AYM’nin kararları ‘talimatla’ verdiği deşifre oldu; internet sitesi erişime kapandı

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) özellikle Hizmet Hareketi’ne yönelik başvurularda karar verirken ‘talimatla’ hareket ettiğini deşifre oldu. AYM’nin hukuki kriterlerle değil iç talimatlara göre kararlar aldığının deşifresinden sonra yüksek mahkeme internet sitesini erişime kapattı.

Milli Savunma Bakanlığı’nda iç denetçiyken kanun hükmünde kararnameyle (KHK) görevinden ihraç edilen ve ardından hukuk fakültesini bitiren Levent Mazılıgüney, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) internet sitesinde çok önemli bir açığı ortaya çıkardı. Mazılıgüney’in Twitter’da paylaştığı videoda AYM’nin internet sitesinde karar araması yapıldığında PDY’yle (paralel devlet yapılanması) yani Hizmet Hareketi ile ilgili başvurularda ‘açıkça dayanaktan yoksunluk’ kararı verilmesi için yazılmış iç talimatlar olduğu görülüyor.

Mazlıgüney’in paylaşımlarının ardından AYM’nin internet sitesi erişime kapatıldı.

Mazılıgüney, Twitter’da şu paylaşımları yaptı:

1- Uzun zamandır @AYMBASKANLIGI ‘nin etkili bir iç hukuk yolu olmadığını ancak AİHM nezdinde vitrin olabilecek kararlar vererek AİHM ve uluslararası kamuoyunu yanıltmaktan başka işe yaramadığını düşünüyorum. Bugün bu düşüncem pekişti. Neden mi? Anlatayım.

2- Bilindiği üzere, AİHM/ALparslan Altan kararının çevirisini daha önce yayınlamıştım. Alparslan Altan’ın @AYMBASKANLIGI bireysel başvurusunda verilen kararı bir daha incelemek istedim. AYM kararlar bilgi bankası bağlantısını kullandım.

3- Karşıma çıkan metin beni pek şaşırtmadı ancak çok üzdü. @AYMBASKANLIGI ‘nda uzun süre raportörlük de yapmış üstatlarıma konuyu danışınca tam bir skandal olduğu yorumu yapıldı. Karşılaştığım ekran görüntüsünün bir bölümünü paylaşıyorum.

4-(PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır) notları ne anlama gelir?Karara ilişkin bilgi formuna yazılan bu notla @AYMBASKANLIGI, yüksek yargı üyelerince yapılacak benzer başvuruları kabul edilemez bulacağına ilişkin ihsası reyde bulunmuştur.

5-Darbe teşebbüsü sonrası suçüstü halinde yakalandıkları iddiasıyla tutuklanan yargı mensuplarının tutuklanmalarının hukuka aykırı olduğunu, kararlarda gerekçe gösterilmediğini, şikayetleri bakımından bireysel başvurunun etkili bir çözüm yolu olamayacağını değerlendiriyorum.

6- Bu nedenle, @AYMBASKANLIGI ‘nın inceleme sonucu beklenilmeksizin doğrudan AİHM’e gitmelerinin bence önü açılmıştır. Üstelik bu durum sadece yargı mensupları için değil, her meslek grubu için geçerlidir. Nedeni videoda mevcut.

7- Her bir meslek grubunun olası hak ihlali iddiaları içeren ‘bireysel’ başvurularında ne karar verileceği tarife usulüyle belirlenmişse, bireysellik ortadan kalkmış, @AYMBASKANLIGI etkili bir iç hukuk yolu olmaktan çıkmıştır.

8- Muhtemelen hata ile intranet (iç ağ) sisteminde olması gereken (ki bu da garabettir, ihsas-ı reydir) notlar internette yayınlanmış. Bu değerlendirmelerin doğru olduğu ise birçok şablon karardan anlaşılıyor. Aynı notlar başka kararlarda da mevcut. Ne diyelim. Yaşasın Adalet!

AYM’nin internet sitesinde söz konusu arama yapıldığında Mazılıgüney’in yaptığı paylaşımların doğruluğu anlaşılıyor.

[AYM  KARARLARA BURADAN ULAŞILABİLİR]

Sitede ‘açıkça dayanaktan yoksunluk’ kararı verilecek kararlar arasında “Suç isnadına bağlı-yüksek yargı üyelerinin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları (PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır)”, ‘başvuru yolunun tüketilmemesi’ kararı verilecek kararlar arasında da “Yüksek yargı üyelerinin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları (PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır)” ifadeleri görülüyor.

Aynı şekilde aşağıdaki iddialar için de ‘karar tarifesi’ olduğu görüldü:

– Suç isnadına bağlı – avukatların tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – polislerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – askerlerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – hakim/savcıların tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – mülki amirlerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – yüksek yargı üyelerinin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – akademisyenlerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – gazetecilerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – diğer kamu personelinin (polis, asker, hakim, savcı, mülki amir, yüksek hakim, akademisyen dışında kalanlar) tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– Suç isnadına bağlı – sivilllerin tutuklanmasına bağlı müdahale iddiaları
– İdari işlemle açığa almaya veya işten çıkarmaya ilişkin özelleştirilmemiş müdahale iddiaları
– Akademisyenlerin idari işlemle açığa alınmasına ve işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Askerlerin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Hakim/savcıların idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Yüksek yargı üyelerinin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Mülki amirlerin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Polislerin idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Diğer kamu personelinin (polis, asker, hakim, savcı, mülki amir, yüksek hakim, akademisyen dışında kalanlar) idari işlemle açığa alınmasına veya işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– KHK ile işten çıkarmaya ilişkin özelleştirilmemiş müdahale iddiaları
– Akademisyenlerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Askerlerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Yüksek yargı üyelerinin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Mülki amirlerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Polislerin KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– Diğer kamu personelinin (polis, asker, hakim, savcı, mülki amir, yüksek hakim, akademisyen dışında kalanlar) KHK ile işten çıkarılmasına ilişkin müdahale iddiaları
– KHK ile lisansları iptal edilerek meslekten çıkarmaya ilişkin müdahale iddiaları

Bütün ‘tarifelerde’ (PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır) ifadeleri yer aldı.

[TR724] 28.6.2019

Türkiye’de Cuma namazı kılınır mı? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Diyanet’in ve diyanet mensuplarının siyasallaşmalarını ve açıktan Hizmet Hareketi mensuplarını hedef almalarını göz önünde bulunduracak olursak, bu durum, Türkiye’de cumaya gitmeme adına bir mazeret olur mu?” M.K.

Son zamanlarda mail kutumuza bu soru çok gelmeye başladı. Aslında geçtiğimiz haftalarda Cuma namazı ile alakalı bir soruyu cevaplandırmıştık. Ancak “Türkiye’de Diyanet camilerinde Cuma namazı kılınır mı?” sorusuna değinmemiştik.

Böylesi soruları gönderen kardeşlerimizi çok iyi anlıyoruz. İnanmış olduğunuz değerlere hem de cami kürsüsünden veya mihrabından olmadık sözler söyleniyor, hatta daha ötesinde siz, küfre düşmekle itham ediliyorsunuz. Doğal olarak böyle bir insanın arkasında elbette namaz kılmak istemezsiniz.

Ancak burada üzerinde hassasiyetle durmamız gerekli olan konu, İslam’ın çok önemli bir ibadetinin eda edilip edilmemesi meselesidir. Dolayısıyla sürecin mağduru mazlum kardeşlerimiz genel bir kural olarak Cuma namazı hürmetine bu tür çirkefliklere sabretmeli, kendisini cami ve cemaatten uzak tutmamaya çalışmalıdır.

Fıkhî olarak sırf bazı imamların hutbedeki nahoş sözlerinden dolayı Cuma’nın farziyetinin düştüğünü söylemek çok zordur. Zira fıkıh alimlerimiz fasık ve facir bir imamın arkasında bile namaz kılınacağı hükmüne varmışlardır.

Hatta sahabeden çoklarının Emevi sultanlarından zalimlikleriyle nam salmış, mazlumları inim inim inletmiş Velid ve Yezid gibi kişilerin arkasında namaz kıldıklarını biliyoruz.

Bir de şu husus var: Bütün cami imamlarını aynı kefeye koymak doğru değildir. Mesela mahalle camiindeki imam, türlü türlü iftira ve tezvirlerle ağzını kirletirken, yan mahalledeki imamın daha insaflı olması mümkündür. O zaman böylesi bir imamın arkasında Cuma namazını kılma tercih edilebilir.

Son olarak, ülkede yaşanan tarihi zulümlerden dolayı zulümden, haksız yere hapis yatmaktan uzak kalma adına toplum içine çıkamadığı için Cuma’ya gidemeyenlerin durumunu bunun dışındadır. Zira bu durumda gerçek bir zaruret ve özürden bahsedilebilir...

Rabbimizden dileğimiz zalime verdiği mühleti sonlandırması ve mazlum ve mağdurların yüzünü güldürmesidir.

Daha detaylı bilgi için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.

http://hikmet.net/tag/cuma-namazi/

BİR SORU-BİR CEVAP

Vefat eden ana-babam için neler yapabilirim?

Soru: “Hayatlarında anne ve babamın kıymetini bilemedim. Onların yüzlerini güldüremedim. O kadar çok pişmanım ki! Onlar şimdi gerçek dünyaya göçtü. En azından şimdi olsun onları sevindirebilmek için bir şeyler yapmak istiyorum. Neler tavsiye edersiniz?” S.B.

Öncelikle şunu ifade delim ki, hayırlı bir evlat, anne ve babanın amel defterini açık tutacak önemli bir manevi kazanç kapısıdır. Okuduğu her sûre, getirdiği her salavat ve ettiği her dua o niyet etmese de anne ve babasının amel defterine anında kaydedilir.

Evlatların üstlerinde bazı önemli vazifeler vardır. Bunlar, anne ve babalarının dine uygun vasiyetlerini yerine getirmek, namazlardan sonra dua edip sevaplarını onların rûhlarına hediye etmek, sevabı onlara olmak üzere oruç tutmak, hacca gitmek, kurban kesmek, varsa kalan borçlarını ödemek, kabirlerini ziyaret edip Kur’an-ı Kerim okumak, dostları ile görüşmek, Ramazan’da sevabı onlara olmak üzere sadaka-i fıtır vermek, ana-babanın sevdiği yemeği yapıp fakirlere dağıtıp rûhlarını şâd etmek.

Alimlerimiz, ölünün mezardaki hâlini denize düşmüş kimseye benzetmektedir. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi ölü de babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı gözler. Kendisine bir dua gelince, sanki dünyalar onun olmuş gibi sevinir.

Sahabeden Ebû Übeyd Mâlik bin Rebîa es-Saîdî (r.a.) bir gün, “Ey Allah’ın Resûlü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkânı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?” diye sormuştu.

Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, “Evet vardır. Onlara dua, onlar için Allâh’tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) talep etmek, onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babanın akrabalarına karşı da sıla-i rahmi îfa etmek, anne ve babanın dostlarına ikramda bulunmak” (Ebu Dâvud, Edep 12) cevabını vermiştir.

Dünyaya gelmemize vesile olan, kendilerinden fedakârlık edip her şeyin en iyisinin çocukları için olmasını isteyen ve üzerimizde ödenemeyecek derecede hakları olan anne-babalarımızı hayatlarında da öldükten sonra da mutlu etmek, hayırlı evlat olabilmek elimizde.

Hayatta iken tatlı söz, vefatlarından sonra da günün her anında hediye edebileceğimiz fatihalar bizim için de onlar için de en büyük hazine...

[Dr. Ali Demirel] 28.6.2019 [Samanyolu Haber]

İBB’nin borcu 8 yılda 8’e katlandı [İlker Doğan]

İstanbul’un yeni belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’nu zor günler bekliyor. Zira seçimde rakibine 9 puan fark atarak tarihi bir başarıya imza atan İmamoğlu, belediyeyi 27 milyar liralık borçla devralacak. 2010 yılında dönemin belediye başkanı Kadir Topbaş, toplam borcu yaklaşık 3,5 milyar TL olarak açıklamıştı. 2014’de rakam 6 milyar liraya, 2018’de 17 milyar liraya ve nihayet 2019’da 27 milyar liraya kadar yükseldi. Muhalefete göre söz konusu paralar Erdoğan ailesine yakınlığıyla bilinen yandaş vakıf, dernek, iş adamları ve yayın organlarına aktarıldı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni önemli kılan faktörlerden biri de hiç şüphesiz devasa bütçesi. İBB’nin 2019 yılı bütçesi 23 milyar 800 milyon lira olarak açıklanmıştı. Belediyeye bağlı kuruluşlar ve 28 iştiraki ile birlikte 2019 Yılı Konsolide bütçesi ise 58 milyar 801 milyon lira. Bir çok bakanlığın bütçesinden daha fazla. İBB’nin geliri fazla ancak sorun şu ki, ‘gelir gider’ tablosuna göre gideri daha fazla!

İMAMOĞLU: EKONOMİK OLARAK SIKINTIDAYIZ

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin borcu önceki gün yeni Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu tarafından ‘yaklaşık 27 milyar lira’ olarak açıklandı. Eski parayla 27 katrilyon! İmamoğlu, “Yaklaşık 27 milyar lira borcu var. Sadece 1 milyar 200 milyon bu yıl ödenmesi gereken faiz ödemesi var. Ekonomik anlamda sıkıntılı bir durumdayız.” ifadelerini kullandı.

27 MİLYAR BORCA NASIL GELİNDİ?

2010 yılında Belediye Başkanlığı koltuğunda Kadir Topbaş oturuyordu. Topbaş’ın, 11 Mart 2010’daki açıklamasına göre belediyenin toplam borcu yaklaşık 3,5 milyar liraydı. 2014’de ise borç miktarı 6 milyar TL civarına çıktı. Bu arada bütçeyi denkleştirmek için yapılan borçlanmalarda katlanarak artmaya başladı.

TOPBAŞ’TAN SONRA BORÇ KATLANDI

Bütçedeki açık her yıl dışarıdan yapılan borçlanmayla denkleştirildi. 2015’te 2,4, bir sonraki yıl 3,4 ve 2017’de ise 4.6 milyar TL borçlandı İBB. Zira 2017 bütçesi 18 milyar 500 milyon TL olarak açıklanmıştı. Ancak beklenen gelir 13 milyar 900 milyondu. Aradaki 4.6 milyar TL’lik açık, borçla kapatıldı. 23 Eylül 2017’de AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın baskısı nedeniyle Kadir Topbaş görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Çok geçmeden borç miktarı katlandı. 2018’de açıklanan rakam 17 milyar lira olarak kayıtlar geçti.

BÜTÇE ‘YANDAŞA’ AKTARILIYOR

Muhalefet, söz konusu borçlanmaların temel sebebinin kaynakların yandaş vakıf, dernek, işadamı ve basın yayın organlarına aktarılması olarak görüyor. Sözcü gazetesi yazarı Çiğdem Toker, 28 Ocak 2019’da İBB’nin gizlediği raporu köşesine taşımıştı. 2018 yılı ve öncesini kapsayan tabloya göre AKP’li Recep Tayyip Erdoğan ve ailesine yakın vakıf ve derneklere aktarılan para toplam 847 milyon TL’ydi. Arslan payını 74,3 milyon lirayla mütevelli heyetinde Bilal Erdoğan’ın da yer aldığı Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) alırken, onu 51 milyon 593 bin 44 lira ile Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı (TÜRGEV) izliyordu.

FAİZ BATAĞI BÜYÜYOR!

2010 yılında 3,5 milyar TL olan İBB’nin borcu, sadece 8 yılda yaklaşık 8 kat artarak 27 milyar liraya ulaştı. Sorun sadece bu da değil. İBB’nin faiz giderleri de son 4 yılda 12 katına çıktı. Bugün için İBB bütçesinden ayrılan faiz giderleri sosyal yardımların 2, otopark yatırımlarının 20 katına denk geliyor. Dahası, faiz giderleri sadece 2019’da yüzde 326 arttı. 2014 yılında 128 milyon 178 bin TL faiz ödeyen İBB, 2017’de 173 milyon 608 bin TL faiz ödemesi yaptı. 2018 yılında İBB’nin faiz giderleri bir önceki yıla göre 2.5 kat artış göstererek 436 milyon 609 bin TL’ye ulaştı. Ekrem İmamoğlu, bu yıl ödenecek faiz tutarını 1,2 milyar TL olarak açıkladı.

[İlker Doğan] 28.6.2019 [TR724]

Kimin yolundan gideceksin, karar ver?! (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Önceki yazılarda ele aldığımız konuyu çok enfes bir şekilde ele alan Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ait bir Kırık Testi’de yapılan şu harikulade ve hayati öneme haiz tesbitlerle devam edelim. Kolaylık olması açısından Hocaefendi’ye ait ifadeler iki tırnak işareti arasında gösterilecektir.

Hocaefendi insanlar arası münasebetlerin nasıl olması gerektiği ile ilgili sorulan bir soruya şu şekilde cevap vermektedirler: “Evet, bir mü’min, Rabbisiyle münasebetleri yanında insanlarla olan muamelelerinde de dinin emirleri istikametinde hareket etmeyi karakter hâline getirmelidir.

Biraz daha açacak olursak, şayet bir insan, kim olduğuna bakmadan herkesi sevgiyle kucaklama, karşılaştığı herkese tebessüm yağdırma, muhtaçlara yardım etme, çevresindekilere izzet ü ikramda bulunma gibi güzel sıfatları tabiat ve karakter hâline getirememişse, bir gün beklemediği çirkin bir muameleyle karşılaştığında farkına varmaksızın hırçın ve haşin bir tavır sergileyebilir. Böyle biri karşılaştığı her kötü muamele karşısında mü’mine yakışır şekilde mukabelede bulunmayı iradesine havale edeceğinden ciddi mânâda zorlanacak ve bazen falso yaşamaktan kurtulamayacaktır.

Tavır ve davranışlarındaki bu zikzaklar ise onun inanılırlık ve güvenilirliğini zedeleyecektir. İnanan gönüller olarak eğer biz çevremizde inandırıcı ve güven vaat eden biri olmak istiyorsak, gerek ibadetleri, gerek haramlardan sakınmayı ve gerekse de muamelata ait hususları tabiatımızın bir buudu hâline getirmeliyiz.”

İçeriden veya dışarıdan yapılan en alçakça zulümler karşısında bile karakterden taviz verilmemelidir!..

“Her şeye rağmen, kimi zaman insanın karakterinde, hâdisenin şiddetine göre çatlama ve kırılmalar meydana gelebilir. Karakterindeki kırılma, o insanın gayret-i diniyesinden kaynaklanabileceği gibi bazen de birilerinin hiçbir insaf ölçüsü tanımayan iftira ve hakaretlerinden, onun dem ve damarına dokundurmasından da kaynaklanabilir. Bu durum karşısında insan hiç farkına varmaksızın bir anda olumsuz bir havaya girebilir. Karşılıklı atışmalar ve tartışmalar yaşanabilir; kalbler kırılabilir.

Fakat unutmamak gerekir ki, ne olursa olsun, karakterinize uymayan bir tepki verdiğinizde inandırıcılığınızı zedelemiş olursunuz. Bu itibarladır ki hakiki bir mü’min, en alçakça saldırı ve tecavüzler karşısında bile karakterinden taviz vermemelidir. Mukabele edecekse bile, bu, edep ve ahlâk âbidesi bir mü’mine yakışır şekilde olmalıdır.”

Yüksek Karakterli Sabır Kahramanları karakter kırılması yaşamamalı, güveni sarsmamalı ve daha büyük yanlışlara yol vermemelidir!..

“Aslında Kur’ân-ı Kerim, “Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.” âyet-i kerimesiyle mü’minlere, saldırılara misliyle karşılık vermeye ruhsat vermiştir. Bununla birlikte Cenab-ı Hak, âyet-i kerimenin devamında yüksek karakter sahiplerine şöyle seslenmiştir: “Eğer sabrederseniz bilmelisiniz ki, hiç şüphesiz sabretme, dişini sıkıp katlanma, sizin için daha hayırlıdır.”

Çünkü bir kere bile olsa karakter kırılması yaşayan bir insan, hem muhataplarına karşı güvenini sarsmış hem de daha başka yanlışlara kapı aralamış olur. Karakterinde böyle bir çatlak meydana gelen kişi ise, hiç olmayacak yerde falsolar yaşayabilir. Bu sebeple şartlar ne olursa olsun her yerde karakteri korumak ve onu hiç deldirmemek ve kırmamak gerekir. Hususiyle iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren adanmış ruhlar, sevgi ve müsamaha ufuklarını her yerde korumalıdırlar. Maruz kaldıkları en alçakça saldırılar karşısında bile onlar yol ve yön değiştirmemelidirler.”

Peki mü’min kötülükler karşısında sessiz mi kalmalı, onları engellemek için bir tavır sergilememeli mi?..

 “Bu noktada zihne hemen, “Peki mü’min kötülükler karşısında sessiz mi kalmalı, onları engellemek için bir tavır sergilememeli mi?” sorusu gelebilir. Öncelikle bilinmesi gerekir ki, mü’min, şahıslara değil kötü sıfatlara karşı tavır almalıdır. O, cehalet, ilhad, nifak ve temerrüt gibi sıfatlara karşı gösterdiği tavrı, insanın mânevî değerini öldürücü ve kahredici olan bu sıfatları gidermeye matuf kullanmalıdır.”

Israrla “mü’min şahıslara değil kötü sıfatlara karşı tavır almalıdır” hakikatı delilleriyle beraber ifade edilmesine rağmen günümüzde birileri de ısrarla hem Hocaefendi’yi çok sevdiklerini ve yolunda olduklarını ifade etmekte ama maalesef tepkisel bir davranış sergileyerek, zalim olduklarını düşündükleri bir takım insanları halledebilmek için bu ortaya konan nebevi düstüra aykırı yollara başvurabilmektedirler.

Bend olmuş isen, bendegâna düşen şey, Şehsuvar’ına uymasıdır…

Üstad Hazretleri “De ki; Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” ayet-i kerimesinden anlaşılması gereken manaya şu şekilde bir açıklama getirmektedir: “Allah’a (cc) îmânınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği Zât’a benzemelisiniz. O’na benzemek ise, O’na ittibâ etmektir. Ne vakit O’na ittibâ etseniz, Allah da size sevecek. Zâten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.” Eğer Allah’ın (cc) muhabbetine nail olmak istiyorsanız; Allah Rasülü’ne (sav) ittiba etmeli ve Sünnet-i seniyesine tabi olmalısınız.

Hocaefendi’nin bu konudaki enfes ifadelerine bir kere daha göz atalım: “Bizim karakterimiz, budur. Müslümanın karakteri, budur. Hazreti Ruh-i Seyyidi’l-Enâm’a bend olmuş insanın karakteri budur. Bend olmuş isen, bendegâna düşen şey, Şehsuvar’ına uymasıdır. O, hangi yolda yürümüşse, nereye doğru gidiyorsa, O’ndan ayrılmamak lazımdır; O’ndan ayrılmak, felaket getirir, hafizanallah. Efendimizin yolu…”

Sevdiğimizi ve yolundan gittiğimizi iddia ettiğimiz Allah Rasulu (sav) ve zamanımızdaki temsilcileri olan Bediüzzaman Hazretleri ve Hocaefendi ne yapmışlar, bizler ise ne yapıyoruz?!. Bu ne yaman bir çelişkidir!.. Özellikle sosyal medya üzerinden ve diğer kanallar üzerinde sıfatlara yönelik yapılması gereken mücadelenin yerine doğrudan insanlara yönelik yapılan hücümlarda ve teşhirlerde bu çelişkiyi net olarak görmek mümkündür.

Bu hususta yazılan önceki dört yazının tekrar okunarak meselenin tekrar müzakeresi faydalı olabilir. Bu yazılarda; Nebevi yol ve usluptan uzaklaşma sebepleri, sosyal medya üzerinden insanların teşhir edilmesinin yol açabileceği tehlikeler ve takip edilmesi gereken nebevi yolun nasıl olması gerektiğine dair bazı hususlar ele alınmıştır.

Vicdanı kararmış bir insanın vasfıyla mı yoksa gerçek bir mü’min sıfatıyla mı ile hareket edilecek?!.

Başka bir ifadeyle mü’min, ateşe doğru giden veya uçurumun kenarına doğru sürüklenen evladı karşısında nasıl bir korku ve ızdırapla çırpınıp duruyorsa, olumsuz sıfatlara sahip olan insanlar karşısında da aynı ızdırabı duymalı, tavsiye ve ikazlarıyla onlara yol göstermeye çalışmalıdır. Bu durumu, Peygamber Efendimiz (sav) bir temsille tasvir etmektedir. O, şöyle buyuruyor: “Benimle sizin misaliniz ancak ve ancak ateş yakan ve o ateşe haşerat ve pervaneler düşmeye başlayınca da onları ateşten uzaklaştırmaya çalışan adamın misaline benzer. Ben sizin eteklerinizden tutup çekiyorum. Siz ise Benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz.”

Evet, hakiki mü’min, bir rahmet ve şefkat âbidesidir. Şimdi siz, şefkat ve merhametin yeryüzündeki temsilcileri olarak, Cehennem’e doğru sürüklenip giden bir insana, “Canın Cehennem’e! Madem oraya gitmek istiyorsun, hadi git o zaman!” mı dersiniz; yoksa Peygamber Efendimiz’in (sav) yaptığı gibi onu gittiği bu kötü yoldan geri çevirip, içinde bulunduğu atmosferden uzaklaştırmaya mı çalışırsınız? Bunlardan birincisi vicdanı kararmış insanın vasfı, diğeri ise gerçek mü’min sıfatıdır. Bu açıdan kötü evsafa karşı tavır almak Allah (cc) hatırına çok önemli olduğu gibi, insanlık adına da çok yararlı bir davranıştır. Rabbim, hepimizi en olumsuz hâdiseler karşısında bile yüksek karakterli bir insan tavrını sergileyen, İslâm’ı özümsemiş hakiki dindarlardan eylesin!..”

Hocaefendi’nin bu süreçte yaşanan hadiseler karşısında  sergilediği hareketlerine ve tavırlarına bu gözle baktığımızda, O’nun milimi milimine Şehsuvar’ına, bendesi olduğu Allah Rasülü’ne (sav) ittiba ederek Sünnet-i seniyesine uygun bir yol tuttuğuna ve asla meselelerin hallinde Nebev-i olan üslüp ve metodlardan taviz vermediğine şahit oluruz.

Bir sonraki yazıda Hocaefendi’nin mevzuyla alakalı daha detaylı olan açıklamalarıyla devam edelim inşaAllah…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 28.6.2019 [TR724]

Gri alanda kaybolan devlet [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Gri bir alan var, sözde  dışında, ama bal gibi devlet kontrolünde olan. İnsanlar kaçırılıyor, insanlar! Ankara’da, İstanbul’da gündüz vakti, herkesin gözleri önünde, MOBESE kameralarının olduğu sokaklardan alınıyorlar. Faruk Gergerlioğlu ve bir avuç dürüst ve şahsiyetli siyasetçi dışında kimsenin ilgilendiği yok. Gökhan Türkmen. Özgür Kaya. Yasin Ugan. Erkan Irmak. Salim Zeybek. Mustafa Yılmaz. Nerede bu insanlar? Birkaç küçüğün gözünde iki damla gözyaşıdır, sebep olduğunuz, inciden değerli. Eşlerin burun direklerinin sızlaması, dudaklarını ısırmasıdır, miniklere belli etmemek için! Ak saçlı annelerin babaların kalp ağrısıdır, tek duasıdır. Bu insanların bulunması, Türkiye’nin vicdani görevidir.

“Biz devletiz” diyor kaçıranlar! Eğer siz devletseniz, varlık nedeniniz nedir sizin diye sormak gerekmiyor mu? Bu tür bir suç devlet adına işleniyorsa, devletin birimlerinin bu olayları araştırması ve faillerini bulması değil midir, olması gereken? Eğer bu yapılmıyorsa, devamlı baştan savılıyorsa eşleri, anne-babaları, ne gelir aklınıza? Hele de insan kaybetme sicili Türkiye gibi kabarık bir ülkede oluyorsa bu olaylar. İddialara göre insanların ailelerine emniyet birimlerine gitmemeleri telkin ediliyor; yoksa daha fena olurmuş! Ne yapacaksınız? Onları da mı kaçıracaksınız? Binlerce insan kaçırıldı, ortadan kaybedildi geçmiş on yıllarda. Cumartesi Anneleri hala yavrularının hesabını sormak için toplanıyor İstiklal’de. 1990’larda, 1980’lerde, 1970’lerde! Hatta 1974’te Kıbrıs’ta! Ve elbette Dersim’de. 1915’te. Her yerde kaybettiğiniz insanların ahları geziyor, bir hüzünlü ruhlar ordusu halinde Anadolu’da! Her yaştan, kadını-erkeği, her ideolojiden, dünya görüşünden insanı, “devletle” tersleştikleri için veya âli çıkarlarından dolayı “devletin”, ortadan kaldırdılar! Tekrar ediyorum: o devletiniz ne işe yarar?

Devletin birincil görevi adaleti sağlamaktır. Şiddet kullanma tekeli buradan gelir! Vatandaş şiddet kullanamaz, kullanırsa eğer, bu suçtur. Ama devlet şiddet kullanabilme hakkıyla donatılmak zorundadır. Şayet insanların güvenliğini tehdit eden bir durum olursa, devlet yasalarına uygun olmak kaydıyla zorlayıcı önlem alır. Bunu yapabilmesi için bazı şartlar gerekir. Öncelikle güvenlik tehdidinin yasal mevzuatla tanımlanmış olması lazımdır. Bunu anayasa-yasalar yapar, yönetmelikler düzenler. Yasalarda açıkça tanımlanmamış hiçbir eylem suç değildir. Yani devleti yönetenler kendi kafalarına göre kim güvenliği tehdit ediyor, kim etmiyor, buna karar veremez. Yasalar bunun için var! Ve eğer bir güvenlik tehdidi olduğu ortaya çıkarsa, yine yasalarla kısıtlanan ve prosedürlere bağlanan şeklide zorlayıcı önlem alınır. Kısacası polisin birini gözaltına alması veya mahkemelerin birini mahkûm etmesi, bir takım afakî gerekçelere dayandırılamaz. Mesela filanca grupla ilintili veya iltisaklı olmak gibi bir gerekçe, hukuk dışıdır. Bu tür gerekçeler sadece hukukla bağını kopartmış, yöneticilerinin hukuki denetime tabi olmak durumunda olmadığı rejimlerde olur ancak. Bu tür rejimler zorlayıcı önlemleri güvenliği sağlamak için değil, rejimin devamını sağlamak için kullanır. Osmanlı ve Türkiye tarihleri bu tür siyasi takibatlarla doludur! Devlet Türkiye modern tarihinde şiddet kullanma tekelini kötüye kullanmayı alışkanlık haline getirmiştir.

Adam kaçırmalar, bu tarihi bağlamda okunmalıdır! Türk modern tarihinde devlet, gücü sınırlandırılamamış bir canavardır (Leviathan). Dünya modern siyasi tarihinde demokrasi ve insan hakları mücadelesindeki en kritik mücadele alanlarından biri, devletin (hükümetin) gücünün sınırlandırılmasıdır. Bu ancak devletin karar alıcılarının ve onların enstrümanlarının (bürokrasi, askeriye, polis, diplomatik teşkilat, istihbarat vs.) da hukukun üstünlüğü altına girmeleridir. Bir diğer ifadeyle, devletin yönetiminde kim varsa, tıpkı sade vatandaşlar gibi, anayasal-yasal mevzuata tabi olmalıdır. Türkiye’de hukuken (kâğıt üzerinde) bu uzunca bir süredir garanti altında görünse de, hepimiz deneyimlerimizden ve gözlemlerimizden bilmekteyiz ki, fiili durum hiç de kâğıt üzerindeki gibi değildir.

Devletsiz alan

Devletin keyfi uygulamaları dediğimiz gri bir alan var. Bu alanda devlet bir mafya organizasyonu gibi hareket ediyor. İşkence ettirtiyor, adam kaçırtıyor, insanları öldürtüyor, köyleri yaktırtıyor. Asit kuyuları ve beyaz Toroslar gibi uygulamalar her ne kadar kanıksanmış da olsa, bu onların birer yasadışı anomali oldukları gerçeğini ortadan kaldırmıyor. İnfaz eden bir fiili devlet varken, idam cezası da anlamını yitiriyor. Roboski’de olanlar, Berkin Elvan veya Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Mustafa Sarı, Zeynep Eryaşar, Ali İsmail Korkmaz! Gezi’de hayatını kaybeden bu insanlar devletin keyfi uygulama olarak, bilerek-isteyerek sahada tatbik ettiği orantısız güçle infaz edildiler. Cizre’de, Sur’da ve birçok başka Kürt yerleşim biriminde yerleşim birimlerine ağır silahlarla saldırıldı, çok sayıda can kaybı yaşandı! Bunlar devletin keyfi güç kullanımında bulunduğu gri alana bazı örnekler sadece. Devlet bu uygulamaları yapabilmek için bir şey yapmak zorunda. O da, anayasal düzenin dışına çıkmaktır! Bunun başka bir olasılığı yok. Ve bunu yapan, yani anayasal nizamını delen devlet, fiilen varlık nedenini de bitirir! Can güvenliğinizin devletin “inisiyatifine terk edildiği” anayasasız-yasasız alan, devletsiz alandır!

Diğer bir gri alan, işkence olaylarını kapsıyor. Türk devletinde tıpkı adam kaçırmalar gibi, işkencenin de ayrı bir yeri vardır. Türk tarihinde hukuksuzluklar başlıklı bir kitap yazılsaydı eğer, işkenceler mutlaka ayrı bir bölüm olurdu. 1980’lerde Yargılayan Savunma isimli bir kitap okumuştum. Daha 17 yaşındaydım! Bu kitap, 12 Eylül döneminde yapılan işkenceleri anlatıyordu. İşkenceye maruz bırakılan kurbanlar ve avukatlarının ifadelerinden derlenmiş, sol bir yayınevi tarafından basılmış bir kitaptı. Orada okuduklarım, beni devlete yönelik eleştirel tutum konusunda şekillendiren başlıca faktörlerdendir. İşkencenin, Türkiye’deki sosyolojik “şiddetin kabul görmesi” olgusuyla beraber ele alınması gerektiğini o zamanlar düşünmüştüm. Normal bir hukuk devletinde insanlar polise güvenir. Benim hayatım boyunca hiçbir polisiye işim olmadı. Yani başım yasalarla derde girmedi. Ancak polisten hep korktum, korktuk. İşte bu korkunun sosyal-genetik arkeolojisini yaptığımızda, aileden ve İlkokuldan itibaren şiddet kültüründe geçirdiğimiz erken sosyalizasyon sürecimiz ciddi bir belirleyici olarak ortaya çıkar. Şiddete övgünün yapıldığı geleneksel, dini, milli meşrulaştırma mekanizmaları, şiddet uygulayanlara cesaret verir ve şiddet mağdurlarının korkup konuşmamalarına neden olur. İşkenceye uğrayan insanlara bilhassa cinsel işkencelerde bulunulması da bundandır. Cinsel işkenceye uğrayan mazlumlar, toplumsal itibarlarını ve konumlarını (sosyal ilişkilerini) düşünerek çoğunlukla işkenceyi bildirmez. Zaten bildirse de ne yazar! İşkenceyi yapanlar bunu bildiklerinden, mahkûmları ruhen yıkabilmek adına bu tür aşağılık uygulamaları sistematik olarak uygular. Bugün 1980 darbesi dönemlerini geride bırakan işkence haberleri duyuyoruz. Faruk Gergerlioğlu ve Sezgin Tanrıkulu gibi tek tük vekil haricinde bu konuları gündemine alan kimse yok. Oysa ana muhalefetin görevi bu konuları gündeme taşımaktır. CHP niçin adam kaçırmalara ve işkencelere susuyor? Hapishanedeki bebekleri örneğin sol-feminist örgütler neden gündeme almıyor? Bu tür “gri alan” sorunlarını ele almamanın mantığı, o “gri alandaki” müttefiklerini korumak mı? Yoksa mağdurların kimliklerinden (ve dolayısıyla kendilerinden) edilen nefret mi? Bu ise sebep, böyle bir partinin kendisine “sol” sıfatını yakıştırması sorgulanmamalı mıdır?

Gri alanın varlığını sürdürmesi, anayasanın rafta olmasına, yasaların uygulanmamasına (veya seçici olarak uygulanmasına) bağlıdır. Mesela Osman Kavala’ya sahip çıkarken, Ahmet Altan’a veya Nazlı Ilıcak’a sahip çıkmamaktır. Örneğin Barış Akademisyenlerine sahip çıkarken, akademiden KHK’larla ihraç edilmiş diğer binlerce üniversite hocasına sırtını dönmektir. Yasaların seçici uygulanması, yasaların olmamasıdır aslında. Ve tam da budur gri alanın nedeni! Rejim tüm fenalıkları ve yıkıcılığıyla buradan besleniyor. Kaçırılan insanların bulunmaması, insanlara işkence yapılması, fabrikasyon gerekçeler üretilerek insanların hapse atılması, Sippenhaft (aile boyu) suçlamalarla anne-baba, eş, çocuk, tümden kriminalize etme ve sosyal soykırım, hepsi de ancak devletin kendi yasalarına uymadığı ortamlarda meydana gelebilecek hak ihlalleridir.

Rejimin görünürdeki ortakları, Erdoğan, AKP, Bahçeli, MHP diyelim ki bu gri alandan besleniyor. Peki, sormayalım mı muhalefet bu gri alana neden karşı çıkmıyor diye? Rejimin karakterine bir adım daha yaklaşırsınız bu soruyu yanıtladığınızda ama. Kendi başıma gelenler, sizlerin başınıza gelenler, ülkenin başına gelenler, milyonların takibata uğratılması, yüzlerce gazetecinin üç yılı aşkın süredir içerde tutulması, ve tüm bunlara tek kelime etmeyen bir muhalefet bir anomalidir. Lütfen tartışalım bu gri anomalinin genel kabul görmesinin, o gri alanda devletin yitip gitmesinin nedenlerini!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.6.2019 [TR724]

Erdoğan yargısı varken BM Kararı da ne oluyormuş! [Ramazan Faruk Güzel]

Yargı bağımsızlığının kalmadığı, AB İlerleme Raporlarına da yansıdığı üzere yargı mensuplarının yürütmenin ağır baskısı altında bulunduğu Türkiye’de, yürütmenin istek veya çıkarları hilafına karar veren yargıçlar sürgün edilme, ihraç ve tutuklanma gibi tehditlerle karşı karşıya kalıyor.

Böyle bir ortamda; yargılamayı yapan ilk derece mahkemeleri ve Yargıtay üzerinde bir baskı unsuru oluşturmadığını, yargının yürütmeden tamamen bağımsız bir şekilde karar verdiğini söyleyebilmek imkânsızdır.

Mülkün, yani devletin temeli olan adaletin ayakta kalması için de yargı üzerindeki idari ve siyasi baskıların kalkması gerekiyor. Bu da aşamalı olarak dayatmaların ortadan kalkması ile mümkün. Yoksa YSK’nın kararında, ya da muhalif kesimler aleyhine yapılan yargılamalardaki vicdanları yaralayan kararların devamı kaçınılmazdır.

BM’nin son İsmet Özçelik Türkiye kararında da bunun satır başlarını görmek mümkün…

Malezya’dan adam kaçırma ile ilgili BM’ye başvurulmuş ve BM İnsan Hakları Komitesi 28 Mayıs 2019 tarihinde 2980-2017 sayılı “İsmet Özçelik ve Turgay Karaman / Türkiye kararı” ile Erdoğan rejiminin insan hakları ihlallerini hükme bağlamış ve Gülen Cemaati’ne yönelik tutuklamaların keyfi olduğunu kaydetmişti.

“BM DE NE OLUYOR!?”

Birleşmiş Milletler’in bu kararı Türkiye’deki binlerce tutuklu ve KHK mağdurunu doğrudan ilgilendirmesi açısından mağdurlar için bir umut ışığı, Erdoğan rejimi için de “pandoranın kutusunun açılması” olmuştu… (Daha tafsilatlı bilgi için, bu karar ve getirisine dair kaleme aldığımız “BM ve AİHM Kararları: Şimdi ne olacak, nereye, nasıl başvurmalı?” başlıklı yazımıza bakılabilir.)

Ve bu karar sonrasında, Türkiye’de halen rehin tutulan iki insanın (İsmet Özçelik ve Turgay Karaman) duruşmaları görüldü yakın zaman önce.

İlk duruşma Ankara’da Turgay Karaman’ın idi ve yargılama sonunda kendisine 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi! Kamuoyuna yansıdığı kadar öğreniyoruz ki Karaman’ın avukatı, savunma sırasında BM’nin kararına uyulması gerektiğini ısrarla belirtmesine rağmen mahkeme başkanı, “Bu siyasi bir karar” diye geçiştimiş!… Duruşmada, avukatın savunmayı kısa tutması için baskı yapılırken konuşması sürekli kesilmiş. Mahkeme heyeti, BM kararını hiçe saymalarını de şöyle açıklamış:

“Karar bize bildirilmedi, 180 günlük süreyle alakalı da herhangi bir bilgimiz yok.”

Konya 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde de (İsmet Özçelik’in duruşması vardı. Yine aynı kör döğüşü ortam!..

Perşembe günkü duruşmada Özçelik’in avukatı ısrarla BM kararını hatırlatarak müvekkilinin serbest bırakılmasını talep ettiğinde, mahkeme başkanının sözleri hayret verecek şekilde:

“BM’nin kararı da ne oluyormuş! BM’nin bizim yargılama ile ne alakası var!”

AİHM’i uygulamayan, kendi AYM kararlarını hiçe sayan Erdoğan yargısında yeni bir aşama bu:

“BM’nin kararı da ne oluyormuş!”

“Sanığın tutukluluğun devamına denilen yargılamada bir sonraki duruşma günü olarak 4 Temmuz verilmiş…

Özçelik ailesinden Suat Özçelik’e ulaşıp mahkeme ve yargılama sürecine dair duygu ve düşüncelerini aldım… Mahkemeden adalet beklentisini sordum; ümidini kaybetmemiş durumda: “Hakimlerin kendilerini daha sonra çok sıkıntılı duruma düşürecek bir karar vermeyeceğini düşünüyor ve tavsiye ediyorum. Bugün güç sahibi olanlar yarın gittiklerinde verdikleri kararlar aleyhlerine işleyecek ve belki de toplumun içine çıkamayacakları durumlar ortaya çıkacaktır. Uluslararası sözleşmeler yargı için bir tavsiye hükmünde olsa da aslında üst mahkemece verilmiş bir karar gibidir. Bu karara uymalarını salıklıyorum.”

Siyasilerin konjonktüre göre çok hızlı karar değiştirip “Bana mı sordunuz?” deyip işin içinden sıyrılabileceğini hatırlatan Özçelik, yargı mensuplarının ileride kendilerini mahkum ettirecek kararlara imza atmayacağını umuyor hala…

BAĞIMSIZ, ADİL KARARLAR HALEN MÜMKÜN MÜ?

BM, kararında ByLock vb gerekçelerle insanlara ceza verilemeyeceğini vurguluyordu…

Peki, bu yönde karar verebilecek bir mahkeme, bir hakim var mıdır?

Örnek durumlara bir bakalım. (Türk yargısının “mal bulmuş mağribi gibi” atladığı ByLock uygulaması örneğinden hareketle gidelim.)

“ByLock isimli iletişim programını kullanmak”, Türk Yargısı tarafından BM Uluslararası Ceza Mahkemeleri yargıcı Aydın Sefa Akay ile birlikte on binlerce insanın tutuklanmasına ve “terör örgütü üyeliği” suçundan ceza almasına gerekçe yapılmıştı. ByLock isimli iletişim programı konusunda henüz hiçbir mahkeme kararı bulunmadığı bir aşamada HS(Y)K Başkanvekili Mehmet Yılmaz 05.10.2016 tarihli açıklamasında; “ByLock örgütün iletişim yazılımı ve bizim en güçlü delilimiz.” diyerek, HS(Y)K’nın ByLock deliline karşı görüşünü açıklamıştı. Siyasi iktidar adına dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın da benzer açıklamaları mevcut. (Bu lafın, bu talimatın üstüne kim ne yapabilir ki?! 5 bin kadar yargı mensubunun “talimatları tam uygulamayabileceği” kaygısı ile ihraç edildiği bir ortamda hem de…)

Nitekim bu açıklamadan kısa bir süre önce Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi 20.09.2016 tarihli kararı ile, ByLock kaydı olduğu için hakkında “FETÖ/PDY” üyeliği suçundan dava açılan bir şüpheli hakkındaki iddianamenin iadesine karar vermişti.

Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi de 04.04.2017 tarihli kararı ile Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesinin bir sanık hakkındaki ByLock kullandığı iddiasıyla MİT raporuna dayanarak verdiği mahkumiyet hükmünün bozulmasına karar vermişti. Bozma kararı gerekçesinde özetle;

“… Sanığın ByLock kullandığına ilişkin MİT’in raporundan başka delil bulunmadığı ve başkaca somut delillerin de araştırılması gerektiği” belirtilmişti.

Ardından Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi 20.04.2017 tarihli kararı ile “mesaj içerikleri belli olmayan ByLock kaydına dayanılarak terör örgütü üyeliğinden hüküm kurulamayacağını” belirterek Adana 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen bu yöndeki mahkumiyet kararını bozmuştu.

Böylesi hassas kararlar veren mahkemelere ve yargıçlarına neler olduğunu tahmin edersiniz!

Belirtilen bu kararlardan sonra;

– Antalya ve Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi Başkanları bu görevlerinden alınarak talepleri olmadığı halde farklı illere hakim olarak atanmış,

– Gaziantep istinaf mahkemesi üye hakimi de aynı şekilde sürgün edilmiş ve

– Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri hakkında inceleme başlatılmıştı.

– Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi’nin kararına muhalif kalan, yani Bylock’u delil sayan üye hakim ise terfi ettirilerek Daire Başkanı yapılmıştır.

Bu kararlardan sonra hiçbir mahkeme tarafından ByLock’un delil sayılamayacağı veya ByLock kullanmanın terör örgütü üyeliği suçunu oluşturmayacağı konusunda karar verilmemiştir. Bu olaylar HSK’nın hakimler üzerindeki otoritesini ve de hâkimlerin bağımsızlıklarını kaybettiğinin açık göstergesidir.

ULUSLARARASI MAHKEMELERİ TANIMAMAK!

AİHM, BM vs Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dair kararlar veriyor; Türkiye’yi “demokratik hukuk devleti” olmanın gereğine çağrıda bulunuyor… Türkiye’de yönetimi elinde bulunduranlar ise işi ağırdan aldırıyor, hatta bu kararları uygulamayabiliyorlar.

Temmuz 2017 tarihinde Büyükada’da workshop için toplanan ve aralarında Peter Frank Steudtner gibi Alman insan hakları savunucuları ile Amnesty International yetkililerinin de bulunduğu 11 insan hakları savunucusu, “15 Temmuz darbe girişiminin devamını organize etmek, casus, ajan ve terörist olmakla” suçlanarak tutuklanmışltı. (Peter Frank Steudtner, sorguda, 15 Temmuz 2016 sonrası rutin haline gelen yöntemlerin kendisine de uygulandığını şu şekilde ifade etmiştir:

“I was detained and not informed of my rights all day. I was subjected to an informal, threatening 1.5 hour interrogation” (@andrewegardner, 24 Ekim 2017).

Steudtner, hakkındaki delilleri ise, “Some of the evidences against me is fabricated, the rest is unrelated to the charges: none of it links me to terrorism” şeklinde değerlendirmişti. (@DAlhuisenJJ, 25 Ekim 2017). Bu değerlendirme, aslında 15 Temmuz 2016 sonrası yapılan tutuklama ve yargılamaların büyük çoğunluğunda kullanılan delillerin niteliğini de özetlemektedir.)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Büyükada’da toplantı yaptıkları için gözaltına alınan insan hakları savunucuları hakkında, 8 Temmuz 2017 tarihinde, “Onlar adeta 15 Temmuz’un devamı niteliğinde bir toplantı için bir araya gelmişlerdir. Gelen istihbarat üzerine gözaltına alınmıştır. Buradan bir yargı süreci başlayabilir.” açıklamasını yapmıştı.

Haklarında açılan ceza davasının ilk duruşmasında Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 25.10.2017 tarihinde serbest bırakılmışlar, bu karardan bir gün sonra, Alman medyasında, “Büyükada davasındaki tutukluların, Almanya eski Başbakanı Gerhard Schröder’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı gizli görüşme sonucu serbest kaldıkları” yazılmıştı. (“Fall Peter Steudtner: Altkanzler Schröder vermittelte bei Erdogan“ (@spiegel.de – Oct 26, 2017) – “Peter Steudtner’in tahliye edilmesinde Almanya eski başbakanlarından Schröder’in arabuluculuk yaptığı ortaya çıktı” (p.dw.com/p/2mXRL @dw_turkce) – “Steudtners Haftentlassung: Schröder soll vermitteit haben“ (tagesschau.de/ausland/steudt…#Steudtner #Turkey – @tagesschau – Oct 26, 2017).)

Bu haber de Alman Hükümeti tarafından doğrulanmıştı. (“#Turkey – German gov’t confirms that ex chancellor Gerhard Schröder made a deal with Erdogan to free Peter Steudtner – what was the price?” (@NordhausenFrank – Oct 26, 2017 – 11:51 AM).)

Yine Almanya vatandaşı gazeteciler Deniz Yücel ve Meşale Tolu hakkında Türkiye’de tutuklama kararı verilmiş, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Deniz Yücel’in tutuklanmasından sonra “O gazeteci değil; o terörist…” şeklinde açıklamalar yapmıştı. (@NecdatG – 2:35 – Feb 16, 2018)

Başbakan Binali Yıldırım 15.02.2018 tarihinde Alman Başbakanı Merkel ile yaptıkları görüşme sonrası yaptığı açıklamada; “Hukuk devleti kuralları içinde gereği yapılacaktır; bize düşen mahkemenin önünü açmaktır. … Umut ederim kısa sürede duruşması yapılır ve bir sonuç elde edilir” demişti. (@sputnik_TR – 5:39 PM – Feb 15, 2018)

Bu demeçten bir gün sonra, 16.02.2018 tarihinde Deniz Yücel hakkında iddianame hazırlandığı açıklanmış ve akabinde de Deniz Yücel hakkında tahliye kararı verildiği belirtilmişti. (@AACanli – 16/02/2018 – 14:07; @AACanli – 16/02/2018 – 14:08)

Deniz Yücel aynı gün akşam saatlerinde Alman Hükümeti’nin 14.02.2018 tarihinde (tahliye kararından 2 gün önce) kiraladığı özel bir uçakla Almanya’ya gitmişti. (@cumhuriyetgzt – 7:24 PM – Feb 16, 2018;  @dw_turkce – 11:20 AM – Feb 21, 2018– ; @BirGun_Gazetesi – 3:43 – 21 Feb 2018.)

Almanya Başbakanı Merkel 07.09.2018 tarihinde yaptığı açıklamada gazeteci Deniz Yücel ve Meşale Tolu’nun tahliye edilmelerine atıfta bulunarak;

“Israrlı konuşma sayesinde Türkiye’deki bazı Almanya vatandaşlarının serbest kalmasını sağladıklarını” dile getirmişti.

AMERİKALI PASTÖR HALA HAFIZALARDA!..

Amerikalı Pastör Andrew Brunson darbe girişiminin ardından gözaltına alınarak 09.12.2016’da tutuklanmıştı. Brunson hakkında ‘FETÖ’ye ve PKK’ya üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’ ve ‘casusluk’ suçlarından toplamda 35 yıl hapis cezası istenmiş, İzmir’de görülen davada 12.10.2018 tarihli duruşmada “suç örgütüne üye olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçundan 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verilerek tahliye edilmişti.

Brunson da, tıpkı Deniz Yücel gibi mahkemenin ne yönde karar vereceğinin bilinmediği duruşma öncesinde hazırlanan uçakla tahliye kararının ardından Almanya’ya gitmişti. Brunson’un tutuklanması Türkiye ile ABD arasında diplomatik ve ekonomik kriz yaşanmasına neden olurken Türkiye ile ABD hükümeti arasında Brunson’un tahliyesi konusunda görüşmeler yapıldığı iddia edilmişti.

Tahliye kararı verilmeden bir gün önce NBC televizyonu “Türkiye ile ABD ‘gizli’ anlaşma yaptı, Brunson serbest kalacak” şeklinde haber yapmıştı. Bronson’un serbest bırakılmasından sonra ABD Başkanı Donald Trump 07.02.2019 tarihli konuşmasında; “Geçen Ekim ayında, Türkiye ile Rahip Andrew Brunson’ın serbest bırakılması konusunda anlaşmaya vardık. O şimdi özgür ve bu sabah bize katılıyor. Andrew nerede?  Uzun süre oradaydı, sonra ben oraya gidip “onu bırakmak zorundasınız, onu bıraksanız iyi edersiniz” dedim. Ve seni serbest bıraktılar.” şeklinde açıklamada bulunarak Brunson’un ABD Hükümetinin baskıları sonucu tahliye edildiğini ifade etmişti.

TÜRK YARGISI AYRIM NOKTASINDA!

Bütün bu olaylar, Türkiye’de hakimlerin bağımsız olmadığını, tutuklama, tutukluluğun devamı ve tahliye kararlarının verilmesinde yürütmenin baskısı altında veya talimatına istinaden karar verdiklerini göstermektedir.

Ülkedeki mahkemeleri olduğu kadar uluslararası mahkemelerin ve kurumların kararlarını da dikkate almayan ülke yönetimi, yeri geldiğinde yabancı devletlerin ve siyasilerin baskılarına ve hatta talimatlarına göre hareket etme görüntüsü ile ülkeyi adeta kabile devleti konumuna düşürmektedirler.



Ülkesini seven, temsil ettiği makamlara az da olsa saygısı olan yargı mensuplarının bu gidişata kendi imkanları ölçüsünde dur demelerinin vakti geldi de geçiyor da… Siyasilerden bu yönde bir sağduyu beklemek hayalcilik olur gibi…

Kurdun dişi kamaştı bir kere!.. Onlar, yargıdan tam azade olmanın tadını aldılar bir kere ve kendi imkanları ile bundan vazgeçecek gibi gözükmüyorlar.

Bu manzarada Perinçek ekranlarda “Hukuk siyasetin köpeğidir” diyebiliyor pervasızca!

Verdiği cesur ve hakkaniyetli kararlarıyla bu ithamı çürütecek yargı mensuplarının varlığından ümidimizi halen kesmedik… Özellikle de BM, AİHM kararlarından sonra başta ByLock olmak üzere bir takım mesnetsiz deliller üzerinden yürüyen yargılamalarda gereken çıkışı yapacaklarını umuyoruz, adalet bekleyen geniş bir kesim olarak…

Bu, mağdurların adalet ihtiyacını karşılamanın da ötesinde Türk yargısının onurunu kurtarma fırsatı olması açısından da tarihi bir öneme sahip.

[Ramazan Faruk Güzel] 28.6.2019 [TR724]

Bırakın, insanlık kazansın [Fatma Betül Meriç]

Türkiye, bir seçimi ‘daha’ geride bıraktı. Daha diyorum, çünkü ilkbahar mevsiminden sonra yazın gelişi gibi; bir seçim mevsimini bir diğeri takip etti son zamanlarda. Ülke, pek çok önemli gündemini seçimler uğruna ya da iktidarın diliyle ‘beka’ uğruna, feda etti.

İptal edilen ve yenilenmesi kararı verilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri, millet ittifakının adayı Ekrem İmamoğlu’nun katlanarak artan bir oy farkıyla kazanması ile neticelendi.

Cumhur ittifakının  bir ‘beka’ ve ‘var oluş/yok oluş’ sorunu haline getirdiği, kendini ve tabanlarını da buna inandırdığı zor zamanlardan geçtik ülkece. Kutuplaşmanın, “Benden misin yoksa onlardan mı, tarafını seç?” sorunsalının yaşandığı; birimizin acısı hepimizin acısı olacağı yerde, acı çekenin mahallesine bakıldığı bir tuhaf dönemin şahitleri olduk, olmaya da devam ediyoruz.

Kazanmanın da kaybetmenin de bir usulü olmalıdır. Hiçbir dünyalık makam, maddi güç ve kuvvet, üstün tutulmamalıdır insanlıktan.

İktidarı kaybetmekten değil, insanlığı kaybetmekten korkulmalıdır.

***

Bir arkadaşımın telefonuna iktidar partisine yakın olduğunu bildiği yakını, sosyal medyada da dolaşıma giren bir videoyu gönderiyor. İşte İstanbul’un yeni başkanının destekçileri, Çamlıca Camii’ne karşı alkol tüketip eğlence yapıyor. Siz de bunları destekliyorsunuz, diyor. Bunu derken, kendisinin her platformda ölesiye savınduğu partisinin İzmir adayı, Nihat Zeybekçi’nin: “21. yy Türkiye’sinde içkiyi ve içkili mekanları tartışmak gericilik ve yobazlıktır.” (BBC TÜRKÇE, 25.03.2019) dediğini hatırlamıyor sanırım.

Yine Zeybekçi’nin Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök’e verdiği röportajda, “Ben İzmir şarabını uluslararası marka yapmak istiyorum” ifadelerini kullanıp başkan adayıyken verdiği vaatleri de hatırlatmakta fayda var.

Bahsi geçen video, yakın zamanda Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yakınlığı ile bilinen ve sosyal medyada ‘Sağlam İrade’ kullanıcı adıyla hesabı olan Taha Ün tarafından:

“Maltepe’de bir ana caddede bazı CHP’lilerin ‘şampanya patlatarak’ yaptığı kutlamayı “Çamlıca Camii’ne gelip şampanya patlattılar” demenin kime ne faydası var? Yani bu yalanı atınca, bizi bize düşman edince tam olarak ne oluyor? İzah edebilecek kimse var mı?  sözleri ile eleştirildi.

Farklı düşüncelere saygılı olmanın, insanlara salt insan oldukları için değer vermenin; “ O kadar cahilsiniz ki, dininiz var diye ahlaka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz” diyen Tesla’nın aksine; inanıyor olsak bile ahlaka ihtiyacımız olduğunun önemini unutmamamız gerekir.

 Hem insan daima; kendi hata ve kusurlarına karşı savcı, başkalarının hata ve kusurlarına karşı da bir avukat gibi davranmalı değil midir?

Sabah gazetesi yazarı Hilal Kaplan, kaybedilen seçim yarışını ütopik sebeplere, son iki ay içinde 18’ini doldurup oyunu Chp’den yana kullandığını iddia ettiği seçmenlere bağlarken; Habertürk’ten Nihal Bengisu Karaca ile Yenişafak’tan Fatma K. Barbarosoğlu, bir zamanlar methiyeler dizdikleri iktidarı daha gerçekçi sebeplerle eleştirir hale gelmiş.

Bu küçük de olsa sevindirici bir gelişme. Belki haktan ve adaletten ne kadar uzaklaştıklarını anlarlar bu sayede.

Fatma Barbarosoğlu, “800 bin fark ne ki..” başlıklı yazısında son olarak,

YANİ!

Her şey ,öyle böyle, şöyle filan da.

Öcalan’ın mektubundan medet ummayacaktınız.

Şehit ailelerinin canını yeniden yakmayacaktınız.

“Bebek katili” dediğiniz adamı seçimi kazandıracak stratejik özne yapmanıza, kardeşini TRT ekranında kendinize “destekçi” kılmanıza değdi mi?

Oğuldan yetim ana-babaların, babadan yetim evlatların, hayat arkadaşını yitirmiş kadınların acısına kezzap dökmeyecektiniz.

Sözlerine yer vermiş.

Kırık dökük de olsa, iktidarın her yaptığını alkışlayan yazarlardan bu eleştirileri duymak sevindiriciydi.

Sevindim. Kendi adıma da.

Çünkü, bir zamanlar göklere çıkardıkları liderlerini, -yolun sonuna gelindiğini gördüklerinde-, yermeye başlayanlardan biri de ben  olabilirdim.

Zararın bir tek kendine dokunabileceğini sezince az da olsa gerçekleri konuşmaya cesaret edenlerin safında yer alabilirdim.

Görmezden geldiğim zulümlere, üç maymunu oynayıp; mazlumların arşı inleten çığlıklarına dilsiz ve kulaksız kesilebilirdim.

Kendimden olmayanı, kendim gibi düşünmeyen herkesi hain ilan edip, hayat hakkı tanımayabilirdim.

İnsanlar suç işler, suçu kanıtlanır cezalarını çekerler. Anne babası suçsuz olduğu halde, -velev ki suçlu olsalar dahi – zindanlarda emeklemek, yürümek, gözlerini dünyaya bir zindanda açmak zorunda kalan bebeklere ben de kayıtsız kalabilirdim.

Kalbim buz kütlesine dönmüş, hiç insafım kalmamış gibi davranır, ‘Ama onlar da …’ ile başlayan cümleler kurabilirdim.

Ben de meydanlarda seçim şarkıları ile coşup, kaç kişinin ahının alındığını hiç önemsemeden hayatıma devam edebilirdim.

Hakkı tutup kaldırmak varken, taraf tutabilir; kendime dünyalık mülkler edinirken, bu saltanatın bir gün çökebileceğini aklıma bile getirmeyebilirdim.

Sarayda gece.. Herkes uykuda..
Kimsenin zindandan haberi yok, 
Zindanda gece.. Herkes uykuda..
Kimsenin nimetten haberi yok..
                                Mevlana 

Şükür ki insanım. İnsanlık paydasında buluştuğum herkese var benim sevgim, saygım.

Evimden, işimden, eşimden ayrı düşmüş olsam da gam değil.

Ya zulmün tarafında olsaydım?

Ya bilmediğim gönüllerin gözyaşlarına sebep, ben olsaydım?

Ya gündemim makam devşirmek, daha çok kazanmak, tanınmak, bilinmek olsaydı?

Bu yüzden iyi ki mazlumum, mazlumun tarafındayım.

Bu yüzden benim asıl gündemim ne tekrarlanan seçim ne S-400’ler..

Benim gündemim, anne karnındayken cezaevi ile tanışan, gözünü dünyaya açar açmaz zindan karanlığında annesinin göğsüne sığınan, bahtına  peygamberi bir yükü omuzlamak düşmüş Safiye Bebek ve niceleri..

Benim gündemim, annesi ve babası hukuksuzca alıkonulan ve fotoğraflarına baktığı anneciğine ‘ne olur beni kucağına al’, diye yalvaran cennet güzeli çocuklar.

Benim gündemim, dünyanın bir başka köşesinde, 11 aylık evladı sırtında olduğu halde, Meksika Sınırı’ndan özgürlükler ülkesi Amerika’ya sığınmak isterken; Rio Bravo Nehri’nde evladıyla boğularak can veren El Salvadorlu Oscar Ramirez ve kızı Valeria.

Sazlıkların içinde bir nehir kıyısına vurmuş, yavrusu ile yüzükoyun yatan resmi, bütün insanlığın ortak utancının da resmidir.

Böyle anlarda “Çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölene kadar reddedeceğim” diyen Albert Camus’u daha iyi anlıyorum.

[Fatma Betül Meriç] 28.6.2019 [TR724]

Amerika’ya “kefen parası” ile kafa tutacak [Semih Ardıç]

Hazine’nin kasasında para kalmadığını anlamak için fazla uzağa gitmeye lüzum yok. İki ay evvel teşebbüs edildiğinde infiale sebep olan mevzuat değişikliği raftan indirildi.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nda (TCMB) tutulan “yedek akçe (ihtiyat akçesi)” için yarım kalan işi bitirmekte kararlı.

DEVLETİN KEFEN PARASINI HARCAYACAKLAR

Hazırlanan kanun teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelecek. Böylece “ihtiyat akçesi” Merkez Bankası’nın hesaplarından Hazine’nin hesabına geçecek.

Memleketin kefen parasını Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak dilediği gibi harcayabilecek.

İhtiyat akçesinin bu şekilde ulu orta mevzu bahis olması iktidar namına başlı başına bir tükenmişliktir. Mahiyeti icabı fazla dillendirilmeyen ve millî güvenlikle birebir irtibatlı sebepleri var ihtiyat akçesinin.

Muhtemel bir muharebede Türk Silahlı Kuvvetleri’nin her nevi ihtiyacını karşılamak için tesis edilmiş bir müessese yerle bir edilecek.

BİR KEREYE MAHSUS OLMAYACAK

Halka değil, hısım-akraba ve yandaşa hizmet etmeyi gaye edinmiş AKP böylesine hassas bir kalemde elde avuçta kalmış son paraları da sıfırlayacak.

Üstelik kanun teklifine göre ihtiyat akçesini harcama imtiyazı bir kereye mahsus olmayacak.

Merkez Bankası’nın senelik kârının yüzde 20’si Türk Lirası olarak yedek akçe hesabında tutuyordu.

AKP’nin hazırladığı kanun teklifi ile yedek akçeye tahsis edilecek oran yüzde 10’a inecek. Buna karşılık gelen tutar her yıl Hazine’ye aktarılacak.

Bu seneye mahsus olmak üzere sadece birikmiş yedek akçe Hazine’ye aktarılacak.

İHTİYAT AKÇESİ TARİHE KARIŞACAK

TCMB Kanunu’nda 60’ıncı madde yeniden tanzim ediliyor. Buna göre mevcut maddenin bankanın yıllık safî kârının yüzde 20’sinin yedek akçeye ayrıldığını belirten “a fıkrası” kaldırılacak.

Bununla birlikte ilgili maddeye şu hüküm ilave edilecek: “Son yıl karından ayrılan ihtiyat akçesi hariç, birikmiş ihtiyat akçeleri her yıl kara katılarak dağıtılabilir.”

Halihazırda yedek akçe tutarı 40 milyar TL.

AKP bu mevzuda da devletin bütün teamüllerini altüst ediyor, hafızasını siliyor.

MERKEZ BANKASI 38 MİLYAR TL AKTARMIŞTI

Kara gün için biriktirilmiş ve bir nevi “devletin kefen parası” diye nitelenebilecek bir paraya bile göz dikilmesi kamu maliyesinin perişan ahvalini gayet berrak şekilde gözler önüne seriyor.

2019 senesinin ilk 5 aylık döneminde merkezi idare bütçesi 66,5 milyar TL (Merkez Bankası’nın ocak ayında aktardığı 38 milyar TL temettüye rağmen) açık verdi.

Bütçedeki kara deliğin büyüklüğü sene sonuna kadar 150 milyar TL’yi bulacak. Hazine borçlanma limitlerinin yüzde 80’ini yılın yarısı bitmeden doldurdu.

Hükûmet “para” diye kapıya yığılan kamu müteahhitlerini aylardır oyalıyor. Kamu ödemeleri ağır-aksak. Bakanlıklara tahsis edilmiş ödeneklerde bile gecikmeler var.

GÜNÜBİRLİK KARARLAR

Bunun içindir ki Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın yarını düşünmeye mecali kalmadı. Günübirlik kararlardan bilmem kaçıncısı ile karşı karşıyayız.

Albayrak’ın ne yapıp edip para bulması lâzım. Kasa bomboş. Kriz şartları ağırlaştıkça manevra kabiliyeti de azalıyor.

Rus S-400 hava savunma sisteminin temmuz ayında teslim alınması halinde Amerika Birleşik Devletleri’nin müeyyide paketini açıklayacağı artık sır değil.

Hükûmet ihtiyat akçesini S-400 krizinde hem destekçilerini ayakta tutmak hem de dövizi düşmüş gibi göstermek için kullanacak. Yine algı oyunları yine yalanlar tedavüle girecek.

Muhtemelen S-400 krizinin ilk şok dalgasında döviz piyasasına müdahale etmek için 40 milyar TL (8 milyar dolar) kullanılacak.

AMERİKA’YA KARŞI 20 MİLYAR DOLAR!

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın Amerika ile malî, askerî ve iktisadî muharebeyi göze aldığı anlaşılıyor.

Dünyanın süper gücü ile girişilecek muharebeye hazırlık ise Merkez Bankası’nda tutulan yedek akçe ile yapılıyor.

Tankların önüne masa sandalye ve kanepe ile barikat kurmaktan ne farkı var? Erdoğan, ABD ile çatışacaksa 8 milyar dolardan çok daha fazlasına ihtiyacı olduğunu bilmiyor olamaz. Ortalığı ateşe verip kriz başta olmak üzere canını sıkan bütün gündemleri unutturacağını umuyor. Böylece kendisine zaman kazandıracak.

Erdoğan daha evvelki krizlerde olduğu gibi S-400 krizinde de inadının ve ihtirasının bedelini yine 82 milyona ödetecek.

VER MEHTERİ…

Türkiye en kuvvetli vaktinde bile Amerika ile boy ölçüşemeyecek kadar cılız bir rakipti. Halihazırda en zayıf döneminde.

Net döviz rezervleri altın hariç ekside. Net altın rezervi de 12 milyar dolar.

Kefen parasından gelecek 8 milyar dolar ilave edildiğinde cephanelikte 20 milyar dolara tekabül edin mühimmat var.

Bindik bir alâmete… Ver Mehteri Erkan Tan…

[Semih Ardıç] 28.6.2019 [TR724]

Sıradışılığın sıradan olduğu ülke [Hasan Cücük]

Danimarka’da 5 Haziran’da yapılan genel seçimlerden sol blok partileri önde çıkınca, 4 yıllık sağın iktidarı sona erdi. Dün Sosyal Demokrat Parti’nin azınlık hükümeti göreve başlayınca devir teslim törenleri vardı. Bir fotoğraf oldukça dikkat çekti. Sırt çantasını omzuna atmış giden bir kişinin arkadan çekilmiş fotoğrafıydı bu. Bu kişi ülkeyi 4 yıl yöneten Liberal Parti başkanı Lars Lökke Rasmussen’di. ‘Sizin başbakanınız olmak bir ayrıcalıktı’ notuyla fotoğrafı paylaşan Rasmussen, halka teşekkür etti. Etrafında ne bir koruma vardı ne de birileri. Sabah başbakan olarak girdiği binadan öğleden sonra sıradan biri olarak çıkıp gitti. Fotoğraf dikkat çekiyordu ama Danimarka için de sıradan bir durumdu. Neden olmasın ki?

Uluslararası Saydamlık Örgütü 2018 Yolsuzluk Algılama Endeksi’nde Danimarka’nın en temiz ülke çıkması bu ülkede yaşayanlar için için şaşırtıcı olmadı. Kuralların çok net olduğu ve rüşvetin adının fazla duyulmadığı ülkede yolsuzluk ‘şahsi çıkar için görevi kötüye kullanma’ olarak tanımlanıyor. Vatandaş, devletin varlığının kendisine ‘hizmet etmek’ için olduğunun bilincini taşırken, kendi sınırlarını da çok iyi biliyor.

Yolsuzluk, rüşvet, görevi kötüye kullanma Danimarka için fazla bir anlam ifade etmiyor. Yolsuzluğun en az olduğu ülkeler sıralamasında ilk sırada bulunan Danimarka’da, vatandaşın ‘bilgiye ulaşım’ hakkı bulunuyor.  Devletin veya kamunun verdiği bir kararın detayları için vatandaş bilgi istediğinde en geç 10 gün içinde kararın vatandaşa bildirilmesi gerekiyor. Kanunun çizdiği çizgi dışına çıkmayı engelleyen bu uygulamaya riayet etmeyen ‘görevi kötüye kullanmaktan’ koltuğunu kaybediyor.  Filistinli mültecilere BM kurallarına rağmen ‘vatandaşlık’ hakkını vermeyen dönemin Entegrasyon Bakanı Birthe Rönn Hornbech’in görevini kötüye kullandığını ‘bilgiye ulaşım’ hakkını kullanan gazeteciler ortaya çıkarmıştı. Bakan Hornbech 8 Mart 2011’de Başbakan Lars Lökke Rasmussen tarafından azledilerek, bedelini ödemişti. ‘Bilgiye ulaşım’ kanunu Danimarka 1985’te kabul etti.

Yolsuzluğun en çok görüldüğü kamu ihaleleri Danimarka’da çok sıkı kontrol altında tutuluyor. Ülkenin önde gelen uzmanlarından oluşan Rekabet Kurulu, ülkede yapılan tüm kamu ihalelerinin kanuna uygun olarak yapılmasını denetliyor. 500 bin kronu (66 bin Euro) aşan tüm kamu ihaleleri açıktan ilan edilmek zorunda. İhalenin tüm detayları açıktan ilan edilmek zorunluğu bulunuyor. 1,5 milyon kronu (200 bin) geçen ihaleler ise tüm AB sınırları içinde ilan edilmesi gerekiyor. Kamu kurumları 500 bin kronun altında tüm alacaklarını ilan etmek zorunda ancak ihale yapmadan satın alma hakkına sahip. Alımda üsülsüzlük olup – olmadığını Rekabet Kurulu denetliyor.

Rekabet Kurulu, sadece ihalenin kanunlar çerçevesinde yapılmasını denetlemekle kalmıyor, firmaların kamu ihalelerini alarak firmaların kartel oluşturmasını engelliyor. İdari, yargı ve diğer kurumlar görevini eksiksiz yaparak yolsuzluğa pirim vermiyor. Yapılan ihalelerde usülsüzlük durumunda İhale Şikayet Kurulu devreye giriyor. Şikayetler yazılı yapılıyor. Kurulun verdiği karar bağlayıcı oluyor. Haksızlık durumunda tazminata hükmediyor, ihaleyi iptal ediyor. Her firma her ihaleye giremiyor. Kamu kurumları ihaleyi verirken, firmanın uzmanlığının yanı sıra ucuz ve kaliteli olmasına dikkat ediyor.

Eşitsizliğe yol açan, demokratik kurumlara olan güveni sarsan yolsuzlukla mücadelede, etik kuralların yanında para ve hapis cezası da bulunuyor. Ceza Yasası’nın 122 ve 299. maddeleri yolsuzlukla mücadeleyi içeriyor. Rüşvet almak, görevi kötüye kullanmak, şahsi çıkar sağlamak gibi yolsuzluğa giden konuları içeriyor. Bu suçları işleyenler para cezasının yanı sıra 3 yıla kadar hapis cezasına çarptırılıyor. Ancak şu ana kadar bu maddeler gerekçe gösterilerek açılan dava sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu kanun sadece Danimarka sınırları içinde iş yapan Danimarka firmalarını kapsamıyor. Kanun yurtdışında iş yapan Danimarka firmaları içinde geçerli. Yurtdışında yolsuzluk ve rüşvete karışan firmalar ceza yasası maddesi uyarınca yargılanıyor.

Danimarka’da en az güven duyulan kurumların başında siyasi partiler geliyor. Partilere veya adaylara 25 bin krondan (3500 Euro) fazla yardım yapıldığında kişinin kimliğinin açıklanması gerekiyor. Partilere duyulan güvenin azalmasından sonra Meclis 2009 yılında kabul ettiği bir kanunla, milletvekillerinin seyahatleri, aldıkları hediyelerin yanında tüm gider ve gelirlerinin açık bildirimini kabul etti.

Danimarka’yı farklı kılan en önemli özellik, görev dağılımının çok net olmasıdır. Siyasetin kamu üzerinde yaptırım gücü kesinlikle bulunmuyor. Bakandan veya milletvekilinden alınan ‘hamili yakınımdır’ kartı hiçbir anlam ifade etmiyor. Herkes kanun karşısında eşit. 2001-2009 arasında Danimarka başbakanlığını ve bir dönem NATO genel sekreteriliği yapan Anders Fogh Rasmussen döneminde çıkarılan yabancılar yasasıyla ülkeye aile birleşimi yoluyla geleceklere aşılmaz şartlar getirilmişti. Danimarka ‘Avrupa’nın en sert yabancılar yasasına’ sahibiz diye övünürken, yasanın engeline takılanlardan biri de ABD’de yaşayan Rasmussen’in oğlu olmuştu. Yasanın istediği şartları yerine getiremeyince ABD’li eşini Danimarka’ya getiremeyen oğul Rasmussen çareyi Newyork’a yerleşmekte bulmuştu. Sonuçta kurallar başbakanın oğlu dahil herkese eşit uygulanıyor. Hız sınırını aşan bakan, milletvekili veya emniyet müdürlerine polisin ceza yazması Danimarka için oldukça sıradan bir durum. Bu yetkililerin hiçbiri ceza yazan polis memuruna ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ diye sormuyor.

‘Kamu Denetçisi’ Ombudsman, tüm kamu kurumlarının verdiği kararları denetleme hakkına sahip, parlamentodan çıkan kanunları ve mahkeme kararlarını denetleme hakkına sahip değil. Kanunların vatandaşın lehine doğru bir şekilde uygulanıp- uygulanmadığını kontrol eden Ombudsman’ın kararları kanunen bağlayıcı olmamasına karşılık, hiçbir kurum verilen kararın aksi hareket etmiyor. Ombudsman kurumu yolsuzluğun önünde en önemli engellerden biri. Verilen her kararı denetleyen bir kurumun olması, görev dışına çıkılmasını engelliyor.

Polise, kamu, eğitim kurumlarına hiç rüşvet vermedim diyen Danimarkalıların sayısı yüzde 99 düzeyinde bulunuyor. Halk sadece kendine hizmet verenin dürüst olmasını istemekle kalmıyor, kendi de dürüstlükten taviz vermiyor. Vatandaş elektrik ve su sayacını kendi doldurup yetkili makamlara gönderiyor. Trenlerde kontrol uygulanmıyor ama kimse biletsiz seyahat etmiyor. Çünkü herkes sunulan hizmetin bedelinin ödenmesini ahlaki bir yükümlülük olarak görüyor.

[Hasan Cücük] 28.6.2019 [TR724]

80 milyonluk sosyal deney [Veysel Ayhan]

Önceki yıldı. Kocaeli Belediyesi çocuk işçi istismarına dikkat çekmek için bir sosyal deney gerçekleştirmişti. Belediye otobüsünde çocuğun patronu koltukta oturuyor, 7-8 yaşlarındaki işçi çocuk ise elinde kasa ile ayakta bekliyordu. Çocuk “Usta yoruldum, yere bırakayım.” diyor ama kabul ettiremiyordu. Çocuk, ağır kasayı elinden kaydırınca patronundan tokat yiyordu. Şehir Tiyatroları oyuncuları tarafından gerçekleştirilen deneyi yolcuların çoğunluğu “hayretle” seyrediyor, sadece bazı kadınlar itiraz ediyordu.

Bir başka deneyde kaybolmuş çocukları “Ben abisiyim” diyerek götürmek isteyen birine karşı engel olanlar veya ses çıkarmayıp “hayretle” izleyenler görülüyor.

UNICEF’in yaptığı bir sosyal deney var. Minik bir çocuk kalabalık ortasına bırakılıyor. Kim ilgilenecek diye bakılıyor. Çocuk eğer bakımlı ise insanlar hemen koşup ilgileniyor, eğer üstü başı düzgün değil ise insanlar görmezden geliyor. Aynı deney restorantta yapılıyor. Sonuç aynı.

Bir diğer deneyde parkta çocukları döven birileri var. Yüzlerce insan gelip geçiyor. Bunların yüzde 35’i ses etmiyor. Diğerleri müdahale ediyor.

İnsanların test edildiği böyle yüzlerce deney var.

Ama şu an en büyük sosyal deney Türkiye’de.

TÜRKİYE DENEYİ

80 milyon kişi bu deneye katılıyor.

Yüz binlerce insan sorgusuz sualsiz, gerekçesiz işten atıldı.

80 milyon kişi tepkisizce seyretti.

Yüz binlerce insan burs verme, bankaya para yatırma, Cemaat okuluna öğrenci kaydettirme “suç”larından zindana atıldı.

80 milyon seyretti.

Darbe ile hiç alakaları olamayan tatbikat diye emir alıp köprüye götürülen masum harbiyeliler müebbet aldı.

80 milyon seyretti.

On binlerce kadın mantı yapma, burs verme, kermese katılma “suç”larından hapiste. Çoğunluğu 20 kişilik koğuşta, 40 kişi kalıyor.

80 milyon seyrediyor. Görmezden geliyor

Ve 864 bebek şu an cari yasalara rağmen zindanda. Soğuk kışlardan sonra şimdi 40 derecelik boğucu zindan hücrelerinde mikroplar içinde emekliyor, büyüyorlar.

80 milyon halk seyrediyor.

Onlarca insan göz göre göre kaçırılıyor. Bilinmedik yerlerde işkenceler yapılıyor.

80 milyon halk seyrediyor.

Halkın vekilleri ne yapıyor?

Mecliste 589 milletvekili var. İstisnaları bir kenara bırakalım. İster yanyana dizelim, ister üst üste koyalım. İsterse 580’ini birden teraziye koyalım. Hepsi bir Ömer Faruk Gergerlioğlu etmiyor.

Hepsi olanların farkında. Malum diktatör, hepsinin dilini yutmuş. Olanları 22.200 TL maaş karşılığında meclis “tribün”ünde seyrediyorlar.

Yazarı böyle, sanatçısı böyle, STK’ları, kadın veya çocukları koruma dernekleri böyle.

DİLLERİNİ “DİKTATÖR” YUTMUŞ

Muhafazakar mahallenin “vijdan kuaförleri” de seyrediyor.

Yüzlerce ağır hasta hapishanelerde ölüme gidiyor. Her hafta biri hücrede vefat ediyor.

Seyrediyorlar.

Kendi mahallelerinden tek bir insan intihar etti diye yüzlerce manşet atan gazeteler ve  gazeteciler olanları seyrediyor.

Hepsinin dilini “diktatör” yutmuş.

Türkiye halkı, 80 milyon katılımlı bu sosyal deneyde tam bir tepkisiz seyirci durumunda.

“İNSAN” NÜFUSU?

Şu soru ister istemez akla geliyor.

Türkiye’nin gerçek “insan” nüfusu ne kadar?

Geçen bir timsah belgeselinde vardı. Timsah, bebeğini fark edince anne ceylanı yemekten vazgeçiyor.

Zindanda zulüm gören bebekler karşısında bile susabilen “insanları” hangi tür canlı saymalıyız?

Yukarıdaki sosyal deneylerden birinde küçük kız güzelce giydirilip restorana sokulunca insanlar masalarına oturtup, yemek veriyor yardım ediyordu. Aynı deneyde kızın yüzü gözü siyah tozla makyaj yapılıp paspal bir kıyafetle aynı restorana gönderildiğinde çoğu insan elinin tersiyle uzaklaştırıyordu.

En masum ifadeyle böyleler.

Bebeklere bile sahip çıkmaktan ürküyorlar.

Bir kedi ağaçta sıkıştığında veya yavru bir köpek çukura düştüğünde hepsi bir anda sevgi kelebeği oluyor.

Kurban’da kaçan bir boğa için seferber olup bakımını üstlenince hepsi bir anda sevgi kahramanı kesiliyor.

Ama zulüm gören bebekleri görünce yüzleri dökülüyor, ıslık çalarak uzaklaşıyorlar.

“Aman bir kelime edersek bize Cemaatçi derler” korkusuyla tir tir titriyorlar.

Başta bahsettiğim sosyal deneyleri insanlar yapıyordu.

Bu 80 milyonluk sosyal deneyi ise dünya sahnesinde Allah yapıyor.

Deney bitip “yönetmen”; “Bu bir sosyal deneydi” dediğinde bakalım ne yapacaklar.

[Veysel Ayhan] 28.6.2019 [TR724]