AKP kendi çocukları için yurtdışında üniversite kurmuş!

TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un ‘mütevelli heyeti onursal üyesi’ olduğu Kuzey Makedonya’daki Uluslararası Balkan Üniversite’nde lise diploması dışında bir şart aranmaksızın hukuk fakültesine girme imkânı verildiği ortaya çıktı.

ÖSYM kılavuzunda hukuk bölümüne yer vermeyen üniversitenin gerekli denklik koşuluna sahip olmadığı belirtilirken, siyasiler TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un mütevelli heyeti onur kurulu üyesi olmasına da tepki gösterdi. Siyasi parti temsilcileri, “Hukuk tercihinde 125 bin sınırını düzenleyen bu iktidar. İktidar bunu dolanmak için kendi çocuklarına bu rantı sağlayabilmek için yurt dışında bir üniversite kurmuş” yorumu yaptı.

Gazeteduvar’dan Serkan Alan’ın haberine göre, lise diplomasının yeterli sayılmasının sorun olmadığını belirten eğitim danışmanı, üniversitenin ‘denkliğe sahip’ ifadeleriyle tanıtımını yapmasının ise sorunlu olduğunu vurguladı.

Baroların hukuk fakültelerinin niteliğine ve sayısına ilişkin uyarıda bulunarak düzenleme talebinde bulunduğu dönemde ortaya çıkan bu örnek hakkında Antalya Baro Başkanı Polat Balkan, “Siyasal iktidar her geçen gün bu kadarı da olmaz diyebileceğimiz uygulamalarla karşımıza çıkıyor.” diyerek tepki gösterdi. Siyasi parti temsilcileri ise üniversitenin mütevelli heyetinde onur kurulu üyesi olan TBMM Başkanı Mustafa Şentop’a seslenerek istifasını talep etti.

YÖK ‘İLK BİN İÇERİSİNDEKİ’ ÜNİVERSİTEDEN MEZUNLARA DOĞRUDAN DENKLİK VERİYOR

Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin hukuk fakültesine, lise diplomasıyla yıllık 29 bin 500 TL’ye girilebiliyor. Uluslararası üniversiteler için eğitim danışmanlığı yapan bir firmanın ismini vermek istemeyen yetkilisine göre Uluslararası Balkan Üniversitesi’ne lise diplomasıyla koşul ve şart aranmaksızın kayıt yapılabilmesinde bir sorun bulunmuyor. Avrupa’da pek çok ülkede üniversiteye sınavsız bir şekilde girilebildiğini belirten yetkiliye göre sorun, üniversitenin “YÖK tarafından tanınırlığa ve denkliğe sahip” ifadeleriyle tanıtımını yapmasında yatıyor. Çünkü bu denklik sürecinin nasıl olumlu işlediği “belirsizlik” ve “muğlaklık” barındırıyor.

YÖK’ün yönetmeliklerinde yurt dışında eğitimini tamamlamış bir kişinin doğrudan denklik alabilmesi için bazı kriterler belirlenmiş durumda. Denkliğe başvuran kişinin yurt dışında mezun olduğu üniversitesi, YÖK tarafından tanınan ‘Academic Ranking of World University’ gibi sıralandırma sistemlerinde ilk bin yükseköğretim kurumu arasındaysa doğrudan denklik veriliyor. ‘Üniversitenin ilk binde yer alması kriteri’ denklik başvurusu yapan öğrencinin okuluna kayıt yaptırdığı yılki sıralamalar gözetilerek işliyor. Fakat Uluslararası Balkan Üniversitesi, YÖK’ün doğrudan denklik verme kriteri olarak belirlediği ‘dünyadaki ilk bin üniversite’ sıralamalarında yer almıyor.

Öte yandan YÖK’ün yönetmeliklerinde doğrudan denklik için, “Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi Kılavuzunda yer alan yurt dışındaki yükseköğretim programlarına yerleştirilenlerin veya bu programlara yerleştirilen en son öğrencinin aldığı puanı alarak aynı yıl ilgili yükseköğretim kurumunun aynı programına kayıt yaptıranlara ait diploma olması” kriteri de bulunuyor. Uluslararası Balkan Üniversitesi ÖSYM kılavuzunda hukuk bölümüne yer vermediği için doğrudan denklik için bu koşulu da sağlamıyor.

‘ÜNİVERSİTENİN YÖK TARAFINDAN TANINMASIYLA DENKLİK AYNI ŞEYLER DEĞİL’

Eğitim danışmanına göre eğer yurt dışında eğitim alan kişinin üniversitesi YÖK’ün kabul ettiği sıralamalarda ilk bin içerisindeyse denklik süreci kısa bir sürede olumlu sonuçlanıyor. Görüştüğümüz eğitim uzmanı ilk binin içerisinde yer almayan Uluslararası Balkan Üniversitesi gibi “statülere” sahip üniversitelerin denklik sürecinin işleyişine dair ise şunları kaydetti:

“Azerbaycan’da, Orta Asya’da bazı üniversiteler var ve bunlar sıralamalarda ilk bin içerisinde değil. Bunlara yönelik de ‘denklik başvurusunda bulunabilir’ diye bir ifade var. Bu, aslında eğitim danışmanlığı firmalarının da tuzağı. ‘Denklik var mı’ sorusuna karşılık ‘denklik başvurusu yapabilirsiniz’ deniyor. Denklik başvurusu yapabilmeniz için sadece o üniversiteyi YÖK’ün tanımış olması yeterli. Üniversitenin tanınırlığıyla denklik aynı şey değil. Gördüğümüz kadarıyla YÖK Uluslararası Balkan Üniversitesi’ni de tanıyor ama bu, doğrudan denklik anlamına gelmiyor. YÖK web sitesine denkliği olan üniversiteler diye bir ibare koymuyor. Fakat YÖK’ün tanıdığı üniversitelerden mezun olan bir öğrenci YÖK’e denklik başvurusu yapabilir. Bunu büyük oranda YÖK reddediyor. Bir kısmına da bununla ilgili yeterlilik sınavı var ve buna girmeniz gerekiyor yanıtını veriyor.”

‘İLK BİNDEKİ ÜNİVERSİTELERE YERLEŞTİREREK SORUN YAŞAMAMALARINI SAĞLIYORUZ’

“Danışmanlık hizmeti almaya gelen bir veli ve öğrenci, ‘Biz yurt dışında hukuk eğitimi almak istiyoruz’ dediğinde nasıl yönlendirme yapıyorsunuz?” sorumuza ise eğitim danışmanı şu cevabı verdi:

“Yurt dışında ÖSYM kılavuzuyla yerleşmediği için denklikte sorun yaşamaması adına çalıştığımız üniversiteler, YÖK’ün kabul ettiği sıralamalarda yer alan dünyadaki ilk bindeki üniversiteler. İlk binin içerisinde olmayan bir üniversiteye öğrenci göndermiyoruz çünkü denklik alınması imkansız. Özellikle hukuk için. Diyelim ki tercih edilen üniversite ilk binin içerisinde ve gittiniz eğitiminizi aldınız. Her ülkenin hukuk sistemi farklı olduğu için siz Türkiye’ye döndüğünüzde Türk yargı sistemine dair dersleri almak zorundasınız. Bu dersleri almadan denkliği ve baro kaydını yapamazsınız. Yurt dışında hukuk eğitimi almak isteyen biri örneğin dünyada ilk bin içerisinde olan İngiltere’deki üniversiteye gitti ve geri geldi. Türkiye’de çalışacaksa fark derslerini vermesi lazım ve bu da bir buçuk iki yıllık bir süreci buluyor. Ki zaten okuduğu ülkede de çalışamıyor. Bir ülkede avukatlık yapabilmeniz için o ülkenin vatandaşı olmanız gerekiyor. Biz yurt dışında hukuk eğitimi almak isteyen öğrencileri ilk bindeki üniversitelere yerleştiriyoruz ve denklik sorunu yaşamamalarını sağlıyoruz.”

‘BU HUKUK DÜZENİNDE İNSANLAR YETERLİ EĞİTİMİ ALAMIYOR’

Öte yandan baroların birçoğu hukuk fakültesi sayısının azaltılması ve eğitimin daha nitelikli hale getirilmesi için son dönemde çağrılar yapıyor. Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin hukuk fakültesi örneğini  “Siyasal iktidar her geçen gün bu kadarı da olmaz diyebileceğimiz uygulamalarla karşımıza çıkıyor” sözleriyle değerlendiren Antalya Barosu Başkanı Polat Balkan şunları kaydetti:

“AKP iktidarı demokrasiyle, hukukla bağını kesmiş gözüküyor. Bunun en temel göstergelerinden biri de yıllardan beri bilinçli bir şekilde hukuk fakültelerinin sayılarını artırıp piyasalaştırmak, ticarileştirmek, eğitimin seviyesini düşürmek. Dolayısıyla hukuka olan güveni yerle bir edip hukukla bağı olmayan bir düzen oluşturmayı hedefliyor. Yargının kurucu bileşeni olan iki ayağı savcıları ve yargıçları kendilerine bağlayarak taraflı kılmış durumda. Yargının teslim almadığı sivil ayağı avukatlar. Oysa hem avukatlar hem savcılar hem de yargıçlar aynı sıralarda, aynı yerlerde eğitim alarak mesleklerine kavuşabiliyor. Bu hukuk düzeninde insanlar yeterli eğitimi almıyorlar. Son derece vasat, akıldan bilimden, hukuk felsefesinden, en temel hukuk bilgilerinden yoksun olarak mezun olup staja başlıyorlar. Bu yetersizliğin en büyük zararını hem bizim mesleki saygınlığımız hem de yurttaşlarımız yaşıyor.”

‘APARTMANDAN BOZMA BİNALARDA HUKUK EĞİTİMİ VERİLMEK İSTENİYOR’

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1999 yılında mezun olduğunu ve o dönem hukuk fakültesi sayısının 10 civarı olduğunu belirten Balkan, “Şimdi hiç kimsenin sayısını tam olarak bilemediği, kimi rakamlara göre 132 tane hukuk fakültesi var. Bizim tüm uyarılarımıza rağmen hâlâ da hukuk fakülteleri açılmaya devam ediyor. Apartmandan bozma binalarda hukuk eğitimi verilmek isteniyor. Hukuk öğrencileri bırakın profesörü, doçent bile görmeden, hiçbir akademisyenle karşılaşmadan, formasyonu olmayan kişilerden aldıkları bilgilerle mezun oluyorlar. Siyasal iktidar bu anlayıştan vazgeçecek gibi görünmüyor” diye konuştu.

‘HUKUK BİLİMİNİN VERİLERİ NE ÖLÇÜDE DİKKATE ALINIYOR?’

CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi İbrahim Kaboğlu ise, hukuk alanında baroların nitelik arttırılması talebine karşılık yurt içinde hukuk fakültesi sayılarının artması ve yurt dışında hukuk eğitimi verilmesinin olası sonuçlarına dair şunları kaydetti:

“Hukukçuların yetiştiği hukuk fakülteleri sayı olarak düşünüldüğünde, genellikle nicelik ve nitelik arasında ters orantı kurularak, ‘ne kadar çok fakülte, o kadar zayıf formasyon’ şeklinde bir genellemeye gidilir. Kuşkusuz, nicelik ve nitelik arasında büyüyen ters orantının payı bir gerçek; ancak bu durum, diğer gerçekleri ve/ya sorunları perdeleme işlevi görmemeli. Hukukta okutulan dersleri içerik olarak eleştirel bir yaklaşımla değerlendirmek gerek: Ders kitapları ne ölçüde hukukun genel ilkeleri ışığında yazılıyor? İlgili disiplin, üst normları ve hukuk biliminin verilerini ne ölçüde dikkate alıyor?”

‘SORGULAMA ÇOKLU BARO DÜZENLEMESİNE KADAR UZATILABİLİR’

“İkinci olarak, hukuk fakültesi öğretim üyelerinin yetiştirilme tarzını ele almak gerekiyor. Üçüncü olarak, hukuk fakültelerine yönelik siyasal faktörler üzerinde de durmak gerekiyor. Eğer hukuk fakültelerinin üçte biri hukukçu olmayan dekanlar tarafından yönetiliyorsa, bunun nedeni, hukukçu dekan bulunamayışı mı, yoksa hukuku bilimsel bir disiplin olmaktan uzaklaştırma amacı mı? Benzer şekilde, hukuk fakültelerinden yüzlerce öğretim üyesi, mesleki yetersizlik nedeniyle mi uzaklaştırıldı yoksa onların kadrolarına, muhtemelen güçlü bir akademik kariyeri olmayan siyasal yandaşları veya hukuk bilimine inanmayan başka uzmanlık alanına mensup kişileri atamak için mi? Bu sorgulama, çoklu baro düzenlemesine, hakim ve savcı sınavlarının siyasal etkilere açık bir biçimde yapılmasına kadar uzatılabilir. Sonuç olarak; konuya bu olumsuz faktörler bütününde bakılmadığı sürece, hukuk fakültesi sayısı azaltılsa da, hukuk fakültesi öğrencilerini ‘hukukçu ortak kimliği’ ereğinde yetiştirme ortam ve koşulları yaratılamaz.”

‘ŞENTOP’UN AÇIKLAMA YAPMASINI BEKLEMEK HEPİMİZİN HAKKI’

Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin hukuk bölümünün uluslararası alanda akredite olamayacağını ve sorunun burada başladığını belirten HDP Batman Milletvekili ve TBMM Adalet Komisyonu Üyesi Mehmet Rüştü Tiryaki ise YÖK’ün ve TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un açıklama yapmasını talep ederek şunları söyledi:

“YÖK bu okullara denklik veriyor, bu üniversiteyi tanıyor ve ÖSYM kılavuzunda diğer bölümlere yer veriyor. Üniversitenin mütevelli heyetinde hukuk profesörü olan, aynı zamanda bizim ülkemizin seçkin üniversitelerinden biri olan Marmara Üniversitesi’nde görev yapmış TBMM Başkanı Sayın Mustafa Şentop da bulunuyor. Dolayısıyla Türkiye Kuzey Makedonya’nın bu üniversitesine ve bu üniversiteye bağlı hukuk fakültesine bir biçimde güvenilirlik kazandırmış oluyor. Hiçbir şart aramayan yalnızca lise mezunu olmayı hukuk fakültesine kayıt için yeterli gören bu üniversitenin kapılarını hem YÖK hem de TBMM Başkanı sonuna kadar açmış gibi görünüyor. Bunun doğru olmadığı açık. Sovyetler’in dağılmasının ardından Türki Cumhuriyetler’deki üniversitelere binlerce öğrenci gitti. Bu çocukların birçoğu mağdur oldu. Daha sonra bu diplomalar kabul edilmedi ve aldıkları diplomalar uygun görülmedi. Buraya gidecek öğrencileri de ümitsiz bir gelecek bekliyor. YÖK’ün bu konuda denklik vermediğini açıkça dile getirmesini, Sayın Meclis Başkanı Mustafa Şentop’un da açıklama yapmasını beklemek hepimizin hakkı.”


Yİ Parti Antalya Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi Feridun Bahşi
‘TBMM BAŞKANI’NIN İSMİ KULLANILARAK DENKLİK ALINACAKTIR’

YÖK tarafından alınan kararla, üniversite sınav sonuçlarına göre ilk 125 bin içerisinde olan öğrencilerin hukuk fakültelerine kabul edildiğini hatırlatan İYİ Parti Antalya Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi Feridun Bahşi, “Hukuk tercihinde 125 bin sınırını düzenleyen bu iktidar. İktidar bunu dolanmak için, kendi çocuklarına bu rantı sağlayabilmek için yurt dışında bir üniversite kurmuş.” dedi.

TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un Uluslararası Balkan Üniversitesi mütevelli heyeti onur kurulu üyesi olmasına tepki gösteren Bahşi, Şentop’un bu üyelikten istifa etmesini talep ederek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nı da üniversitenin mütevelli heyetine onur üyesi yapmışlar. Bunun nedeni de Türkiye’de denkliği kolay alabilmeleri için. Türkiye’deki hukuk sistemi zaten çökmüş, hukuk fakülteleri dibe vurmuş durumda. Türkiye’deki hukuk fakültesi sayısı 130’un üzerine çıkmış ve hiçbirinde nitelikli eğitim-öğretim kadrosu yok. Profesörü olmayan hukuk fakülteleri var. İlahiyat profesörlerinin dekanlık yaptığı hukuk fakülteleri var. Veterinerlik hocalarının dekanlık yaptığı hukuk fakülteleri var. Derslere hukukla ilgili hiç ilgisi olmayan insanlar girip Türkiye’deki hukuku tamamen çökertmişken, iktidar bu alanla ilgili tedbirler alıp 190 bin başarı sıralaması şartını 125 bine çekerken Kuzey Makedonya’da bir üniversiteye hiç puan sıralaması, üniversite sınavına girmeden kayıt yapılması etik dışıdır. Üstelik TBMM Başkanı’nın mütevelli heyetinde üye olduğu bir ismi de kullanarak Türkiye devleti üzerinde baskı kurup Türkiye’de üniversite sınavına zar zor girmiş çocukların haklarına saldırıdır. Bunun YÖK’ten denklik alması genel hukuk ve yasa kurallarına göre mümkün değildir. Ancak TBMM Başkanı’nın ismi baskı unsuru olarak kullanılarak denklik alınacaktır. TBMM Başkanı’nın buradaki fahri üyeliğinden hemen derhal istifa etmesi gerekir. TBMM’nin bu tarz menfaat ilişkilerinde baskı unsuru olarak kullanılması TBMM’nin manevi şahsiyetine de saldırıdır.”

7.9.2020 [TR724]

Zekai Aksakallı’nın ölüm emrini verdiği komutan: ‘Etimin yanık kokusuna hala alışamadım!’

Abdullah Gül döneminin Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı Muhammet Tanju Poshor’a yapılan suikastın ayrıntılarına ulaşıldı.

Mahkeme tutanaklarında, 15 Temmuz gecesi dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın her yeri arayarak birçok insan hakkında ölüm emri verdiğini söyleyen Poshor, “Aksakallı ile ilgili o gece kendi birliğine gitmiyor Kendisini çok iyi tanırım. Sağı solu arayarak onu vur bunu vur emirleri veriyor, vurulmasını emrettiği kişilerden biri de benim.” dedi.

Yaralı olarak bulunduğu GATA’dan alınarak kendisine günlerce işkence yapıldığını belirten Poshor, o dönem binbaşı olan ve birçok işkenceye katılan Barış Dedebağ’ın ismini de vererek, “Barış Dedebağ’da ordaki pek çok kişiye özellikle generallere ve bana da darp ederek işkenceye katılmıştır, ismini de burda veriyorum ve suç duyurusunda bulunuyorum kendisi hakkında.” ifadesini kullandı.

Nordic Monitor, 15 Temmuz’un en karanlık olaylarından izini sürerek Muhammet Tanju Poshor’a yönelik suikast girişiminin önemli ayrıntılarına ulaştı.

Kosova Barış Gücü’nde görevli Kurmay Albay M.Tanju Poshor ailesini karayolu ile götürmek üzere izin alarak geldiği Ankara’da, sicil amiri Orgeneral Yaşar Güler tarafından Muhafız Alayı’nın faaliyetlerine gözlemci olarak katılması için yazılı emir alır.

Muhafız Alayı’nın faaliyetlerini izlerken IŞİD’in TRT binasını işgal eylemine giriştiği ihbarı üzerine yardım istenen birlikle TRT’ye gider. Herhangi bir komuta yetkisi olmadığını söyleyen Poshor mahkemede “Bomba arama köpeğiyle darbe yapmaya mı gidilir?” demişti.

TRT binasını saran 40 kadar polisin bahçede bekleyen askerlere ateş açması sonrası neler olduğunu öğrenen Poshor, polislerin yanına giderek ateşi kestirir askerlerin başındaki rütbeliyle konuşup askerleri çekileceğini söyler.

Tam o esnada gökyüzünde beliren helikopterden Nizamiye yanındaki askerlere doğru ateş edilir. Birçok asker şarapnel parçası ile yaralanırken Poshor vurularak yere düşer. Poshor helikopter ateşinden değil ne polisin ne askerin kullandığı 9mm mermi ile sırtından vurulmuştur.

Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı Poshor’un öldürüldüğünü o gece konuştuğu irtibatlarına haber vermektedir. İlk haber Oda tv’de yayınlanır. Balyoz Seminerine katıldığı, mahkemede sanıkların lehine ifade verdiği halde ceza almamasından dolayı Poshor kara listededir.

Ancak Poshor ölmemiş Gata’ya kaldırılmıştır. Ameliyata alınmaya hazırlanırken hastaneyi basan kimliği belirsiz kişiler tarafından gözaltına alınır ve tutuklanana kadar ağır işkence göreceği gözaltı merkezine götürülür.

Poshor’un mahkeme tutanaklarındaki ifadeleri ise şöyle;

“Aksakallı ile ilgili ilginç bir durum var ondan da bahsetmek istiyorum. Aksakallı ile ilgili o gece kendi birliğine gitmiyor Kendisini çok iyi tanırım. Sağı solu arayarak onu vur bunu vur emirleri veriyor, vurulmasını emrettiği kişilerden biri de benim.

“Aksakallı benim TRT’de olduğumu nereden biliyor, vurulmam için kime emir veriyor. Bu kişi Zekai’ye görev tamamlandı tekmili verdikten sonra benim öldüğümü daha sonra başka bir yerde de ismi geçecek olan Mustafa Önsel üstünden Oda TV’ye Müyesser Yıldız’a bildiriyor.”

“16 Temmuzda Oda TV öldüğümü haber yapıyor. Tabi Zekai’nin o gece telefonla görüştüğü kişiler ve bunlar arasında TRT’de baz istasyonunda sinyal verenler tespit edilebilir, bu hususlar bu güne kadar araştırılmadı, bir tezgahın kumpasın ortaya çıkarılması için önemli.”

“Benim gözaltına alınmam işkencenin ve hukuksuzluğun da başlangıcıdır. GATA’da iddianamede yazılanın aksine tedavim tamamlanmadan 16 Temmuz 2016 sabahı ameliyathaneden ameliyata hazırlanırken gözaltına alındım.”

“Savaşta bile askıya alınmayacak tedavi hakkım ihlal edilerek Merkez Komutanlığı’ndan hiç kimse olmadan ameliyathaneden çıplak vaziyette kim olduğunu bilmediğim kişiler tarafından darp edilerek, sırtımda açık yara olmasına rağmen ters kelepçelenerek gözaltına alındım.”

“Nazi Kamplarındaki gibi çıplak vaziyette dizlerinin üstünde başlar öne eğik olarak tutuluyor, aralarında bulunan sivil kıyafetli polisler ve bir kısım üniformaları askerlerce ki bu askerlerin başında da o zaman binbaşı rütbesinde olan Barış Dedebağ vardı.”

“Barış Dedebağ’da ordaki pek çok kişiye özellikle generallere ve bana da darp ederek işkenceye katılmıştır, ismini de burda veriyorum ve suç duyurusunda bulunuyorum kendisi hakkında.”

“Sincan Yerleşkesinde tellerle çevrili dar asfalt zeminde, su, yemek verilmemesi, tuvalete gönderilmemesi, özellikle rütbelilerin sürekli darp edilmesi, diz üstünde ve ters kelepçeli olarak bekletilmesi benim için çok büyük sıkıntı arz etmeyen yaşadıklarımdı.”

“İlk sorgu grubu örgüt üyesi olmadığıma ikna oldu ancak onlara görev veren zevat ikna olmamış ulaşılan sonucu bu sorgu grubunun beceriksizliğine bağlamış olmalı ki yaklaşık bir günlük aradan sonra yüzüm bağlanarak ters kelepçeyle başka bir sorgu grubuyla tanıştım.”

“Sorular üç aşağı beş yukarı aynıydı, aynı beynin ürünü olduğu anlaşılıyordu. Bütün sorulara bütün samimiyetimle içten ve tabii, aşırı seviyede kaygı, endişe korkuyla cevap verdim, ne yazık ki bu cevaplar beni defalarca bayıltana kadar verilen elektrikten kurtaramadı.”

‘ETİMİN YANIK KOKUSUNA HALA ALIŞAMADIM’

“Ayık kaldığım zamanlarda hatırladığım acıya alışmaya başladım ama etimin yanık kokusuna bir buçuk yıldır hala alışamadım. Bu koku işkencecilerimi de
rahatsız ediyordu ki ara sıra kusanlar oluyordu aralarından.”

“İlk önce beni sırtüstü yere yatırdılar içlerinden oldukça yapılı ağır birisi göğsüme oturdu, iki diziyle kollarımı bastırdı bir poşet ile yüzümü kapattı kuvvetle bastırdı bu sırada başka birisi hayalarımı sıkarak çevirmeye başladı.”

“Acının ne olduğunu burada yaşadım kaç saniye sürdü bilmiyorum, nefessiz kaldım vücutta ne kadar sıvı varsa bulabildiği her yerden çıktı. Ağzım yüzüm poşetle kapatıldığından kusmuğumun bir kısmını yuttum.”

“Avukatın ilk sorusu işkence yaptılar mı oldu, benim cevap verecek halim yoktu. İşkenceden bahsedersek devam ederler bundan hiç bahsetmeyelim dedi.”

“Avukatı Savcının odasına almadılar yalnız girdim sadece örgüt üyesi olduğumu itiraf edersem beni ilk duruşmada alacağını aksi takdirde beni MİT’te bir ay kadar daha tutacağını söyledi. Bana şunu sordu bu kadar işkence göreceğini biliyordun neden intihar etmedin?”

7.9.2020 [TR724]

Daimi yeşil kalan sarı yaprak [Engin Tenekeci]

Bir eylül daha geldi

Hem de sararan, yüzü solan çehresiyle

Şu an sanki her şey hüzün kokuyor

Belki de bu, “sarı, hüznün rengi” sözünden olsa gerek

Ancak bu hüzün, dünyevi değil:

Dünyadan ukbaya uzanan uhrevi bir hüzün

Zira bu ay firak ayı

Yani, yaprağın  dalından ayrıldığı zaman dilimi

Hani bir vakit canlı, hayat dolu, yemyeşil olan şu yaprak

Onun için veda zamanı; binlerce arkadaşına ‘elveda’ deme anı

Ah yaprak! Sen bana faniliğin, geçiciliğin dersini veriyorsun

Sen benim nazar levhalarıma;

Solmanın, renk atmanın, pörsümenin realitesini nakşediyorsun;

Hiçliğin, renksizliğin, acizliğin, fakirliğin hakikatlerini resmediyorsun;

Solgun, ölgün halinle, arkandaki yeniden dirilişe işaret ediyorsun

Sen sarı yaprak! Bana, aile, evlat, mal-mülk, hasılı, bu cihandan ayrılacağım anı anımsatıyorsun

Solan, sararan yaprak! Bir de bana, ‘Sonsuz Kudret’e dair talimde bulunuyorsun

Çünkü sen, bu bahar, bir öncekinin benzeriyle haşredildin, vücuda getirildin, varlığa erdirildin

Bu halinle sen, İlahi Kudret’te acizliğin olmadığını fısıldıyorsun kulaklarıma

Ah sarı yaprak! Aslında sen de okunur alem yaprak yaprak

Sarı yaprak, oldun birçok İlahi Esmaya ayna

Hasseten Hz. Halık ve Musavvire

Solgun yaprak! Sen aslında solmadın, yok olmadın

Hafızalarımızda daima yeşil kalacaksın!

[Engin Tenekeci] 7.9.2020 [TR724]

KPSS’de korkunç iddia: Koronavirüslü adaylar, gözetmenlerden gizlendi [İlker Doğan]

Türkiye’de pandeminin hızı azalmıyor, aksine artıyor. Günlük vaka sayıları 1.600’e dayandı. 6 Eylül tarihinin açıklanan ölüm sayısı 53. Ağır hasta sayısı ise  1.102. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, hasta sayısının en çok arttığı 5 ili Van, Karaman, Erzincan, Çankırı ve Kayseri olarak açıkladı. Koca, “Ağır hasta sayısı en çok olan illerimiz; İstanbul, Ankara, Konya, Erzurum ve Yozgat,” ifadelerini kullandı.

KPSS’de yaşandığı iddia edilen bir olay kamuoyunda şok etkisi yaptı. İddiaya göre Ankara’da bir çok okulda koronavirüs testi pozitif hastalar için sınıflar vardı. Ancak sınavlarda görev alan öğretmenlerin bundan haberi bile yoktu. İddiaya göre gözetmenlere haber verilmediği gibi, koruyucu ekipman da sağlanmamıştı. Hasta olmayan adayların, koronavirüslü hastalarla aynı sınıfta hiçbir uyarı olmadan sınava katıldığı ileri sürüldü.

COVİD’Lİ HASTALARLA 130 DAKİKA AYNI SINIFTA GÖZETMENLİK

Kendisinin acil servis doktoru olduğunu belirten ‘Zutku’ isimli sosyal medya kullanıcısı yaşanan skandalı şu paylaşımlarla duyurdu: “Bugün annem KPSS gözetmeni olarak Çankaya Muazzez Karaçay İlkokulunda görevliydi. Sınıfa giriyor ve kişilerden biri diyor ki ‘Hocam burası covid’lilerin gireceği okul mu?’ Meğerse Ankara’daki covid pozitif olgular o okulda sınava giriyormuş.”

BEN ŞÜPHELİ HASTALAR İÇİN BİLE TULUM GİYİYORUM!

“Ve gözetmenlerin durumdan haberi yok, ÖSYM bunu bildirmemiş. Ben acil doktoru olarak şüpheli hastalara; tulum, bone, siperlik, n95, galoş, koruyucu kıyafet ne varsa giyinip giriyorum. Covid servislerinde çalışanların koruyucu ekipmanlarını biliyorsunuz. Herkes bu kadar önlem alırken gözetmen öğretmenlere haber bile verilmeden pozitif hastalara 130 dakika gözetmenlik yaptırılıyor.

İNSAN HAYATI BU KADAR DEĞERSİZ Mİ?

“Haber verilmedi ve görev gereği savunmasız bir şekilde 130 dakika pozitif vakaya maruz bırakıldı Siz bugün benim annemin canına kast ettiniz. Biz bu skandalı insanlara nasıl duyuracağız? Var mı böyle bir şey? İnsan hayatı bu kadar mı değersiz? Biz acilde her şüpheliden sonra acilimizi dezenfekte ettirelim ki başka insanlar hasta olmasın, ama gözetmenler bilinen, karantinada olan pozitif hastalara savunmasız bir şekilde devlet eliyle gönderilsin. Elim ayağım titriyor sinirden.”

ISRARLARA RAĞMEN MASKE TAKMADI

Ensar Aydın isimli bir başka kullanıcı ise, “Ankara’da görevli olduğum okulda bir aday ısrarla maske takmayı reddetti. Diğer adaylar şikayetçi oldu. Bir işlem yapılamadı, adayların maske takması zorunlu değil. Adaya da kızamıyorum, 130 dk maske ile soru çözmek kolay değil, hele bu sıcak havada. ÖSYM Başkanlığı çözüm bulmalı.” ifadelerini kullandı.

GÖZETMEN: AKLIM ALMIYOR

‘Havva’ kullanıcı isimli bir başka gözetmen ise “Benim okulda da covid+ vardı. Yedek salonlara alındı ve dediğiniz gibi gözetmezler evden getirdikleri maskelerde 130 dakika aynı salonda kaldılar. Çok yüksek ihtimalle Ankara’daki bir çok okulda bu uygulama yapıldı. Bu kadar vebalin altından nasıl kalkılır aklım almıyor,” paylaşımında bulundu.

VEBALİ ÜZERİNİZDE

Bir başka aday ise tepkisini, “1 maske 1 ıslak mendil verince önlem aldık sanıyorlar. 20 kişi küçücük sınıfta sınav olduk. Rezalet bir sınavdı.” sözleriyle dile getirdi. Cahil Filozof adlı bir kullanıcı ise “Ben de bugün covidli bir hastayla aynı kapıdan girdim okula. Çocuğun sadece maskesi var. Sessizce görevliye covidliyim dedi. @OSYMbaskanligi ve @saglikbakanligi bunun vebali üzerinizde.” cümlelerini paylaştı.

[İlker Doğan] 7.9.2020 [TR724]

Fenerbahçe, yabancı oyuncularla kasasını dolduruyor [Hasan Cücük]

Süper Lig’in 2020-21 sezonu için geri sayım hızla devam ederken, kulüpler ardı ardına yeni isimler transfer ederek kadrolarını güçlendiriyor. Transfer döneminin hızlı ekiplerinden Fenerbahçe ise bir yandan takıma yeni oyuncular kazandırırken, bir yandan da eldekileri gönderiyor. Sarı-lacivertli ekip Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) harcama limitlerine takılmamak için şimdiye kadar bonservisi olmayan isimleri kadrosuna kattı. Bununla birlikte eldeki yabancı oyuncular, yüksek meblağlara satılıyor ve böylece bütçe oluşturuluyor.

Bütçeye takviye için satılan isimlerden biri de Vedat Muriqi. Fenerbahçe’nin yabancı futbolcuları ucuza alıp pahalıya satma geleneği Makedon golcüyle devam etmiş oldu.

ALTYAPIYA AYIRACAK VAKİT YOK!

Alt yapıdan oyuncu yetiştirme gibi bir gündemi olmayan Fenerbahçe, bugüne kadar başarının yolunu pahalı transferlerde bulmuştu. Her sezon öncesi, Süper Lig’de göze girmeyi başaran oyunculara talip oldu. Çoğu zaman Galatasaray’la zaman zaman ise Beşiktaş’la transfer savaşları yaşadı. Büyüklerin transfer kavgasından kârlı çıkan ise Anadolu kulüpleri oldu. Oyuncularını değerinin üzerinden satıp, kasalarını doldurdular. Yerli oyuncuları yurt dışına satıp para kazanmayı beceremeyen Fenerbahçe, mevzu yabancı oyuncular olunca tam tersi bir görüntü verdi.

Fenerbahçe’nin yurt dışına transferle “voleyi vurduğu” ilk isim Nijeryalı Jay-Jay Okocha’ydı. 1996’da Bundesliga ekibi Frankfurt’tan bugünkü parayla 3,5 milyon Euro’ya transfer edilen Okocha, adeta bir top cambazıydı. Topu ayağına yapıştırdığında almak mümkün değildi. Tekniğinin yanı sıra, serbest vuruşlarda da ustaydı. Kadıköy’de sadece iki sezon oynayan Nijeryalı, 62 maça çıktı, 30 gol atıp 16 asist yaptı. Bu performansıyla dikkatleri üzerine çekince de, 1998’de 12,4 milyon Euro karşılığında Paris Saint-Germain’e (PSG) transfer oldu. Böylece 9 milyon Euro gibi bir kâr elde edildi.

BOŞNAK YILDIZ’I REAL MADRİD’E SATTI

1998-99 transfer sezonunu Fenerbahçe yine flaş transferle tamamlıyordu. Bursaspor formasıyla lige damga vuran Boşnak futbolcu Elvir Baljic 9,5 milyon Euro karşılığında sarı-lacivertli renklere bağlandı. Yine aynı sezon Romen futbolcu Viorel Moldovan İngiliz ekibi Coventry City’den 4,2 milyon Euro karşılığında takıma dahil oldu. Boşnak yıldız Baljic sadece bir sezon top koşturduğu Fenerbahçe’de 30 lig maçında attığı 17 gol ve yaptığı 13 asistle Avrupa kulüplerinin radarına girdi. Sezonunun bitimiyle ise 21 milyon Euro karşılığında İspanyol devi Real Madrid’e transfer oldu. Romen futbolcu Moldovan ise iki sezon oynadığı Fenerbahçe’ye 2000 yılında veda edip, 5 milyon Euro karşılığında Fransız ekibe Nantes’a gitti. İki yabancı transferinden Fenerbahçe’nin kasasına 12 milyon Euro kâr kaldı.

Genç yaşında şöhreti yakalayan Nicolas Anelka, Arsenal, Real Madrid ve Manchester City gibi devlerin formasını giymiş bir oyuncu olarak Ocak 2005’de Fenerbahçe kadrosuna katıldı. Fransız yıldız için kasadan 7 milyon Euro çıktı. Türkiye’de sadece 1,5 sezon top koşturan Anelka, Ağustos 2006’da 12 milyon Euro karşılığında Premier Lig ekiplerinden Bolton’a transfer oldu. Sarı-lacivertlilerin Fransız oyuncudan kazancı 5 milyon Euro’ydu.

Fransa Ligue 1’de Lille formasıyla gol krallığı yaşayan Senegalli forvet Moussa Sow için 2011’de sarı-lacivertlilerin kasasından 10 milyon Euro çıktı. Oynadığı futbol ve attığı röveşata golleriyle hafızalara kazınan Sow, 2015’te Al-Ahli’ye giderken, ödenen bonservis 16 milyon Euro oldu. 2015’te Manchester United’dan 6 milyon Euro’ya transfer edilen Nani, bir sezon sonra 8,5 milyon Euro’ya Valencia’ya satıldı. Yine aynı sezon Lille’den 7,6 milyon Euro ödenerek transfer edilen Danimarkalı stoper Simon Kjaer, 2017’de Sevilla’ya 12,5 milyon Euro karşılığında gönderildi.

ELJIF ELMAS’LA REKOR KIRILDI

Fenerbahçe’nin 2015’te kadrosuna katıp da satarken kâr ettiği bir başka isim Josef oldu. Sao Paulo’dan 8 milyon Euro’ya gelen Josef, 2018’de Ahli’ye 12 milyon Euro’ya gitti. Zenit’ten 7 milyon Euro ödenip kadroya katılan Brezilyalı Giuliano, sadece bir sezon sonra 10,5 milyon Euro karşılığında Al-Nasr kulübüne satıldı.

Fenerbahçe’nin süper kâr ettiği isim Makedon oyuncu Eljif Elmas oldu. 2017’de Makedon ekibi Rabotnicki’den sadece 180 bin Euro’ya transfer edildi. Genç yaşında ortaya koyduğu futbolla, dev kulüplere göz kırptı. 2019’da Fenerbahçe’ye veda eden Eljif Elmas’ı, 16 milyon Euro karşılığında Serie A ekiplerinden Napoli renklerine bağlandı.

Bu sezon Fenerbahçe’deki performansıyla yurtdışında dikkat çeken isim Muriqi. Geçen sezon Çaykur Rizespor’dan 3,5 milyon Euro karşılığında sarı-lacivertli renklere bağlanan Muriqi, görev aldığı 36 maçta 17 gol atıp 6 asist yaptı. Serie A ekibi Lazio’ya imzası artık an meselesi olan Muriqi transferinde telaffuz edilen rakam bonuslarla birlikte 20 milyon Euro. Transfer gerçekleştiğinde sarı-lacivertlilerin kasasına hatırı sayılır bir rakam girecek. TFF transfer limitinden dolayı zor günler geçiren Fenerbahçe’ye, Muriqi’n satılması ilaç gibi gelecek.

[Hasan Cücük] 7.9.2020 [TR724]

Şahısları kutsama ya da indirgeme (2) [Ahmet Kurucan]

Aynı başlığı taşıyan ilk yazımda Hz. Peygamberin (sas) bile kutsama meselesinin kurbanı olduğunu söylemiş ve bir fikir vermek adına bazı örnekler vermiştim. Daha detaylı bilgi edinmek isteyenler ehlinin malumu olan A’lâm, Şemâil, Delâil, Hasâis ve Hilye kitaplarına bakabilir. Şimdi din adamları, siyasi ya da ideoloji liderlere geçebilirim.

Mevzuyu şahsileştirmek istemiyorum ama şahıslara girmeden de böylesi bir meseleyi teorik düşünceler ekseninde ele almanız oldukça zor. Kaldı ki o zoru başarsanız bile, insanlar o düşüncelerin satır aralarından “şunu kast etti, ediyor” diyerek şahısları kendileri belirliyor. “Tamam belirlesin, demek ki teorik düzlemde dile getirilen görüşleri bir elbise gibi düşünecek olursak, o elbise o şahısların üzerine uymuş, ne var bunda?” diyebilirsiniz. Keşke böyle olsa ve burada kalsa. Ne böyle oluyor ne de burada kalıyor.

Böyle olmuyor; çünkü bu satırların yazarının aklından bile geçmeyen isimlere giydiriliyor o elbise. Burada da kalmıyor; çünkü fanatizmin zirvesinde yaşayan bazıları insanî, İslamî, hukukî, ahlakî hiçbir değer taşımayan üslup ve sözlerle saldırıda bulunuyor. Hem de gerçek kimliklerini gizleyerek, sığ sularda yüzerek. Ama ben her şeye rağmen başarabildiğim ölçüde şahıslardan bağımsız sıfatlar üzerinden hareket edecek ve daha önce yayınlanmış bir yazımdan da alıntılar yaparak ele almaya çalışacağım bu kutsama meselesini.

Müslüman zihni “din ve siyaset” ya da “din ve devlet” denildiğinde her iki tarafı temsil eden kişilere ayrıcalıklı bir yer verir kendi anlam dünyasında. Vakıanın raporu sayılabilecek bu tespit hem bir olgudur hem de bir algı. Söz konusu ayrıcalıklı yerin temel dayanağı, din ve devletin Müslümanın gündelik yaşamından devlet sistemine kadar ferdi ve toplumsal planda belirleyici ve etkileyici yeri olması nedeniyledir. Başka bir tabirle, din ve devlet, dün Müslümanın hayatının merkezinde yer alırdı. Din ve devletin ikiz kardeş olarak adlandırılmasının sebebi de bu zaten. Böyle olunca bu iki ana temel unsurun Yunus ifadesiyle ete kemiğe bürünmüş görünen somut yüzü olan insanlara, insan olmanın ötesinde bir değer vermenin şaşılacak bir yanı yok. Batısıyla doğusuyla, Müslümanıyla Müslüman olmayanıyla insanlık tarihi bunun şahidi. Bu açıdan dedim zaten insanın fıtratı, eşyanın tabiatı ve hayatın doğal akışına uygun diye.

Üç ayrı açıdan tabii ve normal dediğimiz hususu şöyle de izah edebiliriz. Ahmet Yaşar Ocak bir kitabında Müslüman muhayyilesinde var olan bu yaklaşımı eski Türk siyasi geleneği, klasik İslam siyasi geleneği ve Bizans siyasi geleneğinin oluşturduğunu söyler. Oldukça isabetli olduğuna inandığım bu tespite göre, eski Türk siyasi geleneğinde hakimiyet ve iktidar ilahi ve semavi asla sahiptir, cihanşümul hakimiyet hedefi vardır ve töre denilen bir örfe dayalıdır. Nitekim hakimiyet ve iktidarın ve tabii ki buna sahip olan yönetici hanedanının semavi bir kökenden geldiği inancını Oğuz Kağan destanı başta olmak üzere birçok destanda görebiliriz. Han, Hakan ve Kağan’lar için “Tanrı gibi gökte doğmuş”, “Tanrı istediği ve güç verdiği için tahta oturmuş” sözleri bunun göstergesidir.

Klasik İslam siyasi geleneği ise Müslümanların 14 asırlık tarihsel tecrübelerinin toplamından oluşmaktadır. Hz. Peygamberin (sas) hem peygamber hem de devlet başkanı vasıflarına sahip olması, bir başka ifadeyle din ve devleti şahsında cem etmesi ve bunun üzerine yapılan teorik yorumlar ile pratiğe yansıyan şeyler hiç şüphesiz söz konusu zihniyetin oluşumunda başat rol oynar.

Bizans geleneğine gelince; bu genelde inşa edilen devlet kurumları, bunların işleyiş şekline ait modeller ile güçler birliği diyebileceğimiz otoritenin tek elde toplanmasını miras aldığımız gelenektir. Devlet bürokrasisi, saray teşkilatlanması ve tımar sistemi ilkine örnek iken, Bizans’a ait olduğu bilinen imparatorun “bölünmez mutlak otoriteye” sahip olması devlet anlayışında güçler birliği şeklinde tezahür etmiş ve her şey saray merkezli idare edilir hale gelmiştir.

Şimdi ister din adamları, tarikat şeyhleri isterse devlet idarecileri ve siyasi liderler ekseninde şu ana kadar yazdıklarımıza bir bütün olarak bakın, kutsamanın temel yapı taşlarının döşenmesinin ötesinde yürüme yollarının bile inşa edildiğini görürsünüz. Nitekim iki paragraf önce  aktardığımız Eski Türk geleneğinde Han, Hakan ve Kağan’lar için söylenen “Tanrı gibi gökte doğmuş”, “Tanrı istediği ve güç verdiği için tahta oturmuş” sözleri yeryüzünde Allah’ın gölgesi (Zillullah fi’l ard) ve Allah tarafından te’yid edilmiş (Müeyyed min indillah) cümleleri ile yoluna devam etmiştir. İşte tam da burası İslami geleneğin bugün verili durum olarak karşımızda duran zihniyeti meşrulaştırdığı ve pekiştirdiği yerdir. Evet, devlete yamanmış dini otorite, bu noktada hem kendisinin hem de devlet liderinin insanüstü özelliklere sahip olduğu durağına kadar varan meşrulaştırıcı ve kutsayıcı bir rol oynamıştır. Sonuç mu? Hiç şüphesiz ve ne yazık ki başarılı olmuştur.

Halbuki dini önder de olsa, siyasi lider de olsa karşımızda duran kişi insandır. Tek kelime ile insan. Allah’ın yaratılıştan kendilerine lütuf olarak verdiği ekstra özellikler veya kendilerinin yoğun emek sarf edip çalışarak elde ettiği vasıflar tabii ki bunları sıradan insanlardan farklı bir yere ve konuma taşır. Taşır ama bu demek değildir ki onlar insanüstü varlıklardır. İşte bu ayırım noktasında onları seven, sayan, tabii olan, taraftarı bulunan kişilere çok büyük bir görev düşmektedir. O da söz konusu kişilere insanüstü payeler verip putlaştırmak yerine onları insanlaştırmaktır.

Şunu unutmayalım; bu önder ve liderlere insanüstü değerler vererek, günaha giriyoruz. Hiç kimsenin şüphesi olmasın, gerçekten günaha giriyoruz. Çünkü yapılan şeyin dini hiçbir temeli yok. Böyle davranılmasını gerektiren bir emir, bir tavsiye yok. Aksine, yapılmamasının gerektiğini ifade eden tonlarca beyan var. Bu beyanlar bir kenara, bazı İslam alimlerinin ‘ikinci peygamber’ nitelemesi yaptıkları aklımız var.

İkincisi; putlaştırdığımız insana farkında olalım veya olmayalım zulüm ediyoruz. O istemediği halde, hatta istemediğini her fırsatta defalarca söylediği halde ağzımızı her açtığımızda “besmele” çeker gibi “o, o, o” diyoruz. Belki de “o” diyerek yaptığımız yanlışlara meşruiyet arıyoruz.

Üçüncüsü; bizim -artık o her kimse- ona baktığımız gibi bakmayan, kabullendiğimiz gibi kabullenmeyen insanların, ondan istifade yollarını kapatıyoruz. Böyle düşünenlerin tepkisini dile getirirken kullandığı şu cümleye bakın: “Bu kadar da olmaz ki kardeşim! Peygamber mi bu? Haşa Allah mı bu?” İnsafla düşünün, haklı değiller mi?

Şununla bitireyim, bana göre “Bilge Kral” lakabını hakkıyla hak eden Merhum Aliya İzzetbegoviç’in Müslümanlığın İslami değerler çizgisinde yeniden inşasını ifade eden tarihi bir sözü vardır: “Islamization of Muslim people.” Manası “Müslümanların İslamlaştırılması.” Ben de bundan mülhem: “Humanization of Muslim scholars, religious, political and ideological leaders” diyorum. Yani “Müslüman din, ilim, siyaset ve ideoloji adamlarının insanileştirilmesi.”

Pekâlâ bu yaklaşım dinî, siyasî ve ideolojik düzlemde çok farklı özellik ve kabiliyetlere sahip olan kişileri iyice sıradanlaştırma ya da aşağılama anlamına gelmez mi? Evet, haklısınız. Burada denge sağlanmak zorundadır. Onun için ilk yazımda meselenin iki boyutu var; kutsama ve indirgeme demiştim. Kutsamayı bitirdik, bir sonraki yazımda da indirgemeyi ele alacağım inşallah.

[Ahmet Kurucan] 7.9.2020 [TR724]

Hangi tecavüzcüyü asacaksınız? [Alper Ender Fırat]

Daha birkaç ay önce hapiste ne kadar tecavüzcü, katil, uyuşturucu taciri, mafyası bozuntusu varsa salgını gerekçe göstererek salıveren hükümet cinayet ve tecavüz vakalarının çok arttığını bahane ederek idam cezasının yeniden getirmek istiyor. Hem de Musa Orhan denen bir tecavüzcü katili toplumsal infiale rağmen ısrarla tutuklamayıp salıverdiği haftada bunu talep ediyor.

Bununla ilgili ortada bir tartışma yokken konuyu ilk önce hükümetin sol bacağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli gündeme getirmişti hatırlayacaksınız. MHP lideri, şiddet, cinayet, taciz, tecavüz vakalarında kahredici artışlar gözlendiğini belirterek “Karşımızdaki tablo alarm verici niteliktedir. İnsanın kanını donduran, vicdanları kanatan, sabır ve tahammül ölçülerini berhava eden en ağır suçlara her gün şahit olunmaktadır. Kadına şiddetin yanı sıra çocukların güpegündüz kaçırılmaları, vahşete kurban edilmeleri, hatta cinsel istismara uğramaları maşeri vicdanı yaralarken, aynı zamanda büyük bir hüzne ve hüsrana da neden olmaktadır,” diye açıklama yaptı.

İktidarın utanmaz ortağı bu bahsettiği suçların önemli kısmını, daha üç beş ay önce hapisten çıkarıp piyasaya sürdükleri katil ve tecavüzcülerin işlediğinden hiç bahsetmiyor tabi ki. Bunlar, 15 Temmuz’dan sonra öğretmen, doktor ve gazetecilere yer açılsın diye serbest bıraktıkları katiller ve tecavüzcülerin arta kalanlarıydı.

Üstelik 15 Temmuz’dan sonra kanunen de hükümete bağlanan yargı, son zamanlarda kadın cinayetleri, çocuk istismarı, uyuşturucu ticareti gibi sebeplerden dolayı neredeyse kimseyi tutuklu yargılamıyordu.

Sanki bütün bu alçak suçların baş müsebbibi kendileri değilmiş gibi Bahçeli’den sonra TBMM Başkanı Mustafa Şentop ve AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan da ardı ardına idam cezasını gündeme getirdi.

Mustafa Şentop idam cezasından yana olduğunu söyleyip, belli suçlara mahsus olmak üzere idam cezasının bulunması gerektiğini iddia ediyordu: “Bunlardan bir tanesi eski tabirle teammüden, tasarlayarak adam öldürme, vahşice insan öldürme suçları bir de küçük çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar çerçevesinde sadece bunlarla sınırlı olmak kaydıyla idam cezasının olması gerektiğini düşünenlerden birisiyim.”

Oysa herkes de biliyor ki Bahçeli ve Şentop’un bahsini ettiği konular iktidarın zerre kadar umurunda değil. Eğer bu cinayetler karınca ölüsü kadar umurları olsaydı; şimdiye kadar kıllarını kıpırdatır, önlemek için harekete geçerlerdi. Bırakın harekete geçmeyi mevcut yasalarla bile cezalandırmıyorlar. Bugüne kadar en kolay affettikleri cezalar hep bu konularla ilgili oldu.

Öldürülen kadınların kanları kurumadan katillerinin nasıl serbest kaldığını, tecavüzcülerin toplumsal infiale rağmen nasıl tahliye edildiğini burada tek tek yazmaya kalksak binlerce sayfalık kitap olurdu.

Devleti yönetenlerin elinde idam cezası yetkisi olduğunda bunu en çok, hatta sadece muhaliflerine karşı kullandığı herkesin malumu! AKP iktidarı da idam yetkisini aldığında, bu yetkiyi aldığı gün ne için istediğini unutacak katillere, tecavüzcülere değil muhaliflere yönlendirecek. Bunun böyle olacağını öngörmek için kahin olmaya hiç ihtiyaç yok. Küçücük çocuklara tecavüz edenler bugüne kadar hangi cezayı almışlar ki bundan sonra idam edilsinler.

İdam cezası çok tehlikeli bir cezadır hele de günde en az on kere anayasayı ihlal eden akıl sağlığı darmadağın olmuş bir iktidarın eline vermek çok daha korkunç bir tehlikedir. Mustafa Yeneroğlu’nun dediği gibi “Bu toprakların hukuksuz yargısının eline verilen idam yetkisi, otoriter popülizmin faşizme evrilme adımı olarak tarihe geçecektir.”

Bilindiği gibi Anayasa’nın değiştirilebilmesi, TBMM meclis üye tam sayısının en az üçte biri tarafından yazılı teklif edilmesi, değiştirme teklifinin kabulü de yine TBMM üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür. Şu haliyle AKP ve MHP’nin meclisteki sayısı bir anayasa değişikliği için yeterli gelmiyor ancak memleketi bataklığa götüren her kritik evrede (milletvekili dokunulmazlığında olduğu gibi) CHP ve diğer muhalefet partilerinin iktidarı destekleyen anlaşılmaz tavırlarını hiç unutmamak gerekir. 15 Temmuz rejiminin muhalefetin yardım ve yataklığıyla kurulduğunu da hatırlamakta yarar var.

Şunu da bir not olarak belirtmek lazım: İktidarın idam cezasını gündeme getirmesiyle AİHM Başkanı’nın Türkiye ziyaretinin bir alakası var mı bu da zamanla ortaya çıkacak bir konu.

[Alper Ender Fırat] 7.9.2020 [TR724]

6/7 Eylül’de ne oldu? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Anadolu’nun tarihi, çoğunluğun azınlıklaşması, azınlığın ise çoğunluk olması tarihidir bir bakıma. Modern dönemde bu tarihi gidişatın en somut ve belki de en iyi belgelenen dramlarından biri, 6/7 Eylül 1955 yılında yaşanan korkunç pogromdur. Sayıları Lausanne Anlaşması sonrası mübadelede iki yüz binlere kadar gerilemiş olan Rum nüfustan bugün geriye iki bin civarı insan kaldı. Sebebi büyük ölçüde 6/7 Eylül Pogromu’dur.

1950’li yıllar Türkiye’de Lausanne’dan memnuniyetsizlik duyulmaya başlandığı yıllardır. İktidara gelen ve tek parti CHP’den iktidarı devralan Demokrat Parti (DP), nostaljik tutumunu salt retoriğe yansıtmakla kalmamış, Türk iç ve dış siyasetini kendisinden sonraki dönemler üzerinde çok etkili olacak şekilde yeniden formüle etmiştir. Nostalji, geçmişe öykünme demektir. Lausanne’da “aldatılmışlık” duygusunun “alalım düşmandan eski yerleri!” diyen mehteran marşındaki gibi bir hava yaratması, DP tarafından tercih edilen bir siyasi tercihti. İçeride Müslüman kartına oynayan ve dini siyasete pervasızca alet eden DP, bir taraftan Türklere “siz isterseniz şeriatı bile getirebilirsiniz!” derken, diğer taraftan dışarıda Kıbrıs’ı keşfediyor, böylece bir tür İslami renk katılmış tepkisel Türk nasyonalizmi devlet ideolojisi olarak kendisini göstermeye başlıyordu. Bunda daha önce birçok rijit uygulamada bulunmuş CHP döneminin elbette etkisi olmuş olabilir. Fakat bu, Menderes ve Bayar’ın popülizmin verimli ve doğurgan membaından kana-kana içmek istemedikleri demek değildir. Bu dönem Kıbrıs’la beraber dış politikanın iç politikada safları sıklaştırmak için kullanılmaya başlandığı bir tür erken cumhuriyet dönemi çok partili yaşamına giriştir. Kendisinden sonraki dönemleri inanılmaz oranda belirleyen, uzlaşı kültürünü değil bel altı mücadeleyi kurumsallaştıran bir dönem oldu. Diktatoryal tek parti dönemi sonrası demokratik bir dönem başlatmak mümkün olmadı ve DP kendisinden önceki güç zehirlenmesini iliklerine kadar yaşadı.

Kıbrıs konusunda Lausanne’a karşın etkin olma kararı veren DP, Türkiye tarafından Kıbrıs Türk’tür Cemiyetini (KTC) adada ENOSIS veya tam bağımsızlık isteyen ada Rumlarının karşısına dikti. Bu teşkilat kendisini doğrudan mücahit olarak algılayan, ötekilerle olan politik davasını dini ve nasyonalist bir düzlemde okuyan radikallerden oluşuyordu. Tıpkı diğer taraftaki benzeri bir radikal örgüt olan EOKA’nın ikiz kardeşi gibiydiler. Rumlar o dönemde İngiliz kolonisi olan adanın bu statüsünün bitmesini istiyordu. Dr. Fazıl Küçük liderliğindeki KTC ise adanın Türkler ve Rumlar arasında taksim edilmesinden yanaydı. Buna ENOSİS karşısında Taksim tezi diyebiliriz. Her iki ekstrem tez de esasında adada yaşayan Türkler ve Rumlar için radikalleşme demekti. Her iki örgüt de ötekileştirme üzerinden beslenen etnik milliyetçiliği beslemekteydiler.

Bu ortamda Türkiye devleti, içeride o güne dek fazla bilinmeyen Kıbrıs konusunu gündeme getirmeye başladı. Bu algı çalışmasını etkin bir kamu diplomasisi ile yaptı. Bunu yaparken Türk-Rum düşmanlığını ve Müslüman-Hristiyan antagonizmasını etkili bir araç olarak kullanmaktan çekinmedi. Bu dönemde Başbakan Adnan Menderes bu “davanın” hem safları sıklaştırıcı etkisini görmüş, hem de partinin iktidarını devam ettirmede bu tür “milli davaların” çok işe yarayacağını sezmişti. KTC ve Dr. Küçük Ankara ile gayet yakın bir mesai içindeydiler. Attıkları her adımdan MAH (MİT’in öncü kurumu) ve dolayısıyla Başbakanlığın haberi vardı. Dahası, her kararı Ankara’dan gelen talimatla yerine getirmekteydiler. Adada Türkler sayıca çok az olduklarından, siyasi emellerine ancak Türkiye’den gelecek askeri bir hamleyle ulaşabileceklerini biliyorlardı. Oysa Ankara için Kıbrıs, gerek Misak-ı Milli dışı, gerekse Lausanne sınırları dışında olan bir toprak parçasıydı. Bu nedenle de üzerinde hak iddia etmenin Lausanne düzenini sulandıracağını düşünen hariciye personeli az değildi. Zira CHP döneminde ne Kıbrıs konusu, ne de Rum-Yunan aleyhtarlığı üzerinde bir devlet propagandası ile “çalışılmamıştı”. Çünkü Kıbrıs o dönem İngiliz kolonisiydi. İngiltere ile iyi ilişkiler içinde olmak, Soğuk Savaş’ın yeni başladığı dönemde önemli olmalıydı. Zaten 1940’larda Ankara Sovyet yayılmacılığı ile yüzyüze gelmiş, Kızıl Ordu’yu ensesinde hissetmekteydi. Batılı ülkelerin tepkisini çekecek yayılmacı bir imaj oluşturmak doğru olmazdı. Bu nedenle İnönü kendi döneminde özenle kendi sınırlarından memnun olan, barışçık bir devlet profili çizmişti. Fakat Menderes ve Bayar’ın daha başka düşünceleri vardı.

DP’nin Kıbrıs konusunu bir Türkiye sorunu olarak halka lanse etmesini mukabil, Türk vatandaşı Rum’lara birçok tacizler meydana gelmeye başladı. Yunan pasaportu alan Rumlar konusu gündeme getirilerek Rumların aslında “içimizdeki hain” oldukları imajı ustalıkla oluşturuldu. Kıbrıs’ta Rumların adayı Yunanistan’a bağlamak istemelerini gerekçe göstererek Türk basınında sürekli haberler çıkartıldı. Mesela Rum casusluk faaliyetleri, bu casusların kimi zaman “yakalandığı” haberlerinin servis edilmesi, milliyetçi mukaddesatçı gençlerin manipüle edilmesi, dini jargonun Rumlarla ilgili bağlamda öne çıkartılması ve laik vatandaşlık kavramı dışında “Sünni Türk” vatandaşlık profilinin çok daha belirgin hale getirilmesi, DP’nin izlediği stratejinin parçalarıydı. Devlet (DP hükümeti) gayet planlı bir propaganda çalışması yaparak, sıfır düzeyinde olan Kıbrıs ve “Rum sorunu” bilincini, istenilen kıvama getirdi.

Her gün nümayişler düzenletilmeye başlandı. Bu işlerde KTC başı çekti. Adeta bir tür Türkiye Cumhuriyeti ajanı gibi hareket etti. Milliyetçi mukaddesatçı gençlerin Yunan Büyükelçilik ve konsolosluklarına üzerinde “Kıbrıs Türk’tür” yazan siyah çelenk bırakmaları, “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganının yerleştirilmesi ve bu yolla Türk tezi olan, Kıbrıs’ın ikiye bölünmesi konusundan halkın şartlandırılması gibi çalışmalar yaptırıldı. 6/7 Eylül olaylarının esas mevzusu Kıbrıs’tı. Türkiye’nin birden bire bir tür Rum düşmanlığı içinde zehirlenmesinin ana nedeni, Kıbrıs’a müdahil olmak isteyen DP’nin toplumsal algı çalışması yapmasıydı.

Bu algı çalışması esasen kendisini etnik Türk gören vatandaşların Rum olan vatandaşlar karşısında zenofobik ve ırkçı, İslami kavramlarla beslenen bir tür tepki geliştirmesini amaçlıyordu. Kıbrıs konusunda bir kamuoyu bilinci ve bir kamuoyu baskısı oluşturmak – bunun yolu (zaten yeterince ötekileştirilmiş olan) Rumları ve gayrimüslimleri daha fazla ötekileştirmekten geçiyordu.

6/7 Eylül olayları her şeyden önce “kendiliğinden ortaya çıkmış” bir infial değildi. Önceden bir hazırlık vardı. Sonradan bunun bir gizli servis operasyonu olduğu ortaya çıktı. İstanbul Radyosu’nda “Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba konduğu” haberini geçti. Bu gelişigüzel yapılabilecek bir haber değildi. O dönemde bu radyo Türkiye’nin sesi gibiydi. Ülkede zaten tümü devlet kontrolünde olan birkaç radyo istasyonu vardı. İstanbul Türkiye’nin kalbi, basının merkeziydi. Anadolu Ajansı’na dayanan bu haberin İstanbul Radyosunda yayınlanması bu devlet operasyonunu başlatmış oluyordu. Bu radyo haberinin hemen ardından, otuz bin civarı günlük tirajı olan – ki o günler için iyi bir rakamdı – Bulvar gazetesi, birbiri peşi sıra yayınlanan iki ayrı baskıyla bu “haberi” sürmanşetten duyurdu. Gazete o gün iki yüz otuz ila üç yüz bin arasında değişen rakamlarda olduğu tahmin edilen bir tiraj yaptı. Bu bile tek başına yapılanın bir devlet operasyonu olduğuna ve gazetenin önceden bu baskı için hazırlık yaptığına işaret ediyor. Çünkü normal baskısının sekiz katına yakın sayıda gazete basılmıştı. Böylece zaten aylardır yoğun algı operasyonuna maruz bırakılan ve radikalleştirilen kesimler için bir işaret fişeği patlatıldı.

Bunun ardından sanki bir yerden emir almışçasına çok farklı gruplar, öğrenciler, iççiler, orta sınıftan insanlar, memurlar Taksim’e yürümeye başladılar. Beyoğlu, Kurtuluş, Nişantaşı, Eminönü, Bebek, Moda, Çengelköy, Kadıköy, Kuzguncuk gibi gayrimüslimlerin yoğunlukta yaşadığı mahallelere doğru harekete geçtiler. Çoğunda KTC, Atatürk ve Bayar rozetleri vardı. Enteresan olan detaylardan biri – ama çok önemli bir işaret olan gerçek – bu güruhun ellerinde tornadan çıkmış gibi bir örnek sopaların olmasıydı. Bu radikal naralar atan, tacizci grubun bindirilmiş kıtalar olduğuna önemli örneklerden biri, Gaziosmanpaşa’dan bile işçilerin bir şekilde tam saatinde bu grupların arasına katılmasıydı.

Önce Rumlarla başladılar. Saldıracakları evler önceden tebeşirle işaretlenmişti. Kim bunu yapmıştı? İnsanların etnik veya dini aidiyetleri hakkında bilgiyi onlara kim vermişti? Rumlarla başladıkları vandalizme Ermeni ve Yahudileri de dâhil etmekte gecikmediler. Ellerinde listeler vardı. Birçok Rum’a ait dükkân önüne Türk çalışanları veya dostları Türk bayraklarıyla geçip, dükkânın sahibinin bir Türk olduğunu söylediler. Fakat ellerindeki listelere bakan vandallar bunun doğru olmadığını biliyorlardı. Listeler belli ki fişleme listeleriydi. Devlet, kimin ne ve neci olduğunu vatandaşlarını fişleyerek not tutmuştu. Şimdi bu soy sop ile alakalı “istihbari bilgileri” fiiliyata dökme zamanıydı!

Kaynaklarda iki yüz binden fazla Türk’ün bu pogroma katıldığı söyleniyor. Saldırılar başladığında aralarında iyi giyimli beyefendiler ve hanımefendiler görüyoruz. Yani toplumun okuryazar ve etkili kesimlerinden birçok “örnek vatandaş” da pogromda hazır ve nazırdı. Attıkları radikal sloganlar, NAZİ dönemindeki Yahudilere yapılan pogromları anımsatacak düzeydeydi. Önce dükkânların ve evlerin camını çerçevesini kırıp dökmekle başladıkları nefret saldırısına, sonrasında ganimetleri ceplerine ve saklayabilecekleri diğer yerlerine doldurarak devam ettiler.  Pera (İstiklal Caddesi) tam bir yağma yaşadı. Bu İstanbul’un en güzel ve en Avrupai semti, şu an Varşova Gettoları gibi tarumar olmuş, adeta düşman işgali sonrası sıfır noktası gibi bir haldeydi. Yerlerde dükkânlardan dışarı fırlatılan mallar, onların üzerine atlayıp kapış yapan ve leş gibi etrafa tekmeler atarak, ellerindeki sopalarla vurarak, naralar ve sloganlar atarak ilerleyen güruh, bunlarla da yetinmeyecekti. Yağma ve yalan, her yerdeydi. Şimdi sırada çok daha kötü, şeytanı bile utandıracak saldırılar vardı.

En başta gelen hedeflerden biri kadınlardı. 6/7 Eylül 1955 sonrası, yüzlerce Rum kadın tecavüze uğradı. Sadece Balıklı Rum Hastanesi’ne 60 tecavüz vakası geldi. Birçoğu doktora veya hastaneye gitmeden, acılarını ve travmalarını kalplerine gömdü. Devletleri onlara sahip çıkmamıştı. O kadınların hayatları bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı. Onları izlemek mecburiyetinde kalan çocukları ve eşleri, bu sahneleri bir daha asla unutmayacaklardı. Benzeri olaylar İzmir’de de oldu. Yağmacılar hem İstanbul’da hem de İzmir’de Yunanistan Konsolosluklarına saldırdılar. İzmir’deki Yunan Konsolosluğunu ateşe verdiler. Üç Yunanlı diplomatın evine saldırı gerçekleştirildi. İstanbul’da Kiliseler de yağmalandı. Kiliselerdeki kutsal İkonalar ve mozaikler tahrip edildi. Sıralar kırıldı. Saldırılar sonrasında salt İstanbul’da 73 kilise tümüyle kullanılamaz hale geldi. 4214 ev, 26 okul, 5317 işyeri tümüyle tahrip oldu. Bunlardan başka, yine çok sayıda ev ve işyeri de kısmi zarara uğradı. Türk rakamlarına göre 11 kişi, Yunan rakamlarına göreyse 15 kişi vahşice katledildi. Bazı kaynaklar, resmi olmayan rakamlarla 37 kişinin pogromla bağlantılı nedenlerle hayatını kaybettiğini söylüyor. 300’den fazla yaralı – birçoğu ağır olmak üzere – vardı. Rum, Ermeni ve Yahudi mezarlıkları da bu vahşilikten nasibini alacaktı. İstanbul’da tüm gayrimüslim mezarlıkları tahrip edildi. İzmir’de yağma ve vandallık devam ettiği sırada İzmir Valisi Kemal Hadımlı bu vandallar arasındaydı. İstanbul’da ve İzmir’de bu olaylar olurken, polis ve ordu pogrom sonuna dek müdahalede bulunmadı. Ancak ikinci günün sonunda, artık tahrip edilmemiş azınlık kilise, havra, ev ve işyeri ile saldırıya uğramamış Rum, Ermeni ve Yahudi kalmayınca müdahale oldu. Çeyrek milyon Müslüman Türk, 200,000 Rum ve binlerce Ermeni ve Yahudi’yi utanç verici bir barbarlıkla yağmalamış, onlara tecavüz etmiş, onları taciz etmiş ve sonra hiçbir ciddi adli takibata uğramadan evlerine dönerek, normal olağan hayatlarına devam etmişti.

Evet, işte 6/7 Eylül 1955 Pogromu’nun özeti budur. Bunun yaşanmış olmasından daha büyük utanç, bunun Türk toplumunda halının altına süpürülmüş olmasıdır. Ne okullarda bu anlatıldı, ne televizyonlarda yeterince tartışıldı, ne Meclis’te bununla ilişkili bir gündem oluşturuldu! Bu utancın karşısında bir heykel veya anıt dikilmedi. Ve herkes komşularının ülkeyi terk edişini öyle seyretti! Aradan 65 yıl geçti. O utanç verici barbarlığın kurbanlarından, yaşananları anımsayabilecek yaşta olanlar bugün 75-80 yaşındadır! Bu korkunç yağma, tecavüz ve katliamların barbar failleri, ya öldü, ya da 85-90 yaşında! Her şeyin planlayıcısı, ırkçı ve faşizan devlet ise bugün yine dipdiri, tam istim benzeri barbarlıkları yapmakta.

6/7 Eylül Pogromu ile yüzleşmek şarttır.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.9.2020 [TR724]

Kadayıfın altının kızarması bekleniyor [Tarık Toros]

İstismar, Arapça bir kelime.

‘İyi niyeti kötüye kullanma’ manasına geliyor.

Eskiden şöyle haberler yapılırdı:

-Atama bekleyenler istismar ediliyor

-AKP başörtüsünü istismar etti.

Ne bileyim, ‘emeğin istismarı’ gibi kullanımlar olurdu.

Son dönemde,

-Kadın istismarı,

-Çocuğa cinsel istismar

… biçiminde kullanım yaygınlaştı.

‘Taciz’, ‘tecavüz’ kelimeleri tedavülden kalktı adeta.

Af buyurun:

12 yaşında çocuğu öpmek, orasını burasını ellemek ‘istismar’ gibi daha naif bir kelime ile tanımlanır oldu.

Onu geçtim.

Mahalle, özneye göre tavır alır oldu.

Kim yapmışsa bakılıyor:

‘Tarikat şeyhi’ ise üzerinde tepiniliyor.

Murat Paker gibi Bilgi Üniversitesi’nde hoca ise…

Mahkeme suçu tespit etmiş olsa dahi…

Tek satır haberi görülmüyor.

***

28 Şubat sürecinde uçkuruna hakim olamayan “şeyhler”, magazin malzemesiydi.

Bunun üzerinden cemaatlerin itibarsızlaştırılması, dağıtılması, mal varlığının hazineye devri hesap ediliyordu.

Cemaatler (tarikat ve benzeri tüm dini topluluklar dahil) süreci sıyrıklarla atlattı.

28 Şubat, ağırlıklı olarak Refah Partisi’ne fatura edildi.

Parti kapatıldı, Erbakan ve arkadaşları bir daha başını kaldıramadı.

***

Son yaşanan Fatih Nurullah hadisesi, çok yönüyle sabit, açık bir iğrençlik.

12 yaşında çocuğa neler yaptığını kendi diliyle itiraf ediyor.

Olayı kapatmak için aileyi satın almaya filan kalkmış.

Yerin dibine batsın.

Tutuklanmış.

Başka taciz ettiği varsa…

O da çıksın anlatsın.

Dergahta başka tacizciler varsa…

Onlar da bir daha gün yüzü göremesin!

***

Bu hadise…

Ele alınış biçimi itibariyle, 28 Şubat sürecinde medya malzemesi olan Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz olaylarını hatırlatıyor.

“Tarikatları kapatın” başlıklar atılıyor.

“Tarikatları ne yapalım” konulu programlar çekiliyor.

Bu yönüyle:

Post modern bir 28 Şubat süreci yaşanıyor.

***

28 Şubat 1997:

Çankaya Köşkü kapısında onlarca canlı yayın aracı, yüzlerce gazeteci ile birlikte yerimizi aldığımız… Tarihi Milli Güvenlik Kurulu’nun toplantısının yapıldığı gündür.

Sonraki sürece adını vermiş, yıllarca etkisini yitirmemiştir.

28 Şubat, post modern bir darbedir.

Öyle eskiden olduğu gibi bir gecede askeri darbe yapılmamış…

Hükümete 18 maddelik bir “tavsiye metni” dayatılmış, sonra baskılarla alaşağı edilmiş, yerine Çankaya’da dizayn edilen bir başkası kurdurulmuştur, vs.

Bunda, dönemin medyasının yayınlarının payı büyüktür.

Kamuoyunu onlar oluşturmuştur.

Demokrasi epey süre rafa kalkmış…

Gazeteciler, açık/kapalı Genelkurmay brifingleri ile manşet atmışlardır.

***

Bugün benzeri biçimde zemin hareketli:

Yeni medya mecraları kuruluyor, muhalif liderler tehditlere aldırış etmeden yürüyor, Saray’daki zat içeride ve dışarıda yalnızlaşıyor.

Erbakan hocanın tabiriyle:

Kadayıfın altının kızarması bekleniyor!

[Tarık Toros] 7.9.2020 [TR724]

Bir daha ‘6-7 Eylül’ yaşanmaması nasıl sağlanır? [Yavuz Altun]

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 6-7 Eylül vakası maalesef bir istisna değil. Hatta Cumhuriyet’ten geriye gidersek de, benzeri hadiselere rastlamak mümkün.

“Efendim, derin devlet kışkırtmış, masum halk galeyana gelmiş,” diyebilirsiniz. Ama nesiller boyu sürekli galeyana açık, kandırılmaya müsait ve hiçbir zaman hatalarından bir şeyler öğrenmeyen bir ecdada sahip olmak, belki de “kötü” bir ecdada sahip olmaktan daha fenadır, kim bilir.

Almanlar nasıl başardı?

Tarihte çok çeşitli soykırım girişimleri oldu. Ancak hiçbiri Nazi Almanya’sının Yahudi soykırımı kadar sistemli, tabiri caizse “endüstriyel” değil. Avrupa’da asırlardır kaynayan antisemitizmi adeta kristalize eden Nazi Partisi, onu korkunç, dehşetli bir insan öğütme makinesine çevirdi. Kamusal alanda hatta söylemde başlayan tecrit, insanları birer objeye dönüştürmeye kadar vardı. Haliyle, kitlesel hâlde öldürülmeleri haber değeri bile taşımadı.

6 milyon Yahudi’nin yanı sıra, 5 milyon başka kurbanı daha vardı Nazi çalışma kamplarının. Hatta şöyle upuzun bir liste: Romanlar, Yahova Şahitleri, eşcinseller, siyahlar, fiziksel ya da zihinsel engelliler, başta komünistler ve sosyal demokratlar olmak üzere Nazi Partisi muhalifleri, itiraz eden din adamları, direnişçiler, savaş esirleri, Slav kökenliler ve Hitler’in kürsüden eserlerini aşağıladığı sanatçılar…

Hitler’in “tek devlet, tek millet projesinin” temel dayanağı Yahudi nefretiydi kuşkusuz fakat kurbanların çeşitliliği bize onun iktidar hırsının nasıl da pürüzsüz olduğunu gösteriyor. Adeta, canını sıkan herkesi yok etmeye, tadını kaçıran her sesi ebediyen susturmaya azmetmiş yalınkılıç bir “irade”. Dahası, etrafında çok eğitimli, kültürlü bir kadro vardı Hitler’in. Askerî üniformalardan tutun şehirlerarası yollardaki tabelaların fontlarına kadar her şeyi tasarlayacak bir ekip.

Ama işte o irade de bir yere kadar gitti ve orada kendi sonuyla karşılaştı. Milyonlarca Almanın ve dâhi başka Avrupalıların (Flamanlar, Naziler kendi topraklarına girdiğinde alkışlarla karşılamışlar) destek verdiği böyle organize bir kötülük durdurulabildi. Hatta sonraki kuşaklarda Almanlar bu dönemle yüzleşebilme yiğitliğini gösterebildi.

Bu nasıl oldu? Daha da önemlisi: Bizde neden olmadı?

Savaşı kaybetmeseydi?

Öncelikle sizi biraz rahatlatayım. Almanlar da aslında büsbütün kendi istekleriyle yapmış sayılmazlar.

İkinci Dünya Savaşı’nda dünya tarihinin en ağır yenilgilerinden birini aldı Almanya. Üstelik koskoca kıtayı, eski dünyayı, yakıp yıkmak pahasına. Bir yanda Sovyet cephesinde aldığı ağır yenilgi. Diğer yanda Amerikan ve İngiliz ordularının Nazi hatlarını yara yara ilerleyişi.

Ekonomisini savaşa endekslediği için de, bu yenilgi toptan çöküş anlamını taşıyordu. Hem sadece kendisi için değil, işgal ettiği ülkeleri de kendiyle birlikte aşağı çekecekti.

Savaş sonrası Avrupa’yı iki süper güç şekillendirdi. ABD ve Sovyetler Birliği. Doğu Avrupa’nın büyük kısmı ve Almanya’nın yarısı Moskova’dan yönetiliyordu. Bu yayılmacılığı önleyebilmek için ABD, hem para musluklarını açtı hem de doğrudan liberal demokrasinin propagandasını yaptı.

(Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmese de, sonrasında çok partili demokrasiye geçmesinin arkasında Marshall Planı’nın etkisi büyüktür.)

Batı Almanya’da yaşayanlar, kısa süre içinde önce ABD’nin hazırlattığı toplama kampı belgeselleriyle tanıştı. İşlenen korkunçlukları, soykırımı, 7’den 70’e herkes görmüş oldu. Bununla yetinmeyip Alman üniversitelerine Nazi ideolojisinin ne kadar kötü, özgürlük ve demokrasinin ne kadar iyi olduğunu anlatacak akademisyenler ithal edildi.

Batı Almanya’nın kuruluşu ve anayasasının yazımı bile Avrupalı müttefikler tarafından kararlaştırıldı. Weimar Cumhuriyeti döneminden kalma “devlet merkezli” anayasa yerine, bireysel özgürlükleri, temel hakları ve adem-i merkeziyeti esas alan bir anayasa “Grundgesetz” hazırlandı.

Bu kararlar, ABD, İngiltere ve Fransa’nın yanı sıra Almanya’nın komşuları Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’u da kapsayan “Altı Kuvvet” tarafından alınmıştı. Bir anlamda yeni bir devlet kurmakla kalmıyor, savaş sonrası modern Avrupa’nın temellerini atıyorlardı. Ve Nazi geçmişiyle yüzleşmek, bu temelin ana sütunlarından birini oluşturuyordu. Öyle ki, yeni Alman anayasasında olağanüstü hâl ilân etmek ve bizdeki KHK’lara benzer yasalar çıkararak bireysel özgürlükleri askıya almak yasaklanmıştı.

Benzer bir süreç, Japonya’da da yaşandı. General Douglas MacArthur liderliğindeki ABD güçleri, 1945’le 1952 arasında burada yönetimi fiilen devraldı ve ülkeyi adeta baştan inşa etti. (Japonlar’ın da İkinci Dünya Savaşı sırasında özellikle Çinlilere yönelik toplama kampları, burada işlediği insanlık suçları vardır fakat pek gündeme getirilmez.)

Tam bu noktada şu soru karşımıza çıkıyor: Hitler güç çılgınlığı içerisinde savaşı Avrupa dışına yaymasaydı ya da bir noktada durmayı akıl etseydi ve olur ya bir seçimle Nazi Partisi iktidardan düşüp yerine demokrat, liberal bir iktidar gelseydi, Almanlar bu yeniden inşa ve kendi tarihiyle yüzleşme tecrübesinden geçebilirler miydi? Hatta ciddi bir Sovyet tehdidi olmasaydı, Marshall Planı’nın demokrasi ve insan hakları vurgusu bu kadar keskin olur muydu?

Kritik anlarda yapıp ettiklerimiz

Tarihe bakıp bu türlü soruları sormak çoğu zaman yanıltıcı olabilir. Zira tarihin ilerleyişinin tek bir hattı yoktur. Üstelik belki başka saikler, yine bizi bugün yaşadığımız noktaya getirebilir.

Ancak insanların bir sabah uyanıp akıllarına demokrasi fikri düşmediğini bilmek iyi olabilir. Benzeri yıkımları, soykırımları, yağmaları yaşayan diğer toplumların neden “Bir daha asla!” demeyip insanı önceleyen bir sisteme geçemediklerini anlamak da faydalıdır.

Batı ittifakının İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden inşa için ekonomik, sosyal ve kültürel birikimi müsaitti. Naziler yıkmaya uğraşsa da, ayakta kalabilen kurumları vardı. Soğuk Savaş atmosferi, bir çeşit “kendini ispat” motivasyonu sağlamıştı. (Hatırlayın, Sovyetlerin ilk insanı uzaya göndermeyi başarması, ABD’de bir anda bilimsel projelere ciddi kaynak aktarılmasına sebep oldu.)

Tarih çoğu zaman bu türlü zorlamalarla yolunu bulur. Zaruretler gideceğiniz patikayı belirler. Ancak bu her şey demek değil. Kritik anlarda verilen kararlar yahut “bolluk zamanlarında ne yaptığınız” kaderiniz için de önemlidir.

Almanya, evet, bütün bu zorlamalarla birlikte tarihiyle yüzleşmeyi başardı. Batı ittifakında olmanın konforu ile savaşın yaralarını sarabildi, o ittifakın bugün önemli aktörlerinden birine dönüştü. Ancak o hesaplaşmayı kalıcılaştıran 1970 senesinde, Batı Almanya Başbakanı Willy Brand’ın Varşova’daki bir savaş anıtının önünde, soykırım kurbanlarının hatırasına saygı için diz çökerek saygı duruşunda bulunmasıydı.

(Diyeceksiniz ki, Erdoğan da Dersim için özür dilemişti Meclis’te. Ancak Dersim’i “kendi hatası” olarak görmediği için, bu özür politik bir araçtı en fazla.)

Tabi, Batılı ülkelerin dünyanın geri kalanında işledikleri suçlar için, mesela kölelik, mesela kolonileştirme, Nazizm’le mücadeleye benzer bir mücadele içinde olmadıkları da aşikâr. Evet, bu melanetin de ortaya çıkarılması yine Batılı akademilerde görülüyor. Fakat bir daha Nazizm yaşanmaması için verilen çabayla aynı oranda değil.

Dünyanın geri kalanında

Bir hastalığı tedavi etmenin yolu, onu doğru teşhis etmekten geçiyor. Ama sadece teşhis yetmez. Hastanın hem teşhisi, hem de tedaviyi kabul etmesi, hatta psikolojik açıdan o tedaviye hazır olması da lazım.

İki gündür sosyal medyada 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili kınama mesajları dolaşıyor. Hiç kimse, orada, o yağmacıların içinde olabileceğine ihtimal vermiyor. İçimizdeki kötülükle göz göze gelmeye hâlâ korkuyoruz. Oysa 6-7 Eylül ve benzerleri, ağır çekim bir soykırımdan farksız. Yabancı düşmanlığı, şiddet, ötekileştirme, nesneleştirme… Her şey mevcut.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığında, Cumhuriyet her şeye yeniden başlama fırsatı yakalamıştı. Ancak kısa sürede eskisine benzedi. Padişahın yerini tek parti aldı. Osmanlı halk isyanlarına nasıl tepki veriyorsa, Cumhuriyet de aynı tepkileri verdi. İkinci Abdülhamit nasıl her şeyi kontrol etmek istediyse, nasıl merkeziyetçi ve baskıcı bir yönetim kurduysa, Ankara hükümetleri de o kadar merkeziyetçi ve baskıcı oldu. Osmanlı nasıl ki toplumu “saray ve tebaa” olarak tasavvur ettiyse, Cumhuriyet de “devlet ve vatandaş” ikiliğini benzer bir tonda ele aldı.

1915’teki Ermeni tehciri sırasında yaşanan soykırımla (Almanlar kadar “sistemli” olmaması sizi yanıltmasın) adam akıllı hesaplaşmadı sözgelimi. Bilakis, Lozan’da garanti verdiği azınlıkların mülklerine el koymaktan (1942 Varlık Vergisi) çekinmedi. Yunanistan’la yaşanan ilk krizde, kendi topraklarındaki Rumları “rehine” gibi kullandı.

6-7 Eylül olayları bir daha ne zaman yaşanmaz söyleyeyim. İnsanlar kamusal alandaki imajını toparlayarak vaziyeti kurtarma yerine, gerçekten samimane bir şekilde “Bir dakika, burada ciddi bir problem var, gelin oturup çözelim” diyebilecek olgunluğu gösterdiği zaman. Bunun emareleri de önce devlet katında, siyasette değil toplumda görülecektir.

Özeleştiri bir kültürdür. İnsanın kendini dosdoğru bilme, içindeki iyilik kadar kötülüğün de farkında olma çabasının ürünüdür.

[Yavuz Altun] 7.9.2020 [TR724]

Ütopyanı Söyle, Ben Rengini Söyleyeyim! [Kadir Gürcan]

Ordu marşları alışılmışın dışında çalmaya başlar ve devlet yetkilileri olur olmaz, manga, tümen ve ordu teftişi için kamuflaj giymeyi huy haline getirirlerse, kulağınız eşikte olsun. Daha önemlisi, iki elinizle cüzdanınızı korumaya alın. Kara günler için sakladığınız yastık altı birikimlerinizin de, ne olur ne olmaz yerini değiştirin. Yükte hafif, pahada ağır olan para birimini de kendiniz tahmin edin.

Türk yetkililer, ekonominin kötüye gidişine çareyi, herhangi bir komşu ülkeye savaş açmakta arıyorlar. Suriye sınırının akıbeti belli değil. Aslında o da Akdeniz Projesinin bir parçası. Dosya öylece açık ve yarım bir iş olarak duruyor. Saray'ın acziyetini, bir türlü önü alınamayan salgın hastalık daha da görünür hale getirdi. Salgının görülmeye başladığı ilk hafta yetkililer “Biz aşıyı bulduk!” diyerek dünyaya rezil olmuşlardı. O aşı hala gün ışığı görmedi.

Aradan neredeyse sekiz ay geçti. Türkiye'de salgın almış başını gidiyor. Dünyanın sayılı ilaç firmaları, salgın konuşulmaya başladığı günlerde bir yıl sonraya gün vermiş ve “Tarihin en hızlı bulunan aşısı olacak!” diye de altını çizmişlerdi. Çalışmalar, denemeler ve pilot uygulamalar devam ediyor. Rusya'nın buldum dediği aşının yan tesirleri hakkında “Astarı yüzünden pahalı!” diyeyim, siz gerisini anlayın. Aşının siyasi ve ekonomik çöküntüye iyi geleceğini dair kimse bir şey söylemiyor.

Saray ve iktidar Akdeniz'e gemilerin indiği ilk günde de salgının başladığı günlerdekine benzer bir aculiyetle, görgüsüz bir savrulmadan kurtulamadı. Akdeniz'in Türk Gölü haline gelmesi mi dersiniz, milli maçlarda duymaya alıştığımız “Avrupa Avrupa duy sesimizi!” aşırılıkları mı? Halen görevde olan ya da emekli bazı deniz subayları, kendilerini tutamayıp, yeni bir ütopya bile geliştirdiler; “Mavi Vatan!” Meğer gemiler Akdeniz'e iner inmez “Akdeniz'in Doğusu” nu keşfetmişler. Orta Asya steplerinden Anadolu'ya indiğimiz günden itibaren Akdeniz zaten orada değil miydi? Hadi o kadar geriye gitmeye IQ'nuz yetmiyor, hiç bir manası olmayan “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir!” sözünü de mi hiç duymadınız.?

Her Türk delikanlısı gibi, vatani görevimizi hakkıyla yerine getirmiş olmamıza rağmen, askeri hiyerarşi ve yapılanmaya pek ilgimiz olmadı. Çevremizde şahit olduğumuz ve seçebildiğimiz en yüksek rütbe, muvazzaf astsubay ya da asteğmen olduğu için, ülkenin en prestijli okullarından mezun olan askeri erkanın gezdiği entelektüel seviyenin detayları hakkındaki bilgilerimiz sınırlı. Şu kadar var ki, ihtilal söylentilerinin eksik olmadığı Türkiye gündemine katkıda bulunma konusunda pek çekingen sayılmazlar. Başarılı ya da başarısız bir çok ihtilal girişimine adı karışmış paşaların, ütopya ve hayalperestlik dışında Türk Siyasetine armağan ettikleri fazla bir şey yok. Aralarında eski Cumhurbaşkanı'nın İngilizcesi için “Süpermarket İngilizcesi canım!” diye burun kıvırarak yabancı dil eğitimi konusundaki becerisini dışa vuranlar bile oldu. Dil de biliyorlar!

Bir kaç ay önce, Akdeniz'e gemiler indirilene kadar, Ordu-Millet hamasetimizin yakıtı “Kızıl Elma!” ütopyasıydı. Libya'ya yapılan deniz seferinden sonra, operasyonun detayları hakkında konuşan muvazzaf-emekli, subay-astsubay, üsteğmen, uzman çavuş ya da kıyı şehirlerimizde yüzme bilen bütün vatandaşlarımız yeni bir ütopyayı dillendirmeye başladılar; Mavi Vatan! Kabul edelim; Kızıl Elma'da 'L' sesinin oluşturduğu aliterasyonun benzeri, yeni ütopyanın 'V' sinde de yakalanmış. Yiğidi öldür hakkını yeme! Ütopya saçma ama, isim fena değil. Asya steplerinin huşunet ve sertliğine Akdeniz kıyılarının sıcak meltemini üflüyor.

Bütün iyi niyetimize rağmen, her yüzme bilenin Dünya Yüzme Olimpiyatlarına katılamayacağı gerçeğinden hareketle, Akdeniz üzerinden yakın ve uzak tarih için teori üretmenin kolay olmadığını ifade etmek zorundayız. Hele Mavi Vatan büyüsüne kapılıp yeni bir ütopyaya piyasa arayan ve ekran ekran dolaşan emekli paşaların böyle bir işin altından kalkabileceklerine ikna olamadık. Asker olmak bir şey, uluslararası arenada teori geliştirmek bambaşka bir şey!

15 Temmuz Darbe Tiyatrosundan sonra, daha bir görünür hale gelen Deniz Kuvvetleri'nin, Türkiye'ye komşu denizler üzerinden teori ve ütopya geliştirmiş olması rastlantı değil. 28 Şubat Muhtırası'nda da o günün Deniz Kuvvetleri Komutanı pek afiliydi. Sağa sola torpido atmaktan çekinmiyordu. Çoktan öldüğü için, başlarına açtıkları işin faturasını ödenmeye ömürleri yetmedi. Dolayısıyla, Akdeniz'e açılan bugünün komutanları için Mavi Vatan projesi üzerine epey çalışılmış bir proje. O halde Kızıl Elma efsane ve ütopyası tedavülden kalkmış durumda.

Deniz Kuvvetlerinin işi sahiplenmesi karşısında Saray ve İktidarın özellikle 'Mavi' kelimesinden pek hoşnut olmadıkları belli. Yıllar önce Mavi Marmara Faciası ile yaşadıkları travmanın tesiri hala devam ediyor olmalı. 'Mavi' etiketli bütün projelerin Saray'dan geri tepeceğini hesap etmeleri gerekirdi. Libya Operasyonu'nun mimarlarından kabul edilen Paşa'nın daha şu geçilmeden istifaya zorlanması Mavi Vatan Ütopyası'nın ömrü ve inanılırlığı konusunda zihinlerde şüphe oluşturdu.

Saray ve İktidar, şimdiye kadar kayda değer bir başarı duymasak da, Akdeniz'de elde edilecek bir başarıyı Deniz Kuvvetleri'ne yedirmeme hususunda gayretli görünüyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı, sosyal medyada alay konusu olma pahasına Türk Ordusunu Uzay Liginde bir yerlere yerleştirdi. Şimdi Savunma Bakanlığı yapan eski genelkurmay başkanı da aslen Kara Kuvvetleri menşeli olmasına rağmen, Yunanistan konulu bir habere, savaş uçağı kokpitinden göz kırpmış. Bunlar Denizciler'e bir tavır değilse, ne o zaman?

Saray Ailesi'nin Küçük Damadı, uçan cisimlerle ilgileniyor. Eğer önümüzdeki milenyum için yeni bir ütopyadan bahsedilecekse bu hayalin, yüzen ve yürüyen teknolojiden daha çok uzay ile alakalı olması kaçınılmaz. Sayın Cumhurbaşkanı'nın kendi kıta sahanlığı içerisinde bir başka otoriteye ütopya inşasına müsaade edeceğini düşünmek çok fazla bir iyimserlik olur. Hele istifa etmiş ya da emekli olmuş paşaların böyle bir projede hiç şansları yok.

Unutmadan;  neden bu eski paşalar, Akdeniz Projesinde en önemli aktörün Rusya olduğunu ısrarla gizlemeye çalışıyorlar sizce? Ütopyalara renk beğenirken bu detay dikkatimizden kaçmış...Farkında olmadan, ödünç bir ütopyaya isim beğeniyor olmasınlar?

Madem yeni ütopyalarımız uzay ile alakalı olacak, bir kaç isim teklifinde bulunalım; Yakamoz, Ay Işığı, Turquaz...Hoşunuza gideni seçin!

[Kadir Gürcan] 7.9.2020 [Samanyolu Haber]

Sulh Adaları [Abdullah Aymaz]

Prof. Dr. Thomas Michel seneler önce anlatmıştı: “Filipinler'de bir şehrin caddesinde gidiyordum. Burası öyle bir cadde ki, bir tarafında Müslümanlar, öbür tarafında Hristiyanlar yaşıyor. Ama ne Müslümanlar Hristiyanlar tarafına ne de Hristiyanlar öbür tarafa geçmezler, geçemezler. Eğer geçerlerse ya öldürürler veya yara-bere içinde kalırlar… Neyse böyle ilerlerken karşımıza Tolerans Koleji çıktı. Merakla içeri girdik. Baktım, Türklerin açtığı bir okul. Bizi okul müdürü karşıladı. Oturup konuşmaya başladık. Ben “Bu okula sadece Müslüman çocukları mı geliyor?” dedim. “Hayır!.. Hristiyan çocukları da geliyor.” dedi. “Peki, bu öğrenciler birbirleriyle kavga etmiyorlar mı?” diye sordu. “Hayır, arkadaş arkadaş yaşayıp gidiyorlar!” dedi. Sonra  “Okul aile birliği sadece Müslüman velilerden mi meydana geliyor?” dedim. “Hayır, hem Müslüman hem de Hristiyan ailelerden oluşuyor!” dedi. “Peki kavga etmiyorlar mı?” dedim. “Hayır!” dedi. “Peki bir araya gelince ne yapıyorlar?” diye sordum. “Oturup beraberce evlatlarımız için neler yapabiliriz, diye ortak konular üzerinde kafa yoruyorlar!”  dedi.  Bu konuşmadan sonra bu Tolerans Kolejinin Cehennemin ortasında bir sulh adacığı olduğunu anladım!”

Zaten tâ baştan itibaren M. Fethullah Gülen  Hocaefendi “Beyaz Adalar oluşturmakla,  büyük fitne dalgalarını  göğsümüzde eritmeliyiz. ‘Bu size mi kaldı?’ diyenler bugün olduğu gibi yarın da olacaklar. Bunlar sizi yavaşlatmamalı. Gönüllerin fethi, küçümsenecek bir fetih değildir. vicdanlar saygı bizim kültürümüzün temeli. Komploların en şeytancasını yapanlar İslam’ı dinlemek istemiyorlar. Onların bizi alkışlamalarını beklemeyiz.” diyordu.

“Yüreğini seslendirenler, kendileri gibi yaşarlar. Tarihin, Üstadımızın etrafındaki Yücebaşları tanıması lâzım. Eğer İHLAS, FEDÂKÂRLIK  ve FERAGATIN  bir mânâsı varsa, zirvede KUTBİYET  bunların hakkıdır. Üstad çağın sözcüsüdür. O’nun için yazılması gerekenler henüz yazılmış değildir.”

“Mütehayyirlere görüşme kapısı açması bakımından DİYALOG çok önemli bir yol. Serbest dolaşma zemini hazırlar, MEDENİYETLER  ARASI  KÖPRÜLER  KURAR. Bu oluşumun karşısındaki MARJİNEL  KESİMLERİN kanaatleri hiç önemli değildir. Hiçbir zaman medar-ı münakaşa meseleler  medar-ı bahsedilmemelidir.

“Evrensel dil, hal dilidir. Farklılığın (farklı anlayış ve kültürlerin) olmadığı yerden en güzel ifadenin bile bir değeri yoktur.”
“Beraberliği hissetmeyen gönül ölüdür.”
“Nağmelerinizle akrebi deliğinden çıkarıp dans ettirmeyi hiç denediniz mi? Bize ait handikaplar yüzünden kendi üslubumuzu iyi yakalayamadık. ‘Yakîn kontrolün’  kanatlarında yürüyün. Ruhanî hazlar bile olsa bazı şeylere karşı sürekli kapalı kalmalıyız. Havf (korku) kapısı sonuna kadar açık kalmalı, emniyet duygusu insanı aşındırmamalıdır. Tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz. Hassasiyetin, küçük bir ihmâle ve maceraya tahammülü yoktur.”

“Sözde güzellik arayanlar, günlük sesine ve soluğuna dikkat etmelidirler. Aksi takdirde ‘kıl u kâl’ den kurtulamazlar. Göz doldurma EDEB  ile olmalı NESEB  ile değil.”

“Dış uyarılar, medeniyetler arası çatışma sebebi olmamalı. İmana ve Müslümanlığa karşı bir tepki olabilecek sınırdan uzak durulmalıdır. Balyoz gibi sözlerle ruhu irşad edemezsiniz. Götürdüğü, getirdiğinden çok fazla olur.”

“Problem köklü, dert de kronik olunca tedavi de o nisbette zor ve risk fazladır. Siperde sebat şarttır. Sabrın sihirli ikliminde sebat en zor meseleleri ve problemleri çözmeye yetecektir.”

“İnsan, kendisinden verim alınabilecek bir işleme tâbi tutulmazsa ölür. İnsan denen sanat haliçesini ve sırlar yüklü beşer muammasını şerh ve izah etmek kolay mıdır?  Arş-ı Azamdan insanın kalbine uzanan nuranî duyguyu hissetme, meseleleri anlamada önemli bir merhaledir. Yitirdiğimiz değerleri elde edemediğimiz güne kadar kendi üslubumuzu bulabilmemiz kendi konumumuzu belirleyebilmemiz ve düşünce kaymalarından kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Böyle bir ortamda cemiyeti diriltici ahlâktan söz etmek mümkün değildir. Kirli ruh ve mülevves tabiatlardan, temiz şeylerin meydana gelmesi hiç görülmemiştir. Veya ender vakalardır.” (Ahmet Özer, Pensilvanya Günlüğü)

M. Fethullah Gülen  Hocaefendi’nin 2002 senesindeki bu tesbitleri üzerinde uzun uzun düşünmemiz gerekiyor.

[Abdullah Aymaz] 7.9.2020 [Samanyolu Haber]

Kötülüğün kaynağı [Ali Emir Pakkan]

Devlet vatandaşına tuzak kurar mı? Zulüm eder mi? Ayrımcılık yapar mı? Düşman beller mi? Kadın, çoluk çocuk demeden katleder mi? Nefreti yayar mı? Mala mülke el koyar, ırza namusa göz diker mi?

Bakınız 6/7 Eylül olaylarına? Bütün bu soruların cevabının evet olduğunu görürsünüz.

6/7 Eylül 1955’te hedef İstanbul’da yaşayan Rumlardır. Dükkanlar ve evleri yağmalanmış, kilise ve okulları tahrip edilmiş, resmi rakamlara göre 15 kişi hayatını kaybetmiştir.

6/7 Eylül’ün arkasında kim vardır?

Bir kaç kareyi yan yana getirince fotoğrafın tamamını görebiliriz.

6 Eylül tarihinde, İstanbul Ekspres gazetesi ikinci baskıyı yapar ve şu manşetle çıkar: “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı”

Gazete gündüz basılmış ve binlerce nüsha o gün elden ele bedava dağıtılmıştır? (Sahi kağıdı nereden bulmuş, o kadar gazeteyi ücretsiz nasıl dağıtabilmiştir?) Daha ilginci haber gerçeği yansıtmamaktadır. Yani yalandır.  Devlet Radyosu da bu yalan haberi bültenlerine koyar. Atatürk’ün evine bomba konduğu haberleri üzerine akşama doğru binlerce insan Taksim meydanına akın eder. Slogan ve afişlerle İstiklal caddesine ilerler ve Rumlara ait işyerlerini yağmalanmaya başlanır.

Sonradan anlaşılır ki, Selanik’teki Atatürk’ün evine bomba konmamıştır. Bir kundaklama girişimi olmuştur ve bunu yapan kişi de Türk istihbaratına çalışan biridir.

Olaylarda adı öne çıkan bir dernek vardır. 1954’te kurulan Kıbrıs Türktür Cemiyeti. Üyeleri arasında Orhan Birgit’in de bulunduğu cemiyet, hadiselerde aktif rol oynamıştır. Rumlara karşı nefret söylemi ile kamuoyunu yönlendirmiştir. Sloganlar ve afişleri hazırlamış, kitleleri kışkırtmış ve görevini tamamladıktan sonra ortadan çekilmiştir.

Rumlara ait işyerleri ve evler önceden işaretlenmiş, kalabalıklar Anadolu yakasından kamyonlarla Taksim’e taşınmış, ellerine sopalar verilmiş ve polis tahribata adeta seyirci kalmıştır. (15 Temmuz 2016 akşamı kalabalıkların köprüye taşınması ve ellerine Türk bayraklarının verilmesi gibi)

Suçlu da hemen bulunmuştur: Komünistler!

Olayların sorumlusu olarak sol görüşlü 60 kadar gazeteci, yazar ve aydın tutuklanmış ve askeri cezaevine atılmıştır. İşlerinde Aziz Nesin de vardır.

Dönemin görgü tanıkları, o günkü gazeteler, daha sonra ortaya çıkan bilgi ve belgeler 6-7 Eylül’ün organize bir devlet işi olduğunu ortaya koymuştur. Eski özel harp daire başkanı Sabri Yirmibeşoğlu yıllar sonra şöyle diyecektir:

“ 6/7 Eylül bir özel harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı.”

6/7 Eylül, tarihimize utanç sayfası olarak geçti. Rum, Ermeni ve Yahudiler ülkeyi terk ettiler. Sermaye el değiştirdi.

Türk devleti, belli aralıklarla, halkına tuzaklar kurmaya devam etti. Düşman bellediği grupları hedef aldı ve yok etmeye kalkıştı. Kan döktü. Kadın, çoluk çocuk demedi.

Anadolu sathına bakın. Son kurban Hizmet Hareketi'dir.

Devlet içindeki kötülüğün kaynağı görülemezse “yeni düşmanlar” üretilerek, tarih tekerrür edecektir.

[Ali Emir Pakkan] 6.9.2020 [Samanyolu Haber]