Kurşunkalem: Yazdıkça küçülmek [Can Bahadır Yüce]

İnsanın yeryüzündeki serüveni ne kadar ilerlerse ilerlesin bazı buluşlar hiç eskimeyecek: Tekerlek, çatal-kaşık, düğme gibi… Çünkü çoğu kez en kusursuz tasarım en basit olandır.

Kurşunkalemi de zamanı geçmeyecek nesnelerden biri sayabiliriz. İnsan eliyle buluştuğu XVI. yüzyıldan bu yana kurşunkalem medeniyetin görünmez çivilerinden biri oldu.

İlk kurşunkalem İngiltere’de grafit madenleri bulununca yapılmış. Koyun derisine sarılan ya da iple tutturulan grafit çubukların tahta kurşunkalemlere dönüşmesi kolay olmamış. Friedrich Steadtler ahşap kalemi insanlığa armağan ettikten bir yüzyıl sonra rakip markaya adını verecek Kaspar Faber’in kurşunkalemi geniş kitlelere ulaştırdığını biliyoruz. Kurşunun elde edilişinden tepesine silgi kondurulmasına kadar kurşunkalemin uzun tarihi boyunca pek değişmemiş olması nasıl köklü bir buluş olduğunu gösteriyor.

Kurşunkalem denince akla önce tahtadan bir çubuk gelir. Ahşap o denli önemlidir ki gerçek kurşunkalem tutkunları geçen yüzyılda ortaya çıkan mekanik kurşunkalemleri kullanmayı ihanet sayar. (Hak versem de onlardan değilim: Rotring 600’ümü hep elimin uzanacağı mesafede tutarım.) Çünkü “kurşunkalem” denen şey mekanik bir buluş değil, ahşabın ve grafitin kokusunu duyabileceğiniz, kurşunun kâğıdı okşama sesinin kulağınıza müzik gibi geldiği nesnedir.

Basit ve mütevazıdır kurşunkalem. Yazdıkça böbürlenen insanın aksine, yazdıkça küçülür. Japonların dediği gibi, insana ve yazıya hizmet etmek için kendini feda eder.

Bir kurşunkalemin dolduracağı sayfa, yazacağı sözcük sayısı bellidir. Belki kolay silindiğinden, kurşunkalemle yazılan yazının geçici olduğu düşünülmüş. (Öyle olmadığını artık biliyoruz, grafit neredeyse mürekkep kadar zamana dayanıklı.) Sıkı kurşunkalemcilerden yazar William Boyd kalıcılık kaygısıyla romanlarını kurşunkalemle yazmayı bırakmış örneğin. (Boyd tutkusunu daha da ileri götürmüş, bir romanında kurşunkalemi cinayet silahı yapmıştı.) Yine de kurşunkalemin verdiği o geçicilik duygusunda lirik ve insana ait bir taraf yok mu? Bana kalırsa yalnız verdiği geçicilik duygusu değil, kırılganlığı da kurşunkalemi ‘insani’ kılıyor. Üstelik kırılmasında bile güzellik var: İşin ehli için (bkz. David Rees) kalem ucu açmak başlı başına bir ritüeldir.

Belki geçicilik duygusu yüzünden kurşunkalem genellikle ciddiye alınmamıştır. Nâzım’ın kurşunkalemi “yazı kalemi” saymadığını (Kemal Tahir’e yazdığı mektuplardan) biliyoruz. Bir dostunun mektubunda Sabahattin Ali’ye, “Kurşunkalemle yazdığım için affedin,” dediğini hatırlıyorum.

“Birleştirir, ayırır / eli kalem tutmak” diye yazan Necatigil’in şiirindeki gibi, kurşunkalemin birleştirici bir yanı da var: Edebiyat dünyasında adı konmamış bir kurşunkalemciler cemaatinden söz edebiliriz. Yaşar Kemal’den Toni Morrison’a geniş bir aile… Haldun Taner onlarca yıllık yazı emeğini “Yüzlerce kurşunkalem bitirdik” diye özetler. Steinbeck arka ucu yazdığı eline değmeye başlayınca o kurşunkalemi “emekli” eder. Hemingway için iyi bir yazı gününün ölçütü yedi kurşunkalem ucu köreltmektir. T.S. Eliot hep daktiloda yazmasına rağmen başyapıtı Çorak Ülke’yi kurşunkalemle yazmıştır. (Şiirlerin ilk taslağı kurşunkalemle yazılır: Necatigil ‘tükenmez’le şiir yazmayı ayıp sayardı.) Edebiyat tarihinin en sıra dışı yazarlarından Robert Walser elindeki titremeyle baş edemeyince mürekkepli kalemi terk etmiş, “kurşunkalem sistemi” dediği bir yazı biçimine geçmiştir.

Henry David Thoreau’ya bir ayraç açmalı: Thoreau profesyonel bir kurşunkalemciydi. Babasının kurşunkalem atölyesinde çalışıp bir mühendis gibi kalem teknolojisinde yenilikler denemiş ve başarılı olmuştu. Onun sayesinde 1800’lerin ortalarında Amerika’daki en iyi kurşunkalemleri Thoreau ailesi imal ediyordu.

Dünyada her yıl 14 milyar kurşunkalem üretiliyor. Zaman zaman gözden düşse de kurşunkalem insan elinin bir uzantısı olarak muhtemelen teknolojiye yenilmeyecek.

Nesnelere de gönül borcu duyarız. Aslında dolmakalemci olsam da kurşunkalemlerime minnet duyar, bazen haksızlık ettiğimi düşünürüm. Onlarcasının masamda (mutlaka ayrı kalemlikte), birkaç düzinesinin de çekmecemde olduğunu bilmek bana güven veriyor. Kurşunkaleme saygıyı yazı uğraşına saygıyla eşdeğer gördüğümden belki. Nihayetinde her şey bir kâğıt, bir kalemle başlıyor.

Bu yazı elbette kurşunkalemle –Blackwing 602– yazıldı.

***

Meraklısı için kurşunkalem hakkında iki yeni kitap:

* The Pencil Perfect, Caroline Weaver, Gestalten (Kurşunkalemin beş yüz yıllık tarihini anlatan kapsamlı bir kılavuz.)

 * The Secret Life of the Pencil, Alex Hammond & Mike Tinney, Laurence King Publishing (Sanatçılar, tasarımcılar ve çizerler kurşunkalemlerini anlatıyor. Kitapta arşivlik fotoğraflar var.)

[Can Bahadır Yüce] 23.3.2018 [KronosHaber.com]

Boğaziçi’nin terörle iltisaklı hocaları! [Sefer Can]

AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Tayyip Erdoğan, Boğaziçi Üniversitesi’ni yeniden hedefe oturttu. Erdoğan’ın Boğaziçi ile ilişkisi çok inişli çıkışlı. Bir yandan oğlunu överken, “Mesela erkek oğlum katsayı engeline takılarak, ki o zaman aklımda kaldığı kadarıyla Boğaziçi’ne tutuyordu puanı. Mesela katsayı engeli nedeniyle farklı bir üniversiteye girmesi gerekti” diye gizli hayranlığını belli ediyor. Diğer yandan “Milletin değerlerine yaslanmadığı için” uluslararası alanda beklediği başarıya ulaşamadığını ileri sürüyor.

İki ay önceki tartışmada rektör Mehmed Özkan okulunun Türkiye’de 1. dünyada ise 190. sırada yer aldığını paylaşmakla yetinmiş; çok geçmeden ‘Sayın Cumhurbaşkanı’na yanıt vermek gibi bir amacım yoktu.’ Diyerek kendisi hakkında gereğini yerine getirmişti. Rektör demişken iki kelam da ona sarf edelim. Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmed Özkan, AKP Eskişehir Milletvekili Emine Nur Günay’ın kardeşi. Seçimlerde mevcut rektör Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu, oyların yüzde 86’sını alarak üniversite tarihinin rekorunu kırmıştı. Ancak Erdoğan, ’15 Temmuz Allah’ın lütfu darbesinin’ verdiği yetkiye dayanarak aday bile olmayan Özkan’ı atamıştı.

Erdoğan, bu defa hem söz olarak daha ileri gitti, hem de fiilen üniversiteye polis sokarak yapabileceklerinin sınırı olmadığını gösterdi. AKP Genel Başkanı,

Afrin Harekatı için lokum dağıtan gruba öğrencilerin ‘savaşın lokumu olmaz’ diyerek tepki göstermesiyle ilgili şunları söyledi: “Bu üniversite çok popüler bir üniversite, kalite, marka bir üniversite tamam da bu üniversitenin içinde bu tür teröristler olduktan sonra bu tür terörist öğrenciler olduktan sonra bunlar bu markaya leke sürüyor. Şu anda elimizden geleni yapıyoruz. Rektörün samimi gayretlerini biliyoruz. Bu terörist öğrencileri kamera görüntülerinden çıkarıp gereğini yapacağız.”

Öncelikle şunu belirtmeliyim, Boğaziçi, her türlü görüşün serbestçe tartışıldığı bir platform olarak öne çıkmıştı. 28 Şubat döneminde bile başörtülülere müdahale edilmeyen ender okullardandı. Bu özelliği korumak için öğrenciler başta olmak üzere bütün camianın çaba göstermesi gerekiyor. Herhangi bir standa fiili müdahale savunulamaz. Ancak bunun cevabı polis operasyonu olmamalı. Özgür tartışma ortamına yapılabilecek en büyük kötülük polisi işe karıştırmak. Erdoğan’ın özgür tartışma ortamı diye bir derdi olmadığını artık herkes anlamıştır. Tam tersine Boğaziçi’ne müdahaleye gün doğduğu için mutlu bile olmuştur.

BOĞAZİÇİ’Nİ ZOR GÜNLER BEKLİYOR

Erdoğan’ın asıl önemli ve tehlikeli cümlesi şu: “Bu üniversitelerimizdeki hocalarımızın da çok daha dikkatli olması gerekir. Hocaların bu öğrencilerle iltisakı olduğunu belirlediğimiz anda onlarla ilgili de gereğini yaparız.” ‘İltisak’ Kanun Hükmünde Kararname’li dönemin sihirli kelimesi. Ceza kanunlarında yeri olmamasına rağmen 667 sayılı KHK’deki “….yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen”ler ibaresiyle hayatımıza girdi. Bugüne kadar çoğunlukla ‘FETÖ’ saçmalığı için kullanıldığından pek oralı olunmadı. Fakat şimdi yeni bir döneme geçiliyor. Örgütle bile değil öğrenci ile iltisak gibi muğlak ötesi bir kavramla infaz edilmeyecek kaç öğretim üyesi çıkar Boğaziçi’nden?

KHK’daki kapsam alabildiğine geniş: “terör örgütlerine veya MGK’ca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara…” Yetmedi, Anayasa Mahkemesi genel kurulu oy birliği ile öyle bir içtihat ortaya koydu ki tek kelimeyle korkunç. AYM, iki üyesinin yargısız infazını meşrulaştırmak üzere yazdığı gerekçede şunları yazdı: “Tedbirin uygulanması için mutlaka terör örgütüyle, terör faaliyetleriyle ve bu arada darbe teşebbüsüyle Anayasa Mahkemesi Üyeleri arasında bağ kurulması aranmamış; MGK’ca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen “yapı”, “oluşum” veya “gruplar”la bağ kurulması yeterli görülmüştür. Terör örgütleri veya MGK’ca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplar ile üyeler arasındaki bağın “sübut” derecesinde ortaya konulması aranmamıştır.” AYM ispata bile gerek yok deyip Erdoğan’a sınırsız kıyım imkanı sundu. O da bu imkanı sonuna kadar kullanıyor. Son kurban ise Boğaziçili hocalar olacak gibi görünüyor.

Erdoğan’ın videodan tespit ettirdiği öğrencilerin odasına girip çıktığı, HTS kayıtlarından telefon irtibatı tespit edilen hocaları en iyi ihtimalle işini kaybetmek bekliyor. Yerli ve milli yemle beslenen akademisyenler için yeni kadro imkanı müjdesi verebiliriz. Öğrenci olarak bile giremeyecekleri Boğaziçi’nde hoca olacaklar. Ne demişti Erdoğan, “Normal zamanlarda yapamayacağımız pek çok şeyi OHAL sayesinde yapabiliyoruz.” 15 Temmuz sadece Erdoğan için ‘lütuf’ değil, çok nemalanan oldu/olacak. Kaybedenler cemaat mensupları diye kenarda seyredenlere de sıra gelecekti. İşte o gün geldi çattı. Aynı gün hem ölü fiyatına Doğan’a el koyup, hem de Boğaziçi’ne dalmak hayaldi gerçek oldu!

[Sefer Can] 24.3.2018 [TR724]

TMSF Başkanı yalan söylüyor [Semih Ardıç]

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) hal-i hazırda Koç ve Sabancı’dan sonra Türkiye’nin en büyük holdingi. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile binden fazla şirket TMSF’ye devredildi. Şirketlerin aktif büyüklüğü 50 milyar TL’yi buluyor.

TMSF Başkanı Muhiddin Gülal alenen gasp edilen Boydak, Naksan ve Koza İpek gibi holdinglerin ellerinde günden güne mum gibi eridiğinin fark edilmemesi için halkla ilişkiler faaliyeti yürütüyor. Beyanlarındaki tutarsızlıklar dikkatten kaçmıyor.

GÜYA ŞİRKETLER ESKİSİNDEN DAHA İYİ VAZİYETTE

Güya devasa şirketler eskisine nazaran daha iyi idare ediliyor, hatta el konulan şirketlerde istihdam edilen kişi sayısı da cirolar da artıyor.

Yeri gelmişken tekrar edeyim: Hiç bir ticari başarı bir şirketin esas sahiplerinin elinden alınmasını ve mülkiyet hakkı ihlalini mazur gösteremez.

Kaldı ki işin aslı TMSF Başkanı Gülal’ın buyurduğu gibi değil. Boydak’a tayin edilen kayyımlar yolsuzluk yaptıkları için bizzat TMSF marifeti ile görevden alınmadı mı? CEO olacak adam 20 milyon Euro’yu zimmetine geçirmedi mi?

Şirketlerin kasasına göz diken tahta kurtlarının ehil idareciler olduğuna kim inanır ki!

KAYSERİ’DE BOYDAK NE İSE GAZİANTEP’TE NAKİPOĞLU DA O

Naksan da Boydak gibi Anadolu sermayesinin iftihar vesilesiydi. Plastik ve halı sektörü başta olmak üzere faaliyet gösterdiği sektörlerde yenilikçi, dinamik ve istikrarlı yatırımları ile Gaziantep’i adeta sırtlamıştı.

Kayseri’de Boydak ailesine reva görülen zulümler ile Gaziantep’te de Naksan’ın sahipleri Nakipoğlu ailesine yapılanlar arasında sadece şehir ve isim farkları var. İki hayırsever ailenin elinde ne var ne yok alındı.

Tek suçları var o da Saray’a kapı kulu olmamak…

‘İÇERİDEN’ GELEN MEKTUP

Senelerdir Naksan bünyesinde çalışan birinden gelen mektupta yazılanları okuyunca müteessir oldum. Şu ana dek duyduklarımızın ötesinde şirketlerin nasıl batırıldığına dair mühim ipuçları var mektupta.

‘İçeriden’ bir gözle kaleme alınmış mektubun her satırında Nakipoğlu ailesinin emeğinin, alın terinin ‘kayyım’ görünümlü hırsızlar tarafından nasıl gasp edildiği, şirketin günden güne nasıl eridiği anlatılıyor.

Mektubu okuduktan sonraki hissiyatım çok farklıydı. Yüz yüze görüşme imkânım olsa TMSF Başkanı Muhiddin Gülal’a, “Yalan söylemeye utanmıyor musunuz?” demek geçti içimden.

TMSF BAŞKANI HÜKÛMETİ DE HALKI DA YANILTIYOR

Naksan çalışanının mektubu, “TMSF’nin yaptıgı açıklamaların bazıları doğruları yansıtmıyor. Hem hükûmeti hem de kamuoyu yanıltılıyor.” diyerek başlıyor. Kayyımdan evvel ve hali hazırdaki kapasite rakamlarını vererek Naksan’da ilerleme değil gerileme olduğunu anlatıyor.

2015 yılının sonlarına kadar 1.850 kişinin istihdam edildiği Naksan 800 ton kurulu kapasitenin yüzde 70’i ile faaliyet gösteriyordu. Günlük 500-560 ton imalat yapılan tesisler bugün yüzde 30 kapasiteye düşmüş.

Kayyım emaneten aldığı şirketi yarı yarıya eritmiş.

CAHİT NAKİPOĞLU 2015’TE KREDİ MUSLUKLARI KAPATILINCA BİLE İŞÇİ ATMADI

Mektupta kredi musluklarının hükûmet talimatı ile kesildiği 2015 yılında bile kapasitenin yüzde 70’in altına düşürülmediğine vurgu yapılıyor: “İşverenimiz (Cahit Nakipoğlu) çalışan sayısında azaltmaya gitmemiş, çalışanların 7’li çalışma sistemini normal günlük 7.5 saatlik çalışma şekline dönüştürülerek sadece mesaileri kaldırılmıştı.”

23 Temmuz 2016’da kayyım atanan Naksan Plastik o tarihe kadar tek başına Türkiye’nin en büyük sanayi şirketlerinin ambalaj ihtiyaçlarının yüzde 20-25’ini karşılıyordu.

Son tabloyu ise mektuptan takip edelim: “Üretim yapılamayıp, müşterilerimizin ihtiyacına cevap veremez olduk. Yıllardır sözleşmeli büyük firmaları teker teker kaybetmek durumunda kaldık. Piyasadaki ambalaj boşluğunu fırsat bilen Gaziantepli 5-6 sanayici Naksan’ın yetişmiş kadrolarını transfer etti. Böylece bilgi, beceri ve imalat formüllerini bilen Naksan çalışanları bünyelerine yüksek ücretlerle transfer etmeye başlayıp büyük plastik ambalaj üretimine girdi.”

AKP İL BAŞKANI NAKSAN’IN BOŞLUĞUNU FIRSATA DÖNÜŞTÜRDÜ

Nakipoğlu ailesinin perişan halini fırsat bilen o firmalardan ikisini Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) eski il başkanının kardeşleri kurmuş. Dikkat edin! Tam da bu dönemde yatırım kararı alıyorlar. Kurt ölünce çakallar ulumaya başlar!

Yeni kurulan üçüncü firma da halen AKP Gaziantep İl Başkanlığı koltuğunda oturan Eyüp Özkeçeci’ye ait. Nasıl çok adil bir nizam, değil mi?

Hastalıklardan muzdarip, 70 yaşına gelmiş Cahit Nakipoğlu’nu oğlu Taner ile hapse attıranlar onların şirketlerine bir taraftan kan kaybettiriyor diğer taraftan boşluğu doldurmak için yeni tesis kuruyorlar. Naksan’ın iş bilen kadrolarını yüksek maaşlarla bünyelerine katıyorlar.

Bunun adı ticaret mi şimdi?

Ahlaktan zerre kadar nasibi olan biri herkesin gözünün içine baka baka böyle bir haramiliği yapabilir mi?

KAYYIM 350-400 KİŞİYİ İŞTEN ATTI

Kapasite düşünce, büyük müşteriler bilerek AKP’lilerin kurduğu fabrikalara kaptırılınca ne olur? Fatura işçiye kesilir. Patronlarına suçsuz yere kelepçe vurulurken adliye önünde iki dakikalığa bile protesto gösterisi yapmaya cesaret edemeyen işçileri şimdi kayyım kapının önüne koyuyor.

Mektupta işçi tenkisatı şöyle ifade ediliyor: “Kayyım atanmasından bu yana 350-400 kişi yalnız plastik fabrikasından ayrıldı. 2016 yıl başında 1.850 kişi olan kadromuz şu an 1.500 kişi civarıdır.”

İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) Büyük 500 şirketi listesinde 2015 yılında 82. sırada bulunan Naksan kayyımın elinde mum gibi erimiş. Naksan 2016 yılında 125 basamak gerileyerek 208. olabilmişti.

Maalesef İSO 2017 verileri Haziran ayında ilan edildiğinde Naksan’ın bu sıranın daha da gerisine düştüğü görülecek. Rakamlar tepe taklak zira.

YÜZDE 80 KAPASİTEYE ÇIKMAK İMKÂNSIZ

TMSF Başkanı Gülal’a kalsa kapasite yüzde 80’lere çıkmış. Plastik sektöründe yüzde 80 kapasiteyi yakalayan dünya çapında tesis bilinmiyor. Nakipoğulları bile senelerin tecrübesine rağmen yüzde 70’e çıkarabilmiş kapasite kullanım oranını.

Naksan ve Boydak gibi sanayi devlerini kifayetsiz muhterislere teslim etmenin kediye ciğer emanet etmekten farkı yok.

‘İçeriden’ mektubun koordinatlarını yazarsam gönderen kişinin başına bir iş gelebilir. İsmi ve diğer malumat bende mahfuz. Türkiye’de böyle bir mektubun kimden geldiğini yazamayacak kadar ağır baskı iklimi ortadan kalktığında merak edenlere ibraz edebilirim.

O ÇALIŞAN BORCUNU ÖDEDİ. YA ÖTEKİLER!

O çalışan geç de olsa tarihe, senelerdir ekmeğini yediği patronlarına ve insanlığa karşı borcunu ifa etti.

Ya ötekiler!

Gaziantep, Kayseri ve Anadolu’nun diğer şehirlerinin eşrafı haksızlıkların bini bir para olduğu halde taş kesildi. Dindarlar, sağcılar, solcular, laikler, Aleviler, Sünniler herkes suskunluk sarmalında.

Ey Gaziantep, ey Kayseri şehirleri! Dağınız, taşınız dile gelse de insan diye gezinen şu vahşilerin maskeleri tek tek düşse.

İnsanlar, kula kulluk için ‘ağlayanın malı’ ile gülüyor.

Bari siz dile gelseniz de anlatsanız 21. asrın başında Moğol hükümdarı Hulagü’ye taş çıkartan haramileri ve onların hırsızlıklarını.

[Semih Ardıç] 24.3.2018 [TR724]

Cambridge Analytica, Doğan Medya ve iktidar [Kemal Ay]

Hikâyeyi duymuşsunuzdur. Cambridge Analytica isimli bir data şirketi, Facebook üzerinden yayınladığı bir akıllı telefon uygulamasıyla (app), insanların kişisel bilgilerini çalarak, ‘psikografik’ denilen profiller oluşturmuş ve böylece ‘kişiye özel’ yönlendirme projeleri geliştirmiş. 2013’te kurulan şirketin, bir yıl içinde 50 milyon kadar Facebook üyesinin profilini çıkararak, çeşitli seçim ve reklam kampanyalarında kullandığı iddia ediliyor. Bunlar arasında, İngiltere’deki AB’den çıkış referandumu (Brexit) ve 2016’daki ABD Başkanlık Seçimleri var. Hâl böyle olunca karşımızda ciddi bir problem olduğu anlaşılıyor.

Haberi ilk veren İngiliz The Observer gazetesiydi. Mayıs 2017’deki geniş çaplı haberde, Brexit oylamasının ‘çalındığı’ iddia ediliyor, Cambridge Analytica isimli şirket suçlanıyordu. 18 Mart 2018’de aynı gazeteden aynı muhabir, bu kez Cambridge Analytica’da çalışmış ve ‘data hırsızlığı’ sürecine doğrudan şahit olmuş bir ismin, Christopher Wylie’nin ifşaatını yayınladı. Wylie, şirketin kullandığı programı ve bu programın nasıl kişiye özel ‘propaganda aracı’ hâline getirilebildiğini birinci elden anlatıyordu. Buna göre şirket, sadece Facebook üzerinden kurdukları uygulamayı indirenlerin değil, onların Facebook’taki arkadaşlarının bilgilerini de izinleri olmadan çalmıştı.

FACEBOOK HEDEFTE

Facebook’un Amerikan seçimlerine etkisi üzerine bugüne kadar çok sayıda analiz yayınlandı. Öncelikle ‘fake news’ (yalan haber) meselesiyle ilgili olarak suçlandı sosyal medya ağı. Ardından, Facebook’un kullandığı algoritma sebebiyle insanların bir çeşit ‘balon’ (bubble) içinde yaşadığı ve hep kendi görüşünü teyit eden haberleri gördüğü konusu tartışıldı. Facebook, gerek ‘fake news’ gerekse ‘bubble’ konularında algoritmasıyla ilgili eleştirilere, ‘iyileştirme’ sözü ile cevap vermişti. Ancak yine de insanların ‘yankı adacıkları’ içinde yaşamaları hususunda yapabileceği fazla bir şey yoktu.

Zira, Facebook’un daha çok para kazanmak üzere inşa ettiği ‘reklam veren şirketlere uygun’ algoritma, kullanıcıların ilgi alanlarını önceleyen bir akışa (feed) sahip olmasını öngörüyor. İş Facebook üzerinden haberlerin dolaşımına gelince, ‘yankı adacıkları’ oluşuyor. Bu noktada, Facebook’un kendi editörleriyle bazı haberlerin dolaşımına doğrudan etki ettiği de ortaya çıkmıştı. Şirketin kullanıcılarına daha ‘güncel’ içerik sağlamak istediği News Feed uygulaması ise eleştirilerin ardından sonlandırma kararı aldı. Bu arada Mark Zuckerberg’in siyasete atılacağı yönündeki haberler de, şirketin ‘eğilimleri’ konusunda ciddi şüphe doğurdu.

Cambridge Analytica olayı ise Facebook’u doğrudan hedefe koyan bir durum. Çünkü şirket 2014’te Facebook üzerinden 50 milyona yakın profille ilgili bütün bilgileri toplarken, Facebook yönetimi bunun bir ‘data hırsızlığı’ olduğunu düşünmeyerek müdahale etmiyor. Yalnızca Cambridge Analytica ile yazışarak durumu telafi etmeye çalışıyor. Nitekim Cambridge Analytica da bu bilgileri sildiklerini, hatta seçim kampanyalarında kullanmadıklarını ifade ediyor. Trump’ın seçim kampanyasında birlikte çalışan Cambridge Analytica’nın bu sözleri yerine getirmediği, en önemli iddia. Facebook kurucusu Mark Zuckerberg de, iddiaları ciddiye aldığını beyan eden bir açıklama yaparak, ifade vermeye hazır olduğunu duyurdu. Amerikan Kongresi ve Avrupa Parlamentosu gibi kurumlar, yakın zamanda Zuckerberg’i ifadeye çağırabilir.

PSİKOLOJİK PROFİLLEME

Peki, Cambridge Analytica insanları nasıl yönlendiriyor? Öncelikle internet üzerinde bıraktığımız izler, bizimle ilgili çok şey söylüyor. Sadece Facebook profillerimiz değil, Google’ın arama çubuğuna yazıp sildiğimiz kelimeler bile ‘data’ olarak bir yerlerde saklanabiliyor ve bu izler eğer kişisel dosyalarda tutulursa, belirli bir kişiyle ilgili ‘psikografik’ denilen profilleme yapılabiliyor. Bu da, eğer bir reklam kampanyasının ya da politik propagandanın hedefi olacaksanız, size nasıl yaklaşılması gerektiğiyle ilgili fikir veriyor.

Mesela Cambridge Analytica’nın ABD’de ve İngiltere’de özellikle ‘kafası karışık’ insanları hedef aldığı, bu insanların sandığa gitmemesi için çaba sarf ettiği anlaşılıyor. Bir kişilik testi oluşturarak Facebook kullanıcılarının cevaplarını toplayan Cambridge Analytica, insanların genel teamülleri üzerinden çeşitli kampanya metotları geliştirmiş. Mesela Demokrat Parti’ye yakın olup başkan adayı Hillary Clinton hakkında rezervi olan insanlar, sürekli akışlarında (feed) onla ilgili olumsuz haberler görmeye başlıyor. Yahut doğrudan politikadan ümidi kesmelerini sağlayacak içerikler önlerine düşüyor. Bazılarını öfkelendirirken, bazılarına olta atmaya çalışıyor.

İşin ilginç tarafı, bu yöntem beklendiğinden fazla etkiye sahip. Çünkü ‘kemikleşmiş’ seçmen kitlesini değil, ‘ortadaki’ seçmeni ikna etmek zorundasınız. Partiler arası asıl ‘rekabet’ burada başlıyor. Eğer bu kişilerin ‘eğilimlerini’ bilerek, onları yönlendirebilirseniz, rekabette öne geçmeniz daha kolay. Şirket, ‘hile’ konusunda bununla da yetinmemiş. Mesela ekarte edilmek istenen siyasetçilerle ilgili ‘yalan haber’ uydurup bunu sosyal ağlar yoluyla ‘kafası karışık’ seçmene ulaştırmış. Şirketin CEO’su Alexander Nix’in İngiltere’deki Channel 4’da yayınlanan gizli görüntüleri, bir adayın itibarsızlaştırılmasıyla ilgili ‘hizmet verebileceklerini’ gösterdi.

KAZANMAYA ODAKLANMAK

Şirket, ABD seçimlerinde ilk olarak başkan adaylarının belirlendiği ön seçimlerde işlev gördü ve Cumhuriyetçi Parti’den Ted Cruz’un Iowa’yı kazanmasını sağladı. Haberlere yansıyan bu ‘başarı’ için Cruz kampanyası Nix’in şirketine 3 milyon dolar ödemişti. Ancak Cruz’un adaylıktan çekilmesiyle, Cambridge Analytica, Trump’a yöneldi ve özellikle online alandaki kampanya stratejisinde pay sahibi oldu. Channel 4’daki gizli görüntülerde Nix, Trump kampanyasının tamamında etkin olduğunu söylese de, ilgili kişiler ‘psikografik’ verilerinin kullanılmadığı konusunda ısrarcı.

Ancak Trump kampanyasının tek boyutu Cambridge Analytica değil. Kendisini ‘anti-establishment’ (düzen karşıtı) olarak konumlayan Trump ve ekibi, çok benzer yaklaşımların bir araya gelmiş hâli. Mesela Cambridge Analytica şirketinin çalışmalarından Trump kampanyasına 15 milyon dolar bağışlayan Robert Mercer’e bahseden isim Steve Bannon. Bannon, aynı zamanda Mercer’in sahibi olduğu Breitbart’ın şu anki ‘gerilla gazeteciliği’ diyebileceğimiz faaliyetlerini ‘organize eden’ isimlerden. Silikon Vadisi’nde Trump’ı ilk ve açıktan destekleyen kişi olan Peter Thiel de, Facebook’la Cambridge Analytica arasında gidip gelen isimlerden.

Bu kadronun ortak noktası, ‘kazanmak için her yol mubahtır’ yaklaşımına sahip olmaları. Çünkü bir kez kazandıktan sonra, o yolda neler olup bittiğinin pek de önemsenmeyeceği düşünülüyor. Trump kampanyasının ‘kaybedecek bir şeyi kalmamış’ görünen Orta Amerika seçmenine odaklanması, Steve Bannon gibi isimlerin ‘üstünlüğünü kaybeden beyazlara’ odaklanması, boşuna değil. Çünkü bu kesimle kurdukları iletişimde, ‘kazanmak’ kelimesinin en büyük motivasyon kaynağı olacağını, kimsenin yöntemlere odaklanmayacağını biliyorlar. Tek yapmaları gereken, onları ‘büyük bir hayatta kalma mücadelesine’ ikna etmek. Bu paradigma, Fox News’in hikâyesinde de, Avrupa’daki aşırı sağ popülizmde de, illiberal demokrasilerin yükselişte olduğu Polonya, Macaristan ve Türkiye gibi ülkelerde de görülebilir.

MEDYAYI SİLAHA DÖNÜŞTÜRMEK

Tam bu noktada aslında sormamız gereken başka bir soru var: Facebook’la geleneksel medyanın seçim sonuçlarına etkileri arasında ne gibi benzerlikler ve farklar var? Sadece Amerikan medyasında değil dünyadaki bütün büyük, etkili, kitlesel medya kuruluşlarında çeşitli mesajlar veriliyor ve bu mesajların toplum üzerinde öngörülebilecek etkileri var. Mesela ABD eski Başkanı Barack Obama, 2016’daki Başkanlık Seçimleri yaklaşırken, ana akım medyanın Trump haberlerini verme biçiminden rahatsızlığını iletmişti. Çünkü Trump skandallardan beslenen bir siyasî çizgi benimsemişken onu sürekli manşetlere çekerek ‘dövmeye çalışmak’ tam da onun ekmeğine yağ süren bir tavırdı. Benzer bir durum, Hillary Clinton’ın e-mailleri ile ilgili skandalda yaşandı. Medya, bu haberin üstüne atladı ve bu durum Demokrat Parti seçmeninde tam tersi bir etki uyandırarak sandığa katılım oranını düşürdü.

Zaten Trump’ın seçilmesinden sonra Amerika’da sadece Facebook’un değil, bütün medyanın ‘algoritması’ tartışma konusuydu. Çünkü geleneksel medyanın da ‘popülizmi’ bir şekilde beslediği düşünülüyordu. Medya şirketlerinin ‘daha fazla izleyiciye ulaşma’ telaşı içerisinde, ‘gerçekleri’ değil, ‘popüler olanı’ öne çıkardığı bir gerçek. Bu türlü medya eleştirisi neredeyse İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana zaten mevcut. Ancak bununla çok kısıtlı şekilde mücadele edildi. Ana akım medyanın ülke nüfusunun çok azını ‘yayına dâhil ettiği’ durumlarda, kendilerine ‘alternatif’ diyen ve ana akım medyada ‘yer bulamayan’ haberleri yayınlayarak kredi toplayan yeni medya, ‘operasyon’ araçlarına dönüşmeye çok müsaitti.

Bu fırsatı ilk görenlerden biri Rusya’ydı ve Russia Today (RT), Sputnik gibi cihazlar oluşturarak ‘alternatif anlatılar’ üzerine bir medya biçimi icat etti. Bu yayın organları, belirli bir ajanda çerçevesinde Rusya’nın liberal demokrasileri zayıflatma girişimine katkıda bulunuyorlar. Popülizmin yaygınlaşması da bu türlü medya araçlarıyla oldu. sadece Facebook, Twitter ya da Youtube gibi platformlarda değil, hemen her alanda ‘düzen karşıtı’ (anti-establishment) ajandayı uyguluyorlar. ‘Düzen karşıtı’ tabirinin, Fransız Devrimi’nden bu yana ‘halk taraftarı’ olarak kodlanmasının getirdiği pozitif imaj, ‘alternatif medya’ meselesinin de toplumları zayıf yerinden yakaladığı anlamına geliyor. Yani RT’de ya da Sputnik’te her zaman ‘yalan haber’ üretilmiyor, çoğu kez ‘doğrular’ ya da ‘haklı eleştiriler’ bir silaha dönüştürülerek ‘hedef’ yok edilmeye çalışılıyor.

ANA AKIM HÂLÂ ÖNEMLİ…

Elbette medyanın sadece ‘alternatif’ tarafı suçlu değil. Geleneksel medyanın, ABD’deki entelektüel tartışmayı yönlendiren think-tank’lerin ya da ‘aydın sorumluluğuna’ sahip olması beklenen akademisyenlerin popülizme bir başka popülist tavırla cevap vermeleri, meseleyi içinden çıkılmaz bir hâle sokuyor. Yakın zamanda Katar kriziyle ortaya çıktı ki, ABD’deki pek çok think-tank’in Körfez’den gelen paralarla finanse edilmesi, buradaki politik dengeleri ve ABD’deki tartışmaları bir hayli etkilemiş. Benzer şekilde lobi şirketlerinin ya da siyasetçilere ‘yakın’ olmanın getirdiği çeşitli ‘güven törpüleyici’ deneyimler var. Medya giderek daha kırılgan bir hâle geliyor ve ‘toplumu bilgilendirme’ amacından çok ‘diyalogu belirleme’ isteğini önceliyor. Bu da demokrasinin altının oyulmasını, güç ve iktidarın ‘belirleyici’ olmasını sağlıyor.

Üstelik medyayı ‘çok sesli’ kılacağı düşünülen yeni teknolojiler, şimdilik bu hedefinden çok uzak. Yine yük, ‘geleneksel medya’ denilen köklü basın kuruluşlarının omuzlarında denilebilir. Çünkü kitlelere ulaşma, hâlâ bir ‘imkân’ meselesi. Yeni medya hem henüz bu imkâna ulaşamadı, hem de hileye çok açık bir alan olmasıyla, güvenilirliği yakalayamadı. Türkiye örneğinde Doğan Medya’nın satışıyla ortaya çıkan acı gerçek de bu: Küçük muhalif gazeteler bile Doğan’ın dağıtım ağı üzerinden iş görüyordu ve tam iktidar kontrolü, muhtemelen bu imkânı yok etmeye girişecek. İktidarın internete de RTÜK denetimi getirmesi, bir başka imkânı da elden almaya yönelik. Ana akım medyanın çok önceden, 2010’dan kısa süre sonra iktidarla ‘anlaşmış’ olması, Türkiye’de medya denetiminin rafa kaldırıldığının işaretiydi. Geri kalanlar ise el konarak, cezalarla ya da hapis tehdidiyle belirli bir ‘çizgide’ tutuluyor.

Bütün bu olanlar, medyanın önemine ve suyun bulandırılmasının acı sonuçlarına işaret ediyor. Sadece muhalif medyanın kalmaması değil, muhalif medyanın da nüansları kaybederek politik ajandaya göre hareket etmesi, toplumları kısır döngüye hapsediyor. Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sındaki ‘bilgi kakafonisi’ yoluyla toplumları idare etme fikri, kör ideolojilere saplanmış iyi niyetli gazeteciler ve medyayı sadece propaganda aracı olarak gören ‘muktedirler’ eliyle tedavüle sokulmuş durumda. Buna karşı yapılabilecek tek şey, vatandaşların daha nüanslı, mutedil ve olgun davranmasını, medyanın eksiklerini farklı kaynakları karşılaştırarak kapatmasını ummak.

[Kemal Ay] 24.3.2018 [TR724]

Türkiye-Rusya ittifakı bağlamında NATO [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bugün düşman denilen NATO ile Türkiye’nin tarihini bilmek, bugünleri anlamak için önemsiz olmasa gerek.

Türk dış politikası üzerinde İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan uluslararası sistemin önemli etkisi olmuştur. Sovyetler Birliği (SSCB) tarafından 1945 yılının Mart ayında verilen bir diplomatik nota, Türkiye için zor günlerin başladığının göstergesiydi. Bu notayla SSCB 1920’lerden beri Türk dış politikasının kuzeydeki büyük komşu olarak algılanan SSCB ile arasında kurmuş olduğu diplomatik işbirliği mekanizması olan Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması’nı yinelemek için şartlar öne sürdü. En başta, daha önce de Rusya ile ilişkilere dair olan çözümlemelerde değinildiği üzere, Türk boğazlarının ve Marmara denizinin SSBC askeri unsurlarına üs verilerek “ortak savunulması” gündeme taşındı. Dahası, Türkiye’nin SSCB sınır bölgelerine yakın konumda bulunan bazı toprakları – Kars ve Ardahan vilayetleri – Potsdam konferansında SSCB tarafından gündeme getirildi ve Türk-Sovyet sınırının SSCB lehine yeniden çizilmesi talep edildi. Doğu Avrupa’da yaşanan trajedi, ABD’de Türkiye ve Yunanistan’ın Sovyetler’in insafına terk edilmemesi yönünde bir irade ortaya çıkardı. Böylece Türkiye Yunanistan’la beraber Truman Doktrini’ne dâhil edildi. Bu, Türkiye ile ABD arasında stratejik bir ortaklığın başlamasına neden oldu. Türkiye 1920’lerden beri Avrupalı bir aktör olarak – tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi! – algılanmaktaydı. 1945 sonrası ortaya çıkan yeni uluslararası konjonktür, Türkiye’nin siyasi sistem ve iç reform sürecindeki yönelimlerine en olarak, Avrupalı bir aktör olarak kabul görmesinde stratejik konumu ve SSCB yayılmacılığının bağımsızlığını tehdit etmesi ön plana çıktı. Kendisini kendi olanaklarıyla koruma imkânına sahip olmayan Türkiye, ABD ve batı Avrupa ile ilişkilerini stratejik seviyeye taşıyarak caydırıcılığını arttırma stratejisi izledi.

1950’de yine bu öne çıkan kimlik çerçevesinde Birleşmiş Milletler bünyesinde yapılan Kore harekâtına 4500 asker vererek katılma kararı aldı. Türkiye’nin kendi sınırlarından bu denli uzak bir bölgedeki bir anlaşmazlığa doğrudan müdahil olmasının arka planında, yeni ortaya çıkan sistemde ABD ve müttefikleriyle yakın bir stratejik ilişki geliştirme gerekliliği en başta gelen rolü oynamaktaydı. Sovyetler’e karşı korunabilmek için başka çaresi yoktu. Güçsüzlüğünün yanında Sovyetler’in çok yakınında bulunması, Türkiye’yi yalnız başına kolay av haline getiriyordu. Oysa ABD ve yeni ortaya çıkan Atlantik güvenlik topluluğu (NATO) içerisinde SSCB tehdidine karşı ciddi bir caydırıcılık elde edebilirdi. Bu nedenle iki kez NATO’ya üye olmak için başvurdu, ama olumlu sonuç alamadı. Kore Savaşı’na asker göndermesinin ardından ise NATO 1951’de Türkiye’yi üyeliğe davet etti.

SSCB TEHDİDİNİ KESİNTİYE UĞRATTI

Türkiye’nin NATO üyesi olmasıyla beraber SSCB tehdidi bıçak gibi kesildi. Türkiye, sonuna kadar NATO’nun caydırıcılığını kullandı, ittifakın güney doğu kanadında ise Avrupa güvenliğine çok önemli stratejik katkıda bulundu. 1950’lerden 1990’lara bu rol devam etti. Bu dönemde NATO, bir tür Atlantik güvenlik topluluğu kimliği (Deutsch) oluşturdu ve bünyesindeki üyeleri demokrasi, insan hakları ve piyasa ekonomisi çerçevesinde ortak değerlerde buluşturdu. Elbette birincil rolü savunma politikalarıydı. Ancak Avrupa Konseyi, OECD, Avrupa Entegrasyonu (AKÇT, AET, AT ve AB) çerçevesinde siyasal sistemlerin demokratikleştirilmesi, konsolide edilmesi ve piyasa ekonomilerinin şeffaflaşması ve birbirine giderek entegre olması gibi siyasal ve ekonomik hedeflerde önemli roller oynadı. Aynı zamanda genel hatlarıyla İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan yeni uluslararası sistemde Batılı müttefikleri ile uyumlu bir dış politika izledi. İsrail’in kurulması ve konsolidasyonu, Üçüncü Dünya’ya yönelik siyaseti, Ortadoğu’daki tutumu gibi pek çok önemli konuda kendi güvenlik kaygılarını önceleyen, çıkarlarını rasyonelce formüle eden bir yaklaşım içerisinde bulundu. Türkiye’de Marksist ve İslamcı kökenli aşırı uç ideolojiler haricinde bu genel tutum merkez sağ ve merkez sol siyasetçilerin ve partilerin ortak paydasını oluşturdu. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) de askeri taktik, strateji ve organizasyonunu NATO ve Batılı müttefikleri ile beraber ortak bir çerçevede oluşturdu. Böylece Türk devlet mimarisi ve algıları, on yıllarca aynı yönde bir sosyalizasyon süreci geçirdi ve olgunlaştı.

Türkiye’de Marksist siyaset 1990’lara uzanan yıllarda törpülendi ve kısmen sisteme entegre olmaya çalışan bir tür demokratik sol ideolojiye evrildi, kısmen de kendi uç ideolojik tutumunda taviz vermediği oranda küçülerek marjinalleşti. 1980’lerde etnik kimlik sol evrenselci pozisyondan daha belirgin hale geldi ve Türk solu ile Kürt solu ayrıştı. PKK, bu Marksist damarın etnik ve milliyetçi bir tür üçüncü dünya ideolojisi haline bürünmesiyle harmanlandı. Marjinal Türk solu ile milliyetçileştiği oranda marjinalliği kırılan Marksist Kürt hareketi PKK, ortak paydada 1990’lara kadar anti-Batıcı ve NATO karşıtı anlatıyı terk etmediler. Daima maceracı ve irrasyonel bir “devrimci” anlayışa sahip oldu.

İslamcı hareket ise hem demokrasi ve insan hakları anlayışının kendisinin tümüyle karşı olduğu bir yaşam biçimiyle özdeş olduğundan, hem de piyasa ekonomisine şüpheyle yaklaştığından, anti-Batı ve NATO ve Batı ittifakı karşıtı siyasi duruşunu hiç bozmadı. Erbakan’ın Refah Partisi deneyiminde görüldüğü üzere, İslam ekonomik bütünleşmesi, dinarı, savunma ilişkileri gibi birçok afakî ve sağlam temelden yoksun, riskli ve irrasyonel yönelimlerde bulundu. Hayal ve tahayyülleri daima aklından önde olan bir rota çizdi.

NATO KARŞITLIĞI AŞIRI SAĞ VE SOLUN MESELESİYDİ

Hem aşırı uç solda hem de aşırı uç sağda Batı karşıtlığı NATO antipatisi ile şekillendi ve ifade buldu. ABD ve Batılı ortaklar daima emperyalist güçler olarak algılandı. Sol kanat SSCB ve komünist ülkelere, sağ kanat ise Müslüman ülkelere öykündü. Oysa her iki öykünülen devletler grubunda da demokrasi, insan hakları ve piyasa ekonomisi yoktu. Dahası, şeffaflıktan uzak, toplumlarına mutluluk üretmeyen, vatandaşlarının fırsat yakaladığında Batı’ya kaçmaya çabaladığı kapalı rejimler, otoriter yönetimler, fakir devletler olmaya devam ettiler. Ancak Türkiye’deki Türk ve Kürt aşırı solu ve İslamcı sağ, Batı ve NATO düşmanlığından vazgeçmediler.

1990’larda Kürt siyasi hareketi içinde önemli oranda kendisini Sovyet tipi totaliter Marksizm’den ayıran ve giderek Avrupa tipi bir sol demokrat ideolojiyi kabul etmeye başlayan gruplar çıktı. Azınlık haklarının Sovyetler Birliği’nde de sorunlu olduğunun 1990’larda ortaya çıkması bu duruma katkıda bulundu. Böylece azınlık haklarının iyi konumda olduğu Batı tipi demokrasiler (liberal ve anayasal hukuk devleti) modeli Kürt siyasetinde önem kazandı. Sonunda Marksist PKK’yı bile değişime zorladı. Bugün HDP’nin Türkiye’deki en demokratik parti olmasının nedenini burada aramak gerekir.

Oysa İslamcı sağ, Erbakan sonrasında Erdoğan ve AKP ile beraber tam liberal demokratik değerleri kabul etti denecekken, lider kadrosunun yolsuzluklara bulaşması ve dejenerasyon sebebiyle hukuk devletinden kopma kararı alındığında, herkes bu siyasi ekolün içinde öteden beri var olan yıkıcı potansiyeli gördü. Milli Görüş ekolünden evrildiği ve demokratlaştığı söylenen bu grubun esasında ne derece kendi öz ideolojisine (İslamcılık) bağlı olduğu ortaya çıktı. İslamcılığın tüm takıyye ve manipülasyon taktiklerini hunharca kullanan Erdoğan, Ergenekoncularla beraber 1990’ların derin devletinden çok daha suça meyilli ve hukuksuz bir devlet yönetimi modeli kurdu. Bugün geriye kalan, anayasanın tümüyle rafa kaldırıldığı 15 Temmuz süreci sonrasında KHK ile yönetilen, anayasasız ve kanunsuz, devlet mimarisi çökmüş bir enkaz, bir tür kabile devleti.

Bu rejim elbette değerler dünyasında artık ortak hiçbir paydasının kalmadığı Batılı ülkeler topluluğundan tümüyle kopmak, onun normlarından ve bağlayıcı medeni hukuk anlayışından başka bir yerlere yelken açmak istiyor. Bu yeni merkezin “Kâbe’si” elbette Arap Yarımadası değil, Avrasya stepleri. Rusya, yeni stratejik ortak.

PUTİN’İN DIŞ POLİTİKASI, SSCB’NİN DEVAMI

Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrası Rus stratejisi ile bugünkü Putin devletinin stratejisi arasında Türkiye ve Batı söz konusu olduğunda hiçbir fark yok. Anadolu aynı Anadolu, Akdeniz aynı Akdeniz, jeopolitik bağlamda Rus devleti için. Atlantikçi güve karşı kendi merkezi kara gücünü önceleyen Avrasyacılık stratejisinde Rusya tarafından Türkiye’ye biçilen yardımcı oyuncu (bunu siz figüranlık diye okuyun) rolü, Türk derin devleti ile İslamcı-popülist Erdoğan yönetim elitini farklı nedenlerle gayet mutlu ediyor. Ergenekoncu yapı devletin esas sahibi olma konumunu yeniden elde etmeyi, Erdoğan ise kendisini hukuki bağlayıcılıklardan ve Yüce Divan veya uluslararası mahkemelerden kurtaracak bir Rus güdümünü öngörüyor. Oysa Rusya, son 300 yıldır değişmeyen bir algıyla, Türkiye’nin NATO ittifakından tümüyle kopmasını bekliyor. Rusların neden böyle dehşetli bir iştahla beklediklerini sanırım azıcık tarih bilen kimse sormuyordur.

ABD’nin emperyalizmi değil, Sovyetler’in (Rusların) yayılmacılığı ve işgalciliği Türkiye’nin ABD ile stratejik bir ortaklığa yönelmesine yol açtı. Bugün bu Rus yayılmacılığı hevesi bitti mi? Gerçekten bunu iddia edebilecek kadar stratejik körlüğe sahip birileri var mıdır?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.3.2018 [TR724]

6 soruda Çiftlik Bank olayı nedir?

Türkiye’de son saadet zinciri mağduriyeti Çiftlik Bank ile yaşandı. Kurucusu Mehmet Aydın’ın Uruguay’a kaçtığı iddia edildi. 3 kişi tutuklandı. Şirketin mal varlıklarına el konuldu. Binlerce kişinin üye olduğu ve milyonlarca paranın yatırıldığı Çiftlik Bank dolandırıcılığının nasıl gerçekleştiğini BBC 6 soruda derledi.

1.Çiftlik Bank nedir?

Çiftlik Bank adlı oyun, Mehmet Aydın tarafından Ağustos 2016’da kuruldu. Sosyal medya oyunu olan FarmVille’den esinlenen Çiftlik Bank’ta, oyuncular farklı altın değerlerine sahip çeşitli çiftlik hayvanları satın alabiliyordu. Ömürleri 365 gün olan hayvanlar için yem ve depo masrafı da yapmanız gerekiyordu. Bu masrafları karşılamak için ve yetiştirdiğiniz hayvanlar karşılığında para kazanmak için dijital ödeme sistemlerini kullanabiliyordunuz. Oyunda satın alınan hayvanların ve yapılan üretimin ise Türkiye’nin farklı yerlerinde açılan çiftlikler, et ve süt üretimi yapan tesislerde hayata geçirileceği vaat ediliyordu. Aynı zamanda bu tesislerden elde edildiği iddia edilen ürünler açılan bayilerde satışa çıkarıldı. Satın alınan hayvanlardan bir yıl içinde edilecek kar ise en az yüzde 100 olarak açıklanmıştı.

2.Çiftlik Bank’a ne kadar para yatırıldı?

Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) raporuna göre Çiftlik Bank’ın 2016-2017 arasında 77 bin 843 kişiden 511,7 milyon TL topladığı aktarıldı. 62 bin 877 kişiye 398,3 milyon TL ödeme yapılırken kalan 113,4 milyon TL’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) kurulan Fame Game şirketine aktarıldığı ifade edildi. Oradan da Çiftlik Bank’ın CEO’su ve kurucusu Mehmet Aydın’ın ve karısının şahsi hesaplarına paranın gönderildiği ileri sürüldü. Bankalar, Papara, G-pay ve Epin gibi ödeme sistemlerinden de Kıbrıs’a yaklaşık 120 milyon TL gönderildiği tespit edildi.

3.Sistem ne zaman çöktü?

Çiftlik Bank da iddiaların üzerine bu yılın başında saadet zinciri olmadıklarını kanıtlamak için üye alımına son verdiklerini duyurdu. Ardından şirket, bankaların iddialar üzerine kendileriyle çalışmadığını ve ödeme yapamadıklarını açıkladı. Bunun üzerine en son olarak İnegöl Cumhuriyet Başsavcılığı, “nitelikli dolandırıcılık, suç örgütü kurma, yönetme ve üye olma” suçlarından soruşturma başlatt.

4.Saadet zinciri nedir?

Türkiye’de saadet zinciri olarak bilinen sisteme genel olarak piramit satış sistemi deniyor. Ponzi Şeması ya da Ponzi Oyunu, uluslararası geri ödeme kuponlarının ülkeler arası fiyat farklılığından kâr etmek amacıyla kurulan sistem. Ne kadar kişi oyuna girerse elde edilecek kar artıyor.

5.Türkiye’de daha önce de böyle dolandırıcılıklar yaşandı mı?

Türkiye’de daha önce Titan saadet zinciri büyük ses getirmişti. Hakan Kenan Şeranoğlu tarafından kurulan Titan zincirine 1990’larda 30 binden fazla kişi üye oldu. Sistem, kurucuların 1998 yılında tutuklanması ile sona erdi. 2006 yılında hayatını kaybeden Selçuk Parsadan, Türkiye tarihinin en büyük dolandırıcısı olarak biliniyor. Parsadan, eski siyasetçiler Süleyman Demirel ve Tansu Çiller dahil olmak üzere çok sayıda kişiyi sahte kimliklerle dolandırmıştı. Son yıllarda en fazla konuşulan dolandırıcılardan biri ise Fadıl Akgündüz. Otomotiv ve inşaat sektörlerinde iş yapan Akgündüz, yurt dışında yaşayan Türkiye kökenli vatandaşlardan kâr payı ortaklığıyla para topladı, ancak bu paranın vaat ettiği yatırımlara dönüşmediği görüldü. Bir başka dolandırıcılık hikayesi de YİMPAŞ ile yaşandı.

6.Türkiye’de başka saadet zinciri var mı?

Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci’ye göre Türkiye’de Çiftlik Bank gibi 11 tane daha ‘saadet zinciri’ var.

[TR724] 24.3..2018

Kınıyorum, öyleyse haklıyım! [Bülent Keneş]

İnsan yıllar sonra, geçmişte devleti yönetenlerden sıklıkla duyduğu o ruhsuz, o soğuk, o basmakalıp, o klişe “resmi” açıklamaları bile arar mıymış? Evet, ararmış. Çünkü, beterin beteri varmış…

Aşağı yukarı 1990’dan beri zaman zaman çok yakın, zaman zaman nispeten mesafeli olmak üzere Türk dış politikası hep takibimde oldu. 1990’lı yıllarda yapılan resmi ziyaretler, ikili ve çok taraflı görüşmeler sonrası yapılan yüzlerce, binlerce açıklamayı haberleştirip gazetede yayınlamışımdır. Çoğu birbirinin aynı olan bu açıklamalar genelde “Son derece faydalı bir görüşme oldu…” diye başlayıp her defasında benzer kuru cümlelerle devam eder ve çoğunlukla “İkili ilişkilerimizin daha da geliştirilmesi konusunda mutabık kaldık…” şeklinde biterdi.

Merhum İsmail Cem’in dışişleri bakanlığı dönemi, basmakalıp ifadelerin o ana şablonu fazla değişmese de, temas ve görüşmelerin içeriğine dair ufak tefek detayların verildiği istisnai bir dönem olarak aklımda kalmış.

Abdullah Gül’ün dışişleri bakanlığı döneminde de, “ağır ol molla desinler” şeklindeki müesses devlet geleneğimizin derin izleri hala devam ediyor olsa da, yorumlu içerik ve detay paylaşımı konusunda İsmail Cem’in tarzından epey ileri gidilmişti. Tabii ki bu, en ufak bir detayın bile peşinde koşan dış politika gözlemcilerinin ve gazetecilerin şikayet edebileceği bir durum değildi.

TEYO DAYI’DAN MASALLAR TADINDA DAVUTOĞLU MENKIBELERİ

Sonra Ahmet Davutoğlu’nun her görüşme, her temas, her dış politik adımı bir efsane havasına sokup cenk menkıbeleri tadında anlattığı açıklamaların kesintisiz sökün ettiği yıllara geldik. Kendisini sadece dünyanın değil, kainatın bile merkezine konumlandırıp “Tam uçağa biniyordum ki, Hilary Clinton aradı,” “Tam eve girmiştim ki, İngiliz meslektaşım ‘Alo Ahmet’ dedi,” “…falanca yerden yeni gelmiştim ki, Gürcistan krizi patlak verdi. Başbakanla uçağa atladığımız gibi yola çıktık. Bilmem kaç aşamalı stratejimizi havada belirledik,” vb gibi sürreal bir masal kahramanı, bir Teyo Dayı tarzı anlatımlara da alışmıştık. Yılların tecrübesiyle keçiboynuzundan bal çıkarma kabiliyetini geliştirmiş olanlar, Davutoğlu’nun “her daim dünyayı kurtaran adam” rezonansını hiç kaybetmeksizin anlattığı lüzumlu lüzumsuz menkıbelerden, alacaklarını yine alırdı.

Her devrin eleştirilecek bazı yönleri olsa da Türk dış politikası hiçbir döneminde bugünkü kadar büyük kepazeliklere sahne olmamıştı. Bir centilmenlik ve nezaket sahası olan diplomasiyi, magandavari bir üslupla irat ettikleri tehditlerin, şantajların, küstahlığın, yalanların, iftiraların, yakınmaların, evzinmelerin ve kınamaların alanına dönüştürmek bugünkülere nasipmiş. Tek sermayeleri şirretlikleri, sınırsız yüzsüzlükleri, bitmez tükenmez arsızlıkları olan bugünkü kadrolar, içeride yedikleri her türlü herzenin çok benzerini dış muhatapları nezdinde de yiyorlar.

Sanki bir kendileri doğruymuş da tüm dünya yanlışmış havasında heyheylendikçe heyheyleniyorlar. Önlerine gelene ayar çekiyorlar. En haklı eleştirilere karşı burunlarından kıl aldırmıyor, ağzını her açana en üst perdeden veryansın ediyorlar. Ne AB dinliyorlar ne ABD. Ne BM’ye kıymet veriyorlar ne NATO’ya. Ne AİHM’i umursuyorlar ne de Avrupa Konseyi’ni. Ne uluslararası insan hakları örgülerinin feryatlarına kulak asıyorlar ne de uluslararası medyanın haberlerine…

YÜZLERİNE GÜLDÜKLERİNİN ARKASINDAN SÖVÜYORLAR

Tekrar işleri düşüp de arsızca yılışacakları ana kadar herkesi ahmak bir kendilerini akıllı görüyorlar. Şark kurnazlığını ahlak edinip, yüzlerine güldüklerinin arkasından sövüyorlar. Efsunlanmış kıtaların doldurduğu tribünleri karşılarına alıp üç gün önce arkalarından atıp tuttuklarına, sövüp saydıklarına üç gün sonra yılışıp sarmaş dolaş olmaktan utanmıyorlar. Dün yüzüne tükürdüklerinin bugün tükürüğünü nimet biliyor, arsızlığın hal diliyle ‘Yarabbi Şükür’ diyorlar.

2000’li yıllara kadar diplomasi diline hakim olan alabildiğine ağırbaşlı, alabildiğine soğuk ve basmakalıp ifadelerin yerini, tantanası eksik olmayan bugün başka türlü bir klişe ve basmakalıplık almış durumda. Mesela, AB Türkiye’de gerileyen demokrasiden, artan insan hakları ihlallerinden mi bahsediyor, hemen en sert ifadeyle kınıyorlar. Avrupa Parlamentosu insanlık dışı uygulamaları gündem yapan bir karar mı almış, “Siz kim oluyorsunuz da…”yla başlayıp en kibar ifadeyle “aldığınız karar yok hükmündedir”le bitiriyorlar… Bazıları orada bile durmuyor, evrensel insani değerleri baz almakla kalmayıp 29 ülkenin iradesini temsil eden bu kararlara “çöp” muamelesi yapıyor… Avrupa Konseyi işkenceye dair bir rapor mu hazırlamış mesela, gelsin tehditler, hakaretler, aşağılamalar… AGİT ayyuka çıkmış seçim hilelerini mi raporlamış, tabii ki o rapor “yok” ve hatta “çöp” hükmündedir…

Türkiye’yi adım adım bir “serseri devlet” konumuna oturtmanın taşlarını döşeyen bu tür her çıkışta, goygoycuların goygoyuyla mest olup kendinden geçenler, kendilerinin hızla “terörist” damgası yiyecekleri yere doğru sürüklendiklerinden bihaber bir vaziyette nihayet en muteber uluslararası örgütleri bile “teröristlik”le  suçlar hale geldiler. Kendilerinin “teröristlik”le ya da “terör işbirlikçiliği”yle suçladıkları köklü uluslararası kuruluşlara bu saçma sapan suçlamaların olumlu ya da olumsuz herhangi bir etkisinin olamayacağını, ama bu kuruluşlardan bir ya da birkaçının kendilerine “terörist”, Türkiye’ye “terör devleti” veya “serseri devlet” demeleri durumunda ise dünyanın hem kendilerine hem de 80 milyona nasıl dar edileceğini birileri bu andavallılara anlatsa iyi olur.

Neredeyse her gün hep birlikte yeni bir skandala tanıklık ettiğimiz için, bu konuda belki örnekler vermeye bile gerek yok. Ama, söylediklerimiz ete kemiğe bürünsün diye son birkaç gün içerisinde yaşananlardan bazılarını burada zikretmekte fayda var.

BM İNSAN HAKLARI KONSEYİ’Nİ TERÖRİSTLİKLE SUÇLADILAR

İsterseniz yenilen herzelerin en büyüğünden, yani tüm dünya ülkelerini temsil eden Birleşmiş Milletler’den başlayalım. Yok hayır, burada mevzumuz Erdoğan ve avanelerinin “Dünya 5’ten büyüktür” safsatasını hakkında laf salatası gibi tekrarladıkları Güvenlik Konseyi değil. Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini, işkenceleri, tutuklu gazetecileri, kapatılan gazeteleri, televizyonları, gaspedilen mülkleri, yargının tükenişini, Kürtlere ve Hizmet Hareketi’ne yapılan soykırıma varan zulümleri raporlayan  BM İnsan Hakları Konseyi. Daha doğrusu o raporda imzası olan BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad el-Hüseyin.

“Dünya Zeyd Raad el-Hüseyin’den büyüktür” diye saçmalamalarını bekliyordum ki, o saçmalıktan bile ileri gittiler. Akıl alır gibi değil ama, BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin şahsında BM İnsan Hakları Konseyi’ni “terör örgütlerinin işbirlikçisi” olmakla itham ettiler. Yani içeride cılkını çıkardıkları o adi formül, dışarıda da bilfiil uygulandı. Hani Türkiye’de kim hak diyor; kim hukuk diyor; kim demokrasi, insan hakları, özgürlük diyor; kim zulme, işkenceye hayır, gaspa dur diyorsa hemen “terörist” damgasını yapıştırıyorlar ya, ha işte o damgayı bu sefer BM İnsan Hakları Konseyi’ne de yapıştırıverdiler. Şaka gibi ama, durum ciddi.

Dışişleri Bakanlığı gibi en soğukkanlı olması gereken kurumdan yapılan yazılı bir açıklamada, BM’nin eni konu 28 sayfalık raporuyla ilgili neler neler demediler ki? “Bu son belge, terör örgütlerinin propagandalarıyla bire bir örtüşen, asılsız iddialar içermektedir,” denildi mesela ve hükmü anında kesildi “…bu metin bir anlam ifade etmemektedir.”

Kahvehane ağzı mı desem, meyhane ağzı mı desem karar veremediğim küstah bir üslupla Zeyd Raad el-Hüseyin’den “bu kişi” diye bahsedilen açıklamada, sağır sultanın bile duyduğu, tüm dünyanın bildiği ülkedeki feci gerçeklerin çok azını raporuna taşıyabilen Zeyd Raad el-Hüseyin için “BM organını maalesef terör örgütleriyle işbirliği yapan bir kuruluş konumuna düşürdü” ithamında bulunuldu. Kendisine “…terör iltisaklı çevrelerle iş birliği halinde bu belgeyi hazırlamıştır,” suçlaması bile yapıldı.

“…çarpıtılmış, taraflı ve yanlış bilgiler içeren bu metin kabul edilemez,” şeklindeki bu tür durumlarda hep tekrarlanagelen terane faslından hemen sonra Türkiye’nin nasıl mükemmel bir demokrasi olduğuna, hak, hukuk, özgürlük ve insan haklarının şahikasında bulunduğuna cümle alem şu cümlelerle şıpın işi ikna edildi: “Türkiye, insan haklarının korunması, mevcut standartların en ileri seviyelere taşınması ve bu konularda BM dahil uluslararası kuruluşlarla işbirliğini yürütme kararlılığını muhafaza etmektedir.” O kadar!..

BİR YALAN UĞRUNA YA RAB, NE AHKAMLAR KESİLİYOR!

İnsan hakları gibi en insani bir konuda bile dönüp aynaya bakmak yerine, kepazeliklerine ayna tutan BM’ye bile gözleri karartıp veryansın ederek ağızlarına geleni söyleyenler Avrupa Birliği (AB) gibi nispeten dar kapsamlı bir uluslararası örgüte neler demez ki?

19 Mart günü AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temcilsici Federica Mogherini, Türkiye’nin radikal cihadist gruplardan oluşan ÖSO ile birlikte Afrin’e yaptığı saldırı sonrası yaşanan gelişmelerden kaygı duyduğunu belirtti. Mücadelede BM’nin terör listesinde yer alan örgütlere odaklanılmasını tavsiye etti. Ve nihayet Türkiye’yi çatışmaların hafifleyeceği yönünde güvence vermeye çağırınca, kendisine yönelik “tutmayın küçük enişteyi” tarzında bir hücumat da anında başladı.

Bu sefer şanlı görev, üyelik ihtimalinin serap, AB ile ilişkilerin tümden harap olduğu bir noktada ne işe yaradığı anlaşılamayan AB Bakanı ve Başmüzakereci konumundaki Ömer Çelik’e verilmişti. “Bize ‘sadece BM listesinde olan terör örgütleri ile mücadele edin’ diyorlar. BM listesinde olmayan bir terör örgütü topraklarımıza roket atarken, bununla mücadele etmek yerine, yıllarca BM’nin listeye almasını mı bekleyeceğiz?” diyen Çelik, “Terörle mücadele için somut önerisi olmayanlar, teröre karşı mücadeleyi eleştiriyor” şeklinde cevabını da Mogherini’nin alnının çatına yapıştırıverdi.

Çelik’in burada bahsettiği saldırılar, herhalde, Erdoğan’dan Erbil Konsolosuna varıncaya kadar irili ufaklı devletlûlerin 700 ve hatta bazılarının 1000 diye zikredip de BBC’nin basit bir araştırmayla ve çoğu Afrin operasyonu sonrası olmak üzere, 30 olarak belirlediği saldırılar olmalı. Tabii bunların kaçının sınır ötesinden bu tarafa füze atmakta oldukça mahir olan Hakan Fidan’ın adamlarının işi olduğunu bilemeyiz.

YALANI YALANLA YALANLAMAK: ‘ANLAŞMA’ DEĞİL, ‘ANLAYIŞ’ DEMİŞMİŞ

Kambersiz düğün olamayacağı gibi elbette ki ABD’siz bir kınama yazısı da olamaz. Malumunuz muhatapları tarafından sıklıkla yalanlanması ve tek ayak üstünde 40 yalan söylemesiyle maruf Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, 10 Mart günü Almanya’nın Die Zeit gazetesine bir açıklama yapmış ve Menbiç konusunda Türkiye ile ABD’nin anlaştığını dünyaya ilan etmişti. Bu kuyruklu yalan başta Erdoğan’ın resmi hık deyicisi İbrahim Kalın olmak üzere daha sonra diğer yetkililer tarafından da tekrarlanmıştı. Bu yalana ABD’nin cevabı günler sonra Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert üzerinden gelmişti.

Nauret geçtiğimiz günlerde bir basın brifinginde Türkiye ile Menbiç konusunda herhangi bir anlaşma olmadığını söylemiş ve “Bu komik, çünkü Menbiç konusunda bir anlaşma yok” ifadesini kullanmıştı. Bu açıklama üzerine eli ayağına dolaşan Çavuşoğlu, 10 gün önce yaptığı ve tam 10 gün boyunca dolaşımda olan bu açıklamasını düzeltme yoluna gitti. Yok yok, tabii ki namuslu bir şekilde değil. Kendisine yakışan, yani tescilli yalancılığına halel getirmeyecek bir şekilde…

Çavuşoğlu, Lesoto’lu meslektaşıyla birlikte yaptığı bir basın toplantısında, insanların gözlerinin içine baka baka, bugüne kadar Menbiç konusunda ABD’yle anlaşmaya varıldığı yönünde herhangi bir açıklamaları olmadığını ileri sürdü. Ve pişkin pişkin ekledi: “‘Anlaşmaya vardık’ demedik, ‘anlayışa vardık’ dedik.” Tabii canımmm!.. Yalandan kim ölmüş? Ah bir de Google olmasaydı…

Çavuşoğlu yalancı malancı ama mevzu kendisi olduğunda sağlamcı. Yalanlamayı yalanla yalanladığı için alay konusu olunca Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü’ne yaptırdığı bir açıklamayla rezaletin üzerinde bir sis perdesi oluşturmaya çalıştı. Yalanının açığa çıkmasından ne utanacak ne de pişman olacak hali yoktu herhalde. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü üzerinden yaptıkları bir açıklamayla dikkatleri başka yöne çekmeye giriştiler. “ABD makamlarının Zeytin Dalı Harekatı’nın gerekçesini, amacını ve mahiyetini hala idrak edemediklerini veya maalesef anlamak istemediklerini” ileri sürdüler.

BU PESPAYELİK KARŞISINDA GEL DE 1990’LARI ÖZLEME!..

Belki yalancılar malancılar ama kınama işinde hakikaten çok iyiler. Belki bu konudaki kompetanlıklarını günde en az birkaç kez irili ufaklı muhataplarına kınamalarda bulunma tecrübelerine borçlulardır. Sistemleri kabaca şöyle işliyor: Göz göre göre temel insani değerlere, evrensel hukuka, en temel ahlaki ilkelere aykırı eylemlerde bulunuyorlar, bu eylemlere yönelik haklı bir eleştiri geldiğinde ise işi yüzsüzlüğe, şirretliğe vurup eleştirenleri ağır hakaretler eşliğinde kınıyorlar. Sırası gelen herkes bu şirretlikten nasibini alıyor.

Mesela, son bir iki gün içerisinde bu kınamalardan Alman Şansölyesi Angela Merkel de, Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı da nasibini alıverdi. Kınama mesleğinde muhatabın konumu önemli değil. Önemli olan Erdoğan rejiminin kof kabadayılığının cihanşumül bir temsili niteliğindeki kınama kapasitesinde herhangi bir zaafiyet görüntüsü verilmemesi.

Sanırım, varlığından zaman zaman şüpheye düştükleri özgül ağırlıklarını ve kendilerince haklılıklarını galiba bu yolla tescil edip, kendilerini kendilerine ispatlıyorlar. Descartes’i takip ederek bu yolla bir nevi “Kınıyorum, öyleyse varım ve hatta haklıyım” diyorlar. Bu pespayelik, bu pejmurdelik, bu paçozluk karşısında ister itemez 1990’ların o ruhsuz, o kupkuru, o monoton ve klişe tarzını bile ister istemez özlüyor insan…

[Bülent Keneş] 24.3.2018 [TR724]

Doğan Medya’nın satılması bir devrin sonudur! [Erhan Başyurt]

Doğan Medya uzun süredir özgür yayın yapamıyordu.

İktidar istediği yazarı göndertiyor, istemediği genel yayın yönetmeni ve Ankara temsilcisini değiştirtiyordu.

Oto sansür bir süredir yerini, ‘yandaş yayıncılığa’ bırakmıştı…

AYDIN DOĞAN’IN AŞİL TOPUĞU ‘KIZLARIYDI’

Kağıt kaçakçılığı, Petrol Ofisi ve vergi soruşturmaları ‘Demokles’in kılıcı’ gibi Aydın Doğan’ın başında sallandırılıyordu.

Bu ağır cezalık suçlamalar nedeniyle, “kanunen sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi kızlarını hapse atarız” denilerek tehdit ediliyordu.

Kızları, Aydın Bey’in ‘aşil topuğu’ydu…

***

10 yılı aşkın süre desteklediği ve umut bağladığı muhalefetin daimi beceriksizliği, her seçim yaşanan hüsran ve 28 Şubat’ta sırtını dayadığı ‘askeri vesayet’in yok olması Aydın Doğan’ın da belini kırdı.

Ya çarpışarak ‘onurlu hezimet’ yaşayacaktı ya da itibarını duvara asıp biat edecekti. O, maalesef ikincisini seçti.

Cengiz Çandar’ın ifadesiyle iktidar önünde eğilmekle kalmadı “secdeye kapandı”…

‘TEK ADAM REJİMİ’NE MERDİVEN OLDULAR

Doğan Grubu her daim askere, istihbarata nam-ı diğer ‘derin devlete’ yakın isimlere medyada etkin konumlarda görev verdi.

Hassaten 15 Temmuz’un başarısız olmasında CNNTürk ile oynadığı rolü iktidara yakınlaşma fırsatına dönüştürmeye çabaladı.

Ancak bu sefer de ‘Tek Adam’ rejimine merdiven oldu…

Uydurma iddialarla tutuklanan muhabirlerini hatta eski Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu’nun hakkını bile savunmaktan uzak durdu.

***

Garip bir şekilde 16 yılda AK Parti’yi hiç tanıyamadı.

Siyasal İslamcıların, bastırılmış koltuk ihtirasını da Doğan grubunun geçmiş yayınlarından dolayı birikmiş kin ve öfkesini de anlayamadı.

28 Şubat sürecindeki yayınları yokmuş gibi davrandı.

Oysa ‘Muhtar bile olamaz’ manşetleri bugün rutine binen AK Saray’daki Muhtarlar Toplantısı’nın amilidir…

***

Doğan Grubu, ‘Cemaat’i yok etmek’ için iktidarı destekleyen ‘derin yapılar’ ile aynı çizgide hareket etti ve yüzbinlere yapılan kitlesel cezalandırma ile hukuksuzlukları görmezden geldi.

Ancak ‘derin yapılar’ kendilerini bu süreçte daha da derinlerde saklamayı şu ana kadar başardı.

Doğan Grubu ise yayınlarıyla ‘kabak’ gibi sırıttı. Kendisi olmaktan çıktı.

Artık ‘yandaş’ haline gelmişlerdi…

‘İHALE HAVUZU’NA DAHİL OLDULAR

Doğan Grubu’nun Demirören’e satılması ‘yandaş yayıncılıktan yandaş havuzuna’ dahil olmaları demek.

Telefonda dönemin başbakanına ‘Ben bu işe niye girdim’ diye ağlayan, Milliyet ve Vatan’da fiyasko yaşamış 80 yaşındaki Aydın Doğan’la yaşıt Erdoğan Demirören’in geleceği olmayan böyle bir alım için 1 milyar dolara yakın para ödemesi ticari mantıkla izah edilemez…

Doğan Grubu’nun satışı da yüksek ihtimalle, tıpkı Sabah-Atv ve Akşam-Show örneklerindeki gibi ‘hileli satış’.

Para kaynağı öncekilerde olduğu gibi ‘ihale havuzu’, yönetimi de yine güçlü ihtimal ‘siyasi erk’…

***

Doğan Grubu’nun yandaş yayıncılıktan havuz medyasına dönüşmesi, zaten demokrasi ve hukukun üstünlüğünden uzak yayın yapan ve itibar zedelenmesi yaşayan medyasının etkinliğini daha da azaltacaktır.

Doğan Medya’nın ‘artık dayanamıyorum’ diyen Aydın Doğan’dan alınması, şartlar olgunlaştığında yeniden muhalefet yapmasını engellemeye yönelik.

Yoksa mevcut yayınlarından bir rahatsızlık söz konusu olamaz.

YENİ BİR KONTROLSÜZ YALAN MAKİNASI

Satışın en kötü sonucu ise şu: ‘Tek Adam rejimi’ne artık kontrolsüz bir ‘yalan makinası’ daha katılmış oldu.

Muhalefetin artık geleneksel medyada yer bulması, sesini duyurması neredeyse imkansız.

İktidarın, internete de sansür kanununu çıkardığı dikkate alınırsa, artık adil bir seçim yarışı beklemek de hayal…

***

Aydın Doğan, medyasını değerinin altında satarak kısmen zarar etmiş gibi gözükse de, kendisini ve kızlarını muhtemel bir ‘anlaşma kapsamı’nda, şantaj ve tehditten kurtarmış olabilir.

Alternatifi hapis ve tüm mallarına el konulması olan bir ticaret bu…

Aydın Doğan ve kızları, bir süre sonra kendilerini teminat altına alabilmek için, Sedat Simavi örneğinde olduğu gibi yurt dışına yerleşmeyi seçebilirler.

Zaten özgür yayıncılığın mümkün olmadığı, gazete satışlarının sürekli düştüğü bir dönemde satış Doğan için kurtuluş olmuştur.

Kendisi adına sadece ‘kârdan zarar’ söz konusu…

BİR YAŞAM TARZI İÇİN ‘HÜRRİYET’ ARTIK YOK!

Ne var ki, ülke için bu el değiştirme işlemi, bir devrin sonudur.

Okurları ve bir yaşam tarzı için ‘Hürriyet’ artık yok!

İktidar “dindarları kamudan temizliyor” deyip zulmün değirmenine su taşıyanlar, gerçekte ‘karşı devrim’ süreci yaşandığını, kendi kuyularını kazdıklarını işler böyle giderse çok yakında acı şekilde görecekler…

***

Aydın Doğan, satışla en büyük darbeyi basın emekçilerine vurmuş oldu…

‘Havuz medyası’ olarak itibar ve gelirlerinin düşmesi, Sabah’ın havuzun ‘amiral gemisi’ olması veya Hürriyet’in Sabah’laşması kaçınılmaz…

Bu da binlerce medya çalışanının daha işini kaybetmesi anlamına gelir…

***

En ağır sınavlardan birini de “ilkeli yazarlar’’ yaşayacak.

Ya iktidarın kalemşörü haline gelecekler ya da istifa edecekler.

Milliyet ve Vatan tecrübesi, daha önceki satışlarda yaşananlar ortada, kalanlar asla özgür olamayacaklar.

Gidenler de Doğan Grubu standartlarında bir yayın organı mevcut şartlarda bulamayacaklar ama mesleki onurlarını kurtarmış olacaklar…

DAĞITIM TEKELİ VE 28 ŞUBAT’IN MEDYA AYAĞI…

Bir kötü haber de muhalif medyaya…

Türkiye’de gazete ve dergiler çok büyük oranda Sabah grubuna ait Turkuaz veya Doğan grubuna ait DMD tarafından dağıtılıyordu.

Dağıtım şirketleri artık ‘havuz’da tekelleştiğine göre, muhalif yayınların hayat bulması, dağıtılması, yaygın satış ağına girmeleri neredeyse imkansız.

En zor sınavı, Sözcü ve Cumhuriyet verecektir…

Dağıtılmadıklarında ya da tezgah altına atıldıklarında, bunun hesabını sorabilecekleri özgür bir yargı mercii de yok artık.

Sözcü, Doğan Grubu’ndan özel imtiyazlara sahip, DHA’nın ilk grup dışı abonesiydi.

Şimdi, tüm haber ajansları da ‘havuz’ haline geldi.

Güvenilir ve özgür haber akışı da mümkün değil artık.

***

Dile getirilmiyor ancak bir ihtimali daha vurgulamakta fayda var.

28 Şubat’ın ‘sivil ayağı’nda yer alan medya çalışanlarının artık yargıya taşınmalarının önünde de engel kalmadı.

Ne onların haklarını savunacak bir merci ne de güçlü medya var bundan böyle…

SİZ YİNE DE UMUDUNUZU YİTİRMEYİN!

İktidar 16 yıl boyunca yeni bir medya markası oluşturamadı ama etkin medya kurumlarının tamamını değişik gerekçelerle, ‘havuz’ medyası haline getirmeyi başardı.

Ele geçiremediği diğer özgür medya kuruluşları İpek Medya ve Zaman/Feza gruplarını ise polis baskınıyla gasp edip, ardından kapattı.

***

Sonuç olarak, Doğan Medya’nın satışı Aydın Doğan ve ailesinin kurtuluşu ama özgür medya ve kamu yararının resmen son bulmasıdır.

Bir devrin sonudur.

Tek Adam rejimi ve karşı devrim sürecinde son düzlüğe gelindiğinin de alarm zilidir…

***

Ama yine de siz enseyi karartmayın!

Tüm ‘tek adam rejimleri’nde özgür medyanın tamamı yok edildiği halde, halkın ‘söylenti gazetesi’ karşısında etkili olamamış ve kaçınılmaz akıbeti yaşamışlardır.

Tek sorun bu sürecin zamana vabeste olması…

[Erhan Başyurt] 24.3.2018 [TR724]

Euro 2016’nın kaybolan genç yıldızı: Renato Sanches [Hasan Cücük]

Euro 2016’da kupanın sahibi Portekiz olurken, finalde en dramatik sahne Cristiano Ronaldo’nun sakatlanmasıydı. Portekiz ile Fransa arasındaki final buluşmasında ibre Euro 2016’ya ev sahipliği yapan Fransa’dan yanaydı. Maçın henüz başında Ronaldo’nun sakatlanmasıyla Portekiz için sıkıntılı dakikalar başlıyordu. Henüz 25. dakikada Ronaldo gözyaşlarıyla oyundan çıkarken, Portekiz’in şampiyonluk ümitleri iyice azalıyordu. Ronaldo’nun boşluğunu doldurma görevi gelecek vaat eden oyuncu Renato Sanches’teydi. 79. dakikaya kadar Fransa ataklarını durdurmayı başarmış ve bu dakikada yerini gol umudu olarak Eder’e bırakmıştı. Nitekim Portekiz, doğru taktikle oynayarak kupaya uzanırken, turnuvanın en iyi genç oyuncusu olarak Renato Sanchez seçilmişti. Herkes, yeni sezonda gözlerin bu genç oyuncuda olacağının farkındaydı…

BAYERN MAÇINDA KENDİNİ SEVDİRDİ

18 Ağustos 1997 doğumlu olan Renato Sanches, 2014-15 sezonunda Portekiz ikinci ligindeki Benfica II’de rüştünü ispat etti. Artık A takıma yükselme zamanı gelmişti. 2015-16’da Benfica’nın A takımında yerini alan Sanches, sezon boyunca 37 maçta ter dökecekti. Henüz 18 yaşındaki bir oyuncu için oldukça parlak bir performans gösteriyordu. Özellikle Şampiyonlar Ligi’ndeki performansıyla dev kulüplerin radarına girdi. 2015-16 sezonunda Benfica çeyrek finalde Bayern Münih’le eşleşirken, Renato Sanches, Alman kulübünün orta sahadaki dinamoları Arturo Vidal, Xabi Alonso ve Tiago Alcantara’yla başa baş mücadele etmeyi başardı. Benfica çeyrek finalde Devler Ligi’ne veda ediyordu ama Bayern Münih kulübü bu genç yıldızı kadroya katmak için kolları sıvayacaktı.

Portekiz milli takımının Euro 2016 kadrosunda kendine yer bulan Renato Sanches, otoriteler tarafından turnuvanın genç yıldızları arasında gösterilmişti. Bayern Münih elini hızlı tutarak Euro 2016 başlamadan Renato Sanches’i 35 milyon Euro’ya renklerine bağlıyordu. Euro 2016’da 6 maçta forma giyip, bir gol atan Sanches herkesi büyüleyen bir futbol ortaya koydu. Bayern Münih, genç yıldızı Euro 2016 öncesi ucuza kapatmanın mutluluğunu yaşamıştı. Nitekim Bayern Münih Başkanı Karl-Heinz Rumenigge, genç bir oyuncunun ilk turnuvasında mükemmel oynaması az görülmüştür deyip Sanches’e övgüler düzdü. Rumenigge, ‘İyi ki Euro 2016 öncesi kadromuza kattık, Yoksa daha yüksek bir ücret öderdik’ diyecekti.

KADRODA YER BULAMADI, KİRALIK GİTTİ

Benfica performansına Euro 2016 başarısını ekleyerek Bayern Münih’e gelen Renato Sanches’ten beklenti hayli yüksekti. Teknik patron Carlo Ancelotti, genç yıldızıyla özel ilgileniyordu. Ancak sezonun başlamasıyla birlikte kayıpları oynayan bir Sanches vardı. Kadroya girmekte zorlandı. Ancelotti, ‘Yeni bir ülke, yeni bir dil, yeni bir lig’ diyerek genç yıldızını koruyup, zamana ihtiyacı olduğunu belirtti. Ancak her geçen hafta Renato Sanches’in aleyhine oldu. 2016-17 sezonu biterken sadece 17 maçta forma giyen Sanches, bunun 6’sında sahaya ilk 11’de çıkmıştı. Koca bir sezonda, ne gol ne de asist katkısı yapabilmişti.

Bayern Münih’te gözden düşen Sanches’in adı İngiliz kulüpleri Manchester United, Chelsea ve Liverpool’la anılırken, Premier Lig’in zayıf ekiplerinden Swansea City, onu kiralık olarak kadrosuna katacaktı. Ada’ya gitmesinde PSG, Chelsea ve Real Madrid’de Ancelotti’nin yardımcılığını yapan dönemin Swansea teknik patronu Paul Clement önemli rol oynadı. Clement, Ancelotti ile telefonda yaptığı konuşmada kendisine Sanches’i önerdiğini açıkladı.

SWANSEA’DE DE BEKLENENİ VEREMEDİ

Ancak Sanches, burada da kendine olan güveni boşa çıkardı. Bayern Münih’ten gelmiş bir oyuncu olarak ilk 11’de yer bulmuştu hemen ancak performansı vasatın altındaydı. Teknik direktör Paul Clement’in açtığı krediyse Chelsea maçında dolacaktı. İlk 45 dakikada ayağına gelen 23 toptan 14’ünü yanlış kullanınca devre arasında oyundan alındı. Ocak ayında Notts County’ye karşı oynanan FA Cup maçında ise 22. dakikada sakatlanarak oyundan çıktı ve takımını uzun süre yalnız bıraktı. Bu arada Swansea yönetimi Clement’in görevine son verirken, yerine Carlos Carvahal’i getirdi. Portekizli hoca, vatandaşı Sanches’in sahalara yakında döneceğini söylüyor ama kadroda kesin bir yeri olup olmadığı konusunda kaçamak cevaplar veriyor.

Euro 2016’nın genç yıldızı beklentileri bir türlü karşılayamadı ve kısa sürede kayıplara karıştı. Portekiz milli takımının formasını en son Mart 2017’de giyen Sanches için 2018 Dünya Kupası kadrosunda yer bulmak imkânsız görünüyor. 13 kez milli olup, 1 gol atan Sanches hızlı parlayıp, hızla sönen yıldızlardan biri oldu. Henüz 20 yaşında ancak son iki yıldaki performansı gelecek adına pek ümit vermiyor.

[Hasan Cücük] 24.3.2018 [TR724]