CHP Milletvekili Alpay Antmen, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın korona virüs salgınıyla mücadele kapsamında başlattığı Milli Dayanışma Kampanyası’nda toplanan paralarla ilgili bir soru önergesi verdi. Antmen, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay'dan "Biz bilmiyoruz, bakanlığa sorun" yanıtını aldı. Sorulara bakanlık da yanıt veremedi.
KRONOS 26 Haziran 2020 GÜNDEM
CHP Milletvekili Alpay Antmen, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a kampanyaya yapılan bağışların akıbetini ve nerelere nasıl dağıtıldığını sordu.
CB YARDIMCISI OKTAY ‘BİZ BİLMİYORUZ’ DEDİ
Oktay, CHP’li vekile gönderdiği yanıtta “Biz bilmiyoruz, Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na sorun” dedi.
Alpay Antmen bu cevaba karşılık, “Biz Bize Yeteriz Türkiye” bağış kampanyası sorularını Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’a sordu. Selçuk, Antmen’e “İnternet sitemizde var oradan bakın” yanıtını verdi.
‘2 MİLYAR 100 MİLYON TL TOPLANDI’
Sorularına cevap alamayan Alpay Antmen, duruma tepki gösterdi. Vatandaşların bağışları salgın nedeniyle mağdur olan yurttaşlar için yaptığını dile getiren Antmen, söyle konuştu:
“Devlet bu kadar gayrı ciddi yönetilir mi? Cumhurbaşkanlığı, korona virüs salgını nedeniyle bir bağış kampanyası yapıyor. Bu kampanya kapsamında şu ana kadar 2 milyar 100 milyon 418 bin lira toplanıyor. Biz de bu paraların nerelere harcandığını soruyoruz. Bağış kampanyasını yapan makam olan Cumhurbaşkanlığı, ‘Biz bilmiyoruz, Aile Bakanına sorun’ diyor.
‘KENDİLERİNİN TOPLADIĞI PARADAN HABERLERİ YOK’
“Bu mu güçlü başkanlık sistemi? Kendilerinin topladığı paradan haberleri yok. Biz süreci takip ediyoruz, vatandaşın her bir kuruşunun peşindeyiz çünkü. Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na aynı soruları yönelttik. ‘Bu paralar nerede, kimler tarafından nasıl ve ne şekillerde kimlere dağıtıldı?’ diye sorduk. Gelen yanıt ne devlet adabına ne de Anayasa’nın kurallarına uyuyor. Aile Bakanı bana ‘İnternet sitemizde var bakın’ yazmış.”
‘BAKANLIĞIN SİTESİNDE DE HİÇBİR BİLGİ YOK’
Verilerin Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın sitesinde de olmadığını ifade eden Antmen sözlerine şöyle devam etti:
“Bakanlığın sitesini ayrıntılarıyla taradık, inceledik. Ne bu bağış kampanyasının paralarının akıbeti var ne de kimler tarafından nerelerde tutulduğu, neye harcandığı var. Hiçbir bilgi yok. Biz Bize Yeteriz dediler ama galiba ‘Biz Bize Yiyelim’e geldiler.”
‘CHP’Lİ BELEDİYELERDEN UTANSINLAR’
“Salgın döneminde vatandaşımıza ayrım gözetmeksizin fedakarca hizmet eden başta İstanbul, Ankara, Mersin, Adana, Antalya, İzmir ve diğer tüm CHP’li belediyelerden utansınlar.
Canlı yayında ihaleyi şeffaf yapan, harcanan her kuruşun hesabını veren, vatandaşa bedava maske ve ekmek dağıtan, onların evine kadar gidip hizmet veren belediyelerimiz ve çalışanlarından utansınlar.
Halka hizmet eden ve harcanan her kuruşun hesabını veren belediyeleri engellediler ama kendileri ‘Bağış paraları nerede?’ sorumuza cevap bile veremediler.”
[Kronos.News] 26.6.2020
İşkenceden çıktı ailesini botla özgürlüğe ulaştırdı [Sevinç Özarslan]
Afyon’daki işkencelere eşiyle birlikte maruz kalan gazeteci Murat Akkurt, hapisten çıkınca satın aldığı botla ailesini özgürlüğe kavuşturdu. Ölümüne bir süreçle…
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – İzmir ve Afyon’da 9 yıl gazetecilik yapan Murat Akkurt (Cihan Medya), 20 Haziran Dünya Mülteci Günü vesilesiyle sosyal medya hesabında yayınladığı videoda yaşadıklarını kısaca şöyle anlatmıştı:
“17 yıllık evliyim. Dört çocuk babasıyım. İzmir ve Afyon bölgesinde 9 yıl gazetecilik yaptım. Bir hafta eşim ve ben çeşitli işkencelere maruz kaldık. Bu işkenceler sonucunda kulak zarlarım zarar gördü ve yürüyemez hale gelmiştim. Afyon E Tipi Kapalı Cezaevine gönderildim. Cezaevi şartları daha ağırdı, orada ilaçlarım verilmedi, tedavilerim yapılmadı. Rahatsızlıklarım daha da ilerledi. 16 ay sonra ‘ölecek bu’ denilerek serbest bırakıldım. İşimi ailemi kaybettim ailemin de psikolojisi bozulmuştu. 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verildi, hem eşime hem bana. Türkiye artık bize yaşama hakkı tanımıyordu, her şeyi göze alarak çıktık.”
AVUKAT, 5 AYLIK BEBEĞİ OLAN KADINI POLİSE TESLİM ETTİ
Murat Akkurt ve eşinin yaşadıkları çok daha fazlaydı. Murat Akkurt, 7 gün gözaltında kaldığı Afyon Emniyet Müdürlüğünde işkence gördü. Eşiyle ve 16 yaşındaki kızıyla tehdit edildi. Kafasına ve ayağına tekme atılarak darp edildi. Aldığı darbeler nedeniyle sağ kulağında işitme kaybı oluştu. Bacağında platin olduğu halde saatlerce ayakta bekletildi.
Songül Akkurt (37) ise polisle anlaşan avukatının ihanetine uğradı. Tuttuğu avukat, 5 aylık bebeği olan kadını “Size eşinizi gösterecekler” diye evinden alıp emniyete götürdü. Songül Akkurt kapıdan girip yüzü duvara dönük bekletilen eşini görünce yanına gitmek istedi. Kucağında oğlu Yusuf vardı. Polis “Hoop nereye gidiyorsun, tutuklusun” deyince şok oldu. Oğlunu bir arkadaşına teslim etmek zorunda kalan Songül Akkurt’a, 6 saat boyunca eşinin o hali izlettirildi. “İyi bak eşine bir daha 15 yıl sonra görüşeceksiniz” diyen bir polis, yaşadıklarına inanamayan kadınla dalga geçti.
İŞKENCE ŞEFİ TEOMAN YAMAN
Afyon Emniyet Müdürlüğü 15 Temmuz’dan sonra işkence merkezlerinden biri oldu. OHAL döneminde gözaltına alınan herkese Afyon TEM Şube Komiseri Teoman Yaman ve ekibinin işkence yaptığı biliniyor. Aile yakınlarıyla tehdit, copla tacizde bulunma, tırnak çekme, emniyet binasının dışında bir yere götürülerek darp edilme, kötü muamele, hakaret, saatlerce ayakta bekletme, elektrik verme gibi olaylar bizzat yaşayanların ve tanıkların anlatımıyla da kayıtlara geçti.
17 yıllık evli olan Akkurt çiftinin Ayşenur (16), Azranur (14), Muzaffer Said (6), Yusuf Enes (5) adlı 4 çocukları bulunuyor. Murat Akkurt, ailesiyle birlikte bir görüş gününde. Afyon E Tipi Kapalı Cezaevi, Mart 2018.
İŞKENCE YAPMAKLA ÖVÜNÜYORDU
6 Kasım 2017’de Manavgat’ta gözaltına alınıp Afyon’a götürülen gazeteci Murat Akkurt’u Afyon TEM’de karşılayanlardan biri de Teoman Yaman’dı. Murat Akkurt’a “Sen nasıl gazetecisin, beni tanımadın mı” diyen Yaman, alaylı bir üslupla “Ben kadınların orasına burasına bir şey batıran Teoman” diye kendini tanıttı ve yaptığı işkenceleri itiraf etti.
Murat Akkurt o anları şöyle anlatıyor: “O an içimden dedim ki keşke bir ses kaydı cihazı ya da kamera olsa da söylediklerini kaydedebilsem. Açık açık işkence yapmakla övünüyordu. ‘İşkence zaman aşımına uğrayan bir suç değilmiş, bir gün ben de yakalanacakmışım, yargılanacakmışım, 10 yıla kadar hapis cezası alacakmışım, bekliyorum’ diye alaylı konuşmalar yapıyordu.”
Bir hafta gözaltında kalan Murat Akkurt (41), itirafçı olmayı kabul etmediği için tutuklanıp Afyon E Tipi Kapalı Cezaevine gönderildi. Avukatı tarafından polise teslim edilen Songül Akkurt da 4 gün gözaltında kaldı. O süre içinde bebeğini emzirmesine izin verilmeyen Akkurt, daha sonra denetimli serbestlikle bırakıldı.
CEZAEVİNDE YAŞADIĞI HAK İHLALLERİ
16 ay Afyon Cezaevine hapis yatan Murat Akkurt’a yönelik hak ihlalleri burada da devam etti. Sağlık durumunu anlattığı dilekçeleri uzun süre dikkate alınmadı. Uyku apnesi hastası olan Murat Akkurt, geceleri uyuyabilmek için kullandığı elektrikli cihazı alabilmek için 1 yıl uğraştı. Hapse girmeden önce sol kulağında işitme cihazı vardı. Darplar sonucunda diğer kulağında da işitme kaybı oluştu. Sağ kulağına da cihaz takıldı. Bu arada tüm ailenin psikolojisi bozuldu. Henüz büyüme çağında olan oğullarında gelişim geriliği başladı.
KIZLARI EPİLEPSİ HASTASI, OĞLANLAR ÇOK KÜÇÜKTÜ
Murat Akkurt ve kızı Ayşenur: Tam bu fotoğrafı çekildikten 5 dakika sonra Yunanistan sınırına girdik. Artık her şey bitti, rahatladık dedik. İki üç dakika sonra motor durdu. Biraz panikledik. Allah’ın hikmeti sonra çalıştı.
Hem kendisine hem eşine 6 yıl 10 ay hapis cezası verilen gazeteci Murat Akkurt, 12 Şubat 2019’da tahliye olduktan sonra artık Türkiye’de yaşam hakkı tanınmadığını anlayınca ülkesini terk etmeye karar verdi. Akkurt, oğulları çok küçük ve kızları ise epilepsi hastası olmasına rağmen bu kararı vermek zorunda kaldığını söylüyor.
Ege’yi, 12 bin TL’ye satın aldığı 4 metrekarelik botla geçen Akkurt ailesinin ölümü göze alarak yaptığı 3,5 saatlik yolculukta ve Çeşme’de geçirdikleri üç günde bütün aile fertleri kendilerine dayatılan zorunlu sürgünün acısını iliklerine kadar hissetti.
YOLDA MOTORUMUZ BOZULDU
Murat Akkurt: “Başka şansımız yoktu. 4 metrekare büyüklüğünde bir bot aldım. Hanım, ben ve 4 çocuk. Can yelekleri, oltas vs. hepsine 12 bin TL verdim. Önce Çeşme’de kamp çadırı kurduk. Üç gün botu kullanmayı öğrendim. Geçiş için denemeler yaptım. 10 Temmuz 2019 saat 13.00’te bota bindik. Yolda motorumuz durdu. Allahtan ufak oğlanlar bota biner binmez uyudu. Adaya inince uyandılar. Sakız Adasına geçtikten sonra feribotla Atina’ya gittik. O dönemde İsveç’te yayınlanan Göteborg gazetesi tek başımıza Ege’yi geçtiğimiz ve gazeteci olduğum için bizimle röportaj yaptı.”
Muzaffer Said (6) ve Yunus Enes (5) bota biner binmez uyuyakaldılar. Hayatlarını değiştiren bu yolculuğu uykularında geçirdiler, gözlerini bir daha Sakız Adası’nda açtılar.
Yunanistan’a geçtikten sonra 26 Ağustos 2019’da Lüksemburg’a giden Murat Akkurt, ailesine 14 Ocak 2020’de kavuşabildi. Songül Akkurt ve çocukları 4 ay sonra aile birleşimiyle Lüksemburg’a geldi ve ilk hatıralarını hep birlikte Moien (Merhaba) anıtının önünde çektirdiler.
Avrupa’nın en küçük ülkelerinden Lüksemburg’a sığınan Akkurt ailesinin yaşadıklarını sunuyoruz.
MURAT AKKURT: DİZLERİM MORARANA KADAR DİZ ÇÖKTÜRDÜLER“
2012’ye kadar 5 yıl İzmir’de çalıştım. Ondan sonra 4 yıl Afyon’daydım. Cihan Medya Dağıtım’a bağlı olarak görev yapıyordum. Yaptığım haberleri Cihan Haber Ajansı geçiyordu. Muhabirlik, gazete dağıtımı, abonelik her işle ilgileniyorduk. 15 Temmuz’dan sonra işsiz kaldık. Antalya Manavgat’ta bir fitnes salonunda iş buldum. 6 Kasım 2017’de Manavgat’ta kaldığım eve operasyon yaptılar.
Afyonkarahisar Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele (TEM) Şube Müdürü Arif Alpaslan Afyon’dan özel olarak üç ekiple gelmişti. Saat 20.00’ydi. Kapıyı açınca yaklaşık 10 kişi üzerime çullandı. Koluma kırarak ters kelepçe takmaya çalıştı. Halbuki direnme gücüm yoktu. Benim ayağımda platin var. 2007’de bağlarım kopmuştu. 3 saate yakın diz çöktürdüler. Darp ettiler, kafama vurdular. Platin olduğu için dizim morarma derecesine geldi.
SOL KULAĞIMDA CİHAZ VAR DEYİNCE SAĞ TARAFIMA VURDULAR
2014 yılında iki kulağımdan operasyon geçirdim. Kulak zarı çökmesi olmuştu. Sol kulağıma işitme cihazı verildi. Bunu söyleyince sağ tarafıma vurmaya başladılar. Cihaz kırılırsa iz bırakmamak için herhalde. Evde dağıtmadıkları, sigara izmariti atmadıkları, tükürmedikleri yer kalmamıştı. Önce Manavgat’a, oradan da Afyon’a götürdüler. Eşimle, kızımla tehdit ettiler. Akla hayale gelmeyecek şeyler söylediler.
KARAKOLUN ALTINDAKİ İŞKENCE ODASI
Afyon’a gelince ikinci gün Arif Alpaslan’ın odasına götürdüler. Beni orada da dövdüler. Sonradan ismini öğrendiğim Mehmet adında sarışın bir polis kafama vurup duruyordu. Ayaklarıma, kafama darp aldım. Doktora bu darpları söyledim. Doktor ‘Vücudunda herhangi bir yaralanma, kanama yok, sağlam raporu vereceğim’ dedi. Karakolun altındaki işkence odasına götürmediler. Dirensem belki de götüreceklerdi. Cezaevindeyken orada işkence gören 4 kişiyle tanıştım. Onlar anlatmıştı.
KOMİSER TEOMAN YAMAN İLE İLK KARŞILAŞMA
Arif Alpaslan’ın odasından çıktıktan sonra komiser Teoman Yaman ile kapıda karşılaştık. O dönemde sosyal medya kullanmadığım için kendisini tanımıyordum. ‘Konuştu mu bu?’ diye sordu. Yok cevabını alınca, beni iki omzumdan tutarak ‘Sen niye konuşmuyorsun, beni tanımıyor musun?’ dedi. Ben de “Tanımıyorum.” dedim. “İyi düşün, iyi bak.” dedi. Tekrar tanıyamadığımı söyledim. ‘Ben Afyon’da çalışırken siz yoktunuz.’ dedim. ‘Onu demiyorum. Sosyal medyada yazılıyor ya, işkenceci bir Teoman var ya, kadınların orasına, burasına bir şey batıran (emniyette sorgulanan bazı kadınlar kendilerine iğne batırıldığını söylemişti), kadınlara, erkeklere bir şey (işkence) yapan, o Teomanım ben. Sen beni nasıl tanımazsın, sen gazetecisin.’ deyip durdu.
O an içimden keşke bir cihaz olsa da söylediklerini kaydedebilsem dedim. Açık açık işkence yapmakla övünüyordu. İşkence zaman aşımına uğrayan bir suç değilmiş, bir gün ben de yakalanacakmışım, yargılanacakmışım, 10 yıla kadar hapis cezası alacakmışım, bekliyorum diye alaylı konuşmalar yapıyordu.
“İFADE VERMEDİĞİM HALDE, KAĞIT İMZALATTIRMAYA KALKTILAR”
Sonra beni sorguya aldı. Mahkemeye giderken yanımızda olan polis de oradaydı. ‘Bana 300 isim say, sende bu kapasite var’ dedi. İstedikleri bilgileri alamayınca önüme bir kağıt koydular. İfademmiş. O zaman avukat geldi. Avukat, ‘Bu kağıdı imzala, eşinle birlikte gideceksin’ dedi. Ben ifade vermedim ki, dedim. Parayla tuttuğum avukat beni sırtımdan vuruyor. Teoman Yaman avukata, ‘Sen git biraz dolaş gel, biz ifadeyi tekrar alalım dedi. Avukat, ‘Ben gidersem bunu öldürürsün’ dedi. Sonra ifademe başladılar. 3 saate yakın ifade sürdü.
ARKAMDA EŞİMİ GÖRÜNCE AĞLAMAYA BAŞLADIM
Songül Akkurt Mart 2018’de yaptıkları ziyaret gününü anlatıyor: Muzaffer Said o gün gardiyanlara ‘Babamı artık serbest bırakın’ diye ağlamıştı. Gardiyanlar da hiçbir şey yapamadıkları için sessizce inşallah diyebilmişti.
Gözaltında kaldığım süre boyunca her gün 3-4 saat duvara dönük ayakta bekletiyorlardı. Arkadan gelen geçen vuruyordu, çaycı bile. 4. gün eşimi getirmiş ve arkama oturtmuşlar. Ona seyrettirmişler. Eşim daha sonra bana “1 saat sana ağlayarak baktım.” dedi. Ben onun getirileceğini hiç düşünmemiştim. Bana otur dediler, zannettim ki iyi niyetle otur diyorlar. Meğerse eşimi göstermek için oturtuyorlar. Eşimi karşımda görünce çok kötü oldum. Dört gün dayak yemişim, gecem gündüzüm birbirine karışmış, 4 metrekarelik yerde 7 kişi kalıyorduk. Eşimi de karşımda görünce duygularım boşaldı, ağladım. Eşim, ‘Niye ağlıyorsun, başını dik tut, biz bir şey yapmadık. En kötüsü ölümüz çıkar, sonuçta ahirete giden bir yol burası’ deyince kendimi biraz toparladım.
EŞİMİN DURUŞU BANA GÜÇ VERDİ
Ondan sonra artık benimle değil, eşimle uğraşmaya başladılar. Eşime ‘Kocana söyle bildiklerini anlatsın. Bu gazetenin (Zaman) işlerinin nasıl yürüdüğünü, bölge yapılanmasını hepsini anlatsın yoksa çocuğunu göremeyeceksin’ diye tehdit ettiler. Eşimin duruşu bana güç verdi. Önüme liste koydular, imzalamadığım için bunlar başıma geldi.
HAKİMİ AZARLAYAN POLİS
Mahkemeye çıkarıldık. Ben tutuklandım, eşim serbest bırakıldı. 20-25 yaşlarında bir polis memur eşime kelepçe takmaya çalıştı. Bırakıldığını söyleyince, direkt hakime ‘Songül Akkurt’u nasıl bırakırsın’ deyip birkaç telefon görüşmesi yapıp serbestsin git işte diye bağırarak eşimi gönderdi. Buna belki kimse inanmaz ama gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum. Hakime sen bu kararı nasıl verirsin diyen kolluk kuvvetlerimiz var.
12 KİŞİLİK KOĞUŞTA 51 KİŞİ
16 ay Afyon Cezaevinde kaldım. İlk önce camsız penceresiz geçici koğuşa konuldum. Tahtadan bir tuvalet vardı. Altı iki karış açık. Üstten açık. Kullanmaya korkuyorduk. 12 kişilik koğuşta 51 kişi kaldık, 16 ay bu şekilde geçti.
CEZAEVİNDE YÜRÜYEMEZ HALE GELDİM
Hapse girdikten sonra darplardan sağ kulağımda da işitme kaybı oluştu. Ona da cihaz taktılar. Kronik uyku apnesi rahatsızlığım vardı. Geceleri uyuyabilmek için elektrikli bir cihaz kullanıyorum. O cihazı alabilmek için 12 ay uğraştım. “Hayati önemi vardır” diye raporum olmasına rağmen, raporda makinesiz bu kişi ölebilir yazmasına rağmen vermediler. Sürekli kapalı ve güneş görmeden yaşadığımız için platin olan bacağımda kireçlenme oldu. Diğer bacağıma da sirayet etti, yürüyemez hale geldim.”
SONGÜL AKKURT: O ANI NASIL ANLATABİLİRİM, BİLMİYORUM
Eşim gözaltına alındığında oğlum Yusuf Enes 5 aylıktı. Polisler evi kıyafet getirmemiz için aradı. Oğlumu alıp eşimin yanına gittim. Kıyafetleri aldılar, beni bıraktılar. O gün bir avukat tuttum. Avukat Halil bey beni ertesi gün saat 15.30-16.00’ya yakın aradı. Eşimin yanına emniyete gideceğini, benim de gelmemi söyledi. Çocuğu emzirmem, bakımını yapmam, uyutmam gerekiyor, ben gelmezsem olmaz mı dedim. Çok ısrar etti, ‘Eşinle görüştürecekler, görüşmek istemiyor musun?’ dedi. Ben de onu görmek ümidiyle oğlumu alıp gittim.
“PARAYLA TUTTUĞUMUZ AVUKAT BENİ POLİSE GÖTÜRÜP TESLİM ETTİ”
Önce Halil bey girdi içeriye. 2-3 dakika sonra ‘Songül hanım gel’ dedi. Eşim duvara dönük duruyordu. Yanına gitmeye çalıştım. Bir polis bana “Hopp Songül hanım nereye? Ne oluyor? Turuklusun.” dedi. O anı size nasıl anlatayım bilmiyorum. Çok şaşırdım, elim ayağım titredi. Avukatın zaten haberi var, polisle işbirliği yapmış. Bir arkadaşımın avukatıydı. Bütün herkesi etkin pişmanlıktan yararlanması konusunda baskı yapıp çıkartan bir avukat olduğunu sonra öğrendim. Beni eliyle götürüp teslim etti.
Sonra polisler çocuğu, dönen ofis sandalyelerinden birinin üzerine bırakmamı söyledi. Düşebilir dedim. Hiçbir şey olmaz, çabuk oraya bırak dediler. Ben o panikle bıraktım. Bırakmamla oğlum kendini geriye doğru attı, düşüyordu, son anda yakaladım. Üzerimdeki eşyaları bırakmamı söylediler. Sadece kimliğim ve telefon vardı. Oğlumu arkadaşım geldi aldı. Kayınpederimi aramışlar, çoğu gelip al, gelmezsen esirgeme kuruma vereceğiz dediler.
“6 SAAT EŞİMİ İZLETTİRDİLER”
Eşim duvara dönüktü. Sonra ifadesini almaya götürdüler. Geri geldiğinde karşıma oturttular. Orada benim de gözaltında olduğumu anladı. Sürekli içeriye ifadeye götürüyorlardı, geri getiriyorlardı, bağırıyorlardı. İfade alma şeklini görünce çok korktum. Saat 16.00’dan gece 23.00’e kadar eşimi o vaziyette izlettirdiler bana.
“KERMESE GİTMEDİN Mİ, MANTI YAPMADIN MI, BURS VERMEDİN Mİ?”
Akkurt Ailesi, Sakız Adası’ndan Yunanistan’a geçtikleri günlerden çektirdikleri bir fotoğraf. Temmuz 2019.
İfademi alırken ilkokul mezunu olduğumu söyledim. Şaşırdılar. ‘Cemaat yüksek okul mezunu insanlarla ilgilenir, sen bunların hiçbirini karşılamıyorsun. Adliye önündeki protestolara katılmadığına emin misin, kermese gitmedin mi, mantı yapmadın mı, burs vermedin mi’ diye sorular sordular. Avukat da ‘Kızım söyle, 4 çocuğunun yanına git, yoksa onlar çocuk esirgemeye gidecek, pişmanım de” dedi. Hiçbir şey yapmadım, yapmadığım şeylerden de pişmanlık duymuyorum, dedim.
“ÇOCUĞUMU EMZİREMEDİĞİM İÇİN AĞRIDAN UYUMADIĞIMI BİLİRİM”
Çocuğunu 2 saatte bir emzirebilirsin dediler ama getirmediler. 4 gün boyunca ağrıdan sabaha kadar ağladığımı çok iyi bilirim. Sütü sağacak bir yer de yoktu. Çünkü lavabo ve tuvalet direkt kameraların karşısındaydı. Çok bir pis ortamdı. Nezarette tek ben vardım.
“O SOĞUKTA OĞLUMUN ZIBININI ÇIKARDILAR”
Eşim tutuklandığında biz İzmir’de kalıyorduk. 5 aylık oğlumla beraber eşimi ziyarete gidebilmek için o soğuklarda gece 02’de otobüse biniyordum, sabah 6’da orada oluyordum. 7’de görüş için sıraya giriyordum. 11’de görüş. İlk başlarda bebeğimin zıbınını her şeyini çıkarttıyorlardı o soğukta. Üzerine sadece mantosunu giydiriyordum. Bere, atkı, şapka, battaniye yasaktı. Üşüyordu çocuk, zorlanıyorduk. Bizi de iç çamaşırımıza kadar arıyorlardı. Ped’lerin içini açıp baktıkları zamanlar oldu. Zaten 3-4 arama ve x-ray’den geçiyorduk.
“KIZIM BU SEBEPLE BABASINI ZİYARETE GİTMİYORDU”
Kızım bu sebeple babasının yanına gelmek istiyordu. Kızımın saçları çok gür. Topuzunun arasına bir şey saklarlar diye her seferinde saçını açtırıyorlardı. Bundan dolayı gelmek istemiyordu. Hatta bir arkadaşımın kızı bu sebepten saçlarını kısacık kesti. O kadar bunaldı ki artık çocuk. Muzaffer Said, gelişim bozukluğu yaşadı bu süreçte. Ne kilo aldı ne boyu uzadı. Doktor sebebinin psikolojik olduğunu söylemişti. 6 yaşında ama çok zayıf. 4 yaşında zannediyorlar.
“AİLEDE HİÇ KİMSE YÜZME BİLMİYOR”
7 Ağustos 2019’da Çeşme’ye gittik. Karşıya bakıyorum, Yunan Adaları çok yakın görünüyordu. Geçeriz inşallah diye düşünüyorum. Ben denizden çok korkuyorum. Yüzme bilmiyorum. Ailede hiç kimse yüzme bilmiyor ve herkes de sudan korkuyor. Orada çadır kurup 3 gün geçiş için hazırlık yaptık. Eşim günde 3-4 kez kullanmayı öğrenmek için denemeler yaptı. Çocukları da gezdiriyordu. Amaç gezmek değil de biraz daha açılınca yol ne gösterecek onu öğrenebilmekti.
“ANNE GİTMEYELİM, BEN ÇOK KORKTUM, YAPAMAYACAĞIM”
İlk gün bota, iki kızım ve büyük oğlum bindi. Küçük oğlum ve ben kıyıda kaldık. Döndüler. Küçük kızım yanıma geldi. Eli kasılmış, yüzü bembeyaz. İki kızımda da epilepsi var. Atak geçiriyor sandım. ‘Anne çok korktum, ben yapamayacağım, gitmeyelim. Başka bir yolu yok mu’ dedi. Onu öyle görünce cesaret geldi bana. Babanız bot aldı, kullanmayı öğrenecek ve bizi geçirecek diye onları o şekilde motive ettim. Başka sansımız yoktu.
BİR DALGA GELDİ, BİZİ HAVAYA KALDIRIP İNDİRDİ
Bir gün ben de eşimle deneme için çıktım. Bayağı ileri gitmişiz. Etrafta ada vs yoktu. Sonra bir dalga geldi. Bizi yukarı kaldırdı ve yere indirdi. Yani o anı hiç unutamıyorum. Hala elim ayağım boşalıyor. Bildiğim ne dua varsa okudum herhalde. Çok korktuk. Dalga geldiğinde botu ne tarafa çevirmemiz gerekiyor vs. bunları hep internetten öğrendik. Eğri bir şekilde dalgaya sürmemiz gerekiyormuş. Geçiş yaptığımız gün de aynı şekilde yine bir dalga geldi. Bir turist teknesi vardı uzakta, onun dalgası.
ÖLÜME GİTTİĞİMİZİN FARKINDAYDIK
Maden, Yeni, Aksoy, Akçabay aileleri gibi ölüme gittiğimizin farkındaydık. Eşim hepimizin beline ip bağladı. Birimiz düşerse destek olalım diye yaptığını söyledi. Oysa eğer ölürsek hepimiz bir yerde olalım diye bağlamış. Açıktayken motorumuz bozuldu. O anda da aşırı korktum. Eşim çalıştırmaya uğraşıyor, paniklediğini de bize belli etmemeye çalışıyor. ‘Motor ısınmıştır ondandır’ diyor çocukları korkutmamak için… Su bizi geri geri itmeye başladı. Sonra Elhamdülillah çalıştı. Yolda ne Yunan ne Türk sahil güvenliği, ne bir balıkçı teknesi denk gelmedi. O da bizim şansımızdı. 3,5 saat sonra Sakız Adası’na çıktık. Sonra feribotla Atina’ya geçtik. Eşim 26 Ağustos 2019’da, ben çocuklarla aile birleşimiyle 14 Ocak 2020’de Lüksemburg’a gelebildik. Şimdi kamptayız. Oturum işlemlerimizin sonuçlanmasını beklerken dil öğreniyor ve buradaki hayatımıza alışmaya çalışıyoruz.
[Bold Medya] 26.6.2020 [Sevinç Özarslan]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – İzmir ve Afyon’da 9 yıl gazetecilik yapan Murat Akkurt (Cihan Medya), 20 Haziran Dünya Mülteci Günü vesilesiyle sosyal medya hesabında yayınladığı videoda yaşadıklarını kısaca şöyle anlatmıştı:
“17 yıllık evliyim. Dört çocuk babasıyım. İzmir ve Afyon bölgesinde 9 yıl gazetecilik yaptım. Bir hafta eşim ve ben çeşitli işkencelere maruz kaldık. Bu işkenceler sonucunda kulak zarlarım zarar gördü ve yürüyemez hale gelmiştim. Afyon E Tipi Kapalı Cezaevine gönderildim. Cezaevi şartları daha ağırdı, orada ilaçlarım verilmedi, tedavilerim yapılmadı. Rahatsızlıklarım daha da ilerledi. 16 ay sonra ‘ölecek bu’ denilerek serbest bırakıldım. İşimi ailemi kaybettim ailemin de psikolojisi bozulmuştu. 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verildi, hem eşime hem bana. Türkiye artık bize yaşama hakkı tanımıyordu, her şeyi göze alarak çıktık.”
AVUKAT, 5 AYLIK BEBEĞİ OLAN KADINI POLİSE TESLİM ETTİ
Murat Akkurt ve eşinin yaşadıkları çok daha fazlaydı. Murat Akkurt, 7 gün gözaltında kaldığı Afyon Emniyet Müdürlüğünde işkence gördü. Eşiyle ve 16 yaşındaki kızıyla tehdit edildi. Kafasına ve ayağına tekme atılarak darp edildi. Aldığı darbeler nedeniyle sağ kulağında işitme kaybı oluştu. Bacağında platin olduğu halde saatlerce ayakta bekletildi.
Songül Akkurt (37) ise polisle anlaşan avukatının ihanetine uğradı. Tuttuğu avukat, 5 aylık bebeği olan kadını “Size eşinizi gösterecekler” diye evinden alıp emniyete götürdü. Songül Akkurt kapıdan girip yüzü duvara dönük bekletilen eşini görünce yanına gitmek istedi. Kucağında oğlu Yusuf vardı. Polis “Hoop nereye gidiyorsun, tutuklusun” deyince şok oldu. Oğlunu bir arkadaşına teslim etmek zorunda kalan Songül Akkurt’a, 6 saat boyunca eşinin o hali izlettirildi. “İyi bak eşine bir daha 15 yıl sonra görüşeceksiniz” diyen bir polis, yaşadıklarına inanamayan kadınla dalga geçti.
İŞKENCE ŞEFİ TEOMAN YAMAN
Afyon Emniyet Müdürlüğü 15 Temmuz’dan sonra işkence merkezlerinden biri oldu. OHAL döneminde gözaltına alınan herkese Afyon TEM Şube Komiseri Teoman Yaman ve ekibinin işkence yaptığı biliniyor. Aile yakınlarıyla tehdit, copla tacizde bulunma, tırnak çekme, emniyet binasının dışında bir yere götürülerek darp edilme, kötü muamele, hakaret, saatlerce ayakta bekletme, elektrik verme gibi olaylar bizzat yaşayanların ve tanıkların anlatımıyla da kayıtlara geçti.
17 yıllık evli olan Akkurt çiftinin Ayşenur (16), Azranur (14), Muzaffer Said (6), Yusuf Enes (5) adlı 4 çocukları bulunuyor. Murat Akkurt, ailesiyle birlikte bir görüş gününde. Afyon E Tipi Kapalı Cezaevi, Mart 2018.
İŞKENCE YAPMAKLA ÖVÜNÜYORDU
6 Kasım 2017’de Manavgat’ta gözaltına alınıp Afyon’a götürülen gazeteci Murat Akkurt’u Afyon TEM’de karşılayanlardan biri de Teoman Yaman’dı. Murat Akkurt’a “Sen nasıl gazetecisin, beni tanımadın mı” diyen Yaman, alaylı bir üslupla “Ben kadınların orasına burasına bir şey batıran Teoman” diye kendini tanıttı ve yaptığı işkenceleri itiraf etti.
Murat Akkurt o anları şöyle anlatıyor: “O an içimden dedim ki keşke bir ses kaydı cihazı ya da kamera olsa da söylediklerini kaydedebilsem. Açık açık işkence yapmakla övünüyordu. ‘İşkence zaman aşımına uğrayan bir suç değilmiş, bir gün ben de yakalanacakmışım, yargılanacakmışım, 10 yıla kadar hapis cezası alacakmışım, bekliyorum’ diye alaylı konuşmalar yapıyordu.”
Bir hafta gözaltında kalan Murat Akkurt (41), itirafçı olmayı kabul etmediği için tutuklanıp Afyon E Tipi Kapalı Cezaevine gönderildi. Avukatı tarafından polise teslim edilen Songül Akkurt da 4 gün gözaltında kaldı. O süre içinde bebeğini emzirmesine izin verilmeyen Akkurt, daha sonra denetimli serbestlikle bırakıldı.
CEZAEVİNDE YAŞADIĞI HAK İHLALLERİ
16 ay Afyon Cezaevine hapis yatan Murat Akkurt’a yönelik hak ihlalleri burada da devam etti. Sağlık durumunu anlattığı dilekçeleri uzun süre dikkate alınmadı. Uyku apnesi hastası olan Murat Akkurt, geceleri uyuyabilmek için kullandığı elektrikli cihazı alabilmek için 1 yıl uğraştı. Hapse girmeden önce sol kulağında işitme cihazı vardı. Darplar sonucunda diğer kulağında da işitme kaybı oluştu. Sağ kulağına da cihaz takıldı. Bu arada tüm ailenin psikolojisi bozuldu. Henüz büyüme çağında olan oğullarında gelişim geriliği başladı.
KIZLARI EPİLEPSİ HASTASI, OĞLANLAR ÇOK KÜÇÜKTÜ
Murat Akkurt ve kızı Ayşenur: Tam bu fotoğrafı çekildikten 5 dakika sonra Yunanistan sınırına girdik. Artık her şey bitti, rahatladık dedik. İki üç dakika sonra motor durdu. Biraz panikledik. Allah’ın hikmeti sonra çalıştı.
Hem kendisine hem eşine 6 yıl 10 ay hapis cezası verilen gazeteci Murat Akkurt, 12 Şubat 2019’da tahliye olduktan sonra artık Türkiye’de yaşam hakkı tanınmadığını anlayınca ülkesini terk etmeye karar verdi. Akkurt, oğulları çok küçük ve kızları ise epilepsi hastası olmasına rağmen bu kararı vermek zorunda kaldığını söylüyor.
Ege’yi, 12 bin TL’ye satın aldığı 4 metrekarelik botla geçen Akkurt ailesinin ölümü göze alarak yaptığı 3,5 saatlik yolculukta ve Çeşme’de geçirdikleri üç günde bütün aile fertleri kendilerine dayatılan zorunlu sürgünün acısını iliklerine kadar hissetti.
YOLDA MOTORUMUZ BOZULDU
Murat Akkurt: “Başka şansımız yoktu. 4 metrekare büyüklüğünde bir bot aldım. Hanım, ben ve 4 çocuk. Can yelekleri, oltas vs. hepsine 12 bin TL verdim. Önce Çeşme’de kamp çadırı kurduk. Üç gün botu kullanmayı öğrendim. Geçiş için denemeler yaptım. 10 Temmuz 2019 saat 13.00’te bota bindik. Yolda motorumuz durdu. Allahtan ufak oğlanlar bota biner binmez uyudu. Adaya inince uyandılar. Sakız Adasına geçtikten sonra feribotla Atina’ya gittik. O dönemde İsveç’te yayınlanan Göteborg gazetesi tek başımıza Ege’yi geçtiğimiz ve gazeteci olduğum için bizimle röportaj yaptı.”
Muzaffer Said (6) ve Yunus Enes (5) bota biner binmez uyuyakaldılar. Hayatlarını değiştiren bu yolculuğu uykularında geçirdiler, gözlerini bir daha Sakız Adası’nda açtılar.
Yunanistan’a geçtikten sonra 26 Ağustos 2019’da Lüksemburg’a giden Murat Akkurt, ailesine 14 Ocak 2020’de kavuşabildi. Songül Akkurt ve çocukları 4 ay sonra aile birleşimiyle Lüksemburg’a geldi ve ilk hatıralarını hep birlikte Moien (Merhaba) anıtının önünde çektirdiler.
Avrupa’nın en küçük ülkelerinden Lüksemburg’a sığınan Akkurt ailesinin yaşadıklarını sunuyoruz.
MURAT AKKURT: DİZLERİM MORARANA KADAR DİZ ÇÖKTÜRDÜLER“
2012’ye kadar 5 yıl İzmir’de çalıştım. Ondan sonra 4 yıl Afyon’daydım. Cihan Medya Dağıtım’a bağlı olarak görev yapıyordum. Yaptığım haberleri Cihan Haber Ajansı geçiyordu. Muhabirlik, gazete dağıtımı, abonelik her işle ilgileniyorduk. 15 Temmuz’dan sonra işsiz kaldık. Antalya Manavgat’ta bir fitnes salonunda iş buldum. 6 Kasım 2017’de Manavgat’ta kaldığım eve operasyon yaptılar.
Afyonkarahisar Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele (TEM) Şube Müdürü Arif Alpaslan Afyon’dan özel olarak üç ekiple gelmişti. Saat 20.00’ydi. Kapıyı açınca yaklaşık 10 kişi üzerime çullandı. Koluma kırarak ters kelepçe takmaya çalıştı. Halbuki direnme gücüm yoktu. Benim ayağımda platin var. 2007’de bağlarım kopmuştu. 3 saate yakın diz çöktürdüler. Darp ettiler, kafama vurdular. Platin olduğu için dizim morarma derecesine geldi.
SOL KULAĞIMDA CİHAZ VAR DEYİNCE SAĞ TARAFIMA VURDULAR
2014 yılında iki kulağımdan operasyon geçirdim. Kulak zarı çökmesi olmuştu. Sol kulağıma işitme cihazı verildi. Bunu söyleyince sağ tarafıma vurmaya başladılar. Cihaz kırılırsa iz bırakmamak için herhalde. Evde dağıtmadıkları, sigara izmariti atmadıkları, tükürmedikleri yer kalmamıştı. Önce Manavgat’a, oradan da Afyon’a götürdüler. Eşimle, kızımla tehdit ettiler. Akla hayale gelmeyecek şeyler söylediler.
KARAKOLUN ALTINDAKİ İŞKENCE ODASI
Afyon’a gelince ikinci gün Arif Alpaslan’ın odasına götürdüler. Beni orada da dövdüler. Sonradan ismini öğrendiğim Mehmet adında sarışın bir polis kafama vurup duruyordu. Ayaklarıma, kafama darp aldım. Doktora bu darpları söyledim. Doktor ‘Vücudunda herhangi bir yaralanma, kanama yok, sağlam raporu vereceğim’ dedi. Karakolun altındaki işkence odasına götürmediler. Dirensem belki de götüreceklerdi. Cezaevindeyken orada işkence gören 4 kişiyle tanıştım. Onlar anlatmıştı.
KOMİSER TEOMAN YAMAN İLE İLK KARŞILAŞMA
Arif Alpaslan’ın odasından çıktıktan sonra komiser Teoman Yaman ile kapıda karşılaştık. O dönemde sosyal medya kullanmadığım için kendisini tanımıyordum. ‘Konuştu mu bu?’ diye sordu. Yok cevabını alınca, beni iki omzumdan tutarak ‘Sen niye konuşmuyorsun, beni tanımıyor musun?’ dedi. Ben de “Tanımıyorum.” dedim. “İyi düşün, iyi bak.” dedi. Tekrar tanıyamadığımı söyledim. ‘Ben Afyon’da çalışırken siz yoktunuz.’ dedim. ‘Onu demiyorum. Sosyal medyada yazılıyor ya, işkenceci bir Teoman var ya, kadınların orasına, burasına bir şey batıran (emniyette sorgulanan bazı kadınlar kendilerine iğne batırıldığını söylemişti), kadınlara, erkeklere bir şey (işkence) yapan, o Teomanım ben. Sen beni nasıl tanımazsın, sen gazetecisin.’ deyip durdu.
O an içimden keşke bir cihaz olsa da söylediklerini kaydedebilsem dedim. Açık açık işkence yapmakla övünüyordu. İşkence zaman aşımına uğrayan bir suç değilmiş, bir gün ben de yakalanacakmışım, yargılanacakmışım, 10 yıla kadar hapis cezası alacakmışım, bekliyorum diye alaylı konuşmalar yapıyordu.
“İFADE VERMEDİĞİM HALDE, KAĞIT İMZALATTIRMAYA KALKTILAR”
Sonra beni sorguya aldı. Mahkemeye giderken yanımızda olan polis de oradaydı. ‘Bana 300 isim say, sende bu kapasite var’ dedi. İstedikleri bilgileri alamayınca önüme bir kağıt koydular. İfademmiş. O zaman avukat geldi. Avukat, ‘Bu kağıdı imzala, eşinle birlikte gideceksin’ dedi. Ben ifade vermedim ki, dedim. Parayla tuttuğum avukat beni sırtımdan vuruyor. Teoman Yaman avukata, ‘Sen git biraz dolaş gel, biz ifadeyi tekrar alalım dedi. Avukat, ‘Ben gidersem bunu öldürürsün’ dedi. Sonra ifademe başladılar. 3 saate yakın ifade sürdü.
ARKAMDA EŞİMİ GÖRÜNCE AĞLAMAYA BAŞLADIM
Songül Akkurt Mart 2018’de yaptıkları ziyaret gününü anlatıyor: Muzaffer Said o gün gardiyanlara ‘Babamı artık serbest bırakın’ diye ağlamıştı. Gardiyanlar da hiçbir şey yapamadıkları için sessizce inşallah diyebilmişti.
Gözaltında kaldığım süre boyunca her gün 3-4 saat duvara dönük ayakta bekletiyorlardı. Arkadan gelen geçen vuruyordu, çaycı bile. 4. gün eşimi getirmiş ve arkama oturtmuşlar. Ona seyrettirmişler. Eşim daha sonra bana “1 saat sana ağlayarak baktım.” dedi. Ben onun getirileceğini hiç düşünmemiştim. Bana otur dediler, zannettim ki iyi niyetle otur diyorlar. Meğerse eşimi göstermek için oturtuyorlar. Eşimi karşımda görünce çok kötü oldum. Dört gün dayak yemişim, gecem gündüzüm birbirine karışmış, 4 metrekarelik yerde 7 kişi kalıyorduk. Eşimi de karşımda görünce duygularım boşaldı, ağladım. Eşim, ‘Niye ağlıyorsun, başını dik tut, biz bir şey yapmadık. En kötüsü ölümüz çıkar, sonuçta ahirete giden bir yol burası’ deyince kendimi biraz toparladım.
EŞİMİN DURUŞU BANA GÜÇ VERDİ
Ondan sonra artık benimle değil, eşimle uğraşmaya başladılar. Eşime ‘Kocana söyle bildiklerini anlatsın. Bu gazetenin (Zaman) işlerinin nasıl yürüdüğünü, bölge yapılanmasını hepsini anlatsın yoksa çocuğunu göremeyeceksin’ diye tehdit ettiler. Eşimin duruşu bana güç verdi. Önüme liste koydular, imzalamadığım için bunlar başıma geldi.
HAKİMİ AZARLAYAN POLİS
Mahkemeye çıkarıldık. Ben tutuklandım, eşim serbest bırakıldı. 20-25 yaşlarında bir polis memur eşime kelepçe takmaya çalıştı. Bırakıldığını söyleyince, direkt hakime ‘Songül Akkurt’u nasıl bırakırsın’ deyip birkaç telefon görüşmesi yapıp serbestsin git işte diye bağırarak eşimi gönderdi. Buna belki kimse inanmaz ama gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum. Hakime sen bu kararı nasıl verirsin diyen kolluk kuvvetlerimiz var.
12 KİŞİLİK KOĞUŞTA 51 KİŞİ
16 ay Afyon Cezaevinde kaldım. İlk önce camsız penceresiz geçici koğuşa konuldum. Tahtadan bir tuvalet vardı. Altı iki karış açık. Üstten açık. Kullanmaya korkuyorduk. 12 kişilik koğuşta 51 kişi kaldık, 16 ay bu şekilde geçti.
CEZAEVİNDE YÜRÜYEMEZ HALE GELDİM
Hapse girdikten sonra darplardan sağ kulağımda da işitme kaybı oluştu. Ona da cihaz taktılar. Kronik uyku apnesi rahatsızlığım vardı. Geceleri uyuyabilmek için elektrikli bir cihaz kullanıyorum. O cihazı alabilmek için 12 ay uğraştım. “Hayati önemi vardır” diye raporum olmasına rağmen, raporda makinesiz bu kişi ölebilir yazmasına rağmen vermediler. Sürekli kapalı ve güneş görmeden yaşadığımız için platin olan bacağımda kireçlenme oldu. Diğer bacağıma da sirayet etti, yürüyemez hale geldim.”
SONGÜL AKKURT: O ANI NASIL ANLATABİLİRİM, BİLMİYORUM
Eşim gözaltına alındığında oğlum Yusuf Enes 5 aylıktı. Polisler evi kıyafet getirmemiz için aradı. Oğlumu alıp eşimin yanına gittim. Kıyafetleri aldılar, beni bıraktılar. O gün bir avukat tuttum. Avukat Halil bey beni ertesi gün saat 15.30-16.00’ya yakın aradı. Eşimin yanına emniyete gideceğini, benim de gelmemi söyledi. Çocuğu emzirmem, bakımını yapmam, uyutmam gerekiyor, ben gelmezsem olmaz mı dedim. Çok ısrar etti, ‘Eşinle görüştürecekler, görüşmek istemiyor musun?’ dedi. Ben de onu görmek ümidiyle oğlumu alıp gittim.
“PARAYLA TUTTUĞUMUZ AVUKAT BENİ POLİSE GÖTÜRÜP TESLİM ETTİ”
Önce Halil bey girdi içeriye. 2-3 dakika sonra ‘Songül hanım gel’ dedi. Eşim duvara dönük duruyordu. Yanına gitmeye çalıştım. Bir polis bana “Hopp Songül hanım nereye? Ne oluyor? Turuklusun.” dedi. O anı size nasıl anlatayım bilmiyorum. Çok şaşırdım, elim ayağım titredi. Avukatın zaten haberi var, polisle işbirliği yapmış. Bir arkadaşımın avukatıydı. Bütün herkesi etkin pişmanlıktan yararlanması konusunda baskı yapıp çıkartan bir avukat olduğunu sonra öğrendim. Beni eliyle götürüp teslim etti.
Sonra polisler çocuğu, dönen ofis sandalyelerinden birinin üzerine bırakmamı söyledi. Düşebilir dedim. Hiçbir şey olmaz, çabuk oraya bırak dediler. Ben o panikle bıraktım. Bırakmamla oğlum kendini geriye doğru attı, düşüyordu, son anda yakaladım. Üzerimdeki eşyaları bırakmamı söylediler. Sadece kimliğim ve telefon vardı. Oğlumu arkadaşım geldi aldı. Kayınpederimi aramışlar, çoğu gelip al, gelmezsen esirgeme kuruma vereceğiz dediler.
“6 SAAT EŞİMİ İZLETTİRDİLER”
Eşim duvara dönüktü. Sonra ifadesini almaya götürdüler. Geri geldiğinde karşıma oturttular. Orada benim de gözaltında olduğumu anladı. Sürekli içeriye ifadeye götürüyorlardı, geri getiriyorlardı, bağırıyorlardı. İfade alma şeklini görünce çok korktum. Saat 16.00’dan gece 23.00’e kadar eşimi o vaziyette izlettirdiler bana.
“KERMESE GİTMEDİN Mİ, MANTI YAPMADIN MI, BURS VERMEDİN Mİ?”
Akkurt Ailesi, Sakız Adası’ndan Yunanistan’a geçtikleri günlerden çektirdikleri bir fotoğraf. Temmuz 2019.
İfademi alırken ilkokul mezunu olduğumu söyledim. Şaşırdılar. ‘Cemaat yüksek okul mezunu insanlarla ilgilenir, sen bunların hiçbirini karşılamıyorsun. Adliye önündeki protestolara katılmadığına emin misin, kermese gitmedin mi, mantı yapmadın mı, burs vermedin mi’ diye sorular sordular. Avukat da ‘Kızım söyle, 4 çocuğunun yanına git, yoksa onlar çocuk esirgemeye gidecek, pişmanım de” dedi. Hiçbir şey yapmadım, yapmadığım şeylerden de pişmanlık duymuyorum, dedim.
“ÇOCUĞUMU EMZİREMEDİĞİM İÇİN AĞRIDAN UYUMADIĞIMI BİLİRİM”
Çocuğunu 2 saatte bir emzirebilirsin dediler ama getirmediler. 4 gün boyunca ağrıdan sabaha kadar ağladığımı çok iyi bilirim. Sütü sağacak bir yer de yoktu. Çünkü lavabo ve tuvalet direkt kameraların karşısındaydı. Çok bir pis ortamdı. Nezarette tek ben vardım.
“O SOĞUKTA OĞLUMUN ZIBININI ÇIKARDILAR”
Eşim tutuklandığında biz İzmir’de kalıyorduk. 5 aylık oğlumla beraber eşimi ziyarete gidebilmek için o soğuklarda gece 02’de otobüse biniyordum, sabah 6’da orada oluyordum. 7’de görüş için sıraya giriyordum. 11’de görüş. İlk başlarda bebeğimin zıbınını her şeyini çıkarttıyorlardı o soğukta. Üzerine sadece mantosunu giydiriyordum. Bere, atkı, şapka, battaniye yasaktı. Üşüyordu çocuk, zorlanıyorduk. Bizi de iç çamaşırımıza kadar arıyorlardı. Ped’lerin içini açıp baktıkları zamanlar oldu. Zaten 3-4 arama ve x-ray’den geçiyorduk.
“KIZIM BU SEBEPLE BABASINI ZİYARETE GİTMİYORDU”
Kızım bu sebeple babasının yanına gelmek istiyordu. Kızımın saçları çok gür. Topuzunun arasına bir şey saklarlar diye her seferinde saçını açtırıyorlardı. Bundan dolayı gelmek istemiyordu. Hatta bir arkadaşımın kızı bu sebepten saçlarını kısacık kesti. O kadar bunaldı ki artık çocuk. Muzaffer Said, gelişim bozukluğu yaşadı bu süreçte. Ne kilo aldı ne boyu uzadı. Doktor sebebinin psikolojik olduğunu söylemişti. 6 yaşında ama çok zayıf. 4 yaşında zannediyorlar.
“AİLEDE HİÇ KİMSE YÜZME BİLMİYOR”
7 Ağustos 2019’da Çeşme’ye gittik. Karşıya bakıyorum, Yunan Adaları çok yakın görünüyordu. Geçeriz inşallah diye düşünüyorum. Ben denizden çok korkuyorum. Yüzme bilmiyorum. Ailede hiç kimse yüzme bilmiyor ve herkes de sudan korkuyor. Orada çadır kurup 3 gün geçiş için hazırlık yaptık. Eşim günde 3-4 kez kullanmayı öğrenmek için denemeler yaptı. Çocukları da gezdiriyordu. Amaç gezmek değil de biraz daha açılınca yol ne gösterecek onu öğrenebilmekti.
“ANNE GİTMEYELİM, BEN ÇOK KORKTUM, YAPAMAYACAĞIM”
İlk gün bota, iki kızım ve büyük oğlum bindi. Küçük oğlum ve ben kıyıda kaldık. Döndüler. Küçük kızım yanıma geldi. Eli kasılmış, yüzü bembeyaz. İki kızımda da epilepsi var. Atak geçiriyor sandım. ‘Anne çok korktum, ben yapamayacağım, gitmeyelim. Başka bir yolu yok mu’ dedi. Onu öyle görünce cesaret geldi bana. Babanız bot aldı, kullanmayı öğrenecek ve bizi geçirecek diye onları o şekilde motive ettim. Başka sansımız yoktu.
BİR DALGA GELDİ, BİZİ HAVAYA KALDIRIP İNDİRDİ
Bir gün ben de eşimle deneme için çıktım. Bayağı ileri gitmişiz. Etrafta ada vs yoktu. Sonra bir dalga geldi. Bizi yukarı kaldırdı ve yere indirdi. Yani o anı hiç unutamıyorum. Hala elim ayağım boşalıyor. Bildiğim ne dua varsa okudum herhalde. Çok korktuk. Dalga geldiğinde botu ne tarafa çevirmemiz gerekiyor vs. bunları hep internetten öğrendik. Eğri bir şekilde dalgaya sürmemiz gerekiyormuş. Geçiş yaptığımız gün de aynı şekilde yine bir dalga geldi. Bir turist teknesi vardı uzakta, onun dalgası.
ÖLÜME GİTTİĞİMİZİN FARKINDAYDIK
Maden, Yeni, Aksoy, Akçabay aileleri gibi ölüme gittiğimizin farkındaydık. Eşim hepimizin beline ip bağladı. Birimiz düşerse destek olalım diye yaptığını söyledi. Oysa eğer ölürsek hepimiz bir yerde olalım diye bağlamış. Açıktayken motorumuz bozuldu. O anda da aşırı korktum. Eşim çalıştırmaya uğraşıyor, paniklediğini de bize belli etmemeye çalışıyor. ‘Motor ısınmıştır ondandır’ diyor çocukları korkutmamak için… Su bizi geri geri itmeye başladı. Sonra Elhamdülillah çalıştı. Yolda ne Yunan ne Türk sahil güvenliği, ne bir balıkçı teknesi denk gelmedi. O da bizim şansımızdı. 3,5 saat sonra Sakız Adası’na çıktık. Sonra feribotla Atina’ya geçtik. Eşim 26 Ağustos 2019’da, ben çocuklarla aile birleşimiyle 14 Ocak 2020’de Lüksemburg’a gelebildik. Şimdi kamptayız. Oturum işlemlerimizin sonuçlanmasını beklerken dil öğreniyor ve buradaki hayatımıza alışmaya çalışıyoruz.
[Bold Medya] 26.6.2020 [Sevinç Özarslan]
Afyon Cezaevinde koronalı 35 tutuklu yeni açılan hapishaneye gönderildi
Ömer Faruk Gergerlioğlu, Afyon Cezaevindeki koronavirüslü 35 tutuklunun bugün yeni açılan T Tipi Cezaevine sevk edildiklerini duyurdu, yetkilileri uyardı.
BOLD – Afyon Cezaevindeki korona vakalarını aktaran HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, iki gün önce Afyon Cezaevinde bir mahpusun eşi ile görüştü. “Az önce beni Sağlık Bakanlığından aradılar. Eşimin korona testi pozitif çıkmış dediler. Bütün koğuş 40 kişiler. Geçen hafta perşembe günü telefon görüsünde hasta olduklarını söylemişlerdi” diyen mahpus eşi, cezaevinde salgının yayıldığını haber verdi.
Cezaevindeki salgının daha fazla yayılmaması için Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü ile görüştüğünü ifade eden Gergerlioğlu, “Afyon Cezaevi’ndeki Kovid-19 vakalarını takip ediyorum. Umarım salgın büyümeden ve hiçbir mahpusa bir şey olmadan sıkıntı biter” dedi.
Gergerlioğlu, pozitif çıkan 35 kişinin bugün yeni açılan Afyon T Tipi Cezaevine sevk edildiğini duyurdu.
[Bold Medya] 26.6.2020
BOLD – Afyon Cezaevindeki korona vakalarını aktaran HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, iki gün önce Afyon Cezaevinde bir mahpusun eşi ile görüştü. “Az önce beni Sağlık Bakanlığından aradılar. Eşimin korona testi pozitif çıkmış dediler. Bütün koğuş 40 kişiler. Geçen hafta perşembe günü telefon görüsünde hasta olduklarını söylemişlerdi” diyen mahpus eşi, cezaevinde salgının yayıldığını haber verdi.
Cezaevindeki salgının daha fazla yayılmaması için Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü ile görüştüğünü ifade eden Gergerlioğlu, “Afyon Cezaevi’ndeki Kovid-19 vakalarını takip ediyorum. Umarım salgın büyümeden ve hiçbir mahpusa bir şey olmadan sıkıntı biter” dedi.
Gergerlioğlu, pozitif çıkan 35 kişinin bugün yeni açılan Afyon T Tipi Cezaevine sevk edildiğini duyurdu.
[Bold Medya] 26.6.2020
10 günlük bebeğiyle tutuklanan annenin sütü kesildi, bebeğin gözleri iltihaplandı
10 günlük bebeği ve 2 yaşındaki kızıyla hapse atılan Eylem Oyunlu’nun sütü kesildi. Bebeğin gözlerinde iltihap oluştu. Karantinadaki kızı ise durmuyor, kapılara vurup ağlıyor.
BOLD – Dokuz gün önce tutuklanıp Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevine gönderilen Eylem Oyunlu’nun eşi İsmail Özden, “10 günlük bebeğim, 2 yaşındaki çocuğum ve eşim cezaevinde, içimden geçmiyor ki kapımı açayım, evime gireyim” dedi.
Lohusa Eylem Oyunlu bugün iki çocuğuyla birlikte cezaevine konalı dokuz gün oldu. Diyarbakır’da Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen Kürt soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan Oyunlu, 17 Haziran’da “örgüte yardım etmek” iddiasıyla sevk edildiği Lice Sulh Ceza Hakimliğince tutuklandı.
Eşinin köye, babasının yanına misafirliğe gittiği sırada ifadeye çağrıldığını söyleyen Özden, eşinin tutuklama kararından önce hakimin, savcının ve askerlerin savcılık odasında toplandığını ve daha sonra tutuklama kararı verildiğini söyledi. “Hakim neden savcının odasına gider? Savcı tutuklamaya sevk etmeden önce neden hakimle odasında görüşür?” diye soran Özden şunları söyledi:
“NE SUÇU NE GÜNAHI VAR”
“Eşim ifadeye çağrılınca Lice İl Jandarma’ya gittik. Lice Adliyesi’ne sevk edildi. Orada savcı üst mahkemeye sevk etti. Akşam 5’ten 8’e kadar adliyedeydik. Mahkeme ara verdi. Hakim savcının odasına gitti, çıktıktan sonra direkt eşimin tutuklamasını verdiler. Ne suçu günahı var, sadece babasının yanına gitmiş. Çocuklarımız yanımızdaydı o sırada. On günlük bebek eşimin kucağında, 2 yaşındaki çocuğu ben zapt etmeye çalıştım. Şu anda perişan bir haldeyiz. Doğru düzgün istemiyorum ki evime gireyim, kapımı açayım. Ne çocuklarım ne eşim… Kimse yok.”
“DAHA KİMLİĞİ YOK”
Salgın nedeniyle endişeli olduğunu ifade eden Özden, “Virüsten dolayı da endişeliyim. Çocuğum daha 10 günlük. Yeni doğan bebeğimde hastalık vardı. Gözleri açılmıyordu. Gözünde iltihap oluştu. Lice’de ifade verelim, çocuğu hastaneye götürecektim. Daha ismi, kimliği yok bebeğin. Cezaevine attılar. Eşimi göremedim henüz. Bütün bu olanlardan dolayı da psikolojisi bozuldu, sütü kesilmiş. Benden eşya istemişti, elbise götürdüm, para yatırdım. Karantina nedeniyle tek başlarına odada kalıyorlar. ‘Çocuk durmuyor ağlıyor’ diyor. 2 yaşındaki çocuk kapılara vurup ağlıyormuş.”
Bianet’in haberine göre İsmail Özden, Lice Cumhuriyet Savcısı ve Lice Sulh Ceza Hakimi’ni, Hakimler ve Savcılar Kurulu’na (HSK) şikayet etti.
GERGERLİOĞLU: YASA UYGULANMIYOR, ACIMASIZCA İŞLER YAPILIYOR
HDP Kocaeli Milletvekili İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu Meclis’te konuyla ilgili bir basın toplantısı düzenledi. Çocuklu, bebekli annelerin cezaevinde olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Acımasızca işler yapılıyor. Kadınlara, çocuklu, bebekli annelere, hamilelere zulmediliyor. Son çıkan yasaya göre hamilelik döneminde ve 18 aylığa kadar bebeği olan kadınların tutuklanamayacağına dair bir yasa çıkardık. Ama bunu mahkemeler uygulamıyor. Türkiye inanılmaz bir polis devleti haline geldi. Ümmiye Kara, 7 aylık hamile kadın Ankara Sincan Hapishanesinde yatıyor. Her an düşük tehlikesi yaşıyor bu kadınlar. Bu kadınlara bir şey olursa yasayı çiğneyen hakimler bundan sorumludur. Yasemin Çetinkaya, 6 yaşında kalbi delik çocuğu, 10 aylık bebeği olmasına rağmen tutuklandı. Durumunu takip ediyoruz. Eylem Oyunlu, kucağında on günlük bebekle bu kadın tutuklandı. Tutuksuz yargılanabilecekken tutuklu yargılanıyor. İki yaşındaki diğer bebeği yanında ayrılamıyor. Zor durumda. Emine Örnek 4 aylık bebeği var. Anne cezaevinde baba evde biberonla bebeği besliyor.”
[Bold Medya] 26.6.2020
BOLD – Dokuz gün önce tutuklanıp Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevine gönderilen Eylem Oyunlu’nun eşi İsmail Özden, “10 günlük bebeğim, 2 yaşındaki çocuğum ve eşim cezaevinde, içimden geçmiyor ki kapımı açayım, evime gireyim” dedi.
Lohusa Eylem Oyunlu bugün iki çocuğuyla birlikte cezaevine konalı dokuz gün oldu. Diyarbakır’da Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen Kürt soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan Oyunlu, 17 Haziran’da “örgüte yardım etmek” iddiasıyla sevk edildiği Lice Sulh Ceza Hakimliğince tutuklandı.
Eşinin köye, babasının yanına misafirliğe gittiği sırada ifadeye çağrıldığını söyleyen Özden, eşinin tutuklama kararından önce hakimin, savcının ve askerlerin savcılık odasında toplandığını ve daha sonra tutuklama kararı verildiğini söyledi. “Hakim neden savcının odasına gider? Savcı tutuklamaya sevk etmeden önce neden hakimle odasında görüşür?” diye soran Özden şunları söyledi:
“NE SUÇU NE GÜNAHI VAR”
“Eşim ifadeye çağrılınca Lice İl Jandarma’ya gittik. Lice Adliyesi’ne sevk edildi. Orada savcı üst mahkemeye sevk etti. Akşam 5’ten 8’e kadar adliyedeydik. Mahkeme ara verdi. Hakim savcının odasına gitti, çıktıktan sonra direkt eşimin tutuklamasını verdiler. Ne suçu günahı var, sadece babasının yanına gitmiş. Çocuklarımız yanımızdaydı o sırada. On günlük bebek eşimin kucağında, 2 yaşındaki çocuğu ben zapt etmeye çalıştım. Şu anda perişan bir haldeyiz. Doğru düzgün istemiyorum ki evime gireyim, kapımı açayım. Ne çocuklarım ne eşim… Kimse yok.”
“DAHA KİMLİĞİ YOK”
Salgın nedeniyle endişeli olduğunu ifade eden Özden, “Virüsten dolayı da endişeliyim. Çocuğum daha 10 günlük. Yeni doğan bebeğimde hastalık vardı. Gözleri açılmıyordu. Gözünde iltihap oluştu. Lice’de ifade verelim, çocuğu hastaneye götürecektim. Daha ismi, kimliği yok bebeğin. Cezaevine attılar. Eşimi göremedim henüz. Bütün bu olanlardan dolayı da psikolojisi bozuldu, sütü kesilmiş. Benden eşya istemişti, elbise götürdüm, para yatırdım. Karantina nedeniyle tek başlarına odada kalıyorlar. ‘Çocuk durmuyor ağlıyor’ diyor. 2 yaşındaki çocuk kapılara vurup ağlıyormuş.”
Bianet’in haberine göre İsmail Özden, Lice Cumhuriyet Savcısı ve Lice Sulh Ceza Hakimi’ni, Hakimler ve Savcılar Kurulu’na (HSK) şikayet etti.
GERGERLİOĞLU: YASA UYGULANMIYOR, ACIMASIZCA İŞLER YAPILIYOR
HDP Kocaeli Milletvekili İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu Meclis’te konuyla ilgili bir basın toplantısı düzenledi. Çocuklu, bebekli annelerin cezaevinde olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Acımasızca işler yapılıyor. Kadınlara, çocuklu, bebekli annelere, hamilelere zulmediliyor. Son çıkan yasaya göre hamilelik döneminde ve 18 aylığa kadar bebeği olan kadınların tutuklanamayacağına dair bir yasa çıkardık. Ama bunu mahkemeler uygulamıyor. Türkiye inanılmaz bir polis devleti haline geldi. Ümmiye Kara, 7 aylık hamile kadın Ankara Sincan Hapishanesinde yatıyor. Her an düşük tehlikesi yaşıyor bu kadınlar. Bu kadınlara bir şey olursa yasayı çiğneyen hakimler bundan sorumludur. Yasemin Çetinkaya, 6 yaşında kalbi delik çocuğu, 10 aylık bebeği olmasına rağmen tutuklandı. Durumunu takip ediyoruz. Eylem Oyunlu, kucağında on günlük bebekle bu kadın tutuklandı. Tutuksuz yargılanabilecekken tutuklu yargılanıyor. İki yaşındaki diğer bebeği yanında ayrılamıyor. Zor durumda. Emine Örnek 4 aylık bebeği var. Anne cezaevinde baba evde biberonla bebeği besliyor.”
[Bold Medya] 26.6.2020
ABD İnsan Ticareti Raporu: Türkiye’de kamuda ihraçlar sonrası tecrübe ve uzmanlık eksikliği oluştu
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2020 İnsan Ticareti raporunda Türkiye’de OHAL sürecinde 150 bin kamu çalışanının ihraç edilmesinin ardından, savcılar ve hakimler arasında insan ticareti hakkında tecrübe ve uzmanlık eksikliği oluştuğunu belirtti.
ABD Dışişleri Bakanlığı, 2020 İnsan Ticareti raporunda 2016 ile 2018 yılları arasındaki OHAL sürecinde 150 bin kamu çalışanının ihraç edilmesinin ardından, savcılar ve hakimler arasında insan ticareti hakkında tecrübe ve uzmanlık eksikliğinin oluştuğunu, bu durumun insan ticareti gibi karmaşık suçların cezalandırılması için gereken beceri ve imkanları kısıtladığı ifade edildi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, 2020 İnsan Ticareti raporunu açıkladı. 187 ülkede yapılan araştırmalara dayanan raporda Türkiye, insan ticaretiyle mücadelede “önemli ilerlemeler sağlamasına rağmen” asgari çabaları karşılayamadığı için, 2012 yılından bu yana olduğu gibi “ikinci kategoride” yer aldı.
Raporun hazırlanmasında dikkate alınan unsurların başında, ülkelerde yönetimlerin insan ticaretiyle mücadele adına attığı adımlar geliyor.
TÜRKİYE, ASGARİ STANDARTLARI KARŞILAMIYOR
Raporda, Türk hükumetinin bu hususta ciddi çaba gösterdiği ancak insan ticaretinin engellenmesi için asgari standartları karşılayamadığı belirtildi. “Hükumet geçen yılın raporu dönemine göre çabalarını arttırdığını gösterdi, bu nedenle de ikinci kategoride yerini korudu” ifadeleri yer aldı.
Raporda bu çabalara örnek olarak daha fazla kurbanın tespit edilmesi ve kaçakçılığın öznesi olabilecek daha fazla kişiyle mülakat yapılması gösterildi.
DENEYİMSİZLİK VE KAYNAK EKSİKLİĞİ
ABD Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’de savcıların ve yargıçların deneyimsizliği ve kaynak eksikliğinden dolayı, davaların sık sık düştüğü, kaçakçıların suçsuz bulunduğu ya da kurbanların ve şahitlerin duruşmalara düşük katılımı sonucu delillerin ve ifadelerin yetersiz kalması nedeniyle daha hafif suçlardan az ceza aldıkları belirtildi.
Raporda Türk hükumetinin kurbanları soruşturmalarda işbirliğini sağlayacak yardım programları ve fırsatları dahil birçok konuda uzmanlık gerektiren yardımları sınırlı olarak sağladığı kaydedildi; insan kaçakçılığı çalışmalarında bazı yerel sivil toplum kuruluşlarının dışlanması da eleştirildi.
İHRAÇLARLA TECRÜBE UZMAN EKSİKLİĞİ OLUŞTU
Türk polisinin Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticaretiyle Mücadele şubelerinin Türkiye genelinde 22 ilde; jandarmanın da Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticaretiyle Mücadele Dairesinin 16 bölgede faaliyet göstermeyi sürdürdüğü de raporda not edildi.
Ancak bu şubelerde insan ticareti uzmanı savcıların görevlendirilmemiş olmasına yönelik eleştiri bu yıl da sürdü ve “Özellikle 2016 ile 2018 yılları arasındaki OHAL sürecinde 150 bin kamu çalışanının ihraç edilmesinin ardından, savcılar ve hakimler arasında insan ticareti hakkında tecrübe ve uzmanlık eksikliği, insan ticareti gibi karmaşık suçların cezalandırılması için gereken beceri ve imkanları kısıtladı” ifadeleri kullanıldı.
[Samanyolu Haber] 26.6.2020
ABD Dışişleri Bakanlığı, 2020 İnsan Ticareti raporunda 2016 ile 2018 yılları arasındaki OHAL sürecinde 150 bin kamu çalışanının ihraç edilmesinin ardından, savcılar ve hakimler arasında insan ticareti hakkında tecrübe ve uzmanlık eksikliğinin oluştuğunu, bu durumun insan ticareti gibi karmaşık suçların cezalandırılması için gereken beceri ve imkanları kısıtladığı ifade edildi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, 2020 İnsan Ticareti raporunu açıkladı. 187 ülkede yapılan araştırmalara dayanan raporda Türkiye, insan ticaretiyle mücadelede “önemli ilerlemeler sağlamasına rağmen” asgari çabaları karşılayamadığı için, 2012 yılından bu yana olduğu gibi “ikinci kategoride” yer aldı.
Raporun hazırlanmasında dikkate alınan unsurların başında, ülkelerde yönetimlerin insan ticaretiyle mücadele adına attığı adımlar geliyor.
TÜRKİYE, ASGARİ STANDARTLARI KARŞILAMIYOR
Raporda, Türk hükumetinin bu hususta ciddi çaba gösterdiği ancak insan ticaretinin engellenmesi için asgari standartları karşılayamadığı belirtildi. “Hükumet geçen yılın raporu dönemine göre çabalarını arttırdığını gösterdi, bu nedenle de ikinci kategoride yerini korudu” ifadeleri yer aldı.
Raporda bu çabalara örnek olarak daha fazla kurbanın tespit edilmesi ve kaçakçılığın öznesi olabilecek daha fazla kişiyle mülakat yapılması gösterildi.
DENEYİMSİZLİK VE KAYNAK EKSİKLİĞİ
ABD Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’de savcıların ve yargıçların deneyimsizliği ve kaynak eksikliğinden dolayı, davaların sık sık düştüğü, kaçakçıların suçsuz bulunduğu ya da kurbanların ve şahitlerin duruşmalara düşük katılımı sonucu delillerin ve ifadelerin yetersiz kalması nedeniyle daha hafif suçlardan az ceza aldıkları belirtildi.
Raporda Türk hükumetinin kurbanları soruşturmalarda işbirliğini sağlayacak yardım programları ve fırsatları dahil birçok konuda uzmanlık gerektiren yardımları sınırlı olarak sağladığı kaydedildi; insan kaçakçılığı çalışmalarında bazı yerel sivil toplum kuruluşlarının dışlanması da eleştirildi.
İHRAÇLARLA TECRÜBE UZMAN EKSİKLİĞİ OLUŞTU
Türk polisinin Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticaretiyle Mücadele şubelerinin Türkiye genelinde 22 ilde; jandarmanın da Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticaretiyle Mücadele Dairesinin 16 bölgede faaliyet göstermeyi sürdürdüğü de raporda not edildi.
Ancak bu şubelerde insan ticareti uzmanı savcıların görevlendirilmemiş olmasına yönelik eleştiri bu yıl da sürdü ve “Özellikle 2016 ile 2018 yılları arasındaki OHAL sürecinde 150 bin kamu çalışanının ihraç edilmesinin ardından, savcılar ve hakimler arasında insan ticareti hakkında tecrübe ve uzmanlık eksikliği, insan ticareti gibi karmaşık suçların cezalandırılması için gereken beceri ve imkanları kısıtladı” ifadeleri kullanıldı.
[Samanyolu Haber] 26.6.2020
Türkiye'de işkence suçları örtülüyor
Bugün 26 Haziran Birleşmiş Milletler (BM) İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü.
Birleşmiş Milletler (BM) İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü sebebiyle İnsan Hakları konusundaki çalışmalarıyla tanınan HRD (Human Rights Defenders) bir açıklama yayımladı.
İŞTE AÇIKLAMANIN TAM METNİ
Bugün 26 Haziran, "İşkence Mağdurlarıyla Uluslararası Dayanışma Günü". HRD (Human Rights Defenders) olarak, bugünün önemine binaen, başta Türkiye’de olmak üzere tüm dünyada işkenceye maruz kalmış kişilerle dayanışma içerisinde aşağıdaki hususlara dikkatinizi çekmek istiyoruz:
İşkence, temel insani değerleri göz ardı eden, bireyi bir nesne seviyesine indirgeyen, hiçbir şekilde meşru gösterilemez korkunç bir eylemdir. İşkence insanlık için utanç verici uygulama olup, delil ve itiraflara ulaşmak amacıyla “resmi görevliler” tarafından veya talimatıyla uygulanan evrensel bir suçtur. Uluslararası hukuken mutlak bir şekilde yasak olan işkence suçunun zaman aşımı yoktur.
Türkiye’de özellikle askeri ve siyasi darbeler sonrası işkence vakaları yoğun bir şekilde kaydedilmektedir. 80’li ve 90’lı yıllarda özellikle Doğu ve Gündeydoğu Anadolu’da yaşanan işkence vakaları toplumda derin yaralar bırakmış ve nesiller arası toplum huzurunu baltalamıştır.
Her ne kadar, 2000’li yıllarda işkence vakaları azaldıysa ve işkencecilerin hukuk önünde cevap vermelerine yönelik adımlar atıldıysa da son yıllarda bu kazanımların hiçe sayıldığını ve artan işkence vakalarına hep birlikte şahit olmaktayız.
Türkiye’deki Erdoğan rejimi, 2013 Gezi gösterileri, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonları ve 15 Temmuz 2016 sonrasında giderek artan bir şekilde otoriter yöntemlerini pekiştirerek, kendisine muhalif olan toplumun tüm kesimlerini hedef almıştır. “Allah’ın bir lütfu” olarak adlandırdığı 15 Temmuz sahte darbe girişimi, OHAL ve sonrasındaki uygulamaları ile Erdoğan, amaçladığı dikta rejimini hergün daha emin adımlarla uygulamaya koymuştur.
Kuvvetler ayrılığı ilkesini, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığını çiğneyen Erdoğan rejimi Türkiye’deki tüm toplumsal kesimleri kontrol altında tutmak istemektedir. Öte yandan, devletin ve özel kuruluşların tüm imkanlarıyla propaganda yaparak Hizmet Hareketini günah keçisine çevirmeye devam etmektedir.
Türkiye’de, ne yazık ki, taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden kaynaklı işkenceyi önleme mekanizmalarını aktif bir şekilde kullanmamaktadır.
Uzun ve haksız tutukluluk süreleri, Yasal danışma alma hakkının engellenmesi ve bu alanda mahremiyetin hiçe sayılması, işkenceyi önleme mekanizmalarının işlevsiz hale getirilmesi ve doktor raporlarının alınamaması, Türkiye’deki işkencenin ispati olmuştur.
İfade ve itiraf almak için yapılan işkenceler, başta BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Raporları olmak üzere uluslararası kuruluşlarının da raporlarına konu olmuştur. Türkiye’de unutulduğunu sandığımız suda boğma, elektrik şoku, cinsel istismar ve tecavüz gibi işkence yöntemleri tekrar hortlamıştır.
OHAL Dönemi KHK’lar (667-668-696 Sayılı KHK’lar), kamu görevlilerinin ve sivillerinin Devleti korumak bahanesiyle işledikleri her türlü suçu cezasız bırakmaktadır. Bu KHK’lar sonra Parlamento tarafından onaylandı ve kalıcı yasalar haline geldi (6749, 6755, 7079 sayılı kanun). Bu yasalar uyarınca, İstanbul ve Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı, işkence mağdurlarının şikayetleriyle ilgili olarak kovuşturma yapılmamasına karar vermiştir.
Türkiye, yalnızca işkence iddialarını soruşturmak için yetkili yargı organlarından yoksun değil, aynı zamanda işkencenin kanıtlarını gizlemek içinde yoğun mesai içindedir. Örneğin, basına da sızan gizli bir belgede, Emniyet Genel Müdürlüğü 81 İl Emniyet Müdürlüklerine işkence izlerini örtme talimatı göndermiştir. Bu talimata gerekçe ise Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi tarafından gerçekleştirecek bir ziyaret olmuştur.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Raporları ve Human Rights Watch, işkence eylemlerini ve diğer kötü muamele biçimlerini belgelemek ve araştırmak için yaptığı çalışmalarda, halk nezdindeki yaygın korku ve zorlayıcı bir iklimi de vurgulamaktadır. Ayrıca, Türk Hükümeti Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesinin 2016-2017-2018 ve 2019 raporlarının da yayınlamasını önlemektedir.
2016 yılından bu yana Türkiye'de 26 vatandaşın zorla kaçırılma vakası bulunmaktadır. Daha sonra bulunulan bu insanların ailelerine verdikleri ifadeler, savunma haklarından mahrumiyetleri ve mahkemelerde ki tutanaklardan çok ağır işkence altında kaldıkları anlaşılmaktadır. Geçmiş donemin beyaz Toroslarının yerini maalesef bugün siyah Transportorlar almıştır. Mağdurların aylarca hangi koşullarda ve nerede oldukları bilinmemektedir. İşkence ve diğer kötü muamelelere maruz kaldıkları muhakkaktır.
Erdoğan Rejimi tarafından organize edilen kaçırılma ve kaybetme eylemleri sadece Türkiye sınırları içinde değil, yurtdışında yaşayan vatandaşları da hedef almaktadır. Türk Dışişleri Bakanı, 18 ülkeden MİT tarafından 100 kişinin kaçırılması konusunda övünmektedir. Bu insanların ağır işkencelere maruz kaldığı bilinmektedir.
Tüm bu bilgiler ışığında, sözde darbe girişimi sonrasında gerçekleştirilen Hizmet Hareketini ve gönüllüleri basta olmak üzere tüm muhalifleri hedef alan sistematik ve yaygın işkence uygulamaları karşısında, uluslararası hukuk normları ile Federal Almanya Cumhuriyeti’nin ilgili yasaları çerçevesinde İnsanlığa Karşı Suç Niteliği taşıyan bu suçlara ilişkin başlatmış olduğumuz hukuki süreç devam etmektedir.
Son zamanlarda Almanya’da Suriye de adı işkenceye karışan iki asker ve bir doktor hakkında Evrensel Yargı kapsamında açılan davalar, işkencenin evrensel ve zamanaşımı olmayan suçlar olduğu ve faillerinin er geç dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar yargıdan kaçamayacaklarının en bariz göstergesi olmuştur.
Bugün, bu vesile ile Erdoğan Rejimine hizmet eden ve bu suçları işleyen kişilere karşı soruşturma açılmasını talebimizi yeniliyoruz. Türkiye’deki sistematik, yaygın işkence uygulamalarının ve diğer kötü muamelenin durdurulmasının temini, ayrıca faillerinin adalete hesap vermesi için çağrıda bulunmaktayız.
HRD, (Human Rights Defenders) olarak bu amaçla çalışmalarımızı sürdürmeyi, mazlum ve mağdurlar adına bir borç bilmekte ve bu mesuliyet duygusu ile hareket etmekteyiz.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur."
[Samanyolu Haber] 26.6.2020
Birleşmiş Milletler (BM) İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü sebebiyle İnsan Hakları konusundaki çalışmalarıyla tanınan HRD (Human Rights Defenders) bir açıklama yayımladı.
İŞTE AÇIKLAMANIN TAM METNİ
Bugün 26 Haziran, "İşkence Mağdurlarıyla Uluslararası Dayanışma Günü". HRD (Human Rights Defenders) olarak, bugünün önemine binaen, başta Türkiye’de olmak üzere tüm dünyada işkenceye maruz kalmış kişilerle dayanışma içerisinde aşağıdaki hususlara dikkatinizi çekmek istiyoruz:
İşkence, temel insani değerleri göz ardı eden, bireyi bir nesne seviyesine indirgeyen, hiçbir şekilde meşru gösterilemez korkunç bir eylemdir. İşkence insanlık için utanç verici uygulama olup, delil ve itiraflara ulaşmak amacıyla “resmi görevliler” tarafından veya talimatıyla uygulanan evrensel bir suçtur. Uluslararası hukuken mutlak bir şekilde yasak olan işkence suçunun zaman aşımı yoktur.
Türkiye’de özellikle askeri ve siyasi darbeler sonrası işkence vakaları yoğun bir şekilde kaydedilmektedir. 80’li ve 90’lı yıllarda özellikle Doğu ve Gündeydoğu Anadolu’da yaşanan işkence vakaları toplumda derin yaralar bırakmış ve nesiller arası toplum huzurunu baltalamıştır.
Her ne kadar, 2000’li yıllarda işkence vakaları azaldıysa ve işkencecilerin hukuk önünde cevap vermelerine yönelik adımlar atıldıysa da son yıllarda bu kazanımların hiçe sayıldığını ve artan işkence vakalarına hep birlikte şahit olmaktayız.
Türkiye’deki Erdoğan rejimi, 2013 Gezi gösterileri, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonları ve 15 Temmuz 2016 sonrasında giderek artan bir şekilde otoriter yöntemlerini pekiştirerek, kendisine muhalif olan toplumun tüm kesimlerini hedef almıştır. “Allah’ın bir lütfu” olarak adlandırdığı 15 Temmuz sahte darbe girişimi, OHAL ve sonrasındaki uygulamaları ile Erdoğan, amaçladığı dikta rejimini hergün daha emin adımlarla uygulamaya koymuştur.
Kuvvetler ayrılığı ilkesini, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığını çiğneyen Erdoğan rejimi Türkiye’deki tüm toplumsal kesimleri kontrol altında tutmak istemektedir. Öte yandan, devletin ve özel kuruluşların tüm imkanlarıyla propaganda yaparak Hizmet Hareketini günah keçisine çevirmeye devam etmektedir.
Türkiye’de, ne yazık ki, taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden kaynaklı işkenceyi önleme mekanizmalarını aktif bir şekilde kullanmamaktadır.
Uzun ve haksız tutukluluk süreleri, Yasal danışma alma hakkının engellenmesi ve bu alanda mahremiyetin hiçe sayılması, işkenceyi önleme mekanizmalarının işlevsiz hale getirilmesi ve doktor raporlarının alınamaması, Türkiye’deki işkencenin ispati olmuştur.
İfade ve itiraf almak için yapılan işkenceler, başta BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Raporları olmak üzere uluslararası kuruluşlarının da raporlarına konu olmuştur. Türkiye’de unutulduğunu sandığımız suda boğma, elektrik şoku, cinsel istismar ve tecavüz gibi işkence yöntemleri tekrar hortlamıştır.
OHAL Dönemi KHK’lar (667-668-696 Sayılı KHK’lar), kamu görevlilerinin ve sivillerinin Devleti korumak bahanesiyle işledikleri her türlü suçu cezasız bırakmaktadır. Bu KHK’lar sonra Parlamento tarafından onaylandı ve kalıcı yasalar haline geldi (6749, 6755, 7079 sayılı kanun). Bu yasalar uyarınca, İstanbul ve Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı, işkence mağdurlarının şikayetleriyle ilgili olarak kovuşturma yapılmamasına karar vermiştir.
Türkiye, yalnızca işkence iddialarını soruşturmak için yetkili yargı organlarından yoksun değil, aynı zamanda işkencenin kanıtlarını gizlemek içinde yoğun mesai içindedir. Örneğin, basına da sızan gizli bir belgede, Emniyet Genel Müdürlüğü 81 İl Emniyet Müdürlüklerine işkence izlerini örtme talimatı göndermiştir. Bu talimata gerekçe ise Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi tarafından gerçekleştirecek bir ziyaret olmuştur.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Raporları ve Human Rights Watch, işkence eylemlerini ve diğer kötü muamele biçimlerini belgelemek ve araştırmak için yaptığı çalışmalarda, halk nezdindeki yaygın korku ve zorlayıcı bir iklimi de vurgulamaktadır. Ayrıca, Türk Hükümeti Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesinin 2016-2017-2018 ve 2019 raporlarının da yayınlamasını önlemektedir.
2016 yılından bu yana Türkiye'de 26 vatandaşın zorla kaçırılma vakası bulunmaktadır. Daha sonra bulunulan bu insanların ailelerine verdikleri ifadeler, savunma haklarından mahrumiyetleri ve mahkemelerde ki tutanaklardan çok ağır işkence altında kaldıkları anlaşılmaktadır. Geçmiş donemin beyaz Toroslarının yerini maalesef bugün siyah Transportorlar almıştır. Mağdurların aylarca hangi koşullarda ve nerede oldukları bilinmemektedir. İşkence ve diğer kötü muamelelere maruz kaldıkları muhakkaktır.
Erdoğan Rejimi tarafından organize edilen kaçırılma ve kaybetme eylemleri sadece Türkiye sınırları içinde değil, yurtdışında yaşayan vatandaşları da hedef almaktadır. Türk Dışişleri Bakanı, 18 ülkeden MİT tarafından 100 kişinin kaçırılması konusunda övünmektedir. Bu insanların ağır işkencelere maruz kaldığı bilinmektedir.
Tüm bu bilgiler ışığında, sözde darbe girişimi sonrasında gerçekleştirilen Hizmet Hareketini ve gönüllüleri basta olmak üzere tüm muhalifleri hedef alan sistematik ve yaygın işkence uygulamaları karşısında, uluslararası hukuk normları ile Federal Almanya Cumhuriyeti’nin ilgili yasaları çerçevesinde İnsanlığa Karşı Suç Niteliği taşıyan bu suçlara ilişkin başlatmış olduğumuz hukuki süreç devam etmektedir.
Son zamanlarda Almanya’da Suriye de adı işkenceye karışan iki asker ve bir doktor hakkında Evrensel Yargı kapsamında açılan davalar, işkencenin evrensel ve zamanaşımı olmayan suçlar olduğu ve faillerinin er geç dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar yargıdan kaçamayacaklarının en bariz göstergesi olmuştur.
Bugün, bu vesile ile Erdoğan Rejimine hizmet eden ve bu suçları işleyen kişilere karşı soruşturma açılmasını talebimizi yeniliyoruz. Türkiye’deki sistematik, yaygın işkence uygulamalarının ve diğer kötü muamelenin durdurulmasının temini, ayrıca faillerinin adalete hesap vermesi için çağrıda bulunmaktayız.
HRD, (Human Rights Defenders) olarak bu amaçla çalışmalarımızı sürdürmeyi, mazlum ve mağdurlar adına bir borç bilmekte ve bu mesuliyet duygusu ile hareket etmekteyiz.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur."
[Samanyolu Haber] 26.6.2020
İnsanlık için utanç verici bir suç: İşkence
Türkiye’de unutuldu diye bakılan suda boğma, elektrik şoku, cinsel istismar ve tecavüz gibi işkence yöntemleri tekrar hortladı
"İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme"si, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 1984'te kabul edildi ve yeterli sayıda devlet tarafından imzalanmasının ardından 26 Haziran 1987'de yürürlüğe girdi.
Bu tarihten 10 yıl sonra, BM Genel Kurulu, işkencenin tamamen ortadan kaldırılması ve işkence mağdurlarına destek amacıyla 1997'de, 26 Haziran'ı "İşkence Mağdurlarıyla Uluslararası Dayanışma Günü" ilan etti.
BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 5'inci ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3'üncü maddesine göre, insanlık dışı bir cezalandırma ve yıldırma aracı olarak uygulanan işkence mutlak şekilde yasaklandı.
Ancak insan hakları örgütlerinin ve uluslararası kuruluşların pek çok ülkede sistematik işkenceye ilişkin ortaya koyduğu raporlar, insan haklarını hiçe sayan işkencenin dünya genelinde önlenemediğini gösteriyor.
HRD (Human Rights Defenders) başta Türkiye’de olmak üzere tüm dünyada işkenceye maruz kalmış kişilerle dayanışma içerisinde olmak için bazı afişler hazırladı.
İşkencenin insanlık için utanç verici bir suç olduğuna dikkat çekilen afişlerde Uluslararası hukuken mutlak bir şekilde yasak olan işkence suçunun zaman aşımı olmadığı vurgulandı.
Türkiye’de unutuldu diye bakılan suda boğma, elektrik şoku, cinsel istismar ve tecavüz gibi işkence yöntemlerine de dikkat çekildi.
[Samanyolu Haber] 26.6.2020
"İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme"si, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 1984'te kabul edildi ve yeterli sayıda devlet tarafından imzalanmasının ardından 26 Haziran 1987'de yürürlüğe girdi.
Bu tarihten 10 yıl sonra, BM Genel Kurulu, işkencenin tamamen ortadan kaldırılması ve işkence mağdurlarına destek amacıyla 1997'de, 26 Haziran'ı "İşkence Mağdurlarıyla Uluslararası Dayanışma Günü" ilan etti.
BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 5'inci ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3'üncü maddesine göre, insanlık dışı bir cezalandırma ve yıldırma aracı olarak uygulanan işkence mutlak şekilde yasaklandı.
Ancak insan hakları örgütlerinin ve uluslararası kuruluşların pek çok ülkede sistematik işkenceye ilişkin ortaya koyduğu raporlar, insan haklarını hiçe sayan işkencenin dünya genelinde önlenemediğini gösteriyor.
HRD (Human Rights Defenders) başta Türkiye’de olmak üzere tüm dünyada işkenceye maruz kalmış kişilerle dayanışma içerisinde olmak için bazı afişler hazırladı.
İşkencenin insanlık için utanç verici bir suç olduğuna dikkat çekilen afişlerde Uluslararası hukuken mutlak bir şekilde yasak olan işkence suçunun zaman aşımı olmadığı vurgulandı.
Türkiye’de unutuldu diye bakılan suda boğma, elektrik şoku, cinsel istismar ve tecavüz gibi işkence yöntemlerine de dikkat çekildi.
[Samanyolu Haber] 26.6.2020
Turkcell gasp edildi! [Turhan Bozkurt]
Müteşebbis Murat Vargı, Amerika dönüşünde o günler için duyan herkese uzaylılar kadar yabancı gelen cep telefonuna yatırımcı bulabilmek maksadıyla Türkiye’de kapı kapı dolaşmıştı.
Koç’tan “fizibıl değil” cevabını alan Vargı, Sabancı Holding’in patronu Sakıp Sabancı ile de görüşmüştü.
Sabancı, “Uydu telefonları ne kadar tuttu ki bu tutsun Murat Bey. Bunlar boş işler.” dediğine daha sonra bin pişman olsa da Vargı, Mehmet Emin Karamehmet ile çoktan el sıkışmıştı.
MURAT VARGI’YA “EVET” DİYEN O İSİM: MEHMET EMİN KARAMEHMET
Bir dönem piyasa değeri 15 milyar dolara kadar yükselen Turkcell için ilk adım 1994 yılının Şubat ayında atılmıştı.
Murat Vargı ve bankacı Mehmet Emin Karamehmet telekomünikasyon sektöründe dünya markası olma gayesi ile İsveç-Finlandiya ortaklığındaki TeliaSonera'yı da yanlarına almıştı.
Sonera Holding, Çukurova Grubu ve MV Holding ittifakı geçen hafta itibarıyla hazin bir final sahnesi ile dağıldı.
“Paralel Hazine” gibi çalışan Türkiye Varlık Fonu (TVF) marifeti ile 30 milyondan fazla cep telefonu abonesine hizmet veren Turkcell’de hükûmet artık imtiyazlı ortak oldu.
Yıllardır Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) eski bakan ve milletvekilleri tarafından idare edilen şirkette TeliaSonera’nın yüzde 24,02’lik payının Ruslara devredilmesinin sebebi ortaklar arasındaki ihtilaflardan çok daha derinlerde yatıyor.
TELİASONERA NİYE ZARARINA SATTI?
TeliaSonera’nın 2005’te 3,5 milyar dolara satmadığı hisseyi 15 sene sonra 530 milyon dolara satmasının ticari bir tarafı olabilir mi? Bir şirket durup dururken payına düşen hisseyi niye bu kadar ucuza satar ki!
Emrivaki ile yapılan hisse devri ile Turkcell’de ortaklık yapısı şu şekilde: TVF yüzde 26,2, Rus IMTIS Holding / LetterOne yüzde 24,8 ve halka açık yüzde 48,95, Çukurova Holding yüzde 0,05.
Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş oldu. Hem İskandinavlar hem de Mehmet Emin Karamehmet Turkcell’den tasfiye edilmiştir. Artık Ruslarla AKP hükûmeti el ele kol kola Turkcell’i idare edecek.
Turkcell Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Aksu oldu - Digital Age
Turcell'de yönetim kurulu başkanlığı koltuğunda Hazine Bakanı Berat Albayrak'ın yardımcısı Bülent Aksu oturuyor.
TÜRKİYE'DE MÜLKİYET HAKKI KÂĞIT ÜZERİNDE KALDI
Gelinen noktada Karamehmet’in geçmişte verdiği hatalı kararların payını mahfuz tutmak kaydı ile kimsenin telaffuz edemediği acı hakikate temas etmek istiyorum.
Türkiye’de serbest piyasa, mülkiyet hakkı ya da teşebbüs hürriyeti gibi kavramların hükmü kalmamıştır.
Nasıl ki Doğa Koleji, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Vakfı tarafından 700 milyon TL’ye yakın borcu ile devralınıp AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın okul zincirine bir halka olarak ilave edildiyse Turkcell de kamulaştırıldı.
Bir başka ifade ile AKP’nin fiili mülkiyetine geçti.
Halihazırda 7 kişilik yönetim kurulunda AKP’li 5 isim var: Bülent Aksu (Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın yardımcısı), Hüseyin Aydın (Ziraat Bankası Genel Müdürü), Afif Demirkıran (Üç dönem milletvekili olarak seçildi) ve Nail Olpak (AKP’nin arka bahçesi Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) eski başkanı) AKP’nin istediği ile her kararı geçirebilecek isimler.
Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet, Erdoğan'dan birkaç defa Turkcell için yardım istemişti. Ancak bu talebi kendi aleyhine koz olarak kullanıldı.
AKP, TURKCELL’İ SİNSİ BİR PLANLA ELE GEÇİRDİ
Bağımsız üye kontenjanından tayin edilen Tahsin Yazar da Enerji Bakanı Fatih Dönmez’in müşaviri. Kalan iki yabancı üyeden biri TeliaSonera, diğer Rus IMTIS’i temsil ediyor.
İki üyenin göstermelik olmaktan öte hükmü yok. Zaten son hisse devri ile TeliaSonera tek koltuğu da kaybetti.
İmtiyazlı hisselerin mülkiyeti AKP ile Ruslar arasında taksim edilen Turkcell’de taraflara hep aba altından sopa gösterildi.
Turkcell'de ortaklar arasındaki ihtilafı tarafsız kalarak çözmek yerine adeta birbirlerine düşürecek şekilde istismar eden AKP hükûmeti muradına erdi.
Önce Karamehmet talimatla hareket eden mahkemelerde önce 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ceza tekrir-i muhakeme ile daha sonra 7 yıl 1 ay hapis cezasına indirildi.
TURKCELL'DE HİSSE DEVRİ KARAMEHMET’E ŞANTAJIN SONUCU
Böylece Turkcell’in banisinin ipleri AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eline geçti.
Yargıtay’ın tescil ettiği cezanın infazı iki defa tehir edildi. 76 yaşındaki Karamehmet’in önüne iki şık konuldu: Ya hapse girecekti ya da Turkcell’de bütün haklarından feragat edecekti.
AKP’nin çok ustalaştığı şekilde Karamehmet’e nazik bir dille şantaj yapıldı.
Kentbank Davası’nı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) kazanan Mustafa Süzer değil 4,5 milyar dolar tazminatı geri almak, Erdoğan’a verdiği “feragatname” ile kendini hapse girmekten zor kurtarmıştı.
Karamehmet de benzer şekilde Turkcell’i feda etmek mecburiyetinde kaldı.
Oysa herhangi bir yandaş müteahhite tahsis edilen kredilerin onda biri kadar kredi tahsis edilseydi Karamehmet hem Ziraat Bankası'na hem de Ruslara olan borcunu rahatlıkla ödeyebilirdi.
Karamehmet kanser tedavisi devam ederken demir parmaklıklar arkasına gönderilirse bir daha asla gün yüzü göremeyeceğinin farkındaydı.
İŞADAMLARINA BAZEN İHALE BAZEN SOPA!
Yeni rejimde devlet ile özel sektör arasındaki münasebetler böyle. İşadamlarına mafyadan hâllice bir muamele reva görülüyor.
Bir tarafta ihale ile satın alınan yandaş işadamları, diğer tarafta da malı-mülkü gasp edilerek sindirilen mağdur ve mazlum işadamları....
Karamehmet’in Pamukbank’ta dönemin hükûmetinin ricası üzerine Fiskobirlik’e verdiği 700 milyon dolar krediyi tahsil edemeyince battığını bir kenara not edelim...
Karamehmet, kredi için “Garantör biziz.” diyen Hazine ve Merkez Bankası’nın daha sonra bu sözleri unuttuğunu bana anlatmıştı.
Karamehmet kendilerinin devlet eliyle batırıldığını şöyle dile getirmişti: “1999 senesinde Uluslararası Para Fonu (IMF) Türkiye’de olduğu için Fiskobirlik’in fındık paraları ödenemiyordu. Devlet bizden Fiskobirlik’e para vermemizi istedi. Fakat o zamanki kanuna göre özel bankalar devlet şirketlerine kredi veremiyordu. Bunun üzerine kanun değişti. Biz bunun üzerine Fiskobirlik’e para verdik. Bu para 2002 senesine kadar son 4 sene faiz çalıştırılmadan ödenmedi. Ben zamanın Maliye Bakanı Kemal Derviş’e gittim. ‘Bize 15 senelik sıfır faizli 15 sene sonra ödenecek devlet bonosu verin’ dedim. Derviş, ‘2 ay sonra veririz’ dedi. 2 ay sonra hiç ödenmedi. Pamukbank, bize ait Yapı Kredi’ye devir olduktan sonra da ödenmedi. Biz her şeyimizi satarak 2 sene içinde bütün her şeyimizi satarak ödedik.”
BORCUNU ÖDEMEYEN DEVLET BİR DE…
Karamehmet’e o gün kanunu değiştirip Fiskobirlik’e 700 milyon dolar kredi tahsis ettiren devlet bu parayı ödemeyince Pamukbank battı.
Karamehmet’in Digitürk’ten Show TV’ye, Yapı Kredi’den Turkcell’e Türkiye’nin en büyük markalarını kaybetmesinin başlangıcı böyle olmuştu.
Devlet verdiği sözü tutmadığı gibi daha sonra Karamehmet’i “dolandırıcı” diye cezalandırdı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin genlerine sirayet eden ve 10 yılda bir nükseden “gasp ya da el koyma alışkanlığı” Erdoğan gibi avcı bir siyasetçinin elinde iki ucu keskin bir kılıca döndü.
Ne de olsa Türkiye’yi aile şirketi gibi idare edeceğini söylemiş ve halkın yüzde 52’si “evet” diyerek kendisini başkan seçmişti.
MUHALEFET HÂLÂ TEHLİKENİN FARKINDA DEĞİL
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün hemen akabinde Olağanüsta Hâl (OHAL) döneminde tozun dumanın ortasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçen ilk kanun “Paralel Hazine” TVF hakkındaki kanun değil miydi?
Darbe tiyatrosunun kimin işine yaradığını anlamak için bile sadece bu kanunu incelemek kâfidir.
Servet transferinin, AKP’nin kendi zenginlerini türetme hamlesinin hâlâ idrâk edemeyen muhalefet Erdoğan’ın her gün eline tutuşdurduğu bir başka renkli misketle oyalanıp duruyor.
TVF kurulurken tweet atmaktan öte geçemeyen muhalefet partilerinin temsilcileri şimdi TVF’nin esrarengiz işlemlerine, Turkcell’de ne olup bittiğine dair soru önergeleri veriyor.
Her nev’i teftişten muaf kılınmış TVF o sorulara niye cevap versin ki! Turkcell’in yönetim kurulundaki mimli isimler bile işin mahiyetini ortaya koymaya yeter de artar.
Kimse kabul etmek istemese de Türkiye’de Erdoğan’ın gözüne kestirdiği bir şirketin ya da işadamının ayakta kalma ihtimali kalmamıştır.
Bakınız Turkcell’in ve Karamehmet’in hazin sonuna...
[Turhan Bozkurt] 26.6.2020 [Samanyolu Haber]
Koç’tan “fizibıl değil” cevabını alan Vargı, Sabancı Holding’in patronu Sakıp Sabancı ile de görüşmüştü.
Sabancı, “Uydu telefonları ne kadar tuttu ki bu tutsun Murat Bey. Bunlar boş işler.” dediğine daha sonra bin pişman olsa da Vargı, Mehmet Emin Karamehmet ile çoktan el sıkışmıştı.
MURAT VARGI’YA “EVET” DİYEN O İSİM: MEHMET EMİN KARAMEHMET
Bir dönem piyasa değeri 15 milyar dolara kadar yükselen Turkcell için ilk adım 1994 yılının Şubat ayında atılmıştı.
Murat Vargı ve bankacı Mehmet Emin Karamehmet telekomünikasyon sektöründe dünya markası olma gayesi ile İsveç-Finlandiya ortaklığındaki TeliaSonera'yı da yanlarına almıştı.
Sonera Holding, Çukurova Grubu ve MV Holding ittifakı geçen hafta itibarıyla hazin bir final sahnesi ile dağıldı.
“Paralel Hazine” gibi çalışan Türkiye Varlık Fonu (TVF) marifeti ile 30 milyondan fazla cep telefonu abonesine hizmet veren Turkcell’de hükûmet artık imtiyazlı ortak oldu.
Yıllardır Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) eski bakan ve milletvekilleri tarafından idare edilen şirkette TeliaSonera’nın yüzde 24,02’lik payının Ruslara devredilmesinin sebebi ortaklar arasındaki ihtilaflardan çok daha derinlerde yatıyor.
TELİASONERA NİYE ZARARINA SATTI?
TeliaSonera’nın 2005’te 3,5 milyar dolara satmadığı hisseyi 15 sene sonra 530 milyon dolara satmasının ticari bir tarafı olabilir mi? Bir şirket durup dururken payına düşen hisseyi niye bu kadar ucuza satar ki!
Emrivaki ile yapılan hisse devri ile Turkcell’de ortaklık yapısı şu şekilde: TVF yüzde 26,2, Rus IMTIS Holding / LetterOne yüzde 24,8 ve halka açık yüzde 48,95, Çukurova Holding yüzde 0,05.
Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş oldu. Hem İskandinavlar hem de Mehmet Emin Karamehmet Turkcell’den tasfiye edilmiştir. Artık Ruslarla AKP hükûmeti el ele kol kola Turkcell’i idare edecek.
Turkcell Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Aksu oldu - Digital Age
Turcell'de yönetim kurulu başkanlığı koltuğunda Hazine Bakanı Berat Albayrak'ın yardımcısı Bülent Aksu oturuyor.
TÜRKİYE'DE MÜLKİYET HAKKI KÂĞIT ÜZERİNDE KALDI
Gelinen noktada Karamehmet’in geçmişte verdiği hatalı kararların payını mahfuz tutmak kaydı ile kimsenin telaffuz edemediği acı hakikate temas etmek istiyorum.
Türkiye’de serbest piyasa, mülkiyet hakkı ya da teşebbüs hürriyeti gibi kavramların hükmü kalmamıştır.
Nasıl ki Doğa Koleji, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Vakfı tarafından 700 milyon TL’ye yakın borcu ile devralınıp AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın okul zincirine bir halka olarak ilave edildiyse Turkcell de kamulaştırıldı.
Bir başka ifade ile AKP’nin fiili mülkiyetine geçti.
Halihazırda 7 kişilik yönetim kurulunda AKP’li 5 isim var: Bülent Aksu (Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın yardımcısı), Hüseyin Aydın (Ziraat Bankası Genel Müdürü), Afif Demirkıran (Üç dönem milletvekili olarak seçildi) ve Nail Olpak (AKP’nin arka bahçesi Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) eski başkanı) AKP’nin istediği ile her kararı geçirebilecek isimler.
Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet, Erdoğan'dan birkaç defa Turkcell için yardım istemişti. Ancak bu talebi kendi aleyhine koz olarak kullanıldı.
AKP, TURKCELL’İ SİNSİ BİR PLANLA ELE GEÇİRDİ
Bağımsız üye kontenjanından tayin edilen Tahsin Yazar da Enerji Bakanı Fatih Dönmez’in müşaviri. Kalan iki yabancı üyeden biri TeliaSonera, diğer Rus IMTIS’i temsil ediyor.
İki üyenin göstermelik olmaktan öte hükmü yok. Zaten son hisse devri ile TeliaSonera tek koltuğu da kaybetti.
İmtiyazlı hisselerin mülkiyeti AKP ile Ruslar arasında taksim edilen Turkcell’de taraflara hep aba altından sopa gösterildi.
Turkcell'de ortaklar arasındaki ihtilafı tarafsız kalarak çözmek yerine adeta birbirlerine düşürecek şekilde istismar eden AKP hükûmeti muradına erdi.
Önce Karamehmet talimatla hareket eden mahkemelerde önce 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ceza tekrir-i muhakeme ile daha sonra 7 yıl 1 ay hapis cezasına indirildi.
TURKCELL'DE HİSSE DEVRİ KARAMEHMET’E ŞANTAJIN SONUCU
Böylece Turkcell’in banisinin ipleri AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eline geçti.
Yargıtay’ın tescil ettiği cezanın infazı iki defa tehir edildi. 76 yaşındaki Karamehmet’in önüne iki şık konuldu: Ya hapse girecekti ya da Turkcell’de bütün haklarından feragat edecekti.
AKP’nin çok ustalaştığı şekilde Karamehmet’e nazik bir dille şantaj yapıldı.
Kentbank Davası’nı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) kazanan Mustafa Süzer değil 4,5 milyar dolar tazminatı geri almak, Erdoğan’a verdiği “feragatname” ile kendini hapse girmekten zor kurtarmıştı.
Karamehmet de benzer şekilde Turkcell’i feda etmek mecburiyetinde kaldı.
Oysa herhangi bir yandaş müteahhite tahsis edilen kredilerin onda biri kadar kredi tahsis edilseydi Karamehmet hem Ziraat Bankası'na hem de Ruslara olan borcunu rahatlıkla ödeyebilirdi.
Karamehmet kanser tedavisi devam ederken demir parmaklıklar arkasına gönderilirse bir daha asla gün yüzü göremeyeceğinin farkındaydı.
İŞADAMLARINA BAZEN İHALE BAZEN SOPA!
Yeni rejimde devlet ile özel sektör arasındaki münasebetler böyle. İşadamlarına mafyadan hâllice bir muamele reva görülüyor.
Bir tarafta ihale ile satın alınan yandaş işadamları, diğer tarafta da malı-mülkü gasp edilerek sindirilen mağdur ve mazlum işadamları....
Karamehmet’in Pamukbank’ta dönemin hükûmetinin ricası üzerine Fiskobirlik’e verdiği 700 milyon dolar krediyi tahsil edemeyince battığını bir kenara not edelim...
Karamehmet, kredi için “Garantör biziz.” diyen Hazine ve Merkez Bankası’nın daha sonra bu sözleri unuttuğunu bana anlatmıştı.
Karamehmet kendilerinin devlet eliyle batırıldığını şöyle dile getirmişti: “1999 senesinde Uluslararası Para Fonu (IMF) Türkiye’de olduğu için Fiskobirlik’in fındık paraları ödenemiyordu. Devlet bizden Fiskobirlik’e para vermemizi istedi. Fakat o zamanki kanuna göre özel bankalar devlet şirketlerine kredi veremiyordu. Bunun üzerine kanun değişti. Biz bunun üzerine Fiskobirlik’e para verdik. Bu para 2002 senesine kadar son 4 sene faiz çalıştırılmadan ödenmedi. Ben zamanın Maliye Bakanı Kemal Derviş’e gittim. ‘Bize 15 senelik sıfır faizli 15 sene sonra ödenecek devlet bonosu verin’ dedim. Derviş, ‘2 ay sonra veririz’ dedi. 2 ay sonra hiç ödenmedi. Pamukbank, bize ait Yapı Kredi’ye devir olduktan sonra da ödenmedi. Biz her şeyimizi satarak 2 sene içinde bütün her şeyimizi satarak ödedik.”
BORCUNU ÖDEMEYEN DEVLET BİR DE…
Karamehmet’e o gün kanunu değiştirip Fiskobirlik’e 700 milyon dolar kredi tahsis ettiren devlet bu parayı ödemeyince Pamukbank battı.
Karamehmet’in Digitürk’ten Show TV’ye, Yapı Kredi’den Turkcell’e Türkiye’nin en büyük markalarını kaybetmesinin başlangıcı böyle olmuştu.
Devlet verdiği sözü tutmadığı gibi daha sonra Karamehmet’i “dolandırıcı” diye cezalandırdı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin genlerine sirayet eden ve 10 yılda bir nükseden “gasp ya da el koyma alışkanlığı” Erdoğan gibi avcı bir siyasetçinin elinde iki ucu keskin bir kılıca döndü.
Ne de olsa Türkiye’yi aile şirketi gibi idare edeceğini söylemiş ve halkın yüzde 52’si “evet” diyerek kendisini başkan seçmişti.
MUHALEFET HÂLÂ TEHLİKENİN FARKINDA DEĞİL
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün hemen akabinde Olağanüsta Hâl (OHAL) döneminde tozun dumanın ortasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçen ilk kanun “Paralel Hazine” TVF hakkındaki kanun değil miydi?
Darbe tiyatrosunun kimin işine yaradığını anlamak için bile sadece bu kanunu incelemek kâfidir.
Servet transferinin, AKP’nin kendi zenginlerini türetme hamlesinin hâlâ idrâk edemeyen muhalefet Erdoğan’ın her gün eline tutuşdurduğu bir başka renkli misketle oyalanıp duruyor.
TVF kurulurken tweet atmaktan öte geçemeyen muhalefet partilerinin temsilcileri şimdi TVF’nin esrarengiz işlemlerine, Turkcell’de ne olup bittiğine dair soru önergeleri veriyor.
Her nev’i teftişten muaf kılınmış TVF o sorulara niye cevap versin ki! Turkcell’in yönetim kurulundaki mimli isimler bile işin mahiyetini ortaya koymaya yeter de artar.
Kimse kabul etmek istemese de Türkiye’de Erdoğan’ın gözüne kestirdiği bir şirketin ya da işadamının ayakta kalma ihtimali kalmamıştır.
Bakınız Turkcell’in ve Karamehmet’in hazin sonuna...
[Turhan Bozkurt] 26.6.2020 [Samanyolu Haber]
Vefat eden çocuklar anne-babasına şefaat eder mi? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Büluğ çağına girmeden vefat eden çocuğun cenaze namazı kılınır mı? Kılınırsa bunun hikmeti nedir? Vefat eden çocuklar anne-babasına şefaat eder mi?” (Seniha Y.)
Dünyaya canlı olarak gelip vefat eden bir çocuğun gerekli olan techiz ve tekfin işleri yapılır ve cenaze namazı kılınır. Cenaze namazı cenaze hakkında bir duadır ve bu vazife, aynı zamanda müminler için de sevaba medar bir farz-ı kifayedir. Ayrıca üzerine namaz kılınan kimsenin yakınlarına da hem bir sevap hem de tesellidir.
Cenaze namazı ile hem Cenab-ı Hakk’a hamd ü sena edilmekte, hem Efendimiz’e salatü selam getirilmekte, hem de cenazeye dua edilmektedir. Mesele işin bu yönünden ele alınınca cenaze namazı bir mümin için tıpkı diğer namazlar gibi bir vazifedir. Ancak kifayeten (müminlerden bazılarının yapmasıyla diğerlerinin üzerinden sorumluluğun kalktığı bir ibadet) ) müminin üzerine terettüp etmiş bir vazifedir. Farz-ı kifaye olarak bu vazifeyi eda eden insan bir vacip sevabı alır.
İkinci olarak mevta, bir çocuk ise bu çocuğun büluğa ereceği ana kadar yaptığı sevap ve hasenat, o çocuğun anne-babasına gider. Bu durumda bir çocuk musalla taşına konulup dua edildiğinde yapılan dualar ebeveynin hasenat defterine geçer. Şayet anne-baba vefat etmişse ve azapta iseler azapları hafifler, azaptan kurtulup halas olmuş iseler bu dualar, cennette makamlarının yükselmesine vesile olur.
Üçüncüsü, bu dünyada küçük çocuğunu kaybeden anne babaya bir mükafat olarak, cennette o çocukları onlarla birlikte olacak ve bu dünyadaki kısa bir çocuk sevgisine bedel, ahirette ebedi bir çocuk sevgisini onlara tattıracaktır.
Kur'an-ı Kerim’de geçen “Vildânün muhalledun” ifadelerinden anlaşıldığına göre, mü'minlerin bulûğ çağından önce vefât eden çocukları doğrudan Cennete gidecek ve dâimî çocuk kalmak suretiyle, çocuk sevme zevkini anne ve babalarına tattıracaklardır.
Efendimiz (s.a.s.) çocukla alakalı yapılan duada “Allahümmecalni zuhren - Allah’ım! Bunu benim için bir zâd-ı ahiret (ahiret azığı) yap” kaydını ilave etmiştir ki, bu ilave yaşlılarda yoktur. Bu dualar, çocuğun nuraniyetine, orada daha sevimli olmasına, hatta anne ve babasına şefaat eder hale gelmesine vesile olacaktır.
Konuyla alakalı başka hadis-i şeriflerde Allah Resulü şöyle buyurur:
“Ümmetimden bir adam gördüm ki, terazisinin iyilik kefesi hafif gelmişti. Küçük yaşta ölen çocukları geldi ve terazisini ağırlaştırdı.” (Camiü’s-Sağir, 2/1456)
“Ergenlik çağına gelmeden önce ölen çocuklar, Cennette çok canlı ve hareketli balıklar gibidirler. Birisi babasını karşılar, elbisesinden tutar, Allah ebeveynini de kendisiyle birlikte Cennete koyuncaya kadar bırakmaz.” (Camiü’s-Sağir, 3/2481)
Rabbimiz rüşde ermeden vefat eden evlatları, anne ve babaları hakkında zâd-ı ahiret ve şefaatçi eylesin...
[Dr. Ali Demirel] 26.6.2020 [Samanyolu Haber]
Dünyaya canlı olarak gelip vefat eden bir çocuğun gerekli olan techiz ve tekfin işleri yapılır ve cenaze namazı kılınır. Cenaze namazı cenaze hakkında bir duadır ve bu vazife, aynı zamanda müminler için de sevaba medar bir farz-ı kifayedir. Ayrıca üzerine namaz kılınan kimsenin yakınlarına da hem bir sevap hem de tesellidir.
Cenaze namazı ile hem Cenab-ı Hakk’a hamd ü sena edilmekte, hem Efendimiz’e salatü selam getirilmekte, hem de cenazeye dua edilmektedir. Mesele işin bu yönünden ele alınınca cenaze namazı bir mümin için tıpkı diğer namazlar gibi bir vazifedir. Ancak kifayeten (müminlerden bazılarının yapmasıyla diğerlerinin üzerinden sorumluluğun kalktığı bir ibadet) ) müminin üzerine terettüp etmiş bir vazifedir. Farz-ı kifaye olarak bu vazifeyi eda eden insan bir vacip sevabı alır.
İkinci olarak mevta, bir çocuk ise bu çocuğun büluğa ereceği ana kadar yaptığı sevap ve hasenat, o çocuğun anne-babasına gider. Bu durumda bir çocuk musalla taşına konulup dua edildiğinde yapılan dualar ebeveynin hasenat defterine geçer. Şayet anne-baba vefat etmişse ve azapta iseler azapları hafifler, azaptan kurtulup halas olmuş iseler bu dualar, cennette makamlarının yükselmesine vesile olur.
Üçüncüsü, bu dünyada küçük çocuğunu kaybeden anne babaya bir mükafat olarak, cennette o çocukları onlarla birlikte olacak ve bu dünyadaki kısa bir çocuk sevgisine bedel, ahirette ebedi bir çocuk sevgisini onlara tattıracaktır.
Kur'an-ı Kerim’de geçen “Vildânün muhalledun” ifadelerinden anlaşıldığına göre, mü'minlerin bulûğ çağından önce vefât eden çocukları doğrudan Cennete gidecek ve dâimî çocuk kalmak suretiyle, çocuk sevme zevkini anne ve babalarına tattıracaklardır.
Efendimiz (s.a.s.) çocukla alakalı yapılan duada “Allahümmecalni zuhren - Allah’ım! Bunu benim için bir zâd-ı ahiret (ahiret azığı) yap” kaydını ilave etmiştir ki, bu ilave yaşlılarda yoktur. Bu dualar, çocuğun nuraniyetine, orada daha sevimli olmasına, hatta anne ve babasına şefaat eder hale gelmesine vesile olacaktır.
Konuyla alakalı başka hadis-i şeriflerde Allah Resulü şöyle buyurur:
“Ümmetimden bir adam gördüm ki, terazisinin iyilik kefesi hafif gelmişti. Küçük yaşta ölen çocukları geldi ve terazisini ağırlaştırdı.” (Camiü’s-Sağir, 2/1456)
“Ergenlik çağına gelmeden önce ölen çocuklar, Cennette çok canlı ve hareketli balıklar gibidirler. Birisi babasını karşılar, elbisesinden tutar, Allah ebeveynini de kendisiyle birlikte Cennete koyuncaya kadar bırakmaz.” (Camiü’s-Sağir, 3/2481)
Rabbimiz rüşde ermeden vefat eden evlatları, anne ve babaları hakkında zâd-ı ahiret ve şefaatçi eylesin...
[Dr. Ali Demirel] 26.6.2020 [Samanyolu Haber]
Darbe ve benzeri söylemler kime hizmet ediyor? [Prof. Dr. Osman Şahin]
Yaptığımız işlerimiz ve söylemlerimiz içerisinde nice doğru olduğunu düşündüğümüz şeyler vardır ki, aslında Şeytan’ın sağdan yaklaşarak kendi düşünce ve fikirlerini bize kabul ettirmesi sonucunda ortaya çıkmışlardır.
Bu hakikate Hac suresi 52. ve 53. ayetlerde dikkat çekilmektedir: "(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir Rasûl ve nebî göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi ayetlerini (peygamberlerin kalbinde ve zihninde) sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir imtihan (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler."
Hocaefendi ümniyeyi bir hakikate dayanmayan, realize edilmesi mümkün olmayan kuruntu ve vehimler olarak tarif etmekte ve yukarıdaki ayet-i kerimeyle ilgili önemli tespitler yapmaktadırlar: “Zira nübüvvet, tamamen Allah'tandır. İdeallere ise şeytan karışabilir. Onun için çekinmeden söyleyebiliriz ki, yüzde yüz masum ve yüzde yüz doğru hiçbir ideal yoktur. Zaten aksini kabul de, şeytanın bir başka oyunudur. Zira heves, bazen fikir suretinde görünebilir.
Şayet şeytan sağdan gelirse, bu ümniyeler din ve diyanet adına yapılır.. yapılır ve böylece nice sapık kuruntulara girilir. Bir mümin için şeytanın en tehlikeli oyunu da, onun sağdan gelmesidir. Çünkü şimdiye kadar şeytanın bu oyunuyla, nice serkeş kendini veli ve nice sapık kendini beklenen son mehdi zannetmiş.. yine nice yalancı, peygamberliğini ve nice firavun da ilahlığını ilan etmiştir. Zavallı insanlık, şimdiye kadar nice liderlerin arkasından sürüklendi ki, bunların ekserisi, yuları şeytanın elinde birer azgındı.”
Bu yanlışlardan korunabilmek için, bir ayette “Onlar iyi işlerle kötü işleri birbirine karıştırdılar.” (Tevbe 102) şeklinde îfade edilen tehdidi sürekli hatırda tutmak gerekir.
Her dediğin doğru olsun ama her doğruyu söylemek hak değildir...
Uhuvvet risalesinde verilen düsturlardan bir tanesi şöyledir: “Senin üzerine haktır ki; her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur, aksülamel yapar.”
Her dediğin doğru olmalı, ama o doğruyu söylediğinde aksülamel yapacaksa, bazı hak sahiplerinin hakları bundan zarar görecek veya bazılarına zulmedilmesine neden olacaksa, o doğruyu söylemek doğru değildir. “Doğru’yu söylüyorum” diyerek bu işi yapanlar aslında büyük bir zülüm işlemektedirler.
Kur’an’da ayetlerle ifade edilen, Şeytan’ın her bir peygamberin düşünceleri arasına kendinden bir şeyler katmak suretiyle, onları birer hakikatmiş gibi kabul ettirebilme ümniyesi içinde olduğu, ama Allah’ın (CC) lütfu ve yardımıyla buna muvaffak olamadığından bahsedilmektedir. Peygamberler bile bundan ancak Allah’ın (CC) inayeti ile korunabiliyor iken bizim yaptığımız şeylere, fikirlerimize ve düşüncelerimize eğer Allah’tan (CC) bir inayet olmazsa, Şeytan’ın nasıl nüfuz edebileceği unutulmamalıdır.
Bu tehlikeye binaen, sürekli teyakkuzda bulunma, Allah’a (CC) iltica ile inayeti için sürekli O’na (CC) tazarruda bulunma, Kur’an’i ve Nebev-i üsluba sımsıkı bağlı olma ve büyük iddialarda bulunmama, Üstad ve Hocaefendi gibi Alah (CC) dostlarının rehberliğinden ve ışığından istifade ederek hatalardan ve hatalı yollardan korunmaya çalışmak gerekir.
Günümüzde çok popüler ve câzibedâr olan bazı söylemler/ümniyeler…
Süreç öncesi ve süreçte yaşanan bazı hadiseleri, bu olaylara sebebiyet verenleri ve bunların ne kadar suçlu oldukları gibi konuları, halihazırda Hizmet içerisinde mevcut olan veya olduğu düşünülen birtakım arızaları sürekli gündem yapan ve bunları bütün dünyaya ilan eden bazı düşünce sahiplerine göre;
Onların yegane dertleri hakkı hakikatı ortaya çıkarmak ve Hizmet’i bir takım yanlış yapan insanlardan temizlemektir. Bu çok önemli kutsal hedefe ulaşabilmek için her yola başvurmak caizdir. Bu yolda verilen mücadelenin Kur’an’i ve Nebevi olmasına gerek yoktur. Bu uğurda mücadele verirken Hizmet insanları bundan zarar görecekmiş, hiçbir hukuk kuralının uygulanmadığı ve insan haklarının tamamen ihlal edildiği bir ortamda bu konuşulanlar/yazılıp çizilenler kullanılarak, Hizmet insanlarının mağduriyetleri daha da artacakmış bunların bir önemi yoktur. Önemli olan inandıkları gerçeklerin ortaya konmasıdır.
Yine bunlar yapılırken bu zulümlere sebebiyet veren Tiran ve avenesinin iddialarıyla birebir örtüşmenin, yani onlar ne söyleyip iddia ettiler ise aynı söylemleri/iddiaları dillendirmiş olmalarının bir önemi yoktur. Yani bunların bu söylemleri zalimleri söylediklerinde sanki haklıymış gibi bir görüntüye yol açıyor, davalarını hem bireyler hem toplum hem de uluslararası kamuoyu nezdinde destekliyor ve onları yaptıkları zulümler konusunda -varsa eğer-vicdanlarını rahatlatmalarına yardımcı oluyorsa da önemi yoktur.
Bu söylemler ve bu bağlamda yapılan faaliyetler Hizmet Hareketi içerisinde çok önemli olan güven duygusuna ve Hizmet insanlarının kuvvey-i maneviyelerine zarar verip zalimlere moral destek oluyorsa da bunun önemi yoktur. Önemli olan doğruların ortaya çıkmasıdır. Doğru olduğu iddia edilen hususlar tam manasıyla delillendirilemiyorsa da, tam bilgiye sahip olunamasa da, yapılan varsayımlarda ve çıkarımlarda hatalı olunması ihtimali çok yüksek olsa da bir önemi yoktur.
İnşaAllah bir sonraki yazıda devam edelim.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 26.6.2020 [Samanyolu Haber]
Bu hakikate Hac suresi 52. ve 53. ayetlerde dikkat çekilmektedir: "(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir Rasûl ve nebî göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi ayetlerini (peygamberlerin kalbinde ve zihninde) sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir imtihan (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler."
Hocaefendi ümniyeyi bir hakikate dayanmayan, realize edilmesi mümkün olmayan kuruntu ve vehimler olarak tarif etmekte ve yukarıdaki ayet-i kerimeyle ilgili önemli tespitler yapmaktadırlar: “Zira nübüvvet, tamamen Allah'tandır. İdeallere ise şeytan karışabilir. Onun için çekinmeden söyleyebiliriz ki, yüzde yüz masum ve yüzde yüz doğru hiçbir ideal yoktur. Zaten aksini kabul de, şeytanın bir başka oyunudur. Zira heves, bazen fikir suretinde görünebilir.
Şayet şeytan sağdan gelirse, bu ümniyeler din ve diyanet adına yapılır.. yapılır ve böylece nice sapık kuruntulara girilir. Bir mümin için şeytanın en tehlikeli oyunu da, onun sağdan gelmesidir. Çünkü şimdiye kadar şeytanın bu oyunuyla, nice serkeş kendini veli ve nice sapık kendini beklenen son mehdi zannetmiş.. yine nice yalancı, peygamberliğini ve nice firavun da ilahlığını ilan etmiştir. Zavallı insanlık, şimdiye kadar nice liderlerin arkasından sürüklendi ki, bunların ekserisi, yuları şeytanın elinde birer azgındı.”
Bu yanlışlardan korunabilmek için, bir ayette “Onlar iyi işlerle kötü işleri birbirine karıştırdılar.” (Tevbe 102) şeklinde îfade edilen tehdidi sürekli hatırda tutmak gerekir.
Her dediğin doğru olsun ama her doğruyu söylemek hak değildir...
Uhuvvet risalesinde verilen düsturlardan bir tanesi şöyledir: “Senin üzerine haktır ki; her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur, aksülamel yapar.”
Her dediğin doğru olmalı, ama o doğruyu söylediğinde aksülamel yapacaksa, bazı hak sahiplerinin hakları bundan zarar görecek veya bazılarına zulmedilmesine neden olacaksa, o doğruyu söylemek doğru değildir. “Doğru’yu söylüyorum” diyerek bu işi yapanlar aslında büyük bir zülüm işlemektedirler.
Kur’an’da ayetlerle ifade edilen, Şeytan’ın her bir peygamberin düşünceleri arasına kendinden bir şeyler katmak suretiyle, onları birer hakikatmiş gibi kabul ettirebilme ümniyesi içinde olduğu, ama Allah’ın (CC) lütfu ve yardımıyla buna muvaffak olamadığından bahsedilmektedir. Peygamberler bile bundan ancak Allah’ın (CC) inayeti ile korunabiliyor iken bizim yaptığımız şeylere, fikirlerimize ve düşüncelerimize eğer Allah’tan (CC) bir inayet olmazsa, Şeytan’ın nasıl nüfuz edebileceği unutulmamalıdır.
Bu tehlikeye binaen, sürekli teyakkuzda bulunma, Allah’a (CC) iltica ile inayeti için sürekli O’na (CC) tazarruda bulunma, Kur’an’i ve Nebev-i üsluba sımsıkı bağlı olma ve büyük iddialarda bulunmama, Üstad ve Hocaefendi gibi Alah (CC) dostlarının rehberliğinden ve ışığından istifade ederek hatalardan ve hatalı yollardan korunmaya çalışmak gerekir.
Günümüzde çok popüler ve câzibedâr olan bazı söylemler/ümniyeler…
Süreç öncesi ve süreçte yaşanan bazı hadiseleri, bu olaylara sebebiyet verenleri ve bunların ne kadar suçlu oldukları gibi konuları, halihazırda Hizmet içerisinde mevcut olan veya olduğu düşünülen birtakım arızaları sürekli gündem yapan ve bunları bütün dünyaya ilan eden bazı düşünce sahiplerine göre;
Onların yegane dertleri hakkı hakikatı ortaya çıkarmak ve Hizmet’i bir takım yanlış yapan insanlardan temizlemektir. Bu çok önemli kutsal hedefe ulaşabilmek için her yola başvurmak caizdir. Bu yolda verilen mücadelenin Kur’an’i ve Nebevi olmasına gerek yoktur. Bu uğurda mücadele verirken Hizmet insanları bundan zarar görecekmiş, hiçbir hukuk kuralının uygulanmadığı ve insan haklarının tamamen ihlal edildiği bir ortamda bu konuşulanlar/yazılıp çizilenler kullanılarak, Hizmet insanlarının mağduriyetleri daha da artacakmış bunların bir önemi yoktur. Önemli olan inandıkları gerçeklerin ortaya konmasıdır.
Yine bunlar yapılırken bu zulümlere sebebiyet veren Tiran ve avenesinin iddialarıyla birebir örtüşmenin, yani onlar ne söyleyip iddia ettiler ise aynı söylemleri/iddiaları dillendirmiş olmalarının bir önemi yoktur. Yani bunların bu söylemleri zalimleri söylediklerinde sanki haklıymış gibi bir görüntüye yol açıyor, davalarını hem bireyler hem toplum hem de uluslararası kamuoyu nezdinde destekliyor ve onları yaptıkları zulümler konusunda -varsa eğer-vicdanlarını rahatlatmalarına yardımcı oluyorsa da önemi yoktur.
Bu söylemler ve bu bağlamda yapılan faaliyetler Hizmet Hareketi içerisinde çok önemli olan güven duygusuna ve Hizmet insanlarının kuvvey-i maneviyelerine zarar verip zalimlere moral destek oluyorsa da bunun önemi yoktur. Önemli olan doğruların ortaya çıkmasıdır. Doğru olduğu iddia edilen hususlar tam manasıyla delillendirilemiyorsa da, tam bilgiye sahip olunamasa da, yapılan varsayımlarda ve çıkarımlarda hatalı olunması ihtimali çok yüksek olsa da bir önemi yoktur.
İnşaAllah bir sonraki yazıda devam edelim.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 26.6.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
4 kişilik ailenin açlık sınırı 2 bin 431, yoksulluk sınırı 7 bin 918 TL!
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), haziran ayında 4 kişilik ailenin açlık sınırını 2 bin 431 lira 8 kuruş, yoksulluk sınırını ise 7 bin 918 lira 82 kuruş olarak hesapladı. Açıklamada, “Yürürlükteki asgari ücret, dört kişilik bir ailenin zorunlu gıda harcaması tutarı olan açlık sınırının bile altındadır.” ifadeleri kullanıldı. Türkiye’de net asgari ücret 2 bin 324 TL. Araştırmaya göre son bir yılda aylık masraflar toplamda 1.185 TL arttı.
Konfederasyondan yapılan açıklamada, her ay düzenli olarak gerçekleştirilen ‘açlık ve yoksulluk sınırı’ araştırmasının 2020 Haziran ayı verilerine yer verildi. Araştırmada, 4 kişilik ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarının (açlık sınırı) 2 bin 431 lira 8 kuruş, gıda harcamasıyla birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarının (yoksulluk sınırı) 7 bin 918 lira 82 kuruş, bekar bir çalışanın yaşama maliyetinin ise aylık 2 bin 952 lira 41 kuruş olarak hesaplandığı vurgulandı.
Araştırmada, ücretli çalışanların değil birikimlerinin olması, ihtiyaçlarının çoğu için borçlanarak geçimlerini sürdürdüğü aktarılarak, ücretsiz izne çıkarılan işçilere sağlanan nakdi ücret desteğinin günlük 39,24 lira tutarıyla net aylık asgari ücretin yarısından az olduğu vurgulandı.
ASGARİ ÜCRET AÇLIK SINIRININ ALTINDA
Kısa çalışma ödeneğinden yararlanabilen işçilerin en düşük aylık gelirinin asgari ücretin yüzde 60’ı oranında olduğu belirtilen araştırmada, “İşsizlik sigortası kapsamında olan işçilerin en düşük gelirleri ise asgari ücretin yüzde 40’ı düzeyindedir. Buna karşılık net asgari ücret günlük 77,49 aylık net 2.324,70 lira olarak bu yılın sonuna kadar geçerlidir. Bu veriler çalışanların ekonomik durumunu ortaya koymaktadır. Yürürlükteki asgari ücret, dört kişilik bir ailenin zorunlu gıda harcaması tutarı olan açlık sınırının bile altındadır. Dört kişilik bir ailenin aylık mutfak masrafı tutarı yılın ilk yarısında önceki yıl sonuna göre 268 lira, temel ihtiyaçlar için yapılması gereken toplam harcama ise 874 lira artış göstermiştir. Son bir yıl itibariyle bakıldığında, ortaya çıkan ek harcama gereği gıda için 364 lira, toplam hane halkı harcaması için 1185 liradır.”
26.6.2020 [TR724]
Konfederasyondan yapılan açıklamada, her ay düzenli olarak gerçekleştirilen ‘açlık ve yoksulluk sınırı’ araştırmasının 2020 Haziran ayı verilerine yer verildi. Araştırmada, 4 kişilik ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarının (açlık sınırı) 2 bin 431 lira 8 kuruş, gıda harcamasıyla birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarının (yoksulluk sınırı) 7 bin 918 lira 82 kuruş, bekar bir çalışanın yaşama maliyetinin ise aylık 2 bin 952 lira 41 kuruş olarak hesaplandığı vurgulandı.
Araştırmada, ücretli çalışanların değil birikimlerinin olması, ihtiyaçlarının çoğu için borçlanarak geçimlerini sürdürdüğü aktarılarak, ücretsiz izne çıkarılan işçilere sağlanan nakdi ücret desteğinin günlük 39,24 lira tutarıyla net aylık asgari ücretin yarısından az olduğu vurgulandı.
ASGARİ ÜCRET AÇLIK SINIRININ ALTINDA
Kısa çalışma ödeneğinden yararlanabilen işçilerin en düşük aylık gelirinin asgari ücretin yüzde 60’ı oranında olduğu belirtilen araştırmada, “İşsizlik sigortası kapsamında olan işçilerin en düşük gelirleri ise asgari ücretin yüzde 40’ı düzeyindedir. Buna karşılık net asgari ücret günlük 77,49 aylık net 2.324,70 lira olarak bu yılın sonuna kadar geçerlidir. Bu veriler çalışanların ekonomik durumunu ortaya koymaktadır. Yürürlükteki asgari ücret, dört kişilik bir ailenin zorunlu gıda harcaması tutarı olan açlık sınırının bile altındadır. Dört kişilik bir ailenin aylık mutfak masrafı tutarı yılın ilk yarısında önceki yıl sonuna göre 268 lira, temel ihtiyaçlar için yapılması gereken toplam harcama ise 874 lira artış göstermiştir. Son bir yıl itibariyle bakıldığında, ortaya çıkan ek harcama gereği gıda için 364 lira, toplam hane halkı harcaması için 1185 liradır.”
26.6.2020 [TR724]
Hollanda Meclisi: Camilerde yabancı devletlerin uzun kolu var [Basri Doğan]
Hollanda Temsilciler Meclisi Araştırma Komisyonu, camilerle ilgili araştırmalarının sonuçlarını açıkladı. Raporda, 600’ün üzerindeki camide yabancı devletlerin uzun kolu olduğuna dikkat çekildi.
Meclis Araştırma Komisyonu raporunda, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi Müslüman ülkelerin Hollanda’daki camilere sağladığı mali destekler ‘çok ciddi endişe’ olarak nitelendirildi.
Kuveyt, Katar ve Suudi Arabistan’ın, din adamlarının maaşlarını vererek, bunları medreselerinde okutarak Hollanda’ya gönderdiğine işaret edildi. Bu ülkelerin din adamları aracılığıyla Hollanda’yı etkilemeye çalıştıkları belirtildi.
Raporda, Hollanda’daki Diyanet Vakfı’na bağlı 148 caminin finansmanı da konu edildi. Komisyon, AKP Hükümetinin, camiler aracılığıyla toplum üzerinde sindirme ve sosyal baskı kurduğu saptamasında bulundu. Baskı ve sindirmenin yoğun olarak Kürtleri, Alevileri, Ermenileri, Alevileri ve Gülenistleri hedef aldığı vurgulandı.
Hollanda Temsilciler Meclisi Araştırma Komisyonu, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Hizmet Hareketine yönelik fişlemeler yapan ve bunları Türkiye’ye yollayan Hollanda Diyanet Vakfı’nı 23 Şubat 2020 tarihinde sorgulamıştı. Hollanda Diyanet Vakfı (HDV) Genel Sekreteri Murat Türkmen, komisyonun sorularına bir buçuk saat boyunca cevap vermişti.
FİŞLEMELERİ KABUL ETMİŞTİ
Komisyon huzurunda yemin ederek sözlerine başlayan Murat Türkmen, 15 Temmuz’dan sonra Hollanda Diyanet Vakfının yöneticilerinin Hizmet Hareketine mensup insanların isimlerinin fişlendiğini kabul etmişti.
HDV Genel Sekreteri Murat Türkmen, “Hizmet Hareketi sempatizanlarının isimlerinin Türkiye’ye iletilmemesi gerekirdi. Bunu yapan şahıs eski başkan (Müşavir) Yusuf Acar Türkiye’ye gönderildi. Bu kesinlikle kabul edilemez. Artık herhangi bir cami imamımız böyle bir ispiyonculuk yaparsa anında Türkiye’ye gönderiyoruz. Camilerimiz her türlü insana açıktır ayrımcılık yapılamaz. Camilerimiz Gülen sempatizanlarına açık.” demişti.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra Hizmet Hareketi mensuplarının camilere sokulmadığını ve çok sayıda ismin Hollanda Diyanet Vakfı eski Başkanı Yusuf Acar tarafından bir liste halinde Ankara’ya bildirildiğini hatırlatan Hollanda Temsilciler Meclisi Komisyonu CU Birlik Milletvekili Dışişleri Komisyonu Üyesi Gert-Jan Segers’in sorusuna HDV Genel Sekreteri Murat Türkmen, şöyle cevap vermişti: ”Camilere girişte hiç kimseye yasak getirilmedi. Gülen sempatizanlarının isimlerini veren Yusuf Acar, bu işlemi Diyanet Vakfı adına değil, Lahey Büyükelçiliği Deventer Din İşleri Müşaviri olarak yaptı.Yusuf Acar’ın yaptığını doğru bulmuyorum. Hatta casusluk sayılır. Hizmet Hareketi sempatizanlarının isimlerinin Türkiye’ye iletilmemesi gerekirdi. Casusluk kabul edilemez.”
TÜRKMEN: AYRIMCI İMAMLAR GÖNDERİLDİ
Hoorn şehrindeki Abdulkadir Teoman Geylani Camii imamının fetva verdiğini kabul eden Hollanda Diyanet Vakfı Genel Sekreteri Murat Türkmen, Harderwijk’de de iki imamın ‘Hizmet Hareketi mensuplarını ihbar edin’ çağrısını hatırlatan komisyon üyelerine, şu bilgileri aktardı: “Bunlar bireysel hatalardı. Hoorn’daki cami imamı derhal geri gönderildi. Zira fetvalar Diyanet tarafından yazılıyor.”
KOMİSYON: CAMİLER ANKARA HÜKÜMETİNİN UZANTISI
Hollanda Temsilciler Meclisi Araştırma Komisyonu, Hollanda Diyanet Vakfının sık sık Ankara’da hükümetin bir uzantısı olarak çalıştığını, bu durumun Hollanda’da yaşayan Türkleri etkilediğini kayda geçirdi. Komisyon üyeleri, Türkmen’e Hollanda’daki bir Türk imamının Hollanda’ya mı yoksa Türkiye’ye mi sadık kalacağı yönünde sorular yöneltti. Hollanda Diyanet Vakfı Genel Sekreteri Murat Türkmen, buraya sadık kalacaklarını, camilerin herkese açık olduğunu, kimsenin camilerden kovulmayacağını söylemekle yetindi.
NE OLMUŞTU ?
Hollanda ile Türkiye arasında ‘Diyanet muhbiri’ krizi yaşanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Müşavirliği’nin istihbari faaliyette bulunduğu tespit edilmiş ve bunun iki ülke arasında krize yol açmıştı.
Gelişme üzerine Hollanda Dışişleri Bakanı Bert Koenders, Türk Büyükelçisini bakanlığa çağırmıştı. Büyükelçi’den medyada yer alan “Hollanda Diyanet Vakfı, Gülen sempatizanları hakkında istihbarat topladı” şeklindeki haberler hakkında izahat istenmişti. Dönemin Hollanda Dışişleri Bakanı Bert Koenders Temsilciler Meclisi’nde gelişmeleri “endişe verici” olarak nitelendirmişti. Koenders “Böylesi bir şeyi kabul edemeyiz.” demişti.
FİŞLEME İTİRAFI
Türkiye’ye gönderilen listelerinde Hıristiyan Demokrat Parti (CDA) üyesi isimlerin de olduğu ve bunların bile “Gülen sempatizanı” olarak fişlendiği ortaya çıkmıştı. Özellikle CDA lideri Sybrand Buma, Bakan Koenders’dan Büyükelçiyi bakanlığa çağırıp hesap sormasını istemişti. Tartışmanın odağındaki Deventer Başkonsolosluğu’nda Din hizmetleri Ataşesi olarak çalışan Dr. Yusuf Acar ise, Telegraaf gazetesine yaptığı açıklamada bu iddiaları zımmen kabul etmişti. Acar, Türk yetkililere sadece internette isimleri belli olan bazı bilgileri ilettiğini savundu ve “istihbarı” bir faaliyetin söz konusu olmadığını ileri sürdü. Konsolosluk da Telegraaf gazetesine, Acar’ın böyle bir çalışmayı “kendi başına” yaptığını ve konsolosun bundan haberinin olmadığını söylemişti.
CDA LİDERİNDEN SERT TEPKİ
Fişleme raporlarında da Gülen Hareketi’nin kalesi olarak itham edilen CDA lideri Sybrand Buma, “Söz konusu iftiralar gülünç ve gerçek dışı. Ankara’nın propaganda konusunda ne kadar aşırı gittiğini gösteriyor. Türkiye hükümetinin, Hollanda’nın iç işlerine karıştığının yeni bir kanıtı. Bu müdahale şaşırtıcı ve kabul edilemez. Kabine, büyükelçinin dikkatini çekmeli.” şeklinde tepki göstermişti.
[Basri Doğan] 26.6.2020 [TR724]
Meclis Araştırma Komisyonu raporunda, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi Müslüman ülkelerin Hollanda’daki camilere sağladığı mali destekler ‘çok ciddi endişe’ olarak nitelendirildi.
Kuveyt, Katar ve Suudi Arabistan’ın, din adamlarının maaşlarını vererek, bunları medreselerinde okutarak Hollanda’ya gönderdiğine işaret edildi. Bu ülkelerin din adamları aracılığıyla Hollanda’yı etkilemeye çalıştıkları belirtildi.
Raporda, Hollanda’daki Diyanet Vakfı’na bağlı 148 caminin finansmanı da konu edildi. Komisyon, AKP Hükümetinin, camiler aracılığıyla toplum üzerinde sindirme ve sosyal baskı kurduğu saptamasında bulundu. Baskı ve sindirmenin yoğun olarak Kürtleri, Alevileri, Ermenileri, Alevileri ve Gülenistleri hedef aldığı vurgulandı.
Hollanda Temsilciler Meclisi Araştırma Komisyonu, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Hizmet Hareketine yönelik fişlemeler yapan ve bunları Türkiye’ye yollayan Hollanda Diyanet Vakfı’nı 23 Şubat 2020 tarihinde sorgulamıştı. Hollanda Diyanet Vakfı (HDV) Genel Sekreteri Murat Türkmen, komisyonun sorularına bir buçuk saat boyunca cevap vermişti.
FİŞLEMELERİ KABUL ETMİŞTİ
Komisyon huzurunda yemin ederek sözlerine başlayan Murat Türkmen, 15 Temmuz’dan sonra Hollanda Diyanet Vakfının yöneticilerinin Hizmet Hareketine mensup insanların isimlerinin fişlendiğini kabul etmişti.
HDV Genel Sekreteri Murat Türkmen, “Hizmet Hareketi sempatizanlarının isimlerinin Türkiye’ye iletilmemesi gerekirdi. Bunu yapan şahıs eski başkan (Müşavir) Yusuf Acar Türkiye’ye gönderildi. Bu kesinlikle kabul edilemez. Artık herhangi bir cami imamımız böyle bir ispiyonculuk yaparsa anında Türkiye’ye gönderiyoruz. Camilerimiz her türlü insana açıktır ayrımcılık yapılamaz. Camilerimiz Gülen sempatizanlarına açık.” demişti.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra Hizmet Hareketi mensuplarının camilere sokulmadığını ve çok sayıda ismin Hollanda Diyanet Vakfı eski Başkanı Yusuf Acar tarafından bir liste halinde Ankara’ya bildirildiğini hatırlatan Hollanda Temsilciler Meclisi Komisyonu CU Birlik Milletvekili Dışişleri Komisyonu Üyesi Gert-Jan Segers’in sorusuna HDV Genel Sekreteri Murat Türkmen, şöyle cevap vermişti: ”Camilere girişte hiç kimseye yasak getirilmedi. Gülen sempatizanlarının isimlerini veren Yusuf Acar, bu işlemi Diyanet Vakfı adına değil, Lahey Büyükelçiliği Deventer Din İşleri Müşaviri olarak yaptı.Yusuf Acar’ın yaptığını doğru bulmuyorum. Hatta casusluk sayılır. Hizmet Hareketi sempatizanlarının isimlerinin Türkiye’ye iletilmemesi gerekirdi. Casusluk kabul edilemez.”
TÜRKMEN: AYRIMCI İMAMLAR GÖNDERİLDİ
Hoorn şehrindeki Abdulkadir Teoman Geylani Camii imamının fetva verdiğini kabul eden Hollanda Diyanet Vakfı Genel Sekreteri Murat Türkmen, Harderwijk’de de iki imamın ‘Hizmet Hareketi mensuplarını ihbar edin’ çağrısını hatırlatan komisyon üyelerine, şu bilgileri aktardı: “Bunlar bireysel hatalardı. Hoorn’daki cami imamı derhal geri gönderildi. Zira fetvalar Diyanet tarafından yazılıyor.”
KOMİSYON: CAMİLER ANKARA HÜKÜMETİNİN UZANTISI
Hollanda Temsilciler Meclisi Araştırma Komisyonu, Hollanda Diyanet Vakfının sık sık Ankara’da hükümetin bir uzantısı olarak çalıştığını, bu durumun Hollanda’da yaşayan Türkleri etkilediğini kayda geçirdi. Komisyon üyeleri, Türkmen’e Hollanda’daki bir Türk imamının Hollanda’ya mı yoksa Türkiye’ye mi sadık kalacağı yönünde sorular yöneltti. Hollanda Diyanet Vakfı Genel Sekreteri Murat Türkmen, buraya sadık kalacaklarını, camilerin herkese açık olduğunu, kimsenin camilerden kovulmayacağını söylemekle yetindi.
NE OLMUŞTU ?
Hollanda ile Türkiye arasında ‘Diyanet muhbiri’ krizi yaşanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Müşavirliği’nin istihbari faaliyette bulunduğu tespit edilmiş ve bunun iki ülke arasında krize yol açmıştı.
Gelişme üzerine Hollanda Dışişleri Bakanı Bert Koenders, Türk Büyükelçisini bakanlığa çağırmıştı. Büyükelçi’den medyada yer alan “Hollanda Diyanet Vakfı, Gülen sempatizanları hakkında istihbarat topladı” şeklindeki haberler hakkında izahat istenmişti. Dönemin Hollanda Dışişleri Bakanı Bert Koenders Temsilciler Meclisi’nde gelişmeleri “endişe verici” olarak nitelendirmişti. Koenders “Böylesi bir şeyi kabul edemeyiz.” demişti.
FİŞLEME İTİRAFI
Türkiye’ye gönderilen listelerinde Hıristiyan Demokrat Parti (CDA) üyesi isimlerin de olduğu ve bunların bile “Gülen sempatizanı” olarak fişlendiği ortaya çıkmıştı. Özellikle CDA lideri Sybrand Buma, Bakan Koenders’dan Büyükelçiyi bakanlığa çağırıp hesap sormasını istemişti. Tartışmanın odağındaki Deventer Başkonsolosluğu’nda Din hizmetleri Ataşesi olarak çalışan Dr. Yusuf Acar ise, Telegraaf gazetesine yaptığı açıklamada bu iddiaları zımmen kabul etmişti. Acar, Türk yetkililere sadece internette isimleri belli olan bazı bilgileri ilettiğini savundu ve “istihbarı” bir faaliyetin söz konusu olmadığını ileri sürdü. Konsolosluk da Telegraaf gazetesine, Acar’ın böyle bir çalışmayı “kendi başına” yaptığını ve konsolosun bundan haberinin olmadığını söylemişti.
CDA LİDERİNDEN SERT TEPKİ
Fişleme raporlarında da Gülen Hareketi’nin kalesi olarak itham edilen CDA lideri Sybrand Buma, “Söz konusu iftiralar gülünç ve gerçek dışı. Ankara’nın propaganda konusunda ne kadar aşırı gittiğini gösteriyor. Türkiye hükümetinin, Hollanda’nın iç işlerine karıştığının yeni bir kanıtı. Bu müdahale şaşırtıcı ve kabul edilemez. Kabine, büyükelçinin dikkatini çekmeli.” şeklinde tepki göstermişti.
[Basri Doğan] 26.6.2020 [TR724]
Gazeteci Murat Akkurt, işkenceden özgürlüğe giden yolculuğu anlattı
Afyonkarahisar’da eşiyle birlikte işkence gören gazeteci Murat Akkurt, tutuklandığı cezaevinde ilaçları verilmediği için ‘bu ölecek’ denilerek 16 ay sonra serbest bırakıldı. Satın aldığı botla, zorlu bir deniz yolculuğuna çıkan Akkurt ailesiyle birlikte özgürlüğe kavuştu.
İzmir ve Afyon’da 9 yıl gazetecilik yapan Murat Akkurt (Cihan Haber Ajansı), 20 Haziran Dünya Mülteci Günü vesilesiyle sosyal medya hesabında yayınladığı videoda yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:
“17 yıllık evliyim. Dört çocuk babasıyım. İzmir ve Afyon bölgesinde 9 yıl gazetecilik yaptım. Bir hafta eşim ve ben çeşitli işkencelere maruz kaldık. Bu işkenceler sonucunda kulak zarlarım zarar gördü ve yürüyemez hale gelmiştim. Afyon E Tipi Kapalı Cezaevine gönderildim. Cezaevi şartları daha ağırdı, orada ilaçlarım verilmedi, tedavilerim yapılmadı. Rahatsızlıklarım daha da ilerledi. 16 ay sonra ‘ölecek bu’ denilerek serbest bırakıldım. İşimi ailemi kaybettim, ailemin de psikolojisi bozulmuştu. 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verildi, hem eşime hem bana. Türkiye artık bize yaşama hakkı tanımıyordu, her şeyi göze alarak çıktık.”
AVUKAT, 5 AYLIK BEBEĞİ OLAN KADINI POLİSE TESLİM ETTİ
Zorlu bir yolculuktan sonra özgürlüğüne kavuşan gazeteci Murat Akkurt, 15 Temmuz’dan sonra yaşadığı işkenceleri ve özgürlüğe giden zorlu yolculuğunu Boldmedya’dan Sevinç Özarslan‘a anlattı.
Gazeteci Murat Akkurt ve eşinin yaşadıkları çok daha fazlaydı. Murat Akkurt, 7 gün gözaltında kaldığı Afyon Emniyet Müdürlüğünde işkence gördü. Eşiyle ve 16 yaşındaki kızıyla tehdit edildi. Kafasına ve ayağına tekme atılarak darp edildi. Aldığı darbeler nedeniyle sağ kulağında işitme kaybı oluştu. Bacağında platin olduğu halde saatlerce ayakta bekletildi.
Songül Akkurt (37) ise polisle anlaşan avukatının ihanetine uğradı. Tuttuğu avukat, 5 aylık bebeği olan kadını “Size eşinizi gösterecekler” diye evinden alıp emniyete götürdü. Songül Akkurt kapıdan girip yüzü duvara dönük bekletilen eşini görünce yanına gitmek istedi. Kucağında oğlu Yusuf vardı. Polis “Hoop nereye gidiyorsun, tutuklusun” deyince şok oldu. Oğlunu bir arkadaşına teslim etmek zorunda kalan Songül Akkurt’a, 6 saat boyunca eşinin o hali izlettirildi. “İyi bak eşine bir daha 15 yıl sonra görüşeceksiniz” diyen bir polis, yaşadıklarına inanamayan kadınla dalga geçti.
İŞKENCE ŞEFİ TEOMAN YAMAN
Afyon Emniyet Müdürlüğü 15 Temmuz’dan sonra işkence merkezlerinden biri oldu. OHAL döneminde gözaltına alınan herkese Afyon TEM Şube Komiseri Teoman Yaman ve ekibinin işkence yaptığı biliniyor. Aile yakınlarıyla tehdit, copla tacizde bulunma, tırnak çekme, emniyet binasının dışında bir yere götürülerek darp edilme, kötü muamele, hakaret, saatlerce ayakta bekletme, elektrik verme gibi olaylar bizzat yaşayanların ve tanıkların anlatımıyla da kayıtlara geçti.
İŞKENCE YAPMAKLA ÖVÜNÜYORDU
6 Kasım 2017’de Manavgat’ta gözaltına alınıp Afyon’a götürülen gazeteci Murat Akkurt’u Afyon TEM’de karşılayanlardan biri de Teoman Yaman’dı. Murat Akkurt’a “Sen nasıl gazetecisin, beni tanımadın mı” diyen Yaman, alaylı bir üslupla “Ben kadınların orasına burasına bir şey batıran Teoman” diye kendini tanıttı ve yaptığı işkenceleri itiraf etti.
Murat Akkurt o anları şöyle anlatıyor: “O an içimden dedim ki keşke bir ses kaydı cihazı ya da kamera olsa da söylediklerini kaydedebilsem. Açık açık işkence yapmakla övünüyordu. ‘İşkence zaman aşımına uğrayan bir suç değilmiş, bir gün ben de yakalanacakmışım, yargılanacakmışım, 10 yıla kadar hapis cezası alacakmışım, bekliyorum’ diye alaylı konuşmalar yapıyordu.”
Bir hafta gözaltında kalan Murat Akkurt (41), itirafçı olmayı kabul etmediği için tutuklanıp Afyon E Tipi Kapalı Cezaevine gönderildi. Avukatı tarafından polise teslim edilen Songül Akkurt da 4 gün gözaltında kaldı. O süre içinde bebeğini emzirmesine izin verilmeyen Akkurt, daha sonra denetimli serbestlikle bırakıldı.
CEZAEVİNDE YAŞADIĞI HAK İHLALLERİ
16 ay Afyon Cezaevine hapis yatan Murat Akkurt’a yönelik hak ihlalleri burada da devam etti. Sağlık durumunu anlattığı dilekçeleri uzun süre dikkate alınmadı. Uyku apnesi hastası olan Murat Akkurt, geceleri uyuyabilmek için kullandığı elektrikli cihazı alabilmek için 1 yıl uğraştı. Hapse girmeden önce sol kulağında işitme cihazı vardı. Darplar sonucunda diğer kulağında da işitme kaybı oluştu. Sağ kulağına da cihaz takıldı. Bu arada tüm ailenin psikolojisi bozuldu. Henüz büyüme çağında olan oğullarında gelişim geriliği başladı.
KIZLARI EPİLEPSİ HASTASI, OĞLANLAR ÇOK KÜÇÜKTÜ
Hem kendisine hem eşine 6 yıl 10 ay hapis cezası verilen gazeteci Murat Akkurt, 12 Şubat 2019’da tahliye olduktan sonra artık Türkiye’de yaşam hakkı tanınmadığını anlayınca ülkesini terk etmeye karar verdi. Akkurt, oğulları çok küçük ve kızları ise epilepsi hastası olmasına rağmen bu kararı vermek zorunda kaldığını söylüyor.
Ege’yi, 12 bin TL’ye satın aldığı 4 metrekarelik botla geçen Akkurt ailesinin ölümü göze alarak yaptığı 3,5 saatlik yolculukta ve Çeşme’de geçirdikleri üç günde bütün aile fertleri kendilerine dayatılan zorunlu sürgünün acısını iliklerine kadar hissetti.
YOLDA MOTORUMUZ BOZULDU
Murat Akkurt: “Başka şansımız yoktu. 4 metrekare büyüklüğünde bir bot aldım. Hanım, ben ve 4 çocuk. Can yelekleri, oltas vs. hepsine 12 bin TL verdim. Önce Çeşme’de kamp çadırı kurduk. Üç gün botu kullanmayı öğrendim. Geçiş için denemeler yaptım. 10 Temmuz 2019 saat 13.00’te bota bindik. Yolda motorumuz durdu. Allahtan ufak oğlanlar bota biner binmez uyudu. Adaya inince uyandılar. Sakız Adasına geçtikten sonra feribotla Atina’ya gittik. O dönemde İsveç’te yayınlanan Göteborg gazetesi tek başımıza Ege’yi geçtiğimiz ve gazeteci olduğum için bizimle röportaj yaptı.”
Yunanistan’a geçtikten sonra 26 Ağustos 2019’da Lüksemburg’a giden Murat Akkurt, ailesine 14 Ocak 2020’de kavuşabildi. Songül Akkurt ve çocukları 4 ay sonra aile birleşimiyle Lüksemburg’a geldi ve ilk hatıralarını hep birlikte Moien (Merhaba) anıtının önünde çektirdiler.
Avrupa’nın en küçük ülkelerinden Lüksemburg’a sığınan Akkurt ailesinin yaşadıklarını sunuyoruz.
MURAT AKKURT: DİZLERİM MORARANA KADAR DİZ ÇÖKTÜRDÜLER
2012’ye kadar 5 yıl İzmir’de çalıştım. Ondan sonra 4 yıl Afyon’daydım. Cihan Medya Dağıtım’a bağlı olarak görev yapıyordum. Yaptığım haberleri Cihan Haber Ajansı geçiyordu. Muhabirlik, gazete dağıtımı, abonelik her işle ilgileniyorduk. 15 Temmuz’dan sonra işsiz kaldık. Antalya Manavgat’ta bir fitnes salonunda iş buldum. 6 Kasım 2017’de Manavgat’ta kaldığım eve operasyon yaptılar.
Afyonkarahisar Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele (TEM) Şube Müdürü Arif Alpaslan Afyon’dan özel olarak üç ekiple gelmişti. Saat 20.00’ydi. Kapıyı açınca yaklaşık 10 kişi üzerime çullandı. Koluma kırarak ters kelepçe takmaya çalıştı. Halbuki direnme gücüm yoktu. Benim ayağımda platin var. 2007’de bağlarım kopmuştu. 3 saate yakın diz çöktürdüler. Darp ettiler, kafama vurdular. Platin olduğu için dizim morarma derecesine geldi.
SOL KULAĞIMDA CİHAZ VAR DEYİNCE SAĞ TARAFIMA VURDULAR
2014 yılında iki kulağımdan operasyon geçirdim. Kulak zarı çökmesi olmuştu. Sol kulağıma işitme cihazı verildi. Bunu söyleyince sağ tarafıma vurmaya başladılar. Cihaz kırılırsa iz bırakmamak için herhalde. Evde dağıtmadıkları, sigara izmariti atmadıkları, tükürmedikleri yer kalmamıştı. Önce Manavgat’a, oradan da Afyon’a götürdüler. Eşimle, kızımla tehdit ettiler. Akla hayale gelmeyecek şeyler söylediler.
KARAKOLUN ALTINDAKİ İŞKENCE ODASI
Afyon’a gelince ikinci gün Arif Alpaslan’ın odasına götürdüler. Beni orada da dövdüler. Sonradan ismini öğrendiğim Mehmet adında sarışın bir polis kafama vurup duruyordu. Ayaklarıma, kafama darp aldım. Doktora bu darpları söyledim. Doktor ‘Vücudunda herhangi bir yaralanma, kanama yok, sağlam raporu vereceğim’ dedi. Karakolun altındaki işkence odasına götürmediler. Dirensem belki de götüreceklerdi. Cezaevindeyken orada işkence gören 4 kişiyle tanıştım. Onlar anlatmıştı.
KOMİSER TEOMAN YAMAN İLE İLK KARŞILAŞMA
Arif Alpaslan’ın odasından çıktıktan sonra komiser Teoman Yaman ile kapıda karşılaştık. O dönemde sosyal medya kullanmadığım için kendisini tanımıyordum. ‘Konuştu mu bu?’ diye sordu. Yok cevabını alınca, beni iki omzumdan tutarak ‘Sen niye konuşmuyorsun, beni tanımıyor musun?’ dedi. Ben de “Tanımıyorum.” dedim. “İyi düşün, iyi bak.” dedi. Tekrar tanıyamadığımı söyledim. ‘Ben Afyon’da çalışırken siz yoktunuz.’ dedim. ‘Onu demiyorum. Sosyal medyada yazılıyor ya, işkenceci bir Teoman var ya, kadınların orasına, burasına bir şey batıran (emniyette sorgulanan bazı kadınlar kendilerine iğne batırıldığını söylemişti), kadınlara, erkeklere bir şey (işkence) yapan, o Teomanım ben. Sen beni nasıl tanımazsın, sen gazetecisin.’ deyip durdu.
O an içimden keşke bir cihaz olsa da söylediklerini kaydedebilsem dedim. Açık açık işkence yapmakla övünüyordu. İşkence zaman aşımına uğrayan bir suç değilmiş, bir gün ben de yakalanacakmışım, yargılanacakmışım, 10 yıla kadar hapis cezası alacakmışım, bekliyorum diye alaylı konuşmalar yapıyordu.
“İFADE VERMEDİĞİM HALDE, KAĞIT İMZALATTIRMAYA KALKTILAR”
Sonra beni sorguya aldı. Mahkemeye giderken yanımızda olan polis de oradaydı. ‘Bana 300 isim say, sende bu kapasite var’ dedi. İstedikleri bilgileri alamayınca önüme bir kâğıt koydular. İfademmiş. O zaman avukat geldi. Avukat, ‘Bu kâğıdı imzala, eşinle birlikte gideceksin’ dedi. Ben ifade vermedim ki, dedim. Parayla tuttuğum avukat beni sırtımdan vuruyor. Teoman Yaman avukata, ‘Sen git biraz dolaş gel, biz ifadeyi tekrar alalım dedi. Avukat, ‘Ben gidersem bunu öldürürsün’ dedi. Sonra ifademe başladılar. 3 saate yakın ifade sürdü.
ARKAMDA EŞİMİ GÖRÜNCE AĞLAMAYA BAŞLADIM
Gözaltında kaldığım süre boyunca her gün 3-4 saat duvara dönük ayakta bekletiyorlardı. Arkadan gelen geçen vuruyordu, çaycı bile. 4. gün eşimi getirmiş ve arkama oturtmuşlar. Ona seyrettirmişler. Eşim daha sonra bana “1 saat sana ağlayarak baktım.” dedi. Ben onun getirileceğini hiç düşünmemiştim. Bana otur dediler, zannettim ki iyi niyetle otur diyorlar. Meğerse eşimi göstermek için oturtuyorlar. Eşimi karşımda görünce çok kötü oldum. Dört gün dayak yemişim, gecem gündüzüm birbirine karışmış, 4 metrekarelik yerde 7 kişi kalıyorduk. Eşimi de karşımda görünce duygularım boşaldı, ağladım. Eşim, ‘Niye ağlıyorsun, başını dik tut, biz bir şey yapmadık. En kötüsü ölümüz çıkar, sonuçta ahirete giden bir yol burası’ deyince kendimi biraz toparladım.
EŞİMİN DURUŞU BANA GÜÇ VERDİ
Ondan sonra artık benimle değil, eşimle uğraşmaya başladılar. Eşime ‘Kocana söyle bildiklerini anlatsın. Bu gazetenin (Zaman) işlerinin nasıl yürüdüğünü, bölge yapılanmasını hepsini anlatsın yoksa çocuğunu göremeyeceksin’ diye tehdit ettiler. Eşimin duruşu bana güç verdi. Önüme liste koydular, imzalamadığım için bunlar başıma geldi.
HAKİMİ AZARLAYAN POLİS
Mahkemeye çıkarıldık. Ben tutuklandım, eşim serbest bırakıldı. 20-25 yaşlarında bir polis memur eşime kelepçe takmaya çalıştı. Bırakıldığını söyleyince, direkt hakime ‘Songül Akkurt’u nasıl bırakırsın’ deyip birkaç telefon görüşmesi yapıp serbestsin git işte diye bağırarak eşimi gönderdi. Buna belki kimse inanmaz ama gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum. Hakime sen bu kararı nasıl verirsin diyen kolluk kuvvetlerimiz var.
12 KİŞİLİK KOĞUŞTA 51 KİŞİ
16 ay Afyon Cezaevinde kaldım. İlk önce camsız penceresiz geçici koğuşa konuldum. Tahtadan bir tuvalet vardı. Altı iki karış açık. Üstten açık. Kullanmaya korkuyorduk. 12 kişilik koğuşta 51 kişi kaldık, 16 ay bu şekilde geçti.
CEZAEVİNDE YÜRÜYEMEZ HALE GELDİM
Hapse girdikten sonra darplardan sağ kulağımda da işitme kaybı oluştu. Ona da cihaz taktılar. Kronik uyku apnesi rahatsızlığım vardı. Geceleri uyuyabilmek için elektrikli bir cihaz kullanıyorum. O cihazı alabilmek için 12 ay uğraştım. “Hayati önemi vardır” diye raporum olmasına rağmen, raporda makinesiz bu kişi ölebilir yazmasına rağmen vermediler. Sürekli kapalı ve güneş görmeden yaşadığımız için platin olan bacağımda kireçlenme oldu. Diğer bacağıma da sirayet etti, yürüyemez hale geldim.”
SONGÜL AKKURT: O ANI NASIL ANLATABİLİRİM, BİLMİYORUM
Eşim gözaltına alındığında oğlum Yusuf Enes 5 aylıktı. Polisler evi kıyafet getirmemiz için aradı. Oğlumu alıp eşimin yanına gittim. Kıyafetleri aldılar, beni bıraktılar. O gün bir avukat tuttum. Avukat Halil bey beni ertesi gün saat 15.30-16.00’ya yakın aradı. Eşimin yanına emniyete gideceğini, benim de gelmemi söyledi. Çocuğu emzirmem, bakımını yapmam, uyutmam gerekiyor, ben gelmezsem olmaz mı dedim. Çok ısrar etti, ‘Eşinle görüştürecekler, görüşmek istemiyor musun?’ dedi. Ben de onu görmek ümidiyle oğlumu alıp gittim.
“PARAYLA TUTTUĞUMUZ AVUKAT BENİ POLİSE GÖTÜRÜP TESLİM ETTİ”
Önce Halil bey girdi içeriye. 2-3 dakika sonra ‘Songül hanım gel’ dedi. Eşim duvara dönük duruyordu. Yanına gitmeye çalıştım. Bir polis bana “Hopp Songül hanım nereye? Ne oluyor? Tutuklusun.” dedi. O anı size nasıl anlatayım bilmiyorum. Çok şaşırdım, elim ayağım titredi. Avukatın zaten haberi var, polisle işbirliği yapmış. Bir arkadaşımın avukatıydı. Bütün herkesi etkin pişmanlıktan yararlanması konusunda baskı yapıp çıkartan bir avukat olduğunu sonra öğrendim. Beni eliyle götürüp teslim etti.
Sonra polisler çocuğu, dönen ofis sandalyelerinden birinin üzerine bırakmamı söyledi. Düşebilir dedim. Hiçbir şey olmaz, çabuk oraya bırak dediler. Ben o panikle bıraktım. Bırakmamla oğlum kendini geriye doğru attı, düşüyordu, son anda yakaladım. Üzerimdeki eşyaları bırakmamı söylediler. Sadece kimliğim ve telefon vardı. Oğlumu arkadaşım geldi aldı. Kayınpederimi aramışlar, çoğu gelip al, gelmezsen esirgeme kuruma vereceğiz dediler.
“6 SAAT EŞİMİ İZLETTİRDİLER”
Eşim duvara dönüktü. Sonra ifadesini almaya götürdüler. Geri geldiğinde karşıma oturttular. Orada benim de gözaltında olduğumu anladı. Sürekli içeriye ifadeye götürüyorlardı, geri getiriyorlardı, bağırıyorlardı. İfade alma şeklini görünce çok korktum. Saat 16.00’dan gece 23.00’e kadar eşimi o vaziyette izlettirdiler bana.
“KERMESE GİTMEDİN Mİ, MANTI YAPMADIN MI, BURS VERMEDİN Mİ?”
İfademi alırken ilkokul mezunu olduğumu söyledim. Şaşırdılar. ‘Cemaat yüksek okul mezunu insanlarla ilgilenir, sen bunların hiçbirini karşılamıyorsun. Adliye önündeki protestolara katılmadığına emin misin, kermese gitmedin mi, mantı yapmadın mı, burs vermedin mi’ diye sorular sordular. Avukat da ‘Kızım söyle, 4 çocuğunun yanına git, yoksa onlar çocuk esirgemeye gidecek, pişmanım de” dedi. Hiçbir şey yapmadım, yapmadığım şeylerden de pişmanlık duymuyorum, dedim.
“ÇOCUĞUMU EMZİREMEDİĞİM İÇİN AĞRIDAN UYUMADIĞIMI BİLİRİM”
Çocuğunu 2 saatte bir emzirebilirsin dediler ama getirmediler. 4 gün boyunca ağrıdan sabaha kadar ağladığımı çok iyi bilirim. Sütü sağacak bir yer de yoktu. Çünkü lavabo ve tuvalet direkt kameraların karşısındaydı. Çok bir pis ortamdı. Nezarette tek ben vardım.
“O SOĞUKTA OĞLUMUN ZIBININI ÇIKARDILAR”
Eşim tutuklandığında biz İzmir’de kalıyorduk. 5 aylık oğlumla beraber eşimi ziyarete gidebilmek için o soğuklarda gece 02’de otobüse biniyordum, sabah 6’da orada oluyordum. 7’de görüş için sıraya giriyordum. 11’de görüş. İlk başlarda bebeğimin zıbınını her şeyini çıkarttıyorlardı o soğukta. Üzerine sadece mantosunu giydiriyordum. Bere, atkı, şapka, battaniye yasaktı. Üşüyordu çocuk, zorlanıyorduk. Bizi de iç çamaşırımıza kadar arıyorlardı. Ped’lerin içini açıp baktıkları zamanlar oldu. Zaten 3-4 arama ve X-Ray’den geçiyorduk.
“KIZIM BU SEBEPLE BABASINI ZİYARETE GİTMİYORDU”
Kızım bu sebeple babasının yanına gelmek istiyordu. Kızımın saçları çok gür. Topuzunun arasına bir şey saklarlar diye her seferinde saçını açtırıyorlardı. Bundan dolayı gelmek istemiyordu. Hatta bir arkadaşımın kızı bu sebepten saçlarını kısacık kesti. O kadar bunaldı ki artık çocuk. Muzaffer Said, gelişim bozukluğu yaşadı bu süreçte. Ne kilo aldı ne boyu uzadı. Doktor sebebinin psikolojik olduğunu söylemişti. 6 yaşında ama çok zayıf. 4 yaşında zannediyorlar.
“AİLEDE HİÇ KİMSE YÜZME BİLMİYOR”
7 Ağustos 2019’da Çeşme’ye gittik. Karşıya bakıyorum, Yunan Adaları çok yakın görünüyordu. Geçeriz inşallah diye düşünüyorum. Ben denizden çok korkuyorum. Yüzme bilmiyorum. Ailede hiç kimse yüzme bilmiyor ve herkes de sudan korkuyor. Orada çadır kurup 3 gün geçiş için hazırlık yaptık. Eşim günde 3-4 kez kullanmayı öğrenmek için denemeler yaptı. Çocukları da gezdiriyordu. Amaç gezmek değil de biraz daha açılınca yol ne gösterecek onu öğrenebilmekti.
“ANNE GİTMEYELİM, BEN ÇOK KORKTUM, YAPAMAYACAĞIM”
İlk gün bota, iki kızım ve büyük oğlum bindi. Küçük oğlum ve ben kıyıda kaldık. Döndüler. Küçük kızım yanıma geldi. Eli kasılmış, yüzü bembeyaz. İki kızımda da epilepsi var. Atak geçiriyor sandım. ‘Anne çok korktum, ben yapamayacağım, gitmeyelim. Başka bir yolu yok mu’ dedi. Onu öyle görünce cesaret geldi bana. Babanız bot aldı, kullanmayı öğrenecek ve bizi geçirecek diye onları o şekilde motive ettim. Başka sansımız yoktu.
BİR DALGA GELDİ, BİZİ HAVAYA KALDIRIP İNDİRDİ
Bir gün ben de eşimle deneme için çıktım. Bayağı ileri gitmişiz. Etrafta ada vs yoktu. Sonra bir dalga geldi. Bizi yukarı kaldırdı ve yere indirdi. Yani o anı hiç unutamıyorum. Hala elim ayağım boşalıyor. Bildiğim ne dua varsa okudum herhalde. Çok korktuk. Dalga geldiğinde botu ne tarafa çevirmemiz gerekiyor vs. bunları hep internetten öğrendik. Eğri bir şekilde dalgaya sürmemiz gerekiyormuş. Geçiş yaptığımız gün de aynı şekilde yine bir dalga geldi. Bir turist teknesi vardı uzakta, onun dalgası.
ÖLÜME GİTTİĞİMİZİN FARKINDAYDIK
Maden, Yeni, Aksoy, Akçabay aileleri gibi ölüme gittiğimizin farkındaydık. Eşim hepimizin beline ip bağladı. Birimiz düşerse destek olalım diye yaptığını söyledi. Oysa eğer ölürsek hepimiz bir yerde olalım diye bağlamış. Açıktayken motorumuz bozuldu. O anda da aşırı korktum. Eşim çalıştırmaya uğraşıyor, paniklediğini de bize belli etmemeye çalışıyor. ‘Motor ısınmıştır ondandır’ diyor çocukları korkutmamak için… Su bizi geri geri itmeye başladı. Sonra Elhamdülillah çalıştı. Yolda ne Yunan ne Türk sahil güvenliği, ne bir balıkçı teknesi denk gelmedi. O da bizim şansımızdı. 3,5 saat sonra Sakız Adası’na çıktık. Sonra feribotla Atina’ya geçtik. Eşim 26 Ağustos 2019’da, ben çocuklarla aile birleşimiyle 14 Ocak 2020’de Lüksemburg’a gelebildik. Şimdi kamptayız. Oturum işlemlerimizin sonuçlanmasını beklerken dil öğreniyor ve buradaki hayatımıza alışmaya çalışıyoruz.
26.6.2020 [TR724]
İzmir ve Afyon’da 9 yıl gazetecilik yapan Murat Akkurt (Cihan Haber Ajansı), 20 Haziran Dünya Mülteci Günü vesilesiyle sosyal medya hesabında yayınladığı videoda yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:
“17 yıllık evliyim. Dört çocuk babasıyım. İzmir ve Afyon bölgesinde 9 yıl gazetecilik yaptım. Bir hafta eşim ve ben çeşitli işkencelere maruz kaldık. Bu işkenceler sonucunda kulak zarlarım zarar gördü ve yürüyemez hale gelmiştim. Afyon E Tipi Kapalı Cezaevine gönderildim. Cezaevi şartları daha ağırdı, orada ilaçlarım verilmedi, tedavilerim yapılmadı. Rahatsızlıklarım daha da ilerledi. 16 ay sonra ‘ölecek bu’ denilerek serbest bırakıldım. İşimi ailemi kaybettim, ailemin de psikolojisi bozulmuştu. 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verildi, hem eşime hem bana. Türkiye artık bize yaşama hakkı tanımıyordu, her şeyi göze alarak çıktık.”
AVUKAT, 5 AYLIK BEBEĞİ OLAN KADINI POLİSE TESLİM ETTİ
Zorlu bir yolculuktan sonra özgürlüğüne kavuşan gazeteci Murat Akkurt, 15 Temmuz’dan sonra yaşadığı işkenceleri ve özgürlüğe giden zorlu yolculuğunu Boldmedya’dan Sevinç Özarslan‘a anlattı.
Gazeteci Murat Akkurt ve eşinin yaşadıkları çok daha fazlaydı. Murat Akkurt, 7 gün gözaltında kaldığı Afyon Emniyet Müdürlüğünde işkence gördü. Eşiyle ve 16 yaşındaki kızıyla tehdit edildi. Kafasına ve ayağına tekme atılarak darp edildi. Aldığı darbeler nedeniyle sağ kulağında işitme kaybı oluştu. Bacağında platin olduğu halde saatlerce ayakta bekletildi.
Songül Akkurt (37) ise polisle anlaşan avukatının ihanetine uğradı. Tuttuğu avukat, 5 aylık bebeği olan kadını “Size eşinizi gösterecekler” diye evinden alıp emniyete götürdü. Songül Akkurt kapıdan girip yüzü duvara dönük bekletilen eşini görünce yanına gitmek istedi. Kucağında oğlu Yusuf vardı. Polis “Hoop nereye gidiyorsun, tutuklusun” deyince şok oldu. Oğlunu bir arkadaşına teslim etmek zorunda kalan Songül Akkurt’a, 6 saat boyunca eşinin o hali izlettirildi. “İyi bak eşine bir daha 15 yıl sonra görüşeceksiniz” diyen bir polis, yaşadıklarına inanamayan kadınla dalga geçti.
İŞKENCE ŞEFİ TEOMAN YAMAN
Afyon Emniyet Müdürlüğü 15 Temmuz’dan sonra işkence merkezlerinden biri oldu. OHAL döneminde gözaltına alınan herkese Afyon TEM Şube Komiseri Teoman Yaman ve ekibinin işkence yaptığı biliniyor. Aile yakınlarıyla tehdit, copla tacizde bulunma, tırnak çekme, emniyet binasının dışında bir yere götürülerek darp edilme, kötü muamele, hakaret, saatlerce ayakta bekletme, elektrik verme gibi olaylar bizzat yaşayanların ve tanıkların anlatımıyla da kayıtlara geçti.
İŞKENCE YAPMAKLA ÖVÜNÜYORDU
6 Kasım 2017’de Manavgat’ta gözaltına alınıp Afyon’a götürülen gazeteci Murat Akkurt’u Afyon TEM’de karşılayanlardan biri de Teoman Yaman’dı. Murat Akkurt’a “Sen nasıl gazetecisin, beni tanımadın mı” diyen Yaman, alaylı bir üslupla “Ben kadınların orasına burasına bir şey batıran Teoman” diye kendini tanıttı ve yaptığı işkenceleri itiraf etti.
Murat Akkurt o anları şöyle anlatıyor: “O an içimden dedim ki keşke bir ses kaydı cihazı ya da kamera olsa da söylediklerini kaydedebilsem. Açık açık işkence yapmakla övünüyordu. ‘İşkence zaman aşımına uğrayan bir suç değilmiş, bir gün ben de yakalanacakmışım, yargılanacakmışım, 10 yıla kadar hapis cezası alacakmışım, bekliyorum’ diye alaylı konuşmalar yapıyordu.”
Bir hafta gözaltında kalan Murat Akkurt (41), itirafçı olmayı kabul etmediği için tutuklanıp Afyon E Tipi Kapalı Cezaevine gönderildi. Avukatı tarafından polise teslim edilen Songül Akkurt da 4 gün gözaltında kaldı. O süre içinde bebeğini emzirmesine izin verilmeyen Akkurt, daha sonra denetimli serbestlikle bırakıldı.
CEZAEVİNDE YAŞADIĞI HAK İHLALLERİ
16 ay Afyon Cezaevine hapis yatan Murat Akkurt’a yönelik hak ihlalleri burada da devam etti. Sağlık durumunu anlattığı dilekçeleri uzun süre dikkate alınmadı. Uyku apnesi hastası olan Murat Akkurt, geceleri uyuyabilmek için kullandığı elektrikli cihazı alabilmek için 1 yıl uğraştı. Hapse girmeden önce sol kulağında işitme cihazı vardı. Darplar sonucunda diğer kulağında da işitme kaybı oluştu. Sağ kulağına da cihaz takıldı. Bu arada tüm ailenin psikolojisi bozuldu. Henüz büyüme çağında olan oğullarında gelişim geriliği başladı.
KIZLARI EPİLEPSİ HASTASI, OĞLANLAR ÇOK KÜÇÜKTÜ
Hem kendisine hem eşine 6 yıl 10 ay hapis cezası verilen gazeteci Murat Akkurt, 12 Şubat 2019’da tahliye olduktan sonra artık Türkiye’de yaşam hakkı tanınmadığını anlayınca ülkesini terk etmeye karar verdi. Akkurt, oğulları çok küçük ve kızları ise epilepsi hastası olmasına rağmen bu kararı vermek zorunda kaldığını söylüyor.
Ege’yi, 12 bin TL’ye satın aldığı 4 metrekarelik botla geçen Akkurt ailesinin ölümü göze alarak yaptığı 3,5 saatlik yolculukta ve Çeşme’de geçirdikleri üç günde bütün aile fertleri kendilerine dayatılan zorunlu sürgünün acısını iliklerine kadar hissetti.
YOLDA MOTORUMUZ BOZULDU
Murat Akkurt: “Başka şansımız yoktu. 4 metrekare büyüklüğünde bir bot aldım. Hanım, ben ve 4 çocuk. Can yelekleri, oltas vs. hepsine 12 bin TL verdim. Önce Çeşme’de kamp çadırı kurduk. Üç gün botu kullanmayı öğrendim. Geçiş için denemeler yaptım. 10 Temmuz 2019 saat 13.00’te bota bindik. Yolda motorumuz durdu. Allahtan ufak oğlanlar bota biner binmez uyudu. Adaya inince uyandılar. Sakız Adasına geçtikten sonra feribotla Atina’ya gittik. O dönemde İsveç’te yayınlanan Göteborg gazetesi tek başımıza Ege’yi geçtiğimiz ve gazeteci olduğum için bizimle röportaj yaptı.”
Yunanistan’a geçtikten sonra 26 Ağustos 2019’da Lüksemburg’a giden Murat Akkurt, ailesine 14 Ocak 2020’de kavuşabildi. Songül Akkurt ve çocukları 4 ay sonra aile birleşimiyle Lüksemburg’a geldi ve ilk hatıralarını hep birlikte Moien (Merhaba) anıtının önünde çektirdiler.
Avrupa’nın en küçük ülkelerinden Lüksemburg’a sığınan Akkurt ailesinin yaşadıklarını sunuyoruz.
MURAT AKKURT: DİZLERİM MORARANA KADAR DİZ ÇÖKTÜRDÜLER
2012’ye kadar 5 yıl İzmir’de çalıştım. Ondan sonra 4 yıl Afyon’daydım. Cihan Medya Dağıtım’a bağlı olarak görev yapıyordum. Yaptığım haberleri Cihan Haber Ajansı geçiyordu. Muhabirlik, gazete dağıtımı, abonelik her işle ilgileniyorduk. 15 Temmuz’dan sonra işsiz kaldık. Antalya Manavgat’ta bir fitnes salonunda iş buldum. 6 Kasım 2017’de Manavgat’ta kaldığım eve operasyon yaptılar.
Afyonkarahisar Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele (TEM) Şube Müdürü Arif Alpaslan Afyon’dan özel olarak üç ekiple gelmişti. Saat 20.00’ydi. Kapıyı açınca yaklaşık 10 kişi üzerime çullandı. Koluma kırarak ters kelepçe takmaya çalıştı. Halbuki direnme gücüm yoktu. Benim ayağımda platin var. 2007’de bağlarım kopmuştu. 3 saate yakın diz çöktürdüler. Darp ettiler, kafama vurdular. Platin olduğu için dizim morarma derecesine geldi.
SOL KULAĞIMDA CİHAZ VAR DEYİNCE SAĞ TARAFIMA VURDULAR
2014 yılında iki kulağımdan operasyon geçirdim. Kulak zarı çökmesi olmuştu. Sol kulağıma işitme cihazı verildi. Bunu söyleyince sağ tarafıma vurmaya başladılar. Cihaz kırılırsa iz bırakmamak için herhalde. Evde dağıtmadıkları, sigara izmariti atmadıkları, tükürmedikleri yer kalmamıştı. Önce Manavgat’a, oradan da Afyon’a götürdüler. Eşimle, kızımla tehdit ettiler. Akla hayale gelmeyecek şeyler söylediler.
KARAKOLUN ALTINDAKİ İŞKENCE ODASI
Afyon’a gelince ikinci gün Arif Alpaslan’ın odasına götürdüler. Beni orada da dövdüler. Sonradan ismini öğrendiğim Mehmet adında sarışın bir polis kafama vurup duruyordu. Ayaklarıma, kafama darp aldım. Doktora bu darpları söyledim. Doktor ‘Vücudunda herhangi bir yaralanma, kanama yok, sağlam raporu vereceğim’ dedi. Karakolun altındaki işkence odasına götürmediler. Dirensem belki de götüreceklerdi. Cezaevindeyken orada işkence gören 4 kişiyle tanıştım. Onlar anlatmıştı.
KOMİSER TEOMAN YAMAN İLE İLK KARŞILAŞMA
Arif Alpaslan’ın odasından çıktıktan sonra komiser Teoman Yaman ile kapıda karşılaştık. O dönemde sosyal medya kullanmadığım için kendisini tanımıyordum. ‘Konuştu mu bu?’ diye sordu. Yok cevabını alınca, beni iki omzumdan tutarak ‘Sen niye konuşmuyorsun, beni tanımıyor musun?’ dedi. Ben de “Tanımıyorum.” dedim. “İyi düşün, iyi bak.” dedi. Tekrar tanıyamadığımı söyledim. ‘Ben Afyon’da çalışırken siz yoktunuz.’ dedim. ‘Onu demiyorum. Sosyal medyada yazılıyor ya, işkenceci bir Teoman var ya, kadınların orasına, burasına bir şey batıran (emniyette sorgulanan bazı kadınlar kendilerine iğne batırıldığını söylemişti), kadınlara, erkeklere bir şey (işkence) yapan, o Teomanım ben. Sen beni nasıl tanımazsın, sen gazetecisin.’ deyip durdu.
O an içimden keşke bir cihaz olsa da söylediklerini kaydedebilsem dedim. Açık açık işkence yapmakla övünüyordu. İşkence zaman aşımına uğrayan bir suç değilmiş, bir gün ben de yakalanacakmışım, yargılanacakmışım, 10 yıla kadar hapis cezası alacakmışım, bekliyorum diye alaylı konuşmalar yapıyordu.
“İFADE VERMEDİĞİM HALDE, KAĞIT İMZALATTIRMAYA KALKTILAR”
Sonra beni sorguya aldı. Mahkemeye giderken yanımızda olan polis de oradaydı. ‘Bana 300 isim say, sende bu kapasite var’ dedi. İstedikleri bilgileri alamayınca önüme bir kâğıt koydular. İfademmiş. O zaman avukat geldi. Avukat, ‘Bu kâğıdı imzala, eşinle birlikte gideceksin’ dedi. Ben ifade vermedim ki, dedim. Parayla tuttuğum avukat beni sırtımdan vuruyor. Teoman Yaman avukata, ‘Sen git biraz dolaş gel, biz ifadeyi tekrar alalım dedi. Avukat, ‘Ben gidersem bunu öldürürsün’ dedi. Sonra ifademe başladılar. 3 saate yakın ifade sürdü.
ARKAMDA EŞİMİ GÖRÜNCE AĞLAMAYA BAŞLADIM
Gözaltında kaldığım süre boyunca her gün 3-4 saat duvara dönük ayakta bekletiyorlardı. Arkadan gelen geçen vuruyordu, çaycı bile. 4. gün eşimi getirmiş ve arkama oturtmuşlar. Ona seyrettirmişler. Eşim daha sonra bana “1 saat sana ağlayarak baktım.” dedi. Ben onun getirileceğini hiç düşünmemiştim. Bana otur dediler, zannettim ki iyi niyetle otur diyorlar. Meğerse eşimi göstermek için oturtuyorlar. Eşimi karşımda görünce çok kötü oldum. Dört gün dayak yemişim, gecem gündüzüm birbirine karışmış, 4 metrekarelik yerde 7 kişi kalıyorduk. Eşimi de karşımda görünce duygularım boşaldı, ağladım. Eşim, ‘Niye ağlıyorsun, başını dik tut, biz bir şey yapmadık. En kötüsü ölümüz çıkar, sonuçta ahirete giden bir yol burası’ deyince kendimi biraz toparladım.
EŞİMİN DURUŞU BANA GÜÇ VERDİ
Ondan sonra artık benimle değil, eşimle uğraşmaya başladılar. Eşime ‘Kocana söyle bildiklerini anlatsın. Bu gazetenin (Zaman) işlerinin nasıl yürüdüğünü, bölge yapılanmasını hepsini anlatsın yoksa çocuğunu göremeyeceksin’ diye tehdit ettiler. Eşimin duruşu bana güç verdi. Önüme liste koydular, imzalamadığım için bunlar başıma geldi.
HAKİMİ AZARLAYAN POLİS
Mahkemeye çıkarıldık. Ben tutuklandım, eşim serbest bırakıldı. 20-25 yaşlarında bir polis memur eşime kelepçe takmaya çalıştı. Bırakıldığını söyleyince, direkt hakime ‘Songül Akkurt’u nasıl bırakırsın’ deyip birkaç telefon görüşmesi yapıp serbestsin git işte diye bağırarak eşimi gönderdi. Buna belki kimse inanmaz ama gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum. Hakime sen bu kararı nasıl verirsin diyen kolluk kuvvetlerimiz var.
12 KİŞİLİK KOĞUŞTA 51 KİŞİ
16 ay Afyon Cezaevinde kaldım. İlk önce camsız penceresiz geçici koğuşa konuldum. Tahtadan bir tuvalet vardı. Altı iki karış açık. Üstten açık. Kullanmaya korkuyorduk. 12 kişilik koğuşta 51 kişi kaldık, 16 ay bu şekilde geçti.
CEZAEVİNDE YÜRÜYEMEZ HALE GELDİM
Hapse girdikten sonra darplardan sağ kulağımda da işitme kaybı oluştu. Ona da cihaz taktılar. Kronik uyku apnesi rahatsızlığım vardı. Geceleri uyuyabilmek için elektrikli bir cihaz kullanıyorum. O cihazı alabilmek için 12 ay uğraştım. “Hayati önemi vardır” diye raporum olmasına rağmen, raporda makinesiz bu kişi ölebilir yazmasına rağmen vermediler. Sürekli kapalı ve güneş görmeden yaşadığımız için platin olan bacağımda kireçlenme oldu. Diğer bacağıma da sirayet etti, yürüyemez hale geldim.”
SONGÜL AKKURT: O ANI NASIL ANLATABİLİRİM, BİLMİYORUM
Eşim gözaltına alındığında oğlum Yusuf Enes 5 aylıktı. Polisler evi kıyafet getirmemiz için aradı. Oğlumu alıp eşimin yanına gittim. Kıyafetleri aldılar, beni bıraktılar. O gün bir avukat tuttum. Avukat Halil bey beni ertesi gün saat 15.30-16.00’ya yakın aradı. Eşimin yanına emniyete gideceğini, benim de gelmemi söyledi. Çocuğu emzirmem, bakımını yapmam, uyutmam gerekiyor, ben gelmezsem olmaz mı dedim. Çok ısrar etti, ‘Eşinle görüştürecekler, görüşmek istemiyor musun?’ dedi. Ben de onu görmek ümidiyle oğlumu alıp gittim.
“PARAYLA TUTTUĞUMUZ AVUKAT BENİ POLİSE GÖTÜRÜP TESLİM ETTİ”
Önce Halil bey girdi içeriye. 2-3 dakika sonra ‘Songül hanım gel’ dedi. Eşim duvara dönük duruyordu. Yanına gitmeye çalıştım. Bir polis bana “Hopp Songül hanım nereye? Ne oluyor? Tutuklusun.” dedi. O anı size nasıl anlatayım bilmiyorum. Çok şaşırdım, elim ayağım titredi. Avukatın zaten haberi var, polisle işbirliği yapmış. Bir arkadaşımın avukatıydı. Bütün herkesi etkin pişmanlıktan yararlanması konusunda baskı yapıp çıkartan bir avukat olduğunu sonra öğrendim. Beni eliyle götürüp teslim etti.
Sonra polisler çocuğu, dönen ofis sandalyelerinden birinin üzerine bırakmamı söyledi. Düşebilir dedim. Hiçbir şey olmaz, çabuk oraya bırak dediler. Ben o panikle bıraktım. Bırakmamla oğlum kendini geriye doğru attı, düşüyordu, son anda yakaladım. Üzerimdeki eşyaları bırakmamı söylediler. Sadece kimliğim ve telefon vardı. Oğlumu arkadaşım geldi aldı. Kayınpederimi aramışlar, çoğu gelip al, gelmezsen esirgeme kuruma vereceğiz dediler.
“6 SAAT EŞİMİ İZLETTİRDİLER”
Eşim duvara dönüktü. Sonra ifadesini almaya götürdüler. Geri geldiğinde karşıma oturttular. Orada benim de gözaltında olduğumu anladı. Sürekli içeriye ifadeye götürüyorlardı, geri getiriyorlardı, bağırıyorlardı. İfade alma şeklini görünce çok korktum. Saat 16.00’dan gece 23.00’e kadar eşimi o vaziyette izlettirdiler bana.
“KERMESE GİTMEDİN Mİ, MANTI YAPMADIN MI, BURS VERMEDİN Mİ?”
İfademi alırken ilkokul mezunu olduğumu söyledim. Şaşırdılar. ‘Cemaat yüksek okul mezunu insanlarla ilgilenir, sen bunların hiçbirini karşılamıyorsun. Adliye önündeki protestolara katılmadığına emin misin, kermese gitmedin mi, mantı yapmadın mı, burs vermedin mi’ diye sorular sordular. Avukat da ‘Kızım söyle, 4 çocuğunun yanına git, yoksa onlar çocuk esirgemeye gidecek, pişmanım de” dedi. Hiçbir şey yapmadım, yapmadığım şeylerden de pişmanlık duymuyorum, dedim.
“ÇOCUĞUMU EMZİREMEDİĞİM İÇİN AĞRIDAN UYUMADIĞIMI BİLİRİM”
Çocuğunu 2 saatte bir emzirebilirsin dediler ama getirmediler. 4 gün boyunca ağrıdan sabaha kadar ağladığımı çok iyi bilirim. Sütü sağacak bir yer de yoktu. Çünkü lavabo ve tuvalet direkt kameraların karşısındaydı. Çok bir pis ortamdı. Nezarette tek ben vardım.
“O SOĞUKTA OĞLUMUN ZIBININI ÇIKARDILAR”
Eşim tutuklandığında biz İzmir’de kalıyorduk. 5 aylık oğlumla beraber eşimi ziyarete gidebilmek için o soğuklarda gece 02’de otobüse biniyordum, sabah 6’da orada oluyordum. 7’de görüş için sıraya giriyordum. 11’de görüş. İlk başlarda bebeğimin zıbınını her şeyini çıkarttıyorlardı o soğukta. Üzerine sadece mantosunu giydiriyordum. Bere, atkı, şapka, battaniye yasaktı. Üşüyordu çocuk, zorlanıyorduk. Bizi de iç çamaşırımıza kadar arıyorlardı. Ped’lerin içini açıp baktıkları zamanlar oldu. Zaten 3-4 arama ve X-Ray’den geçiyorduk.
“KIZIM BU SEBEPLE BABASINI ZİYARETE GİTMİYORDU”
Kızım bu sebeple babasının yanına gelmek istiyordu. Kızımın saçları çok gür. Topuzunun arasına bir şey saklarlar diye her seferinde saçını açtırıyorlardı. Bundan dolayı gelmek istemiyordu. Hatta bir arkadaşımın kızı bu sebepten saçlarını kısacık kesti. O kadar bunaldı ki artık çocuk. Muzaffer Said, gelişim bozukluğu yaşadı bu süreçte. Ne kilo aldı ne boyu uzadı. Doktor sebebinin psikolojik olduğunu söylemişti. 6 yaşında ama çok zayıf. 4 yaşında zannediyorlar.
“AİLEDE HİÇ KİMSE YÜZME BİLMİYOR”
7 Ağustos 2019’da Çeşme’ye gittik. Karşıya bakıyorum, Yunan Adaları çok yakın görünüyordu. Geçeriz inşallah diye düşünüyorum. Ben denizden çok korkuyorum. Yüzme bilmiyorum. Ailede hiç kimse yüzme bilmiyor ve herkes de sudan korkuyor. Orada çadır kurup 3 gün geçiş için hazırlık yaptık. Eşim günde 3-4 kez kullanmayı öğrenmek için denemeler yaptı. Çocukları da gezdiriyordu. Amaç gezmek değil de biraz daha açılınca yol ne gösterecek onu öğrenebilmekti.
“ANNE GİTMEYELİM, BEN ÇOK KORKTUM, YAPAMAYACAĞIM”
İlk gün bota, iki kızım ve büyük oğlum bindi. Küçük oğlum ve ben kıyıda kaldık. Döndüler. Küçük kızım yanıma geldi. Eli kasılmış, yüzü bembeyaz. İki kızımda da epilepsi var. Atak geçiriyor sandım. ‘Anne çok korktum, ben yapamayacağım, gitmeyelim. Başka bir yolu yok mu’ dedi. Onu öyle görünce cesaret geldi bana. Babanız bot aldı, kullanmayı öğrenecek ve bizi geçirecek diye onları o şekilde motive ettim. Başka sansımız yoktu.
BİR DALGA GELDİ, BİZİ HAVAYA KALDIRIP İNDİRDİ
Bir gün ben de eşimle deneme için çıktım. Bayağı ileri gitmişiz. Etrafta ada vs yoktu. Sonra bir dalga geldi. Bizi yukarı kaldırdı ve yere indirdi. Yani o anı hiç unutamıyorum. Hala elim ayağım boşalıyor. Bildiğim ne dua varsa okudum herhalde. Çok korktuk. Dalga geldiğinde botu ne tarafa çevirmemiz gerekiyor vs. bunları hep internetten öğrendik. Eğri bir şekilde dalgaya sürmemiz gerekiyormuş. Geçiş yaptığımız gün de aynı şekilde yine bir dalga geldi. Bir turist teknesi vardı uzakta, onun dalgası.
ÖLÜME GİTTİĞİMİZİN FARKINDAYDIK
Maden, Yeni, Aksoy, Akçabay aileleri gibi ölüme gittiğimizin farkındaydık. Eşim hepimizin beline ip bağladı. Birimiz düşerse destek olalım diye yaptığını söyledi. Oysa eğer ölürsek hepimiz bir yerde olalım diye bağlamış. Açıktayken motorumuz bozuldu. O anda da aşırı korktum. Eşim çalıştırmaya uğraşıyor, paniklediğini de bize belli etmemeye çalışıyor. ‘Motor ısınmıştır ondandır’ diyor çocukları korkutmamak için… Su bizi geri geri itmeye başladı. Sonra Elhamdülillah çalıştı. Yolda ne Yunan ne Türk sahil güvenliği, ne bir balıkçı teknesi denk gelmedi. O da bizim şansımızdı. 3,5 saat sonra Sakız Adası’na çıktık. Sonra feribotla Atina’ya geçtik. Eşim 26 Ağustos 2019’da, ben çocuklarla aile birleşimiyle 14 Ocak 2020’de Lüksemburg’a gelebildik. Şimdi kamptayız. Oturum işlemlerimizin sonuçlanmasını beklerken dil öğreniyor ve buradaki hayatımıza alışmaya çalışıyoruz.
26.6.2020 [TR724]
İllüzyon ekonomisi; Kişi başına gelir eriyor! [Yusuf Dereli]
Son günlerin en fazla konuşulan konularının başında Türkiye’nin ‘en büyük 10 ekonomi’ arasına girip giremeyeceği. Ancak ekonomide daha önemli olan ülkelerin kişi başına düşen milli gelirleri. Türkiye’de kişi başına milli gelir 2013 yılından bu yana hızla eriyor. Tablo vahim. Geçtiğimiz yıl 51 bin 834 TL (9 bin 127 dolar) olarak açıklanan kişi başına milli gelir bu yıl 8 bin 304 dolar olarak tahmin ediliyor. Ancak bu gidişle 8 bin doları görmesi bile zor! Zira TL’deki erime durmuyor.
Peki Türkiye’yi kıskanan Avrupa’da kişi başına milli gelirler ne kadar? Avrupa’nın en fakiri Yunanistan’da bile kişi başına düşen milli gelir 20 bin dolardan başlıyor. Krizle boğuşan İspanya’da rakam 30 bin dolar seviyelerinde. İtalya 34, Fransa 43, Almanya ise 48 bin dolar kişi başına düşen milli gelire sahip. Bir Alman ya da bir Fransız 1 yıllık asgari ücretiyle ülkesinde satılan sıfır ‘C’ segment bir otomobili alabiliyor. Bir Türk’ün bunu yapabilmesi için 6 yıl yemeden içmeden çalışması gerekiyor!
Türkiye’nin cari fiyatlarla GSYH sıralamasında 19. basamakta bulunuyor. Daha önce 17. sıradaydı. Satın alma Gücü Paritesine Göre (SAGP) ölçülen GSYH sıralamasında ise 13. Ekonomist Mahfi Eğilmez’e göre TL’nin değer kaybı bu hızla devam ederse Türkiye’nin önümüzdeki yıl SAGP’ye göre ölçülen GSYH sıralamasında ilk 10’a girme şansı var. Eğilmez, “Önümüzdeki yıllarda TL’nin dış değer kaybı, iç değer kaybından fazla olmaya devam ederse Türkiye’nin, cari fiyatlarla GSYH’si küçülse de SAGP’ye göre GSYH’si büyüyeceği için ilk 10 ekonomi arasına girmesi mümkün olabilecektir.” diyor.
SEÇİM MEYDANLARINDA KULLANILIR!
Peki bunun ne anlamı var? Hiç! Türkiye’nin bu anlamda ilk 10 ekonomi arasına girmesinin reel ekonomide zerre kadar kıymeti yok! Paranız dolar karşısında değer kaybediyor, fakirleşiyorsunuz. Eğilmez, konuya ilişkin son yazısında bunu bir ‘illüzyona’ benzetiyor. Sadece seçim meydanlarında, ‘İlk 10’a girdik’ dersiniz; o kadar!
KİŞİ BAŞINA DÜŞEN GELİR AZALIYOR
Ekonomi açısından daha önemli olan veri kişi başına düşen milli gelir. Ne yazık ki Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir hızla azalıyor. TL, dolar karşısında değer kaybediyor. TL’nin satın alma gücü zayıflıyor. Para değersizleşiyor. Yüksek enflasyon nedeniyle ürün ve hizmet fiyatları katlanıyor.
TÜİK’in çok tartışılan ve güvenilirliği sorgulanan rakamlarına göre, Türkiye 2019 yılında binde 9 büyüdü. Milli gelir 4 trilyon 280 milyar 381 milyon TL olarak açıklanırken, kişi başına düşen milli gelir ise 51 bin 834 TL (9 bin 127 ABD dolar) olarak hesaplandı. Bir önceki yıl rakam 9 bin 632 dolar olarak açıklanmıştı.
2013’DEN BERİ GERİLEME TRENDİ SÜRÜYOR
Biraz daha geriye gidelim; kişi başına düşen gelir 2001’deki ekonomik kriz sırasında önceki yıla göre yüzde 27 gerileyerek 3 bin 84 dolara inmişti. Sonrasında istikrarlı olarak artış gösteren ortalama gelir 2013 yılında 12 bin 480 dolarla en yüksek seviyesine ulaştı. Ancak o tarihten itibaren gerileme trendine girdi. Bu yıl beklenen kişi başına düşen milli gelir 8 bin 304 dolar. Ancak öyle görünüyor ki, 8 bin dolar rakamının görülmesi bile başarı sayılabilecek!
AVRUPA’DA MİLLİ GELİR NE KADAR?
Peki Türkiye’yi kıskandığı söylenen AB ülkelerinde kişi başına düşen milli gelir ne kadar? En kötüsü Türkiye’nin iki katı! Yunanistan’da 20 bin dolar. İspanya’da rakam 30 bin dolar seviyelerinde. İtalya 34, Fransa 43, Almanya ise 48 bin dolar kişi başına düşen milli gelire sahip. Rakam Hollanda’da 53 bin, İsviçre’de 82 bin, Lüksemburg’da ise 114 bin dolara çıkıyor.
Söz konusu ülkelerde refah seviyeleri de Türkiye ile kıyaslanmayacak kadar yüksek. Şöyle ki; bir Alman ya da bir Fransız 1 yıllık asgari ücretiyle ülkesinde satılan sıfır ‘C’ segment bir otomobili alabiliyor. Bir Türk’ün bunu yapabilmesi için 6 yıl yemeden içmeden çalışması gerekiyor! Türkiye’de bugün 150-160 bin TL’ye satılan 2 yaşında bir otomobilin İngiltere’deki satış fiyatı 10 bin Pound! Bir İngiliz’in yaklaşık 8 asgari ücretine denk geliyor!
TÜRKİYE 72. SIRADA!
Almanya’da asgari ücret 1500 Euro civarında. Kuzu kuşbaşının kilosu ise 10 Euro. Bir Alman, kazandığı asgari ücretle 150 kilo et alabiliyor. Bir Türk ise 2 bin 400 liralık asgari ücretle ancak 30 kilo et alabilir! Aynı şey İngiltere, Fransa gibi Avrupa ülkeleri için de geçerli. Son olarak Türkiye, dünya sıralamasına bakılırsa kişi başına gelir sıralamasında kaçıncı sırada yer alıyor; 2019 yılı IMF verilerine göre 9 bin 127 dolarla 72. sırada!
[Yusuf Dereli] 26.6.2020 [TR724]
Peki Türkiye’yi kıskanan Avrupa’da kişi başına milli gelirler ne kadar? Avrupa’nın en fakiri Yunanistan’da bile kişi başına düşen milli gelir 20 bin dolardan başlıyor. Krizle boğuşan İspanya’da rakam 30 bin dolar seviyelerinde. İtalya 34, Fransa 43, Almanya ise 48 bin dolar kişi başına düşen milli gelire sahip. Bir Alman ya da bir Fransız 1 yıllık asgari ücretiyle ülkesinde satılan sıfır ‘C’ segment bir otomobili alabiliyor. Bir Türk’ün bunu yapabilmesi için 6 yıl yemeden içmeden çalışması gerekiyor!
Türkiye’nin cari fiyatlarla GSYH sıralamasında 19. basamakta bulunuyor. Daha önce 17. sıradaydı. Satın alma Gücü Paritesine Göre (SAGP) ölçülen GSYH sıralamasında ise 13. Ekonomist Mahfi Eğilmez’e göre TL’nin değer kaybı bu hızla devam ederse Türkiye’nin önümüzdeki yıl SAGP’ye göre ölçülen GSYH sıralamasında ilk 10’a girme şansı var. Eğilmez, “Önümüzdeki yıllarda TL’nin dış değer kaybı, iç değer kaybından fazla olmaya devam ederse Türkiye’nin, cari fiyatlarla GSYH’si küçülse de SAGP’ye göre GSYH’si büyüyeceği için ilk 10 ekonomi arasına girmesi mümkün olabilecektir.” diyor.
SEÇİM MEYDANLARINDA KULLANILIR!
Peki bunun ne anlamı var? Hiç! Türkiye’nin bu anlamda ilk 10 ekonomi arasına girmesinin reel ekonomide zerre kadar kıymeti yok! Paranız dolar karşısında değer kaybediyor, fakirleşiyorsunuz. Eğilmez, konuya ilişkin son yazısında bunu bir ‘illüzyona’ benzetiyor. Sadece seçim meydanlarında, ‘İlk 10’a girdik’ dersiniz; o kadar!
KİŞİ BAŞINA DÜŞEN GELİR AZALIYOR
Ekonomi açısından daha önemli olan veri kişi başına düşen milli gelir. Ne yazık ki Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir hızla azalıyor. TL, dolar karşısında değer kaybediyor. TL’nin satın alma gücü zayıflıyor. Para değersizleşiyor. Yüksek enflasyon nedeniyle ürün ve hizmet fiyatları katlanıyor.
TÜİK’in çok tartışılan ve güvenilirliği sorgulanan rakamlarına göre, Türkiye 2019 yılında binde 9 büyüdü. Milli gelir 4 trilyon 280 milyar 381 milyon TL olarak açıklanırken, kişi başına düşen milli gelir ise 51 bin 834 TL (9 bin 127 ABD dolar) olarak hesaplandı. Bir önceki yıl rakam 9 bin 632 dolar olarak açıklanmıştı.
2013’DEN BERİ GERİLEME TRENDİ SÜRÜYOR
Biraz daha geriye gidelim; kişi başına düşen gelir 2001’deki ekonomik kriz sırasında önceki yıla göre yüzde 27 gerileyerek 3 bin 84 dolara inmişti. Sonrasında istikrarlı olarak artış gösteren ortalama gelir 2013 yılında 12 bin 480 dolarla en yüksek seviyesine ulaştı. Ancak o tarihten itibaren gerileme trendine girdi. Bu yıl beklenen kişi başına düşen milli gelir 8 bin 304 dolar. Ancak öyle görünüyor ki, 8 bin dolar rakamının görülmesi bile başarı sayılabilecek!
AVRUPA’DA MİLLİ GELİR NE KADAR?
Peki Türkiye’yi kıskandığı söylenen AB ülkelerinde kişi başına düşen milli gelir ne kadar? En kötüsü Türkiye’nin iki katı! Yunanistan’da 20 bin dolar. İspanya’da rakam 30 bin dolar seviyelerinde. İtalya 34, Fransa 43, Almanya ise 48 bin dolar kişi başına düşen milli gelire sahip. Rakam Hollanda’da 53 bin, İsviçre’de 82 bin, Lüksemburg’da ise 114 bin dolara çıkıyor.
Söz konusu ülkelerde refah seviyeleri de Türkiye ile kıyaslanmayacak kadar yüksek. Şöyle ki; bir Alman ya da bir Fransız 1 yıllık asgari ücretiyle ülkesinde satılan sıfır ‘C’ segment bir otomobili alabiliyor. Bir Türk’ün bunu yapabilmesi için 6 yıl yemeden içmeden çalışması gerekiyor! Türkiye’de bugün 150-160 bin TL’ye satılan 2 yaşında bir otomobilin İngiltere’deki satış fiyatı 10 bin Pound! Bir İngiliz’in yaklaşık 8 asgari ücretine denk geliyor!
TÜRKİYE 72. SIRADA!
Almanya’da asgari ücret 1500 Euro civarında. Kuzu kuşbaşının kilosu ise 10 Euro. Bir Alman, kazandığı asgari ücretle 150 kilo et alabiliyor. Bir Türk ise 2 bin 400 liralık asgari ücretle ancak 30 kilo et alabilir! Aynı şey İngiltere, Fransa gibi Avrupa ülkeleri için de geçerli. Son olarak Türkiye, dünya sıralamasına bakılırsa kişi başına gelir sıralamasında kaçıncı sırada yer alıyor; 2019 yılı IMF verilerine göre 9 bin 127 dolarla 72. sırada!
[Yusuf Dereli] 26.6.2020 [TR724]
Sünnî hilafet teorisi (2) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Önceki yazıda yapılan izahlardan yola çıkarak diyebiliriz ki “İslâm siyaset teorisi” şeklindeki bir isimlendirme tartışmaya açıktır ve izaha muhtaçtır. Çünkü Kur’an ve Sünnet’in bizatihi ortaya koyduğu böyle bir teori veya model bulunmamaktadır. Fakat Sünnî veya Şiî hukukçuların ortaya koymuş oldukları teorilerden bahsedebilir ve mesela “Sünni hukukçuların siyaset teorisi” diyebiliriz.
İslâm âlimleri, Kur’ân ve Sünnet’in konu etrafındaki beyan ve açıklamalarını, Allah Resûlü’nün (s.a.s) özellikle Medine hayatı boyunca ortaya koymuş olduğu yönetim pratiğini ve sonrasında da dört halife dönemi uygulamalarını esas almak suretiyle detaylı bir hilafet teorisi geliştirmişlerdir. Özellikle Cüveyni, Gazzâlî, Maverdî, Ebu Ya’la el-Ferra, İbn Haldun, İbn Teymiyye, İbn Kayyım el-Cevziyye gibi âlimlerin hilafet/imamet nazariyesi etrafında ortaya koydukları görüşler oldukça önemlidir. Bu konu etrafında yazılan kitaplar genel itibarıyla “Ahkam-ı Sultaniye” ve “Siyaset-i Şer’iyye” literatürü olarak isimlendirilir.
Burada şunu ifade etmek gerekir ki İslâm hukukunun klasik kaynaklarında hilafetle ilgili ileri sürülen bütün görüşleri, İslâm’ın alternatifsiz biçimde belirlenmiş nihai hükümleri olarak görmek doğru değildir. Zira dönemin sosyopolitik şartları, konuyla ilgili içtihatların şekillenmesinde önemli ölçüde etkili olmuştur. Dolayısıyla konu etrafında dile getirilen hüküm ve içtihatları, Müslüman âlimlerin, adil bir devlet ve faziletli bir toplum kurabilmek için İslâm’ın genel ilke ve esasları ışığında ulaştıkları içtihatlar olarak görmek daha isabetli bir yaklaşımdır. Elbette bunlar içerisinde kat’i naslara dayanan ve zamana göre değişmeyecek bir kısım hükümler de vardır. Fakat tamamına bu gözle bakılması doğru değildir. Örf ve maslahata, zaman ve mekâna bağlı olan hükümlerin bulunduğunun ve bunların zamana göre değişebileceğinin farkında olunması gerekir.
Hilafetin Hükmü
Hilafetin vücubu (farziyeti) konusunda Ehl-i Sünnet uleması arasında icma vaki olduğu ifade edilmiştir. Zira Allah Resûlü (s.a.s) vefat edince sahabiler hiç vakit kaybetmeksizin halife seçimiyle ilgilenmiş, uzun müzakereler sonucunda Hz. Ebû Bekir’e biat etmiş, din ve devlet işlerinin idaresini ona teslim etmişlerdir. Farklı şahısların halifeliği üzerinde görüş bildirenler olsa da sahabeden hiç kimse halife seçiminin gereksiz olduğunu söylememiştir. Daha sonraki dönemlerde Müslümanların uygulamasının bu minval üzere cereyan ettiği, insanların hiçbir dönemde başı boş bırakılmadığı ifade edilerek icmanın sonraki dönemlerde de devam ettiğine vurgu yapılır.
İcmanın yanı sıra ülü’l-emr’e itaati emreden âyet-i kerime ile (en-Nisâ, 4/59), herhangi bir imama bey’at etmeden ölen kimsenin cahiliye ölümü üzere öleceğini bildiren ve imamlara itaat edilmesini emreden hadisler de hilafetle ilgili ileri sürülen delillerdir. (Buharî, Ahkâm 4)
Hilafetin vacip olduğunu ileri sürenlerin dayandıkları diğer bir delil ise güç ve otorite olmaksızın dinî vazifelerin eksiksiz olarak yerine getirilmesinin mümkün olmamasıdır. Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker görevinin tam anlamıyla yerine getirilebilmesi, adaletin hakkıyla temin edilmesi, dinin bâtıl fikir ve cereyanlardan korunması, suçluların cezalandırılması, ihtilafların çözülmesi, cuma ve bayram namazları ile hac ve zekât gibi ibadetlerin edası, yetim ve muhtaçlara yardım edilmesi gibi meseleler buna misal olarak verilir. Farz olan bir kısım ibadetlerin edası hilafete bağlı olunca, “Vacibin bağlı olduğu veya ancak kendisiyle gerçekleştiği şey de vaciptir.” şeklindeki usul kaidesi hilafetin de vacip olmasına delalet eder. (Taftazanî, Şerhu’l-Akideti’n-Nesefiyye, s. 116-117)
Hilafetin zaruri olduğunu kabul edenler de kendi içinde ikiye ayrılır. Ehl-i Sünnet’e göre bu zaruretin kaynağı din, Mutezile’ye göre ise akıldır. Yukarıda verdiğimiz deliller hilafetin şer’î olduğunu ileri sürenlere aittir. Hilafetin aklî bir mesele olduğunu iddia edenler ise akla dayalı bir kısım argümanlarla hilafetin gerekliliğini ispata çalışırlar. Onlara göre insanlar arasında fitne ve kargaşaların, ihtilaf ve çatışmaların önüne geçmek; düzen ve istikrarı, güvenlik ve asayişi sağlamak; temel hak ve özgürlükleri koruyabilmek için güç ve şevket sahibi bir halifeye ihtiyaç vardır.
Bütün bunlar dünyaya ait fayda ve maslahatlar gibi görünse de çoğu durumda dinin tastamam yaşanması ve dinî ahkamın tatbik edilmesi de bu maslahatların elde edilmesine bağlıdır. Bu sebeple İmam Gazzali şöyle demiştir: “Dünyanın düzen ve nizamı sağlanmadığı sürece dinin nizamı da sağlanamaz.” (Gazzâlî, el-İktisad fi’l-i’tikâd, s. 127)
Hilafetin vücubiyeti konusunda büyük çoğunluğu itibarıyla Mutezile ve Hariciler de Ehl-i Sünnet ulemasıyla aynı görüşe sahiptir. Fakat Mutezileden aralarında Ebu Bekir el-Asam, Hişam b. Amr ve İbâd b. Süleyman gibi kimselerin yer aldığı bir grup ile bazı Harici gruplar imam tayininin dinen zorunlu olmadığını, “caiz” olduğunu iddia ederler. Zira onlara göre bu konuda emredici bir nas yoktur. Bu sebeple kendilerine bir halife seçmeyen Müslümanlar için dinî bir sorumluluktan da bahsedilemez. Onlara göre farz olan sadece dinî hükümlerin tatbik edilmesidir. Eğer ümmet Allah’ın kanunlarını tatbik eder ve işlerini adalet üzere yürütürse bir halifenin/imamın tayin edilmesine de gerek kalmaz. Her zaman Müslümanları idare edebilecek adil bir halifenin bulunamayacağı ve halife seçiminin ciddi fitnelere sebep olduğu da Haricilerin zikrettiği deliller arasındadır. (Rayyis, en-Nazariyyâtü’s-siyasiyyeti’l-İslâmiyye, s. 143-146)
İbn Haldun’a göre Haricileri böyle bir görüşe sevk eden faktör, onların saltanat ve devletten gelebilecek zulüm ve baskılardan, zorbalık ve tahakkümden, dünya nimetlerine ve zevklerine dalmaktan kaçınmak istemeleridir. Zira bunların tamamı din tarafından zemmedilmiştir. (İbn Haldun, Mukaddime, 1/272) Ne var ki siyasi bir otorite olmaksızın insanların istikrar, huzur ve adalet içerisinde yaşayabileceklerini farz etmek, beşer fıtratını ve tarihî gerçekleri göz ardı etmek demektir.
Bununla birlikte onların; dinî hükümlerin uygulanmasını, adaletin teminini, Müslümanların birlik ve huzur içinde yaşamasını merkeze koymaları ve asıl hedef olarak görmeleri önemlidir. Zira bu bakış açısına göre hilafet ve imamet asıl gaye olmaktan çıkmakta ve bir vasıtaya dönüşmektedir. Bazı Mutezile âlimlerinin, imameti, rahat ve güvenli ortamlarda caiz; fitne ve kargaşa dönemlerinde vacip görmelerinin sebebi de budur. Fakat onların devlet başkanı olmaksızın insanların huzur ve güvenlik içinde yaşayabilecekleri şeklindeki düşünceleri aklen mümkün görünse de vakıada mümkün değildir. Bu yaklaşımın oldukça teorik, ideal ve hatta ütopik olduğunu söylemek de mümkündür.
Aynı anda birden fazla halifenin bulunması caiz midir?
İslâm’ın ilk asırlarında yaşayan âlimler, aynı anda ancak bir halifenin olabileceğini ifade eder ve bu konuda icma bulunduğunu söyler. İslâm’ın ilk üç asrındaki fiilî durum da buna uygun olarak gelişmiştir. Onlar bu görüşlerine Müslümanların birlik ve bütünlüğü üzerinde duran ve onları ayrılık ve çatışmalardan meneden âyet ve hadisleri delil getirirler.
Hicri 297 yılında Fatımî Devletini kuran Ubeydullah el-Mehdî’nin halifeliğini ilân etmesiyle birlikte Sünnî-Abbâsî hilafetinin yanında bir de Şiî-Fatımî hilafeti ortaya çıkmış ve Abbâsî hilafetini tehdit etmeye başlamıştır. Bundan sonradır ki Müslümanların birlik ve beraberliğini tehlikeye atmama adına hilafetin tekliğine daha fazla vurgu yapılmıştır.
Ne var ki Endülüs Emevî Devleti’nin sultanlarından birisi olan III. Abdurrahman, Kuzey Afrika’da hızlı bir şekilde yayılan Şiî-Fâtımîler’le mücadele edebilmek için 316’da halifeliğini ilan eder. Muhtemelen bu hâdisenin de etkisiyle İmam Cüveyni -prensip olarak tek imamın gerekliliğini savunsa da- iki imamın nasbıyla ilgili yeni bir görüş ortaya atar ve İslâm beldelerinin bir imamın hâkimiyet kuramayacağı ölçüde genişlemesi durumunda, iki ayrı halifenin meşruiyeti hususunda içtihat yapılabileceğini belirtir. (Cüveyni, Gıyâsü’l-ümem, s. 126-131)
Onun bu yaklaşımı sonraki âlimler tarafından da kabul görür ve ona nispet edilerek tekrar edilir. Mesela bunlardan birisi olan Abdülkahir el-Bağdadî, arada bir deniz bulunması durumunda aynı anda iki halifenin mevcut olabileceğini ifade eder. (Bağdadî, Usûlü’d-din, s. 274) Aynı şekilde sınırları dar olan bir ülkede iki imamın bulunmasının caiz olmadığını ifade eden Adudüddin el-İcî de tek bir imamın idare edemeyeceği ölçüde sınırları genişleyen bir ülkede iki imamın bulunmasının içtihat mevzuu olduğunu ifade eder. (İcî, el-Mevkâkıf, 3/591)
Hilafet dinî mi yoksa siyasi mi bir kurumdur?
Klasik kaynaklarda hilafetin dinî bir kurum olup olmadığı üzerinde durulmaz. Zira sekülerizm ve laiklik anlayışına dayalı olarak ortaya çıkan din-devlet ayrımı modern bir telakkidir. Böyle bir ayrımın temelinde de daha ziyade Hristiyanlık dininin geçirmiş olduğu Ortaçağ tecrübesi yatar. Esasında Batı’da da din ve devletin birbirinden ayrılması asırlar almıştır. Batılı halklar, Ortaçağ boyunca her türlü yetkiyi elinde tutan, zulüm ve baskılarla halkı canından bezdiren, sürekli akıl ve bilimle çatışma içerisinde olan Kilisenin tasallutundan kurtulmak için dini ve din adamlarını siyasetten uzaklaştırmışlardır. Ne var ki modern dönemlerde İslâm dünyasındaki devlet yapılarının ve din anlayışının değişmeye başlamasıyla birlikte din-devlet ayrımı Müslüman aydınların da gündemine girmiş ve tartışma konusu olmaya başlamıştır.
Bugünün dünyasının algıladığı şekliyle hilafetin ne salt siyasi bir kurum olduğunu söylemek ne de onu bütünüyle dinî bir kurumdan ibaret görmek mümkün değildir. Bilakis bunlar iç içedir. Zira İslâmî hükümler, hayatı farklı kompartımanlara bölerek onların bir kısmını dinin dışında bırakmaya müsaade etmez. Elbette akla, tecrübeye, içtihada bırakılan geniş bir “mübah alanı” vardır. Fakat ne iktisat, ne sanat, ne kültür, ne de siyaset gibi hiçbir alanı tümden İslâm’dan soyutlamak ve salt aklî ve dünyevî olarak kabul etmek mümkün değildir. Zira İslâm’ın bütün bu alanlarla ilgili vaz etmiş olduğu bir kısım emir ve yasaklar, ilke ve prensipler vardır.
Bununla birlikte hilafeti, Hristiyanlıktaki papalık kurumuna benzetmek ve onu teokrasinin adresi olarak göstermek de mümkün değildir. Zira halifeler yetki ve otoritelerini kutsal ve ilahî bir kaynaktan değil halktan alır ve devleti de Allah adına değil kendi adlarına yönetirler. Bununla birlikte onlar, İslâm’ı korumak ve dinî hükümlere bağlı kalmak zorundadırlar. Dolayısıyla hilafetin kendine mahsus bir yönetim şekli olduğunu ifade etmek mümkündür.
Daha önce yapılan tanımlarda da görüldüğü üzere hilafet özü itibarıyla yönetimle ilgilidir ve daha ziyade siyasi bir meseledir. Hz. Ali’nin, “Allah Resûlü (s.a.s) vefat ettiği zaman kimi yönetici seçeceğimizi düşündük. Daha sonra Allah Resûlü’nün Ebu Bekir’i namazda imam tayin etmesinden hareketle, Resûlüllah’ın dinimiz konusunda razı olduğu kişiden biz de dünyamız konusunda razı olduk ve onu halife seçtik.” (İbn Sad, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/183) şeklindeki ifadeleri de bunu gösterir.
Bununla birlikte hilafette, siyaset ve yönetimin dinden bağımsız sürdürülmesi düşünülemez. Zira halife bir taraftan yönetime dair dinî referanslara bağlı kalmak zorunda olduğu gibi, diğer yandan da İslâm’ı korumak ve yaymakla vazifeli görülmüştür. Özellikle ilk dönem âlimleri tarafından titizlikle halifenin müçtehit olma şartı üzerinde durulmasının sebebi de budur.
İşin nazariyesi bu şekilde olsa da tarihteki hilafet uygulamaları her zaman bu çizgide devam etmemiştir. Bazı dönemlerde halifelik siyasî yetkilerini kaybederek dinî ve manevî bir müesseseye dönüşmüştür. İslâm devletlerinin başında yer alan bazı halifelerin ise dinle bağları oldukça zayıflamış ve onlar ağırlıklı olarak siyasetle meşgul olmuşlardır.
Hilafet Çeşitleri: Kamil ve Nakıs Hilafet
On dört asır boyunca kurulan İslâm devletleri, hilafet teorisi etrafında örgütlenmiştir. Fakat bunların yönetim anlayışlarında önemli bir kısım farklılıklar olmuş, yer yer liyakatsiz insanlar başa geçmiş, suiistimaller görülmüş, baskı ve zulümlere başvurulmuş, şura, fonksiyonunu kaybetmiş, bazen Müslümanlar istibdadın paletleri altında ezilmiştir.
Hepsinden önemlisi dört halifeden sonra başa geçecek halifenin ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçilmesi, sonrasında da biat yoluyla halkın rıza ve onayını alması uygulaması terk edilmiş, seçim ve biat oldukça şeklî ve sur’î bir hâl almıştır. Dolayısıyla da hilafet teorisi etrafında ortaya konulan fıkhî hükümlerin önemli bir kısmı daha sonra kurulan İslâm devletleri tarafından tatbikata yansıtılamamış; dört halife döneminde olduğu şekliyle adil bir sistem kurulamamıştır.
İşte dört halifeden sonraki bu kırılmanın farkında olan bazı araştırmacılar hilafeti ikiye ayırmış; dört halife döneminde uygulanan hilafete “kamil/sahih hilafet”, daha sonraki dönemlerde uygulanan hilafete ise “nakıs hilafet” demişlerdir. (Senhurî, Fıkhu’l-hilâfe, s. 225) Hilafet-i hakikiye (gerçek hilafet) ve hilafet-i suriye (şekli hilafet) şeklinde ayrım yapanlar da olmuştur.
Esasında Allah Resûlü’nün, “Hilafet, ümmetin arasında otuz yıl sürecektir. Bundan sonra saltanat gelecektir.” (Tirmizî, Fiten 48) şeklindeki ifadeleri de dört halifeden sonra gerçek hilafetin sona ereceğini haber vermektedir. Ebû Davud’da geçen rivayette otuz yıl olduğu bildirilen hilafet “nübüvvet hilafeti” olarak isimlendirilir. (Ebu Davud, Sünnet 9) Demek ki Emevîlerden sonraki halifeler kamil manada Resûlüllah’a halef olamamışlardır.
Kısaca ifade etmek gerekirse fakihler, hilafet için gerekli şartları taşıyan, ümmetin seçim ve biatıyla başa geçen ve İslâm hukukuna bağlı kalan halifelerin başında olduğu devleti kamil veya gerçek hilafet olarak isimlendirir. Onlara göre Allah Resûlü’nün (s.a.s) dinî ve dünyevî otoritesinin gerçek anlamda temsil edilmesi de ancak kamil hilafetle mümkündür.
Kamil hilafet için aranan şartlardan birinin veya birkaçının eksik olduğu hilafet ise nakıs hilafet olarak isimlendirilir. Mesela devlet başkanının adalet veya ilim gibi bir kısım vasıflarsa sahip olmaması, halkın rıza ve onayını almadan veya zor kullanarak göreve gelmesi, yönetiminde fısk ve zulme girmesi, istişareyi terk ederek keyfine göre hareket etmesi, İslâmî esaslara muhalif hareket etmesi gibi durumlar hilafeti nakıs hale getiren illetlerdir.
Nakıs hilafetle birlikte din ve devlet arasındaki ilişki düzeyi de değişmeye başlamıştır. Din yavaş yavaş devletin kontrolüne geçmiş, araçsallaşmış, hatta yer yer meşruiyet devşirme adına suiistimal edilmiştir. Emevî ve Abbâsîlerle birlikte başlayan nakıs hilafet Osmanlı’nın sonuna kadar devam etmiştir. İbn Haldun hilafetteki değişimi şu ifadelerle anlatır: “Hilafet önce saltanatsız idi, sonra saltanatla karıştı ve nihayet sadece saltanat kaldı.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/292) Elbette nakıs hilafetin de hepsi aynı seviyede olmamıştır. Bunların bir kısmı kemale daha yakın bir kısmı ise uzak olmuştur.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 26.6.2020 [TR724]
İslâm âlimleri, Kur’ân ve Sünnet’in konu etrafındaki beyan ve açıklamalarını, Allah Resûlü’nün (s.a.s) özellikle Medine hayatı boyunca ortaya koymuş olduğu yönetim pratiğini ve sonrasında da dört halife dönemi uygulamalarını esas almak suretiyle detaylı bir hilafet teorisi geliştirmişlerdir. Özellikle Cüveyni, Gazzâlî, Maverdî, Ebu Ya’la el-Ferra, İbn Haldun, İbn Teymiyye, İbn Kayyım el-Cevziyye gibi âlimlerin hilafet/imamet nazariyesi etrafında ortaya koydukları görüşler oldukça önemlidir. Bu konu etrafında yazılan kitaplar genel itibarıyla “Ahkam-ı Sultaniye” ve “Siyaset-i Şer’iyye” literatürü olarak isimlendirilir.
Burada şunu ifade etmek gerekir ki İslâm hukukunun klasik kaynaklarında hilafetle ilgili ileri sürülen bütün görüşleri, İslâm’ın alternatifsiz biçimde belirlenmiş nihai hükümleri olarak görmek doğru değildir. Zira dönemin sosyopolitik şartları, konuyla ilgili içtihatların şekillenmesinde önemli ölçüde etkili olmuştur. Dolayısıyla konu etrafında dile getirilen hüküm ve içtihatları, Müslüman âlimlerin, adil bir devlet ve faziletli bir toplum kurabilmek için İslâm’ın genel ilke ve esasları ışığında ulaştıkları içtihatlar olarak görmek daha isabetli bir yaklaşımdır. Elbette bunlar içerisinde kat’i naslara dayanan ve zamana göre değişmeyecek bir kısım hükümler de vardır. Fakat tamamına bu gözle bakılması doğru değildir. Örf ve maslahata, zaman ve mekâna bağlı olan hükümlerin bulunduğunun ve bunların zamana göre değişebileceğinin farkında olunması gerekir.
Hilafetin Hükmü
Hilafetin vücubu (farziyeti) konusunda Ehl-i Sünnet uleması arasında icma vaki olduğu ifade edilmiştir. Zira Allah Resûlü (s.a.s) vefat edince sahabiler hiç vakit kaybetmeksizin halife seçimiyle ilgilenmiş, uzun müzakereler sonucunda Hz. Ebû Bekir’e biat etmiş, din ve devlet işlerinin idaresini ona teslim etmişlerdir. Farklı şahısların halifeliği üzerinde görüş bildirenler olsa da sahabeden hiç kimse halife seçiminin gereksiz olduğunu söylememiştir. Daha sonraki dönemlerde Müslümanların uygulamasının bu minval üzere cereyan ettiği, insanların hiçbir dönemde başı boş bırakılmadığı ifade edilerek icmanın sonraki dönemlerde de devam ettiğine vurgu yapılır.
İcmanın yanı sıra ülü’l-emr’e itaati emreden âyet-i kerime ile (en-Nisâ, 4/59), herhangi bir imama bey’at etmeden ölen kimsenin cahiliye ölümü üzere öleceğini bildiren ve imamlara itaat edilmesini emreden hadisler de hilafetle ilgili ileri sürülen delillerdir. (Buharî, Ahkâm 4)
Hilafetin vacip olduğunu ileri sürenlerin dayandıkları diğer bir delil ise güç ve otorite olmaksızın dinî vazifelerin eksiksiz olarak yerine getirilmesinin mümkün olmamasıdır. Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker görevinin tam anlamıyla yerine getirilebilmesi, adaletin hakkıyla temin edilmesi, dinin bâtıl fikir ve cereyanlardan korunması, suçluların cezalandırılması, ihtilafların çözülmesi, cuma ve bayram namazları ile hac ve zekât gibi ibadetlerin edası, yetim ve muhtaçlara yardım edilmesi gibi meseleler buna misal olarak verilir. Farz olan bir kısım ibadetlerin edası hilafete bağlı olunca, “Vacibin bağlı olduğu veya ancak kendisiyle gerçekleştiği şey de vaciptir.” şeklindeki usul kaidesi hilafetin de vacip olmasına delalet eder. (Taftazanî, Şerhu’l-Akideti’n-Nesefiyye, s. 116-117)
Hilafetin zaruri olduğunu kabul edenler de kendi içinde ikiye ayrılır. Ehl-i Sünnet’e göre bu zaruretin kaynağı din, Mutezile’ye göre ise akıldır. Yukarıda verdiğimiz deliller hilafetin şer’î olduğunu ileri sürenlere aittir. Hilafetin aklî bir mesele olduğunu iddia edenler ise akla dayalı bir kısım argümanlarla hilafetin gerekliliğini ispata çalışırlar. Onlara göre insanlar arasında fitne ve kargaşaların, ihtilaf ve çatışmaların önüne geçmek; düzen ve istikrarı, güvenlik ve asayişi sağlamak; temel hak ve özgürlükleri koruyabilmek için güç ve şevket sahibi bir halifeye ihtiyaç vardır.
Bütün bunlar dünyaya ait fayda ve maslahatlar gibi görünse de çoğu durumda dinin tastamam yaşanması ve dinî ahkamın tatbik edilmesi de bu maslahatların elde edilmesine bağlıdır. Bu sebeple İmam Gazzali şöyle demiştir: “Dünyanın düzen ve nizamı sağlanmadığı sürece dinin nizamı da sağlanamaz.” (Gazzâlî, el-İktisad fi’l-i’tikâd, s. 127)
Hilafetin vücubiyeti konusunda büyük çoğunluğu itibarıyla Mutezile ve Hariciler de Ehl-i Sünnet ulemasıyla aynı görüşe sahiptir. Fakat Mutezileden aralarında Ebu Bekir el-Asam, Hişam b. Amr ve İbâd b. Süleyman gibi kimselerin yer aldığı bir grup ile bazı Harici gruplar imam tayininin dinen zorunlu olmadığını, “caiz” olduğunu iddia ederler. Zira onlara göre bu konuda emredici bir nas yoktur. Bu sebeple kendilerine bir halife seçmeyen Müslümanlar için dinî bir sorumluluktan da bahsedilemez. Onlara göre farz olan sadece dinî hükümlerin tatbik edilmesidir. Eğer ümmet Allah’ın kanunlarını tatbik eder ve işlerini adalet üzere yürütürse bir halifenin/imamın tayin edilmesine de gerek kalmaz. Her zaman Müslümanları idare edebilecek adil bir halifenin bulunamayacağı ve halife seçiminin ciddi fitnelere sebep olduğu da Haricilerin zikrettiği deliller arasındadır. (Rayyis, en-Nazariyyâtü’s-siyasiyyeti’l-İslâmiyye, s. 143-146)
İbn Haldun’a göre Haricileri böyle bir görüşe sevk eden faktör, onların saltanat ve devletten gelebilecek zulüm ve baskılardan, zorbalık ve tahakkümden, dünya nimetlerine ve zevklerine dalmaktan kaçınmak istemeleridir. Zira bunların tamamı din tarafından zemmedilmiştir. (İbn Haldun, Mukaddime, 1/272) Ne var ki siyasi bir otorite olmaksızın insanların istikrar, huzur ve adalet içerisinde yaşayabileceklerini farz etmek, beşer fıtratını ve tarihî gerçekleri göz ardı etmek demektir.
Bununla birlikte onların; dinî hükümlerin uygulanmasını, adaletin teminini, Müslümanların birlik ve huzur içinde yaşamasını merkeze koymaları ve asıl hedef olarak görmeleri önemlidir. Zira bu bakış açısına göre hilafet ve imamet asıl gaye olmaktan çıkmakta ve bir vasıtaya dönüşmektedir. Bazı Mutezile âlimlerinin, imameti, rahat ve güvenli ortamlarda caiz; fitne ve kargaşa dönemlerinde vacip görmelerinin sebebi de budur. Fakat onların devlet başkanı olmaksızın insanların huzur ve güvenlik içinde yaşayabilecekleri şeklindeki düşünceleri aklen mümkün görünse de vakıada mümkün değildir. Bu yaklaşımın oldukça teorik, ideal ve hatta ütopik olduğunu söylemek de mümkündür.
Aynı anda birden fazla halifenin bulunması caiz midir?
İslâm’ın ilk asırlarında yaşayan âlimler, aynı anda ancak bir halifenin olabileceğini ifade eder ve bu konuda icma bulunduğunu söyler. İslâm’ın ilk üç asrındaki fiilî durum da buna uygun olarak gelişmiştir. Onlar bu görüşlerine Müslümanların birlik ve bütünlüğü üzerinde duran ve onları ayrılık ve çatışmalardan meneden âyet ve hadisleri delil getirirler.
Hicri 297 yılında Fatımî Devletini kuran Ubeydullah el-Mehdî’nin halifeliğini ilân etmesiyle birlikte Sünnî-Abbâsî hilafetinin yanında bir de Şiî-Fatımî hilafeti ortaya çıkmış ve Abbâsî hilafetini tehdit etmeye başlamıştır. Bundan sonradır ki Müslümanların birlik ve beraberliğini tehlikeye atmama adına hilafetin tekliğine daha fazla vurgu yapılmıştır.
Ne var ki Endülüs Emevî Devleti’nin sultanlarından birisi olan III. Abdurrahman, Kuzey Afrika’da hızlı bir şekilde yayılan Şiî-Fâtımîler’le mücadele edebilmek için 316’da halifeliğini ilan eder. Muhtemelen bu hâdisenin de etkisiyle İmam Cüveyni -prensip olarak tek imamın gerekliliğini savunsa da- iki imamın nasbıyla ilgili yeni bir görüş ortaya atar ve İslâm beldelerinin bir imamın hâkimiyet kuramayacağı ölçüde genişlemesi durumunda, iki ayrı halifenin meşruiyeti hususunda içtihat yapılabileceğini belirtir. (Cüveyni, Gıyâsü’l-ümem, s. 126-131)
Onun bu yaklaşımı sonraki âlimler tarafından da kabul görür ve ona nispet edilerek tekrar edilir. Mesela bunlardan birisi olan Abdülkahir el-Bağdadî, arada bir deniz bulunması durumunda aynı anda iki halifenin mevcut olabileceğini ifade eder. (Bağdadî, Usûlü’d-din, s. 274) Aynı şekilde sınırları dar olan bir ülkede iki imamın bulunmasının caiz olmadığını ifade eden Adudüddin el-İcî de tek bir imamın idare edemeyeceği ölçüde sınırları genişleyen bir ülkede iki imamın bulunmasının içtihat mevzuu olduğunu ifade eder. (İcî, el-Mevkâkıf, 3/591)
Hilafet dinî mi yoksa siyasi mi bir kurumdur?
Klasik kaynaklarda hilafetin dinî bir kurum olup olmadığı üzerinde durulmaz. Zira sekülerizm ve laiklik anlayışına dayalı olarak ortaya çıkan din-devlet ayrımı modern bir telakkidir. Böyle bir ayrımın temelinde de daha ziyade Hristiyanlık dininin geçirmiş olduğu Ortaçağ tecrübesi yatar. Esasında Batı’da da din ve devletin birbirinden ayrılması asırlar almıştır. Batılı halklar, Ortaçağ boyunca her türlü yetkiyi elinde tutan, zulüm ve baskılarla halkı canından bezdiren, sürekli akıl ve bilimle çatışma içerisinde olan Kilisenin tasallutundan kurtulmak için dini ve din adamlarını siyasetten uzaklaştırmışlardır. Ne var ki modern dönemlerde İslâm dünyasındaki devlet yapılarının ve din anlayışının değişmeye başlamasıyla birlikte din-devlet ayrımı Müslüman aydınların da gündemine girmiş ve tartışma konusu olmaya başlamıştır.
Bugünün dünyasının algıladığı şekliyle hilafetin ne salt siyasi bir kurum olduğunu söylemek ne de onu bütünüyle dinî bir kurumdan ibaret görmek mümkün değildir. Bilakis bunlar iç içedir. Zira İslâmî hükümler, hayatı farklı kompartımanlara bölerek onların bir kısmını dinin dışında bırakmaya müsaade etmez. Elbette akla, tecrübeye, içtihada bırakılan geniş bir “mübah alanı” vardır. Fakat ne iktisat, ne sanat, ne kültür, ne de siyaset gibi hiçbir alanı tümden İslâm’dan soyutlamak ve salt aklî ve dünyevî olarak kabul etmek mümkün değildir. Zira İslâm’ın bütün bu alanlarla ilgili vaz etmiş olduğu bir kısım emir ve yasaklar, ilke ve prensipler vardır.
Bununla birlikte hilafeti, Hristiyanlıktaki papalık kurumuna benzetmek ve onu teokrasinin adresi olarak göstermek de mümkün değildir. Zira halifeler yetki ve otoritelerini kutsal ve ilahî bir kaynaktan değil halktan alır ve devleti de Allah adına değil kendi adlarına yönetirler. Bununla birlikte onlar, İslâm’ı korumak ve dinî hükümlere bağlı kalmak zorundadırlar. Dolayısıyla hilafetin kendine mahsus bir yönetim şekli olduğunu ifade etmek mümkündür.
Daha önce yapılan tanımlarda da görüldüğü üzere hilafet özü itibarıyla yönetimle ilgilidir ve daha ziyade siyasi bir meseledir. Hz. Ali’nin, “Allah Resûlü (s.a.s) vefat ettiği zaman kimi yönetici seçeceğimizi düşündük. Daha sonra Allah Resûlü’nün Ebu Bekir’i namazda imam tayin etmesinden hareketle, Resûlüllah’ın dinimiz konusunda razı olduğu kişiden biz de dünyamız konusunda razı olduk ve onu halife seçtik.” (İbn Sad, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/183) şeklindeki ifadeleri de bunu gösterir.
Bununla birlikte hilafette, siyaset ve yönetimin dinden bağımsız sürdürülmesi düşünülemez. Zira halife bir taraftan yönetime dair dinî referanslara bağlı kalmak zorunda olduğu gibi, diğer yandan da İslâm’ı korumak ve yaymakla vazifeli görülmüştür. Özellikle ilk dönem âlimleri tarafından titizlikle halifenin müçtehit olma şartı üzerinde durulmasının sebebi de budur.
İşin nazariyesi bu şekilde olsa da tarihteki hilafet uygulamaları her zaman bu çizgide devam etmemiştir. Bazı dönemlerde halifelik siyasî yetkilerini kaybederek dinî ve manevî bir müesseseye dönüşmüştür. İslâm devletlerinin başında yer alan bazı halifelerin ise dinle bağları oldukça zayıflamış ve onlar ağırlıklı olarak siyasetle meşgul olmuşlardır.
Hilafet Çeşitleri: Kamil ve Nakıs Hilafet
On dört asır boyunca kurulan İslâm devletleri, hilafet teorisi etrafında örgütlenmiştir. Fakat bunların yönetim anlayışlarında önemli bir kısım farklılıklar olmuş, yer yer liyakatsiz insanlar başa geçmiş, suiistimaller görülmüş, baskı ve zulümlere başvurulmuş, şura, fonksiyonunu kaybetmiş, bazen Müslümanlar istibdadın paletleri altında ezilmiştir.
Hepsinden önemlisi dört halifeden sonra başa geçecek halifenin ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçilmesi, sonrasında da biat yoluyla halkın rıza ve onayını alması uygulaması terk edilmiş, seçim ve biat oldukça şeklî ve sur’î bir hâl almıştır. Dolayısıyla da hilafet teorisi etrafında ortaya konulan fıkhî hükümlerin önemli bir kısmı daha sonra kurulan İslâm devletleri tarafından tatbikata yansıtılamamış; dört halife döneminde olduğu şekliyle adil bir sistem kurulamamıştır.
İşte dört halifeden sonraki bu kırılmanın farkında olan bazı araştırmacılar hilafeti ikiye ayırmış; dört halife döneminde uygulanan hilafete “kamil/sahih hilafet”, daha sonraki dönemlerde uygulanan hilafete ise “nakıs hilafet” demişlerdir. (Senhurî, Fıkhu’l-hilâfe, s. 225) Hilafet-i hakikiye (gerçek hilafet) ve hilafet-i suriye (şekli hilafet) şeklinde ayrım yapanlar da olmuştur.
Esasında Allah Resûlü’nün, “Hilafet, ümmetin arasında otuz yıl sürecektir. Bundan sonra saltanat gelecektir.” (Tirmizî, Fiten 48) şeklindeki ifadeleri de dört halifeden sonra gerçek hilafetin sona ereceğini haber vermektedir. Ebû Davud’da geçen rivayette otuz yıl olduğu bildirilen hilafet “nübüvvet hilafeti” olarak isimlendirilir. (Ebu Davud, Sünnet 9) Demek ki Emevîlerden sonraki halifeler kamil manada Resûlüllah’a halef olamamışlardır.
Kısaca ifade etmek gerekirse fakihler, hilafet için gerekli şartları taşıyan, ümmetin seçim ve biatıyla başa geçen ve İslâm hukukuna bağlı kalan halifelerin başında olduğu devleti kamil veya gerçek hilafet olarak isimlendirir. Onlara göre Allah Resûlü’nün (s.a.s) dinî ve dünyevî otoritesinin gerçek anlamda temsil edilmesi de ancak kamil hilafetle mümkündür.
Kamil hilafet için aranan şartlardan birinin veya birkaçının eksik olduğu hilafet ise nakıs hilafet olarak isimlendirilir. Mesela devlet başkanının adalet veya ilim gibi bir kısım vasıflarsa sahip olmaması, halkın rıza ve onayını almadan veya zor kullanarak göreve gelmesi, yönetiminde fısk ve zulme girmesi, istişareyi terk ederek keyfine göre hareket etmesi, İslâmî esaslara muhalif hareket etmesi gibi durumlar hilafeti nakıs hale getiren illetlerdir.
Nakıs hilafetle birlikte din ve devlet arasındaki ilişki düzeyi de değişmeye başlamıştır. Din yavaş yavaş devletin kontrolüne geçmiş, araçsallaşmış, hatta yer yer meşruiyet devşirme adına suiistimal edilmiştir. Emevî ve Abbâsîlerle birlikte başlayan nakıs hilafet Osmanlı’nın sonuna kadar devam etmiştir. İbn Haldun hilafetteki değişimi şu ifadelerle anlatır: “Hilafet önce saltanatsız idi, sonra saltanatla karıştı ve nihayet sadece saltanat kaldı.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/292) Elbette nakıs hilafetin de hepsi aynı seviyede olmamıştır. Bunların bir kısmı kemale daha yakın bir kısmı ise uzak olmuştur.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 26.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Kaydol:
Yorumlar (Atom)