12 gündür 3 çocuğuyla Paris havalimanında bekleyen KHK’lı öğretmene sevindirici haber [Onur Türkmen]

Fransa’nın başkenti Paris’te, 12 gün boyunca Paris Orly Havalimanı’nda gözaltında tutulan Türk kadına ve üç çocuğuna iltica hakkı tanındı. Avukatların ve havaalanındaki sivil toplum örgütü Anafe’nin çabaları sonrası, bekleyişin 12. gününde Türk anneyle tekrar görüşen Fransız yetkililer ailenin ülkeye girişini onayladı.

Türkiye’de önce KHK ile görevinden alınan coğrafya öğretmeni U.A önce gözaltına alındı. Daha sonra 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Eşi de hakkındaki tutuklama kararından dolayı 2 yıl önce Fransa’ya göç etmişti. Türkiye’de 3 çocuğuyla zorlu bir dönem geçiren U.A, önce 3 çocuğuyla birlikte zorlu koşullarda Yunanistan’a geçti. Paris’te 2 yıl sonra eşiyle buluşmayı ümit ederken sürpriz bir şekilde önce Fransız yetkili kurumu OFPRA tarafından iltica talebi reddedildi. Bir kaç gün sonra Fransız İdari Mahkemesi iltica talebinin reddi kararını onadı. U.A’nın 14, 12 ve 10 yaşındaki üç çocuğuyla birlikte Yunanistan’a geri gönderilmesi kararı çıktı.  27 Ağustos tarihinden beri bu havaalanında mahsur kalmıştı.12 gün boyunca Orly’de zorlu günler geçiren aile insan hakları örgütlerinin yoğun çabaları sonucunda özgür kaldı.

Uluslararasi Af Örgütü Amnesty Fransa Başkanı Cecile Coudriou Türk aileye iltica hakkı verilmemesini “şok edici” bulduğunu söyledi. Amnesty Fransa teşkilatı, gözaltında tutulan mültecilere hukuki yardım sağlayan Anafe ile birlikte hareket ederek Türk ailenin serbest bırakılması için Fransız hükümeti nezdinde girişimlerde bulundu. Dosyayı yakından takip eden Amnesty Fransa, üyelerine gönderdiği bilgilendirme notunda “U.A ve 3 çocuğunun Orly Havalimanı’nda yaşadığı dram hakkında çok sayıda vatandaştan uyarı aldık. Bu dosyayı yakından takip ediyoruz. Gönüllü avukatlarımız Orly Havalimanı’nda aileyi yalnız bırakmıyor.” ifadelerini kullandı.  Ayrıca, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği yazıda Türk ailenin başvurusunun yeniden değerlendirilmesini talep etti. Türk öğretmenin iltica talebini ilk görüşmede reddeden Fransız yetkili kurum OFPRA, yoğun girişimler sonrası dosyayı tekrar incelemek üzere aileyle ikinci bir mülakat gerçekleştirdiAyrıca, Anafe isimli dernek AİHM’e acil koduyla sınırdışı kararının iptali için başvuruda bulundu. Türk ailenin avukatı Assim Benlahcen,”Türk ailenin Yunanistan’a gönderilmesi büyük bir hata olacaktı. Sivil toplum teşkilatları büyük bir kampanyayla Fransız hükümetinin bu hatadan dönmesine imkan sağladı.” dedi.

[Onur Türkmen] 8.9.2018 [TR724]

Dünyanın en mutlu ülkesi Finlandiya, Türkiye 74. sıraya geriledi [Basri Doğan]

Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı tarafından yayınlanan Dünya Mutluluk Raporu’na göre dünyanın en mutlu ülkesi Finlandiya. Geçen yıl 69. sırada yer alan Türkiye, listede beş basamak daha geriledi.

Birinci Finlandiya’yı Norveç, Danimarka, İzlanda, İsviçre, Hollanda, Kanada, Yeni Zelanda, İsveç ve Avustralya takip ederken, Türkiye 156 ülke arasında 74’üncü olabildi.

HUKUK ÖNÜNDE EŞİTLİK, TOPLUMDA GÜVEN

Raporda mutluluk, zenginlik, hukuk önünde eşitlik, sosyal dayanışma, toplumda güven, hükümet, bakım ve özgürlük kalitesi gibi faktörlerin ülkelerin mutluluk katagorisini belirlediğine işaret edildi. Dünyanın en mutlu ülkeleri sıralamasının ilk 10 basamağını Batı ülkeleri doldururken, Güney Sudan, Liberya, Gine, Togo, Ruanda, Tanzanya, Burundi ve Orta Afrika Cumhuriyeti listenin sonunda yer aldı. Amerika Birleşik Devletleri ilk 14’te yer aldığı Dünyanın en mutlu ülkeleri sıralamasının en kötüsünde ise, Güney Sudan, Liberya, Gine, Togo, Ruanda, Tanzanya, Burundi ve Orta Afrika Cumhuriyeti yer aldı.

TÜRKİYE’NİN YÜZDE 42’Sİ MUTSUZ

Türkiye İstatistik Kurumu’nun Yaşam Memnuniyeti araştırmasının sonuçları ülke insanının mutsuzluğunu ortaya koyuyor. TÜİK’e göre, mutlu olduğunu beyan eden kişilerin oranı geçen yıla kıyasla yüzde 3 düşerek yüzde 58 oldu. Bu oran Dünyanın en mutlu 6. ülkesi Hollanda da yüzde 83.

EN MUTLULAR OKUL BİTİRMEYENLER

Türkiye Yaşam Memnuniyeti araştırmasının en dikkat çeken verisi ise hiçbir okul bitirmeyenlerin mutluluk oranı: Yüzde 62,5! Bu kitleyi sırasıyla yüzde 57,7 ile ilkokul mezunları, yüzde 57,4 ile lise ve dengi okul mezunları, yüzde 56,9 ile yüksek öğretim mezunları ve yüzde 56,1 ile ilköğretim veya ortaokul mezunları takip ediyor. Peki evlilik mutlulukta ne kadar etkili? Maalesef bu katagoride de sonuçlar mutluluk verici değil. İşte oranlar: Türkiye’deki evli kadınların yüzde 65,2’si, evli erkeklerin ise yüzde 55,7’si mutlu.

[Basri Doğan] 8.9.2018 [TR724]

Rıza, Hüseyin, Hasan, Müjdat, Yasin, Feridun hoca… [Tolga Özdemir]

Bir çardağın altında oturuyoruz. Birkaç öğretmen ve Moldovan eski bir öğrenci… Bir yandan semaverde demlenen çayı yudumluyor, öte yandan konuşuyoruz. Moldovalı eski öğrenci bazen Türkçe, bazen İngilizce, arada Romence konuşuyor. Amerika’da iyi bir üniversitede burslu olarak matematik doktorası yaptığından bahsediyor.

Onun bu başarısı bireysel de değil tesadüf de… Moldova’nın başkenti Kişinev’deki Orizont Lisesi’nde okuyan öğrencilerin büyük bölümü Avrupa ve Amerika’dan burslu kabul alıyor. 3 buçuk milyonluk bu küçük ülkedeki okul, kanser tedavisi araştırmalarında görev yapan da dahil birçok ismi bilim dünyasına kazandırmış.

BOĞAZİÇİ’NDEN MEZUN OLDU, HARVARD’A GÖNDERİYOR

25 yıllık bir geçmişi olan okul öğrencilerine İngilizce, Romence, Rusça, Türkçe gibi birçok dilleri de öğretiyor. Orizont Lisesi’nden mezun olan bir öğrenciye, Standford, Harvard ya da Caltech gibi dünyanın en iyi üniversitelerinin kapısı açılıyor. Okulların başarısı aslında tartışılacak bir konu değil. Boğaziçi gibi üniversitelerden mezun olup, okulun kuruluşundan beri görev yapan öğretmenler bu başarının mimarı.

‘BAŞKANIN ADAMLARI’ KAPILARI KIRDI

Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra düne kadar her yerde başarıları ile gündeme gelen öğretmenler, Türkiye’de ‘terörist’ diye nitelenir oldu. Para üzerinden bazı ülkelerden öğretmenler kaçırıldı. Bu olaylardan sonuncusu, 6 Eylül sabahı Moldova’da yaşandı. Altı öğretmen, hiçbir gerekçe gösterilmeden başkent Kişinev’de ‘başkanın adamları’ (Moldova Cumhurbaşkanı Igor Dodon) olarak kendini tanıtan bir grup tarafından evlerinin kapıları kırılıp gözaltına alındı.

VER SARAYI, AL ÖĞRETMENLERİ

Moldova gibi Avrupa Birliği’ne girme çabasında olan ve serbest dolaşım hakkı bulunan bir ülkenin, ‘ver parayı al öğretmenleri’ takasına girmesini pek kimse beklemiyordu. Ancak Moldova Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yapımı için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TİKA kanalıyla 8-10 milyon Euro civarında bir parayı hibe edeceği, karşılığında öğretmenlerin Türkiye’ye kaçırılmasına onay verilebileceği alttan alta konuşuluyordu. Bu olayın sorumlusu olarak Moldova Cumhurbaşkanı Igor Dodon’u gündeme getirdi. Dodon, Rus yanlısı bir siyasetçi olarak biliniyor. Ülkenin başkanı ise Avrupa Birliği üyeliğini destekliyor.

SIĞINMA BAŞVURULARI RAFTA

En ufak trafik kazasında bile ‘yabancı misafirlerini’ defalarca sorgulayan Moldova’ya Türk istihbaratı, diğer ülkelere olduğu gibi yüzlerce sayfalık dosya gönderdi. Ancak bu dosyada öğretmenlere şahsi bir suçlama getirilemedi, üstelik yürütülen soruşturmalar de beklenmedi. 25 senedir bu ülkede öğretmenlik yapanlar bugüne kadar hiçbir suça karışmadı, bununla ilgili hiçbir somut delil de konulmadı. Üstelik, öğretmenlerin bu ülkeye yaptığı sığınma başvuruları da gözardı edildi.

HÜSEYİN ÖĞRETMENİN YENİ DOĞAN BEBEĞİ

Öğretmenler, sadece bu okullarda öğretmen oldukları için hedef oldu. Hüseyin öğretmenin daha birkaç ay önce yeni dünaya gelen bebeği, babasını belki uzun yıllar hiç göremeyecek ve tanıyamayacak. Ayrıca, Türkiye cezaevlerinde işkence, kötü muamele ya da hasta tutukların tedavisinin yapılmaması sonucu birçok kişinin ölüme gönderilmesini de hatırlatmaya gerek var mı?

YARDIMSEVER RIZA HOCA

Rıza öğretmen ise 25 yıldır kaldığı bu ülkeden, son yıllardaki olaylara rağmen ayrılmayı hiç düşünmedi. İnsanlara yardım etmeyi seven, mütevazi kişiliğiyle herkesin sevgisini kazandı. Hasan, Müjdat, Yasin ve Feridun… Onların yaptıkları sadece isimlerinden ibaret değil elbette. Tanıştıkları, velileri oldukları Moldovalıların hepsinin saygısını kazanmışlar.

ONLARIN SESİNİ DUYAN VAR MI?

Onlar, mesleklerine de küsmüş değil. Maddi şartlardaki zorluklara rağmen öğrencilerine ders anlatmayı, gözaltına alınacakları sabaha kadar bırakmadılar. Çocukları hastalandı, eşleri bazen bunaldı ancak bunları aşmanın yollarını buldular. Rıza, Hüseyin, Hasan, Müjdat, Yasin, Feridun… Ve Türkiye’deki cezaevlerindeki isimsiz onbinlere altı kişi daha eklediler. Bir intikam hırsının sonucunda Türkiye’ye kaçırılanbu öğretmenlerin sesini duyan var mı?

[Tolga Özdemir] 8.9.2018 [TR724]

MASAK’tan esnafa: Niye 1.750 dolar yolladın? [Semih Ardıç]

Maliye Bakanlığı uhdesinde Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun (MASAK) nelerle meşgul oluyor tahmin edemezsiniz.

MASAK’ın kuruluş gayesi kara para aklanmasına mani olmak ve vergi kaçakçılarının defterini dürmek şeklinde hülâsa edilebilir.

ANADOLU’DA BİR ŞEHİR…

İki ay evvel MASAK’ın karıştığı bir vaka var ki evlere şenlik. Güler misin, ağlar mısın? Denilecek kadar garabet var olup bitenlerde.

Anadolu’da sanayi şehirlerinden birinde geçiyor hikâye. Orta ölçekli bir firma mal aldığı firmaya banka üzerinden 1.750 dolar para transferi (EFT) yapar. Her seferinde böyle çalıştıkları için ilave bir işlem ya da beyanda bulunmaz firma.

NASIL OLUR?

Aradan iki hafta geçer ve karşı taraf ödemenin hâlâ yapılmadığını bildirir. Nasıl olur? Ödeme vadesinde yapılmıştır.

EFT’nin dekontu e-posta ile hemen karşı tarafa yollanır. Alacaklı firma dekontu görünce ödemenin yapıldığına ikna olsa da mesele çözülmez. Zira para kendi hesabına geçmemiştir.

İşin içinden çıkamayınca iki taraf bankanın yolunu tutar. Çay ikramını müteakip sebeb-i ziyaret ifade edilir.

Memur bilgisayarda birkaç işlem yapar. İki firmanın sahibi o esnada bankada hiç ummadıkları bir cevapla karşılaşır: “Parayı MASAK bloke etmiş.”

Borçlunun da alacaklının da devlete herhangi bir borcu yokken para niye bloke edilir ki!

MASAK’A MÜRACAAT EDİLİR

Bankadaki müzakereden netice alınamayınca MASAK’a müracaat edilir. MASAK 1.750 ABD Doları’nın niye TL değil de döviz olarak EFT yapıldığına fena takılmış.

Maksatları ne imiş? Döviz mi kaçırıyorlar? TL’ye darbe mi yapıyorlar?

Ödemeyi yapan taraf senelerdir aynı firmadan mal aldığını ve o an hesapta döviz ya da TL ne varsa ayrım yapmadan ödemeyi yaptığını yazılı beyan etse de MASAK’a kâfi gelmez.

Şirket bilgileri, sanayi üretim belgesi, çek defterleri gibi şirkete ait ne varsa Ankara’ya yollanır.

ŞİKKETE AİT EVRAK ANKARA’YA YOLLANIR

Evrak sağlam ve beyanlarla tutarlı. Bu defa paranın gönderildiği firmadan aynı evrak talep edilir. Arada mali polis iki iş yerine de gelir, sual üstüne sual…

Dile kolay! İki ay devam eden tahkikatta herhangi bir kara para, vergi kaçırma ya da kambiyo rejimine mugayir bir işlem tespit edilemez.

MASAK blokeyi kaldırır ve 1.750 dolar iki ay sonra alıcının hesabına geçer.

ESNAF BUNLARLA MI UĞRAŞACAK?

Türkiye’de ticaretin içine düşürüldüğü ahval böyle. “Muhaberat” devleti ticaretin rutin işlemlerinden bile nem kapıyor.

Krizle boğuştuğu yetmezmiş gibi erbab-ı ticaret bir de böyle lüzumsuz, hatta kanunsuz sorgu-suale maruz bırakılıyor.

Milyon dolarları Man Adası’na, Panama’ya, Malta’ya, Katar’a, Singapur’a uçaklarla taşıyanları görmeyen MASAK 1.750 dolar için esnafın gırtlağına çöküyor. Ki o para da mal mukabili gönderilmiş.

DOLAR TAŞIMAK YAKINDA SUÇ OLACAK

Dolar taşımak, dövizle ödeme yapmak neredeyse hıyanet-i vataniyeden sayılacak. Reis-i Cumhur Recep Tayyep Erdoğan fırsatını bulsa böyle bir kararname de yayımlayacak.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ihracat bedellerinin anında yurda getirilmesini ve yüzde 80’inin TL’ye çevrilmesini istiyor. Kur zararı vesaire umurunda değil. Yüzde 5 kambiyo cezasını anında kesecek.

Ticaret Bakanlığı, “Un fiyatları çok arttı, ihracat yasak.” diyor.

Devletin zirvesi böyle paranoyak davranışlar sergilerse bürokrat kraldan çok kralcı oluyor. Nitekim göze girecek, terfi alacak.

KRİZİN FATURASI ESNAFA

Velhasıl krizde yapılmaması lazım gelen ne varsa hepsi Türkiye’de icra ediliyor. Esnafın Katma Değer Vergisi (KDV) alacakları bir müddet ödenmeyecek.

Kasada para kalmadı. İtibardan tasarruf edilmeyeceğine göre bin vatandaşın sırtına. Yol yolabildiğin kadar…

Kamu alacaklarında aylık temerrüt faizi yüzde 1,4’ten yüzde 2’ye çıkarıldı. Esnafa, sanayiciye kümesteki kaz muamelesine devam…

MASAK’ın 1.750 dolar hikâyesi Türkiye’yi idare eden zihniyetin cehaletini ele veriyor. Aynı zihniyet bütün mesaisini iş yapmaktan ziyade iş yaptırmamaya sarfediyor.

Kambiyo kontrol rejimi, sermaye kontrolleri ve “Nereden buldun?” kuralı zahiren yok.

Perde arkasında ise esnafın neler çektiğini bir esnaf bir de Allah biliyor.

[Semih Ardıç] 8.9.2018 [TR724]

Şey işte! [Naci Karadağ]

Naci Karadağ

Zrrrrr….

(telefon çalıyor)



-Alo…

-Haşmet Bey o şey n’oldu?

-Ney?

-Şey işte..

-Hangi şey?

-Ya hani şey etmek için şey edecektiniz ya, şeye biraz ekstra şey ekleyip şeylerin şeyini de ayarlamak için.

-ihaleye fiyat eklemesi yapıp bürokratlara yüzde verilmesinden mi bahsediyorsun?

-Şşşşş… çok şey yapma anla işte.



Metin Akpınar Zeki Alasya ile birlikte yaptığı Yasaklar kabaresinde “Şey” için şöyle bir tanım kullanır: “Tek başına bir anlam ifade etmeyen ama cümle içinde her anlama gelebilen tek kelime!”

Merhum şair Necip Fazıl bir şiirinde ise şöyle der:

“Bir şey koptu içimden,

şey, her şeyi tutan bir şey…”

Yaşadığımız günler bir gerçeği daha hatırlatıyor bize.

Bir ülkede “Şey” kelimesi resmi dile ne kadar yerleşmişse, yozlaşma o kadar büyümüş demektir.

Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin; hayatımda beni en etkileyen yazılardan biridir Hidayet Şefkatli Tuksal Hanım’ın “‘Şey’ edebiyatının sahiciliğe delâleti” başlıklı yazısı. Gerçi yazıdaki tahminlerin neredeyse tamamının boşa düşmesi bir yana Hidayet Hanım’ın nasıl bir savrulma yaşadığını maalesef yaşayarak görmek de ayrı bir trajedi olarak kaldı yanımıza ama yine de vaktiyle bile olsa keskin bir vicdani bakış ve onurlu bir duruş olarak hatıralarımızda yer alacak Hidayet Hanım.

O yazıda çok enteresan bir noktayı şahane yakalamıştı sevgili Tuksal; her yerde gümbür gümbür gürleyen Erdoğan’ın yolsuzluk konuşması yaparken “pıs”ması ve cümlesinin her yerine “şey” kelimesi ekleştirmesi.

Ondan sonra yaşananlar gösterdi ki “Şey” aslında bir ahlaksızlığın, utanmazlığın, yenilmişliğin ifade haliydi. Şu kısım hidayet Hanım’ın yazısından:

“Bir şeyin ihtimal dahilinde olduğunu bilmek ile, kuvveden fiile çıkışına şahit olmak arasında duygusal açıdan gerçekten fark var. Hükümetin bazı üyelerinin bir takım yolsuzluklara bulaşmış olabileceği ihtimalini kabullensem bile, bant kayıtlarında dinlediğimiz türden bir rezaleti ne “Allah’tan korktuğunu” iddia eden bir başbakana, ne de onun “dindar” ailesine hiçbir şekilde konduramazdım. Ama ne yazık ki, şu andan itibaren benim için söz bitmiştir! 10 yılda ortaya çıkan fark adına arkasında durmaya devam edeceğim bir AK Parti artık yoktur; bu pislikleri nasıl temizleyeceğini bilemediğim, hem kızıp hem acıdığım ve maalesef artık yolun sonuna gelmiş olduklarını düşündüğüm siyasetçiler vardır… Erdoğan ne kadar sevilirse sevilsin, “paralel yapı” diye ne kadar bağırırsa bağırsın, sırtında bu “şey”lerin yüküyle yola devam etmesi imkânsız görünmektedir.”

Esas tespit gibi tespit ise sonra geliyordu:

“Sahi, daha önceki kayıtlarda da, bu son kayıtlarda da, telaffuz edilmek istenmeyen kelimelerin bolluğu yüzünden ortaya bir “şey” edebiyatı çıkmaktadır ki, bu “şeyler”  konuşmaların sahiciliğine olan delâleti kuvvetlendirmektedir. Geldiğimiz nokta benim gibi insanlar için bir “hüsran” noktasıdır. Kıymet verdiğimiz bütün referansların işlevsizleştiği, emniyetimizin suistimâl edildiği, bütün önemli kavramların içinin boşaltıldığı, her şeyin tepe taklak olduğu bir “ân”dır yaşadığımız. Sahneye baktığımızda oyun hâlâ sürüyor, bütün aktörler rollerini oynamaya devam ediyor görünüyorlar ama bence bu aldatıcı bir görüntü… İktidar, belki de ellerine aldıklarına bin pişman oldukları bir ateş topu şu anda… Elleri kavrulsa da bırakamayacakları bir ateş topu…”

Dediğim gibi yazının tamamı muhteşem ve berrak bir duruştu aslında sonradan Hidayet Hanım’a ne oldu bilemiyorum ve aslında ilgilenmiyorum da… Fakat bu noktadan klasik iktidar diline geçmenin nasıl bir ruh halinin tezahürü olduğunu bir ara öğrenmek de isterim açıkçası.

Yanlış anlaşılmasın.

Hidayet Hanım’ı ne Yıldız Ramazanoğlu gibi ‘mıy mıy’ taktiklerle suret-i haktan görünen şu anki iktidarın zımni yandaşlarıyla ne de Fatma Barbarosoğlu denen bildiğimiz ahlak ve Allah tüccarı edebiyatçı geçinenlerle kıyaslamak mümkün değil. Ama savruluş da savruluştur hani.

Geçiyoruz…

“Şey…”

Türkiye’deki son on yılın özeti sanırım…

Her türlü ahlaksızlığı, arsızlığı, yolsuzluğu, namussuzluğu, vicdansızlığı, kanunsuzluğu ifade eden kilit bir kelimedir “Şey”…

Tayyip Erdoğan oğlu ile “sıfırlama” konuşması yaparken ikide bir “şey” deyip durur bu yüzden.


Şey…

Ney?

Sakladığın paralardır mesela bu şey…

Aldığın rüşvetler…

Binalar, kooperatifler, Şehrizar Konaklarıdır…

Villadır, yüzdedir, humusdur, havuzdur bu şey…

Kimi zaman da yasaklanandır…

Söylenmesi sakıncalı olan kelime, özne, kurum ya da kişidir…

Spor programında Hakan Şükür ismini söylememek adına kıvrım kıvrım kıvranan yorumcunun dramının adıdır “Şey”…

Nasıl bir acizlik, bir seviyesizlik ve ucuzluktur ki, örnek verirken ismini vermekten korkuyorsun!

AK parti yerine AKP deyince kudurmanın ifadesidir “Şey”…
Şu kepazeliği gördünüz mü?

Dünya tarihinin en erken golünü atmış, ülkesinde gol rekoru elinde olan, en fazla milli formayı giyen bir sporcu iktidar ile muhalif diye ismini anmaya korkuyor ve “Şey” yerine “uzun” diyor.

Utanmıyor, sıkılmıyor, ben ileride insanların yüzüne nasıl bakarım, demiyor…

Düşmanın adı da “şey” olmuş çünkü.

-Şeylerle beraber olma!

-Kimlerle?

-Şeyler işte..

Böyle uzayıp gidiyor bu şey kepazeliği…

Yakında tarih kitaplarında epey sayfa eksilecek çünkü hoşlarına gitmeyen her olayı, insanı ve olguyu “Şey” parantezine alacaklar.

-Şey, 19 Mayıs’ta şeye çıktı…

-Kim nereye çıktı abi?

-Şey işte ya, Türkiye şeyinin kurucusu şey var ya o…

-Ha sen şey diyorsun…

-Hah işte şey…

Hasan Cemal, 12 Eylül döneminde tuttuğu günlükleri iki kitap halinde yayınladı.

Tank Sesiyle Uyanmak ve Demokrasi Korkusu.

12 Eylül döneminin bile bugünden çok daha özgürlükçü olduğunu, darbeci denen Kenan Evren’in bile bu islamofaşistlerden çok daha demokrat olduğun anlamak için o kitapları okumalısınız.

Bir anekdot ile bitireyim.

12 Eylül Darbesi’nin üzerinden epey süre geçtikten sonra Anayasa oylaması yapılacaktır. Mavi renk “Hayır”, beyaz renk ise “Evet” demektir.

ve iktidar “hayır” demeyi adeta yasakladığı için mavi renk bahsetmek yasaktır.

Gazetelerde bu türden espri çıkar.

Örneğin bir karikatürde adam bulutlara bakıp; “Bugün de gökyüzü çok şey!” der mesela.

İki sevgili yan yana oturmuş konuşmaktadırlar.

-Sevgilim gözlerin çok şey…

-Ney?

-Şey işte. Hatta şep şey!..

..

Şunu söyleyeyim; bu şey dolaşıma girdiği andan itibaren zulmün sahiplerini vurana kadar durmaz.

Tarih boyu böyle olmuştur.

Bir süre sonra şunu söyleyeceğimizden emin olun:

-Şey vardı ya hani Tayyip Şeydoğan…

-Haa, şu memleketin şeyine şey eden kişi…

Daha çok şey yazılabilir ama şeyin tamamı şeylere söylenir biliyorsunuz!

O yüzden “çokşeyyapmamak” lazım! Bir ara sizinle “Büfff”leriz de…

[Naci Karadağ] 8.9.2018 [TR724]

Sessizce diren! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’de olan biteni biliyoruz. Herkes biliyor aslında. Hani bir zamanlar çok yaygın bir söylem vardı ya: “hepiniz oradaydınız be!” diye, hah, işte ondan bahsediyorum. Yani kimse saklanamaz gerçeklerden. Bilmiyordum diyemez. Görmezden gelmesindeki suç unsurunu hafifletici sebeplerden dolayı affettiremez. Affettiremeyecek! Çünkü alkışlamasan da, tezahürat yapmasan da, parmağınla işaret edip “işte bu!” diye haykırmasan da, var olmaya devam edebilirsin. Sessizce direnebilirsin yani.

Otokrasi ve absolutist patrimonial bir sistem de olsa, ceberut ve saray aparatı bir polis devleti de kurulmuş bulunsa, azıcık ses çıkartanı kim olduğuna bakmaksızın “alan” bir mekanizma da var olsa, en azından sessizce oturduğun yerde oturup, “durumdan vazife” çıkartmayabilirsin! Fakirleşmiş, fakirleştirilmiş bir kentte oturan köylü sınıfı bile olsa bu halkın çoğu, rejimle muhip ve rejime muhbir bir tutumu anlamak kolay değil. Olan bu ama! Başkasının çektiği acıdan sadistçe – ve kendisine olan yansımalarından ötürü, o fark etmese de, mazoşistçe – zevk alan bir halkın, kendi kendisini kandırması olan aslında: pürizmini çoktan kaybetmiş bir sosyolojik dinin yalpalamalı sanal ahlakına uydurulan ve ibadetini yat-kalk jimnastiğe indirgemiş, içinde içerik nevi hiçbir şey bırakılmamış ve böyle bir mit veya kült çevresine kilitlenmiş bir gelenekçi-dindar (esasında dinci ve dinbaz!) bağnazlık bataklığı! Adalete yönelik içinde hiçbir özlem kırıntısı bulunmayan bu toplumda, öz var oluşunun temellerini – insan olmanın genel geçer kabul gören ahlaki nitelikleri ve ilkelerini – reddetmeden var olmaya devam etmek, her şeye karşın mümkün olabilirdi. Yeter ki, sessiz bir direniş olsun!

Meriç’i geçerken ölen bebekler, Ege’de yitip giden canlar, hapishane köşelerinde, herkesin unuttuğu küf ve nem kokan güneş girmez zindanlarda sessizce göçüp giden yorgun ve gözlerinin çeperlerinde hayal kırıklarının izleriyle dolu garipler, sessiz bir direniş dahi olmadığı için bu kadere maruz kaldı, kalıyor, kalmaya devam edecek.

Moldova Türkiye’de medyada konu dahi olmuyor!

Moldova’da istihbarat operasyonu yapılarak kaçırılan eğitimcileri düşünüyorum bu satırları yazarken. Kendisine utanmadan sıkılmadan muhalif diyenler, işlevsizleştirilmiş “Millet Meclisi’nde” görüntüden muhalefet yapmacılık rolü oynayan vekiller, onların “devlet kurmuş” (hadi oradan!) partileri ve o partilerin yöneticileri, vahşi batı türü, ya da uzun siyah trençkot giymiş, kara gözlüklü ve siyah füme fötr şapkalı Gestapo hafiyelerinin yapacağı türden bir “insan avı” ile, “adam kaçırarak”, Türkiye’nin onurunu lekeliyor, tüm vatandaşları topyekun vebal altında bırakıyor – ve bu, evet, Türkiye’de medyada konu dahi olmuyor! Başka ülkelerdeki hazin ve dramatik olayların haberlerini, ölen insanların toplu mezarlarda bulunan kafataslarının iri baskı fotoğraflarıyla detaylandıran boyalı Türk basın “şeyleri” (gazete demeye dilim varmıyor artık tiksinmekten!), Anadolu topraklarında yerleşik kültüre vurulan en ağır darbelerin yaşandığı bu günlerde, yurt dışındaki iki paralık hükümeti olan 1990 sonrasının çakma Sovyet-sonrası devletlerinde adam kaçıran resmi “saray aparatı” şebeke elemanlarının sadece o zulüm gören zavallılara zarar verdiğini sanıyor! Sizde hiç mi beyin yok? Siz okuduğunuz üniversitelerde hukuka giriş derlerinin tümünü mü astınız! Geçtim insan hakları hukukunu, teritoryal devleti, Viyana Sözleşmesi hukukunu, anayasa hukukunu ve kanunları, ilgili mevzuat ve uluslararası sözleşmeleri falan da, size aileniz “izan duygusu” da mı aşılamayı başaramadı? Yol ortasında, aç “devletsi yapıların” yolsuz bürokratlarının cebine para sıkıştırarak elde ettiğiniz “imtiyazla” ciyak-ciyak bağıran analar ve çocukları kaçırarak, dibe vuran ekonominin sessiz gümbürtüsünü bastıracak haber yaratma peşindesiniz, anlıyorum da, bu “filmi” izleyenler, siz nasıl insansınız be, bunu anlayamıyorum bir türlü ben!

Solcu bir ailenin çocuğuyum

Babamın dinle diyanetle alakası yoktu. Dedemin de. Benim de. Yani sizler gibi “dinbazlar” için müspet insan olmayan, “ahlaki olarak sorunlu” diye kategorize ettiğiniz insanlarız biz bildin mi? Hah, işte onlardan biri yazıyor bu yazıyı. Olmadığına inandığınız ahlakım ve onun kaynağı olan vicdanım klavyenin tuşlarına basan! Babamdan çalmayı değil, karşılıksız vermeyi, yalanı değil, doğru söylemenin adamlık olduğunu, ahlakın uçkur arasına sıkışmış bir şey olmadığını, bilakis “pür” ve itten gelen, insan olmanın gereği bir duygu olduğunu öğrendim ben. İnsan hata yapabilir. Yapar. Yapsa da ama, hatasından öğrenir. Öğrenmeli. Öğrenmelidir! Kapalı devre ve şekilden bir ahlakın esasında ahlakla alakası olmayan çifte standart olduğunu, bu işlerin ezberlenen surelerle veya şekilden ibadetlerle falan değil, bizzat hayatın kendisiyle alakalı olduğunu öğrenmeyenlerden, sessiz bir direniş beklemekle ne hata etmişim! Takiyyenin bir yaşam biçimi olarak benimsendiği “Müslüman” çevrelerde, bu işin bu kadar yaygınlaşmış hale gelerek ayyuka çıkması alarm zillerinin çalmasına neden olmuyorsa, vay o dinin ve o dine inanan gariban insanların haline. İşlediği bir günahı basit aritmetik hesapla “artılar eksileri nasıl olsa götürüyor” şeklinde bir algıyla nötralize ettiğine inanan, bunun “öbür tarafta durumu kurtardığını” düşünerek her türlü ahlak yoksunu tutumu meşrulaştıran insanlarla dolup taşan bir toplumdan iflah olmasını beklemek ne derece doğruydu? Adeta otomatiğe bağlanmış şekilde sorunların kaynağını üst yapı olan siyasette aramak, lider veya parti değişimlerinin “arınmayı beraberinde getireceğini” düşünmek ne derece mantıklıydı? Yaşanan dinin her türlü iyiliğin kaynağı olduğuna inananlara, aslında yaşanan dinin, sadece bireylerin iç dünyalarının bir ortalaması olduğunu, dinin esasında “insanı yansıttığını” ve malzeme neyse, dinin de o olduğunu nasıl anlatmalı? Nasıl ikna etmeli, sessizce direnen, kendi içinde ahlaken tutarlı, vicdanı ne kadar sağlamsa kendi de o kadar sağlam insanlar gelene kadar, istediği kadar lider veya parti değişsin, bu korkunç rejimin değişmeyeceğine insanları? Zulüm bilinmiyor değil. Zulüm gayet iyi biliniyor. Sadece zulme yönelik tutum, son derece stratejik – çünkü vicdanı deaktive edilmiş, bu sayede ahlaktan “arındırılmış”, ahlakın safralarından “kurtulmuş” ve “kopmuş boşalan” bir insan müsveddesi, toplumsal ortalama oldu. Bu durum daha da kötüleşerek devam etme eğiliminde.

Böyle devam ettikçe bu işler düzelmez

Markete gittiğinde bir eriği löpleten, eşinin namusunu “teatral” şekilde alenileştirerek esip gürleyenin, yoldan geçen blucinli kızın kalçalarına bakarak lümpence sırıtan, el sıkışırken öne doğru reverans verircesine eğilerek Japon tipi “saygı gösterisinde” bulup, elini sıktığı uzaklaşınca arkasından sinsice dedikodu yapan, sonra da her bir örnekte Meriç’te sonsuzluğa uçan mini minnacık bebelere “büyüseler zaten ‘FETÖ’cü’ olacaklardı deyip, vakit namazı gelince namazına duran bu profil, her şeye karşın yine de “dini bütün” ve “mütedeyyin” bir makbul vatandaş olmaya devam ettikçe bu işler düzelmez. Ne zaman rahatsız edici soruları sormaya en nihayetinde başlayacağız bizler? Ne zaman, şeklin-şemailin değil, yaşamın ta kendisinin ve içeriğin önemli olduğunu kavrayacağız? Ne zaman vakur ve sessiz bir dikliğin, bazen esas kuvvet olduğunun ayırtına varacağız? Ne vakit bu kuvvetin içten geldiğini, vicdan denen insan oluşun o en temeli töze yaslandığını göreceğiz?

Esas kavga, bireysel seviyede kendimizle olmalı. Gerçek olmalıyız. Sahteliklerden arınmalı, birilerine göstermek için, toplumsal kabul ve onay almak için, şirin görünmek için değil, doğru olduğu için doğru davranmalıyız. Ne mi doğru? O uzun süredir görüşmediğin arkadaşa sor kardeşim. Öz vicdanını bul, yeniden onunla tanış, onunla tekrar dost olmaya bak. Ve sessizce diren.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.9.2018 [TR724]

Erdoğan’ın bir gazetesi daha oldu [Levent Kenez]

Cumhuriyet Gazetesi’nin sahibi olan Cumhuriyet Vakfı’nda yönetim yeniden değişmiş. Bu aynı zamanda gazetenin de el değiştirmesi demek. Herkesin bildiği saçma sapan, akıl almaz iddialarla tutuklanan Cumhuriyet çalışanları aleyhine mahkemeye gelip aleyhte tanıklık yapan tipler geri dönmüş. Yani savaşı imzasız mektuplar yazan ihbarcı eski tüccar Kemalistler ve Ergenekon artıkları kazanmış. Dönenler arasında Perinçek’in bir adamı da var.

Bunlar böyle işte. Birbirlerinin kuyularını kazarlar, birbirlerine en ağır hakaretleri yaparlar, arkadan saldırırlar sonra da çıkar ahlak ve efendilik dersi verirler. Bu kirli kavgalarına da hiç ilgisi olmayan insanları bulaştırırlar.

Tasfiye edilen ve edilecek ekip bir halt olduğundan da değil ha. Birkaçı hariç Erdoğan tarafından nasıl terbiye edildiklerini gayet iyi biliyoruz. Hapis yatmış bir tanesinin serbest bırakılması şerefine yazdığı mide bulandırıcı yazısı hala hafızalarda. Daha geçenlerde jurnalci ekipten biri eski genel yayın yönetmenini “fetöcü” olmakla suçlamıştı. O da ona aynı şekilde cevap vermişti. Bu kadar da terbiyesiz adam bunlar işte. Sanki aranızdaki kavganın ne kavgası olduğunu alem bilmiyor sanıyorsunuz.

Jurnalci tipler şimdi diyorlar ki PKK ve Fetöcülerden gazeteyi geri aldık. Özellikle kastettikleri,  steril özgürlük savaşçısı eski genel yayın yönetmeni ile HDP’den vekil olan muhabir. Herhalde son on yılda gazetenin okunan 2-3 haberi varsa yayınlayan ekibe tukaka beklenenden erken başladı. Zafer sarhoşu bakalım daha neler diyecekler.

Erdoğan destekli darbe neticesinde gazeteye el koyan jurnalci ekip vakit kaybetmeden de sitede darbe bildirilerini yayınlamış. Eğer vaktiniz olursa okuyun, gülmekten yerlere yatarsınız. İlkokul 5 kompozisyonundan beter, birazdan Elif’in Kağnısı gelecek zannedilen komik darbe bildirisi metninde ‘Bir süredir eksikliğini gördüğümüz ATATÜRK ve onun temel ilkeleri Cumhuriyet gazetesine kesin olarak geriye dönmüş bulunuyor.’ ifadeleri yer alıyor. Atatürk kelimesi de bütün metinde ATATÜRK olarak yazılmış. Ha öyle yazınca çok daha kuvvetli vurgulanıyor demek ki. Gerizekalı asker yazışmalarındaki gibi.

Erdoğan’ın en favori gazetesi biliyorsunuz Sözcü Gazetesi

Bu ikiyüzlü gazete dogmatik kemalistleri hipnoz edip gazını aldığı gibi “Ülkede muhalif gazete var, işte bakın Sözcü!” kontenjanından yayınına devam ediyor. Sahibi ‘Fetö’den aranan gazetenin ülkedeki egemen hukuka göre yüzlerce kez kapanması gerekirdi.  Ama Erdoğan aptal olmadığı için tabii ki kapatmıyor. Ekle çıkar, topla böl yüzde 20-25’i anca bulan kitle oyalansın diye yaşamasına izin verilen gazete, ihtiyaç olduğunda din ve başörtü düşmanlığı yaparak insanların tiksindiği kemalist laiklik saçmalığının en güzel örneklerini sunmaktan geri kalmıyor. Ülkedeki hiçbir insan hakkı ihlalini görmeyen bu kontenjan gazetesinin temelde ‘Fetö fetö’ diye havlayarak sahibine yaranmaya çalışan havuzculardan  bir farkı yok.

Şimdi Erdoğan’ın bir gazetesi daha oldu. Bunu belki de daha çok sever. Tutuklama ve hapis operasyonu ile hizaya çekilen Cumhuriyet, şimdi tamamen teslim alındı. Şimdi bir süre saçma Atatürk haberleri, Kuva-yi Milliye güzellemeleri, bilimsel düşünce rehberliğinden sonra AKP’ye inanılmaz saldırı haberleri görürsünüz. Bir şeyleri ispat edercesine biraz gazlanırlar. Ve en nihayetinde oyuncaklarını kendilerine geri veren efendilerini kızdırmadan onun çizdiği çizgiyi aşmadan gazetecilik oyununa devam.

Valla Cumhuriyet şunların olmuş, bunların olmuş, Ergenekon kazanmış pek umrumda değil. Cumhuriyet’in arşiv değerinden başka bir değeri de yok. 1-2 cesur insan dışında gazeteci kalmamış bir gazeteden ibaret. Aranızdaki kayıkçı kavgasına, rant mirasını bölüşmeye zerre ilgisi olmayan başkalarını karıştırmayın yeter.

Türkiye’de gazetecilik yapmanın kriteri belli. Ya hapiste olacaksın, ya aranacaksın ya da hakkında gerçekten açılmış dava olacak. Bu kriterlere girmiyorsan ya gazetecilik yapmıyorsun, ya Erdoğan seni ciddiye almıyor, ya da 657’ye tabii muhalif rolündesin demektir.

Bir de olur olmaz yerde ‘AKP şunu yapmayı cemaatten öğrendi, bunu cemaat yapardı’ diye komik komik konuşmayın. Bu ülke ne kadar hukuksuzluk varsa hepsini sizden öğrendi. AKP sebep değil sonuçtur. Sizin vesayetçi  takıntılarınızın sonucu. İşinize gelince solcu, işinize gelince Atatürkçü kaypaklığını bırakın.

[Levent Kenez] 8.9.2018 [TR724]

Ferguson hizmete devam ediyor! [Hasan Cücük]

Alex Ferguson futbol dünyasının gördüğü en başarılı teknik adamlardan biriydi. 1986’da Manchester United’ı çalıştırmaya başlayan Ferguson’un çeyrek asırdan fazla görevde kalacağını kimse tahmin edemezdi. Listesi oldukça uzun başarılara imza atan Ferguson’un eleğinden 27 yıl boyunca düzinelerle oyuncu geçti. İşte o oyuncuların 32’si futbol hayatını noktaladıktan sonra Ferguson’un izinden gidip ya menajer ya da teknik adam oldular.

Alex Ferguson, 1986’da geldiği Manchester United’ı 1992-93 sezonunda ilk şampiyonluğuna taşırken dikkatleri üzerine çekiyordu. Şampiyonluklar art arda gelince Manchester United’ın ünü kısa sürede İngiltere’yi aşıp, tüm dünyaya yayılıyordu. Manchester United formasını giymek her futbolcunun bir rüyası oluyordu. Ferguson, oyuncu transferinde ince eleyip sık dokurken, kurallarına uymayan oyuncunun kariyerine bakmadan kapının önüne koyuyordu. Sadece formayı değil, efsanelerin giydiği 7 numarayı da teslim ettiği David Beckham’ı bir çırpıda takımdan göndermesi patronun kim olduğunu ortaya koyuyordu.

Ferguson’un öğrencilerinden futbolu bıraktıktan sonra, hocalarının izinden gitmeyi tercih edenler çıkıyordu. Ferguson, futbolcuyken bilgi ve birikimlerini aktardığı eski oyuncularına teknik adam olduklarında da desteğini esirgemiyordu. En büyük hayali Manchester United’tan ayrıldığında görevini eski talebelerinden birine teslim etmekti. Bunun için öne çıkan isim Roy Keane idi. 1993’ten itibaren Manchester United formasını giyen Keane, Ferguson’un sahada en çok güvendiği isimlerin başında geliyordu. Takımın kaptanlığına getirdiği Keane’yi yerine hazırladığı herkesin bildiği bir sırdı. Ancak ikili arasında 2005’te çıkan problemden dolayı Keane takımdan ayrılınca Ferguson’un en büyük projesi suya düşüyordu.

Ferguson’un ümit bağladığı bir diğer isim Ryan Giggs’di. Galli oyuncu 39 yaşında kadar futbol sahalarında ter dökmüştü. Ferguson’un 2013’te emekliye ayrıldığı yıl takımın başına David Moyes getirilince Giggs’de yardımcısı olmuştu. Bir taraftan aktif futbol yaşamına devam eden Giggs diğer taraftanda takımın yardımcı antröneri olup ilerisi için tecrübeye kazanmaya başlamıştı. Moyes dönemi facia ile sonuçlanıp, sezon sonunu görmeden kovulunca takım Ryan Giggs’e emanet edildi. Ancak kısa sürede Giggs’in Ferguson’un mirasını sırtlayacak bir teknik adam kumaşına sahip olmadığı ortaya çıktı. Giggs ile yaşanan fiyasko sonrası Ferguson’un büyük hayali olan; Manchester United formasını giymiş bir ismin takımın başına geçme projeside çökmüş oluyordu.

Ferguson kalitesinde bir teknik adamı futbol düyası bir daha görür mü? Bunu elbette bilemeyiz. Ancak şurası bir gerçek ki; Ferguson’un tezgahından geçipte kariyerleri sonunda teknik adam veya menajer olan 32 isim futbola hizmet etmeye devam ettiler. İçlerinden bir Alex Ferguson çıkmasada, Ferguson yetiştirdikleriyle futbola katkıya devam etti.

İşte Ferguson’un tezgahından geçip teknik adam olan oyuncuları

Viv Anderson
69 maç 1987-91

Michael Appleton
2 maç 1994-97

Henning Berg
103 maç 1997-2000

Clayton Blackmore
245 maç 1982-94

Laurent Blanc
75 maç 2001-03

Steve Bruce
414 maç 1987-96

Chris Casper
7 maç 1993-98

Peter Davenport
106 maç 1986-88

Simon Davies
20 maç 1992-97

Darren Ferguson
30 maç 1990-94

Ryan Giggs
962 maç 1990-2014

David Healy
3 maç 1999-2001

Gabriel Heinze
83 maç 2004-07

Mark Hughes
467 maç 1988-95

Paul Ince
281 maç 1989-95

Andrei Kanchelskis
161 maç 1990-95

Roy Keane
480 maç 1993-2005

Henrik Larsson
13 maç 2007

Pat Mcgibbon
1 maç 1992-97

Gary Neville
602 maç 1992-2011

Phil Neville
386 maç 1995-2005

Paul Parker
146 maç1991-96

Mike Phelan
146 maç 1989-94

Bryan Robson
461 maç 1981-94

Mark Robins
70 maç 1988-92

Teddy Sheringham
153 maç 1997-2001

Ole Gunnar Solskjaer
366 maç 1996-2007

Jaap Stam

127 maç 1998-2001

Frank Stapleton
288 maç 1981-87

Gordon Strachan
201 maç 1984-89

Chris Turner
79 maç 1985-88

Neil Webb
110 maç 1989-92

[Hasan Cücük] 8.9.2018 [TR724]

Avrupa’nın yeni lideri Baveryalı bir köylü olabilir [Ebubekir Işık]

Manfred Weber ismini daha önce hiç duymamış olabilirsiniz. Keza, 2019 Mayıs ayında yapılacak Avrupa seçimlerinde oy kullanacak milyonlarca seçmenin çok büyük bir kısmı da bu ismi tanımıyor. Fakat ismi Avrupa liderliği için geçiyor. Peki ama kim bu Manfred Weber?

Baverya’dan Brüksel’e…

Manfred Weber Almanya’nın Baverya eyaletinde Münih’e 90 km uzaklıkta Wildenberg isimli küçük bir köyde doğmuş ve Brüksel dışındaki yaşamını hala bu minik beldede geçiren bir Baverya köylüsü. Manfred Weber Avrupa Parlamentosuna gelene kadar hemen tüm profesyonel ve siyasi hayatını bu bölgede geçirmiş bir isim. 1996 yılında profesyonel hayata bir danışmanlık şirketi kurarak atılan Weber, 2003 yılında siyasal aktivizminden ötürü Hristyan Demokratlar’a yakınlığı ile bilinen ve içinden bir çok meşhur Baveryalı siyasetçinin çıktığı Baverya Gençler Birliği’nin bölgesel başkanı (Regional Chairman of the Bavaria Junge Union) olarak seçilir.

2004 yılında ilk kez Avrupa Parlementosu’na girmeyi başaran Weber, kendisini bu günlere taşıyacak 14 yıllık siyasal serüvenin ilk adımlarını atmaya başlar. Avrupa Parlamentosu Hristiyan Demokrat Grubu’ndaki (EPP) soğuk kanlılığı, daha önce ciddi bir siyasi ya da bürokratik tecrübesi olmamasına rağmen ortaya koyduğu devlet adamı tavırları, Manfred Weber’in bir anda Avrupa Parlamentosu’ndaki en güçlü siyasi aile olan EPP’nin başkanlığına taşıdı.

2019 Avrupa seçimleri ve Manfred Weber

2014 yılındaki Avrupa seçimlerinde de ismi Avrupa Parlamentosu başkanlığı için anılan Manfred Weber, bir çoklarını şaşırtacak bir karar alarak Parmento başkanlığı için yarışmayacağını, arkadaşı olan Antonio Tajani’yi destekleyeceğini duyurmuştu.

2019 seçimlerine sekiz aydan fazla bir zaman kalmasına rağmen geçtiğimiz hafta Çarşamba günü AB Komisyon başkanlığı için adaylığını Brüksel’de açıklayan Weber, gerek EPP grubunun içerisinde gerekse de farklı AB mahfillerinde ilintili birçok tartışmanın fitilini ateşlemiş oldu.

EPP grubundan özellikle Fransız delegasyonun bir çok üyesi Weber’in sadece Merkel’in desteğini alarak böylesine tek taraflı bir karar vermesinin EPP grubunun tamamını bağlamayacağını ifade ederken, Kasım ayında Helsinki’de yapılacak EPP Kongresinde Brexit müzakerelerini yürüten Michel Barnier ve eski Finlandiya başbakanı Alexander Stubb’ın üyeliklerinin de son derece muhtemel olduğunu ifade ettiler.

Diğer taraftan, Brüksel kamuoyu ise Weber’in Komisyon başkanlığı adayılığı ile ilintili olarak adeta ağız birliğine varmışçasına iki husus üzerinde durmakta. Bunlardan ilki, Manfred Weber’in 2019 yılında Avrupa seçimlerinde oy kullanacak Avrupalı seçmen tarafından tanınmadığı ve Weber’in sadece Brüksel’de AB kurumlarında bürokratik bir karşılığının olduğu şeklinde ifade edilebilir. Diğer taraftan, Weber’in siyasi kariyerinde diğer Komisyon başkanlarına kıyasla üst düzey bir görev yapmamış olması, AB Komisyonu gibi son derece önemli bir kurumu yönetmek için yeterli siyasi tecrübeden yoksun olduğu şeklinde tartışmaların yapılmasına sebep oldu.

Tüm bu çekincelere rağmen özellikle Angela Merkel ve Avusturya şansölyesi Sebastian Kurz’un desteğini şimdiden arkasında hisseden Weber, tüm planlarını Kasım ayında Helsinki’de yapılacak EPP kongresinde grubunun tek adayı (Spitzenkandidat) olarak Komisyon başkanlığı seçimlerine girmek üzerine kurduğunu belirtebiliriz. Weber, EPP grubunun tek adayı olmayı başarsa bile, Avrupa Parlamentosu’nda ki bir ya da iki grupla ittifak yapmadan Komisyon başkanı olması imkansıza yakın bir ihtimal olarak ifade edilebilir.

İttifak kurulmazsa Merkel’in desteği de yetmeyebilir

Belirtmek gerekirse Weber’in grubu EPP de dahil olmak üzere, Avrupa Parlamentosu’nda hiçbir grup 705 sandalye sayısında (İngiltere’nin Brexit süreci ile AB’den ayrılması ile 46 İngiliz vekil de Parlamento’daki sandalyelerine veda edecek) yüzde 30’unu geçecek bir oya sahip değil. Durum böyle olunca, Komisyon başkanlığına seçilecek kişinin bu pozisyon için en az bir yada iki farklı grupla ittifak kurması kaçınılmaz görünüyor.

En son yapılan kamuoyu yoklamalarda 705 üyeli Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 185–190 arasında sandalyeye sahip olması öngörülen EPP’nin, 28 üyeli AB Konseyi’nde yanlızca 8 devlet başkanı ile temsil edilmesi, Komisyon başkanlığı için yapılacak pazarlıkların son derece sert geçeceğine işaret ediyor. Özellikle, Sosyalist (S&D) ve Liberal grubun (ALDE) ittifak kurmaları halinde EPP’yi ekarte edeceklerini ifade etmeleri, EPP grubunun pazarlık noktasında vereceği tavizlerin hiçte küçümsenecek cinsten olmayacağını gösteriyor.

Diğer taraftan Macron ve Avrupalı popülistler’in Weber’in Komisyon başkanlığı rüyasını sona erdirebilecekleri de Brüksel’de dile getirilen önemli faktörler arasında. Macron’un Avrupa’lı Liberaller ile olası bir koalisyonu, bu ittifakı AB Konseyi’nde temsil eden devlet başkanı sayısını arttıracağı ve hatta EPP’nin önüne geçireceği ihtimali düşünüldüğünde, Macron-Liberaller ittifakının böyle bir durumda Komisyon başkanlığı için diretmesi büyük sürpriz olmayacaktır.

Bununla birlikte, kimi kamuoyu yoklamalarında Avrupalı popülistlerin AP seçilerinde yaklaşık 150 civarında sandalyeye sahip olacakları ve böylesi bir senaryonun Weber’i adeta ittifaksızlaştırmak anlamına geleceği de son derece sık ifade edilen hesaplamalar arasında. Bir tarafta, Macron-Liberaller ittifakı, diğer tarafta 150 kadar sandalyeye sahip ve Weber ile asla yanyana gelmek istemeyen popülistlerin varlığı Weber’in işini bir hayli zorlaştırabilir.

Fakat, tüm bu hesaplamalara rağmen, Weber’in AP’nin en güçlü grubu olan EPP’den olması ve EPP grubunun içinde ki en güçlü delegasyon olan Almanya’dan geliyor olması kendisine önemli avantajlar sağlayacaktır. Kaldı ki, Merkel’in Macron ile Komisyon başkanlığı üzerinden bir pazarlık yapması ve bunu neticelendirmesi, Weber’i önümüdeki beş yıl boyunca Avrupa siyasetinin en tepe noktasına çıkarmayı sağlayabilir.

[Ebubekir Işık] 8.9.2018 [TR724]

Hocaefendi’yi ağlatmayalım! [Cemil Tokpınar]

Bundan birkaç yıl önceydi. Küçük oğlum evin salonunda oyuncaklarıyla meşguldü. Yeni bir yapboz almıştım, ondan ev yapıyordu. Ben kendi odamdaydım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, güçlü bir ağlama sesiyle hemen salona koştum. Ağlayan bizim küçük çocuktu.

– Niye ağlıyorsun oğlum, dedim. Ne oldu?

– Baba, yaptığım ev yıkıldı!

Yapboz malzemeleriyle yapılan evin parçaları salona dağılmış, ufaklığın harcadığı emek boşa gitmişti. Acaba çok yüksek yapınca mı parçalar devrilmişti, bilmiyorum.

– Olsun oğlum, tekrar yaparsın, bunun için ağlanır mı, dedim.

Çocuk içini çeke çeke hem ağlıyor hem bana cevap veriyordu:

– Ama baba, ben onu zorlukla yaptım.

– Canım benim, onun adı yapboz. Ağabeyinle beraber daha güzelini yaparsınız. Hatta ben bile yardım ederim.

Biraz sakinleşmiş, ağabeyi de gelmiş ve tekrar daha güzel bir ev yapmaya koyulmuşlardı.

Olayın üzerinden yıllar geçmişti, ama benim gözümün önünden hâlâ gitmiyordu o ağlayış.

Oysa bir oyuncaktı yıkılmasına üzüldüğü ev.

Hatta bir yapbozdu. Ama çocuk ağlıyordu.

Yenisini yapabilirdi, o malzemelerden nice evler, arabalar, bahçeler çıkarabilirdi. Yapar, bozar, tekrar yapar ve o malzemelere hiçbir şey olmazdı, zaten bu oyuncak o maksatla yapılmıştı.

İçine vura vura ağlayışın sırrı şu cümlede saklıydı:

“Ben onu zorlukla yaptım.”

Yıkılan, dağılan bir emekti. Ve henüz yıkılma zamanı gelmemişti. Belki de yetmiş dakikalık bir emekti. Bu bile takdiri, tebriki, alkışı hak ediyor, çocuk kalbi zamansız yıkılmasını istemiyordu.

İşte bu yüzden minik gözlerden süzülen billur damlaları hiç unutamam ve belki de ömür boyu unutmayacağım.

Şimdi, yetmiş yıl öncesine gidiyorum.

Belki de Hocaefendi henüz on yaşında iken başlayan Hizmet sevdasının büyüyüp gelişmesi ve önce bütün ülkeyi, sonra bütün dünyayı sarmasını düşünüyorum.

Yetmiş yıldır ülke ve dünya çapında yapılan hizmetler ortada ve erbabına malum olduğu için onları tekrar saymayacağım.

Sadece şu acı gerçeği hayal etmenizi isteyeceğim: Hocaefendi’nin ömrünü ve bütün mesaisini vakfettiği bir hareketin beş yıldır uğradığı zulüm ve tahribatı düşünelim. Onun bu durum karşısında nasıl bir acı ve ıztırapla üzüldüğünü, ağladığını, inlediğini, kıvrandığını hayal edebiliyor muyuz?

İnsan kalbi bir yapbozun bile yıkılmasına dayanamayıp ağlarken, bin bir emekle kurulan müesseselere, eğitilen nesillere, oluşturulan muhteşem hizmetlere kıyılmasına Hocaefendi’nin kalbi dayanabilir mi, gözyaşları kuruyabilir mi, gönlü rahat edebilir mi?

Asla! Suya düşen bir karıncayı kurtarmak için yarım saat çırpınan, odasında ölen bir arının arkasından ağlayan bir gönül insanı, hapislerde, yollarda, hicrette acı çeken hatta manevî şehitliğe ulaşan talebelerine kim bilir ne kadar üzülüyor, ne kadar acı çekiyordur.

Şehit Mehmed Özyurt Hocanın vefatından sonra, “Ağlamaktan gözümde yaş kalmadı, desem sezâdır. Onun firkatinin ağırlığından belim kırıldı zannettim, çok acı çektim” diyen gönül insanı, hapiste, hicrette işkence görenlere, Meriç’te şehadete eren çocuklara, yaşlılara, gençlere, hanımlara kim bilir ne kadar ağlıyor, ne kadar ıztırap duyuyor; tahmin etmek hiç de zor değil.

Haydi insanlara gelen musibetlere uhrevî semereleri için katlanıp teselli bulsun diyelim; ya tahrip edilen binlerce, on binlerce hizmet kurumunun acısını düşünelim. 2014 başında dersanelerin kapanması kararlaştırıldığında kendi sesinden dinlediğimiz “Sefinem gark oldu dert deryasına” türküsünün acısı, hâlâ yüreğimizde yangın, gözümüzde inşallah cehennem ateşini söndürecek bir gözyaşı selidir.

İnanın asıl ıztırap bu da değil. Hizmet kurumları yine kurulur, hem de daha iyi bir şekilde. Ancak asıl ıztırap, asıl dert, iman ve Kur’an hizmetinden istifade edemeyen milyonların kaybettiği ebedî imtihanın, sonsuz davanın acısıdır. Şu anda bin yıl İslâma bayraktarlık yapan bir milletin torunlarında ateizm, deizm yayılıyor, genç nesiller gününü gün etmekten başka bir şey düşünmüyorsa, işte asıl ıztırap budur.

Bu öyle bir acıdır ki, Bediüzzaman Hazretleri, “Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistân olur” diyecek kadar fedakarlık göstermiştir.

Yeni nesillerin iman derslerinden mahrumiyetini resmeden Zübeyir Gündüzalp ise, “Teessür ve ıztırap karşısında kalpten bir parça kopsaydı, ‘Bir genç dinsiz olmuş’ haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir.” sözleriyle bu ıztırabı dile getirmiştir.

Hocaefendi gibi Üstad Hazretlerini ve onun güzide talebesi Zübeyir Ağabeyi çok iyi tanıyıp onların yolundan ve izinden giden, 70 yılını imandan mahrum milyarlarca insanın Rabbini tanımasına vakfeden bir şahsiyetin bu alanda nasıl bir acı çektiğini ve nasıl bir ıztırapla kıvrandığını biliyorum.

Tüm bu acılar, ıztıraplar ona gülmeyi, sevinmeyi, huzuru, yemeyi, içmeyi ve uykuyu unutturur –ki zaten ne zaman rahat bir uyku uyumuştur, ne zaman yeme içme sevdasına düşmüştür ki– uykusuz geceler ve gözyaşlarıyla dolu dualar arkadaşı olur. Elbette derin ve iniltili zikir ve dualara İlâhî karşılık muhteşem olur, rahmet ve inayet muaazzam olur, eyvallah. Ancak o da bir insandır, büyüğümüzdür, bugün derdini paylaşmayacaksak ne gün dertleneceğiz, bugün tavsiyelerine uymazsak ne gün uyacağız, bugün yepyeni hizmet projeleriyle ona müjdeler sunmayacaksak ne gün sunacağız, bugün yepyeni atılımlarla onu müteselli etmeyeceksek ne gün teselli edeceğiz, bugün yeni fetih ve zaferlerle onu sevince gark etmeyeceksek ne gün edeceğiz?

Dostlar, kusurumu bağışlayın, Üstadımızın “Kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı; nâmahrem olan kimseler nazar etmesin” dediği gibi, bugün ıztırabımın bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim. İşte zikrettiğim sıkıntıların onun sağlığını, huzurunu ve hatta hayatını riske attığını düşünerek belki 15 yıldır, her gün hiç olmazsa 20-30 defa dualarımda, tesbihatta ve özel tazarrularda ismen anarım.

Son günlerde Hocaefendiye yaptığım dualara yeni bir dua ilave ettim. Kastamonu Lâhikasında Üstad kendisine yapılan bir duadan şöyle bahsediyor:

“Aydınlı Hasan Atıf’ın, Hafız Ali’nin mektubunun haşiyesinde yazdığı misli görülmemiş şu dua, ‘Yâ Rab, güldür Said’i, ta gülmelerinden güller açılsın’ diye pek garip fıkrası, Risale-i Nur’a onun sadakat ve ihlasının acip bir kerametidir ki, otuz günde bir defa gülmeyen o biçare Said, bir günde otuz defa güldüğünün yazılması ve size o mektubun gönderilmesi zamanına tam tamına tevafuk ediyor.”

Ben de o hatıradan hareketle sık sık, “Yâ Rab, güldür Hocamızı, ta gülmelerinden güller açılsın. Gönül yarasına tuz biber eken şu hadiselere karşı onu teselli et, hizmetteki başarılarla beşaretler lütfet, bizleri de onun yüzünü güldürmeye ve mesut etmeye vesile kıl” diyerek dua etmeye başladım.

Peki biz onu güldürmeye ve mesut etmeye nasıl vesile olacağız?

Biz onu her gün üzüyoruz, her gün ağlatıyoruz, ona her gün yeni gam ve keder yüklüyoruz.

Nasıl mı? Bizden istediklerini yapmayarak ve hoşnut olmayacağı şeyleri yaparak…

Bizden ne istiyor?

  1. Süreçte maddî ve manevî kayıpları olanlara muavenet etmemizi istiyor.
  2. Beş yıldır kaliteli bir namaz, derinlikli ve uzun dualar etmemizi tavsiye ediyor.
  3. Zulmü cihana duyurun, zalimin işini kolaylaştırmayın, diyor.
  4. Yepyeni atılımlar ve projelerle muhteşem hizmetler sergilememizi istiyor.
  5. Ve tüm bunları yapabilmemiz için dillere destan bir şekilde kardeşlik, birlik ve beraberlik içinde olmamızı arzu ediyor.

Allah aşkına bunları ne kadar yapabiliyoruz? Hakkını ne kadar veriyoruz? Yarın “Keşke yapsaydım” dememek için bugün hakkını versek daha güzel olmaz mı?

Özellikle birlik ve beraberlik konusunda Hocaefendi o kadar yaralı ki, eğer okumamışsanız Süleyman Sargın’ın 16 Ağustos 2018 tarihli “Kısa, öz ama sitemkar” başlıklı yazısını okuyun da görün. Ben o yazı yayınlanınca yer yerinden oynayacak sanmıştım ama, ne gezer! Hocaefendinin gündemiyle bizim gündemimiz arasında uçurumlar var sanki…

Buyrun, o yazıda yer alan notlardan bir bölüm:

“Unutun! Hayır hasenat adına yaptıklarınızı unutun! Fakat kardeşlerinizin yaptığı en ufak iyilikleri bile unutmayın, onları nazara verin, kardeşlerinizle iftihar edin.

“Tam burada Hocaefendi’ye şöyle bir soru soruluyor: ‘Mü’minler arasında vahdet-i ruhiyenin olamaması bu süreçte yaşanan bazı zorlukların tesiri ile mi alakalıdır?’

“Cevap yine aynı sitemkâr tonda geliyor: ‘Hayır, Müslümanlar olarak bu başımıza gelenler birlik şuurunun zedelenmesinin bir neticesidir. Bir kere, Allah’la aramızdaki münasebet açısından vifak ve ittifak tevfîk-i ilâhînin vesilesidir; onu kaybediyoruz. Bir de günaha giriyoruz bu mevzuda. Bir de belki farkına varmadan birilerini İslâm’dan uzaklaştırıyoruz. Ama ne olur yani kardeşlerimizin kusurlarına karşı gözlerimizi yumsak. Enerjimizi o mevzuda kullanmasak!”

Dostlar, kendimizi kandırmayalım. Vallahi tam bir birlik ve beraberlikle, tam bir organizeyle yapılanların on katını yapabiliriz, daha rantabl, daha etkili ve verimli çalışabiliriz. Ve buna mecburuz, mükellefiz.

Gelin bir daha okuyalım İhlas ve Uhuvvet Risalelerini. Özel programlar yapalım. Birlik ruhunu güçlendirelim, tavsiyelere kulak verelim ve yeter artık Hocaefendiyi ağlatmayalım, güldürelim.

[Cemil Tokpınar] 8.9.2018 [TR724]

İnsanlığımızı ölçebileceğimiz bir turnusol kağıdı [Bülent Keneş]

Çocukluktan beri dilimize pelesenk ettiğimiz “Bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim,” sözü bugün herhalde en fazla masum insanlara ettiği zulümleri arşa çıkan Erdoğan için geçerlidir. Neticede Erdoğan ve temsil ettiği anlayış kimin ne mal olduğunun, tıynetinin kaç gram ettiğinin, insanlık skalasında nerede durduğunun, ahlaki kalibresinin artık bir ölçütü haline geldi.

Mesela, yeni tanıdığınız birisinin nasıl biri olduğunu anlamak mı istiyorsunuz?  Turnusol kağıdı vazifesi gören Erdoğan sayesinde, artık bu konuya çok fazla kafa yormaya ihtiyaç kalmadı. O kişiyi tanımak ve nasıl bir insan olduğunu anlamak için Erdoğan’la olan ilişkisine, onun yaptıklarına bakışına şöyle bir göz ucuyla bakmanız yeterli.

Bu kişinin “yerli ve milli” mi yoksa yabancı mı, sıradan vatandaş mı yoksa devlet başkanı mı, yoksul mu zengin mi, işçi mi patron mu, cahil mi eğitimli mi olup olmaması da inanın hiç önemli değil. Bu test, kimliği, dili, dini, aidiyeti, sosyal konumu ve statüsü her ne olursa olsun tanımaya yeni başladığınız o insanın karakterini, ahlakını, insanlıktan ne ölçüde nasiptar, ne ölçüde mahrum olduğunu anlamanıza fazlasıyla yeter.

İNSANLIKLARI, İNSANİYETLERİ, AHLAKİLİKLERİ FAZLASIYLA TARTIŞMALI

Size basit ama hayati bir dost tavsiyesi: Yeni tanımakta olduğunuz kişi kulaktan dolma bilgilerle değil de, Erdoğan ve yapıp ettiklerine özellikle bilinçli bir şekilde yani bile-isteye destek veriyorsa şayet bir dakika bile vakit geçirmeden ondan zinhar uzaklaşın aranıza emniyet tesis edebileceğiniz mutlaka bir mesafe koyun. Çünkü, bunca yaşananlardan, onca zulümlerden, arşa yükselen onca ahlardan sonra hala Erdoğan güzellemesi yapan bir insanın insanlığı, hakkaniyeti ve ahlakiliği fazlasıyla tartışmalıdır.

Tıpkı Hitler, Mussolini, Stalin, Çavuşesku, Enver Hoca, Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi, Pinochet ve benzerleri gibi Erdoğan ve herşeyini bile-göre ona yandaş olanlar da insanlık ortak paydasının ve insaniyet ortak kümesinin hayli dışındadır. Bu yüzden, emin olun bugün onunla yol alanlar, aynı zulm çanağına maya çalanlar, aynı kirli yağmurun altında birlikte ıslananlar ömürlerinin kalan kısmını bunların utancıyla yaşamaya mahkum olacaklardır.

Dahası ölümleriyle de düştükleri bu zillet ve utanç çukurundan kurtulamayacaklardır. Bu tarafta Erdoğan ve yandaşları tarafından zulme uğrayan, hakları yenilen, hayatları gaspa ve talana uğrayan, feryatları kimsecikler tarafından işitilmeyip de ahları yerde kalan her masumun her iki eli de öteki tarafta bu alçakların her iki yakasında olacaktır. İşledikleri bu cürümlerin, en azından manevi ceremesini sadece kendileri değil, çocukları, torunları ve onların çocukları bile çekmeye devam edecektir. Zalimler ve yandaşları öldükten sonra da çocukları için bir utanç kaynağı olmayı sürdürecektir.

Bile bile tercih ettikleri zulme, haksızlıklara ve hukuksuzluklara yandaşlıklarının kendilerine ve ailelerine bedeli bugün asla tahmin edemeyeceğimiz ölçüde ağır olacaktır. Utanç içerisindeki çocukları ve torunları ya kendilerine yalandan bir geçmiş uydurmak zorunda kalacaklar ya da babalarının, annelerinin, dedelerinin ve ninelerinin kendilerine miras bırakacağı o derin utancı hayatları boyunca taşımak mecburiyetinde olacaklardır.

BUGÜNLER DE ELBET GEÇER, GERİYE SADECE UTANÇLARI KALIR

Bakmayın siz şimdilerde hala hükümferma oldukları ülkede devranın hep böyle devam edeceğini sanıp, zulmü, işkenceyi, gaspı ve talanı dünyanın en normal şeyiymişçesine, adeta peynir ekmek yermişçesine hiçbir şeye aldırmadan, insanlık hassalarını hiç yormadan irat etmelerine. Neler neler geçmedi ki bugünler de geçmesin. Bugünler de elbet geçer ve normalleştirilen fecaatlerin ömrü biter. Geriye ise sadece taşıyacakları bir utanç kalır ellerinde.

Öte yandan, bu bedbahtların bedbahtlık skalasındaki ağırlıkları arttıkça, kendileriyle birlikte çocuklarını da sürükledikleri bu helâket sürecinden yakalarını kurtarmaları da pek kolay olmayacaktır. Daha doğrusu, bu insanların yeniden kendilerine gelme ve insanlıklarına dönme ihtimalleri Erdoğan’a yakınlıkları ve uzaklıklarına göre değişecek gibi görünüyor.

Ona hayranlık ve yaptıklarına destek konusunda çeperden merkeze doğru ilerledikçe zulmün nükleer çekirdeğini oluşturan Erdoğan’ın lanetli kaderini aynen paylaşma riskleri de artacaktır. Daha da beteri, çeperden içlere doğru konumlanmış insanlar, yitirdikleri insanlıklarına adım adım ve tedricen yeniden uyandıkça, merkezdeki Erdoğan ve çevresindekilerin cürmü ve günahı katlandıkça katlanacak, daha da yoğunlaşacaktır. Çünkü, daha dünün zulm ve baskılarını, gasp ve talanlarını şevkle alkışlayanlar, insanlığa uyandıkları ya da zulm kendilerini bulduğu ölçüde baskıların hedefi haline geleceklerdir. Gün be gün daha da güçlenmiş gözükseler de merkezde alanları daraldıkça azgınlaştıkça azgınlaşacak olanların suç ve günahları böylece katlandıkça katlanacaktır.

BU YAZDIKLARIM NE BİR KEHANET NE DE BİR FANTAZİ

Bu yazdıklarım ne bir kehanet ne de bir fantazi. Er ya da geç bunlar yaşanacak ve yaşayanlar görecek. Nereden mi biliyorum? Tüm bunlar kısmen yaşanmaya başlandı da oradan. Bu aşikar gerçeği görmek isteyeneler için örnekleri saymakla bitiremeyiz. Ne demek istediğimizi anlamak isterseniz şayet yaptığı tüm zulmlere, haksızlık ve hukuksuzluklara rağmen düne kadar Erdoğan’ın yanında yer alıp, kamu imkanlarından ballı ihale peşinde koşan geçmişin güya laik ve Kemalist medya patronlarının bugün düşürüldüğü hale şöyle bir bakmanız yeterli olacaktır.

Mesela, Doğan’ı soyup soğana çevrildi, paspasa çevrilen haysiyetiyle birlikte malı mülkü talan edildi. Doğuş’u yandım Allah deyip elindekini avucundakini nasıl garanti atına alırımın peşine düştü. Ülker’i başına geleceklere karşı çare olarak, bir dahiyane bir plan çerçevesinde kamu, özel demeden tüm bankalara borçlanarak kurduğu kader ortaklığını paratoner haline getirme arayışına girdi. Bunları beceremeyen dünün zulm şakşakçısı patronlar ve şirketleri ise, bir bir kapılarına kilit vurmak zorunda kaldı, kalıyor.

Toplumun en ballı kesimlerinden en mahrum kesimlerine kadar herkes, Erdoğan’a yakınlıkları itibariyle en çeperden en merkeze doğru, sıraları geldikçe benzer şeyleri yaşamaya devam edecekler. İnsanlığa uyandıkları için olmasa bile, sırf düzenlerini tarumar ettiği için Erdoğan’ın ahlaksız zulmlerine destek oldukları günlere lanet edecekler. Hiç kuşkunuz olmasın, şimdiden ediyorlardır bile…

HERKES ONDAN BİR CÜZZAMLIDAN KAÇAR GİBİ KAÇACAK

Neticede Erdoğan, tüm ülke için, 80 milyonluk bir millet için taşınması gün geçtikçe daha da zorlaşan, gün be gün daha da ağırlaşan bir yük, bir kambur haline geldi. Kimlerle ne tür işler tuttuğu, kendisi gibi hangi yoz liderlere ya da isimlere ne kadar rüşvet verdiği ortaya çıktıkça, hem içeride hem de dışarıda bir cüzzamlıdan kaçar gibi Erdoğan’dan kaçışlar artacak.

Bakın, Kosova’da rüşvet ve menfaatle satın alınmış bazı kamu görevlilerinin, en temel insan haklarını, evrensel kabul görmüş hukuk kurallarını ihlal etmek pahasına, orada yıllardır fedakarca vazife yapan öğretmenlerden bazılarını haydut gibi kaçırarak Türkiye’ye göndermeleri, bu kepazeliğe adları şöyle ya da böyle karışmış olanları tüm dünyada rezil etmeye yetti. Menfaat ya da rüşvet karşılığı Erdoğan’ın pisliklerine ortak olmaktan utanmayan bazı Kosovalı yetkililer, konumları her ne olursa olsun, Erdoğan’ı memnun etmek için giriştikleri o pisliğin altında kaldılar.

Moğolistan’da da benzer bir girişim yaşandığında, Erdoğan’ın pisliğine ortak olma teşebbüsünde bulunan bazı Moğol görevliler kendi ülkelerinin, milletlerinin ve dipdiri milli onurlarının yüz karaları haline geldiler.

Benzer bir durum ise, en son Moldova’da yaşandı. Erdoğan’ın, hiçkimsenin haberi olmaksızın, halkın cebinden 10 milyon dolar harcayarak onarttığı sarayı ve belki bilmediğimiz bazı başka menfaatler karşılığında, kendisiyle işbirliği yaparak on yıllardır o milletin çocuklarına hizmet eden masum öğretmenlerin derdest edilmesine imkan veren Moldova devlet başkanı, daha şimdiden kendi milletinin utancı haline gelmiş durumda. Erdoğan’ın pisliğine alet olmanın ağır bedelini bertaraf etmek için artık istedikleri kadar çırpınıp dursunlar. O devlet başkanı ve adamlarının, kendi elleriyle inşa ettikleri tarihteki o lekeli yerlerini değiştirmeleri hiç de kolay olmayacaktır.

ZAMAN, HAK EDİLMEMİŞ İYİ YA DA KÖTÜ İMAJIN DA İLACI

Siz bakmayın bugün akın kara, karanın kolayca ak gösterilebildiği yoğun propaganda sonucu kimin nasıl algılandığına. Zaman, her şeyin olduğu gibi, hak edilmemiş iyi ya da kötü imajın da ilacı. Şurası açık ki, çok ağır bedeller ödemek pahasına dönemin en büyük zalimi ve haramisi Erdoğan’ın ve çevresindekileri zulm ve pisliklerinin karşısında onur ve haysiyetleriyle dimdik duranlar, dinleri, dilleri, ideolojik tercihleri, ekonomik statüleri her ne olursa olsun tarihin altın sayfalarında yerlerini mutlaka alacaklardır.

Gelecek nesiller Erdoğan’ı, haysiyetsiz avenelerini, onursuz yardakçılarını, insanlıktan bi-nasip destekçilerini, dilsiz Şeytanlığı hakkaniyete tercih etmiş karaktersizleri lanetledikleri ölçüde kimi canıyla, kimi malıyla, kimi vatanıyla bedel ödemiş devrin fedakar ve cefakar insanlarını da hep hayırla yad edeceklerdir.

İki cihanda lanetlenmeyi de, nesiller boyunca hayırla yad edilmeyi de herkes kendisi tercih ediyor ve bunun altyapısını bugünden kendi elleriyle inşa ediyor. İşte bu noktada, yaptığınız tercihin sizi neye müstahak hale getirdiğini merak ediyorsanız, yapmanız gerek çok basit. Şöyle bir dönün ve Erdoğan ile avenelerinin yapıp ettiklerine karşı siz nerede duruyorsunuz bir bakıverin. Bir insan, Bu anlamda boyunun ölçüsünün ne olduğunu görmek için inanın Erdoğan’dan daha iyi bir turnusol kağıdı bulamaz. Denemesi bedava…

[Bülent Keneş] 8.9.2018 [TR724]