden para çıkmamış. Garanti de vermişler. Zararı halka ödetiyorlar. Yazmıyorlar, yazamıyorlar. Bilakis, köprü haberi yapıp neden “Evet” oyu vereceklerini anlatmakla meşguller. Onun için, şu gitmiş, bu gelmiş ne önemi var. Tetikçi malum kalem söylemiş ya, “Anır desem anırır.” O hesap. Bu lafı işitince küplere binmenin de alemi yok. Mühim olan ne biliyor musunuz; hasmına bunu söyletmemek. Biri, senin için böyle diyebiliyorsa, durup düşüneceksin, “Ben nasıl böyle bir algıya yol açtım” diye. Hürriyet, mürriyet… Acınacak olan şu: Yarın öbür gün, yayın grubunun, kurumların ve mensuplarının başına ne gelirse gelsin, sahip çıkacak bulamayacaklar. Tüm kurumların çürüdüğü bir ülkede, topyekûn çöküş kaçınılmazdır, oraya gidiyor. Bırakın, yarına çıkacaklarını düşünsünler.

[Tarık Toros] 3.3.2017 [TR724]