Nazife Teyze [Zeynep Zâhide]

Şimdi seksen dört yaşında Nazife Teyze. “Nasılsınız” sorusuna her zamanki gibi diline pelesenk ettiği “Elhamdulillah iyiyim yavrum” diye cevap verdi, Şefkat edalı bir üslupla. Cehalet ve zaruretin acıları bin kat daha ziyadeleştirdiği bir dünyanın son temsilcilerinden Nazife Teyze. 

Nazife Teyze ve akranının fıtratları şekillendirilirken elest bezminde; örse damlayan gözyaşları sertleştirmiş fıtrat çeliklerini. Ve kâtibanın sehviyle “Kaderi” “Kef” harfiyle yazılıp göbek adı “Çile” olmuş. Kader en dramatik çizgileriyle resmetmiş alnına kederi. Uzun zamandan beri gerek yaşlılığın gerekse hastalıkların sebep olduğu iş yapamama hali ona dokunsa da yine haline şükredip dilinden duasını eksik etmiyor Ümmet-i Muhammed’e. O’nu, köyünde, kendisiyle özdeşleşen evinde bağdaş kurup oturduğu minder ve dayandığı yastığında buldum her zamanki gibi. Onun o hali bana başı karlı yüce dağları anımsatıyor ne hikmetse. Sormadıkça cevap vermeyen, kendisine yöneltilen sorulara da içtenlikle cevap veren, ama gerekmedikçe konuşmayan, dilinde virdleri, hep susmayı tercih eden, telaffuzu düzgün bir Anadolu kadınıdır Nazife Teyze. 

Maziden söz açılınca derin bir nefes çekip ciğerlerine “Oflara” meydan vermeden hüzünleniyor doğal olarak. Kendisini yakınım olması hasebiyle mazisinden kısmen haberdarım ama hiç bir zaman net bilgilere sahip değildim. Karar verdim bu sefer onu konuşturacak, tarihe not düşme adına hatıralarını kaydedecektim bu koca çınarın. Aslında biliyordu uzun zamandan beri kendisini konuşturup hatıralarını yazmak istediğimi. Ama şimdiye kadar olumlu bir cevap vermemiş kibarca reddetmişti her seferinde. Şimdi son yaşadığı hadiseden sonra ne yapıp edip konuşturmalıydım onu. 

“Zeynebim sanırım senden kurtuluş yok” diye şaka yollu benim ısrarıma olumlu cevap verdiğini ima ediyordu. 

-Estağfurullah. Sen konuşursan biz de yazarız teyzem. Yazmamızın gayesi de belli; yeni nesle geçmişte yaşanan hadiselerden ders çıkarma fırsatı vermek.

-İyi olur da kızım benim anlattıklarımdan ne çıkar, cahil köylünün biriyim

-Aa öyle deme teyzem. Sizin hayat tecrübeniz nice gençlere yol gösterecek deniz feneri hükmünde.

-Ne öğrenmek istiyorsun ki benden

-Hayat tecrübelerin teyzem. Bildiğim kadarıyla çileli bir hayat yaşamışsınız. Mesela annenizi kaybettiğiniz yıllara gidelim.

-Ohoo kızım sen çok gittin yaa. Ora gidersek işin içinden çıkamayız ki

-Hadi teyzem ya kırma beni.

-Eh ne yapalım bir defa tamam dedik. Sanırım senden kurtuluş yok. Ama gene de kusura bakma kızım özetleyerek anlatayım. 

-Hadi bismillah seni dinliyorum teyzem 

-Bir kış günüydü. Köye bir salgın gelmişti ki günlük bir cenaze kaldırır olmuştu köylü. Sekiz yaşındaydım, kızım annemi kaybettiğimde. Edem on, rahmetlik gardaşım da daha bir yaşındaydı. Gardaşımla benim aramda bir tane daha kız kardeşim vardı ama iki yaşında kızamıktan öldü. Fakirlik öyle çökmüştü ki köyün üstüne Allah o günleri bir daha göstermesin. Kimseyi de kıtlıkla imtihan etmesin kızım. 

-Ne olmuştu da kıtlık olmuştu teyzem. Bildiğim kadarıyla bu topraklar verimlidir.

Kızım o zaman üç kış kar yağmadan geçti. Baharda da yağmurlar yağmadı. Kar yağmur yağmazsa yer altı suları kurur. Ekinler bitmez. Ekin bitmezse ne yer ne içersiniz. Yağmur yağmazsa ot bile bitmez. Ot olmayınca hayvanları ne ile besleyeceksin. İyi beslenemezsen hasta olursun. Hepsi bir birbirine bağlı şeyler kızım. O zamanlar köyün yolu yok. Gerçi yol olsa ne yapacaksın? Araba yok, bir şey yok. Kasabaya ulaşımı hayvanlarla sağlıyoruz. İki hayvanın geçeceği kadar bir yolumuz vardı. hastalar hastaneye hayvanlarla taşınırdı. En yakın hastane hayvanla bir günlük mesafede. Zaten hasta adam. Bir de yol zahmeti, doktora varmadan ölüyordu. Bir de üstüne cehalet eklenince Allah kurtarsın.

-Bilim adamları doğayı tahrip etmenin neticesinde oluyor diyorlar bu yağmur ve karın yağmamasını, kıtlık gibi hadiseleri. O zaman da bu coğrafya kurak ve ağaçsız mıydı?

-Yok kızım yok. Yanlış biliyorlar. Yapılan zulmler musibeti netice verir. Bir yerde kul hakkına riayet edilmiyorsa. Kulların hakkı yenirken “Bana ne”cilik varsa, Hele zulüm gören insana sırf hasedinden dolayı destek olunmuyorsa. Fırsatı ganimet bilip, onun konumuna göz dikiliyorsa. 

-O dönem sizin bahsettiğiniz ne gibi hadiseler yaşandı ki dediğiniz musibetler musallat oldu insanlara. 

-Kızım, toplumda bazı insanlar çok sevilir. Sevilme sebepleri de bellidir. Güler yüz, tatlı dil; bir de güzel edeb olunca insanda kim sevmez onu. İşte bu vasıfları taşımayan bazı hasetler o insanın sevilmesini kendisinin iltifat görememesinden sebeb ona hasetle zarar vermek ister. Veya zarar verenlere destek olur ya da onun düştüğü duruma “Oh” çeker. Kişisel olarak bu haset edene zarar verir. Ama bu yaygınlaşırsa tüm topluma zarar verir, artık bu tür felaketleri bekleyeceksin. 

-Ninem bir çok memleketler Müslüman bile değil coğrafyaları yemyeşil ve çok verimli toprakları var. 

-Kızım Allah Rahman'dır. Rahman sıfatı, yarattığı her mahluka rızkını vermeyi gerektirir. Çalışan herkes emeğinin karşılığını alır. Bir de kul hakkına riayet ediyorsa dünyaları mamur olurlar. Ahiret ayrı. Bir de müminse bu kişi ibadetlerini de yerine getirirse ahiretini de kurtarır. Aslında, arzın ve semanın nefretini celb etmenin bedelidir afetler. Hem sonra her kâfirin sıfatı kafir olmadığı gibi her müslümanın sıfatı da müslüman olmayabiliyor. Yalan gibi, haset gibi, iftira gibi hırsızlık gibi, gıybet gibi Allah’ın yasakladığı şeyler bir toplumda yoksa Allah’a iman etmese de dünyada huzur içinde yaşarlar. Yani gayri müslim milletlerin coğrafyalarının daha verimli olması kainatta fıtri kanunlara riayetten geçiyor.

Neyse kızım biz meselemize dönelim. Annem vefat ettiğinde bir yaşındaki gardaşımın bakımı bana kalmıştı. Daha ben çocuktum nasıl bakardım bu çocuğa. Ama başka da çaremiz yoktu. Eskiden hazır bez filan da yok tabi “Höllüğe” sarardık çocukları. O zamanlar kadınlar eğer doğumları kışa geliyorsa yazdan gidip höllük eleyerek evin bir tarafına yığarlardı. Höllüğü biliyorsun, kumlu bir tür toprak. Islandığında çamur olmayan, çocuk altını ıslattığında ıslaklığı hissettirmeyen koyu renkli bir toprak.
Annem vefat edince babam bir kadınla evlendi. Ne kadar iyi olursa olsun analık kızım. Ocak başında “Öteye var, gözüne duman gider” dese gönül incinir. Allah var, çok kötü de davranmadı bana. Ama okuma yazma öğrenmek için okula gitmeme karşı çıktı. Bir tek o içime dert oldu. 

-Niye karşı çıktı ki. Okuma yazma öğrenmenin kim ne zararı olur ki?

-Kızım cehalet cehalet. O zamanlar kimin kıt aklından çıkmışsa, “Kızlar okumaz” diye bir safsata vardı milletin dilinde. Ben ısrar edince analığım “Okuyup da memur mu olacaksın. Okula gideceğine yemek yapmayı ekmek açmayı öğren” diye karşı çıktı. Ağladım sızlandım ama babam analığıma söz geçiremedi. Yıllar yılları kovaladı büyüdük. Büyüdük dediğin de kızım yaşım on dört olunca beni dayımın oğluyla evlendirdiler. Rahmetlik annem hem dayıma hem babama vasiyet etmiş. “Nazifemi Sadık’la evlendirin” diye. 

-Sana sormadılar mı yani

-Kızım o zamanlar kızların söz hakkı yoktu. “Kızların böyle şeylere aklı ermez. Serbest bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya diye” bir anlayış vardı. Bunu aşmak bizim gücümüzün fevkindeydi. Evlendik neticede. O yıllar  memlekette tek parti yıllarının son dönemleri. Ezan tangur tungur okunur. Dini kitaplar bir yana Allah’ın kitabı Kur’an’ı öğrenmek bile büyük suçtu. “Halil hoca” diye köyümüzde çok değerli bir alim insan vardı. Sadece o değil bizim köyde o zamanlar bir çok insan vardı Halil hoca gibi. Ama Halil hoca biraz daha öne çıkan biriydi. O varken imamete kimse geçmez, o varken cenaze namazlarını başkası kıldırmaz, meclislerde sözüne itibar edilirdi. Neylersin ki daha sonra onun neslinden gelenler Halil hocanın kemiklerini sızlatacak huylar edindiler. 

-Ne gibi Teyzem? 

-Kızım Halil hocanın değil, köyde bir çok mütedeyyin insanın evladı da o hastalıktan etkilendi. 

-Nasıl bir hastalık bu

-Kızım o zamanlar komünizm belası yeni yeni cıvıldıyordu. Kur’an kurslarımız ve mekteplerimiz bu belanın milletimize bulaştırdığı virüslere karşı gerekli önlemleri alamadı. Hele Kur’an öğretme metodları tam dinsizliğe hizmet eder cinstendi. İsrailiyattan geçen bir sürü akla mantığa aykırı hikayelerle dini eğitim veriyorlardı. Kur’an da ve hadislerde geçen bazı teşbihleri anlamaktan aciz hocalar yüzünden, Kur’an’ı mantık dışı olmakla itham ettirdiler bunlar. 

-Mesela ne gibi teyzem?

-Mesela kızım; Deccal anlatılırken “Onun bir eşeği vardır ayağının biri mağribte biri meşrıkta” diye bir teşbih vardır. Buna mantıklı bir izah getiremeyen hocayı mizaha alır çocuklar. İşte o dönem benim yaşıtlarımdan amcamın oğlu olan Tarık hocaya “Hocam hele o eşeğe bi deh de nere gidecek diye” espri yapmış. Buna alınan hoca bizim Tarık'ı falakaya yatırmış. 

-Falaka ne teyze

-Kızım falaka; kalın bir sopanın iki ucuna örme dediğimiz bir ip bağlanır. Sopayla ipin arasına ayaklar geçirilir. Sopa çevrilerek ayaklar sıkıştırılır. Sonra da başka bir sopayla yalın ayağın altına şiddetle defalarca vurulur. Yani falakaya yatırılan çocuk uzun süre ayaklarının üzerine basamaz. 

-Aman Allah’ım! Peki amcanızın oğlu o zamanlar kaç yaşındaydı?

-Varsa varsa on iki filandır. 

-Peki sonra ne oldu Tarık'a? 

-Ne olacak, Tarık babasına bu durumu anlatsa bir de babası falakaya yatıracak. Yani hocasıyla dalga geçmişsin diye. O da yorganını yatağını alıp Kur’an Kursuna sızan hoca kılıklı bir dinsize sığınıyor. Orada komünist olup çıkıyor. Sadece kendisi olsa neyse, orada öğrendiği dinsizliğini diğer çocuklara da aşılıyor. O dönem bir sürü genç bu softalar yüzünden dinden soğudu. Bir çoğu da dinsiz oldu çıktı. İşin gerçeği ben de o dönem bu sloganik Müslümanlardan nefret eder olmuş, yavaş yavaş dinden soğumaya başlamıştım. Ama ne zaman ki “Risale-i Nurlar'la tanıştım taklidi imandan tahkiki imana terfi ettim diye bilirim. Şimdi şu son süreçte bunca zulme ve gadre karşı dimdik durabiliyorsam işte o kitaplara borçluyum kızım. Hani bu kitapların müellifi “Hakiki imanı elde eden bir insan kainata meydan okuyabilir” diyor ya. Şimdi bunu iliklerime kadar hissediyorum. 

O zaman da bu softalar biz bu kitapları okurken bize kızıyor “Ne bu yaa! Çiçekten böcekten inekten ottan bahsediyor. İslam'ın bunca önemli meseleleri varken böyle saçmalıklarla oyalanıyorsunuz” derlerdi bize. O zihniyet hiç değişmedi kızım. Bugün bu zulmü yapanların dedeleri o gün de aynı şeyleri dillendiriyorlardı. “Devleti ele geçirecek, kanunları şeriata uygun yapacak ve herkes buna uyacak” derlerdi. Bilmiyorlar ki ahmaklar aklın ikna olmadığı bir şeye insan uymaz. Yani gidin bir sarhoşu ikna etmeden kadehini elinden almaya kalkın bakalım. Vallahi şişeyi başınızda paralar. Şeriat yaşanır. O bir yerden trene binip veya uçağa atlayıp gelmez. Hatta dayılarım bu kitapları okurken gizli gizli jandarmaya ihbar ederlermiş. Biz bunları sonradan karakolda insaflı bir çavuştan öğrendik ki bizi ihbar eden en yakınlarımızdan bu zihniyete hizmet edenlermiş. 

Evliliğimin birinci yılında bir kızım oldu. Allah bağışlasın dünyalar güzeli bir kızdı. Kızımın güzelliği sağda solda konuşulur olmuştu. Hatta hasedin biri; “Arkadaş anasına baksan anasında, babasına baksan babasında hayır yok. Bu güzellik nereden geliyor bu çocuğa” diye gıyabımızda konuşurken bir yakınım duyuyor. Yani kızımın güzelliğini bize yakıştıramıyorlar. Tıpkı Mekkeli müşriklerin “Allah peygamber gönderecek birini bulamadı da Abdulmuttalib'in yetimine mi verdi” der gibi. 

Bak kızım! Şu hadisi kalbine ve kafana kazı. “Bir kalpte iki şey biri arada bulunmaz. Eğer iman varsa haset, haset varsa iman yoktur” buyurur Fahr-i Kâinat efendimiz. bir başka hadisi şerifte “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız” buyuruyorlar. 

-İyi de teyzem; insan herkesi sevemez ki.

-Kızım bu soruna Bediüzzaman cevap versin. Bak ne diyor Üstad. “Allah için sevecek Allah için buğz edeceksin. Allah için işleyecek Allah için söyleyecek Allah için susacaksın…” devam ediyor. İhlasın da olmazsa olmaz şartı bu kızım. Ne yaparsan yap O’nun (cc) rızasına muvafık hareket edeceksin. O zaman yaptığın her şey hasenata tebdil edecek. 

-Nasıl yâni. Yaptığın her şey hasenata tebdil oluyor.

-Bir örnek vereyim. “Bir adam yolculuk yaparken bir çeşme başında konaklıyor. Atından inip suyunu içtikten sonra biraz uyuyarak istirahat etmek istiyor. Atını bağlayacak bir yer arıyor ama yakında atını bağlayacak ne bir ağaç ne bir kazık bulamıyor. Atına binip en yakın ağaçtan kalınca bir dal kesip çeşmenin hemen kenarına o kazığı çakıyor ki, “Benden sonra gelen bir insan atını bağlasın da rahat rahat istirahatını yapsın” istirahatini yapıp giden adamın arkasından bir âma yaya olarak çeşmeye yaklaşıyor. Çeşmeye yaklaşınca ayağı biraz evvel atlının çaktığı kazığa takılıp düşüyor.  Âma da “Yahu bunu buraya kim niye çakmış? Şunu çıkarayım da benden sonra benim gibi bir âma daha düşüp de bir yerini yaralamasın” diyor. Bak kızım ikisinin de niyeti Allah rızası. İşte böyle, sen de kimi seversen parolayı sor. Sevginde Allah’ın rızası var mı veya kimden hoşlanmıyor sevmiyorsan Kalbine sor, o sevmediğini Allah için mi sevmiyorsun. Mesele bu. 

-Anladım teyzem. Allah razı olsun. Senin kızın güzelliğinden bahsediyorduk.

-Bir müddet sonra kızıma nazar değdi. Bir hastalığa yakalandı. Yüzünde çiller çıktı, sivilcelendi. çok sürmedi vefat etti. Anne acısından sonra ilk evlat acısını yaşamış oldum. Allah’tan gelene rıza göstermek gerek. “O neylerse güzel eder” deyip tevekkül ettim. Aradan iki yıl geçtikten sonra bir kızım daha oldu. İlk kızım kadar olmasa da o da çok güzeldi. Bu ikinci kızımdan sonra bir oğlum oldu. O da ilk kızım gibi dünyalar güzeli bir bebekti. İki buçuk yaşındayken cıvıl cıvıl konuşup anane babanın aklını başından aldığı bir zamanda o da vefat etti. İlki bu kadar dokunmamıştı ama oğlumun ölümü bana çok dokundu. Nedenini bilmiyorum ama günlerce kendime gelemedim. 

-Neden ölmüştü oğlunuz? 

-Kızım en başta cehalet. Çocuk hasta olur, doktora gitmek biraz zahmetli bir iş olsa da netice de devasını ararsın Allah da çabalamanın karşılığı şifanı verir. Ama bizim adetimizdi. Hasta olan ilk önce gider muska yazdırırdı. Tabi bu süreçte hastalık artar bu sefer de doktora yetiştiremezsiniz. Bir de o zamanlar ne yaparsan kaynanadan izin alarak yapardık. Doktora gideceksin sanki işten kaytarıyormuşuz gibi algılanır. “Gidin falanca hocaya okutturun bir şeyi kalmaz. Onun nefesi kuvvetlidir” derlerdi. İşte bu yüzden Kayınvalideme ömür boyu kalbim kırık yaşadım. 

-Yani anne, evlat derken ikinci bir evlat acısı.

-Tevekkül edince Allah dayanma gücü veriyor kızım. Bizi biliyorsun kızım. Sağ olan evlatlarım ortada. Biri özürlü tam on bir evladım oldu. Ancak ikisi erkek yedisi hayatta. Son doğumumda ikiz oldu ,onlarda bir ay arayla ikisi de vefat etti. Bu son vefat hadisesinden bir yıl dört ay sonra eşimi kaybettim. Dünyalar başıma yıkılmıştı. En büyüğü on altı yaşında yedi çocukla kaldık ortada. Onlara hem ana hem baba oldum yıllarca. Namerde muhtaç olmadan yaşadık bugüne kadar. Bundan sonra da muhtaç olmayız inşallah. 

Aradan bir yıl geçti. Bir yaşında bakımını üstlendiğim gardaşım. Bizim durumumuza üzülüyor bizim için gecesini gündüzüne katıp “Ne yapabilirim” derdine düşmüştü yiğidim. Allah eşimin vefatından bir yıl dolmaya altı gün kala gardaşımı da aldı elimden. Günlerce ağladım sızlandım. Yıllar oldu onlar gideli ama mezarlığın önünden her geçişimde hala oturup ağlarım gardaşımın ve eşimin mezarı başında. 

Bunları anlatırken de tekrar ağlamaya başladı Nazife teyze. Kolay değildi yaşadıkları. Ama ben esas son yaşadığı hadiseye gelmek istiyordum. Onunla ilgili hislerini alıp, noktalamak istiyordum sohbeti. Uzun süre gözlerini benden kaçırıp ağladı bitevi. Sakinleştikten sonra;

-Teyzem hakkını helal et sizi üzmek istememiştim, ama hatıraların huyudur acı da olsa tatlı da olsa hüzünlendiriyor insanı. 

-Estağfurullah kızım. Gönül işte. Taş değil ya.

-Teyzem bütün bu yaşadıkların hadiselerin üstüne, evlatlarının her biri başka bir diyarlara gittiler. Şimdi bir özürlü kızınla baş başasın. Oğulların ve kızların maşallah Hizmet-i İmaniye ve Kur’an’iye davasının sadık hizmetçileri. Evlatlarına isnat edilen “Terör örgütü üyeliğiyle” ilgili siz de sorguya çektiler geçen günlerde. Onunla ilgili de bir şeyler duymak isterim sizden. Ne düşünüyorsunuz?

-Acı bir tebessüm ettikten sonra derin bir nefes alıp yavaş yavaş konuşmaya başladı. 

-Kızım ben genç bir kız iken tanıdım Risale-i Nurları. O gündür bu gündür okuma yazmam olmamasına rağmen okuma yazma bilen birini yakaladım mı oturtur dizimin dibine “Hele şundan iki satır okuyuver bana” deyip ondan hep istifade ettim yıllarca. Nasipte nezarethaneye girmek de varmış bu uğurda Elhamdulillah. 

-Kaç gün kaldın içerde?

-Üç gün kaldım kızım? 

-Neyle suçladılar sizi

-Beni bir şeyle suçlamadılar. Hizmet hareketine ait müesseselerde çalışan oğullarımı, kızlarımı ve gelinlerimi bulamayınca hem şu an hala hizmet hareketinin arkasında duran insanlara gözdağı vermek, hem de evlatlarımı tehdit etmek için beni şantaj olarak kullanmak istediler.

-Oğulların ve kızların şimdi neredeler? 

-Onlar zaten hep yurt dışındaki müesseselerde görev yapıyorlardı. Bu olaylarda patlak verince bir daha dönmediler.

-Özlüyor musun onları?

-Kız sen saçlarını yolduracaksın şimdi bana. Sen beni ağlatmaktan zevk mi alıyorsun. Özlenmez mi. Burnumda tütüyor torunlarım.

-Tamam tamam özür dilerim teyzem. Peki içerde sana neler sordular? Nasıl davrandılar. 

-Ne olacak kızım. Hakaret, tehdit. Bir polis şefi vardı. “Bana bu kadar hâini doğurduğuna pişman mısın” demesin mi. 

-Ee sen ne dedin peki

-Ben de cevaben kendisine babasının adını sordum. “Eğer bana babanın adını söylersen sana bildiğim her şeyi anlatacağım” dedim.

-Nasıl yani? 

-Karıştırma kızım o anladı. 

-Alemsin teyzem. Taşı gediğine koydun yani. 

-Kızım normal bir insan evladı bunların yaptığını yapamaz. Seksen dört yaşında bir insan üç gün boyunca aç susuz günlük yarım ekmek, yarım litrelik su vererek soğuk ve beton zeminde bekletilir mi? Ben zaten ölümü özleyen birisiyim. Orada ölmeyi çok arzu ederdim nasip değilmiş. Ama orada öyle işkenceler ediyorlar ki, içeriden çığlık seslerini duyunca, gördüğü işkencelerden “Roma’yı bile ben yaktım” diyecek hale getirdiklerine şahit oldum insanların. Üstad Bediüzzaman “Türk’ün fıtratına zulüm yoktur” der. Düşünüyorum da; şimdi bizi kimlerin yönettiğini daha iyi anlıyorum. 

-Teyzem Allah sizden razı olsun. Beni kırmadınız sorularım cevap verdiniz. Sizden ricam dualarına benim adımı da dahil eder misin?

-Kızım o mümkün değil. İsim isim dua edersem isim saymaktan Allah’tan isteyeceklerime sıra gelmez. Ama şimdi aç ellerini ben kısa bir dua edeyim sen âmin de. Belki eşref saatine denk gelir de senin hürmetine kabul olur duamız.

-Estağfurullah teyzem.

-Amin! Allah’ım İslama bayraktarlık yapmış milletimizin dirlik ve birliğini muhafaza eyle. Milletimizin dirlik ve birliğine kast edenleri, Milletimizin dirlik ve birliğini şahsi çıkar ve menfaatleri uğruna feda edenleri sana havale ediyoruz onların hakkından gel Allah’ım. Senin her şeye gücün yeter, Sen her şeye Kadirsin. Onların dirlik ve birliğini boz. Bölük börçük, paramparça ve kahr-u perişan et Allah’ım. Hizmeti imaniye ve Kur’an’iye davasına ve bu davaya gönül vermiş insanlara türlü entrika ve komplolarla zarar vermek isteyenlere fırsat verme. Evladı anne babasına, anne babayı evladına hasret bırakan hürriyetleri gasp edilmiş, mecburi hicrete zorlanmış kadını erkeğiyle kardeşlerimize necat nasip et. Onlara zarar vermek isteyenlere verdiğin mühleti sonlandır Allah’ım. Hele elebaşlarını, hele elebaşlarını; taraftarlarının nazarında da zelil ve rezil hale getir. Tiksinilecek hallere düşür Allah’ım. Bizleri de rızandan ayırma Allah’ım.  Amin, Amin, Amin elfü elfi âmin. 
Gönlüne yüreğine diline sağlık teyzem. Allah senden ebeden razı olsun…

[Zeynep Zâhide] 25.2.2017 [Samanyolu Haber] zzahide@samanyoluhaber.com

İ'sar ruhu [Mehmet Ali Şengül]

Her devir ve dönemde Allah‘ın gönderdiği perygamberlerin en büyük derdi, kavimlerine Allah‘ı anlatmak ve tanıtmak, mükellef oldukları dini tebliğ etmek, insanların imanlarını kurtarıp onları, dünya ve ahiret mutluluğuna  kavuşturmak olmuştur. 

Efendimiz (sav) de gece gündüz bütün ömrünü insanlığın hidayete ermesini sağlamak için çırpınmıştır. İnsanlığın iftihar Tablosu Hz. Muhammed (sav) başta olmak üzere hiç bir Peygamber yoktur ki, halkını hidayete davet ettiğinde, şeytan bütün gücüyle karşılarına çıkarak, inanmak isteyenlerin ümidini kırıp vesvese vererek, onları Allah’tan Peygamberden uzaklaştırmaya çalışmış olmasın.

Kavmini Allah’a davette ısrarlı olan Hz.Adem’den (as) Hz. İbrahim (a.s.)’a, O’ndan Efendimiz (sav)’e kadar bütün peygamberler ve Nebiler;  her türlü zahmet, sıkıntı ve tuzaklara, şeytan ve avanelerinin bütün gücüyle saldırmalarına rağmen, davalarını kavimlerine duyurabilmek için gayret göstermişler ve vazifelerini ihmal etmemişlerdir.
        
İnsanlığın iftihar tablosu Hz. Muhammed (s.a.v), Hz.İsa’dan (as) sonraki fetret karanlığının boğucu atmosferi içinde, ağır ve mesuliyetli bir yükün altına davet edilmiş, tevhid nurunu bütün insanlığa duyurma, İslam’ı temsil ve tebliğ etme sorumluğu ile tavzif edilmiştir.
          
Cenab-ı Hak, Ankebut suresi 18.ayette  Efendimize (sav), “Şayet siz beni yalancı sayarsanız, sizden önceki bir takım ümmetler de Resul'lerini yalancı saymıştı. Elçinin görevi imana zorlamak değil, sadece açıkça tebliğ etmektir” demesini emretmektedir. 
        
Ahzab suresi 45 ve 46.ayetlerde, “Ey şanlı Peygamber! Biz seni insanlar hakkında şahit, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın izniyle O’nun yoluna dâvet eden bir peygamber ve aydınlatan bir lamba olarak gönderdik”, 
          
Sebe suresi 28.ayette ise, “Ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler.” buyurmaktadır.
        
Efendimiz (sav) bu vazife ve sorumluğunu yerine getirirken; her geçen gün gelişen, büyüyen, kuvvetlenen davası karşısında, müşrikler ve hasımları rahatsız olmaya başlamışlar, hatta bu rahatsızlıklar saldırıya ve işkenceye dönüşmüş ve bunun neticesinde Taif, Habeşistan ve nihayet Medine hicreti gerçekleşmiştir. 
       
Medine-i Münevvere’de Ensar ve Muhacirler arasında, Kur’an’ın ‘İ’sar hasleti’ olarak anlattığı ‘kardeşini kendine tercih etme’ şuurunun gerçekleşmesi, bu vak’anın tarihe altın harflerle yazılmasına ve kıyamete kadar böylesine güzel bir kardeşliğin devam etmesine örnek olmaları açısından takdire şayandır.
        
Bu faziletli duygu ve düşüncenin devam etmesi, ancak İslami şuurun gönüllere yerleşmesi sayesinde mümkün olacağından, Allah Rasulu (s.a.v) ve yıldızlar kadar değerli ve kıymetli Sahabe Efendilerimiz (r.anhüm), bir ömür boyu bu ruhu insanlığa anlatma ve şuurlandırma yolunda kimsenin ulaşamayacağı gayret, azim ve fedakarlıklarda bulunmuşlardır. 
          
Allah’ın (cc) ehl-i imana karşı şeytana vesvesede bulunma fırsatı vermesi; kalblerinde bir hastalık, bir şüphe olanlar ve kalpleri katılaşanlar hakkında bir imtihan vesilesi yapmak içindir.
           
Din bir imtihandır. Mü’min iman, akıl ve iradesiyle şeytandan gelen tayflara itibar etmeden, batılı terk edip Hakk'a sarılmalıdır. Allah’ın inayetine güvenip ye’se düşmeden, Kur’an ve Resulullah’ın emirlerine  gönülden inanarak, engellere takılmadan vazifesini ifa etmeye çalışmalıdır.
          
Zira yeryüzünde inanan mü’minler insanlık adına Hakk’ın şahidi ve Resulullah (sav) da ümmetinin  şahididir. Allah Resulü (sav), Allah’a olan imanı ve güveni, takvası, adaletle muamalesi, mükemmel ahlakı, yaşayan bir Kur’an olması itibariyle Allah’ı temsil eden Kur’an’ın tecessüm etmiş bir şeklidir.

O’nu gören Hakkı görmüş gibi olur. Nitekim bir yahudi alimi olan Abdullah ibn-i Selam (ra), Efendimiz’in (sav) yüzünü görür görmez, ‘Vallahi bu simada yalan yok!’ deyip iman etmişti. Müşriklerden ve diğer nice kabilelerden dünya kadar insan, Allah Resulü’nün ahlakı, doğruluğu, emniyet ve güven insanı olması karşısında aynı şekilde imanla şereflenmiş, Allah ve Resulüne teslim olmuşlardı.
        
Kainatın yaratılış vesilesi Efendiler Efendisi Hz. Muhammed’in (sav), ölmüş cesetlerimize yeniden ruh olması ile, küfre ait engellerin yavaş yavaş kalkmaya başladığı, insanlığın kararmış ufkunun aydınlandığı, tevhid nurunun dalga dalga gönüllerde makes bulduğu günümüzde; şeytan ve avanelerinin bütün hıncı, kini ve nefreti artmakta ve ehl-i imana tuzak kurmaya devam etmektedirler.
       
Asırlar sonra yüce ve kudsi davayı bayraklaştırma, imanı ve Kur’an-ı Kerim'i muhtaç gönüllere taşıma adına, veraset-i Nebi şerefine ermiş son karakolun bekçileri, ruh mimarları; bedeni arzularını aşıp, şeytanın tuzaklarını geçip, Allah’a rızasına erme ve vicdani huzura kavuşmanın mutluluğu içinde vazifelerini yapmaya çalışmaktadırlar.
         
Bu gönül erleri, kalben ve ruhen iman ve Kur’an’dan uzaklaşanların, küfür ve dalalet çıkmazı içinde kıvrananların ve hakikate gözleri kapalı, bedeni arzularının esiri, gaflet içinde gençliğini ve ömrünü zayi eden insanlığın imdadına yetişme gayreti içindedirler. 
        
Bu şuur, bu ruhu yakalayan hak erleri, inandıkları ve huzur buldukları bu iklime bütün insanlığı davet etme adına; sevdiklerinden, yurt ve yuvalarından iradeleri dışı uzaklaştırılmış veya ellerinden her türlü imkanları alınarak, zor durumda bırakılmalarına rağmen, dünyanın dört bucağına giderek, ‘İlay-i Kelimetullah'ı’ muhtaç gönüllere duyurma adına, yılmadan, vefa ve sadakatle hizmetlerine  devam etmektedirler.
        
Bugün bütün insanlık, semavi ses ve soluktan mahrum kalma neticesinde, sıkıcı, üzücü, çile ve ızdırap dolu bir hayat  sürdürmenin yanında; rahatını, huzurunu, haram ve günahlarda, içki ve kumarlarda aramakta, dolayısıyla zillet ve sefalet içinde kıvranmaktadırlar. 
        
Gönüller iman ve Kur’an nuru ile tamir edilmeden, ahlak-ı aliye ile tezyin edilmeden, haramdan helale, günahtan sevaba, şeytan tuzaklarından Allah’a hicret etmeden, saadet bulmak ve huzur elde etmek mümkün değildir. 

[Mehmet Ali Şengül] 25.2.2017 [Samanyolu Haber] masengul@samanyoluhaber.com

Ben de başkanlığa adayım… [Taşlama: Bekir Salim]

Başkanlık yarışına katılmaya karar verdim. İşte vaatlerim(*):

Başkan seçilirsem eğer ülkeye,
Abuk sabuk hayal kurmayacağım.
Şunları yapacam, edecem diye,
Nutuk atıp sizi yormayacağım.

Başkanlık işinin kolay yönleri;
Yol, su, metro filan rutin yanları,
Herkes iyi kötü yapar bunları,
O yüzden üstünde durmayacağım.

Adalet her işin başı illâki,
Benim vicdanımın en ağır yükü,
Aynı mahallede Veli’ ye iki,
Ali’ ye on emsal vermeyeceğim.

Alkışa, varlığa, süse kanarak,
Yanılıp kendimi bir şey sanarak,
Verdiğiniz oyla havalanarak,
Sizi sinek gibi görmeyeceğim.

Kiminin bir batman kir yüzlerinde,
Kiminin gıllıgış var izlerinde,
Ben bu siyasetin dehlizlerinde,
Başınıza çorap örmeyeceğim.

Bir evham, bir korku, bir suizanla,
Saldırıp bin türlü hain planla,
Hakaret, iftira, yalan dolanla,
Kimsenin kalbini kırmayacağım.

Kardeş Abdurrahman, Abdürrahim’i,
Düşman ilân edip, daha vahimi,
Ekip gönüllere nefret tohumu,
Masum insanları germeyeceğim.

Çoluk çocuğa kim tecavüz eyler?
Kadına ilişmek olur mu beyler?
Gasp, İşkence zaten hayvanca şeyler,
Hiç o konulara girmeyeceğim.

Ülkenin altını üstüne katıp,
Yüz bin aileyi sokağa atıp,
Sonra, “Müslümanım” diye dem tutup,
Poz için Kâbe’ye varmayacağım.

Mizana çıkılmaz kul hakkı ile,
Bu konu çok hassas, gelmez tevile,
Allah’ın izniyle, rüyamda bile,
Harama elimi sürmeyeceğim.

Salim der ki, yalan büyük denaet,
Söz verip durmamak asıl ihanet,
Bu güç, kudret bana sizden emanet,
Onunla sizleri vurmayacağım.

(*) Ufak bir dokunuşla belediye başkanlığı için yaptığım seçim vaatlerimi başkanlığa çevirdim…

**************************************

USTA SÖZÜ                                            

Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma,
Zer-dûz palan ursan eşek yine eşektir…                                                

                                              Ziya Paşa

*****************************************************

BİR DÖRTLÜK

Yazıp oynadılar tiyatro darbe,
Soktular ülkeyi korkunç bir harbe.
Gencecik çocuklar niye ölüyor?
Bizim Suriye’de neyimiz var be!

Bekir Salim

********************************

MUAMMA

Muammanın cevabını Duygu rumuzlu bir hanımefendi bildi. Cevap “kemer” idi… Bakalım yeni muammamızda zorlanacak mısınız?

Yükseklerden alınır,
Osman öyle olunur.
Bir ulu şey ki, yalnız,
İnsanlarda bulunur.

******************************

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Bu hafta dörtlük tamamlamaya cevap Abdullah Yasir Kardeşimizden… Tebrik ederim.

Oğul, kulağına küpedir sözüm;
Zalimden korkup da lâl olmayasın.
Dostlarına destek ol iki gözüm,
Basınca kırılan dal olmayasın.

[Bekir Salim] 25.2.2017 [TR724]

Kopenhag yollarının kralı: Bisiklet [Haber-İzlenim: Hasan Cücük]

Eylül 2011’de Danimarka’da yapılan genel seçimlerde sol blok iktidara gelirken, koalisyon hükümetinin bir parçası da Radikal Parti oldu. Sosyal Demokrat Parti başkanı Helle Thorning Schmidt başbakanlığında kurulan sol blok koalisyon partilerinin bakanları Kraliçe 2. Margrethe’nin huzuruna çıkmak için Saray’a davetliydi. Bu davete, Radikal Parti lideri Magrethe Vestager ve bu partinin bakanları bisiklet ile gelmişti. Bu manzara dünya için sıra dışı, Danimarka için ise oldukça sıradandı. Bisiklet, Danimarka kültürünün değişmez bir parçası. Sosyal konumu ne olursa olsun, bisiklet insanlar için vazgeçilmez bir ulaşım aracı olmaya devam ediyor.

İLK BİSİKLET YOLU 1910’DA YAPILIR

Danimarka’da araç yolu kadar bisiklet yolu da olmazsa olmazlardandır. Özellikle başkent Kopenhag’ın sokaklarında sabah saatlerinde arabadan çok bisiklet vardır. Hem araba için park sorunu hem de daha hızlı hareket etme adına bisiklet işe gitmede en önemli araçlardan biridir. İşyerleri uzak olanlar tren istasyonlarına bisikletlerini park edip, yolculuklarına trenle devam eder.

Dünyada bisiklet şehri denince akla Kopenhag ve Amsterdam gelir. Kopenhag’ın bisiklet şehri olmasının tarihi bir asır öncesinden başlıyor. Başkent, ilk bisiklet yoluyla 1910’da tanışır. 1920’ler ve 30’larda bisiklet oldukça rağbet görmeye başlar. Kopenhag sokaklarında her sınıftan insanı bisiklet sürerken görmek mümkündür. Bisiklet en önemli ve masrafsız ulaşım aracıdır bu yıllarda. 2. Dünya Savaşı sonrasında yeni araçların piyasaya sürülmesiyle bisikletin pabucu dama atılır. Trafiğin günümüz kadar sıkışık olmadığı o yıllarda, özellikle maddi durumu iyi olanlar bisikleti bırakıp arabayı tercih etmeye başlar. Özellikle 1960’lı yıllarda Kopenhag sokaklarında bisiklet sayısı hayli azalır.

PETROL KRİZİNDE BİSİKLET RAĞBET GÖRDÜ

Bisikletin yeniden rağbet görmesi 1970’teki petrol krizinin yaşanmasıyla olur. Bisikletlilerin ‘Arabaların Olmadığı Bir Kopenhag’ için yaptığı protestolarla birlikte ortaya ‘Pazar günleri arabaların kullanılmaması’ şeklinde bir fikir atılır. Birçok Kopenhaglı oyunu temiz bir şehirden yana kullanır ve araba yerine bisiklet kullanmayı tercih eder.

Kopenhag sakinlerinin yüzde 50’si ulaşımını her gün bisikletle yapıyor. Şehir merkezinde yaşayanların yanı sıra banliyölerde ve komşu belediyelerde yaşayıp çalışmak için merkeze gelenlerin de içinde bulunduğu yüzde 35’lik kesim işe bisiklet kullanarak gidiyor. Bisiklet sayısının vatandaş sayısını geçtiği şehirdeki Dronning Louises Bro’dan (Dronning Louise Köprüsü) her gün 36 bin bisiklet sürücüsü geçiyor. Bu köprü dünyadaki en yoğun bisiklet yolu olarak biliniyor.

MAKAM ARACI OLARAK BİSİKLET VERELİM?

İki çocuklu ailelerin yüzde 25’i çocuklarını kreşe götürmek ve alışveriş yapmak için kargo bisikletler kullanıyor. Sadece halk değil kraliyet ailesinden Prenses Mary de küçük prensleri zaman zaman okula bisikletle götürüyor. Prenses Mary’nin bu davranışı tüm dünyada haber olmuştu. Dünyanın takdir ettiği bu davranışın Danimarka’daki yansıması ise farklıydı. Prensesin çocuklarına kask takmaması eleştiri toplamıştı.

Danimarka’da parlamentosunda görev yapan 179 milletvekilinin yüzde 63’ü ‘makam aracı’ olarak bisikleti kullanıyor. Hemen belirtelim milletvekillerinin makam aracı bulunmuyor. Haziran 2015’te başbakanlık koltuğuna oturan Liberal Parti başkanı Lars Lökke Rasmussen ise tam bir bisiklet tutkunu. 2014’te Odense şehrinden 2,200 km pedal çevirerek Team Rynkeby Ringe takımı ile Paris’e giden Rasmussen’in bu yolculuğu 10 gün sürmüştü.

ARAÇ: 252 BİN, BİSİKLET: 265 BİN

Kopenhag caddelerinde trafiğe çıkan günlük araç sayısı 252 bin olurken, bisiklet sayısı 265 bin. Kopenhag Belediyesi, şimdiden 2025 bisiklet eylem planını hazırlıyor. Bisikletin arabanın yerini aldığı Kopenhag sokaklarında bisiklet sürücüleri için yeni yollar yapılıyor. Başkentteki toplam bisiklet yolu 400 km buluyor.

Kopenhag’da trafik bisiklet kullanıcılarına uygun bir şekilde düzenlenmiş bulunuyor. Bisiklet kullanıcıları için özel trafik ışıkları bulunan şehirde sabah mesaisinin başladığı saatlerde bazı caddelerde, bisikletlerin yoğunluğundan dolayı trafik sıkışıklığı bile oluyor. Kopenhag’ın ilçelerinden başkentin merkezine trafiğe hiç girmeden özel bisiklet yoluyla ulaşmak mümkün.

[Hasan Cücük] 25.2.2017 [TR724]

Erdoğan, milletten millet çıkarmanın neresinde? [Akif Umut Avaz]

18.yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar süren ulus inşa süreçlerinin özellikle Türkiye gibi imparatorluk bakiyesi olan ülkelerdeki hikâyesi pek iç açıcı değildir. Farklı etnik, kültürel ve dinsel unsurlardan üretilen kültürel ve sosyo-politik kodlara göre yeni bir millet inşa etmek zor ve sancılı bir süreçtir. 1789 İhtilali sonrası Fransız milletinin devrimci kodlara göre yeniden inşasının ülke içinde tüm taşların oynamasına, yer yer kaos ve anarşiye, yer yer de dikta ve teröre yol açtığı bilinir. Birinci Dünya Savaşı da dâhil olmak üzere, sözkonusu ulus inşa sürecinin sınır aşan etkileriyle tetiklediği savaşlar, işgaller ve yıkımlar da cabası.

İmparatorlukların ömürlerini tamamlayıp yerlerini ulus devletlere terk etmeye başladıkları bir hengamede ulus inşa süreçlerinin kaçınılmazlığı ortadadır. Halkların kendi kimliklerini yeniden tanımladıkları, benimsedikleri ya da benimsemeye zorlandıkları yeni kimliklerine göre kendilerini tepeden tırnağa yeniden şekillendirdikleri tarihsel bir dönüm noktasında Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle “eski hâl muhal; ya yeni hâl ya izmihlal” diyebilecek birilerinin kendi meşrebince yeni bir ulus inşasına girişmeleri anlaşılabilir bir tarihsel vetiredir. Tabii ki, yapılanların anlaşılabilir olması hepsini doğru, haklı ve meşru görmemizi gerektirmez.

TARİHSEL BİR GERÇEKLİK OLARAK ULUS İNŞA SÜREÇLERİ

Tarihsel bir gerçeklik olarak ulus inşa süreçleri 1700’lerin sonlarından başlayarak Avrupa’da, daha sonra Amerika’da, 1900’lerden itibaren önce imparatorluklar coğrafyasında, daha sonra ise sömürge ve kolonizasyondan yakalarını kurtaran milletlerde görülen bir gereklilikti. Ulusal bütünlünü geç sağlayabilmiş İtalya ve Almanya’da, Avrupa’yı sallayan milliyetçilik rüzgârları neticesinde bağımsızlığını elde etmiş Balkan ülkelerinde, 1940’lardan itibaren sömürgeci güçlere karşı egemenliklerini elde etmeye başlayan Asya ve Afrika ülkelerinde bir ulus bilinci oluşturarak millet inşa etmek gerekli olduğu kadar devrimci de bir hareketti.

Kitlelere bir ulusal kimlik kazandırmak, gerçek ya da uydurulmuş efsanelerle bu kimliği tahkim etmek, inşa edilen kimliği diğer ulusal kimliklerden ayrıştıracak unsurlarla bezeyerek güçlendirmek ya da yoksa bunları icat etmek bu süreçlerin belki doğal gerekleriydi. Ancak tüm bunlar, silbaştan tekrar be tekrar yaşanılması arzu edilecek pek hoş şeyler de değildi.

KURACAĞI MİLLETE ‘KURUCU BABA’, ‘ATA’ OLMA KOMPLEKSİ

Sancılı ulus inşa süreçlerinin toplumun farklı kesimlerinde ne tür acılara yol açabileceğini anlayabilmek için sadece kendi tarihi tecrübemize bakmak bile yeterlidir. Mustafa Kemal’in farklı kültürlerden ve etniklerden bir araya getirip oluşturarak adını koyduğu “Türk milleti”nin ‘kurucu babası’, “atası” rolüne soyunduktan sonra gerçekleştirdiği tepeden inmeci “Atatürk İnkılâpları”nın yol açtığı acılar halkın şuuraltının derinliklerinde hala duruyor.

Tarihin büyük kırılmalar yaşadığı bir kavşakta ideolojik öncelemelerle girişilen ulus inşa işinin kolay ve sancısız bir yolu bulunmadığı ortada. Bu yüzden yaşananları hoş olmayan tarihsel gerçeklikler olarak kabullenmekte ve sebep olduğu uzun erimli travmaları ise iyileştirmeye çabalamakta fayda var. Ama, bunun ötesine geçip sırf Atatürk gibi bir “Kurucu Baba”, bir “Ata” olma kompleksiyle, zor bela inşa edilmiş bir ulustan bambaşka bir millet üretmeye kalkışmak ilkinden de büyük travmalara, sancılara, acı ve yıkımlara yol açabilir.

MİLLETLER NE BİR OYUN HAMURUDUR, NE DE YAPBOZ TAHTASI

Çünkü milletler, gücü her eline geçirenin kendisinden tekrar ve tekrar yeni milletler inşa edebilecekleri eğlencelik bir oyun hamuru ya da yapboz tahtası değildir. Mesela, türlü bahanelerle milyonları bir gecede okuyamaz yazamaz ümmiler haline getirmek pahasına yapılan harf inkılâbının yol açtığı kültürel soykırım tarihsel bir gerçekliktir. Ama, bugün kendilerini muktedir görenlerin o yıkıma bir tepki olarak yapılanı tersine çevirmeye kalkması da en az ve belki de ondan daha büyük bir kültürel soykırım ve yıkım anlamına gelir.

Milletler bir kez inşa edilip doğal ömrünü tamamlayıncaya kadar tarihin akışına bırakılır. O akış içerisinde aşırılıklar yontulur, yanlışlar düzeltilir, yaralar sağaltılır ve acılar teskin, travmalar rehabilite edilir. Aynı milletten bambaşka bir millet üretmeye kalkmak ise ahmaklığa varan büyük bir maceracılık olmanın yanısıra topyekûn bir yıkımı, tarifi imkânsız acıları, büyük travmaları, kaosu, savaşı ve gözyaşını davet eder. 1979 İran Devrimi, motivasyonu ve sonuçları itibariyle yapılmak istenilenin bir numunesidir.

KENDİLERİNE GÖRE, KENDİLERİ GİBİ BİR MİLLET KURMAK İSTİYORLAR

Kanaatimce, bildiğimiz ahlaki, dini, kültürel, sosyal kodların ve normların dışında kendilerine has yeni bir düzen inşa etmeye yeltenen Erdoğan ve çevresindekiler, yalan dolanla, sanal düşmanlara karşı gösterilen çakma kahramanlıklarla peşlerine takmayı başardıkları, nereye sürüklendiklerinin pek farkında olmayan kalabalıkların desteğiyle, zar zor da olsa gerçek bir millet olmaya doğru yol alan bir milletten yeni bir millet çıkarmaya çalışıyorlar. On yıllara dayalı inişli çıkışlı demokratikleşme çabalarıyla epey yol almış siyasal rejimin kazanımlarını tamamen berheva edip yerine sadece yeni bir siyasi düzen kurmakla yetinmiyor, kültürü kendi kültürsüzlükleri, toplumsal kalibresi kendi vasatlıkları, ahlakı kendi ahlaksızlıkları, dinleri kendi dinbazlıkları gibi olacak yeni bir millet kurmaya yelteniyorlar.

O yüzdendir ki, eski düzenin eski milleti ve unsuru olarak gördükleri kim ve ne varsa yok etmeye kalkışıyorlar. Yargıyı, orduyu, polisi, bürokrasiyi, üniversiteyi, medya ve sivil toplumu devraldıkları haliyle bırakmıyor, kendilerine göre ıslah edecek kapasiteleri bile olmadığı için büyük bir barbarlıkla yok ediyorlar. Tüm yok ettiklerinin yerlerine ise kendi damgalarını ve vasatlıklarını taşıyan ucubeler koyuyorlar. Mesela, bir taraftan onlarca tabela üniversitesi açıp kabiliyetsiz partizanlarına akademik unvanlar dağıtırken, diğer taraftan dünya çapında etkiye sahip olanlar da dâhil, onlarca yıllık tecrübe sahibi akademisyenleri yokluğa mahkûm ediyorlar. Ya da kendi mecrasında, kendi imkânlarıyla yoğrularak pişmiş 200’a yakın medya organına kilit vururken, medya diye kurdukları bataklıkta yalakalık ve yardakçılıktan başka sermayesi olmayan şahsiyetsiz lejyonerlerin önünü açıyorlar.

DİNİ ERDOĞAN, AHLAKI ERDOĞAN, KÜLTÜRÜ ERDOĞAN OLAN BİR MİLLET

Yıllardır millete hizmet veren 150 bine yakın kamu görevlisini tasfiyeyle yetinmeyip açlığa mahkûm ederken onlardan boşalan yerlere kabiliyetsiz siyasal İslamcı yandaşlarını getiriyorlar. Olanı tersine çevirme güdüsüyle Türkiye’nin en iyi yetişmiş insan sermayesini bozuk para gibi harcarken, en başarılı okulları gasp edip kendilerini rol model alacak dinbaz fanatikler yetiştiren okullara dönüştürüyorlar. Eğitim yerine endoktrinasyon, haber ve bilgi yerine propaganda, gerçekler yerine yalan ve iftira ile bir milleti bütün değerleriyle birlikte gaddarca yok ederken, yerine değer ve ahlak yoksunu bir kalabalığı yerleştirmeye çalışıyorlar.

Her renk ve deseniyle, yüzyıllara dayalı tecrübelerden damıtılmış rafine değerleriyle bu ülkenin en asli unsurlarını tek tek hedefe koyup yok ederken, yerlerine ahlakilikten, insanilikten ve İslamilikten arındırılmış siyasal İslamcılığın değer yoksunu binbir türünü ithal ediyorlar. Sonra da ithal ettiklerini Türkiye’de yeniden paketleyip geldikleri yerlere yeniden pazarlıyorlar.

Eninde sonunda işi getirip megalomanyaklığa vardıran tüm diktatörlerin yaptığı gibi kendilerine uygun bir insan tipi oluşturmaya, oluşturduklarından dini Erdoğan, ahlakı Erdoğan, hukuku Erdoğan, kültürü Erdoğan olan yeni bir millet çıkarmaya çabalıyorlar. Sivil ve askeri bürokraside, yargıda ve eğitimde gerçekleştirdikleri kıyımlar ve kıydıklarının yerine koyduklarıyla; ahlaksızca gasp ettikleri on binlerce şirketi peşkeş çekmeyi planladıkları yandaşlarıyla; en iyi eğitimli on binlerce saygın vatandaşı vatandaşlıktan çıkarmaya hazırlanırken istedikleri her şekli verebileceklerini düşündükleri Suriyelilere vatandaşlık yolunu açarak ve daha birçok yöntemle zalim Erdoğan ve şürekâsı kendilerine uygun yepyeni bir millet kurmaya çalışıyor.

Arsızından hırsızına, tecavüzcüsünden sübyancısına, mafyasından ahlaksızına, karaktersizinden haysiyet yoksunu yalakasına varıncaya kadar şüphesiz ki kurmaya çalıştıkları bu yeni milletin muhakkak ki el üstünde tutacağı kesimler var. Yoklayın bakalım, siz de kendinizi en büyük değeri zulme, ahlaksızlığa, hırsızlığa, müfteriliğe, mürailiğe veren o kurmak istedikleri yeni milletin bir parçası olarak görenlerden misiniz?

Şayet öyle iseniz vay halinize!

[Akif Umut Avaz] 25.2.2017 [TR724]

Diriliş cehdi [Dr. Emin Aydın]

Neş’e-i ûlâyı yaşamış olanların neş’e-i uhrâdan ümidi kesmiş görünmesi ne garip! Ölüyken dirilip şahlanmış olanların, düştükleri yerden kalkma iradesini gösterememesi ne acı! Muhacir! Sen kaderin yaban toprağına attığı tohumsun. Fırlatılıp atılman rahmet, düşüp toprağa gark olman rahmet, güneşin altında kavrulman, çamurun bağrında yoğrulman rahmet, nihayet, içten gelen bir kabuğuna sığmama iradesiyle çatlayıp kök salman, dönüşmen rahmet… Sen bu sürgüne, süzgün süzgün oturmaya değil, sürgün sürgün yayılmaya gönderildin! Nil’in sultanlığına giden yol, kardeşlerinin ihanetinden, kuyunun derinliğinden, zindanın serinliğinden geçer. İhanetten vefa, korkaklıktan cesaret, yalnızlıktan hikmet devşireceksin. Hikayen, kelebek olmak üzere yaratılmış olan kurtçuğun hikayesi… Yaşarsan rengarenk kelebek, ölürsen elvan elvan ipek olacaksın…

Şikayetin kime, serzenişin kimden? Paratonerin yıldırımlardan şikayet hakkı ne kadarsa, dertçekerin de dert verenlerden dert yanma hakkı o kadardır.

Şimdi rica ederim, dışarıdan gelen bir müdahaleyle parçalanmadan bu tohum, içeriden gelen bir mücahedeyle çatla… Çatla ve Çöle İnen Nur’un bir defa değil, her daim indiğine şahitliğini göster yeniden.

Ve rica ederim kırık kolla intikam almaya kalkışma. Halin, suya düşmüş adamın yüzme cehdi göstermek yerine, ‘kim itti beni’ cedeliyle meşgul olmasına benziyor. Evet düştün; düştük! İtildik de; aldatıldık da; ihanete de uğradık… Hatalar yaptık… Kalpler kırdık… Ama sabır kuvvetini geçmişe ve geleceğe dağıtmak ne kadar hataysa, zihnî kapasitemizi geçmiş ve gelecekle uğraştırmak da o kadar hatadır.

Muhacirim! Aksiyon kararıyla sonuçlanmayan her muhasebe, harekete geçirmeyen her istişare vakit israfıdır. Bizde icmali fikirden sonra aksiyon esastır. Sorunu tespit, çözüm iradesi peşinen ortaya konulmuşsa bir erdemdir. Tedavi olmamaya kararlı olduğu halde teşhis için tetkik üzerine tetkik yaptıran adama benzemiyor mu bu sorgulamaların?

Ağabeyim! La yukellifullahu nefsen illâ vüs’ehâ ezeli hakikattir. Allah hiçbir bünyeye kaldıramayacağı yükü yüklemez. Senin yaşadıkların da ezeli hükmü nesh etmez. Yükün kaldırılamazmış gibi geliyorsa, ya yükünü olduğundan ağır, ya kendini olduğundan zayıf görüyorsun, veya senin geçmişine yüklenmiş veya geleceğine yüklenmek ihtimali olan yükleri şimdide hep birden taşımaya çalışıyorsun. Dünkü açlığından dolayı bugün sürekli yiyen, yarın muhtemel olacak açlığından dolayı bir o kadar daha yiyen şikemperver nefsim senin yaptığının yanlış olduğuna şahittir.

Titre ve kendine dön! Herkül ol ki hür kul olasın!

Not: Bu yazdıklarım, Huzurdan Notlar değil, huzuru kaçmış bir adamdan notlardır.

[Dr. Emin Aydın] 25.2.2017 [TR724]

‘Hem Erdoğan mitinglerinin parasını ödüyoruz, hem darbeci-terörist ilan ediliyoruz!’ [Erman Yalaz]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 16 Nisan referandumu için meydanlara indi. Her seçim öncesi tesis açılışı adı altında toplu açılış ya da temel atma törenleri taktiğiyle ya bakanlıklar ya da yerel düzeyde valilik ve belediyelerin üstüne yıkılan seçim masrafları, milletin sırtına yük olarak biniyor. 7 Haziran 1 Kasım genel seçimleri öncesinde benzer şekilde kesenin ağzı açılmıştı. Erdoğan, cumhurbaşkanı olmasına rağmen AKP için 7 Haziran öncesinde 72 miting yaptı. Meydanlar doldu, devletin uçağı, makam aracı, anayasal tarafsızlık yemini etmiş Erdoğan’ın AKP’si için çalıştı. İktidar medyası bir günde 4 ile gidildiği övgüleri yaparken, millete kesilen hesap çok da tartışılmadı. Seçim mitingleri partilerin bütçelerinde yapılan harcamalar olarak gözükse de bu düzen Erdoğan iktidarlarında alt üst edildi. Tabiri caiz ise ‘eli delik’ bir siyasetçi, masrafları habire devlete ve millete yıktığı seçim harcamaları yapıyor.

BİR MİTİNGİN VALİLİKLERE MALİYETİ 200 BİN TL

Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın 7 Haziran seçimleri öncesinde Mersin Valiliği’nden aldığı resmi cevapta tek bir mitingin ortalama maliyeti ortaya çıkmıştı. Buna göre, valilik Erdoğan mitingi için 172 bin 714 TL ödeme yapmıştı. KDV’si ile birlikte gözüken ortalama maliyet 200 bin TL.  Mitinglerin toplamı düşünüldüğünde sadece 7 Haziran seçimleri öncesinde valiliklerin bütçesinden Erdoğan’a ayrılan ve harcanan konaklama, temsil, araç kiralama, konuşma platformu kiralama bedelleri 10 trilyon lirayı geçmişti. Aynı manzara 1 Kasım seçimlerinden önce de tekerrür etti. 16 Nisan referandumu öncesinde de değişmedi. Erdoğan’ın 17-25 Şubat tarihleri arasında katıldığı 6 mitingin masrafları o illerin valilik ve belediyelerine yüklendi. Kahramanmaraş, Elazığ, Malatya, Gazintep, Adıyaman… Fondaki yazı hep aynı ‘Toplu Açılış Töreni’.

EMİR VALİLİKTEN TAŞIMA KAYMAKAMLARDAN

Bu hafta Ege illerine açıldı Erdoğan.  Cuma günü yapılan Manisa mitingi öncesinde sıkı bir çalışma yapan CHP Manisa Milletvekili Mazlum Nurlu, devletin kasasından referandum mitingine atam taşındığını ispatladı. Manisa Valiliğinin 21.02.2017 tarihli yazısını tüm mahalle muhtarlarına tebliğ eden Kaymakamlıklar, yaptıkları tebligatta Erdoğan’ın mitingine katılacak gaziler, şehit yakınları, engelliler ve aileleri, kadınlar ve yaşlıların tespit edilerek 23.02.2017 Perşembe günü mesai bitimine kadar Kaymakamlığa bildirmelerini, ayrıca, mitinge katılmak isteyenlere kaymakamlıkça araç temin edileceğini bildirilmiş. Taşıma masrafları valilik ve kaymakamlıklardan yani.

SOMA MADEN İŞÇİLERİ SUİSTİMALİ ÖRNEĞİ…

Milletvekili Mazlum Nurlu, mitinglerin devlet memurları hatta kamu ile çalışan özel sektöre nasıl uygulandığını hatırlatarak, şunları söylüyor:

“Biz bunları daha önce yaşamıştık. Soma’da maden şirketi işçilerin günlük yevmiyelerini, yemek ve araç masraflarını karşılayarak AKP mitinglerine işçileri taşıdıklarına şahit olduk. Önce sarı baretleriyle işçileri meydana dizdiler, sonra 301 işçinin tabutunu yan yana dizdiler. Soma mezarlığında yan yana yatan maden şehitlerinin sorumlusu verdiği destekten cesaret alarak, iş güvenliği tedbirlerini almayan ve işçileri ölüme yollayan yandaş işadamı ve bunlara göz yuman siyasi iktidar ve bürokrasidir. Şimdi aynı şekilde Kaymakamlıklar, araç kaldırarak vatandaşı Cumhurbaşkanının referandum mitingine götürecekler.”

Nurlu ekliyor:  “Bu devlet hepimizindir. Devletin parasının, valisinin, kaymakamımın siyasi amaçla kullanılması, kamu görevlilerinin kendilerini başkalarının kişisel ve siyasi amaçları için kullandırmaları doğru değildir.”

Ne var bunda, Cumhurbaşkanı milletle buluşmasın mı, devletin başı ağırlanmasın mı diyenler çıkabilir. Buluşsun tabi. Hesabı da ödesin.  Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmek, aldığı görevi tarafsız yerine getirmek için TBMM’de namus ve şeref yemini edildiğini unutmadan.

4 AYLIK TEMSİL GİDERLERİ 52 TRİLYON OLMUŞTU

Peki seçim harcamaları sadece valiliklerin miting masraflarından mı ibaret? Değil tabi ki. Devletin tüm birimlerine yansıyan temsil ve ağırlama giderleri 7 Haziran seçimlerinden önce dört aylık dilimde yüzde 100 artarak 52 trilyon lirayı bulmuştu. Toplu Konut İdaresi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, bu bakanlıklarla irtibatlı iş yapan müteahhitler, MÜSİAD, TİM, Müteahhitler Birliği, İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediye ve valilikleri Erdoğan mitinglerinin ana sponsorları arasında hep önde.

Emniyet Genel Müdürlüğü, jandarma ve polis özel harekat birimleri, bazı yerlerde TSK üzerinden yapılan güvenlik harcamaları, güvenlik, eskortlama, karşılama giderleri bu kalemlere hiç dahil olmuyor örneğin.  Her mitingde 3-4 bin polis ya da güvenlik görevlisinin en az 2 gününü buraya ayırdığını düşündüğünüzde kamuda iş gücü israfı açık şekilde ortaya çıkıyor. ‘Futbol takımları maçlarda, sanatçılar konserlerinde kendi güvenlik masraflarını karşılasın’ diyen iktidar, sıra kendilerine geldiğinde devlet başkanı, bakanı, başbakanı deyip konuyu geçiştiriyor. Güvenlik önemli tabi. Peki mitingler ihtiyaç mı, milletin hakkı hukuku nerede? Siyasi partilerin yapacağını Cumhurbaşkanının yapmasının manası ve gereği ne? Cevap yok.

ÖRTÜLÜ ÖDENEK, CUMHURBAŞKANI VE BAŞBAKANLIK BÜTÇELERİ DENETİMSİZ

Görülmeyen kalemlerden biri de Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık bütçelerinden yapılan harcamalar.  Bunlara örtülü ödenekten yapılan harcamaları da dahil etmek gerekiyor.  Yine 7 Haziran seçimleri üzerinde hesap çıkarmak gerekirse, manzara şöyle: 2015 yılının ilk beş ayında 77 milyon TL harcama yapıldı. Seçimden hemen sonra 3 Kasım için kollar sıvandığında masraf daha da katlandı. Haziran, Temmuz ve Ağustos’ta 151 milyon lira harcandı. Başbakan ve bir iki bürokratın dışında kimsenin bilmediği gizli hizmet giderleri, diğer tabiriyle ‘örtülü ödenek’  2015’in ilk 8 ayında 2014’ün örtülü ödenek harcamalarının tamamını katlamıştı. Sekiz ayda örtülü ödenekten yapılan harcama 1 milyar 185 milyon lira olarak bütçe kayıtlarına girdi. Kayda girince herşey bitmedi. Hesabı sorulmayan, ödeyen dışında kime ve nerede harcandığı bilinmeyen para bu.

SELEFLERİNİN BÜTÇESİNİ KATLADI, BAŞBAKANLIĞI DA KULLANDI

11.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde 195.5 milyon lira ödenek olarak cumhurbaşkanlığına tahsis edilirken, bu önce 397 milyon liraya, ardından 2105’te 545 milyon liraya çıkarılmıştı. Geçen sene bütçe 712.8 milyon liraya çıkarıldı. Örtülü ödeneği ile, muhtar toplantıları, yemekleri, mitingleri ile devlet kesesinden bol kepçe harcayan bir Erdoğan var. Ekonomi ihtisası yapılacak kadar zengin bir alan burası.

Bir de Başbakanlık bütçesi var ki, o da Erdoğan’ın ve AKP’nin elinin altında ve emrinde demek yanlış olmaz. Başbakanlığın 2016 bütçesi de 1 milyar 196.5 milyon lira. 16 Nisan’a kadar kaç referandum mitingi yapılacak bilemiyoruz. Çünkü bazı illerde ilan edilmiş mitingler iptal ediliyor. Ancak Başbakan Binali Yıldırım’ın büyükşehirlerde ortak miting yapılacağı duyurusu, Erdoğan’ın Başbakanlığa yükleyeceği miting masrafı anlamına da geliyor. Bir de Almanya, Belçika gibi Avrupa ülkelerinde yapılan mitingler var. Buradaki AKP’ye yakın UETD gibi yapılar ile büyükelçi ve konsoloslukların masrafları da bilinmezler arasında. Örtülü ödeneklerin buralara aktığını tahmin etmek zor olmasa gerek.

DIŞ BORÇ ARTMIŞ, İŞSİZLİK PATLAMIŞ, UMURUMDA MI DÜNYA

İşsizlik 2000 yılında yüzde 6 iken, şimdi yüzde 12’lere çıkmış; dış borç yükü 129 milyar dolar iken, 417 milyar dolara, iç borç 130 milyar dolara çıkmış; pek mühim değil. Ne de olsa ‘reisi’ ağırlıyoruz. Başkan yapacağız!

Olayın bir de sosyal ve  sosyo-psikolojik masraf boyutu var ki, bu çok daha fazla karın ağrıtıyor. Devletin bütçesini, uçağını, valiliğin, belediyelerin imkanlarını tepe tepe kullanan Erdoğan ve ekibinin milletin tamamının vergileriyle oluşmuş bu bütçeleri kullanırken nefret söylemi, ayrıştırma, ötekileştirme adına neler sarfettiğini ve söylediğini hatırlatmaya gerek yok sanırım. Son 5-6 mitingde demokratik olarak ‘hayır’ kullanma hakkı olan vatandaşlar önce terörist, darbeci, kandilci, ‘f…’cü. oldu. Onun gibi düşünmeyen her kesim hedefte. CHP, HDP, MHP’li muhalifler, Saadet Partisi oturup Erdoğan’ın mitinglerinin devlete masrafını çıkarsa daha etkili bir muhalefet kanalı açmış olurlar. Amiyane tabiriyle parasını veriyoruz, birde üstüne küfür, hakaret duyuyoruz. Bunu canlı yayınlayan devlet televizyonları ve güdümlü medya ve tv kanallarının canlı yayın masraflarını saymıyoruz.  Onlar cabası.  ‘Bir elimde ayna bir elimde cımbız, umurumda mı dünya’ diyordu şair şiirinde.  Bir elinde mikrofon, bir elinde devlet bütçesi, umurunda mı miting masrafı! Hayırlı mitingler, hayırlı referandumlar!

[Erman Yalaz] 25.2.2017 [TR724]

Rezervler eriyor, dolar hesapları tırmanıyor [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye’de hakikaten ilginç hadiseler yaşanıyor. Dolar düşüyor. Buna Merkez Bankası (TCMB) rezervleri eriyor, yabancı para mevduatı ise 150 milyar doların eşiğine geldi. Merkez Bankası’nın faizi artırmadan yüzde 10,4’e yükseltmesi dövizdeki tansiyonu bir nebze düşürmüş olsa da döviz talebinin önü alınamıyor.

Rezervler 17 Şubat ile biten işlem haftasında 3 milyar 749 milyon dolar eriyerek 89 milyar 50 milyon dolara düştü. Altın dahil toplam rezervler 105,3 milyar dolara inerken bu seviye Ağustos 2012’den bu yana en düşük seviyeye işaret ediyor.

“Elinde döviz bulunduranla bomba bulunduran arasında fark yok” diyen Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan bu tablo için ne diyor bilmiyorum. Amma velakin faizin 240 baz puan (yüzde 2,4) yükseltildiği bir dönemde hem rezervlerin erimesi hem de yabancı para mevduatının artması hayra alamet değil. Küçük ya da büyük yatırımcı fark etmiyor elinde parası olan herkes dolar satın almaya devam ediyor.

Dolar bozdurulsaydı rezervlerin artması, döviz tevdiat hesaplarının azalması icap ederdi. Bilakis döviz talebi artmış. Şahıslar sadece bir haftada bankalara 655,8 milyon dolar yatırdı. Şirketlerin yatırdığı döviz ise 831,9 milyon dolar.

BAVULLA GELEN 11 MİLYAR DOLARA RAĞMEN

Geçen sene bavulla gelen 11 milyar dolara rağmen brüt rezervlerden 6 milyar dolar eksilmiş. Bavulla gelen paraların döviz talebini karşılamaktan aciz olduğu aşikâr. İhracatçılar, müteahhitler, turizmciler ve diğer işadamlarına ödenecek tutarlar ile bankaların munzam karşılık olarak tuttuğu paralar düşüldüğünde net rezervler 35 milyar dolar bile etmiyor.

Merkez’in Saray’dan çekindiği için vaktinde faiz artırım kararı verememesinin getirdiği bu panik halinin faturası çok ağır oldu. Kurdaki sert iniş ve çıkış yüzünden Esse, Kompedan gibi sektörlerinde ilk sıralarda yer alan firmalar iflas etti. İş bulma ümidini kaybedenlerle beraber işsiz sayısı 6 milyona çıktı. İşsizlik maaşına müracaatlar kriz senesi olan 2009’a nazaran 3 kat arttı. Enflasyon çifte haneye geldi. Faiz silahı bu kadar zayiattan sonra çekilebildi.

‘ABD Merkez Bankası’nın Mart itibaren faiz artırmayacağı’ ninnisi ile küçük yatırımcıyı uyutmaya çalışanların diğer tarafta dolar yığdığı dikkatten kaçmasın. Amerika’nın bu sene faizi en az 3 defa artıracağı FED tutanaklarında geçiyor. Ekonomide enflasyon, istihdam ve büyüme üçlüsünün tam da istenilen seviyelere yakın seyrettiği vurgulanırken ‘faiz artmaz, biz de gelen bol para ile safa süreriz’ hayali kuranlar daha evvel de aynı sözleri sarf etmişti.

Binaenaleyh doların 2 liradan 3,87 liraya kadar fırladığı son üç senenin bildik uyutma taktiğine bu sefer vatandaş rağbet etmiyor. Düştükçe dolar satmıyor, alıyor. Rezervlerin erimesine mani olunamaması ve bankalardaki tablo bunu teyit ediyor.

ABD’NİN HAMLELERİ TÜRKİYE’Yİ ZORLAYACAK

Erdoğan’ın son Katar seyahatinden dönerken uçakta “Dolar 3,52’nin altına da inebilir.” şeklinde koordinat vermesi ile son dönemdeki anormal hareketlerin arasında bir illiyet olabilir mi? Ben bu ihtimali hafife almayanlarla aynı kanaatteyim. Yine bavulla gelen dolarların verdiği geçici rahatlama ile döviz satması için yerlilere sağ gösterip sol vurulacak. Düştü denilen seviyeler bile iki üç ay evveline göre fevkalade yüksek. ABD’nin hamlelerinin dolar talebini hal-i hazırdaki seviyelerden yeniden hızlandıracağı bugünden belli.

Borsa’da büyük şirketler, bankalar düşerken endeksin yükselmesi için yapılan manüplasyonları tr724.com okurları ile paylaşmıştım. (http://www.tr724.com/hisseler-duserken-borsa-yukseliyor-manipulasyon-kokan-hareketler-analiz-semih-ardic/) Her verinin tepe taklak olduğu Türkiye’de kimsenin göremediğini gören! Londra’daki Hintli Herif’in yaptığı alımların bu yükselişte payı olduğu anlaşılmıştı. Adam öldürmek suçundan mahkûmiyeti Yargıtay’da onandığı halde hükûmetin müdahalesi ile kararın infazı ertelenince kaçtığı Gürcistan’dan Türkiye’ye dönen Galip Öztürk’ün şirketi Mepet’in anormal grafiği bile tek başına Borsa İstanbul’un kimlerin eline geçtiğini ortaya koymaya yeter de artar.

‘Manipülasyon’ kavramı, Türkiye’de bugün ekonomiye pasta cila çekmek için hiç olmadığı kadar kullanılıyor. Tek adam rejimi hayali kuranlar için son koz olan referandum 16 Nisan’da. O tarihe kadar, belki de o tarihte daha çok manipülasyon yapılacak.

Bülent Arınç’tan mülhem o sözü hatırlatmak isterim: ‘Oy ütmenin’ raconu böyle…


TCMB rezervleri tarihler itibarıyla şöyle (milyon dolar):

Tarih        Altın Rezervleri     Brüt Döviz Rezervleri    Toplam Rezervler
29.01.2016    18.478            92.856                111.334
26.02.2016    17.145            93.693                110.838
25.03.2016    19.025            95.016                114.041
29.04.2016    19.833            96.193                116.026
27.05.2016    19.101            98.397                117.498
24.06.2016    18.474            101.895            120.369
29.07.2016    19.790            99.927                119.717
26.08.2016    19.587            102.781            122.368
30.09.2016    18.837            99.009                117.846
28.10.2016    18.117            101.626            119.743
25.11.2016    16.228            99.035                115.263
30.12.2016     14.051         92.051                106.102
06.01.2017    14.051            96.934                110.985
13.01.2017    15.267            95.292                110.559
20.01.2017     15.267         92.296                107.563
27.01.2017     15.315         92.517             107.832
03.02.2017    15.933         91.522                107.455
10.02.2017     16.321         92.799                109.120
17.02.2017    16.321         89.050                105.371

[Semih Ardıç] 25.2.2017 [TR724]

AİHM, basına vurulan kelepçeyi çıkarabilir [Haber-Yorum: Mehmet Yıldız]

Dünün en güzel gelişmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Altan kardeşlerin başvurularını incelemeye değer bulması haberiydi. Ahmet ve Mehmet Altan, sadece yazdıkları ve konuştukları için, haklarında iddianame olmadan beş aydır Silivri Cezaevinde tutuklu bulunuyor.

Altan kardeşlerin avukatı Veysel Ok tarafından 8 Kasım 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvurular hâlen görüşülmeyi bekliyor. Bu başvurunun sonucunu beklemeden konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıyan avukat Ok, başvuruların ivedilikle tebliğ edilmesi ve başvurulara öncelik tanınması talebinde de bulunmuş.

AİHM tarafından Avukat Veysel Ok’a gönderilen mektupta mahkeme, davaların konu itibariyle öncelikli olarak incelenecek davalar arasında yer aldığını ve “mümkün olan en kısa sürede” inceleneceğini söylemiş.

İNSAN HAKLARI RAPORUNDA GEÇMİŞTİ

Ahmet Altan’ın davası Avrupa İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks’in geçen hafta yayımlanan raporunda da yer almıştı. Türkiye’de ifade ve medya özgürlüğünün ciddi bir şekilde kötüleştiğini ifade eden raporda ‘Gazetecilerin korunması ve güvenliği’ başlığı altında Ahmet Altan’ın davasından da özel olarak bahsediliyor.

Altan’ın tutuklanmasıyla ilgili olarak sulh ceza hâkimi tarafından dikkate alınan delillerin Altan’ın geçmişte yönettiği Taraf gazetesinin yayın çizgisi ve 14 Temmuz 2016 akşamında Can Erzincan TV’ye çıkması ile sınırlı göründüğünü söyleyen raporda Muiznieks, ‘Altan’a yöneltilen suçlamaların içinin boşluğu ve kararın siyasi içeriği karşısında hayrete düştüğünü’ belirtmişti.

İÇ HUKUKU TÜKETİP BİR AN ÖNCE AİHM’E BAŞVURULMALI

Bilindiği üzere, ülkesinde hak ihlaline maruz kaldığını iddia eden bir kimsenin öncelikle iç hukuk yollarını tüketmesi gerekiyor. Bu da şu demek: Mağdur öncelikle ilk derece mahkemelerinde hak arayacak. Sonuç alamazsa 30 gün içinde Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuruda bulunacak. AYM’nin kararı da olumsuz çıkarsa bu karardan itibaren 6 ay içinde AİHM’e başvuracak.

Özellikle 15 Temmuz’dan itibaren kitlesel hak ihlallerine maruz kalanlar, kamudan ihraç edilenler ve hukuksuz tutuklananların bir kısmı bu yolu izledi. Bu dönemde AYM’ye rekor başvuru yapıldı. AYM’den bir sonuç çıkmayacağına inanan mağdurlar doğal olarak AİHM’in yolunu tuttular.

Anayasa Mahkemesi yok hükmünde

Geçen Kasım ayında bir konferansta konuşan Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Prof. Dr. Engin Yıldırım, 15 Temmuz’dan sonra bireysel başvuru sayısının 45 bine ulaştığını, yeni işten çıkarmalarla birlikte bunun yıl sonuna kadar 100 bini bulacağını, 100 bin başvuruyu değerlendirmenin gerçekten çok zor bir iş olduğunu, kara kara düşündüklerini söyledi.

Yine geçen Aralık ayında düzenlenen bir konferansta söz alan Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Aslan, bireysel başvurular nedeniyle artan iş yükünden şikayet ederek, “Bugün itibarıyla Anayasa Mahkemesi’nin önündeki bireysel başvuru sayısı 80 bin civarındadır. Bu başvuruların yaklaşık 60 bini, 15 Temmuz sonrasında yapılmıştır” diye konuştu. AYM’nin bireysel başvurularda ilk derece mahkemesi gibi inceleme yapmadığını, temyiz incelemesi de yapmadığını belirten Arslan, ‘bireysel başvuru, tek tek tüm hak ihlallerini giderme yolu da değildir, olamaz da.’ diyerek aslında AYM’den bir sonuç çıkmayacağının da işaretini vermişti.

Diğer yandan bundan bir yıl önce, Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verdiği tahliye kararı nedeniyle ‘… karara sadece sessiz kalırım o kadar ama onu kabul etmek durumunda değilim… uymuyorum, saygı da duymuyorum.’ diyen Erdoğan’ın öfkesini üzerine çeken AYM, o günden beri zaten kayıplarda ve günü kurtarmakla meşgul. Şimdilerde önünde yığılı on binlerce dosyadan şikayet etmek yerine, birkaç tanesini bile karara bağlasa çok şey değişecek. Ama 15 Temmuz’dan sonra kontrolden çıkmış Erdoğan’ın öfkesinin nelere mal olacağını kestiremiyor belli ki. Hele iki üyesini sorgusuz sualsiz hapse gönderen AYM artık yok hükmündedir.

***

İşte bunları bilen hukukçular artık Türkiye’de tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olmadığında hemfikir. Bununla beraber usulen yapılması gereken başvurularda geç kalınmamasını da şiddetle tavsiye ediyorlar.

Örneğin bir tutuklu, her hâlükârda 1) tutukluluk kararına itiraz edecek, 2) bu kararı tebliğ aldıktan sonra 30 gün içinde AYM’ye bireysel başvuruda bulunacak, 3) bu başvuruyu yaptıktan bir süre sonra da AİHM’e başvuru yapacak.

İç hukuku tüketmeden, doğrudan AİHM’e giden başvuruların reddedilme ihtimali yüzde yüze yakın. Nitekim 15 Temmuz’dan sonra meslekten ihraç edilerek tutuklanan bir hâkim, bir öğretmen ve şirketine el konan bir iş adamının başvuruları bu gerekçelerle reddedildi.

AİHM’de Türkiye aleyhine açılan dava sayısı rekor kırdı

AİHM’in 2016 olağan yıllık raporuna göre 12,575 dava dosyası bulunan Türkiye, AİHM’de aleyhinde davası açılan ülkeler sıralamasında ikinciliğe yükseldi.

Türkiye, AİHM’de bulunan toplam dava sayısının yüzde 15’ini tek başına üstleniyor. 2015 rakamlarına göre 64,850 davanın yüzde 21’i Ukrayna, yüzde 14’u Rusya yüzde 13’ü Türkiye aleyhine açılmışken bu istatistik 2016 yılında yüzde 22 Ukrayna, yüzde 15 Türkiye olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’den AİHM’e 2014’te 1584 dava başvurusu yapılırken, 2015’te 2212 dava, 2016’da ise 8308 dava dosyasının AİHM kayıtlarına girdiği gözler önüne seriliyor.

EMSAL KARAR OLACAKTIR

Ahmet ve Mehmet Altan’ın başvurularının AİHM tarafından incelemeye değer bulunması önemli bir gelişme. AİHM, ifade özgürlüğü ve güvenlik hakkı kapsamında yapılan bir başvuruyu iç hukukun sonuçlanmasını beklemeksizin değerlendirmeye almış ve bu değerlendirme neticesinde büyük ihtimal hak ihlali kararı verecektir. Sadece gazetecilik yaptıkları ve yazı yazdıkları gerekçesiyle tutuklandıkları konusunda tereddüt olmayan bu kişilerle ilgili yapılacak değerlendirmede, Sulh Ceza Hâkimliklerinin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadıkları da muhtemeldir ki kararda belirtilecektir.

Bu karar hapisteki diğer gazeteciler için emsal olacaktır. Zira benzer gerekçelerle çoğu Silivri’de tutuklu bulunan 29 gazeteci hakkında geçen ay kabul edilen iddianameye baktığımızda, durum Altan kardeşlerden hiç farklı değil. İhtimal bir başka ekip tarafından bir yerlerde kaleme alınmış metinlerden copy paste yaparak hazırlanan iddianamede, 29 gazeteci için isnat edilen ‘silahlı terör örgütü üyeliğine’ delil diye ortaya konan gazetelerde yayınlanan haber ve yazılarıyla sosyal medya paylaşımlarından başka bir şey yok. Buna rağmen iddianamenin altında imzası olan İstanbul Cumhuriyet Savcısı Murat Çağlak’ın yazı ve tweet’ten nasıl ‘silahlı terör örgütü’ çıkardığı hala tartışılmaya devam ediyor.

Altanlar hakkında AİHM tarafından verilecek bir ihlal kararı, bu ve benzeri iddianameleri paçavraya çevirip tarihin çöplüğüne atacaktır. Aylardır cezaevinde bulunanların çektikleri elbette yanlarına kâr kalmayacak. Geçtiğimiz günlerde tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın ‘Silivri toplama kampının bizden sonraki konukları, AKP’nin tetikçileri olacak’ dediği gibi bu zulümlerin altında imzası olan kim varsa yargı karşısında hesap verecektir. Dilerim o günler çok uzakta olmasın.

[Mehmet Yıldız] 25.2.2017 [TR724]