Diyarbakır saldırısını IŞİD ve TAK birlikte üstlendi, Peki Neden? [Haydar Berkova]

Diyarbakır Emniyeti’ni hedef alan, dokuzu sivil on bir kişinin can vermesine 100’den fazla insanın yaralanmasına  yol açan bombalı saldırıyı kimin yaptığı konusu yeni bir istihbarat-örgüt tartışması başlattı. Olayın ardından sıcağı sıcağına ilk açıklama Diyarbakır Valiliği ardından Başbakan Binali Yılıdırım’dan geldi. Olay PKK’nın eylemi olarak duyuruldu. Ancak gece yarısı Reuters’in haberi her şeyi değiştirdi. Buna göre IŞİD’in haber ajansı Amaq’tan yapılan açıklamada, örgütün saldırıyı üstlendiği aktarıldı. Bir gün sonra ise PKK’nın kolu olarak bilinen TAK, yani Kürdistan Özgürlük Şahinleri saldırıyı kendilerinin yaptığını duyurdu.

HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile milletvekillerinin gözaltına alındığı ve tutuklandığı gecenin sabahında üstelik, emniyette milletvekilleri ve gözaltındaki isimlerin olduğu anda yapılan saldırıyı birbiriyle taban taban zıt iki örgütün, yani IŞİD ve TAK’ın  kendi resmi kanallarından üstlenmesi dünyada belki de ilk kez yaşanan bir durum. Irak ve Suriye’de PKK’nın diğer kolu PYD ve Türk Ordusu, bunlara ilaveten Irak Ordusu ve koalisyon güçleriyle karşı karşıya gelen IŞİD Türkiye’deki hiçbir eylemini üstlenmedi (Sadece Şanlıurfa’da bir gazetecinin öldürülmesinin sorumluluğunu aldılar). Haliyle Diyarbakır saldırısını üstlenmeleri, kafaları iyice karıştırdı.

ÖRGÜTÜNE GÖRE İSİM VERME DEVRİ

Devletin istihbaratı, AKP’in sorumlusu, bakanı kim varsa, bu saldırılardan sonra hemen işi yarım ağızla diğer örgütlere bağladı. Türkiye tarihinin en kanlı terör saldırısı 108 kişinin hayatını kaybettiği Ankara Gar saldırısından sonra ‘kokteyl örgüt’ gibi bir tanımlama literatüre girdi. Terör örgütlerinin masumları öldürdüğü yetmezmiş gibi, devletin yönetenlerin tribün taraftarı gibi örgüt eylemlerini sağa sola çekmesi ilk kez yaşandı. Son Diyarbakır saldırısından sonra Gazeteci Ümit Kıvanç, “IŞİD ile TAK aynı eylemi nasıl üstleniyor?” diye sordu haklı olarak. Ancak devlet yetkililerinin ve istihbaratın bu soruya verecek cevabı olmadığı görülüyor.

Türkiye’nin en büyük metropollerinde terör örgütleri cirit atarken, bir de bu örgütlerin geçmişlerine, istihbarat örgütleri, derin devletle ve aygıtlarıyla ilişkilerine bakmak gerekiyor. Gazeteci Haşim Söylemez, Eylül 2011’deki terör saldırılarından sonra TAK’ı mercek altına almıştı. Söylemez’in istihbarat kaynaklarına ve örgütle irtibatlı isimlere dayandırdığı yazısında çok önemli iddialar ve bilgiler yer almıştı.

JİTEM’İN İTİRAFÇILARI NERELERDE?

İsmini vermek istemeyen bir eski istihbaratçının anlatımları şöyleydi: “TAK’ın içinde eski JİTEM mensupları ve itirafçılar var. Yeşil’in (Mahmut Yıldırım) önemli ekibi bu ve diğer birimlerimizde hâlâ aktif görev yapıyor. Amid Birliği var, bu daha makul bir yapımızdır. Eylemi kendi başına yapmaz, çünkü onlar daha çok bizim gibi düşünen gelenekçi yapıyı temsil ediyor. Ama asıl faaliyet alanları şehirlerdi. HPG (Halk Savunma Güçleri) hem kırsalda hem de şehirde eylem yapma yeteneğine sahip. Apocu İnisiyatif (Apocu Gençlik) ise daha çok gençleri kazanmak için organize ettiğimiz bir hareket. Bunlar gösteri ve yürüyüşlerde ortaya çıkar. Ama bütün bunlar, örgütü kendi amaçları için kullanan istihbarat birimleri ve Türkiye’nin derin yapısı ile hareket ediyor. Özel Kuvvetler ise dağ ve şehir eylemi yapma eğitiminden geçirilmiş kişilerdir. Bunlar HPG’ye bağlı olsa da yine Türkiye derin yapısı ile birlikte çalışıyor.”

Özet şu: Görüntü PKK; akıl, lojistik, derin devlet. İşin ucu Ergenekonvari, Jitemvari yapılara uzanacak kadar karanlık.

ÖRGÜT TÜRETEN DERİN DEVLET AKLI

Şimdi tekrar başa dönüp TAK nereden çıktı sorusunun cevabına bakalım? PKK’nın yan kolu veya yaptığı eylemleri üstlenmek istemediğinde kullandığı yapı diye adlandırılsa da terör örgütü TAK, 2002’den sonra ortaya çıktı. Sadece PKK ve Apocu eylemciler değil, aynı zamanda radikal silahlı sol örgütlerle teması olduğu kendi mesajlarından ve söylemlerinden de anlaşılıyor. TAK, PKK’nın aksine metropollerde, turistik bölgelerde sivillere askerlere yönelik bombalı saldırı, intihar saldırıları, sabotaj ve kundaklamalarla gündeme geldi. Örgütün eylemlerinin yön değiştirdiği kritik tarih ve eylemler de var.

TAK’IN KRİTİK EYLEMLERİ VE DOKUNULMAZLIKLARI

Örneğin, 23 Mayıs 2007’de 7 kişinin şehit olduğu 107 kişinin yaralandığı Ankara Ulus Anafartalar saldırısı önemli kırılma eylemlerinden biri. Soruşturmalarda ne kadar derine gidildi bilmiyoruz, ancak bu saldırıda asıl hedeflerden birinin dönemim Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve ekibi olduğu çokça konuşuldu.

İstanbul Halkalı’da, İzmir’de asker servislerine ve kışlalarına yönelik eylemlerin yönü 2012’nin Ağustos aylarından itibaren polisleri de hedef alan eylemlere döndü. 17 Şubat 2016’da devletin kalbini hedef alan Genelkurmay ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı servislerine yapılan saldırı (29 şehit 61 yaralı) 7 Haziran 2016 tarihli İstanbul Vezneciler saldırısı (12 şehit, 36 yaralı) TAK eylemi olarak anılıyor. Öte yandan gazeteler, internet siteleri yasaklanıp engellenirken, halen aktif çalışan TAK’ın internet sitesinde bu eylemlerin yıllara göre dökümü de var.

KÜRT TERÖRE, TÜRK İNTİKAM TUGAYI NASIL ARAÇ TEMİN EDER?

TAK’a ilişkin çelişkiler ve tartışılacak konular bununla sayılı değil. Ankara’da Eylül 2011’deki saldırıdan sonra TAK’a havale edilen eylemdeki patlayıcı yüklü aracın Türk İntikam Tugayı’ndan (TİT) temin edildiği iddia edilmişti. Kürt silahlı hareketi adına eylem yapan örgütün eyleminde sözde Türk ve milliyetçi bir örgüt! Sol örgütlerin de zaman zaman derin devlet tarafından yönlendirildiği görülmüştür. Ancak son Diyarbakır saldırısında olduğu gibi aynı anda sözde İslamcı terörist bir örgüt ile aynı eylemi üstlenebilen bir TAK var karşımızda.

DEVLET VE İSTİHBARAT GİTTİ, GRİ TERÖR GELDİ

Diplomaside ve jeostratejide sıkça kullanılan ‘gri bölge’ tanımını buraya da uyuyor. Gerçek bir devlet ve istihbarat, istihbarata karşı koyma, ordu kalmadığı için gri bölgelerde bu tür terör saldırıları, yani ‘gri terör’ yaşanıyor. Bir tarafından IŞİD, öbür yandan PKK’nın yan kolu gözüken TAK eylemi üstleniyor. Ve asıl sorular sorulmuyor. Örneğin Diyarbakır saldırısında gözaltına alınan milletvekili ve genel başkanların oluşturduğu infial havasıyla, derinlerin topyekûn emniyetteki gözaltındaki isimleri de hedef almış olup olmayacağı sorusunun peşinde olan yok.

Türkiye’de devletin ve sivil toplumun bütün işleyen mekanizma ve refleksleri, Erdoğan-AKP rejiminin son 3-4 yıllık hezeyanlarıyla hallaç pamuğu gibi atıldığı için, “sahibi meçhul, faili malum, mağduru millet” olan bu tür terörler yaşanmaya devam edeceğe benziyor. Allah masum insanları bu şerlerden korusun.

Haydar BERKOVA, 9.11.2016 /TR724

Rejim, Türkiye’de üniversiteleri yok edecek! [Ali Mirza Yazar]

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri yüzde 86 oyla seçilen ancak 12 Temmuz’dan bu yana hâlâ Cumhurbaşkanı tarafından ataması gerçekleşmeyen Prof. Gülay Barbarosoğlu’na destek için dün biraraya geldi.

Yine dün, ODTÜ’lü akademisyenler cübbelerini giyerek bir bildiri okudular Fizik Amfisi’nin önünde. ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği tarafından hazırlanan bildiride şu ifadeler yer aldı: “Bugün ülkemizde demokrasinin sürdürülmesi için yaşamsal öneme sahip kurumlara, parlamentoya, yargıya, siyasi partilere ve basın-yayın kuruluşlarına kaygı verici siyasi müdahaleler yapıldığına tanık oluyoruz.”

15 Temmuz başarısız darbe girişimi sonrası başlatılan ‘asıl darbe’de, en büyük yarayı alanlardan biri, üniversiteler oldu. Binlerce akademisyen KHK’lar eliyle ihraç edildi, rektörlük seçimleri kaldırıldı. Artık rektörleri YÖK’ün hazırlayacağı bir liste arasından Cumhurbaşkanı seçecek. Eğer YÖK’ün listesini beğenmezse, Cumhurbaşkanı kendi istediği birini de atayabilecek.

Bir darbe kurumu olarak YÖK

12 Eylül rejiminin devamını sağlayan en önemli organlardan birisi Yüksek Öğretim Kurumu’ydu (YÖK). 1970’lerde üniversitelerdeki eylemler ve ‘başıboşluk’ bahane edilerek, üniversitelere dair kararların merkezî bir idare tarafından verilmesi öngörülmüştü. YÖK, akademik özgürlüklere sadece idarî anlamda müdahale etmekle kalmadı, doktora öğrencilerinin hangi tezi yazacağına kadar karıştı.

28 Şubat’ta da YÖK’ün ‘gücü’ yakından hissedildi. Başörtülü öğrencilere destek veren akademisyenler, YÖK soruşturmalarıyla ‘terbiye edildi’. Marjinal bir uygulama olarak kalabilecek ‘başörtülü öğrenciyi derse almama’ uygulaması, rektörlerin YÖK’e bağlılığı sayesinde ‘ulusal bir baskı’ya dönüştü.

Haliyle AKP, 2001’de başladığı siyaset yolculuğunda koyduğu ‘bütün vesayetçi kurumları kaldırma’ hedefi sebebiyle, YÖK’ü de kaldıracağını defalarca taahhüt etti. 2007’ye kadar Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer’in rektör seçimlerinde ilk sırada olan adayı tercih etmemesini de her defasında eleştirdi.

AKP, ideallerinden vazgeçerken

Ancak 2011’de, 61. hükümetin programına yönelik eleştirileri yanıtlayan dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, YÖK’le ilgili şu ifadeleri kullandı:

“Sayın Genel Başkan Kılıçdaroğlu burada bir ifade kullandı. Diyor ki ‘gelin üniversiteler rektörlerini kendileri seçsin.’ Bunu şimdi söylüyorsunuz değil mi? Bunu Kemal Gürüz’ün olduğu yerde, Teziç’in olduğu zamanlarda neden söylemiyorsunuz? O zaman CHP yok muydu, o zaman neden söylemediniz? Şimdi mi geldi aklınız başınıza? Çıktılar, ‘biz YÖK’ü kaldıracağız.’ Kusura bakmayın, YÖK’ü biz reforme ederiz ama YÖK’ü niye kaldıralım. Bu üniversitelerin bir denetimi, düzenlemesi gerekmez mi? Rektörlerin ataması, vesairesi… Bunların hepsini konuşuruz. Bunların hepsini üniversiteler kendileri yapsın. İmtihanlar nasıl yapılacak, bunların hepsini oturur, konuşuruz. Hepsi… Eyvallah ama bir denetleyen, düzenleyen kurumun olması bu işin gereğidir. Kaldı ki YÖK’ü kuran biz değiliz ve YÖK’ten en çok nemalanan sizsiniz, sizsiniz.”

Erdoğan’ın yıllardır sürdüregeldiği münazara retoriğinin zirve örneklerinden olan bu açıklamaya göre YÖK’ün üniversitelere karışması kötü bir şey ama şimdi bu kötülüğü ortadan kaldırmaya gerek yok, reforme etsek kâfi. Hem bu kötülüğe karşı çıkanlar, daha önce susmuşlardı! O zaman karşı çıkamazlar…

Olağanüstü YÖK’e olağanüstü yetkiler

Gerçekten de AKP dediği gibi yaptı ve YÖK’ün yetkilerini 2011’den 2016’ya gelen süreçte sürekli arttırdı. Bu arada Abdullah Gül de, Erdoğan da cumhurbaşkanlıkları döneminde üniversitelerin seçtiği rektörlerin yerine ikinci, üçüncü sıradan atama yaptılar. Sözgelimi Erdoğan seçildikten kısa süre sonra yaptığı 14 üniversite rektör atamasından 7’sinde en çok oy alan adayı değil, alt sıradaki adayı rektör atadı.

Yine Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte “Davutoğlu’nun adamı” denilen YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya görevden alındı ve yerine, Habertürk’teki “Alo Fatih” hattının karşısındaki isim Fatih Saraç’ın kardeşi Yekta Saraç atandı.

Haziran 2014’te ise YÖK’ün yetkileri ‘olağanüstü ölçekte’ arttırılmıştı. Bu yeni genelgeyle YÖK’ün kazandığı yetkiler şöyle: Vakıf ve özel üniversitelerin mütevelli heyetinin belirlenmesi; vakıf üniversitelerinde idarî ve akademik konularda yaptırım uygulama; doçentleri belirleme; üniversitelerdeki bilimsel çalışma alanlarını belirleme…

AKP’nin 2002’de iktidara yürürken en çok itiraz ettiği şeylerden biri de ‘merkeziyetçilik’ti ve fakat bu tasarıyla YÖK, resmen üniversiteleri kıskaç altına almış oldu.

Proje üniversiteler…

Tıpkı liselerde yapılan ‘proje okullar’ uygulaması gibi, kendi gelenekleri olan bazı üniversiteler, bu aşamadan itibaren markaja alındı. ODTÜ, Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek’in “ODTÜ ormanı projesi” ile sıkıştırılırken, İstanbul Bilgi Üniversitesi de, akademisyenlerine yönelik tek tek yürütülen bezdirme operasyonlarıyla ‘terbiye edildi’.

Bilgi’nin öğretim üyelerinden Prof. Chris Stephenson’ın 2016’nın ilk aylarında, “teröre destek” gerekçesiyle Türkiye’ye girişi yasaklandı. Ardından yine Bilgi’de Prof. Zeynep Sayın Balıkçıoğlu, bir öğrencisinin ‘ihbarı’ sonucunda okuldan uzaklaştırıldı. Yılsonu mezuniyet töreninde öğrencilerin sırtını dönerek protesto ettiği rektör Prof. Dr. Mehmet Durman da Temmuz ayında istifa etti.

11 Ekim 2016’da ise Sabancı Üniversitesi rektörü Prof. Nihat Berker, “üniversite dışından ve mütevelli heyeti içinden” kaynaklanan sebepler olduğunu söyleyerek görevini bıraktı. Son KHK’lardan sonra rektörlerin seçim usullerinin değiştirilmesiyle Boğaziçi’nde de rektörün atanmayacağı endişesi var.

Peki, şimdi ne olacak? Erdoğan Rejimi, üniversiteleri tamamen kontrol altına alarak hiçbir aykırı sesin çıkmamasını garanti altına aldıktan sonra üniversitelerin dünyayla rekabet etmesi gibi hedefler koyacaktır muhtemelen. Böylece ne kadar vizyonlu olduklarını filan gösterecektir… Olan, yılların birikimiyle iyi kötü bir kurum inşa etmiş kimselerin emeklerine olacak.

Ali Mirza YAZAR, 9.11.2016 /TR724

Korkak Diktatör [Ufuk Yiğit]

Tarihin en eski ve en iyi korunmuş yazılı kanunlarından olan Hammurabi kanunlarından bu yana hiçbir dönemde bir zanlı, delil olmadan mahkum edilmemiş.

Bir zanlının işlediği iddia edilen suç ya da suçlardan mahkum olabilmesi için ya işkence olmaksızın kendi iradesiyle suçunu itiraf etmesi, ya toplanan objektif delillerin şüphe bırakmayacak şekilde suçu zanlının işlediğini göstermesi ya da rüşvet karşılığı yalancı şahitlik yapmayan gerçek şahitlerin zanlının atılı suçu işlediğine bizzat tanıklık ettiğini belirtmesi gerekir.

Bunun istisnaları vardır elbette. Zalim diktatörlüklerde hukuk bir adamın iki dudağı arasında olduğundan yukarıda saydıklarımızın hiçbiri aranmadan zanlı suçlu ilan edilir ve cezası verilir. Diktatör korkaklık etmeden yaptığını kabul edip hukuk 'ben'im diyorsa mahkemeye, kanuna zaten gerek kalmaz.

Bazen de hukuk var-mış gibi yapılır. Maalesef ülkemizde geçmişte de hukuk var-mış gibi yapılıyordu. Bugün de aynı şey söz konusu. Hukukun üç temel öğesi olan hakimler, savcılar ve avukatlar bu sözlerden alınmamalı. Zira yazılanların gerçek olduğunu kendileri de biliyor ve kabul ediyor.

Geçtiğimiz günlerde mahkemelere bilirkişilik yaptığını söyleyen bir hukukçunun sözleri göndeme damgasını vurdu. BM'de görevli hukukçu Doç. Dr. Ahmet Keşli bir hakimin kendisine ''ben vatandaş olsam kendi mahkememde yargılanmak istemem'' dediğini aktardı. Mahkemelerde ''avukat tutacağına hakim tut'' anlayışının yerleştiğini söyleyen de yine kendisi.

Bunlar Türkiye'de hukuk açısından durum tespiti mahiyetinde. Talihsizliğe bakın ki; aynı hukukçu Ahmet Keşli, varlığı bile hukuken ispat edilememiş bir terör örgütünden bahsederek bu örgüte üye olanları ayırıp teker teker asılması gerektiğini söyleyebiliyor.

Bir gerçeği ifade ederken mesleğinin en temel ilkelerini çiğneyip suçun nasıl ispat edilmesi gerektiğini atlıyor.

Madem hukukçu olduğunuzu, sistemin bozuk olduğunu iddia ediyorsunuz, yukarıda saydığımız basit kurallar çerçevesinde, olmayan bir terör örgütüne mensup olduğunu söylediğiniz insanlara neye göre terörist diyor ve neye göre bu insanların asılması gerektiğini beyan ediyorsunuz?

Evet ortada yaşanmış bir hadise var. Hayatını kaybeden yüzlerce insan var ama ilginçtir Türkiye'de bu elim hadise sonrasında gerçekten bu işi yapanların bulunması yerine bir süredir zaten devam etmekte olan cadı avı genişletiliyor ve öğretmenler, öğrenciler, akademisyenler, gazeteciler, iş adamları, ev hanımları tutuklanıp hapishanelere, işkencehanelere dolduruluyor.

Hukuk ve adalet treninin çoktan kalktığı bu ülkede yaşayanlar duruma çok vakıf. Bu yüzden hakimler kendi mahkemelerinde yargılanmak istemeyeceğini söylüyor. Bu yüzden avukat tutacağına hakim tut anlayışı benimseniyor.

Evet itiraflar var. İftira mahiyetinde itiraflar. İşkenceyle rüşvetle alınmış itiraflar.

Evet deliller var. 1 Dolarlar, televizyon dizileri, akıllı telefon uygulamaları, bilgisayar oyunları, elektrik devreleri.

Evet şahitler var. Kimin kim olduğunu bilmeyen, kendilerine dikte edilenleri söyleyen şahitler.

Baştakiler korkaklıklarından açık açık ''kanuna, mahkemeye gerek yok'' diyemeseler de arada ağızlarından kaçıyor. Dünya ''kapıyı kırıp alın, biz kanunu yaparız'' konuşmasını unutmadı.

Medem hukuk, kanun, adalet yok, madem sesi çok çıkan hüküm veriyor, madem hakkın kuvvette olduğu düşünülüp suç ispat edilmeye uğraşılmıyor, o zaman herkes bir şeyler söyleyip başkalarını suçlu ilan edebilir.

Mesela birileri, o meş'um gecede gerçekten başta genelkurmay başkanı olmak üzere bütün kuvvet komutanlarının darbeyi birlikte planladığını söyleyebilir.

Mesela birileri, aynı komutanların bunu haber alan cumhurbaşkanından, darbeyi bu şekilde yapmamaları, geri çekilmeleri için 100'er milyon dolar ya da TL aldığını da söyleyebilir. Rakamı istediğiniz gibi tahayyül edebilirsiniz.

Mesela birileri, kendilerini garantiye alan komutanların, altlarındaki bazı birlikleri darbe yapacağız aslanlarım diye ileri sürüp, daha sonra masum insanların ölmesini seyrettiğini söylese şaşırtıcı olmaz.

Dahası da olabilir. Bazıları, sokağa darbe için çıkan hainler duruma şaşıp kalırken cumhurbaşkanının, bizzat dizayn ettiği darbede kendisinin finanse ettiği silahlı militanlarına, ''halka ateş açın, bizden de birilerini öldürün ki bizim yaptığımız anlaşılmasın'' diye emir verdiğini iddia edebilir.

Yani işin özü delil, şahit, gerçek itiraf aranmayacak olduktan sonra birileri çıkıp darbeyi yapan da, yaptıran da, kendi arkadaşları dahil yüzlerce masum insanı katlettiren de Cumhurbaşkanı'dır dese kimsenin itiraz etmemesi gerekir. Zaten Cumhurbaşkanı'na göre bunların hiçbirinin ispat edilmesine gerek yok.

Kaldı ki gerçekten hukuk ve adalet olsa bütün bunları ispat için yeteri kadar delil de şahit de bulunur.

Ufuk YİĞİT, 9.11.2016 /Samanyolu Haber

Firavun’un sihirbazları [Kemal Ay]

Kıssayı biliyorsunuz: Bir sepetin içinde, bebekken, Firavun’un sarayına gelen Musa (as), Allah tarafından, yaşadığı ülkenin liderini doğru yola çağırmakla görevlendirilir. Yıllar yılı o sarayda Firavun’la beraber yaşayan, ondan izzet ve ikram gören, belki o zamana kadar toplum içindeki pozisyonunu Firavun’a ‘borçlu’ olan Musa (as), bir süre sonra, “Orada dur bakalım! Bu yaptıkların yanlış!” diyecektir.

Peygamberlerin günahsızlığı meselesine binaen, Hz. Musa’nın sarayda günaha girecek şekilde bir nimete el uzatmadığını düşünmek, inananların üzerine farzdır. Ancak muhtemelen Firavun ve saray halkı, Musa (as) kendilerine Allah’ın mesajıyla geldiğinde, “Şuna bak! Sanki dün bizimle birlikte, bu şan ve şöhretin içinde, bu nimetlerin arasında değildi!” diye düşünmüşlerdir. Biraz daha ileri gidenler, “Ne diye böyle yapıyor? Firavun’dan bir şey istese, o da hemen verir. Yoksa Firavun’un yerinde gözü mü var?” diye iç geçirmiştir muhtemelen.

Fakat her ne olduysa olmuş, birbirlerini iyi tanıdığını varsayabileceğimiz Firavun ile Hz. Musa, karşı karşıya gelmiş.

Mucizeye karşı sihir

Kuran’dan öğreniyoruz ki Allah, kulu Musa’yı (as) Firavun’a gönderirken, ‘yed-i beyzâ’ (koynuna sokup çıkardığı elinin gözleri alacak kadar parlaması, ki Firavun ona bakamaz) ve (sihirbazların hünerlerine karşılık) asa mucizeleriyle donatır. Bununla beraber, Firavun’la konuşurken de ‘kavli leyyîn’ (yumuşak, kalbe tesirli söz) ile konuşmasını salık verir. Buradaki ‘kalbe tesirli söz’ aynı zamanda Musa (as) ile Firavun’un birbirlerinin kalplerine hitap edebilecek kadar ‘yakın’ olduklarını da ima eder.

Ancak Firavun, bütün bu sözlere ve mucizelere aldırış etmeyecektir. Fuzulî’nin şiirinde dediği gibi, “kılmaz dil-i Fir’avn’ı münevver yed-i beyzâ” (Nurlar saçan o el, Firavun’un kalbini aydınlatmaz). Öyle ki, Musa’nın (as) karşısına sihirbazlarını çıkartmayı tercih eder ve peygamber mucizeleri ile illüzyonu kıyaslamaya kalkar. Zira, Musa’nın (as) mucizelerini ve sözlerini, onların halk üzerindeki ikna edici etkisini de bir çeşit ‘sihir’ gibi görmektedir.

Sihirbazlar kimlerdir?

Bazı yorumcular, Firavun döneminin sihirbazlarını, devrin âlimleri olarak görmüşler. Yani Firavun’un sarayında oturan bir çeşit ‘ruhban’ sınıfı. Eğer “Din, halkların afyonudur” diye inanıyorsanız, Firavun’un halkı ‘uyutmak için’ uydurduğu bir çeşit ‘sunî din’ diyebilirsiniz buna.

Ancak sihirbazların sihrinin ne işe yarıyor olabileceğini biraz düşünürseniz, farklı bir sonuca ulaşmak da mümkün. Sihirbazlar, ‘uydurulmuş dinlerde’ olduğu kadar bile ‘derinlikli’ bir söyleme sahip değiller. Tek yaptıkları insanları hayrete düşürüp oyalanmalarını sağlamak. Onların ağzını açık bırakıp düşünmelerini engellemek. İngilizce tabirle, onları ‘amuse’ (avuntu, oyalama maksatlı eğlendirme) etmek.

Bu ‘amuse’ fiili, Amerika’da televizyonun icadından ve yaygınlaşmasından sonra sıklıkla kullanılırdı. ‘Aptal kutu’nun, insanları aptallaştırarak robotlaştırdığı, onları eğlendirirken bir yandan da avuttuğu düşünülürdü.

Propaganda ve sihir

Buradan hareketle, Firavun’un sihirbazlarının her şeyden çok ‘propaganda gücü’ne karşılık geldiğini düşünebiliriz rahatlıkla. Tıpkı gazete, TV, sinema gibi medya araçlarıyla günümüzde uygulanan propaganda gibi, Firavun zamanında da sihirbazlar aracılığıyla bir çeşit propaganda yapılmış.

Ayetlerden anlıyoruz ki, bu sihirbazlar, halkta hem şaşkınlık, hem de korku/dehşet uyandırıyor (Araf, 116). Hatta, Hz. Musa’nın karşısında sihir gösterisi yaptıklarında, yüce peygamber ‘içinde bir korku hissediyor’ (Taha, 67). Dahası, Firavun sihirbazlarına ‘galip gelmeleri durumunda’ elmukarrabîn (en yakınlardan) olma sözü veriyor (Şuara, 42).

Güce yakın olma, güçlünün ‘ailesinden biri gibi’ hissedilme, güçlüyle ‘aynı fotoğraf karesine girme’ bugün de pek çokları için mükafatların en büyüğü.

Modern zamanlarda propaganda

Firavun’un ‘sihir’ vasıtasıyla halkı üzerinde bırakmaya çalıştığı etki, ondan sonraki baskıcı, otoriter liderlerde de, benzer vasıtalarla elde edilmeye çalışılmış hep. Öyle ki ‘propaganda’ kavramının, milattan önce 500’lü yıllarda bile tartışıldığını biliyoruz. Mısır’daki kazılarda, Firavunların yalanlara başvurdukları ortaya çıkıyor.

Ancak iletişim teknolojileri geliştikçe, propagandanın gücü de artıyor. Modern dönemler bunun gözlemlenebilmesi için laboratuar niteliğinde. Mesela Almanya’da Hitler’in halkı üzerinde büyük bir etki uyandırabilmesini açıklamak isteyen tarihçiler, sıklıkla radyonun o yıllarda her eve girmesini ve Hitler’in radyo konuşmalarını çok iyi kullanmasını örnek verirler.

Yakın zamanda Kuzey Kore’deki parti kongresini izlemek üzere ülkeye giden İngiliz BBC’den bir gazeteci, propaganda filmlerinde sürekli olarak Kuzey Kore’nin ne kadar güçlü bir devlet olduğunun vurgulandığını gözlemlemişti. Gazeteciye göre bunun sebebi, devletin gücünü gören halkın daha büyük bir sadakat besleyeceğine olan inançtı.

Öyle olmadığını bile bile çoğu kez…

Gerçekten de tarih boyunca milletler propagandayı kabullenmeye çok teşne olmuşlar. Güç, bir şekilde, insanların başını döndürmüş. En gelişmişinden en iptidaî olanına toplumlar, bir ‘sihirbazlık numarası’ (propaganda) görünce, genelde ona inanmışlar.

İki sihirbazın amansız rekabetini anlatan The Prestige (2006) filminde, numaraların başarısının sırrı olan ona inanma ihtiyacını şöyle tasvir etmişti anlatıcı: “Şimdi sırrı arıyorsunuz. Fakat onu bulamayacaksınız çünkü elbette gerçekten bakmıyorsunuz. Onu gerçekten de bulmak istemezsiniz. Aldanmak istersiniz.” Toplumların bu amansız propagandalar karşısındaki tavrı, ‘aldanma isteği’ ile açıklanabilecek durumda.

Sihir, en basit tanımıyla, ‘gerçekten öyle olmayan bir şeyi, öyleymiş gibi göstermek’ olarak düşünüldüğünde, propagandanın ve medyanın benzerliği daha iyi anlaşılıyor sanırım. Eğer medya araçlarıyla, yani sihirbazların ipleri ve bastonlarıyla, doğru yere bastırırsanız, bir köprüyü yok olmuş gibi gösterebileceğiniz gibi, bir köprüyü hayat-memat meselesi gibi de gösterebilirsiniz.

Sihirbazların uydurduklarını yiyip bitirmek

Nihayet, Musa (as) sihirbazların karşısında ‘bir an korku hissetse’ de, kendisini teyit eden ilahî mucize, (birçok mealde ittifakla çevrildiği üzere) ‘sihirbazların uydurduklarını’ yiyip bitirmektedir. Bu fasıl, sihirbazların uydurduklarının Asa-yı Musa olmadığında ne kadar tesirli olduklarını anlatması bakımından da manidar. Zira, ancak Asa-yı Musa bahis mevzu olduğunda sihirbazlar işkenceyi ve ölümü göze alıp ‘Musa’nın ve Harun’un Rabbine’ iman edebilirler.

Bir başka deyişle, Şair Sırrî’nin dediği gibidir durum: “Çeşm-i Fir‘avn-ı hasedkâra yine göstereyim / Göreler tâ ne imiş mu‘ciz-i Mûsâ-yı sühan / Biricik sâid-i endîşeyi teşmîr edeyim / Eyleyem yine hüveydâ yed-i beyzâyı sühan” (Hasetçi Firavun’un gözlerine yine göstereyim / Görsünler neymiş Musa’nın sözünün mucizesi / Yükselen biricik korkuyu bastırayım / Yine yed-i beyzâyı apaçık, konuşulan eyleyeyim).

Kemal AY, 9.11.2016 /TR724

Çember sadece Zarrab için daralmıyor [Semih Ardıç]

17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve büyük rüşvet operasyonunda tutuklanan İran asıllı işadamı Reza Zarrab (Rıza Sarraf), yargı bağımsızlığı AKP iktidarı tarafından ortadan kaldırılmasaydı Türkiye’de demir parmaklıkların ardında olacaktı. Ne hazindir ki onu iki ayda hürriyetine kavuşturan hükümet ‘para sayma makineleri ile paraları onlar koydu’ iftirasıyla operasyona imza atan polis müdürlerini bütün ekibi ile Silivri Cezaevi’ne yolladı.

Türkiye ‘kara para ve terörizmin finansmanı’ gibi uluslararası hukukta en ağır müeyyidelerle tanımlanan suçlardan Reza Zarrab’ı cezalandırarak kurtulabilirdi. Bu fırsat kaçtı. Türkiye şimdilerde Amerika’da New York Güney Bölgesi Federal Başsavcısı Preet Bharara’nın hazırladığı iddianamede suça ve suçluya kol kanat geren ülke utancını yaşıyor. Bharara, Reza Zarrab’ın ağabeyi Mohammad Zarrab’ı da yargılanacak isimler arasına dâhil etti. Kara para aklama, bankacılık sahtekârlığı ve ABD’nin İran’a karşı uyguladığı müeyyideleri delmekle suçlanan Zarrab kardeşler hakkında 75’er yıl hapis cezası talep ediliyor. Yeni iddianamede Türkiye, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) yeni şirket isimlerinin olması ve terörizm suçlamalarına yer verilmesi Zarrab ve diğerleri için çemberin daraldığına işaret ediyor.

MAHAN AİR, BANK MELLAT VE HİZBULLAH’A GİDEN SİLAHLAR

İlhan Tanır’ın haberdar.com internet sitesinde yayınlanan haberine göre Bharara’nın iddianamesinde Suriye’de terör örgütlerine aktarılan para ve silahlar hakkında vahim iddialar var. Maalesef bu kirli ticarette Türkiye’nin de ismi geçiyor. İran havayolu şirketi Mahan Air, İran İslam Devrimi Muhafızları Ordusu-Kuds Güçlerine (IRGC-QF) mali, materyal ve teknolojik yardımlar yapmakla, Hizbullah’a ise eleman taşıma, silah, mal ve ulaşım servisleri sağlamakla suçlanıyor. Bunun yanısıra gizli silah kargolarının yine Hizbullah’a götürüldüğü iddia ediliyor. Mahan Air’in ayrıca IRGC-QF’nin personelini, askerî yetkililerini İran’dan Suriye’ye askerî eğitim için gizli olarak getirip götürdüğü kaydediliyor. Zarrab kardeşlerin yanısıra diğer sanıkların bankaları kullanarak ve ABD’den gizleyerek Mahan Air adına para transferi yaptığı kaydediliyor.

Mahan Air ile mahdut değil şirket isimleri… İran devletine ait Bank Mellat, İran İslam Devrimi Muhafızları Ordusu birimi olarak İran Milli Petrol Şirketi (NIOC), Naftiran Intertrade Company, Hong Kong Intertrade Company, İngiltere, İsveç ve Hong Kong’da NIOC adına faaliyet gösteren şirketlerin yanında İran inşaat ve enerji devi MAPNA Group’un da kara para akladığı ve terörist grupları finanse ettiği belirtiliyor.

YİNE O ŞİRKET: DURAK DÖVİZ

Reza Zarrab, Mohammad Zarrab, Jamshidy, Najafzadeh ve şimdilik isimleri verilmeyen fakat iddianamede ‘birlikte hareket eden diğerleri’ olarak zikredilen başka işbirlikçilerin İran, Türkiye, BAE ve başka ülkelerde İran adına faaliyet gösteren şirketleri paravan olarak kullandığı iddiasına yer veriliyor. Türkiye’deki Royal Holding AŞ, Durak Döviz Exchange, Flash Döviz Exchange, Asi Kıymetli Madenler Turizm Otomotiv ve ECB Kuyumculuk bu şirketler arasında gösteriliyor.

Zarrab, ABD’de tutuklandıktan sonra gönderdiği vekâletle Durak Döviz’deki payını düşürmüş, şirketin merkezi de Fatih semtinde bir apartmana taşınmıştı. Bu şirketlerin hiçbirinin Türkiye ihracatına kuruş katkısı olmadı. Zarrab bu şirketlerle ‘Türkiye’nin cari açığının yüzde 15’ini kapattığı’ palavrasını atmıştı. Fakat bunların vergi rekortmenleri listesinde geçmemesi şirketlerin kara para aklamak için kurulduğu hakikatini bir kere daha ele vermişti. Zarrab İran adına çalışan bir komisyoncu idi o kadar. Ne işadamı ne de hayırseverdi. Savcı Bharara’nın ‘Zarrab ile birlikte hareket eden diğerleri’ diye bahsettiği kimselerin açık kimliğini mahkeme safahatında bütün dünya öğrenecektir. İşte o gün Türkiye’de birileri üç senedir oynanan çadır tiyatrosunda ibretlik final sahnesi ile yüzleşecek.

THY VE HALKBANK’A CEZA GELEBİLİR

17/25 Aralık dosyası tam da bunu ortaya koyuyordu. Zarrab, İran ambargosunu Türkiye üzerinden delmiş ve bunu yaparken THY’den Halkbank’a kadar Türkiye’nin en önemli markalarını ABD ambargosunu delmek için kullanmıştı. Bu markalarımız ABD’nin fark edeceğini bile bile ateşe atılmıştı.

Bunun karşılığında Zafer Çağlayan’a 280 bin Euroluk saat ile hafızalara kazınan rüşvetler dağıtılmıştı. Rüşvet çarkı Zafer Çağlayan, Egemen Bağış, Muammer Güler ve Erdoğan Bayraktar’dan Erdoğan ailesine kadar uzanmıştı. Mahkeme kararı ile yapılan telefon dinlemelerini, teknik ve fiziki takipten elde edilen delilleri, dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın evinde ayakkabı kutularından çıkan milyon dolarları görmemek için ya kör olmak ya da vicdanını üç kuruşa satmak lazımdı. AKP ikinci şıkla bugünlere geldi.

ZARRAB SUÇ ORTAKLARINI ELE VERECEK

Zarrab iki ay sonra büyük jüri önüne çıkacak. Kefaletle tahliye ve redd–i hâkim talepleri reddedildi. Kendisi 10-15 sene sonra da olsa gün yüzü görmek istiyorsa bildiklerini anlatmak mecburiyetinde. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın son ABD ziyaretindeki telaşını hatırlayın. Amerikalıların zekâsı ile alay edercesine, “Verin biz yargılayalım” dedi. Sanki Zarrab’ı mahpushaneden kaçıran kendileri değilmiş gibi pişkinlik yapmaya kalktı.

Amerika bu dosyayı şeffaf biçimde yargı önüne çıkarıyor. Zarrab’ın bu saatten sonra eski ortaklarını düşünecek hali yok. Konuştukça cezası ineceğine göre en tepeden başlayıp suç örgütünün şemasını mahkemeye takdim etmemesi sürpriz olur. 10 metrekarelik hücrede eski günleri yad ediyor olmalı. Kime, ne kadar rüşvet verdiğini hatırlamakta zorlanmayacaktır. Özenle sakladığı Excel dosyaların açıklama bölümlerindeki notlar hafızasını tazeleyecektir.

Muhakeme bittiğinde THY, Halkbank gibi nice şirketimiz milyar dolarlık cezalara muhatap olabilir.

Bank Mellat’ın Türkiye’de faaliyet gösterdiğinin altını çizelim. Çarkın parçası olarak Batman’da mantar gibi çoğalan banka şubelerini tekrar hatırlatalım. İstanbul Kapalı Çarşı’da bir masadan ibaret Zarrab dükkânlarının bu kirli ticaretin merkez üssü olduğunu tekrarlayalım…

TÜRKİYE DE SANIK SANDALYESİNDE

Zarrab ile beraber Türkiye’nin sanık sandalyesine oturtulmasına sebep olanların yüzü hiç mi kızarmaz? Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşıyan herkesin yüzünü kızartacak böyle bir dosya ile sokaktaki insanın ne gibi bir alakası olabilir! Bu utanç vesikasının müsebbibi AKP’dir. Üstelik Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) desteklediğini iddia eden AKP Hükûmeti, ÖSO ile savaşan gruplara Zarrab’ın para ve silah desteği yapmasına göz yummuş. Hepsi rüşvet mukabili Zarrab’ın önüne yatmış.

Varsın Zarrab’ın çikolata kutularında dağıttığı rüşvetleri alanlar ‘vatanperver’ olarak bir süre daha ortalıkta dolaşsın. Zarrab davası 11 bin kilometre ötede de olsa onları, kara para hâmîlerini kıskıvrak yakalayacak. Haksız kazançlarla servet denizinde gemi filoları yüzdürenler için de çember daralıyor. Suç örgütünün elebaşısı ve diğer avanesi cezasını çekmesine çekecek de milyarlarca doları bulacak cezaları bunlara alkış tutan zavallı milyonlar cebinden ödeyecek.

NEO OSMANLICIK ÇÖKTÜ

Zararın faturası çıkmaya başladı zaten. Ortadoğu’da neo Osmanlıcılık yapmaya kalkanlar yüzünden Türkiye uluslararası terörizmin hedef ülkesi haline geldi. Metropoller Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi canlı bomba saldırılarına hedef oluyor. Turizm sektörü yarı yarıya küçüldü. Yolcu bulamadığı için THY’nin 30 uçağını parka çekmesinin günlük zararı 7,2 milyon dolar. Türkiye bir dönem istikrar adasıydı. Turist ve yatırımcıların uğrak yeri haline gelmişti. Artık ihracat, turizm ve doğrudan yatırımlarda her geçen gün bir evvelki günü mumla aratıyor.

Zarrab’ı, dolayısıyla kendilerini kurtarmak adına, “Hukuk devletini, yargı bağımsızlığını, şeffaflığı, hesap verilebilirliği ve ifade hürriyetini bir kereliğine ortadan kaldırmaktan ne çıkar.” diyenler Amerika’da devam eden Zarrab davasından çok korkuyor. Gelin görün ki korkunun ecele faydası yok.

Semih ARDIÇ, 9.11.2016 /TR724

CHP Meleklerin Cinsiyetini Tartışırken! [Barbaros J. Kartal]

Önce Cumhuriyet gazetesine girildi. Yazar ve yöneticiler tutuklandı. Ardından HDP’li milletvekilleri evlerine baskın yapılarak gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Türkiye’deki ana muhalefet partisinin bu olaylara karşı aslan gibi kükremesi beklenirken, CHP her iki olayda da ‘itidali’ tercih etti. Zar zor bir bildiri çıktı ortaya ancak ona da Erdoğan’ın ve AKP’nin karşı atağı gecikmedi.

CHP, Erdoğan’ın diliyle ona cevap vermeye devam etmek yerine, Erdoğan ve AKP gibi sert bir oyun planı ortaya koymak zorunda. Yoksa, sıra muhalefette. CHP’nin her an gözaltına alınabilecek, hakkında soruşturma dosyası bulunan milletvekilleri var. Halkı ‘demokratik direnişe’ çağırmak kolay, ama henüz vekillere sahip çıkamazken halka nasıl sahip çıkacak CHP?

CHP diye bir anamuhalefet partisi var mı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan öğle saatlerinde Ankara’da bir törende yaptığı konuşmada dile getirdiği “…kalkıp bildiriler yayınlamak suretiyle bu ülkenin Cumhurbaşkanı’na, bu ülkenin hükümetine saldırmak hiçbir siyasetçiye yakışmaz. Ondan sonra da ‘niye yargıya gidiliyor.’ Eee nereye gidilecek? Herkes haddini bilecek” sözlerinden hemen sonra AKP, CHP’nin dün yayınladığı bildiri hakkında suç duyurusunda bulundu.

Bir siyasi partinin bir diğerini mahkemeye verdiği pek sık rastladığımız bir şey değil. Siyaseten hakkınızda iddia edilen bir şey varsa siz de benzer açıklamalarla ya da toplantılarla cevap verirsiniz. Zaten CHP, bildirisinde AKP ve Erdoğan ile ilgili hiçbir iddiayı ilk kez dile getirmiyor. Bildiri, basın toplantılarında ve Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarında sıkça tekrarlanan cümlelerden ibaret. Erdoğan’ın konuşmasından yaklaşık 10 dakika sonra CHP’yi mahkeme verdiklerini sosyal medya hesabından duyuran AKP genel sekreteri Abdülhamit Gül, Erdoğan’ın sözlerine paralel bir şekilde CHP’yi terör örgütlerinin yanında durmakla eleştirdi.

CHP, iki cami arasında beynamaz gibi kaldı

İşin garip yanı AKP’nin CHP’yi yan yana gelmekle suçladığı kesimlerin en büyük şikayeti bizzat CHP’nin kendisi. HDP’liler Kemal Kılıçdaroğlu’nun başta Demirtaş ve Yüksekdağ hakkında olmak üzere gözaltılara verdiği tepkinin düşüklüğünden şikayetçi. Bir siyasi parti meclisten yargı yoluyla alaşağı edilirken Kılıçdaroğlu’nun olmasa iyi olurdu meyanında sözleri HDP’lileri tatmin etmedi.
Kılıçdaroğlu bu eleştirileri doğrularcasına dün grup toplantısındaki “…ama seçimle gelen ben hukukun üstündeyim diyemez, ben savcıya gitmem hakime gitmem diyemez. Gidecektir ifadesini verecektir. Hiç kimse yargılamanın dışındadır diye bir ayrıcalığı yoktur…” sözleri ile bir nevi Başbakan Binali Yıldırım ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın gözaltıların siyasi bir sebebe dayanmadığını anlatmak için dile getirdiklerini tekrar etmiş oldu.

Yine AKP, CHP’yi cemaatle ya da bugünkü korku imparatorluğundaki adı ile FETÖ ile beraber olmakla suçluyor. Oysa CHP temsilcilerinin herhangi bir konu ile ilgili konuşmaya başlarken amentüleri önce FETÖ’yü telin etmek. Kılıçdaroğlu yine grup konuşmasında terör örgütü olarak bahsettiği cemaate zamanında AKP’nin verdiği desteği uzun uzun anlattı.

Erdoğan’ın kelime hazinesiyle muhalefet

Kılıçdaroğlu başta olmak üzere CHP’lilerin düştükleri en büyük tuzaklardan bir tanesi Erdoğan’ın söylemine dolaylı destek vermeleri ve Erdoğan’ın kelime haznesi ile kendilerini ifade etmeye kalkışmaları. Cemaat aleyhine yazdığı yazılarla bilinen ve gözaltına alındığında bu kadar da olmaz denilen Hikmet Çetinkaya herşeyi diyebilirsiniz ama terör örgütü diyemezsiniz dediği cemaat için Kılıçdaroğlu’nun ve solcuların bakışı AKP ile paralellik gösteriyor. Ergenekon etkisi ile cemaate duyulan kin Kılıçdaroğlu’nun her kesimle iletişim halinde olmak ile farklı bir görüntü kazansa da CHP’lilerin cemaatin başına gelenlerden şikayet etmediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ancak cemaat diye başlayan mücadelenin aslında bir parti-cemaat kavgası olmadığı Türkiye’nin otoriter ve diktatör bir yöne doğru adım atmasındaki en büyük engelin ortadan kaldırılma meselesi olduğu halen görülemiyor. CHP’nin havuz medyasında nasıl bir kuşatma altında olduğunu söylemeye gerek yok. İktidar korkusu sebebiyle CHP’ye lütfen yer veren gazete ve kanalları da göz önünde bulundurursak Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyonun hala CHP’ileri kendi getirmediğini görmek ülke adına düşündürücü. Kimsenin cemaate sempati duymadığından zerre şüphesi olmadığı gazeteciler uydurulmuş FETÖ ambalajı ile derdest edilirken, FETÖ’den yargılanan bir savcının Cumhuriyet gazetesi ilgili verdiği kararları hala işbirliği yapıyorlar diye sunmak gerçekten resmin okunmadığını gösteriyor.

Kısır döngüden çıkmaya niyetleri yok

Binlerce savcı ve hakimin meslekten haksız bir şekilde atıldığı, mallarına el konulduğu bir dönemde bir savcı nasıl oluyor da sözde FETÖ’ye üye olmakla suçlanıp görevine devam edebiliyor. Zaten Adalet Bakanı Bekir Bozdağ bununla ilgili meclis genel kurulunda kendisine sorulan soruya ‘o olmasa başkası da bu işi yapabilirdi’ diyerek aslında kimin talimatlarının uygulandığını açık açık itiraf etti.

CHP ve sol muhalefet, PKK ve FETÖ ile işbirliği yapıyorlar algı oyununa cevap vermeye çalıştıkları sürece bu kısır döngüden çıkmak mümkün olmayacak. Diktatör derlerse desinler diyen Erdoğan’ın artık her şeyi yapabileceği konusunda hala şüpheleri var ise çok yanılıyorlar.

Sonuç alamayan muhalefet

“CHP örgütlü pasifliktir. CHP örgütlü pısırıklıktır. CHP örgütlü örgütsüzlüktür.CHP örgütlü korkudur aynı zamanda, kendi gölgesinden bile korkudur.” Diken’deki köşe yazısında Mustafa Alp Dağıstanlı, doğruları tespit edip hiçbir iş yapmayan CHP için bunları diyor. İlave yaparsak CHP’lileri olay sonrası suç mahalline gelmiş adli tıp uzmanlarına benzetebiliriz. Cinayet olup bitiyor CHP’liler fotoğraf çekmeye geliyor.

AKP’nin ilk yıllarında Anayasa Mahkemesine taşıdığı dosyalarla AKP icraatlarına kısmen engel olabilen CHP’nin, Anayasa Mahkemesinin yapısının değişmesiyle uzun süredir engelleyebildiği radikal AKP icraatı yok. Askeri vesayetin olduğu yıllarda kendisi yerine yapılan örtülü muhalefet ile tatmin olabilirken bugün ikisinin de olmadığı Türkiye’de Erdoğan vesayeti ile nasıl mücadele edeceği konusunda henüz bir politika belirlemiş değil.

CHP kimseye sahip çıkamazken

Gülten Kışanak’ın içeri alınmasından sonra Diyarbakır’da beklenen toplumsal tepkinin gelmediği konuşulurken hemen akabinde Demirtaş ve diğer HDP’liler için benzer sessizliğin görülmesi tabandaki CHP’lileri korkutuyor. Örgütlü ve ezici bir çoğunlukla PKK ile aynı tabanı paylaşan HDP cephesindeki bu sessizlik yarın benzer şeyler kendi başlarına geldiğinde kimsenin kendilerine sahip çıkmayacağını teyit ediyor.

CHP’li belediyelere yapılan FETÖ baskınları, Sezgin Tanrıkulu, Mahmut Tanal, Eren Erdem ve Enis Berberoğlu gibi vekillerin gözaltına alınacağı iddiaları, CHP’lilere yapılan saldırılar ileride yaşanması ihtimal gelişmeler karşısında oldukça ufak kalabilir.

Aslında CHP tarihi de neler olabileceği konusunda yeterli donelere sahip. İnönü’nün izin verilmediği gerekçesiyle miting yapamadığı, treninin taşlandığı, Ecevit’in suikast tehlikesi atlattığı o günlere doğru gidiyoruz. AKP ile MHP’nin ülkede radikal değişikliklere yol açacak temel meselelerde paslaşmaları ve CHP’yi giderek marjinalize etme taktiklerine karşı artık Kılıçdaroğlu’nun sonuç alıcı somut şeyler yapması gerekiyor.

CHP seçmeni bildiride yer alan demokratik direnişe uyup sokağa çıkarsam gözaltına alınırım, tutuklanırım, hatta öldürülürüm kaygısı taşıyor. Milletvekillerinin Twitter mesajlarındaki cesaretin birazını göstererek tabanlarına örnek olma vakti geldi geçiyor. Bu kadar pasif bir CHP’nin ülkenin başına gelen her şeyin sorumlusu olduğu suçlamaları aslında büyük bir avantaj. Öyle de böyle de din düşmanı, PKK destekçisi, FETÖ işbirlikçisi denilen bir partinin artık korkacak yaftalamanın kalmadığına inanması gerekiyor…

SON BİR NOT: CHP’liler, Cemaati AKP’nin bu denli güçlenmesinde suç ortağı olmakla suçluyor. Eğer şu an içinde bulunduğumuz felakette bunu tartışacaksak CHP’nin canhıraş şekilde destek verdiği 27 Mayıslar, 28 Şubatlar, 27 Nisanlar olmasa idi, askeri vesayetle işler görülmese idi, laiklik din özgürlüğünü temin edecek şekilde uygulansa idi, kimsenin eğitim hakkı saçma sapan başörtü yasağıyla engellenmese idi ve bunun gibi onlarca şey sayabiliriz zaten AKP diye bir parti olmayacaktı. O yüzden geçmişi tartışmayı şu karanlık tünel sonrasına bırakıp inşallah aydınlığa çıktıktan sonra daha iyi bir Türkiye için herkes eteğindeki taşları dökebilir.

Barbaros J. Kartal, 9.11.2016 /TR724

Diktadan önce son viraj alınırken [Erhan Başyurt]

Türkiye, hızla ‘seçimli dikta’ rejimine doğru yol alıyor. ‘Tek adam’ ve ‘tek parti’ sistemine doğru son viraja girildi.

Cumhurbaşkanı ‘Demokrasiyi yeniden tarif ettik’, Başbakan, ‘seçimle gelen seçimle gidecek diye bir şey yok’ diyor.

Kendileri dışında seçilmiş herkesi ve tüm muhalifleri, yargıyı kılıç gibi kullanıp biçiyorlar.

‘Fetö’ paranoyası ve ‘kimin yaptığı belli olmayan başarısız bir cunta’ girişimi üzerinden, başarılı bir sivil darbe gerçekleştiriyorlar.

Hitler’in, Meclis’in yakılmasını muhalifleri yok etmek için kullandığı gibi, 15 Temmuz’da Meclis’in bombalanmasını da muhalifleri yok etmek için kullanıyorlar.

***

15 Temmuz sonrası 180’i aşkın medya kuruluşu sebepsiz ve keyfi kararlarla kapatıldı. Kimi ‘Fetö’ kimi ‘PKK’ iftirasıyla gazetecilik yapmaları engellendi. Muhalif temizliği ve yargı üzerinden intikam operasyonları en son Cumhuriyet’e uzandı. Sosyal iletişim ağları kapatıldı, internet kesildi…

Burada kalacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. ‘Mutlak biat’ istendiği için sırada Sözcü ve Doğan Grubu var…

***

Polis ve ordu tamamen pasifize edildi. Devletin değil ‘iktidarın güvenlik gücüne’ dönüştürüldü. TSK ve Emniyet istihbarat, yine MİT üzerinden pasifize edilip, tekel sağlandı. Yargı, bürokrasi ve akademi, siyasi temizliğe tabii tutuldu.

Şimdi sıra siyasi alanda ‘muhalif temizliğine’ geldi. Batılıların ‘purge’ dediği, ‘etnik temizlik’ gibi…

***

Meclis’teki dört partiden birisi ‘Seni başkan seçtirmeyeceğiz’ diyen HDP’ye yönelik kapsamlı operasyon başladı.

Önce yakın medya susturuldu, sonra seçilmiş belediye başkanları, milletvekilleri ve parti başkanları ‘kapıları kırılarak’ tutuklandı.

1990’lara bile değil, zamanda sancılı bir geriye yolculuk gibi 1940’lara dönüyoruz…

***

Sırada CHP var. Cumhurbaşkanı ‘hesap verecekler’ diyor. Demokrasi bildirisi için Başbakan ‘kepazelik’ nitelemesi yapıyor. Ardından suç duyurusu geliyor. Susturma ve intikam operasyonunda sıra CHP’ ye geliyor. Sinyaller bu yönde.

Nazlı Ilacak’tan Ali Bulaç’a, Mehmet Altan’dan Ahmet Turan Alkan’a, Gültekin Avcı’dan Mümtaz’er Türköne’ye kadar yüzlerce gazeteci nasıl susturuldu ve hapse konduysa, Musa Kart nasıl karikatürleri, Kadri Gürsel cesur açıklamaları nedeniyle ‘intikam’ amaçlı tutuklandıysa, sırada CHP’nin cesur vekilleri var.

17/25 Aralık dosyasını takip eden, MİT TIRLAR’ını gündeme getiren CHP’li vekiller teker teker hedefe konursa şaşırmayın.

Hukuksuzluk ‘hukuk kılıfına’ sokulunca, garip şekilde halk gerçeği göremiyor ve tepki de göstermiyor. Kendileri yargıdan köşe bucak kaçarken, şimdi iftira ve uydurma suçlarla ele geçirdikleri yargı üzerinden ‘muhalif temizliği’ yapıyorlar.

Batı da sadece ‘endişe’ bildirip, el altından iktidarla işbirliği yaptığı için bırakın caydırıcı olmayı aksine cesaret veriyor.

***

Kötümser olmak, gelecek kehanetinde bulunmak gibi hatalara düşmek istemem. Ancak bu güne kadar, ‘ülke uçuruma gidiyor’, ‘sosyal soykırım yapılıyor’, ‘hukuk rafa kaldırıldı’, ‘otoriterleşiyoruz’, ‘polis devleti oluyoruz’, ‘tek adam rejimine dönüyoruz’… gibi onlarca uyarı yaptık.

Maalesef haklı çıktık. Gidişat bu yöndeki kaygılarımızı boşa çıkarmak yerine daha da güçlendiriyor.

‘Türk tipi başkanlık’ sistemine, yani ‘seçimli dikta’ yönetimine geçiş öncesi iktidar gözünü karartmış ve hukuk dışı eylemlerine hız vermiş durumda, son engelleri de yok ediyor. Kuzey Kore kadar özgür ve siyasi istikrarlı bir ülkeye doğru ilerliyoruz!

Son viraja gelindi. 7 Temmuz seçimlerinden 15 Temmuz darbesine kadar, kanla döşenen köşe taşlarını artık yargı eliyle tasfiyeler ve intikam operasyonları izliyor.

***

‘Kellim kellim layenfa… Söyle söyle fayda etmiyor…’ durumu yaşıyoruz ama tarihe not düşmek ve gelecek nesillerin kınamasına maruz kalmamak için bir kez daha yazıyor, bir kez daha söylüyoruz…

Ne gidilen yolun ne de bu filmin sonu hayra alamet görünmüyor.

Erhan BAŞYURT, 9.11.2016 /TR724