AİHM: “Fethullah Gülen dini bir kardeşlik organizasyonunun başı”

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Hizmet Hareketi’nin kurucusu Fethullah Gülen’in avukatının 2015’te adil yargılanma hakkının ihlali iddiasıyla yaptığı başvuruyu iç hukuk yolu tüketilmediği gerekçesiyle geri çevirdi. AİHM, başvuruyla ilgili kararında Gülen’le ilgili ‘dini bir kardeşlik organizasyonunun başı’ vurgusu yaptı.

BOLD – Fethullah Gülen, avukatı aracılığıyla, 2015’te kendisi ve cemaat hakkında bazı gazetelerde yayımlanan haberlerle ilgili tekzip taleplerinin mahkemeler tarafından reddedilmesiyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini belirterek AİHM’e başvurdu.

AİHM, Gülen’in, 2015’te hakkında çıkan haberlerle ilgili tekzip taleplerinin mahkemelerce reddedilmesinin, bu konudaki bireysel başvurularında Anayasa Mahkemesinin (AYM) yetersiz gerekçe sunmasının hak ihlali oluşturduğu, kendisine karşı ayrımcılık yapıldığı iddiasına ilişkin 6 başvurusunu reddetti. Adil yargılanma hakkının ihlali iddiasına ilişkin başvuruyu özel hayatın korunması hakkı kapsamında değerlendiren AİHM, Gülen’in söz konusu yazılar hakkında tazminat davası açmadığına ve suç duyurusunda bulunmadığına dikkat çekti. AİHM, Gülen’in, başvuruya konu süreçlerde kendisine ayrımcılık yapıldığı, etkili başvuru yolu sağlanmadığı şikayetlerini de iç hukuk yollarının tüketilmemesini gerekçe göstererek kabul edilemez buldu.

AİHM’İN GÜLEN HAKKINDAKİ DİKKAT ÇEKEN GÖRÜŞÜ

Söz konusu kararın gerekçesinde Gülen’le ilgili ‘dini bir kardeşlik organizasyonun başı’ nitelemesi yapan AİHM, Türkiye’de devletin ise Gülen’le ilgili ‘örgüt ve darbe sorumlusu’ suçlaması yönelttiğini ifade etti.

9.10.2020 [Bold Medya]

‘YEP’, bir haftada ‘ÇÖP’ oldu! [Yusuf Dereli]

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın 29 Eylül’de açıkladığı ‘Yeni Ekonomik Program’ sadece bir haftada çöp oldu! Döviz kuru yükselişini dün yeni rekorlarla sürdürdü. Güne 7,88 seviyelerinde başlayan Dolar, öğle saatlerinde 7,94’ü aştı. Euro ise 9,29’la başladığı gün 9,36’yı aştı. YEP’te 2022 yılı için öngörülen Dolar kuru hedefi 7,88 olarak açıklanmıştı. 2022 hedefi çoktan aşıldı. Merkez Bankası faizleri acilen artırarak, piyasaya ‘bağımsız’ olduğunu göstermezse 2023 için 8,02 olan Dolar/TL hedefine birkaç hafta içerisinde ulaşılması bekleniyor.

Tek sorun döviz kurlarının yükselmesi, TL’nin yılbaşından bu yana Dolar karşısında yüzde 33, 15 Temmuz’dan bugüne yüzde 73 değer kaybetmesi de değil. Bütçe açığı da devasa boyutlara ulaştı. Ocak – Ekim 2020 Hazine nakit açığı 140,7 milyar TL’ye çıktı. Geçtiğimiz yıl aynı dönemde açık 89,6 milyar TL olarak açıklanmıştı. Açık neredeyse ikiye katlandı. Rakamın ne kadar büyük olduğunu göstermek için 2013 yılı bütçe açığına bakalım; 18,4 milyar TL. Bütçedeki açık, 7 yılda açık neredeyse 10 kat arttı! Zira TÜİK’in açıkladığı rakamların aksine, ‘çok yüksek’ enflasyon nedeniyle devletin gelirleri ‘reel’ olarak azalırken, giderleri arttı.

AKP rejiminin yönettiği Türkiye’nin ekonomisi tepetaklak olmuş durumda. Daha geçtiğimiz hafta Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından süslü cümlelerle açıklanan Yeni Ekonomi Programı 1 haftada alay konusu oldu. Programda gelecek 3 yıl için açıklanan öngörüler tamamen hayaliydi ve nitekim 1 hafta sonra Dolar 3 yıl sonrası için öngörülen seviyeye dayandı. İktidar, TL’nin değer kaybını durduramıyor. Sene başından bu yana Dolar karşısında TL’nin değer kaybı yüzde 33! İktidarın ‘Allah’ın bir lütfu’ olarak gördüğü 15 Temmuz’dan bu yana ise TL yüzde 73 değer kaybetmiş durumda. Dün güne 7.88 ile başlayan Dolar öğle saatlerinde 7,95’i aştı. Aynı şekilde sabah saatlerinde 7,29 civarında seyreden Euro ise 9,36’yı gördü. 

FAİZLER ACİLEN ARTIRILMALI 

Merkez Bankası (MB) geçtiğimiz haftalarda politika faizini yüzde 2 artırarak yüzde 10,25’e çıkarmıştı. Ardından BDDK’nın swap ve aktif rasyosu hamleleri geldi. Kısa süreli ve önemsiz düşüşlerin ardından Dolar ve Euro kaldığı yerden devam etti. Peki faizlerin artırılmasına rağmen Dolar/Euro neden düşmüyor? Çünkü faizler hala ‘negatif’. İnsanlar TÜİK’in açıkladığı yüzde 11,75’lik enflasyon oranının zerre kadar inandırıcı olmadığını, gerçek enflasyonun yüzde 30’ların bile üzerinde olduğunu yaşayarak görüyor. Dolayısıyla rejim kuru dizginlemek istiyorsa acilen ve ciddi biçimde faizleri artırmalı. MB, her ne kadar inanmak zor olsa da ‘bağımsız’ olduğunu gösterecek hamleler yapmak zorunda.  

REZERVLERDEKİ ERİME KIRILGANLIĞI ARTIRDI

AKP rejimi tamamen içine kapanmış durumda. Sayıştay raporları günlerdir çarşaf çarşaf yayınlanıyor. Yolsuzluk, haksız kazanç, yağma almış başını gitmiş. Şeffaflık yok. Sayıştay raporlarının yayınlanması RTÜK’ü rahatsız ediyor ve kurum söz konusu raporu yayınlayan televizyonları ‘tehdit’ edebiliyor. Rejim bütün komşularıyla kavgalı. Risk primi (CDS) 600 puan seviyelerinde. Venezuela ve Arjantin’le yarışıyoruz! Hiç kimse kredi vermek istemiyor. MB rezervleri 1,5 yılda 120 milyar Dolar eridi. Swaplar hariç net rezerv eksi 40 milyar civarında! Rezervlerdeki hızlı erime ekonomideki kırılganlığı da artırdı. Tablo vahametin de ötesinde!  

BÜTÇE AÇIĞI DEVASA BOYUTLARA GELDİ

Bir de bütçe açığı sorunu var. Bütçe giderlerinin bütçe gelirlerinden fazla olması durumu bütçe açığı olarak tanımlanıyor. Türkiye’nin giderleri her yıl katlanarak artarken, gelirleri ise azalıyor. Ocak-Ekim 2020 Hazine nakit açığı 140,7 milyar TL’ye çıktı. Geçtiğimiz yıl aynı dönemde açık 89,6 milyar TL olarak açıklanmıştı. Merkezi yönetim bütçesi, MB’den alınan 46 milyar TL’lik ‘ihtiyat akçesine’ rağmen 2019’da 123,7 milyar TL açık vermişti. 2020 yılında bütçe açığı tahminini 138,9 milyar TL olarak açıklanmıştı. Dolayısıyla ilk 9 ayda söz konusu tahmini bütçe açığı aşılmış oldu. Yıl sonunda rakamın 190 milyar TL’yi aşması bekleniyor.  

7 YILDA BÜTÇE AÇIĞI 10 KAT ARTTI

Rakamın ne kadar devasa olduğunu görmek için geçmiş yıllara bakmakta fayda var. 2018 yılında bütçe açığı 72,6 milyar TL’ydi. Bir önceki yıl ise rakam 47,4 milyar TL olarak açıklanmıştı. 2013 yılında bütçe açığı 18,4 milyar TL’ye kadar geriledi. Kısaca sadece 7 yılda bütçe açığı yaklaşık 10 kat arttı! Söz konusu bütçe açığının oluşmasında pandeminin de etkisi var. Ancak tek neden salgın değil. Bütçe açığındaki bu devasa artış aynı zamanda TÜİK’in açıklanan enflasyon oranlarının gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmadığının ispatı aslında. Zira paranın reel değeri düştükçe, devletin geliri de azalıyor.

[Yusuf Dereli] 9.10.2020 [TR724]

Türk diasporası mı? Güldürmeyin! [Hasan Cücük]

Avrupa kökenli AKP Milletvekili Zafer Sarıkaya, Berlin’de buluştuğu sivil toplum örgütü (STK) temsilcilerine “Türk diasporası ihmal edildi” demiş. Avrupa’da 5 milyon Türk vatandaşının yaşadığını belirtip, “Örgütlenmek çok önemli. Örgütlenirseniz, güçlenirsiniz” dedikten sonra ilave etmiş: “Yurt dışında yaşayanlar arasında bizim için bir fark yok. Onlara ‘Anadolu’dan gelen herkes’ gözüyle bakıyoruz. Bir tek bölücüler ‘Anadolu’dan gelen herkes’ içinde değil.”

Bir taraftan klasik birlik-beraberlik mesajı, diğer taraftan insanları ‘bölücü’ diye suçlayıp bölücülük yapmak.

Zafer Sarıkaya, “Başarısız olduk!” itirafında bulunduğu Türk diasporasını kurmak için kolları sıvayanlardandı. Kendi ifadesiyle ‘ikinci kuşak bir gurbetçi’ olarak Almanya’da doğdu. Eğitimini Türkiye’de tamamlayıp, yeniden Avrupa’ya döndü. Milli Görüş gömleğini tıpkı Recep Tayyip Erdoğan gibi çıkarıp AKP saflarına katıldı. Avrupa’da arka bahçeleri olarak UETD’nin kurulmasında rol oynadı. UETD başkan yardımcılığından TBMM’ye milletvekili olarak geçiş yaptı.

AKP’nin alametifarikalarından biri, kendi dönemindeki başarısızlıkları hiç dahli yokmuş gibi pazarlaması. Aynı taktiği Avrupalı Türkler için de uyguluyor. “Türk diasporası ihmal edildi” derken, bir taraftan başarısızlığı ilan ediyor, diğer yandan 19 yıldır ülkeyi yöneten kendileri değilmiş gibi davranıyor.

AKP’nin Türk diasporası gibi bir derdi yok. Onlar için gurbetçiler ya da daha iyi ifade edeceği şekilde Avrupalı Türkler, 2012 yıllara kadar döviz kapısıydı. Cennet vatana izine gelmeleri, gelirken de bol döviz getirmeleri yeterdi. Bir de Avrupa Birliği (AB) müzakere süreci esnasında Avrupa’da yaşayan liberal ya da sosyal demokrat isimlere ve Hizmet Hareketi mensuplarına lobi faaliyetlerinde ihtiyaç duydular. Özellikle yetişmiş insan kaynağı ve dünya görüşü olarak kendilerine yakın gördükleri Hizmet mensuplarından bol bol faydalandılar.

Bugün ‘aynı bedende can gibi’ oldukları tarikat ve milliyetçilerin Avrupa’da esamesi okunmadığı yıllarda, Hizmet Hareketi gören gözleri, tutan elleri oldu. Hizmet, AKP’nin Türkiye’yi AB üyesi yaparak, daha demokratik bir ülkeye çevireceği vaadine inanmıştı. Diyanet, tarikatlar ve milliyetçiler, kendi mahalle içlerinde sıkışıp kalırken Hizmet içinde bulunduğu ülkeyle entegrasyon sürecini başarıyla tamamlamıştı.

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarına seçme hakkının verilmesiyle, AKP için yeni bir rant kapısı daha açıldı. Hitap edeceği kitle, Türkiye’dekilerin izdüşümüydü. Bedenen Avrupa’da, zihnen ve aklen Türkiye’de olan kitle AKP için biçilmiş kaftandı. Yazık ki, bunların sayısı oldukça fazlaydı.

AKP, 12 Eylül 2010 referandumu sonrası artık Türkiye’de sadece iktidar değil, muktedir de olmuştu. Demokrasi tramvayından inme vakti gelmişti. AB ile üyelik olsa da, olmasa da fark etmezdi. Hatta olmasa daha iyi olurdu. Türkiye içine kapanıp, yalnızlaşırken Avrupalı Türkleri de emellerine alet etmeye devam etti.

Fikren ve zihnen Türkiye’de yaşayanlar, AKP’nin “vatan, millet” söylemine sahip çıktı. “Müslüman ve İslam düşmanı Batı’ya” haddini bildiren Reis vardı. Dünya beşten, Reis Avrupa’dan büyüktü. UETD öncülüğünde organize edilen toplantılara on binler katılıyor, Erdoğan başta olmak üzere bütün AKP kadroları, “Yalnız değilsiniz, arkanızda 80 milyonluk Türkiye var” mesajını Berlin’de, Paris’te, Brüksel’de, Viyana’da veriyordu. Camiler kışla, minareler süngü, müminler asker olup, Avrupa’yı inletme zamanı gelmişti.

AKP, Avrupalı Türklerden istediğini almıştı. Türkiye’de oy oranı yüzde 50’nin altında kalmasına karşılık, 2,7 milyon seçmenin olduğu Avrupa’da yüzde 60’ın üstünde oy alıyordu. Bol hamasetle uçuşa geçen Avrupalı Türkler, bir taraftan Türkiye’nin çağ atladığına inanıyor diğer taraftan dövizin artmasıyla keyfine keyif katıyordu.

Zafer Sarıkaya, “Türk diasporası” deyince bu yüzden gülmekten kendimi alamadım. Sanki böyle bir dertleri varmış gibi. Güldürmeyin yahu, kiminle diaspora oluşturacaksınız? 24 saat Türkiye ile yaşayan, içinde bulunduğu ülkeden nefret edenler mi? Aleviler, solcular, Kürtler, Hizmet Hareketi mensupları zaten “bölücü ve terörist” hatta Türkiye aleyhine çalışan “vatan hainleri” onlar. Zaten, vatan demek AKP/Erdoğan demek.

AKP, Türkiye’de kendine muhalif olan herkesi ya zulümle ya da sopayla bastırdı. Aynı şeyi Avrupa’da yapamadı. Ya da eli uzanamadı. Sindirmek için başvurduğu yollar deşifre oldu. Toplumu parçalara bölenler, Türk diasporası deyince bu yüzden istemsizce tebessüm ediyorum.

[Hasan Cücük] 9.10.2020 [TR724]

‘Sıradan suçlular’ [Av. Nurullah Albayrak]

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, KHK’larla değiştirilen Ceza Muhakemesi Kanununun 247 ve 248. maddelerini gerekçe göstererek, gazeteci Can Dündar hakkında önce ‘kaçak’ kararı verdi, sonrasında da ‘duruşmaya gelmesini temin’ gerekçesiyle malvarlığına el konularak TMSF’nin de kayyım olarak atanmasına karar verdi.

Öncelikle, bu kararın ‘mahkeme kararı’ olduğunu söylemek, kabul etmek ve bu kapsamda değerlendirme yapmak doğru değil. Çünkü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da açık olarak belirtildiği üzere bağımsız ve tarafsız olmayan bir organa ‘mahkeme’ denilemez. Ortada bağımsız ve tarafsız bir yargı organı olmadığı için verilen kararların siyasi iktidarın kararı olduğu söylenmeli ve yapılan işlemin yargı faaliyeti olmadığı bilinciyle değerlendirme yapmalıyız.


İkinci olarak, denetimin olmadığı mutlak bir hükmetme yetkisine ve otoriteye sahip olan iktidarlar, yetki ve gücünü kötüye kullanmaya başladığında, el koymaların, işkencelerin, adam kaçırmaların ve toplu kıyımların ortaya çıkması mümkün hale gelebilmektedir. Otoriter iktidarların ötekileştirici ve hedef gösterici söylemleri nedeniyle halkın bir bölümünün diğer bir kısmına ciddi zararlar vermek üzere ikna edilebildiğini ve vatan toprağı denilen yerin o andan itibaren halkın bir kısmı için sığınak olmak yerine kaçışı mümkün olmayan bir tuzak haline geldiğini de çok acı tecrübelerle gördük.

Türkiye’de başta Hizmet Hareketi mensubu olan, olduğu iddia edilen kişiler olmak üzere, muhaliflerin büyük bir kesimi otoriter iktidar tarafından icra edilen yaygın, sistemli ve kasıtlı olarak işlenen insanlığa karşı suçların mağdurudur.  Bu suçun mağduru olan insanlar, yaşam haklarını, özgürlük ve güvenlik haklarını koruyabilmek yani canlarını kurtarabilmek için geride evlerini, işlerini, mallarını bırakmak zorunda kalmıştır. 

Türkiye’de bazı muhalifler gerçeği tam olarak söylemese de Hizmet Hareketi mensuplarının yaşadıkları, sıradan insan hakkı ihlali değil bizzat iktidar tarafından ve iktidarın desteği ile gerçekleştirilen insanlığa karşı suçtur.  

Hukuki olanın suç olanla yer değiştirdiği ve ahlakın tamamen çöküntüye uğratıldığı AKP rejiminde, kişilerin vicdanı, doğru olanı yanlış olandan ayırma kabiliyetinden yoksun hale getirilmiştir, gelmiştir. Hukuksuzlukları engellemeleri gereken yargı mensupları ise hukuksuzlukların planlayıcısı ve icracısı olmuşlardır. 

Halkın bir bölümü, iktidarın yaptığı suçların ya doğrudan faili, ya yardım edeni, ya destekçisi ya da ses çıkarmayarak imkan hazırlayıcısı oldular. Geçmişte arkadaşlık, komşuluk, meslektaşlık gibi sosyal ilişkiler, iktidarın yönlendirmesiyle düşmanlık ilişkisine dönüştü. Böylece halkın bir bölümü anormalin normalin yerini alması sonucu suç işleyen kişiler haline geldi. ‘Sıradan’ suçlu kabul edilecek bu insanların ne yaptığını fark etmesini sağlayacak yegâne şey ise, bağımsız ve tarafsız yargı organı tarafından yapılacak hukuk denetimi ve kişilerin ahlaki tutumları olabilecekken; AKP iktidarı, hukuk kurumunu tam bağımlı hale getirmiş, yaşanan zulme ses çıkarmayan çalışanları tehdit etmiş ve kişilerin ahlaki değerlerini çökertmek suretiyle de nasıl bir kötülüğe dahil olduğunu fark edemeyecek bir topluluk oluşturmuştur. 

Kamu kurumları tarafından, (sanki iyi bir iş yapılmış gibi) açıklanan ancak toplumun büyük bir kesimi tarafından bilinmeyen, görülmeyen hatta bazıları tarafından desteklenen el koyma rakamları bile Hizmet Hareketi mensuplarına yapılan hukuksuzlukların insanlığa karşı suç olduğunu göstermektedir.  

3,229 eğitim kurumu, 1.561 sivil toplum kuruluşu, 149 medya kuruluşu, Yurtdışında bulunan 197 eğitim kurumu, 47 sağlık kuruluşu, 15 üniversite, toplam büyüklüğü 7,2 milyon metrekare olan 6.565 adet taşınmaz ve toplam büyüklüğü 58,94 milyar TL olan 1,075 işletmeye el konuldu.

1,251 işletmeye kayyım atandı, 213,696 adet taşınmazın kaydına da tedbir konuldu.

Sadece rakamlardan ibaret gibi duran bu bilgi gerçekte on binlerce insanın hayatının ta kendisidir. 

Unutmamalıyız ki insanlığa karşı suçlar sadece bu suçun doğrudan mağdurlarına yahut mağdurun içinde bulunduğu topluluğa karşı değil, bütün insanlığa karşı işlenmektedir. İşlenen suçları durdurmak ve bu suçların failleriyle mücadele etme sorumluluğu da tüm insanlığa düşmektedir. 

“Bunlar nasıl olabiliyor?” demek istemiyorsak konunun sadece bazı kişilerin mallarına el konulması basitliğinde olmadığını görmeliyiz…

[Av. Nurullah Albayrak] 9.10.2020 [TR724]

21. yüzyılda eğitim paradoksu [Yavuz Altun]

Hz. Ali’ye atfedilen fakat muhtemelen onun olmayan, bazı kaynaklarda Sokrat’a ait denilen, bir söz var: “Çocuklarınızı anne babalarınızın sizi yetiştirdiği gibi yetiştirmeyin, onlar farklı bir zamana doğdular.”

Bu sözü kritik edenler, belli başlı meselelerin, mesela bazı faziletlerin, “sabit” olduğu görüşünde.

Evet, merhamet duygusu insanda olması beklenen bir haslet fakat “bağlam” (context) diye bir şey var ki, bir hayli önemli. Bir insan gözüyle gördüğü dünyada merhameti öğrenebilir fakat medya çağında, gözüyle görmediği fakat ona “gösterilen” görüntüler arasından merhametli tavrın ne olduğunu seçemeyebilir.


Nitekim şu yaşadığımız sosyal medya çağında, Twitter’da yeniden “ahlak kuralları” yazmaya çalışmamızın sebeplerinden biri de bu. Birçok yorumcu, insanların sosyal medyada farklı kişilik özellikleri sergileyebildiğini, günlük hayatında hayli kibar birinin mesela Facebook’ta hayli kaba saba birine dönüşebildiğini söylüyor.

Değişimlerin bir hayli hızlı ve baş döndürücü olduğu 21. yüzyılda, haliyle, yukarıdaki sözü güncellemek gerekir.

Bugün hâlen hemen her ülkede görülen örgün eğitim, yani anaokulundan veya ilkokuldan başlayıp üniversite ile sonlanan döngü, geçen yüzyıldan kalma bir model. Ortalama bir bireyin 20’li yaşlarının başında üniversite ya da meslek eğitimini tamamlayıp “hayata atılması” planlanmış. 

Endüstriyel toplumlar için bu model gayet uygundu. Sistemi inşa edenler, sonraki 30-40 yılda bu bireyin kabiliyetlerinden faydalanıp onu kalan ömründe emekliye ayırmayı düşünmüşler. 

Ancak geldiğimiz noktada iki büyük problemle karşı karşıya kaldık: (1) Ortalama ömür özellikle gelişmiş ülkelerde bir hayli yükseldi ve bu durum emeklilik sistemini finansal açıdan zora sokar hâle geldi. (2) Daha da önemlisi, bu hızlı dönüşüm çağında bir ömürde, tek bir yoğunlaştırılmış eğitim dönemi zamana ayak uydurmak için yeterli miydi?

Bu ikinci problem elbette yeni yeni ortaya çıkmıyor. Birçok eğitimci yıllardır bu konuya kafa patlatıyor. Çünkü mevcut eğitim sistemi de çağa ayak uydurmakta yetersiz ve bahsettiğimiz o ilk yoğunlaştırılmış eğitim dönemi de, aslında insanları “hayat” dediğimiz karmaşık problemler yumağına karşı yeterince donatamıyor.

Bu sebeple de, eğitimciler bilhassa dijital dönemde, yani bilgiye erişimin nispeten kolay olduğu bu çağda, öğrencilere bilgi vermekten ziyade, bilgiye kendilerinin ulaşmasını sağlamanın öncelik kazanması gerektiği görüşünde.

Yani ortalama bir dünya vatandaşı bugün, merak ettiği bir konuyla ilgili doğru kaynakları tarayıp bulabilecek ve bu kaynaklardaki bilgiyi analiz edip kendi fikrini geliştirebilecek kabiliyette olmalı.

Ancak bu metot temel eğitimi tamamen dışlayamıyor. Çünkü insan neyi arayacağını bilebilmek için de bir temel ezbere muhtaç.

Malumunuz gazetelerin ortaya çıkış maksadı, tüccarların dünyadaki gelişmelerden haberdar olmasını, böylece yatırımlarını koruyabilmelerini sağlamaktı. Zamanla gazeteler demokrasinin ayrılmaz bir parçasına dönüştüler çünkü potansiyel seçmenlere “neler olup bittiğini” aktarmakla vazifeliydiler.

Demokrasi rejimi, vatandaşların yönetime aktif katılımını öngördüğü için aynı zamanda onları “haberdar” etmekle mükellefti. Gazeteciliğin propagandadan ayrıştığı nokta burası: Okuyucularınıza kendi ideolojinizi ya da inançlarınızı değil bilebildiğiniz kadarıyla dünyadaki gelişmeleri, mümkün olan en detaylı hâliyle aktarmalısınız.

Dünya küreselleştikçe, sadece yaşadığı şehir ya da ülkedeki gelişmeleri takip etmek insanlara yeterli gelmemeye başladı. 20. yüzyılda ortalama bir gazete ya da TV’deki haber bülteni, ülkenizdeki en önemli politik ve ekonomik olayları, ardından sosyal meseleleri, kültürel gelişmeleri, ardından dünyada olup bitenleri ve ilginizi çekebilecek ‘flaş’ haberleri derleyip önünüze koyardı.

Bu günlük seçki, sizin günlere yayılmış çağa ayak uydurma eğitiminizin de bir parçasıydı. (Buna popüler kitaplar yayınlayan yayınevlerini, periyodik ya da tek seferlik diğer medya çeşitlerini de katabilirsiniz. Hasılı yazılı kültür insanları “uyanık” tutma işlevine sahipti)

Bununla birlikte, medya organları para kazanmak istiyorsa “tercih edilen” yayın olmak zorundaydı. Bu bir “dikkat çekme” ameliyesiydi. Haliyle “işin” sadece haberdar etmek olmadığını keşfettiler. İzleyicinin ilgisini, bir hikâyeyi en cazibedar biçimde anlatan çekebiliyordu. Reha Muhtar’lı Ana Haber, Türkiye televizyonlarının “haber verme” pratiğini yerle bir edecekti mesela.

21. yüzyılda, yabancı dil kısıtlarını saymazsak, her dilde medyaya erişim imkânımız var fakat bu sefer de birden fazla kanalı takip edip hepsinin ortalamasını aldığınızda ancak karşınıza anlamlı bir şeyler çıkabiliyor.

Çünkü iyice içiçe geçen ve karmaşıklaşan dünyada, basit görünen bir olay bile o kadar farklı yönden ele alınabilir ve o kadar farklı sonuçlara varılabilir ki, her bir gelişmeyi bir muhabir heyeti yazsa, belki ancak “etrafını cami ağyarını mani” bir özet elde etmek mümkün olur.

Bununla birlikte “haber kaynağı” tekeli kırıldığı, ana akım medyaya güven de bir hayli azaldığı için sosyal medyada teyitsiz şekilde dolaşan “bilgi” de muteber sayılıyor ve insanların davranışlarını etkileyecek noktaya geliyor.

Eğitim kurumlarına dönersek, orada da başka problemler karşımıza çıkıyor. Dünyanın hemen her yerindeki merkezî eğitim sistemleri, en iyi ihtimalle birkaç yıl geriden geliyor. Çünkü bir dersle ilgili müfredat hazırlamak ancak bu sürede mümkün ve eğitim yılı boyunca da bu bilgileri değiştirmediğinizi düşünürseniz, “anı” yakalayamıyorsunuz.

“Birkaç yıldan ne olur ki canım?” diyebilirsiniz ancak bürokrasinin hantallığı sebebiyle, bu yıllar birikip birikip göl oluyor. Dahası, ders verdiğiniz alanla ilgili her yıl binlerce yeni araştırma yayınlanıyor; yaygın görüşler kritik ediliyor ve neredeyse her 10 yılda bir yeni bakış açıları ortaya çıkıyor.

Mesela 1970’lerde Osmanlı tarihçiliği yapan kimselerin Osmanlı tarihi hakkındaki yaklaşımlarının önemli bir kısmı 2000’lerin başında çoktan dönüşmüştü.

Bu arada “akademik” eğitim belli bir seviyenin işi gibi görülüyor. Halbuki günümüz dünyasını anlamlandırabilmek için gerekli geniş çaplı araştırma, bilgiyi test etme, görüşleri kritiğe tabi tutma ve analize varma becerileri artık herkese lazım.

Son tahlilde, eğitim sistemini hem merkezî bürokrasi yönünden güncel tutmak zorundasınız, hem de öğretmenlerin alanlarıyla ilgili olarak kendini geliştirmesi için her türlü imkânı sağlamalısınız. Burada tabi eğitim çevresinin ideal olduğu ve öğrencilerin eğitime eşit ve aktif şekilde katılabildiği bir ortamı hayal ediyoruz.

Bütün bunları bir araya getirirsek, 21. yüzyılda karşımıza kabaca şöyle bir tablo çıkıyor:

5-22 yaş aralığındakilere, eğitim kurumlarında genelde eski moda bilgiler veriyoruz. Aradan sıyrılanlar, kendini geliştirebilenler illa ki çıkıyor ama sayıca azlar. Sonra “öğrenme” faaliyeti medyaya, ağırlıklı olarak da dijital medyaya yöneliyor fakat burada da birçok kısıt var.

Zaten insanlar belirli bir yaşa kadar neredeyse kemikleşmiş fikirler ediniyor ve öğrenmeye karşı kapalı hâle geliyor. Sosyal medyada kendi önyargılarını ya da yanlış görüşlerini teyit eden “bilgi kırıntıları” bulduklarında buna yapışıyorlar.

Dünya olanca hızla değiştiği ve günlük hayatımız alabildiğince karmaşıklaştığı hâlde, aslında çoğu zaman çoktan yanlışlanmış fikirlerle veya daha geniş bir perspektife erişemediği için geçerliliğini yitirmiş argümanlarla yaşıyoruz.

Buna karşılık, tarihte belki de hiç olmadığı kadar alanında uzman kişilere ihtiyacımız varken, politik kutuplaşmalar çağında, onları dinlememeyi, sadece kendi yankı odamız ya da kabilemizden kimselere inanmayı seçiyoruz.

Bu yüzden de denenmiş, duvara toslamış, zarar vereceği neredeyse kesin olan fikirler, bugün iktidar sofralarında dillendiriliyor ve çok büyük oranda kitleler de bunları kabullenebiliyor.

Modern eğitim sistemi, modern dünyanın gereklerini karşılıyordu. O dünyada doğru-yanlış, iyi-kötü ayrımı daha açıktı. İnsanların kamusal alandaki görünümleri daha hesaplı olduğundan, varsa çelişkileri ve kusurları, mahrem alanda kalıyordu. Bilgi, bugünkü kadar hızla değişip çeşitlenmiyor, en azından bir nesil ortak bir bilgi havuzundan beslenerek büyüyebiliyordu.

Bugün postmodern, ya da geç kapitalist, bir çağda yaşıyoruz. Direnenler olsa bile toplumlar hibritleşiyor; çok etnisiteli, çok kültürlü, multi-ahlaklı şehirlerin sakinleri hâline geliyoruz. Dahası, artık içinde yaşadığımız dijital dünyada, her hâlimizi ortaya saçtıkça, kişisel çelişkilerimiz de fark edilir hâle geliyor. Küresel bir güven bunalımının içindeyiz.

Hâl böyleyken, post-truth (gerçek sonrası) dediğimiz fenomen de aslında sadece yalan haberin revaç bulduğu bir dönem değil, kimsenin zamanın akışına yetişemediği, gezegendeki 8 milyar insanın her birinin sanki farklı zaman dilimlerinde yaşadığı bir çağ. Çoğu zaman aynı dili kullansak da, aynı kavramlar havuzunun içinde olmadığımızdan anlaşamıyoruz.

Bunun panzehiri bana kalırsa şunlar: hüküm vermede yavaşlamak, iletişimde şeffaflaşmak, cehaletini kabul etmek, olabildiğince öğrenmeye açık olmak ve duygusallığı bir kenara bırakıp rasyonel bir biçimde tane tane anlayana kadar dinlemek.

[Yavuz Altun] 9.10.2020 [TR724]

Bu CHP ile bu iktidar sonsuza kadar bizimle! [M.Nedim Hazar]

Ben iktidar partisi ve Tayyip Erdoğan’ın yerinde olsam mevcut muhalefeti, hassaten CHP’yi bu şekilde sonsuza kadar muhafaza ederim.

Dişe dokunur bir siyaset yapmadıkları için değil, siyaset yapmadıkları için.

CHP için pek çok şey söyleyebilirsiniz.

Dinden alerji duyan bir kısım seküler eski tüfeğin sığınağı…

Ya da muhalefeti tivit atmak zanneden bir grup leyla.

Eskilerin gardırop Atatürkçüleri dediği bir grup marjinal…

Daha bir milyon şey sayabilirsiniz ama aklı başında bir siyasi parti demek artık hakikaten zor.


Kılıçdaroğlu geçen gün nasıl bir cesaret bulduysa, “Bugünkü rejim demokrasi değil diktatörlüktür” dedi.

Eh bu diktatörlüğün taşlarını Yenikapı’da Erdoğan ile beraber döşeyen kendisi değilmiş gibi söyledi bunları.

Bir diğer boş beleş CHP’li vekil ise laf olsun diye “Yok mu yürekli bir savcı şu Zarrab meselesini deşsin” diye sözümona basın toplantısı yapıyor.

Yahu Zarrab soytarısını derdest eden yürekli polisleri, hakimleri, savcıları Erdoğan zindanda çürütüyor da sizin gıkınız çıkıyor mu?

Hatta tam tersi “oh olsun” demiyor musunuz?

Geçtiğimiz gün densiz bir vekiliniz bilmem hangi ülke bize vize uygulamasın ki ‘fütöcüleri’ ihbar edelim diye şebeklik etmedi mi?

Şu aşağıdaki görsele bir bakın Allah aşkına, ülke ateşler içinde yanarken muhalefet liderinin gündemi bu mu olmalı?

Havuzun her şeye terör destekçisi yaftası yapıştırmasına bakmayın sakın. Onlar ayrı bir vakıa. Ancak memleket battı batacakken “Kahvehanelerde her oyunda yeni iskambil çıkarılsın” demek politika üretmek mi, muhaliflik mi?

Seçim kampanyasında kahveye gidip yancı pozu veren birinden ne beklenir bilmem ki?

Düşünün iktidarın vasat altı mizah mevkutesi Misvak’ın bile diline düşmekten daha acınası ne olabilir?

Şaka gibi ama şunu bile yaptılar: Deniz patlıcanlarının korunmasıyla ilgili soru önergesi verdiler!

Evet şaka değil, fotomontaj hiç değil.

Nasıl bir akıl tutulması, nasıl bir beyin yanması, kayış kopmasıdır ki bu akıl alır gibi değil!

Bizans batarken uluları ne tartışıyormuş hatırlarsınız, meleklerin cinsiyeti erkek midir yoksa dişi mi?

Bu CHP ile bu ülke sonsuza kadar Erdoğan’ın elinde oyuncak olarak kalır maalesef!

[M.Nedim Hazar] 9.10.2020 [TR724]

Sesleri gür çıkıyor diye korkmayın [Tarık Toros]

10 seneye yakındır yeni resmî tarih inşa edilmeye çalışılıyor.

Buna göre:

-Darbe soruşturmalarının alayı “kumpas”mış.

-Bugünkü hukuk katliamının sebebi 2010 anayasa referandumu imiş.

-O günkü “Yetmez ama evetçiler” günah çıkarmadıkça konuşamazmış.

-17/25 Aralık 2013 rüşvet ve yolsuzluk soruşturması, Cemaat’le yol ayrımı için milatmış.

-Cemaat “silahlı terör örgütü” imiş. “İltisaklı” herkes “fetö” mensubuymuş.

-15 Temmuz bir darbe girişimiymiş, ülke direkten dönmüş(müş).

-Kürt sorunu yokmuş.

-Gezi eylemcileri anayasal düzeni değiştirmeye çalışmış. 


Ömrüm ve kalemim yettiğince bunlara itiraz edeceğim.

İşimiz çok zor.

Ve fakat…

Tane tane anlatmaktan başka çare yok. 

***

Bugünlerin miladı ne 2016’dır, ne 2013, ne de 2010.

Önce 2007’ye, sonra 5’er yıl geriye atlayıp:

2002 ve 1997’ye bakacaksınız.

Bunu bir asır geriye…

İttihatçılara kadar götürebilirsiniz.

Ahmet Altan’ın son kitaplarında o dönemi romanlaştırması bundandır.

***

İşimiz zor.

Çünkü, ülkeye egemen olan TV kanalları gerçekleri saklamakla kalmıyor, yalan ve kurgu haber üretiyor.

Şunu unutmayın:

Vatandaş, haberleri internet ve sosyal ağlardan takip etmiyor.

Yüzde 70 ve üzeri nüfus, günde kişi başı 5-6 saat TV seyrediyor.

O kanallardan birinde en son şu yayımlandı:

Bir TV tamircisi, müşterisinin bırakıp gittiği eski model bir siyah beyaz televizyonu tamir etmiş. Televizyon çalışmaya başlayınca bir de ne görsün, ekranda birden Kenan Evren belirmiş 12 Eylül darbe bildirisini okuyor!

Kanal o kadar arsız ve utanmaz ki…

Haberi vermekle yetinmemiş, 1.5 dakikalık videosunu tweet’lemiş.

Twitter’da madara olunca apar topar silmişler.

Eskinin “sakallı bebek” haberi gibi bir şey.

Haberin absürtlüğü, tweet’in silinmesinde değilim.

Bu işleri yöneten sersem…

Haberin hedef kitlesinin, o yüzde 70’lik TV seyircisi olduğunu unutuyor…

Muazzam bir embesillikle…

Farklı bir kitlenin egemen olduğu Twitter’a koyma gafletinde bulunuyor.

Sahipleri, onu bu yüzden kapının önüne koymalı.

***

İşimiz zor.

Çünkü bu neviden yayınlarla beyinleri uyuşan karakterleri sokak röportajlarında görüyor, üzülüyoruz.

Bizden önceki nesil heba oldu.

Bizim nesil presler altında.

Yeni nesil de bu yayınlarla ifsat ediliyor.

***

Bakın:

-15 Temmuz kursağımızda kaldı, diyenler.

-Ermenistan yüzünden arabasını Ermeni mahallesine sürenler.

-Bir partiye biat etmeyen herkesi vatan haini ilan edenler, hep vardı ve bundan sonra da olacaklar.

Sıkıntı:

Sesleri gür çıkıyor.

***

Dert etmeyin.

Sadece Türkiye’ye mahsus değil bu.

Dünyanın her yerinde varlar.

Zemin müsait olunca çıkarlar.

Tükenmezler.

Çıkmalarına imkân vermeyeceksiniz.

Sayıca çok olacaksınız, kafalarını kaldıramayacaklar.

Kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırıp oturacaklar.

Korkmayın:

Korkaktırlar!

En az bunlar kadar cesur olmadan başarmanın olanağı yok.

Değilse…

Sinek öldürmeye devam.

[Tarık Toros] 9.10.2020 [TR724]

En Bereketli Vakit: Seher VaktiHüseyin Yağmur [Hüseyin Yağmur]

Sevgili dostlar, hayatta sabır gerektiren olaylara karşı dayanabilmek, ebedi mutluluğa erme yolunda hız kesmeden devam edebilmek için Kur’an bize bir reçete sunar: Müttaki olmak..

Müttakilerin özellikleri pek çok ayet-i kerimede anlatılmış, bu geçici hayatın sonunda ebedi hayatı kazanmanın yolları öğretilmiştir..
Sabır..
Seher vaktinde dua..
Sabah akşam Rabbini hamd ile tesbih etme..
Kaf suresinde Efendimize ve onun şahsında bütün inananlara şöyle hitap edilmektedir:
 
“O halde sen onların söylediklerine karşı sabret. Gerek güneşin doğuşundan, gerek batışından önce Rabbine hamd ederek ibadet et! Geceleyin de, secdelerin peşinden de Ona ibadet et!” (Kaf suresi, 39-40)

Mü'min sûresi: 55’te ise şöyle buyuruluyor: “O halde, sen sabret! Çünkü Allah’ın vaadi gerçektir.  Hem günahından istiğfar et, sabah akşam Rabbine hamd ederek zikir ve ibadete devam et.”

Zamanların en değerlisi, vakitlerin en bereketlisi olan seher vaktinde ise istiğfarda bulunulması isteniyor..

Zariyat suresi, 15-18’te şu ifadeleri görmekteyiz: “Müttakiler bahçelerde, pınar başlarındadırlar. Rabbi’lerinin kendilerine verdiği mükâfatları almaktadırlar. Çünkü onlar, daha önce dünyada iken iyi davranan kimselerdi. Geceleri az uyurlardı. Seher vakitleri istiğfar ederlerdi.” 

Özellikle son âyet-i kerimede, bağışlanma ve istiğfar için çok önemli bir zaman dilimine dikkat çekilmektedir. İnsanların uykuda olduğu seher vakitlerinde kalkıp kılacağı namazıyla Rabbine karşı kulluğunu arz edenler, hiç kimsenin haberdar olmadığı o dakikalarda istiğfarda bulunanlar takdir ediliyor. 

Yine (Al-i İmran suresi 16-17) ayetlerde: “O müttakiler: “Ey bizim kerim Rabbimiz, biz iman ettik, günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru!” diye dua ederler. Onlar sabırlı, imanlarında sadık ve samimî, Allah’ın huzurunda itaatla divan duran, mallarını hayırda harcayan, seher vakitlerinde de Allah’tan af dileyip istiğfarda bulunan müminlerdir.”

Günahlar insanı Allah’tan uzaklaştırır, onu küfre yaklaştırır ve ebedi hayatta kaybetmesine sebep olur. İşlenen her bir günah insan tabiatı açısından bir deformasyon ise insanın yeniden formuna girebilmesi istiğfarla mümkündür. 

İnsan daha baştan günahın en küçüğüne bile kararlı bir duruş sergilemeli, günaha düşmeyeceği temiz ve nezih bir çevre oluşturma gayreti içinde olmalıdır. 

İşlenen her bir günahta küfre giden bir yol olduğunu, bu yolun sonunun da cehennem olduğunu vicdanında duymak, günaha karşı kalbde bir tiksinti hasıl olmasıyla anlaşılır.

Aksine hata ve günahlara karşı tepki vermeyen, günahtan rahatsızlık duymayan bir gönül, ölmüş bir bünye gibidir. İnanan bir gönül, günaha karşı mutlaka bir tepki gösterir. Gösterilmesi gereken tepkilerin en başta geleni ise istiğfardır. 

İstiğfar, şer eğilimlerinin kökünü kesen bir iksirdir; tahrip edilen insan mahiyetini yeniden restore eder, şerre karşı eğilim gücünün de kökünü keser. 

Allah Teâlâ Furkan suresinde;
“Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. (Furkan sûresi, 25/70.) buyurmak suretiyle iman, salih amel, istiğfar ve tevbeyle kendisine yönelenlerin kötülüklerini iyiliklere çevireceği müjdesini vermektedir. 

Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu âyet-i kerimeyi, tevbe ve istiğfar neticesinde insanın şer kabiliyetlerinin hayır kabiliyetine değiştirileceği şeklinde yorumlar. (Bkz.:Bediüzzaman, Sözler s. 342 (Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas).

Peygamber Efendimiz’in (asv) uykudan uyanınca okudukları şu dua ile bitirelim: 

“Sübhânsın yâ Rab; Senin şanın ne yücedir. Allahım, Senden bütün günahlarımı bağışlamanı istiyor, Senden rahmetini diliyor ve dileniyorum. Allah'ım, ilmimi artır, bana ihsan ettiğin hidayetten sonra kalbimi haktan saptırma, bana yüce katından meccanen aşkın mı aşkın rahmet ihsan eyle. Doğrusu lütfen, keremen, karşılıksız bol bol ihsanda bulunan sadece Sensin.”(Ebû Dâvûd, edeb 99)

[Hüseyin Yağmur] 9.10.2020 [Samanyolu Haber]

Artık ne yapsa boş! [Turhan Bozkurt]

Dolar ve euro haftanın son işlem gününde de Türk Lirası'na karşı yükselişe geçti. Doların yeni rekorunu 7,9576 TL seviyesine çıkarması üzerine Merkez Bankası (TCMB) 8 TL duvarının çökeceği endişesi ile faiz artışı kararı aldı. 

TCMB'nin kararına göre bankaların swap (döviz-TL takası) işlemlerinde TL faizini yüzde 10,25'ten yüzde 11,75'e yükseltildi.

FAİZ ARTIŞININ ETKİSİ SAMAN ALEVİ GİBİ 

Panik hâlinde alınan karar yatırımcının elini güçlendirdi. Hatta TCMB, 7,94 TL'ye çok hızlı yükselen ve 8,10 TL'ye kadar yükselme işareti veren dolar trenini dün kaçıranlara alım fırsatı sundu. 

Artık ne yapsalar boş. Piyasa ne hükûmete ne de TCMB'ye itimat ediyor. 

Faiz artışının etkisi ile 7,95 TL seviyesinden 7,90 TL'ye kadar gerileyen dolar bu seviyede gelen yüklü alımların etkisi ile tekrar 7,94 TL'ye çıktı. 

TL karşısında 9,3690 TL yeni zirveye tırmanan euro da 9,30 TL'ye kadar geriledi. Ancak geri çekilme alım fırsatı olarak gören yatırımcı euroyu tekrar 9,35 TL'ye çıkardı. 

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Temmuz 2019'da görev süresinin bitmesine 8 ay kaldığı hâlde TCMB Başkanı Murat Çetinkaya'yı kanuna aykırı şekilde azletmişti. 

Murat Uysal'ı başkan koltuğuna oturtan Erdoğan, "Faizi indirmesini söyledik, dinlemedi. Biz de görevden aldık." demişti. 

FAİZ ARTTIĞI HÂLDE DOLAR VE EURO DURMUYOR

Uysal politika (haftalık repo) faizini yüzde 24'ten yüzde 8,25'e kadar düşürmekle kalmamış kamu bankalarına arka kapıdan döviz vererek, piyasa fiyatının altında döviz satışına ön ayak olmuştu. 


Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın Wikileaks belgelerinde yayımlanan e-postalarında TCMB Başkanı Murat Uysal için "Bizim arkadaşımız. Bir yerlere yerleştirelim." deniliyor.
  
Ancak dolar hatalı kararların etkisi ile 5,85 TL'den 8 TL'nin eşiğine gelerek yüzde 30'dan fazla değer kazandı. 

TCMB'nin 24 Eylül toplantısında faizi yüzde 8,25'ten yüzde 10,25'e çıkarması bile tansiyonu düşürmeye yetmedi. 

Rusya'dan 2019 yılı temmuz ayında teslim alınan S-400 hava savunma sistemi 6-15 Ekim tarihleri arasında Sinop'ta test edilecek. 

JOE BIDEN BAŞKAN SEÇİLİRSE S-400 KRİZİ TL'Yİ KASIP KAVURACAK

Amerika'da 3 Kasım'da başkanlık seçimi var. Son anketlere göre Joe Biden, Başkan Donald Trump'ın açık ara önünde. 

Biden'ın sandıktan Senato ekseriyetini de alarak çıkacağı bir seçim sonucunda Erdoğan, S-400 müeyyideleri ile bu sefer yüzleşebilir. 

Trump ile olan şahsi münasebetle bugüne kadar tehir ettirilen müeyyide kararının tek maddesi bile uygulansa Türkiye ekonomisi yerle bir olur. 

2018 yılı ağustos ayında pastör Andrew Brunson'ın tahliye edilmesi için atılan iki tweetten sonra TL bir ayda yüzde 35 erimişti. 

TL'de değer kaybını durdurmak için TCMB Başkanı Uysal'ın Erdoğan'a verdiği sözlerin aksine kararlar alması ve faizleri yüzde 20'lerin üzerine çıkarması bile gerekebilir.  

MERKEZ BANKASI MAYIS AYINDAKİ HATALARI TEKRAR EDERSE

22 Ekim'e kadar muhtemelen para piyasasında limitlerini ve Borsa İstanbul (BİST) repo miktarını azaltarak TL'ye erişimi zorlaştırmayı deneyecek. 

Amma velâkin bu kararların benzeri mayıs ayında dolar 7,24 TL'ye geldiğinde de alınmıştı. Sonuç hüsran oldu. 

Türkiye'nin bütçe açığı 300 milyar TL'yi bulacak. Cari açık 30 milyar doların altında kalırsa teselli ikramiyesi sayılır. 

2020 yılı borçlanma limiti yüzde 10 ilave borçlanma yetkisi ile 151 milyar TL olan Hazine bütçe açığının kapatılması için söz konusu tutarın iki katına kadar borçlanacak. 

Bu madde son dakikada dün kanun teklifine ilave edildi. Esasında Hazine yılın ilk 9 ayında iç piyasadan 250 milyar TL'den fazla borç aldı. Kanun delindi. Şimdi kılıfına uydurulacak. 

Zira bütçe açığının 300 milyar TL'yi bulması bekleniyor.

Bu şartlarda TCMB'nin cephaneliği bomboş, devletin kefen parasına ((ihtiyat akçesi: 47 milyar TL) kadar harcandı. 

Dolayısı ile başkanlık sisteminin tetiklediği fay hatları birer birer çöküyor. Üzerindeki binayı destek kolonları ile ayakta tutmak ne kadar mümkün olabilir? Herkes başının çaresine bakmak mecburiyetinde. 

TL artık ateşe atıldı. Dolar otoyola çıktı; üstelik hız sınırı yok, geçiş de ücretsiz!

[Turhan Bozkurt] 9.10.2020 [Samanyolu Haber]

Kimse Hizmeti Töhmet Altında Bırakamaz! [Fikret Kaplan]

Samimi gönüllerin omuzlarında bugünlere gelen Hizmet Hareketi, insanlara Allah’ın büyük lütfu ve ihsanıdır. Bir zamanlar Peygamberle sav, sahabeyle… Bediüzzaman’la temsil edilen bu davayı bugün Hizmet insanlarına temsil ettiriyor ve o büyük hizmeti onlara gördürüyor Cenâb-ı Hakk.  

“Kardeşlerim! Bu İslâm ve Kur’ân’a hizmet davası, ihsan-ı ilâhî olarak bizlerin omuzuna konulmuş…” diyor Üstad. 

Fakat, bu lütuf ve ihsanların farkında olmak, bütün sıkıntılara rağmen öfleyip pöfleyip kaderi tenkit etmemek ve sonra da buna uygun şükürde bulunmak öyle kolay değildir. Onun için, bu ihsanlara mukabil Hizmet sevdalılarının mutlaka imtihan olacaklarını, eleneceklerini, hasların hamlardan ayrılacağını tekrar tekrar hatırlatıyor Bediüzzaman.

Ve bugün, insanlığın saadetini gaye edinmiş fedakar yürekler ağır bir cendereden geçiyor… Ateş denizinde mumdan gemiler yüzdürmek düşmüş onların kaderine… Arkadaşlarını bırakıp gidenlerin yanında bir de içten içe tenkit etme, imtihanın Allah’tan geldiğini unutup birilerini suçlu gösterme çabasına girişmiş bazıları. 

Belki kimisi gerçekten koruma içgüdüsüyle Hizmete gelecek zararları engellemek için masumane eleştirilerini yöneltiyor olabilir. 
Yaşanan olumsuz hadiselerin iyi veya kötü taraflarını müspet manada ortaya koyan yapıcı eleştiriler ideal olana yürümede önemli bir yoldur. Fakat, bunun bir üslûbu, uygun bir şekli vardır. Her şeyden önce, tenkit eden kimse insaflı olmalı, söyleyeceklerini nefsi hesabına değil, Hak rızası adına söylemeli ve hayır mülâhazasından başka bir garazı bulunmamalıdır. 

Geçmişte birilerine kızmış olmanın verdiği öfkeyle ortalığı yangına vermemeli, perdeyi yırtacak şekilde konuşmamalı, samimi Hizmet insanlarının kuvve-i maneviyelerini kırmamalıdır.

Maalesef, bugün insanlar birbiriyle konuşurken, tartışırken veya birbirini eleştirirken hak ve hakikatin ortaya çıkması için değil de kendi dediklerini karşı tarafa kabul ettirme peşinde. Herkes haklı çıkma, sözünü geçirme, alkışlanma ve takdir edilme derdinde. Durum böyle olunca da eleştiriler faydadan çok zarar veriyor. 

Gün bugün, dem bu dem deyip, ‘yakalamışken fırsatı kafasına kafasına vuralım!’ anlayışıyla yapılan haksız eleştiriler insaf sınırını çoktan aşmış durumda. 

Yağmur yağsın ama; ıslatmasın, güneş çıksın ama; yakmasın, kar yağsın; ama üşütmesin duygusuyla hareket eden kimi insanlar kendilerine iğne ucu kadar bir zarar dokunduğu için kıyameti koparıyorlar. Rahat ve rehavetlerini kaybetmiş olmaktan dolayı çok öfkeliler… Yollarına artık kırmızı halı serilmediği için yerden yere vuruyorlar her şeyi…  
Biz bu Hizmet’i çok kolay bulduk ve ne olursa olsun saf-temiz zihinleri bulandıracak şekilde bu gönüllüler hareketinin canına kast etmeye hiç hakkımız yok. Hizmet kurumları…gazeteler, televizyonlar, evler, yurtlar, okullar… hepsi fedakarlık duygusuyla kurulmuştu. 

Hizmet hareketi, samimiyet, saffet, ihlâs, fedakârlık; din ve ona hizmette dünya adına beklentisizlik temelleri üzerinde yükseldi ve bugünlere geldi. Samimi insanlar bu davaya sahip çıktılar ve tarihte eşi çok az görülmüş bir hizmete muvaffak oldular. 

O işin felsefesini bilmedikleri halde senelerce kendilerinden istenen her işe koştular. Tam kırk-elli yıl boyunca iltifat beklemeden, mükâfat peşine düşmeden ve en küçük görülen hizmetler karşısında bile “Bundan ne çıkar ki!” demeden vazife yaptılar. 

Kimi zaman bir tarlada, bazen bir derenin kenarına kurulan küçücük bir çadırda, bir başka defa üç dört kişinin zor sığdığı bir tahta kulübede bir araya geldiler; aşkla, ümitle, iştiyakla ve sabırla hizmet kozasını ördüler. Yalnızca bir ev açabildikleri dönemde “Gelecek adına bu hanecik ne ifade eder?” demediler; bir yurttan bir şey çıkmayacağını söylemek gibi bir bozgunculuğa asla girmediler; okul açma ihtiyacı hasıl olunca “Gücümüz yetmez!” mazeretini akıllarına bile getirmediler. Allah’ın rızasına matuf olarak kendilerine teklif edilen her işin altına girdi ve hiç tereddüde düşmeden bulundukları yolda sürekli ilerlediler.

Bugün hapishanelerde, gurbet diyarlarda, göç yollarında.. bütün sıkıntılara rağmen ‘yeter ki Hizmetimiz devam etsin!’ diyen ablaların o günkü kermeslerden kazandığı üç beş kuruşunun, abilerin bitmek tükenmek bilmeyen fedakarlıklarının, alın terlerinin, gözyaşlarının temelinde olduğunu bilmeyenler insafsızca eleştiriyorlar top yekün Hizmet’i…  

Elli yıllık başarıyı, emeği, alın terini, dünyanın onca istihbaratına rağmen hala kanıtlanamamış iftiralara ya da hizmetin sevdalısı olsa bile idrakine ve gönlüne bu güzellikleri maalesef yerleştirememiş birkaç talihsizin yaptığı yanlışlıklara bağlayarak karalıyorlar… Hemen sarılıyorlar yalan yanlış iddialara…

Diğer yandan, dünyanın en güçlü istihbarat örgütleri dahi ’15 Temmuz’un düzmece bir hadise olduğunu ve Hizmet’in bunun içinde olmadığını net olarak ifade etmelerine rağmen, masumları töhmet altında bırakacak beyanlarda bulunmak kimin haddine…  

O ablalar ve abiler artık hicret diyarlarında bugün de aynı samimiyet ve fedakarlıkla yollarına devam ediyorlar… 

Hizmetin her ferdi hareketin geleceği için fikirlerde bulunabilir, öneriler sunabilir. Bunları ortak akıl çerçevesinde değerlendirmek, bu fikirlerden istifade etmek Hizmet’in temel düsturudur. Onun için istişareler, mütevelliler yapıldı her zaman ve zeminde. Ve bugüne kadar da hep bu şekilde ortak akılla yürütüldü işler. 
Varsa kafasına göre göre icraat yapan bu onun problemidir. Ve elbette ki bu tip insanlardan hesap sormak da herkesin boynunun borcudur. 

Fakat sanki Hizmet’te bunlar yokmuş ve artık dağılıp bozulmuş gibi bir anlayışla; ‘Artık ortak aklın devreye sokulması, yeni bir vizyon, yeni bir yapılanma, yeni bir manifesto, yeni bir eylem planı….’ gibi sözler akıl dışıdır. 

Hizmet, yine sapasağlam ve samimi insanlarla yoluna devam ediyor… Dünya çapında izlenmiş, kabul görmüş ve sevilen bu Hizmet, düsturlarından asla ödün vermedi ve çağa uygun olarak da insanlığı sevgi ve hoşgörüyle kucaklıyor, problemlerine çözüm arıyor. 

Hizmet’in dağıldığını, yeni bir şey üretmediğini zannedenler buyursunlar ‘Hodri Meydan’ yeni bir yol, metod geliştirsinler… Kaç kişiyi etkileyebilecekler acaba… Kaç kişi ölümü göze almak pahasına da olsa onların sundukları fikirlerin peşinde gidecek… 

Hücre hapislerine, zulümlere, gurbetlere… mallarını mülklerini, bütün servetlerini kaybetmelerine rağmen ‘Hizmet’imize… Hocamızın bir tebessümüne feda olsun diyen’ babayiğitlerden kaçının gönlünde bir sevda tutuşturacaklar…    

Bir holding, bir parti, bir takım gibi algılıyorlar Hizmet’i … ‘gerçekten de particilik, cemaatçilik gibi ideolojik illetler ıslahı ve iflahı zor vakıalar…’ diyerek sorguluyorlar insanların samimi bağlılıklarını…  

‘Hocaefendi de bir insan… hatalarıyla, kusurlarıyla, zaafıyla, etten kemikten bir insan aynı zamanda…’ sözlerini de pelesenk yapmışlar dillerine… Evet, Hocaefendi de bir insan… kimse aksini söylemiyor ki… Hele o, kendisine insanlık payesini bile çok gören biri… 

Ama, “Hocaefendi, hülyalardaki yarınlara doğru köprü inşa eden, salih zatların tacının varisi, onların son halkası, Üstad Bediüzzaman Hazretleri gibi Ehlullah’tan temayüz etmiş kimselerin kervanından bir zat. Bu ayardaki zatlar, bütün hayatlarını sıyam ve kıyamda geçirdiler; yaşatmak için yaşadılar. Yeryüzünün halifesi olan insanın, kendi ruhlarını yeniden ikameye yönelik olmayan hiçbir işe ayıracak zamanlarının olmadığını haykırdılar.” (Prof. Dr. Süleyman Aşrâtî, Vahran Üniv. Öğr. Üyesi)  

Kaçımız acaba Büyüğümüz gibi bu süreçte kardeşlerimiz için dertlendik: 
‘Ben kendimi sorgulamadan edemiyorum. Hani herkes kendi yakını, bildiği-ettiği adına, annesi-babası adına ızdırap çeker. Fakat Fakir; bir yönüyle hakkım olmadığı halde, ircâ’ mahalli olması itibarıyla el-âlem meseleyi size bağlıyor. Hani sizin adınıza “terör” dediler, falan… Dolayısıyla şöyle-böyle sizinle irtibatı olanları, iltisakı olanları derdest edip götürüyorlar. Hiç olmayacak şeylere müebbetler veriyorlar. Ve öyle oldu; çok kıymetli insanlar, çok elit insanlar şu anda o cendere içindeler. Bütün bunları birden düşününce, kendimi affetmiyorum. Neredeyse günümün yarısında bunlar benim kafamı meşgul ediyor. Bunu şikâyet mahiyetinde demiyorum. Hiç uyuyamadığım gün oluyor; yatakta deniyorum, yastığı bir öyle bir böyle koyuyorum, oturarak uyumaya çalışıyorum, ağzıma bir tane pastil alıyorum belki o bir şey yapar… 

Ama bir türlü bunları kafamdan atamıyorum. Onları kafamdan atamama neticesinde, kelâm-ı nefsî ile, iç konuşma ile bu defa onlara cevap vermeye başlıyorum; hep onu düşünüyorum, “Al sen de ağzının payını, al sen de ağzının payını!” diyor, gereksiz şeylere giriyorum; israf-ı zaman ediyorum, uykumu kaçırıyorum, gündüz yapacağım şeyleri de yapamıyorum; mesela, iki aydır ben kalemi elime alıp müsvedde kağıtlarımı önüme koyup bir yazı yazamadım, düşünün burada!

Bunlar, benim zaafımdan, yetersizliğimden, güçsüzlüğümden belki, kadere rızasızlığımdan… Cenâb-ı Hak, beni de size bağışlasın, inşaAllah…’

Bugün Hizmet’in bütünü töhmet altında bırakacak tarzda eleştiri yapanlar sanki imtihanın Allah’tan geldiğini de unutmuş gibiler.  Suçlu arama peşine takılmışlar tamamen. Çünkü bu davada asla başlarının ağrımayacağını, fırtına, kar, tipi, boran görmeyeceklerini, zulümlere ve hakaretlere maruz kalmayacaklarını zannetmişler. 

Haydi, o rahat zamanlarda akıllarımıza gelmedi bu zor imtihanlar… düşünmedik o günlerde. Peki, bu fitne yangınını karşımızda görünce hemen toparlanıp: ‘İşte bu, Allah ve Resulünün bize haber verdiği, Bediüzzaman ve Hocaefendi’nin bizi ikaz ettiği ve sonu zaferle bitecek olan sarp yokuşlardır!’ dememiz gerekmiyor muydu?

Bu zor süreçte geride kalan arkadaşlarımızın zulüm görmeleri, bizim iman ve teslimiyetimizi arttırıp gayretlerimizi coşturmalı değil miydi? 

Yoksa ateşler içinde yanan milyonlarca insanı…yaşlıyı, genci, bebeği, anneyi… o halde bırakıp hemen birilerini suçlama… bir suçlu bulma dürtüsüyle o mahşeri yangından yüzümüzü çevirip birbirimizle cedelleşmeye, cerbezeye mi tutuşmalıydık? 

Onun için mi bela ve musibetler kapımızı çaldığı ve yakamıza elini uzattığı zaman hemen atf-ı cürümlerde bulunmaya başladık. 

Halbuki Üstad’ın tavrı böyle değildi. O elinde tulumbası yanıp kavrulan kardeşlerini kurtarmaya koşarken yolda birilerine takılıp laf kavgasına tutuşmamıştı.  
‘Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!..’ 

Kendimizi ve hatalarımızı unutup hep başkasına yönelttiğimiz suçlamalar, musibetler içinde şeytanın değerlendireceği en güzel argümanlardır: “Ha, şöyle olsaydı, bu olmazdı! Böyle olsaydı, şu olmazdı! Yanlış şeyler yapıldı. Hizmetten geriye, mülksüz, parasız, mesleksiz yığınlar kaldı. Hizmet politikalarının yanlışları ve sonuçları…’ vs. vs. sonu gelmeyecek atf-ı cürümler. 

Ve bugün de bu yapılıyor... Sosyal medyada, orada burada bir öfkeyle ağzımıza gelen her şeyi yazıp durarak sanki hicreti, sahabenin aynı bugünkü gibi çektiği sıkıntıları; mülksüz, parasız, fakir kalmalarını tam idrakimize oturtamamışız.

Bir kere Hizmet dairesine girince artık imtihan olmayacağımızı, Cennetin bize vacip olduğunu mu zannettik acaba?  

Halbuki, altının taş ve topraktan ayrılması gibi kendilerini sevgiye adamış Hizmet gönüllülerinin hası hamından; saf olanı, olmayanından ayrılmalıydı. Gelecekte on milyonlarca insanla köprüler kuracak olan cihan çapındaki bu mübarek hareketin temsilcileri test edilmeliydi. Sulh adacıkları oluşturmaktan başka bir sevdalarının olmadığını görmeliydi bütün dünya.

Saadet asrına gitsek orada da boş durmayacaktık kim bilir. Hikmet perdesine bakmayıp eleştirip duracaktık her şeyi: ‘Ensar niye böyle yaptı? Bedir’de üç yüz on dört kişiyle bin kişilik bir orduya karşı nasıl savaşılır? Uhud’da okçular niye tepeden indi, onlar inmeseydi bu musibetler başımıza gelmezdi. Bak bir sürü şehit verdik? Şu gençler ille diretmeseydi Uhud Meydanı’na çıkmazdık ve bu kadar da zayiat olmazdı.
Şu 300 kadar münafığı ordu içinde Peygamber göremedi mi? (Haşa) Bir’i Maune faciası nasıl önlenemedi (Haşa) vs. vs. uzayıp giderdi. Ama sahabe bunu dememişti. 

Ne Ammâr İbn Yâsir, ne Bilal-i Habeşî (radıyallâhu anhüma ve anhüm ecmaîn), bunlardan hiç biri, değişik belalara maruz kaldığı zaman hemen suçlama yoluna gitmemişlerdi. O zamana kadar inen ayet sayısı, beş-on taneydi; fakat ne o ağır taşlar, ne beyin kaynatan çölde işkence görmeleri, çarmıha gerilmeleri… birbirlerini asla suçlamaya sevk etmemişti.  “Sen gelmeseydin, bizi böyle bir yola çekmeseydin, bunlar, başımıza gelmezdi! Baba, sen inanmasaydın; anne, sen inanmasaydın, ben de bunlara maruz kalmazdım!” diyen bir tane insan yoktu. 

İmkân ve fırsatları, şerâre üretmek için değil, dostlarımıza ümit, inşirah ve moral kaynağı olmak için seferber etmeliyiz. Sürekli menfi şeyleri dile getirmekle, insanları şeytanî şerarelerinin tesirine iteriz. Ha, kötülüğün üstünü kapatın, art niyetle yapılan hareketleri halı altına süpürün şeklinde anlaşılmasın bu. Ama, bunun bir üslûbu, uygun bir şekli, edebi, adabı olmalı. 

Bugün menfi gibi görünen şeylere takılıp tamamen ümitsizliğe düşmeyelim. Gaye-i hayalimiz, mefkuremiz için rantabl olarak nasıl çalışırız? İşte buna bakalım. 
Ümitle oturalım, öyle kalkalım, öyle düşünelim, öyle konuşalım, öyle davranalım ki, arkada kalan, bize bakan insanlar ümitle şahlansınlar. Karşılıklı laf kavgalarıyla ümitleri kırıcı; geleceği karanlık gösterici düşüncelerden uzaklaşalım. 

Hizmete gönül vermiş arkadaşlarımızın ve Âlem-i İslam'ın derdini içimizde hissedebiliyor muyuz? Bütün bir coğrafya cayır cayır yanıyor. Sanki o yangın bizimle alakalı değilmiş gibi bigane kalamayız. Varsa bildiğimiz bir yanlışlık usulünce birilerine aktaralım. Ama şimdi öncelikli olarak, ateş her taraflarını sarmış olan kardeşlerimize bir kova suyla yardıma koşma zamanı. Onların seslerini dünyaya duyurma günü… 

Bu işin emanetçileri olarak o emanette emin değilsek, hala derlenip toparlanıp uzlaşamamışsak, masum hizmet gönüllülerinin dertlerini kendi derdimiz gibi hissetmiyorsak, ağlayan herkesle ağlayamıyorsak, ızdırap çeken herkesle inleyemiyorsak, onların dertlerini kendi dertlerimiz saymıyorsak, onların soğuk ve karanlıkta geçen gecelerine mukabil biz rahat gecelerimizi Dergah-ı İlahiye’ye onların durumunu arz etmek için tahsis etmiyorsak, başlarımızı yere koyup "Allah’ım ümmet-i Muhammed'e yardım et! Allah’ım kardeşlerimizi kurtar!’ diyemiyorsak bir vefasızlık içindeyiz ve istediğimiz kadar eleştirelim bir arpa kadar dahi yardımımız olmayacak o gariplere…  

Hiç merak etmeyelim, bu davanın sahibi Allah’tır ve onu koruması gerektiği gibi de koruyacaktır. 

‘Şimdi, oturup kalktığımız her yerde, insanları rehabilite etme adına, moralize etme adına, sürekli birbirimizi takviye etmeli, baş başa vermeliyiz. Öfkelenme, çırpınma, dövünme, yıkıcı eleştiriler yerine, hareketi, hamleyi, gayreti durdurmadan, Allah’ın izni ve inâyetiyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak ümit ve heyecanla ileriye götürmeye bakmalıyız.  

[Fikret Kaplan]  9.10.2020 [Samanyolu Haber]

“Benim Yerim Neresi?” kavgası [Prof. Dr. Osman Şahin]

Fethullah Gülen Hocaefendi doksanlı yıllarda hususi dairede yaptıkları bir sohbette, Hizmet’te idareci olarak görev alan bazı insanların çok küçük şeylere takılabildiğini ve bunlar yüzünden kavga edebildiklerini ifade ettikten sonra, “Benim yerim neresi?” diyen bu idarecilere hitaben şunları söylemektedirler: “A birader, bunca lütuflar karşısında, senin yerin kuyunun dibi olsun… Çekil geriye başkası yapsın ne olacak… Bunu kendimiz de yapabiliriz. Yani bir prensip koyarız, kırk yaşına gelen herkes kenara çekilecek, inziva yapacak, arkadan gelen gençlere yaptıracağız bu işi diyebiliriz. Olur biter mesele, ama niçin bilgi birikimi ve tecrübe birikimi olan bu insanlar küçük meselelerin kavgasını veriyorlar. Önde mi olacağım, arkada mı olacağım, benim yerim neresi, ben neciyim burada, canım ağa ol paşa ol kalk helayı temizle ne olur yani “demektedirler. Bunlara çok üzüldüğünden bahsederek “Bunlar yakışıksız, önemsiz ama duymadığım gün de yok, rahatsız oluyorum”

Gönüllü bir hareket olmasına, adanmışlık ve beklentisizlik en önemli vasıfları olmasına rağmen, kırk yaş veya üstündeki idarecilerde görülmeye başlayan bazı problemlerden bahsedilmektedir. Çözüm olarak kırk yaş üstündekilerin kenara çekilmelerinin bir seçenek olduğu, ama bu insanların sahip oldukları tecrübe ve birikimlerinin önemli olmasına binaen, böyle bir yola başvurulmak istenmediği de ifade edilmektedir.

Sohbet şöyle devam etmektedir: “İlla ben olacağım burada, benim dediğim olacak. Bunlar yakışıksız şeyler. Allah (CC) alır elimizden. Çok ağırıma gidiyor çok. Her defasında keşke ölseydim diyorum. Elli sene temsil de etmiş olsan, şimdi de temsilden tenezzül et, in aşağıya. Ne olur Allah aşkına! Halid bin Velid (RA) gibi elinin altındakinin emrine gir, hizmet et. Ne olur yani Allah aşkına. Böyle “” Yerim nedirin” kavgası veriliyor. “

Hizmette idarecilik yapan insanların her zaman bu vazifeyi bırakmaya ve elinin altındakilerin emrine girmeye hazır olmaları gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Sohbetin devamında, yöneticiliğin sürekli devam etmemesi ve dolayısıyla bir meslek olarak görülmemesi, bir yük olarak düşünülmesi ve fırsatlar oluşur oluşmaz bu konumları bırakmak ve kaçmak gerektiği hususunda tahşidât yapılmaktadır. 

“Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.” (Hz. Ebû Bekir (RA))

Hocaefendi “Müflis, Riyâset Hırsı ve İstiğna” başlıklı Herkül Nağme’de meseleyi şu şekilde ele almaktadırlar: “Bir makam ve mansıp, onu isteyip delicesine peşinden koşan kimselere verilmemelidir. Çünkü makam talep eden kimsede hırs var demektir. Hırs ise, istediğini elde etmek için insanı bazı hakikatleri feda etmeye sürükleyebilir. Onun için, bir yere yükselme, bir mevkî ihraz etme ve bir makam sahibi olma gibi tutkular, insanları çok defa bazı hakikatleri görmekten alıkoyar…

Layık olmadığı halde bir makamı tutmak veya bir mevkîyi işgal etmek de ahirette iflas ve kayıp sebeplerinden biridir. Bir köy muhtarlığından devlet başkanlığına kadar her makamın kendi çapında sorumlulukları vardır ve bir idareci raiyyetindeki herkesin haklarını ödemeden o iflas ve kayıptan kurtulamaz…

Hazreti Sıddîk, halife seçildikten üç gün sonra kürsüye çıkmış ve “Ey insanlar! Hilafeti kabul edişim, sizi yönetmeye aşırı istekli olmamdan değildi; bozgunculuktan ve ihtilaflardan korkmuştum. Şimdi ise, işi size bırakıyorum, istediğinizi başınıza getirebilirsiniz!” diye hitap etmişti…

Unutulmamalıdır ki, hırsla seçilme sevdasına tutulan ve “İlla ben olayım” diyen insanlar arasında hata etmeyen tek bir fert gösterilemez. Buna karşılık, “Bu işe ehil birisi olsun da, kim olursa olsun.” diyen insanlar arasında hata eden insan sayısı azdır. Nitekim Allah Rasûlü (SAV) Abdurrahman b. Semüre’ye (RA) hitaben, “Ey Abdurrahman! Baş olmayı isteme; eğer isteğin üzerine o görev sana verilirse, onunla başbaşa bırakılırsın. Şâyet sen istemeden sana verilirse, o işte ilâhî yardım görürsün.” demişti.” 

Hz. Ömer (RA) “Kendi yerine halifeliğe oğlun Abdullah’ı düşünmez misin?” sorusunu “Bir aileden bir kurban yeter” diye cevaplayarak yöneticilikten kaçınılması gerektiğine, Hz. Ali (RA) ise atların binilerek yöneticilikten kurtulmak için çok iyi bir vasıta olduklarına dikkat çekmişlerdir.  

Herkes ayrılıp gideceği günü düşünmeli…

Yukarıda zikredilen sohbette de, Hocaefendi bunun böyle olması gerektiğini ifade etmektedirler: “Benim burada çektiğim çile bitmedi mi daha, benim yerime bu arkadaşı koysanız, o götürse olmaz mı? denmeli. Allah aşkına, peygamberinin hatırına, inanıyorlarsa Kur’an hatırına bu anlayışa kilitlensinler biraz, benim çilem bitmedi mi, şu beldenin başına bir başkasını getirsinler, ben geri çekileyim desinler. Sanki anahtarı elinde bulundurmak, sanki orada son söz sahibi olmak çok önemli bir şeymiş gibi, Allah katında önemli bir şeymiş gibi, rıza ağırlığında bir şeymiş gibi, o giderse rıza da gider gibi. Çok yanlış. Bağışlarsanız çok çocuksu şeyler, çocuklar yapar böyle. 

Allah aşkına herkes ayrılıp gideceği günü düşünmeli, Naci Bey ayrılıp gideceği günü düşünmeli, Erdoğan Bey ayrılıp gideceği günü düşünmeli, çilem ne zaman doluyor benim. Ben buradan ayrılayım başkası gelsin, bu işi yapsın da benim sorumluluğum biraz daralsın yani… Niçin bu has dairede bu ihlasa müesses bir dairede arkadaşlar bu kadar bencil olabiliyorlar?” 

Hocaefendi “Susadığımız Soluklar” başlıklı Kırık Testi’de ise olması gerekeni şöyle ifade etmektedirler: “Ve hiç olmazsa bir Katon gibi, kendi insanına karşı, mükellefiyetlerini yerine getirdikten sonra, makamdan, mansıptan sıyrılarak bir kenara çekilip, ikinci bir sorumluluk ve vazife ânını beklesin! Bu kutlular dünyasının ilk hakikat erleri, kendilerine emaret teklif edilince kaçmışlar. Ve yüklenme mecburiyetinde kalınca da, tekrar ber tekrar kendilerini azletmiş ve başka istidat ve liyakatlilerin iş başına geçmesini istemişlerdi…”

Tabi ki, burada hizmet etmeyi bırakmak manası kastedilmemekte, idari işlerden kaçınmak gerektiği, ama hizmet ile alakalı herhangi bir vazife terettüp ettiğinde ise o işleri yapmanın bir vecibe olduğu ifade edilmektedir. Hazreti Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbûiyete, tâbiiyyeti tercih edip, imamet ve öncülük işinde başkalarını rahatsız edecek şekilde önde görünmeme” hizmet insanlarının bir düsturu haline gelmelidir.

Kendini vazgeçilmez olarak görmek hastalığı…  

Hocaefendi, zikredilen hastalıklara binaen, bir dönemin saf temiz ve birbiriyle uyum içinde çalışan insanlarına lütfedilen bu konumların geri alınabileceğini ve o zaman neden bu bizden alındığını anlamadan oturup ahu vah edeceğimizi ifade ettikten sonra, arızaların sebebi olarak herkesin kendisini görmesi gerektiğini söyleyerek sohbete devam etmektedirler: 

“Oysaki bizden kaynaklanıyordur. Yani daha mahviyet içinde, daha işi aşağıdan alarak yürüseler arıza olmayacak o zaman, herkes bağırarak konuşuyor. Ben arkadaşların birbirlerine olan tavırlarında sertliklerinde hakperestlik adına bir şey görmüyorum, katiyen hakperestlik değil. Sadece neden benim lafımın üstüne, benim sözümün üstüne söz geldi meselesi var. Kaldı ki hani bir yerde gerçekten karşı taraf haksız bile olsa, sükût etmekle hiçbir şey kaybetmeyiz. Mü’min insaflıdır, zamanla insafa bağlı o düşünce neyse ortaya çıkacaktır ve o zaman o düşünceden vazgeçeriz”.

Sohbetin devamında ayrıca, en büyük bir problemin vazife alan insanların kendilerini vazgeçilmez görmeleri olduğu dile getirilmektedir: “Rükün gibi, kendinizi rükün gibi görüyorsunuz, size aşağıdan itiraz yapılsın istemiyorsunuz. Yanlış bence. Büyüklüğün emaresi kendini küçük görmektir. Küçüklerde küçüklüğün emaresi büyük görünmektir. Küçük göründükçe Allah yükseltir insanı. Kendini öyle zirvelerde gördükçe küçülür, büyüyemez hiçbir zaman. Allah İndinde zaten büyüklüğü kaybeder. Arkadaşların nazarında da istiskal edilir. 

Allah istihdam etmiş. Getirmiş koymuş buraya. Bunun hatırına her şey yapılır gibi geliyor bana. Burada ilelebet bizi bir yerlerde temizliğe mahkûm etse değer. Hatta kariyerleriniz vardır, uzmanlıklarınız vardır. İlelebet bu uzmanlığınızın dışında bir istihdam söz konusu olsa bile değer bu iş için, ona (bir akademisyen için) diyelim “eğer elinden geliyorsa bir kısım besteler yap” dense bence hiç tereddüt etmeden gelmeli yapmalı, çok rahatlıkla bu işi arkadan gelen yetişmiş olanlar yapsın demeli…  

Büyüklük kendimizi küçük göstermekle desteklenmeli, büyüklük tevazu, mahviyet ve hacâlet halinde olmalı. Bununla beslenmeli, yoksa Allah’ın lütufları bizim büyüklüğümüzden kaynaklanmış gibi gösterilirse, Allah bizi bizimle baş başa bırakır ve mahvederiz.  Bizden bize mahcup edecek şeylerden başka bir şey gelmez. Bu sözü değişik bir üslupla Üstad ifade eder. Allah bizi bize bırakmasın. Günde yüz defa deseniz az olur. Allah bizi bize bırakmasın. Batırırız bu işi.”

[Prof. Dr. Osman Şahin] 9.10.2020 [Samanyolu Haber]

Allah niçin insanları engelli yaratıyor? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Rabbimizi hep merhametli olarak biliyoruz. Ancak Allah, neden eli, kolu, gözü ya da kulağı olmayan özürlü insanlar yaratıyor? Sağlıklı insanlara ibret olsun diye mi? O zaman engelli insanların suçu ne? Şayet bu bir İmtihan ise neden sağlıklı insanlarla eşit şartlarda başlamıyorlar sınava? Mesela ayakları olmayan birine, “Ayakların olsaydı günah olan yerlere gidecektin, Allah bu sayede seni engelledi” gibi iyi niyetli bir açıklama getirebilirsiniz. Peki bu cevaba karşılık o, “Belki engelli yaratmasaydı da gitmeyecektim!” demez miydi?” (Merve Ş.)

Çok sorulan sorulardan birisi bu. Soruya şimdiye kadar kıymetli hocalarımızın verdiği bazı cevaplar var. Biz müsaadenizle biraz geniş bir çerçeveden bakarak sorunuzu cevaplandırmaya çalışalım Merve Hanım.

Her şeyden önce aslında engel, insan olmanın bir getirisidir. “Eminim nasıl yani?” diyeceksiniz.

Şöyle ki, insan varsa engel de vardır. Yani insanlıktan beklenen neticelerin ortaya çıkması engellerin varlığını gerektirir. İnsandaki potansiyelin şekillenmesi ve enerji olarak ortaya çıkması engellerden beslenmenin neticesiyledir. 

Nasıl ki midemiz için yeme ve içmeye ihtiyacımız var. Aynen bunun gibi insana layık güzel ahlâkın ortaya çıkması ve kabiliyetlerinin fiiliyata aksetmesi ancak engellerin devrede olması ile mümkün.

Daha dünyaya geldiği zamanda bile aslında herkes bir bakıma engelli değil mi? Mesela cehalet ve ihtiyaçları yerine göre insan için en önemli engel olurken cehalet onu ilim sahibi yapmaya, ihtiyaçları ise gelişmesine vesile olarak hayatına lazım olacak materyalleri bulmasına vesile olur. 

Zenginlik insan için bir engeldir, belki o zenginlik insanı Allah’a yaklaştırmaya mani olacaktır. Halbuki zenginlik, insanlar yardımcı olarak Allah’a yaklaşmak için o insana emaneten verilmiştir. Çünkü o zenginliği oluşturan değerlerin hiç birinin elinde kalması kendi elinde değildir. 

Bir deprem, bir kriz, bir yangın veya bir soygun ile övündüğü zenginliği uçup gidebilir. Bunlar olmasa bile kendi onları en sonunda bu dünyaya bırakıp gider. O halde çoğu insanlara göre gıpta edilen zenginlik insanı Allah’a ulaştırmaya mani oluyorsa en büyük engel olmuş olur. 

“Ey iman edenler! Bilin ki şirki karakter hâline getiren herkes baştan ayağa (manen) pistir.” (Tevbe sûresi, 9/28) ifadesiyle Allah’tan uzaklaştıran her şey insanı bu sınıfa dâhil edeceğinden engellerin en büyüğüne takılıp kalınmış olunur.

Yine mesela sağlık bir nimettir. Ama bunu ibadet ve taatte kullanmayıp sefahat ve sapkınlıklarda kullanılır ise cennete ulaşmakta en büyük engel olur. Bir kısım insanlardaki sağlık onlar için daimi hastalıkları kazandıracak bir engel olurken, bazılarındaki hastalık halleri ise onları ebedî sağlıklı yaşamaya ulaştıracak bir sıçrama taşı olur.

Çocuk sahibi olmak dünyanın en güzel nimetlerinden birisidir. İnsanın kalbinin meyvesidir. Ancak aynı zaman da bu da bir engeldir. Onunla gururlanıp şeytanî bir sıfatla mı sıfatlanmak gerekir, yoksa o masumu emanet olarak düşünüp onu da dinine ve memleketine faydalı biri haline mi getirmeye çalışmak gerekir?

Misalleri çoğaltmak mümkün. 

Bunun içindir ki nail olduğumuz bu gibi nimetlerin aynı zamanda bir engel olduğu şu âyetlerle nazara veriliyor: 

“Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfât ise Allah'ın yanındadır.” (Teğabun sûresi, 64/15)

“Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim.” (Kehf sûresi, 18/7)

Hasılı, insan demek engellerle beraber şu dünyayı geçiren varlık demektir. O halde insanlığın ortaya çıkması ve ebedî hayattaki performansının kalitesinin şekillenmesi, bu dünyada karşılaştığı engellerin sıklığı ve çetinliği ile doğru orantılıdır. İnsanın her anı yerine göre bir imtihan seçeneği ile engellenmiştir. 

Haftaya kaldığımız yerden devam edelim...

[Dr. Ali Demirel] 9.10.2020 [Samanyolu Haber]