Ekonomiyi OHAL’e bulaştırmak [Harun Odabaşı]

Hukuka aykırı yolla elde edilen delillerin mahkemeye kanıt olarak sunulup sunulamayacağı hâlâ tartışma konusudur. Avrupa’da farklı olmakla birlikte Anglo Sakson hukuk sisteminde kanıt doğru olsa bile yöntem yanlışsa delili dikkate almadığı gibi o kanıtı elde edene ceza bile öngörülmektedir.

Türkiye 21 Temmuz 2016’dan bu yana Olağanüstü Hal (OHAL) ile yönetilmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni devreden çıkaran bu sistemde kararnameleri Bakanlar Kurulu çıkarmakta ve etkin denetimde uygulanmamaktadır. Daha ilk haftasında AKP hükümetinin sözcüleri OHAL’in kısa bir süre için uygulamada olacağını, tamamen iç güvenlik konularını kapsayacağını ve kesinlikle bu süreçte ekonomik kararlar alınmayacağını üzerine basa basa ifade etmiş olsa bile geçen 17 aylık sürede OHAL kalıcı hale geldiği gibi Bakanlar Kurulu ekonomiyi çok yakından ilgilendiren konularda fütursuzca kararlar almaya devam ediyor.

Normal şartlar altında pek çok süreçlerden geçerek alınması gereken kararlar kamuoyunda doğru dürüst tartışılmadan Resmî Gazete’de yayınlanıveriyor. Kararların içeriğinden bağımsız olarak OHAL’i ekonomiye neden bulaştırdıkları da etik olarak sorgulanıyor. Yukarıdaki hukukî tartışmayı hatırlatma sebebimde buydu. Yapılan iş yasal olsa da yasal bir hak istismar ediliyor. Neden Vakıfbank hisselerinin Hazine’ye devri Kanun Hükmünde Kararname ile oluyor? Neden zaten yıllardır kan kaybeden sendikaların elindeki grev hakkı sembolik bir hakka dönüştürülüyor?

Hükûmet OHAL döneminde 11 grev kararını ertelemiş. Bunun yan etkisi olarak sendikalar en etkili kozu kullanamayınca işverenle yaptığı pazarlıkta eli zayıfladı. İşverenlerin de bu durumu istismar ettiği gözlerden kaçmıyor.

Herşey bir tarafa OHAL’de ekonominin içeriden ve dışarıdan görünümü de çok büyük yara alıyor. Şimdi buna Afrin Harekâtı ile ‘kalıcı savaş hali tehlikesi’ eklendi. Bu ortamda hiç bir aklı başında yabancı sermaye gelmez ve gelmiyor. Hatta sadece beyin göçü değil, sermaye göçü ile ilgili haberlerin sayısında artış gözlerden kaçmıyor.

Yabancı sermayeye bu kategoride sıcak parayı dahil etmiyorum. Soyu sopu bilinmeyen, nesebi tespiti yapılamayan sıcak paranın hangi amaçları güttüğü belirsizliğini koruyor çünkü. AKP ekonomi kurmayları bile sıcak sermaye gelişini izah etmekte aciz kalıyor.

TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik her önüne mikrofon geldiğinde OHAL’in mutlaka kalkması gerektiğini söyleyip duruyor. Çünkü kalıcı yabancı sermaye, Türkiye’nin yatırım yapılabilir olma konumu ile demokratik hukuk devleti arasında birebir ilişki kuruyor. İşadamlarının her platformda muhataplarından benzer endişeleri duyduklarını söylemek için kahin olmaya gerek yok.

Bilecik’in şu ifadeleri durumu özetliyor: “Bizler her gün iş yapmaya çalışırken yurt dışı paydaşlarımızdan; OHAL şartları devam ettiği müddetçe Türkiye’ye gelemeyeceklerini duyuyoruz. OHAL sona ermeden sözleşme imzalamalarının kurum içi mevzuatları gereği mümkün olmadığını söyleyen yabancı yatırımcılarımızın sayısının da azımsanmayacak kadar yüksek olduğunu paylaşabilirim. OHAL süresince seyahat ve sağlık sigortası yapamadıkları gibi şikâyetlerle de karşı karşıya kalıyoruz.”

Hükûmet de bunu biliyor, ancak bu imajı kırmak yerine sanki daha da pekiştirmek istercesine OHAL’de ekonomiyi derinden etkileyecek kararlar almayı adeta gelenek haline getirdi.

Ferman padişahın ise dağlar yabancılarındır!

[Harun Odabaşı] 29.1.2018 [Kronos.News]

Ümitsizlik kafir sıfatıdır! [Dr. Hüseyin Kara]

Müminlik şerefi taşıyan insan, dünyada yaşarken imtihan maksatlı olarak başına gelebilecek her türlü bela ve musibetler karşısında dayanma gücünü imanının kendisine sağladığı ümidinden almakta ve Allah’ın engin rahmetinden asla ümitsizliğe düşmemektedir. Çünkü ümitsizliği insana aşılayanın nefis ve şeytanın olduğunu en iyi müminler bilmektedir. Şeytandan sonra Hz. Adem (as) de cennetten çıkartılma cezası ile dünyaya gönderilmiştir. Bir farkla ki; şeytanın cennetten kovulduktan sonra ümitsizlikle inadında ısrar etmesi onu daha da azgınlaştırırken, Hz. Adem (as) ise hiçbir zaman Allah’ın rahmetinden ümidini kesmedi. Duyduğu derin pişmanlıkla birlikte, bir rivayete göre kırk yıl, hanımı ile birlikte aflarına ferman çıkacağı ana kadar yalvarıp yakarmaktan geri durmadı. Nihayet af müjdesine bu ümitleri sayesinde ulaştılar. Onun için ümit Ademî olduğu kadar, ümitsizlik de nefsanî ve şeytanîdir. Hz. Adem’in (as) Allah’ın rahmetinden ümidini yitirmemesi, sonuç itibariyle, onun peygamberlik derecesine kadar yükselmesine vesile olmuştur. Şeytan ise, Allah’ın ve müminlerin düşmanı olarak o ümitsizlik deryasında hala debelenmeye devam etmektedir. M.Akif’in dediği gibi: Ye’s öyle bataktır ki, düşersen boğulursun. Ümide sarıl, sımsıkı, seyret ne olursun. 

Ümitsizliğin bir kâfir sıfatı olması ise; kâfirlerin, Cenab-ı Hakk’ı esma ve sıfatları ile tanımamasıyla doğru orantılıdır. Sebeplerin bilkülliye sukût etmesi halinde bile, Allah’ın yoktan her şeyi yaratma güç ve kudretine sahip olduğuna inanan müminler, ümitlerini hiç yitirmezken, kâfirlerin ise bunu söyleyecek bir argümanlarının olmayışları onları ümitsizliğe sürüklemektedir. Az da olsa müminde cereyan edebilecek bir ümitsizlik hali şüphesiz onu kâfir yapmaz. Ancak bu ümitsizlik hali uzun süreli olursa bu da mümine asla yakışmaz. Ümitsizlik virüsleri her yanını sararsa, hafizanallah, insanın küfre kayma ihtimali vardır. Nice müminleri şeytan önce ümitsizliğe atmış, sonra küfre düşürmüştür.

Allah’ın, Kur’an’da Hz. Yakub’un(as) dili ile ‘‘ Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini iyice araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.’’ (Yusuf, 12/87) buyurmasından anlaşılıyor ki; ümitsizlik asla bir mümin sıfatı değildir. O, kâfire yakışan bir tavırdır. Nitekim, babalarının tavsiyelerine uyup Mısır’a Yusuf’u aramaya giden kardeşlerinin, baştan ümitsiz bir vakıa gibi algılanan Yusuf’a kavuşmaları mümkün olmuştur.

Allah, bir hadis-i kudsîde, ‘‘Muhakkak rahmetim gadabımın önündedir.’’ (Buhari, tevhid) buyurmaktadır.  Böyle şefkatli bir Rabb’e kim ümit bağlamaz ki. Belâ ve musibetler müminlerin başlarından aşağı sağanak sağanak yağsa veya günahları dağlar cesametinde olsa, müminler yine de Allah ile irtibatlarını kesmeden ümitle  yalvarmaya devam ederler. Zaten müminin gideceği başka bir kapısı da yoktur. Hatta deniliyor ki; şeytan ahirette Allah’ın geniş affını ve engin merhametini görünce, o da bir ara affolma ümidine kapılacak, fakat ümidin yerinin orası olmadığını en iyi o bildiği için bu duygusu tabii ki bir fayda sağlamayacaktır. Zümer Suresi’ndeki ‘‘De ki; Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah bütün günahları affeder. Çünkü O çok affedici ve çok merhamet sahibidir.’’(39/53) ayeti, Kur’an-ı Kerim’deki en ümit verici ayet sayılabilir. Efendimiz (sav)‘‘ Bu ayeti, dünyaya ve dünyada bulunan hiçbir şeye değişmem.’’ buyurmuştur. Fakat, bu engin merhamet asla günaha teşvik anlamı taşımaz.

Konuya itikadî açıdan bakıldığında, ehl-i sünnet’e göre; Allah’ın azabından emin olmak küfür sayıldığı gibi, Allah’ın rahmetinden ümitsizlik de küfür olarak addedilmiştir. ‘‘Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’a aittir. Dilediğini cezalandırır, dilediğini affeder. Çünkü Allah her şeye kadirdir.’’ (Maide, 5/40) fermanı ortada iken hiçbir kulun kendisini garantide görmemesi ve Allah’ın affını küçümsemeye de hiç kimsenin cüret etmemesi lazımdır. Allah’a ortak koşmanın dışında bütün günahları affedeceğini beyan buyuran Rabbimiz, ‘‘Şu muhakkak ki Allah kendine şirk koşmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder. Kim Allah’a ortak icad ederse müthiş bir iftira etmiş, çok büyük bir günah işlemiştir.’’ (Nisa, 4/48) böylece kullarına her zaman ümit kapılarını açık tutmakta ve onlara merhametinin sonsuzluğunu göstermektedir. Kulların da bu yolları istismar etmeden ve ümidi yanlış anlamadan yerli yerinde kullanması halinde bağışlanmaları umulur. Yoksa, haşa, Allah’ın kullarının günahlarını bağışlama mecburiyeti yoktur, diğer hiçbir konuda olmadığı gibi. ‘‘Muhakkak ki Allah iman edenleri koruyup müdafaa eder. Çünkü Allah hain ve nankör olan hiç bir kimseyi sevmez.’’ (Hac, 22/38) ayeti müminler için büyük bir ümit kaynağıdır.

Ümitsizlik ferdî bir sıfat olabileceği gibi, ümitsizlerden meydana gelen topluluklar, hatta milletler ve ümmetler için de olabilir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin 1911 yılında, Şam Emeviye Camii’nde yaptığı konuşmasında; İslam aleminin geri kalış sebeplerini sıralarken altı sebebin başında ümitsizliği sayıyor.  Tedavisi için de emeli gösteriyor. Konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Kur’an’daki ümid ayetlerini delil getiriyor. Altı asırlık Osmanlı çınarının yıkılış öncesine denk gelen bu konuşma, ümitleri diri tutma adına çok önemli bir çıkış olmakla birlikte, günümüzde bile istifade edilecek unsurlar barındırmaktadır. Çünkü; insan yaşadığı sürece, ümitleri ve ümitsizlikleri  yan yana yaşayacak demektir.

İnsanların hayat şartları onları memnun ettiği devirlede ümitleri zinde tutmak çok zor bir durum olmasa gerek. Ancak şartların zorlaşıp tahammül sınırlarını aştığı zamanlarda bile ümitsizliğe kapı aralamadan ümit yamaçlarında tenezzüh etmek, sanıldığı kadar kolay değildir.  Fakat gerçek müminler için imkansız da değildir. Türkiye başta olmak üzere dünyanın dört bir tarafında hizmet üreten erkek-kadın bütün insanların, yapılanlar karşısında ümitsizliğe düşmemeleri adına Hocaefendi’nin ümit soluklayan haftalık Bamteli sohbetleri bu süreçte hepimizin imdadına Hızır gibi yetişmektedir. Tıpkı yetmişli yılların Türkiye’sinde, anarşinin kol gezdiği dönemlerde, cuma günleri, İzmir’e ülkenin her yerinden otöbüslerle gelip gözyaşları ile dinlenen vaazları gibi hizmet görmektedir. Daha sonra, doksanlı yıllarda özellikle ‘Pazar Sohbetleri’ nice gönüllerin ihyasına vesile oldu. Gitme fırsatı bulamayanların imdadına da kasetler yetişirdi.

Yine bu cümleden olarak, Türkiye’de 1979 yılından itibaren 36 yıl, istikrarlı ve her yıl yükselen bir trajla, özellikle gençliğin ümit kaynağı olmuş, Sızıntı dergisinin yerine, daha güçlü bir isimle neşir hayatına başlayan Çağlayan Dergisi de bu sıkıntılı süreçte başyazıları ve orta sayfaları ile ümidin menbaına ulaşma vasıtası oldu.

Bugün, Hizmet Hareketi mensuplarının içinde bulundukları tahammülfersa sıkıntılar karşısında ümitsizliğe düşmeden, Allah’ın sonsuz rahmetine itimad ederek ayakta durmaları ve bir yolunu bularak hizmetlerine devam etmeleri takdire şayan bir durumdur. En olumsuz şartlarda bile mümin, dayanağının, sonsuz kuvvet ve kudret sahibi olan Allah’ın olduğunu ve O’na tam bir ümitle yalvarıp yakarmanın dışında başka bir yol olmadığını bilir. Ümitsizliğe asla düşmez. ÇÜNKÜ ALLAH’TAN ANCAK KÂFİRLER ÜMİDİNİ KESER, MÜMİNLER DEĞİL. 

[Dr. Hüseyin Kara] 29.1.2018 [TR724]
huseyinkara1953@hotmail.com

Bir bayram ziyareti [Abdullah Aymaz]

Yirmi bir sene önce (28 Mart 1997) bir bayram günü arkadaşlarla ikinci bayram günü ziyaretler yapmaya karar verdik. Sanki bir YERLİ  BAYRAM TEBRİK  PROJESİ  yapmıştık. Bir arkadaş “Bak sizin evin numarası 14 yani 7’nin iki katı” dedi. Ben de “Demek ki, buna boşuna İsmail Yediler denilmemiş. Zaten İsmail, İbranîlerin dilinde Abdullah demektir. Ben zaten bu 7 bilhassa türevi olan 17 tevafuku ile çok karşılaştım…” dedim. Oradan STV’ye gittik. Rıdvan Hoca'yı ziyaret ettik. Yolda İsmail Hekimoğlu, Ahmet Şahin ve gazetelerimizin yazarlarından bazılarını arayıp bayramlarını tebrik ettik. Bizden biraz uzaklaşan bir arkadaşımız, “Rüyamda bugün Hocaefendi'nin solunda seni görmüştüm, ama evime geleceğin hiç aklıma gelmezdi” dedi.

Oradan Hafız Ahmet Alçiçek’e gittik. O da sürpriz olarak gördü bu ziyareti…  Oradan Abdülvahid Ağabeye gittik. Çok rahatsızdı, kanser, sonda takılmış. Ona “Yedi bin ‘Yâ Vedûd’ çekip, bir haftalık içeceği suya üfürmesi’ söylendi. “İnşaallah şifa olur… Zaten Suad Hocamızın kardeşi için birkaç ay ömür biçiyorlardı. Ama ‘Yâ Vedûd’ okunup üfürülen suyu içtikten sonra hâlâ yaşıyor” diye de teselli verildi. Orada Çerkeski’deki okulumuzdan bahsedildi. Orası önemli bir yer: Rus idarecileri yaz tatillerini orada geçirirler… Keşke pek çok kolejimiz açılabilse…

Oradan Mustafa Sungur Ağabeye gittik. Orada Kütahyasporun eski futbolcularından benim de tanıdığım bir futbolcu da oradaydı. O dedi ki: “Taş ocaklarında hızla dersaneler açılıyor. Orada arkadaşlar çok uğraştı pek bir şey olmadı. Hatta bırakalım, diye düşünüyorduk. Fakat bir berber arkadaş var yenilerden birisi orada hizmet ve Üstad’la ilgili birkaç şey söyleyince bazı gençler biz de gelelim, demişler. Geldiler. Çok hoşlarına gitmiş; ‘Biz devam etmek istiyoruz. Şartınız ne?’ dediler. Biz de, ‘Bizim bir şartımız yok”  dedik. Onlar ‘Ama biz alkol, hatta eroin kullanıyoruz’ dediler. Biz de, ‘Biz, kimsenin siyasî anlayışına, ailesine şahsî hayatına karışmayız.’ dedik. Bunlar devam ettiler. Namaza başladılar. Bunlardan bir tanesi, bir gece annesini kaldırıp ellerini, ayaklarını öpmüş. Annesi de, ‘Yine bu, bir şeyler yapacak’ diye endişelenmiş. O, “Anne ben namaza başladım, hakkını helâl et.” demiş. Aileler memnun… Bize teşekkür telefonları geliyor. Bu gençlerin aslında çoğunun başı, emniyetle dertte olduğu için polisler, bir gün bu  berberi basmışlar. Bunları, Hizbullah gibi bir şey sanmışlar. Sonra orada Risale-i Nurları görünce, polisler sevinmiş ve bunları kucaklamışlar. ‘Bir ihtiyacınız olursa, hemen bizi arayın’ demişler. Güzel gelişmeler var.” dedi.

Sungur Ağabey, yeni Fas’tan gelmiş. Dedi ki: “Orada Fas Kralı İkinci Hasan’ın şeceresini gördüm. Peygamberimize (S.A.S.)  dayanıyor. Tunus’ta baş örtüsüyle sokağa çıkmak yasakmış. Ama Fas, öyle değil.  Avukat Bekir Berk Beyin bir sözünü hatırladım. Ene bahsinde ‘Kuvve-i gazabiye dalında melek gibi âdil melikler meyvesini vermiş…’ gibi ifadeler var.”

Kastamonu’da Mehmet Feyzi Ağabey, “Kur’an-ı Kerim’deki bazı âyetler için, her önüne gelenin bir şey söylemesi uygun değil. Kur’an-ı Kerim’de ‘Verrâsihûnefi’l-ilm’ buyuruluyor. İşte ilimde râsih olan ulema bu âyetler karşısında yaşadıkları günlerin ve şartların durumuna göre tevcihatta yani o vaziyete bakan veçhine göre izahatta ve tercihlerde bulunacaklardır.” demişti.

Daha sonra arkadaşlarla oradan ayrılıp kendi  aramızda  Hz. İbrahim Aleyhisselam ve üç dinin mensupları arasındaki diyaloglar üzerinde konuştuk. Birinci Şua’daki 29. Âyetin üzerine Üstad Hazretlerinin yaptığı izah ve tefsir üzerinde durduk. Hz. İbrahim Aleyhisselama gelen suhuf hakkında: “Bu (anlatılanlar), elbette önceki sayfalarda, İbrahim ile Musa’ya verilen sayfalarda da bildirilmiştir.” (Â’lâ Suresi, 87/18-19) ayetleri var. Hatta  Üstad Hazretleri, Sekizinci Söz’de  geçen kuyu temsili için fihriste de “Bunun aslı, Hz. İbrahim Aleyhisselamın suhufunda bulunmaktadır’ diyor. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de, “De ki: ‘Ey ehl-i Kitap! Bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek ve âdil şu sözde karar kılalım.”  (Âl-i İmran Suresi, 3/64) buyuruluyor. Bu sözün aslı tevhiddir. Bu açıdan Risale-i Nurlarda bahsedilen Esmâ-i İlahî konuları, derinliğiyle ele alınmalı ve marifetullahta derinleşilmelidir. Risale-i Nur Hz. İbrahim Aleyhisselamın tefekkür ve şefkat meslek ve meşrebini de kendisine düstur edinmiştir. Bu çağda insanlığın şefkate muhtaç ve aç olduğu kadar bir muhtaçlık ve açlık neredeyse hiç asırda  görülmemiştir. Bireyselliğin övülüp kışkırtıldığı böyle bir çağ yok… Onun için insanların çoğu tek başına… Kendi başına bütün dertleriyle baş etmesi isteniyor. Bu da mümkün olmadığı için pek çok yalnız insan çareyi intiharda arıyor. İşte bu noktada Hizmet erlerine, muhabbet fedaîlerine çok iş düşüyor. Hemen Besmele çekip paçaları sıvıyarak hizmete başlamamız gerekiyor. Aman geç kalmayalım. Müşteriler bekliyor…

[Abdullah Aymaz] 29.1.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Tarihi utanç: Varlık Vergisi! [Ali Emir Pakkan]

Bu topraklarda acı ve gözyaşı hiç eksik olmadı. Nereye baksak nereye gitsek zulüm görürsünüz. Hizmet hareketi son kurbandır..

Ne ile karşı karşıyayız? Tarih öğretici.

27 Ocak 1943, Haydarpaşa’dan vagonlara insanlar dolduruldu. Erzurum Aşkale'ye doğru yola çıkarıldı. Bunlar Varlık Vergisi ödeyemeyen ilk kafileydi. Taş ocaklarında çalışarak borçlarını ödeyeceklerdi.

Ancak bundan öncesi vardı. Ekmeğin karneye bağlandığı yoksulluk yıllarıydı. 2. Dünya Savaşı yeni ekonomik tedbirleri gündeme getirmişti. 11 Kasım 1942 ‘de Meclis’e gelen kanuna göre; varlıklı kesimlerden bir defalık olağanüstü servet vergisi alınacaktı! Kanuna itiraz yolu kapalıydı. Ödeme süresi 15 güne sıkıştırılmıştı. Hukuk dışı maddelerden birinde: “Hastalık veya sakatlık dışında hiçbir yükümlünün sevki tehir edilemez. Tüm masraflar kendilerine aittir. “ deniyordu.

Kanunun amacını başbakan Şükrü Saraçoğlu CHP grubunda şöyle açıkladı;
“Bu kanun aynı zamanda bir ihtilal kanunudur. Bize iktisadi istiklalimizi kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza hakim olan gayri Türk unsurları bu sayede bertaraf ederek Türk tüccarların eline vereceğiz.“ Milli şef İsmet İnönü de Meclis açış konuşmasında (1 Kasım 1943) kanunun arkasında durmuş ve “Amansız tedbirler gerekli olursa bunda da tereddüt etmeyeceğiz” demiştir.

Devlette vergiyi belirleyecek veriler yoktu. Servet Tespit Komisyonu kuruldu. Mükelleflerin kaderi bir kaç kişinin elindeydi. Kararlar keyfiydi. Kimin ne kadar vergi vermesi gerektiği bilgisi istihbarat (Milli Emniyet) kanalıyla komisyona geliyordu! CHP parti müfettişi komisyonları yönlendiriyordu! En yüksek vergiyi gayri müslimler ödeyecekti. (Vergiye esas alınan miktarın yüzde 50’si)

Yahudiler, Ermeniler, Dönmeler, Ecnebiler ve Müslümanlar diye fişleme listeleri hazırlandı. Yahudiler günah keçisi seçilmişti! İktidar uzantısı matbuat harekete geçirildi. Özellikle Yahudi vatandaşlar “Karaborsacı’ ve “vurguncu “ ilan edildiler. Orhan Seyfi Orhan, “Kelle istiyorum” diye yazıyordu.

Varlık Vergisi ülke çapında 114 bin 368 kişiye uygulandı.İstanbul’da vergi listeleri 18 Aralık 1942’de açıklandı. Vergilerin yüzde 87’si gayrimüslimlerden alınacaktı.

İlk ödeme 4 Ocak’taydı. Azınlıklar ellerinde ne var ne yok satmaya başladı. Ödemeyenler için haciz işlemleri başlatıldı. Bir sonraki aşama ise sürgündü. Pek çok gayri müslim vatandaş ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. İşletmeler bir bir kapandı. Türkiye’nin itibari zedelendi.

Varlık vergisinin maddelerinden biri, borçlarını ödeyemeyen mükelleflerin mallarının satılması yetkisinin devlete verilmiş olmasıydı! Binlerce taşınmaz mülk, arsa ev ve iş yeri haciz edilerek haraç mezat satıldı. Devlet zoru ile sermaye el değiştirdi ve yeni zenginler türedi!

Borcunu ödeyemeyenler 27 Ocak 1943’ten itibaren belediye hizmetlerinde çalışmak üzere Erzurum’a gönderildiler. (Yaklaşık 1400 kişi) 21 kişi zorlu şartlara dayanamadı hayatını kaybetti. İshak Alaton’un babası Hayim Alaton Aşkale’ye gönderilenlerden biriydi. Alaton, “Babam bir daha kendine gelemedi. Bu olayı kendine ihanet olarak gördü. Babam için bir felaket idi. Babamı kırdı, mahvetti ve öldürdü." diyecekti.

9 Eylül 1943’te New York Times ‘ta varlık vergisini eleştiren yazı dizisi çıktı. Zulüme dünyadan tepkiler yağıyordu. 17 Eylül'de yeni bir kanunla, tahsil edilemeyen borçlar silindi. Sürgündekiler evlerine döndü. 15 Mart 1944’de ise kanun tamamen yürürlükten kaldırıldı.

Varlık vergisi Türkiye Cumhuriyeti tarihine kara leke olarak geçti. Saraçoğlu’nun adı Haraçoğlu kaldı. Mazlum Aileler ise hukuk mücadelesi ile yollarına devam etti.

İshak Alaton, Şalom'da çıkan röportajında şu tesbiti yapmıştı:

"Aslında varlık vergisi İshak Alaton’un bir şansıdır. Varlık Vergisi sayesinde sıfırdan başladım. Sıfırdan başlamanın hayat için müthiş bir şans olduğunu düşünürüm. Çünkü altına inmen mümkün değil, ancak yukarı doğru çıkarsın. Eğer Varlık Vergisi olmasaydı babam iplik ticaretine devam ederdi, İshak Alaton da o işte babasının oğlu olarak iyi bir tüccar oldurdu. İsveç’i göremez, sosyal demokrasiyi öğrenemez, dünyayı keşfedemezdim. “

75 yıl sonra AKP, yeni ve daha korkunç bir utanç sayfası yazıyor. Tarih tekerrür ise, hukuk yine geri dönecektir.

[Ali Emir Pakkan] 29.1.2018 [Samanyolu Haber]

Bir ‘Üçlü’ de biz bulabilir miyiz? [Kadir Gürcan]

Aradan bunca zaman geçti, Bush, Cheney ve Rice, ABD’yi yok yere, Irak’ta bir savaşa sürükledikleri için, kamu vicdanında hala suçlu olarak duruyorlar. Yönetimi ellerinde bulundurdukları dönemde, makul gerekçe olarak ortaya sürdükleri bütün bahanelerin foyası meydana çıkınca, diyecekleri bir şey kalmamıştı.

Amerika’yı Irak Bataklığınına sürükleyenler ülke tarihinin en beceriksiz ve başarısız siyasetçileri kabul ediliyorlar. The Prosecution of George W. Bush for Murder, kitabının yazarı Vincent Bugliosi, ismi geçen üçlü ve benzerlerine Bush’un Çetesi “Bush Gangs”, Irak Savaşı’na da “Bush’s War” Bush’un Savaşı diyor. Kendisi de emekli yargıç olan yazar, Bush ve ekibinin cinayet suçundan yargılanmalarında cidden ısrarlı. Öyle ya! Yüz bin Irak vatandaşı ve dört bin ABD askeri Irak topraklarına bu ekip yüzünden gömülmedi mi?

Bush’un Irak’la kafayı bozduğu ve “Terör ile savaşıyoruz!” edebiyatı yaptığı günlerde bir gazeteci bu ucuz hamasetin oltasına gelmez. ‘Gazeteci’ ayrıntısı gözünüzden kaçmasın, şu günlerde Türkiye’de bulunmuyor. “Hepimiz savaşta değiliz. Savaşan ordu mensupları ve aileleri. Geri kalanımız Dancing with Stars”, “Meşhurlarla dans” programını seyrediyoruz!” gerçeğini Bush ve ekibinin kucağına bırakıverir.

Bush’un Irak’a savaş açma hırsının, ikinci dönem, 2004 seçimlerine bir yatırım olduğuna inanan büyük bir kesim var. Amerikan halkı arasında yaygın olan “Asıl Başkan, savaş idare etmiş Başkan’dır.” genel kabülü, Bush’a bu imkanı verir. Onca uyarıya ragmen kafasının dikine giden Bush “Savaş kararını ben verdim. Ben savaş idare eden Başkanım!” diyecek kadar da pervasızdır.

Afrin Operasyonu için makul gerekçeleri masaya yatırıp, iyi bir fizibilite yapmak yerine lokal ve düşük kalibreli bir savaşa mahkum olmuş durumdayız. Kafasını savaş ve çatışma ile bozmuş bir iktidarı sınır komşuları ile hır-gür etme saplantılarından kurtaracak bütün makul teklifler için “Vatan haini!” ucuzculuğu herkesin gözünü korkutuyor. 170 aydının uyarılarını bundan çeyrek asır sonra tekrar hatırlarız, merak etmeyin.

Ne var ki, “Adam, kafayı savaşa takmış. Bırakın ne hali varsa görsün!” deme lüksümüz de yok. Söz konusu savaşın maliyet hesaplamasını birilerinin yapması gerekiyor. Verilen zayiatlar belirli filitrelerden geçirildikten sonra basına servis edildikten sonra bile tüyler ürpertici. Ulaşılamayan şehitler bile var. Asker ve mühimmat kaybediyoruz.

Vatana hizmet etsin diye aslanlar gibi askere gönderilen delikanlıların, bayrağa sarılı tabutları hak ettiği kadirşinaslık ve takdiri bu şartlar altında bulamayacak. Saray’ın etrafına çöreklenmiş olan, yazar-çizer takımı, trajedinin her rengini taşıyan bu tabloyu bile Veliyyü Nimetlerini yüceltmek için kullanıyorlar.

Sınırda kıyamet koparken, her gün yeni kayıp haberleri gelirken Hazret’e ‘Gazi’ ünvanını verip-vermeme banallığı ancak Saray soytarılarına yakışırdı. Cenaze namazlarında samimiyetine inandığımız gözyaşları, sadece şehit yakınları ve şehidin silah arkadaşları. Geriye kalanların, senaryoda rol kapmaktan başka hedefleri yok. Arka arkasına patlayan objektif flaşları altındaki siyasetçi gözyaşları hiç inandırıcı değil. Onlarca şehit verip, ortaya Çin malı bir ‘Gazi’ üretmek için Ortadoğu’da yaşıyor olmanız yeterli. Ne yani, ailelerden daha fazla şey kaybettiğinize inanmamızı mı bekliyorsunuz?

Mevcut iktidar döneminde, bir çok ülkeden “Bizim Türk Halkı ile bir problemimiz yok! Bütün problem iktidarı elinde bulunduranlarda!” ifadelerini kim bilir kaç kez duyduk? İktidarları süresince düşman üretmekten ve bununla tek taraflı siyaset yapmaktan bir türlü vazgeçemeyenlerin, Afrin meselesinin de şahsi hesap olmadığını ispat etmeleri gerekiyor. Bu lokal savaş Türk Milleti’nin savaşı değil! Şahsi hesaplara kan ve şehit taşımak zorunda değiliz. Bu savaş Saray’ın Savaşı.

Bush’un mutlaka cinayetten yargılanması gerektiğini savunan yazar, Başkanlık süresince işlenen suçlardan bir şey çıkmayacağını gayet iyi biliyor ama, cinayet ve katliama sebebiyet vermenin bu muafiyetler cümlesinden olmadığına da dikkat çekiyor.

Yukarıda geçen Bush Çetesinde “Üçlü” dikkat çekiyor. Tesadüfe bakın, Osmanlı’nın ipini çeken bir “Üç Beyinsiz Kafa!” da bizde vardı. Adamakıllı bir şairimiz olsaydı bizim için de bir “Üçlü” bulurdu ama, ne şairimiz kaldı ne de yazarımız.

[Kadir Gürcan] 29.1.2018 [Samanyolu Haber]

Rehine Krizi [Taşkın Deryadil]

Biliyor musunuz…
hırsızlığı,
rüşvetçiliği,
küfürbazlığı,
kasetçiliği,
şantajcılığı,
ikiyüzlülüğü,
yolsuzluğu,
din istismarcılığı,
kaba kuvvet severliği,
fitne yayıcılığı,
halkı kin ve nefrete teşvik ediciliği,
bölücülüğü,
zalimliği,
gaspçılığı,
yalancılığı,
müfteriliği,
kumpasçılığı,
İsrail’le olan tüccarlığı,
Ergenekon Terör Örgütü’nün maşalığı,
PKK terör örgütü ile müzakereciliği,
aldığı Yahudi Üstün Cesaret Madalyası ile İsrail çıkarlarına hizmetkârlığı,
kendisinden olmayandan nefret ediciliği,
adam dövmesi-dövdürtmesi,
mafya örgütlerine ve liderlerine kol kanat gericiliği,
kan üzerinden siyaset yapışlığı,
milletin şehit olan kınalı kuzularını “kelle”, “tane” olarak sayışı,
Dolar-Euro biriktiriciliği,
komisyonculuğu,
aç gözlülüğü,
istediklerini tehditle yaptırmasıyla mafyacılığı,
yüzbinlerce insanın ölümüne sebep olduğu Suriye iş savaşından dolayı katilliği,
içerde dışarıda, cihatçı terör örgütü gruplarına verdiği destekle teröristliği,
Türkiye’ye gelen ve namusları kirlenen Suriyeli analardan-bacılardan-kızlardan dolayı namus düşmanlığı,
en beceriksiz, en kifayetsiz partilileri doldurduğu makamlardan dolayı devlet düşmanlığı,
İran Devrim Muhafızları’na bağlı ajanların ülkemizde cirit atmasını ve buna göz yumulmasını sağlayıp işlerini kolaylaştırarak ajanlığı,
Rusya’ya, ABD’ye, İran’a ve daha bir sürü ülkeye, milletin aleyhine olacak şekilde verdiği tavizlerle hainliği,
aleyhinde konuşan ve konuşabilecek potansiyeli olan herkesi hapse attırarak ve/veya susturmasıyla despotluğu,
milletin paralarıyla alınan silahları çeşitli ülkelerdeki terör örgütlerine peşkeş çekerek terör finansörlüğü,
teröristleri kendi partisine bağlı belediyelerde işe yerleştirip besleyerek teröristlere yardım ve yataklık edişi,
Balyoz darbe planları içinde yer alan bütün detayları, şekil değiştirerek uygulattığı için darbeciliği,
suçu ispat edilmediği halde herkesi suçlu ilan edip meydanlarda yuhalatması ile halkı kin ve nefrete teşvik ediciliği ve bölücülüğü,
kanun-nizam-hukuk tanımazlığı,
Anayasayı ve yasaları kendi çıkarları doğrultusunda düzenlemesi ve yargı mensuplarına tehdit-şantaj-baskı ve rüşvetle istediği karaları aldırtmasıyla siyasal mafyacılığı,
Alevi düşmanlığı,
Kürt düşmanlığı,
Hristiyan düşmanlığı,
Yahudi düşmanlığı,
İran seviciliği,
terörist besleyiciliği,
kıskançlığı,
çekememezliği,
hasetçiliği,
kasetçiliği,
kindarlığı
hapse attırdığı insanlara yaptırdığı insanlık dışı muamelelerle işkenceciliği,
tedavi için bile yurtdışına çıkmasına izin verilmeyen çocukların ölümüne sebebiyet verdiği için katilliği,
hamile ve yeni doğmuş kadınları bile hapse attırdığı için vicdansızlığı,
Mısır’da vefat eden çocuklara ağlarken, ülke içinde katledilen çocuklara dönüp bakmamasıyla millet düşmanlığı,
Bakanlar Kurulu adı altında yapılan toplantılarda sadece kendi direktiflerini yaptırıp, yapmayanlara da küfürlerle en ağır hakaretleri edişiyle basitliği,
yine o Bakanlar Kurulu görünümlü toplantılara katılan kadın bakanların yanında bile “sen duyma bacı” diyerek ettiği galiz küfürlerle küfürbazlığı,
işçilere, garibanlara ettiği aşağılayıcı hakaretler ve sözlerle kibiri,
devletin kasasından beslediği işadamlarına verdiği her ihale sonrası topladığı paralarla komisyonculuğu, rüşvetçiliği,
kurduğu haram havuzundan beslediği tv ve gazetelerle her gün küfür-hakaret-iftira-yalanlar yayıp toplumu ifsad ediciliği,
gittiği toplantılarda yerdeki bayrağı alıp cebine koyarak şov yaparken, bayrağı şerefle dalgalandıran yurtdışındaki Türk okullarını kapattırarak bayrak ve eğitim düşmanlığı,
müzakere, istişare, sulh, diyalog kapılarını kapatışıyla kavgacılığı,
kendi adamlarından bile olsa, istediklerini yapmayanlara yönelik söyledikleri ve yaptıklarıyla kindarlığı,
“milletin a.. koyacağız” diyen alçaklara kol kanat germesiyle millet düşmanlığı,
milletin önünde başka, kapalı kapılar ardından başka konuşmasıyla münafıklığı…
görgüsüzlüğü,
diplomasızlığı,
cehaleti,
tamponu tele tutturulan bir arabadan, milyarlarca dolar servete sahip oluşuyla haram yiyiciliği
tescilli biri ve onun yardakçısı ekip tarafından,
Türkiye milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti rehin alınmıştır.
Rehinler şu an bu teröristin kendi kurtarıcıları olduğunu sanmaktadır.
(Not; yazmaktan usandım ama daha yazacak o kadar çok pis tarafı var ki!)

[Taşkın Deryadil] 29.1.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/taskinderyadil
taskinderyadil@gmail.com

Independent muhabiri Fisk: Afrin Harekatı’nın gerçek kurbanları mülteciler, bebekler, kadınlar, çocuklar

İngiltere merkezli haber sitesi The Independent’ın Orta Doğu muhabiri Robert Fisk, Türkiye’nin 9 gün önce Zeytin Dalı Harekâtı’nı başlattığı Suriye’nin kuzeybatısındaki Afrin bölgesinden izlenimlerini yazdı. Sivil halka dair izlenimlerini yazan Fisk, “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyini işgalinin gerçek kurbanları ortaya çıktı – mülteciler, bebekler, kadınlar ve çocuklar” yorumu yaptı.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre operasyonun başladığı tarihten bu yana Afrin’den bildiren ilk Batılı gazeteci olan Fisk, özetle şunları yazdı:

“Küçük bir köy olan Maabatlı’da Taha Mustafa al-Khatr, eşi, iki kızı ve oğlu uyumadan önce ayakkabılarını evlerinin kapısının önüne bıraktı. Ortadoğu’da pek çok aile de aynı şeyi yapar. Bu bir gelenektir ve evin temizliğinin işaretidir. Türk top mermisi onların evini vurduğunda, ucuz plastik terlikler elbette hala oradaydı. Birkaç saat sonra evlerine vardığımda, aynı ayakkabıları buldum. Birkaçı merdivenlere düşmüştü, çoğu ise hala yan yana sıralıydı… Kürt vilayeti Afrin’deki kurtarma görevlileri bile ayakkabılara dokunmadılar… Ancak elbette cesetler gitmişti… 19 yaşındaki Safa mucizevi bir şekilde kurtuldu, sadece ellerinden yaralandı. Ancak elbette o artık bir yetim.”

‘Harekatın adı insanları sinirlendiriyor’

“İşin garip yanı, Türkler sözüm ona Kürt YPG savaşçılarını hedef alıyor. Suriye’de Kürt bölgelerine yönelik askeri operasyonlarına, saldırılarına Zeytin Dalı Harekâtı adını vermeleri ise zeytin bahçeleri ile çevrili Mabeta’da insanları sinirlendiriyor… Al-Khatr ailesi de Kürt değil Araptı. Kuzeydeki Tel Krah köyünden gelmişlerdi.

Afrin Hastanesi Müdürü Doktor Jawan Palot kinayeli bir dille ‘Afrin’de ne olduğunu ortaya çıkarmak istersen hastanemize gel’ dedi bana ve ekledi: ‘Ölenleri, üzerleri kanlı yaralıların halini görmelisin.’

Hastane koğuşundakilerden 50 yaşındaki Ahmad Kindy, Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekâtı’nda kara operasyonun gölgesinin düştüğü 21 Ocak gününün ilk saatlerinde ailesini köyden çıkarmış. Ancak akılsızca geri dönmüş. Arkasından şarapnelle vurulmuş. ‘Orada YPG savaşçısı yoktu’ diyor.”

‘Bunları daha önce de duymamış mıydım’

“Sadece Afrin Hastanesi’ne 34 sivilin cesetlerinin getirildiği katliam ile ilgili olarak Türkiye’den yapılan açıklamada, 70’den fazla Türk jetinin 21 Ocak’ta Suriye’de Kürt YPG milislerini bombaladığı belirtildi. Türk Anadolu haber ajansı sıradan bir şekilde saldırıların ilk gününde Türk uçaklarının 100’den fazla ‘hedefi’ bombaladıklarını, bunlardan birinin ‘havaalanı’ (esrarengiz bir şekilde adı açıklanmadı) olduğunu bildirdi. Operasyonlarda sözüm ona YPG ‘kışlaları, barınakları, mevzileri, silahları, araçları ve teçhizatı’ hedef alınmıştı.

Afrin Hastanesi’nin koğuşlarında gezinirken, ‘Tüm bunları daha önce de duymamış mıydım?’ diye düşündüm. Güney Lübnan’da ‘teröristlere’ yönelik her İsrail hava saldırısı, eski Yugoslavya’da ‘Sırp güçlerine’ yönelik her NATO hava saldırısı, 1991-2003 arası Irak ‘güçlerine’ daha sonra da Afganistan’a ve geçen yıl Musul’a yönelik her Amerikan saldırısı… Duyduklarım, onların tekrarı değil miydi?”

‘Ölen siviller için bir anıt dikilmeyecek’

“Doktor Polat, 21 Ocak’tan 26 Ocak ortasına olan döneme ilişkin tüm hastane kayıtlarının çıktısını aldı, The Independent’a verdi. Polat’a göre, Türk hava saldırılarının ilk gününde sadece YPG savaşçısının cesedi getirilmiş hastaneye. İkisi de yaralanmış. Sonrasındaki hafta için ise bu sayılar 7 ölü ve 9 yaralı şeklinde… Ölenler arasında 10 çocuk ve 7 kadın da var.

Afrin’den birkaç mil ötede çoğu IŞİD’le savaşırken ölmüş Kürt savaşçıların gömüldüğü askeri mezarlıklar var. Ölen siviller için ise bir savaş anıtı dikilmeyecek. Doktor Polat’ın elindeki dosyalarının üzerine sadece Kürtçe ‘Afrin Hastanesi’ damgası vurulacak belki. Suriye’den bahseden ise olmayacak.”

[TR724] 29.1.2018

Erdoğan sonrasına hazırlık -1 [Levent Kenez]

“Reis bizi Afrin’e götür” diye bağıranların hiçbirinin “hadi gelin gidiyoruz” dendiğinde yola düşeceği yok. Artık her mitingin bir algı operasyonuna, canlı yayın için sosyal mühendisliğe döndüğü ortamda salondakiler de bu şovun sadece bir parçası. Hangi düğmesine basarsan hangi sesi vereceğini bildiğin oyuncak gibiler. Bir müsamereden ibaret olduğunu bildiği için kendisi de başrolü kimseye bırakmıyor tabii ki. “Gerektiğinde başkomutan olarak ben önden gideceğim siz arkadan geleceksiniz” diyor. “Senin yalanını…” diye başlayan bir cümle vardı ama bir türlü tamamı aklıma gelmedi.

Medeni bir ülkede asla böyle şeyler olmaz. Savaşmak, ölmek, öldürmek, kan bu kadar kolay telaffuz edilmez. Meydanda, öldürülen sayısı – ki bu rakamların hepsinin birer manipülasyon olduğunu asla unutmayın – söylendiğinde alkış sesleri, tezahüratlar yükselmez. ‘Bu rakam ne ki daha da çok olacak!’ diye bir şey söylemez hiçbir devlet adamı. Düşmandan ne kadar öldürüldüğü ile ancak kabile veya çete liderleri övünür. Ölmekle, öldürmekle bir şeyleri çözebilseydi devlet, 40 yıldır PKK diye bir sorun olmazdı. Nihai bir barış olmadığı sürece ne devletin askeri, topu-tüfeği biter ne de karşı tarafın savaşacak elemanı. Her iki taraftan ölenler garibanlar olduğu sürece de bu sürer gider.

Medeni bir ülkede bir haftada 20 tane asker ölse o gün o ülkede yer yerinden oynar, kimse başta duramaz ki bu daha operasyonun ilk evreleri. Ama bizim zavallı ülkemizde şehitlik kavramının sömürülmesi yüzünden gençler sadece istatistiktir.

Meydandan kendisine karşı herkese hakaretler savuruyor, küfürler yağdırıyor. Eskisinden daha edepsiz ve galiz kelimelerle. Aslında sadece Saray’ını savunuyor. Seçimlere kadar şu sağ oylara yönelik her türlü mide bulandırıcı hamaseti duyacağız.

“Bursa nutkunu okuyun gençler” diyen Kılıçdaroğlu oldukça, her sağ siyasetçi gibi vatan-millet edebiyatına teslim olan Akşener oldukça rakipsiz tabii ki. Bir tek gerçek manada diş geçiremeyeceği Demirtaş vardı onu da hapse attı zaten. Rakibini hapse atan diktatörün ülkesinde yakında seçim analizleri yapılacak. Bir de nedense kendisine her türlü hakareti eden Perinçek’e dokunamıyor.

Çok mu güçlü? Hem evet, hem hayır.

Çok güçlü çünkü istediğini yapabiliyor. Kimin susturulması gerekiyorsa susturuyor. Savcısı, hakimi emrinde. Tut dedikleri tutuluyor, bırak dedikleri bırakılıyor. Totaliter ve kanun tanıdığı yok. Rant oldukça yanında olacak bir suç örgütü kurmayı başardı. Kendisi bunu devlet sanıyor.

Bir yandan çok güçsüz, çok zavallı. Çünkü gücünün kaynağı hukuktan ya da haklı olmaktan gelmiyor. Ülkede zerre miktar bağımsız bir yargı olsa bir saniye duramaz yerinde. Bütün hanedan bir anda ülkeyi terk eder. Bunu çok iyi bildiği için asla aman vermiyor, nefes aldırmıyor ülkeye. Bulunduğu makamdan ayrılması ya da seçim kaybetmesi diye bir şey yok. Ne seçimle gider ne de kendi isteği ile. Türkiye seçimlerin olduğu demokratik bir ülke değildir. Bir hanedanlıktır ve bu hikayenin sonu hanedanlıkların sonu gibi yaşanacak.

En büyük dezavantajı, petrolü yok. Girdi-çıktı yaptığı paralarla anlık krizleri önleyebilir ama uzun vadede bir çöküşü engelleyemez. 80 milyonluk bir ülkede yarısının kendisine karşı olduğu bir yerde Suriye, Libya veya Mısır gibi bir süre yönetmesi mümkün ama bunu sürdürmesi mümkün değil. O ‘bir süre’nin günlerini geçiriyor.

Bir çok işinsanı sermeyesini çıkardı ve çıkarma uğraşısında. Geçtiğimiz günlerde “Bunlara izin vermeyin” demesi boşuna değil. Tamamen yasaklasa felaket olacak. Tehditle işi çözme derdinde ama iş para oldu mu kimse dinlemez onu. En kötü, insanlar haraçlarını verir yine de çıkarır parasını.

Kaçıp giden yabancı sermaye de var. Dünyanın önde gelen zincirleri bir bir Türkiye’den çıkma kararı alıyor. Bu gruplar bir ülkeye girmek için uzun uzun fizibilite yaparlar. Aynı şekilde bir gecede karar alıp gitmezler. Oldukça kârlı bir pazardır Türkiye perakende için, onlar bile ayrılıyorsa gidişatın ne olduğu az çok bellidir. Yunanistan bir gecede iflas ettiğinde bütün rakamların şişirme ve yalan olduğu ile yüzleşmeleri kaçınılmaz oldu.

Dış politikadaki herkese atar tavırlar meydandaki zavallıları coşturur, o kadar. Kapalı kapılar arkasında verdiği tavizler, denge bulmak için atılan taklaların bedeli elbette olacak.

Bütün medyayı elinde tutan, mahkemelere hükmeden, Anayasa mahkemesi kararlarını uygulatmayan, kendi eli silahlı çetelerini kurmak için çalışmalar yapan bir lider var başımızda. 95 yıllık devletin kurumlarının kağıttan kaplan olduğu ülkede az evvel dediğim gibi devlete hakim olduğunu kendi devletini kurduğunu falan sanıyor. Tökezlediği zaman anlayacak ama faturasını hepimiz ödeyeceğiz.
Mevcut durum elbette değişecek ama…

Gerçekçi olmak lazım, mevcut durum elbette değişecek ama hemen yarın ya da öyle suhuletle değil. Ve buna maalesef acı tecrübeler yaşayarak tanık olacağız. Uçaklarda belki yolcuların hayatlarında bir kez duyacakları anons vardır: “Çarpmaya hazırlanın ikazı duyduğunuzda” diye başlar. Bu uçak eninde sonunda yere çakılacak ve ülke yoluna uçaktan sağ kalanlarla devam edecek. Ve bu anons çoktan yapıldı.

İnancımız gereği “Allah var, gam yok” diyoruz elbette, “Zulüm elbette bitecek. Küfür devam eder, zulüm devam etmez” diyoruz, “Yakında bütün mazlumlar özgürlüğüne kavuşacak” diyoruz ama bunu başkasından duymaya takatimiz kalmadı. Ya da duya duya duyarsızlaştık. Bence yanlış, kendi kendimizi imtihan etmiş oluyoruz ama durumumuz böyle. Dayanılması zor acılar yaşıyoruz.

Sabahtan akşama kadar Erdoğan’la yatıp Erdoğan’la kalkmanın da bize bir faydası yok. Mazlumlara da. Yeni şeyler düşünmek, yeni şeyler planlamak ve yapmak gerekiyor…

İşin bir realitesi ve sebeplerin zuhur etmesi var. Onları çıldırtan bir laf “Erdoğan sonrası”. Ama kaçınılmazları. Demokrasi, barış ve geçmişten aldığı derslerle daha güzel bir Türkiye mümkün diyen herkes için de her şeyin yeniden başlaması…O yüzden öncelikle başınızı dizlerinizin arasına alın, ayakkabılarınızı çıkarın ve sivri cisimleri bir kenara koyun…

Devam edeceğiz inşallah…

[Levent Kenez] 29.1.2018 [TR724]

Savaşma, Sev Erdoğan! [Erman Yalaz]

Türkçesiyle ‘Savaşma Seviş’… İngilizce orijinaliyle ‘Love Not War’… Yani ‘Savaş değil Aşk’ ya da ‘Savaş değil Sevgi’… Amerika’nın Vietnam’da sürdürdüğü savaşa karşı gelen 60 kuşağının sloganlarından biriydi. Hippilere mal edilen slogan bütün dünyada savaş karşıtlarının, bugünkü sivil toplum yapılarının en bilindik ve çarpıcı sloganlarından biri. Sloganın ‘cinsellik’ ve Freud felsefesi boyutuna indirilmesinin ötesinde bir anlamı vardı. O da sosyolojik olarak savaşa karşı olan herkesi aynı cephede buluşturmuştu. O slogan ilk çıktığı zamandan günümüze, ‘savaşsız dünya’ diyenlerin, mutlu yaşamak isteyenlerin talebini de gösteriyor. Hiç değilse ‘Batı Medeniyeti’ adına böyle.

Bütün iyilerin ve kutsal dinlerin ve tabi İslam’ın da temelinde olan Sulh’a, Barış’a insanı ve insanları sevmeye; öldüren olmaktansa yaşatan olmaya dair çağrılar esas değil midir?

Benim yazdığım gibi, biri kalkıp AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a bu sloganı hatırlatsa bir meydanda, taşlanır, oracıkta linç edilir Hafazanallah. Böyle alçakça (!) sözler ile Reis yan yana anılamaz çünkü. Ama o elini kolunu şehit tabutlarının üstüne atıp camilerde miting yapabilir. Hatta Cuma cemaatini gözaltına aldırabilir. Devlet erkanı denen zevat da sus-pus dinler, izler öyle.

ERDOĞAN’IN TEK GÜNDEMİ SAVAŞMAK

Haziran 2013’ten beri Erdoğan’ın tek gündemi aslında savaşmak. Kimlerle savaşmadı ki? Örneğin ‘Taksim Gezi Parkı yerinde kalsın,yeşil alan yeni bir betonlaşmaya kurban gitmesin’ diyenler önce çapulcu, sonra terörist oldu. Erdoğan ilk meydan savaşını bu kitleyle yaptı. ‘Yüzde elliyi zor tutuyorum’ dedi. Akşamında Taksim’in arka sokaklarında göstericileri döner bıçağı ve palalarla kovalayan bir güruh çıktı karşımıza.  Ona göre Gezi Parkı olayları kılıftı, birileri onu iktidardan indirmek istiyordu. İyi ama bir aksilik vardı. Her seçilmiş gibi, o da pekala siyasi hayatını noktalandıracaktı. Üstelik Gezi olaylarının temelinde samimi bir çevre duyarlılığı vardı. Başakşehir’den, Üsküdar’dan AK Partili gençlerden bile meydanlarda geceleyenler olmuştu.

Partisi, çevresi, bürokratları Erdoğan’ı  durduramadı. Gerginlik konuşularak çözülsün isteyen dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu şimdi terörist olduğu iddiasıyla hapiste mesela. Mutlu’nun “Gençler, Gezi Parkı’nda kuş sesleri, ıhlamur kokusu ve arı vızıltısıyla huzurlu bir sabah varmış doğru mu? Aranızda olmak isterdim” tweet’i terör örgütü üyeliği delili şimdi.

17-25 Aralık’ta ortaya çıkan o büyük Yolsuzluk ve Rüşvet skandalının ardında zehir saçtı adeta Erdoğan. Kendini dünya barışına, eğitime, diyaloğa, iyi insan yetiştirmeye adamış bir sosyal yapıyı, çete, haşhaşi, maşa,virüs, ur, ajan, darbeci ilan etti. O zaman susanlar sıra kendilerine gelince uyandı. İş işten geçti.

Sadece Cemaat mi? Cumhuriyet gazetesinden, CHP’ye, AKP’nin kurucularından, MHP’nin içinden çıkan alternatif siyasi yapıya kadar herkes vatan haini, düşman.

KARDEŞİM ABDULLAH GÜL’DEN BOZGUNCU GÜL’E

Erdoğan’ın ötekileştirme dili AKP yandaşı olmayan herkesi tekfire/kafirlikle itham etmeye kadar uzandı. Şimdi cami cemaati parçalanıyor, tutuklanıyor hatta. Düşünsenize, Diyanet’in geçen hafta Cuma günü hutbe konusu Afrin. Diyarbakır’da cemaatten’ bu siyaseti buraya getirmeyin’ diye tepki gösterenler gözaltına alındı. Daha iki hafta önce 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e; partiyi birlikte kurduğu isme, ‘kardeşim’ diye cumhurbaşkanlığını açıkladığı kişiye ‘bozguncu’ dedi.  Sosyal medyada linç ettirip yuhalattı, ‘yazıklar olsun’ diye haykırdı.

SAVAŞIN GÖBEĞİNDE MİTİNG YAPMAK SERBEST, BARIŞ BİLDİRİSİ İMZALAMAK HAİNLİK!

Dün Çorum’daki parti mitinginde bir yanda Afrin’de vatan evlatlarının canını dişine taktığı operasyonları anlatıp öbür taraftan oy istedi. Savaşa hayır diyen hepi topu 170 akademisyen ve aydına ‘adiler, hainler, alçaklar’ diye seslendi. Yarın birgün haklarında yakalama, gözaltı kararları çıkarsa şaşıracak mıyız? Erdoğan’ın ‘alçak hain, PKK’lı’dediği bu insanlar ne diyor peki? İşte birkaç alıntı.

“Savaş öldürür, Savaş sakat bırakır, Savaş göç ettirir, Savaş çocukları, kadınları, LGBTİ+ bireyleri öncelikle etkiler, Savaş işkence başta olmak üzere ağır insan hakları ihlallerinin kaynağıdır. Savaş toplumların ruhsal dünyalarında gelecek nesillere de aktarılan derin örselenmelere yol açar, Savaş ekolojik yıkımdır, Savaş ekonomik kaynakları yok eder.”

Bu sözlere kim ne diyebilir? Haksızlar mı? İnsanlık tarihi bunun şahidi değil mi?

‘ULUSLARARASI HUKUK VE İÇ HUKUK ÇİĞNENDİ; SİVİLLER DE ÖLÜYOR’ DİYORLAR

Başka ne demişler peki bu aydınlar?

“BM güvenlik konseyi kararlarında yer almayan örgütlerin gerekçe gösterilerek bir başka ülke topraklarına askeri saldırıda bulunmanın kamuoyu ve BM nezdinde geçerliliği bulunmamaktadır. Kaldı ki Suriye Afrin bölgesinden Türkiye’ye yönelik tehdit ve saldırıların somut olarak ortaya konması gerekmektedir.”

Yani savaş ilan edilen coğrafyadan hangi saldırı gelmiştir, diye soruyorlar. Uluslararası hukuku çiğnediniz diyorlar. Başka?

“TBMM, hükümet devre dışıdır. Sivillere zara verilmeyeceği bildirilmesine karşın sivil ölümler vardır” diyorlar.

Evet var. Daha ilk günden itibaren üstelik.

Uzağa bakmayalım dahası var. Medya raporlarına göre, IŞİD’i Musul’dan çıkartmak için yürütülen savaşta (Ekim 2016-Temmuz 2017) 11 bin sivil hayatını kaybetmiş. Ne koalisyon, ne Irak hükümeti ne IŞİD bu ölümleri üstlendi. Ama insanlar öldü.

ÜLKE OHAL’LE YÖNETİLİYORDU; ARTIK SAVAŞLA YÖNETİLECEK

Bu hain (!) profesör ve aydınlar ne diyor başka?

“Türkiye’deki siyasal iktidarın baskıcı ve otoriter karakterini devam ettirebilmek ve OHAL’i sürdürebilmek için böylesi ağır acılara yol açabilecek bir savaş eylemini başlattığı izlenimi edinilmektedir.”

Haksızlar mı? Erdoğan, 15 Temmuz kurgu darbe girişimini bahane edip çıkarttığı ve 6. kez uzattığı OHAL ve KHK’lar ile memleketi yönetmiyor mu? Şimdi ‘savaşla yönetmek istiyor’ diyor bu aydınlar. Bunun neresi yanlış?

Başka ne diyorlar peki?

“Türkiye’de yaşayan milyonlarca Kürt ve Arap’ın soydaşı olan Suriye Rojavası’ndaki Kürt ve Arapların diğer halklarla birlikte oluşturduğu yönetim biçimlerini tehdit olarak değerlendirmek demokrasi ve insan haklarına aykırıdır. Bu durum Türkiye’de bir arada barış içinde yaşamak isteyen halklar arasında derin kırılmalara sebep olabilecek ve Türkiye iç barışını büyük bir tehlikeye atabilecektir.”

EMİNE GÜLBARAN’A SOR SINIRDAKİ AKRABALIKLARI

Jargona takılmayın lütfen. Suriye-Türkiye sınırında Kilis’te bayramlaşma görüntülerini, tel örgüler ardında iki sınır ötesinde yaşanan dramları hiç mi okumadık/okumadınız?Kürt, Arap halkları orada ve Anadolu’da birlikte yaşamıyor mu? Bunu yanıbaşındaki Emine Gülbaran’a (Erdoğan) sorsa öğrenir Tayyip Erdoğan. Siirt’ten Mardin’e oradan Irak’a uzanan coğrafyada ‘Qëltu Lehçesi’ ile konuşan akrabaları yok mu eşinin? Aydınlar diyor ki; iki coğrafyanın (din, dil, ırk, mezhep) akrabalıkları var, kan akıtmayın! Bunun neresi yanlış.

Kürt meselesini çözmek için Öcalan ile PKK ile masaya oturulmuştu. Talimatı bizzat kendisinin verdiğini defalarca kamuoyu ile paylaştı Erdoğan. Şimdi PKK-PYD bahanesiyle bütün Kürt halkı düşman ilan edilmiş adeta. Savaş diyorlar başka bir şey bilmiyorlar.

Aydınlar ise Erdoğan’ın 3 yıl önceki ajandasına gönderme yapıyorlar: “Siyasal iktidara bir kez daha sesleniyoruz. Türkiye içinde ve dışında çatışmaya ve savaşa dayalı politikalardan vazgeçiniz. Demokratik kurallar çerçevesinde bütün halklar ve inançlarla bir arada yaşama imkanı vardır. Yeter ki bu sorunlar hakkında barışçıl ve demokratik yollarla çözüm konusunda irade gösterilebilsin. Dünyada çok sayıda örnekleri olduğu gibi Türkiye’nin de Kürt sorununun çözümü için sahici bir çatışma çözümüne ihtiyacı vardır.”

Yanlış mı? Yanlışsa İmralı’da Dolmabahçe’de imzaladıklarınızı, Oslo’da verdiğiniz sözleri nereye koyacağız?

KÜRT SORUNUNU NASIL ÇÖZECEK ERDOĞAN?

Erdoğan da ‘Kürt sorunu benim sorunumdur’ (2005), ‘Ben bir Başbakan olarak Kürt sorununu savunuyorum ve savunmaya da devam edeceğim’ (2010), ‘Bu ülkede Kürt sorunu yoktur, PKK sorunu vardır’ (2011) demiyor muydu? Kabul edelim finali kötüydü. 2015’te Erdoğan, ‘Ne Kürt sorunu kardeşim ya?’ diyerek aydınların anlamadığı noktaya savruluşuyla bugünkü halini izhar etmişti. ‘Ben bu işleri savaşarak çözeceğim’ demişti. Anlamamışız, anlayamamışız Erdoğan’ı. Aldatılmışız bütün bir millet olarak. Kürt, Türk, Çerkez, Arap…

Bugün barış çağrısı yapmaktan, gerçekten ve samimi olarak dua etmekten başka çare kaldı mı? Savaşı, ölümü çılgınca savunan sahibinin sesi hükümete de muhalefete de diyecek bir şey yok. MHP zaten Saray’ın esiri. Ama milletin az biraz umut bağladığı CHP ile İYİ Parti ne yapıyor baksanıza? İlk şehidin tabutuna yaslanıp nutuk atıyor Erdoğan. Kemal Kılıçdaroğlu seyrediyor. Ya Meral Akşener? Yaralı askerler için  kan vermeye gitmek hangi siyasi aklın hamlesi Allah aşkına? Çek elini o cenazenin üstünden, diyemiyorsunuz, bari Erdoğan’ın yaktığı ateşe odun taşımayın. Bir kez cesur olup ‘barış’ deyin, ‘savaşma’ deyin. Hain ilan edilmek için sıra beklemeyin. Vatan evlatlarını zayi ettirmeyin.

[Erman Yalaz] 29.1.2018 [TR724]

Haşim Kılıç, Erdoğan’dan kaçıp Ergenekon’a sığındı [Bülent Korucu]

Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Haşim Kılıç zor günler geçiriyor. Oğlu Fatih Samed hakkında ByLock kullandığı ve ‘FETÖ’ şüphelisi olduğu iddiasıyla yakalama kararı çıkarıldı. Böylece ‘herkes bu acıyı yaşayacak’ kahinleri listelerine bir çentik daha attı. Haşim Kılıç bunu hak etmek için ne yaptı ya da yapacaktı? Rivayet muhtelif… “Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte hareket ediyordu; o ekibe bir gözdağı” diyenler var. Anayasa Mahkemesi üyelerine ‘Mehmet Altan, Şahin Alpay Kararı’nın cevabı olarak görenler de az değil. Her ikisi de olma ihtimali yabana atılmamalı. İki şıkkın yanına AKP içinde gevşeyen safları sıkıştırmayı da eklemeliyiz. Korku imparatorluğunun sürmesi için belli periyotlarda kurbana ihtiyacı var. Ve kurban her seferinde daha büyük olmak zorunda. Önceki büyük kurban eski Meclis Başkanı Bülent Arınç’tı. Bir sonraki hedef doğrudan Abdullah Gül olursa şaşırmam. Belki Ahmet Davutoğlu araya alınabilir. Korkunun sürmesi için ‘ona bile yapılıyorsa’ hissi kitlelerde diri tutulmalı.

Birinci şıkkı yani Gül ve arkadaşlarına yakınlık suçunu belgeleyen bir fotoğraf çekildi iki hafta önce. Babasının cenaze töreninde Kılıç’ın yanında saf tutanlar, Cemil Çiçek, Beşir Atalay, Sadullah Ergin’di. Gül’ün bulunmaması ‘Kartal görünümlü serçe’ tanımına uygundu. Tipik çekingen Gül… Cenazelerde boy göstermeyi seven Erdoğan’ın olmaması aradaki mesafenin göstergesiydi. Yakalama kararı ise ayağınızı denk alın mesajıydı. AYM üyeleri de bu mesajdan nasiplendi hiç şüphesiz. İki üyeyi 15 Temmuz sunağında kurban etmeleri onlara biraz nefes aldırdı. Ancak ‘Altan-Alpay’ çıkışı yüzünden yerel mahkeme eliyle tokatlandılar. Kılıç’ın oğluna yakalama son noktayı koydu; bugün aynı kararı veremezler.

NEDEN ‘AKP’Yİ KAPATTIRMADIM’ DEMİYOR?

Haşim Kılıç, oğlunu savunmak üzere bir açıklama yaptı. İki cümle ile oğlunun isnat edilen suçla ilişkisi olmayacağını söyledikten sonra uzun uzun kendini savundu. Demek ki o da asıl hedefin farkında. AYM’deki görev süresine yaptığı atıf önemli bir ayrıntı. “42 yıllık devlete hizmet hayatının büyük bölümünü Anayasa Mahkemesi’nde geçirmiş, emekli bir yargı mensubuyum” derken 26 yıllık mahkeme üyeliğine vurgu yapıyor. Rahmetli Turgut Özal, onu AYM’ye üye atarken büyük mücadeleler verdi. Cumhurbaşkanı Özal’a kafa tutan, atadığı üye Süleyman Aslan’ı göreve başlatmayan, odanın kilidini değiştirip adamı dışarıda bırakan mahkeme Başkanı Yekta Güngör Özden’e atılmış bir goldü.

Ama açıklamanın en dikkat çekici kısmı şu: “Görev sürem içinde, ‘FETÖ’nün Balyoz, Ergenekon ve buna benzer davalarla kurduğu kumpasları, bireysel başvuru kararlarıyla tespit ederek etkisiz hale getiren Anayasa Mahkemesi’nin başkanı olarak oğluma yapılan bu suçlama, beni ve ailemi derinden üzmüştür.” Öncelikle şunu düzeltelim; söz konusu kararlarda Kılıç’ın imzası yok. Çünkü Genel Kurul’un değil alt komisyon gibi çalışan ve beş üyeden oluşan kurulun oy birliği ile aldığı bir karar. Sıkı durun o kurulun başkanı da Alparslan Altan. Hani şu 15 Temmuz’dan sonra kurban edilen iki üyeden biri. 18 aydır tutuklu ve bildiğim kadarıyla hâlâ mahkemeye bile çıkmadı. Ve bireysel başvurusuna AYM’den cevap alamıyor. O dönemde hükmen tutuklu olan İlker Başbuğ’lar için verilen karar onlara çok görülüyor.

Pekala Haşim Kılıç neden bu karara sığınmak zorunda hissediyor kendini? “Ben bir oyla AKP’yi kapatılmaktan kurtaran adamım” demesi beklenmez miydi? Ulusalcı dayatmaya karşı her seferinde başörtüsü konusunda sergilediği direnişi destanlaştırması gerekmez miydi? Neden imzası bile olmayan Ergenekon ve Balyoz sanıklarının tahliyesi kararına sığınıyor? Sebebi basit, iktidar koalisyonunda Erdoğan cephesinden umudu kesmiş; diğer ortaktan eman diliyor! Erdoğan’ın kitabında vefa yok, merhamet ise acizlik. Birine istisna tanısa sonu gelmez diye düşünüyor.

Ergenekonculara yapılan atıfla birlikte, açıklama bir savunmadan çok iltica talebi olarak okunabilir. Karşılık bulacağı konusunda şüpheliyim. Koalisyon ortakları böylesi bir kırılma için hazır değil, hâlâ birbirlerini kolluyor. Ayrıca ve daha önemlisi Ergenekoncuların Kılıç’a öfkesi, Erdoğan’dan az değildir. Onun seçilmesi bir meydan okumaydı, verdiği oylar da öyle. Bunu unutmadılar. Hele AKP’yi kapatmama kararı affedilir gibi değil. O karar Erdoğan’ı kurtardı ve gerçek iktidarın ortağı haline getirdi. Kapatmama kararından sonra yargılanarak ödedikleri bedel de cabası. Siz olsanız bunları unutup affeder misiniz?

ERDOĞAN İSKELEYİ SÖKÜYOR

Erdoğan’ın yukarıda söylediklerime ek olarak ‘kullan-at’ stratejisini hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Daha havalı söyleyeceksek; karşı devrim çocuklarını yiyor. Erdoğan hayalindeki binanın inşasını tamamladıkça kullandığı iskelenin parçalarını söküp atıyor. Haşim Kılıç, inşa sürecinin en önemli aparatlarından biriydi. Şimdi sökülmesi de aynı hedefe hizmet ediyor. Aparat olmanın kaçınılmaz sonunu yaşıyor.

AKP’yi kapatmayıp, laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmaktan para cezası veren kararı okurken, ‘Parti bu uyarıyı dikkatle değerlendirmek zorunda!’ demişti. Gerçekten de Erdoğan mesajı iyi aldı! Sistemde engel çıkarabilecek bütün denge ve fren mekanizmalarını devreden çıkardı. Erdoğan sistemin tabutuna ilk çivileri çakarken ona yardım ve yataklık edenler Gül ve Kılıç’tı. Sızlanıp şikayet etmeleri bu sebeple aksi seda bulmuyor. “Soruşturmanın gizliliği nedeniyle aileye verilmeyen bilginin basın organlarında ayrıntılı biçimde yer alması oldukça düşündürücü ve üzücüdür” cümlesi ‘kendin ettin kendin buldun’ nidalarıyla karşılanıyor.

Kılıç, başkanlığı döneminde kötü sınav verdi. O da Cumhurbaşkanı Gül gibi ‘içeyim ama sarhoş olmayayım’ ayağındaydı. Hem demokrat görünüp hem Erdoğan’a çanak tutmanın sonu bu! Anayasa’ya açıkça aykırı HSYK kanununu Gül ile paslaşarak iş işten geçtikten sonra iptal etmeyi ilk sıraya yazmak lazım. Kılıç’ın şikayet ettiği yargının ilk harcı o gün konuldu. Erdoğan HSYK’yı ele geçirdikten sonra kanunu iptal etmek ucuz bir kurnazlıktı. Sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde karar vermemek ise Erdoğan’a ‘bildiğin gibi yap’ kredisiydi.

Özal, Kılıç’ın AYM’deki son dönemini görse, onu atamak için yaptığı mücadeleden pişman olur muydu? Ne dersiniz…

[Bülent Korucu] 29.1.2018 [TR724]

OHAL’de döviz kredisi yasak [Semih Ardıç]

Türkiye dövizin yasak olduğu karanlık günlere geri döndü. Olağanüstü Hal (OHAL) konforunda dilediği her kararı bir gecede çıkarabilen hükûmet, küçük ve orta boy işletmelerin (KOBİ) dövize dayalı TL kredi kullanmasını, yurt dışından döviz temin etmesini yasakladı.

Serbest piyasa ile zerre kadar alakası olmayan bu kararın döviz fiyatlarını düşürme ihtimali sıfıra yakındır. Dövizin fiyatı, Türkiye’nin siyasî, iktisadî ve malî riskleri arttığı için yükseliyor.

İktisadî veçheden mahrum kararın yegâne çıkış noktası döviz borcuna çare bulunmuş intibaı uyandırmaktır. Güya Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı döviz kredisini yasaklayarak Türk Lirası’nı kuvvetlendirmiştir. Esasında böyle bir yasak kararı bile Türkiye’nin giderek kapalı bir rejim haline geldiğini göstermeye kâfi gelecektir.

DÖVİZ YASAĞINI TURGUT ÖZAL KALDIRMIŞTI

AKP maalesef demokrasi tarihimizin karanlık devirlerine imrenen bir iktidar haline geldi. İktidarların, hatta askerî darbe hükûmetlerinin eski ve kötü alışkanlıklarını nüksettiren tarz-ı siyasetin en son misali döviz kredisi yasağı olmuştur.

İthal ikameci dönemin en bariz vasfı kapalı bir ekonomi olmasıydı. Döviz serbest piyasada bulunmazdı. Haddi zatında döviz bulundurmak, almak, satmak yasaktı. Polisler sokakta herhangi birini çevirip cüzdanlarını kurcalardı. Üzerinden dolar ya da Alman Markı gibi yabancı paralardan çıkan kişi Türk Parasının Kıymetini Korumu Hakkında 32 Sayılı Karar’da muhalefetten tevkif ediliyordu. Para cezası ile yakayı kurtaran kendisini talihli sayıyordu.

Döviz ayakkabıların içinde saklanıyordu. Patronlar bile yurt dışını giderken Merkez Bankası’ndan mahdut tutarda döviz alabiliyordu. Merhum Turgut Özal 1983 senesinde başbakan olduğunda ilk işi döviz yasaklarını kaldırmak olmuştu.

BU DEVİRDE DÖVİZ YASAKLANABİLİR Mİ?

Dövizin yasak olduğu günlerdeki Türkiye ekonomisinin hali ile serbest piyasaya geçildikten sonraki hali arasında mukayese kabul etmeyecek kadar büyük farklar vardır. Dövize yasak koymak halkı daha da tedirgin edebilir.

Yatırımcı döviz bulamayacağı endişesi ile hareket edebilir ve panik halinde dövize meyledebilir. Dövize yasak koyarak Türkiye’den döviz çıkışı da engellenemez. Su akar yolunu bulur misali siz men edersiniz ihtiyaç duyan bir şekilde döviz alır. Dolayısıyla yasak getirenler, KOBİ’leri kanun dışı işlere sevk etmiş olabileceğinin farkında mı?

SANAL PARA İCAT EDİLDİ

Bitcoin, Ripple gibi binden fazla sanal paradan bahsediliyor. İnternet ve bilgi asrında fizikî hudutlar mânâsını kaybetmiş. Türkiye ise döviz kredisini yasaklamaya kalkıyor. Böyle bir memleketin imajı hariçten bakıldığında nasıl olacaktır?

Hükûmet döviz borçlarından müşteki ise evvela elma ile armudu birbirine karıştırmayacak. 219 milyar dolarlık net borcun yüzde 84’ü 2 bin büyük holding ve şirkete ait. Kalan borç 26 bin KOBİ’nin omuzlarında. Bankaların yabancı para kredi tutarı 180 milyar dolar civarında bulunurken yurtiçi ve yurtdışından alınan toplam yabancı para kredilerin tutarı ise 287 milyar dolar. Toplam döviz kredilerinin yüzde 23’ü 110 şirket tarafından kullanıldı.

BANKALARA, KAMUYA VE 2 BİN BÜYÜK FİRMAYA SERBEST

Mamafih bankalara, 110 şirkete ve diğer 2 bin büyük firmaya yasak yok, diğerlerine var! Bu kararı alan hükûmet kamu bankalarına ve kamu idarelerine de istisna hakkı tanıdı. Yani devlet döviz kredisi ile borçlanırken döviz borcu olan küçük firmalar bu imkândan mahrum bırakılıyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

Büyüklerin arasında da iktidara yakın olan ve İstanbul 3. havalimanı, enerji santralleri, kamu-özel ortaklı şehir hastaneleri, otoyol ve köprü ihalelerini kazanan müteahhitlerin borcu ilk sırada. Onlara ‘siz devam edin’ denildi, Anadolu’da kredi alıp ihracat pazarlarına girmeye gayret eden firmalara ‘dur’ ihtarı çekildi.

AKP’NİN GÖZDE İŞADAMLARINA KIYAK

AKP’nin gözde işadamlarının kamunun ihale ve imar rantlarıyla ihya edilmesi yetmiyormuş gibi bir de döviz kredisi risklerinin daha da büyümesine göz yumuldu.

O krediler ödenemediğinde yabancı bankalar Hazine ve Merkez Bankası’nın kapısını çalacak. Zira krediler Türk Ticaret Kanunu’na tabi bankalar üzerinden firmalara kullandırıldı. Yasak olsun olmasın bu paraların tahsilatı er ya da geç Hazine’den yapılacak.

EKONOMİ BÜYÜYORSA BU TELAŞ NEYİN NESİ

Ekonominin yüzde 11,1 büyüdüğü nakaratı bakanların dilinden düşmüyor. Madem bu kadar hızlı büyüyorsak döviz meselesi hükûmeti niye tedirgin eder ki! Büyümede dünya rekoru kıran bir ekonomi için 219 milyar dolar dış borç teferruat sayılmaz mı?

Yasağın dövize talebi azaltacağına ihtimal vermiyorum. 2 Mayıs 2018’de yürürlüğe gireceği belirtilen döviz yasağının Resmî Gazete’de yayımladığı günlerde bile döviz talebi azalmadı. Bilakis bankalarda döviz tevdiat hesapları 2,5 milyar dolar arttı ve 161 milyar dolara ulaştı. Dolar düşse de yükselse de tasarruf sahipleri dolar almaktan geri durmuyor. Zira TL’de kaldıkları vakit enflasyon silip süpürüyor bütün kazançlarını.

RİSKİ AZALTIN, YABANCI YATIRIMCI GELSİN

Döviz riskiniz fazla ise yatırım iklimini iyileştirin, ihracat, turizm, yurt dışı müteahhitlik ve doğrudan yabancı yatırımlar gibi kalemlerde gelirleri artırmaya bakın.

Bir de madalyonun öbür tarafı var… OHAL rejiminde ısrar edince, Freedom House’un ‘Özgür olmayan ülkeler’ ligine düşünce, 200’e yakın gazeteciyi ‘terörist’ diye hapse atınca dışarıdan kalıcı döviz temin edilemiyor haliyle.

Kaynağı meçhul ve esrarengiz bavullarla gelen dövizle de değirmen dönmüyor. Varsa yoksa yasaklamak. Artık tek bildikleri yasak getirmek… İşledikleri suçların hesabı sorulacağından hukuk devletine dönme ihtimalleri yok.

Hülasa döviz borçlarına çare olmayacağını bile bile garip bir karara imza attılar ve ‘OHAL’de döviz yasak!’ dediler.

****

TÜRK PARASI KIYMETİNİ KORUMA HAKKINDA 32 SAYILI KARAR’DA NE GİBİ DEĞİŞİKLİKLER OLDU?

-Tebliğ’e göre Türkiye’de yerleşik kişilerce yurtiçi ve yurtdışından temin edilen döviz kredilerinde kullanım tarihinde, krediyi kullananın kredi bakiyesinin 15 milyon doların altında olması durumunda, kullanılmak istenen kredi tutarı ile mevcut kredi bakiyesi toplamı son üç mali yılın döviz gelirleri toplamını aşamayacak.

-Ayrıca döviz kredisi kullanım talepleri sırasında son üç mali yıla ilişkin döviz gelirlerini mali müşavirler tarafından onaylanmış belgelerle alınması mecburiyeti getirildi.

-Kredi bakiyesinin son üç mali yılın döviz gelirleri toplamını aştığının sonradan tespit edilmesi durumunda yurtiçinde bankalardan (serbest bölge şubeleri dâhil), finansal kiralama şirketlerinden, faktoring şirketlerinden ve finansman şirketlerinden kullanılan kredilerin aşıma sebep olan kısmı geri çağırılacak ve TL krediye dönüştürülecek.

-Bankalar ile Türkiye’de yerleşik finansal kiralama şirketleri, faktoring şirketleri ve finansman şirketleri birbirlerine, ilgili mevzuat hükümleri mahfuz kalmak kaydıyla kendi teamülleri çerçevesinde doğrudan veya uluslararası sendikasyona katılım yoluyla vade sınırı bulunmaksızın döviz kredisi açabilecek.

-Bakanlar Kurulu kararında ise döviz geliri olmayan kişilerin yurtiçinden döviz kredisi temin edemeyecekleri belirtildi, ancak kamu kurumları, bankalar ile Türkiye’de yerleşik finansal kiralama şirketleri, faktoring şirketlerinin kullanacakları döviz kredileri ile kullanım tarihinde kredi bakiyesi 15 milyon dolar ve üzerinde olan Türkiye’de yerleşik kişilerce kullanılacak döviz kredileri bu kapsam dışında tutuldu.

-Uluslararası ilana çıkılan yurt içi ihalelere ilişkin olarak ihaleyi kazanan Türkiye’de yerleşik kişilerin veya Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) tarafından onaylanan savunma sanayi projelerini üstlenen Türkiye’de yerleşik kişilerin kullanacakları döviz kredileri de bu kapsamda yer almıyor.

-Kamu-özel işbirliği kapsamında gerçekleştirilecek projeler yasağa dahil edilmedi.

-Geçici maddelere göre ayrıca, 2 Mayıs’tan önce kullanılmış olan döviz kredileri ve dövize endeksli krediler de kredi bakiyesi hesaplamasına dahil edilecek.

[Semih Ardıç] 29.1.2018 [TR724]

Baba soğuğu ve mandalina [Hakan Zafer]

Kar yağıyor.

Beş onu birbirine sarılmış gibi lapa lapa yağıyor.

Hazır, yanımda bu şahane tablonun seyrini, “Biliyor musun, kar taneleri yere düşerken birbirine asla çarpmazlar” diye vaaz verenim de yokken, bu haftanın konusunu erteleyip içimden geçenleri yazmak istedim.

***

Şimdi daha anlamlı gelen, çocukluğumdan zihnime tutturduğum iki raptiye var: Baba soğuğu ve mandalina.

Bende kışın imajı bunlar. Dışarıdan, gocuğunun tüylü yakasında soğukla, elindeki filede mandalinayla gelen baba. Soğuğu kendi çekip lezzeti yavrularına getiren dev omuzlu bir varlığın etrafını sarmanın sevincini de kuzularının kapıya koşup etrafına toplaşacağı neşesiyle yere basarken gösterdiği dikkati yitirecek kadar acele eden üşümüş babanın merhametini de her zaman arıyor insan.

Epeydir, her durumda babacan bir tavra olan açlığımız ve ağızda tat namına bir şey kalmadığından oluyor galiba.

Hepimiz yorulduk. Duygu dengemiz alt üst oldu. Beklenmedik soğuklara dayanmaya çalışıyoruz. Kimimiz daha çok yoruluyor ama kimse nasipsiz kalmıyor soğuktan.

Devlet baba da merhametsizmiş meğer. Soğuğu evlatlarına çektiriyor. Kiminin sırtını sert eliyle yalandan yere sıvazlayıp kurşunların önüne atıyor, kimini hapishane köşelerinde esir tutuyor. Hasta yatağında, ameliyat masasında bile bileklerine kelepçe takıyor evlatlarının. Kimine gökyüzünü haram ederken kimilerini denizlerde boğuyor. Kireç kuyularında erittiği de var, yaftalayıp diline düğüm atarak açlığa mahkûm ettiği de. Kurtulanın sırtına da sürgünlerde özlem yüklüyor.

İnsan işte… Ömrünü adadığı memleketinden bulamayınca merhameti, o ömrün içinden hatıralara tutunuyor.

Yola İşaret Dökmek

Masal malumunuz. Fakir adam eşini kaybedince iki çocuğu Hansel ve Gretel ile ortada kalır. Yeniden evlenir. Üvey anne evlatlıklara hiç iyi davranmamaktadır. Geçim sıkıntısı, üvey annenin hırsı derken çocukları bir bahaneyle ormana götürüp bırakma planı yapılır. Korkunç planı öğrenince Hansel, ormana bırakılacaklarından bir gün önce cebine çakıl taşları toplar. Ertesi gün orman yoluna giderken taşları yola aralıklarla bırakır. Baba ve üvey anne, çocukları ormana terk edip eve döner. Çocuklar, akşama kadar babalarının merhamete gelmesini beklerler. Umudu kesince, sabah Hansel’in döktüğü çakıl taşlarını takip ede ede eve dönerler. Üvey anne, planı bir kez daha uygular. Bu defa Hansel, yere ekmek parçaları döker. Yine ormanda bırakılırlar. Gelen giden olmayınca yola düşerler ama bu kez işaretleri bulamazlar. Ekmek kırıntılarını kuşlar yediği için ormanda kaybolurlar.

Masal devam ediyor ama buraya kadar olanı demek istediğimi anlatmam için kâfi.

Kaybolmamak için güzel günlerin dönüş yoluna hiç olmazsa zihninde, Hansel’in yere döktüğü, kuşların kapıp götüremeyeceği çakıl taşları gibi takip edebileceği hatıralar bırakmaya göstereceği özenin, insanı canlı tutacağına inandım hep. Arada eski fotoğraflara bakmanın, geriye gidip işaretlediği güzel yerlerin, anların, insanların ve yaşanmışlıkların, yürüdüğü yoldan insanın toplayacağı izler olduğuna inanıyorum.

Son dönemlerde aklıma düşen bir şey daha var: Hatıralarından utanmamak.

Kendi ormanında bekleyenlerin, iz sürmeye çalışanların bu esnada dikkatlerini uyanık tutacak bir hal bu. Hata etmekten geri durduran bir güç gibi hatıralarına hürmet etmek, kişinin kendisiyle çelişip geçmişine yok yere kıymaktan kurtulması için bir otokontrol aracı olarak hatıralar toplamak da bizi başkalarından yersiz merhamet beklemenin soğuğunda üşütmeyebilir.

Son Söz

Nobel ödüllü Polonyalı şair Czeslaw Milosz, hatırlamanın, kullanılması gereken bir silah olduğunu söylüyor. Zaten başka silahlara meyletmemiş masumların elinde kalan da her zaman, hatırlamak oluyor. Neyse ki ona kimse karışamıyor.

[Hakan Zafer] 29.1.2018 [TR724]

Tiranizm mi tehlikeli yoksa ruhsal açlık mı? [Veysel Ayhan]

Dünya hızla değişiyor. Yeni imkanlar yeni riskleri beraberinde getirdi. 30 yıl önce “ileride insanlar saatlerce gözlerini bir noktaya bakarak geçirecek” deselerdi kimse inanmazdı. Ama oldu. Eskiden gözümüz, kulağımız, elimiz, ağzımız ve burnumuz vardı. Şimdi buna ilave altıncı organ olarak elimizin ucunda beliren cep telefonumuz var. Evrim teorisi gerçek olsa ve yeterince zaman geçse bu gidişle elimizde organik bir telefon oluşacak! Beş kişinin karşılıklı oturduğu beşinin de telefonuyla ilgilendiği manzaralar artık adiyattan. Aynı manzara evler için de geçerli.

Hani Birinci Mektup’da hayat mertebeleri sıralanır ve dört hayat mertebesinden bahsedilir. Buna artık yeni mertebe ekleyebiliriz: “iPhone/Android hayat mertebesi.”

Bu mertebenin sakinleri buradan beslenir. Gözünü orada açar, orayla kapar. Gözlerinin biri telefona bakarken diğeri yemek tabağını bulur… Sorunuzu ikinci tekrardan sonra ancak duyarlar. Yaşamak için oksijen alınmasa olur ama internet yoksa boğuluyor gibi olurlar. Yeni bir mekana gidince hal hatırdan önce wi-fi şifresi sorarlar!

Doğru bir gözlemse insanların minimum 3-4 saati artık telefon başında geçiyor. Coşku orada, vecd orada, dedikodu orada, cihat orada… Biz fanilerin yardımına koşan kanaat önderleri orada.

Hele çocuklar ve gençler… Akıllı telefonun psikolojik faturası 10 yıl sonra falan çıkacak. Günde 7-8 saatlik bir telefon meşguliyeti “mankurtlaşma” mı yoksa “daha aydınlık bir nesil” mi doğuracak göreceğiz.

Konumuz bu değil. Bu meşguliyetin içeriği.

NE İLE BESLENİYORUM, ‘GÜL’ İLE Mİ?

Geçen kendimce internette biraz inceledim. Hangi video ne kadar izleniyor, hangi kanal ne kadar takip ediliyor, hangi yazı ne kadar okunmuş diye. Bulduğum sonuçlar beni korkuttu.

Şöyle örnekleyeyim. Bin mevcutlu bir okulun yemekhanesinden bin öğrencinin yemek yemesini beklersiniz. Sadece yüz öğrenci yemekhaneye iniyor ve karnını doyuruyorsa şöyle düşünürsünüz. Demek ki 900 öğrenci okul çevresindeki lokantalara ve pastanelere gidiyordur.

Ne ile besleniyorum, ‘Gül’ ile mi?

“Gönlümüz gül gibi olursa, gezdiğimiz her yer de -Allah’ın izniyle- ıtriyat çarşısı gibi hep gül kokar. Elin-âlemin sağa sola levsiyât savurmasına, kerih kokular neşretmesine bakmamak ve ona takılmamak lazım.”***

‘İNSAN NE YERSE ODUR’

‘İnsan ne yerse odur’ derler. Yani ne ile beslenirse ‘o’ olur. Akşama kadar öfke ve gayz ile beslenirse ‘öfke jeneratörü’ olur. Sürekli ‘kin ve nefret’ soluklarsa ‘nefret küpü’ haline gelir. Ve beslenmesi diline yansır. Hangi ‘malzeme’den besleniyorsa ruhu ‘o’na dönüşür. İsterseniz gözlem yapın, test edin. Sürekli öfke ve kızgınlığını dillendiren, bila fasıla bir şeylerden şikayet eden insanların beslenme kaynağının ‘gül’ değil, ‘diken’ olduğunu görürsünüz.

Şikayetler de beslenmeye paraleldir. “Süreç ne zaman bitecek” sorusu ve şikayetleri ‘Hizmet kaygısından’ kaynaklanıyorsa bir anlamı vardır. Değerlidir. Aksi halde ‘nefsi’ bir endişedir. Dertsiz ve malayaniyatla malul bir hayata tekrar dönme telaşını yansıtır. Benim ‘Hizmet’ ile ilgili bir endişem varsa, bu endişem; ‘şekle’ ve ‘çizelgeye’e değil, ‘içeriğe’ yönelik olmalı. Beslenmeye dönük olmalı.

PEKİ NEREDEN BESLENMELİ?

Ruhi beslenme, ‘Hizmette kalma’ kaygısı taşıyanlar için bir var oluş duasıdır. Bilgi ve ilim Hizmet’te kalmak için yeterli değildir. Şeytan’ın bilmediği ilim yoktur. Beslenme ‘Hizmette kalma’nın ilk adımıdır. Tamamı üçtür: (Pırlanta serisinden muktebes)

1- Doğru kaynaktan fasılasız beslenme,

2- Öğrendiğini hiç olmazsa haftada bir birilerine anlatma veya anlatılanı dinleme.

3- Öğrendiklerini fiiliyata dökme, bir şeylerin ucundan tutma, gücü nispetinde birilerinin yardımına koşma.

Konumuz birinci madde. Nerden beslenmeliyiz?

Sabit kaynaklar malum: Risale-i Nur. Eskimeyen ve modası geçmeyecek bir kaynak. Biliyoruz diye de geçiştirilemeyecek bir hidayet rehberi.

Pırlanta serisi… Emr-i bi’l maruf, nehy-i ani’l münker usul ve üslubu başta olmak üzre zihni omurga inşa edilirken vazgeçilmez bir menba. Tekrar tekrar okunması gereken Sonsuz Nur, İrşad Eksen’leri var. Kadri kıymeti bilinmeyen “Kur’an’dan İdrâke Yansıyanlar.”…

Sonra her biri bir başka şiiriyet taşıyan “klasik” vaazlar: Şadırvan’lar, Hisar’lar, Süleymaniye, Fatih ve Pendik’ler…

Bu kaynaklara internetten ulaşılabiliyor. Fakat kıymeti biliniyor mu?

SOSYAL MEDYA’DA HEDER OLAN ÖMÜRLER…

Bamtelleri, yazıya dökülmüş halleri, Kırık Testi’ler… Sizce yeterince ve dikkatle dinleniyor mu, okunuyor mu?

Başka programlar da var. Mesela Kardelen videoları…

Emine Eroğlu Hanımefendi, o nârin üslubuyla Risale-i Nur’u şerh ediyor.

Reşit Haylamaz Hoca’nın Efendimiz’i (SAV) anlatan serisi var. Not alarak takip ediyorum.

İsmail Büyükçelebi Hocaefendi, ilmihal dersleri yapıyor?

Bu değerli gayretler ne kadar takip ediliyor?

Cevabını size bırakıyorum.

Ve bu tehlike bana tiranik tehlikelerden daha çok korkutucu geliyor.

Şu anki haleti ruhiyemiz bu beslenme kaynaklarını hafife alır hale gelmişse zaten yıkılışımız başlamış demektir.

Sosyal medyadan kopalım demiyorum. Ölçülü olalım. Twitter’da saatlerimizi vakumlatmayalım, makul bir süre girelim. Yani ruhumuzu akıllı telefona çaldırmayalım.

Tiranizm Hizmet’i bitiremez ama ‘oku’mamak bitirir.

İhmal edilen çok önemli bir metinle bitireyim:

DÖRDÜNCÜ MESELE

“Bir zaman bana hizmet eden kardeşlerim tarafından sual edildi ki: ‘Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumîden (2. Dünya savaşı) elli gündür hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve camii bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?’ dediler.

Cevaben dedim ki: Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Herbir dairede, her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir.

Fakat büyük daireni n câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür…”

[Veysel Ayhan] 29.1.2018 [TR724]

Efsane 7 numaranın yeni sahibi: Alexis Sanchez [Hasan Cücük]

Manchester United’ın çiçeği burnundaki transferi Alexis Sanchez, efsanelerin giydiği 7 numaralı formayı giyecek. Cristiano Ronaldo’nun 2009’da ayrılmasıyla adeta 7 numaralı forma sahipsiz kalmıştı. George Best, Bryan Robson, Eric Cantona, David Beckham ve Ronaldo gibi efsanelerin giydiği 7 numaralı formayı son dönemde giyen Michael Owen, Antonio Valencia, Angel Di Maria ve Memphis Depay hayal kırıklığı olmuşlardı. Manchester United için bir formadan çok öte anlam taşıyan 7 numarayı artık Alexis Sanchez giyecek. Şilili oyuncu Arsenal’de son 2 yılda 7 numaralı formayla ter dökerken, Avrupa’ya ilk ayak bastığı takım olan Udinese’deki 3. yılında da 7 numara ile sahaya çıkmıştı.

BABASI EVİ TERK EDİNCE…

Avrupa’nın en önemli forvetlerinden biri olan Alexis Sanchez’in tam bir ‘kül kedisi’ hikayesi var. 19 Aralık 1988’de dünyaya gelen Sanchez’in çocukluğu yokluk içinde geçmiş. Doğduğu şehir olan Tocopilla’nın en önemli gelir kaynağı madendi. Şehrin tamamına yakını ağır şartlarda madenlerde çalışırken, ay sonunda ellerine geçen parayla ancak kıt kanaat geçinebiliyorlardı. ‘Şeytanın köşesi’ denilen Tocopilla’nın en fakir ve sorunlu bölgesinde oturan Alexis’in babası Guillermo Soto maden işçisiydi. Alexis daha küçük yaşlardayken babasının evi terk etmesiyle tüm yük annesi Martina’nın omuzlarına kaldı. Geçimlerini ancak eniştesi ve kız kardeşinin yardımlarıyla sağlayabildiler.

SOKAK GÖSTERİLERİYLE PARA KAZANDI

Hayat şartlarından dolayı Alexis daha çocuk yaşta çalışmaya başlamıştı. Öğrendiği akrobasi hareketleriyle sokakta yaptığı gösterilerden yeterli para kazanamayınca boks için ringe bile çıktı. Ancak niyeti spordan ziyade sokak dövüşleriyle para kazanmaktı. Futbol yeteneğinin keşfedilmesiyle Arauco futbol akademisine yazdırıldı. Fakirlik engeli burada da karşısına çıkacaktı. Aylık 1000 pesos (2 dolar) ücreti ödeyemeyince akademiden atıldı. Devreye şehrin belediye başkanı girdi. Hem aidatlarını ödedi hem de bir çift krampon hediye etti. Böylece Alexis Sanchez’in hayatını değiştiren süreç başlamıştı.

Ancak Alexis Sanchez’in disiplin problemi vardı. Sorunlu bir çocuktu. Yeteneğinden dolayı yaptığı haylazlıklar tolere edildi. Bazen maçlara bile geç kalıyordu. Kardeşi Humberto, Alexis’in geç geldiği bir maçta takımın 1-0 yenik durumda olduğunu, oyuna girip 8 gol atarak takımı galibiyete taşıdığını anlatacaktı.

2008’DE UDİNESE’DE YILDIZI PARLADI

2004 yılında Cobreloa takımına giden Sanchez, 2005’te profesyonel imzayı attı. 2006’da henüz 18 yaşındayken Avrupa’ya transfer olan Sanchez’in takımının adı İtalya’dan Udinese oldu. İlginçtir o dönemde Sanchez’i isteyen takımlardan biri de Manchester United’dı. Ancak tercihini Udinese’den yana kullandı. Ancak İtalyan kulübünün formasını giyemeden kiraya verildi. Colo Colo ve Arjantin’in ünlü River Plate takımında kiralık oynayan Sanchez, rüştünü ispat etmiş olarak 2008’de Udinese’ye geri dönecekti. Takımın değişmezleri arasında kendine yer bulan Sanchez, 2010-11 sezonunda gösterdiği performansla Barcelona’nın dikkatini çekti.

BARCELONA VE ARSENAL’DE FORMANIN HAKKINI VERDİ

İtalyan kulübü 3 milyon Euro’ya kadrosuna kattığı Şilili genç yıldızı 26 milyon Euro karşılığında 2011’de Barcelona’ya sattı. Barcelona formasını 3 sezon giyen Sanchez, Katalan kulübüyle çıktığı 88 maçta 39 gol atıp, 29 asist yaptı. La Liga, İspanya Kupası ve UEFA Süper Kupası’nı kazanan Sanchez, 2014’te bu kez 42,5 milyon Euro karşılığında Arsenal’in yolunu tuttu.

Ada’da gollerine kaldığı yerden devam ediyordu. Zaman zaman teknik patron Arsene Wenger ile ters düşmesine rağmen sahaya çıktığında giydiği formanın hakkını verdi. Arsenal formasıyla çıktığı 122 maçta 60 gole ulaşmıştı. Kupa ve şampiyonluk hasretini dindirmek için takımdan ayrılmayı kafasına koyan Sanchez, sezon sonu bitecek sözleşmesini beklemeden geçtiğimiz günlerde Manchester United’ın yolunu tuttu.

KENDİNE UZANAN ELİ UNUTMADI

Şimdi Sanchez’in omuzlarında büyük bir yük bulunuyor. Efsanelerin giydiği 7 numaranın yeni sahibi o. Geçen yılın ara transfer döneminde Memphis Depay’ın takımdan ayrılmasıyla 7 numaralı forma boşa çıkmıştı. Mourinho, 2017-18 sezonu öncesinde bu efsane formayı kimseye teslim etmemişti. Sanchez’in gelmesiyle formanın sahibi belli olmuş oldu. Önünde zorlu bir yol bulunuyor. Ya efsane olacak ya da Owen, Di Maria ve Depay gibi hayal kırıklığı yaşatacak.

Sanchez, milyonlar kazandı, büyük şöhrete ulaştı ancak doğduğu yeri hiç unutmadı. Kendisi gibi futbolcu olmak isteyen ama imkânı olmayan genç yetenekler için doğduğu şehre tam 6 tane futbol sahası yaptırdı. Kendisine zamanında el uzatan belediye başkanlığı aracılığı ile yardıma muhtaç yeteneklere el uzatmaya devam ediyor.

[Hasan Cücük] 29.1.2018 [TR724]

Holokost ve İslam dünyası [Keml Ay]

Geçtiğimiz cumartesi günü, yani 27 Ocak, Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen, Holokost (Yahudi Soykırımı) Hatırlama Günü’ydü. Bir gün öncesinde ise Atom Uzmanları Bülteni’ne (BAS) üye olan bilim insanları, 1947’den bu yana güncellenen ‘kıyamet saati’nde gece yarısına, yani bir nükleer savaş ihtimaline, sadece 2 dakika kaldığını duyurdular. Dün ise bir Twitter hesabından yapılan şu paylaşım ilgi çekiciydi: ‘Yahudi’yim. 50’lerimdeyim. Gençken Holokost’un nasıl gerçekleştiğini asla anlayamazdım. Nasıl o kadar çok ‘normal’ insan bunun bir parçası olmuştu? 2018’de nasıl milyonlarca insanın kolayca korkunç şeyleri ‘normal’ görebildiğini anlıyorum.’

MÜSLÜMANLAR, MESELEYİ HÂLÂ ANLAYAMADI

İslam Dünyası maalesef Yahudi Soykırımı konusunda hep ikircikli bir tutuma mahkûm edildi. 1900’lerin başından itibaren Filistin’de yaşanan Arap-Yahudi gerilimi, Kudüs Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni’nin doğrudan Nazi Almanya’sını desteklemesine, hatta Nazi askerleriyle omuz omuza savaşan Müslüman Hançer Tugayları’na kadar varıyor. Burada Nazilerin rakip gördüğü diğer Avrupalı güçlere karşı Müslümanları ‘kullanmak’ istemesinin de payı var. Kudüs Müftüsü El Hüseynî ile Hitler’in başbaşa görüşmelerine dair fotoğraf meşhurdur mesela. (Bu konuda Kronos’ta Doğan Ertuğrul şahane bir yazı kaleme aldı. Devamı da gelir diye umuyorum.)

1950’lerden itibaren İsrail Devleti’nin fiilen kurulması ve bölgede giderek daha da büyük rahatsızlık vermeye başlaması, özellikle Arap coğrafyasında Soykırım İnkârcılığı’nı yaygınlaştırdı. Fransa’da Nazilere karşı ‘direniş’ saflarında çarpışan fakat ömrünün sonuna doğru Soykırım İnkârcısı hâline gelen Roger Garaudy’nin kitabı, İslamcı saflarda ‘ama adamın gol diyor’ sevinciyle karşılandı. Garaudy’nin İslam’ı seçmesi de bu konudaki cezbeyi arttıracaktı. Daha sonra, ‘İsrail devletini kurmak için Yahudilerin kendi kendilerine soykırım yaptırdıkları’ gibi saçma sapan komplo teorileri ortaya atılmaya başlandı. (11 Eylül’ün ABD tarafından Afganistan ve Irak’a girmek için yapıldığı şeklindeki komplonun amca oğludur.)

AÇIK SEÇİK BİR SOYKIRIM

Oysa Holokost, inkâr edilemeyecek kadar çok kişinin tanıklığı altında gerçekleşti. Bugün Avrupa’nın hemen her kentinde bir Soykırım Müzesi bulabilirsiniz çünkü Hitler, agresif bir askerî hırsla bütün Avrupa’ya yayıldığında ilk yaptığı iş Yahudileri fişlemek, bir araya getirmek ve Doğu Avrupa’daki ölüm kamplarına göndermekti. Nazi subayları yaptıkları işten o kadar emindiler ki, bunların önemli bir kısmını görüntülü olarak da belgelemişti. İşgal altındaki Fransa, Belçika, Polonya gibi ülkeler daha sonra Nazilerin emriyle yaptıkları bu işlemlerin belgelerini de müzelere, araştırmacılara bağışladılar. Dahası, ölüm kamplarından kurtulanlar oldu.

Onlardan biri 1986’da Nobel Barış Ödülü’nü alan Elie Wiesel’di ve ödül töreninde şöyle demişti: “Her zaman taraf tutmalıyız, tarafsızlık ezene yarar, kurbana yaradığı hiç görülmemiştir. Susmak işkenceciyi cüretlendirir, işkence görene asla cesaret vermez.” (Elie Wiesel’in Kudüs konusunda ‘aşırılığa’ varan sözleri, çoğu zaman Soykırım mağduru olması sebebiyle görmezden gelindi ancak bu konuda bir eleştiriyi de hak ediyor.)

HER ŞEY SÖZLE BAŞLADI

Meşhurdur, Yahudi Soykırımı ‘sözlerle başladı’ denir. Avrupa için aslında çok köklü bir problemin zirvesidir Holokost. Yahudilere yönelik ayrımcılık Hitler’le başlamamıştı. Avrupa’daki hemen her ülkede Yahudi topluluklara rastlamak mümkündü ancak bu insanlar çoğunlukla ‘azınlık’ olarak ayrıştırılırdı. Yahudileri ‘vatandaş’ olarak ilk kez tanıyan ülke 1791’de Fransa oldu. Ancak 1894’te Dreyfus Davası’nın yaşandığını düşününce, Yahudilere yönelik ‘algı’ pek de değişmemişti. Özellikle aşırı sağ politikacılar (çoğunlukla Hıristiyan din adamlarının da desteğiyle) çeşitli komplolara malzeme yapmaktan geri durmadı. 1922’de Almanya’nın Dışişleri Bakanı olan Yahudi işadamı Walter Rathenau suikasta kurban gitmiş, bu da Yahudileri Birinci Dünya Savaşı’ndaki mağlubiyetten sorumlu tutan Nazi siyasetinin temeli olmuştu.

İslam coğrafyasında adam akıllı gündeme gelmese de, Yahudi Soykırımı, Batı’da felsefeciler için Aydınlanma’nın temellerinin bile sorgulanması sonucunu doğurdu. ‘Bir daha asla’ mottosu etrafında Yahudileri, Çingeneleri ve eşcinselleri hedef alan bu ‘imha’ politikası etraflıca ele alındı. Ancak üzerinden çok zaman geçmiş olmalı ki, o günlerde politikacıların sarf ettiği ‘sözler’in sokak aralarında ‘insansızlaştırma’ (dehumanization) eylemlerine dönüştüğü gözardı ediliyor. Hele ki savaş gibi toplumu daha derinden tahrik eden dönemlerde, şeytanlaştırıcı ifadeler, acı sonuçlara yol açıyor.

TARİHİN BİZE SÖYLEDİĞİ…

Adına soykırım demeseniz bile, bugünkü Türkiye toplumunda hâlâ cari olan Ermenilere, Alevilere, Yahudilere yönelik aşağılayıcı sözlere bakın lütfen. Bu sözlerin bir yerlerde can yakmamış olması mümkün mü? Başta liderlerin ağzından çıkan, sonra da toplumun kılcallarına sinen o sözler, 6-7 Eylül’de Beyoğlu’nda cam çerçeve indirmiş, kadınlara el uzatmıştı. O tahrikkâr sözler, 1993’te Madımak’ta içinde insanlar ola ola bir oteli yakmıştı. ‘Nefret vaizlerinin’ insanları birbirine düşman eden o sözleri, bir asırdır kapanmayan bir yaranın cerahatinin şu günlerde bütün toplumun üstüne saçılmasına sebep oldu.

Ve tarih bize gösteriyor ki, bir grubu ağza alınmayacak sözlerle hedef alan siyasetçiler, katildir, zalimdir. Tarihe de öyle geçeceklerdir.

[Keml Ay] 29.1.2018 [TR724]

İşkence mağdurları neler yapabilir? [Nurullah Albayrak]

15 Temmuz’dan bu yana emniyette, gözaltı mekânlarında ve cezaevlerinde işkence yapıldığına dair haberler sıkça paylaşılıyor. Ne yazık ki hukuk sistemini yerle bir eden hukukçu ve iktidar mensuplarının yaklaşımları ile bazı kifayetsiz muhterislerin işkenceyi tavsiye eden açıklamaları, bazı kamu personelini en iğrenç yöntemlerle işkence yapma sapkınlığına sevk etmiş görünüyor.

Kamu görevi yaptığını zanneden ve kendisini insan olarak gören kamu personeli bilmelidir ki, işkenceyi meşru gören hiçbir kanun olmadığı gibi devletler de meşru görmemektedir. En ilkel devletlerde bile savaş ve olağanüstü dönemler dahil olmak üzere hangi gerekçeyle olursa olsun, işkence istisnasız olarak yasaklanmıştır. Bizim yasalarımızda da işkence suçtur ve Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesinin 6. Fıkrasında açıkça belirtildiği üzere ‘Bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez.’

İnsan Haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmelerde korunan hakların başında da işkence yasağı gelmektedir. İşkencenin engellenmesi ve sorumlularının etkin bir şekilde cezalandırılması amacıyla, sırf işkencenin önlenmesine matuf sözleşmeler kabul edilmiş ve sözleşmelerin kabul edilmesiyle de yetinilmeyerek bu sözleşmelerin etkin olarak uygulanabilmesi için de mekanizmalar öngörülmüştür.

Hem ulusal hem de uluslararası yasa ve sözleşmelere bakıldığında kamu görevi yaptığını zannederek insanlara işkence yapan kişilerin er geç cezalandırılacağı bilinmelidir. İşkencecilere cesaret verenler hukuk işlemeye başladığında ya sanık olacaklardır ya da tanık olup işkencecilerin daha ağır ceza alınmasına katkı sağlayacaklardır.

15.YÜZYIL ENGİZİSYON HUKUKU

Ne yazık ki bugün yapılanların 15. yüzyıl Engizisyon yargılamalarından farkı yoktur. “Bu yazılanları imzala, yoksa karınla oruç açarız”, ‘İstediğimiz şekilde ifade vermezsen eşini ve çocuğunu da buraya getiririz’, ‘İtiraf etmezsen buradan çıkamazsın’ şeklinde son derece iğrenç tehditler kullanmak suretiyle yapılan işkenceler de bir barbarlık örneği olarak işkencecilerin ismiyle birlikte tarih sayfalarındaki yerini alacaktır.

Engizisyon mahkemelerinde, tutuklular sorguya alınmadan önce aylarca zindanlarda tutulur, sanığın direnme gücünün kırılması planlanırdı. Mahkeme önüne çıkarıldığında kendisinden söylemesi istenilen şeyleri kabul etmesi gerekirdi aksi bir davranış yeniden zindana geri gönderilmesi ve büyük bir ihtimalle de bazı cezalara çarptırılması anlamına gelirdi. Sanıktan suçunu itiraf etmesi istenirken engizisyoncuların elinde kanıtlar olduğu, onun aleyhine tanıklık etmeye hazır tanıklar olduğuna inandırılırdı. Tutuklunun ne kanıtların niteliğini ne de tanıkların kimliğini öğrenmesine izin verilmediği gibi, sanık direnir veya suçu kabul etmezse daha şiddetli yollara başvurulurdu.

Tarih yeni engizisyoncuların iğrençliklerini elbette yazacaktır. Bizlere düşen ise işkencecilerin yaptıklarının hukuk nezdinde karşılığını bulmalarını sağlamak olmalıdır.

YAPILANLARI KAYDA ALABİLMEK ÖNEMLİ!

Bu kapsamda, ilk olarak mutlaka ya duruşmada yapılacak açıklamalarla ya da savcılığa yapılacak suç duyurusu başvurusu ile ayrıntılı şekilde yaşananlar anlatılıp zapta geçmesi sağlanarak etkin soruşturma yürütülmesini talep etmek olmalıdır.

Yapılacak şikâyet sonrasında açılan soruşturma takip edilmeli ve hukuki süreç sonuna kadar sürdürülmelidir. Bu konuda internet sitelerinde ve açık kaynaklarda gerekli açıklamalar ve ihtiyaç duyulan dilekçeler bulunmaktadır. Mevcut dilekçeleri mağdur olan kişiler kendi durumuna uyarlayarak kullanabilir.

Unutulmamalıdır ki işkence suçlarında zamanaşımı olmadığı gibi bizzat işkencecilere karşı açılacak tazminat davasında da zamanaşımı yoktur. İşkenceciler ölseler dahi geride kalan aileleri tazminatları ödemekle karşı karşıya kalacaktır. İşkenceci bizzat fiili icra eden olarak anlaşılmasın; işkenceyi yapan, yapılmasına izin veren, yapılmasına göz yuman ve işkenceye itiraz etmeyen herkes işkencecidir ve açılacak tazminat davalarının ve ceza soruşturmalarının muhatabıdır.

1700’lü yıllarda yaşayan ünlü hukukçu Beccaria’nın, “Suçlar ve Cezalar” isimli eserinde işkenceyle ilgili olarak söylediği sözle bitireyim;

Bir adamın kendisinin ithamcısı olmasını istemek iddiası korkunç ve pek gülünçtür. Hakikat sanki onun adaleleri ve sinirleri arasına gizlenmiş gibi, işkence ile çıkarmağa çabalamak vahşet ve budalalıktır…. Ortada suç ya var yahut yoktur. Varsa o suça kanunun tespit ettiği ceza verilecektir ki, bu takdirde işkence faydasızdır. Şayet suç yoksa bir masuma eza ve cefa etmek müthiş bir vahşet olmaz mı?”

[Nurullah Albayrak] 29.1.2018 [TR724]

Gribi gözünüze bulaştırmayın! [TR724]

Burun akıntısı, boğazda yanma, hapşırık krizleri… Kış kapıyı çaldı mı davetsiz misafir gribi de yanında getiriyor maalesef. Ancak “Griptir, geçer.” deyip hafife almamak gerekiyor. Zira ciddiye alınmadığı takdirde birçok probleme neden olabiliyor. Kış aylarında insan sağlığını tehdit eden grip, gözlerde oluşabilecek bazı sorunları da beraberinde getiriyor.Sadece yataklara düşürüp sağlığımızı tehdit etmekle kalmayan grip hastalığı, gözlerde de birçok şikâyete neden olabiliyor.

Mendili gözünüze sürmeyin

Hemen hemen her mevsimde yaşanan grip rahatsızlığı öksürük, boğaz ağrısı, burun akıntısı bazen de ateşle seyreder. Tüm bunlar bağışıklık sistemimizin virüslere verdiği bir çeşit cevap olup gözde ise bu virüsler kızarıklık, sulanma, yanma, batma, göz kapaklarında şişlik, ışığa karşı hassasiyet oluşmasına sebebiyet verir. Çoğunlukla soğuk algınlığının düzelmesiyle bu bulgular da düzeliyor.  Bazen bu viral enfeksiyonla birlikte bakteriyel enfeksiyonlar da görülebiliyor. Bu durumda tedavi şart… Tüm bunlardan korunmanın yolları, soğuk algınlığı boyunca ellerin sık yıkanmasından, gözle temasının mümkün olduğunca azaltılmasından, özellikle kağıt mendillerin göze temas ettirilmemesinden ve ağır göz makyajından kaçınılmasından geçiyor.

Hastayken lens kullanmayın

Soğuk algınlığı bulaşıcı olduğu gibi sebebiyet verdiği göz enfeksiyonu da kolaylıkla çevremizdekilere bulaşabilir. Elleri sık yıkamak, ortak eşya kullanmamak, gözlere temastan kaçınmak bulaşma riskini azaltacaktır. Bu dönemde özellikle kontakt lens kullanılmamalı. Üç gün süren ve geçmeyen sulanma, yanma, batma, çapaklanma şikâyetlerinde ise mutlaka bir göz doktoruna başvurulmalı.

Erken müdahalenin büyük önem taşıdığı bu durumda gözde oluşan enfeksiyonlar antibiyotik veya damla gibi ilaçlarla tedavi edilebilir. Bunların yanı sıra sinüzitin de ilk ve en sık komplikasyonu, iltihabın göz çukuru içine yayılması. Bu durum körlüğe kadar varabilen sonuçlara yol açabiliyor.

Gripten korunmak için…

-Uzmanlar bağışıklık sistemini güçlendirmek için zencefil, antiseptik olarak sarımsak, antibiyotik etkili kekik tüketimini öneriyor.

-Grip olan kişilerle tokalaşmaktan kaçının.

-Bol bol taze sebze ve meyve tüketin.

-Siyah çay yerine ıhlamur, kuşburnu gibi bitki çaylarını tüketin.

-Limon, mandalina, portakal gibi C vitamini deposu olan meyveleri bol bol yiyin.

-Bol bol su için.

-Yemeklerde kekik, nane, çörek otu, kimyon gibi baharatları sık sık kullanın.

[TR724] 29.1.2018