80 yaşındaki Gürbüz Dönmez cezaevine, eşi sokağa [Meriç Aydın]

İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan 80 yaşındaki Gürbüz Dönmez hala cezaevinde tutuluyor. 2 yılı aşkın süredir tutuklu olan Dönmez, geçtiğimiz günlerde bir hukuksuzluğa daha maruz kaldı. Dönmez’in 75 yaşındaki eşi Ayniyet Dönmez oturdukları evin zorla ellerinden alınacağını duyurdu. Eşi Gürbüz Dönmez’in kendisinin bilgisi dahilinde olmadan evlerini bir eğitim kurumuna bağışladığını belirten Ayniyet Dönmez hukuk çağrısında bulundu. Evin kaydı hayat şartı ile bağışlanmış olduğunu belirten avukatlar Karabağlar Kaymakamlığı, Ayniyet Dönmez’in evi 5 gün içerisinde boşaltmasını istedi.

Durumu sosyal medyadan duyuran Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da hukuksuzluğa tepki gösterdi. ‘Durun, bu tahliye olamaz’ diyen Gergerlioğlu şu paylaşımda bulundu: “İzmir’de 80 y Gürbüz Dönmez evini zamanında eşine haber vermeden Ak Parti tavsiyesiyle bir eğitim kurumuna bağışlamış, şimdi 22 aydır cezaevinde, 75 y teyzeyi evi tahliye edip sokağa atacaklar yarın.!”

VALİLİK: KARAKOL BİNASI LAZIM!

Ayniyet Dönmez’in bir yakını ise Kronos’a yaşananları şöyle anlattı:

“Eşi Ayniyet Dönmez’in bu bağıştan haberi bile yoktur. Öğrenince dava açmıştır. Kaymakamlık önce davanın sonucunu bekleyeceğini söylemiş ama Valiliğin talimatı var diye 25.07.2019 da ev kaymakamlık vasıtasıyla zorla boşaltılacağı bildirilmiştir. Ayniyet hanım 75 yaşındadır kimsesi yoktur. Tapu dairesi anayasal hak olan intifa hakkını kanun hükmünde kararname gerekçesiyle anayasaya aykırı olarak kaldırmıştır. Bu hakkın sonradan tesis edilen hak olmadığını söylesek de mahkemeye müracaat ediniz denmiştir. Mahkeme de inceleme aşamasında olduğundan henüz tedbir kararı vermemiştir. Valilik de karakola bina lazım diye 75 yaşındaki kimsesiz kadını eşyalarıyla birlikte sokağa atacak. 75 yaşındaki yaşlı kadın keşke ölseydim de bugünleri görmeseydim diyor. 80 yaşındaki eşi Gürbüz ile görüşüldüğünde “ Ben Ak Partideki yöneticilerin tavsiyesine uyarak yıllar önce onlara güvenerek eşime bile haber vermeden ölüme bağlı bağış yaptım. “ demektedir. İntifa hakkının keyfi olarak kaldırılmasına KHK gerekçe gösterilmesi insafsızlıktır. KHK’daki amaç kötü niyetli sonradan düzenlenen şerhlerin kaldırılmasıdır. Bu hanım yarın sokakta felç kalır ölürse bu toplum, valilik, parti, vicdanen rahat edemez. Bu bir insanlık zulmüdür.”

HUKUK HERKES İÇİN VAR

Olayın tepeden inme talimatlar zincirine bağlı olarak geliştiğini belirten yakınları açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“2 ay önce de böyle bir karar verildi mahkeme dosyamızı Kaymakamlığa verince Karabağlar Kaymakamlığı dedi ki bu mahkemeleriniz bitmeden evi tahliye edemeyiz mahkemenin sonucunu bekleyeceğiz dendi. Aradan iki ay geçti tekrar bize tebligat gönderdiler evi boşaltın dediler 2 ay önce yanlış karar verdik dediler bize evi tahliye etmeniz lazım dediler. Avukatlarımızla 2 defa Karabağlar Kaymakamıyla yüz yüze makamında görüştük, Kaymakam bey ‘FETÖ’ terör örgütüne tolerans gösteremeyiz dedi. Avukatımız da dedi ki ‘hukuk herkes için vardır anayasa herkes için gerçekçidir. Avukatımız haklılığımızı madde madde anlattı.

Her gün Karabağlar Kaymakamlığına gidiyoruz ama kararları değişmiyor. ‘Kaymakam beyin emri diyor’ hukuk birimi. Avukatlara ve bize diyorlar ki mahkemeden tahliyesinin durdurulması için yazı alın. Biz de baş vurduk mahkeme adlı tatil olduğu için hemen vermiyor nöbetçi hakimler de hep red veriyor karara hiç sebep yokken. Avukatlarımız red vermenizin sebebi ne diye sorduğunda hakimler hiç bir sebebi yok diyorlar tek çare yürütmeyi durdurmaktır. Kaymakam bey ancak bu şekilde tahliyesini durdururum diyor.”

ÜSTÜNE 48.000 TL BORÇ ÇIKARDILAR

Ayrına yaşanan skandallar zincirine bir yenisi daha eklendi ve Vakıflar Ayniyet Dönmez’e geçmişe dönük kira borcu çıkarttı 48.000 TL. Bunu mahkeme sildi. “Vakıfların böyle bir hakkı yoktur, Ayniyet Dönmez bu kiraları ödemek zorunda değildir, ödemeyecek” dendi ve geçen hafta karar verildi. Ama tahliyeyle ilgili daha mahkemeler devam ediyor.

[Meriç Aydın] 30.7.2019 [Kronos.News]

Senatörden ‘Türkiye’ye yaptırım’ çıkışı: Sırada CAATSA var [Sıtkı Özcan]

Amerikalı senatör Marsha Blackburn, Türkiye’ye uygulanması muhtemel S-400 yaptırımlarıyla ilgili kısa bir açıklama yaptı.

“Türkiye, Putin’in S-400 füze sistemini satın almakla ABD’nin savunma teknolojilerini tehlikeye atacağını ve bunun ciddi sonuçları olacağını uzun süredir biliyordu.” diyen Blackburn, ABD Başkanı Donald Trump’a Türkiye’yi F-35 programından çıkardığı için teşekkür etti.

Blackburn, açıklamasını “Şimdi sırada CAATSA (ABD’nin Düşmanlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası) var” sözleriyle bitirdi.

Marsha Blackburn, başkan Trump’ın geçen hafta Beyaz Saray’da Cumhuriyetçi senatörlerle düzenlediği Türkiye toplantısının katılımcılarından biriydi. Toplantı sonrası bazı senatörler, ABD Başkanı’nın Türk hükümetiyle aralarındaki soruna daha yumuşak bir çözüm aramaya ikna etmeye çalıştığını ileri sürmüştü. Başkan Trump’ın görüşmenin hemen ardından Senatör Lindsey Graham aracılığıyla Türkiye’ye bir mesaj göndererek, ’füzelerin aktive edilmemesi halinde’ yaptırımların uygulanmayabileceğini’ söylemesi bu iddiayı güçlendirmişti.

ABD Senatosu Silahlı Hizmetler Komitesi üyesi Blackburn’ün bugünkü açıklaması, bazı uzmanlar tarafından ‘Senato kanadının yaptırım konusundaki fikrinin henüz değişmediğini’nin göstergesi olarak yorumlandı.

[Sıtkı Özcan] 30.7.2019 [Kronos.News]

“Üç yıldır niçin hücrede olduğuma ilişkin hiçbir dilekçem yanıtlanmadı”

15 Temmuz darbe girişiminin ardından OHAL kararları çerçevesinde kapatılan Zaman gazetesinin eski muhabirlerinden Ayşenur Parıldak, 11 Ağustos 2016’da tutuklandı. Kasım 2017’deki karar duruşmasında 7 yıl 6 ay ceza aldı.

Sincan Kadın Cezaevi’nde kalan Parıldak, euronews Türkçe’nin “Cezaevinden mektuplar yazı dizisi” için bir mektup kaleme aldı.

Ayşenur Parıldak’ın mektubu:

Değerli meslektaşım,

Bana nasıl olduğumu ve günlerimi nasıl geçirdiğimi sormuşsunuz. Kısaca bahsetmek isterim.

Cezaevinde gün benim için erken başlıyor. Neredeyse başka hiçbir şey yapmadan kitap okuyup not aldığımı söylemem mümkün. Dışarıdan istediğim İngilizce ve Türkçe bütün kaynaklara ulaşabildim. Şu ana kadar bir engelle karşılaşmadım. Son bir yıldır Yeni Asya gazetesi yasağı dışında herhangi bir gazeteye erişim engeli yaşamadım. Ancak özellikle yurtdışından gelen mektuplarım sık sık yol kazasına uğruyor. Hücremde kendime ait bir de televizyonum var.

Okumak ve yazmak dışında neredeyse her şey yasaklandığı için (bilgisayar kullanımı dahil) yazılarımı elle kaleme almak durumunda kalıyorum. Ancak biraz Polyannacılıkla bunun aslında kişisel gelişimimin bir parçası olduğunu söylüyorum kendi kendime. Kağıt kalemle hemhal olmanın hazzını yaşıyorum. Plastik sanatlara da ilgim büyük ancak cezaevi bünyesindeki hiçbir atölye çalışmasına katılamıyorum. Mahkemeye başvurdum, hakkımda verilmiş bir atölye kararı olmasına rağmen değişen bir şey olmadı. İtiraz dilekçelerim de infaz hakimliği tarafından “yazınız okunaklı” değil denilerek iade ediliyor. Meyve sularını kaynatarak boya imal etme girişimlerim de boyaları karıncalar basana kadar gayet iyi gidiyordu. Cezaevindeki sanat hayatıma böylece noktayı koydum.

Üç yıldır niçin hücrede olduğuma ilişkin hiçbir dilekçem yanıtlanmadı. Şifahi talimat deniyor sorduğumda. Mahkemenin verdiği tahliye kararına rağmen cezaevinden çıkarılmamam ve gece tekrar tutuklanmam… Bunları yaşamışken atölyeye çıkarılmayışıma şaşırmıyorum. Bir sabah uyanıyorsunuz odanızı aramaya gelenler herhangi bir eşyanıza el koyabiliyor. Radyo yasaklandı denilerek yeni radyolar satılıyor, birkaç ay sonra onlar da toplanıp yerine yenileri satışa çıkıyor. [El konulan] bazen kapüşonlu, siyah renkte ya da yazılı tişört olabiliyor. Yarın neyin yasaklanacağını kimse bilmiyor.

Cezaevinin fiziki koşullarından kaynaklanan yoksunluklar yaşıyorum. Betonun ve demirin vücutta yarattığı negatif enerjiyi atma imkanı yok. Sürekli açık kalan lambalarla birlikte sıkışan enerji çeşitli fiziksel ve ruhsal hastalıklara davetiye çıkarabiliyor. Plastik kaplara mecbur olmak, organik beslenememek, vejetaryen – vegan tutuklulara diyet yapıyormuş muamelesi yapılması, değişmesi gereken bakış açılarını işaret ediyor.

Yaşadığım tüm bu yoksunluklara rağmen görüş günlerinin benim için ‘nefes adacığı’ olduğunu söyleyebilirim. Ailem, arkadaşlarım ve avukatlarımla buluşacak olmanın heyecanıyla tüm neşemi takınıyor, karşılarına en şık kıyafetlerim ve güzel kokularla çıkmaya özen gösteriyorum. Çoğu kez karşılıklı bir tiyatroya dönüşen görüşlerde, yaşadıklarımı ya pas geçiyor ya da minimize ederek anlatıyorum. Görüş sonrası sevdiklerime veda etmiş olmak muazzam bir yoksunluk duygusu doğuruyor. Bu zorunlu ayrılık ve paylaşmanın iyileştirici gücü harmanlanıp bir duygu karmaşasına sebebiyet veriyor.

Bazen koridorlarda veya hastaneye sevk sırasında tanıdık simalara rastlıyorum. Nuriye buradayken birbirimize el sallardık. Vekiller, belediye başkanları, yüksek yargı üyeleri ve meslektaşlarım… Tarihin içinde yaşadığımı iliklerime kadar hissediyorum.

Vekillerden bahsetmişken; Meclis Cezaevleri İnceleme Komisyonu üyelerinin hazırlayacakları rapor için ziyaret listelerinde yer almama rağmen TBMM Başkanı Mustafa Şentop tarafından görüşmenin engellendiğini medyadan öğrendim. Ayrıca çeşitli insan hakları kuruluşları tarafından ziyaret edilmek istendiğimi, bunun da bürokratik engellere takıldığını öğrendim.
Tüm yaşananları analiz ettiğimde aldığım hapis cezası beni şaşırtmadı. Siyasi bir davanın parçası olduğumun bilincindeyim. Tahliye olduğum gün mutluluktan ağlarken salondaki izleyicilere döndüğümde, yüzü öfkeden kıpkırmızı olan ve hışımla sarıldığı telefondaki muhatabına “kızı tahliye ettiler” diyerek rapor veren adamı gördüğümde adımın yanındaki kırmızı noktayı çoktan fark etmiş bulunuyordum.

Cezaevinin klişesi belki ama; avludaki çatlaktan usulca başını çıkarıp yeşeren o küçük ot gibi hissediyorum bazen. Her aramada hoyratça ezilmesine rağmen üç gün sonra yine yeşillenen… Güzel günler göreceğiz…

AYŞENUR PARILDAK

23 Haziran 2019

Sincan Kadın Cezaevi

NE OLMUŞTU?

2016 yılının Mart ayında kayyum atanan, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ise OHAL kararları çerçevesinde kapatılan Zaman gazetesinin eski çalışanlarından Ayşenur Parıldak, 11 Ağustos 2016’da tutuklandı.

Çıkarıldığı bir duruşmada tahliye edilmesine karar verildi. Ancak aynı gün yeniden tutuklandı. Kasım 2017’de yapılan karar duruşmasında ise 7 yıl 6 ay ceza almasına karar verildi. Parıldak’ın kendisinin atmadığı ortaya çıkan tweet’lerin dava dosyasında konu olması ise bu dava sürecinde en çok eleştirilen konulardan biri oldu.

[Kronos.News] 30.7.2019

Gözaltında işkence Meclis gündemine taşındı

Kayseri Emniyet Müdürlüğü KOM Şube’de yapılan gözaltı işkencesi Meclis gündemine taşındı. Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, 4 gün boyunca yapılan işkenceyi Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a sordu.

BOLD – HDP Milletvekili Gergerlioğlu, 4 gün boyunca Kayseri İl Emniyet KOM Şubede gözaltında kalan M.A.Ç’nin, gözaltı süresi boyunca başına poşet geçirilip, darp edilmek suretiyle gördüğü işkence ve kötü muameleyi Meclis gündemine taşıdı.

İŞLEMEDİĞİ SUÇU ZORLA KABUL ETTİRMEYE ÇALIŞTILAR

Gergerlioğlu, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde, M.A.Ç.’nin avukatı tarafından kendisine gelen mektuba yer verdi. Mektupta, M.A.Ç’nin 4 günlük gözaltı sürecinde işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı, işlemediği suçlamayı zorla kabullendirmeye çalışmak, etkin pişmanlığa zorlandığı, başına poşet geçirildiği, darp edildiği yönünde iddiaları yer alıyor.

İŞKENCEYLE İLGİLİ SORUŞTURMA AÇILDI MI?

Gergerlioğlu, Oktay’ın yanıtlaması istemiyle şu soruları yöneltti:

– Av. Zehra Karakulak’ın tarafımıza ilettiği iddialar doğru mudur?

– Kayseri’de yaşandığı iddia edilen pek çok yurttaşın da tarafıma ilettiği işkence iddialarıyla ilgili açılmış bir soruşturma var mıdır?

– Açılmış bir soruşturma varsa hangi aşamadadır?

– Kayseri de yaşandığı iddia edilen işkence ile ilgili Avukatlara baskı yapıldığı iddiası doğru mudur? Konuyla ilgili barodan herhangi bir açıklama yapılmış mıdır? Baro yerinde inceleme yapmış mıdır?

– Son zamanlarda artan işkence iddialarıyla ilgili bakanlıkların aldıkları önlemler nelerdir?

CEZASIZLIK DEVLET GÖREVLİLERİNİ CESARETLENDİRİYOR

– Son zamanlarda artan işkence iddiaları ile ilgili cezasızlığın devlet görevlilerini işkence ve kötü muamele konusunda cesaretlendirdiği iddiaları doğru mudur?

– Gözaltında işkence ve kötü muamele altında ifade verdiğini iddia eden başka yurttaşlar olmuş mudur? Eğer olmuşsa bu konuda açılmış soruşturma var mıdır?

– Son 4 yıl içerisinde işkence ve kötü muamele iddiasıyla hakkında soruşturma açılan devlet görevlisi sayısı kaçtır? Bu devlet görevlilerinden kaçı ceza almıştır?”

[BoldMedya.Com] 30.7.2019

“Ben gece kalkıp kendime bir şey yapmayayım diye çocuklarım nöbet tutuyormuş”

Türkiye’deki hukuksuz uygulamalar nedeniyle mağduriyet yaşayan sayısız aileden biri de Urebe ailesi. Nesrin Urebe yaşadıklarını, eşi Cüneyt Urebe’nin tutukluluk durumunu ve çocuklarının geçirdiği zor dönemleri Bold’a anlattı.

BOLD ÖZEL – Cüneyt Urebe İzmir’de vaizlik yapıyordu. 20 Ağustos 2016’da evinde polis tarafından gözaltına alındı. Eşi Nesrin Urebe, evlerinin 3 saat boyunca yasalar hiçe sayılarak arandığını ve telefonlarına el konulduğu belirtti.

Cüneyt Urebe, Düzce Emniyet Müdürlüğüne götürüldü. 11 gün boyunca göz altında tutuldu. Urebe’nin kardeşi görüşmek için Düzce’ye gittiğinde izin verilmedi.

AYNI GÜN HEM TUTUKLULUK HEM İHRAÇ

Urebe, 1 Eylül 2016’da tutuklanarak Düzce T Tipi Kapalı Cezaevinde götürüldü. Aynı gün KHK ile vaizlik görevinden ihraç edildi. Geçen 1,5 yılın ardından Cüneyt Urebe’nin iddianamesi hala hazırlanmamıştı.

BİPOLAR BOZUKLUK TEŞHİSİ KONDU

3 çocuğuyla İzmir’de yaşayan eşi Nesrin Urebe, bu süreçte yaşadığı sıkıntılar nedeniyle hastalandı. 5 aylık psikolojik travma dönemi geçirdi. Bu sırada büyük oğlu Ahmet Fatih ve 58 yaşındaki annesi yanındaydı.

Ancak o döneme dair hiçbir şey hatırlamayan Urebe, “Oğlum üniversite sınavına hazırlanmak için uğraşırken ben çocuklarımı hatırlamayacak boyuta gelmişim bu detayları büyük oğlum ve annemden öğrendim” dedi.

Bu zaman içerisinde birçok doktora götürülen Nesrin Urebe’ye önce organik bozukluk, ardından da bipolar bozukluk teşhisi konuldu.

İNTİHAR GİRİŞİMİNDE BULUNDU

Hastalığın nüksettiği 5 aylık dönemde Urebe, intihar girişiminde bulundu. Olaya büyük oğlu Ahmet Fatih ve ortanca oğlu Mustafa şahit oldu. Akrabalarının İzmir’de olmaması sebebi ile bu dönemi geçirmede zorlanan çocuklar, annelerinin geceleri nöbetleşe başında bekledi.

Urebe “Çocuklar gece nöbet tutuyorlarmış ben gece kalkıp kendime bir şey yapmamayım diye. Bunları anlatırken inanın sözler kifayetsiz kalıyor” derken gözyaşlarına boğuldu.

Üniversite sınavına hazırlanması gereken Ahmet Fatih, hem ailesiyle ilgileniyor hem de sınavına çalışıyordu. Nesrin Urebe’nin annesi, 1 ay İzmir’de onlarla birlikte kaldı. Ancak daha sonra kızını ve küçük iki torununu yanına alarak memleketleri Mardin’e döndü. Nesrin Urebe, 2 ay Mardin’de kaldı. Ahmet Fatih bu dönemde evde üniversite sınavına hazırlandı.

GÖRÜŞ GÜNÜNDE GÖZALTINA ALINDI

Cüneyt Urebe’nin kız kardeşi de Mardin’e giderek Nesrin Urebe’yi tekrar İzmir’e getirdi. Bu sıralarda Urebe kendine gelmeye başlamıştı. 2 yıldır ilaç tedavisi gördüğünü belirten Urebe, maddi durumlar nedeniyle eşini görmeye 2 ayda bir gidebildiğini söyledi. Urebe, şu ifadeleri kullandı:

“5-6 ay sonra eşimin yanına ziyarete gittiğimde beni de orada gözaltına aldılar eşimi bile göremedim. Sabah 08.00’den akşam 22.00’ye kadar gözaltında kaldım. Benimde hala mahkemem sürüyor her hafta imza atmaya gidiyorum. 13 yaşındaki oğluma küçük oğlumu emanet ederek imzaya gidiyorum.”

AHMET FATİH TÜRKİYE 258’İNCİSİ OLDU

Urebe Ailesi, bir yandan hukuksuzluk ve hastalıklarla uğraşırken Ahmet Fatih sayesinde bir nebze olsun mutluluğu tadabildi. Tarifsiz sıkıntılarla dolu günler geçiren Ahmet Fatih, Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümünü kazandı. Türkiye sıralamasında 258’inci olmayı başardı. Ortanca oğlu Mustafa ise 7. sınıfı takdir belgesiyle tamamladı.

Nesrin Urebe, çocuklarının çok yıprandığını belirtirken “Küçük oğlum babamı çok özledim diyerek gece uykularından uyanıyor” dedi.

CEZAEVİNDE 3. YILI DOLACAK

Çarşamba günü (yarın) Cüneyt Urebe için mahkeme heyeti kararını açıklayacak. Nesrin Urebe çocuklarının yaşadığı maddi-manevi sıkıntılar ve kendi sağlık durumunun göz önünde bulundurularak eşi Cüneyt Urebe’nin tahliye edilmesini istiyor.

[BoldMedya.Com] 30.7.2019

Salon bulursa 'Ümmeti Birleştirecek'

Ahvalnews.com'dan İlhan Tanır'ın haberine göre afişlerde toplantının yapılacağı yer olarak duyurulan Barclays Center, bu program için hiçbir zaman Türk kurumları ile bu salonun kiralanması konusunda bir anlaşmaya varmadığını ifade ettiği Amerikalı kaynaklarca ifade edildi.

Programın yapılacağı anons edilen Barclays Center salonu aynı zamanda Brooklyn Nets isimli NBA basketbol takımının da salonu. Ve sahibi de Brooklyn Nets'in sahiplerinden biri. Programın yapılacağı salonun çok dikkat çekici olduğunu söyleyen Lorenzo Vidino, bunun seçilebilecek en büyük salonlardan biri olduğunu vurgulayarak, çok şaşırdığını kaydetmişti.

Barclays Center yetkilileri ile görüşen Amerikalı basın kaynaklarından alınan bilgilere göre ise, Erdoğan'ın Barclays Center’de konuşma yapması için bir anlaşma yapılmış değil.

Salon yetkilileri böyle bir programın kendi salonlarında yapılmayacağını söylerken, Ahval'ın salonun medya iletişim müdürlüğündeki Stuart Bryan isimli yetkiliye gönderdiği ısrarlı sorular cevap bulmadı. Barclays Center'in programlar sayfasında da 22 Eylül'de Erdoğan’ın katılacağı bir program duyurusu yer almıyor.

Ahval'e konuşan aynı kaynaklara göre Barclays Center yetkilileri TASC'dan posterden merkezin isminin silinmesini de talep ettiler.

Öte yandan; TASC'ın ana sayfasında bulunan linkten Erdoğan'ın konuşacağı davetin linkine basıldığında, sayfa bulunamıyor.

AFİŞE ADLARI İZİNSİZ YAZILAN MÜSLÜMAN LİDERLER TEPKİ GÖSTERMİŞTİ

Daha önce programın afişinde altı Amerikalı Müslüman liderin, Erdoğan'ın konuk olacağı toplantıda konuşacağı ilan edilmiş fakat bu altı kişiden üçü, Dalia Mougahed, Omar Suleiman ve Yasir Qadhi, tweet mesajları ile bu toplantıya katılmayı kabul etmediklerini belirterek, daveti reddettiklerini daha önce açıklamışlardı. Müslüman liderlerin programa katılmayacağı şeklindeki Ahval haberinden bir gün sonra , TASC ilk defa programları hakkında bir tweet attı ve programa gelmeyeceğini ilan eden Amerikalı Müslüman liderleri de 'tag' etti.

TASC'in Ahval'in konu ile ilgili yaptığı haberden bir gün sonra yayınladığı mesaja göre TASC perşembe günü afişi geri çekti ve program üzerinde değişiklikler oldukça bunun update edileceğini yazdı.

TASC ayrıca “Bir kısmı farklı insanları birleştirmeden ziyade ayırmak niyetinde olanların neden olduğu kafa karışıklığından dolayı özür dileriz” ifadesini de kullandı. Ancak bu ifade ile kimlerin hedeflendiği anlaşılamadı.

Erdoğan'ın konuşmasının başlığı '’Ümmeti Birleştirme – Beraber Daha Güçlü’ olarak belirlenirken, TASC’ın İngilizce mesajında ‘farklı insanları birleştirme’ ifadesini kullanması da dikkat çekti.

[Samanyolu Haber] 30.7.2019

KHK mağduru öğretmen gözaltındaki işkenceyi anlattı

Kocaeli’de 16 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra ihraç edilen İ.K., 2016 Ağustos ayında gözaltına alındı. Kocaeli Kaçakçılık ve Organize İşlerle Mücadele Şubesi’nde işkence gören İ.K. bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye oldu.

İ.K.’nin gözaltında yaşadığı işkence ve cinsel istismar üzerine Türkiye İnsan Hakları Vakfı bir rapor hazırladı.

NEZARETHANEDE YAŞANANLAR

Gazete Duvar'da yer alan habere göre İ.K. darbe girişiminin ardından Kocaeli’de evinden alınarak Kocaeli Kaçakçılık ve Organize İşlerle Mücadele Şubesi’ne götürüldü. Yaşadıklarını uzun süre kimseye anlatmadı. Bir süre sonra İ.K. gözaltındaki kötü muameleyi milletvekillerine anlatırken Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na ulaştı.

Gözaltına alındığında İ.K. nezarethaneye konulduğunu ve ilk kötü muameleyi nöbetçi polis memurlarından gördüğünü söyledi. İ.K. yaşadıklarını şöyle anlattı: “Nezaretteyken gece nöbetçi polis memurları uyumamamız için çok yüksek sesle konuşuyorlar, hakaretler ediyorlar, sanki biz vatan hainiymişiz gibi telefonlarından bize yüksek sesle milli duygulara hitap eden şarkılar dinletiyorlardı. Memurların bu uygulaması bizi hem yoruyor hem de psikolojik olarak dengemizi bozuyordu. Yanımda avukatım veya CMK müdafisi bulunmadığı halde polis memuru bir kısım sorular yöneltti. Avukatımı istediğimi söylediğim halde içeride bulunan yukarıda isimlerini verdiğim kişiler güldüler, alay ettiler, bunun mümkün olmadığını söylediler. Buradayken gözaltına alınanlara elektrik verildiğini, cinsel organa ip bağlanıp çekildiği gibi birçok şey duymuştum.”

Gözaltında ailesiyle tehdit edildiğini söyleyen İ.K. şöyle devam etti: “Sivil istihbaratçı polis memuru ‘bildiğin her şey anlat’ dedi. Ben de anlatılacak bir şeyimin olmadığını, hiçbir şey bilmediğimi söyledim. Bunun üzerine bu polis memuru bana dönerek, ‘Bunların başlarını konuşturduk, bunlar nasıl bir yaratık. Hoca bunların beynine ne yapmış, o kadar hakaret ediyoruz, tepki bile vermiyor’ dedi. Sivil memur 4 yaşındaki kızımı kastederek ‘Sen çıkana kadar kızına kim bakacak, ileri yaşlarda kızın kötü yollara düşecek…’ dedi. Aynı sözleri eşim için de söylediler.”

‘YAŞAMADIĞIM ACILARI YAŞATIYORLARDI…’

Sorguya götürüldüğünde işkenceye maruz kaldığını anlatan İ.K. yaşadıkları için, “O an ölmeyi çok istedim” diyerek cinsel saldırıya maruz kaldığını şu sözlerle anlattı: “Sorulara cevap vermeye çalışırken korkudan ve yorgunluktan nefes almak için duraksadığımda MİT görevlisinin talimatıyla işkenceye başlıyorlardı. Bugüne kadar yaşamadığım acıları, korkuları yaşatıyorlardı. O an ölmeyi çok istedim. Bir polis memuru sorduğu sorulara cevabı alamadığını düşündüğünde beni bulunduğumuz apartmanın 4’ncü katın penceresinden atacağını, benim de kaçarken pencereden düştüğümü savunacaklarını söylüyorlardı. Cehennemi yaşamaktaydım. Bu arada işkence yapan polis memurlarına talimat veren amir veya MİT görevlisi olduğunu söyleyen kişi polis memurlarına beni soymalarını istedi. Pantolonumu ve iç çamaşırımı çıkardılar. Arkamdan biri makatıma cop ya da ona benzer bir şey bastırdı. O cismin soğukluğunu hissettiğimde kaynar sular başıma dökülmüş gibi oldum. Başka bir memur aldığı talimatla önden yumurtalıklarımı tutarak sıkıyordu. Keşke kalbim dursa, ölseydim.”

"OHAL’DE OLDUĞUNU UNUTTUN HERHALDE"

İ.K. gözaltındayken avukatını istedi. Fakat İ.K., “Avukatımı istediğimde ‘Avukatınızı aradık işi olduğu için gelemeyecek." cevabını aldı.

İ.K. şöyle devam etti: "Ardından Kocaeli Barosu’ndan bir avukat geldi. Baro avukatıyla baş başa kaldığımızda nezarethane sürecinde maruz bırakıldığım işkence ve eziyetleri tek tek anlattım. Avukat bana, polislere yardımcı olmamı, suçluymuşum gibi, etkin pişmanlıktan yararlanmamı, yararlanırsam cezamda indirim yapılacağını söyledi. Bir süre sonra polis memuru, baro avukatıyla ifadem alınması sırasında odada hazır bulunmadığı halde ifademle ilgili eklemeler yapıldı. Korktuğum için hiçbir şey diyemedim, müdahale edemedim. Ne var ki baronun görevlendirdiği avukat hiçbir şey söylemedi, müdahale etmedi, telefonuyla meşgul olmaya devam etti.”

İ.K. buradan alındıktan sonra emniyetin spor salonuna götürüldüğünü söyledi.

Yaşadıklarını şu ifadelerle anlattı: “Daha sonra emniyetin önündeki Toyota marka sivil bir arabaya bindirildim. Ellerim kelepçeli bir biçimde beni ve nezarethanedekileri minibüse bindirip Kocaeli Emniyeti’nin spor salonunun giriş bölümüne götürüldük. Buradaki bir polis memuru ‘Darp var mı?’ diye sordu. Ben de var dedim. Bunun üzerine başka bir polis memuru beni yanına çağırarak, ‘Bu kadar adamda darp yok ta tek sende mi var? OHAL’de olduğunu unuttun herhalde, cezaevinde seni bırakacağımızı mı zannettin?’ diyerek tehdit etti.”

TİHV RAPORU: ADALET DUYGUSUNDA ZEDELENMELER OLUŞTU

İ.K. yaşadığı işkenceden sonra tutuklandı, daha sonra serbest bırakıldı. Aylarca yaşadığı işkencenin etkisinde kalan İ.K., Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV)’na ulaştı. TİHV Tıbbi Değerlendirme raporunda İ.K.’yle ilgili çarpıcı tespitler yer aldı. TİHV’in raporunda bu durumdan sadece İ.K.’nin değil çocuklarının da ruhsal olarak bu durumdan etkilendiği belirtildi.

İ.K.’nin hala korktuğu ifade edilen raporda şu ifadeler yer aldı: “Kişinin yaşamış olduğu ifade ettiği işkenceleri kendi aile bireylerinin de yaşamasından korktuğu ve bundan ötürü de mahkeme ve savcılıktaki ifadelerinde işkence gördüğü açıkça belirtmekten imtina ettiği görülmekte. Mevcut durum kişinin ifade ettiği işkencelerin etkin soruşturulması ve telafi edilmesi ile yükümlü olan kamu kurumlarına duyduğu güven duygusunun ve de işkencelerin etkin soruşturulmasına dair taşıdığı adalet duygusunda zedelenmeler oluşturmuş. Kişinin cezaevine girmesi ile birlikte çocuklar üzerinde oluşan ruhsal etkilenmeler ve sosyal baskı, çocukların okula devam etme motivasyonlarını azaltmış ve akademik başarı oranlarında düşüş yaşanmasına sebebiyet vermiştir.”

TİHV raporunda İ.K.’nin kurallara uygun muayene edilmediği de belirtildi. Tıbbi değerlendirme raporunda şu tespitler yer aldı:

– Kişinin gözaltına alındığı sırada götürülmüş olduğu sağlık kurumlarında yapılan tıbbi değerlendirmelerin İstanbul Protokolü ilkelerine ya da Sağlık Bakanlığı’nın adli tabiplik hizmetlerinde ve Adli Tıp raporlarının tanziminde uyulacak esaslara ilişkin 20 Eylül 2000 tarihli genelgesinde belirtilen gerekliliklere uygun olarak düzenlenmediği anlaşılmakta. Raporda kişinin en temel hayati fonksiyonlarına dair bilgiler dahi yer almamış, muayeneye dair somut bilgilere yer verilmemiş yalnızca ‘darp ve cebir izi yoktur’ kalıp cümlesi kullanılmıştır. Aynı tarihte düzenlenen iki raporda yer alan bulgular birbiriyle çelişmekte ise de gözaltı sonrası cezaevinde düzenlenen muayene formunda tarif edilen lezyonlar kişinin aktardığı künt travma öykülerini desteklemekte.

– Öyküde aktarılan fiziksel ve ruhsal yakınma ve bulguların birbirleriyle ve kişinin gözaltı ve cezaevi süreçlerinde maruz kaldığını aktardığı işkence süreçlerine ilişkin anlatımlarını destekler nitelikte olduğu dolayısıyla kişinin anlatımlarına güvenebileceği dikkate alınmalı.

– Kişinin fiziksel muayenede genital gölgenin değerlendirmesine rıza göstermemesi nedeniyle öyküde aktardığı cinsel işkence uygulamalarına (haya burma ve makatının copla zorlama) dair fiziksel bir değerlendirme kişinin cinsel işkence uygulamasına maruz kaldığını desteklemekte.

KONU MECLİS GÜNDEMİNDE

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, konuyu Meclis gündemine taşıyarak, İnsan Haklar İnceleme Komisyonluğu’na ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a sorular sordu. Gergerlioğlu, işkencede yer alan polislere soruşturma açılıp açılmadığını sorarken şu soruların yanıtlanmasını istedi:

Üç polis nezaretinde yönetmeliğe aykırı şekilde sağlık kontrolünde muayene edildiği iddiası doğru mudur? Bu iddia doğruysa söz konusu doktor ve polisler hakkında soruşturma açılmış mıdır?

İşkence ve kötü muameleden o gece nöbetçi polislere soruşturma açılmış mıdır?

Nezarethanede 5 Ağustos gecesinde gözaltındaki kişilere yüksek sesle milliyetçi şarkılar dinletildiği iddiası doğru mudur?

İ.K.’nin ifadesi avukatı yokken almaya çalıştığı ve polislerin kendisiyle alay ettiği, hakaret ettiği iddiaları doğru mudur?

İ.K.’nin şikayetiyle ilgili soruşturma hangi aşamadadır? Bu konuda alınmış herhangi bir mahkeme kararı var mıdır?

Polis memurunun İ.K.’ye ‘Konuşmazsan gece gelecek diğer ekip seni öttürecek, k..a jopu sokunca nasıl olsa öteceksin’ ifadeleriyle tehdit ettiği iddiaları doğru mudur?

[Samanyolu Haber] 30.7.2019

AKP'den kalan belediye batık durumda

Samsun'da 31 Mart’ta AKP'den görevi 264 milyon lira borçla devralan İYİ Partili İlkadım Belediye Başkanı Necattin Demirtaş, maaş ödemelerini yapmakta zorlandığını ve 2 aydır kendisi dâhil tüm belediye çalışanlarına yarım maaş ödemesi yapmak zorunda kaldığını söyledi.

Demirtaş, "Kurban Bayramı'ndan sonra işçileri 15 gün ücretsiz izine ayırmaya başlayacağız. Bende böyle olsun istemezdim. Ama belediyeyi bu hale ben getirmedim" dedi.Sözcü'de yer alan habere göre, Demirtaş, yeni hizmet binasına taşındıktan sonra boşalan 2 hizmet binasını satarak borç yükünü hafifletmek istedi. Ancak hizmet binalarından biri hacizli çıktı. Diğer binadan para kazanmak için arsasına akaryakıt istasyonu yapma teklifi ise Büyükşehir’den döndü. Zor durumda kalan Başkan Demirtaş, 2 aydır kendisi ve bütün belediye çalışanlarına yarım maaş ödemek zorunda kaldığını anlattı. Belediyeyi borç batağından kurtarmak için çaba sarf eden Demirtaş, belediye işçilerine 15 gün ücretsiz izin yaptıracağını açıkladı.

“GELEN PARA MEMUR AYLIĞINA YETMİYOR”

Belediyenin içinde bulunduğu ekonomik sorunların ortada olduğunu kaydeden Necattin Demirtaş, “İller Bankası’ndan gelen paylar memur maaşlarını bile karşılamaya yetmiyor. Belediyeyi bu duruma ben getirmedim. Halkımız bu durumu düzeltmemiz için bize 31 Mart seçimlerinde görev verdi. Biz de bu görevi yerine getirmek ve belediyenin içinde bulunduğu mali sorunları çözmek için çabalıyoruz” dedi.

BAYRAMDAN SONRA ÜCRETSİZ İZİN

İlkadım Belediyesi’nde Kurban Bayramı’ndan sonra bir kısım işçiyi ücretsiz izne çıkartacaklarını aktaran Demirtaş, hiçbir işçinin hak kaybının olmayacağını vurguladı. Demirtaş, “Hiçbir işçinin hak kaybı olmayacak. Ücretsiz izin meselesi ile ilgili şuan bir hazırlığımız var. Burada ücretsiz izne çıkartılacak işçilerle ilgili hiç kimseye ayrıcalık tanınmayacak. Düşüncemiz, işçilerimizi gruplar halinde 15 gün ücretsiz izne çıkartmak. Bunu da Kurban Bayramından sonra uygulamayı planlıyoruz. Ancak şuan için belediyede işçilerin ücretsiz izne çıkartılması söz konusu değil. Bizde işçilere ücretsiz izin verilmesine yada işten çıkartılmasına meraklı değiliz. Ancak durum ortada” diye konuştu.

“PERSONELE YARIM MAAŞ ÖDEME YAPABİLDİK”

Demirtaş, Emlak ve Çevre temizlik Vergilerinin ödenmesi ile ilgili çağrıya vatandaşların duyarlılık gösterdiklerini anlattı. “Emlak ve ÇTV borçları ile ilgili aynı duyarlılığı vatandaşlarımızdan bekliyoruz. Geçtiğimiz aylarda personele yarım maaş ödemek zorunda kaldık. Personel yarım maaş alırken bende yarım maaş aldım. Bu konuda kimseye bende dahil ayrım yapılmadı” ifadelerini kullandı. Başkanın 4 ay içinde belediyenin 24.5 milyon borcu ödediği öğrenildi.

[Samanyolu Haber] 30.7.2019

Merkez Bankası İstanbul’a taşınıyor, çünkü.. [Gölge Bankacı]

6 Temmuz’da Murat Çetinkaya’nın başkanlıktan al aşağı edildiği Merkez Bankası’nda ortalık toz duman.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gece yarısı başkan yaptığı Murat Uysal’ın “Faizi yüzde 24’ten yüzde 19,75’e indirelim.” teklifini eylülde yüzde 17-18’e inmek şartı ile kabul ettiğini belirtmiştim.

Bankadaki depremin bununla sınırlı olmadığını ve dört genel koordinatörün kızağa çekildiğini son makalede dikkatinize sunmuştum. Saray darbesinden bu yana emekliliğini isteyenlerin, üniversite ya da holdinglere geçenlerin sayısı bir anda arttı.

MERKEZ BANKASI İSTANBUL’A TAŞINACAK!

Darbe ile Merkez Bankası’na giren Saray’ın icraatı faize müdahale etmek ve kadroları değiştirmeye başlamakla sınırlı değil.

Saray’ın son bombası Merkez Bankası’nı “İstanbul’a taşıma” kararı oldu. Hem çalışanlardan hem de muhalefet partilerinden fazla İtiraz gelmesin diye “bazı bölümler gidecek” deniliyor. İşin aslı öyle değil.

Karar uygulanırsa 2 bine yakın personelin İstanbul’a taşınabileceği konuşuluyor. Taşınmanın Merkez Bankası’nın bazı bölümleri sınırlı kaldığını kabul etsek de kararın bankanın işleyişi ya da tasarruf tedbirleri ile uzaktan yakından alâkası yok.

Tasarruf edilecekse niye İstanbul Karaköy’de tarihi binada faaliyet gösteren Merkez Bankası şubesi kullanılmıyor? O binanın ne kadar etkin kullanıldığı tartışılır.

İSTANBUL FİNANS MERKEZİ FİYASKOSU

Verimlilik veya tasarruf değil dertleri. Maksat başka. Maksat rant.

2010 senesinden beri "bitti-bitecek" diye diye yılan hikâyesine dönen İstanbul Finans Merkezi’ni (İFM) enkaz görünümü hükümet adına fiyasko abidesi.

Ataşehir’de İFM rantına güvenerek gökdelenleri inşâ eden müteahhitler elde kalan ofisler yüzünden ya battı ya da icralık. O müteahhitlerden biri de İFM ihalesini kazanan Ali Ağaoğlu.

Hükümet İFM’yi Frankfurt, Londra ya da Dubai finans merkezleri ile boy ölçüşecek bir merkez haline getirmek bir yana yıllardır projenin kaba inşaatını bitiremedi. Ucuz ve bol para dönemi bitince herkes duvara tosladı.

İşte bu enkazın ortasında Merkez Bankası kurtarıcı olarak finans merkezine gönderilecek. İFM’de İlbank’a (İller Bankası) ait binanın yarısına yakını Merkez Bankası tarafından kiralanacak. Binada kalan katları da Hazine kiralayacak.

MERKEZ’İN PARASI İLE AKP’Lİ BELEDİYELER KURTARILACAK

İlbank iki kiracısından aldığı paraları da borç batağındaki belediyelere aktaracak.

Kira geliri ile ne olur? demeyin. Öyle belediyeler var ki 1 milyon lira bulsa iki sene nefes alacak. En azından akaryakıtçıya birikmiş borçlarını ödeyecek.

Ataşehir’de ofisler için ortalama metrekare kira bedeli 1.000 lira civarında.

Merkez Bankası’nın 20 bin metrekare civarında ofis kiralayacağı söyleniyor ki aylık asgari 20 milyon lira kira ödeyeceği manasına gelir. Kalanı da Hazine kiraladığında İlbank’a her ay 35-40 milyon lira nakit para. Senelik 400 milyon liradan fazla kira geliri…

Devleti “bizimkiler” ve “ötekiler” diye ikiye ayırarak yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın İlbank’a gelen bu kadar yüksek bir meblağı hangi belediyelere aktaracağını söylememe gerek var mı?

KANUNA RAĞMEN TAŞINACAK

Merkez Bankası’nın kasasından 2019’da 84 milyar TL harcayan AKP hükümeti şimdi de Merkez Bankası’na kaldırım ihaleleri ile meşhur belediyelere takviye etmek ve o belediyelerin ihya ettiği AKP’li müteahhilerin cebini doldurmak için kullanacak.

Hindistan hariç bütün devletlerin merkez bankaları ve hazineleri başşehir nerede ise orada bulunmaktadır. Merkez Bankası’nın kuruluş kanunu der ki “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın idare merkezi Ankara’dır.”

AKP kanunu delmemiş gibi yapsa da İFM’de boş kalan binaları kamu kurumları ile dolduracak. Bu arada İFM’de Merkez Bankası’nın kendisine ait olacağı söylenen kule de bitmedi.

İFM’nin 2016 diye başlayan faaliyete başlama tarihi tehir edile edile 2023’e kadar gidildi.

O tarihe yetişir mi? Mevcut krizde zor.

[Gölge Bankacı] 30.7.2019 [Samanyolu Haber]

Ay Yüzlü Nesil Hızır Gibi [Abdullah Aymaz]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Yeni İnsan” yazısına devam ediyor ve şöyle diyor: “Elbetteki bu YENİ  İNSANIN doğumu çok kolay ve rahat olmayacaktır. Her doğum gibi onun da sancısı, sarsıntısı, sıkıntısı olacaktır. Ama mevsimi gelince, bu mübarek velâdet (doğum) mutlaka gerçekleşecek ve bu AY YÜZLÜ  NESİL, HIZIR  gibi birdenbire aramızda belirecektir. Sıkışmış ve üstüste binmiş bulutlar arasından rahmetin süzülüp geldiği, arzın derinliklerinden suların fışkırıp yeryüzüne çıktığı, karın-buzun çözüldüğü yerlerde kar çiçeklerinin her yanı sardığı ve şebnemlerin sıçrayıp yapraklara taht kurduğu gibi, bu yeni insan da belki bugün –belki de yarın, ama mutlaka gelecek.”

Öyle olmadı mı? Dedikleri çıkmadı mı? Gökçek yüzlü fedâkar ve  eğitilmiş, adanmış ruhlar, bütün dünyaya yayılıp dağılmadı mı? Hunharca, nobranca muamelelere devlet gücüyle baskılara rağmen kara-buza  direnen kardelenler gibi hâlâ dimdik durmuyorlar mı?

Hocaefendi devam ediyor: “Yeni insan, her türlü hâricî tesirlerden sıyrılabilmiş ve kendi kendine ayakta durmaya kararlı bir şahsiyet insanıdır. Doğu-Batı, ayağına pranga vurup onu esir edemeyeceği gibi, mânâ köküne ters “izm”ler de, ona yol ve yön değiştirtemeyecek ve hatta yerinden kıpırdatamayacaktır. Evet onun, düşüncesi hür, iradesi hür, tasavvurları hür ve hürriyeti de Allah’a kulluğu ölçüsündedir. Başkalarına benzemeye, başkalarına özenmeye değil, kendi kendine benzemeye ve tarihî dinamiklerle bezenmeye çalışacaktır.”

Bu hususta Bediüzzaman Hazretleri, dış tesirlerden ve felsefenin kirleticiliğinden nasıl uzak kalmak istediğini şöyle anlatıyor: “Şu Nota’da, Avrupa’nın fen, felsefesi ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said fikrî harekette seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o kalbî seyahatte  kalbî hastalıklara inkılap ederek ziyade müşkilâta vesile olduğundan, mecburen Yeni Said ZİHNİNİ  SİLKELEYİP, muzahraf (yaldızlı, dışı süs, içi pis) felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şahitlik eden nefsâni hissiyatı susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı mânevisiyle bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur. “Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, Îsevîlik din-î hakikisinden aldığı feyizle insanlığı ictiamî hayatına faydalı sanatlara adâlet ve hakkaniyete hizmet eden fenleri takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, tabiat felsefesinin zulmetiyle, medeniyetin, kötülüklerini, güzellikler ve iyilikler zannederek insanlığı sefahete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum.”

Üstad Hazretlerine sorulan: “Senin eski zamandaki müdafaalarının ve İslâmiyet hakkındaki mücâhedelerin, şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa’ya karşı İslâmiyeti müdafaa eden mütefekkirlerin tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said’in vaziyetini değiştirdin? Neden mânevi İslâmî mücâhitler tarzında hareket etmiyorsun?” şeklindeki soruya verdiği cevap şöyle: “Eski Said ile mütefekkirler kısmı, felsefenin ve hikmet-i Avrupaniyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silahlarıyla onlara mücadele ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fen ilimleri, müsbet bilimler suretinde sarsılmaz, kesin hakikat olarak kabul ediyorlar, o suretle İslâmiyetin hakiki kıymetini gösteremiyorlar. Âdeta kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güyâ takviye ediyorlar. Bu tarz da gâlip gelme az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece düşürmek olduğundan, o mesleği terk ettim. Hem fiilen gösterdim ki, İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Yirmi Dokuzuncu Söz bu hakikatı burhan ve delilleriyle isbat ederek göstermiştir. Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip İslamî hükümleri zâhirî telakki edip felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki, onlara yetişsin…” (Yirmi Dokuzuncu, Yedinci Kısım Mektup; Yedinci İşaret, Üçüncü Sual)

Başta Cemil Meriç olarak pek çok mütefekkir Üstad’ın tamamen yerli olduğunu ifade ederler. Dıştan bir tesir altında kalmadan yazılan Risalelerin Anadolu mahsülü olduğunu söylerler. Hem Risale-i Nur’la yapılan Kur’an ve İman Hizmetinin bir tepki hareketi olmadığı da kesindir. Eşarilik mesela Mutezileye karşı bir tepki hareketidir. Vehhabîlik, İslâm dünyasına yayılan yanlış tutumlara karşı bir tepki hareketidir. Tepki hareketleri dengeli olmayı pek başaramazlar. Risale-i Nur Hizmeti bir tepki hareketi olmadığı gibi diğer anlayış ve felsefenin kirlettiği bir zihin ve beynin mahsülü de değildir. Tamamen Kur’an kaynaklıdır. Kitap ve Sünnetin mübarek düsturları içinde tertemiz bir gönül ve beyinden sünuhât, ilhâmât, istihrâcât, intinbâtât ve füyuzat olarak kaynamış, HİKEMİYÂT-I  KUR’ÂNİYEDİR…

[Abdullah Aymaz] 30.7.2019 [Samanyolu Haber]

Eşi hapiste olan 75 yaşındaki kadını evinden atıyorlar

İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Gürbüz Dönmez, yeni bir zulümle karşı karşıya. Hala cezaevinde tutulan ve İzmir’de ‘Paşa’ lakabıyla tanınan 80 yaşındaki Dönmez’in 75 yaşındaki eşi Ayniyet Dönmez bugün oturduğu evden zorla çıkarılacak.

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun sosyal medya hesabından paylaştığı bilgilere göre zulmün ardında ilginç bir ‘gerekçe’ var.

80 yaşındaki Gürbüz Dönmez, zamanında AKP’lilerin tavsiyesi ile eşine haber vermeden oturduğu evi ‘kayd-ı hayat şartı’ ile bir eğitim vakfına bağışladı. Yani çocukları olmayan çiftin, hayatta oldukları sürece kanunen evde oturma hakları bulunuyor.

Buna rağmen İzmir Karabağlar Kaymakamlığı, Ayniyet Dönmez’den evi 5 gün içerisinde boşaltmasını istedi. Gerekçe olarak Ayniyet Hanım’a “AKP’lilerin tavsiyesi ile eşinin evi KHK ile kapatılan bir eğitim vakfına bağışlaması” gösterildi. Ayniyet Dönmez’e verilen süre bugün doluyor.

Samanyolu Haber’de yer alan bilgilere göre, 75 yaşındaki Ayniyet Dönmez’in ciddi sağlık sorunları var. Kalp hastası olan Dönmez’in şikayetleri evden tahliye kararından sonra daha da arttı.

Aslında Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2 ay önce ‘Anayasal’ bir hak olarak hayatının sonuna kadar oturması gereken evin tahliye edilmesi için tebligat göndermişti. Karabağlar Kaymakamlığı o zaman kanunsuz olduğu gerekçesiyle tebligatı işleme koymamıştı. Ancak her ne olduysa kaymakamlığın kararı 2 ay sonra değişti.

[TR724] 30.7.2019

Merkez Bankası’nın ihtiyat akçesi, yandaş müteahhitlere gitmiş

Merkez Bankası’nın (MB) karından alınıp Hazine bütçesine aktarılan ihtiyat akçesinin bazı kamu kurum ve kuruluşlarının borçlarını ödemek için kullanıldığı ileri sürüldü. Habertürk’ten Olcay Aydilek’in haberine göre Hazine, söz konusu paranın bir bölümünü, müteahhitlere borcu olan kamu kurum ve kuruluşlarına aktardı. Karayolları’nın müteahhitlere 2018 yılından kalma borcunun 2.5 milyar liralık kısmı MB’den alınan parayla ödendi.

Hazine’ye aktarılan MB’nın ‘ihtiyat’ akçesinin akibeti yavaş yavaş belli olmaya başladı. Bütçe açığının yılın ilk beş ayında yüzde 225 artmasının ardından daha fazla bozulmanın önüne geçmeyi amaçlayan Hazine ve Maliye Bakanlığı, MB’nin 46 milyar liralık ihtiyat akçesinin bütçeye aktarılması için düzenleme hazırlamıştı. Bu düzenlemeyi içeren torba yasa iki hafta önce Meclis’ten geçmiş, paranın bir bölümünün dün itibariyle Hazine’ye aktarıldığı belirtilmişti.

2,5 MİLYAR LİRASI KARAYOLLARI’NA AKTARILDI

Habertürk’ün haberine göre, Hazine söz konusu paranın bir bölümünü finansal yönden sorun yaşayan ve müteahhitlere borcu olan kamu kurum ve kuruluşlarına transfer etti. Bunların başında Karayolları Genel Müdürlüğü ve enerji alanında faaliyet gösteren bazı devlet şirketlerinin olduğu öğrenildi. Buna göre, Karayolları’nın müteahhitlere 2018 yılından kalma borcunun 2.5 milyar liralık kısmı MB’den alınan parayla ödendi.

[TR724] 30.7.2019

Gaspedilen Asya Termal’i kayyımdan satın alan Ali Yeşil intihar etti

AKP rejiminin gasp ettiği Asya Termal Tesislerini kayyımdan satın alan Ankaralı iş adamı Ali Yeşil intihar etti.

Edinilen bilgiye göre, piyasaya yüklü miktarda borcu olan Ali Yeşil, Halkbank Kızılcahamam Şubesi çıkışında bir alacaklısıyla karşılaştı. Alacaklı şahıs silahını çıkarıp Ali Yeşil’e “Senin kafana sıkayım mı?” diye sordu. Bunun üzerine Ali Yeşil, “Sen sıkma ben sıkarım” diyerek tetiğe bastı. Yeşil, Ankara Şehir Hastanesine kaldırıldı. Ancak tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

CENAZE NAMAZINI ARKADAŞI GÖRMEZ KILDIRDI

Yeşil’in cenazesini eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez kıldırdı. Çamlıdere Merkez Camiinden kaldırılan cenaze Merkez Mezarlığında toprağa verildi. Namaza Görmez’in yanısıra Ali Yeşil’in arkadaşları Ankara Valisi Vasip Şahin, MHP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Yıldırım, AKP’li Emrullah İşler de katıldı.

AKP’li ia admeı Ali Yeşil, Kızılcahamam Asya Termal Tesislerinin adını Lina Termal olarak değiştirmişti.

[TR724] 30.7.2019

Eşi, kızı ve damadı tutuklu Melahat hanımdan adalet çağrısı: Kızım hasta, onu serbest bırakın

Hizmet Hareketi’ne yönelik sürdürülen cadı avı, aileleri parçalamaya devam ediyor. Yıllarca devletine ve milletine hizmet etmiş insanlar, ‘terör’ iftirasıyla hapishanelerde çürütülüyor. Zulüm örnekleri her geçen gün artarken; zorlu cezaevi koşullarından en çok etkilenenler: hamileler, kadınlar, hastalar, yaşlılar ve elbette çocuklar oluyor.

6 çocuk babası Ahmet Akdoğan (74), 3 yılı aşkın süredir tutulduğu tek kişilik hücresinde, yaşlılığa bağlı çeşitli rahatsızlıklar ve yüksek tansiyon hastalığı ile hayata tutunmaya çalışıyor.

Uşak’ın tanınmış simalarından olan ve Bülent Arınç ile yıllar öncesine dayanan tanışmışlığı bulunan Ahmet Bey, yüzlerce talebe yetiştirmiş bir eğitimci ve hafız.  15 Temmuz sonrası, yeşil pasaportuyla çocuklarını ziyarete gitmek için bulunduğu havalimanında, 63 yaşındaki eşi ile gözaltına alınıp, önce Uşak cezaevine ardından -inşaat temizliğini kendi elleriyle yapmak zorunda kaldıkları- Ödemiş T tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.

Ahmet Akdoğan’ın kendisi gibi Din Kültür ve Ahlak Bilgisi öğretmeni olan damadı Şemsettin Ayyıldız (59) ise, 15 Temmuz darbe girişimi öncesi gözaltına alınıp serbest bırakıldıktan sonra, tekrar tutuklandığı cezaevinde 4. Yılını doldurdu. Darbe girişimi olmadan 1 yıl evvel alıkonulduğu ve darbe girişimi sırasında cezaevinde bulunduğu halde; mahkemelerde bir hukuk garabeti olarak darbe suçu ile de suçlandı.

74 yaşındaki Ahmet Akdoğan, ağır hastalıklarına rağmen 3 yıldır tek kişilik hücrede tutuluyor.
Üç çocuk babası Şemsettin Ayyıldız, yaklaşık 5 yıldır ülkelerine dönemeyen çocuklarından ve 3 yıldır da eşi Elif Hanım’dan ayrı durumda. Kalp hastası Şemsettin Bey, dışardayken açık kalp ameliyatı olmuştu. Yakınları ve avukatları doktorların ‘Anjiyo olması gerekir’ şeklinde rapor verdikleri Şemsettin Bey’in anjiyo olup olmadığını bilmediklerini ve sağlık durumundan habersiz olduklarını belirtip, tutuksuz yargılanmasını istediklerini dile getirdiler.

Din Kültütü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Şemsettin Ayıldız, darbeden 1 yıl önce cezaevine konulmasına rağmen, darbe ile suçlandı.

Ahmet Bey’in kızı, Şemsettin Bey’in eşi, üç çocuk annesi, ev hanımı Elif Hanım (47); 2 yıldan fazla bir süredir tutuklu. Babası ve eşi cezaevinde, çocukları yurt dışında bulunan Elif Hanım’ın, ciddi sağlık sorunları var. Ağır diyabet hastası olan Elif Ayyıldız; cezaevi koşulları, stres ve üzüntü sebebiyle bir türlü düşmeyen şekerinden ötürü, koğuşta sık sık şeker komasına girerek, revire ya da hastaneye götürülmek zorunda kalıyor. Şeker vücudunda çeşitli sıkıntılara yol açmış durumda, görme yetisi üzerinde de ciddi etkileri var. En son geçirdiği şeker komasından sonra İzmir’deki bir hastaneye sevki yapılmış, şu anda 1 haftadır tutuklu hastaların olduğu, kelepçeli ve parmaklıklı bir hastane odasında tedavi altında. Kaçma şüphesi olmayan, özel bir diyetle beslenmesi ve şekerini kontrol altında tutması gereken Elif Hanım’ın, hastanedeki tedavi sürecinin ardından, cezaevine tekrar gönderilmesi sağlığı için endişe verici bir durum. Cezaevindeki kayıplara bir yenisinin daha eklenmemesi için, başta Elif hanım olmak üzere, Şemsettin Bey ve Ahmet Bey’in kanunlara uygun şekilde acilen serbest bırakılması gerekiyor.

DAMADIM, KIZIM, EŞİM TERÖRİST DEĞİL!

Eşi, damadı ve kızı uzun süredir tutuklu bulunan, kendisi de gözaltına alındıktan sonra savcılıktan serbest bırakılan Melahat Akdoğan, Tr724’e içinden geçtikleri zorlu süreci anlattı.

Eşi Ahmet Bey’in kızının sağlık durumundan ve yıllardır tutuklu bulunduğundan haberinin olmadığını, bilirse çok üzüleceğini ifade ederek; haftanın üç günü geceden yola çıkarak, 3 farklı cezaevi ziyareti yapmak üzere yolculuk yaptığını anlattı.

Her şeye rağmen bütün aileyi çocuklarını ve torunlarını ayakta tutmaya çalışan Melahat Hanım, adalet çağrısı yaptı: ’’Yıllarca vatanına milletine hizmet etmiş, herkes tarafından tanınan, sevilen eşim Ahmet Akdoğan terörist olamaz.

Torunlarıma oyuncak tabanca aldığım için dahi beni uyaran, karınca bile incitmeyen,  herkese iyiliği dokunan damadım Şemsettin Bey, terörist olamaz.

Hasta bir tutuklu olduğu halde, üç çocuğundan ayrı düşmüş bir anne olmasına karşın, şu anda tedavi gördüğü hastanede yanında yatan adli suçluya refakatçilik yapan kızım Elif Ayyıldız terörist olamaz.

Eğer öyle olsalardı ne ziyaret eder, ne onlara dua ederdim. Fakat, bize bunu yapanlara yine de beddua etmiyorum, onları Allah’a havale ediyorum.’’


[TR724] 30.7.2019

Devlet ‘haydutluğu’ itiraf etti: Kaçırılanlar elimizde! [İlker Doğan]

Devlet, yaklaşık 6 ay sonra ‘haydutluk’ yaptığını, insanları kaçırarak aylarca bir yerlerde tuttuğunu resmen itiraf etti. Şubat ayında ardı ardına siyah transporterlarla kaçırılan ve o günden beri kendilerinden haber alınamayan 6 kişinin 4’ünün Ankara Emniyet’te olduğu açıklandı! Emniyet Terörle Mücadele Müdürlüğü, 6 ayın ardından Salim Zeybek, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Yasin Ugan’ın ailelerini arayarak eşlerinin ‘gözaltına’ alındığını iletti. Hâlâ kayıp olan Gökhan Türkmen ve Mustafa Yılmaz’ın akıbeti ise bilinmiyor. Aynı soruşturma dosyasında olan 6 kişiden ikisinin ortaya çıkarılmayarak bir yerlerde tutulması endişeleri artırdı. Kamuoyu, kendisini ‘polis’ olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırılan iki ismin de bir an önce ortaya çıkarılmasını bekliyor…

Yasin Ugan, Özgür Kaya, Salim Zeybek, Erkan Irmak, Gökhan Türkmen ve Mustafa Yılmaz… Bu isimler 15 Temmuz’dan sonra KHK ile görevlerinden ihraç edilmişti. Aynı soruşturma dosyasında adı geçen bu insanlar şubat ayında ardı ardına kendisini ‘devlet’ olarak tanıtan kişiler tarafından, bazıları eşlerinin gözleri önünde kaçırıldı. 3’ü Ankara’da, 1’i Antalya’da, 1’i Edirne’de ve 1’i de İstanbul’da! Gözü yaşlı anneler, babalar, evlatlar ve eşler aylardır kayıp yakınları için eylem yapıyor.

KAÇIRILMALAR AİHM’YE TAŞINDI

O başvuruya rağmen 6 aydır hiçbir devlet yetkilisi ailelere tek kelimelik açıklama bile yapmadı. Başvurulan  bütün kapılar yüzlerine kapandı. Aileler BM Zorla Kaçırılmalar Komitesi’ne ve AİHM’e başvurdu. Bu iki kurumdan Adalet Bakanlığı’na söz konusu iddialar soruldu. Bakanlık ne BM’ye ne AİHM’ye cevap veremedi ve eylül ayına kadar süre süre istedi.

TEM: O İSİMLER ELİMİZDE!

Ve 6 ayın sonunda TEM’den aranan ailelere yakınlarının ‘gözaltında’ olduğu bilgisi verildi. Salim Zeybek’in eşi Fatma Betül Zeybek son gelişmeyi dün gece Twitter hesabından duyurdu. Zeybek, “Az önce Ankara TEM’den aradılar. Eşimin Ankara TEM’de olduğunu ve sağlığının iyi olduğunu söylediler. Ailecek çok heyecanlandık şu an heyecandan yazamıyorum. Gelişmeleri duyurucam.” ifadelerini kullandı.

6 AYDIR BU İNSANLAR NEREDEYDİ?

TEM’in ‘iddiasına’ göre Salim Zeybek, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Yasin Ugan gözaltındaydı. Bazı ailelere, eşlerinin ‘Emniyet’e doğru giderken GBT kontrolünde gözaltına alındığı’ söylendi. ‘GBT sırasında gözaltına alındıysa 6 aydır neden haber vermiyorsunuz’ sorusu cevapsız. Aylardır bu insanlara neler yapıldığı da bilinmiyor.

SON 6 AYIN EN BÜYÜK İNSAN HAKLARI İHLALİ

Kaçırılma olaylarını baştan bu yana takip eden HDP Milletvekili ve İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu da bu noktaya dikkat çekiyor. Olayın son 6 ayın en ciddi ‘insan hakları ihlali’ olduğunu anlatan Gergerlioğlu, GBT’ye takıldığı söylenen isimlerin bazılarının kaçırıldığına dair görüntüler olduğunu hatırlatıyor. Bazılarının eşlerinin ve çocuklarının gözü önünde siyah transporterlarla kaçırıldığını hatırlatan Gergerlioğlu,  “Dün gece ‘bir operasyonla alındı’ dendi, bugün ise ‘yolda yürürken GBT taramasında yakalanmış’ deniyor. Bu kişiler 6 aydır neredeydi? Güya bu insanlar bir yerde yürüyüş yaparken GBT’ye takılıp, Emniyet’e götürülmüş. İnsanların 6 ay boyunca yaşam hakkı ihlal edildi. Halen ciddi bir açıklama yok!” ifadelerini kullandı.

İKİ İSİM HÂLÂ KAYIP!

6 isimden ikisi Gökhan Türkmen ve Mustafa Yılmaz’dan ise hala haber yok! Yaklaşık 6 aydır ailelerinin başvurmadığı yer kalmadı ancak tıpkı diğerleri gibi Türkmen ve Yılmaz ailelerine de tek kelime cevap bile verilmedi. Türkmen ve Yılmaz’ın nerede olduğu, sağlık durumlarının nasıl olduğu bilinmiyor.

SÜMEYYE YILMAZ: EŞİME NE YAPTINIZ?

Kayıp isimlerden Mustafa Yılmaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Aynı dosyada olan ve benzer zamanlarda kaçırılan eşim niye bırakılmaz? Ya da kötü bir şey mi yaptınız eşime? N’olur eşimin iyi olduğuna dair bir haber verin artık!!!” ifadelerini kullandı. Saatler sonra bir video paylaşan Yılmaz, gözyaşları içerisinde konuştu: “Eşimden hala haber yok. Emniyet’i, Terör şubeyi, kayıp şubeyi hepsini aradım. Bana yeni bir gelişme olmadığını söylediler. Eşimin kaçırılışının 161. günü. 23 hafta oldu ve hiç bir şekilde haber alamadım. Nerede, nasıl, ne şekilde bilmiyorum. Bu videoyu insanlık onuruna sahip çıkan herkesin destek olması amacıyla çekiyorum. Lütfen bu insanlık suçlarına ortak olmayın.”

Kayıp Gökhan Türkmen’in eşi ise sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “172 gündür habersiziz Lütfen en azından sağ olduklarını bilelim. Neden hiç bir açıklama yapmıyorsunuz?” dedi.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Kamuoyu şimdi şu sorulara cevap bekliyor:

-Bu insanları kim kaçırdı?

-6 aydır nerede tutuldular?

-İşkence yapıldı mı?

-Ailelerine 6 aydır neden haber ve cevap verilmedi?

-Kaçırılma görüntüsü olduğu halde neden ‘GBT’de alındı’ yalanı söyleniyor?

-Biri GBT’yle alındı diyelim; Salim Zeybek, eşinin gözleri önünde kendisini ‘polis’ olarak tanıtan kişilerce kaçırıldı. Ona neden 6 aydır tek kelime açıklama yapılmadı?

-Antalya’da, Edirne’de, İstanbul’da gözaltına alınan insanlar Ankara’ya nasıl geldi?

-6 kişiden neden sadece 4’ü ortaya çıkarıldı?

-Diğer iki kişi nerede ve ne durumda? Hayattalar mı? İşkence yapıldığı ve sağlık durumları iyi olmadığı için mi ortaya çıkarılmıyor?

[İlker Doğan] 30.7.2019 [TR724]

Gurbette ölüm; babam ve bir ‘Yalnız Demokrat’ın hakka yürüyüşü… [Fatih Uğur]

Bir haftada iki vefat haberi, iki büyük acı. Babam Mustafa Uğur, 82 yaşında; 7 yılı aşkındır mücadele ettiği hastalığına yenik düştü. Salı günü vefat etti. Çocuk yaşta babasız kalmış, anası Ayşe ise onu evlendirince hakka yürümüştü. Dört kardeşin aile soyağacında son temsilcisiydi. Çınarımız yıkıldı. Kur’an hafızıydı. Ama ne yazık ki Alzheimera yakalanmıştı. Cemal Süreyya’nın meşhur şiirinin mısralarında olduğu gibiydi vefat haberini alışım; ‘Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü gözlerim kör oldu…’  Ayaklarımın yerden kesildiği, kaslarımın fersiz bir şekilde beni bir koltuk köşesine savurduğu bir körlük. Memleketinde olamama, ölümü, acını dahi yaşayamama yoksunluğu… Yasaklı olma, türkülerdeki gibi gurbet içinde gurbet yaşama yalnızlığı…

Ben bir gazeteciyim. Epeycedir gurbetteyim. 15 Temmuz öncesinde başlayan cadı avının kurbanı olduğum; zaten çoktan ölmüş adaletten umudumu kestiğim için gurbetteyim. Arkadaşlarımın ve Türkiye’nin aydın insanlarının, gazeteci, akademisyen, yazar dostlarımın zulme uğrayışına engel olamadığım için yaralı yüreğim her dava haberiyle, her tutuklama ile her vefatla sarsıldı.

Geçen sene genç yaşta bu üzüntüleri daha fazla taşıyamayan ailemizin çiçeği ablamı kaybettim. Bir hafta önce ise babamı… Onun elini tutup helallik isteyemedim, başını sıvazlayamadım. Hakka yürüyüşün o zor anında; boncuk boncuk terlerken bir mendille uzanıp alnından onları silemedim… Anama sarılıp ağlayamadım. Mezarına toprak atamadım. Öyle olunca, şair gibi kendime soruyorum; Sizin hiç gurbette babanız öldü mü? Benim öldü, gözlerim karardı, kör oldu, diyorum. Gurbette yaşanan her acı katmerli oluyor. Ayrılıklar ise ölümden beter. Yakınlarınızın vefatı, gurbette yakalandığınız o an; katran gibi ağır ve ağdalı. Yolun kaderi bu; biz uzaktan ağlıyoruz…

Bir gün önce başka bir vefat haberini aldım. Klavyenin başına geçip neredeyse 3 yıl sonra yazdığım bu ilk yazı babam ve  92 yaşında hayata gözlerini yummuş Ferruh Bozbeyli için.

BOZBEYLİ’NİN ANADOLUSU VE GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ…

2009’da tanışıp, Profesör Doktor İhsan Dağı ile birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Muhterem Ferruh Bozbeyli’yi dinlediğimde 1950’lilerin İstanbul’undan başlayarak yakın tarihin kısa ancak dupduru bir özetiyle karşılaşmıştım. Altı ayı aşkın bir sürede her hafta gerçekleştirdiğimiz buluşmalar bir yıl sonra kitaba dönüştü. Timaş Yayınları’ndan Yalnız Demokrat ismiyle nehir söyleşi serisinde yayımlanan kitap, yakın tarihin ve demokrasimizin yaşadığı badirelerin bir özetidir. Güçlü bir hafızanın, gün gün, olay olay, kişi kişi anlattığı bir yakın tarih okumasıdır.

Bozbeyli’yi dinlerken bazen Maraş’ın Pazarcık beldesinin sokaklarında bazen Sultanahmet ve İstanbul Boğazı’nın yanıbaşında kendimi bulmuştum. Daha doğru tabir belki de şöyle olur; ‘karşımda gördüğüm Anadolu gencinin başarıyla mücessem hayatının cazibesine kapılmıştım…’ Bozbeyli, 92 yaşında dün hakka yürüdü.

Maraş’tan İstanbul Hukuk Fakültesi’ne oradan Yassıada’da Cunta yargılamalarına katılan genç bir hukukçu ve avukatın hikayesi olarak başlamıştı onunkisi.  İddianamelerin dahi okutulmadığı, Demokratların bir kafese tıkıştırılıp onlarca avukatın aynı anda müvekkilleriyle görüştürüldüğü, işkencelerin, fişlemelerin, sivil ölüme mahkumiyetin ilk örneklerinin yaşandığı, o karanlık cuntacıların, sözde yargılamalarının ve bütün mağduriyetlerin şahidi genç bir hukukçuydu Bozbeyli. Yassıada’ya giden Fenerbahçe Vapuru’nda Demokrat Partililerin yakınlarının ve eşlerinin vapurun en alt katında, kömür dairelerinde taşınmışlığının, uğradığıkları hakaretlerin, ikinci sınıf biletlerle linç edilişlerinin; Başbakan Adnan Menderes ve iki bakanının idamına ağlamanın yasaklandığı günlerin şahidiydi.  Sadece siyasetin değil, kültür ve düşünce hayatının da tanığıydı Ferruh Bozbeyli. Okur, yazar, mütefekkir bir kişiydi. Caka satan değil, gerçek bir demokrat ve aydındı.

MAHKEME ORTASINDA OTURAN TARIK GÜRYAYLAR….

Türk siyasetinin önemli düşünce adamlarından Osman Turan’ın avukatı ve Demokratların avukatlarından biriydi Yassıada’da. Cunta yargılamalarının ortasına oturmuş koltuğuyla savcı ve hakimlere talimat yağdıran, sanıkları tahkir ve işkenceye alan Albay Tarık Güryay’ın çirkinliklerinin karşısında duran bir avukattı. Vesayet nedir, diye kendime sorduğumda Bozbeyli’nin o mahkeme sahneleri; Tarık Güryay’ı anlattığı anlar aklıma gelir hep. Bugün de aynısı sivil ellerle yapılıyor. Mahkeme salonunun ortasında sandalyede oturanlar ise cuntacı askerler değil, bu kez politikacılar. Sulh Cezalarda, hakim ve savcı kurullarında, sözde mahkemelerde halen verilen mahkumiyetler, 3 yıldır bitmeyen bir cunta yargılaması. Kaderin cilvesi yine sözde bir darbe yargılaması yapılıyor. Ancak bu kez onbinlerce mağdur, mazlum, öğretmenler, avukatlar, gazeteciler, bebekler, hamile kadınlar, yaşlı başlı insanlar tutuklanıp, darbeci diye hapse atılmış. İşkence dünya tarihinde görülmediği kadar patlamış. Kayıplar, kaçırılanlar, ölümler, haksızlıklar… Yeni çağın Tarık Güryay’ları ise makam mansıp peşindeki siyasiler, bürokratlar, partizanlar.

RUHİ HEYECAN VE YASAKLI İSTİKLAL ŞAİRİ…

Bozbeyli’nin hatırlattıkları elbette bunlarla sınırlı değil. Anlattıklarıyla o günleri tarihe mal etti, kayıt altına aldı. Yassıada davalarındaki görgü ve şahitliklerinin ardından Boybeyli, kapatılan Demokrat Parti’nin yerine kurulan Adalet Partisi’nden milletvekili seçildi. Üniversite yıllarında Abdülaziz Bekkine Hazretleri ve Nurettin Topçu’nun talebesi oldu. Abdülaziz Bekkine Hazretleri’nin tarih ve edebiyat bilgisi, İstanbul aşkı, genç üniversite öğrencilerine ‘iki heyecan vardır, asabi ve ruhi heyecan. Asabi heyecan az önce şu namazda içinde gelerek ‘Allaaah’ diyenin haykırışıdır. Ruhi heyecan ise her an onu görürcesine yaşamak; vatanı, milleti, insanlık için faydalı olmaktır…” sözleri bayrak gibi yanıbaşında dalgalandı hep.

İstiklal şairimiz Mehmet Akif’i bir gayrimüslimden, Ohannis Efendi’den öğrenmişti Bozbeyli. Vatan şairimizin Anadolu gençliğine anlatılmadığı yılları özetleyen hatırası şöyleydi. Ohannis Efendi’nin dükkanının duvarında şu mısra yer alıyordu; ‘İmandır o cevher ki, ilahi ne büyüktür / İmansız olan paslı yürek, sinede yüktür’. Bozbeyli, kendisine ‘bu mısralar kime ait?’ diye soran Ohannis Efendi’nin sorusuna veremediği cevabın mahcubiyetini hep içinde taşıdı. O tanışmalar, bir uyanışın vesilesi olmuştu. Ardından Nurettin Topçu, Samiha ve Ekrem Ayverdiler, Necip Fazıl Kısakürek, Ali Fuat Başgil, Zahit Kotku Hazretleri, Turgut Özal, Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel, Hasan Basri Çantay’a kadar uzanan onlarca tanıdık sima ile tanışıklıklar geldi.

‘Okuyun, bıkmak, usanmak bilmeden okuyun’ diyordu yakından tanıdığı herkese Bozbeyli. Bana da genç bir gazeteci olarak tavsiyesi buydu. Evinin her köşesi bir kütüphaneydi.

YA HALK PARTİLİLER YASSIADA’YA HAPSEDİLSEYDİ… HALKIN VEFASIZLIĞI…

Merhum Ferruh Bozbeyli, 16 yıl hizmet ettiği siyaset kurumunda objektifliğini koruyabilen nadir siyasetçilerden biriydi. 27 Mayıs’ın acılarını yaşatan o günün Halk Partilileri’ne tenkit getirirken, Demokrat Parti’nin yaptığı yanlışlara, haksızlıklarına da ses çıkarabilen biriydi. ‘TBMM’nin en genç başkanı’ ünvanıyla Meclis başkanlığına seçildi bu cesareti ve tarafsızlığıyla.

27 Mayıs savunucularının Demokrat Parti’lilere karşı tahammülsüzlüğünden bahsederken Demokrat Parti ve geleneğinden gelen birçok siyasetçi ve aydının görmezden geldiği yanlışları da söylemişti bize; “Yalnız acaba Demokratlar, Halk Partilileri oraya tıksaydı, daha mı adil örnekler verilecekti diye de düşünüyorum zaman zaman. Evet diyemiyorum. Ve bundan ciddi şekilde müteessir oluyorum…” diyordu. Bugün kendisine demokrat diyenlerin, sağ, muhafazakar siyaseti temsil ettiğini söyleyenlerin hastalığını ta devrinde keşfetmiş bir vizyona sahipti. Bunları muhataplarına söylemekten çekinmemişti.

İHBAR MEKTUPLARI YAZAN 400 BİN KİŞİ

TBMM’de ve Yassıada’da şahit olduğu en ilginç olaylardan biri Cunta Mahkemesine ve Meclis’e ulaşan 400 bini aşkın ihbar mektubuydu. Bu mektupları birinci elden incelemişti. Coğrafyamızdaki insanların vefasızlığını ta o zamanlarda sezmişti. Ama herşeye rağmen tam bir Anadolu aşığıydı. Türkiye’de bugün yaşananların bir iz düşümü 27 Mayıslarda da yaşanmıştı. İhbar mektupları bunun deliliydi. Lokantacı lokantacıyı, esnaf esnafı gammazlıyordu. Siyasetçi rakibini, bir başkası sevmediğini, kardeş kardeşi ihbar ediyordu, o mektuplarda… Demokratlar, Nurcular, şucular, bucular tutuklanıyordu… Lütfü Kırdar’ın cenazesinde dönenlerin ellerindeki kürekler, Yassıada’dan demokratlar kaçırılacak yalanına dönüştürülmüş, Tünelciler Davası açılmıştı devrin mahkemelerinde… İstanbul’dan tünel kazılacak, Ada’dan insanlar kaçırılacak. Akla ziyan bu yalanlarla davalar açılmıştı insanlara karşı. Halkın demokrasiye değil, güce boyun eğişinin, demokrasiye yeterince inanamadığının sahneleri, zulme sessizlikleri, parti devletlerine, cuntalara, sivil ve askeri vesayetlere yatkınlığını teşhiş etmişti o mektupları okurken.

Bozbeyli, 1965-1970 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yaptı. 1970 yılında Adalet Parti’sinden (AP) ayrılmak zorunda kaldı. Demokratik Parti’yi kurdu. 1973 seçimlerinde tekrar İstanbul’dan milletvekili seçildi. Seçim yenilgisi, halkın ve parlamenterlerin iki yüzlülüğü onu siyasetin alanından uzaklaştıracaktı. 1977’den sonra siyasi hayattan çekildi.  Bu kararıyla, Demirel’lere, Erbakanlara, Türkeşlere mesaj veriyordu.

Merhum Başbakan Bülent Ecevit Demokratik Sol kavramını ortaya atmadan önce, Demokratik Sağ adıyla Türk siyasetine çıkış yolunu göstermişti.  Sessizliğini, neredeyse 30 yıl sonra İhsan Dağı ile birlikte yaptığımız röportajlarında bozdu. Ondan sonra çıktığı bir çok televizyon programı ve verdiği röportajlarıyla siyaset ve Türkiye yakın tarihinin taşlarının doğru döşenmesi için birikimlerini masaya taşıdı. Ne yazık ki, üç beş siyasetçi, gazeteci ve aydın dışında çoğu kişi onu anlamadı.

Röportajlar ve çözümler bitip yayın aşamasına gelindiğinde Timaş’tan Emine Eroğlu Hanımefendi ile kitabın başlığı tartışmıştık. Kitabın adını koyarken, neden sorusunun cevabı da Bozbeyli’nin yalnızlığında ve bütün yaşadıklarına inat demokrat kalabilmesinde saklıydı. Biricik ve tek olmasıydı sırrı. Yalnız Demokrattı o. Anadolu insanı idi.

İstiklal Şairi Mehmet Akif ile onu bir gayrimüslim tanıştırmıştı, ancak Safahat’i ezberinden okuyacak kadar aşık olmuştu bu geç tanışıklığına rağmen. Samiha Ayverdi’nin Ekrem Ayverdi’nin eserleri, Nurettin Topçu’nun Fransa’dan İstanbul’a taşıdığı bilgeliği, Sabahattin Ali’nin Sırça Köşkü, Kuyucaklı Yusuf’u onun da kendi hikayesini bulduğu yüzlerce eserden bir kaçıydı.

YALNIZ DEMOKRATIN VEDASI

Zaman Gazetesi’nde görev yaptığım dönemde, yayın heyeti ve genç gazetecilerle onu tanıştırırken yaşadığım heyecanı hiç unutmuyorum. Bir çırpıda sıralamıştım onun yaşadıklarını. 27 Mayıs 1960‘ta, daha 33 yaşında Yassıada‘da Adnan Menderes ve arkadaşlarını savunan 70 avukattan biriydi. 1961‘den 77‘ye kadar grup başkan vekili, meclis başkanı, parti genel başkanı sıfatlarıyla Meclis’te görev yaptı, darbelerin, muhtıraların, askerin siyasete müdahalesinin orta yerinde kalmış bir sağ siyasetçiydi. Serbest Pazar, Demokratik Sağ kavramlarını Türkiye‘ye taşıyan isimdi o. 27 Mayıs‘tan sonra korkuyla büyümüş bir siyasetin tanığı oldu. Demokrasi tarihine değişim talebiyle imza atmak istemişti, hem milletvekili arkadaşları hem seçmenleri onu yalnız bıraktı ne yazık ki. İhsan Dağı hocanın tabiriyle onu yalnız bırakanlara tokadını atmıştı ‘Yalnız Demokrat’ kalarak. Demokratik Parti ile veda etti. Bir daha siyaset yapmadı.

Yazının başında, Bozbeyli’yi dinlerken bir Anadolu gencinin  hayat serencamının heyacanına tanıklık ettiğimi ifade etmeye çalışmıştım. Babamın vefatı da Bozbeyli’nin aramızdan ayrılışı da yüreğimi yakan, bugün benim için çok uzaklarda kalmış Anadolu’ya çekti götürdü tekrar. Bozbeyli ‘Anamın mavi gözlerini hiç unutamadım’ demişti çocuk yaşta kaybettiği annesi için. Babamın kaderindeki yalnızlığa benzetmiştim bunu. Babam da hastalığa yakalandığının ilk yılında alıp beni yüzünü hiç görmediğimiz, resimlerine tanık olmadığımız; sadece hikayelerini dinlediğimiz anası Ayşe Nine’nin mezarına götürmüştü… Yazısız, kuzey yosunlarının kapladığı bir dağ mermeri vardı annesinin mezar taşı olarak. Şimdi, iki sevdiğim insan da bizi bıraktı belki, ama analarına ve sevdiklerine kavuştu…

İnna lillah ve inna ileyhi raciun… Allah gani gani rahmet eylesin…

*Bu dünya buluşma yeri değil. Gurbet içinde gurbet işte. Babamın ve Ferruh Bozbeyli’nin ardından birer Fatiha okursanız minnettar olurum.

[Fatih Uğur] 30.7.2019 [TR724]

Dile kolay; 30 ülkede 55 takım çalıştırdı [Hasan Cücük]

Dünya futbolunun ‘panzer’ unvanlı ülkesi Almanya, yetiştirdiği oyuncu ve teknik adamlarla bu spor dalına damga vurdu. İngiliz efsane Lineker’in futbol için ’22 kişinin bir topun peşinde koştuğu sonunda Almanların kazandığı oyun’ sözü atasözü gibi oldu. Sayısız oyuncu ve teknik adam yetiştiren Almanları yeşil sahalarda temsil eden öyle bir isim vardı ki, diğerlerinden oldukça farklıydı. Jupp Derwall, Ottmar Hitzfeld, Jupp Heynckes, Jürgen Klopp, Otto Rehhagel, Joachim Löw gibi kupalar kazandırmadı. Ama hiçbir teknik adama nasip olmayan bir başarıya imza attı. Futbolun ‘Evliya Çelebisi’ olup, 30 değişik ülkede takım çalıştırdı. Bu ism şimdilerde 92 yaşında olan Rudolf ‘Rudi’ Gutendorf. Son bir hayalini ise gerçeğe dönüştürmeden teknik adamlığa veda etti.

Alman Rudi Gutendorf’a adeta futbolun Evliya Çelebisi. 92 yaşındaki Gutendorf  bugüne kadar toplam 55 değişik takımı çalıştırarak kırılması imkansız bir rekorun sahibi. ‘Ömrüm oldukça teknik patronluğa devam edeceğim’ diyen Gutendorf, 2003’de son kez yeşil sahalarda takım yönetti. Ölmeden önce en büyük hedefini ise; ‘Filistin’i çalıştırmak’ çalıştırmak olarak açıklayan Gutendorf, bu hayalini gerçeğe dönüştüremedi.

1944-54  arasında SV Rengdorf, Rot – Weiss Koblenz, SG Braubach ve TUS Neuendorf amatör takımları çalıştıran  Rudi Gutendorf, 1954 yılında Alman teknik direktörlerinin ordünayüs profesörü olarak kabul edilen Sepp Herberger’den antrönerlik diploması alarak profesyonel teknk adamlık kariyerine ilk adımını attı. 1955 yılında İsviçre’nin Blue Star Zürih takımını çalıştırarak ilk yurt dışı macerasına start verdi.

Zaman zaman Bundesliga’yada dönen Rudi Gutendorf, ligin köklü kulüplerinden Schalke 04, Stutgart, Fortuna Köln, Hamburg, Duisburg  gibi takımlarının teknik patronluğunu yaptı. Schalke 04 ile Almanya kupası ve Avrupa Kupa Galipleri kupasını kazanarak büyük sükse yapıp, adını futbol dünyasına duyurdu. 1955’de başlayan teknik adamlık kariyeri tam 58 yıl sürdü. Teknik patronluk kariyerinde tam 30 ülkeyi dolaşan Rudi Gutendorf, ‘neden 3. dünya ülkelerini tercih ettiğini’ sorusuna ‘Hayat kalitesi mükemmel. İnsanlar oldukça cana yakın, iklim yaşam için uygun’ cevabını verdi.

Uzun kariyeri boyunca başından ilginç ve sıradışlı olaylarda eksk olmaz. 1999 yılında Ruanda’yı çalıştıran Rudi Gutendorf yıllardır birbirleriyle savaşan Tutsi ve Hutu kabilelerinin futbolun ortak çatısı altında bir araya getirmeyi başarır. Rudi, ‘Yıllardır savaşan kabileyi ortak bir hedefte birleştirmek gözyaşlarımın boşalmasını yol açmıştı’ diye duygularını ifade edecekti.

1973 yılında Şili milli takımını çalıştıran Gutendorf, biranda kendisini General Pinochets’in gerçekleştirdiği askeri darbenin içinde bulur. Canını kurtarmak için havaalanın yolunu tutan Gutendorf ülkeden ayrılan son uçakta yer bularak Şili’yi terk etmeyi başarır. İktidarı devralan General Pinochets ise Gutendorf’u kara listeye alarak ülkeye girişini engeller. Canını zor kurtaran Alman hoca, bir daha Şili istikametine bile bakmaya cesaret edemez.

1982’de yılında yolu Japonya’ya düşen Rudi Gutendorf, bu ülkede teknik adamlık yapan ilk yabancı hoca olarak kayıtlara geçer. 1991 yılında Çin Olimpiyat milli takımını çalıştırarak kariyerinde 50. teknik patronluk görevine başlayan Rudi Gutendorf, Guiness rekor kitabına adına yazdırmayı başarır. Gutendorf, 1997 yılında ise Alman Devlet Madalyasıyla ödüllendirilir. Gutendorf gezdiği ve yaşadıklarını ‘Futbolla Dünya Turu’ adlı kitabında topladı.

Hayatını futbol ve insanların mutluluğuna adayan Gutendorf’un en büyük hayali ise bir gün Filistin’i çalıştırmaktı. ‘Fakirin fakiri’ olarak nitelendirdiği Filistin’i çalıştırmayı en büyük ideal olarak gören Gutendorf, futbolla barışa katkı sağlanmak istediğini ifade ediyordu. Ne yazıkki, bu hayal ve ideali gerçeğe dönüşmedi. İlerleyen yaşı artık yeşil sahalarda takım yönetmeye müsade etmeyince 2003’te 77 yaşında kariyerine son noktayı koydu.

Rudi Gutendorf’un uzun teknik patronluk kariyeri

1946 – 1954 SV Rengdorf, Rot – Weiss Koblenz, SG Braubach , TUS Neuendorf
1955  Blue Star Zürih (İsviçre)
1955 – 60 FC Luzern (İsviçre)
1961  US Monastir (Tunus)
1962 -63 TSV Marl- Hüls (Almanya)
1963-64 Meidericher SV (Almanya)
1965 VfB Stutgart (Almanya)
1966-68 St. Louis (ABD)
1968 Bermuda
1968-70 Schalke 04 (Almanya)
1970-71 Kickers Offenbach (Almanya)
1972 Christal Lima (Peru)
1972 – 73 Şili
1974 1860 Münih (Almanya)
1974  Bolivya
1974 FC Boliviar (Bolivya)
1974 Venezuela
1975 Real Valladolid (İspanya)
1975 -76 Fortuna Köln (Almanya)
1976 Trinidad
1976 Grenada
1976 Antigua
1976 Botswana
1976-77 TB Berlin (Almanya)
1977 Hamburg SV (Almanya)
1978 Avustralya
1980 FİFA Temsilcisi Fiji
1980 Yeni Kaledonien
1981 Fiji Antrenör Hocası
1981 Nepal
1981 Tonga
1981 Tanzanya
1981-82 Daresselam (Tanzanya)
1982 Tanzanya antrenör hocası
1982-84 FC Youmiuri (Japonya)
1984 Herta Berlin (Almanya)
1984 Sao Thoma (Batı Afrika)
1985 Gana
1985 Nepal
1986 Nepal antrenör hocası
1987 Fiji antrenör hocası
1987 Fiji
1988 Çin antrenör hocası
1988 İran Olimpiyat Milli Takımı
1991-92 Çin Olimpiyat Milli takımı
1995 -96 Zimbabve
1997 Mauritius
1998 TuS Koblenz spor direktörü
1999 -2001 Ruanda
2003 Samoa

[Hasan Cücük] 30.7.2019 [TR724]

Deizm/Ateizm neden artıyor? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Deizm bir yaratıcının olduğuna inanmak ve kainatın O’nun tarafından yaratıldığını kabul etmek ama dinlerin gerekliliğine ve varlığına inanmamaktır. Deistler kutsallar üzerinden insanların üzerinde kontrol kuran, statü, gelir elde eden kişilere tepkilidir. Ruhban sınıfını ve din adamlarını hokkabaz, insanların duygularını, inançlarını sömüren kişiler olarak görürler. Deistlere göre Tanrının insanlara kitap, Peygamber göndermesine ve doğruyu bulmak için din adamlarına ihtiyaç yoktur. Deizm her türlü dini inancı, önkabulü ve dogmayı reddeder. Mistik konulara, olağanüstü dini vakalara, keramet, mucize gibi akılla izah edilemeyen konulara tepki gösterirler. İnsanların doğruyu, hakikati bir dine ihtiyaç olmadan aklıyla bulabileceğini savunan felsefi bir yaklaşımdır. Cennet, cehennem, ahiret gibi yaklaşımların insanları özgür düşünmekten ve dünyayı doğru anlamaktan uzaklaştırdığını düşünürler.

Deizmin yaygınlaşmasının kendine göre felsefi sebepleri olsa da en önemli etken uzunca süre Kilisenin ve din adamlarının halkı dinle kandırması, dini konular üzerinden insanları istismar etmesi, korkularla tehditlerle kitleleri gütmeye kalkmasıdır. Din adamlarının veya dini kullananların (siyaset ve ticaret erbabının) dini söylemler üzerinden halkı gerçeklikten koparıp sürüleştirmesidir.

Roma imparatorluğu yıkıldıktan sonra Avrupa Ortaçağ’a girmiş pek çok yeni aktör, güç odağı doğmuştur. Kilise ve ruhban sınıfı Büyük Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden oluşan boşluğu  kendi lehine değerlendirmiş ve hayatın her alanında etkin hale gelmiştir. Cehaletin yaygın, bilgiye ulaşma kanallarının sınırlı ve mistik söylemlerin etkili olduğu bu çağda Kilise ve din adamları adeta çaya çorbaya limon olmuş, her taşın altından çıkmış, her işe bulaşmışlardır. Başka bir ifadeyle kendi çıkarlarını sürdürmek, önemlerini korumak, iktidarlarını perçinlemek için, hiçbir kural kaide tanımadan dini istismar etmiş, sündürmüşlerdir. Teolojik kavramları işlerine geldiği şekilde yorumlamış, dini bilgilerini/yetkilerini istismar etmişlerdir. Muhaliflerini dinle sindirmiş, toplumu dinle korkutmuş, din üzerinden güç ve çıkar devşirmişlerdir. Kendilerinde “Aforoz yetkisi” bulunduğu için avam halk “mazallah dinden çıkarım!”, “Allah’la bağım kopar!”, “cehennemi boylarım!” gibi kaygılarla bu dinbazlara teslim olmuştur.

Zaman geçtikçe, toplum aydınlandıkça Kilisenin/ruhbanların anlattığı hikayeler sorgulandıkça istismarlar, ortaya çıkmış ve insanlar dinden uzaklaşmaya, kiliseden nefret etmeye başlamışlardır. Hristiyanlıkta var olan anlaşılmazı zor, mantıkla izahı mümkün olmayan teslis gibi karmaşık konular da batı toplumlarını dinden uzaklaştırmış. Ama halkı dinden koparan asıl etken Kilisenin ve kiliseyle işbirliği içinde güçlerin, Monarkların yaptığı sınırsız, ölçüsüz din istismarı olmuştur. Bugün kültürel olarak Hristiyan görünse de, batı toplumları ülkelere göre değişen %50-80 oranlarında ateist-inançsız nüfusa sahiptir. Ateistler ne dine ne de tanrıya, yaratıcıya inanmaktadırlar.

Batının her şehrinde tarihi ve anıtsal, devasa kiliseler görürsünüz ama içinde dindarlar bulamazsınız. Başka amaçlar için kullanılan, kütüphane, lokal vb haline getirilen, satılan pek çok kilise binası vardır. Satın alınıp cami yapılmış kiliseler de görürsünüz. “Bizim kilisemizi camiye çevirmişleeer!” diye kimse de tepki göstermez. Hatta pek çok dindar Hristiyan, “içinde ibadet ediliyor” diye buna sevinir. Batıda agnostik denilen, dinin olmasını veya olmamasını, yatarıcıya inanmayı veya inanmamayı önemsemeyen, bunların ispatlanmasının mümkün olmadığını düşünen ve tamamen bireysel hayata, var olan yaşama odaklanan insanlar da çoktur.

Son yıllarda İslam dünyası da dini savunan, din adamı olma iddiasındaki insanlarla veya dinden geçinmeyi hayatlarının ilkesi edinmiş insanlarla sessiz ve derinden bir hesaplaşma yaşıyor. Müslümanlarda güçlü bir yaratıcı inancı olduğu için dini istismara tepki ateizmden ziyade deizme yönelme şeklinde oluyor. Tevhid akidesinin tutarlı olması, İslam’ın varlık-Allah-insan arasındaki ilişkiyi mantıklı ve makul zeminde izah edebilmesi gibi nedenlerle olsa gerek, dinden kaynaklanan yozlaşmaya tepki Allah’ı inkar şeklinde ortaya çıkmıyor. Müslüman toplumlar içinde yetişenler yaratıcı-varlık-insan arasındaki bağı güçlü şekilde kabul ediyor ve bu konuda Hristiyanlar gibi zihi çelişki yaşamıyorlar. Ama öte yandan dini kavramlar, söylemler  kullanılarak yapılan istismarları, düzenbazlıkları, yozlaşmaları bütün çıplaklığıyla görüyorlar. Biraz dünyayı tanıyanlar, mürekkep yalayanlar din kullanılarak kurulan istismar ağlarından nefret ediyor ve dine dair bir şey duymak istemiyor. Din adına konuşanlardan, yazanlardan uzak durmaya çalışıyor. Güya “Şeriatla yönetilen!” İran, Suudi Arabistan, Sudan gibi ülkelerde bu istismarlara şahit olanların travması daha ağır oluyor. Dinin otoriterleşme, suistimalleri meşrulaştırma aracı yapıldığı rejimlerden kurtulanlar ya gerçekten duru bir inanca ulaşıyor veya kendini tamamen dini söylemlerden soyutlayarak deist oluyorlar. Müslümanlarda ateist olma oranı (yukarıda bahsettiğimiz Allah-insan-varlık arasındaki mantıklı izahlar nedeniyle) nispeten düşük. Ama din odaklı yalanlara, zulümlere, istismarlara, sahtekarlıklara muttali olan, biraz okuyan, aydınlanan Müslüman kökenli gençler deist olmayı tercih ediyorlar. “Allah’a inanırım; ama din şeklinde geliştirilen söylemlere, düzenlere inanmam, itibar etmem, peşinden gitmem!” diyorlar. Bir yönüyle dini istismar edenlere deist olarak tepki veriyorlar.

Maalesef Müslüman toplumlarda “dindar” görünen, ama her türlü günahı, haramı, haksızlığı irtikap eden ailelerin çocuklarında deizm hızla artıyor. Çocuklar anne babasının dilindeki sözlerle yaşamındaki çelişkileri yakalıyor ve bunun faturasını dine keserek dinden, ibadetten, İslam’a dair esaslardan uzaklaşıyor. Dinin bir zarf, kandırma aracı olarak kullanıldığını görüyor. Vicdanı gördüklerini onaylamıyor ve kendince bu çelişkiler yumağından deist olarak, yani Allah’a inanıp dinin esaslarını kabul etmeyerek kurtarmaya çalışıyor.

Bütün veriler son yıllarda Türk gençliği arasında da ateizmin ve deizmin hızlı şekilde arttığını gösteriyor. Konda’nın yayınladığı Toplumsal Değişim Raporu’na göre son 10 yılda kendisini ateist olarak tanımlayanlar 3 kat artarken, dindar olduğunu söyleyenlerin oranı %55’ten %51’e geriledi. AKP iktidarının dini sınırsızca istismar etmesi, çok yoğun ve ilkesizce kullanması gençlerde dine ve dini kavramlara, esaslara karşı büyük tepki oluşturdu. BBC’de yayınlanan “Genç Türkler İslamı Reddediyor!” başlıklı makaleye göre deizm özellikle muhafazakar ailelerin çocuklarında ve imam hatip mezunları arasında yükselişte. Kendileriyle mülakat yapılan gençler, din adamlarının itici tavırlarının ve dini istismar eden siyasetçilerin Türkiye’de gençlerin dinden uzaklaşmasına neden olduğunu söylüyor. BBC’nin mülakatında 15 Temmuz öncesi AKP’yi destekleyen ama KHK ile işinden olan bir kamu görevlisinin Allah’a inancını ve İslamla ilişkisini sorgulamaya başladığı da anlatılıyor. Tesettürlü bir hanımın ateist olduğu halde aile çevresinin baskısı nedeniyle bunu açık etmediğinden ve korku nedeniyle hala başörtüsünü çıkarmadığından bahsediyor.

Gençler, özellikle dindar ortamda yetişen gençler çevresinde gördüğü dual yaşamı sorguluyor. Vicdanı ölmemiş, sorgulayan, irdeleyen, araştıran çocuklar dili “Müslüman”, hali her günaha açık kişileri müşahede ettikçe deizme yöneliyor. Camilerde sürekli yapılan ayrıştırıcı propaganda, dinin çok bayağı şekilde siyasete ve ticarete alet edilmesi bu gençlerin din adamlarından, dini kurumlardan soğumasına ve günün sonunda dinden kopmasına neden oluyor. Sırf Cuma hutbelerinin siyasallaşması nedeniyle camiden, hocadan, dinden soğuyan yığınla insan var Türkiye’de.

Ailesinin içinde olduğu din istismarını tasvip etmeyen dindar ailelerin çocukları en iyi ihtimalle seküler olmayı tercih ediyorlar. Öte yandan dünyada Müslümanların içler acısı hali, iç savaşlar, geri kalmışlık, ilkesizlik, söylemlerin aksine asgari etik ve ahlaki değerlerden uzak olma Müslüman gençlerin dinlerini sorgulamasına neden oluyor. Ayrıca siyasal İslamın Müslüman toplumlardaki etkinliği ve uygulamaları, iki yüzlülüğü, pişkinliği ateizmi/deizmi artırıyor. Eğer akıllarındaki sorulara doğru kişilerden doğru cevaplar bulamazlarsa genellikle deizme, bazen ateizme veya sekülerleşmeye yöneliyorlar. Yurt dışında İranlıların dışında dikkate değer Hristiyanlaşan grup görmedim. Zira Hristiyanlık Müslümanlığı bilen, tanıyan insanları tatmin etmiyor. Deist olmayı veya seküler takılmayı izah edilemeyen pek çok noktası olan Hristiyanlığa yönelmekten daha mantıklı buluyorlar.

Türkiye’de gençlerin dinden uzaklaşmasında Diyanet Teşkilatının hiç bir ilke ve saygınlığının kalmamasının, camilerin propaganda merkezleri haline getirilmesinin önemli etken olduğunu düşünüyorum. Cemaatlerin, tarikatların her türlü yolsuzluğa, zulme, adaletsizliğe rağmen AKP siyasetinin payandası olması, İslam’ın, Kur’an’ın temel esaslarına aykırı davranışlar dindar çevrede iki tür genç ortaya çıkarıyor. Gençlerin bir kısmı ailesinin yanında, dini ortamlarda “dindar” görünüp, dini retorikleri kullanırken, kontrolsüz alanlarda her türlü harama, gayrı meşruluğa bulaşıyorlar. İki yüzlü, söylemleriyle eylemleri farklı bir nesil türüyor. Öte yandan dindar çevrelerde yaşanan çelişkiler, tezatlar, mürailikler ilkeli, sorgulayıcı gençlerin vicdanını rahatsız ediyor. Bu çelişkileri, ilkesizlikleri, yalanları gören bazı gençler böylesi bir din anlayışından uzak durmayı tercih ediyor ve dine dair her şeye tavır alıyorlar.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 30.7.2019 [TR724]

AKP faiz lobisini iki kere zengin etti [Semih Ardıç]

Hükûmetin tek gündemi Merkez Bankası’nı yeniden tanzim etmek. Daha doğrusu 2001 krizinin akabinde tesis edilen teşkilatlanmanın yerini Saray’ın talimatlarını harfiyen yerine getirecek bir yapı alıyor.

Haliyle senelerin Merkez Bankası usûl ve esaslarını yıkmak kolay olmuyor. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat takip ettiği yıkım faaliyetinde şantiye şefliği koltuğunda Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak var.

İNGİLİZCE KRİZİ

Murat Uysal’ın teknik kapasitesinin düşüklüğü yetmezmiş gibi bir de lisan krizi çıktı. Üçer aylık fasılalar halinde ilan edilen Enflasyon Raporu’nun 2’ncisi için 31 Temmuz Çarşamba günü toplantı duyurusu yapılmıştı.

Toplantıya Türkiye’de yabancı gazete, ajans ve televizyonlar namına çalışan muhabirler de katılıyor.

Saray’da Merkez Bankası’nın başına getirdikleri Murat Uysal’ın İngilizcesinin toplantıda kâfi gelmeyebileceği konuşuluyor. Başkanın bu şekilde kameraların önüne çıkması halinde işlerin sarpa sarmasından endişe ediliyor.

HA DSİ HA MERKEZ BANKASI

Piyasalarla içli dışlı olması icap eden TCMB’nin başkanı için Enflasyon Raporu toplantısında simultane tercüme yapılırsa bu banka tarihinde bir ilk olur.

Zaten Saray’ın reva gördüğü muamele yüzünden Merkez Bankası ile Devlet Su İşleri’ne (DSİ) arasında pek fark kalmamıştı. Şimdi koskoca devletin para otoritesinin başına getirilen ismin İngilizce seviyesi tartışılıyor. TCMB ne hallere düştü!

Bu yüzden Damat Berat’ın mesaisi bugünlerde 6 Temmuz’da yıktıkları TCMB’nin enkazında geçiyor.

Dolayısıyla merkezi idarenin borç stokunun haziran ayı itibarıyla 1,2 trilyon lirayı geçmesinin ehemmiyeti de yok.

BORÇ ARTIŞI ENDİŞE VERİCİ

Devletin borç stoku 2018 senesi sonu ile mukayese edildiğinde 153 milyar liralık arttı.

2018’in tamamında borç artışı 191 milyar lira seviyesindeydi. Bu sene ilk yarısında neredeyse geçen yılın tamamı kadar borç artışı olmuş.

Rakamların seyri 2019 bittiğinde borç stokunun 300 milyar liraya yaklaşacağına işaret ediyor.

Bütçe rakamlarını tahlil ederken vergi gelirlerinin ilk altı ayda sadece yüzde 4,4 arttığını ve bu oranın enflasyonun dörtte biri kadar olduğunu, reel bir artışı ifade etmediğini belirtmiştim.

Açığı kapatmak için Merkez Bankası’ndan ocakta 38 milyar TL geldi. O yetmeyince şimdi 46 milyar liralık ihtiyat akçesi harcanacak.

HAZİNE’NİN BORCUNUN YARISI DÖVİZ

Yukarıda dikkat çektiğim borç patlamasını vahim kılan bir husus daha var ki o da Hazine’nin ağırlıklı olarak dövizle borçlanmısıdır.

Kendi paramızla borç bulamadığımız gibi dövize ödediğimiz faiz geçen senenin iki katı. Para bulamayınca maliyetli de olsa yabancıya el açmışız.

Yine değişken değil de sabit faizli borçlanma tutarı artıyorsa Merkez Bankası başkanını değiştirmeniz ve faizleri suni olarak indirmeniz hiç işe yaramaz.

Piyasada faiz düşmesine rağmen Hazine, yeni borçları düşen faizden alırken, vadesi gelen eski borçları yüksek faizle ödemek mecburiyetinde kalır.

Hazine borç stokunun yüzde 50’si döviz, yüzde 19’u değişken TL, yüzde 31’i sabit TL tahvillerden teşekkül ediyor.

MİTİNGDE TL, BORÇLANMADA DÖVİZ

Hazine’nin döviz nevinden aldığı borçların son 2012’den beri artmaya devam etmesi Erdoğan’ın miting meydanlarında sarfettiği “Bizim paramızla alışveriş yapalım.” sözlerinin Hazine’de geçerli olmadığını gösteriyor.

Kur arttığında yabancı para ile alınmış borçların maliyeti de artıyor tabii.

Borçlanmanın yüzde 31’ini sabit faizli devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) TL teşkil ediyor. Bu ne demek? Faizler düşse de borcu verenler ihalenin yapıldığı tarihteki sabit faizden tahsil edecek parasını.

Yüzde 21 ile borç veren bir yatırımcı piyasada faizler yüzde 16-17’ye düşerken balı kâr yazmaya başlar. Birileri kâr ediyorsa başkaları da zarar ediyor demektir. Bu çarpık tabloda faiz yükünü sırtlayan vatandaş zarar ediyor.

Dolar yükselirken kazananlar faiz düşerken de kazanıyor. Sıcak para için bundan daha cazip bir piyasa olabilir mi?

AKP geçen sene ağustos ayında dolar şokuyla, bu sene de sabit faiz garantisi verip faizleri indirerek sıcak paracıları iki kere zengin etti.

Son faiz indirimine bir de bu nazarla bakın…

[Semih Ardıç] 30.7.2019 [TR724]

Rejimin hainleri! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Vatandaş ve devlet arasındaki ilişki şüphesiz sadakat denilen etik değeri içerir. Fakat bu genel vatandaş-sadakat-devlet üçgeninin mutlaka sınırlandırılması gerekir. Burada söz konusu edilen vatandaş-devlet ilişkisinde, devletin ne tür özellikleri haiz olduğu, konunun püf noktasıdır çünkü.

İnsan haklarını ayakları altına alan, demokrasinin temeli olan temel hak ve özgürlükleri sistematik ve bilinçli olarak ihlal eden, yargısı yürütmeye bağımlı olan ve artık adalet üretmeyen, kendi yasalarına, hatta anayasasına bile uymayan bir devlete sadık olmalı mıdır? Yoksa aksine böyle bir devlete sadakat sizi suç ortağı mı yapar? Devlete sadakatin koşulları olmamalı mıdır? İçine doğduğunuz toplumun yaşadığı topraklarda egemen olan devletin nasıl bir devlet olduğuna bakılmaksızın ona sadakatle bağlı olmak mıdır doğru olan? Veya bunun tam aksine, o devletle özdeşleşmemeye çabalamak, yapılan yanlış uygulamaları eleştirmek midir doğru tutum? Hangisi sizi vatansever yapar? Hangisi hain?

Mesela 1930’ların ve 1940’ların Nazi Almanya’sında devlete sadık olan Alman vatandaşları mı doğru bir davranış sergilediler, yoksa o devlete karşı eleştirel pozisyon alan ve onun uygulamalarıyla mücadele eden Alman vatandaşları mı? 1940’ların Sovyetler Birliği’nde Stalin’in korkunç takibat politikalarını ve onun dehşet verici sonuçlarını eleştiren, canlarını tehlikeye atan, toplama kamplarına gönderilme bahasına Sovyet devletinin işlediği insanlık suçlarına mesafe alan aydınlar, vatan haini miydiler yoksa vatansever mi?


1942 senesinde Münih Üniversitesi’nde öğrenci olan Beyaz Gül direniş hareketi liderleri Hans Scholl ve kız kardeşi Sophie Scholl ile Profesör Kurt Huber, önce tutuklandılar, sonra da infaz edildiler. Hitler rejimine karşı Alman akademisini uyaran afişleri üniversitenin merdivenlerinden aşağıya fırlatmışlardı. O afişleri üniversitenin ana girişi önündeki havuzlu avluda, zemine yerleştirilen mermer plakalar üzerinde duruyor. Birçok Alman entelektüel, akademisyen, sanatçı, yazar Hitler rejimi altında bir Alman devletine sadık olmayı seçmediler, Beyaz Güller gibi. Bertolt Brecht, Heinrich Mann, Thomas Mann, Oskar Maria Graf gibi Alman binlerce Alman entelektüel,faşist rejimin en etkili muhalifleri oldular. Hitler ve rejimi onları “vatan haini” ilan etti. Oysa savaştan sonra tarih kitapları onların gerçek Alman vatanseverleri ve demokrasi kahramanları olduklarını yazdı. 1933’te NAZİ kitap yakma ayinlerinde yok edilen on binlerce kitabın kopyaları, savaş sonunda demokratik düzene kavuşan Almanya’da üniversite ve halk kütüphanelerine geri döndü.

Sovyet rejimini eleştiren entelektüeller de aynı kaderi paylaştılar; ülkelerini terke zorlandılar. Andrey Sakharov, Yuri Orlov, Yuri Glazov, Aleksandr Solzhenitsyn gibi yüzlerce aydın, sosyal-faşist Sovyetler Birliği’nin insanlık dışı uygulamalarını ve sistematik insan hakları ihlallerini protesto ettiler. Rejim onları “vatana ihanetle” suçladı, ancak onlar özgürlükleri ve insan onurunu savunmayı sürdürdü. İnsanlık onların ülkelerine ihanet etmediğini, aksine ülkelerine en büyük onurla hizmet ettiklerini, halklarının baskıcı bir rejimle lekelenmesinin önüne geçtiklerini gayet iyi biliyor. Nükleer fizikçi Sakharov 1953’te halk kahramanı ilan edildiği rejimin politikalarını eleştirmeye başladıktan sonra “vatana ihanetle” suçlanarak, halk kahramanlığı ile vatana ihanet arasındaki hattın otoriter rejimlerde ne kadar ince bir çizgi olduğunu dünyaya gösterdi. 1975’te Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Solzhenitsyn ise her zaman Sovyet rejiminin uygulamalarını insan hakları temelinde eleştirdi, sonunda Gulag’a, zorunlu çalışma kampına gönderilerek cezalandırıldı. Bedel ödedi. 1970’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. 1994’te Sovyetler’in yıkılmasının ardından ülkesine geri döndü. 1974-1990 arasında “devletsi” olarak hayatına devam etti!

Türkiye’de bugün hain olarak ilan edilen yüz binlerce insan var! Hiç biri aslında devletine ihanet etmedi. Bilakis, devletleri kendi anayasasına ihanet etti! Bugünkü rejim tarafından takibata alınan insanların ortak özelliği, anayasa ve yasalara aykırı olarak, üretilen (fabrikasyon) suçlamalarla susturulmak istenmeleri! Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Mümtaz’er Türköne, Sedat Laçiner, Mehmet Baransu, Ayşenur Parıldak, Hanım Büşra Erdal, Hidayet Karaca, Musa Kart… Yüzlerce yazar, çizer, gazeteci, entelektüel zindanlarda süründürüldü, süründürülüyor. Bazıları içeriden çıksa bile özgürlükleri kısıtlandı, pasaport alamıyorlar. Aile bireyleri de onlarla beraber kolektif cezalandırılmaya tabi tutuluyorlar. Sippenhaft denilen bu kolektif cezalandırma, aslında binlerce yıllık insanlık ortak değeri olan “suçun şahsiliği” ilkesinin uygulanmaması demek. Hitler ve Stalin rejimlerinde de bu uygulama çok can yaktı. Bugün Türkiye devleti aynı faşizan uygulamalarda bulunuyor!

Sadakat, elbette devlet-vatandaş ilişkisinde önemli bir normdur. Ancak kendi anayasal düzenine sadık olmayan bir rejim tarafından tüm özgürlüklerin, hukuk ve adaletin, insan haklarının, ulusal ve uluslararası hukuk değerlerinin sürekli ayaklar altında olduğu bir devlete sadık olmalı mı? Türkiye’de devlet şirazesinden çıkmış, gücü sınırsız, yasamanın ve yargının rejim kontrolünde olduğu ceberut bir otoriter rejime dönüşmüş durumda. Her aydının görevi bu devleti reddetmek olmalıdır! Bugünkü Türkiye rejiminin kontrolü altında olan devlet, 1923’te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti değildir. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde kendi anayasal düzeninden kopuk olan tüm dönemler, büyük facialara yol açtı. Böyle dönemlerde devletle araya mesafe koymak, aydınların boynunun borcudur. Her dönemin aydını, bu tür uygulamalarla imtihan edildi. Maalesef hiçbir dönemde “aydınlar” bu denli faşizmi sindirmedi!

Açıkçası bugünkü rejimce “hain” olarak damgalanmak, bir onurdur. Rejimin dümen suyunda olan sözde aydınların adı, Türkiye tarihinin karanlık sayfalarında yazılacak. Ahmet Altan’lar ve diğerleriyse, kendilerinden önce benzer bedelleri ödemek zorunda kalan Solzhenitsyn, Hesse, Mann, Sakharov gibi yüz akı entelektüeller arasında, insanlığın ve Türkiye tarihinin onurlu sayfaları arasında olacaklar.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.7.2019 [TR724]

Yılanlı kuyu [M.Nedim Hazar]

Merhum Necip Fazıl, “yılanlı kuyudan” dediği günlerini anlatırken gerçek melceyi bulmuş bir hazine avcısı mutluluğuyla sarılır kaleme çoğu zaman. Şöyle haykırır mesela bir yerde; “Sarf edenler! İflas edeceksiniz. Biriktirenler! Kazanacaksınız…”

Zordur zindanda hayatı damla damla tüketmek. Hele ki intikam, kin, nefret uğruna birileri sizi masumiyetinize rağmen eziyet ve zulüm adına kapatıyorsa karanlık kapanlara, çok daha zordur. Sultannuşşuara şöyle betimliyor çifte zulumatı: “Siz karanlığın deposunda, büsbütün karanlıkta kalmanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Buz deposunun içine yağan kar…”

Hatice Şahnaz, Yargıtay’ın kararıyla tahliye edildi. Hamileliğini cezaevinde geçiren ve oradayken doğum yapan iki aylık bir bebek annesi Şahnaz, infazın durdurulması kararı üzerine bundan sonraki dört ay boyunca serbest olacak. Ancak yeniden infazın ertelenmesi yönünde bir karar verilmezse cezaevine dönmesi gerekiyor.

Cezaevlerinde en son açıklanan rakamlara göre Şahnaz’ın kızı Safiye gibi 700’ün üzerinde bebek var. Şahnaz da, tahliye olurken Antalya L Tipi Cezaevindeki koğuşunda 3 çocuğu ve annelerini bırakmanın ağırlığını yaşadığını söylüyor:

“İmtihan büyük ama bir sahibi var. İftira çok büyük ama her şeyi bilen, her şeye gücü yeten Rabbim var. İşte bizler de Rabbime dayanarak bazen gülerek, bazen ağlayarak sabırla, duayla kaybetmeden imtihanın biteceği günleri bekliyoruz. Bebeğimin de diyecekleri varmış. Onun cümleleriyle son vereceğim mektubuma: “Kim içeride ne kadar kalmış bilmiyorum ama ben var oldum olalı içerideyim. Dünyada ağaçlar, ırmaklar var demişlerdi. Ama ben hâlâ hiçbirini görmüş değilim.”

15 Temmuz Darbe Girişimi sebebiyle üç yıldır cezaevinde bulunan üç kadın askeri öğrenci, Nagihan Yavuz, Nimet Ecem Gönüllü, Şuheda Sena Öğütalan’ın hissettikleri de yansıdı basına. Havuz ve hempalarının görmezden geldiği paramparça edilmiş yaşamlardan sadece üçünün iç burkan gerçekliğiydi mektuptan yüzümüze çarpılanlar:

“Bu 3 yılda en çok insan olan yanımız yıpranmıştır. Özlem, yalnızlık, çaresizlik, tüm masumiyetimize rağmen suçlanmışlık, hakarete uğramışlık, toplumdan dışlanmışlık ve hiçbiri yetmezmiş gibi her defasında kendimizi açıklamak zorunda kalmak henüz 24 yaşındaki bizlerde çok büyük yaralara neden olmaktadır. Bizler her şeye rağmen ülkesine faydalı birer vatandaş, üniformalarına sadık birer asker ve ailelerimize layık evlat olabilmek için umudumuzu canlı tutmaya çalışıyoruz, her ne kadar süre uzadıkça zorlaşsa da…”

Bu ülkenin yetiştirdiği en cesur gazetecilerden olan Mehmet Baransu, vaktiyle kapanmaktan kurtardığı bir partinin ve liderinin özel hışmına uğrayan mağdurlardan. Baransu yıllar önce gazeteci Sevgi Akarçeşme’ye zindanı anlatmıştı:

“Demir ve beton yığınları arasında bir yaşam. Bir kibrit kutusu açın, kibrit konulan yer havalandırma, kapalı yer koğuş. Tuvalette banyo yaptırıp, abdest aldıran bir dindar iktidarımız var. Hücreden daha çok içime dokunan bu durum. İhtiyaçlarımızı kantinden alıyoruz. Su buharında yemek ısıtıp, buharda yemek yapıyoruz.”

Başka bir cesur hukuk adamı Gültekin Avcı’nın anlattıklarını okuyunca, insanın nasıl zalimleşebileceğini görmek ürkmekle beraber benzersiz bir iç sızısı kaplıyor yürekleri. Avcı şöyle diyor: “Yatağınızda ya da iç çamaşırınızı değiştirirken bile gözlüyorlar. Pencereye mahremiyet için gazete yapıştırdığınızda derhal yırtıyorlar.”

Bunlar da Can Dündar’ın anlattıkları:

“Kalın beton duvarların ardından bekçi düdükleri işitiliyor; içerde floresanın biteviye ıslığı… Soğuk. Gündüz güneşi bile avluya uğramadan geçiyor; bina öylesine itici… Havalandırmanın ışığı, pencerenin kahverengi parmaklıklarında parçalanıp soluk gölgeler halinde hücremin zeminine vuruyor. Asık suratlı çıplak duvar, sarışın bir kuyu sanki… Duyduğu tüm sesleri büyütüyor: Su, çağlayan gibi çınlıyor; kapı çarpması, gök gürültüsü… Yalnızlık da çoğalıyor o kuyuda, özlem de…”

İçişleri Bakanlığının Mart 2019 tarihinde aktardığı verilere göre, ‘darbe girişiminde rolü olduğu gerekçesiyle’ o günden bu yana yarım milyon kişi gözaltına alındı; 30 bin 821 kişi tutuklandı.

Hükümet aralarında öğretmen, polis, askeri öğrenci, gazeteci, aydın, üst rütbeli asker, yargı mensupları, milletvekili ve siyasetçilerin de olduğu bu büyük toplamın darbe teşebbüsünde doğrudan ya da dolaylı rol aldığını savunuyor; muhalefet ve insan hakları örgütleri ise bu yargılamaların bir cadı avına dönüştüğü görüşünde.

Cadı avının kurbanlarından biri de siyasetçi Gültan Kışanak. Yaklaşık 3 yıldır tutuklu olan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak, “terör örgütüne üye olmak” ve “terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından 14 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Kışanak’ın cezaevinden yolladığı mektup, tarihe zalimlerin yüzüne atılmış en naif tokat olarak geçecek metinlerden biri gibiydi:

“Hücre kapısının yarısından aşağıda, dışarıdan açılabilen bir mazgal vardı. Gardiyanlar istedikleri zaman, mazgalı açıp içeri kolaçan ediyor, yemeği buradan veriyorlardı. Mazgalı açan kişiyi görebilmek için yere çömelmek ya da iyice eğilmek gerekiyordu. Ekmek, gazete, yemek, sayım, havalandırma kapısını açma-kapama derken gardiyanlar günde en az 8-9 kez geliyordu. Okuduğum kitap tam da bu yaşadıklarımı anlatıyordu.

Tecrit uygulamasına itiraz ettiğimde, İnfaz Hakimliği’nden gelen yanıt ise itiraf niteliğindeydi. Tecridi haklı bulan kararda cezaevleri “elem ve keder çekme” yeri olarak tanımlanıyordu. Bu kararı okuyunca koşullar ne olursa olsun moralimi bozmayacağıma dair kendime söz verdim. Tahakkümü, otoriterliği, cinsiyetçiliği, militarizmi sorgulayan, eşit ve özgür bir gelecek için mücadele eden bir kadın olarak “iktidarın gözünün” üzerimde olduğunu biliyordum. Bununla başa çıkacak stratejiler geliştirmeliydim. Cezaevi günlerim bu sorgulamalarla başladı.”

Ve Alparslan Kuytul Hoca. İktidarın dümen suyuna gitmeyen, buna direnen ve zulmü açıkça, yüksek sesle dile getiren birkaç din aliminden biri Kuytul. Bunun bedelini ağır ödetiyor günümüz muktediri din adamına. Kuytul da neredeyse 3 yıldır cezaevinde ve hukuk alenen zulmetmeye devam ediyor. Son olarak hakkındaki iddianame beğenilmediği için yeni bir tane hazırladı iktidarın savcıları. Kuytul aslında bu ülkenin aklı başında her ferdinin artık emin olduğu gerçekleri sıraladığı mektubunda meseleyi çok kısa şekilde özetliyor:

 “Bilindiği üzere AKP Hükümetinin Gülen Camiası ile arası açıldıktan ve 17-25 Aralık 2013 operasyonlarıyla aralarında savaş başladığından itibaren ve özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye’de çok şey değişti. 15 Temmuz bahane edilerek düşünceyi ifade hürriyeti, hükümetin politikalarını ve haksızlıkları eleştirebilme hakkı büyük ölçüde bitirildi ve otoriter bir sistem kuruldu.

AKP’ye biat etmeyen ve zulümleri eleştirenler üzerinde şiddetli bir baskı kuruldu ve çoğu susturuldu. Susmayanlar da benim gibi hapse atıldı. Sivil Toplum Kuruluşlarının birçoğu faaliyetlerini ya durdurdu ya da azalttı. Birçok belediyeye, firmalara ve medya kuruluşlarına kayyum atandı, birçok vakıf ve dernek kapatıldı. Muhalif seslerin birçoğu FETÖ veya PKK üyesi denilerek, bu mümkün olmadığında ise bu örgütlerin propagandasını yapmakla suçlanarak zindanlara dolduruldu. Birçoğu bir, bir buçuk yıl sonra ancak mahkemeye çıkarıldı ve delil sayılmayacak kırıntı bilgilerle uzun süreli hapis cezalarına çarptırıldı. Yarım milyondan fazla insan hakkında işlem yapıldı ve toplumda büyük bir korku meydana getirildi.”

Kuytul’un “Yılanlı Kuyu” hatıraları ise şöyle:

“İlk aylarda avukatımla görüşmemi kısıtlayıp savunma hakkımı ihlal ettiler. Bu hukuksuzluğu mahkemeye verdik ve kazandık, kısıtlama kaldırıldı. Odamda tek başıma olduğum halde birkaç ay televizyon satın almama izin vermediler. Beni dünyadan ve siyasetten koparmak istediler. Bu durumu da mahkemeye taşıyınca televizyona izin vermek zorunda kaldılar. İlk aylarda sohbet hakkımı da vermediler. Sonra sadece bir kişi ile sohbet hakkı verildi. Halbuki müebbet ceza almış olan hükümlüler bile 8-10 kişi sohbet yapmaktadır. Bir kişi ile sohbet de 3-4 ay sürdü ve sonra tümden kaldırıldı. Yaklaşık 1 yıldır sohbet yaptırmıyorlar, ilk aylarda arkadaşlarıma gönderdiğim mektubu sakıncalı mektup kabul edip göndermediler. Mahkemeye başvurduk kazandık ve 4 ay sonra mektubu gönderebildim.”

Ayşenur Parıldak gencecik bir gazeteci. Havuz personelinin aksine, iktidarın güdümüne girmeyi asla kabul etmedi. Buna karşılık ağır bedel ödetiliyor. Taciz, zulüm, tecrit bu gencecik kadına reva görülen zulümlerin en hafifleri. Parıldak’ın cezaevinden yazdığı mektup tarihe düşülen önemli bir not:

“Okumak ve yazmak dışında neredeyse her şey yasaklandığı için (bilgisayar kullanımı dahil) yazılarımı elle kaleme almak durumunda kalıyorum. Ancak biraz Polyannacılıkla bunun aslında kişisel gelişimimin bir parçası olduğunu söylüyorum kendi kendime. Kağıt kalemle hemhal olmanın hazzını yaşıyorum. Plastik sanatlara da ilgim büyük ancak cezaevi bünyesindeki hiçbir atölye çalışmasına katılamıyorum. Mahkemeye başvurdum, hakkımda verilmiş bir atölye kararı olmasına rağmen değişen bir şey olmadı. İtiraz dilekçelerim de infaz hakimliği tarafından “yazınız okunaklı” değil denilerek iade ediliyor. Meyve sularını kaynatarak boya imal etme girişimlerim de boyaları karıncalar basana kadar gayet iyi gidiyordu. Cezaevindeki sanat hayatıma böylece noktayı koydum..”

İnsanlık dışı bir şekilde hücrede tutulan Ayşegül’e yapılanlar zalimin ne kadar aşağılaşabileceğinin de göstergesi adeta:

“Üç yıldır niçin hücrede olduğuma ilişkin hiçbir dilekçem yanıtlanmadı. Şifahi talimat deniyor sorduğumda. Mahkemenin verdiği tahliye kararına rağmen cezaevinden çıkarılmamam ve gece tekrar tutuklanmam… Bunları yaşamışken atölyeye çıkarılmayışıma şaşırmıyorum. Bir sabah uyanıyorsunuz odanızı aramaya gelenler herhangi bir eşyanıza el koyabiliyor. Radyo yasaklandı denilerek yeni radyolar satılıyor, birkaç ay sonra onlar da toplanıp yerine yenileri satışa çıkıyor. [El konulan] bazen kapüşonlu, siyah renkte ya da yazılı tişört olabiliyor. Yarın neyin yasaklanacağını kimse bilmiyor.

Cezaevinin fiziki koşullarından kaynaklanan yoksunluklar yaşıyorum. Betonun ve demirin vücutta yarattığı negatif enerjiyi atma imkanı yok. Sürekli açık kalan lambalarla birlikte sıkışan enerji çeşitli fiziksel ve ruhsal hastalıklara davetiye çıkarabiliyor. Plastik kaplara mecbur olmak, organik beslenememek, vejetaryen – vegan tutuklulara diyet yapıyormuş muamelesi yapılması, değişmesi gereken bakış açılarını işaret ediyor.”

Kuyu ve yalnızlık…

Büyük imtihan. Zalim, insanın bu en önemli zaafını kullanmak ister her zaman. Yalnızlaştırmak en gaddar cezalandırma yöntemlerinden biridir. Necip Fazıl anlatıyor: “Allah’ım; bana tahammül ver yalnızlığa! Bir şeyler, müthiş bir şeyler oluyor gibiyim. İkiye bölünüp kendi kendimi boğmak, kendi kendimi yutmak gibi hisler içindeyim. Allah’ım; bana tahammül ver yalnızlığa! Dudağımda derin ve kâmil bir tebessüm, emrettiğin çileyi doldurayım. Fakat yıkılmayayım.”

7 ya da 12 yıl kimsenin arayıp sormadığı zindanda kaldığı rivayet edilir Yusuf (as)’ın. Yine rivayet edilir ki, Allah’ın peygamberi bir gün kendisini ziyaret eden meleğe (Hz. Cebrail) şöyle sorar: “Benden razı mı?” Olumlu cevap alınca şöyle der: “Burada haksız yere tutulmam, cehennemde zakkum yemekten, irin içmekten, ateşten elbiseler giymekten ve katran gömleklere bürünmekten daha yeğdir.”

Eflatun, mağara alegorisinde hakiki manzarayı görebilmek için, insanın içindeki zindandan gerçek ışığa kavuşması gerektiğini söyler. Dolayısıyla dünyevi olan kısıtlamalar, zulümler bir noktadan sonra anlamsızlaşır zindan sakinleri için. Sadece zalime karşı bir acıma hissi kalır bakiye olarak.

Öyledir çünkü, başta bu tür zulümleri yapanlar olmak üzere, bu ülkede yaşayan herkes çok iyi biliyor ki, bugün zindanlarda çürütülmeye çalışılan bu insanlar şayet arzu etselerdi tam tersi bir hayat yaşıyor olabilirdi.

Birazcık da olsa teselli mahiyetinde yine merhum Kısakürek’in beliğ ifadesiyle noktalayalım:

“Allah, Gafur ve Rahim. Ne sıkılıyorsun?”

[M.Nedim Hazar] 30.7.2019 [TR724]