Silahlı bir kişi ABD’de Gülen’in evine izinsiz girmek istedi

Pennsylvania Eyalet Polisi, Fethullah Gülen’in yaşadığı yerleşkenin güvenlik görevlisinin kapının önündeki şüpheli gördüğü bir kişiye ateş açtığını ve söz konusu kişinin kaçtığını açıkladı.

Bugün erken saatlerde, polisin Gülen’in yerleşkesini çembere aldığı ve bölgede polis helikopterlerinin uçtuğu bildirildi. Polis, yerleşkenin önünde yaklaşık iki saat kaldıktan sonra ayrıldı.

BBC Türkçe‘nin aktardığına göre, Pennsylvania Eyalet Polisi, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, yerel saatle sabah 08:53’te (TSİ 15:53) adı Golden Generations Retreat Center (Altın Nesiller Dinlenme Merkezi) olan yerleşkede silah seslerinin duyulduğu yönünde gelen bir ihbar üzerine bölgeye gittiğini bildirdi.

KİMLİĞİ BELİRSİZ KİŞİ GÖRÜLDÜ

Açıklamada, “Güvenlik personeli, güvenlik kapısının dışında şüpheli bir kişinin bulunduğu noktanın yakınlarına ateş açmış. Kimliği tespit edilemeyen kişi, bölgeden kaçmış. Güvenlik görevlilerinin bölgede yaptığı arama tamamlandı ve söz konusu kişi bulunamadı. Olayla ilgili soruşturma devam ediyor” denildi.

Açıklamada, şüphelinin baştan aşağı koyu renk kıyafetler gitmiş, beyaz bir erkek olduğu belirtildi.

Gülen, hakkında açılan bir dizi davanın ardından Türkiye’den 1999 yılında kendi isteğiyle ayrılarak yerleştiği ABD’de halen Pennsylvania eyaletinde bulunan Golden Generations Retreat Center olarak bilinen yerleşkede yaşıyor.

Türkiye, ABD’den 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Gülen’i iade etmesini istiyor. Gülen halen darbe girişimiyle bağlantılı çok sayıda davada “bir numaralı” şüpheli olarak gıyabında yargılanıyor. ABD, Türkiye’nin iade taleplerine şu ana kadar olumlu yanıt vermiş değil.

Gülen Hareketi bünyesindeki ABD merkezli Alliance for Shared Values adlı vakıf da konuyla ilgili bir açıklama yaptı.

Açıklamada, “Bugün sabah saat 08:30 silahlıymış gibi görünen bilinmeyen bir kişi, Fethullah Gülen’in uzun bir süredir yaşadığı Pennsylvania’nın Saylorsburg bölgesindeki dinlenme merkezine girmeye çalıştı. Güvenlik görevlisi de havaya ateş açarak yanıt verdi ve söz konusu kişi kaçtı” dedi.

Vakıf, dinlenme merkezi personelinin yürütülen soruşturmada eyalet polisine her türlü yardımı yaptığını söyledi.

Açıklamada, “ABD’li yetkili makamlara, Türkiye’yi hem burada ABD’de hem de diğer ülkelerde masum insanlara yönelik eylem ve tehditlerinden sorumlu tutmayı sürdürmeye çağırıyoruz” denildi.

[Kronos.News] 3.10.2018

Her darbenin mağduru: Nazlı Ilıcak [Bahadır Polat]

74 yıllık yaşamının 43 yılı aktif gazetecilikle geçmiş, yaptığı işler her dönem tartışma konusu olmuş, mesleğini icra ederken siyasetin gündeminden hiç düşmemiş ve nihayet iki yılı aşkın süredir de cezaevinde bulunan bir gazeteciyi anlatmak kolay değil.

Nazlı Ilıcak, laik ve ulusalcı kesim için tam bir nefret nesnesi. Merve Kavakçı’yı başörtüsüyle Meclis’e sokmasıyla başlayan, Ak Parti iktidarına ve Ergenekon operasyonlarına verdiği destekle perçinlenen ve nihayet cemaatle yakın ilişkileri sebebiyle zirveye ulaşan bir nefretten söz ediyoruz. (Onunla ilgili her tartışmada, eski Ergenekon savcısı Zekeriya Öz ile çektirdiği kartopu oynama fotoğrafının gündeme getirilmesi boşuna değil elbette. O fotoğraf artık bu nefretin sembolü.) Haliyle, Nazlı Ilıcak hakkında yazarken biraz objektif kalmaya, biraz insaflı ve vicdanlı olmaya çalışan her kalem erbabı, hızlandırılmış linç kampanyalarından nasibini alıyor. Bu kişinin, eski İnsan Hakları Derneği Başkanı ve insan hakları aktivisti Eren Keskin gibi, Ilıcak’ın düşünce dünyasına çok uzak biri olması bile neticeyi değiştirmiyor. Keskin’in, ’74 yaşındaki bir kadın gazeteciye yapılan haksızlığa isyan ettim’ cümlesiyle biten twitine yapılan yorumlara göz atanlar, ne demek istediğimi anlayacaktır.

Nazlı Ilıcak’ın gazetecilik macerası 1972 yılında başlıyor. Nazlı Hanım, 1969’da Tercüman Gazetesi’nin sahibi Kemal Ilıcak ile evlenir. Basın patronuyla evlenmesine rağmen, o yıllarda gazeteciliğe ilgisi yoktur. 1972’de babası, eski bakanlardan Muammer Çavuşoğlu’nu kaybeden Ilıcak, bu kayıpla çok sarsılmıştır. Çavuşoğlu, Demokrat Parti hükümetlerinde bakanlık yapmış, 27 Mayıs darbesinden sonra Başbakan Adnan Menderes’le birlikte Yassıada’da yargılanmıştır. Doktoru, bu üzüntülü süreci atlatabilmesi için, kendini meşgul edecek bir iş yapmasını önerir. Bunun üzerine eşinin de desteğiyle Tercüman Gazetesi’ne bulmacalar hazırlamaya başlar. Genç kızlığında babasının mahkeme süreçlerine tanıklık eden Nazlı Ilıcak, 27 Mayıs’ın yıldönümünde gazeteden ihtilal mağdurlarıyla röportajlar yapmasını ister. Ancak bu isteği karşılık bulmaz. Bunun üzerine bulmaca köşesini bırakarak, 27 Mayıs mağdurlarıyla görüşmelere başlar. Röportajlar gazetede yayınlanır. Bu çalışma, onun yazarlık hayatının başlangıcı olur.

Uzun yıllar Tercüman Gazetesi’nin başyazarlığını yapan Nazlı Ilıcak, aynı 27 Mayısçılarla olduğu gibi, 12 Eylül darbecileriyle de karşı karşıya gelir. Darbeci Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi üyelerini çok sert yazılarla eleştiren Ilıcak hakkında dava açılır. Milli Güvenlik Konseyi’nin 52 nolu bildirisine aykırı davranmaktan suçlu bulunur ve Ankara Sağmalcılar Cezaevinde üç ay hapis yatar. Fikirlerinden dolayı cezaeviyle ilk tanıştığında 38 yaşındadır.

Cezaevinden çıktıktan sonra mesleğine devam eden Ilıcak, 1991’de TRT’de program yapmaya başlar. 90’lı yılların sonlarına doğru, oğlu Mehmet Ali Ilıcak’ın sahibi olduğu Akşam Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapar. Gazetedeki yazılarında dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın kişilik haklarına saldırıda bulunduğu gerekçesiyle hakkında dava açılır ve tazminata mahkum olur.

Ilıcak, 1999’da gazeteciliğe ara vererek siyasete atılır ve Fazilet Partisi’nden İstanbul milletvekili seçilir. 28 Şubat rejimiyle başı zaten dertte olan yazar, seçimlerden sonra ilk başörtülü milletvekili Merve Kavakçı’yı yemin töreni için Meclis’e sokunca, DSP’li vekillerin ve dolayısıyla Kemalist rejimin bir numaralı hedefi haline gelir. Fazilet Partisi, Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’ın açtığı kapatma davasının Anayasa Mahkemesi’nde kabul edilmesiyle, 2001’de kapatılır. Milletvekilliği düşürülen ve beş yıl siyaset yasağı alan Nazlı Ilıcak’ın siyaset hayatı sona ermiştir.

Ak Parti’nin iktidara geldiği 2002 seçimlerinden sonra, Dünden Bugüne Tercüman Gazetesiyle mesleğine dönüş yapan Nazlı Ilıcak, daha sonra Sabah Gazetesi’ne transfer olur. Ilıcak, 17/25 operasyonlarına kadar, Ak Parti iktidarına destek veren medya organlarının amiral gemisi konumundaki Sabah’ta yazmaya devam eder. 17 Aralık 2013’teki rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarına adı karışan bakanların istifa etmesi gerektiğini savununca Sabah’taki yazılarına son verilir. Ilıcak’ın yazı hayatı artık, İpek Medya Grubu bünyesindeki Bugün Gazetesi ve Bugün TV’de devam edecektir. İpek Medya’ya kayyım atanana kadar Bugün Gazetesi’nde yazar. Daha sonra Özgür Düşünce Gazetesi’nde yazılarına devam eder ve Can Erzincan TV’de haftalık programlar yapar. Özgür Düşünce Gazetesi ve Can Erzincan TV, Nazlı Ilıcak’ın çalıştığı son medya kuruluşları olur.

Nazlı Ilıcak, bütün darbe dönemlerinde başı derde girmiş, yargılanmış, cezalar almış ve darbecilerle yıldızı hiç barışmamış bir gazeteci. 27 Mayıs’ta babası mağdur olmuş ama yazıları ve kitaplarıyla 27 Mayısçılarla o hesaplaşmış. 12 Eylül’de yine darbecilerle karşı karşıya gelmiş ve hapis yatmış. 28 Şubat’ta ise hedef haline getirilmiş, partisi kapatılmış ve siyaset yasağı almış. Ve işin finalinde, yine bir darbe teşebbüsü var ve Ilıcak yine hedefte. Bu kez verilen ceza çok acımasız. Müebbet hapis ve iki yılı aşkın süredir devam eden cezaevi süreci. 15 Temmuz’un öncekilerden farkı, Ilıcak’ı müebbete mahkum edenlerin bu kez darbeciler değil, darbecilerin hedef aldığı sivil mahkemelerin olması! Bütün hayatı darbelerle ve darbecilerle hesaplaşarak geçmiş bir kadın gazeteci, mesleğinin finalinde darbecilikle, anayasal düzeni yıkmaya ve hükümeti devirmeye teşebbüsle suçlanıyor! Darbecilerin verdikleri cezalardan çok daha ağırıyla karşı karşıya bırakılıyor! 15 Temmuz kalkışması başarılı olsa ve yönetim darbecilere geçse, Nazlı Ilıcak için böyle bir cezalandırma süreci çok daha anlaşılır olabilirdi. Şimdiki durumu anlamak ise gerçekten çok zor. Son tahlilde Nazlı Ilıcak için herşey denebilir belki ama darbeci veya darbe destekçisi denilemeyeceğini, aslında ondan ölümüne nefret edenler bile çok iyi biliyor.

O bakımdan Ilıcak’ın karşı karşıya kaldığı yargı sürecinin, büyük ölçüde malum kesimdeki nefretten beslendiğini düşünüyorum. Eskiden birlikte hareket ettiği, birlikte siyaset yaptığı ancak artık ayrı düştüğü İslamcı yol arkadaşlarından vefa görmesini zaten kimse beklemiyor. Toplumun önemli kısmının da bu işlere hiç kafa yormadığını düşünürsek, geriye onun hakkını savunacak küçük bir demokrat azınlık kalıyor. Bu durumdaki bir yazarı içerde tutmak elbette daha kolay. Nazlı Ilıcak’ın şansızlığı, aynen ismi cemaatle anılan meslektaşları gibi sahipsiz olması. Ona darbeci demek ne kadar zorlamaysa, cemaatçi demek de o kadar absürt aslında. Ilıcak, yaşam tarzıyla hep laik mahalle sakiniydi ve bu durum hayatı boyunca değişmedi. Onu mahallesinden ayıran temel konu, sistemin mağdur ettiği dindar/muhafazakarlara sahip çıkması, en azından onlarla empati yapabilmesi oldu. Milli Görüş, Başörtülüler, Ak Parti ve Cemaate verdiği desteği hep bu bağlamda okudum ben. Bu görüşüme çok fazla itiraz geleceğini de tahmin ediyorum çünkü ülkemizde kişilere ve topluluklara yönelik yargılar çoğunlukla niyet okuma ve eskiden kalma bagajlar üzerinden oluşturuluyor. Ben henüz niyet okumayı beceremediğimden, 74 yaşındaki gazetecinin trajedisini böyle değerlendiriyorum.

Nazlı Ilıcak’la hiç yakın çalışmadım veya dost sohbetlerinde bir araya gelmedim. Boğaz’daki Yalısı’nda gerçekleştirdiği meşhur etkinliklerin hiç birine de katılmadım. Buna rağmen onun meslek yaşamını, özellikle 90’lardan itibaren gözlemleme şansım oldu. İstanbul’da Zaman Haber Merkezi muhabiriyken Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İstanbul programlarını izlerdim. O haber takiplerinde, yolumuzun Nazlı Hanım’ın yalısına düştüğü çok olmuştur. O yalının kapısında saatlerce Başbakan’dan bir haber almayı beklerdik. Nazlı Hanım, kendi de gazeteci olmasına rağmen, bir kez bile çıkıp meslektaşlarıyla selamlaşmazdı. Aileden ve tabi rahmetli ilk eşi Kemal Ilıcak’ın konumundan gelen elitist bir tavrı vardı onun ve bu hiç değişmedi. Egosu son derece yüksekti. Pek çok yazarda görmediğim egoya sahipti ve bunu karşısındakine hissettirmeyi iyi bilirdi. Yöneticiler dışında kimseyle muhatap olmayı da istemezdi Nazlı Hanım.

Onunla ilgili işleri (geciken veya ulaşmayan yazı, anlaşılmayan bölümün düzeltilmesi, tashih gerektiren cümleler gibi) yanından hiç ayrılmayan asistanıyla çözebilirdiniz ancak. Bir yere davet etmiş olsanız ve o da davetinizi kabul etmiş olsa bile onunla doğrudan muhatap olamazdınız. Şöförü konum bilgisini alır ve asistanı sizinle irtibata geçerdi. Yazı yazdığı kuruma geldiği zaman, tepe yöneticileri mutlaka karşısında bulmak isterdi. Sadece onların odasına gider, ayrılana kadar da orada kalırdı. Cezaevinde kısa süre de olsa Nazlı Hanımla aynı koğuşu paylaşan Sözcü Gazetesi internet editörü Mediha Olgun, cezaevi günlerini anlattığı kitabında onun bu elitist tavrına dikkat çekiyor. Olgun’un aktardığına göre Nazlı Hanım merhum eşi Kemal Ilıcak’ı bile taşralı olarak tanımlıyormuş. Olgun kitabında, “Herkes taşralı bir o saraylı anlaşılan” diye değerlendirmiş koğuş arkadaşını. Twitter hesabına bile, mezun olduğu Fransız Lisesi’nin ismini veren (Notre Dame De Sion) Ilıcak’la bir süre sohbet eden birinin, kendini iliklerine kadar taşralı hissetmesinden daha doğal ne olabilir ki?

Bütün bunları Nazlı Hanım’a yönelik nefreti beslemek veya onu kötülemek için anlatmıyorum elbette. Sadece her yönüyle bilinmeyi hak ettiğine inanıyorum.

Nazlı Ilıcak hakkında herşey denebilir ama darbeci ve cemaatçi denilemez demiştim. Onun sorgulanamayacak diğer yönü ise; meslek aşkıdır. Pek çok önemli meslektaşımızın aksine Nazlı Hanım mesleğe sıfırdan değil zirveden, hatta patron katından başlamıştır. Bu özelliğinin çelişkisiyse hayatı boyunca bir muhabir heyecanı, azmi ve titizliği ile çalışmış olmasıdır. Yazılarına gösterdiği özen, ülke gündeminin her boyutunu takip edip, çok parçalı makalelerle her meseleye değinmekteki titizliği, yaşına aldırmadan hiç vazgeçmediği haftalık televizyon programları ve konuşmacı olarak davet edildiği her organizasyona koşma enerjisi, tek kelimeyle muazzamdır. O bakımdan tanıdığım, bildiğim, gözlemlediğim Nazlı Ilıcak’ın hayattaki en büyük tutkusu gazeteciliktir ve bu özelliği hiçbir şartta değişmemiştir. Bu tutkuda gördüğüm eksiklikse, temas ve mesafe konusundadır. Malum gazetecilik bir temas ve mesafe mesleğidir. Haber kaynaklarıyla teması abartır ve mesafeyi koruyamazsanız, ortaya çıkan haller bir ömür peşinizi bırakmaz, aynen Zekeriya Öz fotoğrafında olduğu gibi. Mağduriyetine sahip çıktığınız partide siyaset yapmak gibi. Ülke için faydalı operasyonlar yaptığını düşündüğünüz güvenlik bürokrasisiyle çok içli dışlı olmak gibi. Nazlı Hanım mesleğini tutkuyla icra ederken, temas ve mesafede kaçan ölçüleri hiç önemsemedi. Fark etmedi demiyorum, bilerek ve isteyerek önemsemedi. Çünkü elitist tavrı, haber kaynaklarıyla ilişki biçimlerinde de belirleyiciydi.

Nazlı Ilıcak’ın gazetecilik tutkusunun somut örneğini teşkil edecek küçük bir anıyla kapatalım yazıyı. Özgür Düşünce Gazetesi’ndeki editör arkadaşımdan dinlemiştim. 15 Temmuz’dan birkaç gün sonrasıdır. Ortam çok gergin ve risklidir. Özgür Düşünce’de, gazeteyi kapatma telaşı yaşanmaktadır. Gazete çalışanları ‘darbeye hayır’ diyen güçlü bir son sayı yaparak, okurlara veda edecektir. Son gazete zaten yazarsız çıkacaktır, çünkü yazarların çoğu bu şartlar altında yazmak istememiştir. İşte tam bu telaşın ortasına Nazlı Hanım’dan gelen telefon düşer. Tabi arayan yine asistanıdır ve ısrarla bir yöneticiyi ister telefona. Nazlı Hanım yazısını yazmış, gazeteye göndermiş ve yazısı hakkında görüşmek istemektedir. O panik ve stres altında, bürodaki en sakin kalabilen arkadaş kendisiyle görüştürülür ve hiçbir şey olmamış gibi yazıyla ilgili talimatlar alınır.

İşte günün sonunda Nazlı Ilıcak budur, herkesin can derdine düştüğü ortamda bile o hala yazısının peşindedir.

[Bahadır Polat] 3.10.2018 [Kronos.News]

Bir diktatörün düşüşü [Muhammet Mertek]

Yıl 1985. Sıcak bir yaz günü. İstanbul Sirkeci’den Almanya’ya trenle gelmeye karar verdim. Hem de bütün Avrupa ülkelerinde bir ay geçerli İnterrail tren kartıyla. Hedeflerimden biri de Berlin Duvarı’nı görmekti.

Yugoslavya’dan geçerken endişe ve ürperti dolu ruh halimi unutamıyorum. Bulgaristan’dan Sırbistan’a kadar her durakta garip garip insanlarla dolup boşalıyordu ve tek başımaydım. Belli ki saç sakal birbirine karışmış tarla işçileriydi. Etrafa müthiş bir bira ve sigara dalgası yayılıyordu.

Doğu Almanya’dan Batı Berlin’e geçerken de öyleydi. İlk işim şehri bölen meşhur duvarı ve arkasındaki baskı rejiminde yaşayan dünyayı görmekti. Yüksek bir binanın çatısına çıkarak doğu tarafını dakikalarca seyrettim. Duvar boyunca kulübelerde nöbet tutan askerlerden başka kimsecikler yoktu.

Daha sonra master için Almanya’ya geldiğimde 1988 ve 89 yıllarında yine yolum Batı Berlin’e düştü, bu sefer arabayla. Doğu Almanya’ya geçince durduğumuz bir park yerine hemen arkamızdan yetişen polisler durmanın yasak olduğunu ve devam etmemiz gerektiğini söylemişti. Yollarda Murat 124’e benzeyen Lada marka arabaların çokluğu, Lada da olsa herkesin bir arabası var duygusunu veriyordu.

Doğu Almanya’nın sosyalist veya komünist rejim tarafından yönetildiğini biliyordum. Ama Stasi’den de, devlet partisi Almanya Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) zulümlerinin boyutundan da bîhaberdim.

Bir ülkeden insanlar ölümü göze alarak niçin kaçar? sorusu elbette zihnimi meşgul ediyordu. O günden bugüne diktatörlüğün yaşandığı ülkelerden kaçan insanları gördükçe o zamanları daha iyi anlıyorum. İster faşist, ister komünist olsun diktatörlüklerin mahiyeti ve sonucu benzer oluyor her nedense. Büyük ideallerle iktidara geliyorlar, gücü ele geçirince despot yüzlerini gösteriyorlar, evvela ekonomiyi, sonra ülkeyi bitiriyorlar ve sonunda halklarının lanetiyle ülkelerinden diri veya ölü ayrılmak zorunda kalıyorlar.

Doğu Almanya diktatörü de Şili’de son nefesini verene kadar sosyalizmi savundu. Çoğu diktatörler gibi bir hapishane tecrübesiyle yükseldi, ama 18 yıl kudretli bir iktidardan sonra trajik bir sonunun olacağını ihtimal kendisi de bilmiyordu.

On yedi yaşındayken Almanya Komünist Partisi’ne üye oldu (1929). Nazilere karşı mücadele sebebiyle 1935-45 arası tutuklanarak hapse atıldı. Savaş sonrasında kurduğu gençlik teşkilatının başkanlığını 1955’e kadar yürüttü. Berlin Duvarı’nın inşasında önemli rol oynadı. Haliyle Berlin Duvarı’nı geçmeye çalışanlara vur emrini veren kişi de kendisiydi. 1971’den 1989’a kadar Almanya Sosyalist Birlik Partisi (SED) Merkez Komitesi genel sekreterliği ile Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) Milli Güvenlik Konseyi başkanlığı yapan güçlü bir politikacıydı.

Erich Honecker’den başkası değildi bu politikacı. Doğu Almanya’ya 1973’te Birleşmiş Milletlere tam üyelik statüsü kazandırması en büyük başarılarından biriydi.

Özellikle 1980’li yıllarda ekonominin bozulmasından, Sovyetlerle ilişkilerin tökezlemesinden ve iç politikaların zora girmesinden de o sorumluydu. En son 1987’de Batı Almanya’yı resmi devlet töreniyle ziyaret etmişti. Zamanın başbakanı Helmut Kohl, – Gorbaçov’un da büyük desteğiyle – kan dökülmeden başarılı şekilde iki Almanya’nın birleşmesine giden yolu açmıştı.

Sovyet Dışişleri Bakanı Eduard Şevardnadse ile zamanın Federal Almanya Dışişleri bakanı Hans-Dietrich Genscher’in 18 Haziran 1990’da Münster’de 30 yıl savaşlarının sonlandırıldığı meşhur Barış Salonu’na (Friedenssaal) girerkenki büyük heyecanı bizzat gözlemlemiştim. Savaşta yerle bir edilen Almanya, kısa sürede ekonomik ve teknolojik mucizevi bir atılım içindeyken, tereyağdan kıl çekercesine duvarları kaldırıyor ve dünya barışı adına yeni dev bir adımı gerçekleştiriyordu.

Artık Honecker için trajik ve mutlak son yaklaşıyordu. Halk Konseyi 1989 sonunda yolsuzluk ve yetkiyi kötüye kullanma sebebiyle Honecker ve yüksek polit büro üyeleri hakkında soruşturma başlattı. Hem de 1978 yılından başlayarak. Ocak 1990’a kadar soruşturmayı yürüten ana mercinin ise Stasi’nin devamı Milli Güvenlik Bürosu’nun olması hayli ilginç. Ocak sonunda kısa süre tutuklanıp serbest bırakılan Honecker kalacak ev bulamadı. Başbakan olarak görev yapan kişi bile evine almaktan kaçındı. Avukatı aracılığıyla Protestan Kilisesinden yardım istedi. Ve hanımıyla birlikte bir papaz evine yerleşti. Halk haberdar olunca burada da rahat bırakmadılar. Lindow diye bir yerde özürlü ve evsizlerin kaldığı başka bir eve yerleştiler, oradan da 1991’de Gorbaçov’un girişimiyle Moskova’daki Sovyet askeri hastanesine…

Bu süre içinde Duvarı geçenlere vur emri verme sebebiyle hakkında açılan davadan Kasım 1992’de tutulandı. Beş buçuk ay yattıktan sonra serbest bırakılması büyük protestolara yol açtı. Kuzey Kore, Suriye ve Şili gibi ülkelere sığınma talebi Şili tarafından kabul edildi. Son yıllarını sefalet içinde yaşayan Honecker, ilginçtir Filistinlilerin lideri Yaser Arafat’ın maddi desteğiyle Şili’ye gidebildi. Orada da Mayıs 1994’te öldü.

Ama Almanya, onun ölümünü değil, her 3 Ekim’de duvarların yıkılmasını ve iki kardeş ülkenin birleşmesini kutluyor. Birçok sıkıntıya rağmen birleşme bütün dünyada pozitif bir sinerji oluşturdu.

Dikkatinizi çekmiştir; gerçek demokratik ülkelerde insanlar seçilir, yönetir, emekli olur halkıyla barışık yaşar ve hayata veda eder. Ya diktatörlüklerde…

On sekiz yıl yegâne güç olarak yönettiği ülkede evsiz ve yalnız kalarak, Şili’de vatansız ölür…

Başı ve sonu benzer bu filmi kim bilir daha ne kadar toplum yaşayarak seyretmek zorunda kalacak…

O zamanlar Berlin Duvarı’nın arkasında yaşanan nice trajedileri göremememe hayıflanıyorum. Ya şimdilerde popülizm ve manipülasyonlarla örülen sanal duvarlar arkasındaki trajedileri görmeyenlere ne demeli…

[Muhammet Mertek] 2.10.2018 [Kronos.News]

Dilemma [Safvet Senih]

Amerika’da tanıştığımız Prof. Dr. Kenan Bal, “Kâinatta herşeyin bir ANTİ’si var.  Madde ve anti madde gibi… Bunlar  birbirini nefyediyor. Öyleyse, Allah’tan başka her şey her an fâni” diyor. İlm-i İlâhînin herşeyi kaplamış olması meselesinde de “Allah’ın ilmi her şeyi kaplamış. Öyleyse O’nun bildiğini yapıyorum. Ayrıca ne yapacağımı da O biliyor. Yani ilim maluma tâbî, yani ben yapacağım için biliyor. Bu bir dilemma.” diyor. Misal olarak da eski Yunan’dan birisinin yetiştirdiği öğrencisine, “Bir dava kazandığın zaman bana borcunu öde. Dava kaybettiğin müddetçe, bana bir şey ödemek zorunda değilsin.” diyor.  Öğrenci parayı ödemiyor diye onu mahkemeye verdiğini, mahkemeyi hocanın kazanıp talebenin kaybetmesi üzere; talebenin davayı kaybettiği için borcunu ödemek zorunda olmadığını, halbuki hocanın davayı kazandığı için hakkını alması gerektiğini yani iki tarafın da haklı olduğunu söylüyor… İkinci misal olarak eski Mısırlılardan kalma bir hikayeye göre bir timsahın bir kadının çocuğunu kaçırdığını daha sonra çocuğun annesine “Benim ne yapacağımı bilirsen sana çocuğunu vereceğim” dediğini, kadının “Sen  vermeyeceksin!” deyince, “Bildin, öyleyse bildiğin gibi vermeyeceğim” dediğini. Kadının  “Madem bildin, sözünde dur; hani ben senin ne yapacağını bilince, çocuğumu vereceğini söylemiştin ya” dediğini ve her ikisinin de haklı gözüktüğünü söylüyor.

Bir mozahist (kendisine işkence yapılmasından zevk alan kişi), bir sadiste (işkence yapmaktan zevk duyan kimseye), “Haydi beni yumrukla!..” diyor. Sadist ise “Hayır!” diyor. Böylece, onun zevk alacağı dayak atma yerine, işkence duyacağı bir iş yapmış oluyor. Çünkü dövmemesi de ona işkence hissi veriyor. Dolayısıyla mânevî bir işkence yapmış oluyor. Hem sadist, hem de mozahist zevk almış oluyor. Tabii bunu sadistin ince bir zekâ ile keşfetmiş olması gerekir… Aslında bu da Yusuf  Kenan Bal’ın dediği dilemmaya benziyor. Fakat onun dilemmaya kaderi  bir meseleye benzetmesi doğru değil… O mesele bir dilemma değil…

Cenab-ı Hak, sonsuz ilmiyle, bütün kainatı ve her zerresini, her şeyiyle, geçmişiyle geleceğiyle, olanı ile olacağı ile biliyor. Öyle olmasa şu kainattaki âhenk ve düzen nasıl devam edebilir? Hiçbir insanın parmak çizgisini öbürüne benzetmiyor. Onun için her bir hücreye ve içinde iş gören her bir zerreye  her an hâkim olması ve kontrolunda tutması gerekir. Bu derece sonsuz bir ilme sahip olan Cenab-ı Hak, o insanın her ne vakit, ne yapacağını, ne keyfiyette olacağını bilmez mi? Elbette bilir. Ama ilim başka, irade başka ve  kudret başka tecelli eder. Bu O’na ait bir ilim… İnsan ise iradesiyle hareket etme ve sonuçlarına göre mükafat veya ceza alacak bir hürriyette yaratılmıştır. Suç işlemeye zorlama gibi bir durum yoktur. Onun için iradesini kullanışına göre karşılık görecektir. Eğer iradesi olmasaydı, mesul olmazdı. İşte bu ölçüler içinde meseleye bakmak gerekir…

* * *

Üniversite öğrencilerinin baş örtüsünün çok tartışıldığı günlerdeydi. (1985-1986)  Konya Emniyetinin narkotik şubesinden bir baş komiser, DGM  Başkanına “Ben her yerde tesettürü savunuyorum. Belki beni mahkemeye verirler… Öyle bir şey olursa, ben size soracağım: ‘Siz tesettürü kabul ediyor musunuz, yoksa kabul etmiyor musunuz?”  diyeceğim. Eğer “Hayır” diye cevap verirseniz, işte Müftüden aldığım  resmi belge… Tesettür Kur’an âyetleriyle tesbit edilmiş… Bilirsiniz, Kur’an’ın bir harfini inkâr eden kimse, Müslümanlıktan çıkar ve  gayr-i Müslim olur. Siz de öyle olursunuz. O zaman “İnin oradan bakayım. Çünkü siz bizim kanunlarımıza göre hâkim olamazsınız; hâkimler gayr-i Müslim olamaz. Siz ise inkâr etmekle İslamiyetin dışına çıkmış oluyorsun.” diyeceğim, demişti. Ama böyle bir kanun maddesi o zaman var mıydı bilmiyorum…

* * *

Lisede öğretmenliğim sırasında, çok merhametli iyilik sever bir öğrenci vardı. Onunla ilgili çok olaylara şahit olmuştum. Fakat o günlerde okullarda çok modaydı. Ben onun bir arkadaşına, hem de benim dersimde, fısıltı halinde, “Ben komünistim” dediğini duydum. Bu husus, duymaktan çok, bir hissediş, bir dudak kıpırtısını fark edişten ibaretti. Çok üzüldüm. Ona, “Sen dinsiz olamazsın… Olsan da kalamazsın… Komünizm, inkarı ve  dinsizliği de kapsar. Allah sana o kadar güzel hasletler vermiş ki, öyle dinsiz kalman mümkün değil… Veya sen komünizmin ne olduğunu bilmiyorsun…” meâlinde bir konuşma yaptım. Utanmış, kıpkırmızı kesilmişti… Üzerine fazla varmadım. Birkaç sene sonra İlahiyat fakültesinde öğrenci olan bir tanıdığım dedi ki: “Ağabey ben Narlıdere taraflarında bir camide yaz tatilinde görev yapıyorum. Bir albayın oğlu var. Bu günlerde yanıma gelip gidiyor. İsmi Hüseyin Emre… Geçen gün büyük bir tehlike atlattı. Ağabeyi ile beraber denizde bir tekne ile dolaşırken birden bire bir rüzgara kapılıyorlar. Rüzgar tekneyi döndüre döndüre sahilden çok uzaklara sürüklüyor. Avukat ağabeyi ile beraber endişe içinde ha battık, ha boğulduk diye uzun  zaman ölümü beklerken, askeri bir helikopter  imdatlarına yetişiyor ve kurtuluyorlar. Bana dedi ki: “Bizim bir din bilgisi ve ahlak dersi öğretmenimiz vardı. Ben kötü bir söz söylemiştim, bana sen dinsiz olamazsın, demişti. Ölümü beklerken hep onu hatırladım. Bir yandan da şehadet getiriyordum.”
İşte sizlere hatıralardan oluşan bir takdim…

[Safvet Senih] 3.10.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Hakk‘ın Temsilcileri, Güvenin Bekçileri [Mehmet Ali Şengül]

Îman; makam, imkan ve gücün karşısında bükülmeden dik durmayı, müstağni ve izzetle yaşamayı gerektiriyor. İnsan,  îmanını, inancını bıraktığı, insanlığını unuttuğu yerde kalır, yoluna devam edemez.
   
Îmânını dünyevî hiçbir şeye alet etmeyen ideal bir mü’min, kalbi ile Allah arasına hiçbir engel  koymama gayreti içindedir. Resûlullah  Efendimiz (sav) başta olmak üzere, hulefâ-i Raşidin Efendilerimiz, Ensar ve Muhâcirin hazerâtı (r.anhüm) ve milyonlarca Hak dostları, ölümle sona erecek dünyânın hiçbir şeyine tenezzül ve tevessül etmemişlerdir.
   
Onlar, sâdece ölümsüz ebedî âlemi kazanabilme adına, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına tâlip olmuşlar, bu vesîle ile dünyâyı bir misafirhâne kabul edip, muhtaç gönüllere hakîkatleri duyurabilmek için,  Allah’ın kendilerine emânet ettiği bütün imkanları seferber etmiş, hayatlarını bu yolda fedâ etmişlerdir.
 
Mü’min, batıp yok olup gideceklere takılmadan, Sâhib-i kâinata yönelmelidir. Zîrâ, kıblenâmesi olmayanlar hiçbir zaman hedefe ulaşamazlar. Mü’minin gerçek kıblesi, beyt-i Hüdâ olan kalbini,  erkân-ı îmaniyye ile aydınlatmanın yanında, Cenâb-ı Hakk’ın beytullah olarak takdir ve tâyin buyurduğu Kâbe-i Muazzama’nın ifâde ettiği rûha yâni; kalbiyle, ruhuyla Allah’a yönünü çevirmesidir.
 
Mü’minlerin gerçek vazîfesi, Allah’ı tanımadan yaşamakta olan milyarlarca insanın îmanını kurtarmaya vesîle olmanın yanında, şu kısa vâdeli dünya lezzetleri ve zevkleri içinde boğulup gitmelerine engel olmak ve âhiretlerini kurtarmaya çalışmaktır.
 
Aynı zamanda, mü’minler içinde vahdeti, huzur ve güveni temin etmek, diğer insanlara model ve örnek olmak yanında, cihan sulhuna katkıda bulanmaktır. Mazlum, mağdur, garip, yetim muhtaç olan bütün insanlara -rengi, dili, dini ne olursa olsun-  şefkatle, merhametle muâmelede bulunmak, onların da gerçeklere uyanmasını sağlamak, bu şekilde ebedler  âlemine huzur içinde gitmelerine  vesîle olmaktır.
 
Mü’minin derdi, sancısı bunlar iken nice zâlimler, münâfıklar, fâsık ve fâcirler; kendi çıkarları, kıskançlık ve çekememezlik gibi insanlığa hiçbir yararı ve faydası olmayan tavır ve davranışlar içinde, toplumu birbirine hasım hâline getirip, âileleri dağıtıp, şefkâte muhtaç çocukları anne babalarına hasret haline getirmek sûretiyle, kendilerine de hiçbir faydası olmayan en büyük kötülüğü yapmaktadırlar.
 
Kıskançlık , çekememezlik, hazımsızlık öyle bir marazdır ki, erkân-ı imâniyyeye kâmil mânâda inanmaktan başka bu hastalıklardan kurtulmanın hiç bir çaresi yoktur. Zirâ, ‘inadın gözü kördür, meleği şeytan şeytanı da melek gösterir.’ Hz.Üstad; “İnadın gözü meleği şeytan görür. İnadın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine, melek der, rahmeti de okutur. Muhâlif (karşı) tarafında eğer meleği görse, libasını (elbisesini) değişmiş onu şeytan zanneder, adâvet (düşmanlık) eder, lânet eder” diyor. (Sözler)
   
Îman hakîkatleri, insan vücudunu teşkil eden uzuvlar gibidir. İslâm, bir bütün olarak yaşanmayınca, kendisinden beklenen fonksiyon  elde edilemez. Din, Cenâb-ı Hak tarafından Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’da nasıl tesbit edilmiş ve emredilmiş, Resûlullah (sav) tarafından bize nasıl intikâl ettirilmiş ise, hükmü kıyâmete kadar devam edecek olan İslam dini o şekilde yaşanmalıdır. Yoksa kolunu kanadını kırmış ve yollarda engellere takılıp  kalınmış olur.
 
Hac sûresi 11.âyette; “Öyle insanlar vardır ki Allah’a, sırf bir hesâba binâen, imanla küfrün arasında bir yerde ibâdet eder. Şayet umduğu faydayı elde ederse, onunla huzur bulup sevinir, eğer bir sıkıntı ve imtihana mâruz kalırsa yüzüstü dönüverir. Dünyâyı da, âhireti de kaybeder. İşte besbelli olan hüsran budur” buyrulmaktadır.
 
Kur’ân ve Sünnet çizgisinde hayatını sürdüren bir mü’minin, îman ve Kur’ân hizmetinde kararlılık göstermesi, sabır ve sebât içinde bulunması çok önemlidir. Herkes kendi doğrularına göre hareket ederse, kendi çıkarlarına göre istişârede bulunursa, kimse gerçek doğruyu hiçbir zaman bulamaz.
 
Gerçek istişâre; dünyâyı ve âhireti bizden daha iyi bilen, ihlâs ve samîmiyetleriyle rüştünü isbat eden, akıl, mantık ve irâdelerini hislerinin önünde tutan, en önemlisi Allah’a hesap verme endişe ve korkusu içinde hareketlerini tanzim eden, liyâkatli  -ve neticesine hatalı bile olsa tenkit etmeyip teslim- olan  insanlarla yapılandır.
   
Şûrâ sûresi 38.âyette; “Onlar öyle kimselerdir ki Rab’lerinin çağrısına kulak verip, namazı hakkıyla îfâ ederler. İşlerini istişâre ile yürütürler, kendilerine nasib ettiğimiz imkânlardan hayırlı işlerde sarf ederler.” buyrulmaktadır.
   
Al-i İmran sûresi 155 ve 156.âyetlerde; “İki ordunun karşılaştığı gün içinizden arkasına dönüp kaçanlar var ya, işte onları, işlemiş oldukları birtakım hataları sebebiyle şeytan kaydırmak istemişti. Allah yine de onları affetti. Çünkü Allah gafurdur, halîmdir (çok affedici ve müsâmahalıdır).”
  “Ey îman edenler! Dini inkâr edip de Allah için seferde ölen veyâ gazâlarda öldürülen arkadaşları hakkında: ‘Bizim yanımızda olsalardı ne ölürler, ne de öldürülürlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bunu, onların gönüllerinde bir hasret, bir yürek yarası olarak bıraksın diye yaptı. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah bütün yaptıklarınızı görür.” buyrulmaktadır.
 
Allah (cc) Al-i İmran sûresi 159.âyette; “(Habibim) İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşâvere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki, Kendisine dayanıp güvenenleri sever.”  buyurmuştur.
   
Efendimiz (sav) de; ‘Benim Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyeti bulursunuz’ buyurmuş ve Ashâbını senâ etmiştir. (Beyhâki)
 
Helâket ve felâketlerin, insanları zillet ve sefâlete mahkum ettiği, şeytan ve nefsin esir aldığı böyle bir dönemde, zâhiri şer gibi görünen ve yaşanan sıkıntılarla, Hizmet Hareketi’ni bütün dünya duydu. Böyle bir dönemde gönül erlerine düşen vazife de, sistemli düşünmek, uygun vesileleri kullanmak, bulundukları ülkelerde güven ve emniyet telkin edip entegrasyon içinde faydalı olmaya çalışmak olmalıdır.
 
Hizmet-i îmaniyye ve Kur’âniyyeye hiçbir beklenti içinde olmadan hizmet vermek, yâni;  adanmışlık ruhu çok önemlidir. Bugün bu dâvâya sâhip çıkan adanmış ruhlar da, Hz.Üstad’ın “..Ben cemiyetin îman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yalnız yirmi beş milyon Türk cemiyetinin değil, yüzlerce milyon bütün İslâm cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ân'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin (insanlığın) îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur." (Tarihçe-i Hayat) dediği gibi; onlar, kimseye düşman olmazlar. Diklenmeden, inatlaşmadan, hak bildikleri yolda dimdik durarak, sabreden ve aslâ sarsılmayan yiğitlerdir.
   
Enfal sûresi 46.âyette; “Allah’a ve Resûlüne itaat edin, sakın birbirinizle ihtilaf etmeyin; sonra korkuya kapılıp zâ’fa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider. Bir de tam mânasıyla sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” buyrulmaktadır.
 
Fussilet sûresi  30.âyette; “ ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra da istikâmet üzere, doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip: ‘Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vâ’d edilen cennetle sevinin!’ derler.”

31 ve 32.âyetlerde; “Dünya hayatında da, âhirette de biz sizin dostunuzuz. Orada sizin canınızın çektiği her şey, gafur ve rahîm’den (affı, merhamet ve ihsanı bol olan Allah tarafından) bir ikram olarak sizindir. Hem orada siz bütün istediklerinize kavuşacaksınız.”

“Meleklerin inmesi sırasında müminlerin onları görmeleri gerekmez. Melekler onları cesaretlendirmek, teselli etmek için gelir ve kalplerine kuvvet verirler.”

33.âyette; “Allah yoluna çağıran, makbul ve güzel işler işleyen ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel söz söyleyen kim olabilir?”

34.âyette;  “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!

35.âyette; “Ama kötülüğe karşı iyilik hasleti, ancak sabredenlerin kârıdır, faziletten yana nasibi bol olanların kârıdır.”

46.âyette; “Kim makbul güzel işler yaparsa kendi lehine, kim kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına asla zulmetmez.”

Ve 53.âyette; “Evet, Biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyâda, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz; tâ ki Kur’ân’ın, Allah tarafından gelen gerçeğin ta kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak. Rabbinin her şeye şâhid olması yetmez mi?” buyrulmaktadır.
   
İnsanlar dünyâda, âhiret hayatlarını ya kazanır veya kaybederler. Cenâb-ı Hak’ın son Peygamber olarak gönderdiği Resûlullah’a  (sav)  itaat edenler, dâvetine icâbet edip Sefîne-i Muhammediye’ye  dâhil olanlar kazanacak, isyan edenler ise kaybedeceklerdir.
   
Dünya gemisi sahile O’nunla (sav) ulaşacak, insanlık O’nun rehberliği ile kurtulacak, O’nun sunduğu reçeteyi kullananlar dertlerine derman bulacak ve yine O’nun pınarından su içenler gerçek hayatı elde edecek, ebedî olarak Cennette sevdikleriyle beraber haşr olacaklardır.
 
Hizmet insanları, hakkın tebliğicileri, sulh-u umûminin temsilcileri, emniyet ve güvenin bekçileri olarak, fitne ve fesat çıkarmadan, kavga ve gürültüye sebebiyet vermeden, kalp ve gönül yıkmadan Allah ve Resûlü’nü kullarına sevdirebilme yolunda vazifelerini îfâ etmeli, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına müdâhale etmemelidirler. Mücâdelelerini, kin ve nefretle değil, sevgiyle, tatlı dil güler yüzle, adâlet ve hakkaniyetle, şefkat ve merhametle devam ettirmelidirler.

[Mehmet Ali Şengül] 3.10.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Türk-Alman ilişkilerinde önemli bir isim: Goltz Paşa [Dr. Serdar Efeoğlu]

Erdoğan’ın son Almanya ziyareti ile Türk-Alman ilişkilerinin seyri bir kez daha gündeme geldi. Özellikle yaşanan gerginliklere rağmen iki tarafın da “hiçbir şey olmamış gibi” söylemler kullanmaları dikkat çekti.

Bunun nedeni karşılıklı menfaatlerdi ve bu durum kamuoyuna yansıyan “düşmanca” ifadelerin “yok sayılmasına” neden oluyordu.

Önemli bir neden de yaklaşık yüz elli yıldır Türkiye üzerinde Alman etkisi olmasıydı. Bugün Türkiye’ye en fazla turist Almanya’dan geliyor ve Almanya Türkiye’nin en fazla ithalat yaptığı ülkeler sıralamasında ikinci sırada bulunuyor.

Uzun bir geçmişi olan Türk-Alman yakınlaşmasının önemli bir mimarı olarak da Goltz Paşa karşımıza çıkıyor. Goltz Paşa’nın hikâyesini okuyunca Almanya’nın Türkiye üzerinde ne kadar kalıcı etkileri olduğunu bir kez daha göreceksiniz.

ABDÜLHAMİT VE ALMANLAR

Osmanlıların Alman hayranlığı 18. Yüzyıla kadar götürülebilir. Mükemmel bir kara ordusuyla “güçlü bir Prusya’nın ortaya çıkması” Osmanlı Devleti’ni de etkilemiş ve genellikle Fransa ile dostluğa dayanan Batı ile ilişkilerde yeni bir aktör ortaya çıkmıştı.

Prusyalı subaylar ilk defa III. Selim devrinde Osmanlı hizmetine alındığı gibi II. Mahmut devrinde Moltke’nin Osmanlı ordusundaki göreviyle bu ilişkiler daha da yoğunlaştı. Ancak asıl dönüm noktası II. Abdülhamit devri oldu.

II. Abdülhamit, 1877-1878 Savaşında yaşanan acı mağlubiyet sonrasında tercihini Almanlardan yana kullandı. Rus tehlikesi, Fransa’nın zayıflığı ve İngiliz dostluğundan duyulan endişe gibi nedenlerle Almanya artık Osmanlı dış politikasının yeni aktörü oldu.

Almanya’nın da yeni hammadde kaynaklarına ulaşmak ve Osmanlı Devleti’nin yatırımlarından pay almak gibi amaçları olunca ilişkiler hızla gelişti. Bağdat demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesi ve ekonomik ilişkilerin hızla artması iki tarafı da memnun etti.

Almanların 1870’de Sedan’da Fransa’yı büyük bir mağlubiyete uğratması, askeri gücünü de ortaya koymuştu. Abdülhamit de Osmanlı ordusunun reorganizasyonu ve subayların eğitimi için Almanya’dan yardım istedi. Alman hükümetinin onayı ile Kähler başkanlığında bir askeri heyet 1882”de İstanbul’a geldi ve Osmanlı hizmetinde görev yapmaya başladı.

GOLTZ’UN İLK DÖNEMİ VE SARAY SOYTARILARI

Goltz Paşa, 1916’ya kadar aralıklarla Osmanlı ordusunda görev yaparak pek çok subay yetiştirdi. Ancak Goltz’un düşünceleri sadece askeri alanla sınırlı kalmadı.

1843’de doğan Wilhelm Leopold Colmar Freiherr von de Goltz, 1864’de Berlin’de Harp Akademisi’ne girdi ve o dönemde Avusturya ve Fransa ile gerçekleşen savaşlarda aktif görev aldı. Savaşlar sonrasında da askerliğe dair kitaplar kaleme almaya başladı.

1883’de yarbay olarak görev yaparken Alman askeri heyetine dâhil edildi ve Kähler’in ölümünden sonra heyetin başkanlığını üstlendi. 1883-1895 arasında “Askeri Okullar Müfettişliği” yapan Goltz; seferberlik, harekât planları ve askeri haritalar konusunda çalışmalar yaptı. Goltz’un isteğiyle askeri okullarda Almanca okutulmaya başladı ve her yıl çok sayıda öğrenci Almanya’ya eğitime gönderildi.

Askeri okulları Alman okullarını örnek alarak yeniden düzenleyen Goltz, ders programlarını yeniledi ve yeni müfredata uygun kitaplar hazırladı. Ayrıca “sağlık, beslenme, dayak” gibi konularda düzenlemeler yaparak geleceğin subayları olacak öğrencilerin büyük takdirlerini kazandı. Dönemin şahitlerine göre Goltz’la beraber Harbiye talebesinin duruşu ve yürüyüşü bile değişti.

Goltz, teorik eğitim yerine pratik eğitimi öne çıkarmak istediyse de başarılı olamadı. Goltz’a göre yeniliklerde en büyük engel, “orduyu her an darbe yapacak bir tehlike olarak gören padişah Abdülhamit ve onun yanındaki üniformalı saray soytarıları idi”.

Paşa’nın her adımı Abdülhamit’in hafiyeleri tarafından takip edilmiş, hakkında jurnaller verilmiş ve sunduğu pek çok öneri Saray engeline takılmıştı.

İSTANBUL BAŞKENT OLMAMALI

Paşa’nın Türkiye’de kaldığı yıllarda bir “Goltz efsanesi” oluşmuş, özellikle 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasında Golzt’un önemli bir payı olduğu düşüncesi ortaya çıkmıştı.

Abdülhamit’ten sonra İttihatçılar da Goltz Paşa’yı İstanbul’a davet ettiler ve Paşa, 1909’dan itibaren kısa bir süre daha Türkiye’de bulundu. Bu dönemde kendi yetiştirdiği subaylara danışmanlık yapma imkânı buldu, tatbikatlar ve manevralar organize etti. Ancak Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşlarında uğradığı yenilgi, Avrupa basınında Alman askeri sisteminin çöküşü ve Goltz’un başarısızlığı olarak yorumlandı.

Goltz farklı alanlarda da “orijinal” tekliflerde bulundu. Bunlardan en ilginci, başkentin İstanbul yerine Asya’da bir şehre taşınması teklifidir. İlk defa 1895’de bu teklifi yapan Goltz, Balkan Harbi yenilgisinden sonra bu öneriyi tekrar gündeme getirmiştir.

Goltz’a göre İstanbul, Türkleri atalete sevk etmekte ve idarecileri halka yabancı hale getirmekteydi. Bu nedenle başkentin Anadolu’da Konya gibi bir şehre ya da Halep veya Şam’a taşınmasında fayda vardı. Özellikle Balkan Harbinden sonra Osmanlıların artık bir Türk-Arap devletine dönüştüğünü ileri sürerek başkentin mutlaka taşınmasını önerdi.

Goltz’un bu önerisine başlangıçta karşı çıkılsa da İstiklal Harbi sonrasında dediği noktaya gelinmiş ve İstanbul yerine Ankara başkent olmuştur.

MİLLET-İ MÜSELLAHA (SİLAHLI MİLLET)

Birçok eser kaleme alan Goltz’un Türkiye’de en çok etkili olan eseri Türkçeye “Millet-i Müsellaha” olarak çevrilen kitaptır. Bu eser, askeri ve sivil çevreleri önemli ölçüde etkilemiştir. Paşa bu eserinde savaşların kaçınılmaz olmasından hareketle milletin bütün fertlerinin askeri eğitim alması gerektiğini ve savaşa hazır hale getirilmesini savunuyordu.

Bu yönüyle Goltz, Fransız İhtilaliyle ortaya çıkan “ordu millet” kavramının önemli bir savunucusuydu ve ona göre çocuklar ilkokuldan itibaren askerliğe hazırlanmalıydı.

“Millet-i Müselleha” düşüncesini uygulamaya geçirme imkânını da elde eden Goltz, 1911’de Alman Savaş Bakanlığı’nın desteğiyle Alman gençliğini beden ve ruh açısından savaşa hazırlamak için Genç Almanya Federasyonu’nu kurarak başkanlığını üstlendi.

Goltz’un bu düşünceleri onunla beraber görev yapan M. Şevket Paşa, Pertev Paşa ve A. İzzet Paşa gibi subayları etkilediği gibi Alman ekolünden yetişen Enver, A. Fethi, Kazım Karabekir ve M. Kemal kuşağını da çok ciddi etkilemiş ve Türklerin “asker-millet” oldukları tezi her yerde işlenmiştir.

İttihatçıların kurdukları izci teşkilatları ve Osmanlı güç dernekleri gibi paramiliter yapılarda da Goltz’un etkisi vardır. Paşa’nın Atatürk üzerinde de büyük etkisi olmuştur. Atatürk’ün gençlik döneminde tuttuğu notlarda bu görüldüğü gibi Cumhuriyet döneminde kaleme aldığı “Medeni Bilgiler” kitabının askerlikle ilgili bölümünün büyük ölçüde Goltz’un eserinden alındığı tespit edilmiştir.

“BABAMIZ GELDİ” VE KUT ZAFERİ

1914’de başlayan Birinci Dünya Savaşı’nda önce Belçika Genel Valiliği yapan Goltz, daha sonra Osmanlı Devleti’nde görevlendirildi. Kamuoyunda kendisine karşı öyle bir sempati vardı ki, Goltz’un gelişi üzerine “Babamız geldi, artık işler düzelecek” şeklinde sözler söylendi.

Bir süre 1. Ordu komutanlığı yapan Goltz, daha sonra 6. Ordu Komutanlığı’na getirilerek Irak cephesine gönderildi ve uyguladığı planlarla Türk ordusunu avantajlı bir duruma getirdi. Ardından İngilizler Kut’ül Ammâra’da kuşatıldı.

Ancak kuşatmanın zaferle sonuçlandığını göremeden yakalandığı tifodan kurtulamayarak 1916 Nisanında vefat etti ve Bağdat’ta defnedildi. Cenazesi daha sonra ailesinin isteğiyle İstanbul’a getirilerek Alman elçiliğinin Tarabya’daki yazlığının bahçesine gömüldü.

ALMANYA’NIN KÂRI

Goltz’un kendi memleketi Almanya’ya da büyük katkıları oldu. Onun sayesinde genç subaylar Alman hayranı olarak yetişti ve Enver Paşa başta olmak üzere bu subaylar, Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesinde etkili oldular.

Goltz’un Almanya’ya diğer önemli katkısı ekonomik yöndendi. Goltz’un etkisiyle Osmanlı ordusunda Alman silahları tercih edilmeye başladı ve Alman firması Krupp’tan 1.000 ağır top ve yüzbinlerce Alman Mauser tüfeği satın alındı. Goltz’a kadar Osmanlı ordusunda Amerikan silahlarının ağırlığı varken bu dönemde Alman silahları ön plana geçti.

Yazımızı Goltz Paşa’nın şu tespitiyle bitirelim. Osmanlı Devleti’ni ve özellikle de yöneticilerini yakından tanıyan Goltz 1913’de yayınlanan bir yazısında, “yüksek ahlâki değerlerini kaybetmiş idareci kadrosuna sahip milletlerin çöküşünün kaçınılmaz olduğunu” söylüyordu. Nitekim bu yazıdan on yıl sonra “Osmanlı Devleti” diye bir devlet kalmadı.

Kaynakça: R. Çalık, “Colmar Freiherr von de Goltz (Paşa) ve Bazı Görüşleri”, ATAM, S. 36, 1996; N. Alkan, “Goltz”, TDV İA, Ek 1, 2016; E. Akcan, “Goltz Paşa’nın Osmanlı Ordusu ve Asker Sivil Aydınlar zerindeki Etkisi”, II. Türk-Alman İlişkileri Sempozyumu, 2013.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 3.10.2018 [TR724]

Una, elektriğe, doğalgaza zam serbest, ekmeğe yasak! Sütlü Nuriye sezonu açıldı [Semih Ardıç]

Ankara’da ekmeğin fiyatına yüzde 25 zam yapıldı. 200 gram ekmeğin fiyatı 1 TL’den 1,25 TL’ye çıkarıldı.

Türkiye Fırıncılar Federasyonu, Ankara’da iki senedir ekmeğe zam yapılmadığına dikkat çekerek, doğalgazdan elektriğe, undan akaryakıta bütün kalemlerin fiyatının ikiye üçe katlandığına kaydetti. Bir nevi “mecbur kaldık” beyanında bulundu fırıncılar.

VALİLİK EKMEK ZAMMINI İPTAL ETTİ

Mamafih siz misiniz zam yapan? Evvela Ticaret Bakanlığı zammın durdurulduğunu açıkladı. Akabinde Valilik zammın iptal edildiğini duyurdu.

Daha geçen hafta ABD ve Almanya kapılarında borç para dilenirken “serbest piyasa şartlarına sıkı sıkıya bağlı kalınacağı” taahhütünde bulunan iktidarın iki yüzlülüğüne bakın ki fırıncıya gelince aslan kesildi.

Ekmek zammının iptal edildiği günün sabahına yeni zamlarla uyandı Türkiye. 1 Ekim’den itibaren doğalgaza yüzde 18, elektriğe yüzde 15 zam yapıldı.

Son üç ayda enerji maliyeti yüzde 40’tan fazla arttı. Zam kararını Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) almadı mı?

EPDK zam yapınca mesele yok. Fırıncı ayakta kalmak maksadıyla yüzde 25 zam yapınca tepesine balyoz indirildi.

FIRINCI UN BULAMIYOR

Son iki ayda Türkiye’de zamsız geçen gün, hafta vaki mi? Aynı Ticaret Bakanlığı bir çuval unun 175 TL’ye çıktığını bilmiyor mu?

Üstelik vadeli satış tarihe karıştı. Tüccar nakiti olan fırına veriyor unu. Daha evvel 24 ay vade ile alınan un artık peşin ödeme ile alınabiliyor.

Fırıncıya gelince zam iptal ediliyor. Diğer tarafta BİM, A101, Migros, Carrefour, Şok, Metro bir gecede bütün mamülleri yüzde 30 ila yüzde 50 arasında -bazı mamüllerde yüzde 110- zam yapabiliyor.

Sadece gıda mamüllerinde değil zam tsunamisi. Temizlik mamüllerinden elektronik eşyaya, akaryakıttan tuvalet kâğıdına kadar zam gelmeyen kalem yok.

Ekmek zammının iptal edildiği Ankara’da simit fiyatı 1,5 TL’den 1,75 TL’ye çıkalı neredeyse bir ay olacak. Valilik ya simit yiyenlerin zengin olduğuna vehmetti ya da zamdan haberi olmadı.

12 EYLÜL DARBESİ VE BAKLAVACILAR

Fırıncını başına gelenler bana 12 Eylül 1980 darbesinden sonra tatlıcıların maruz kaldığı baskıyı hatırlattı. Darbeyi müteakip ekonominin idaresini cunta devralmıştı.

Ekonomiden, piyasa dinamiklerinden bîhaber askerler esnafa nefes aldırmıyordu. Şekere zam yapıyorlar, fakat baklavaya zam yapılmasına müsaade etmiyorlardı.

Esnaf temsilcileri, sıkıyönetim komutanına çıksa da nafile!

Zararına baklava satmaktansa esnaf dahiyane bir fikirle “Sütlü Nuriye” tatlısını piyasaya sürdü. Daha az şekerli olmasına rağmen yeni baklava çeşidi tuttu. Süt sayesinde maliyetler de düştü.

Tabii o günlerde Türkiye tarım ve hayvancılıkta bugünlerden daha ileride. Süt ucuz! Sütlü Nuriye’de “Nuriye” ifadesinin manası yok denilse de devrin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin’i ima ettiği söylenir.

Esnafın darbecilerden intikamı: Sütlü Nuriye!

KARABORSACILIK BÖYLE HORTLAR

Ekmek zammına devlet müdahalesi neresinden bakılırsa bakılsın fecaat, idare-i maslahat bir karar. Fiyatların umumî seviyesi bu kadar yükselmişken oy kaybettirecek diye sadece perakende fiyatları baskı altına almak tehlikeli bir teşebbüstür.

Krizde ahlakî tefessüh safhasına geçilir ki karaborsacılık, stokçuluk böyle iklimlerde neşet eder. Zabıta esnaf ile baş edemez. Kaç zabıta var ki her marketi, bakkalı teftiş edecek.

Hadi zabıta hepsine yetişti. Esnaf çift etiket hazılarsa ya da rafta fazla çeşit bulundurmazsa ne yapacaksınız?

Ticarete devlet müdahil olduğunda neler olduğunu Kemal Sunal’ın sinema filmleri ve Sütlü Nuriye vakası ironik bir tarzda anlatıyor.

FİYAT KONTROL REJİMİNE GEÇİLDİYSE…

Fiyat kontrol rejimi esnafı gayr-i ahlakî yollara saptırmaktan başka netice vermez. Madem herşeyi göze alan iktidar böyle bir rejime geçtiyse kimseyi muaf tutamaz teftiş ve cezadan.

Sanayici de tüccar da fatura ve etiket ibraz etmek mecburiyetindedir.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, Saray’a rücu eder etmez fabrika ayarları ile muvafık konuşmaya başladı.

“Stokçuları, fahiş fiyat artışlarını bize ihbar edin.” diyor. Ekonominin krizde olmadığını, dış mihrakların dolar kuru üzerinden darbe teşebbüsünde bulunduğunu söylüyor.

ALMANYA’DA VERİLEN SÖZLER

Almanya’nın verdiği ev ödevlerini bu kadar çabuk unutmuş olamaz. Üç gün evvel Terörle Mücadele Kanunu’nun Avrupa Birliği’nin (AB) kırmızı çizgilerine riayet edilecek biçimde tadil edileceğini taahhüt eden başkası mıydı?

Ankara’nın sisli havası herkesi dönüştürüyor tabii. Oksijen de haliyle daha az. Muhakeme kabiliyetini kaybediyor insan.

Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Yakup Şimşek, Fevzi Yazıcı ve Tuğrul Özşengül hakkında alt mahkemenin verdiği müebbet hapis cezasını İstanbul Bölge İstinaf Mahkemesi onayladı. Gazetecilik Türkiye’de müebbetlik suç!

Müteessir olmamak mümkün mü?

Erdoğan, Almanya seyahatinin akabinde ayağının tozu ile muhbir ekonomisini tahkim etti. Kendisi bilir. Garibanın, esnafın ensesinde boza pişirerek bir yere varılamadığı da üç vakte idrak eder.

Esnafta çareler tükenmez…

Sütlü Nuriye tatlısının 2018 versiyonu için tatlıcılara isim mevzuunda yardımcı olabilir miyiz?

Nedir teklifleriniz?

[Semih Ardıç] 3.10.2018 [TR724]

Tek sezonluk hoca: Mustafa Denizli [Hasan Cücük]

Türk futbolunda geriye dönüp baktığımızda yerli teknik adam olarak öne çıkanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu isimlerden akıllara ilk olarak Fatih Terim, Mustafa Denizli ve Şenol Güneş gelir. Bu 3 hocanın ortak özellikleri olduğu gibi farklılıkları da var. Her 3 ismin de yolu milli takımdan geçti, ligin 4 büyüğünde görev yaptılar. Terim ve Güneş için istikrar ön plana çıkarken, Mustafa Denizli tek sezonluk ve kısa dönem başarıların teknik adamı oldu.

Kemal Özdeş ile yollarını ayıran Kasımpaşa, takımı Mustafa Denizli’ye emanet etti. Denizli adı ne zaman Süper Lig’de bir teknik adam değişikliği olsa gündeme geliyordu. Rizespor, İbrahim Üzülmez’le yollarını ayırınca muhtemel adaylar arasında Denizli adı listede yer almıştı. Mustafa Denizli 2 yıl aradan sonra yeniden Süper Lig’de bir takım çalıştırmaya başladı. 68 yaşındaki teknik adamın kariyerinde şampiyonluklar olmasına rağmen istikrar konusunda karnesi oldukça zayıf.

Türk futboluna ‘Büyük Mustafa’ olarak geçen Mustafa Denizli, 18 yaşındayken 1965’te profesyonellik futbolculuk kariyerine başladı. 1967’den itibaren Altay’ın A takım kadrosunda yer bulan Mustafa Denizli, kariyerinin tamamına yakınını İzmir kulübünde geçirdi. Raket gibi kullandığı sol ayağıyla kornerden gol atacak kadar ustaydı. İstanbul kulüplerinden gelen teklifleri geri çeviren Mustafa Denizli, 16 yıllık Altay kariyerine nokta koyup 1983’te Galatasaray’a transfer oldu. Artık kariyerinin sonbaharını yaşayan Denizli, Galatasaray formasını 15 maçta giyip 3 gole imza atıp 1984’de kramponlarını çıkardı. A Milli formayı 10 maçta giyen Denizli’nin kariyerinde 1 milli takım golü bulunuyor.

Futbola veda ettikten sonra antrenörlük için kolları sıvayan Mustafa Denizli, futbolu bırakır bırakmaz 1984’de Galatasaray’ı çalıştırmaya başlayan efsane Alman teknik adam Jupp Derwall’in yardımcılığına getirildi. Denizli, Derwall gibi bir ustanın yanında çıraklığa başlamanın avantajını kariyeri boyunca yaşacaktı. 3 yıllık yardımcı antrenörlükten sonra takım 1987-88’de Mustafa Denizli’ye emanet edilirken, Jupp Derwall menajerlik görevini üstleniyordu. Galatasaray çok başarılı bir sezon geçirdi ve Denizli, ilk sezonunda şampiyonluk yaşadı. 38 maçta 2 mağlubiyet alan Galatasaray, en yakın rakibi Beşiktaş’ın 12 puan önünde 90 puan toplayarak birinci oldu. İkinci sezonunda Galatasaray, ligi üçüncü olarak tamamlarken, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda (Şampiyonlar Ligi) gelen yarı finalle Türk futbol tarihinde bir ilki gerçekleştirdi.

1989’da Galatasaray’dan ayrılan Mustafa Denizli için fazla uzun olmayan teknik adamlık dönemi başlıyordu. Takımın adı farketmeksizin en fazla 2 sezon görev yapıyordu. Kariyeri boyunca en istikrarlı dönemini 1996-2000 arasında görev yaptığı A Milli Takım’da geçirdi. Milli takımda 4 yıl görev yapan Denizli’nin tek büyük başarısı Euro 2000’de gelen çeyrek final oldu.

Mustafa Denizli, kısa vadede takımı başarıya taşıyordu. 2000’de Fenerbahçe’nin başına geçen Denizli, sezon sonunda takımı şampiyon yaptı. Ancak ikinci sezonu büyük bir fiyasko olunca devreyi görmeden takımdan ayrıldı. Sistemi olmayan bir hoca oldu. Yine 2008’de Beşiktaş’ın başına gelen Mustafa Denizli ilk sezonunda siyah-beyazlı ekibin 6 yıllık şampiyonluk hasretine son verdi. Mustafa Denizli’nin kariyeri 2010’da Beşiktaş’tan ayrılmasıyla düşüşe geçti. Kasım 2013’te III. Galatasaray dönemi ise tam bir fiyasko oldu. 11 hafta görevde kalırken sadece 4 galibiyet aldı.

Mustafa Denizli, ligimizin 3 büyüklerini şampiyonluğa taşıyan ilk ve tek teknik adam olarak tarihteki yerini aldı. Buna rağmen kendine ait bir oyun anlayışını ve sistemini kuramadı. En başarılı yerli teknik adamlar sıralamasında Fatih Terim’den sonra ikinci olmasına karşılık, Türk futbola herhangi bir oyuncu kazandıramadı. 30 yıllık teknik adamlık döneminde Mustafa Denizli’nin futbolumuza kazandırdığı oyuncu diye işaret edeceğimiz bir tek isim bile bulunmuyor. Başarıyı futbolda kendini ispat etmiş oyuncularla sağlamasıyla ünlendi. Teknik adamlık yapmadığı dönemlerde televizyonlarda yorumculuk yaptı.

[Hasan Cücük] 3.10.2018 [TR724]

Hangi Tayyip ya da kriz, rejimi değiştirir mi? [Adem Yavuz Arslan]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Amerika ve Almanya seyahatleri bitti ve kendi mahallemize geri döndük.

Hem de ne dönüş; Türk hava sahasına girişle birlikte Erdoğan’ın söylemeleri de 180 derece değişti.

Mesela, Amerika’da iken Rahip Brunson olayının ekonomi ile ilgili olmadığını, ABD ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştıklarını anlattı. Trump ile ayak üstü karşılaşma bile iktidar cenahında büyük bir coşkuya neden oldu.

Türkiye’de iken 7/24 pompalanan ‘Türkiye’ye karşı ekonomik savaş açtılar’ söylemi Erdoğan New York’ta iken ‘ne olursanız olun yine gelin’ noktasına evrildi.

Yine memleket sınırları içinde iken anti semitik söylemlerden bile çekinmeyen Erdoğan’ın ABD seyahatlerinin olmazsa olmazı Yahudi lobisi temsilcileri ile toplantı yapmak, onlardan destek istemek.

Bence Yahudi Lobileri ile bir araya gelmesinde bir sakınca yok. Hatta daha sık da bir araya gelebilir. Dikkat çekmek istediğim söylemde ki farklılık.

En büyük ‘söylem farklılığı’ ise Gülen Cemaati ile ilgili olanlardaydı. Cemaatin henüz ‘terör örgütü’ olmadığı yıllarda Erdoğan, Gülen’e selamlarını gönderir, ‘bitsin bu hasret’ çağrıları yapardı.

Fakat 17-25 Aralık sonrası kendi demeçlerinde gördük ki (Hatta metin yazarı Aydın Ünal’ın meşhur Yeni Şafak yazısına bakılabilir) Erdoğan hiçbir zaman o niyette değilmiş.

Çağrı yaptığı günlerde aslında Cemaati bitirmek, terör örgütü ilan etmek için hazırlıklar yapıyormuş.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Almanya seyahatinde de ‘farklı söylemler’e devam etti. Kontrolü altındaki medya üzerinden aylarca Merkel’e demediğini bırakmayan, hatta Nazi bıyığı taktıran Erdoğan, Almanya’da tam tersi bir kimliğe büründü.

Üstüne basa basa Almanlar ile iyi ilişkiler kurmak istediğini anlattı. Dahası Alman siyasilerin nezaket sınırlarının kenarında  dolaşarak dile getirdiği ‘tutuklu gazeteciler’ ve ‘insan hakları ihlalleri’ uyarılarına bile tebessüm etmekle yetindi.

‘Eski Tayyip’ olsa ‘one minute’ çeker ‘daha da gelmem’ derdi. Fakat şimdi para lazım ve Almanya önemli bir ülke.

TAKTİK Mİ KARAKTER Mİ ?

Erdoğan’ın zamana ve duruma göre taban tabana zıt demeçler vermesi aslında yeni bir durum değil. Siyasi hayatı çarpıcı örnekler ile  dolu. Hatta o örnekleri sıralamaya çalışsak ne safya yeter ne de zaman.

Mavi Marmara’dan tutun da ‘benim tepkim moderatöreydi’ ye kadar sayısız örnek var. İç politika da istikrarlı bir çizgisi var Erdoğan’ın.

Mesela kapalı kapılar ardında ‘falanca kişi neden hala tutuklanmadı ?’ ‘bu kadın Komünistmiş zaten atın gitsin’ ya da ‘atın içeri cezasını çeksin, gazeteciyse ayrıcalığı mı var’ diyen Erdoğan (bu diyalogların şahitleri var ve hala yaşıyorlar) mikrofonlara gelince ‘ben tutuksuz yargılanma taraftarıyım’ ‘benim Genelkurmay Başkanımı tutukladılar’ ya da ‘talimat verdim gazeteciler serbest kaldı’ diyebiliyor.

Erdoğan bu ülkenin en hayati konularından biri olan Kürt meselesinde de aynısını yaptı.

Müzakere ederken de, mücadele ederken de her zaman sandığı hedefledi. Yoksa Kürt sorununu çözmek gibi bir derdi hiçbir zaman olmadı. Hatta Erdoğan’a göre bir Kürt sorunu da yok.

AKP çevrelerine göre bu durum bir siyasi tercih. Erdoğan kendisine hangisi kazandırıyorsa oraya oynuyor.

Havuz medyasına göre Erdoğan’ın yaptığı bu seri dönüşler ‘harp hiledir’ anlayışının sonucu. (Bu arada ‘harp hiledir’ meselesinin aslı için Ahmet Kurucan’ın yazısına bakılabilir)

Dolayısıyla bir rahatsızlık duymuyorlar.

Nasıl ki ‘Müslüman güçlü olmalı’ deyip rüşvet almayı meşrulaştırıyor, ‘cihad yapıyoruz’ savunması ile zulümlerini meşrulaştırıyorlar, Erdoğan’ın rüzgar gülüne dönen söylemlerinden de rahatsız değiller.

Seçmen kitlesi de ‘her şeyi’ ama kelimenin tam anlamı ile ‘herşeyi’ sindirmeye hazır olunca McKinsey skandalını unutturmaları sadece iki gün sürdü. Türkiye’nin büyük bir kesimi olayı duymadı bile.

AHLAKİ YA DA DİNİ BİR KRİTERİ YOK

Hakkını teslim etmek lazım.

Erdoğan tam bir siyasi deha. Halkı çok iyi okuyor, herhangi bir ahlaki ya da dini kriteri de olmadığı için ‘yapması gerekenleri’ büyük bir kıvraklıkla yerine getiriyor.

Eğer ‘ahlaki ya da dini kriteri yok’ tanımını abartı buluyorsanız son yıllarda yaptıklarına daha yakından bakmanız gerekiyor demektir. Mesela tüm dinlerde, ahlak normlarında ve hukuk kurallarında suç kişiseldir, kimse bir diğerinin suçundan-günahından sorumlu tutulamaz.

Erdoğan’ın bugün gelinen noktada en büyük başarılarından birisi ‘olmaz’ denilenleri ‘olağan’ hale getirmek, hatta sıradanlaştırmak oldu. Mesela yolsuzluk, rüşvet, yağma gibi suçlar artık Erdoğan rejimide suç sayılmıyor.

Kadın-yaşlı-çocuk demeden zulmetmek de artık sıradan. Yalan söylemek, her türlü dalaverenin içinde olmak da ‘siyasetin gereği’ kabul edilir oldu.

Öyle bir hale geldik ki artık ‘yok artık, bu kadar da olmaz’ denilebilecek hiçbir şey kalmadı. Bu saatten sonra hangi skandal ortaya çıkacak ve seçmen ‘yeter artık’ diyecek ? Görmediğimiz rezalet mi kaldı ?

Hatta Erdoğan bir yanına Fidan’ı bir yanına Akar’ı alsa, çıkıp “15 Temmuz’u biz planladık. Evet 250 kişi öldü ama Cemaati bitirip, yeni rejimi kurmak için yapmamız gerekiyordu. Ümmetin geleceği buna bağlıydı” dese kendi seçmeni “Helal olsun” bile der.

EKONOMİK KRİZ ERDOĞAN’I GÖTÜRMEZ

Sadede gelirsem; malum olduğu üzere ağır bir ekonomik krizin içindeyiz. Her ne kadar iktidar sözcüleri ve Havuz medyası tersini iddia etse de piyasalar alev alev.

Krizin nedenleri, nasılları ve sonuçları üzerine çok şey söylemek mümkün. Fakat benim dikkat çekmek istediğim spesifik olarak şurası; muhalefetteki beklentiye göre ekonomik krizi büyüyecek ve Erdoğan rejimi son bulacak !

Bu beklentilerini de belli başlı teorilere bağlıyorlar.

Kestirmeden söyleyeyim, yine yanılıyorlar. Ekonomik kriz Erdoğan rejiminin sonunu getirmez. Hatta ekonomi çökse ve Venezuela’ya dönsek bile Erdoğan iktidarını korur.

Otoriter rejimler üzerine yazılmış sayısız makale var ve literatür bu tip sistemlerin nasıl ayakta kalabildiğini anlaşılır halde anlatıyor.

Makalelerin ittifak ettiği noktalardan birisi şu; “Modern ordulara ve güvenlik aygıtlarına sahip otoriter rejimler toplumsal ayaklanma, ekonomik kriz ve savaş gibi dış gelişmelere karşı dirençlidir.Askeri diktatörlükler, tek adam rejimleri ve patrimonyal monarşiler gibi farklı otoriter rejimlerde dış gelişmelere karşı en dirençli, en uzun süre ayakta kalan rejimler hegomonik parti rejimleridir.”

Bu tip otoriter rejimler için ‘bilgi’nin kontrolü çok önemlidir.

Otoriter rejimler bilgiyi kontrol ederken iki şeyi amaçlarlar; birincisi muhalefetin organize olmasını engellemek ikincisi de rejimin toplumsal tabanı ve elitleri arasındaki birliği korumak.

Bu noktada ‘stratejik koordinasyon’ kavramı çok önemli hale geliyor. Çünkü stratejik koordinasyon, muhalefetin iktidarı değiştirmek için girişmesi gereken örgütlenme, strateji geliştirme ve işbirliği yapma gibi faaliyetleri kapsıyor.

Otoriter iktidarlar muhalefet içindeki stratejik koordinasyonu engelleyebilirse koltuğu kaybetme riskini bertaraf etmiş olur. Muhalefet içindeki koordinasyonu önlemenin en kestirme yolu ise tüm iletişim araçlarını kontrol altına almak.

Erdoğan rejimi gibi baskıcı rejimler ‘yeni duruma’ adapte olma konusunda çok başarılıdır.  Çok sesliliği arttırması, demokrasiyi güçlendirmesi beklenen sosyal medya bu tip rejimlerin elinde silaha bile dönüşebilir.

Bu iktidarlar sosyal medyaya yönelik ‘seçici sansür/denetim yöntemlerini başarıyla uygularlar. Muhalefetin örgütlenmesine aracılık etmeyecek muhalif hareketleri serbest bırakan iktidar aynı zamanda bazı kavramların içini boşaltarak politik söylemlerini takviye ediyor.

Aslında Erdoğan’ın ne yaptığı, nasıl bir strateji izlediği ortada. Yazılı ve görsel medyayı ele geçir, sosyal medyayı manüple et, içeriği yönlendir ve muhalefetin koordinasyonunu engelle.

Sonuç olarak böyle bir denklemde muhalefet partilerinin ‘kriz olsun Erdoğan düşsün’ diye beklemeleri naif bir temenniden başka bir şey değil.

ABD ile ilişkilere dair bir anektod ile bitireyim; malum olduğu üzere Rahip Brunson ile ilgili AKP cenahından sert açıklamalar gelmeye başladı. Bakmayın üst perdeden açıklamalara. Brunson için söz verildi ve ABD tarafı da tansiyonu düşürdü. Brunson önümüzdeki duruşmada serbest kalıp aynı gün ABD’ye dönecektir.

[Adem Yavuz Arslan] 3.10.2018 [TR724]