Erdoğan’ın aktif sabır ve pasif direnişe karşı şansı var mı? [Akif Umut Avaz]

Zalim bir diktatörün ve ahlaksız payandalarının elinde Türkiye inim inim inliyor. Zulüm her yerde. Yüz binlerce masum insan işsiz-aşsız, evsiz-barksız bırakıldı. 50 binden fazlası hapse atıldı. Malları, mülkleri gasp edildi. Bebekler ve çocuklar, hayatta olan analarından, babalarından mahrum bırakıldı. Akılalmaz ahlaksızlıktaki işkenceler aldı başını gitti. Şimdilerde ise despot Erdoğan ağzını her açtığında kelle uçurmaktan bahsediyor. Zulümlerine zulüm katmak istiyor. Mafya, çete, gazeteci, ilahiyatçı kılığına girmiş ahlaksız yardakçıları da katliam güzellemeleri yapmakta birbirleriyle yarışıyor.

Hedefe konulan on binler uydurulan deli saçması suçlamalarla her gün tek tek evlerinden alınıyor. İşkenceler, hakaretler, tacizler altında zindanlara atılıyor. Arsızlıklarını, hırsızlıklarını, rüşvetçiliklerini yüzlerine vuran bir gruba kinlerini kuşanıp ülkenin en eğitimli, en donanımlı, en ahlaklı kesimlerini gök ekinler gibi biçiyorlar. Uydurdukları safsatalarla, şehir efsaneleri ve kof kahramanlıklarla toplumun gözünü boyayıp ülkeyi çoktan bir Haramistan’a çevirdiler bile. Şimdilerde adım adım Harabistan’a doğru sürüklüyorlar.

GÜCÜN VE ZULMÜN ZİRVESİNDEKİ ERDOĞAN’IN ÇARESİZLİĞİ

Size belki çok tuhaf gelecek ama mesnedsiz iddia ve suçlamalarla yüz binlerce insanı hedef alan en şedid zulümlerin hakkını veren Erdoğan ve aveneleri güç sarhoşluğunun zirvesindelerken bile muazzam bir çaresizliği yaşıyor. Kendi haksızlıklarını esasen en iyi kendileri biliyor. Bu yüzden pörsümüş vicdanlarına rağmen bir türlü huzur yüzü göremiyorlar. Hele hele insanlık dışı her türlü baskı ve zulümlerine rağmen, dört elle sarıldıkları sabırlarını silah gibi kuşanıp zalime asla boyun eğmeyen yüz binlerin dirayeti karşısında çıldırıyorlar. Çaresiz kalıyorlar.

Kaderlerine despotların çöreklendiği birçok ülkede kriminalize edilen pek çok sosyal hareket, zulümler karşısında çaresiz bırakılıp şiddete yönlendirilip marjinalize edilerek hızla yok edilebildiği halde, Erdoğan’ın Hizmet Hareketi’ne karşı da devreye soktuğu bu yöntem, bir türlü arzuladıkları sonucu vermedi. Tüm haksızlıklara, hukuksuzluklara, taciz, işkence ve zulümlere rağmen milyonlarca takipçisi olan Hizmet Hareketi’nden bugüne kadar şiddet eğilimi gösteren tek bir kişi olmadı. Sadece bu durum bile, Hizmet Hareketi’ni karalama amaçlı tedavüle sokulan “terör” yaftasının alçakça bir iftiradan ibaret olduğunu tüm dünyaya ispatlamaya yetiyor.

DÖNEN DÖNSÜN BEN DÖNMEZEM YOLUMDAN

Yüz binlerce insan tarihin gördüğü en büyük zulüm, haksızlık ve hukuksuzluklardan birine maruz kalmış olmalarına rağmen, kendi haklarını korumak için dahi olsa, herhangi bir hukuksuzluğa ve şiddete meyletmedikleri gibi doğru bildikleri yoldan da dönmüyorlar. Adeta hal diliyle her biri bir dil kesilip Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi diyorlar: “Kadılar müftüler fetva yazarsa / İşte kemend, işte boynum asarsa / İşte hançer, işte kellem keserse / Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan…”

Erdoğan’ın tahakkümü altında hukuksuz adi bir suç şebekesine dönen ceberut devletin zulümleri karşısında özünü yitirmeyerek kendisi kalmayı başaran, bütün bu olumsuzluklara rağmen vakarını ve şahsiyetini koruyan Hizmet Hareketi gönüllüleri pasif direniş kültürü için de yeni bir model oluşturuyorlar. Maruz kaldıkları onca zulme, işkenceye, tacize, haksızlığa, hukuksuzluğa rağmen ne şiddete meylediyorlar ne kırıyor, döküyorlar ne de zalime boyun eğiyorlar. Öyle ki, bu eşsiz sabır ve dirençleriyle, şayet görseydi, pasif direniş ve sivil itaatsizlik fikrinin babası Henry David Thoreau’ya bile ilham verebilirlerdi.

Thoreau’nun ‘Sivil İtaatsizlik’ makalesi ile dolaşıma giren bu kavrama, özellikle pratiğe aktarma yöntemleri açısından, Mahatma Gandhi, Rosa Parks, Martin Luther King, Paul Lafargue’nin de büyük katkıları olmuştur. Tüm bu önemli figürlerin fikir ve eylemlerinden etkilenen pasif direniş, aleni, şiddetsiz, vicdani, fakat aynı zamanda siyasi olan eylemler olarak tanımlanır. Sivil itaatsizlik ise “hukuk devleti fikrinin içerdiği üstün değerler uğruna kamuya açık ve (cari) yasaya aykırı olarak gerçekleştirilen, üçüncü kişilerin hakkını çiğnemeyen barışçıl bir protesto eylemidir.”

SABRIN OLABİLDİĞİNCE GÜÇLÜ VE ALABİLDİĞİNCE AKTİF HALİ

Her ne kadar kendisi öyle adlandırmasa da Fethullah Gülen Hocaefendi’nin anlayışına göre ise pasif direniş, sabrın olabildiğince güçlü ve alabildiğine aktif halidir. Gülen, “Bela ve musibetlere maruz kalındığı zaman da yine dişi sıkıp sabretmek ve şikâyette bulunmamak esastır. Şu kadar var ki, biz sabra bir mülahaza ve bir sıfat ilave ediyor, ‘aktif sabır’ diyoruz. Bela ve musibete maruz kalındığı zaman da durağanlığa girmemeyi önemli görüyoruz. Çünkü durağanlığa girmek, fiziğin temel kanununa göre dökülmek ve sağa-sola saçılmak demektir… Saldırılar, tecavüzler, iftiralar, tezvirler, tehcirler, tehditler karşısında dişinizi sıkıp sabretmelisiniz, fakat bu sabrınız aktif şekilde olmalı. Mutlaka alternatif yollar/yöntemler oluşturmalı ve inandığınız yolda yürümeye devam etmelisiniz. Şayet zorluklar karşısında tamamen durursanız telafi edemeyeceğiniz zayiatla karşı karşıya kalırsınız.”

Gelmiş geçmiş tüm gerçek ve samimi barış insanları gibi Fethullah Gülen Hocaefendi de, amaçlara ve maslahatlara erişme yolunda şiddet ve savaşı dışlayanlar arasında yerini almaktadır. Aslında aklın yolu da buradan geçmektedir. Sadece barış insanlarının değil, binlerce yıllık insanlık tarihinin savaş üzerine en fazla kafa yormuş meşhur stratejistlerinin söylediklerinin de bundan bir farkı yoktur. Mesela, Prusyalı Carl von Clausewitz “Savaş Üzerine” isimli strateji kitabında “savaş, siyasetin ve diplomasinin bir devamıdır” diyerek savaşın ancak barışçıl yolların, siyaset ve diplomasinin acziyetinin bir ifadesi ve sonucu olduğunu dile getirmektedir.

2500 yıl önce yaşamış Çinli komutan Sun Tzu da “Savaş Sanatı” isimli efsanevi kitabında “Gerçek zafer, savaşmadan kazanılan zaferdir. Gerçek önder savaşmadan kazanan önderdir,” der.

KELEBEK HAYATLARINA RAZI OLUP ZALİME BOYUN EĞMEMEK

Hırsızlık ve yolsuzlukta suç üstü yakalanıp, suçlarını örtmek için kendi halkından insanlara karşı doğrudan savaş dâhil her şeyi göze alanları istisna tutacak olursak, Adolf Hitler gibi gücü kutsayan bazı sosyal Darvinistler dışında, aklı başında olup da savaşı yücelten kimseye rastlayamazsınız. Çünkü, Benjamin Franklin’in dediği gibi “iyi bir savaş, kötü bir barış hiç olmamıştır.”

Buradaki “savaş” kelimeleri yerine rahatlıkla “şiddet” kelimesini de koyabiliriz. Savaş ya da şiddet fark etmeksizin, bu noktada, “savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir” diyen İngiliz düşünür Bertrand Russell’a hak vermemek imkânsızdır.

Pasif direniş ve aktif sabır hele hele kelebek hayatları yaşamayı göze alanlar tarafından deruhte ediliyorsa çok daha kıymetlidir… Aklını, izanını, insanlığını ve vicdanını tamamen yitirmiş ahlaksız muktedirlerin tahakkümü ve zulmü altında ülkenin inim inim inlediği bir devir, bir sonraki sabahlarından emin olmaksızın olup biten haksızlıklara, hukuksuzluklara, baskılara ve katliamlara karşı sesini yükseltebilme cesaretini gösterebilenlerin yıldızlaştığı bir devirdir de.

İnsanlık için kendilerini fedayı göze alan bu insanlar biliyorlar ki, haksızlıklara karşı çıkma cesaretini gösterenlerin, Erdoğan dikta rejiminin keyfi direktifleriyle, alakaları olmayan ve aslında hiç olmayan müphem suçlarla suçlanmaları bir an meselesidir. Tabii sonra gelsin polis baskınları, gözaltılar, tutuklamalar ve hormonlu, botokslu, elma yanaklı mafya bozuntularının alçakça tehditlerine muhatap olmalar.

PEKİ, BUNA DEĞMEZ Mİ?

Ahlaksız zulüm devirlerinde “yolsuzluk yapmayın, hırsızlık etmeyin, rüşvet almayın, tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan kamu malını talan etmeyin; görgüsüz bir lüks, arsız bir şatafat ve şirret bir debdebe için yoksul halkın vergilerini çarçur etmeyin; insanların helal mülklerine ahlaksızca çökmeyin; insanların alınterlerinin semerelerini istilacı yamyamlar gibi gasp etmeyin; sizin gibi düşünmeyen, izzetsiz alkışlara tenezzül etmeyerek zulmünüze ortak olmayan ve size yalakalığı onurlarına yediremeyen dürüst ve onurlu insanları ekmeklerinden ve özgürlüklerinden mahrum bırakmayın; hakkın, hukukun sesi özgür medyayı ahlaksız yöntemlerle yok etmeyin; onurlu gazetecileri, izzetli aydınları ve akademisyenleri ölümle ya da keyfi hapis cezalarıyla tehdit etmeyin, zindanlarda süründürmeyin; dinen günah, ahlaken ayıp, kanunen suç olan yüz kızartıcı pis işler yaparken suçüstü yakalandığınız için başkalarına olan haksız kininizden dolayı hayırsever insanlara zulmetmeyin; ahlaksız bir ikiyüzlülükle yalan söylemeyin; masum insanlara büyük bir utanmazlıkla iftiralar atmayın; şeytanı kıskandıracak rezil planlarla cadı avları yapmayın!..” diyebilme cesareti gösterebilmek, kelebek hayatları yaşamayı göze almayı gerektirse bile, değmez mi?

Hele hele Brezilyalı aktivist ve siyasetçi Prof. Dr. Cristovam Buarque’nin “Tepki Ver! (Reaja!)” adlı küçük risalesinde ifade ettiklerine benzer şekilde, bugün Türkiye’de yaşanan haksızlıklar, hukuksuzluklar, zulümler ve ölümler iyice geç olmadan hep birlikte ayağa kalkmayı, olabildiğince gür bir sedayla güçlü bir tepki vermeyi gerektirdiği bir dönemde.

ZALİMDEN, ZULÜMDEN DAHA BETER ŞEY, ZALİME, ZULME ALIŞMAKTIR!

Öyleyse biz de Buarque gibi “Alışma” diye başlayıp Erdoğan dikta ve zulmüne “Tepki ver!” çağrımıza şöyle devam edebiliriz: Ruhlarımızı ele geçirmeye çalışan sapkın ve yozlaşmış bir devirde yaşama alışkınlığına tepki ver. Unutma ki, bütün kötülüklerden daha beter olan şey, bu kötülüklere alışmaktır; buna tepki ver! Çünkü, alışmak ölmektir. Siyasetteki, profesyonel ya da kişisel ilişkilerdeki yozlaşmaya tepki ver!.. Alışma… İşkenceci bile işine öylesine alışır ki artık eyleminin ahlaksızlığını fark etmez olur. Suçu kendi elleriyle işlemediği için işin içinden sıyrılanların mazeretini asla kabul etme. Tepki ver!

Erdoğan rejimi altındaki Türkiye’de olduğu gibi sanığın kimliğine ya da muktedirlere yakınlığına veya uzaklığına göre yozlaşmış yargının farklı işleyişine boyun eğme. Yargının muktedirlerin elinde muhaliflerine azap çektirmekte kullandıkları bir çivili gürze dönüşmesine müsaade etme! Ayağa kalk, sesini yükselt ve tepki ver! Mağduriyetlerden bahsetmeyi ve hatta ağlamayı öğren, utanma! Ama dikkat et, ağladığın ve bahsettiğin sadece kendi mağduriyetlerinden ibaret olmasın. Başkalarının acılarına da ağlamayı, onların acılarından da içtenlikle bahsetmeyi öğren. Empati kur, tepki ver!

BİLE BİLE DİLSİZ ŞEYTAN OLMA!

Halkın verdiği yetki ve otoriteyi şahsi menfaatleri için istismar edenlerin ahlaksızlığına ve yozlaşmışlığına razı olma, tepki ver! Hırsızlıklarla, yolsuzluklarla, rüşvetlerle, talanlarla, gasplarla pervasız ve utanmaz haramiler gibi göz göre göre senden çaldıklarının sadece senin hakkın değil, çocuklarının da hakkı olduğunu asla unutma, tepki ver! Yaptıkları hırsızlık, yolsuzluk, hukuksuzluklarıyla suça battıkça yalandan, iftiradan, tehditten, şantajdan, baskıdan ve zulümden medet uman yozlaşmış muktedirlere alışarak sakın ola ki sen de yozlaşma. Haksızlıklar karşısında susma. Bile bile bir dilsiz şeytan olma.

Hangi taraftan gelirse gelsin, hangi amaç uğruna olursa olsun terörizme, gayr-i meşru ve orantısız şiddete tepki ver! Gerçek terör örgütlerinin terörizmi kadar Erdoğan rejiminin ve AKP hükümetinin terörizmine de sessiz kalma! Özünde şiddetin her türlüsüne tepki ver.

Yoz muktedirlerin tüm zulümlerine ve soğukkanlılıkla gerçekleştirilen katliamlara rağmen ortalığı kaplayan tiksindirici sessizliğe de, çekinme, tepki ver! Ülkenin tarihine ve bugününe ait yüz kızartıcı gerçeklerin saklanmasına seyirci kalma. Acıların paylaşımında bile yapılan ikiyüzlü ayrımcılıklara tepki ver! Bilim yerine yardakçılığı, düşünce ve ifade özgürlüğü, akademik özgürlük ve ilmin izzetini korumak yerine muktedire temennayı meziyet bilen yoz üniversitelere de tepki ver!

Özgürlüklerin kısıtlanmasına dair her türden baskılara tepki ver! Sesini yükselt, haykır! Konformistlerin kendi kendilerini aldatan sessizliğine inat daha yüksek sesle haykır! Boyun eğenlerin zavallılığına, dalkavukların ahlaksızlığına, fırsat düşkünlerinin acınası zaaflarına ve haksız menfaat peşindeki utanılası suç ortaklarına dayanarak kurdukları tek adam, tek parti despotluğuna boyun eğme, tepki ver! Boyun eğen, korkan, sinen ya da menfaat karşılığı işbirliği içine giren sözde aydınların; korkutulan, satın alınan ya da düpedüz haysiyetsizleştiklerinden dolayı körleşen, böylece özgür ve bağımsız değerlendirme yapma yetisinden mahrum kalan Saray medyasının acınası ve tiksindirici işbirlikçiliğine tepki ver! “Hayır” de. Çevrendeki herkes “evet” dese bile, sen “hayır” demekten gurur duy ve duruşundan vazgeçme!

HELE BİRAZ DAHA SABIR

Yaşanan bütün olumsuzluklara, zulümlere ve zulmete rağmen sakın ha içini karartıp da karamsarlığa düşme! En fazla umutsuzluğa ve kötümserliğe tepki ver! Kendilerini acizliğe vurup tercihlerini kayıtsızlıktan yana yapanların nihilizmine sen de teslim olma! Her ne kadar şartlar gereği iyimserlikten daha akla yatkın gibi görünse de, kötümserliğin seni ele geçirmesine asla izin verme! Sakın zulme ve baskıya boyun eğme, insanca ayağa kalk, onurunla diren, cesaretle sesini yükselt ve medeni bir şekilde tepki ver! Ama susma!

Mahatma Gandi, “Doğrulukla Olan Deneyimlerimin Öyküsü” adlı kitabında şöyle der: “Umutsuzluğa düştüğümde tarih boyunca doğruluk ve sevginin her zaman kazandığını hatırlarım. Tiranlar ve katiller olmuştur. Hatta bir süre yenilmez sanılmışlardır. Ancak sonunda her zaman kaybederler. Düşün bir, her zaman.”

Yoksa siz harami despot Erdoğan ile başında bulunduğu yoz, yobaz ve ahlaksız dikta rejiminin akibetinin farklı olacağını mı sanıyorsunuz? Hele biraz daha sabır!

[Akif Umut Avaz] 22.7.2017 [TR724]

Cemaat, yapı, grup, hareket ve örgüt… Ne hakkında konuştuğunu bilmeyenlerin ahkâmı [Abdullah Salih Güven]

Normali şudur: Bir kişi, bir grup, bir yapı, bir cemaat, bir tarikat, bir şirket, bir dernek, bir vakıf hakkında TV’de açık oturum düzenleyip onun/onların düşünce ve eylemleri hakkında değerlendirmelerde bulunuyorsanız, ona/onlara da söz hakkı verirsiniz. Adına tartışma dediğiniz programların üzerine oturduğu temel esas budur ve bu olmalıdır. Aksi halde “körler, sağırlar birbirini ağırlar” deyiminde olduğu gibi kendi aranızda oturur, tek taraflı yorumlar yapar, değerlendirmelerde bulunur hatta ahkâm keserseniz. Nitekim yapılan budur ve bunun ne kadar adil ne kadar objektif olduğu daha doğrusu olmadığı ve olamayacağı şu götürmez bir gerçektir.

Hele bunu yapan dini, İslam’ı, Allah’ı, Peygamber’i ağızlarından düşürmeyen kişiler olursa, ağızlarını açtıklarında şu ayette, bu hadiste deyip adaletten, haktan dem vuran kişilerse  böyle bir beklenti içinde bulunmamız gayet tabiidir. En basitinden Kur’an’da Firavun’un Hz. Musa’ya tanıdığı kendini ifade ve/ya müdafaa etme hakkını bu hocalarımızın(!) biliyor olması gerekir. Ama heyhat! Bırakın programa o kişiyi ve sözünü etiğimiz tüzel kişiliği olan kurumlardan bir kişiyi temsilci olarak çağırmayı, telefonla bağlanmasını temin etmeyi, itiraza mahal olan ona/onlara ait düşüncelere ve eylemlere yönelik bir tek kelime ile bir atıfta bulunmuyorlar. Tabir caizse idam sehpasını kurmuşlar, davacı da, davalı da, savcı da, avukat da, hâkim de kendileri, önüne geleni aşıyor ve kesiyorlar. Onların da anlayacağı dilden acıtıcı da olsa bir teşbihte bulunup daha net konuşayım: Firavun’un Hz. Musa’ya tanıdığı hakkı bunlar onlara tanımıyorlar. Nokta.

ELEŞTİREL DÜŞÜNCE VE SORGULAYICI YAKLAŞIM MI? HAK GETİRE…

15 Temmuz’un birinci yılı münasebetiyle tahmin edildiği gibi TV’lerde birçok program yapıldı. Resmi söylemin ilk günden beri sırıtan, bir yıldır da gün yüzüne çıkan bütün açıklarını kapatma ve üstünü örtme girişimiydi bütün programlar. Gerçeklerle yüzleşmek mi? Hak getire. Hakikati bulma mı? Başka bir bahara… Eleştirel düşünce ve sorgulayıcı yaklaşım mı? Aman canım sen de! O da ne? İcat çıkarmayın Allah aşkına. Ezberlerimizi, konforumuzu bozacak şeylerle bizim karşımıza çıkmayın. Evet, genel hava buydu. Zira bunun aksine bir söylem, onların rahatını bozmak bir yana, kendilerini yarın karakolda, ardından onu açık bir sürede hapiste bulmalarına neden olabilir. Öyleyse, bana ne ayetten, hadisten! Bana ne adaletten hakkaniyetten! Bana ne zulümden mazlumdan! Bana ne cemaatten, tarikattan! Ne güzel söylemiş atalarımız: “Bana dokunmayan yıl bin yıl yaşasın! Bu bozuk düzeni düzeltmek bana mı kalmış? Böyle gelmiş, böyle gider.” Ben başka türlü izah edemiyorum.

İSİMLENDİRME VE NİTELENDİRMEDE ‘KİN VE DÜŞMANLIK’ KOKUSU VAR

Neyse… İki noktaya değineceğim. Birincisi; isimlendirme ve nitelendirme. Fethullah Gülen ve yaygın söylemle onun cemaatinden bahsediyoruz. Fethullah Gülen isminin zaruri olarak zikredilmesi gerekli olan yerlerde kullandıkları isim ve nitelemeler tespit edebildiğim kadarıyla şunlar: Mesela Fethullah Gülen… 3 saat süre program boyunca bir-iki defa söyledi konuşmacılardan birisi bunu. Gözlerim yaşardı. İnsaflıymış diyecek oldum sonra vazgeçtim. Çünkü hemen akabinde ‘terör örgütü lideri’ dedi. Fetö, sapık, sahte hoca, Mesih, Mehdi ve daha neler dedi. Hocaefendi diyen hiç olmadı. Olmazdı da zaten. Böyle bir beklentim de yoktu ama son tahlilde karşınızdaki bir insan. Gıyabında ismiyle zikretmek çok mu zor Allah aşkına? Demek ki zormuş. Zor ne kelime, zorlardan zor, hatta imkânsız. Nedense aklıma Ali İmran Sûresi’nden şu ayet geliyor aklıma: “Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.”

İkincisi; benim yukarıda “yaygın söylemle cemaat” dediğim toplulukla alakalı isim ve nitelendirmeler. Son söyleyeceğim sözü şimdiden söyleyeyim; kafaları çok karışık. Bir türlü karar verememişler ve veremiyorlar. İttifak ettikleri bir şey var: O da tarikat değil. İslam tasavvuf tarihinde gördüğümüz tarikat yapılanmalarından çok farklı diyorlar. Ben de katılıyorum bu yoruma.

RASTGELE KULLANILAN KAVRAMLARLA KONUŞULABİLİR Mİ?

İttifak edemedikleri isim ve nitelendirmelere gelince, başlıkta dediğim gibi cemaat, yapı, grup, hareket, örgüt. Yapı için iki vasıf kullanıyorlar: senkretik ve eklektik. Örgüt için kullandıkları vasıf, terör. Cemaat ve grup için, dini ve sosyolojik bağlamı nazarı alıyorlar. Netice, başta da dediğim gibi karar verebilmiş değiller. Uzmanım diye ekrana çıkan, profesör unvanlı o kişilerden herhangi birinin beş dakikalık konuşmasını dinleyin, bunların hepsini kullandığını görürsünüz. En önemlisi, rastgele kullanıyorlar bunları. Mesela şöyle olsa, cemaatin tarihi sürecini ve geçirmiş olduğu safhaları bir zaman çizelgesi içinde belirleşe veya taban-tavan idare eden-edilen, gönüllü-vazifeli vs. gibi ayırımları nazara alarak kullansa, “Bu kullanımın kendi içinde oturduğu bir zemin ve dayandığı bir mantık var” diyeceğim. Bunu da diyemiyorum çünkü konuşmanın tabii akışı içinde görüyorsunuz ki kelimenin tam anlamıyla ‘rastgele’ kullanıyorlar bunları. Yandaşlık veya kin, nefret, öfke, intikam kör etmiş gözlerini. Ya da korku!

O zaman şu soruyu sorma hakkınız doğuyor ister istemez: daha adını bile dosdoğru koyamadığınız, bu kadar sathi bilgiler ve bu denli önyargılarla nasıl ahkâm kesiyorsunuz? Bu mu ilmi düşünce? Eleştirel ve sorgulayıcı yaklaşım dediğiniz bilimsel usul böyle ir şey mi? Sosyal bilimler böyle mi bir metot sunuyor size? Dini veya seküler gruplar sosyal bilimlerde bu metotla mı inceleniyor? Eğer bu sorulara cevabınız evet ise, teşekkür ederim, ben almayayım! Cevabınız hayır ise, bu ne perhiz ne lahana turşusu! Lütfen aynaya bakın! Nerede durduğunuzu görün! Daha önemlisi nereye doğru koştuğunuzu keşfedin!

Geride bir mesele daha kaldı ve bu çok daha köklü bir eleştiriyi hak ediyor. Bir sonraki yazımda inşallah.

[Abdullah Salih Güven] 22.7.2017 [TR724]

Davutoğlu’nun başbakanlıktan alınması 15 Temmuz darbesinin bir parçası mıydı? [Erman Yalaz]

15 Temmuz kontrollü darbesinin kronolojisi değişiyor, aktörleri yenileniyor. Geçtiğimiz günlerde gazeteci-yazar Ahmet Nesin’in Artı TV’deki programına konuk olan bir askerin belgeleriyle anlattığı yeni haliyle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve ekibinin darbeden 34 gün önce haberleri var. Ankara’da Terörle Mücadele Şube’de ifadesi alınan bir asker anlatıyor. Adı Hüseyin Gürler. Astsubay. Gürler’in ifadesini Nesin’in programında bir başka asker deşifre etti. Buna göre, Astsubay Gürler, darbe olacağını ya da bir girişim, plan içinde olunduğunu 34 gün önce Tabip Binbaşı Eray Serdar Yurdakul kanalıyla, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ilettik, diyor.

Tabip Binbaşı bu bilgiyi AKP’nin asker kökenli milletvekili Şirin Ünal ve Ahmet Albayrak’a bildiriyor. Ünal’ın darbe girişiminin yapıldığı gün saat 16.00’da Genelkurmay Karargâhı’na giderek Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile görüştüğü görüntüler aylar sonra ortaya çıkıyor. Bu hususu ilk deşifre eden isim darbe ile ilgili birçok yazıyı kaleme alan Müyesser Yıldız olmuştu. Esrarengiz Genelkurmay misafirinin sırlarını Astsubay Gürler’in ifadesi daha da açmış oluyor.

O GÜN GENELKURMAY’DA TOPLANANLAR

Yıldız’ın yazdığına göre, Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın Genelkurmay Çatı İddianamesinde Ünal’ın ismi vardı. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Emir Subayı Levent Türkkan ile HTS kayıtlarında görüşmesi yer almıştı Ünal’ın. Genelkurmay Özel Kalemi’nde, “Komutan’ın randevuları, telefon görüşmeleri, mektupları ve her türlü görüşme notlarının hazırlanmasını yürüten personelin başında bulunmakla görevli” olan ve darbeden sonra tutuklanan Yüzbaşı Oktay Felekoğlu ifadesinde Ünal’ın neler yaptığı detaylıca anlatılıyor.  Yüzbaşı Felekoğlu’nun ifadelerine göre, 15 Temmuz saat 09:00-12:00 arası Genelkurmay Başkanı’nın Başkanlığı’nda, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Silahlı Kuvvetler Komuta Hareket Merkezi Amiri Tuğgeneral İlhan Kırtıl, Genelkurmay Genel Sekreterinin senelik izinli olmasından dolayı Genelkurmay Genel Sekreter Vekili Tuğgeneral Ertuğrulgazi Özkürkçü, ilgili J (yani Daire) Başkanları, Özel Kalem Müdürü Albay Ramazan Gözel’in katılımıyla toplantı yapıldı. Felekoğlu, bu toplantı gizli olduğu için içeriye ilgililerden başkasının giremediğini ve bilgi sahibi olmadığını söylemiş.

AKP’Lİ ASKER MİLLETVEKİLİ KARARGAHTA NE YAPAR?

O gün bir başka konuk daha vardı. AKP Milletvekili, eski asker Şirin Ünal.  Felekoğlu şu detayları veriyordu: “Aynı gün öğleden sonra ilk önce Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Şirin Ünal, daha sonra Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak ve saat: 16:00 sıralarında MİT Müsteşarı Dr. Hakan Fidan Genelkurmay Başkanı ile görüşmeye geldiler. Ancak MİT Müsteşarı Komutanın yanında beklenenden çok uzun kaldı. MİT Müsteşarı saat 21.00’e doğru Genelkurmay Başkanı’yla yaptığı görüşmeden sonra odadan çıktı. MİT Müsteşarı odadan çıktıktan 5-10 dakika sonra koridordan bağırma sesleri geldi ve hareketlilik oldu.”

Bu bilgiler net şekilde darbenin aktörleri Hulusi Akar, Hakan Fidan, Zekai Aksakallı ekibine Kara Kuvvetleri Komutanı ile AKP’li Şirin Ünal’ı da eklememiz gerektiğini gösteriyor. Bütün bunlar ortaya çıkınca o kritik saatlerde karargahta neden bulunduğunu nasıl izah ediyor, ne diyor Ünal peki? “Eski mesai arkadaşlarımı ziyaret ettim.” Hoppala. Milletvekili olalı yıllar geçmiş. Vekil o gün eski mesai arkadaşlarını hatırlayıvermiş.

34 GÜN ÖNCEDEN GELEN İHBAR-ARDINDAN GELEN MANŞETLER

Şimdi ilk başta darbeden Cumhurbaşkanı Erdoğan, MİT ve genelkurmayın 34 gün önceden haberdar olduğu iddiasının somutlaştıran Astsubay Hüseyin Gürler’in ifadeleri daha da anlamlı hale geliyor. Gürler, 2 Eylül 2016’da ki ifadesinde aynen şöyle söylüyor: “Edindiğim tüm bilgi ve belgeleri iki yıl önce kendisi ile tanıştığım, Ankara GATA’da görev yapmakta olan Tabip Binbaşı Eray Serdar Yurdakul isimli şahıs ile de paylaştım. Bu şahıs beni Ak Parti İstanbul Milletvekili Emekli Tümgenerel Şirin ünal ile görüştürdü. Bu bilgi ve belgeleri kendisine de ilettik. Darbe yapılacağına dair bilgiyi aldıktan sonra da özellikle sayın cumhurbaşkanımıza ulaşmanın yollarını aradık. Eray Bey’in girişimleri vasıtası ile Ahmet Albayrak ile İstanbul’da yaptığımız görüşme neticesinde gerek Eray Bey’in gerekse benim hazırladığım tüm bilgi ve belgeler Sayın Cumhurbaşkanımıza 11 Haziran 2016 tarihinde İstanbul Topkapı Sarayı’nda Eray Bey tarafından arz edilmiştir.” Yani, darbe olayından Erdoğan gibi Şirin Ünal’ın da Ahmet Albayrak’ın da net haberi var.

İstanbul Topkapı Sarayı muhtemelen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çalışma ofisi olarak kullandığı Dolmabahçe’deki ofis. Havuz gazeteleriyle Yenişafak ve Star üzerinden tam da bu tarihten sonra yoğunlaşan Yüksek Askeri Şura (YAŞ), Hizmet Hareketi ile irtibatlı subay ve generallerin tasfiye edileceği haberleri tesadüf değil demek ki. Genelkurmay Başkanı Akar ile MİT Müsteşarı Fidan’ın ketumluğu Ünal ve Ahmet Albayrak için de geçerli.

HEM ASKER, HEM VEKİL HEM F..Ö MÜCADELESİ KOORDİNATÖRÜ!

Gazeteci Müyesser Yıldız ‘Asker Vekil Ünal’ın ilk başta Erdoğan tarafından mesafeli karşılandığını, Ergenekon ve Balyoz davalarındaki asker gözaltı ve tutuklanmalarında ikircikli tavır gösterdiği için asker tarafından da pek sevilmediğini yazmış. Daha önemli bilgi ise, Ünal 15 Temmuz’dan sonra Genelkurmay karargahından başlamak üzere bugün yürütülen F..Ö ile mücadelede  askerlerin temizlenmesi için koordinasyon görevi yürütüyormuş.

Erdoğan’ın 15 Temmuz’u öğrenmesiyle ilgili farklı ve çelişkili saatler vermesi Şirin Ünal’ın ziyaretiyle irtibatlı mı bilmiyoruz? Ancak artık şu çok net. Akar ya da Erdoğan’ın tek paragraflık açıklaması ile başlamadan bitirebilecekleri bir darbeye günlerce hazırlandığı, o gün bunu bilenlerin gayet aktif ilişki içinde olduğu gözüküyor.  Bu isimlerden biri de Ünal.

Sniper’lar köprülere yerleşiyor, SADAT paramiliterleri görev yerlerine gidiyor. Gece yarısı için ‘sala’ talimatları veriliyor.  Rejisör ‘motor’ diyor. Ve bir gün önceden Fidan ile buluşan Özel Kuvvetler Komutanı Zeki Aksallı’nın ekibi MİT Müsteşarının Genelkurmay Karargahı’ndan çıkışından dakikalar sonra orayı basıyor. Darbe girişimi o kadar gerçek ki, sözde darbecilerin bir numaralı hedefinde olan müsteşar, genelkurmay başkanı, cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar vs, daha önemlisi ana aktörlerden bir tanesi bile zarar görmüyor. Tereyağından kıl çekercesine işin içinden sıyrılıyorlar.

FİDAN SURİYELİ ALİMLE NE KONUŞTU?

Atlanan bir başka detayı da hatırlamak yerinde olur. O akşam Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ile görüştüğünü anlatan MİT Müsteşarı bir isimden daha bahsetmişti. Suriyeli din adamı ve rejim muhalifi Muaz El Hatip. Fidan ve çevresinin bazı gazetecilere yazdırdığı hikayeye göre, Fidan 22.27’de gelen telefonla müdahaleden ve Genelkurmayın basıldığından haberdar olmuştu. Türkiye canlı yayına geçmiş, köprüye askerler çıkalı yarım saati geçmiş. Müsteşar yeni duymuş. Buluşma şüpheli. Saatler çelişkili.  Muaz El Hatip’in Türkiye’deki Suriyeli savaşçılar üzerinde etkisi var mıydı, diye sormuyor kimse. Tıpkı SADAT paramiliterleri gibi iç savaş deneyimli Suriyeli savaşçılar da o gece İstanbul, Ankara sokaklarında mıydı? En azından Muaz El Hatip bir şahit. Fidan’ın ve ekibinin neler yaptığının şahidi.

DAVUTOĞLU’NU GÖREVDEN EL ÇEKTİRİP DÜŞÜK PROFİLE GEÇİŞ MİLAT MI?

Kontrollü darbenin soruşturulacak kısmı bu haliyle bir hayli geriye dönük şekilde genişlemiş oluyor. Aktörlerin sayısı artıyor. Fidan, Akar, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ünal ser verip sır vermiyor. Ya da bildikleri darbe oyununu adım adım 247 kişinin katledildiği, binlerce insanın yaralandığı 15 Temmuz’a evrilmesini izliyorlar. Sonradan görevden alınan, polisi yönetecek İçişleri Bakanı Efkan Ala, daha önemlisi Akar ve Fidan’ın doğrudan bağlı olduğu Başbakan Binali Yıldırım’ın olaydan haberi yok. Düşük profilli başbakan olmanın gereği soru da sormuyor Binali Yıldırım.

Acaba diyor insan, Erdoğan’ın hiçbir gerekçe sunmadan, seçimsiz şekilde Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlıktan ve AKP genel başkanlığı görevlerinden alınması da 15 Temmuz’un bir parçası mıydı? Kontrolsüz bir başbakan ile ‘kontrollü bir darbe’ zor olurdu çünkü. Davutoğlu ‘stratejik aklı’yla bu işler pek yönetilemezdi anlayacağınız.

Baksanıza kimin elin kimin cebinde belli değil.  Şirin Ünal eski mesai arkadaşlarını ziyaret ediyor. Hakan Fidan kaçırılacak diye ihbar geliyor, üstelik bir binbaşı bildiriyor. Genelkurmay Karargahı F..Ö’cü dolu. Fidan kendini alması gereken darbecilerin yanına kendi ayaklarıyla gidiyor. Cumhurbaşkanının eniştesinden önce olayları bilenler var. Aradan zaman geçtikçe 15 Temmuz’un yeni aktörlerini tanıyoruz. Bir yıl önce anlatılanlarla, bugün kamuoyuna yansıyan bilgi ve belgeleri kıyaslayın. Brezilya dizilerini aratmayacak ihanet hikayeleri de yakında çıkacaktır. Bekleyelim görelim bakalım.

[Erman Yalaz] 22.7.2017 [TR724]

Konuşur… [Bekir Salim]

Bu şiirimi kayıtlarda göremediğim için paylaşıyorum.  Zaten hâlâ güncel… Hedefim bir şahıs değil, bir zümre… İlk dörtlükte o zümreyi bir Hadis-i Şerif’le tarif ediyorum. İsteyen herkes alınabilir…

Bir zât ki, kimseye söz hakkı vermez.
Sadece konuşur, her an konuşur.
Emanete hain, kavlinde durmaz;
Konuştuğu zaman yalan konuşur. 

Kin, nefret, düşmanlık ondaki hisler…
Ruhunu intikam âteşi besler.
Karşısına çıkan herkese tıslar;
Sanki çıngıraklı yılan konuşur. 

Ona namaz deme, takati yetmez.
Yatsıyı, sabahı zaten hazzetmez.
İş lâfa gelince kelâmı bitmez;
Her gece teheccüd kılan (!) konuşur. 

Cumadan cumaya gider camiye,
Kalabalık var ya, görünsün diye,
Bir yolunu bulup çıkar kürsüye,
Bu defa milleti bölen konuşur. 

Sermayesi yalnız çamur, iftira,
Efkârı satılık, kalemi kira…
Ondan uzak durun, bulaşır zira,
Ağzından salyalar salan konuşur. 

Bilmez hitabetin usulü nedir;
Heybesinden ne var, mahsulü nedir?
Bir kul da sormaz ki, tahsili nedir?
Bu diyarda ağzı olan konuşur. 

Dolu dolu ahkâm kesenler değil,
Fırtınayım deyip esenler değil,
Ahmetler, Mehmetler, Hasanlar değil,
Aslında sinsi bir plân konuşur. 

Salim der, anlamam düğünden, toydan.
Geriye dönemem, ok çıktı yaydan.
İsim istemeyin, hepsi bir soydan;
Bir gün falan bir gün filan konuşur.

 *******

SORULU CEVAPLI ATIŞMA

Yaptığımız doğaçlama atışmaların hem kayda geçmesi hem de daha çok kişiye ulaşması için zaman zaman köşemde paylaşıyorum. Bu defa, tanımadığım, sadece telefonla görüştüğüm meçhul şair Süleyman ile yaptığım muamma tarzı bir atışmayı sunuyorum:

SÜLEYMAN:

Salim, sana birkaç sual sorayım;
Muhabbetten nefret çıksa kaç kalır?
Cevap ver ki, irfanını göreyim.
Aşk yok ise geriye ne güç kalır? 

SALİM:

Eksi kutup artı kutba yaslanır;
Aşk olmasa geriye bir hiç kalır.
Kimileri kin, nefretten beslenir.
Sanırlar ki sevenler hep aç kalır. 

SÜLEYMAN:

Biri tutar öbürüne saldırır.
O da durmaz, kılıcını kaldırır.
İkisi de hem ölür hem öldürür.
Haydi söyle, hangisinde suç kalır? 

SALİM:

İkisi de “kim vurdu” ya giderler.
Yalnızca şeytanı memnun ederler.
Bilmeyenler sonra dava güderler;
Miras diye torunlara “öç” kalır. 

SÜLEYMAN:

Süleyman der, Hak mukadder kılarsa,
İmtihan sırrıyla güneş solarsa,
Gece vakti sürüye kurt dalarsa,
O sürüde ne kadar sağ koç kalır? 

SALİM:

Salim der, bilirler elbet nasibi,
Tevekkül ederler her mümin gibi.
Hem Allah’tır o koçların sahibi,
Zannetme ki, inayeti geç kalır.

[Bekir Salim] 22.7.2017 [TR724]

Ya ne olacaktı güzel kardeşim! [Barbaros J. Kartal]

Erdoğan’ın şüphesiz en büyük başarısı kendisine muhalif olabilecek isimleri bir şekilde parti bünyesine katmış olması. Aldıkları oydan bağımsız Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş, Yalçın Topçu gibi isimleri yanına alarak, yüzde 1-2 bile olsa toplandığında bir rakam elde eden meclis dışı potansiyeli bitirdi.

MHP’yi neredeyse partisinin bir kolu haline getirmeyi başardı. HDP’nin ve Selahattin Demirtaş’ın başına gelenler malum.

CHP için de şunu yaptı: Kendi belirlediği diskurun içerisinde muhalefet yapma imkânı. Televizyonlara çıkan CHP’li vekillerin en büyük argümanı “Zamanında Cemaatle beraber yediniz bu haltları, bize Fetö’cü diyemezsiniz”… Karşılarındaki AKP’liler de pişkin bir şekilde “Biz 17-25’te uyandık, hatamızdan döndük sıra sizde” diyor. Düşünebiliyor musunuz CHP’yi Cemaatçi olmakla suçlayabiliyorlar. Bu kadar uçuk bir zeminde yürüyor tartışma. CHP kendi vekili ve laik gazetecilerin Fetö safsatası ile  içeriye alınması karşısında bile uyanamıyor.

Fethullah Gülen’in bir Endonezya gazetesine verdiği röportajda darbeyi organize edenler ile ilgili geçen bir ibare üzerine yeniden laik kesimin AKP-Cemaat hepiniz beraberdiniz tekerlemesi şiddetlenerek dolaşımda. Birgün Gazetesi’nden Erk Acarer’in kastedilen Perinçek ve ekibi diyerek bahsi geçenin ulusalcı kesim olduğunu teslim etse de laik troller için artık çok geç.

Cemaat kötü, AKP’nin ülkeyi getirdiği durum bu, böylece laik kesimin temize çıktığı ve bir özgüven patlaması yaşadığı günlerdeyiz. İşin aslının öyle olmadığını birazdan anlatacağım. Son yaşadığımız badirelerde laikliğin ne kadar önemli olduğunun ortaya çıkması ile bizim laiklerin ne kadar haklı olduğu birbirinden tamamen bağımsız şeyler.

LAİK KESİM ÖZELEŞTİRİ YAPACAK MI?

Hafızası olmayan bir milletiz. Her şeyi günlük yaşadığımız için derinlemesine analizlere denk gelmek pek nasip olmuyor. Tweet tadında her düşünce, süresi 5-10 saniye, yazdım geçti. Böyle olunca kimse de geçmişi hatırlamıyor.

AKP gibi İslamcı kökene dayanan, Milli Görüş çizgisinden gelen kişilerin kurduğu bir partinin nasıl bu kadar güçlendiğini tartışan yok. Eğer bugün “AKP’nin diktatörlükle ülkeyi yönettiğinin sorumlusu kim?” denirse herhalde en son sıraya yazılacak olan Cemaattir. Ve eğer bir özeleştiri yapılacaksa bunu ilk yapması gereken de laik kesimdir.

Çok basit ve net bir insan hakkı olan başörtüsünü, sorun haline getiren ve yıllardır çözümsüz bırakan kimdi? Çözümsüz kelimesi çok naif kaçar aileleri ile birlikte milyonlarca genç kızı eğitim ve çalışma hakkından mahrum bırakan en temel insan hakkını gasp eden vesayetinizi hiç sorguladınız mı acaba? Yaşattığınız mağduriyetlerin nasıl bir gaz birikmesine ve rövanş duygusuna yol açtığını mesela…

Asla paylaşmadığınız sermayenin bir gün kavga çıkaracağını. Esnaf ve KOBİ çizgisini geçmemesini istediğiniz Anadolu sermayesine, sizin taşeronunuz olarak çalışmaktan başka bir yol bırakmadığınızı hiç sorguladınız mı? Sizce AKP’nin bu kadar yükselmesinde hiç mi etkisi olmadı? Sonradan görmelerin, çok daha vahşi kapitalist İslamcıların oluşmasında sizin katkınız nedir acaba?

Devlet kademelerine Müslüman kimliği ile kimi aldınız? Sizin bakanlarınızın açıkça elbette kendi yandaşlarımızı alacaktık diye ayan beyan açıklamalarını eleştiren biri çıktığı mı sizin aranızdan?

TSK’da insanlar kimliklerini gizlemiş. Elbette gizleyecek. Atıyorsun çünkü adamı. Eşinden dolayı dini inancından dolayı her YAŞ’ta bir sürü insanı mağdur ederken, bu insanların başka yerde bile iş bulmasının önüne geçerken, insanların özgürlüklerine ket vururken neredeydi aklınız? Bu bastırmaların bir gün bir yerde patlayacağı belli değil miydi?

28 şubat yaşanmasa acaba İslamcı kökeni olan bir parti bu kadar büyüyebilir miydi?

ERDOĞAN’I KAHRAMAN HÂLİNE GETİREN KİMDİ?

Bunlar genel ifadeler somuta inelim.

Tayyip Erdoğan’ı hapse atan, elinden belediye başkanlığını alan sizin laikçi vesayetiniz değil miydi? Onu bir kahraman haline getiren siz değil miydiniz?

Merkez sağın ve DSP’nin baraj altına kalmasında en büyük rol oynayan 2001 ekonomik krizi laik DSP’nin liderliğindeki koalisyon zamanında yaşanmadı mı?

Erdoğan’ın milletvekili bile olamadığı bir mağduriyeti yaşatan sizin hukuk anlayışınız değil miydi.? Şimdi keşke hiç seçilemeseydi demek başka, hukuk sonuçlara göre yorumlanamaz. Velev ki öyle olsun, Erdoğan’ın yolunu açan Baykal değil miydi?

Laik Sezer’in sistemi ve hükümeti nasıl kilitlediğini unuttunuz mu? Akşam elektrikleri söndürmesine tav olduğunuz Sezer’in ülkeye kaybettirdiği zamanı biz hatırlıyoruz.

Ya eşi başörtülü diye bir kişinin cumhurbaşkanı olmaması için çıkardığınız tavşanlar. Bugün aranızda 367 garabetini savunan yok ama o gün  zihni sinir bir proje ile ülkeyi nasıl teslim aldığınız unutulmadı. Anayasa Mahkemesi’nin o zamanlar nasıl kararlar aldığı bilinmiyor mu? Koca koca komutanların kırmızı halıda sek sek oynadığı günlerden bahsediyorum.

Ya AKP’nin kapatılma davası… Sizin laik AYM Başkan Yardımcınız Aksüt’ün kameraların emirle kapatıldığı gün Kara Kuvvetleri Komutanı Başbuğ ile saatlerce ne konuştuğunu kimse bilmiyor mu sanıyorsunuz?

Laikçi Genelkurmay’ın hükümet ve Cemaat aleyhine onlarca site ve yayın organını bizzat kurduğu ve yönettiği ortaya çıkmadı mı? İçinizden biri çıkıp askerin bu işlerle ne işi var dedi mi?

27 Nisan muhtırasını yayınlayan sizin komutanlar değil miydi? Muhtıra metninde bütün inananları rencide eden ifadeleri biriniz çıkıp eleştirdi mi?

Gerçek olduğunu hepimizin bildiği ‘ıslak imza’ olayında askerin, Cemaat ve AKP’yi yok etmek için plan yaptığı ortaya çıkmadı mı? Bugün AKP’nin Cemaat için uyguladığı yöntemlerin örnekleri o planlarda yazılı değil miydi?

Yakamoz, Ayışığı, Balyoz…Bunların hiçbiri kumpas değil. Çok iyi biliyorsunuz. Balyoz’un başındaki komutan kendisi çıkıp televizyonda her şeyi kabul etmedi mi? Daha sonra yediği haltın bedelini görünce inkar etmedi mi? Biriniz çıkıp bir askeri toplantıda sivillerin gerçek isimler verilerek tutuklanacağı nasıl planlanır mı dedi? Balyoz planında yine sizin laiklerden oluşan bir kabine yok muydu?

Gülen’in ABD’deki oturumu için askerlerin yemeyi içmeyi bırakıp o zamanki bütün Pentagon-Neocon bağlantılarını kullanıp ne kadar baskı yaptığını unuttunuz mu? Şahitleri yaşıyor halbuki. Ordunun görevi midir  bu işlerle uğraşmak?

Cemaat’in AKP’yi desteklediği zamanda acaba HSYK kimin elindeydi?

AB KRİTERLERİNİ DESTEKLEMEK SUÇ MU?

Ya ne yapsaydı Cemaat kimi destekleseydi? Siz hiç Türkiye’yi ele geçirmeyi planlayan bir yapının AB’yi desteklediğini gördünüz mü? AB kriterlerine erişmeyi kendisine hedef seçer mi? Cemaatin AKP’yi desteklediği bir sır değil ki bunu büyük bir tespit gibi sunuyorsunuz. Cemaatin AKP’yi desteklediği zamanlarda kim desteklemedi? AB’nin bütün raporlarında AKP’nin performansına övgü yok mu? AİHM’in Ergenekon ile ilgili verdiği o zamanki soruşturmalara destek olarak tanımlanabilecek kararları yok mu? Sizin vesayetçi dayatmalarınız yüzünden normal zamanda bir araya gelmesi zor bütün kesimler bir araya geldi. Çünkü gerçekten darbe planlayan ve her gelen genelkurmay başkanından bunu bekleyen sizdiniz? Büyükanıt yapamadı o zaman Başbuğ yapacak diye fısır fısır konuştuğunuz günler çok uzak değil.

Şimdi AKP’nin kendisine verilen bütün desteği faşist bir diktatörlüğe çevirmesinin faturasını Cemaate yamayıp elleri yıkayıp çıkmak yok öyle. Daha önce ifade ettiğim gibi Cemaat sizin bahsettiğiniz bir yapı olsaydı şimdiye kadar bin kere AKP ile anlaşır tarihinin en ihtişamlı dönemini geçirdi. Bütün Cemaatlerin paspasa dönüştüğü bir zamanda AKP’nin karşısında yer almak Cemaat için bir onur vesilesidir.

Bizzat kendi komutanlarınızın söylediği 2-3 yıla zaten bütün komuta kademesi Cemaatten olacakmış. O kadar büyük bir yalan ki. Orduda kendi adamları olmayan herkesi yemek için ortaya attıkları bir palavra. Velev ki öyle neden bütün birikimini riske etsin de saçma sapan bir darbe ile uğraşsın Cemaat?

YOL BELLİ…

Onlarca örnek yazılabilir…

Erdoğan’ın kelimeleri ile muhalefet yaptığınız sürece bu ülkeye bir katkı sağlayamazsınız. Cumhuriyet Gazetesi “FETÖ’cü Avukatlara Baskın” diye haber yapıyor. Yahu senin avukatın FETÖ’den içeride. Tek tip elbiseyi savunuyor. Çok mu hoşuna gidecek Kadri Gürsel tulumlar içinde mahkemeye çıkınca?

Geldiğimiz nokta şudur. Kimsenin kimseye bir şeyleri dayatmadığı, evrensel insan hakları ve hukuk normları çerçevesinde herkesin eşit vatandaş olduğu bir ülke olmaktan başka savunulacak bir yol yok. Sen zamanında şunu yaptın diyecek kadar kimsenin sicili ak pak değil. Çünkü bu ülke her zaman içeriden bir düşman yaratıp onu yemeği seven bir ülke oldu. Aynen şimdi olduğu gibi. Artık bu yanlıştan dönmemiz lazım…

[Barbaros J. Kartal] 22.7.2017 [TR724]

Almanya’nın bu sefer şakası yok [Heber-Analiz: Semih Ardıç]

Die Welt’in Türkiye Temsilcisi Deniz Yücel ve yedi Alman vatandaşının ‘15 Temmuz tahkikatı’ bahanesiyle Türkiye’de tevkif edilmesi Ankara-Berlin hattında tansiyonu yükseltmişti. Almanlar, İncirlik Üssü’nden vazgeçme pahasına testiyi kıran taraf olmaktan endişe etti, bir manada alttan aldı.

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın 16 Nisan referandumundan evvel sarf ettiği ‘Nazi artığı’ hakaretine rağmen mutedil kalmaya gayret eden Alman siyasetçiler dâhi artık aynı kanaatte değil. İnsan hakları mücadelesinin önemli on ismin İstanbul Büyükada’da yaka paça gözaltına alınması, akabinde altı kişinin hapse atılmasına en mutedil isimler bile Erdoğan’a veryansın ediyor.

ALMANYA: SABRIN SONUNA GELDİK

Başbakan Angela Merkel liderliğindeki Hristiyan Birlik (CDU/CSU) partileri ile Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) sözcüleri, ‘Türkiye’ye yeteri kadar sabrettik. Sabrın da bir sınırı var’ mesajı veriyor. Koalisyon ortakları, Türkiye’de demokrasi ve insan hakları ihlallerinin sözle geçiştirilemeyecek kadar vahim safhaya geldiği kanaatini izhar etti. İhtilafların öne çıktığı koalisyon, Türkiye’ye baskı uygulanması için mutabakata vardı.

Seçimler yaklaştıkça bu tavır ana temayüle dönüşecek. Federal Almanya’da Eylül ayında parlamento seçimleri var ve Başbakan Merkel, Erdoğan’ın anti demokratik uygulamalarına etkili biçimde tavır almadığı için tenkit ediliyor.

BERLİN, ANKARA’YA ÜLTİMATOM VERDİ

Büyükada hâdisesi bir anlamda bardağı taşıran son damla oldu. Berlin’in diyaloga vurgu yapan yaklaşımının Erdoğan tarafından suiistimal edilmesine daha fazla müsamaha gösterilmeyecek. Almanya, Ankara’dan beklentilerini devletin her kademesinde daha açık ve kararlı bir dille ortaya koyacak.

Bu tavır değişikliğinin ciddi neticeleri olabilir Türkiye açısından. Merkel, Türkiye’de olup bitenlere dair ilk defa sözü eğip bükmeden konuştu. Türkiye’de hapse atılan Alman vatandaşı, insan hakları aktivisti Peter Steudtner’in tutuklama kararını sert bir dille kınadı: “Biz bu tutuklamanın net olarak tamamen haksız olduğu kanısındayız.”

Alman hükûmetinin Steudtner’in serbest kalmasını sağlamak için her nevi girişimde bulunacaklarını kaydeden Merkel, “Bizim açımızdan bu tutuklamalar suçsuz insanların zorlu bir sürece sokularak cezaevine gönderildiği bir başka olay oldu ve bu da büyük bir endişe kaynağı.” ifadelerini kullandı.

SAVUNMA PROJELERİ DONDURULDU

Alman hükûmetinin evvela Savunma Sanayii projelerini dondurması nabız yoklama olarak görülebilir. Akabinde ihale iptalleri, biten işlerde teslimatın yapılmaması gibi manevraların gelmesi an meselesi.

Alman Dışişleri’nin Ankara’ya ilk kez sert ve net bir tonla insan hakları aktivistlerinin en kısa zamanda serbest bırakılması için ültimatom vermesi Berlin’in atacağı diğer adımların yönü hakkında fikir veriyor. Almanya beklentilerini daha açık ve kararlı bir dille ortaya koyacak. Türkiye’nin taleplere cevap vermemesi, tevkif ettiği isimleri tahliye etmemesi halinde ‘ekonomik koz’ masaya sürülecek.

GABRİEL TATİLİNİ YARIDA KESTİ

Alman Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in tatilini yarıda kesip Berlin’e döndüğünü de not edelim. Erdoğan’ın gazeteci Deniz Yücel’e mukabil Almanya’ya sığınan generallerden ikisinin iade edilmesini talep etmesi Ankara’nın demokrasi gibi bir derdinin olmadığını ortaya koydu.

Alman diplomatlara göre bahse konu tevkif kararlarını ‘siyasî koz’ olarak kullanmak isteyen Erdoğan, malî müeyyideler haricinde hiçbir kararı ciddiye almayacak. Bu yüzden demokrasi, insan hakları ve basın hürriyetinde geri gidişe ‘dur’ denilmediği takdirde ekonomi alanında mali yardımların kesilmesi, yatırımların durdurulması ve seyahate getirilecek tahditler masaya konacak.

DEMOKRASİYE DÖNENE KADAR ERDOĞAN’A MÜEYYİDE

Berlin’in teferruatlı bir ekonomi dosyası hazırladığı konuşuluyor ki müeyyideler devreye girdiğinde Türkiye bu denklemin kaybedeni olacak. Müeyyideler adım adım tatbik edilecek. Müeyyideler sadece Türkiye’nin AB değerlerine sahip çıkması, hukuk devleti ve insan hakları konularında adım atması halinde müzakere edilebilecek.

Türkiye’ye karşı atılacak adımları açıklayan Alman Dışişleri Bakanı Gabriel’in şu sözleri gazetecilerin dikkatinden kaçmadı: “Hukukî güvencenin olmadığı, hatta bazı Alman şirketlerin terörle ilişkilendirildiği bir ülkeye yatırım teşvik edilemez.”

Alman hükûmeti bugünden itibaren Türkiye’ye yatırıma hazırlanan şirketlere kredi teminatı vermeyi de durduracak. Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye katılım öncesi malî desteğinin gözden geçirilmesi de diğer AB üyeleri ile müzakere edilecek. Teklifin AB’yi 2008 krizinde ipten alan Almanya tarafından getirilmesi, kararın Türkiye aleyhine olacağına işaret.

TÜRKİYE, ESKİ DOĞU ALMANYA’YA BENZEDİ!

Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın internet sayfasında her ülke hakkında ‘seyahat bilgilerine yer veriliyor. O sayfanın Türkiye bölümüne Alman vatandaşları için bir dizi uyarı ilave edildi. Gabriel’in Alman vatandaşlarının Türkiye’de hukukî gerekçeye dayanmaksızın keyfi tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını söylemesi, internette yer verilecek bir seyahat uyarısından daha fazla tesirlidir.

Kabinedeki diğer bir isim Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble, Türkiye’yi eski komünist Almanya Demokratik Cumhuriyeti (DDR) ile kıyasladı: “Eski Doğu Almanya’ya gidenler başlarına bir şey geldiği takdirde kimseden yardım bekleyemeyeceklerini biliyorlardı. Türkiye artık Alman turistler için riskli ülke haline geldi. Almanlara ‘Türkiye’ye giderseniz kendiniz sorumlu olursunuz, size hiçbir garanti veremeyiz’ demek mecburiyetinde kalırız.”

ALMAN TURİST SAYISININ AZALMASI 2 MİLYAR DOLAR KAYIP DEMEK

Yaşanan terör eylemleri ve Rusya ile yaşanan krizin etkisiyle geçen sene Türkiye’ye gelen turist sayısı 25,4 milyona düşmüş, Alman turist sayısında da bir önceki yıla göre yüzde 30’a yakın kayıp yaşanmıştı. Mamafih Almanya en fazla turist gönderen ilk üç ülke arasında yer almıştı. Berlin’in verdiği ültimatom Alman turist sayısını daha da azaltacak. Turizm gelirlerinde 2 milyar dolardan fazla kayıp olabilir.

Almanya Adalet Bakanı Heiko Maas’ın, “Türkiye’ye gidenlerin, maalesef bir hukuk devletinde tatil yapmadıkları açıktır.” sözleri, krizdeki turizmcinin en son duymak isteyeceği sözler. Başbakanlık Müsteşarı Peter Altmaier de hükûmetin Türkiye ile ilgili olarak aldığı tedbirlerin ‘kesinlikle elzem’ olduğunu vurguluyor.

Siyaset cenahındaki tavır değişikliği medyaya da aksetti. Alman haber kanalı N-tv, kısa süre öncesine kadar Galatasaray’da forma giyen futbolcu Lukas Podolski’nin de rol aldığı ve Türkiye’ye yatırım çağrısı yapan reklamı durdurdu. N-tv, seyircilerden gelen tepkiler üzerine bu kararı aldığını açıkladı.

TÜRKİYE’DE 6 BİN 800 ALMAN FİRMASI VAR

Daimler (Mercedes), Bosch, Bayer, Fraport (Antalya Havalimanı’nı işletiyor), Man, Hugo Boss, Siemens AG, BASF ve Volkswagen gibi 6 bin 800 Alman firmasının Türkiye’de yatırımları mevcut. Sadece BASF’de 8 bin kişi çalışıyor. 60 binden fazla kişiyi istihdam eden bu firmalar, Türkiye’nin ihracatını da sırtlıyor.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 36 milyar dolar. Türkiye, 2016’da Almanya pazarından 14 milyar dolar ihracat geliri elde etti. Almanya, ihracatta birinci, ithalatta ikinci sırada. Mamafih Alman ihracatçılar daha şimdiden bazı alanlarda ticaretin durduğunu söylüyor. Türkiye’nin böyle bir pazarı kaybetme lüksü var mı?

Almanya’yı sadece Almanya olarak düşünmemek lazım. Hollanda, Avusturya, İsviçre ve İsveç’in ekonomik koz bahsinde Almanya’dan yana tavır almaması sürpriz olur. Böyle bir tablonun neticeleri vahimdir. Türkiye ihracat kredisi dahi bulamayabilir. Türkiye’nin yurt dışı piyasada en kolay borç bulduğu Almanya’yı kaybetmesi Hazine’ye ağır bir fatura çıkarır.

ERDOĞAN’IN AĞZINDAN NEREDEYSE BAL DAMLAYACAK

Berlin cenahında bunlar yaşanırken Saray’ın sözcüsü İbrahim Kalın’ın, “Kimse bize parmak sallayamaz.” çıkışı sokağa verilmiş bir mesaj. Saray ve hükûmetin verdiği cevapların içi boştu. Almanya’ya cevaben konuşan Erdoğan’ın ağzından neredeyse bal damlayacaktı. Kendisinden beklenmeyecek biçimde nezaketi elden bırakmamasının sebebi değişim vesaireden değil, tamamen maddî.

“Alman dostlarımız” diye başlayan cümlelerinin satır aralarında, “Ekonomiyi lütfen bu işe karıştırmayalım” ricası var. Sanki binden fazla şirkete Papua Yeni Gine’de el konulmuş gibi ‘serbest piyasadan’, ‘mülkiyet hakkından’ ve demokrasiden bile bahsetti.

Dostlar alışverişte görsün… Oportünizmde eline kimse su dökemez.

ALMANLAR DA O HAKİKATİN FARKINDA

Demek ki Almanya’nın Erdoğan’ın anladığı lisanla konuşmaya başlaması boşuna değilmiş. Erdoğan’ın Başkanlık seçimine kadar ne yapıp edip ekonomiyi toparlamak mecburiyetinde olduğunu Almanlar da gayet iyi biliyor. Bunun içindir ki tek adam rejiminin Türkiye’nin başına ne gibi çoraplar öreceğini Erdoğan’a nazik bir dille hatırlatmaya başladılar.

Hugo Chavez’in ihtirasları uğruna petrol zengini Venezuela’yı nasıl bir siyasî ve iktisadî buhranın girdabına düşürdüğü ibretlik bir vakıa olarak karşımızda duruyor.

Almanya’nın bu sefer şakası yok. Demokrasiye dönülmemesi, hukuk devletinin ikame edilmemesi halinde bu adımların devamı gelecek.

Geri adım atsa da otoriterlikte inat etse de bu krizin kaybedeni Erdoğan olacak.

[Semih Ardıç] 22.7.2017 [TR724]