Gazeteci Öztaş’ın cezaevi günlükleri: Ambulansta ellerim kelepçeliydi

'Lavaboda ellerimi saçlarıma götürdüm avuçlarım saçlarımla doldu. Sonra saçlarımın dolu olduğu lavaboyu temizledim. Ellerimle saçlarımı tekrar taradım, dökülmeye devam ediyor. Rahat etmedi içim ve saçlarımı yıkadım bu sefer. Maalesef dökülme devam ediyor. İşte o zaman kanser olduğumu kabullendim.'

KRONOS 30 Eylül 2020 KRONOS ÖZEL

Gazeteci Mevlüt Öztaş cezaevine girdikten sonra yaşadıklarını gün gün kaydetti. Yaşadığı hukuksuzlukları bir gazeteci dikkatiyle not etti.


Mevlüt Öztaş, günlüklerinin son bölümünde kanser tedavisi sürecinde yaşadıklarını anlatıyor. “Hem mahpusum hem hastayım hem de ailemden ayrıyım,” diyen Öztaş’ın başından geçenler, maruz kaldığı sistemli işkencenin tanığı.

6 NİSAN 2020 – Çok halsizdim. Tekerlekli sandalye ile doktora gittim. Doktor ambulans çağırdı. Fakat cezaevi yönetimi, beni hastaneye ambulansla değil cezaevi aracı ile gönderdi.

Durumun ciddiyetinden dolayı beni Ankara Şehir Hastanesi’ne sevk ettiler. Ambulansta ellerim sedyeye kelepçeli olarak seyahat ediyorum. Şehir Hastanesi’ne gelince burada mahkûm koğuşu olmadığı için beni almadılar. Birkaç saat mücadele edildi fakat kabul etmediler. Buradan, ellerim kelepçeli olarak iki asker eşliğinde Dışkapı Yıldırım Beyazıt Hastanesi’ne gittik.

İyice halsizleştim ve oturduğum tekerlekli sandalyede bayılmışım. Sedyede tahliller yapılmaya başlandı. Konuşulanları az da olsa duyabiliyorum fakat sorulan sorulara cevap veremiyorum. Dışkapı mahkûm koğuşuna geldik ve burada biraz ayıldım. Burada da önce evrak eksik olduğu için kabul etmediler. Doktorlardan sevk evrakları geldikten sonra hastaneye yatırdılar.

Hava bana çok soğuk geliyor, çok üşüyorum. Bir battaniye daha rica ettim. Getirilen yemekleri de zor yiyebiliyorum.


Mevlüt Öztaş, oynamaya doyamadığı Ali Yekta’sıyla…

‘ALİ YEKTAM’LA DOYA DOYA OYNAYAMADIM’

24 NİSAN 2020 – Çocuklarımla, özellikle Ali Yektam’la doya doya oynayamadım. O, 18 aylıkken bir eşkıyaymışım gibi tutukladılar beni. Doya doya sarılıp koklayamadım. Baba oğula, oğul babaya hasret 47 ay eziyet ettiler bize.

25 NİSAN 2020 – Onkoloji servisinde iki ünite kan verdiler.

  
‘HAYATIM BİR FİLM ŞERİDİ GİBİ GEÇİYOR GÖZLERİMİN ÖNÜNDEN’

27 NİSAN 2020 – İlk kemoterapi tedavim bugün saat 16’da başladı ve 22’de sona erdi. En az dört kür uygulanacak. Sonuca göre gerekirse iki kür daha uygulanacak. Dört kür alırsam 96 gün, altı kür alırsam 144 gün daha Ankara’da hastanede kalacağım anlamına geliyor bu.

Allahım! Hem mahpusum hem hastayım hem de ailemden ayrıyım.

Hastalığım sebebi ile mi bilmiyorum ama çok duygusallaştım. Şu an ailem ve hayatım hapishane duvarına yansıtılmış bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden.

28 NİSAN 2020 – Kemoterapinin 1. kürünün 2. seansını aldım.

29 NİSAN 2020 – Kemoterapinin 1. kürünün 3. seansını aldım. 21 gün sonra ikinci kür başlayacak.

30 NİSAN 2020 – Sağlık kuruluna çıkardılar. Hipertansiyon, böbrek yetmezliği ve pankreas kanserim sebebiyle cezaevinde kalıp kalamayacağımı değerlendirecekler.

6 MAYIS 2020 – Karaciğerimde 14 mm çapında bir ur olduğunu öğrendim.

8 MAYIS 2020 – Kan ve idrar tahlili, tansiyon ve nabız ölçümleri yapıldı. Akciğer röntgen filmim çekildi. Ateşim ise 37.8. Hastanedekiler durumumdan dolayı paniklediler, duruma müdahale ettiler.


‘KIZLARIMIN GAYRETİYLE HASTANEDE TEDAVİ GÖRÜYORUM’

9 MAYIS 2020 – Kemoterapi üçüncü seanstan sonra her gün kan almaya başladılar. Doktorlar kollarımdan her gün iğne vurmaya başladı. Kızlarıma teşekkür ediyorum. Onların gayret ve duası ile hastanede tedavi görüyorum. Yoksa beni bu durumda tekrar cezaevine göndereceklerdi. Allah onlardan razı olsun.

‘SAÇLARIM DÖKÜLMEYE BAŞLADI’

10 MAYIS 2020 – Bugün saçlarım dökülmeye başladı. Lavaboda ellerimi saçlarıma götürdüm avuçlarım saçlarımla doldu. Sonra saçlarımın dolu olduğu lavaboyu temizledim. Ellerimle saçlarımı tekrar taradım, dökülmeye devam ediyor. Rahat etmedi içim ve saçlarımı yıkadım bu sefer. Maalesef dökülme devam ediyor. İşte o zaman kanser olduğumu kabullendim. Şimdiye kadar kendimi kanser değilmişim gibi hissetmeye çalıştım. Halbuki iki haftadır her gün bir tüp kan alıyorlar, sağ ve sol omuzlarımdan iğne vuruyorlar, serum takıyorlardı. Bunlar olurken dahi kanser olduğumu hissetmemiştim. Ama bir kıl her şeyi değiştirdi.

İnanılacak gibi değil ama tam 34 yıl önce apandisit ameliyatı olduğumda sağ ve sol kalçamdan 9 gün boyunca ağrı kesici iğne yapmışlardı. İğne yerlerimin acısını hissediyorum nedense. Ağrılar sebebiyle gece uyuyamadım.

“Zalim sanır ki bize zulmediyor. Hayır. Bize olan o zulüm durmaz geçer, fakat onun boynunda ebedi kalır.” (Sadi Şirazi)


Mevlüt Öztaş eşi Gülten Öztaş ile…

‘DÜN EVLİLİK YILDÖNÜMÜMÜZDÜ’

17 MAYIS 2020 – Dün evlilik yıldönümümüzdü. Dört yıldır eşimden ve çocuklarımdan ayrıyım. Bu ayrı kaldığım her bir yılın, her bir ayın, her bir haftanın, her bir günün, her bir saatin, her bir dakikanın, her saniyenin, her bir salisenin adedi kadar bizi bu duruma düşüren zalimleri, zalim yandaşlarını Allah kahretsin. Bize iftira atıp, ‘terörist’ diye sevdiklerimizden ayıranlar gün yüzü görmesinler.

20 MAYIS 2020 – Bugün kemoterapinin 2. kürünün 1. seansı verildi. İki ünite de sarı serum takıldı.

22 MAYIS 2020 – Kemoterapinin 2. kür 3. seansı bitti. Duş yaptım. Saçım, sakalım ve vücudumdaki kıllar suyla beraber beni terk ediyor. Doktor beş gün devam edecek bir tedavi uyguluyor. Bugün ikinci gün. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Yataktan sadece ibadet ve yemek için kalkabiliyorum.


Mevlüt Öztaş çok bağlı olduğu çocuklarıyla

‘DÖRT BAYRAMDIR ÇOCUKLARIMA HEDİYE ALAMADIM’

Bugün Ramazan bayramı ve ben dördüncü Ramazan Bayramı’nı da ailemden uzakta ve yalnız geçiriyorum. Bir ben ve dört duvar. Konuşabileceğim kimse yok. Sadece tahlil ve kontrol için gelen sağlık ekipleri ve yemeği getiren gardiyanlar… Rahmetli babam her bayramda aile fertlerine bayramlık elbise alırdı. Ben evlatlarıma kaç bayramdır hiçbir şey alamadım. Bundan dolayı hepinizden özür diliyorum.


Mevlüt Öztaş ailesinden sonra en çok mesleğine bağlanmıştı. Hep bir gazeteci gibi yaşadı.

‘BİR MELEMEN OLSA, YANINDA DA ÇAY!’

27 MAYIS 2020 – Bugün hastanedeki 59. günüm. İki gündür hayalen melemen yapıyorum. Yanında bir de çay olsa. Cezaevinde yaptığım melemeni özledim. Evimde melemen yapacağım günleri hayal ediyorum. Bir de sucuklu yumurta. Bunları düşününce iyice acıktım…

31 MAYIS 2020 – Hastanedeki mahkûm koğuşundan taburcu oldum ve Sincan L3 Tipi Kapalı Cezaevi’ne getirildim. A3 koğuşuna konuldum. Koğuş üç kişilik fakat korona sebebiyle yalnız kalıyorum.

[Mevlüt Öztaş’ın defterindeki son cümle:]

Hayat tekrarı olmayan bir süreçtir ve ‘keşke’ler hiçbir şeyi geri getirmez.

30.9.2020 [Kronos.News]

Mahkeme anneye ev hapsi kararı verdi: Azra bebek artık özgür!

9 Temmuz’da tutuklanarak 1,5 yaşındaki kızı Azra ile birlikte cezaevine konulan sınıf öğretmeni Leyla Kaya tahliye oldu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Sınıf öğretmeni Leyla Kaya, Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltına alındı. 1,5 yaşındaki Azra bebek de üç ay önce annesiyle birlikte Bursa Yenişehir Cezaevine gönderildi. Leyla Kaya, 2013-2014 yılları arasında Bilecik Bozüyük’te özel bir yurtta çalıştığı, Bank Asya’da hesabı olduğu, Bylock kullandığı gerekçesiyle ve tanık ifadelerine dayanılarak tutuklandı.

Bursa Sulh Ceza Hakimi Mehmet Fatih Çamkesen’in verdiği kararla tutuklanan Leyla Kaya, bugün görülen duruşmadan sonra 6 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılıp ev hapsi kararıyla serbest bırakıldı. Kaya ve Azra bebek 3 ay sonra özgürlüklerine kavuştu.

Kasım 2019’da açıklanan resmi rakamlara göre Türkiye cezaevlerinde 780 bebek anneleriyle birlikte hapiste yaşıyor.


30.9.2020 [Bold Medya]

Söz kesmeler, hakaretler havada uçuştu | Adem Yavuz Arslan anlatıyor

ABD Başkanı Donald Trump ile Demokrat Aday Joe Biden arasındaki ilk (debate) canlı televizyon tartışması gergin geçti. Trump ve Biden, birbirlerinin sözünü kesti, hakaretler adeta havada uçuştu.

Trump, tartışma boyunca Joe Biden’ın konuşması sırasında arya girdi, aynı anda konuştu.

Biden ise Trump’a “yalancı” ‘ırkçı”, “Putin’in finosu”, “palyaço”, “Amerika’nın en kötü başkanı”, “Kapat çeneni!” gibi hakaretlerle cevap verdi.

Tr724 yazarı ve ABD Temsilcisi Adem Yavuz Arslan ilk canlı yayın tartışmasını değerlendirdi.


30.9.2020 [TR724]

Kovid-19 test kitlerinin tek yetkili firması, hac ve umre organizatörü çıktı!

Türkiye’ye koronavirüs test kitinin satışı konusunda tek yetkili olan Yeni Berke Medikal şirketinin adresinde hac ve umre turları düzenleyen bir şirket çıktı. 4 ay önce, Temmuz 2020’de medikal sektörüne giren Yeni Berke Medikal’in Genel Müdürü Haydar Özkök, üretici firma ‘Bioeksen batmasın’ diye hac turizmi yaparken, medikal sektörüne girdiklerini belirtti. Özkök, “Bir yangın var. Söndürülmesi gerekiyor, onun için devletimizin yanındayız.” dedi.

Konuyu TBMM gündemine getiren CHP Ordu Milletvekili Mustafa Adıgüzel, firmanın hiçbir medikal tecrübesinin olmadığını belirterek, “Sağlık Bakanlığı’nda yıllarca varlığını bildiğimiz bir cemaatin umre ve hac organizasyonunu yaptığını biliyoruz.” diye konuştu.

ANKA’nın haberine göre, koronavirüs salgının ardından Türkiye, yerli test kiti üretimi için çalışmalara başladı. Bioeksen adlı şirket kit üretimi için yetkilendirildi. Daha sonra kit piyasasına RTA ve Gensutek firmaları da girdi ve Devlet Malzeme Ofisi’nin (DMO) açtığı ihaleler üzerinden kit tedarikini yapmaya başladı. Bu firmalardan her ay toplam 3 milyon 200 bin kit alınıyor. Kitler 190’a yakın merkeze gönderiliyor.

Bioeksen firmasının ürettiği kitler ise piyasaya, Sağlık Bakanlığı tarafından yetkilendirilen Yeni Berke Medikal adlı şirket tarafından sürülmeye başladı. Yeni Berke şirketinin merrkezi, Ankara’da Atatürk Bulvarı No:117/12 adresinde Anadolu Umre Grubu ve Berke Turizm bulunuyor. ANKA muhabirleri Yeni Berke Medikal’in bu adresine gitti. Adreste ne medikal şirketinin tabelası, ne de soğuk taşıma zinciri vardı. Atatürk Bulvarı üzerindeki binanın 3’üncü katındaki şirketin kapısında ise ‘Anadolu Umre Grubu’nun tabelası bulunuyor. Burada hac ve umreye gitmek isteyenlerin kaydı yapılıyor.

TEST SATIŞI İÇİN TEK YETKİLİ FİRMA

Yeni Berke Medikal’in internet sitesinde testlerin satışı için “tek yetkili” firma olduğunu belirtiyor. Sitede ayrıca AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Her alanda yerli ve milli imkanları en üst seviyeye çıkarmakta kararlıyız.” ifadesi bulunuyor.

‘ALDIĞIMIZ FİYATA PİYASAYA SÜRÜYORUZ’

Yaklaşık 2 ay önce Bioeksen ile pazarlama üzerine anlaşma yaptıklarını aktaran Yeni Berke Medikal Genel Müdürü Haydar Özkök, hac turizmi yapan firmayken neden medikal işine girdiklerinin ANKA’ya açıkladı.

Odasında örnek olarak bir kutu test bulunduran Özkök, Bioeksen’in üzerinden pazarlama yükünü aldıklarını belirtti. Özkök, testlerin tanesini 1,65 dolara Bioeksen’den aldıklarını belirterek, testleri aldıkları fiyata piyasaya sürdüklerini söyledi. Özkök, testlerin yanında tanesi 15 cent olan taşıma tüplerinden kâr ettiklerini ekledi: “Aldığımız fiyata piyasaya sürüyoruz. Örneğin 2 milyon test istiyorsa, bizden de 1 milyon bu tüpten alıyor.”

“Devlet büyüklerini de hacca götürdükleri” bilgisini paylaşan Özkök, Bioeksen’in batmaması için hac işleri yaparken medikal işine girdiklerini belirterek, “Burada bir yangın var. Yangını söndürecek firma o. Karınca kararınca bir şey yapmak lazım. Eğer Yeni Berke olmasaydı, Bioeksen batmıştı.” dedi.

Test kiti üreten Bioeksen firmasının batırılmak istendiğini öne süren Özkök, hac ve umre turizmi ile uğraşırken sektöre neden girdiklerini şöyle anlattı:

“Biz olmasak Bioeksen belki Türkiye’yi terk edecekti. Firma batarken biz bu firmaya destek çıktık. Bioeksen vaatlerini yerine getirememeye başlamıştı. Biz de sahadayız. Hem bürokrasi olarak da kulağımıza geliyordu. Bioeksen, Ankara’ya gelmişti, aradık. ‘Durum nedir?’ dedik. ‘Batıyorum’ dedi. Ne kadara ihtiyacı olduğu sorduk. 70 milyon liraya kadar destek sunduk. Sonra firma ayağa kalktı. Daha sonra Bioeksen’e devletten ödeme geldi. 200 milyon lira devletten alacağı olan firma 102 milyon lirasını devlete bağış yaptı, geri kalan 98 milyon lirasın hesabına aldı. Şimdi bize borcunu taksit taksit ödüyor. Üstüne bir kuruş da koymak yok. Faizdir, nedir de yok. ”

“FDA ONAYI 15 GÜN ÖNCE ALINDI”

Bioeksen’in ürettiği test kitleri için ABD’ye Sağlık Bakanlığı’na bağlı FDA (Food and Drug Administration) onayının 15 gün önce alındığını belirten Özkök, test kitlerinin 5 gün dayanabildiğini ve soğuk zincire ihtiyaç olmadığını ifade ederek, testlerin bozulmaması için soğuk depolarını ihtiyaç olmadığını ileri sürdü: “Zaten ürün üretildiği gibi gidiyor. 200 bin üretildiyse, hemen paketlenip gönderiliyor.”

PETROLDEN AVCILIĞA, MADENDEN MEDİKALE…

ANKA’nın aktardığına göre, Yeni Berke Turizm Taşımacılık Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi ise 24 Eylül 2013 tarihinde Antep’te kuruldu. Şirketin ortakları İhsak Aydos ve Semih Yazgan’dı. İki ismin adresi Ankara Keçiören olmasına rağmen Antep’te şirketi kurmayı tercih etmişlerdi. 23 Aralık 2014 tarihinde şirket Ankara’ya taşındı. Şirket Ankara’da da adres değiştirdi ve Atatürk Bulvarı No:117/12 adresine taşındı. Bu süreçte şirket el değiştirdi. Şirket en son 5 Ağustos 2019 tarihinde Haydar Özkük’e geçti. Yeni Berke, 17 Temmuz 2020 tarihinde medikal işine girdi. Şirketin adı Yeni Berke Turizm Taşımacılık Petrol Av Malzemeleri Medikal Gıda İnşaat Enerji Madencilik Dış Ticaret İthalat İhracat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi oldu. Şirket turizm ve taşımacılık işine petrol, av malzemeleri, medikal, gıda, inşaat, enerji, madenciliği de ekletti. Ayrıca ithalat ve ihracat yapacağını beyan ederek ticaret siciline işletti.

Şirket medikal, hastane, klinik, poliklinik, laboratuvar, doktor muayeneleri ile sağlık kuruluşlarının ihtiyaçları olan tıbbi cihaz ve yedek parçaları, laboratuvar malzemeleri, röntgen alet ve malzemelerinin yanı sıra birçok medikal ürünün alım-satımını yapmaya yetkili kılındı.

“ÜTS’YE GİRİŞ YAPILSAYDI POZİTİF SAYISI NET BİLİNECEKTİ”

Mevzuata göre Bioeksen’in sattığı bu test kitlerinin Ürün Takip Sistemi’ne (ÜTS) girişi yapılarak satılması ve onu satın alan Yeni Berke Medikal’in de son alıcıya öyle ulaştırması gerekiyordu. Konuya ilişkin ANKA’ya bilgi veren kaynaklar, satış sırasında ÜTS’ye giriş yapılmış olsaydı, Türkiye’de ne kadar test yapıldığının ve bu testlerin kaçının pozitif olduğunun ortaya çıkacağını söylüyor. Ancak mevcut sistemde hastaneler, test merkezleri Devlet Malzeme Ofisi’ne (DMO) talepte bulunuyor, DMO üretici firmalara sayıyı bildiriyor. Firmalar bildirilen sayı kadar DMO’nun istediği kadar kiti tedarik ediyor.

“SAĞLIK BAKANLIĞI’NDA BİR CEMAATİN HAC ORGANİZASYONUNU YAPAN FİRMA”

CHP Ordu Milletvekili Mustafa Adıgüzel de konuyu Meclis gündemine taşıdı. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren Adıgüzel, ANKA’ya açıklama yaptı. Adıgüzel, firmanın hiçbir medikal tecrübesinin olmadığını vurgulayarak, “Sağlık Bakanlığı’nda yıllarca varlığını bildiğimiz bir cemaatin umre ve hac organizasyonunu yaptığını biliyoruz” dedi. Firmanın Bakan Koca ile bağlantısı olduğunu ileri süren Adıgüzel, “Sağlık Bakanı bu işin göbeğindedir” iddiasında bulundu.

Adıgüzel, Bakan Koca’ya “Üretici firmalardan kitleri doğrudan mı alıyorsunuz, yoksa aracı kurumdan mı alıyorsunuz? Aracı kurumun ruhsatı var mı, medikal tecrübesi var mı? Aradaki rant kimlere gidiyor?” diye sordu.

30.9.2020 [TR724]

Toplu taşıma ve konaklama tesislerinde HES kodu zorunluluğu getirildi

İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre; şehir içi toplu ulaşım araçlarında, kişiselleştirilmiş akıllı seyahat kartı kullanılan şehirler ile ülke genelindeki kamu, özel tüm konaklama tesislerine kabullerde HES kodu zorunluluğu getirildi. Kovid-­19 tanılı ya da temaslısı olanların varsa kişiselleştirilmiş seyahat kartları, izolasyon süresi boyunca otomatik olarak askıya alınacak.

81 İL VALİLİĞİNE GENELGE GÖNDERİLDİ

İçişleri Bakanlığı 81 İl Valiliğine “Şehir içi toplu ulaşımda HES kodu sorgulama” ve “Konaklama tesislerinde HES kodu zorunluluğu” konulu iki ayrı genelge gönderdi. Valiliklere gönderilen genelgelerde, koronavirüs salgınıyla mücadelede hastalık tanısı konulmuş ya da temaslı durumdaki kişilerin toplumdan izole edilmesi üzerinde durulması gereken önemli hususlardan biri olduğu vurgulandı.

Bu doğrultuda bulaşma riskinin azaltılması ve hastalık tanısı konulan kişiler ile temaslı durumundaki kişilerin tespit edilerek izolasyona tabi tutulmalarını temin edilmesi amacıyla Sağlık Bakanlığınca “Hayat Eve Sığar (HES)” uygulaması geliştirildiği anımsatıldı.

Şehirlerarası yolcu taşımacılığı amaçlı her türlü toplu ulaşım aracıyla (uçak, tren, otobüs vb.) yapılacak seyahatlerde gerek biletleme gerekse araca alınma sırasında HES kodu sorgulaması yapıldığı, herhangi bir riski bulunmayanların (tanılı veya temaslı durumda olmayan) seyahat edebilmeleri mümkün olduğu belirtildi.

Benzer şekilde şehir içi toplu ulaşım araçlarıyla yapılan yolcu taşımacılığında da HES koduna göre kişilerin takibinin sağlanması önem arz ettiğine dikkat çekilerek genelgede alınan tedbirler şu şekilde sıralandı:

* Başta belediyeler olmak üzere ilgili diğer kurum/kuruluşlar tarafından yürütülen her türlü şehir içi toplu ulaşım aracıyla (otobüs, metro, metrobüs vb.) yapılan seyahatlerde kullanılmak üzere kişiye özel hale getirilmiş elektronik/akıllı seyahat kart sistemleri ile Sağlık Bakanlığı Hayat Eve Sığar (HES) uygulaması arasında gerekli entegrasyonlar sağlanacak.

* Şehir içi toplu ulaşım faaliyetleri için kullanılan ulaşım kartlarını henüz kişiselleştirmemiş durumda olan başta büyükşehir belediyeleri olmak üzere yerel yönetim birimleri ve ilgili diğer kurum ve kuruluşlarınca, halihazırda kullanılmakta olan elektronik/akıllı seyahat kart sistemlerinin kişiselleştirilmesi amacıyla gerekli çalışmalara biran evvel başlanılacak.

* Kovid­-19 hastalığı tanısı konulan ya da temaslısı durumunda olan vatandaşlara ait varsa kişiselleştirilmiş seyahat kartlarının izolasyon süresi boyunca otomatik olarak askıya alınacak.

* Kovid­-19 tanılı ya da temaslısı olması nedeniyle izolasyonda olması gerektiği kendisine bildirilmesine rağmen şehir içi toplu ulaşım araçlarını kullandığı tespit edilen kişilerin bilgilerinin, gerekli idari yaptırımların uygulanması ve gerekiyorsa suç duyurusunda bulunulması için İçişleri Bakanlığı aracılığıyla (e­İçişleri sistemi üzerinden elektronik olarak) ilgili Valilik/Kaymakamlıkla paylaşılacak.

30.9.2020 [TR724]

Pompeo’dan Müslüman liderlere: Doğu Türkistan için sesinizi yükseltin

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Müslüman liderlere çağrıda bulunarak Doğu Türkistan ve Çin’de baskı altındaki Müslümanlarla ilgili seslerini yükseltmelerini istedi.

İtalya’yı ziyaret eden Pompeo, ABD’nin Roma Büyükelçiliği’de dini özgürlüklerle ilgili düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşmada, “Müslüman liderlerin, etnik Kazak ve Kırgızlar da dahil olmak üzere Uygurlar ve Çin’de baskı altındaki diğer Müslümanlar için seslerini yükseltmelerini umuyorum. Bu benim coşkulu ümidim ve beklentim.” dedi.

“Yahudi liderler de Yemen’de sayıları azalan Yahudi cemaati için ayağa kalkmalı.” ifadesini kullanan Pompeo, “Hristiyan liderlerin Kuzey Kore ve Irak’taki kardeşleri adına seslerini yükseltmek gibi bir yükümlülüğü var.” şeklinde konuştu.

“Vatikan, Pekin’le anlaşmasını sona erdirmeli”

Euronews’in aktardığına göre, Vatikan’dan Çin’deki dini özgürlüklere yönelik ihlallerin kınaması konusunda Washington’la aynı safta yer almasını isteyen ABD’li bakan, “Tüm inanç temsilcilerini, Aziz Bernhard Lichtenberg’in yaptığı gibi, kendi toplumlarına ve diğer inanç grubu mensuplarına uygulanan dini zulümlerle yüzleşme cesaretini bulmaya çağırıyorum. Bugün dini özgürlükleri konuşmak için buradayız, özgürlüğün geleceği bu ahlaki tanıklık eylemlerine bağlıdır.” değerlendirmesinde bulundu.

Ayrıca Bakan Pompeo, Papa Francis’ten Çin’le 2018’de yapılan piskoposların atanması anlaşmasını sonlandırmasını istedi.

Almanya Başbakanı Merkel: Çin’deki azınlıklar kötü ve zalimce muamele görüyor
Çin’deki Müslüman azınlığa uygulanan baskılarla ilgili Pekin’e yönelik bir tepki de Almanya Başbakanı Angela Merkel’den geldi.

Çin’i ülkedeki azınlıklara karşı “kötü ve zalimce muamelede bulunmakla” suçlayan Merkel, ayrıca Hong Kong’daki muhalefete yönelik baskılara ilişkin derin endişe duyduklarını da dile getirdi.

Federal Meclis’te açıklamalarda bulunan Merkel, hak ihlalleri meselesini Avrupa Birliği zirvesinin gündemine taşıyacaklarını aktardı. Almanya halihazırda AB dönem başkanlığını yürütüyor.

Zirvede farklı görüşlerin olabileceğini kaydeden Merkel, “Hong Kong’da yaşananlara dikkati çekiyor ve gelişmelerle ilgili derin endişelerimizi dile getiriyoruz. Tek ülke, iki sistem uygulaması olsa da tekrar tekrar baltalanıyor. Ayrıca Çin’deki azınlıkların haklarının kötü ve zalimce muamele görmesini de AB liderler zirvesinin gündemine getireceğiz.” şeklinde konuştu.

30.9.2020 [TR724]

TMSF, gasp ettiği Naksan Holding’in lokomotif şirketlerini satışa çıkardı

15 Temmuz’dan sonra başlatılan cemaat operasyonları kapsamında Eylül 2016’da gasp edilen Naksan Holding’e ait 43 şirketin satışına başlandı.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Naksan Holding’in iki önemli şirketi Royal Halı ve Naksan Plastik’i satışa çıkardı. Royal Halı’nın ihalesini 6 Ekim’de gerçekleştirecek olan TMSF, Naksan Plastik’i de 20 Ekim tarihinde ihaleye çıkaracak. Royal Halı için 353 milyon TL, Naksan Plastik için de 1.126 milyon TL muhammen bedel belirlendi. İhale tarihi açıklanmayan Nakpilsa için de 315 milyon TL değer biçildi.

Dünya gazetesinin haberine göre, 15 Temmuz’dan sonra el konulan 1289 şirketin satış sürecine 43 şirketli Naksan Grubu’ndan başladıklarını söyleyen TMSF Başkanı Muhiddin Gülal, “İnşallah önümüzdeki ayın altısında Royal Halı’nın, 20 Ekim’de de Naksan Plastik’in ihalesini gerçekleştireceğiz ve bu şirketlerimizin ekonomimize katkı sağlamasına gayret edeceğiz.” dedi.

Gülal’in verdiği bilgiye göre Naksan’da 5 tesis satılacak. Satışla ilgili 23 firma şartname aldı. Gülal, “Şartname alanlar içinde Gaziantep’ten de talep var. Hem Avrupa hem de Asya’dan süreci ciddi olarak takip eden gruplar var.” dedi.

Naksan’da 3 bin 575 kişinin çalıştığını kaydeden Gülal, “Bu grubun 30 Haziran 2020 itibariyle de cirosu 995 milyon TL. Özellikle plastik tarafı pandemi sürecinde pozitif etkilenen şirketlerimizdendi. Dolayısıyla iyi bir ciro yakaladılar. Geçen yılı 1.2 milyar TL seviyesinde kapatmışlardır. Dolayısıyla bu yıl bu rakamın çok üzerinde ciroyla kapatacağız” diye konuştu.

30.9.2020 [TR724]

Yeni Ekonomik Program ölü doğdu: ‘Döviz kuruna bakmıyorum!’ [Yusuf Dereli]

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, önümüzdeki üç yılın yol haritası niteliği taşıyan Yeni Ekonomik Program’ı (YEP) açıkladı. Ancak Albayrak’ın rutin açıklamalarından çok, program çıkışında bir gazetecinin döviz kurundaki hareketlilik ile ilgili sorusuna verdiği cevap gündem oldu. Dünya Gazetesi yazarı ve Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Güldağ, bakanın, “Kur benim için hiç önemli değil, hiç oraya bakmıyorum. Sanayimiz güçlü. Kurun kontrolü artık bizim elimizde,” dediğini aktardı.

Berat Albayrak’ın “Kurun kontrolü bizim elimizde” sözleriyle neyi kast ettiğini kimse bilmiyor. Ancak döviz kuruna “hiç bakmadığını” söylemesi büyük tepki çekti. Enerjide neredeyse tamamen dışa bağımlı olan Türkiye’de, dolar kurunun yükselmesi doğrudan mal ve hizmetlerin fiyatlarında artışa neden oluyor. Bu ise enflasyonun temel sebebi. Enflasyon ise alım gücünün zayıflaması demek. Ayrıca yap-işlet-devret projelerinde garanti para döviz üzerinden ödeniyor. Bakan bütün bunları bilmiyor olabilir mi? Ayrıca adama, “Madem döviz kuru önemsiz, doları kafanızda belirlediğiniz seviyelerde tutmak için neden iki yılda MB’nin 120 milyar dolarlık rezervini erittiniz?” diye sormazlar mı?!

Kaldı ki Türkiye’nin 430 milyar dolar dış borcu var. Dolar kurundaki 10 kuruşluk fark bile Türkiye’yi ekstra 43 milyar TL borcun altına sokuyor. Yılbaşından bu yana sadece dolar kuruna bağlı olarak Türkiye’nin dış borcu 179 milyar TL arttı! Bu para milletin cebinden çıkıyor ve çıkacak! 

Bakan Albayrak’ın sunumunda Türkiye ekonomisinin büyüme oranları 2020 yılı için yüzde 0,3; 2021 için yüzde 5,8; 2022 ve 2023 için ise yüzde 5 olarak öngörüldü. 4. çeyrekte ivme kaybedecek olsa da yılın tamamında yüzde 0,3 bir büyüme gerçekleşmesini beklediklerini anlattı. “Bu büyüme hedeflerine ulaşmak için ihracata, katma değerli üretimi ve istihdama çok daha fazla yoğunlaşacağız. Kötümser senaryoda 2020 yılı için yüzde 1,5 daralma, 2021 yılında yüzde 3,7 büyüme değerlendiriyoruz,” diye konuştu.

ENFLASYON BEKLENTİSİ YÜZDE 8!

YEP’e göre 2020 sonu için enflasyon beklentisi yüzde 10,5, 2021 için yüzde 8 olurken 2022 için yüzde 6 ve 2023 yılı için yüzde 4,9 şeklinde açıklandı. Cari dengenin gayri safi yurtiçi hasılaya oranı için yıl sonu beklentisi negatif yüzde 3,5 olarak beklenirken bu oran 2021’de negatif yüzde 1,9; 2022’de negatif yüzde 0,7 ve 2023 yılında ise yüzde 0,1 olarak öngörülüyor. Bütçe açığının GSYH’e oranında yıl sonu için beklenti  yüzde 4,9; gelecek yıl için yüzde 4,3; 2022’de yüzde 3,9; ve 2023 yılında ise yüzde 3,5 olarak duyuruldu. İşsizlik oranı için beklenti bu yıl sonu için yüzde 13,8; gelecek yıl için yüzde 12,9 oldu. 

2021 DOLAR TAHMİNİ 7,68 TL!

YEP’te yer alan ve alay konusu olan öngörülerden biri de dolar tahminiydi. Buna göre 2020 için dolar 6,91 olarak tahmin edilmiş. Gelecek yıl içinse dolar tahmini 7,68 TL. Bir sonraki yıl 7,88 olarak öngörülen dolar,  2023’te ise 8,02 olacak deniliyor. Gerçeklikten tamamen uzak. Zira dolar 2023 hedeflerinden sadece 17 kuruş uzak! Gerekli önlemler alınmazsa doların 8 lirayı görmesi 1 ayı bile bulmaz… YEP’te döviz hareketliliği, TL’nin değer kaybetmesi, işsizlik, istihdam ve enflasyon gibi konularda hiçbir gerçekçi hedefin gösterilmemiş olması da dikkat çekici.

YEP, GERÇEKLİKTEN UZAK

Ekonomistlere göre 2020 için öngörülen tahminler bir nebze de olsa kabul edilebilir. Ancak 2021 ve 2022 için YEP tahminlerinin gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi yok. Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Ekonomist Prof. Dr. Veysel Ulusoy’a göre YEP bir program değil, beklentilerin makyajlanmış hali. Prof. Dr. Selva Demiralp ise, “YEP’te yer alan tahmin gerek piyasa beklentilerinin gerekse mevcut enflasyon oranının altında olup gerçekçi bulunmayacaktır. Bu durumda geçen hafta oluşan olumlu ancak kırılgan olan algının hızla değişmesinden endişe ediyorum,” ifadelerini kullanıyor. 

CARİ AÇIK TAHMİNİ, AKILLARA ZARAR!

İlk 7 ayda cari açık 21,6 milyar dolardı. YEP cari açık/GSYH tahmini yüzde 3,5. Yani 24,5 milyar dolar öngörülmüş. YEP’e göre yılın kalan 5 ayında cari açık 2,9 milyar olacak! Peki bu ne kadar mümkün? Geçen yılın ağustos ayında 2,3 milyar dolar olan dış ticaret açığı geçtiğimiz ay yüzde 170 artarak 6,3 milyar dolara çıktı.

KAYNAK NEREDE?

Yüksek büyüme, tek haneli düşük enflasyon ve cari açık olarak özetlenen YEP’te, kaynak konusuna değinilmemesi de dikkat çekti. Merkez Bankası eski başkanı Durmuş Yılmaz, “Bakan, haziran ayında açıklanması gereken ve adını YEP olarak değiştirdiği 2021-22-23 Orta Vadeli Programı (OVP) açıkladı. Programın özeti: Yeni, yeni, yeni; dengelenme, dengelenme, dengelenme; normal, normal, yeni normal !!!. Rakam da vermedi değil, verdi; ama kaynak göstermedi,” yorumunda bulundu. 

MALİYE BAKANI: DÖVİZ KURUNA HİÇ BAKMIYORUM!

YEP’le ilgili çok şey söylenebilir ancak Bakan Albayrak’ın, soru almadığı programın çıkışında bir gazetecinin ayaküstü sorduğu soruya verdiği cevap, yazılabilecek her şeyi önemsizleştirmeye yetiyor. Bakan, dolar kurundaki yükselmeyle ilgili bir soruya, “Kur benim için hiç önemli değil, hiç oraya bakmıyorum. Sanayimiz güçlü. Kurun kontrolü artık bizim elimizde,” şeklinde cevap verebiliyor.

DIŞ BORCU NEYLE ÖDEYECEKSİNİZ?

Normal bir ülkede hazinenin başındaki bir bakan bunları söylese tefe koyarlar. Enerjide dışa bağımlısınız ve dolarla ithalat yapmak zorundasınız. Milletin sırtına yüklenen yap-işlet-devret projelerinde garantilerin tamamı döviz üzerinden. Aylardır swap anlaşması yapmak için çalınmadık kapı bırakılmadı; ne için bütün bunlar? Ödünç döviz bulmak için! 10 dakika önce turizm gelirlerinin azaldığından dert yanan bakan, 10 dakika sonra “Döviz kuruna hiç bakmıyorum” diyebiliyor! Kaldı ki Türkiye’nin 430 milyar dolar dış borcu var. Kurdaki 1 kuruşluk artış, milletin sırtına milyar TL’ler olarak biniyor. Kaldı ki doları belli bir seviyede tutmak için 120 milyar doları buhar eden de bu iktidardan başkası değil. Madem döviz kuru önemsizdi, o kadar parayı neden heder ettiniz?

MİLLE GELİR, 7 BİN DOLARA DOĞRU GERİLİYOR

Ekonomi çakılmış durumda ama iktidar temsilcileri görmemekte direniyor. Türk halkı yoksullaşıyor. TL eriyor. Yılbaşından bu yana TL’nin değer kaybı yüzde 32’yi aştı. Sene başında 2020 için tahmin edilen milli gelir 4 trilyon 453 milyar TL’ydi. Dolar bazında 702 milyar öngörülmüştü. Kur 6,48 üzerinden hesaplanmıştı. Bugün itibariyle yıllık ortalama kur 6.70 TL. Yılın bitmesine üç ay var ve kur artmaya devam ediyor. Yıllık ortalama kuru 7 liradan bile alsanız, yıl sonu milli gelirin 640 bin dolara kadar gerilemesi muhtemel. Bu ise kişi başına milli gelirin 7 bin 700 dolara kadar gerileyeceği anlamına geliyor. Söz konusu rakam çok değil, 7 yıl önce 12 bin 500 dolar seviyelerindeydi.

[Yusuf Dereli] 30.9.2020 [TR724]

Geliri dövizle olanlar kimler? [Ali Deniz]

Türkiye’de devlete iş yapan müteahhitlerden başka hiç kimse dövizle para kazanmıyor.

Harcamalarınız TL ise dövizle kazanmanın tadından yenmez. Devletimiz hemen bütün kârlı ihaleleri almayı başarabilen(!) 5 şirkete dövizle ödeme yapıyor.

Döviz arttıkça keyiften koltuklarından zıplıyorlardır. Bu havuz şirketlerinin bir büyük patrona bağlı olduğunu herkes konuşuyor.

Türkiye’de garip haller var.

İnsanların gözünün içine baka baka devletin bütün ihaleleri söz konusu havuz şirketlerine veriliyor. Millet çok ağır koşullarda devleti yönetenler yüzünden bu şirketlere borçlanıyor.

Paranız yoksa arabanızın bir üst modeline geçmezsiniz hatta arabanız yoksa almazsınız, otobüs ve dolmuşla işinizi görmeye devam edersiniz. Ama devletimiz öyle değil, devleti yönetenler sizin yerinize karar veriyor ve sizi borçlandırıyorlar. Bu borçlar çok uzun yıllar ödenecek ve yapılan işlerin kat be kat fazlasına mal olacak finansman yükleri taşıyorlar.

Türkiye’de hiçbir altyapı yatırımı ölçümlendirerek yapılmaz. Yani gerçek ihtiyaç tespit edilip, projenin ekonomik ömrü hesaplanarak karar verilmez. Bir şey yapılacaksa mümkün olan en büyüğü yapılır, yapan mücahit pardon müteahhit alacağı paraya, onun patronu da alacağı yüzdeye bakar. En son yüzde 20 diye duymuştuk.

Dünyanın hiçbir ülkesinde bizdeki gibi hesapsızca inşa edilmiş duble yollar yok. Yol üzerindeki şehirlerin nüfus yapısına, yoğunluğuna göre yolun bazı kısımları duble yapılır, bazı kısımları tek şerit veya üç şerit bile olabilir, rampalarda farklı uygulamalar yapılır. Tabi bunlar yol mühendislerinin, ihtiyaç analistlerinin işleri…

Yolun muhteviyatına mühendisler karar verir, politikacılar değil. Bizde her şeye politikacılar karar verir, devlete kesilen fatura şiştikçe şişer.

Yeni akımlar, yeni söylemler ülkesi olduk.

Türkiye’de politikacı yatırımları anlatırken lafa “Ne çok paralar harcadık” ile başlıyor. Milletin parasını çok harcamakla övünen şahsım politikacıları.

Damat Berat Albayrak da “Döviz kuru benim için önemli değil, oraya hiç bakmıyorum,” dedi. Albayrak’ın ekonomi ile biraz alakası olsa asla böyle bir cümle kuramayacağını bilirdi.

Bugün yaptığı sunum için ekonomistlerden daha çok halkla ilişkiler uzmanları ile çalıştığına eminim. Kendisinin bile ne manaya geldiğini idrak etmediği bir sürü süslü, beylik cümleler vardı. Yeni ekonomi programı sunan bakandan çok vapurlarda, trenlerdeki pazarlamacılar gibi bir hali vardı.

Merkez Bankası (MB) politika faizini 8.25’ten 10,25’e çıkarttı. Ama reel faiz hala ekside. Bağımsız bir MB faizi en az 4 puan arttırırdı ve bu artışlara devam edeceğinin sinyalini çok güçlü olarak verirdi.

Berat Albayrak bugünkü sunumunda MB’nin faiz artışının devam etmeyeceği sinyalini verdi. Faizin arttırılmış olmasının hiçbir esprisi kalmadı. Boşa giden bir salvo daha…

MB faiz arttırınca kimi ekonomistler banka adına sevindirik yorumlar yapmıştı. “Bağımsız karar verdi” diyenler bile oldu.

Erdoğan Türkiye’sinde hiçbir kurum bağımsız karar veremez, verir gibi yaptıkları da Erdoğan’ın talimatı ile olur. Bunu yabancılar çok iyi bildikleri için buna göre pozisyon alıyorlar.

Ekonomistler şunu söyledi: “Artık MB yüksek faizin enflasyon sebep olduğu tezinin doğru olmadığını kabul etti.”

MB’nin “Yüksek faiz enflasyona sebeptir” teorisine inandığı nerden çıktı?

Düşük faizin enflasyona sebep olduğu kuramına tekrar inanmaya başladığını, tekrar doğruyu bulduğunu söylüyorlar. Ekonomi bilimine yaklaştığını söylüyor.

Normal şartlarda piyasa bu faiz artışıyla kendine çeki düzen verirdi, olumlu beklentilere girerdi ama bir faydası olmayacak. Bakan Bey de bunu bugün teyit etmiş oldu.

Çünkü yapılan çalışmalar MB’nin “standart bir tepkisi,” ya da “bağımsız çalışması” değil. Bu hamle, sarayın “Bir de bunu deneyelim” çalışmasıdır. Bunu doların anca 2 hafta önceki seviyeye çekilip tekrar yükselmeye başlamasından anlıyoruz.

Neticede ekonominin supabı olan Merkez Bankası’nın ne içeri ne de dışarı karşı itibarı kalmadı.

Rezervler eridi, dışardan döviz girişi durdu. Kısa ve orta vadede iyileşme olacağına dair ışık yok.

Erdoğan ve Albayrak’ın görevde olduğu Türkiye’ye hiçbir yabancı parasını getirip riske sokmaz. Ne kadar söverlerse sövsünler herkes kredi derecelendirme kurumlarına bakıyor. Hiçbir kurum da bir ülkeye not verirken gizi siyasi ajandalarla hareket etmez. Yoksa dünyada onları takan kalmaz.

Dolar tekrar tırmanıyor. Yakında 8’i geçmemesi için de uğraşacaklar ama yıl sonuna kadar 8.5’u bulacaktır.

Bize tedbir paketleri lazım değil, yeni ekonomi programı başlığında süslü cümlelerle yazılmış yazılar da lazım değil. Bu ülkeye güven lazım.

Kendi vatandaşın parasını TL’de tutmuyor, sen daha kendi vatandaşına güven verememişsin yabancı sermaye neden gelsin.

Kurumlar tekrar bağımsızlığına kavuşmazsa piyasaya güven veremezsiniz. AKP’ye oy veren ve vereceğini söyleyenler bile ekonomi politikalarında ne Erdoğan’a neden Albayrak’a güveniyorlar. Tabanları bile paralarını onların söylediği şekilde değerlendirmiyor.

Türkiye ekonomisi kör topal sloganlarla gidiyor. Bu işlerden kârlı çıkan sadece 5 havuz müteahhidi ve onların görünmez patronudur.

Bu sistem bu şekilde ilerledikçe ekonomik çöküşün şiddeti artacaktır.

[Ali Deniz] 30.9.2020 [TR724]

15. yılında Danimarka’da ‘karikatür krizi’ [Hasan Cücük]

Danimarka yakın tarihinin en önemli krizlerinden biri 30 Eylül 2005’te Jyllands Posten gazetesinde yayınlanan Hz. Muhammed (sav) karikatürleri ve sonrasında başlayan olaylardı. Gazetedeki 12 karikatür, birkaç ay sonra küresel bir krize dönüşecekti. Danimarka, Müslüman ülkelerde nefretle anılacak, ürünleri boykot edilecekti. Bu krizle birlikte yaygınlaşan protestolarda 139 kişi hayatını kaybetti. Peki bu 15 yılda neler oldu, isterseniz o günlere dönelim…

Karikatür krizi tek başına bir olay değildi aslında. O yıl Londra’daki terör saldırılarından sonra Danimarka’daki Radyo Holger’in sahibi Kaj Vilhelmsen, “Bütün Müslümanların öldürülmesi gerektiği” açıklaması yaptı. Rencide edici tabirler kullanmaktan çekinmeyen Vilhelmsen, Müslüman yerine “Muhammedîler” kelimesini kullanıyordu. Açıklamasında, “Terörle mücadele edilmesi için Müslümanların Batı Avrupa’dan kovulması gerekiyor. Ancak o zaman çeşitli yerlere bomba koyamazlar. Aynı zamanda fanatik Muhammedilerin ortadan kaldırılması lazım. Bunun anlamı bazılarını öldürmektir,” dedi.

Bu konuşma Danimarka toplumunun her kesiminden büyük tepki aldı. Kopenhag Emniyeti yetkililerinden Per Larsen, Vilhelmsen’in konuşmasının “terbiyesi ve kaba” olduğunu söyledikten sonra gerekli işlemleri başlattıklarını duyurdu. Ülkedeki Radyo Televizyon Kurulu acil toplanarak Radyo Holger’in yayın iznini kaldırma kararı aldı. 

Daha sonra sahneye eski bir oryantalist olan Louise Frevert çıktı. Aşırı sağ Danimarka Halk Partisi (DF) milletvekili Frevert, yerel seçimlerde Kopenhag Büyükşehir Belediye başkanlığı için partisinin adayı olarak oylarını arttırmak maksadıyla Müslümanlara saldırma stratejisini tercih edecekti. Kendisine ait internet sitesinde yayınlanan “Kimsenin yayınlamaya cesaret edemeyeceği yazılar” köşesinde Danimarka’da yaşayan bazı Müslüman gençlerin beyinlerinin fanatikler tarafından yıkandığını, onlardan kurtulmak için Danimarka’da değil Rusya’daki hapishanelere, günlük 25 kron masrafla, gönderilmeleri gerektiğini savunan bir yazı kaleme aldı.

Ancak bu saldırı da gelen tepkilerle püskürtüldü. Frevert, hem kamuoyundan hem de partisinden gelen eleştirilerden sonra yazıyı siteden kaldırarak, haddi aştığını söyledi.

Bu tartışmalar sürerken, çocuk kitapları hazırlayan bir çizer Hz. Muhammed’in tasvirlerini çizmeye cesaret edemediğini, “otosansür” uyguladığını söyleyince, Jyllands Posten gazetesi ülkedeki 40 çizere, Hz. Muhammed tasvirleri çizme çağrısı yaptı. Bu isteğe Claus Siedel, Kurt Westergaard, Lars Refn, Jens Julius, Annette Carlsen, Bob Katzenelson, Füuchsel, Peder Bundgaard, Abild Sirensen, Poul Erik Poulsen, Arne Sörensen, Rasmus Sand Höyer isimli çizerler olumlu cevap vererek gazeteye gönderdi. Çizimlerin çoğu, hakaret ve alay maksatlıydı.

30 Eylül günü gazete bu çizimleri “Muhammed’in yüzleri” başlığı ile yayınladı. Daha ilk günden Danimarka’da yaşayan 120 bin kadar Müslüman sert tepki gösterdi ancak bunlar organize değil bireyseldi. Gazete çalışanlarını ölümle tehdit eden 17 yaşındaki bir genç gözaltına alınınca sessizce olayların yatışmasını bekleyen siyasiler, peş peşe demeç vererek basın özgürlüğüne atıfta bulundu. 

Olay soğumaya yüz tutmuştu ki, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 11 Müslüman ülkenin Danimarka büyükelçileri 19 Ekim’de dönemin başbakanı Anders Fogh Rasmussen’e Müslümanların rencide edildiğini ve özür dilenmesi gerektiğini anlatan bir mektup yollayınca olayların seyri değişecekti. Mektubun içeriği kamuoyuna açıklanması ancak Rasmussen’in verdiği cevap basına sızdırıldı. Büyükelçilerin mektubunu yazılı olarak cevaplayan Rasmussen, Danimarka’da basının özgür olduğunu, kimsenin müdahale edemeyeceğini söyledikten sonra şikayetler için yargıyı işaret etti. Kendi ülkesindeki tepkilerden bunalan Jyllands Posten, Müslüman ülkelerden gelen bu sansür talebiyle rahat nefes aldı ve diğer basın kuruluşlarından destek görmeye başladı. Hedef tahtasında Türkiye vardı. 

AB ile müzakerelere başlamış Türkiye’nin “basına yönelik baskı talep eden” bir metne imza atmasını anlamakta zorlanan Danimarka medyası, Türk Büyükelçi Fügen Ok’tan ve tabi Ankara’dan açıklama talep etmeye başladı. Olay, Jyllands Posten gazetesini çoktan aşmıştı. Berlingske Tidende gazetesi Büyükelçi Ok’a konuyla ilgili sorular yöneltti. Cevap gelmeyince, büyükelçinin fotoğrafını boş bir sütunun ortasında gazeteye basarak tepkisini gösterdi. Rasmussen’in kurmaylarından dönemin Eğitim ve Kilise Bakanı Bertel Haarder, “Diğer ülkelerin basına baskı için imza atmasını normal buluyorum. Ama Türkiye’nin attığı imzayı açıklaması lazım,” diyerek bahisleri yükseltti. Türkiye’nin Endonezya, Bosna-Hersek, İran, Pakistan ve Suudi Arabistan büyükelçileriyle aynı metne imza atmasını haftalık toplantısında değerlendiren Rasmussen, “Bu durumun AB üyeliği için geçerli olan kriterlerin hatırlatılması için uygun bir zemin oluşturduğuna inanıyorum,” diyecekti.

Müslüman ülkelerin Danimarka büyükelçileri kendi aralarında durum değerlendirmesi yapıp konuyu uluslararası çatı kuruluşlara atma yolunu seçti. O zamanki adıyla İslam Kalkınma Örgütü (İKÖ) ve Arap Ligi kastedilmişti. Bu konuda ilk harekete geçen ülke Mısır oldu. Kahire’de faaliyet gösteren Mısır-Danimarka Diyalog Merkezi’yle bütün ilişkilerini kesen Mısır hükümeti, araya Danimarka Dışişleri Bakanı Per Stig Möller’in girmesine rağmen geri adım atmadı. Pakistan, tepkisini dışişleri kanalıyla iletirken, en dikkat çeken ayrıntı Suudi Arabistan’ın bu konuda sessiz kalmasıydı.

Aralık ayında kerameti kendinden menkul “imamlar heyeti” Ortadoğu turuna çıkacaktı. Mısır, Suriye, Lübnan, Pakistan ve Libya gibi ülkeleri ziyaret eden heyet, karikatür meselesini tam anlamıyla krize dönüştürecek fitili ateşledi. O güne kadar protestolarda sessiz kalan Suudi Arabistan, 20 Ocak 2006 günü Danimarka ürünlerine karşı boykot başlattığını açıkladı. Bu kararın arkasında, Suud yönetiminin evinde yaşadığı bir olaydan dikkatleri başka yöne çevirme tavrı vardı aslında. 6 Ocak günü Mekke’deki bir otelde çıkan yangında 75 hacı hayatını kaybetmişti. Suud’un kararından bir hafta sonra Danimarka ürünleri raflardan indirildi. Büyükelçilikleri önünde protestolar arttı. Danimarka bayrakları yakıldı. Endonezya’dan Nijerya’ya, Suriye’den Pakistan’a geniş bir coğrafyada patlak veren gösterilerde çıkan olaylarda 139 kişi yaşamını yitirdi.

Danimarka tarafında devreye ülkedeki sanayici ve işadamlarının çatı örgütü olan Dansk Industri (DI) girdi. Kamuoyuna açık bir mektup yayınlayan DI, gazetedeki karikatürlerin bütün ülkeye zarar verdiğini söyledi. Bunun üzerine Jyllands Posten, yarım ağızla da olsa özür dileyecekti. “Müslümanları rencide ettiğimiz için üzgünüz,” demekle yetindi.

12 çizer arasında en çok tepki gösterilen isim Kurt Westergaard’dı. Peygamber Efendimiz’i (sav) başında bir bomba ile tasvir etmişti. Ölüm tehditleri alan Westergaard, polis korumasıyla yaşamaya başladı. 12 Şubat 2008’de Westergaard’ı öldürme planı yapan kişiler tutuklandı. Bir gün sonraysa Danimarka’daki 17 gazete, çizere destek amacıyla bu 12 karikatürü yayınlama kararı verdi. Bu gazeteler arasında ülkenin en saygın gazetesi olarak bilinen Politiken de vardı. Politiken, ilerleyen yıllarda bu kararından ötürü resmen özür dileyecekti.

Yıllar geçtikçe ortalık duruldu. Tam olarak atlattık diyebilmek 5 yıldan fazla bir zamanı aldı. Bugün pek üzerinde durulmasa da Danimarka yakın tarihinin en ciddi krizlerinden biriydi.

[Hasan Cücük] 30.9.2020 [TR724]

Arı kovanına çomak sokmak: Osmanlılarda siyaseten katl [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Osmanlı tarihine dair bundan önce kaleme aldığımız “kısa hikâye” serisiyle padişahlık, sadrazamlık ve şeyhülislamlık kurumlarının gelişimini özetledik. Bu yazılar sonrasında tahmin ettiğimiz gibi bazı sorular öne çıktı.

Bunların başında padişahların kardeşlerini, çocuklarını, sadrazamları hatta “ölüm cezası” verilemeyeceğine dair temel yaklaşıma rağmen şeyhülislamları idam ettirmelerinin neye dayandığı sorusu geliyordu. Bunun cevabını verebilmek için öncelikle Osmanlı padişahlarının bu uygulamalarına imkân veren “siyaseten katl” kavramının anlaşılması gerekiyor.  

Arı kovanı

Konuya dair yaptığımız tarama, “siyaseten katl” konusunun bir “arı kovanı” olarak görüldüğü ve kovana çomak sokmanın pek de istenmediğini ortaya koyuyor.   

Konuyla ilgili Ahmet Mumcu’nun Ankara Üniversitesi’nde 1962 yılında doktora tezi olarak kabul edilmiş çalışmasından sonra kapsamlı bir çalışma yapılmadığı ve “güncel” çalışmaların bir makale kapsamından öte geçmediği dikkat çekiyor.

1988’de tamamlanan Millî Eğitim Bakanlığı İslam Ansiklopedisi’nde ve son cildi 2013’de yayınlanan, toplamda kırk dört cilde ulaşan Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) İslam Ansiklopedisi’nde bir madde olarak yer almadığını görüyoruz. “Cellat” maddesinin bile yer aldığı ve infazların nasıl gerçekleştiğinin ayrıntılı olarak açıklandığı TDV İslam Ansiklopedisi’nin “siyaseten katl” gibi önemli bir konuyu es geçmeyi tercih etmesi ilginç bir realite olarak karşımıza çıkıyor.

Halbuki yüzyıllarca yıl egemen olan ve padişahın “ölüm emri yetkisine” sahip olmasını sağlayan gerekçeyi anlamak için “siyaseten katl” kavramının tartışılması elzem.

Siyaseten katl kavramı

Arapça bir kelime olan “siyaset” TDK Sözlük’te “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış” olarak tanımlanmaktadır. Kelimenin bir taraftan “at bakımı, seyislik” anlamında kullanılmasına karşılık diğer taraftan “devlet yönetme” yani Batı dillerindeki karşılığıyla “politika” karşılığında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ancak ilginç olan siyaset kelimesinin “tenkil, tedip etme ve cezalandırma” hatta bazen “katl” kelimesi bile eklenmeden doğrudan “hükümdarın verdiği ölüm cezası” anlamında kullanılmasıdır.

Türk-İslam devletlerinde hükümdarın ölüm cezası verme yetkisi “siyaseten katl” olarak adlandırılmıştır. Türk devlet geleneğinden kaynaklanan, başka bir ifadeyle “örfî hukuktan” doğan bu yetki, İslam hukukçuları tarafından tanınmak zorunda kalınmış hatta İslam hukuku adına tescil edilmiştir. Genel yaklaşım, “hükümdarın devlet ve toplum maslahatı gereği insanları cezalandırma ve devlete zarar veren kimseleri öldürebilme” yetkisine sahip olduğu şeklindedir.

Osmanlı tarihindeki siyaseten katl uygulamasının temelinde daha önce yaşamış devletler dönemindeki tecrübeler yatmaktadır. Emeviler döneminde (661-750) hükümdarın emriyle ölüm cezası uygulaması görülse de bu uygulamaya karşı tepkiler olduğundan bu yetki, genel bir kabule dönüşmemiştir.

Abbasîlere (750-1258) gelindiğinde ise hükümdar-halifeler artık “dokunulamaz” bir kimlik kazanmışlar ve bunun sonucunda memurlarının hayatları üzerindeki “tasarruf hakkını” kabul ettirmişlerdir.

Önceki örnekler

Türk devletlerinde hükümdarın “öldürme yetkisi” olduğu anlaşılmakta ve bu yetkinin İslamiyet’in kabulünden sonra kurulan devletlerde de devam ettiği görülmektedir. Örneğin Büyük Selçuklu Devleti’nde sultanlar tarafından başta hanedan mensupları, tebaa, vassal hükümdarlar, savaş esirleri ve halifelik üyeleri olmak üzere sık sık siyaseten katle başvurulduğu görülmektedir.

Karar verilirken bazen soruşturma yapılırken bazen hiç gerek duyulmadığı, çoğu zaman ferman çıkarılsa da bazen ferman çıkarılmadığı anlaşılmaktadır. İlginç bir nokta da bazı durumlarda infazın bizzat sultan tarafından yapılmasıdır. İnfaz şekilleri olarak kementle boğma, kılıçla veya okla öldürme, işkence gibi yöntemler tercih edilmiş, zaman zaman sultanın kişinin ölümünden emin olması için kesilen kafası da gönderilmiştir.

Cezalandırmalarda sultanların tahta geçmelerine muhalefet, devlet işlerine karışma, Batınilerle iş birliği yapma gibi nedenler öne çıkmaktadır. En çok cezalandırılan kişiler hanedan üyeleri ve devlet memurları olmuş, ulema ve adliye mensuplarına daha az ceza verilmiştir.

Benzer uygulamalar Osmanlı Devleti’nin öncülü olan Türkiye (Rum) Selçuklularında da devam etmiş, genellikle devlet erkânı ve ümera bu cezaya çarptırılmıştır. Alaaddin Keykubad gibi büyük bir hükümdar bile bu yönteme başvurmuş, özellikle II. Gıyaseddin Keyhüsrev suçlu suçsuz ayrımı yapmadan birtakım entrikalarla pek çok değerli devlet adamı ve komutanı idam ettirdiği gibi hiçbir suçu olmayan bir komutanı idam ettirmek için ulemadan fetva almıştır.

Osmanlılarda siyaseten katl

Önceki Müslüman Türk devletlerinin devamı olan Osmanlılarda da kuruluştan itibaren özellikle reayaya dönük şekilde siyaseten katl uygulamasına başvurulduğu görülmektedir.

Siyaseten katlin askerî sınıfı yani devlet yöneticilerini ve memurları kapsayan kurumsal bir uygulamaya dönüşmesi ise İstanbul’un fethiyle büyük bir güce kavuşan ve devlete “merkeziyetçi mutlak imparatorluk” karakterini veren Fatih Sultan Mehmet (II. Mehmet) döneminde oldu. II. Mehmet, Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’yı öldürterek Çandarlı ailesinin nüfuzunu kırmış ve “kul sistemini” güçlendirerek otoritesini artırmıştır.

Sadrazamlarını “kul kökenlilerden” yani devşirmelerden seçen II. Mehmet, kul kökenli Sadrazamı Rum Mehmet Paşa’yı da öldürterek artık padişahın devletin en üst makamına kadar gelmiş bir kişi hakkında bile ölüm emri verebileceğini göstermiş ve Osmanlı padişahının “hâkim-i mutlak” konumunu kesinleştirmiştir.

Padişahın bu konumu Şeyhülislam’ın başında olduğu ulemayı ve dolayısıyla fetvaları da doğrudan etkiledi. Bundan sonra şeyhülislamlık makamı, hükümdarla ilgili meselelerde “şer’î maslahat değildir; nasıl emredilmişse öyle hareket lâzım gelir” şeklinde fetva vererek tartışmaktan kaçınmayı tercih etti. Padişahlar böylece kamu hukuku alanında “ölüm cezası verme” yetkisini şeyhülislamlara yani ulemaya kabul ettirdiler.

Buna rağmen İslamiyet’in ölüm cezasıyla ilgili ağır sınırlamaları nedeniyle padişahlar yine de ulemadan fetva alma ihtiyacı hissettiler ve ulema bu talepleri, “şeriata uygundur” şeklinde cevapladı.  

“Siyaseten katl” genel olarak padişahın şahsına, kamu düzenine ve topluma karşı işlenen suçlar olup asıl olan kamu menfaati aleyhine bir suç işlenmesi yani “sai bi’l-fesaddır” (bozgunculuktur).

Büyük hırsızlıklar, haramilik, yol kesme, eşkıyalık, kalpazanlık, reayanın malına zarar verme, devlet görevlilerinin halka zulmetmesi, ihmalkârlık, sebepsiz yere mal müsaderesi, görevde ihmal, padişaha karşı isyan, savaştan kaçmak, padişahın meşruiyetini sorgulamak, padişaha karşı suikast, padişahı tenkit ve hakaret siyaset katle neden olan suçlardandır. Osmanlı tarihinde bu nedenlerle birçok siyaseten katl cezası verildiği görülmektedir.

Padişahlar yanlış yönlendirmelerle, saray halkının etkisiyle veya isyanları bastırabilmek için asilerin isteğiyle de siyaseten katl emri vermişlerdir. Bu yetkilerini çok rahat bir şekilde kullanmışlar, kendilerine göre “hadlerini aşan” bir devlet görevlisini hatta sadrazamı bile (Yavuz’un Mısır seferi dönüşünde “bir sözünden dolayı” Vezir-i Azam Yunus Paşa’yı öldürtmesi örneğinde görüldüğü gibi) idam ettirmişlerdir. Bu tür kararlar genellikle “hikmet-i hükümet” şeklinde açıklanmıştır. Sonuçta bazı padişahlar mutlak güçlerinde hiçbir sınır tanımayarak siyaseten katl uygulamalarında çok ileri gitmişlerdir.

Padişahların, çoğu zaman bir soruşturma ve yargılama ihtiyacı duymadan hatta sebepsiz yere bu cezayı verdikleri anlaşılmaktadır. Bazen de soruşturma ve yargılama yoluna başvurulmuş, hüküm şeyhülislamın fetvası ve padişahın fermanıyla kesinlik kazanmıştır. Ancak fetvaların bir kısmında padişahtan korkunun etkili olduğu çok açıktır.

Bu usule başvurulduğunda fermanda duadan ve klişe sözlerden sonra devlet adamının suçları ve bu suçların siyaseten katl için gerekçe oluşturduğuna dair fetva yer alır, suçlu önemli bir kişi ise kara kaftan giydirilerek veya “abdest al” denilerek karar bildirilirdi.

İnfaz, asma, kılıçla kafa kesme, hançer veya ateşli silahla öldürme gibi yöntemlerle gerçekleştirilirdi. Türk töresi gereğince hanedan üyelerinin “kanı akıtılmaması” gerektiğinden padişahın kardeş ve çocuklarıyla sadrazam ve yüksek rütbeli devletleri görevlileri boğularak infaz edilirler, bunun için de yay kirişi, kement ya da ipekten bir ip kullanılırdı. Siyaseten katl sarayda yapılacaksa “Siyaset Çeşmesi” ya da “Cellat Çeşmesi” denilen yerde gerçekleştirilirdi.

Siyaseten katlin sonu

Padişahların “siyaseten katl” yetkisi özellikle sadrazamları hedef almış ve Abdülmecit’e kadar bu makama gelen 183 sadrazamın 43’ü padişah emriyle idam edilmiştir. Bunların 23 tanesinin azledilmeden idam edilmesi dikkat çekmektedir. Yine 61 şehzadenin de bu kapsamda boğdurulduğu tahmin edilmektedir.

Siyaseten katledilen kişinin malı müsadere edildiği gibi cesedi veya kesik başı da teşhir edilirdi. Bunun için sarayda “Seng-i İbret” (İbret Taşı) denilen bir yer bulunmaktaydı.

Enteresan bir durum da “siyaseten katl” yetkisine sahip olsalar da, padişahların da bu cezaya maruz kalmalarıdır. II. Osman bu gerekçeyle öldürülmüş, on sekiz yıl sonra da Sultan İbrahim aynı cezaya muhatap olmuştur. 19. yüzyılda ise III. Selim ve IV. Mustafa yine “siyaseten katl” uygulaması çerçevesinde katledilmişlerdir.

Siyaseten katl uygulamaları, 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla sona erdi. Fermanla birlikte bizzat padişah tarafından hiç kimsenin yargılanmadan cezalandırılamayacağı ilkesi benimsendiğinden siyaseten katlden vazgeçilmiştir. 1840 tarihli Ceza Kanunu ile de padişahın ölüm cezası verme yetkisi ortadan kalkmış, padişahlar da bundan sonra yargılamasız ölüm cezası vermemişlerdir. 

Son olarak söylemek gerekir ki, devrin uleması cevaz verse de siyaseten katl uygulamasının İslamiyet’e uygunluğu hep tartışılmıştır. Özellikle uygulamanın ölüm cezasını çok sınırlı şartlarda onaylayan İslam hukukuna ters düştüğü yorumu yapılmaktadır.

Buna karşılık pragmatik gerekçelerle ortaya çıkan ve Osmanlılarda geniş bir uygulama alanı bulan “siyaseten katlin” bazı alimler tarafından İslam hukuku içinde mütalaa edildiği de bir gerçektir.

Elbette bugünden bir değerlendirme yapıldığında “siyaseten katl” uygulamasının nasıl onaylandığını anlamak çok zordur ve bu konu tam bir “arı kovanı” olmaya devam etmektedir.

***

Kaynaklar: A. Mumcu, Osmanlı Devleti’nde Siyaseten Katl, AÜ Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara, 1963; F. Ş. Arık, “Türkiye Selçuklularında Siyaseten Katl” Belleten, C. LXIII, S. 236, 1999; K. Gürler, “Kitap Tanıtım ve Değerlendirmeleri (A. Mumcu, Osmanlı Devleti’nde Siyaseten Katl)”, HÜ İFD, 2013, C. 12, S. 23; İ. Kutgan, “Osmanlı Devleti’nde Siyaseten Katl”, USAD, 2013, C. 6, S.  24; M. Akman, “Örf”, TDV İA,  2007, c. 34.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 30.9.2020 [TR724]

Bu ateş sizi de yakar! [Alper Ender Fırat]

Beyaz Türk’lük bir imtiyaz isimlendirmesidir. Kendisini cumhuriyet eliti olarak görenlerin, her şart ve zeminde ayrıcalıklı olma, canından ve malından emin bir halde yaşayabilmesi durumudur.

İktidarlar gelir geçer ama onlar statülerini her dönem devam ettirirler. Görünürde sıkı muhalif olmalarına rağmen AKP iktidarında da bu ayrıcalıklı hallerini fazlasıyla devam ettirdiler ve ettirmeye de devam ediyorlar.

Ama şimdiki durumlarını AKP ile bir ittifak anlaşmasına borçlu olduklarının da farkındalar.

Bize duydukları öfkenin temelinde, bu ayrıcalıklı dünyalarına müdahale ettiğimizi, o dokunulmaz yüze çizik attığımızı düşünmeleri var. Her tahliye haberinde ayağa kalkmaların altında da bu dinmez, bitmez öfke var.

En son, Mümtaz’er Türköne’nin tahliye edilmesine kıyameti kopardılar. Mafya liderlerinin, kadın katillerinin, tecavüzcülerin salıverilmesini izlemekle yetinen bu ‘beyaz’ kesimler, Türköne gibi bir düşünce adamının, bir üniversite öğretim üyesinin salıverilmesinden dolayı çılgına döndüler.

O’nun 2010 referandumunda ‘yetmez ama evet’çi olmasını bahane ediyorlar.

Bu tavırları bile tek başına içlerindeki faşist kafayı gün yüzüne çıkarmaya yetiyor.

Bir düşünce adamının, “Evet daha adil, daha demokratik bir ülke talep ediyorum. Bu referandum taleplerimin hepsini karşılamıyor ama bu yolda önemli bir adım olduğu için bunu destekliyorum” demesinden dolayı ömür boyu hapisle cezalandırılmasını istemek, faşistlik değil de nedir?

12 Eylül 2010 referandumu öncesine kadar var olan düzenekte yüksek yargıyı ve askeri tam kontrol altında tutabildikleri için, ülkede “dokunulmazlar zümresi” olarak kalmaya devam ediyorlardı. Gerçi AKP ile kurdukları ittifak sayesinde imtiyazlarının devam ettiriyorlar ancak eskisi gibi güvende hissetmiyorlar kendilerini.

AKP ile bütün istenmeyen unsurlar hem devletten, hem ekonomiden, hem de sosyal hayattan temizleniyor. Peki ya sonrası?

AKP ile baş başa kaldıklarında ne olacak?

Oysa ‘ötekini’ yok etmek yerine varlığı çoğaltmayı düşünselerdi, adaleti, hukuku, adil paylaşımı bütün ülkeye yaymayı deneselerdi, kendilerini de güvence altına alacaklardı. İradi olarak yapmadılar.

Her şeyden önce çocuğu bir öğretmen titizliğiyle yetiştirebilirlerdi. Bugün herkesi hayattan bezdiren, yakan, yıkan ve ülkeyi terörize eden bu adamlar onların tornasından geçti. Bunların rol modelleri sizsiniz. Şiddetle büyümüş çocuklar gibi, eline güç geçince bütün meseleleri sopayla çözmeye kalkışmalarının altında geçmiş uygulamalar yatıyor. Çünkü bunlara sopasız bir çözüm yolu göstermediler. Terörize ederek eğitmeye kalkıştıkları için, “beyaz”ların eğitim tezgahından geçenler de bugün her şeyi terörize ediyor.

Ellerinde fırsat varken, adaleti, hukukun üstünlüğünü, evrensel değerleri öğretebilir, devlet olmanın, gücü dizginleyebilmek, evrensel metinlere göre hareket etmek olduğunu gösterebilirlerdi.

Ama bunu yapmadılar, iraden, taammüden, kasten emniyeti bütün ülkeye ve bütün vatandaşlara yayma yolunu tercih etmediler.

Bugün hala geçmiş uygulamalardan zerre kadar ders almış değiller. Almadıkları gibi o günlerin özlemini duyuyor ve geldiniz bizim ayrıcalıklı ve korunaklı hayatımıza müdahale ettiniz bunun cezasını çekeceksiniz nidalarıyla öfke kusuyorlar. Oysa bütün kötülüklerin başlangıcı olarak gördükleri 2010 referandumunda hukuka veya evrensel değerlere uymayan hiçbir anti-demokratik madde yoktu. Aksine Türkiye’yi Batı standartlarında bir demokrasiye hazırlıyordu. Bu yüzden AKP iktidarı, fişleme dahil referandumda kabul edilen bütün maddeleri tek tek elimizden geri aldı.

Hasılı, adalet ormanını ateşe verdiniz ve zararlı gördüğünüz canlıların yanmasını mutlulukla izliyorsunuz. Bu canavarca duruma tek bir ses etmediğiniz gibi o yangından kurtulanlar olduğunda hiddetle ayaklanıyorsunuz. Adalet ormanını yakarsanız, ateşin nerede, kime musallat olacağını asla kestiremezsiniz. Her şeyi kendi ellerinizle yaptınız.

[Alper Ender Fırat] 30.9.2020 [TR724]

Bir araya gelmedikçe bütün muhalifleri tek tek hapsedecekler [Tarık Toros]

HDP’ye en büyük operasyon Selahattin Demirtaş’ın düşürülmesiydi.

1 ay sonra 4 seneyi dolduracak.

Diyarbakır’daki evinden aldılar, taaa 1,600 km ötedeki Edirne cezaevine tıktılar.

Eşi Başak hanım, her hafta o kadar yolu gidip geliyor.

Son operasyonda 82 gözaltı var.

Artık adet olduğu üzere, önce alıyorlar.

Sonra delil üretip tutuklamaya gerekçe arıyorlar.

Bir biçimde tahliye veya ihlal kararı gelirse diye…

İkinci, üçüncü prangayı takıyorlar.

Yıllar geçiyor.

İçeridekiler tertemiz tahliye oluyor, mahkeme kararları bozuluyor, Mümtaz’er Türköne gibi.

“Pardon” bile denmiyor.

Yargı, Ankara’nın takdir ettiği infazın kırtasiyeciliğini yapıyor. 

***

Türkiye’de muhalefet yoktur.

Muhalefet tabelası altında siyaset yapan, medya işletenlere de “muhalefet” demek onlara layık olmadıkları bir onuru bahşetmek olur ki yanlıştır.

Ülkenin üçüncü büyük partisinin temsilcilerinin alınmasına tepki koyamadıkları gibi…

4 sene sonra gelen tahliyeleri hazmedememişlerdir.

Rejime gerçekte hangi noktada muhalefet ettikleri meçhuldür.

Belli ki…

İktidara gelirlerse karşıtlarına aynı infazları yapacaklar!

***

Tam yeridir, soralım yani:

Bu muhalefetin kurduğu iktidar daha iyi mi olacak?

Ne öneriyor, farklı olarak?

Alternatif mi gerçekten?

Vaat ettiği sistem ne?

***

Ülkede “muhalefet edememe” sorunu yok sadece.

Muhalefetin iktidarın gizli ortağı olma sorunu var.

***

Müşahhas yürüyelim.

CHP’ye neden oy verirsiniz?

Ya da şöyle soralım:

AKP’den bıkan kitleye CHP’yi önermek için sağlam bir gerekçeniz var mı?

Bence yok.

***

Sıradan seçmen, “Bu iktidar gitsin de kim gelirse gelsin” güdüsüyle hareket etmiyor.

Doğrudur, stratejik oy kullanan insanlar:

-AKP’ye sandıkta ders vermek adına,

-Karşısındaki partilerden en ehvenini seçip oy kullanabilir.

Çünkü:

-Takım tutar gibi parti tutmuyordur.

-Bir seçimden diğerine tercih değiştirmeyi ideolojik sorun olarak görmüyordur.

Gelgelelim…

Türkiye’de kemikleşmiş seçmen kitleleri için durum pek öyle değildir.

Ayrıca…

AKP’nin 18 senede meydana getirdiği ve finanse ettiği mühim bir kitle vardır ve belki de tüm kamuoyu araştırmalarında yüzde 30’da tutunup kalmasının nedeni budur.

Ekonominin kötü olduğunu düşünen halkın Erdoğan’ı sorumlu tutmaması bundandır.

Evi başına yıkılırsa belki, bir ihtimal.

“Bir araya gelmedikçe bütün muhalifleri tek tek hapsedecekler” çağrılarının nedeni de budur.

Bugün birlik olmazsanız…

Yarın birlikte enkazın altında kalırsınız.

Artık yapacak bir şey de kalmamıştır, esasen.

Nerede hata yaptık homurdanmaları arasında yıllarca yara sararsınız.


[Tarık Toros] 30.9.2020 [TR724]

Bilal’e anlatır gibi AİHM’e anlatayım (3): Devlet çöktü [Bülent Korucu]

Türkiye’den giden insan hakkı ihlali başvurularını “iç hukuku tüket” diye geri iten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) anlatmaya devam. İnsanlığın geldiği noktaya uygun, çağcıl bir devlet aygıtına sahip değilseniz, doğal olarak adalet beklentiniz boş bir hayale dönüşür. Türkiye bunun en çarpıcı örneklerinden…

17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları akabinde devletteki dönüşümü hızlandırma kararı alan dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, anayasa ve kanunları yok sayarak işe başladı. Anayasaya aykırı kanunları, baskıyla parlamento ve Anayasa Mahkemesi’ne dayattı. Şu anda 2017’de kendi yaptığı Anayasa’ya bile uymuyor zira ihtiyaçları değişiyor ve metinler bu ihtiyaca her zaman aynı esneklikte cevap veremiyor.

Erdoğan kişisel şirkete dönüştürdüğü Türkiye Cumhuriyeti’ni ulusal ve uluslararası hukuk dışına taşırken elbette devleti oluşturan erkleri de anlamsız ve işlevsiz hale getirdi. Yürütmeyi başından beri iki dudağı arasında götürüyordu. Kuş Gribi salgını sırasında Sağlık Bakanlığı’nın ithal ettiği yüzbinlerce doz aşıyı bir günde çöpe attırması gibi onlarca örnek sayılabilir. Atatürk Havalimanı’nın kapatılması şahsım devletinin en pahalı faturası. Bütün uzmanların görüşlerinin aksine mevcut havalimanı yok edilerek İstanbul’a 3. havaalanı yapıldı.

Yasama, parlamenter sistemin doğası gereği yürütme organının hegemonyasına kolaylıkla girebiliyor. Diğer ülkeler bu riski, kişilikli parlamento ve vekillerle bertaraf ediyor. Bunlar bizde yok ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), Erdoğan’ın istediği zaman rejimine can suyu aldığı bir emme basma tulumbaya dönüştü.

15 Temmuz’dan sonra ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL), Erdoğan’a müthiş fırsatlar sundu. Kar lastiğinden, televizyonlarda yayınlanan evlilik programlarına varıncaya kadar binlerce konuda Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarıldı. AYM’nin denetlemediği, Meclis prosedürlerini beklemeye gerek duymadığı bu ferman düzeni hoşuna gitti. OHAL teoride kalkmış gibi gözükse de pratikte hâlâ yürürlükte.

Yargının ele geçirilip Erdoğan’ın talimatlarını uygulayan bir ofis mertebesine gerilemesini önceki yazılarda anlatmıştım. 2,475’i 15 Temmuz gecesi olmak üzere 4 bine yakın hakim-savcı ve 200’den fazla yüksek yargıcın ihraç edildiğini ve çoğunun tutuklandığını hatırlatmakla yetineyim.

Fiilen devam eden KHK rejiminin devleti ayakta tutan hukuki metinler üzerinde yaptığı tahribat kadar önemli başka bir yıkım daha yaşandı: Kamudan ihraçlar yüzünden devlet temel görevlerini icra edemez hale geldi.

Kurum ve kuralları işleyen bir yapıyı tamamıyla ele geçirmek mümkün olmayacağı için Erdoğan kurallarla birlikte kurumların da içini boşalttı. Resmi rakamlara göre KHK’larla 125 binden fazla kamu personeli ihraç edildi. Kurum kararıyla atılanlar ve yeterlilik belgesi iptal edilen 122 bin öğretmen de dahil edildiğinde bu sayı 250 bini buluyor. Bu insanları belirlerken gözetilen, kariyer yapmak, dil bilmek, yurt dışı görevde bulunmak gibi kriterlere bakıldığında en kaliteli kadroların tasfiye edildiğini söylemek gerekiyor. Karşımızda vatandaşına sağlık, eğitim ve güvenlik gibi temel hizmetleri sunabilen bir devlet yok artık. Bunun yerine büyük paralar harcayan dev propaganda makinasıyla “Her şey yolunda” illüzyonu yapılıyor.

Söz konusu kandırmacayı bozabilecek 179 medya kuruluşu kapatıldı. Bunların arasında 53 gazete, 37 radyo istasyonu, 34 televizyon, 29 yayınevi, 20 dergi ve 6 haber ajansı da bulunuyor.

İhraç edilen ve akabinde pek çoğu tutuklanan KHK’lıların suçu neydi biliyor musunuz? AKP’li sendikalara üye olmamak. Aksiyon-İş Konfederasyonu’na üye iseniz yüzde 100 suçlusunuz. Diğer sendikalarda kayıtlı ve kendi halindeyseniz papatya falına bakıyorlar. Ama Acun Karadağ gibi demokrasi, eşitlik ve herkes için adalet peşinde koşuyorsanız, hiç şansınız yok. Devlet, izin verip kurdurduğu, aidatlarını üyelerinden toplayıp teslim ettiği sendikayı bir anda suç örgütü, üyelerini de terörist ilan etti. Bir devlet düşünün ki maaşlardan aidat kesintisi yapıp kaynak aktardığı sendikanın üyelik kayıtlarını suç delili sayıyor. Bir “terör örgütü” düşünün ki üyelerini sosyal güvenlik sistemine kayıt ettiriyor. Mahkemeler Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) yazı yazıp delil istiyor.

Ortada devlet adına ayakta kalan hiçbir kurum yok ama orada adalet aramaya zorlanan yüzbinler var.

İki cümle de AİHM ve Avrupalı siyasetçilerin ‘tavşana kaç tazıya tut’ taktiğinin zirvesi OHAL Komisyonu’na edelim. 126 bin başvurucudan sadece 12 bini kabul alabildi. Adli ve idari bir soruşturma yapmadan atılan insanların yüzde 90’nında isabet kaydedilmiş(!) komisyon bunu söylüyor. Ya Erdoğan’ın insanüstü yetenekleri var ya da komisyonun değerlendirme kriterleri çöp.

Sizce hangisi?

[Bülent Korucu] 30.9.2020 [TR724]

Trump’ın vergisi Erdoğan’ın ordusu [Adem Yavuz Arslan]

Tam anlamıyla gündem sıkışması yaşıyoruz.

Amerika’da seçimlere çok az bir zaman kaldı ve her yeni gün beraberinde “bomba tartışmaları” getiriyor.

Türkiye’de ise hem iç politik gündemler hem de Dağlık Karabağ sorununun Ermenistan ve Azerbaycan arasında fiili savaşa dönüşmesi nedeniyle son dakikalar ekranlardan eksik olmuyor.

Bir de bütün bu sıcak gündemlerin yanında “görünmeyen gündemler” var.

Açıkçası ben bu yazıda o görünmeyen gündemlerden birine kapı aralamayı planlıyorum.

Ama öncesinde sıcak gündemlerden satır başlarına bakalım.

İlk olarak Amerika ve yaklaşan seçimler…

TRUMP BATMIŞ!

3 Kasım başkanlık seçimlerine çok az bir zaman kaldı ve yarış iyice kızıştı.

Zaten tarihin en sert kampanyalarından birine şahit oluyorduk, süre azaldıkça tansiyon daha da yükseliyor.

Son bombayı New York Times patlattı. Milyarder olmakla övünen Donald Trump meğerse son 15 yılın 10 yılında tek cent bile vergi vermemiş.

Başkan olup Beyaz Saray’a oturduğu dönemde ise sadece 750 dolar vergi ödemiş.

Doğal olarak haber büyük gürültü kopardı.

Çünkü milyarderliği ile övünen Trump’ın ödediği 750 dolar vergi Amerika’da kaçak olarak çalışan Meksikalı bir göçmenin ödediği vergiden bile daha az.

Hatta kıyas bile götürmez.

Üstelik bu ülkede vergi meselesi adeta kutsaldır. Vergi ödememek büyük günahlardandır.

New York Times, Başkan Trump’ın son 18 yılına ait vergi beyannamelerini inceleyip kapsamlı bir haber yaptı.

Trump her zaman olduğu gibi “Fake News” diyerek konuyu kapatmak istedi ancak tartışma giderek büyüyor.

Dahası yerel saatle Salı akşamı 21.00’da ilk televizyon düellosu var ve Trump’ın vergi karnesi kuvvetle muhtemel tartışmaya damga vuracak.

Bu arada şu önemli hatırlatmayı yapayım: Trump gelir ve vergi belgelerini kamuoyuna açıklamayı reddeden ilk ABD başkanı.

Bu konu ne zaman gündeme getirilse Trump vergi beyannamelerinin incelendiğini söyleyip konuyu kapatıyordu.

NYT’nin haberleri gösterdi ki Trump’ın saklayacak çok şeyi var. Birincisi milyar dolarlık servetine rağmen sürekli “zararda” gözüküyor.

İkincisi lüks harcamalarını gider gösterip vergiden düşürmüş. Ultra lüks golf kulüpleri, lüks otelleri ve uçakları da sürekli zarar etmiş. Aslında sadece Amerika’dakiler zarar etmiş. Trump başka ülkelerde çatır çatır vergi ödemiş.

Üçüncüsü Trump’ın hayli borçlu olduğu görüldü.

Olay bu yönüyle de başka bir tartışmayı tetikledi. Nitekim Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, Trump’ın şahsi borçlarının ulusal güvenlik meselesi olduğunu iddia ediyor.

Kısacası Trump’ın vergi beyannamesi ve borçları bir anda seçimin bir numaralı konusu haline gelmiş oldu.

Öte yandan Başkan Trump’ın seçime hile karıştırılacağı, kaybetmesi halinde görevi devretmeyebileceği yönündeki açıklamaları da sıcaklığını koruyor.

Bunları anlatmamın bir nedeni de şu: Amerika şu anda kendi gündemiyle meşgul. Bırakın Dağlık Karabağ yüzünden Azerbaycan ile Ermenistan’ın savaşa tutuşmasını, bölgedeki bir düzine ülke birbirine girse dönüp bakacak halde değil.

ERDOĞAN’IN AJANDASINDAN SIZANLAR

Gelelim Türkiye’ye.

Türkiye’de New York Times gibi gazeteler olmadığı için Erdoğan çok rahat.

Kimse ne servetini ne de vergi ödemelerini haber yapabiliyor.

En son 2013’te Erdoğan’ın aldığı rüşvetler, yaptığı yolsuzluklarla ilgili soruşturma başlatılmıştı.

Dosyayı açan polisler ve savcılar 7 yıldır — eşleri ve çocukları dâhil — tutuklu, rezaletin izini süren gazeteler kapalı.

Soru sorabilen bir avuç gazeteci ise ya sürgünde ya hapiste.

O yüzden Türkiye’nin gündemini Erdoğan’ın kendisi belirliyor. Siyasi ihtiyaçlarına göre operasyonlar yaptırıyor.

Mesela Kobani olayları bahane edilerek 6 yıl sonra HDPli siyasilere zırhlı araçlarla operasyonlar yapıldı.

Gülen Cemaati’ne yönelik zulüm aralıksız devam ediyor. Kundaktaki bebekler bile nasipleniyor Erdoğan rejiminin zulmünden.

Bir yandan da MİT’in tetikçileri Avrupa’daki muhalif isimlere suikast planları ile yakalanıyorlar. 

Uzun uzun analize gerek yok. 

Erdoğan’ın ajandasından kan damlıyor. Kirli iktidarını sürdürebilmek için kargaşaya, kavgaya ve en önemlisi akacak kana ihtiyaç duyuyor.

HDP operasyonlarına bu perspektiften bakmak şart.

Gelelim bu yazıda anlatmak istediğim esas gündeme.

GÜNDEMİ DEĞİL REJİMİ DEĞİŞTİRDİ 

İlk başlarda CHP’nin gelişmeleri okuyamadığını, Erdoğan’ın attığı hamleleri analiz edemediğini düşünüyordum.

Artık CHP’lilerin de Erdoğan’ın ajandasına paralel hareket ettiğine inanıyorum.

Erdoğan’ın her hamlesi sonrası “Bunlar gündem değiştirmeye yönelik hamleler” şeklinde rutin bir açıklama yapıyorlar. 

CHP yönetiminin hala anlamadığı, uyanamadığı şey şu: Erdoğan gündemi değil rejimi değiştirdi.

LİBYA’DAN KARABAĞ’A ERDOĞAN ORDUSU 

Dağlık Karabağ’da yaşanan çatışma kısa sürede sıcak savaşa dönüştü.

Hem Azerbaycan hem de Ermenistan tarafından sivil kayıplara dair haberler geliyor. Sosyal medyada ise çoğu dezenformasyon kokan rakamlar uçuşuyor. Eğer Rusya ağırlığını koymazsa çatışmaların kısa vadede bitmesi mümkün gözükmüyor.

Karabağ meselesi yüzyıllık bir geçmişe sahip. Dolayısıyla kolay çözülebilecek bir sorun da değil. 

Benim bu yazıda gelmek istediğim yer başka.

İlk haber Reuters haber ajansına düştü. Hemen akabinde İngiliz gazeteleri de benzer yönden haberler yaptılar.

İddialara göre Erdoğan rejiminin Suriye’de desteklediği yabancı savaşçılardan bir kısmı Azerbaycan’a transfer ediliyor.

Haberlere göre ilk etapta 700 ila 4000 arasında savaşçı Azerbaycan’a transfer edilecek ve 1500 dolar maaş alacaklar. 

Ayrıca Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın SİHA’ları da aktif olarak sahada. Hatta Havuz medyası günlerdir SİHA’ların ne kadar etkili olduğuna dair reklam haber yapıyor.

İşte dananın kuyruğunun koptuğu, CHP’nin henüz uyanamadığı yer burası: Erdoğan özel ordusunu kurdu ve artık ihraç ediyor. 

Daha iyi anlaşılması için adım adım giderek anlatayım. 

Erdoğan 17 Aralık operasyonları sonrası anayasaya darbe yapıp hukuku askıya aldığında bir tercih yaptı. Seçtiği yolun dönüşü yoktu ve sonu diktatörlüğe çıkıyordu.

Sözüm ona aydınlar ve muhalifler bu olayı “Hükümet-Cemaat kavgası” olarak görüp “Bırakalım yesinler birbirlerini biz sonra Erdoğan’ı sandıkta değiştiririz” yalanına sarıldılar. 

Erdoğan’ın en büyük avantajı da bu oldu. Adım adım ilerledi ve kafasındaki rejimi inşa etti.

Emniyeti baştan aşağı dönüştüren Erdoğan, 15 Temmuz kumpasıyla aynı şeyi TSK’da da gerçekleştirdi. 

Mesela 15 Temmuz sonrası polis sayısında ciddi bir artış yaşandı. 2017’de çıkartılan bir KHK ile özel harekat dairesi başkanlık seviyesine yükseltildi ve 10 bin yeni kadro açıldı.

Polis Özel Harekat mevcudu bir anda 30 bine yaklaştı. Ağır silahlarla donatıldı. 

Ardından emniyet istihbarat dairesinin statüsü yükseltilerek İstihbarat Başkanlığına çevrildi. 

İlave yetkiler tanındı. Mesela bu yeni İstihbarat Başkanlığı herkesi fişleme ve telefon dinleme imkanına sahip oldu. 

Yetmedi, bekçiler devreye sokuldu. 

Erdoğan bekçileri devreye alırken propaganda makinesini de işletti ve kimse gelen tehlikeyi anlamadı.

AKP ve MHP teşkilatlarından toplanan kişilerden seçilen bekçilere daha sonra silah kullanma ve üst arama yetkisi verildi.

Bir yandan Türkiye baştan sona MOBESE sistemleri ile donatılıp öbür yandan bunlar Saray’a bağlanırken bir yandan da emniyet bünyesinde acil müdahale timi oluşturuldu.

Şimdilik Ankara ve İstanbul’da kurulan ve 1,100 kişiden oluşan bu yeni birim yakında tüm Türkiye’de olacak.

Tahmin edebileceğiniz gibi doğrudan “merkeze” bağlı olacaklar.

Şimdi ise yeni ve daha büyük bir hamle geliyor, özel ordu.

Aslında Erdoğan niyetini 19 Aralık 2019 günü Bilkent Üniversitesi’nde düzenlenen ve “insan hakları” başlıklı bir toplantıda açıkça söyledi.

Erdoğan “Libya’ya asker gönderecek miyiz?” sorusuna “Biliyorsunuz şu anda Rusya’nın orada bir güvenlik şirketi söz konusu. Libya da bizden böyle bir talepte bulunursa biz de aynı şekilde elemanlarımızı gönderebiliriz.”

Erdoğan’ın “elemanlarımız” derken kimi kastettiği daha sonra net olarak görüldü: Suriye’deki cihatçılar. 

Erdoğan’ın bu açıklamasından hemen sonra Başdanışmanı Adnan Tanrıverdi tartışmaya dahil olup uzun uzun bu özel orduların “faydalarını” anlattı. 

Tanrıverdi’nin adı malum olduğu üzere SADAT ile özdeşleşmiş halde. Bir bakıma özel ordu konusunda zaten dikkatlerin çevrildiği isim. 

18 Aralık 2019’da Akit’e röportaj veren Tanrıverdi özetle Türkiye’nin özel ordulara ihtiyacı olduğunu, oluşturulacak özel ordular aracılığıyla dış politikanın bir enstrümanı olarak yararlanılabileceğini söyledi. 

Tanrıverdi devamında “niyetini” de açık edip özel şirketler aracılığı ile yollanacak savaşçılarla uluslararası kontrolün dışına çıkılabileceğini ima ediyordu.

Uzun uzun özel güvenlik şirketlerinin faydalarını anlatan Tanrıverdi

“Türkiye buna geç kalmamalı. Bu imkanı kullanacak mevzuat çıkarmalı,” dedi. 

Erdoğan’ın başlama vuruşunu yaptığı, Adnan Tanrıverdi’nin yaydığı tartışmaya daha sonra SETA da dahil oldu.

Malum olduğu üzere SETA, “AKP’nin beyni” olarak kabul edilir. SETA’nın hazırladığı özel askeri şirketler raporu da tıpkı Adnan Tanrıverdi gibi bu paralı askerlerin “faydaları” ile dolu.

Özetle AKP’nin mutfağında uzun süredir özel ordunun hazırlıkları yapılıyordu.

TÜRK TİPİ BAŞKANLIK ERDOĞAN TİPİ ÖZEL ORDU 

Erdoğan rejimi hazırlıklarını sürdürdüğü özel ordunun antrenmanını uzunca bir zamandır Libya’da yapıyor. 

Yabancı grupları eğitmeyi ve kullanmayı öğrendiler. Suriye’de ne kadar eli kanlı katil varsa kontrat imzalatıp bünyelerine aldılar.

Sonra da bir kısmını Libya’ya taşıdılar. Halihazırda Libya’da Türkiye adına savaşanlar Türk askeri değil. Eğitim ve koordinasyon için orada olan Türk askeri sayısı oldukça sınırlı.

Kağıt üstünde Türkiye adına çatışmıyorlar. Resmiyette senin değil ama pratikte Erdoğan’ın ordusu.

Devletle hukuki ve idari olarak hiçbir bağlantıları yok. 

Olayın bir de parayla ilgili kısmı var. Özel ordularla ilgili mevzuat yok. Ayrıca çok büyük bütçeli bir iş özel ordu kurmak. 

Erdoğan hem hukuki düzenlemesini yaptıracak hem de tedarik aşamasında yakın işadamları halkasını ihya edecek. 

Bu arada sanılanın aksine özel ordu işinin SADAT’a havale edileceğine ihtimal vermiyorum.

SADAT yurt dışında bile bilinen ve yıpranan bir isim.

Erdoğan’ın nihai hedefi kendi kontrolünde, yarın bir gün olağanüstü bir durum olduğunda kendini koruyacak özel bir ordu kurmak. Bir nevi İran Devrim Muhafızları’nın bir kopyasını Türkiye’de hayata geçirmek.

Sonuç olarak Suriye’de eğittiği Libya’da antrenman yaptırdığı bu özel ordu şimdilerde Azerbaycan’da.

Yarın nerede olacağını tahmin etmek zor değil.

[Adem Yavuz Arslan] 30.9.2020 [TR724]

Alman Dışişleri raporu: Türkiye’de ifade özgürlüğü iptal

Alman Dışişleri Bakanlığının Türkiye ile ilgili hazırladığı bir raporda ülkede ifade özgürlüğünün iptal olduğu belirtildi.

Alman Dışişleri Bakanlığı'nın Türkiye ile ilgili hazırladığı yeni bir raporda ülkede ifade özgürlüğünün iptal olduğu belirtildi. Alman haber ajansı dpa'nın ele geçirdiği rapor, "İltica ve Sınırdışı Etmeye İlişkin Durum Üzerine Rapor" başlığını taşıyor.

Raporda "Türk anayasası ifade ve basın özgürlüğünü güvence altına alıyor. Pratikte ise bu haklar geniş ölçüde iptal olmuş durumda" deniliyor. Türkiye'de yazılı ve görsel medyanın "hemen hemen tamamen tek sesli hale getirildiği" de kaydediliyor.

Alman Dışişleri Bakanlığı sığınmacı veren ülkelere ilişkin düzenli olarak hazırladığı durum raporları makamların iltica süreçlerinde alacağı kararlar açısından öneme sahip. Federal Göç ve Mülteciler Dairesi (BAMF), yabancılar şubeleri ve mahkemeler sığınmacının geldiği ülkedeki durum hakkında bir yargıya varmak için bu raporlardan faydalanıyor. 31 sayfa olan güncel rapor 24 Ağustos tarihini taşıyor ve Türkiye'de Haziran ayındaki durumu ifade ediyor.

Almanya'dan Türkiye'ye geçen yıl iltica başvurusunda bulunanların sayısı yaklaşık 10 bin 800. Bu kişilerin hemen hemen yarısının kalmalarına izin verildi. Alman Dışişleri'nin raporunda belli medya organlarına abone olmuş olmak, bazı bankaları ya da cep telefonu uygulamalarını kullanmanın bir kişinin Gülen yapılanması üyesi sayılması için yeterli görüldüğü ifade edildi. Gülen yapılanmasına üye olduğu düşünülen bir kişinin de cezai kovuşturmaya tabi olduğu belirtildi.

Raporda ayrıca "Türk makamları, özellikle PKK ve Gülen taraftarı olduğu düşünülen kişiler de olmak üzere hükümet karşıtlarını yurtdışında izliyor, tıpkı Almanya'da kayıtlı derneklerin faaliyetlerini izlediği gibi" denildi.

Türk yargısının terör suçlamasını kolayca yöneltebildiği belirtilen raporda Türk güvenlik güçlerinin Güneydoğu'daki yaklaşımlarını eleştirmenin bile terör propagandası olarak değerlendirilebildiği belirtildi.


"Yargı ya işlevsiz ya da siyasetin etkisi altında"

Raporda ayrıca yargının "geniş kesimlerinin işlevsiz" halde ve kısmen de siyasetin etkisi altında olduğu ifade edildi. "Ayrıca tek tek yargıçlar tartışmalı kararlar almaları halinde görevden alınırken ya da ceza olarak başka yere sürgün edilirken başka yargıçlar aynı sanıklar hakkında siyasetin işine gelen sonuçlar çıkmasını sağlayabiliyor" denildi.

Raporda Türkiye'deki göçmenlerin durumuna ilişkin ise daha iyimser bir tablo çizildi. Türkiye'de resmi rakamlara göre yaklaşık 4 milyon sığınmacı yaşarken bunlardan 3 milyon 600 binini Suriyeliler oluşturuyor. Raporda, yetkili makamların Suriyeli olmayan sığınma başvurularını inceleme konusunda ağır yük altında olduğu belirtildi. Kayıtlı sığınmacıların tıbbi bakım hakkı olduğu ve prensipte çalışabildikleri, ancak pratikte bunun zor olduğu ve hemen hemen hepsinin kayıtsız çalıştığı ifade edildi.

İnsan hakları örgütlerinin sığınmacılara kötü muamelede bulunulduğu yönündeki raporlarına da değinildi. "Bunun sistematik bir pratik olduğu anlaşılamamıştır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), Türkiye'nin sığınmacı politikasını uluslararası karşılaştırma sonucunda olumlu olarak değerlendirmektedir" denildi.


Mültecilere yardım kuruluşu Pro Asyl ise tamamen tersini savunuyor. "Türkiye koruma arayanlara yaklaşım konusunda tamamen bir kara kutu" diyen Pro Asyl yöneticilerinden Günter Burkhardt, Türkiye'deki insan hakları örgütlerinin devletin baskını yaşadığını söyledi. Burkhardt, "Almanya ve Avrupa Birliği'nin böylesine bir hukuksuzluk rejimine koruma arayan kişileri teslim etmesi bir skandal" dedi.

"Türk makamları sığınmacılara kayıt olma hakkı tanımıyor" diyen Burkhardt, "Bu nedenle yasadışılar ve sınırdışı edilme tehlikesini sürekli olarak yaşıyorlar" diye konuştu. Burkhardt Türkiye'nin bir hukuk devleti olmadığını ve bu durumun sığınmacılar için de geçerli olduğunu belirtti.

30.9.2020 [Samanyolu Haber]

59 yazardan "derhal vazgeçin" çıkışı

Aralarında Zülfü Livaneli ve Murathan Mungan'ın da bulunduğu 59 yazar, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarına, "Ülkeyi yıllar sürecek bir karanlığa gömen bu baskı politikasından derhal vazgeçin" çağrısında bulundu.

59 yazar 'Kobani eylemleri'nden 6 yıl sonra başlatılan soruşturmada aralarında eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri, HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyeleri ve belediye başkanının da olduğu 82 kişinin derhal serbest bırakılması için ortak açıklama yayımladı. 

Açıklamada, "Zor günlerden geçiyoruz. Bir yandan salgın hastalık, diğer yandan ülkenin her geçen gün derinleşen ekonomik ve politik sorunları bugünümüzü ve geleceğimizi karartıyor. Gazetecilerin, hukukçuların, sağlıkçıların, akademisyenlerin, politikacıların sırf iktidara muhalif oldukları için ezilip dışlandıkları bir zamanda yaşıyoruz. Toplumun baskı rejimine karşı olan yarıdan fazlası ise vatandaştan sayılmıyor. Bunca sorunun üstüne bir de komşu ülkelerle yaşanan gerilimler, iç siyasetin malzemesi olarak üretiliyor, kullanılıyor." denildi. 

MUHALİFLER FARKLI GEREKÇELERLE GÖZALTINA ALINIYOR

Açıklamada, "Demokrasinin ilkelerinin yok sayıldığı, uluslararası hukukun ve anayasanın çiğnendiği günlerde iktidarın ülkeyi korku yayarak ve zor kullanarak yönetme politikasının sonucu olarak yeni bir gözaltı furyasıyla karşılaştık. Halkların Demokratik Partisi’nden belediye başkanları akademisyenler ve siyasetçiler altı yıl önceki 'Kobani protestoları' gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. Buna farklı gerekçeler üretilerek gözaltına alınan bir çok muhalif de eklendi." ifadeleri kullanıldı. 

Açıklamada şunlar kaydedildi: "Ne Kobani’ye dönük saldırıyı protesto etmek ne Kürt sorununu temel alan politik çalışmalar yapmak ne de düşüncelerini ifade etmek suçtur. Demokrasi, eşitliği ve ifade özgürlüğünü temel alır." 

"İktidara sesleniyoruz, ülkeyi yıllar sürecek bir karanlığa gömen bu baskı politikasından derhal vazgeçin." çağrısında bulunan açıklama şu ifadelerle sona erdi: "Muhalefete sesleniyoruz, bu hukuksuzluğa karşı demokrasi etrafında kenetlenin. Haksız yere hapse atılan bütün muhalif aydınlar ve politikacılar derhal serbest bırakılmalıdır.  Biz edebiyatçılar, bunca karanlığa rağmen yarına dair umudumuzu yitirmiyoruz. Özgürlük ve demokrasi için ülkemizin bugününe ve yarınına sahip çıkıyoruz."

AÇIKLAMADA İMZASI BULUNAN YAZARLAR

Abdullah Ataşçı, Ahmet Güneş, Akif Kurtuluş, Altay Öktem, Aslı Tohumcu, Ayşen Şahin, Ayşegül Devecioğlu, Barış Bıçakçı, Bora Abdo, Burhan Sönmez, Ceren Gündoğan, Cuma Boynukara, Deniz Durukan, Doğuş Sarpkaya, Ethem Baran, Figen Öcal, Figen Şakacı, Gaye Boralıoğlu, Gün Zileli, Hakkı Zariç, Halide Yıldırım, Hatice Meryem, Hasan Özkılıç, Hasan Öztoprak, Hayri K.Yetik, Hüseyin Bul, Hüseyin Şahin, Irmak Zileli, İlhami Algör, Mahmut Temizyürek, Murat Uyurkulak, Murathan Mungan, Mustafa Yelkenli, Nalan Çelik, Namık Kuyumcu, Neslihan Önderoğlu, Niyazi Zorlu, Nurhan Suerdem, Nükhet Eren, Orhan Alkaya, Oya Baydar, Ömer Faruk, Ömer Türkeş, Pelin Buzluk, Pınar Öğünç, Roni Margulies, Semih Gümüş, Sevim Korkmaz, Sultan Gülsün, Şebnem İşigüzel, Şehmus Ay, Şükrü Erbaş, Tarık Günersel, Tekgül Arı, Ümit Kıvanç, Ümit Yaşar Işıkhan, Vecdi Erbay, Zeynep Oral, Zülfü Livaneli

30.9.2020 [Samanyolu Haber]

Kırgız Türklerinin gururuydu, kışladaki mobbing intihara sürükledi

Kışlalarda şüpheli asker ölümleri yaşanmaya devam ederken, Kars Akkaya'da görev yapan bir teğmenin uzun namlulu silah ile intihar ettiği kaydedildi.

Kars'ın Şahnalar Köyü 3'üncü Hudut Taburu’nda görevli olan Teğmen İbrahim Ulu 23 Eylül günü bölük komutanının odasında intihar etti. 

Nişanlı olduğu öğrenilen Ulu intiharı öncesinde yazdığı mektupta tabur komutanını suçladı.

Ulu intihar etmeden önce bıraktığı mektubunda şunları yazdı, "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin şerefli bir subayı olarak hayallerim vardı. Komando ihtisası yaparak ülkeme borcumu ödemek istiyordum. Ancak tabur komutanı Y.C.’nin bağırıp çağırmaları, korku imparatorluğu kurmak istemesi, benimle beraber diğer subaylara, karakol komutanlarına sürekli bağırıp çağırması bitirdi beni. Yaşamaya, meslek hayallerime son verdi. Komando ihtisas başvuruma da olumsuz dönüş yaparak engeller zaten. Taburda kimsenin huzuru yok. Herkes meslekten soğumuş durumda. Cuma günü gelip 20 tane iş vererek pazar günü bitmesini istiyor. Biz genç rütbelilere yol göstermek, öğretmek yerine azar ve hakaretle bizi meslekten, yaşamaktan soğutuyor. İntiharımın sorumlusu Yasin yarbaydır. Bittim artık."

İntihar sonrası ifadeleri alınan subay, astsubay ve erlerin de Ulu'nun yazdıklarını doğruladıkları öğrenildi. 

ULUPAMİRLİ KÖYÜ'NDEN KIRGIZ ASILLI TEĞMENDİ

Van Erciş’e bağlı Kırgız Türklerinin yaşadığı korucu köyü Ulupamirli 4 genç ilk defa 2018 yılında Kara Harp Okulu’ndan teğmen rütbesiyle mezun olmuştu. 

Köyün ilk subayları olarak TSK’ya katılan gençlerden korucu çocuğu İbrahim Ulu intihar ederek hayatına son verdi.

30.9.2020 [Samanyolu Haber]

Albayrak'a tokat gibi cevap!

Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın dün açıkladığı Yeni Ekonomi Programı (YEP) sonrası sarf ettiği sözlere mukabil Saadet Partisi çarpıcı bir video yayınladı.
Albayrak'a tokat gibi cevap!

SAMANYOLUHABER- Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “Döviz kuru benim için hiç önemli değil, ona bakmıyorum.” şeklindeki sözleri şaşkınlıkla karşılanmıştı. 

Saadet Partisi sosyal yayınladığı kısa videolu mesaj ile Albayrak'a cevap verdi. Videoda “Döviz kuru sizin için hiç önemli olmayabilir. Ancak ekonomimiz için çok önemli! Ekonomi kötü hazırlanmış sunumlarla değil, vatandaşın arasında hissedilir!” başlığı ile yayınlandı.




Dolar arttıkça sabit gelirlilerin cebindeki paranın satın alma gücü azalıyor. 

DOLAR 1 KURUŞ ARTARSA KAMU BORCU 4,2 MİLYAR TL ARTIYOR

Albayrak’ın “Döviz kurunu dikkate almıyorum.” sözlerine gönderme ile başlayan videda, "Döviz kuru önemli mi? Asgari ücret kaç dolar? Dolar 1 kuruş artarsa ne olur?" sorularının cevapları verildi. 

Videonun sonunda, Albayrak’ın “Bitmiş.” sözlerinin akabinde alkışlanması dikkati çekti.

30.9.2020 [Samanyolu Haber]

Bahçeli şimdi de Anayasa Mahkemesi'ni hedef aldı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli: Anayasa Mahkemesi’nin son zamanlarda verdiği kararlar sancılı ve sakattır.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Anayasa Mahkemesi'nin yeni hükümet sistemine göre baştan yapılandırılması gerektiğini söyledi. Bahçeli mahkemenin son dönemde özgürlükler yönünde aldığı kararlar için de 'sancılı ve sakat' dedi.

"Türkiye’nin daha demokratikleşmesi, daha gelişmesi, bölgesinde ve küresel sistemde daha da etkili olması bir yanda TBMM’nin tarihsel gücüne, diğer yanda da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin müessir vasfına bağlıdır" diyen Bahçeli şöyle devam etti:

TEMEL GÜNDEM YENİ SİSTEM OLMALI: Bugün ülkemiz devamlı tahkimi ve ikmali yapılan bir husumet cephesiyle karşı karşıyadır. Milli güvenliğimizin sağlam esaslara bağlanmasının yanında, iç huzur ve istikrar ortamının kökleşmesi için bilhassa Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşmesi temel gündem olmalıdır. Bu maksatla da yeni hükümet sistemi Parlamenter Sistemin bütün kamburlarından, bütün bağlarından, bütün engellerinden ayıklanmalı, arındırılmalıdır. Nihayetinde hakim ve havi hukuk sistemi mutlaka ele alınmalı, darbe dönemlerinin ürünü ve mirası olan yargı müessesleri demokratik bir içeriğe kavuşturulmalıdır.

ARZU EDİLEN SEVİYEYE ULAŞILDI: Özellikle Başkanlık Sistemiyle yönetilen ülkelerde yargının en üst organı olarak 'Yüce Mahkeme' veya 'Yüksek Mahkeme'ler yer almaktadır. Buna karşılık Parlamenter Sistemle yönetilen ülkelerde ise Anayasa Mahkemeleri bulunmaktadır. Hâlbuki ülkemizde tarihi nitelikli bir yönetim reformu yapılmış, egemenliğin yegane sahibi aziz Türk milleti 16 Nisan 2017’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni tercih etmiş, Parlamenter Sistem dönemi kapanmıştır. Milli bekamızı tehdit eden devasa sorunlara daha etkili karşılık Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle verilmektedir. Anti-demokratik girişimlerin önü yine bu hükümet sistemiyle kesilmektedir. Terörle mücadeledeki başarılar, sınır ötesindeki operasyonlar, egemenlik haklarımızın muhafazası Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sayesinde daha hızlı ve tesirli bir hale gelmiştir. Ekonomik saldırılara direnç, Covid-19 salgını ile kararlı mücadele yeni hükümet sisteminin sunduğu güçlü sevk ve idareyle arzu edilen seviyelere ulaşmıştır.

KÜFLÜ PRANGALAR... Parlamenter Sistem’in oluşturduğu kurumların yeniden yapılanması ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne fonksiyonel açıdan müzahir noktaya taşınması artık kaçınılmaz bir zarurettir. Demokrasinin ilkeleriyle ve aziz milletimizin iradesiyle temellenen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni darbelerin ardından tesis ve tezahür eden kurumların küflü prangalarından kurtarmak asıl olmalıdır. Bunlardan birisi de ilk defa 1961 Anayasa’sı ile hukukumuza giren, esas itibariyle 1960 darbesinin oluşturmak istediği demokrasi dışı yapıyı korumak için ihdas edilen Anayasa Mahkemesi’dir. Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi yeni hükümet sisteminin doğasına uygun şekilde yeni baştan yapılandırılmalıdır.

MİLLET VİCDANINDA YARALAR AÇILDI: 27 Mayıs darbecilerinin, 12 Haziran 1960 tarihinde çıkardığı '1' numaralı geçici kanun ile hem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hak ve yetkileri hem de Türk milleti adına yapılan yargılama yetkisi 'Yüksek Adalet Divanı' adı verilen icazetli ve boyunduruk altındaki yapı tarafından gasp edilmiştir. Yassıada’da millet iradesini yargılayan ve dönemin bakanları ile başbakanına idam kararı veren de bizzat bu gayrimeşru lekeli yapı olmuştur. Bahse konu Yüksek Adalet Divanı’nın birçok üyesi ise maalesef o dönemde kurulan Anayasa Mahkemesi’nin kurucu üyeleri olmuş, bu mahkemenin ana iskeletini oluşturmuşlardır. Kaldı ki Yüksek Adalet Divanı Başkanlığı sıfatıyla 27 Mayıs darbesinin tetikçiliğini yapan Salim Başol, ilerleyen yıllarda Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine seçilmiştir. Mahkeme’nin Anayasa’ya uygun kararlar vermesi beklenirken siyasi ve ideolojik saplantılara kapılması millet vicdanında derin yaralar açmıştır.

DİVAN-I ALİ KURULMALI: Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin sağlıklı bir zeminde devamını ve güçlenmesini mümkün kılacak reformların gecikmeksizin yapılması acil bir ihtiyaçtır. Ahlaki ve siyasi bir uzlaşmayla, 1960 darbesinin bütün izlerinin ortadan kaldırıldığı, zulüm olan yargılamaların tüm sonuçlarının yok sayıldığı bir dönemde, Anayasa Mahkemesi de tüm unsurlarıyla yeniden masaya yatırılmalıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ruhu ve esaslarıyla birlikte, yüksek demokratik standartlar bunu gerektirmektedir. Türkiye’nin demokratikleşme sürecini hızlandıran Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle çelişmeyecek demokratik, etkin, adil, tartışmaların odağı olmaktan çıkarılmış bir 'Yüce Mahkeme', deyim yerindeyse bir 'Divan-ı Ali' kurulması Türkiye’nin gücüne güç katacaktır.

YENİ YASAMA YILINDAKİ BEKLENTİMİZ: Siyaset kurumunun görevi, yaşanan karanlık dönemlerin muhasebesi ile geleceğin Türk asırlarının, Türk nesillerinin ihtiyaçlarını tespit etmek, kudretli devlet inşası için gerekli demokratik adımları ve atılımları süratle hayata geçirmektir. Geçmişin hüzünlü ve kaotik dönemlerinden hukuken, fiilen, fikren ve ruhen kurtuluş bu şekilde sağlanacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin son zamanlarda verdiği kararlar sancılı ve sakattır. Hak ihlalleri adı altında, milli haklara ve adalet duygusuna telafisi imkansız zararlar verilmektedir. Türkiye darbelerle yüzleştikçe, darbelerin demokrasi karşıtı kurumlarıyla hesaplaştıkça istikbal ve istiklalini sarsılmaz biçimde güvenceye alacaktır. Yeni Yasama Yılının başlangıcında bu konunun samimi, sağduyulu, önyargısız, demokrasi ahlakına ve milli gerçeklere münasip ölçülerde değerlendirilip tartışmaya açılması halisane beklentimizdir."

30.9.2020 [Samanyolu Haber]