AKP hükumeti tarafından pasaportları iptal edildiği için can güvenliği ve Türkiye’ye iade edilme endişesi taşıyan Moğolistan’daki Türk öğretmenler, BM koruması eşliğinde Kanada’ya götürüldü.
BOLD ÖZEL – Moğolistan’daki Türk okullarında görev yapan 6 öğretmen ve 1 ev hanımı BM koruması eşliğinde ülkeyi terk etti. 1 Temmuz 2019’da oturumları biten ve Türkiye tarafından pasaportları iptal edilen 7 kişi, Moğolistan devleti tarafından da çıkış yasağı bulunduğu için 14 Haziran 2019’da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine (UNHCR) başvurmuş ve koruma talep etmişti.
TERÖR İÇİN DEĞİL EĞİTİM İÇİN BURADAYIZ
Empathy Schools ve Elite International School’da görev yapan öğretmenler; Hacı Ömer Ayyıldız, Fatih Avşar, Ishak İlik, Ayhan Altıntaş, Enes Uzun, Mustafa Varol ve ev hanımı Meryem Avşar “Biz öğretmeniz, terör için değil eğitim için buradayız” açıklaması yapıp Birleşmiş Milletler (BM)’den yardım istemiş, BM de onları korumasına almıştı. 1,5 ay bekletilen 7 kişi, 11 Ağustos 2019’da BM yetkilisi bir memur eşliğinde Moğolistan’dan ayrıldı.
Birleşmiş Milletler koruması eşliğinde Moğolistan’dan ayrılan öğretmenler ve aileleri.
MOĞOL DOSTLARIMIZA TEŞEKKÜR EDERİZ
Aileleriyle birlikte Kanada’ya yerleşen öğretmenler ortak bir mesaj yayınlayarak Moğolistan halkına, öğrencilerine ve kendilerine destek olan herkese teşekkür etti. Mesajda şöyle denildi:
“Bizi bu zor zamanımızda yalnız bırakmayan değerli Moğol dostlarımıza çok teşekkür ederiz. Moğolistan bizim ikinci vatanımız. Sizleri unutmayacağız. Herkesle görüşme fırsatımız olmadı, bundan dolayı tanıdığımız dost, arkadaş, öğrenci velilerimize, öğrencilerimize ve kıymetli mesai arkadaşlarımıza en iyi dileklerimizi sunuyoruz.”
MOĞOL BASINI GENİŞ YER VERDİ
Moğol basınında çok ses getiren bu olaya Moğolistan’ın popüler gazetelerinden IKON geniş yer ayırdı ve uzun yıllardır güçlü kadrosu ve kalitesiyle Moğolistan’ın eğitimine katkıda bulunan öğretmenlerle röportaj yaptı.
“Moğol çocuklarına neler öğrettiniz, Moğollardan neler öğrendiniz? Türk öğretmenler olarak kırsal alan ve şehir merkezlerinde çalıştınız. Moğol öğretmenlere göre daha kolay fark edebilmiş olabilirsiniz. Kırsal alanda okuyan çocuk ile şehir merkezinde okuyan çocuklar arasında ne gibi farklılıklar gördünüz?” sorularına matematik öğretmeni Enes Uzun şöyle cevap verdi:
“Hem şehirdeki hem de kırsal alandaki Türk okullarının aynı kalitede olması bizim için önemliydi. Bu ilkeye hep bağlı kaldık. Bütün öğretmenler her bölgede görev yaptı. Kimya öğretmeni Fatih Avşar Moğolistan’daki beş okulumuzda da öğretmenlik yaptı. İngilizce öğretmeni İshak İlik 2 yıl Ulanbatur’da, 5 yıl Bayan-Ulgii şehrinde öğretmenlik yaptı. Ben ise 7 yıl Darkhan-Uul, 4 yıl Ulan Batur’da öğretmenlik yaptım. Çocukların yanı sıra kırsal alanlarda da çok sayıda çocuk var. Kırsal kesimdeki çocukların büyük hedefleri oluyor. Bu başarıyı tetikleyen çok önemli bir faktör. Olimpiyata 15 çocuk katıldığında, 12 çocuk kırsal alandan gelenler oluyor. Aslında kentsel-kırsal eğitimi ortadan kaldırmak gerekiyor. Genellikle Moğolistanlı çocuklar kendine güveniyor.”
MASUM OLDUĞUMUZ ORTAYA ÇIKTI
“Moğolistan’dan çıkamadınız. Türkiye’ye götürülüp işkence görme, hapse atılma gibi durumlardan kurtuldunuz. Kanada’ya gidiyorsunuz, neler hissediyorsunuz?” sorusuna İngilizce öğretmeni İshak İlik ve Enes Uzun, “Moğolistan’da uzun yıllardır yaşıyoruz. Oturumlarımızın bittiği 30 Haziran 2019 bizim için korku günü oldu. Umutsuzluk, korku ve panik yaşadık. Ama hepsi geçti ve tüm sorunlar geride kaldı. En önemlisi de suçu olmayan öğretmenlerin suçsuz olduğunun anlaşılmasıydı! Bu karar resmen masum olduğumuzu doğruladı” dedi.
“Buraya geldiğimde genç bir öğretmendim, 20 yıldır Moğolistan’da yaşıyorum ve çalışıyorum” diyen kimya öğretmeni Fatih Avşar ise “Moğolistan’da harika günlerimiz geçti. Burada birçok iyi arkadaş edindik, her şeyden önemlisi bizi seven öğrencilerimiz var. Moğollar bizi hiçbir zaman terörist olarak görmedi. Zaten uluslararası örgütlerin kararları da bizim terörist olmadığımızı kanıtlıyor. Bu sorunun çözülmesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum” ifadelerini kullandı.
GEÇEN YIL BİR MÜDÜR KAÇIRILMAK İSTENMİŞTİ
Empathy Schools’un Genel Müdürü Veysel Akçay, 27 Temmuz 2018’de Türk Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından evinin önünden kaçırılmak istenmiş, fakat Moğol devletinin duruşu ve halkın büyük tepkisiyle bu kaçırılma gerçekleştirilememişti.
Ancak bununla yetinmeyen AKP hükumeti ve Moğolistan Türk Elçiliği, Türk okullarında çalışan diğer öğretmenlerin pasaportlarını iptal edip Moğolistan devletine bunu resmi bir yazıyla bildirmiş ve yaptıkları fişlemeden onur duyduklarını şöyle belirtmişti: “Türkiye Cumhuriyeti Ulanbator Büyükelçiliği Moğolistan Dışişleri Bakanlığına saygılarını sunar ve aşağıda isimleri ve pasaport numaraları kayıtlı Türk vatandaşlarının pasaportlarının iptal edilmiş olduğunu bildirmekten onur duyar.”
[Nefer Ergut] 22.8.2019 [BoldMedya.Com]
‘Beni tutuklayan hakim intihar etmek istedi, bileklerini kesti’ [Selahattin Sevi]
15 ay hapis yatan KHK'lı hakim Karanfil: Beni tutuklayan Zonguldak Sulh Ceza hakimi intihar teşebbüsünde bulundu. Benim alt katımda oturuyordu. Tutukladıkları insanların eşleri ve çocuklarının ağlamalarına şahit olunca psikolojisi kaldırmadı, bileklerini kesti...'
II. BÖLÜM
KHK ile ihraç edildikten sonra 15 ay hapis yatan hakim Kemal Karanfil, 15 Temmuz sonrasında kendisi hakkında tutuklama kararı veren hakimin intihar teşebbüsünde bulunduğunu tutukladıkları insanların eşleri ile karşılaşıp çocuklarının ağlamalarına şahit olunca psikolojisinin bozulduğunu ve bileklerini kesmeye kalktığını söyledi.
Kemal Karanfil, 15 Temmuz sonrası yaşadıklarını Kronos’a anlattı.
Kendisi ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü…
15 Temmuz’u siz nasıl yaşadınız, neler geldi başınıza?
Önce kişisel görüşümü söyleyeyim: İktidar 15 Temmuz’dan önce Suriye’ye girmek istiyordu. Fakat ordu karşı çıkıyordu. Yargıtay’da belli bir dizayn yapmak istiyordu, Yargıtay üyelerini görevden alıp İstinaf Mahkemesi’ne göndermek şeklinde… Ciddi tepkiler yükseldi barolardan, bu yargıya darbedir denildi. Bu tepkileri bertaraf etmek ve başkanlığa giden yolda bir nevi böyle bir olay görmezden gelindi. Ben 15 Temmuz’u çok şaibeli buluyorum, bile bile gerçekler açıklanmıyor. Gerçekleri yazanlar ya hapse atılıyor ya da susturuluyor. 15 Temmuz’un şaibeli olduğu yönündeki en büyük kanaatim, TBMM’de muhalefet milletvekillerinin bir araştırma komisyonu kurulması yönündeki teklifini, İktidar partisi reddetti. Israrlar sonucu daha sonra komisyon oluşturuldu ancak Hakan Fidan ve Hulusi Akar çağrılmadı. Önemli kişiler yerine ilgisiz alakasız insanlar çağrıldı. Ben 15 Temmuz gerçeklerinin ortaya çıkarılmak istenmediğini görünce bu darbe teşebbüsünün önü-arkası karanlık ve şaibeli bir girişim olduğu kanaatine vardım. Bunu bir yargıç olarak gözlemledim. En komiği de daha silah sesleri dinmemişken 2 bin 800 hâkim savcının evine gidilmesiydi. Darbeyi engellemek yerine hâkim savcıların evlerine gidilmesi, basılması, ellerinde listelerin hazır olması önceden bunun planlandığının işareti. İkinci gün, 16 Temmuz’da uyumak üzere iken benim evime de geldiler. Halbuki 2802 sayılı hâkim savcılar yasasına göre bir hakimin milletvekili gibi dokunulmazlığı vardır. Ağır cezalık suçüstü hali olmadan üzeri eşyası aranamaz. Gözaltına alınıp tutuklanamaz. Bunların hiçbiri olmadan, en ufak bir suç isnadı olmadan tutuklandık.
O günü anlatır mısınız?
Saat 23.00 gibi evime geldiler. Polis utana sıkıla geldi. Çünkü onlarda biliyor illegal bir şey yaptıklarını. Bu hadise bir gün sonra 16 Temmuz’da oldu. Aynı günün sabahında açığa alındığımız açıklanmıştı.
Hangi şehirdeydiniz?
Zonguldak’taydık. Çocuklarla hafta sonu bir gezi yapmayı planlıyorduk. Ben tv seyretmiyordum. Bir arkadaşım aradı. Ne oluyor Türkiye’de diye sordu. Ben de ne oluyor, hiçbir bilgim yok dedim. Televizyonu o zaman açtım, bir tuhaflık olduğu belliydi. Kanallar normal yayınlarına devam ediyordu. Sadece köprünün bir tarafının tutulduğu ile ilgili bir altyazı geçiyordu. Çoğu kişinin uyanık olduğu bir saatte darbe olması pek bana mantıklı gelmedi. Darbe böylemi olur. ?
Ertesi sabah açığa alındınız, akşamında polisler geldi…
Evet. Önce göz altına aldılar. Ben masumiyetimden şüphe etmediğim için hiçbir hazırlık yapmadım. Yanıma kıyafet vs almadım. Ancak öyle olmadı. Tutuklandık. Benim tutuklama kararımı veren hâkim daha sonra vicdan azabına dayanamayarak bileklerini kesmeye kalktı. Başsavcı ona ‘eğer sen tutuklamazsan biz seni tutuklarız’ demiş.
Sizi tutuklayan hâkim kimdi?
Adı, Hasan Kocabaş. Zonguldak Sulh Ceza Hâkimi. İntihar teşebbüsünde bulundu. Benim bir alt katımda oturuyordu. Tutukladıkları insanların eşleri ile karşılaşınca çocuklarının ağlamalarına şahit olunca psikolojisi kaldırmıyor, bileklerini kesmeye kalkıyor. Bizzat teyzesinden duydum.
Sonra ne oldu?
Üç gün gözaltında kaldıktan sonra savcıların karşısına çıkarıldık. Tuhaf tuhaf sorular soruldu. Hatta savcı bana utana sıkıla “affedersiniz, bunları sormaya utanıyorum fakat sormak zorundayım” diyerek sorulması suç sayılan özel hayata ilişkin sorular sordu. “Hangi gazeteyi okuyorsun, çocukların hangi okula gidiyor.?Yurt dışı seyahati yaptın mı?” gibi sorular sordular. 20 yıl önce gittiğim dershane soruldu.
Tamamen özel hayatınızla ilgili kalıp sorular…
26 hâkim ve savcı ile alakalı tek delil bir Emniyet yazısıydı. Biz hâkime sorduk,“bu yazının içeriğini öğrenebilir miyiz” diye. Cep telefonu ile bir yerlerle yazıştı. Cevap gelmeyince ara verip gitti. 45 dk sonra, bu yazının bizle alakalı olmadığını, bu sebeple açıklanmasına gerek olmadığını söyledi. Ancak buna rağmen dosyadaki tek delilin bizimle alakası olmadığı söylemesine rağmen 26 hâkim ve savcı tutuklandı maalesef. Cezaevine gittik. Tutukluluğa itiraz ettik. Normalde 24 saat içinde cevap verilmesi lazımdı. Ama 6 ay sonra cevap verildi. Resmen cezaevinde unutulduk. Ben yazı yazıyordum: “Unutulduk mu?” diye. Böyle baştan savma işler yapılıyordu.
Herhangi bir kötü muamele gördünüz mü?
Bize darp türü bir muamele olmadı. Ancak bizden sonrakilere yapıldığını duydum. İzmit’te, Diyarbakır’da, Denizli’de, Ankara’da çok kötü işkencelere maruz kalınmış. Şikayet dilekçeleri ile bizzat işkenceye tanık olanları gördüm, dinledim. Bizzat tanık olan insanlar var.
Ne kadar tutuklu kaldınız?
15 Ay tutuklu kaldım. Mahkemede 6 yıl 3 ay cezaya çarptırıp hükümle birlikte tahliyeme karar verildi. Komik olanı; duruşmada 6 yıl 3 ay denildiği halde, sonradan bize tebliğ edilen kararda 7 yıl 6 ay yazılı olduğunu gördüm. Duruşma SEGBİS sistemiyle yapıldığı için çok rahat bu durum tespit edilebilir. 9 Ekim 2017 tarihinde tahliye oldum. Ceza alma nedenim YARSAV üyesi olmak, 2006 yılında dini bir sohbete gitmek, bir de HSYK seçimlerini izlemek. Bylock iddiası vardı, ancak baştan beri buna itiraz ettiğim halde ne dinlendi, ne de araştırıldı. Yaptığım tüm talepler reddediliyordu. İsnat var ama kendimi savunmama bile müsaade edilmedi. Ben hapisteyken Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundum: Bu darbe önlenebilirdi, bu kadar insan ölmeyebilirdi diye. Yetkililerin yüzlerce insanın akan kanında sorumluluğu var diye. Hakan Fidan ve Hulusi Akar hakkında suç duyurusunda bulundum. O zamana kadar Bylock iddiası yoktu. Suç duyurumun hemen ardından beni çağırdılar ve hakkımda Bylock iddiası olduğu söylendi. Liste ellerinde istedikleri gibi eksiltme ve çıkarma yapıyorlar. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu, AYM başkanı hakkında bile Bylock iddiası olsa bunun aksini ispatlayacak bir merci yok maalesef. Çünkü bylock imaj belgesini, CMK 134 ün açık emrine rağmen bizlere vermedikleri gibi bu belgeleri sır gibi gizli tutuyorlar.
Mahkeme safhası nasıldı?
İlk duruşmada çok komik şeyler oldu. Ben hakkımdaki suçları öğrenmek istedim. Normalde yargıcın lehimde ve aleyhimde olan delilleri toplaması gerekir. Ama hemen sonucun açıklanmasına gidilmek istendi. Ben itiraz edince dosyam bana gösterildi ve inanın saçma sapan suçlamalarla doluydu. 12 yıl önce bir sohbete gitmişim, şu gazeteyi okumuşum gibi abuk- subuk suçlamalar. Kural olarak savcı sizin suçlu olduğunuzu kanıtlamak zorunda. Aksi kanıtlanıncaya kadar herkesin masum olduğu anayasal bir ilkedir. (AY md.38 – AİHS md.6) Ne varki bu süreçte “Suçluluk karinesi egemendi, ve biz masum olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyorduk. O na rağmen bununla ilgili tüm taleplerim reddedildi ve hakkımda 6 yıl 3 ay ceza verilmesi istendi ama gerekçeli kararda 7 yıl 6 aya çıkarıldığını gördüm. Hâkimin duruşmada verdiği cezanın ben yokken arttırıldığını görüyorum. Gerçekten çok komik ve anlamsız şeyler bunlar. Avukatlara da zabıt verilmedi. Maalesef yargı, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için çalışmadığını gördüm bu süreçte. Tüm bunları itiraz olarak öne sürdüğüm halde İstinaf hiçbirini incelemeden ceza kararını onadı.Ülkede zerre miktar hukuk kaldıysa benim kararım mutlaka bozulur diyordum.27 ayrı fahiş usul hatası bulunan kararım onandığına göre demek hukukun zerresi bile kalmamıştı. Sadece formalite icabı bir yargılama yapılıyor.
Eski bir yargıç olarak yargılanma sürecinizin röntgenini çekseniz neler görürüz?
Öncelikle suç ve cezalar kanunlarda bellidir. Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencilerine anlatılan bir şey var, “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” diye. Hakkımda en ufak bir ihbar, suçlama, şikâyet dilekçesi olmadan gözaltına alındım. İsnat, yani somut olarak suçlamanın ne olduğu 8 ay boyunca bana bildirilmedi. Yargılama yapılırken darbe ve terör iftirasıyla yargılandık. Gerçekten sözünü ettikleri gibi bir terör eylemimin olup olmadığı araştırılmadı. İleri bile sürülmedi. İtirazlarımızın hiçbiri dikkate alınmadı. Özel hayatımızdaki, mesela devlet memurunun saat 5’ten sonra ne yaptığı kimseyi ilgilendirmez. Kişi isterse bara gider, isterse kahvehaneye gider, isterse maça gider, bu onun özel hayatıdır. Kişilerin özel hayatının suç teşkil etmedikçe dokunulmazlığı vardır. Bize suç uyduramadıkları gibi bizim özel hayatımızla, din ve vicdan hürriyeti kapsamında kalan, mesela benim okuduğum gazete, benim sosyal medyadaki görüşlerim, seçimlerdeki demokratik tercihlerim, dernek üyeliklerim gibi özel hayatımla ilgili anayasal haklar suçlama konusu yapıldı. Anayasanın bana tanıdığı haklar, garip bir şekilde terör suçu addedildi. Terör suçu tanımıyla uzaktan yakından alakası olmayan suçlar uyduruldu. Sanki mevzuattaki yasalar değil de gizli bir, kırmızı kitap mı artık bilmiyorum siyasi kriterler esas alınarak yargılamalar yapıldı. Hakimler hukuk kurallarını değil de başka kriterleri esas alarak soruşturma ve yargılamalar yaptığına tanık oldum.
Mesela Ergenekon davaları ve Gülen cemaati davalarında farklı uygulamalar mı var?
Evet, Ergenekon’a, Hizbuttahrir’e farklı, Gülen cemaati mensuplarına ise çok farklı uygulama içerisinde olduğunu üzülerek görmekteyim. Açık bir ayrımcılık yapılmaktadır. Bu ayrımcılık alt mahkemelerde olduğu gibi Yatgıtay 16. Ceza Dairesi, 9. Ceza Dairesi ve Anayasa Mahkemesi’nde de çok açık bir şekilde kendini göteriyor. Örneğin Kamuoyunda Ergenekon Davası olarak bilinen dava ile ilgili olarak Yargıtay 16.ceza Dairesinin verdiği kararda üzerinde durduğu, bozma nedeni yaptığı hiçbir ilkeyi Gülen cemaati ile ilgili davalarda uygulamamaktadır. Aynı şekilde İŞİD ve PKK zanlılarına ayrı, Gülen cemaati mensuplarına aykırı kriterler uygulamaktadır. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 21.04.2016 T, 2015/4672 E. Ve 2016/2330 K. Sayılı Ergenekon Kararı ve Bylock ile ilgili 24.04.2017 tarih ve 2015-3 E. – 2017-3 K.sayılı Bylock ve iki hâkim ile ilgili karar -26.09.2017 tarih ve 2017-16-956, 2017-370 sayılı Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararında bu korkunç çelişkiyi görebilirsiniz. Bununla ilgili 50 den fazla çelişkiyi bir makale konusu etmiştim.
Yani mesela Balyoz ve Hizbuttahrir davalarında geçerli kabul edilmeyen deliller cemaat davalarında geçerli mi sayıldı?
Evet, Anayasa Mahkemesi Balyoz ve Hizbutttahrir kararlarında dijital delillerin tek başına delil olamayacağını, suistimale müsait olduklarını, şiddet içermeyen fiillere terör isnat edilemeyeceğini, böyle bir isnatta bulunurken hakimlerin daha dikkatli olması gerektiğini söylediği halde (18.06.2014 tarihli Sencer Başat ve diğerleri ile Balyoz kararı,19.7.2018 tarihli Yılmaz Özçelik – Hizbuttahrir kararı ), MİT’in hakim kararına dayalı olmayan şaibeli ve hukuka aykırı Bylock tespiti için, silahlı terör örgütü üyeliği için yeterli delil olduğunu diyebilmektedir. (Aydın Yavuz ve diğerleri kararı B. No: 2016/22169, 20/6/2017)
Farklı karar verenler olmadı mı, tüm mahkemeler buna uydu mu?
Farklı yönde karar veren hakimler ya görevden el çektirilmiş, ya da haklarında soruşturma açılarak diğer tüm hakimlere “Resmi kabul dışında karar verirseniz, sizin de sonunuz böyle olur” şeklinde göz dağı verildi. Örnek, Bylock yeterli bir delil değildir diyen Antalya ve Gaziantep istinaf mahkemesi başkanları, hakimleri görevden el çektirilerek sürgün edilmiş, 2.4.2017 de gazetecileri tahliye eden İstanbul 25 Ağır ceza mahkemesi hakimleri açığa alınarak haklarında soruşturma açılmıştır.
Özetle, maruz kaldığımız bu suçlamalara karşı gidebileceğimiz, hakkımızı arayabileceğimiz tarafsız ve bağımsız bir yargı mercii yok. Normal bir ülkede, yargı mercileri vatandaşları, iktidarın, güç odaklarının, zorbaların zulmünden koruyan merciler iken, bu karanlık süreçte bana eziyet ve zulümlerin büyüğünü yapan bizzat yargı mercileri idi. Hakimler adeta davacı gibi davranıyordu. Bu acımasızlığı ve hukuksuzluğu, birkaç ay önce birlikte çalıştıkları bir meslektaşlarına karşı işliyorlardı.
Hukuksuzluklar mahkeme safahatında giderildi mi peki?
Dosya gizli olduğu için zaten neyle suçlandığımı 8 ay boyunca bilemedim. Oysa Avrupa insan hakları mahkemesinin bir sürü içtihadı var ‘silahların eşitliği ilkesi’ gereği. Savcının elinde olan belgeleri şüpheli de görmeli, suçlanan da görmeli ki kendini savunsun. Dosya üzerine gizlilik kararı konularak bu hakkımızı engellediler. İkinci olarak avukatla görüşmelerimiz kısıtlandı. Mesela, haftada bir gün yarım saatle sınırlı tutuldu. Yine avukatla görüşmelerimizdeki mahremiyet ilkesi uygulanmadı. Yanımıza iki tane infaz koruma memuru oturtuldu. Gardiyanlar, bazen dayanamayıp arada onlar da konuşmaya eşlik ediyorlardı. Sanki avukat benimle değil, infaz koruma memuru ile görüşüyor gibi bir ortam vardı. Görüşmelerimiz kamerayla çekildi. Dolayısıyla etkin bir şekilde avukat imkanından yararlandırılmadan etkin bir şekilde savunma hakkı tanınmadan hakkımızda hüküm kuruldu. Hatta duruşmada güzel ve etkin savunma yapan avukatlar gözaltına alındı, tutuklandı. Korkutuldu. Mesela biz Zonguldak’ta ilk gözaltına alındığımızda 56 avukat nöbetçi olarak çağrıldığı halde gelmedi. Ancak 57. Kişi CMK avukatı olarak gelebildi. Daha sonra o 56. avukatın “bu teröristlere avukatlık yapmayın” diye tehdit edildiklerini öğrendik. Astronomik fiyatlar isteniyordu vatandaşlardan. Çoğu insan da avukat bulamıyordu. Çünkü o insanlar bu davaları almaktan korkuyordu.
Suçlamalar sadece özel hayatınızla, sosyal medya paylaşımlarınızla mı ilgiliydi?
Bir hâkim veya savcı mesai saatleri dışında tamamen özgür müdür? Mesela kamuoyuna açık olarak görüşlerini açıklayabilir, hatta muhalefet edebilir mi?
Bir hâkim ve savcı belli bir siyasi partiyi hedef alarak konuşamaz, konuşmaması gerekir. Fakat hâkim ve savcı isim vermeden hukuksuzlukları eleştirebilir. Hukuk ve adalet bir devletin temelidir. Hukuka yönelik gelen bir darbe aynı gemide yaşadığımız için gemiye zarar vereceği ve batıracağı için duyarlı bir vatandaş olarak hâkim ve savcı görüşlerini sosyal medyada ya da basın aracılığı ile özellikle anayasal düzeni tehdit eden yargı bağımsızlığına, hâkim ve savcılara baskıya yönelik, sivil toplum kuruluşlarına karşı yapılan orantısız uygulamaları eleştirebilir. Yeter ki kendi ilindeki önüne gelmesi muhtemel bir davayla ilgili olmasın. Onun dışında hâkim de bir insandır sosyal medya da başka bir ortamda görüşlerini paylaşabilir. AİHM in bu konuda bir çok lehe kararı var.
Diyorsunuz ki, “Ben konuştum ama anayasal çerçevede, yasaları ihlal etmeden konuştum.”
Ben, herhangi bir parti veya kişileri hedef alarak konuşmadım. Hukuka aykırı illegal işlemlerle ilgili konuştum, insanları hukuka davet ettim.Hukuk alanında yazılmış ve defalarca baskısı yenilenmiş 3 ayrı eserim var. Aynı zamanda yazar olduğum için adalet.org adlı hakim-savcı internet sitesinde kendi sosyal medya hesaplarından hukuki makaleler yazıyordum. Toplumda hukuka saygı, yargı bağımsızlığı ve insan hakları konusunda farkındalık oluşması için yazılar yazdım.
Gözaltı, tutuklanma ve yargılanma sürecinizde, cezaevi günlerinde aileniz nasıl etkilendi, arkadaşlarınız yalnız bıraktı mı sizi?
Ailem hep yanımda oldu. Allah a şükür ben dostlarımı iyi seçiyordum. Yürekli mert insanları dost edindiğim için bu süreçte çok hayal kırıklığına uğrayanlardan değilim. O dostlarım beni hayal kırıklığına uğratmadı yanımda oldu. Fakat meslek ve iş icabı görüştüğümüz insanlar ürktü, korktu ve haliyle çekindiği için uzaklaştı. Sahte yüzlü insanlar, dost gibi görünen sırtınızı sıvazlayan insanların bir kısmı uzaklaştı. Fakat onların da yerine gerçekten hukuka, demokrasiye inanmış birçok güzel ve yeni dostlar edindim. Veli Saçılık, Acun Karadağ, Levent Mazılıgüney, Albay Mehmet Alkan, Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Prof. Dr. Haluk Savaş, Prof Dr. Baskın Oran, Prof Dr. Fahrettin Dağlı, Şebnem Korur fincancı gibi yiğitleri tanıma fırsatı buldum. Birçok hukukçu ve insan hakları savunucuları ile tanıştım. KHK platformunda çok değerli insanlarla birlikte olma imkanı oldu. Hiç araya gelemeyeceğimiz ve aramıza duvarlar örülen insanlarla tanıştık. Bir kesimin ötekileştirdiği insanların gerçekten öyle olmadığı, hak hukuk adalete inanan insanlar olduğunu gördüm. Hak, hukuk talep ettiğini gördüm. Sağ ve sol kesimde, temiz yürekli insanlar bir araya geldi.
Şimdi bir hak arama mücadelesindesiniz ve sivil toplum örgütlerinde aktif görev alıyorsunuz…
İstanbul KHKPlatformunun yürütme kurulundayım. Öncelikle KHK mağduriyetlerini dillendiriyoruz. Twitter hesaplarımız var. Pazartesi ve perşembe günleri sosyal medya çalışması yapıyoruz. Hukuksuzlukları dile getirip insanları duyarlı olmaya çalışıyoruz. Korkunç hukuksuzluklar oluyor maalesef. Sesi duyulmayan insanların sesi olmaya çalışıyoruz, kimsesizlerin kimsesi derler ya… Çünkü maalesef insanları damgaladılar, KHK’lıları toplumdan dışladılar. Biz bu KHK’lı insanların, suçsuz inşaların sesi olmaya çalışıyoruz. Yanlış yapan elbette yargılansın fakat bir sendikaya üye oldu, bir bankaya para yatırdı çocuğunu özel bir okula gönderdi diye meslekten atılan bir sürü insan var. Bunlarla bir araya gelip tekrar haklarımızı nasıl elde ederiz diye fikir yürütüyoruz. Ankara’ya gidip siyasilerle görüşmeye çalışıyoruz. İktidar ve muhalefet vekilleriyle görüşmeye çalışıyoruz. Ondan önce de hukukun üstünlüğü platformunu kurmuştuk. Hukukçu arkadaşlar olarak. Söyleşi ve basın açıklamalarımız olmuştu. Bu şekilde ülkenin kendi insanına eziyet etmesini sonlandırmasını, tekrar hukuka dönmesi yönünde gayretlerimiz oluyor.
Bu dönemde birçok insan korktuğu için hakkını arayamıyor. Siz 15 Temmuz’dan önce ve sonra konuştunuz. Tekrar gözaltına alır veya tutuklarlar diye korkmuyor musunuz? Cesaretinizin kaynağı ne?
Bu cesaretin kaynağını masumiyetten ve Allah a olan inancımdan alıyorum. Allah’a iman eden, masum olduğuna inanan ve suçsuz olduğunu bilen kişi cesur olur. Suç işlemedim ki kalkıp gizleneyim. Utanılacak bir şey yapmadım ki saklanayım. Allaha şükür alnım açık. Duruşmada bile savunma yaparken hakimler kafalarını öne eğiyorlardı, yüzüme bakamıyorlardı. Hatta hesap soruyordum onlara.!Bu hakim ne yapmış ki 15 dır tutuklu tutuyorsunuz? HSYK seçimlerinde hükümet listesini desteklemedim diye bir insan tutuklanır mı? Terörist iftirası atılır mı ? Diye kızıyordum kürsüdekilere. Suçum, kula kulluk etmemek. Cübbemi iliklememek. Hukukun üstünlüğü ve yargının tarafsız ve bağımsızlığını savunmak. Zamanında ak partiye oy verdim.Ancak yanlış yaptığında eleştirdim, terk etmeyi ve sorgulamasını bildim. Ben körü körüne biat eden bir insan değilim ki. Yıllar önce gülen cemaatinin bir sohbetine gitmişimdir.Fakat o cemaate veya başkasına körü körüne biat eden bir kişi değilim ki.
Gülen Cemaati ile bir şekilde ilişkisi olan insanlar çoğunlukla inkâr ediyor. Siz ise sohbetlerine gittiğinizi kabul ediyorsunuz…
Ben bir Müslüman evladıyım. Güneydoğulu, Siirtliyim. Müslüman bir ailede yetiştim. İslam dini, dini ve faydalı sohbeti tavsiye eder. Hadisi kudsi var hatta, “Allah’ın anıldığı yere melekler iner” diye. İnsanların, imanını takviye etmek için camilere sohbetlere, Allah’ın anıldığı yere gitmeleri öneriliyor. Şimdi ben ehli tarik bir insanım, tasavvufu seven bir insanım. Ama herhangi bir yerde güzel dini bir sohbet varsa oraya da giderim. Menzil’in sohbetine de gittim, zamanında MGV’nin ve rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Said Özdemir’in, Esad Coşan Hocaefendinin sohbetlerine gittim.Bana biri dese ki buyur bir yerde güzel bir sohbet var, çay içeceğiz, derse giderim. O benim özel hayatımdır. Bir Müslüman olarak benim din ve vicdan hürriyetim kapsamında olan bir şeydir. Gülen Cemaatindeki insanları da devletine bağlı, çalışkan, dürüst insanlar olduğu için onların davetine de icabet ettim. Onlara da gittim. Fakat ben onlara gittim diye terörist olmam ki. Orada da bir yanlış görseydim gitmezdim. Fethullah Gülen’in Diyanet İşleri Başkanlığı na bağlı 40 yıllık bir personeli olduğu göz ardı ediliyor. Yıllarca tüm devlet liderlerinin övdüğü, elini öpmek için sıraya girdiği bir insana halkın teveccüh etmemesini beklemek saflık olur. Halk, devletin itibar ettiği, saygı duyduğu din adamlarına ilgi duyar. Günümüzde sanki devletin bir memuru vaizi değilmiş, uzaydan gelmiş bir kişi gibi davranılıyor.
Bu ilişki sadece sohbetlerle mi sınırlıydı. Yargı imamları varmış, hâkim ve savcılar için paralel başka bir amir-memur ilişkisi varmış vs. Bu iddialar için ne diyorsunuz?
Benim böyle bir ilişkim hiç olmadı. Eskişehir’de görev yaparken hala görevde olan bir arkadaş “bir sohbet var” dedi, gittim, Menzil sohbeti. Oranın ne olduğunu araştırmam. Beni davet eden insanın samimiyetine inanıyorsam giderim. Genelde camide, mescitte bu kişilerle tanışıyorum. Mescitte bakıyorum temiz yüzlü çalışkan ve dürüst bir hâkim, davet ediyor, neden gitmeyeyim. Onun neye bağlı olduğu beni ilgilendirmez. İmamımız da olmadı. Onlar var mı yok mu bilmiyorum ama biraz abartılıyor ve uyduruluyor. Ben mesela 18 yıl boyunca böyle bir şey yaptıysam tüm kararlarım UYAP’ta kayıtlı. Tek bir kararımı çıkarıp “bak sen yanlış bir karar vermişsin” diyemiyorlar. Daha önce hiçbir isnat yok. Bir insan aklını kiraya vermişse 18 yıl boyunca bir tane bile olsa, yanlış karar vermez mi? Böyle bir karar ortaya koyamıyorlar. Oraya gittin, buraya gittin. Kardeşim senin meyhaneye, bara gitmene, kahveye gitmene ben karışıyor muyum? Müslüman bir insan camiye gittiği gibi Allah’ın, Peygamber SAV in anıldığı yere de gider. Bu suç değil. Dini sohbeti terör suçu saymanın kendisi terör suçudur. Terör suçunun tanımında der ki temel hak ve hürriyetleri yok etmek terör suçudur. Bir insanın özel hayatına, okuluna, sendikasına, camisine, sohbetine karışamazsınız. Adam isterse kiliseye, isterse havraya gider.Bu onun özel hayatı. İstediğim gazeteyi okurum, başarılı gördüğüm bir okula çocuğumu gönderirim. Hele devletin Milli Eğitimin onay verdiği bir başarılı okula neden göndermeyeyim? Devletin kendi onay verdiği ve açtığı bir okula “neden çocuğunu gönderdin?” demek devlet olarak utanılacak bir durum. Bunu soran kişi devlete ihanet ediyor. O okulu devlet açmış, o sendikayı devlet kurmuş. O bankadan devlet vergi almış. Devlet vatandaşına kumpas kurar mı? Bunları sormak ayıp. Bunlar insanları devletten soğutma faaliyetidir.
Geriye doğru baktığınızda 15 Temmuz’u nasıl görüyorsunuz?
Bakın size bir olay anlatayım. Bir gün aracım bozulmuştu. Aracı tamirhaneye götürdüm. Tamirci kişi KHK’lı bir polisti. Laf lafı açtı. 15 Temmuz’un şaibeli olduğunu söyleyince, “hâkim bey yüzde yüz katılıyorum” dedi. Anlatmaya başladı: Ben 15 Temmuz’da köprüdeydim. Tanklar gündüz saat dörtte polis araçları eskortluğunda gelmişti. Hala görevde olan Jetta marka bir araç çakarını ön tarafına koydu tankları köprüye getirdi. Daha sonra onlarla çay içtik sohbet ettik.Ne onlar, ne biz, darbe olduğunu bilmiyorduk. Sonra Ankara’da bazı yerler bombalanınca sohbet ettiğimiz komutan “Allah Allah, bu işte bir iş var” dedi. Onlar bile başka bir şeylerin geliştiğini söyledi. Onları gözaltına aldığımızda, cep telefonlarında, baktık ki Hulusi Akar dahil isimlerinin olduğu Whatsapp grubu vardı. Bunları tutanak altına aldık. Bizim tutanakları almadılar. Götürdüğümüz birim bu tutanakları imha etti. Önceden hazırlanmış bir tutanağı imzalattılar bize.. Bizim görgümüze dayanmayan başka bir tutanaktı. Halbuki köprüde biz görevliydik. Olay yerine ilişkin kamera görüntülerini istediğimiz halde hiçbiri bize verilmedi. 15 Temmuz da birçok komutanı göz altına aldım. Takdir ile taltif edildiğim halde, 3 yıldır bana açıklanmayan nedenle savunmasız olarak meslekten ihraç ettiler dedi.
O kişi rütbeli bir polis miydi?
Orada görevliydim, diyor. Rütbeli muhtemelen. Albayı ve yarbayı gözaltına almış, sonra ödüllendirmişler, en sonunda da atmışlar KHK ile. Onur belgesi verdiği insanı ihraç ediyorlar. “Biz görüntüleri istedik vermediler” diyor. Çok ilginç şeyler var. Bunlar soruşturulsa AKP’li milletvekili Şamil Tayyar’ın dediği gibi “15 Temmuz’la ilgili gerçekler soruşturulsa, gerçekler ortaya çıkarılsa bugün hain denilenlerin kahraman, kahraman denilenler hain olabilir.”
Son olarak ne söylemek istersiniz?
Öncelikle hâkim ve savcılara bir şeyler söylemek isterim. Lütfen hukuk ve anayasanın dışına çıkmayın. Siyasiler yanlış yapar. Hâkim ve savcı yanlış yaparsa insanımız, vatandaşımız kime derdini anlatacak. Neden AİHM’e muhtaç ediyoruz. Hep demez miyiz “dünyaya adalet dağıtmış bir milletin evlatlarıyız” diye. Siyasi kriter ve şahsi hislerle değil hukukun evrensel kurallarıyla hareket edelim. Bu iktidar yarın bir gün gider, yapılan hukuksuzlukların hesabı sorulacak. Kendilerine yazı etmesinler. Kul hakkıyla bu dünyadan gitmesinler. KHK’lılara da, utanılacak bir şey yapmadıysanız korkmayın diyorum… Bir sendikaya, derneğe üye olmak sohbete gitmek suç değil. Sadaka vermişseniz, hayır yaptıysanız masumiyetini anlatın. Siz kendinizi anlatmazsanız kimse anlatmaz. Haklarınıza sahip çıkın.! Hukuk mutlaka geri gelecek ve tüm haklarımızı geri alacağız inşallah.
[Selahattin Sevi] 22.8.2019 [Kronos.News]
II. BÖLÜM
KHK ile ihraç edildikten sonra 15 ay hapis yatan hakim Kemal Karanfil, 15 Temmuz sonrasında kendisi hakkında tutuklama kararı veren hakimin intihar teşebbüsünde bulunduğunu tutukladıkları insanların eşleri ile karşılaşıp çocuklarının ağlamalarına şahit olunca psikolojisinin bozulduğunu ve bileklerini kesmeye kalktığını söyledi.
Kemal Karanfil, 15 Temmuz sonrası yaşadıklarını Kronos’a anlattı.
Kendisi ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü…
15 Temmuz’u siz nasıl yaşadınız, neler geldi başınıza?
Önce kişisel görüşümü söyleyeyim: İktidar 15 Temmuz’dan önce Suriye’ye girmek istiyordu. Fakat ordu karşı çıkıyordu. Yargıtay’da belli bir dizayn yapmak istiyordu, Yargıtay üyelerini görevden alıp İstinaf Mahkemesi’ne göndermek şeklinde… Ciddi tepkiler yükseldi barolardan, bu yargıya darbedir denildi. Bu tepkileri bertaraf etmek ve başkanlığa giden yolda bir nevi böyle bir olay görmezden gelindi. Ben 15 Temmuz’u çok şaibeli buluyorum, bile bile gerçekler açıklanmıyor. Gerçekleri yazanlar ya hapse atılıyor ya da susturuluyor. 15 Temmuz’un şaibeli olduğu yönündeki en büyük kanaatim, TBMM’de muhalefet milletvekillerinin bir araştırma komisyonu kurulması yönündeki teklifini, İktidar partisi reddetti. Israrlar sonucu daha sonra komisyon oluşturuldu ancak Hakan Fidan ve Hulusi Akar çağrılmadı. Önemli kişiler yerine ilgisiz alakasız insanlar çağrıldı. Ben 15 Temmuz gerçeklerinin ortaya çıkarılmak istenmediğini görünce bu darbe teşebbüsünün önü-arkası karanlık ve şaibeli bir girişim olduğu kanaatine vardım. Bunu bir yargıç olarak gözlemledim. En komiği de daha silah sesleri dinmemişken 2 bin 800 hâkim savcının evine gidilmesiydi. Darbeyi engellemek yerine hâkim savcıların evlerine gidilmesi, basılması, ellerinde listelerin hazır olması önceden bunun planlandığının işareti. İkinci gün, 16 Temmuz’da uyumak üzere iken benim evime de geldiler. Halbuki 2802 sayılı hâkim savcılar yasasına göre bir hakimin milletvekili gibi dokunulmazlığı vardır. Ağır cezalık suçüstü hali olmadan üzeri eşyası aranamaz. Gözaltına alınıp tutuklanamaz. Bunların hiçbiri olmadan, en ufak bir suç isnadı olmadan tutuklandık.
O günü anlatır mısınız?
Saat 23.00 gibi evime geldiler. Polis utana sıkıla geldi. Çünkü onlarda biliyor illegal bir şey yaptıklarını. Bu hadise bir gün sonra 16 Temmuz’da oldu. Aynı günün sabahında açığa alındığımız açıklanmıştı.
Hangi şehirdeydiniz?
Zonguldak’taydık. Çocuklarla hafta sonu bir gezi yapmayı planlıyorduk. Ben tv seyretmiyordum. Bir arkadaşım aradı. Ne oluyor Türkiye’de diye sordu. Ben de ne oluyor, hiçbir bilgim yok dedim. Televizyonu o zaman açtım, bir tuhaflık olduğu belliydi. Kanallar normal yayınlarına devam ediyordu. Sadece köprünün bir tarafının tutulduğu ile ilgili bir altyazı geçiyordu. Çoğu kişinin uyanık olduğu bir saatte darbe olması pek bana mantıklı gelmedi. Darbe böylemi olur. ?
Ertesi sabah açığa alındınız, akşamında polisler geldi…
Evet. Önce göz altına aldılar. Ben masumiyetimden şüphe etmediğim için hiçbir hazırlık yapmadım. Yanıma kıyafet vs almadım. Ancak öyle olmadı. Tutuklandık. Benim tutuklama kararımı veren hâkim daha sonra vicdan azabına dayanamayarak bileklerini kesmeye kalktı. Başsavcı ona ‘eğer sen tutuklamazsan biz seni tutuklarız’ demiş.
Sizi tutuklayan hâkim kimdi?
Adı, Hasan Kocabaş. Zonguldak Sulh Ceza Hâkimi. İntihar teşebbüsünde bulundu. Benim bir alt katımda oturuyordu. Tutukladıkları insanların eşleri ile karşılaşınca çocuklarının ağlamalarına şahit olunca psikolojisi kaldırmıyor, bileklerini kesmeye kalkıyor. Bizzat teyzesinden duydum.
Sonra ne oldu?
Üç gün gözaltında kaldıktan sonra savcıların karşısına çıkarıldık. Tuhaf tuhaf sorular soruldu. Hatta savcı bana utana sıkıla “affedersiniz, bunları sormaya utanıyorum fakat sormak zorundayım” diyerek sorulması suç sayılan özel hayata ilişkin sorular sordu. “Hangi gazeteyi okuyorsun, çocukların hangi okula gidiyor.?Yurt dışı seyahati yaptın mı?” gibi sorular sordular. 20 yıl önce gittiğim dershane soruldu.
Tamamen özel hayatınızla ilgili kalıp sorular…
26 hâkim ve savcı ile alakalı tek delil bir Emniyet yazısıydı. Biz hâkime sorduk,“bu yazının içeriğini öğrenebilir miyiz” diye. Cep telefonu ile bir yerlerle yazıştı. Cevap gelmeyince ara verip gitti. 45 dk sonra, bu yazının bizle alakalı olmadığını, bu sebeple açıklanmasına gerek olmadığını söyledi. Ancak buna rağmen dosyadaki tek delilin bizimle alakası olmadığı söylemesine rağmen 26 hâkim ve savcı tutuklandı maalesef. Cezaevine gittik. Tutukluluğa itiraz ettik. Normalde 24 saat içinde cevap verilmesi lazımdı. Ama 6 ay sonra cevap verildi. Resmen cezaevinde unutulduk. Ben yazı yazıyordum: “Unutulduk mu?” diye. Böyle baştan savma işler yapılıyordu.
Herhangi bir kötü muamele gördünüz mü?
Bize darp türü bir muamele olmadı. Ancak bizden sonrakilere yapıldığını duydum. İzmit’te, Diyarbakır’da, Denizli’de, Ankara’da çok kötü işkencelere maruz kalınmış. Şikayet dilekçeleri ile bizzat işkenceye tanık olanları gördüm, dinledim. Bizzat tanık olan insanlar var.
Ne kadar tutuklu kaldınız?
15 Ay tutuklu kaldım. Mahkemede 6 yıl 3 ay cezaya çarptırıp hükümle birlikte tahliyeme karar verildi. Komik olanı; duruşmada 6 yıl 3 ay denildiği halde, sonradan bize tebliğ edilen kararda 7 yıl 6 ay yazılı olduğunu gördüm. Duruşma SEGBİS sistemiyle yapıldığı için çok rahat bu durum tespit edilebilir. 9 Ekim 2017 tarihinde tahliye oldum. Ceza alma nedenim YARSAV üyesi olmak, 2006 yılında dini bir sohbete gitmek, bir de HSYK seçimlerini izlemek. Bylock iddiası vardı, ancak baştan beri buna itiraz ettiğim halde ne dinlendi, ne de araştırıldı. Yaptığım tüm talepler reddediliyordu. İsnat var ama kendimi savunmama bile müsaade edilmedi. Ben hapisteyken Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundum: Bu darbe önlenebilirdi, bu kadar insan ölmeyebilirdi diye. Yetkililerin yüzlerce insanın akan kanında sorumluluğu var diye. Hakan Fidan ve Hulusi Akar hakkında suç duyurusunda bulundum. O zamana kadar Bylock iddiası yoktu. Suç duyurumun hemen ardından beni çağırdılar ve hakkımda Bylock iddiası olduğu söylendi. Liste ellerinde istedikleri gibi eksiltme ve çıkarma yapıyorlar. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu, AYM başkanı hakkında bile Bylock iddiası olsa bunun aksini ispatlayacak bir merci yok maalesef. Çünkü bylock imaj belgesini, CMK 134 ün açık emrine rağmen bizlere vermedikleri gibi bu belgeleri sır gibi gizli tutuyorlar.
Mahkeme safhası nasıldı?
İlk duruşmada çok komik şeyler oldu. Ben hakkımdaki suçları öğrenmek istedim. Normalde yargıcın lehimde ve aleyhimde olan delilleri toplaması gerekir. Ama hemen sonucun açıklanmasına gidilmek istendi. Ben itiraz edince dosyam bana gösterildi ve inanın saçma sapan suçlamalarla doluydu. 12 yıl önce bir sohbete gitmişim, şu gazeteyi okumuşum gibi abuk- subuk suçlamalar. Kural olarak savcı sizin suçlu olduğunuzu kanıtlamak zorunda. Aksi kanıtlanıncaya kadar herkesin masum olduğu anayasal bir ilkedir. (AY md.38 – AİHS md.6) Ne varki bu süreçte “Suçluluk karinesi egemendi, ve biz masum olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyorduk. O na rağmen bununla ilgili tüm taleplerim reddedildi ve hakkımda 6 yıl 3 ay ceza verilmesi istendi ama gerekçeli kararda 7 yıl 6 aya çıkarıldığını gördüm. Hâkimin duruşmada verdiği cezanın ben yokken arttırıldığını görüyorum. Gerçekten çok komik ve anlamsız şeyler bunlar. Avukatlara da zabıt verilmedi. Maalesef yargı, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için çalışmadığını gördüm bu süreçte. Tüm bunları itiraz olarak öne sürdüğüm halde İstinaf hiçbirini incelemeden ceza kararını onadı.Ülkede zerre miktar hukuk kaldıysa benim kararım mutlaka bozulur diyordum.27 ayrı fahiş usul hatası bulunan kararım onandığına göre demek hukukun zerresi bile kalmamıştı. Sadece formalite icabı bir yargılama yapılıyor.
Eski bir yargıç olarak yargılanma sürecinizin röntgenini çekseniz neler görürüz?
Öncelikle suç ve cezalar kanunlarda bellidir. Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencilerine anlatılan bir şey var, “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” diye. Hakkımda en ufak bir ihbar, suçlama, şikâyet dilekçesi olmadan gözaltına alındım. İsnat, yani somut olarak suçlamanın ne olduğu 8 ay boyunca bana bildirilmedi. Yargılama yapılırken darbe ve terör iftirasıyla yargılandık. Gerçekten sözünü ettikleri gibi bir terör eylemimin olup olmadığı araştırılmadı. İleri bile sürülmedi. İtirazlarımızın hiçbiri dikkate alınmadı. Özel hayatımızdaki, mesela devlet memurunun saat 5’ten sonra ne yaptığı kimseyi ilgilendirmez. Kişi isterse bara gider, isterse kahvehaneye gider, isterse maça gider, bu onun özel hayatıdır. Kişilerin özel hayatının suç teşkil etmedikçe dokunulmazlığı vardır. Bize suç uyduramadıkları gibi bizim özel hayatımızla, din ve vicdan hürriyeti kapsamında kalan, mesela benim okuduğum gazete, benim sosyal medyadaki görüşlerim, seçimlerdeki demokratik tercihlerim, dernek üyeliklerim gibi özel hayatımla ilgili anayasal haklar suçlama konusu yapıldı. Anayasanın bana tanıdığı haklar, garip bir şekilde terör suçu addedildi. Terör suçu tanımıyla uzaktan yakından alakası olmayan suçlar uyduruldu. Sanki mevzuattaki yasalar değil de gizli bir, kırmızı kitap mı artık bilmiyorum siyasi kriterler esas alınarak yargılamalar yapıldı. Hakimler hukuk kurallarını değil de başka kriterleri esas alarak soruşturma ve yargılamalar yaptığına tanık oldum.
Mesela Ergenekon davaları ve Gülen cemaati davalarında farklı uygulamalar mı var?
Evet, Ergenekon’a, Hizbuttahrir’e farklı, Gülen cemaati mensuplarına ise çok farklı uygulama içerisinde olduğunu üzülerek görmekteyim. Açık bir ayrımcılık yapılmaktadır. Bu ayrımcılık alt mahkemelerde olduğu gibi Yatgıtay 16. Ceza Dairesi, 9. Ceza Dairesi ve Anayasa Mahkemesi’nde de çok açık bir şekilde kendini göteriyor. Örneğin Kamuoyunda Ergenekon Davası olarak bilinen dava ile ilgili olarak Yargıtay 16.ceza Dairesinin verdiği kararda üzerinde durduğu, bozma nedeni yaptığı hiçbir ilkeyi Gülen cemaati ile ilgili davalarda uygulamamaktadır. Aynı şekilde İŞİD ve PKK zanlılarına ayrı, Gülen cemaati mensuplarına aykırı kriterler uygulamaktadır. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 21.04.2016 T, 2015/4672 E. Ve 2016/2330 K. Sayılı Ergenekon Kararı ve Bylock ile ilgili 24.04.2017 tarih ve 2015-3 E. – 2017-3 K.sayılı Bylock ve iki hâkim ile ilgili karar -26.09.2017 tarih ve 2017-16-956, 2017-370 sayılı Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararında bu korkunç çelişkiyi görebilirsiniz. Bununla ilgili 50 den fazla çelişkiyi bir makale konusu etmiştim.
Yani mesela Balyoz ve Hizbuttahrir davalarında geçerli kabul edilmeyen deliller cemaat davalarında geçerli mi sayıldı?
Evet, Anayasa Mahkemesi Balyoz ve Hizbutttahrir kararlarında dijital delillerin tek başına delil olamayacağını, suistimale müsait olduklarını, şiddet içermeyen fiillere terör isnat edilemeyeceğini, böyle bir isnatta bulunurken hakimlerin daha dikkatli olması gerektiğini söylediği halde (18.06.2014 tarihli Sencer Başat ve diğerleri ile Balyoz kararı,19.7.2018 tarihli Yılmaz Özçelik – Hizbuttahrir kararı ), MİT’in hakim kararına dayalı olmayan şaibeli ve hukuka aykırı Bylock tespiti için, silahlı terör örgütü üyeliği için yeterli delil olduğunu diyebilmektedir. (Aydın Yavuz ve diğerleri kararı B. No: 2016/22169, 20/6/2017)
Farklı karar verenler olmadı mı, tüm mahkemeler buna uydu mu?
Farklı yönde karar veren hakimler ya görevden el çektirilmiş, ya da haklarında soruşturma açılarak diğer tüm hakimlere “Resmi kabul dışında karar verirseniz, sizin de sonunuz böyle olur” şeklinde göz dağı verildi. Örnek, Bylock yeterli bir delil değildir diyen Antalya ve Gaziantep istinaf mahkemesi başkanları, hakimleri görevden el çektirilerek sürgün edilmiş, 2.4.2017 de gazetecileri tahliye eden İstanbul 25 Ağır ceza mahkemesi hakimleri açığa alınarak haklarında soruşturma açılmıştır.
Özetle, maruz kaldığımız bu suçlamalara karşı gidebileceğimiz, hakkımızı arayabileceğimiz tarafsız ve bağımsız bir yargı mercii yok. Normal bir ülkede, yargı mercileri vatandaşları, iktidarın, güç odaklarının, zorbaların zulmünden koruyan merciler iken, bu karanlık süreçte bana eziyet ve zulümlerin büyüğünü yapan bizzat yargı mercileri idi. Hakimler adeta davacı gibi davranıyordu. Bu acımasızlığı ve hukuksuzluğu, birkaç ay önce birlikte çalıştıkları bir meslektaşlarına karşı işliyorlardı.
Hukuksuzluklar mahkeme safahatında giderildi mi peki?
Dosya gizli olduğu için zaten neyle suçlandığımı 8 ay boyunca bilemedim. Oysa Avrupa insan hakları mahkemesinin bir sürü içtihadı var ‘silahların eşitliği ilkesi’ gereği. Savcının elinde olan belgeleri şüpheli de görmeli, suçlanan da görmeli ki kendini savunsun. Dosya üzerine gizlilik kararı konularak bu hakkımızı engellediler. İkinci olarak avukatla görüşmelerimiz kısıtlandı. Mesela, haftada bir gün yarım saatle sınırlı tutuldu. Yine avukatla görüşmelerimizdeki mahremiyet ilkesi uygulanmadı. Yanımıza iki tane infaz koruma memuru oturtuldu. Gardiyanlar, bazen dayanamayıp arada onlar da konuşmaya eşlik ediyorlardı. Sanki avukat benimle değil, infaz koruma memuru ile görüşüyor gibi bir ortam vardı. Görüşmelerimiz kamerayla çekildi. Dolayısıyla etkin bir şekilde avukat imkanından yararlandırılmadan etkin bir şekilde savunma hakkı tanınmadan hakkımızda hüküm kuruldu. Hatta duruşmada güzel ve etkin savunma yapan avukatlar gözaltına alındı, tutuklandı. Korkutuldu. Mesela biz Zonguldak’ta ilk gözaltına alındığımızda 56 avukat nöbetçi olarak çağrıldığı halde gelmedi. Ancak 57. Kişi CMK avukatı olarak gelebildi. Daha sonra o 56. avukatın “bu teröristlere avukatlık yapmayın” diye tehdit edildiklerini öğrendik. Astronomik fiyatlar isteniyordu vatandaşlardan. Çoğu insan da avukat bulamıyordu. Çünkü o insanlar bu davaları almaktan korkuyordu.
Suçlamalar sadece özel hayatınızla, sosyal medya paylaşımlarınızla mı ilgiliydi?
Bir hâkim veya savcı mesai saatleri dışında tamamen özgür müdür? Mesela kamuoyuna açık olarak görüşlerini açıklayabilir, hatta muhalefet edebilir mi?
Bir hâkim ve savcı belli bir siyasi partiyi hedef alarak konuşamaz, konuşmaması gerekir. Fakat hâkim ve savcı isim vermeden hukuksuzlukları eleştirebilir. Hukuk ve adalet bir devletin temelidir. Hukuka yönelik gelen bir darbe aynı gemide yaşadığımız için gemiye zarar vereceği ve batıracağı için duyarlı bir vatandaş olarak hâkim ve savcı görüşlerini sosyal medyada ya da basın aracılığı ile özellikle anayasal düzeni tehdit eden yargı bağımsızlığına, hâkim ve savcılara baskıya yönelik, sivil toplum kuruluşlarına karşı yapılan orantısız uygulamaları eleştirebilir. Yeter ki kendi ilindeki önüne gelmesi muhtemel bir davayla ilgili olmasın. Onun dışında hâkim de bir insandır sosyal medya da başka bir ortamda görüşlerini paylaşabilir. AİHM in bu konuda bir çok lehe kararı var.
Diyorsunuz ki, “Ben konuştum ama anayasal çerçevede, yasaları ihlal etmeden konuştum.”
Ben, herhangi bir parti veya kişileri hedef alarak konuşmadım. Hukuka aykırı illegal işlemlerle ilgili konuştum, insanları hukuka davet ettim.Hukuk alanında yazılmış ve defalarca baskısı yenilenmiş 3 ayrı eserim var. Aynı zamanda yazar olduğum için adalet.org adlı hakim-savcı internet sitesinde kendi sosyal medya hesaplarından hukuki makaleler yazıyordum. Toplumda hukuka saygı, yargı bağımsızlığı ve insan hakları konusunda farkındalık oluşması için yazılar yazdım.
Gözaltı, tutuklanma ve yargılanma sürecinizde, cezaevi günlerinde aileniz nasıl etkilendi, arkadaşlarınız yalnız bıraktı mı sizi?
Ailem hep yanımda oldu. Allah a şükür ben dostlarımı iyi seçiyordum. Yürekli mert insanları dost edindiğim için bu süreçte çok hayal kırıklığına uğrayanlardan değilim. O dostlarım beni hayal kırıklığına uğratmadı yanımda oldu. Fakat meslek ve iş icabı görüştüğümüz insanlar ürktü, korktu ve haliyle çekindiği için uzaklaştı. Sahte yüzlü insanlar, dost gibi görünen sırtınızı sıvazlayan insanların bir kısmı uzaklaştı. Fakat onların da yerine gerçekten hukuka, demokrasiye inanmış birçok güzel ve yeni dostlar edindim. Veli Saçılık, Acun Karadağ, Levent Mazılıgüney, Albay Mehmet Alkan, Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Prof. Dr. Haluk Savaş, Prof Dr. Baskın Oran, Prof Dr. Fahrettin Dağlı, Şebnem Korur fincancı gibi yiğitleri tanıma fırsatı buldum. Birçok hukukçu ve insan hakları savunucuları ile tanıştım. KHK platformunda çok değerli insanlarla birlikte olma imkanı oldu. Hiç araya gelemeyeceğimiz ve aramıza duvarlar örülen insanlarla tanıştık. Bir kesimin ötekileştirdiği insanların gerçekten öyle olmadığı, hak hukuk adalete inanan insanlar olduğunu gördüm. Hak, hukuk talep ettiğini gördüm. Sağ ve sol kesimde, temiz yürekli insanlar bir araya geldi.
Şimdi bir hak arama mücadelesindesiniz ve sivil toplum örgütlerinde aktif görev alıyorsunuz…
İstanbul KHKPlatformunun yürütme kurulundayım. Öncelikle KHK mağduriyetlerini dillendiriyoruz. Twitter hesaplarımız var. Pazartesi ve perşembe günleri sosyal medya çalışması yapıyoruz. Hukuksuzlukları dile getirip insanları duyarlı olmaya çalışıyoruz. Korkunç hukuksuzluklar oluyor maalesef. Sesi duyulmayan insanların sesi olmaya çalışıyoruz, kimsesizlerin kimsesi derler ya… Çünkü maalesef insanları damgaladılar, KHK’lıları toplumdan dışladılar. Biz bu KHK’lı insanların, suçsuz inşaların sesi olmaya çalışıyoruz. Yanlış yapan elbette yargılansın fakat bir sendikaya üye oldu, bir bankaya para yatırdı çocuğunu özel bir okula gönderdi diye meslekten atılan bir sürü insan var. Bunlarla bir araya gelip tekrar haklarımızı nasıl elde ederiz diye fikir yürütüyoruz. Ankara’ya gidip siyasilerle görüşmeye çalışıyoruz. İktidar ve muhalefet vekilleriyle görüşmeye çalışıyoruz. Ondan önce de hukukun üstünlüğü platformunu kurmuştuk. Hukukçu arkadaşlar olarak. Söyleşi ve basın açıklamalarımız olmuştu. Bu şekilde ülkenin kendi insanına eziyet etmesini sonlandırmasını, tekrar hukuka dönmesi yönünde gayretlerimiz oluyor.
Bu dönemde birçok insan korktuğu için hakkını arayamıyor. Siz 15 Temmuz’dan önce ve sonra konuştunuz. Tekrar gözaltına alır veya tutuklarlar diye korkmuyor musunuz? Cesaretinizin kaynağı ne?
Bu cesaretin kaynağını masumiyetten ve Allah a olan inancımdan alıyorum. Allah’a iman eden, masum olduğuna inanan ve suçsuz olduğunu bilen kişi cesur olur. Suç işlemedim ki kalkıp gizleneyim. Utanılacak bir şey yapmadım ki saklanayım. Allaha şükür alnım açık. Duruşmada bile savunma yaparken hakimler kafalarını öne eğiyorlardı, yüzüme bakamıyorlardı. Hatta hesap soruyordum onlara.!Bu hakim ne yapmış ki 15 dır tutuklu tutuyorsunuz? HSYK seçimlerinde hükümet listesini desteklemedim diye bir insan tutuklanır mı? Terörist iftirası atılır mı ? Diye kızıyordum kürsüdekilere. Suçum, kula kulluk etmemek. Cübbemi iliklememek. Hukukun üstünlüğü ve yargının tarafsız ve bağımsızlığını savunmak. Zamanında ak partiye oy verdim.Ancak yanlış yaptığında eleştirdim, terk etmeyi ve sorgulamasını bildim. Ben körü körüne biat eden bir insan değilim ki. Yıllar önce gülen cemaatinin bir sohbetine gitmişimdir.Fakat o cemaate veya başkasına körü körüne biat eden bir kişi değilim ki.
Gülen Cemaati ile bir şekilde ilişkisi olan insanlar çoğunlukla inkâr ediyor. Siz ise sohbetlerine gittiğinizi kabul ediyorsunuz…
Ben bir Müslüman evladıyım. Güneydoğulu, Siirtliyim. Müslüman bir ailede yetiştim. İslam dini, dini ve faydalı sohbeti tavsiye eder. Hadisi kudsi var hatta, “Allah’ın anıldığı yere melekler iner” diye. İnsanların, imanını takviye etmek için camilere sohbetlere, Allah’ın anıldığı yere gitmeleri öneriliyor. Şimdi ben ehli tarik bir insanım, tasavvufu seven bir insanım. Ama herhangi bir yerde güzel dini bir sohbet varsa oraya da giderim. Menzil’in sohbetine de gittim, zamanında MGV’nin ve rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Said Özdemir’in, Esad Coşan Hocaefendinin sohbetlerine gittim.Bana biri dese ki buyur bir yerde güzel bir sohbet var, çay içeceğiz, derse giderim. O benim özel hayatımdır. Bir Müslüman olarak benim din ve vicdan hürriyetim kapsamında olan bir şeydir. Gülen Cemaatindeki insanları da devletine bağlı, çalışkan, dürüst insanlar olduğu için onların davetine de icabet ettim. Onlara da gittim. Fakat ben onlara gittim diye terörist olmam ki. Orada da bir yanlış görseydim gitmezdim. Fethullah Gülen’in Diyanet İşleri Başkanlığı na bağlı 40 yıllık bir personeli olduğu göz ardı ediliyor. Yıllarca tüm devlet liderlerinin övdüğü, elini öpmek için sıraya girdiği bir insana halkın teveccüh etmemesini beklemek saflık olur. Halk, devletin itibar ettiği, saygı duyduğu din adamlarına ilgi duyar. Günümüzde sanki devletin bir memuru vaizi değilmiş, uzaydan gelmiş bir kişi gibi davranılıyor.
Bu ilişki sadece sohbetlerle mi sınırlıydı. Yargı imamları varmış, hâkim ve savcılar için paralel başka bir amir-memur ilişkisi varmış vs. Bu iddialar için ne diyorsunuz?
Benim böyle bir ilişkim hiç olmadı. Eskişehir’de görev yaparken hala görevde olan bir arkadaş “bir sohbet var” dedi, gittim, Menzil sohbeti. Oranın ne olduğunu araştırmam. Beni davet eden insanın samimiyetine inanıyorsam giderim. Genelde camide, mescitte bu kişilerle tanışıyorum. Mescitte bakıyorum temiz yüzlü çalışkan ve dürüst bir hâkim, davet ediyor, neden gitmeyeyim. Onun neye bağlı olduğu beni ilgilendirmez. İmamımız da olmadı. Onlar var mı yok mu bilmiyorum ama biraz abartılıyor ve uyduruluyor. Ben mesela 18 yıl boyunca böyle bir şey yaptıysam tüm kararlarım UYAP’ta kayıtlı. Tek bir kararımı çıkarıp “bak sen yanlış bir karar vermişsin” diyemiyorlar. Daha önce hiçbir isnat yok. Bir insan aklını kiraya vermişse 18 yıl boyunca bir tane bile olsa, yanlış karar vermez mi? Böyle bir karar ortaya koyamıyorlar. Oraya gittin, buraya gittin. Kardeşim senin meyhaneye, bara gitmene, kahveye gitmene ben karışıyor muyum? Müslüman bir insan camiye gittiği gibi Allah’ın, Peygamber SAV in anıldığı yere de gider. Bu suç değil. Dini sohbeti terör suçu saymanın kendisi terör suçudur. Terör suçunun tanımında der ki temel hak ve hürriyetleri yok etmek terör suçudur. Bir insanın özel hayatına, okuluna, sendikasına, camisine, sohbetine karışamazsınız. Adam isterse kiliseye, isterse havraya gider.Bu onun özel hayatı. İstediğim gazeteyi okurum, başarılı gördüğüm bir okula çocuğumu gönderirim. Hele devletin Milli Eğitimin onay verdiği bir başarılı okula neden göndermeyeyim? Devletin kendi onay verdiği ve açtığı bir okula “neden çocuğunu gönderdin?” demek devlet olarak utanılacak bir durum. Bunu soran kişi devlete ihanet ediyor. O okulu devlet açmış, o sendikayı devlet kurmuş. O bankadan devlet vergi almış. Devlet vatandaşına kumpas kurar mı? Bunları sormak ayıp. Bunlar insanları devletten soğutma faaliyetidir.
Geriye doğru baktığınızda 15 Temmuz’u nasıl görüyorsunuz?
Bakın size bir olay anlatayım. Bir gün aracım bozulmuştu. Aracı tamirhaneye götürdüm. Tamirci kişi KHK’lı bir polisti. Laf lafı açtı. 15 Temmuz’un şaibeli olduğunu söyleyince, “hâkim bey yüzde yüz katılıyorum” dedi. Anlatmaya başladı: Ben 15 Temmuz’da köprüdeydim. Tanklar gündüz saat dörtte polis araçları eskortluğunda gelmişti. Hala görevde olan Jetta marka bir araç çakarını ön tarafına koydu tankları köprüye getirdi. Daha sonra onlarla çay içtik sohbet ettik.Ne onlar, ne biz, darbe olduğunu bilmiyorduk. Sonra Ankara’da bazı yerler bombalanınca sohbet ettiğimiz komutan “Allah Allah, bu işte bir iş var” dedi. Onlar bile başka bir şeylerin geliştiğini söyledi. Onları gözaltına aldığımızda, cep telefonlarında, baktık ki Hulusi Akar dahil isimlerinin olduğu Whatsapp grubu vardı. Bunları tutanak altına aldık. Bizim tutanakları almadılar. Götürdüğümüz birim bu tutanakları imha etti. Önceden hazırlanmış bir tutanağı imzalattılar bize.. Bizim görgümüze dayanmayan başka bir tutanaktı. Halbuki köprüde biz görevliydik. Olay yerine ilişkin kamera görüntülerini istediğimiz halde hiçbiri bize verilmedi. 15 Temmuz da birçok komutanı göz altına aldım. Takdir ile taltif edildiğim halde, 3 yıldır bana açıklanmayan nedenle savunmasız olarak meslekten ihraç ettiler dedi.
O kişi rütbeli bir polis miydi?
Orada görevliydim, diyor. Rütbeli muhtemelen. Albayı ve yarbayı gözaltına almış, sonra ödüllendirmişler, en sonunda da atmışlar KHK ile. Onur belgesi verdiği insanı ihraç ediyorlar. “Biz görüntüleri istedik vermediler” diyor. Çok ilginç şeyler var. Bunlar soruşturulsa AKP’li milletvekili Şamil Tayyar’ın dediği gibi “15 Temmuz’la ilgili gerçekler soruşturulsa, gerçekler ortaya çıkarılsa bugün hain denilenlerin kahraman, kahraman denilenler hain olabilir.”
Son olarak ne söylemek istersiniz?
Öncelikle hâkim ve savcılara bir şeyler söylemek isterim. Lütfen hukuk ve anayasanın dışına çıkmayın. Siyasiler yanlış yapar. Hâkim ve savcı yanlış yaparsa insanımız, vatandaşımız kime derdini anlatacak. Neden AİHM’e muhtaç ediyoruz. Hep demez miyiz “dünyaya adalet dağıtmış bir milletin evlatlarıyız” diye. Siyasi kriter ve şahsi hislerle değil hukukun evrensel kurallarıyla hareket edelim. Bu iktidar yarın bir gün gider, yapılan hukuksuzlukların hesabı sorulacak. Kendilerine yazı etmesinler. Kul hakkıyla bu dünyadan gitmesinler. KHK’lılara da, utanılacak bir şey yapmadıysanız korkmayın diyorum… Bir sendikaya, derneğe üye olmak sohbete gitmek suç değil. Sadaka vermişseniz, hayır yaptıysanız masumiyetini anlatın. Siz kendinizi anlatmazsanız kimse anlatmaz. Haklarınıza sahip çıkın.! Hukuk mutlaka geri gelecek ve tüm haklarımızı geri alacağız inşallah.
[Selahattin Sevi] 22.8.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
Selahattin Sevi
Aydın Engin: Erdoğan derin devletle anlaştı, ona istediklerini yaptırıyorlar
31 Mart seçimlerden önce de HDP’nin 96 belediyesine kayyum atandığını hatırlatan Engin 19 Ağustos’taki kayyum atamasının diğer kayyum atamalarından farklı olduğunu ifade etti. Bugünkü kayyum atamalarının nicel bir durumdan çok nitel bir duruma sıçradığını belirten Engin, “Kayyum atanan üç kent Kürt siyasal hareketi için de Türkiye içinde sembolik değeri çok yüksek kentlerdir. Oralarda HDP’nin kazanmış olması AKP’nin Kürdistan üzerinde sürdürdüğü siyasetin tutmadığını, halkta karşılığını bulamadığını gösteriyor. Çünkü kayyumlardan sonra oralarda yüzde 55, yüzde 60, yüzde 63 gibi oranlarla belediyeler geri kazanılmıştır. Dolayısıyla AKP’nin attığı bu adım daha farklı bir düzeye sıçradığımızın göstergesidir” diye belirtti.
‘DERİN GÜÇLER ERDOĞAN’I TUTSAK ALDI’
AKP’nin artık "Müslüman olan herkes bizdendir” ilişiğini tümüyle terk edip Türk milliyetçiliği üstünde buluştuğunu dile getiren Engin, “Burada Devlet Bahçeli’yi bile aşan, devletin derinliklerinde oldum bittim sahibi ve Türk milliyetçiliğini savunan Kürt halkını sürekli olarak isyan etmeye, Türkiye’yi bölmeye hazır olarak gören güçlerin bir ittifakı var. Kimilerine göre Tayyip Erdoğan bunlarla buluştu. Ama bana sorarsanız bunlar Erdoğan’ı tutsak aldı. Erdoğan’ın politikalarını artık bunlar tayin ediyor. Yeni bir evreye sıçradı derken bunu kastediyorum. Yine bazı kesimler de bu adımın Suriye’de atılacak adımların bir hazırlığı gibi yorumluyorlar. Ben buna pek katılmıyorum. Suriye’de o öngörülen adımların atılamayacağı görünüyor” ifadelerini kullandı.
‘BİR DEMOKRASİ SINAVI’
Mezopotamya Ajansı'ndan Ferhat Çelik'e konuşan ve yeni kayyum atamalarının bardağı taşıran son damla olduğunu vurgulayan Engin, şöyle devam etti: “Bu durum demokrasinin ırzına geçilmesinin son aşamasıdır. Bu bir yandan da Türkiye demokrasi güçlerine yeni bir sınav tanıdı. Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Adana’da seçim kazanmayı bir demokrasi zaferi olarak görenlerin Kürdistan bölgesindeki kayyum atamaları da demokrasiye karşı yönelmiş somut bir saldırı olarak görmesi gerekir. Bugüne kadar millet ittifakının parçası olduğunu söyleyen İYİ Parti’den ses soluk çıkmadı. Bu beni şaşırtmıyor ama CHP’den de mızmız sesler dışında parti olarak örgütsel bir açıklama gelmedi. Üstüne üstlük artık açıklamaların çok da önemli olmadığı tam tersine eylemin önemli olduğu günlerdeyiz. Ne güzel olurdu bütün barolar Eylül’de Erdoğan’ın sarayında değil de Diyarbakır’da bir araya gelseler. Ne güzel olurdu ‘AKP’nin burnunu sürttük’ diye zafer şarkıları söyleyen Adana, İzmir, İstanbul, Ankara, Hatay ve diğer belediye başkanlarının Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da seçilmiş belediye başkanlarına el uzatsalar onları selamlasalar. Bu demokrasimiz için çok anlamlı bir gösterisi olur. O yüzden muhalefet açısından bunun bir demokrasi sınavı olduğunu altını çizmek istedim.”
‘KÜRT SİYASAL HAREKETİ BARIŞTAN YANA’
Engin, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “Kürt sorununda çözüm için hazırım” dediği bir zamanda devleti yönetenlerin kayyum atayarak bunu ciddiye almadığını söyledi. Kürt siyasal hareketinde Öcalan’ın tek değil öne çıkan bütün aktörlerin barışçıl çözümden yana olduklarını defalarca kez tekrarladıklarını belirten Engin, “Dolayısıyla Kürt siyasal hareketi elbette çözüm istiyor. Ama bugüne kadarki çizgisiyle Tayyip Erdoğan’ın çözümden yana olmadığı açıkça görülüyor. Buna ilişkin bir sürü somut olay var. Son kayyum olayıyla bunun üstüne bir tüy diktiler. Devleti yönetenler Kürt sorununun barışçıl yollarla çözme çağrılarına ‘Hayır, biz artık bu işi barışçıl bir çözüme ulaştırmak için değil askeri bir çözümle halledeceğiz. Bunu bir devlet zorbalığıyla çözeceğiz. Sindireceğiz, saldıracağız, bastıracağız’ demeye çalışıyor. Bu şekilde Kürt siyasal hareketine ‘Barışçıl çözüm beklentiniz beyhude’ demiş oldular” şeklinde konuştu.
[Samanyolu Haber] 22.8.2019
‘DERİN GÜÇLER ERDOĞAN’I TUTSAK ALDI’
AKP’nin artık "Müslüman olan herkes bizdendir” ilişiğini tümüyle terk edip Türk milliyetçiliği üstünde buluştuğunu dile getiren Engin, “Burada Devlet Bahçeli’yi bile aşan, devletin derinliklerinde oldum bittim sahibi ve Türk milliyetçiliğini savunan Kürt halkını sürekli olarak isyan etmeye, Türkiye’yi bölmeye hazır olarak gören güçlerin bir ittifakı var. Kimilerine göre Tayyip Erdoğan bunlarla buluştu. Ama bana sorarsanız bunlar Erdoğan’ı tutsak aldı. Erdoğan’ın politikalarını artık bunlar tayin ediyor. Yeni bir evreye sıçradı derken bunu kastediyorum. Yine bazı kesimler de bu adımın Suriye’de atılacak adımların bir hazırlığı gibi yorumluyorlar. Ben buna pek katılmıyorum. Suriye’de o öngörülen adımların atılamayacağı görünüyor” ifadelerini kullandı.
‘BİR DEMOKRASİ SINAVI’
Mezopotamya Ajansı'ndan Ferhat Çelik'e konuşan ve yeni kayyum atamalarının bardağı taşıran son damla olduğunu vurgulayan Engin, şöyle devam etti: “Bu durum demokrasinin ırzına geçilmesinin son aşamasıdır. Bu bir yandan da Türkiye demokrasi güçlerine yeni bir sınav tanıdı. Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Adana’da seçim kazanmayı bir demokrasi zaferi olarak görenlerin Kürdistan bölgesindeki kayyum atamaları da demokrasiye karşı yönelmiş somut bir saldırı olarak görmesi gerekir. Bugüne kadar millet ittifakının parçası olduğunu söyleyen İYİ Parti’den ses soluk çıkmadı. Bu beni şaşırtmıyor ama CHP’den de mızmız sesler dışında parti olarak örgütsel bir açıklama gelmedi. Üstüne üstlük artık açıklamaların çok da önemli olmadığı tam tersine eylemin önemli olduğu günlerdeyiz. Ne güzel olurdu bütün barolar Eylül’de Erdoğan’ın sarayında değil de Diyarbakır’da bir araya gelseler. Ne güzel olurdu ‘AKP’nin burnunu sürttük’ diye zafer şarkıları söyleyen Adana, İzmir, İstanbul, Ankara, Hatay ve diğer belediye başkanlarının Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da seçilmiş belediye başkanlarına el uzatsalar onları selamlasalar. Bu demokrasimiz için çok anlamlı bir gösterisi olur. O yüzden muhalefet açısından bunun bir demokrasi sınavı olduğunu altını çizmek istedim.”
‘KÜRT SİYASAL HAREKETİ BARIŞTAN YANA’
Engin, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “Kürt sorununda çözüm için hazırım” dediği bir zamanda devleti yönetenlerin kayyum atayarak bunu ciddiye almadığını söyledi. Kürt siyasal hareketinde Öcalan’ın tek değil öne çıkan bütün aktörlerin barışçıl çözümden yana olduklarını defalarca kez tekrarladıklarını belirten Engin, “Dolayısıyla Kürt siyasal hareketi elbette çözüm istiyor. Ama bugüne kadarki çizgisiyle Tayyip Erdoğan’ın çözümden yana olmadığı açıkça görülüyor. Buna ilişkin bir sürü somut olay var. Son kayyum olayıyla bunun üstüne bir tüy diktiler. Devleti yönetenler Kürt sorununun barışçıl yollarla çözme çağrılarına ‘Hayır, biz artık bu işi barışçıl bir çözüme ulaştırmak için değil askeri bir çözümle halledeceğiz. Bunu bir devlet zorbalığıyla çözeceğiz. Sindireceğiz, saldıracağız, bastıracağız’ demeye çalışıyor. Bu şekilde Kürt siyasal hareketine ‘Barışçıl çözüm beklentiniz beyhude’ demiş oldular” şeklinde konuştu.
[Samanyolu Haber] 22.8.2019
'Sulhta hayır vardır'
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin yeni "Kırık Testi" sohbeti Herkul.org sitesinde yayımlandı.
KIRIK TESTİ
Soru: Günümüzde aileden toplumun farklı katmanlarına kadar çeşitli düzeylerde çatışmaların varlığını sürdürmesinde, Kur’an’da geçen “Muslihûn”un (arabulucu ve uzlaştırıcı kimseler) eksikliğinin etkisi var mıdır? Varsa bu eksiklik nasıl telafi edilebilir?
Cevap: Allah Teâlâ, “Sulh hayırlıdır.” (Nisâ sûresi, 4/128) kavl-i kerimiyle bu konuda çok önemli bir disiplin vaz’ etmiştir. Aslında bu âyet-i kerime eşler arasındaki problemlerin çözümüyle ilgili nazil olmuştur. Burada Cenab-ı Hak aile içi problemlerin sulh yoluyla çözülmesini hedef göstermiştir. Fakat aynı zamanda âyet-i kerimenin toplumdaki bütün ayrışma ve çatışmalar için de umumî ve objektif bir disiplin vaz’ ettiğinde şüphe yoktur.
Çünkü sebebin hususiliği, hükmün umumî olmasına mâni değildir. Yani her ne kadar bu âyet hususî bir mesele hakkında nazil olmuş olsa da âyetin ortaya koyduğu hüküm geneldir. Bu sebeple ister aile fertleri isterse toplumun farklı kesimleri arasında olumsuz bir kısım tavır ve davranışlar ortaya çıktığında Kur’ân’ın bize tavsiye etmiş olduğu çözüm yolu sulhtur, anlaşma ve uzlaşmadır.
Gerek devr-i risaletpenahide gerekse sonraki dönemlerde Müslümanlar, toplum huzurunun sağlanabilmesi adına sulha çok önem vermişler ve ellerinden geldiği kadar hem fertler hem de gruplar arasındaki anlaşmazlıkları sulh yoluyla çözmeye çalışmışlardır. Mesela Osmanlılar farklı ad ve ünvanlarla Kur’ân’ın bu disiplinini müesseseleştirmişlerdir. Yani bu meseleye bizzat devlet tarafından sahip çıkılmış ve toplumun her alanında yaygınlaştırılmıştır. Aralarında ihtilâf çıkan kişiler de problemlerini çözme adına hakem heyetlerine müracaat etmişlerdir.
Esasında günümüzde de bu meselenin devlet çapında ele alınması, kanun ve mevzuatlarla bir çerçeveye oturtulması çok etkili olacaktır. Bugünün Müslümanları olarak bize düşen vazife, Kur’ân’ın bu prensibini öncelikle kendi aramızda veya sözümüzün dinlendiği yerlerde hayata geçirmeye çalışmak olmalıdır.
MÜJDELENEN GARİPLERİN ÖZELLİKLERİ
Konuyla ilgili bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), İslâm’ın garip olarak başladığını, yani gariplerle temsil edildiğini ve bir gün, başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacağını ifade etmiş ve arkasından da,“Gariplere müjdeler olsun!” buyurmuştur. Sahabenin, gariplerin kim olduğunu sorması üzerine ise şu cevabı vermiştir: “Onlar, insanların bozulduğu bir dönemde ıslahçı olanlardır.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 27/237)
Demek ki İslâm’ın yaşadığı bu gurbet döneminde insanlar arasında nifaklar, şikaklar, iftiraklar, ihtilaflar çoğalacaktır. Bu ayrılık ve çatışma, aile içi münasebetlerden toplum fertlerine, oradan yöneten ve yönetilen ilişkilerine kadar toplumun çok farklı kesimlerinde kendisini hissettirecektir. İşte böyle bir dönemde bir zümrenin bu tür çatışmalara dâhil olmaması, kendisini her türlü ihtilâf ve iftirakın dışında tutmaya çalışması, hep vifak ve ittifak peşinde koşması ve bu gayretleriyle tevfik-i ilahiye çağrıda bulunması çok önemlidir. Onlar, kendi sa’y ve gayretleriyle ıslah adına yapmaları gerekli olan işleri yaparlarsa Cenâb-ı Hak da tevfikat-ı sübhaniyesiyle onlara yardımda bulunacaktır. İşte hadiste müjdelenen garipler de bunlardır.
Biraz daha açacak olursak bu garipler, bozguncuların bozgunculuk yaptıkları ve her şeyin bozguna kurban gittiği bir dönemde hep sulhun yanında yer alacaklardır. Onlar her türlü vuruşmanın ve dövüşmenin karşısında olacak; hatta televizyonlarda veya gazete köşelerinde çokça örneği görülen polemiklerden ve kısır tartışmalardan bile uzak duracaklardır. Toplumun değişik kesimleri birbiriyle yaka paça olsa ve birbirini yese de onlar asla bu tür kavgalara alet olmayacak; bilakis ortaya çıkan kırık ve çatlakları tamir etmeye çalışacaklardır. Toplumda intikam alma, rövanş duygularıyla yaşama, kan davası gütme veya töre cinayeti işleme gibi canavarca tavır ve davranışlar bulunsa da onların lügatinde bunların hiçbirinin yeri yoktur.
Esasında bütün bunlar dinin temel prensiplerine de taban tabana zıt davranışlardır. Mesela bir cinayetin başına “töre” kelimesi eklenmekle o meşrulaştırılamaz. Haddizatında töre, Müslüman bir toplum içinde ortaya çıkan ve şer’i delillerle test edildikten veya onların filtresinden geçirildikten sonra da benimsenen ve yaygınlık kazanan bir kısım tavır ve davranışları ifade eder. Habuki bir insanı öldürmenin dinî naslarla telif edilebilir bir yanı yoktur. Dolayısıyla da bu tür davranışların hepsi hadiste geçen “fesat” kategorisine girer.
İşte bütün bu bozgunculuk ve ifsatlara karşı mutlaka bir ıslah topluluğu olmalıdır. Onlar hep barışın yanında olmalı, sürekli sulh soluklamalı, uzlaştırıcı ve barıştırıcı olmayı kendilerine misyon edinmelidirler. Çünkü toplumda ortaya çıkan bu tür şenaat ve denaetlerin sadece mevzuatla ve devletin kanunî müeyyideleriyle önlenmesi çok zordur. Asıl yapılması gereken, bu tür fısk u fücurun kötü olduğu ve bundan uzak durulması gerektiği noktasında akılları ikna etmek, kalb ve vicdanlara seslenmektir. Dahası toplum fertlerine insan sevgisini aşılamak, onlar arasında saygı ve hürmet hislerini geliştirmek ve onlara sulh ve uzlaşının faydalarını anlatmak gerekir.
Bir diğer yandan da insanlarda ahirete iman etme ve hesap verme duygusu güçlendirilmelidir. Zira ahiret düşüncesinin, Allah’a hesap verme duygusunun boşluğunu doldurabilecek başka bir şey yoktur. Bu boşluk ne ceza hukukuyla ne kanunî müeyyidelerle doldurulabilir. Nitekim günümüzde mevcut kanun ve müeyyidelere rağmen ne kapkaççının önü alınabiliyor, ne insanlar eşkıyalıktan alıkonabiliyor, ne de zulüm ve haksızlıklarla başa çıkılabiliyor. Hz. Pir’in yaklaşımıyla siz vicdanlara bir yasakçı yerleştireceğiniz âna kadar da bunlarla başa çıkamazsınız. En akıllıca, en sert müeyyideleri koysanız bile, suçlular bir şekilde onların içinden sıyrılmanın bir yolunu bulacak, şekavet adına akla hayale gelmedik stratejiler geliştireceklerdir.
Özellikle günümüzde olduğu gibi eğer bir toplum içinde çok ciddi bir çözülme ve dejenerasyon yaşanıyor ve toplumun her yanında korkunç bir ahlakî çöküntü gözleniyorsa, gönülleri, Allah’a ve ahirete iman duygusuyla mamur hâle getirmeden bu problemlerin üstesinden gelemezsiniz. Dolayısıyla insanlar arasında sulh ve salâhın sağlanmasının önemli yollarından birisi de imanın takviye edilmesi, insanlara tahkikî imana giden yolun gösterilmesidir.
SULH VE UZLAŞIYLA ÇÖZÜLEBİLECEK PROBLEMLER
Eğer şimdiye kadar bu yapılabilseydi mesela Türkiye için uzun yıllardan beri ciddi bir problem olarak varlığını devam ettiren terör problemi çoktan halledilmiş olurdu. Güç ve kuvvet kullanarak insanları bastırmaya ve ezmeye çalışmak yerine, şayet iyi yetişmiş adliye ve mülkiye amirleri ve memurları hatta emniyet teşkilatı, askerî personel, ilahiyat ve diyanet camiası problem olan bölgelere gönderilse ve onlar da sevgi, saygı ve hoşgörüyle o toplumu kucaklayabilselerdi şimdiye kadar çoktan Doğu ve Güneydoğu bölgeleri Türkiye için problem olmaktan çıkmış olurdu.
Her ne kadar devlet yetkilileri bu türlü tavsiyelere kulak tıkamış, böyle bir çalışma başlatmamış ve ısrarla kaba kuvvetten medet ummaya devam etmiş olsalar da; bir dönem Hizmet gönüllülerinin buralarda kurban eti dağıtma, muhtaçlara el uzatma, açılan okullarla ve etüt merkezleriyle genç nesillere sahip çıkmaya çalışma gibi bir kısım hayır ve eğitim faaliyetlerinin çok güzel semereleri olmuştur. Eğer yapılan bu güzel hizmetlere bir kısım zalim ve mütecavizler tarafından engel olunmasaydı, belki de uzun yıllardır birbirinden ayrı düşmüş/düşürülmüş insanlar arasında ciddi bir kaynaşma olacak, ülkenin birlik ve bütünlüğünün sağlanması adına çok önemli adımlar atılmış olacaktı.
Demek istediğim şu ki devlet yetkilileri veya toplumun farklı kesimleri ne düşünürse düşünsün ve ne yaparsa yapsın, kendilerini ıslaha adamış Hizmet gönüllülerinin, çıktıkları yolda yürümeye devam etmeleri gerekir. Onlar, sulh, hoşgörü, uzlaşı ve diyalog gibi insanî ve evrensel değerleri toplumda ve hatta bütün dünyada hâkim hâle getirme adına ellerinden geleni yapmalı ve bütün meşru yolları kullanmalıdırlar.
İnsanların sürekli birbiriyle didiştiği, birbirini hırpaladığı, kin, nefret ve düşmanlık duygularının köpürtüldüğü bir toplumda çok ciddi bir hezeyan yaşanıyor demektir. Bu tür hezeyanlar çok defa toplumsal bir şizofreniye sebebiyet verir. Bu ise toplumun geleceği, insanların huzur ve mutluluğu açısından göz ardı edilecek bir tehlike değildir. Dolayısıyla böyle bir şizofreninin yaşandığı bir topluma, her fırsat değerlendirilerek ve çok farklı alternatif yollar bulunarak mutlaka doğru müdahalelerde bulunulması gerekir. Eğer siz böyle bir istikamette yürürken birileri önünüzü kesecek, geçtiğiniz köprüleri yıkacak olursa hiç duraklamadan hemen başka bir yol kullanmalı ve hedefinize yürümeye devam etmelisiniz.
Allah Ahlâkıyla Ahlâklanma
Bir hadis-i şerifte Cenâb-ı Hakk’ın, ahirette iki mü’minin arasını bulacağından bahsedilir. Bunlardan birisi, Allah’ın huzurunda, mü’min kardeşinde olan bir hakkını talep eder. Allah Teâlâ’nın, kul hakkına giren kişinin hiç sevabı kalmadığını söylemesi üzerine alacaklı olan kişi, kendi günahlarının ona yüklenmesini ister. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona Cennet’ten bir kısım manzaralar gösterir. Onun bu Cennet nimetlerinin kime ait olduğunu sorması üzerine ise Allah, mü’min kardeşini affetmesi karşılığında bunları kendisine vereceğini söyler ve o da bu hakkından vazgeçer. Sonra da Allah, “Kardeşinin elinden tut ve onu da Cennet’e sok.” buyurur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahirete ait böyle bir tabloyu resmettikten sonra şöyle der: “Allah’tan korkun ve birbirinizle iyi geçinin. Muhakkak ki Allah Teâlâ mü’minlerin arasını ıslah eder.” (Hâkim, el-Müstedrek 4/620)
Hadis-i şerifin ibaresinden belki Cenâb-ı Hakk’a “Muslih” ismi/sıfatı nisbet edilebilir. Fakat ne meşhur doksan dokuz isim arasında ne Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri’nin zikrettiği üç yüz isim arasında ne de Cevşen-i Kebir’de yer alan bin isim arasında böyle bir isme rastlamıyoruz. Esma-i Hüsna “tevkifîdir” yani Zat-ı Uluhiyet’e, Kur’an veya Sünnet’te geçmeyen bir isim izafe edemeyiz.
Fakat bazı ulemanın yaklaşımıyla, belki, Kur’an ve Sünnet’te Rabbimiz’e izafe edilen fiillerden, onların ifade ettiği mana isimleştirilerek O’na nisbet edilebilir.
Öte yandan, -bir hadis-i şerifin ifadesiyle (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 6/247)- Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini de bilmiyoruz. Biz sadece şahsî, ailevî veya içtimaî hayatımızla veya Cenâb-ı Hak’la irtibatımızla ilgili olan isimleri biliyoruz. Yani esma-i ilahiye içinde bizim bildiklerimiz, bizi doğrudan ilgilendirenler. Bunun dışında mesela fizikî âlemler var olacağı âna kadar tecelli eden isimleri bilmediğimiz gibi ahirette tecellî edecek isimlerin hepsini de bilmiyoruz. Dolayısıyla bu isimler arasında “Muslih” isminin de olması mümkündür.
Hâsılı, mü’minler için Allah ahlâkıyla ahlâklanma önemli bir hedef olduğuna göre, onlara düşen vazife ıslahçı olmaktır. Onlar, en yakın daireden en uzak daireye kadar, küskünlük ve kırgınlıkları gidererek, kavga ve çatışmaları yatıştırarak, farklı duygu ve düşüncedeki insanları bir araya getirerek… alakadar oldukları bütün alanlarda hep bir sulh atmosferi oluşturmaya çalışmalıdırlar.
KIRIK TESTİ
Soru: Günümüzde aileden toplumun farklı katmanlarına kadar çeşitli düzeylerde çatışmaların varlığını sürdürmesinde, Kur’an’da geçen “Muslihûn”un (arabulucu ve uzlaştırıcı kimseler) eksikliğinin etkisi var mıdır? Varsa bu eksiklik nasıl telafi edilebilir?
Cevap: Allah Teâlâ, “Sulh hayırlıdır.” (Nisâ sûresi, 4/128) kavl-i kerimiyle bu konuda çok önemli bir disiplin vaz’ etmiştir. Aslında bu âyet-i kerime eşler arasındaki problemlerin çözümüyle ilgili nazil olmuştur. Burada Cenab-ı Hak aile içi problemlerin sulh yoluyla çözülmesini hedef göstermiştir. Fakat aynı zamanda âyet-i kerimenin toplumdaki bütün ayrışma ve çatışmalar için de umumî ve objektif bir disiplin vaz’ ettiğinde şüphe yoktur.
Çünkü sebebin hususiliği, hükmün umumî olmasına mâni değildir. Yani her ne kadar bu âyet hususî bir mesele hakkında nazil olmuş olsa da âyetin ortaya koyduğu hüküm geneldir. Bu sebeple ister aile fertleri isterse toplumun farklı kesimleri arasında olumsuz bir kısım tavır ve davranışlar ortaya çıktığında Kur’ân’ın bize tavsiye etmiş olduğu çözüm yolu sulhtur, anlaşma ve uzlaşmadır.
Gerek devr-i risaletpenahide gerekse sonraki dönemlerde Müslümanlar, toplum huzurunun sağlanabilmesi adına sulha çok önem vermişler ve ellerinden geldiği kadar hem fertler hem de gruplar arasındaki anlaşmazlıkları sulh yoluyla çözmeye çalışmışlardır. Mesela Osmanlılar farklı ad ve ünvanlarla Kur’ân’ın bu disiplinini müesseseleştirmişlerdir. Yani bu meseleye bizzat devlet tarafından sahip çıkılmış ve toplumun her alanında yaygınlaştırılmıştır. Aralarında ihtilâf çıkan kişiler de problemlerini çözme adına hakem heyetlerine müracaat etmişlerdir.
Esasında günümüzde de bu meselenin devlet çapında ele alınması, kanun ve mevzuatlarla bir çerçeveye oturtulması çok etkili olacaktır. Bugünün Müslümanları olarak bize düşen vazife, Kur’ân’ın bu prensibini öncelikle kendi aramızda veya sözümüzün dinlendiği yerlerde hayata geçirmeye çalışmak olmalıdır.
MÜJDELENEN GARİPLERİN ÖZELLİKLERİ
Konuyla ilgili bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), İslâm’ın garip olarak başladığını, yani gariplerle temsil edildiğini ve bir gün, başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacağını ifade etmiş ve arkasından da,“Gariplere müjdeler olsun!” buyurmuştur. Sahabenin, gariplerin kim olduğunu sorması üzerine ise şu cevabı vermiştir: “Onlar, insanların bozulduğu bir dönemde ıslahçı olanlardır.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 27/237)
Demek ki İslâm’ın yaşadığı bu gurbet döneminde insanlar arasında nifaklar, şikaklar, iftiraklar, ihtilaflar çoğalacaktır. Bu ayrılık ve çatışma, aile içi münasebetlerden toplum fertlerine, oradan yöneten ve yönetilen ilişkilerine kadar toplumun çok farklı kesimlerinde kendisini hissettirecektir. İşte böyle bir dönemde bir zümrenin bu tür çatışmalara dâhil olmaması, kendisini her türlü ihtilâf ve iftirakın dışında tutmaya çalışması, hep vifak ve ittifak peşinde koşması ve bu gayretleriyle tevfik-i ilahiye çağrıda bulunması çok önemlidir. Onlar, kendi sa’y ve gayretleriyle ıslah adına yapmaları gerekli olan işleri yaparlarsa Cenâb-ı Hak da tevfikat-ı sübhaniyesiyle onlara yardımda bulunacaktır. İşte hadiste müjdelenen garipler de bunlardır.
Biraz daha açacak olursak bu garipler, bozguncuların bozgunculuk yaptıkları ve her şeyin bozguna kurban gittiği bir dönemde hep sulhun yanında yer alacaklardır. Onlar her türlü vuruşmanın ve dövüşmenin karşısında olacak; hatta televizyonlarda veya gazete köşelerinde çokça örneği görülen polemiklerden ve kısır tartışmalardan bile uzak duracaklardır. Toplumun değişik kesimleri birbiriyle yaka paça olsa ve birbirini yese de onlar asla bu tür kavgalara alet olmayacak; bilakis ortaya çıkan kırık ve çatlakları tamir etmeye çalışacaklardır. Toplumda intikam alma, rövanş duygularıyla yaşama, kan davası gütme veya töre cinayeti işleme gibi canavarca tavır ve davranışlar bulunsa da onların lügatinde bunların hiçbirinin yeri yoktur.
Esasında bütün bunlar dinin temel prensiplerine de taban tabana zıt davranışlardır. Mesela bir cinayetin başına “töre” kelimesi eklenmekle o meşrulaştırılamaz. Haddizatında töre, Müslüman bir toplum içinde ortaya çıkan ve şer’i delillerle test edildikten veya onların filtresinden geçirildikten sonra da benimsenen ve yaygınlık kazanan bir kısım tavır ve davranışları ifade eder. Habuki bir insanı öldürmenin dinî naslarla telif edilebilir bir yanı yoktur. Dolayısıyla da bu tür davranışların hepsi hadiste geçen “fesat” kategorisine girer.
İşte bütün bu bozgunculuk ve ifsatlara karşı mutlaka bir ıslah topluluğu olmalıdır. Onlar hep barışın yanında olmalı, sürekli sulh soluklamalı, uzlaştırıcı ve barıştırıcı olmayı kendilerine misyon edinmelidirler. Çünkü toplumda ortaya çıkan bu tür şenaat ve denaetlerin sadece mevzuatla ve devletin kanunî müeyyideleriyle önlenmesi çok zordur. Asıl yapılması gereken, bu tür fısk u fücurun kötü olduğu ve bundan uzak durulması gerektiği noktasında akılları ikna etmek, kalb ve vicdanlara seslenmektir. Dahası toplum fertlerine insan sevgisini aşılamak, onlar arasında saygı ve hürmet hislerini geliştirmek ve onlara sulh ve uzlaşının faydalarını anlatmak gerekir.
Bir diğer yandan da insanlarda ahirete iman etme ve hesap verme duygusu güçlendirilmelidir. Zira ahiret düşüncesinin, Allah’a hesap verme duygusunun boşluğunu doldurabilecek başka bir şey yoktur. Bu boşluk ne ceza hukukuyla ne kanunî müeyyidelerle doldurulabilir. Nitekim günümüzde mevcut kanun ve müeyyidelere rağmen ne kapkaççının önü alınabiliyor, ne insanlar eşkıyalıktan alıkonabiliyor, ne de zulüm ve haksızlıklarla başa çıkılabiliyor. Hz. Pir’in yaklaşımıyla siz vicdanlara bir yasakçı yerleştireceğiniz âna kadar da bunlarla başa çıkamazsınız. En akıllıca, en sert müeyyideleri koysanız bile, suçlular bir şekilde onların içinden sıyrılmanın bir yolunu bulacak, şekavet adına akla hayale gelmedik stratejiler geliştireceklerdir.
Özellikle günümüzde olduğu gibi eğer bir toplum içinde çok ciddi bir çözülme ve dejenerasyon yaşanıyor ve toplumun her yanında korkunç bir ahlakî çöküntü gözleniyorsa, gönülleri, Allah’a ve ahirete iman duygusuyla mamur hâle getirmeden bu problemlerin üstesinden gelemezsiniz. Dolayısıyla insanlar arasında sulh ve salâhın sağlanmasının önemli yollarından birisi de imanın takviye edilmesi, insanlara tahkikî imana giden yolun gösterilmesidir.
SULH VE UZLAŞIYLA ÇÖZÜLEBİLECEK PROBLEMLER
Eğer şimdiye kadar bu yapılabilseydi mesela Türkiye için uzun yıllardan beri ciddi bir problem olarak varlığını devam ettiren terör problemi çoktan halledilmiş olurdu. Güç ve kuvvet kullanarak insanları bastırmaya ve ezmeye çalışmak yerine, şayet iyi yetişmiş adliye ve mülkiye amirleri ve memurları hatta emniyet teşkilatı, askerî personel, ilahiyat ve diyanet camiası problem olan bölgelere gönderilse ve onlar da sevgi, saygı ve hoşgörüyle o toplumu kucaklayabilselerdi şimdiye kadar çoktan Doğu ve Güneydoğu bölgeleri Türkiye için problem olmaktan çıkmış olurdu.
Her ne kadar devlet yetkilileri bu türlü tavsiyelere kulak tıkamış, böyle bir çalışma başlatmamış ve ısrarla kaba kuvvetten medet ummaya devam etmiş olsalar da; bir dönem Hizmet gönüllülerinin buralarda kurban eti dağıtma, muhtaçlara el uzatma, açılan okullarla ve etüt merkezleriyle genç nesillere sahip çıkmaya çalışma gibi bir kısım hayır ve eğitim faaliyetlerinin çok güzel semereleri olmuştur. Eğer yapılan bu güzel hizmetlere bir kısım zalim ve mütecavizler tarafından engel olunmasaydı, belki de uzun yıllardır birbirinden ayrı düşmüş/düşürülmüş insanlar arasında ciddi bir kaynaşma olacak, ülkenin birlik ve bütünlüğünün sağlanması adına çok önemli adımlar atılmış olacaktı.
Demek istediğim şu ki devlet yetkilileri veya toplumun farklı kesimleri ne düşünürse düşünsün ve ne yaparsa yapsın, kendilerini ıslaha adamış Hizmet gönüllülerinin, çıktıkları yolda yürümeye devam etmeleri gerekir. Onlar, sulh, hoşgörü, uzlaşı ve diyalog gibi insanî ve evrensel değerleri toplumda ve hatta bütün dünyada hâkim hâle getirme adına ellerinden geleni yapmalı ve bütün meşru yolları kullanmalıdırlar.
İnsanların sürekli birbiriyle didiştiği, birbirini hırpaladığı, kin, nefret ve düşmanlık duygularının köpürtüldüğü bir toplumda çok ciddi bir hezeyan yaşanıyor demektir. Bu tür hezeyanlar çok defa toplumsal bir şizofreniye sebebiyet verir. Bu ise toplumun geleceği, insanların huzur ve mutluluğu açısından göz ardı edilecek bir tehlike değildir. Dolayısıyla böyle bir şizofreninin yaşandığı bir topluma, her fırsat değerlendirilerek ve çok farklı alternatif yollar bulunarak mutlaka doğru müdahalelerde bulunulması gerekir. Eğer siz böyle bir istikamette yürürken birileri önünüzü kesecek, geçtiğiniz köprüleri yıkacak olursa hiç duraklamadan hemen başka bir yol kullanmalı ve hedefinize yürümeye devam etmelisiniz.
Allah Ahlâkıyla Ahlâklanma
Bir hadis-i şerifte Cenâb-ı Hakk’ın, ahirette iki mü’minin arasını bulacağından bahsedilir. Bunlardan birisi, Allah’ın huzurunda, mü’min kardeşinde olan bir hakkını talep eder. Allah Teâlâ’nın, kul hakkına giren kişinin hiç sevabı kalmadığını söylemesi üzerine alacaklı olan kişi, kendi günahlarının ona yüklenmesini ister. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona Cennet’ten bir kısım manzaralar gösterir. Onun bu Cennet nimetlerinin kime ait olduğunu sorması üzerine ise Allah, mü’min kardeşini affetmesi karşılığında bunları kendisine vereceğini söyler ve o da bu hakkından vazgeçer. Sonra da Allah, “Kardeşinin elinden tut ve onu da Cennet’e sok.” buyurur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahirete ait böyle bir tabloyu resmettikten sonra şöyle der: “Allah’tan korkun ve birbirinizle iyi geçinin. Muhakkak ki Allah Teâlâ mü’minlerin arasını ıslah eder.” (Hâkim, el-Müstedrek 4/620)
Hadis-i şerifin ibaresinden belki Cenâb-ı Hakk’a “Muslih” ismi/sıfatı nisbet edilebilir. Fakat ne meşhur doksan dokuz isim arasında ne Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri’nin zikrettiği üç yüz isim arasında ne de Cevşen-i Kebir’de yer alan bin isim arasında böyle bir isme rastlamıyoruz. Esma-i Hüsna “tevkifîdir” yani Zat-ı Uluhiyet’e, Kur’an veya Sünnet’te geçmeyen bir isim izafe edemeyiz.
Fakat bazı ulemanın yaklaşımıyla, belki, Kur’an ve Sünnet’te Rabbimiz’e izafe edilen fiillerden, onların ifade ettiği mana isimleştirilerek O’na nisbet edilebilir.
Öte yandan, -bir hadis-i şerifin ifadesiyle (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 6/247)- Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini de bilmiyoruz. Biz sadece şahsî, ailevî veya içtimaî hayatımızla veya Cenâb-ı Hak’la irtibatımızla ilgili olan isimleri biliyoruz. Yani esma-i ilahiye içinde bizim bildiklerimiz, bizi doğrudan ilgilendirenler. Bunun dışında mesela fizikî âlemler var olacağı âna kadar tecelli eden isimleri bilmediğimiz gibi ahirette tecellî edecek isimlerin hepsini de bilmiyoruz. Dolayısıyla bu isimler arasında “Muslih” isminin de olması mümkündür.
Hâsılı, mü’minler için Allah ahlâkıyla ahlâklanma önemli bir hedef olduğuna göre, onlara düşen vazife ıslahçı olmaktır. Onlar, en yakın daireden en uzak daireye kadar, küskünlük ve kırgınlıkları gidererek, kavga ve çatışmaları yatıştırarak, farklı duygu ve düşüncedeki insanları bir araya getirerek… alakadar oldukları bütün alanlarda hep bir sulh atmosferi oluşturmaya çalışmalıdırlar.
[Samanyolu Haber] 22.8.2019
Moğolistan’daki Türk öğretmenler BM korumasıyla Kanada’da
Moğolistan’daki Türk okullarında görev yapan altı öğretmen ve bir ev hanımı Birleşmiş Milletler (BM) koruması eşliğinde ülkeyi terk etti.
1 Temmuz 2019’da oturumları biten ve Türkiye tarafından pasaportları iptal edilen yedi kişi, Moğolistan devleti tarafından da çıkış yasağı bulunduğu için 14 Haziran 2019’da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine (UNHCR) müracaat etmiş ve koruma talep etmişti.
TERÖR İÇİN DEĞİL EĞİTİM İÇİN BURADAYIZ
Empathy Schools ve Elite International School’da görev yapan öğretmenler; Hacı Ömer Ayyıldız, Fatih Avşar, Ishak İlik, Ayhan Altıntaş, Enes Uzun, Mustafa Varol ve ev hanımı Meryem Avşar, “Biz öğretmeniz, terör için değil eğitim için buradayız.” diyerek BM’den yardım talep etmişti.
Yedi kişi 11 Ağustos 2019’da BM yetkilisi bir memur eşliğinde Moğolistan’dan ayrıldı.
"MOĞOL DOSTLARIMIZA TEŞEKKÜR EDERİZ"
Bold'un haberine göre aileleriyle birlikte Kanada’ya yerleşen öğretmenler ortak bir mesaj yayınlayarak Moğolistan halkına, öğrencilerine ve kendilerine destek olan herkese teşekkür etti.
Mesajda şöyle denildi: “Bizi bu zor zamanımızda yalnız bırakmayan değerli Moğol dostlarımıza çok teşekkür ederiz. Moğolistan bizim ikinci vatanımız. Sizleri unutmayacağız. Herkesle görüşme fırsatımız olmadı, bundan dolayı tanıdığımız dost, arkadaş, öğrenci velilerimize, öğrencilerimize ve kıymetli mesai arkadaşlarımıza en iyi dileklerimizi sunuyoruz.”
MOĞOL BASINI GENİŞ YER VERDİ
Moğol basınında çok ses getiren bu olaya Moğolistan’ın popüler gazetelerinden IKON geniş yer ayırdı ve uzun yıllardır güçlü kadrosu ve kalitesiyle Moğolistan’ın eğitimine katkıda bulunan öğretmenlerle röportaj yaptı.
“Moğol çocuklarına neler öğrettiniz, Moğollardan neler öğrendiniz? Türk öğretmenler olarak kırsal alan ve şehir merkezlerinde çalıştınız. Moğol öğretmenlere göre daha kolay fark edebilmiş olabilirsiniz. Kırsal alanda okuyan çocuk ile şehir merkezinde okuyan çocuklar arasında ne gibi farklılıklar gördünüz?” sorularına matematik öğretmeni Enes Uzun şöyle cevap verdi: “Hem şehirdeki hem de kırsal alandaki Türk okullarının aynı kalitede olması bizim için önemliydi. Bu ilkeye hep bağlı kaldık."
Uzun şöyle devam etti: "Bütün öğretmenler her bölgede görev yaptı. Kimya öğretmeni Fatih Avşar Moğolistan’daki beş okulumuzda da öğretmenlik yaptı. İngilizce öğretmeni İshak İlik 2 yıl Ulanbatur’da, 5 yıl Bayan-Ulgii şehrinde öğretmenlik yaptı. Ben ise 7 yıl Darkhan-Uul, 4 yıl Ulan Batur’da öğretmenlik yaptım. Çocukların yanı sıra kırsal alanlarda da çok sayıda çocuk var. Kırsal kesimdeki çocukların büyük hedefleri oluyor. Bu başarıyı tetikleyen çok önemli bir faktör. Olimpiyata 15 çocuk katıldığında, 12 çocuk kırsal alandan gelenler oluyor. Aslında kentsel-kırsal eğitimi ortadan kaldırmak gerekiyor. Genellikle Moğolistanlı çocuklar kendine güveniyor.”
MASUM OLDUĞUMUZ ORTAYA ÇIKTI
“Moğolistan’dan çıkamadınız. Türkiye’ye götürülüp işkence görme, hapse atılma gibi durumlardan kurtuldunuz. Kanada’ya gidiyorsunuz, neler hissediyorsunuz?” sorusuna İngilizce öğretmeni İshak İlik ve Enes Uzun, “Moğolistan’da uzun yıllardır yaşıyoruz. Oturumlarımızın bittiği 30 Haziran 2019 bizim için korku günü oldu. Umutsuzluk, korku ve panik yaşadık. Ama hepsi geçti ve tüm sorunlar geride kaldı. En önemlisi de suçu olmayan öğretmenlerin suçsuz olduğunun anlaşılmasıydı! Bu karar resmen masum olduğumuzu doğruladı.” cevabını verdi.
“Buraya geldiğimde genç bir öğretmendim, 20 yıldır Moğolistan’da yaşıyorum ve çalışıyorum.” diyen kimya öğretmeni Fatih Avşar ise, “Moğolistan’da harika günlerimiz geçti. Burada birçok iyi arkadaş edindik, her şeyden önemlisi bizi seven öğrencilerimiz var. Moğollar bizi hiçbir zaman terörist olarak görmedi. Zaten uluslararası örgütlerin kararları da bizim terörist olmadığımızı kanıtlıyor. Bu sorunun çözülmesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.” ifadelerini kullandı.
GEÇEN YIL BİR MÜDÜR KAÇIRILMAK İSTENMİŞTİ
Empathy Schools’un Genel Müdürü Veysel Akçay, 27 Temmuz 2018’de Türk Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından evinin önünden kaçırılmak istenmiş, fakat Moğol devletinin duruşu ve halkın büyük tepkisiyle bu kaçırılma gerçekleştirilememişti.
Ancak bununla yetinmeyen AKP hükumeti ve Moğolistan Türk Elçiliği, Türk okullarında çalışan diğer öğretmenlerin pasaportlarını iptal edip Moğolistan devletine bunu resmi bir yazıyla bildirmişti.
Moğolistan’da şu anda çözülen bu sorunlar bazı Avrupa ve Asya ülkelerinde devam ediyor.
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra başlatılan Tenkil süreci kapsamında, Türk Büyükelçiliği ve konsoloslukları, fişledikleri Hizmet Hareketi mensuplarının pasaportlarına el koyuyor, yeni doğan çocuklara pasaport vermiyor, süresi biten pasaportları ise uzatmıyor.
[Samanyolu Haber] 22.8.2019
1 Temmuz 2019’da oturumları biten ve Türkiye tarafından pasaportları iptal edilen yedi kişi, Moğolistan devleti tarafından da çıkış yasağı bulunduğu için 14 Haziran 2019’da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine (UNHCR) müracaat etmiş ve koruma talep etmişti.
TERÖR İÇİN DEĞİL EĞİTİM İÇİN BURADAYIZ
Empathy Schools ve Elite International School’da görev yapan öğretmenler; Hacı Ömer Ayyıldız, Fatih Avşar, Ishak İlik, Ayhan Altıntaş, Enes Uzun, Mustafa Varol ve ev hanımı Meryem Avşar, “Biz öğretmeniz, terör için değil eğitim için buradayız.” diyerek BM’den yardım talep etmişti.
Yedi kişi 11 Ağustos 2019’da BM yetkilisi bir memur eşliğinde Moğolistan’dan ayrıldı.
"MOĞOL DOSTLARIMIZA TEŞEKKÜR EDERİZ"
Bold'un haberine göre aileleriyle birlikte Kanada’ya yerleşen öğretmenler ortak bir mesaj yayınlayarak Moğolistan halkına, öğrencilerine ve kendilerine destek olan herkese teşekkür etti.
Mesajda şöyle denildi: “Bizi bu zor zamanımızda yalnız bırakmayan değerli Moğol dostlarımıza çok teşekkür ederiz. Moğolistan bizim ikinci vatanımız. Sizleri unutmayacağız. Herkesle görüşme fırsatımız olmadı, bundan dolayı tanıdığımız dost, arkadaş, öğrenci velilerimize, öğrencilerimize ve kıymetli mesai arkadaşlarımıza en iyi dileklerimizi sunuyoruz.”
MOĞOL BASINI GENİŞ YER VERDİ
Moğol basınında çok ses getiren bu olaya Moğolistan’ın popüler gazetelerinden IKON geniş yer ayırdı ve uzun yıllardır güçlü kadrosu ve kalitesiyle Moğolistan’ın eğitimine katkıda bulunan öğretmenlerle röportaj yaptı.
“Moğol çocuklarına neler öğrettiniz, Moğollardan neler öğrendiniz? Türk öğretmenler olarak kırsal alan ve şehir merkezlerinde çalıştınız. Moğol öğretmenlere göre daha kolay fark edebilmiş olabilirsiniz. Kırsal alanda okuyan çocuk ile şehir merkezinde okuyan çocuklar arasında ne gibi farklılıklar gördünüz?” sorularına matematik öğretmeni Enes Uzun şöyle cevap verdi: “Hem şehirdeki hem de kırsal alandaki Türk okullarının aynı kalitede olması bizim için önemliydi. Bu ilkeye hep bağlı kaldık."
Uzun şöyle devam etti: "Bütün öğretmenler her bölgede görev yaptı. Kimya öğretmeni Fatih Avşar Moğolistan’daki beş okulumuzda da öğretmenlik yaptı. İngilizce öğretmeni İshak İlik 2 yıl Ulanbatur’da, 5 yıl Bayan-Ulgii şehrinde öğretmenlik yaptı. Ben ise 7 yıl Darkhan-Uul, 4 yıl Ulan Batur’da öğretmenlik yaptım. Çocukların yanı sıra kırsal alanlarda da çok sayıda çocuk var. Kırsal kesimdeki çocukların büyük hedefleri oluyor. Bu başarıyı tetikleyen çok önemli bir faktör. Olimpiyata 15 çocuk katıldığında, 12 çocuk kırsal alandan gelenler oluyor. Aslında kentsel-kırsal eğitimi ortadan kaldırmak gerekiyor. Genellikle Moğolistanlı çocuklar kendine güveniyor.”
MASUM OLDUĞUMUZ ORTAYA ÇIKTI
“Moğolistan’dan çıkamadınız. Türkiye’ye götürülüp işkence görme, hapse atılma gibi durumlardan kurtuldunuz. Kanada’ya gidiyorsunuz, neler hissediyorsunuz?” sorusuna İngilizce öğretmeni İshak İlik ve Enes Uzun, “Moğolistan’da uzun yıllardır yaşıyoruz. Oturumlarımızın bittiği 30 Haziran 2019 bizim için korku günü oldu. Umutsuzluk, korku ve panik yaşadık. Ama hepsi geçti ve tüm sorunlar geride kaldı. En önemlisi de suçu olmayan öğretmenlerin suçsuz olduğunun anlaşılmasıydı! Bu karar resmen masum olduğumuzu doğruladı.” cevabını verdi.
“Buraya geldiğimde genç bir öğretmendim, 20 yıldır Moğolistan’da yaşıyorum ve çalışıyorum.” diyen kimya öğretmeni Fatih Avşar ise, “Moğolistan’da harika günlerimiz geçti. Burada birçok iyi arkadaş edindik, her şeyden önemlisi bizi seven öğrencilerimiz var. Moğollar bizi hiçbir zaman terörist olarak görmedi. Zaten uluslararası örgütlerin kararları da bizim terörist olmadığımızı kanıtlıyor. Bu sorunun çözülmesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.” ifadelerini kullandı.
GEÇEN YIL BİR MÜDÜR KAÇIRILMAK İSTENMİŞTİ
Empathy Schools’un Genel Müdürü Veysel Akçay, 27 Temmuz 2018’de Türk Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından evinin önünden kaçırılmak istenmiş, fakat Moğol devletinin duruşu ve halkın büyük tepkisiyle bu kaçırılma gerçekleştirilememişti.
Ancak bununla yetinmeyen AKP hükumeti ve Moğolistan Türk Elçiliği, Türk okullarında çalışan diğer öğretmenlerin pasaportlarını iptal edip Moğolistan devletine bunu resmi bir yazıyla bildirmişti.
Moğolistan’da şu anda çözülen bu sorunlar bazı Avrupa ve Asya ülkelerinde devam ediyor.
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra başlatılan Tenkil süreci kapsamında, Türk Büyükelçiliği ve konsoloslukları, fişledikleri Hizmet Hareketi mensuplarının pasaportlarına el koyuyor, yeni doğan çocuklara pasaport vermiyor, süresi biten pasaportları ise uzatmıyor.
[Samanyolu Haber] 22.8.2019
Türkiye, Venezuela olur mu? [Gölge Bankacı]
Türkiye gibi fiilen batmış bir ekonomide hâlâ “Kriz ne zaman çıkacak?” şeklindeki bir sorunun cevabı merak ediliyorsa tavadaki kurbağa deneyini tekrar hatırlamakta fayda var.
Bazı okurlarımdan gelen e-postalarda da karşılaştığım bir soru bu.
Kurbağayı çok sıcak bir tavanın içine attığınızda kurba anında dışarı zıplar. Ancak kurbağayı tavanın içine koyup ocağı kademe kademe açtığınızda bambaşka bir tablo ile karşılaşırsınız.
TAVADAKİ KURBAĞA
Tava yavaş yavaş ısınırken kurbağa kavrulduğunu fark etmez bile. Tavanın ısındığını ve kendisinin yandığını fark ettiğinde ise artık çok geçtir. Ne sıçrayacak bir refleks ne de tavadan dışarıya fırlayacak takati kalmıştır.
Türkiye ekonomisinde son iki yıldır kademe kademe eriyor. İki yıl önce 830 milyar dolar olan milli gelir 31 Mart 2019 itibarıyla 750 milyar dolara geriledi.
Arada kur şoku ile tavanın ısındığını fark eder gibi olsak da akabinde verilen morfin tedavisi ile yanıkların verdiği acılar geçici olarak dindi.
MORFİN TEDAVİSİ İLE KRİZ BİTMEZ
Morfin tedavisinde neler vardı?
Merkez Bankası’na ait 38 milyar liralık temettü (kâr payı), yine Merkez Bankası’nda yıllardır biriktirilen ve “devletin kefen parası” diye nitelenen 47 milyar liralık ihtiyat akçesi komaya giren ekonomi için krizde morfin fonksiyonu üstlendi.
Temettü ocak ayında kamu müteahhitleri için kullanıldı. İhtiyat akçesi için kanun değiştirildi. Oradan gelen 21 milyar lira da Karayolları müteahhitlerine gitti.
Şirketlerin Maliye'den Katma Değer Vergisi (KDV) iadesi başta olmak üzere 200 milyar lira alacağı var. Bunlar nasıl ödenecek? Meçhul!
2018’den kalan borçlar kefen parası ile ödendi. Morfin tedavisinin devamında 6 Temmuz’da gece yarısında Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya görevden alındı.
Borsa İstanbul (BİST) 100 endeksi son bir ayda 103 bin puandan 95 bin puana geriledi.
UYSAL BAŞKAN SARAY’IN EMRİNDE
Çetinkaya’nın yerine getirilen Murat Uysal’ın 1,5 aylık icraatı gösterdi ki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın emrine âmâde bir başkan olacağına dair tahminde bulunanları haklı çıkardı.
Önce faizleri yüzde 24’ten yüzde 19,75’e indirdi. Akabinde bankaların TCMB’de emanet tuttuğu döviz tevdiat hesabı munzam karşılıklarını arka kapıdan kamu bankalarına verdi.
Bu şekilde kamu bankaları 30 milyar dolar sattı piyasaya. 5,50 TL-5,55 TL aralığında satılan o dövizleri yine büyük yabancı banka ve fonlar satın aldı.
Kurban Bayramı arefesinde klasik bayram harcamaları sebebiyle vatandaş da birkaç milyar dolar bozdurdu. Haliyle dolar 5,50 TL’ye kadar geriledi.
Amerikan Doları, Türk Lirası karşısında dönem dönem gerilese de hep değerli kalıyor. İki yıl önce 1 dolar 3,44 TL iken bugün 5,77 TL. Erdoğan'ın dediği gibi dolar alan yanmadı. Aksine kazandı.
DOLAR YENİDEN YÜKSELİYOR
Bayram bitti döviz yeniden yükselişe geçti. Bugün itibarıyla dolar 5,80 TL’nin eşiğinde. Euro 6,40 TL’yi aşmak üzere.
Merkez Bankası’nın son verilerine göre yabancıların hisse senedi stoku bir haftada 1,3 milyar dolar azaldı ve 30 milyar dolara geriledi. Bono ve tahvilde de çıkış hızlandı.
Dünyada resesyon (ekonomik durgunluk) endişeleri artarken Erdoğan’ın başkanlık sisteminin ilk yılında ağır hasarlı bir Türkriye ekonomisi için yine zor günler başlıyor.
Türkiye bayram tatilinde iken Arjantin’de para birimi peso yüzde 35 eridi. Yatırımcılar gelişen piyasalardan çıkıyor.
457 MİLYAR DOLAR DIŞ BORÇ
Türkiye’nin 457 milyar dolar net dış borcu var. Milli gelirin yüzde 57’si borç! Bunun 210 milyar doları özel sektörün. Özel-kamu farketmiyor alacaklılar için.
Kamil Koç, Teknik Alüminyum, Temsa ve daha nice yerli firma kriz sebebiyle üç kuruşa satılıyor.
Ali Ağaoğlu gibi emlak zengini bir müteahhit pahalı oyuncakların satışa çıkardı. Bentley’i satmayıp ne yapacak bankalar kapısına dayandı.
AKP’nin özel okulculuk projesi iflas etti. Doğa Koleji’nin piyasaya 250 milyon lira borcu var.
Milli Eğitim Bakanlığı özel okullara teşvik verecek para kalmadığı halde batık okulların sayısı artarsa nasıl izah ederiz? diye AKP’ye yakın işadamlarının okullarını kurtarmaya çalışıyor.
BANKALARDA 400 MİLYAR LİRA BATTI
Dış borçların nasıl ödeneceği bilinmiyor. Elimizde iki aylık ithalatı karşılayacak kadar bile döviz yok! Bankalarda batan kredi tutarı 400 milyar lira!
Devletin açıkladığı rakam 120 milyar TL. Diğerleri bir şekilde halının altına süpürülüyor. Anlayacağınız bankalar da batık!
Enflasyon hükümete göre düşüyor. Diğer tarafta çay fiyatı iki ayda yüzde 35, şeker yüzde 17 zamlandı.
Elektrik, doğalgaz, akaryakıt, sigara, alkollü içecekler, Kredi Yurtlar Kurumu öğrenci yurdu ücreti derken iğneden ipliğe zam gelmeye devam ediyor.
Memur, işçi, emekli ve asgari ücretlinin alım gücü bir senede yüzde 30’a yakın eridi. Araba, konut, mobilya ve beyaz eşya satışları çakıldı.
TAVA ISINMAYA DEVAM EDİYOR
Anadolu’da binlerce firma konkordato ilan etti. Sanayici tefecinin elinde rehin. Hükümetin krize karşı kalıcı bir reçete ortaya koymadığı gibi ocağın ateşini daha da açıyor. Suni faiz indirimleri ile piyasanın canlanacağı zannediliyor.
“Kriz ne zaman çıkacak?” sorusu yanlış. Zaten bir yıldır krizdeyiz. “Kriz ne zaman bitecek?” sorusu doğru.
Saray medyası hakikatleri yazıp çizmediği, iktisatçılar hapis korkusu ile köşeye çekildiği için herkes mezarlığın yanından ıslık çalarak geçiyor.
Bu kadar talana ve yağmaya rağmen halkın tuhaf sessizliği ve iktidarın doymak bilmezliği biraraya gelince “kriz yakın vadede bitecek” diyemiyorum.
Dış borç 2018 yılında artarak 457 milyar dolara yükseldi. Milli gelir ise 750 milyar dolara geriledi.
TÜRKİYE, VENEZUELA OLUR MU?
Pekâlâ Venezuela mı olacağız? Bu kadar ağır tahribata rağmen Türkiye’nin Venezuela olacağına ihtimal vermiyorum.
Halkın 31 Mart Mahalli İdareler Seçimi'nde ve 23 Haziran'da tekrarlanan İstanbul Büyükşehir Beleriye Başkanlığı Seçimi'nde AKP hükümetine gösterdiği "kırmızı kart" mevcut ucube başkanlık sisteminin çok uzun ömürlü olmayacağına ve ufukta bir erken seçim olduğuna işaret ediyor.
O arada krizin artçıları devam edecek ne yazık ki!
Neyse ki 2001 krizinden çıkış için alınan tedbirler sayesinde bir sistemimiz ve her şeye rağmen dünyaya açık bir piyasamız var.
Bizimle birlikte yabancıların yatırımlarının da batıyor olması Türkiye için bir nevi sigorta oldu.
GÜNÜ BİRLİK DEĞİL BELLİ BİR DÖNEMİ DİKKATE ALARAK YATIRIM KARARI VERİN
Bunları söyledim diye hemen gevşemeyin. Zira altımızdaki tava ısınmaya devam ediyor. Kur ve faiz cephesinde yeni şokların ilk işaretlerini hafife alanların canı daha çok yanacak.
Dövize, altına, hisse senedine günü birlik bakmayın aylık, üç aylık, altı aylık gibi belli bir tarih aralığında değerlendirin.
O zaman göreceksiniz ki hükümetin rakam oyunlarına rağmen Türkiye mum gibi eriyor.
[Gölge Bankacı] 22.8.2019 [Samanyolu Haber]
Bazı okurlarımdan gelen e-postalarda da karşılaştığım bir soru bu.
Kurbağayı çok sıcak bir tavanın içine attığınızda kurba anında dışarı zıplar. Ancak kurbağayı tavanın içine koyup ocağı kademe kademe açtığınızda bambaşka bir tablo ile karşılaşırsınız.
TAVADAKİ KURBAĞA
Tava yavaş yavaş ısınırken kurbağa kavrulduğunu fark etmez bile. Tavanın ısındığını ve kendisinin yandığını fark ettiğinde ise artık çok geçtir. Ne sıçrayacak bir refleks ne de tavadan dışarıya fırlayacak takati kalmıştır.
Türkiye ekonomisinde son iki yıldır kademe kademe eriyor. İki yıl önce 830 milyar dolar olan milli gelir 31 Mart 2019 itibarıyla 750 milyar dolara geriledi.
Arada kur şoku ile tavanın ısındığını fark eder gibi olsak da akabinde verilen morfin tedavisi ile yanıkların verdiği acılar geçici olarak dindi.
MORFİN TEDAVİSİ İLE KRİZ BİTMEZ
Morfin tedavisinde neler vardı?
Merkez Bankası’na ait 38 milyar liralık temettü (kâr payı), yine Merkez Bankası’nda yıllardır biriktirilen ve “devletin kefen parası” diye nitelenen 47 milyar liralık ihtiyat akçesi komaya giren ekonomi için krizde morfin fonksiyonu üstlendi.
Temettü ocak ayında kamu müteahhitleri için kullanıldı. İhtiyat akçesi için kanun değiştirildi. Oradan gelen 21 milyar lira da Karayolları müteahhitlerine gitti.
Şirketlerin Maliye'den Katma Değer Vergisi (KDV) iadesi başta olmak üzere 200 milyar lira alacağı var. Bunlar nasıl ödenecek? Meçhul!
2018’den kalan borçlar kefen parası ile ödendi. Morfin tedavisinin devamında 6 Temmuz’da gece yarısında Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya görevden alındı.
Borsa İstanbul (BİST) 100 endeksi son bir ayda 103 bin puandan 95 bin puana geriledi.
UYSAL BAŞKAN SARAY’IN EMRİNDE
Çetinkaya’nın yerine getirilen Murat Uysal’ın 1,5 aylık icraatı gösterdi ki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın emrine âmâde bir başkan olacağına dair tahminde bulunanları haklı çıkardı.
Önce faizleri yüzde 24’ten yüzde 19,75’e indirdi. Akabinde bankaların TCMB’de emanet tuttuğu döviz tevdiat hesabı munzam karşılıklarını arka kapıdan kamu bankalarına verdi.
Bu şekilde kamu bankaları 30 milyar dolar sattı piyasaya. 5,50 TL-5,55 TL aralığında satılan o dövizleri yine büyük yabancı banka ve fonlar satın aldı.
Kurban Bayramı arefesinde klasik bayram harcamaları sebebiyle vatandaş da birkaç milyar dolar bozdurdu. Haliyle dolar 5,50 TL’ye kadar geriledi.
Amerikan Doları, Türk Lirası karşısında dönem dönem gerilese de hep değerli kalıyor. İki yıl önce 1 dolar 3,44 TL iken bugün 5,77 TL. Erdoğan'ın dediği gibi dolar alan yanmadı. Aksine kazandı.
DOLAR YENİDEN YÜKSELİYOR
Bayram bitti döviz yeniden yükselişe geçti. Bugün itibarıyla dolar 5,80 TL’nin eşiğinde. Euro 6,40 TL’yi aşmak üzere.
Merkez Bankası’nın son verilerine göre yabancıların hisse senedi stoku bir haftada 1,3 milyar dolar azaldı ve 30 milyar dolara geriledi. Bono ve tahvilde de çıkış hızlandı.
Dünyada resesyon (ekonomik durgunluk) endişeleri artarken Erdoğan’ın başkanlık sisteminin ilk yılında ağır hasarlı bir Türkriye ekonomisi için yine zor günler başlıyor.
Türkiye bayram tatilinde iken Arjantin’de para birimi peso yüzde 35 eridi. Yatırımcılar gelişen piyasalardan çıkıyor.
457 MİLYAR DOLAR DIŞ BORÇ
Türkiye’nin 457 milyar dolar net dış borcu var. Milli gelirin yüzde 57’si borç! Bunun 210 milyar doları özel sektörün. Özel-kamu farketmiyor alacaklılar için.
Kamil Koç, Teknik Alüminyum, Temsa ve daha nice yerli firma kriz sebebiyle üç kuruşa satılıyor.
Ali Ağaoğlu gibi emlak zengini bir müteahhit pahalı oyuncakların satışa çıkardı. Bentley’i satmayıp ne yapacak bankalar kapısına dayandı.
AKP’nin özel okulculuk projesi iflas etti. Doğa Koleji’nin piyasaya 250 milyon lira borcu var.
Milli Eğitim Bakanlığı özel okullara teşvik verecek para kalmadığı halde batık okulların sayısı artarsa nasıl izah ederiz? diye AKP’ye yakın işadamlarının okullarını kurtarmaya çalışıyor.
BANKALARDA 400 MİLYAR LİRA BATTI
Dış borçların nasıl ödeneceği bilinmiyor. Elimizde iki aylık ithalatı karşılayacak kadar bile döviz yok! Bankalarda batan kredi tutarı 400 milyar lira!
Devletin açıkladığı rakam 120 milyar TL. Diğerleri bir şekilde halının altına süpürülüyor. Anlayacağınız bankalar da batık!
Enflasyon hükümete göre düşüyor. Diğer tarafta çay fiyatı iki ayda yüzde 35, şeker yüzde 17 zamlandı.
Elektrik, doğalgaz, akaryakıt, sigara, alkollü içecekler, Kredi Yurtlar Kurumu öğrenci yurdu ücreti derken iğneden ipliğe zam gelmeye devam ediyor.
Memur, işçi, emekli ve asgari ücretlinin alım gücü bir senede yüzde 30’a yakın eridi. Araba, konut, mobilya ve beyaz eşya satışları çakıldı.
TAVA ISINMAYA DEVAM EDİYOR
Anadolu’da binlerce firma konkordato ilan etti. Sanayici tefecinin elinde rehin. Hükümetin krize karşı kalıcı bir reçete ortaya koymadığı gibi ocağın ateşini daha da açıyor. Suni faiz indirimleri ile piyasanın canlanacağı zannediliyor.
“Kriz ne zaman çıkacak?” sorusu yanlış. Zaten bir yıldır krizdeyiz. “Kriz ne zaman bitecek?” sorusu doğru.
Saray medyası hakikatleri yazıp çizmediği, iktisatçılar hapis korkusu ile köşeye çekildiği için herkes mezarlığın yanından ıslık çalarak geçiyor.
Bu kadar talana ve yağmaya rağmen halkın tuhaf sessizliği ve iktidarın doymak bilmezliği biraraya gelince “kriz yakın vadede bitecek” diyemiyorum.
Dış borç 2018 yılında artarak 457 milyar dolara yükseldi. Milli gelir ise 750 milyar dolara geriledi.
TÜRKİYE, VENEZUELA OLUR MU?
Pekâlâ Venezuela mı olacağız? Bu kadar ağır tahribata rağmen Türkiye’nin Venezuela olacağına ihtimal vermiyorum.
Halkın 31 Mart Mahalli İdareler Seçimi'nde ve 23 Haziran'da tekrarlanan İstanbul Büyükşehir Beleriye Başkanlığı Seçimi'nde AKP hükümetine gösterdiği "kırmızı kart" mevcut ucube başkanlık sisteminin çok uzun ömürlü olmayacağına ve ufukta bir erken seçim olduğuna işaret ediyor.
O arada krizin artçıları devam edecek ne yazık ki!
Neyse ki 2001 krizinden çıkış için alınan tedbirler sayesinde bir sistemimiz ve her şeye rağmen dünyaya açık bir piyasamız var.
Bizimle birlikte yabancıların yatırımlarının da batıyor olması Türkiye için bir nevi sigorta oldu.
GÜNÜ BİRLİK DEĞİL BELLİ BİR DÖNEMİ DİKKATE ALARAK YATIRIM KARARI VERİN
Bunları söyledim diye hemen gevşemeyin. Zira altımızdaki tava ısınmaya devam ediyor. Kur ve faiz cephesinde yeni şokların ilk işaretlerini hafife alanların canı daha çok yanacak.
Dövize, altına, hisse senedine günü birlik bakmayın aylık, üç aylık, altı aylık gibi belli bir tarih aralığında değerlendirin.
O zaman göreceksiniz ki hükümetin rakam oyunlarına rağmen Türkiye mum gibi eriyor.
[Gölge Bankacı] 22.8.2019 [Samanyolu Haber]
Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-29 [Tarık Burak]
Bir Hoca’dan, Bir Alim’den Çok Öte Bir Ufuk…
Aklı modern bilimlerden, kalbi manevi ilimlerden uzak, ancak ezber usulüyle onları sırtında taşıyan, sahabenin aşkını, şevkini yeniden uyaracak bir düşünceye, heyecana; bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip olmayan birileri kalkmış bugün Hocaefendi hakkında konuşuyor.
“Hocaefendi, hülyalardaki yarınlara doğru köprü inşa eden salih zatların tacının varisi, onların son halkası, Üstad Bediüzzaman Hazretleri gibi Ehlullah’tan temayüz etmiş kimselerin kervanından bir zat. Bu ayardaki zatlar, bütün hayatlarını sıyam ve kıyamda geçirdiler; yaşatmak için yaşadılar. Yeryüzünün halifesi olan insanın, kendi ruhlarını yeniden ikameye yönelik olmayan hiçbir işe ayıracak zamanlarının olmadığını haykırdılar.” (Prof. Dr. Süleyman Aşrâtî, Vahran Üniv.)
Fethullah Gülen Hocaefendi Edremit'te 16 Ağustos 1974'te son Cuma vaazını da kıldırıp cemaatle vedalaştı. Tayini Manisa'ya çıkmış, oraya gidecekti.
Bu arada Hocaefendi’nin babası hasta olduğu için kendisi Erzurum’a gitti. Hocaefendi o günleri şöyle anlatıyor: “Tayinim Manisa'ya çıkmıştı. Fakat babamın hastalığını duyunca emri tebellüğ etmeden Erzurum'a gittim. Yanımda İlhan Bey, Dr. Kahid ve Muvaffak Bey de vardı. Babam ayakta idi. Yatağa düşmemişti. Fakat muayene eden doktor bana açık açık babamın hastalığını söylemişti. Kanserdi. Doktor kanaat olarak: ‘Ameliyat ettirseniz de ettirmeseniz de bir şey fark etmez, en fazla üç aylık ömrü var’ demişti. Ben de bir iki ağrı kesici aldırıp babama vermiştim.
Emri tebellüğ etme (Manisa'ya Tayin) vaktim gelmişti. Bu durumu babama arz ile elini öptüm ve 'Müsaade ederseniz gidip vazifeye başlayayım.' dedim. Bana: 'Gitme. Önümüzdeki perşembeden sonra gidersin.' dedi. Sonra daldı, durdu durdu ve 'Git. Burada bir çift göz, orada ise binlerce göz bekliyor.' dedi... Ben İzmir'e döndüm. Bir hafta sonra babamın vefat haberi geldi. (20 Eylül 1974’te Ramazan ayının üçüncü günü, babası Ramiz Efendi vefat etti.) İzmir'den otobüs ile o gece yola çıktık. Yanımda Yusuf Pekmezci ve Köse Mahmut vardı. Mustafa Birlik de bizi garaja kadar geçirmeye gelmişti. Vasıta yönüyle sıkıntı çekmedik.. Ankara'dan uçağa bindik ve öğle vakti Erzurum'a yetiştik. Son anlarında babamın yanında bulanamayışıma çok üzüldüm. Hele onun kerametvari, 'bir hafta sonra gidersin' demesini hemen kabul etmeyişim, içimde hep kanayan bir yara olarak kalmıştır. Öyle baba zor bulunur... O sene benim için bir hüzün senesi oldu.” (19 Eylül 2007, Özel Dosyalar)
Manisa Yılları (1974-1976 arası, 2 yıl)
Hocaefendi, Manisa’daki günlerinde hizmet adına beklediği heyecanı ve şevki ne yazık ki göremedi. Zira, Manisa halkı böyle bir hizmete karşı çok kapalıydı. İlgi ve alaka yok denecek kadar azdı. Bunu yorumlarken şöyle buyuruyor:
“Manisa'nın hem şahsım hem de hizmetimiz adına yeni bir şey ilave ettiğini söyleyemeyeceğim. Her şey eskinin bir uzantısı olarak sürüp gitti. Vaazlar, sohbetler, kamplar vs. hep eskiden olduğu gibiydi. Belki gelip gitmeler, Edremit'e kıyasla çok daha fazlaydı; ama bunu Manisa'nın bir hizmeti olarak değerlendirmek yanlıştır. Zira, zaten cemaat, o güne kadar olduğu gibi, İlahî inayetle gelişiyordu. Diğer taraftan Edremit'e gelmek isteyip de çeşitli sebeplerden dolayı gelemeyenlerin önündeki engeller, hususiyle de mesafenin azalmasıyla kısmen giderilmiş oluyordu. Bu da gelmeyi artıran bir husustu. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki, o gün için Manisa böyle bir hizmete karşı çok soğuktu. ‘İlgi ve alaka yoktu’, denecek kadar çelimsizdi. Belki Necdet Başaran Bey'in gayretleriyle bir parça çözülme olmuş ve daha sonra orada hizmet veren arkadaşımızın çalışmalarıyla bu çözülme nisbeten hız kazanmıştı; ama Manisa'da o günlerde hizmetimiz adına bütün olup biten sadece kendi bünyelerinde bir yaz hizmetleri şeklinde olmuştu. Manisa esasen dindar bir yerdir. Ne var ki yakın tarihe kadar, iman ve Kur'an hizmeti adına, böyle mübarek bir yer beklenen ölçüde yüksek bir performans gösterememişti. Bunun bildiğim bazı sebepleri de vardı; ama şerhi gönül incitir, kalp kırar...” (05 Aralık 2001 - Hayatından Kesitler)
“Bizim bunlarla uğraşacak vaktimiz yok”
1974 yılı sonbaharıydı. Bazı dindar insanlar, siyasette Süleyman Demirel’in desteklenmesi gerektiği düşüncesini savunuyordu. Hocaefendi’ye göre ise dine hizmet etmenin yolu tamamıyla siyasetin dışında kalmakla mümkündü. O sıralarda bir gün Mehmet Ali Şengül, Hocaefendi’yi ziyaret etti. Hocaefendi evde hasta yatıyordu. Arkadaşına arkadaki dolabın kapısını açmasını ve üst üste yığılı mektuplardan rasgele birini çekip okumasını istedi. Şengül, Hocaefendi’nin dediğini yaptı ve mektuplardan birini zarfından çıkarıp okumaya başladı. Mektup baştan sona, Demirel’e destek vermediği için Hocaefendi’ye yapılan ağır hakaretlerle doluydu. Hocaefendi “Bizim bunlarla uğraşacak vaktimiz yok” deyip o gün bütün bu mektupları sobaya attı.
Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetleri (31 Mart 1975)
Türk siyasi hayatına "Milliyetçi Cephe Hükümetleri" olarak geçecek olan ilk hükümet 31 Mart 1975’te kuruldu. Ondan sonra ülkede cepheleşme iyice artacak, Demirel 2 ayrı MC hükümeti daha kuracaktı. MC hükümetlerinin belkemiğini AP, MSP, MHP ve CGP oluşturacaktı.
Bu yıllarda aynı zamanda (13 Kasım 1975’te) Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu.
Hocaefendi’nin Konferanslar Vermeye Başlaması (1975)
Fethullah Gülen Hocaefendi, 1975 yılında Kur'an ve İlim, Darwinizm, Altın Nesil, İçtimaî Adalet ve Nübüvvet isimli konferanslar serisine başladı. 1976 yılında da devam eden bu konferanslar münasebetiyle İzmir dışında Ankara, Çorum, Malatya, Diyarbakır, Konya, Antalya, Aydın gibi iller başta olmak üzere (üç il hariç) Türkiye’nin hemen her yerini ziyaret etti.
“Konferanslara gelince; bu tamamen camiye gelmeyen insanlara mesaj götürmek zaruretinden doğmuştur. Gerçi bu meseleye zaten kahve sohbetleriyle kısmen başlanmıştı. Ancak, artık iş kahve istiabını aşmaya başlamıştı. Böyle bir konuşmayı, kalabalık bir kitleye kahvede dahi yapmak isteseniz, yine toplantı ve yürüyüş kanunlarına göre izin almak gerekecekti. Aynı izinle, daha büyük yerlerde ve daha kalabalık bir topluluğa hitap etme imkanı olacağına göre, bu işi o seviyede yapmak daha muvafıktır diyerek konferanslara öyle başladık.” diyor Hocaefendi.
Hocaefendi, ilk konferansını, askerde iken hava değişimi için gittiği Erzurum'da vermişti. Bu konferans, Mevlana’yla ilgiliydi.
İkinci konferans ise, Kestanepazarı'nda bulunduğu sıralarda oldu. Yeşilay'da her hafta seri konferanslar veriliyordu. Bir hafta konferans veriliyor, ikinci hafta da onun kritiği yapılıyordu. Hocaefendi’ye de Kur'an-ı Kerim ile ilgili bir konferans teklif edildi.
Hocaefendi’nin İstanbul’daki İlk Vaazı
Fethullah Gülen Hocaefendi, İstanbul’da ilk vaazını 1976 yılında İstanbul Beşiktaş’ta Yahya Efendi Dergâhı olarak bilinen camide verdi. Bu küçük camide o gün 100-150 arasında insan vardı.
Hocaefendi vaazın ardından yeniden İzmir’e döndü. Bundan sonra Bornova’ya tayin edildi.
İzmir Bornova Yılları (1976-1980 arası, 4 yıl)
Hocaefendi, 28 Eylül 1976’da Bornova'ya tayin edildi. Burada 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar görev yaptı. Bu dönem hakkında şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Vaazlar ve sohbetler adına, Bornova da Manisa'nın bir uzantısıdır, diyebilirim. Dizi halinde bazı konuları kürsüye getirme burada da devam etti. Ayrıca haftada bir gece, soru-cevap sohbetleri yapılmaya başlandı. Tabii ben bu arada sağa sola daha sık gitmeye fırsat buluyordum. Her yandan çeşitli vesilelerle davetler alıyordum. Mümkün mertebe de bu davetleri geri çevirmemeye çalışıyordum. Bunlar ya bir konferans için ya bir vaaz için ya bir sohbet için ya da herhangi bir hayır müessesesinin kuruluşu için gelen davetlerdi. Ben bunların hepsine yetişmeye çalışıyordum. Azmime, fizikî gücüm de inzimam edince bu her zaman mümkün olabiliyordu. Öyle ki bazen aynı günde üç ayrı yerde konuşma programına katılıyordum. İstirahatı da arabanın içinde, buralara gidip-gelmeler esnasında yapıyordum. Bugün aynı performansı gösterebileceğimi zannetmiyorum. Bu, sıhhat-i bedenimin bozulmasına da verilebilir, yaşımla doğru orantılı da görülebilir.. hatta daha başka sarsıntı verici hadiselerle de yorumlanabilir.
Hizmetimizin ağırlık merkezi İzmir'de olduğu için tayinimi İzmir'e istemiştim. Ancak, 'Bornova da İzmir sayılır' diye tayinim oraya yapıldı. Belki faydalı da oldu. Zira Bornova üniversite merkeziydi. Bu da talebelerin sohbetlere iştirakını kolaylaştırıyordu.
Bu arada, arkadaşların benden gelen teklifleri kabullenmesinde eskisine oranla belli bir mesafe kat edildiği söylenebilir. Bazı arkadaşların hazımsızlıkları devam ediyordu, ama onlar da en azından karşı cephe açmama gibi bir mürüvvet gösteriyorlardı veya kendilerini böyle davranmaya mecbur hissediyorlardı. Fakat ekseriyet itibariyle ufukları İzmir'le sınırlıydı. Bu ufku Ege ve Türkiye olarak açmak için bayağı zorlanmak gerekecekti. Nitekim öyle de oldu.”
Hocaefendi bu dönemde dar fikirleri açmak için 1975’te başladığı seri konferanslara devam etti.
İzmir’de 8 Aralık 1976 günü, üniversite öğretim üyeleri başta olmak üzere toplumun her kesiminden insanlar “Kur’an ve Modern Bilim” konferansında Hocaefendi’yi dinlemek için gelmişti. O kadar fazla bir ilgi vardı ki konferansın yapıldığı salonda insanlar dışarıya taşmıştı. Hocaefendi, Kur'an'ın fen ve tekniğe bakış keyfiyetini mevzu edinen bir konferans verdi. “Ancak bunlar, hizmete yeni bir buud kazandıracak türden gayretler değildi.” diyor Hocaefendi. “Sıradan, herkesin yaptığı gibi yapılan konuşmalardı. Organize işi de başkasına aitti; biz gidip sadece konuşuyorduk.”
Evrim Anaforu ve Gerçek Konferansı
Bir diğer konferansın konusu ise Darwinizm'di. İzmir fuar alanında beş bin kişilik bir salon kiralanmıştı. Bu konferansta da salondaki insandan daha çok dışarıda insan vardı. Hatta o gün fuar bir bayram yerine dönmüştü. Herkes akşam namazını bahçede, çayırların üzerinde kılmıştı. Dinleyici kitlesi yine çok değişikti. Kimisi merakla, bir vaiz bu mevzuda neler konuşacak diye gelmişti; kimisi cidden mevzuyu öğrenmek için orada bulunuyordu. Kimisi de orada bulunmayı kendisine ait bir vazife telakki ediyordu.
Hocaefendi bu hadiseyi şu şekilde anlatıyor: “'Yaratılış ve Darwinizm', münasebetli veya münasebetsiz ismi de bize aitti.. demek isteniyordu ki, evvela yaratılış gelir. Darwinizm ise sadece bir nazariyeden ibarettir. Ben bu konuyu önce cami kürsüsünde de işlemeye çalışmıştım. Ancak orada 'hayat' bahsini anlatırken, Darwinizm'e istidradi olarak temas etmiştim. Konferansta ise müstakil bir mevzu olarak üzerinde durma imkanı olmuştu ki, ciddi bir şey anlattığım söylenemez. Bütün arzum Kur'an hakikatlarıyla, Darwinizm denen safsatayı yere çalmaktı. Ben bu mevzuda ne kadar yeterliydim, o ayrı mesele... Ancak, inananların cephesine bir cesaret geldiğinde şüphe yoktu. Zaten daha sonra bu mevzuda birçok eser yazıldı ve hepsi de Darwinizm'i yerden yere vurdu.
Gençliğimde, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi'nin Darwin nazariyesine inandığını duyunca dünyam başıma yıkılmıştı. Çok takdir ettiğim bir müfessirin, 'İlim bu nazariyeyi ispat ederse, ben de Kur'ân âyetleriyle te'lif' ederim' demesi, beni iyiden iyiye yıkmıştı. Bu sebeple, mevzûm olmadığı ve aleyhinde çok fazla malûmatım bulunmadığı halde, konuyu kürsüye getirdim ve yurdun çeşitli yerlerinde konferanslarla takdime çalıştım. İmansızların pençesine düşmüş gençlerin, bu ve benzeri fikirlerle zehirlenmemeleri için buna ihtiyaç vardı. O dönemlerde, ülkemizde Batı'dan gelen çeşitli şokların sarsıntısı yaşanıyordu. Bu şok, en meşhur İslâm âlimlerini de maalesef etkisine almıştı.”
Hocaefendi, İslam’ın yaratılış felsefesine aykırı düşen ve Allah’ın varlığına dair şüpheler uyandıran Darwin’in evrim teorisini, İzmir ve Ankara’da “Yaradılış ve Darwinizm” başlığıyla konferans konusu yaptı ve âdeta bu teorinin destekçilerine meydan okudu. Ankara’daki Darwinizm konferansı 1976’da Arı Sineması’nda oldu. İçerisi dolduğu gibi dışarıda bekleyen dinleyicilere Hocaefendi’nin sesi hoparlörden verildi. Hocaefendi, konferansını, hitap ettiği topluluğa bir saygı ifadesi olarak tam üç saat boyunca ayakta veriyordu.
Hocaefendi aslında, daha 1970’li yılların başlarından itibaren İzmir’de bazı sohbet programlarında evrim teorisini ele almış ve bir ilki gerçekleştirerek konuyu cami kürsüsündeki vaazlarına taşımıştı. 1976’da biyolojinin en zor konularını çalışarak evrimi konferans konusu yapmasının bazı sebepleri vardı. Çünkü bazı Kur’an ayetleri bile Darwinizm’e dayanak yapılıyordu. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetnamesi’nden bölümler alıp, “O da evrimi kabul ediyor” diyenler vardı. Hocaefendi’nin askerdeyken okuduğu bir romanda, Şeyhülislam Hayrullah Efendi’nin bile evrim teorisine inandığı söyleniyordu. Öyle ki, XIX. yüzyıl İslam bilginlerinden Hüseyin Cisri, ‘Bu mesele henüz bir teoridir, ama eğer ileride ispat edilirse biz de Kur’an ayetleriyle açıklamasını yaparız” diyordu. Hocaefendi’ye göre Hayrullah Efendi ve Hüseyin Cisri düzeyinde insanlar bu şekilde etkilenmişse, konunun geniş kitleler önünde acilen ele alınması gerekiyordu.
Darwincilik ve nihilizm bir dönem toplumu öylesine sarstı ki, nice düşünce ve fikir adamı bile “ateşe koşan kelebekler” gibi bu akımlara kapılıp mahvoldular. Türkiye’de böylesine bunalımlı bir dönem yaşandı.
Konferansının başında, aslında bir biyokimyacı, bir genetikçi, bir paleontolog (fosilbilimci) ve bir ilahiyatçıdan oluşan bir çalışma grubunun müştereken yapması gereken böyle bir sunumu kendisinin tek başına yapmak zorunda kaldığını vurgulayan Hocaefendi, soruları peş peşe sıralıyordu.
Bir an için bir canlı türünün diğerine dönüşmesi kabul edilse bile hangi canlı türünün ömrü böyle bir dönüşüm için yeterliydi? Yoksa dönüşenler, diğerlerinden ayrı olarak milyonlarca yıl mı yaşadılar? Maymunlar içinde neden tek bir maymun evrimleşirken, diğerleri evrimleşmeden kalmıştı? Kadının evrimleşmesi nasıl olmuştu?
Darwin, “İnsan, kılları zamanla dökülüp seyrekleşerek bugünkü halini aldı” diyordu. O halde kadının vücudunda aynı tip kıllar neden hiç bulunmuyordu? “Kadının cazibesi için öyle olması gerekiyordu” diyen Darwin, aslında kendi teorisiyle çelişmiyor muydu? Darwin, “İnsanın kafası darbelere maruz kaldığından oradaki kılların kalması gerekiyordu” derken yine kendisiyle çelişmiyor muydu? Acaba insanın burnu, alnı, dizleri, ayakları daha mı az darbelere maruz kalıyordu ki, buralardaki kıllar dökülmüş ve seyrekleşmişti?
Hocaefendi, Darwin’in hayatını dikkatli bir şekilde incelemişti. Zengin bir aileye mensup bir doktorun oğlu olarak dünyaya gelen Darwin, tıp okumaya başlamış, ancak okulu yarıda bırakarak kırlara kaçmıştı. Sonra ilahiyat okumaya karar vermiş, ama yine zorlanmıştı. Nihayet İngiltere hükümetinin bir bursuyla Büyük Okyanus Adaları, Afrika, Güney Amerika ve Avustralya’da incelemelerde bulunmuş, burada hayvanlar, fosiller, yanardağlar ve mercanlar üzerinde çalışmıştı.
Hocaefendi, çevirisi Milli Eğitim Bakanlığı’nca yapılan Esrarlı Kâinat kitabını 1929’da yazan İngiliz bilim adamı James Jeans’in şu sözlerini hatırlatıyordu: “İnsan bilim yapar, uzayı öğrenir, derinlemesine insanın içine girer, sonra nasıl Allah’a inanmaz, hayret ediyorum.” Nitekim Darwin de insanın gözünü evrimle izah edemeyince, bir arkadaşına yazdığı mektupta, “Şu gözü düşündükçe tepem atıyor” demişti. Oysa eğer Darwin hücre hakkında bugünkü bilgilere sahip olsaydı, göz için söylediği sözün aynısını hücre hakkında söyleyecekti. Çünkü insandaki 60 trilyon hücreden sadece birinin sistemindeki bir bozulma bile bazen insanın ölümüne sebep olabiliyordu.
Hocaefendi’ye göre, “iman ile imansızlık arasında âdeta bir duvar” olan evrim sadece Darwin’e mal edilecek bir olay değildi, onun ölümünden sonra âdeta inkârcılığın ideolojisi haline getirilmişti. İnanca saldıran yedi başlı ejderha gibi vesveselerin (şüphelerin) başında gelen evrime dayanak yapılan “Güçlüler ayakta kalır, zayıflar silinir gider” tezi sömürgeciliği, ırk ayrımını, kuvvetlinin zayıfı ezmesini âdeta meşrulaştırıyordu. Nitekim komünizmin kurucusu Karl Marx, tarih görüşünü bu temele oturtmuştu ve Darwin’e çok şey borçluydu. Komünistler evrim teorisine inkarı savunduğu için sarılmakta ve bir ideoloji olarak savunmaktaydılar.
Oysa, yerde de gökte de ekolojik denge içinde yüzyıllardır zayıf varlıklar ve güçlü varlıklar hep yan yana yaşadı. Çünkü Yüce Yaratıcı her bir canlı türünü, varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihazlarla donanmış olarak yarattı. Hocaefendi bu konuda şöyle diyor: “Evrimciler, bu harika yaratılış gerçeklerini kabul etmeseler bile, köşelerine çekilip susmaya mecburdurlar.”
“Bilim, inanç üzerinde yürümez” düşüncesine de cevap veren Hocaefendi, şu soruları soruyordu: “Allah’ı kabul edip bundan sonra çalışmalara devam etmenin bilime kaybettireceği şey nedir? Allah’ın varlığını ortaya koyan bunca şey varken; varlığın kökenini tabiat ve tesadüf gibi hurafelerle izah etmenin bilime kazandıracağı şey nedir? Evrimle Allah inkâr edilirken, tabiata ilahi bir güç verilmiş olunmuyor mu?
Hocaefendi, en sonunda konferansını şöyle bitiriyordu:
“İnsanlığın babası, ilk insan olan Hazreti Âdem, Allah tarafından toprağın elementlerinden bir mucize eseri olarak yaratılmıştır. Darwinizm’in iddia ettiği gibi bir evrim söz konusu değildir ve insan evrimleşerek bugünkü şeklini almamıştır.”
Devam edecek…
[Tarık Burak] 22.8.2019 [Samanyolu Haber]
Aklı modern bilimlerden, kalbi manevi ilimlerden uzak, ancak ezber usulüyle onları sırtında taşıyan, sahabenin aşkını, şevkini yeniden uyaracak bir düşünceye, heyecana; bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip olmayan birileri kalkmış bugün Hocaefendi hakkında konuşuyor.
“Hocaefendi, hülyalardaki yarınlara doğru köprü inşa eden salih zatların tacının varisi, onların son halkası, Üstad Bediüzzaman Hazretleri gibi Ehlullah’tan temayüz etmiş kimselerin kervanından bir zat. Bu ayardaki zatlar, bütün hayatlarını sıyam ve kıyamda geçirdiler; yaşatmak için yaşadılar. Yeryüzünün halifesi olan insanın, kendi ruhlarını yeniden ikameye yönelik olmayan hiçbir işe ayıracak zamanlarının olmadığını haykırdılar.” (Prof. Dr. Süleyman Aşrâtî, Vahran Üniv.)
Fethullah Gülen Hocaefendi Edremit'te 16 Ağustos 1974'te son Cuma vaazını da kıldırıp cemaatle vedalaştı. Tayini Manisa'ya çıkmış, oraya gidecekti.
Bu arada Hocaefendi’nin babası hasta olduğu için kendisi Erzurum’a gitti. Hocaefendi o günleri şöyle anlatıyor: “Tayinim Manisa'ya çıkmıştı. Fakat babamın hastalığını duyunca emri tebellüğ etmeden Erzurum'a gittim. Yanımda İlhan Bey, Dr. Kahid ve Muvaffak Bey de vardı. Babam ayakta idi. Yatağa düşmemişti. Fakat muayene eden doktor bana açık açık babamın hastalığını söylemişti. Kanserdi. Doktor kanaat olarak: ‘Ameliyat ettirseniz de ettirmeseniz de bir şey fark etmez, en fazla üç aylık ömrü var’ demişti. Ben de bir iki ağrı kesici aldırıp babama vermiştim.
Emri tebellüğ etme (Manisa'ya Tayin) vaktim gelmişti. Bu durumu babama arz ile elini öptüm ve 'Müsaade ederseniz gidip vazifeye başlayayım.' dedim. Bana: 'Gitme. Önümüzdeki perşembeden sonra gidersin.' dedi. Sonra daldı, durdu durdu ve 'Git. Burada bir çift göz, orada ise binlerce göz bekliyor.' dedi... Ben İzmir'e döndüm. Bir hafta sonra babamın vefat haberi geldi. (20 Eylül 1974’te Ramazan ayının üçüncü günü, babası Ramiz Efendi vefat etti.) İzmir'den otobüs ile o gece yola çıktık. Yanımda Yusuf Pekmezci ve Köse Mahmut vardı. Mustafa Birlik de bizi garaja kadar geçirmeye gelmişti. Vasıta yönüyle sıkıntı çekmedik.. Ankara'dan uçağa bindik ve öğle vakti Erzurum'a yetiştik. Son anlarında babamın yanında bulanamayışıma çok üzüldüm. Hele onun kerametvari, 'bir hafta sonra gidersin' demesini hemen kabul etmeyişim, içimde hep kanayan bir yara olarak kalmıştır. Öyle baba zor bulunur... O sene benim için bir hüzün senesi oldu.” (19 Eylül 2007, Özel Dosyalar)
Manisa Yılları (1974-1976 arası, 2 yıl)
Hocaefendi, Manisa’daki günlerinde hizmet adına beklediği heyecanı ve şevki ne yazık ki göremedi. Zira, Manisa halkı böyle bir hizmete karşı çok kapalıydı. İlgi ve alaka yok denecek kadar azdı. Bunu yorumlarken şöyle buyuruyor:
“Manisa'nın hem şahsım hem de hizmetimiz adına yeni bir şey ilave ettiğini söyleyemeyeceğim. Her şey eskinin bir uzantısı olarak sürüp gitti. Vaazlar, sohbetler, kamplar vs. hep eskiden olduğu gibiydi. Belki gelip gitmeler, Edremit'e kıyasla çok daha fazlaydı; ama bunu Manisa'nın bir hizmeti olarak değerlendirmek yanlıştır. Zira, zaten cemaat, o güne kadar olduğu gibi, İlahî inayetle gelişiyordu. Diğer taraftan Edremit'e gelmek isteyip de çeşitli sebeplerden dolayı gelemeyenlerin önündeki engeller, hususiyle de mesafenin azalmasıyla kısmen giderilmiş oluyordu. Bu da gelmeyi artıran bir husustu. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki, o gün için Manisa böyle bir hizmete karşı çok soğuktu. ‘İlgi ve alaka yoktu’, denecek kadar çelimsizdi. Belki Necdet Başaran Bey'in gayretleriyle bir parça çözülme olmuş ve daha sonra orada hizmet veren arkadaşımızın çalışmalarıyla bu çözülme nisbeten hız kazanmıştı; ama Manisa'da o günlerde hizmetimiz adına bütün olup biten sadece kendi bünyelerinde bir yaz hizmetleri şeklinde olmuştu. Manisa esasen dindar bir yerdir. Ne var ki yakın tarihe kadar, iman ve Kur'an hizmeti adına, böyle mübarek bir yer beklenen ölçüde yüksek bir performans gösterememişti. Bunun bildiğim bazı sebepleri de vardı; ama şerhi gönül incitir, kalp kırar...” (05 Aralık 2001 - Hayatından Kesitler)
“Bizim bunlarla uğraşacak vaktimiz yok”
1974 yılı sonbaharıydı. Bazı dindar insanlar, siyasette Süleyman Demirel’in desteklenmesi gerektiği düşüncesini savunuyordu. Hocaefendi’ye göre ise dine hizmet etmenin yolu tamamıyla siyasetin dışında kalmakla mümkündü. O sıralarda bir gün Mehmet Ali Şengül, Hocaefendi’yi ziyaret etti. Hocaefendi evde hasta yatıyordu. Arkadaşına arkadaki dolabın kapısını açmasını ve üst üste yığılı mektuplardan rasgele birini çekip okumasını istedi. Şengül, Hocaefendi’nin dediğini yaptı ve mektuplardan birini zarfından çıkarıp okumaya başladı. Mektup baştan sona, Demirel’e destek vermediği için Hocaefendi’ye yapılan ağır hakaretlerle doluydu. Hocaefendi “Bizim bunlarla uğraşacak vaktimiz yok” deyip o gün bütün bu mektupları sobaya attı.
Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetleri (31 Mart 1975)
Türk siyasi hayatına "Milliyetçi Cephe Hükümetleri" olarak geçecek olan ilk hükümet 31 Mart 1975’te kuruldu. Ondan sonra ülkede cepheleşme iyice artacak, Demirel 2 ayrı MC hükümeti daha kuracaktı. MC hükümetlerinin belkemiğini AP, MSP, MHP ve CGP oluşturacaktı.
Bu yıllarda aynı zamanda (13 Kasım 1975’te) Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu.
Hocaefendi’nin Konferanslar Vermeye Başlaması (1975)
Fethullah Gülen Hocaefendi, 1975 yılında Kur'an ve İlim, Darwinizm, Altın Nesil, İçtimaî Adalet ve Nübüvvet isimli konferanslar serisine başladı. 1976 yılında da devam eden bu konferanslar münasebetiyle İzmir dışında Ankara, Çorum, Malatya, Diyarbakır, Konya, Antalya, Aydın gibi iller başta olmak üzere (üç il hariç) Türkiye’nin hemen her yerini ziyaret etti.
“Konferanslara gelince; bu tamamen camiye gelmeyen insanlara mesaj götürmek zaruretinden doğmuştur. Gerçi bu meseleye zaten kahve sohbetleriyle kısmen başlanmıştı. Ancak, artık iş kahve istiabını aşmaya başlamıştı. Böyle bir konuşmayı, kalabalık bir kitleye kahvede dahi yapmak isteseniz, yine toplantı ve yürüyüş kanunlarına göre izin almak gerekecekti. Aynı izinle, daha büyük yerlerde ve daha kalabalık bir topluluğa hitap etme imkanı olacağına göre, bu işi o seviyede yapmak daha muvafıktır diyerek konferanslara öyle başladık.” diyor Hocaefendi.
Hocaefendi, ilk konferansını, askerde iken hava değişimi için gittiği Erzurum'da vermişti. Bu konferans, Mevlana’yla ilgiliydi.
İkinci konferans ise, Kestanepazarı'nda bulunduğu sıralarda oldu. Yeşilay'da her hafta seri konferanslar veriliyordu. Bir hafta konferans veriliyor, ikinci hafta da onun kritiği yapılıyordu. Hocaefendi’ye de Kur'an-ı Kerim ile ilgili bir konferans teklif edildi.
Hocaefendi’nin İstanbul’daki İlk Vaazı
Fethullah Gülen Hocaefendi, İstanbul’da ilk vaazını 1976 yılında İstanbul Beşiktaş’ta Yahya Efendi Dergâhı olarak bilinen camide verdi. Bu küçük camide o gün 100-150 arasında insan vardı.
Hocaefendi vaazın ardından yeniden İzmir’e döndü. Bundan sonra Bornova’ya tayin edildi.
İzmir Bornova Yılları (1976-1980 arası, 4 yıl)
Hocaefendi, 28 Eylül 1976’da Bornova'ya tayin edildi. Burada 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar görev yaptı. Bu dönem hakkında şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Vaazlar ve sohbetler adına, Bornova da Manisa'nın bir uzantısıdır, diyebilirim. Dizi halinde bazı konuları kürsüye getirme burada da devam etti. Ayrıca haftada bir gece, soru-cevap sohbetleri yapılmaya başlandı. Tabii ben bu arada sağa sola daha sık gitmeye fırsat buluyordum. Her yandan çeşitli vesilelerle davetler alıyordum. Mümkün mertebe de bu davetleri geri çevirmemeye çalışıyordum. Bunlar ya bir konferans için ya bir vaaz için ya bir sohbet için ya da herhangi bir hayır müessesesinin kuruluşu için gelen davetlerdi. Ben bunların hepsine yetişmeye çalışıyordum. Azmime, fizikî gücüm de inzimam edince bu her zaman mümkün olabiliyordu. Öyle ki bazen aynı günde üç ayrı yerde konuşma programına katılıyordum. İstirahatı da arabanın içinde, buralara gidip-gelmeler esnasında yapıyordum. Bugün aynı performansı gösterebileceğimi zannetmiyorum. Bu, sıhhat-i bedenimin bozulmasına da verilebilir, yaşımla doğru orantılı da görülebilir.. hatta daha başka sarsıntı verici hadiselerle de yorumlanabilir.
Hizmetimizin ağırlık merkezi İzmir'de olduğu için tayinimi İzmir'e istemiştim. Ancak, 'Bornova da İzmir sayılır' diye tayinim oraya yapıldı. Belki faydalı da oldu. Zira Bornova üniversite merkeziydi. Bu da talebelerin sohbetlere iştirakını kolaylaştırıyordu.
Bu arada, arkadaşların benden gelen teklifleri kabullenmesinde eskisine oranla belli bir mesafe kat edildiği söylenebilir. Bazı arkadaşların hazımsızlıkları devam ediyordu, ama onlar da en azından karşı cephe açmama gibi bir mürüvvet gösteriyorlardı veya kendilerini böyle davranmaya mecbur hissediyorlardı. Fakat ekseriyet itibariyle ufukları İzmir'le sınırlıydı. Bu ufku Ege ve Türkiye olarak açmak için bayağı zorlanmak gerekecekti. Nitekim öyle de oldu.”
Hocaefendi bu dönemde dar fikirleri açmak için 1975’te başladığı seri konferanslara devam etti.
İzmir’de 8 Aralık 1976 günü, üniversite öğretim üyeleri başta olmak üzere toplumun her kesiminden insanlar “Kur’an ve Modern Bilim” konferansında Hocaefendi’yi dinlemek için gelmişti. O kadar fazla bir ilgi vardı ki konferansın yapıldığı salonda insanlar dışarıya taşmıştı. Hocaefendi, Kur'an'ın fen ve tekniğe bakış keyfiyetini mevzu edinen bir konferans verdi. “Ancak bunlar, hizmete yeni bir buud kazandıracak türden gayretler değildi.” diyor Hocaefendi. “Sıradan, herkesin yaptığı gibi yapılan konuşmalardı. Organize işi de başkasına aitti; biz gidip sadece konuşuyorduk.”
Evrim Anaforu ve Gerçek Konferansı
Bir diğer konferansın konusu ise Darwinizm'di. İzmir fuar alanında beş bin kişilik bir salon kiralanmıştı. Bu konferansta da salondaki insandan daha çok dışarıda insan vardı. Hatta o gün fuar bir bayram yerine dönmüştü. Herkes akşam namazını bahçede, çayırların üzerinde kılmıştı. Dinleyici kitlesi yine çok değişikti. Kimisi merakla, bir vaiz bu mevzuda neler konuşacak diye gelmişti; kimisi cidden mevzuyu öğrenmek için orada bulunuyordu. Kimisi de orada bulunmayı kendisine ait bir vazife telakki ediyordu.
Hocaefendi bu hadiseyi şu şekilde anlatıyor: “'Yaratılış ve Darwinizm', münasebetli veya münasebetsiz ismi de bize aitti.. demek isteniyordu ki, evvela yaratılış gelir. Darwinizm ise sadece bir nazariyeden ibarettir. Ben bu konuyu önce cami kürsüsünde de işlemeye çalışmıştım. Ancak orada 'hayat' bahsini anlatırken, Darwinizm'e istidradi olarak temas etmiştim. Konferansta ise müstakil bir mevzu olarak üzerinde durma imkanı olmuştu ki, ciddi bir şey anlattığım söylenemez. Bütün arzum Kur'an hakikatlarıyla, Darwinizm denen safsatayı yere çalmaktı. Ben bu mevzuda ne kadar yeterliydim, o ayrı mesele... Ancak, inananların cephesine bir cesaret geldiğinde şüphe yoktu. Zaten daha sonra bu mevzuda birçok eser yazıldı ve hepsi de Darwinizm'i yerden yere vurdu.
Gençliğimde, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi'nin Darwin nazariyesine inandığını duyunca dünyam başıma yıkılmıştı. Çok takdir ettiğim bir müfessirin, 'İlim bu nazariyeyi ispat ederse, ben de Kur'ân âyetleriyle te'lif' ederim' demesi, beni iyiden iyiye yıkmıştı. Bu sebeple, mevzûm olmadığı ve aleyhinde çok fazla malûmatım bulunmadığı halde, konuyu kürsüye getirdim ve yurdun çeşitli yerlerinde konferanslarla takdime çalıştım. İmansızların pençesine düşmüş gençlerin, bu ve benzeri fikirlerle zehirlenmemeleri için buna ihtiyaç vardı. O dönemlerde, ülkemizde Batı'dan gelen çeşitli şokların sarsıntısı yaşanıyordu. Bu şok, en meşhur İslâm âlimlerini de maalesef etkisine almıştı.”
Hocaefendi, İslam’ın yaratılış felsefesine aykırı düşen ve Allah’ın varlığına dair şüpheler uyandıran Darwin’in evrim teorisini, İzmir ve Ankara’da “Yaradılış ve Darwinizm” başlığıyla konferans konusu yaptı ve âdeta bu teorinin destekçilerine meydan okudu. Ankara’daki Darwinizm konferansı 1976’da Arı Sineması’nda oldu. İçerisi dolduğu gibi dışarıda bekleyen dinleyicilere Hocaefendi’nin sesi hoparlörden verildi. Hocaefendi, konferansını, hitap ettiği topluluğa bir saygı ifadesi olarak tam üç saat boyunca ayakta veriyordu.
Hocaefendi aslında, daha 1970’li yılların başlarından itibaren İzmir’de bazı sohbet programlarında evrim teorisini ele almış ve bir ilki gerçekleştirerek konuyu cami kürsüsündeki vaazlarına taşımıştı. 1976’da biyolojinin en zor konularını çalışarak evrimi konferans konusu yapmasının bazı sebepleri vardı. Çünkü bazı Kur’an ayetleri bile Darwinizm’e dayanak yapılıyordu. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetnamesi’nden bölümler alıp, “O da evrimi kabul ediyor” diyenler vardı. Hocaefendi’nin askerdeyken okuduğu bir romanda, Şeyhülislam Hayrullah Efendi’nin bile evrim teorisine inandığı söyleniyordu. Öyle ki, XIX. yüzyıl İslam bilginlerinden Hüseyin Cisri, ‘Bu mesele henüz bir teoridir, ama eğer ileride ispat edilirse biz de Kur’an ayetleriyle açıklamasını yaparız” diyordu. Hocaefendi’ye göre Hayrullah Efendi ve Hüseyin Cisri düzeyinde insanlar bu şekilde etkilenmişse, konunun geniş kitleler önünde acilen ele alınması gerekiyordu.
Darwincilik ve nihilizm bir dönem toplumu öylesine sarstı ki, nice düşünce ve fikir adamı bile “ateşe koşan kelebekler” gibi bu akımlara kapılıp mahvoldular. Türkiye’de böylesine bunalımlı bir dönem yaşandı.
Konferansının başında, aslında bir biyokimyacı, bir genetikçi, bir paleontolog (fosilbilimci) ve bir ilahiyatçıdan oluşan bir çalışma grubunun müştereken yapması gereken böyle bir sunumu kendisinin tek başına yapmak zorunda kaldığını vurgulayan Hocaefendi, soruları peş peşe sıralıyordu.
Bir an için bir canlı türünün diğerine dönüşmesi kabul edilse bile hangi canlı türünün ömrü böyle bir dönüşüm için yeterliydi? Yoksa dönüşenler, diğerlerinden ayrı olarak milyonlarca yıl mı yaşadılar? Maymunlar içinde neden tek bir maymun evrimleşirken, diğerleri evrimleşmeden kalmıştı? Kadının evrimleşmesi nasıl olmuştu?
Darwin, “İnsan, kılları zamanla dökülüp seyrekleşerek bugünkü halini aldı” diyordu. O halde kadının vücudunda aynı tip kıllar neden hiç bulunmuyordu? “Kadının cazibesi için öyle olması gerekiyordu” diyen Darwin, aslında kendi teorisiyle çelişmiyor muydu? Darwin, “İnsanın kafası darbelere maruz kaldığından oradaki kılların kalması gerekiyordu” derken yine kendisiyle çelişmiyor muydu? Acaba insanın burnu, alnı, dizleri, ayakları daha mı az darbelere maruz kalıyordu ki, buralardaki kıllar dökülmüş ve seyrekleşmişti?
Hocaefendi, Darwin’in hayatını dikkatli bir şekilde incelemişti. Zengin bir aileye mensup bir doktorun oğlu olarak dünyaya gelen Darwin, tıp okumaya başlamış, ancak okulu yarıda bırakarak kırlara kaçmıştı. Sonra ilahiyat okumaya karar vermiş, ama yine zorlanmıştı. Nihayet İngiltere hükümetinin bir bursuyla Büyük Okyanus Adaları, Afrika, Güney Amerika ve Avustralya’da incelemelerde bulunmuş, burada hayvanlar, fosiller, yanardağlar ve mercanlar üzerinde çalışmıştı.
Hocaefendi, çevirisi Milli Eğitim Bakanlığı’nca yapılan Esrarlı Kâinat kitabını 1929’da yazan İngiliz bilim adamı James Jeans’in şu sözlerini hatırlatıyordu: “İnsan bilim yapar, uzayı öğrenir, derinlemesine insanın içine girer, sonra nasıl Allah’a inanmaz, hayret ediyorum.” Nitekim Darwin de insanın gözünü evrimle izah edemeyince, bir arkadaşına yazdığı mektupta, “Şu gözü düşündükçe tepem atıyor” demişti. Oysa eğer Darwin hücre hakkında bugünkü bilgilere sahip olsaydı, göz için söylediği sözün aynısını hücre hakkında söyleyecekti. Çünkü insandaki 60 trilyon hücreden sadece birinin sistemindeki bir bozulma bile bazen insanın ölümüne sebep olabiliyordu.
Hocaefendi’ye göre, “iman ile imansızlık arasında âdeta bir duvar” olan evrim sadece Darwin’e mal edilecek bir olay değildi, onun ölümünden sonra âdeta inkârcılığın ideolojisi haline getirilmişti. İnanca saldıran yedi başlı ejderha gibi vesveselerin (şüphelerin) başında gelen evrime dayanak yapılan “Güçlüler ayakta kalır, zayıflar silinir gider” tezi sömürgeciliği, ırk ayrımını, kuvvetlinin zayıfı ezmesini âdeta meşrulaştırıyordu. Nitekim komünizmin kurucusu Karl Marx, tarih görüşünü bu temele oturtmuştu ve Darwin’e çok şey borçluydu. Komünistler evrim teorisine inkarı savunduğu için sarılmakta ve bir ideoloji olarak savunmaktaydılar.
Oysa, yerde de gökte de ekolojik denge içinde yüzyıllardır zayıf varlıklar ve güçlü varlıklar hep yan yana yaşadı. Çünkü Yüce Yaratıcı her bir canlı türünü, varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihazlarla donanmış olarak yarattı. Hocaefendi bu konuda şöyle diyor: “Evrimciler, bu harika yaratılış gerçeklerini kabul etmeseler bile, köşelerine çekilip susmaya mecburdurlar.”
“Bilim, inanç üzerinde yürümez” düşüncesine de cevap veren Hocaefendi, şu soruları soruyordu: “Allah’ı kabul edip bundan sonra çalışmalara devam etmenin bilime kaybettireceği şey nedir? Allah’ın varlığını ortaya koyan bunca şey varken; varlığın kökenini tabiat ve tesadüf gibi hurafelerle izah etmenin bilime kazandıracağı şey nedir? Evrimle Allah inkâr edilirken, tabiata ilahi bir güç verilmiş olunmuyor mu?
Hocaefendi, en sonunda konferansını şöyle bitiriyordu:
“İnsanlığın babası, ilk insan olan Hazreti Âdem, Allah tarafından toprağın elementlerinden bir mucize eseri olarak yaratılmıştır. Darwinizm’in iddia ettiği gibi bir evrim söz konusu değildir ve insan evrimleşerek bugünkü şeklini almamıştır.”
Devam edecek…
[Tarık Burak] 22.8.2019 [Samanyolu Haber]
Babamın Yüzünü Unutmaktan Korkuyorum [Harun Tokak]
Ağustos ayı benim için biraz da hicrandır…
Hem hatıralarımın ışığı anamı, hem de canım kardeşim Cemal Uşşak’ı bu ayda kaybettim.
Cemal Bey kardeşimin son yazısı, yayınlanmayı bekleyen “Anam ve Davam” kitabıma takdimdi.
O takdimdeki tespiti benim için bir hicrandır…
“… Bu hastalıklı gurbette bir şey daha düşünüyorum. O da iyi ki analarımız hayatta değil, iyi ki ülkemizin içinde bulunduğu bu günleri görmediler.”
Evet, ben de bu tespite yerle gök arası kadar katılıyorum.
Anam şimdi hayatta olsaydı ben ne yapardım.
2015 Ağustos’uydu. Toprak evin odasında bir başıma kaldığımda, anamın ayrılık iniltileri ruhumu, kalbimi, hülyalarımı, hatıralarımı kor bir ateş gibi yakıyordu.
Tüm gözlerden uzak, odamın en kuytu köşesinde başımı ellerimin arasına alıp düşünüyordum: Ben anasız ne yapardım?
İçimde hiç de söyleyemediğim, itiraf etmeye korktuğum duygularımın hapsindeydim. Bir anayı yavaş yavaş yitirmenin kahredici azabı içinde omuzlarıma ve gözlerime çöken ağırlığı taşımak, hayatın tüm girift yönlerini yaşamaktan daha zordu.
Kırık dökük duygularımın cenderesinde bunalmış ruhumla günahkâr ellerimi kaldırıyor, anam ve davam için dualar ediyordum.
Dualarım anamı geri döndürmeye yetmedi.
Anamdan sonra ailemiz ipi kopmuş tespih taneleri gibi dağıldı. Sadece bizim ailemiz değil, bütün bir ülke Kerbela’ya döndü.
Şiddet, zehirli bir sarmaşık gibi gün gün, saat saat, dakika dakika büyüdü, hâlâ da büyüyor.
İki yıl kadar önceydi… Kuzey ormanlarının uğultularla yeri göğü yıktığı soğuk bir kış günü ağıt gibi bir ses doluyor yüreğime: “Amcaaa! Polisler Ferhat’ı tutukladılar."
Bu yanık ve yandırıcı ses, yufka yürekli yeğenim Hatice Öğretmen’in sesiydi.
Hıçkırıklar boğazına düğümleniyor, konuşmakta zorlanıyordu:
“Ben ne yaparım şimdi iki çocukla bu yaban ellerde? Çocuklar çok korkuyorlar, 'Anne gidelim buralardan' diyorlar."
Ferhat, polislerin kolları arasında bir bilinmeze götürülüyor, anonslar bizi uçağa çağırıyor…
“Ben ne yapayım şimdi?”
Nazi Almanyası'nın inanılmaz gaddarlığını anlatan en çarpıcı filmlerden biri olan “Sofi’nin Seçimi” adlı filmdeki Sofi’nin çaresizliği geliyor gözlerimin önüne.
Hemen herkesin bildiği gibi film, Polonya’da binlerce insanın yakıldığı Nazi toplama kamplarında geçen, inanılması zor, zorunlu bir tercihi anlatır.
Toplama kampındaki genç anne Sofi, iki çocuğu arasında bir tercihe zorlanır. Çocuklardan biri yakılma fırınına gönderilecektir, öteki yaşayacaktır. Sofi’ye “İçlerinden birini seç!” derler.
Ve Sofi çocuklarından birini seçmek zorunda kalır, kalır ama geri kalan hayatında bu tercih onu dengesiz bir yaşama ve nihayet intihara sürükler.
Türkiye’de bir yıl boyunca “Aha bugün aha yarın gelecekler” diyerek sabahlara kadar polis bekle. Ve bir sabah alaca karanlıkta onlarca polisin evi basması sonucu artık çekilmez bu ülke diyerek iki çocuğunla bir Afrika ülkesine taşın. Tam bir iş kurdum kuruyorum derken, "Buradan hemen çıkmanız gerekiyor” sözlerinin verdiği şaşkınlık, telaş ve korkuyla apar-topar havaalanına gel, uçağa bindik biniyoruz, özgürlüğe yelken açıyoruz derken birden bire karşınıza dikilen iki siyahi polisin kolları arasında, gözlerinin önünde en sevdiğini bir bilinmeze alıp götürsünler.
“Amca! Ferhat polislerin kolları arasında giderken arkasına dönüp dönüp baktı. Her defasında 'Beni beklemeyin, hemen gidin' dedi. Ben ne yapayım şimdi?”
"Ah amcam, keşke bu sorunun cevabı bende olsaydı.
Bugünlerde cevabı olmayan o kadar çok soru birikti ki… Ağlama amcam!” diyebildim sadece.
Ağlamaya devam ederken şu kelimeler döküldü ağzından: “Uçak kalktı, kalkıyor; ben nasıl bırakır giderim onu!”
Körpecik kız Sevde Gül, “Ben babamı demir parmaklıkların arkasında görmek istemiyorum, dayanamam” diyor.
Ana yüreği paramparça oluyor.
Eşiyle ilk ve son defa hapishanenin bir köşesinde görüşüyorlar. Gamlı gözlerle birbirlerine bakıyorlar.
Görüşme süresi sadece beş dakikadır. Kelimeler, kor gibi dökülüyor dudaklardan:
“Gidin demiştim size.”
-“Gidemedim Ferhat’ım. Seni bırakıp gidemedim.”
-"Hemen gitmelisin. Çok acele. Sana da bir şey olursa çocuklarımız ne yapar bu yerlerde."
Zamanla yarıştıklarını bildiklerini düşünüp hızlı hızlı konuşuyorlar. Meğer ne çok şey varmış konuşulacak. İnsanlar zor zamanlarda söylüyor, geniş zamanlarda söyleyemediklerini.
Siyahi bir gardiyan “Görüş bitti” diyor.
Ferhat başı önde yürüyor demir kapıya doğru. Kapıya varınca son kez dönüp bakıyor.
O anda çocuklarının gözlerindeki korkuyu görüyor:
“Hemen gidin buralardan!”
Hatice Öğretmen sonraki gün iki çocuğu ile uçağa binip özgürlüğe kanat çırpıyor.
Uçağın koltuğuna gömülüyor. Yüzünü elleri ile kapatıyor. Ağlamanın tadına varıyor.
Yıllar önce okuduğu Minyeli Abdullah romanındaki roman kahramanı Abdullah’ın eşinin,
“Yıkılsın Kahire, yıkılsın Minye!" dediği o kahırlı sözler geliyor hatrına.
İnşaat mühendisi olan Ferhat Bey ana tarafından akrabamız olur. Yaz tatillerinde dağlar arasındaki köyümüze yeğenim Hatice Öğretmen ile birlikte gelirlerdi. Köye geldiğimi duyan diğer yeğenlerim, Ali ağabeyim ve kardeşim Hasan, bir bir süzülür gelirdi. Benim tatlıya olan düşkünlüğümü bildikleri için her biri bir tatlı tepsisiyle gelirdi.
Anamın varlığı baba ocağında bizi toplardı. Ne güzel günler geçirirdik.
Bilhassa yazlar, bizim için biraz annemiz, biraz köyümüz, biraz da çocukluk anılarımızdı.
İri yapraklı asmaların altında kiraz ve dut ağaçlarının gölgesinde her akşamüstü gün batımlarında birlikte çay içer, sohbetler ederdik.
Yeğenim Hatice doğuda öğretmenlik yaptığı günleri anlatırdı. Çamura saplanan köy dolmuşunu nasıl çıkardıklarını, okulun sobasını öğrencilerin evlerinden getirdikleri tezeklerle nasıl yaktığını uzun uzun anlatırdı.
Çalıkuşu Feride derdim ona.
Hatice Öğretmen şimdi Avrupa’da. İki çocuğu ile kamp ve haym köşelerinde hayata tutunmaya çalışıyor.
Geçenlerde ziyaretlerine gittim…
Sevde Gül, hazırladığı “Baba aramıza hoş geldin” pankartını gösterdi bana.
Sekiz yaşındaki Bahadır, babasına yazdığı şiiri okudu:
“Sen bir aslan gibi güçlüsün
Bir çıta kadar hızlı
Bir lemur gibi iyi bir kalbin var
Seni ormanlar gibi seviyorum
Ağaçlarla yaprakları birleştiren sensin
O iltifatlarınla büyür çiçekler”
Hatice Öğretmen’e “Nasıl geçiyor günlerin?” dedim.
Önce bir içini çekti:
“Hiç sorma amca! Gün batımlarında herkes eşiyle evine çekildiğinde çocuklar görmesin diye gecelerde sessizce ağlıyorum.
En acısı da toplu programlara gittiğimizde diğer çocuklar 'baba' dedikçe, Sevde’nin ve Bahadır’ın gözlerindeki o mahcupluğu, boyunlarının bükülüşü beni kahrediyor.
'Anne, duamız kabul olmuyor. Olsaydı iki yıldır babam gelirdi' sözleri karşısında onların anlayabileceği cümleler kurmakta zorlanıyorum. Bahadır, 'Anne, babamın yüzünü unutmaktan korkuyorum' diyor.
Her gece yatınca uyuyana kadar baba muhabbeti yapıyor yavrularım.
Mücadele ediyorum. Dil öğreniyorum ama en çok da Ferhat’ımı dört duvar arasından kurtarmanın mücadelesini veriyorum. Gazetelere, televizyonlara beyanat veriyorum, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne, Birleşmiş Milletler'e müracaat ettim. Aradan iki yıl geçmesine rağmen hiçbir sonuç alamadım.”
Hatice Öğretmen'i akşamın alacasında iki çocuğu ile bir başına bırakıp ayrılmak benim için gurbetin en hazin sahnelerinden biri oldu.
Evin köşesinde, eli koynunda uzun uzun baktı arkamdan:
“Amca, inan babamı görmüş gibi oldum. Elin, babamın eli gibi geldi bana, hiç bırakmak istemedim.” sözleri yüreğimi yaktı.
Hatice Öğretmen ara sıra arıyor beni. Uzun uzun konuşuyoruz onunla. Bir keresinde, “Amca, hayat beni çok yordu.” dedi.
"Merak etme amcam. Ferhat bir gün mutlaka gelecek, kavuşacaksınız, eski güzel günleriniz geri gelecek. Sadece siz değil, gün gelecek bütün kapılar özgürlüğe açılacak. Karanlık evler yeniden aydınlanacak. Sevinç ve mutluluklar sokaklara taşacak." diye teselli ettim onu.
İki yıl süren uzun bir ayrılıktan sonra onlar dün sabah birbirlerine kavuştular.
[Harun Tokak] 22.8.2019 [Samanyolu Haber]
Hem hatıralarımın ışığı anamı, hem de canım kardeşim Cemal Uşşak’ı bu ayda kaybettim.
Cemal Bey kardeşimin son yazısı, yayınlanmayı bekleyen “Anam ve Davam” kitabıma takdimdi.
O takdimdeki tespiti benim için bir hicrandır…
“… Bu hastalıklı gurbette bir şey daha düşünüyorum. O da iyi ki analarımız hayatta değil, iyi ki ülkemizin içinde bulunduğu bu günleri görmediler.”
Evet, ben de bu tespite yerle gök arası kadar katılıyorum.
Anam şimdi hayatta olsaydı ben ne yapardım.
2015 Ağustos’uydu. Toprak evin odasında bir başıma kaldığımda, anamın ayrılık iniltileri ruhumu, kalbimi, hülyalarımı, hatıralarımı kor bir ateş gibi yakıyordu.
Tüm gözlerden uzak, odamın en kuytu köşesinde başımı ellerimin arasına alıp düşünüyordum: Ben anasız ne yapardım?
İçimde hiç de söyleyemediğim, itiraf etmeye korktuğum duygularımın hapsindeydim. Bir anayı yavaş yavaş yitirmenin kahredici azabı içinde omuzlarıma ve gözlerime çöken ağırlığı taşımak, hayatın tüm girift yönlerini yaşamaktan daha zordu.
Kırık dökük duygularımın cenderesinde bunalmış ruhumla günahkâr ellerimi kaldırıyor, anam ve davam için dualar ediyordum.
Dualarım anamı geri döndürmeye yetmedi.
Anamdan sonra ailemiz ipi kopmuş tespih taneleri gibi dağıldı. Sadece bizim ailemiz değil, bütün bir ülke Kerbela’ya döndü.
Şiddet, zehirli bir sarmaşık gibi gün gün, saat saat, dakika dakika büyüdü, hâlâ da büyüyor.
İki yıl kadar önceydi… Kuzey ormanlarının uğultularla yeri göğü yıktığı soğuk bir kış günü ağıt gibi bir ses doluyor yüreğime: “Amcaaa! Polisler Ferhat’ı tutukladılar."
Bu yanık ve yandırıcı ses, yufka yürekli yeğenim Hatice Öğretmen’in sesiydi.
Hıçkırıklar boğazına düğümleniyor, konuşmakta zorlanıyordu:
“Ben ne yaparım şimdi iki çocukla bu yaban ellerde? Çocuklar çok korkuyorlar, 'Anne gidelim buralardan' diyorlar."
Ferhat, polislerin kolları arasında bir bilinmeze götürülüyor, anonslar bizi uçağa çağırıyor…
“Ben ne yapayım şimdi?”
Nazi Almanyası'nın inanılmaz gaddarlığını anlatan en çarpıcı filmlerden biri olan “Sofi’nin Seçimi” adlı filmdeki Sofi’nin çaresizliği geliyor gözlerimin önüne.
Hemen herkesin bildiği gibi film, Polonya’da binlerce insanın yakıldığı Nazi toplama kamplarında geçen, inanılması zor, zorunlu bir tercihi anlatır.
Toplama kampındaki genç anne Sofi, iki çocuğu arasında bir tercihe zorlanır. Çocuklardan biri yakılma fırınına gönderilecektir, öteki yaşayacaktır. Sofi’ye “İçlerinden birini seç!” derler.
Ve Sofi çocuklarından birini seçmek zorunda kalır, kalır ama geri kalan hayatında bu tercih onu dengesiz bir yaşama ve nihayet intihara sürükler.
Türkiye’de bir yıl boyunca “Aha bugün aha yarın gelecekler” diyerek sabahlara kadar polis bekle. Ve bir sabah alaca karanlıkta onlarca polisin evi basması sonucu artık çekilmez bu ülke diyerek iki çocuğunla bir Afrika ülkesine taşın. Tam bir iş kurdum kuruyorum derken, "Buradan hemen çıkmanız gerekiyor” sözlerinin verdiği şaşkınlık, telaş ve korkuyla apar-topar havaalanına gel, uçağa bindik biniyoruz, özgürlüğe yelken açıyoruz derken birden bire karşınıza dikilen iki siyahi polisin kolları arasında, gözlerinin önünde en sevdiğini bir bilinmeze alıp götürsünler.
“Amca! Ferhat polislerin kolları arasında giderken arkasına dönüp dönüp baktı. Her defasında 'Beni beklemeyin, hemen gidin' dedi. Ben ne yapayım şimdi?”
"Ah amcam, keşke bu sorunun cevabı bende olsaydı.
Bugünlerde cevabı olmayan o kadar çok soru birikti ki… Ağlama amcam!” diyebildim sadece.
Ağlamaya devam ederken şu kelimeler döküldü ağzından: “Uçak kalktı, kalkıyor; ben nasıl bırakır giderim onu!”
Körpecik kız Sevde Gül, “Ben babamı demir parmaklıkların arkasında görmek istemiyorum, dayanamam” diyor.
Ana yüreği paramparça oluyor.
Eşiyle ilk ve son defa hapishanenin bir köşesinde görüşüyorlar. Gamlı gözlerle birbirlerine bakıyorlar.
Görüşme süresi sadece beş dakikadır. Kelimeler, kor gibi dökülüyor dudaklardan:
“Gidin demiştim size.”
-“Gidemedim Ferhat’ım. Seni bırakıp gidemedim.”
-"Hemen gitmelisin. Çok acele. Sana da bir şey olursa çocuklarımız ne yapar bu yerlerde."
Zamanla yarıştıklarını bildiklerini düşünüp hızlı hızlı konuşuyorlar. Meğer ne çok şey varmış konuşulacak. İnsanlar zor zamanlarda söylüyor, geniş zamanlarda söyleyemediklerini.
Siyahi bir gardiyan “Görüş bitti” diyor.
Ferhat başı önde yürüyor demir kapıya doğru. Kapıya varınca son kez dönüp bakıyor.
O anda çocuklarının gözlerindeki korkuyu görüyor:
“Hemen gidin buralardan!”
Hatice Öğretmen sonraki gün iki çocuğu ile uçağa binip özgürlüğe kanat çırpıyor.
Uçağın koltuğuna gömülüyor. Yüzünü elleri ile kapatıyor. Ağlamanın tadına varıyor.
Yıllar önce okuduğu Minyeli Abdullah romanındaki roman kahramanı Abdullah’ın eşinin,
“Yıkılsın Kahire, yıkılsın Minye!" dediği o kahırlı sözler geliyor hatrına.
İnşaat mühendisi olan Ferhat Bey ana tarafından akrabamız olur. Yaz tatillerinde dağlar arasındaki köyümüze yeğenim Hatice Öğretmen ile birlikte gelirlerdi. Köye geldiğimi duyan diğer yeğenlerim, Ali ağabeyim ve kardeşim Hasan, bir bir süzülür gelirdi. Benim tatlıya olan düşkünlüğümü bildikleri için her biri bir tatlı tepsisiyle gelirdi.
Anamın varlığı baba ocağında bizi toplardı. Ne güzel günler geçirirdik.
Bilhassa yazlar, bizim için biraz annemiz, biraz köyümüz, biraz da çocukluk anılarımızdı.
İri yapraklı asmaların altında kiraz ve dut ağaçlarının gölgesinde her akşamüstü gün batımlarında birlikte çay içer, sohbetler ederdik.
Yeğenim Hatice doğuda öğretmenlik yaptığı günleri anlatırdı. Çamura saplanan köy dolmuşunu nasıl çıkardıklarını, okulun sobasını öğrencilerin evlerinden getirdikleri tezeklerle nasıl yaktığını uzun uzun anlatırdı.
Çalıkuşu Feride derdim ona.
Hatice Öğretmen şimdi Avrupa’da. İki çocuğu ile kamp ve haym köşelerinde hayata tutunmaya çalışıyor.
Geçenlerde ziyaretlerine gittim…
Sevde Gül, hazırladığı “Baba aramıza hoş geldin” pankartını gösterdi bana.
Sekiz yaşındaki Bahadır, babasına yazdığı şiiri okudu:
“Sen bir aslan gibi güçlüsün
Bir çıta kadar hızlı
Bir lemur gibi iyi bir kalbin var
Seni ormanlar gibi seviyorum
Ağaçlarla yaprakları birleştiren sensin
O iltifatlarınla büyür çiçekler”
Hatice Öğretmen’e “Nasıl geçiyor günlerin?” dedim.
Önce bir içini çekti:
“Hiç sorma amca! Gün batımlarında herkes eşiyle evine çekildiğinde çocuklar görmesin diye gecelerde sessizce ağlıyorum.
En acısı da toplu programlara gittiğimizde diğer çocuklar 'baba' dedikçe, Sevde’nin ve Bahadır’ın gözlerindeki o mahcupluğu, boyunlarının bükülüşü beni kahrediyor.
'Anne, duamız kabul olmuyor. Olsaydı iki yıldır babam gelirdi' sözleri karşısında onların anlayabileceği cümleler kurmakta zorlanıyorum. Bahadır, 'Anne, babamın yüzünü unutmaktan korkuyorum' diyor.
Her gece yatınca uyuyana kadar baba muhabbeti yapıyor yavrularım.
Mücadele ediyorum. Dil öğreniyorum ama en çok da Ferhat’ımı dört duvar arasından kurtarmanın mücadelesini veriyorum. Gazetelere, televizyonlara beyanat veriyorum, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne, Birleşmiş Milletler'e müracaat ettim. Aradan iki yıl geçmesine rağmen hiçbir sonuç alamadım.”
Hatice Öğretmen'i akşamın alacasında iki çocuğu ile bir başına bırakıp ayrılmak benim için gurbetin en hazin sahnelerinden biri oldu.
Evin köşesinde, eli koynunda uzun uzun baktı arkamdan:
“Amca, inan babamı görmüş gibi oldum. Elin, babamın eli gibi geldi bana, hiç bırakmak istemedim.” sözleri yüreğimi yaktı.
Hatice Öğretmen ara sıra arıyor beni. Uzun uzun konuşuyoruz onunla. Bir keresinde, “Amca, hayat beni çok yordu.” dedi.
"Merak etme amcam. Ferhat bir gün mutlaka gelecek, kavuşacaksınız, eski güzel günleriniz geri gelecek. Sadece siz değil, gün gelecek bütün kapılar özgürlüğe açılacak. Karanlık evler yeniden aydınlanacak. Sevinç ve mutluluklar sokaklara taşacak." diye teselli ettim onu.
İki yıl süren uzun bir ayrılıktan sonra onlar dün sabah birbirlerine kavuştular.
[Harun Tokak] 22.8.2019 [Samanyolu Haber]
İslam Hukuk Sisteminin gözden geçirilmesi [Safvet Senih]
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki: “Günümüzde İslam Fıkhının, yani İslam Hukuk Sisteminin tekrar gözden geçirilerek, bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tertip, temsile ve tanzim edilmesi şarttır. Fakat üzülerek söylüyorum ki, henüz hem sayı, hem de vasıf olarak bu işin üstesinden gelebilecek seviyede elemanın var olduğundan söz etmek mümkün değildir. Bu elemanların yetişmesi elbette belli bir vakit ister. Ayrıca mevcut fıkhî bilgilerin mutlaka kompüterlere yüklenmesi gerekir. Sadece bu işin bile çok uzun zaman isteyeceğinden şüphe yok. Halbuki iş, mevcut bilgilerin kompüterlere yüklenmesiyle de sınırlı değildir. Bu bilgilerden istifade ile, yeni terkiplere ulaşılması da lâzımdır. Ama, yukarıdaki üzüntümü tekrar ederek söylemek zorundayım; şu anda bütün bunları istenen seviyede yapabilecek kadroya sahip olduğumuz söylenemez. Yani nasıl ki, NASA’yı ve NASA gibi çok büyük araştırma merkezlerini idare edecek yeterli derecede elemanımız yok ve bunu rahatlıkla itiraf edebiliyoruz, aynı şekilde İslamî ilimlerdeki durum da bundan farklı değildir. Söylediklerimde katiyyen mübalağa etmiyor ve mevcudu da hafife almıyorum. Sadece gerçeğe tercüman olmaya çalışıyor ve vak’ayı rapor ediyorum…
“Dolayısıyla; çok önemli mesleklere talip ama yetersiz insanlar, Müslümanlık adına, bu topluma üst üste fiyaskolar yaşatabilirler. Ve böyle bir falso da bizde, önü alınamayacak bozgunlara sebep olur ki, böyle bir durumda da elden etmemiz oldukça zordur. Böyle mühimlerden mühim bir meseleye, toyca yaklaşımlarla bir yere varılmaz. Fıkıhta, Ebu Hanifeleri, İmam Ebu Yusufları; hadiste; Buharîleri, Tirmizileri, Müslümleri; kelâmda Seyyid Şerif Cürcânileri, Taftazanileri; ahlâktan ve tasavvufta İmam Gazalîleri, İmam Rabbanîleri, Hz. Bediüzzaman gibi insanları hazırlayıp yetiştireceğimiz ana kadar topluma her müâlece yanlıştır, komplikasyon doğurur ve bir daha da bu yanlışlıkların sebebiyet verdiği tersliklerin altından kalkamayız. Bütün bu söylediklerimin hesabını Allah’a vermeye âmâde ve hazır olduğumu da burada bir parantez cümlesiyle ifade etmek isterim. ‘Niye kuvve-i mâneviyeyi kırıyorsunuz?’ denilebilir bana. Ne var ki, vicdanım çok rahat, hesap vermeye de hazırım; zira bu meselenin, katiyen şakaya, gayr-i ciddi insanlarla temsile tahammülü yoktur.
“Evet, mevzuyu özetleyecek olursak: Soruda da denildiği gibi geleceği kucaklama, BİLGİ TOPLUMU olmaktan geçer. Öyledir; zira bilgi, eşya ve hadiselerin bize anlattığı, tekvini emirlerin ve bu tekvini emirlerin önümüze açıp döktüğü nesnelerin hissedilmesi, kavranması ve Yaradan’ın yüce maksatlarının sezilmesi demektir. Eşyaya hükmetme mevkiinde yaratılan insan, görecek, okuyacak, sezecek ve öğrenecektir. Öğrendikten sonra da hadiselere sözünü geçirme ve onları teşhir etme yolunu araştıracaktır. İşte bu nokta, Yüce Yaratıcının emriyle, eşyanın insana, insanın da kendi Yaratanına teslim ve mahkum olduğu noktadır.
“Bazı kimseler, dünyayı ilme göre idare etmenin, insanın makinalaşması ve bir karınca topluluğu haline gelmesi gibi felaketler getireceğine inanırlar. Bu katiyen doğru değildir. İlimsiz bir geçmiş olmadığı gibi ilimsiz bir gelecek de tasavvur edilemez. Herşey netice itibariyle ilme bağlıdır… ve ilim olmadan dünyanın insana vereceği hiçbir şey yoktur.
“Vâkıa pek çok şehirlerimizde, insanın makinalaştığı, insancıl duyguların yok edildiği; düşünce ile beraber sıhhatin, sıhhatle beraber İNSANÎ FAZİLETLERİN silinip gittiği bir gerçektir. Ancak bunu ilme ve tekniğe yüklemek de bir haksızlıktır. Belki bunda asıl kabahati, gerçek ilim adamının, sorumluluk yüklenmekten kaçınması keyfiyetinde aramalıyız. İctimaî sorumluluk şuuruna varmış ilim adamları, kendilerinden beklemeyi edâ etselerdi, belki de endişe verici bu hususların pek çoğu şimdi olmayacaktı!..”
Cenab-ı Hakkın KEL M sıfatından gelen DİNÎ KANUNLAR olduğu gibi yine O’nun (c.c.) İRADE sıfatından gelen TEKVÎNÎ KANUNLAR var. Bütün teknik ve teknoloji, işte bu kanunların kullanılmasından ortaya çıkıyor. Onun için Müslümanların da çağıyla hesaplaşıp yüzleşmesi gerekiyor. İslamî İlimlerin de bunlardan paylarına düşeni alıp istifade etmesi günümüz için bir mecburiyet diye düşünüyorum.
[Safvet Senih] 22.8.2019 [Samanyolu Haber]
“Dolayısıyla; çok önemli mesleklere talip ama yetersiz insanlar, Müslümanlık adına, bu topluma üst üste fiyaskolar yaşatabilirler. Ve böyle bir falso da bizde, önü alınamayacak bozgunlara sebep olur ki, böyle bir durumda da elden etmemiz oldukça zordur. Böyle mühimlerden mühim bir meseleye, toyca yaklaşımlarla bir yere varılmaz. Fıkıhta, Ebu Hanifeleri, İmam Ebu Yusufları; hadiste; Buharîleri, Tirmizileri, Müslümleri; kelâmda Seyyid Şerif Cürcânileri, Taftazanileri; ahlâktan ve tasavvufta İmam Gazalîleri, İmam Rabbanîleri, Hz. Bediüzzaman gibi insanları hazırlayıp yetiştireceğimiz ana kadar topluma her müâlece yanlıştır, komplikasyon doğurur ve bir daha da bu yanlışlıkların sebebiyet verdiği tersliklerin altından kalkamayız. Bütün bu söylediklerimin hesabını Allah’a vermeye âmâde ve hazır olduğumu da burada bir parantez cümlesiyle ifade etmek isterim. ‘Niye kuvve-i mâneviyeyi kırıyorsunuz?’ denilebilir bana. Ne var ki, vicdanım çok rahat, hesap vermeye de hazırım; zira bu meselenin, katiyen şakaya, gayr-i ciddi insanlarla temsile tahammülü yoktur.
“Evet, mevzuyu özetleyecek olursak: Soruda da denildiği gibi geleceği kucaklama, BİLGİ TOPLUMU olmaktan geçer. Öyledir; zira bilgi, eşya ve hadiselerin bize anlattığı, tekvini emirlerin ve bu tekvini emirlerin önümüze açıp döktüğü nesnelerin hissedilmesi, kavranması ve Yaradan’ın yüce maksatlarının sezilmesi demektir. Eşyaya hükmetme mevkiinde yaratılan insan, görecek, okuyacak, sezecek ve öğrenecektir. Öğrendikten sonra da hadiselere sözünü geçirme ve onları teşhir etme yolunu araştıracaktır. İşte bu nokta, Yüce Yaratıcının emriyle, eşyanın insana, insanın da kendi Yaratanına teslim ve mahkum olduğu noktadır.
“Bazı kimseler, dünyayı ilme göre idare etmenin, insanın makinalaşması ve bir karınca topluluğu haline gelmesi gibi felaketler getireceğine inanırlar. Bu katiyen doğru değildir. İlimsiz bir geçmiş olmadığı gibi ilimsiz bir gelecek de tasavvur edilemez. Herşey netice itibariyle ilme bağlıdır… ve ilim olmadan dünyanın insana vereceği hiçbir şey yoktur.
“Vâkıa pek çok şehirlerimizde, insanın makinalaştığı, insancıl duyguların yok edildiği; düşünce ile beraber sıhhatin, sıhhatle beraber İNSANÎ FAZİLETLERİN silinip gittiği bir gerçektir. Ancak bunu ilme ve tekniğe yüklemek de bir haksızlıktır. Belki bunda asıl kabahati, gerçek ilim adamının, sorumluluk yüklenmekten kaçınması keyfiyetinde aramalıyız. İctimaî sorumluluk şuuruna varmış ilim adamları, kendilerinden beklemeyi edâ etselerdi, belki de endişe verici bu hususların pek çoğu şimdi olmayacaktı!..”
Cenab-ı Hakkın KEL M sıfatından gelen DİNÎ KANUNLAR olduğu gibi yine O’nun (c.c.) İRADE sıfatından gelen TEKVÎNÎ KANUNLAR var. Bütün teknik ve teknoloji, işte bu kanunların kullanılmasından ortaya çıkıyor. Onun için Müslümanların da çağıyla hesaplaşıp yüzleşmesi gerekiyor. İslamî İlimlerin de bunlardan paylarına düşeni alıp istifade etmesi günümüz için bir mecburiyet diye düşünüyorum.
[Safvet Senih] 22.8.2019 [Samanyolu Haber]
Kim bu Adrian? [Hasan Cücük]
Yıl 2014… İspanya milli takımının teknik patronu Vicente del Bosque katıldığı bir radyo programında taraftarlardan gelen soruları cevaplıyor. Program tüm hızıyla devam ederken Del Bosque, ‘Neden kimse Adrian hakkında soru sormuyor?’ diyerek ilginç bir çıkışı yapıyor. Zira o sezon gözlerin üzerinde olduğu İspanyol kaleciler Manchester United’dan David de Gea ve Real Madrid’in efsanesi Iker Casillas’tır. Oysa Adrian, o sezon Premier Lig’de West Ham formasıyla en fazla kurtarış yapan eldivendir.
Adrian San Miguel del Castillo ya da kısa söylenişiyle Adrian. Liverpool’un İspanyol file bekçisi. Kalesini dünyaca ünlü eldiven Brezilyalı Alisson Becker’in koruduğu Liverpool’da kimse Adrian’ın esamesinin okunmasını beklemiyordu. Ama futbol bu bazen hiç beklenmedik anda yeni kahramanlar çıkarıyor. Ligin ilk maçında Alisson beklenmedik bir şekilde sakatlanınca Adrian sezon boyunca bulamayacağı şansı daha ligin ilk haftasının 51. dakikasında buldu.
Adrian’ı manşetlere çıkaran ise İstanbul’un ev sahipliği yaptığı UEFA Süper Kupa finali oldu. Şampiyonlar Ligi şampiyonu Liverpool ile UEFA Avrupa Ligi şampiyonu Chelsea kozlarını Süper Kupa finalinde paylaşırken, gözlerin olduğu isimlerden biri Adrian’dı. Yıldızlar topluluğu finalde Adrian’ı öne çıkaran özelliği nasıl bir performans göstereceğinin merak konusu olmasıydı. 120 dakika süren maçta Adrian beklentileri fazlasıyla karşılarken, asıl sahneye seri penaltı atışlarında çıktı. Kupayı Liverpool’a getiren kurtarışı Abraham’ın vuruşunda yaptı. 2005 Şampiyonlar Ligi finalinde kupayı Dudek’in kurtarışları, 2019 Süper Kupa finalinde ise Adrian’ın kurtarışı kupayı Liverpool müzesine taşıyordu.
Peki kimdi Adrian? 32 yaşında olmasına karşılık adı pek duyulmayan bir isimdi. Adrian gerçek anlamda ciddi kalecilik kariyerine Temmuz 2012’de başladı. Real Betis’in B takımında görev yapan Adrian, o sezon A takımı kadrosuna dahil edildi. Kaleci sıralamasında ancak üçüncü olan Adrian tıpkı bu sezon olduğu gibi sakatlıklardan dolayı bir anda kendini Real Betis kalesini korurken buldu. Real Madrid’i 1-0 yendikleri maçta yaptığı kurtarışlarla maçın oyuncusu seçilerek ilk kez ‘Kim bu Adrian?’ sorusunu sorduttu. Real Madrid karşısındaki performansıyla kariyerinin altın vuruşunu yapan Adrian, kategori atlayıp takımın bir numaralı eldiveni oldu. 31 maç üst üste Real Betis kalesini koruyan İspanyol eldiven, 11 maçta kalesini gole kapattı. Bu başarısını sezon sonunda Premier Lig yolunu açtı. Temmuz 2013’te bedelsiz olarak West Ham’la anlaştı.
Premier Lig’de Real Betis benzeri bir başarıya imza atan Adrian, Premier Lig’de kendini kısa sürede ispat etti. West Ham kalesini 150 maçta koruyan Adrian, özellikle Chelsea karşısında ortaya koyduğu performans sonrası rakip oyuncuları nadir tebrik eden Jose Mourinho’nun peşpeşe gelen iltifat cümlelerinin muhatabı olmuştu. Adrian, Premier Lig’de transferin döneminin bitimine 4 gün kala 5 Ağustos’ta sürpriz bir şekilde Liverpool’a transfer oldu. Piyasa değeri 3,5 milyon Euro olan Adrian, Liverpool bedelsiz geldi. Liverpool sezonun açılış maçında Norwich’i konuk ederken maçın 51. dakikasında Alisson’un sakatlanmasıyla kaleye Adrian geçti. Brezilyalı file bekçisinin sakatlığıyla beklediği fırsatı yakalayan Adrian, verilen şansı iyi değerlendirmeyi bildi.
Adrian’ın kaleci olmasının hikayesi de oldukça ilginç. Futbola forvet mevkinde başlayan Adrian, 11 yaşında CD Altair formasıyla katıldığı turnuvada takımın kalecisinin sakatlanması sonucu forvetten kaleye geçti. Bir daha da forvet oynamadı. Kariyerine kalede devam etti. Hayatında ise iki büyük trajedi yaşadı. İki yakın dost ve takım arkadaşı olan Mike Roque ve Dylan Tombides’i kanserden kaybetti. Arkadaşlarının ölümü Adrian’ı derinden yaraladı. Yaptığı kurtarışlar sonunda arkadaşlarına selam göndermeye devam ediyor.
West Ham’da 150, Real Betis’te 32 maçta kaleyi koruyan Adrian, Liverpool’da şimdilik 3 maçta görev aldı. Alisson Becker sakatlanmamış olsaydı sezon boyunca Adrian’ın adını belki de hiç duymayacaktık. Şans İspanyol kaleciye güldü. O da gelen fırsatı değerlendirip 32 yaşında yeniden manşetlere çıktı.
[Hasan Cücük] 22.8.2019 [TR724]
Adrian San Miguel del Castillo ya da kısa söylenişiyle Adrian. Liverpool’un İspanyol file bekçisi. Kalesini dünyaca ünlü eldiven Brezilyalı Alisson Becker’in koruduğu Liverpool’da kimse Adrian’ın esamesinin okunmasını beklemiyordu. Ama futbol bu bazen hiç beklenmedik anda yeni kahramanlar çıkarıyor. Ligin ilk maçında Alisson beklenmedik bir şekilde sakatlanınca Adrian sezon boyunca bulamayacağı şansı daha ligin ilk haftasının 51. dakikasında buldu.
Adrian’ı manşetlere çıkaran ise İstanbul’un ev sahipliği yaptığı UEFA Süper Kupa finali oldu. Şampiyonlar Ligi şampiyonu Liverpool ile UEFA Avrupa Ligi şampiyonu Chelsea kozlarını Süper Kupa finalinde paylaşırken, gözlerin olduğu isimlerden biri Adrian’dı. Yıldızlar topluluğu finalde Adrian’ı öne çıkaran özelliği nasıl bir performans göstereceğinin merak konusu olmasıydı. 120 dakika süren maçta Adrian beklentileri fazlasıyla karşılarken, asıl sahneye seri penaltı atışlarında çıktı. Kupayı Liverpool’a getiren kurtarışı Abraham’ın vuruşunda yaptı. 2005 Şampiyonlar Ligi finalinde kupayı Dudek’in kurtarışları, 2019 Süper Kupa finalinde ise Adrian’ın kurtarışı kupayı Liverpool müzesine taşıyordu.
Peki kimdi Adrian? 32 yaşında olmasına karşılık adı pek duyulmayan bir isimdi. Adrian gerçek anlamda ciddi kalecilik kariyerine Temmuz 2012’de başladı. Real Betis’in B takımında görev yapan Adrian, o sezon A takımı kadrosuna dahil edildi. Kaleci sıralamasında ancak üçüncü olan Adrian tıpkı bu sezon olduğu gibi sakatlıklardan dolayı bir anda kendini Real Betis kalesini korurken buldu. Real Madrid’i 1-0 yendikleri maçta yaptığı kurtarışlarla maçın oyuncusu seçilerek ilk kez ‘Kim bu Adrian?’ sorusunu sorduttu. Real Madrid karşısındaki performansıyla kariyerinin altın vuruşunu yapan Adrian, kategori atlayıp takımın bir numaralı eldiveni oldu. 31 maç üst üste Real Betis kalesini koruyan İspanyol eldiven, 11 maçta kalesini gole kapattı. Bu başarısını sezon sonunda Premier Lig yolunu açtı. Temmuz 2013’te bedelsiz olarak West Ham’la anlaştı.
Premier Lig’de Real Betis benzeri bir başarıya imza atan Adrian, Premier Lig’de kendini kısa sürede ispat etti. West Ham kalesini 150 maçta koruyan Adrian, özellikle Chelsea karşısında ortaya koyduğu performans sonrası rakip oyuncuları nadir tebrik eden Jose Mourinho’nun peşpeşe gelen iltifat cümlelerinin muhatabı olmuştu. Adrian, Premier Lig’de transferin döneminin bitimine 4 gün kala 5 Ağustos’ta sürpriz bir şekilde Liverpool’a transfer oldu. Piyasa değeri 3,5 milyon Euro olan Adrian, Liverpool bedelsiz geldi. Liverpool sezonun açılış maçında Norwich’i konuk ederken maçın 51. dakikasında Alisson’un sakatlanmasıyla kaleye Adrian geçti. Brezilyalı file bekçisinin sakatlığıyla beklediği fırsatı yakalayan Adrian, verilen şansı iyi değerlendirmeyi bildi.
Adrian’ın kaleci olmasının hikayesi de oldukça ilginç. Futbola forvet mevkinde başlayan Adrian, 11 yaşında CD Altair formasıyla katıldığı turnuvada takımın kalecisinin sakatlanması sonucu forvetten kaleye geçti. Bir daha da forvet oynamadı. Kariyerine kalede devam etti. Hayatında ise iki büyük trajedi yaşadı. İki yakın dost ve takım arkadaşı olan Mike Roque ve Dylan Tombides’i kanserden kaybetti. Arkadaşlarının ölümü Adrian’ı derinden yaraladı. Yaptığı kurtarışlar sonunda arkadaşlarına selam göndermeye devam ediyor.
West Ham’da 150, Real Betis’te 32 maçta kaleyi koruyan Adrian, Liverpool’da şimdilik 3 maçta görev aldı. Alisson Becker sakatlanmamış olsaydı sezon boyunca Adrian’ın adını belki de hiç duymayacaktık. Şans İspanyol kaleciye güldü. O da gelen fırsatı değerlendirip 32 yaşında yeniden manşetlere çıktı.
[Hasan Cücük] 22.8.2019 [TR724]
Pilot ama uçak yok [Levent Kenez]
‘Günümüz Türkiyesi’nde bir bakanlığın karıştığı bir skandalda esas sorumlu kimdir? Bakanın kendisi midir yoksa her şeyde tek karar verici, her şeyi kontrol etme hastası ve pek tabi kendisinden habersiz bir kuruş işin dönmesine izin vermeyen Erdoğan mıdır? Bakanların bir iradesi varmış gibi mi yapmalı?
Elbette tek adamlık kurduysan her şeyin faturasını senin ödemen gerekir ki ama bir adam tek başına bu kadar kötülük yapamayacağı için ne kadar işbirlikçisi varsa hepsi birden sorumludur. Bu rejimle iş tutan, bu rejimi destekleyen herkes.
Kimse istifa edecek kadar onurlu olmadığı için mi yoksa zaten sekreterden öte bir şey olmadığı için bir kaç gün sonra unutulacak bir olaydan dolayı koltuğu neden kaybetsin mi? Burası Türkiye, o da biliyor bir iki gün konuşulur sonra bambaşka bir gündem yaşanacak ve unutulup gidecek.
İzmir’deki orman yangınlarından sonra Bakan Pakdemirli’nin açıklamaları dünya liderliğine koşan ülkemizin aslında ne kadar zayıf ve aciz olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Her iki ihtimal de birbirinden korkunç.
Bakan diyor ki 6 uçak var 3’ü güvenli değil diğer üçü de yağ akıtıyor uçamaz halde. Bu korkunç bir skandal.
Diğer iddia uçaklar 9 tane, uçuş sertifikası olan 6 tanesi uçuşa hazır. Bu daha büyük bir skandal yani en fazla ihtiyaç duyulduğu zamanda tek görevi bu olan uçaklar kullanılmamış.
Türkiye’de orman yangınlarının ne zaman sıklıkla yaşandığını, ne zaman büyük tehlike arz ettiğini bilmek için çok büyük dairelere ihtiyaç yok. Sadece bizde değil bütün bölgemizde aynı durum. Yaz aylarında havaların sıcak ve toprağın kuru olduğu zamanlarda. Yani 3 ay bilemediniz 4 ay. Ve her yaz büyük orman yangınlarının yaşandığı da coğrafyanın kaderi kundaklama olmasa dahi. Hatta aşağı yukarı nereler olduğu da tahmin edilebilir.
Bu uçakların varsa hazır olmaları yoksa kiralanmaları veya temini zor bir şey değil. Ama belli ki buna hiç kafa yorulmamış. Çünkü hesap verilebilirlik diye bir şey yok. Çünkü buna kafa yoracak en tepedeki de en aşağıdaki de seçimle yatıyor seçimle kalkıyor. Beka diyor zeka yoksunu. “Bu canına yandığımın uçakları neden kalkmıyor?” diye ne hesap soran var ne de hesap veren. Çünkü kimse liyakata göre orada değil. Kimseyi de görevden alamaz bakanım çünkü kimseyi o atamadı.
Türkiye gibi hızla yeşil kaybeden bir ülkede büyük bir yangın zamanı söndürme uçakları bozuk olduğu ortaya çıktığı için istifa edecek hiç kimse yok, karakter meselesi, o da yok malum. Üstüne üstlük dayılanan, uçaklar orda yiyorsa kendine güvenen varsa gitsin uçursun terbiyesizliği ve pişkinliği var.
Bakın burası çokomelli nevinden bakanın ‘resmi’ özgeçmişinden bir cümle paylaşıyorum. “Deniz kaptanlığı, pilotluk ve amatör telsizcilik hobileri vardır. Milletvekillerinin 3 yabancı dil bilmesi gibi değilse aynı zamanda pilot olan bakanın uçakları uçamıyor. Lan insan hobi olarak uçurur bir tanesini. Bir de utanmadan diyor ki çocuğuma yedirmediğim şeyi başkasına sunmam. Şaka gibi, daha geçen gün hastalıklı etleri yurtdışından ithal eden bakanlık kendileri değilmiş gibi?
Peki, Türkiye 3-4 yangın söndürme uçağı alamayacak bir ülke mi? Elbette değil. THY’nin hiç ihtiyacı olmadığı halde alımlarına bakıldığında, Erdoğan’ın 3 oda bir salon, ferah, artı sinema salonu artı konferans salonu artı kafeterya iki katlı jetine baktığımızda neredeyse bunların çerez parası.
İş para tura işi değil. Türkiye’nin kötü yönetilmesi meselesi. Ve maalesef bu kötü yönetimleri her zaman bu tür felaketlerde ve can kaybı yaşanan kazalarda görüyoruz. Çok daha büyük fatura daha henüz gelmedi.
İstanbul’daki sel felaketi ile ilgili olarak İmamoğlu’na karşı yapılan Bodrum taarruzu dahi ayrı bir utanmazlık. İmamoğlu’nun esnafı ziyaret ettiği haberin ham ajans videosunu seyrettiğinizde bir esnaf diyor ki “Sayın başkanım iki yıl önce aynı felaketi bire bir yaşadık”. Düşünebiliyor musunuz iki yıl önce ortalamanın üzerinde bir yağmur yağıyor ve Eminönü sular altında ama hiç bir şey yapılmıyor ki aynı olay yeniden yaşandığında yeniden felaket oluyor. Karadeniz’de yine sel olsa yine evler yıkılacak yine insanların öleceğini bilmemiz gibi.
Her Allah’ın günü seçim atmosferiyle yatar kalkarsan elbette kimse de işini yapmaz. Sen bu kadar bekanı düşünürsen sen gidince gidecekler de sadece bunu düşünür. Hiçbir bakanın, hiçbir bürokratın ve muhalefet dahil kimsenin kendi işini yapmadığı ve bundan dolayı hesaba çekilmediği bir ülke.
Bazı Avrupa ülkelerinde aylarca hükümet kurulamıyor ülkede yaprak kımıldamıyor her şey tıkır tıkır işliyor çünkü bir devlet geleneği var, sistem var, bürokratların siyasetten bağımsız işine gücüne bakması var.
Pek büyük bir ihtimalle Pakdemirli ilk revizyonda bakanlığını kaybedecek. Epey sabıkası oldu. Ama gidişinin sebebi çapsızlığı olmayacak; Çapsızlığının artık taşınamayacak hale gelmesi ve lidere artık zarar vermeye başlaması…
[Levent Kenez] 22.8.2019 [TR724]
Elbette tek adamlık kurduysan her şeyin faturasını senin ödemen gerekir ki ama bir adam tek başına bu kadar kötülük yapamayacağı için ne kadar işbirlikçisi varsa hepsi birden sorumludur. Bu rejimle iş tutan, bu rejimi destekleyen herkes.
Kimse istifa edecek kadar onurlu olmadığı için mi yoksa zaten sekreterden öte bir şey olmadığı için bir kaç gün sonra unutulacak bir olaydan dolayı koltuğu neden kaybetsin mi? Burası Türkiye, o da biliyor bir iki gün konuşulur sonra bambaşka bir gündem yaşanacak ve unutulup gidecek.
İzmir’deki orman yangınlarından sonra Bakan Pakdemirli’nin açıklamaları dünya liderliğine koşan ülkemizin aslında ne kadar zayıf ve aciz olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Her iki ihtimal de birbirinden korkunç.
Bakan diyor ki 6 uçak var 3’ü güvenli değil diğer üçü de yağ akıtıyor uçamaz halde. Bu korkunç bir skandal.
Diğer iddia uçaklar 9 tane, uçuş sertifikası olan 6 tanesi uçuşa hazır. Bu daha büyük bir skandal yani en fazla ihtiyaç duyulduğu zamanda tek görevi bu olan uçaklar kullanılmamış.
Türkiye’de orman yangınlarının ne zaman sıklıkla yaşandığını, ne zaman büyük tehlike arz ettiğini bilmek için çok büyük dairelere ihtiyaç yok. Sadece bizde değil bütün bölgemizde aynı durum. Yaz aylarında havaların sıcak ve toprağın kuru olduğu zamanlarda. Yani 3 ay bilemediniz 4 ay. Ve her yaz büyük orman yangınlarının yaşandığı da coğrafyanın kaderi kundaklama olmasa dahi. Hatta aşağı yukarı nereler olduğu da tahmin edilebilir.
Bu uçakların varsa hazır olmaları yoksa kiralanmaları veya temini zor bir şey değil. Ama belli ki buna hiç kafa yorulmamış. Çünkü hesap verilebilirlik diye bir şey yok. Çünkü buna kafa yoracak en tepedeki de en aşağıdaki de seçimle yatıyor seçimle kalkıyor. Beka diyor zeka yoksunu. “Bu canına yandığımın uçakları neden kalkmıyor?” diye ne hesap soran var ne de hesap veren. Çünkü kimse liyakata göre orada değil. Kimseyi de görevden alamaz bakanım çünkü kimseyi o atamadı.
Türkiye gibi hızla yeşil kaybeden bir ülkede büyük bir yangın zamanı söndürme uçakları bozuk olduğu ortaya çıktığı için istifa edecek hiç kimse yok, karakter meselesi, o da yok malum. Üstüne üstlük dayılanan, uçaklar orda yiyorsa kendine güvenen varsa gitsin uçursun terbiyesizliği ve pişkinliği var.
Bakın burası çokomelli nevinden bakanın ‘resmi’ özgeçmişinden bir cümle paylaşıyorum. “Deniz kaptanlığı, pilotluk ve amatör telsizcilik hobileri vardır. Milletvekillerinin 3 yabancı dil bilmesi gibi değilse aynı zamanda pilot olan bakanın uçakları uçamıyor. Lan insan hobi olarak uçurur bir tanesini. Bir de utanmadan diyor ki çocuğuma yedirmediğim şeyi başkasına sunmam. Şaka gibi, daha geçen gün hastalıklı etleri yurtdışından ithal eden bakanlık kendileri değilmiş gibi?
Peki, Türkiye 3-4 yangın söndürme uçağı alamayacak bir ülke mi? Elbette değil. THY’nin hiç ihtiyacı olmadığı halde alımlarına bakıldığında, Erdoğan’ın 3 oda bir salon, ferah, artı sinema salonu artı konferans salonu artı kafeterya iki katlı jetine baktığımızda neredeyse bunların çerez parası.
İş para tura işi değil. Türkiye’nin kötü yönetilmesi meselesi. Ve maalesef bu kötü yönetimleri her zaman bu tür felaketlerde ve can kaybı yaşanan kazalarda görüyoruz. Çok daha büyük fatura daha henüz gelmedi.
İstanbul’daki sel felaketi ile ilgili olarak İmamoğlu’na karşı yapılan Bodrum taarruzu dahi ayrı bir utanmazlık. İmamoğlu’nun esnafı ziyaret ettiği haberin ham ajans videosunu seyrettiğinizde bir esnaf diyor ki “Sayın başkanım iki yıl önce aynı felaketi bire bir yaşadık”. Düşünebiliyor musunuz iki yıl önce ortalamanın üzerinde bir yağmur yağıyor ve Eminönü sular altında ama hiç bir şey yapılmıyor ki aynı olay yeniden yaşandığında yeniden felaket oluyor. Karadeniz’de yine sel olsa yine evler yıkılacak yine insanların öleceğini bilmemiz gibi.
Her Allah’ın günü seçim atmosferiyle yatar kalkarsan elbette kimse de işini yapmaz. Sen bu kadar bekanı düşünürsen sen gidince gidecekler de sadece bunu düşünür. Hiçbir bakanın, hiçbir bürokratın ve muhalefet dahil kimsenin kendi işini yapmadığı ve bundan dolayı hesaba çekilmediği bir ülke.
Bazı Avrupa ülkelerinde aylarca hükümet kurulamıyor ülkede yaprak kımıldamıyor her şey tıkır tıkır işliyor çünkü bir devlet geleneği var, sistem var, bürokratların siyasetten bağımsız işine gücüne bakması var.
Pek büyük bir ihtimalle Pakdemirli ilk revizyonda bakanlığını kaybedecek. Epey sabıkası oldu. Ama gidişinin sebebi çapsızlığı olmayacak; Çapsızlığının artık taşınamayacak hale gelmesi ve lidere artık zarar vermeye başlaması…
[Levent Kenez] 22.8.2019 [TR724]
Anne katilleri [Alper Ender Fırat]
Canından ümit keseli bir hayli zaman olmuştu da bari cesedini verin diye yıllarca yalvardı: Bir mezarı olsun orada ziyaret edeyim, çiçekle donatayım, duamı edeyim, nerede yattığını bileyim, bari cesedini verin.
Darbeciler tarafından gözaltına alındıktan sonra bir daha göremediği oğlu Hayrettin Eren’den haber alabilmek için karakol karakol, hapishane hapishane dolaşmıştı Elmas Eren. Tıpkı Berfo Ana gibi bütün kapıları aşındırdı, her gördüğüne oğlunu sordu, aralarında dönemin başbakanı Recep T. Erdoğan’ın da bulunduğu ulaşabildiği her yetkiliye derdini anlattı. Diğer cumartesi anneleriyle birlikte Beyoğlu’nda oturup bekledi, bekledi, bekledi. Hiç vazgeçmeden, hiç ümidini yitirmeden tam 39 yıl…
Ama başaramadı..
Elmas Eren’de yıllardır beklediği oğluna, oğlunun cesedine ulaşamadan bu dünyadan göçtü. Tıpkı Berfo Ana gibi, Fatma Ana (Morsümbül) gibi yarım kalan hesabı kapatamadan göçüp gitti.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra devletin bekası için 650 bin kişi gözaltına alınmış, 230 bin kişi yargılanmış, 52 bin kişi hüküm giymiş, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Bu gözaltı ve tutuklular arasında 144 kişi kuşkulu bir şekilde hayatını kaybetmiş, 16 kişi kaçarken vurulmuş, 43 ölüme intihar süsü verilmiş, 171 kişi işkenceyle öldürülmüş, 39 bin kitap da yakılarak yok edilmişti. Her şey devletin bekası için yapılmış, devlet dönemsel kan ihtiyacını yine evlat kanı içerek karşılamıştı.
Elmas-Eren ve oğlu Hayrettin eren
Bir karakolda canıyla birlikte cesedi de ortadan kaldırılmış Hayrettin Eren’in işkenceyle öldürülmüş 171 kişi içinde olduğunu sanmıyorum.
Bunlar başka bir kategori, bir mezarı bile olmayanlar bunlar, anaların canını en çok da bu yakıyordu sanırım.
İstatistiğe bile giremeyenlerdi bunlar.
Şu kadar öldürülmüş, bu kadar hapsedilmiş diye kolayca söylediğimiz, başkası için sadece bir istatistik olan şeyin, her biri tek tek can yakan birer cehennemdi oysa. Bir yıl, iki yıl, üç yıl, on yıl, kırk yıl kapanmamış ve hiçbir zaman kapanmayacak bir yara, kocaman bir boşluktu.
Elmas Eren’de içindeki yarayı hiç kapatamadan, kalbinde açılan ucu bucağı olmayan boşluğu dolduramadan bir mazlum olarak bu dünyadan göçüp gitti. Her zalimin hesap vereceği büyük mahkemede göreceği hesabı bekliyor artık.
Cenaze törenine HDP, CHP’den milletvekilleri, belediye başkanları katıldı. Ama AKP’den hiç kimse yoktu. Oğlu 12 Eylül rejimi tarafından kaybedilmiş bir annenin cenazesiyle hiç ilgilenmeyen AKP dolaylı olarak o cinayeti, o cinayetin mantığını da sahiplendiğini söylüyordu bize. 12 Eylül’deki katil devlet anlayışını böylesine içselleştirmesi ve kendini onun devamı gibi görüp ona göre davranması da AKP’nin geldiği yeri gösteriyor.
Devletin sopasını kullananların urbası değişiyor bazen faşist oluyor, bazen dinci, bazen Kemalist bazen solcu ama devlet hiç değişmiyor, yine öldürüyor, ortadan kaldırıyor, zulmediyor, katlediyor.
Başka ülkeler devletin bu tür cinayetleriyle yüzleşip bu azgın anlayışı hukuk ile hizaya getirirken, Türkiye devleti urba değiştirip kan içen yöntemlerinden vazgeçmemede istikrar gösteriyor.
[Alper Ender Fırat] 22.8.2019 [TR724]
Darbeciler tarafından gözaltına alındıktan sonra bir daha göremediği oğlu Hayrettin Eren’den haber alabilmek için karakol karakol, hapishane hapishane dolaşmıştı Elmas Eren. Tıpkı Berfo Ana gibi bütün kapıları aşındırdı, her gördüğüne oğlunu sordu, aralarında dönemin başbakanı Recep T. Erdoğan’ın da bulunduğu ulaşabildiği her yetkiliye derdini anlattı. Diğer cumartesi anneleriyle birlikte Beyoğlu’nda oturup bekledi, bekledi, bekledi. Hiç vazgeçmeden, hiç ümidini yitirmeden tam 39 yıl…
Ama başaramadı..
Elmas Eren’de yıllardır beklediği oğluna, oğlunun cesedine ulaşamadan bu dünyadan göçtü. Tıpkı Berfo Ana gibi, Fatma Ana (Morsümbül) gibi yarım kalan hesabı kapatamadan göçüp gitti.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra devletin bekası için 650 bin kişi gözaltına alınmış, 230 bin kişi yargılanmış, 52 bin kişi hüküm giymiş, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Bu gözaltı ve tutuklular arasında 144 kişi kuşkulu bir şekilde hayatını kaybetmiş, 16 kişi kaçarken vurulmuş, 43 ölüme intihar süsü verilmiş, 171 kişi işkenceyle öldürülmüş, 39 bin kitap da yakılarak yok edilmişti. Her şey devletin bekası için yapılmış, devlet dönemsel kan ihtiyacını yine evlat kanı içerek karşılamıştı.
Elmas-Eren ve oğlu Hayrettin eren
Bir karakolda canıyla birlikte cesedi de ortadan kaldırılmış Hayrettin Eren’in işkenceyle öldürülmüş 171 kişi içinde olduğunu sanmıyorum.
Bunlar başka bir kategori, bir mezarı bile olmayanlar bunlar, anaların canını en çok da bu yakıyordu sanırım.
İstatistiğe bile giremeyenlerdi bunlar.
Şu kadar öldürülmüş, bu kadar hapsedilmiş diye kolayca söylediğimiz, başkası için sadece bir istatistik olan şeyin, her biri tek tek can yakan birer cehennemdi oysa. Bir yıl, iki yıl, üç yıl, on yıl, kırk yıl kapanmamış ve hiçbir zaman kapanmayacak bir yara, kocaman bir boşluktu.
Elmas Eren’de içindeki yarayı hiç kapatamadan, kalbinde açılan ucu bucağı olmayan boşluğu dolduramadan bir mazlum olarak bu dünyadan göçüp gitti. Her zalimin hesap vereceği büyük mahkemede göreceği hesabı bekliyor artık.
Cenaze törenine HDP, CHP’den milletvekilleri, belediye başkanları katıldı. Ama AKP’den hiç kimse yoktu. Oğlu 12 Eylül rejimi tarafından kaybedilmiş bir annenin cenazesiyle hiç ilgilenmeyen AKP dolaylı olarak o cinayeti, o cinayetin mantığını da sahiplendiğini söylüyordu bize. 12 Eylül’deki katil devlet anlayışını böylesine içselleştirmesi ve kendini onun devamı gibi görüp ona göre davranması da AKP’nin geldiği yeri gösteriyor.
Devletin sopasını kullananların urbası değişiyor bazen faşist oluyor, bazen dinci, bazen Kemalist bazen solcu ama devlet hiç değişmiyor, yine öldürüyor, ortadan kaldırıyor, zulmediyor, katlediyor.
Başka ülkeler devletin bu tür cinayetleriyle yüzleşip bu azgın anlayışı hukuk ile hizaya getirirken, Türkiye devleti urba değiştirip kan içen yöntemlerinden vazgeçmemede istikrar gösteriyor.
[Alper Ender Fırat] 22.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Kaydol:
Yorumlar (Atom)