‘Dik duracağız anne, bize vatan haini diyenler düşünsün’ [Mehmet Arda Duru]

Yaz kampı için geldikleri Yalova’dan bir geceyarısı yola çıkan 9 otobüs ve içindeki 400 askeri öğrenci Osmangazi Köprüsü gişelerinde durdu. Hava Harp Okulu birinci sınıf öğrencisi Furkan Çetinkaya’nın da içinde olduğu otobüste Yüzbaşı Sinan Canlı’nın sesi duyuldu: “Çocuklar, benim de üzerimde para yok, aramızda köprü geçiş parasını denkleştirelim, sonra hesaplaşırız!” 100 lira tutan ücret Ahmet Büyükateş ve diğer öğrenciler tarafından ödendi ve tekrar okullarına, İstanbul’daki Hava Harp Okulu’na ulaşmak için yola koyuldular.

Ne ‘acil durum anonsu’nun yapıldığı 10:30’da ne nizamiye kapılarından çıktıkları 00:07’de ne de yolda kimse bir açıklama yapmıştı. Sadece “İstanbul’da terör tatbikatı var” dendi. Fakat kamp yapmak için geldikleri Yalova’dan itibaren lüks bir siyah araç sürekli kendilerini takip ediyordu. İçindeki şoför gözlerini ayırmadan öğrenci konvoyuna bakıyor, kulağından telefon hiç ayrılmıyor, talimat alır veya verir gibi sürekli el kol işaretleriyle konuşuyordu. Bu anormal durum herkesin dikkatini çekmiş olacak ki araçtaki komutanlarına durumu bildirdiler. Sinan komutan da, “Dikkatli olalım çocuklar” demekle yetindi sadece.

Şoförler yolu bilmediği için yolda otobüsler farklı yönlere gitti. İkisi Boğaziçi Köprüsü’ne, ikisi Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne ulaşmıştı bile. Harbiye öğrencisi Furkan Çetinkaya’nın da içinde olduğu 3 aracın önü Sultanbeyli’de kesildi. Herkes şaşkındı…

NEREYE GİDİYORSUNUZ, DARBE OLDU!

Yola dökülen insanlar camlara doğru telefonlarını göstererek, “Nereye gidiyorsunuz, darbe oldu!” diye bağırıyor, öğrencileri ve araçlara nezaret eden komutanları dışarıya davet ediyorlardı. Hep birlikte gecenin bir yarısı karanlığın ortasında İstiklal Marşı söylüyorlardı. Daha sonra sosyal medya hesaplarından videolarda da görüldüğü gibi, halk askerler lehine tezahüratta bulunuyor, “Bunlar hain değil, en büyük asker bizim asker!” diyerek slogan atıyorlardı. A Haber’e de yansıyan görüntülerde insanların genç Harbiyelilere sarıldığı bile görülüyordu.

Fakat bundan sonraki hayatlarını derinden etkileyecek sonu bilinmeyen bir film daha yeni başlıyordu.

Kendilerine eşlik eden iki polisle birlikte sabah saat 06:00’a kadar araç içinde bekletildiler. Bu arada gün ağarırken başka gruplar da geliyor, otobüsteki askeri öğrencilere sözlü tacizde bulunuyor, küfrediyor ve araçlara saldırıyordu. Hatta otobüsleri taşlayanlar ve üzerine çıkanlar bile vardı. Genç harbiye öğrencileri kendilerine cevap vermeyince, “Bunlar Türk askeri değil mi, dediğimizi anlamıyorlar” diye kışkırtmaya devam ediyorlardı. Fakat bazı sağduyulu vatandaşlar, “Arkadaşlar yapmayın, onlar masum, bir tane mermi bile atmadılar. Polis silahlarını bile toplamadı. Onlara güvenin” diye provokatörleri uzaklaştırdı.

Derken iki polis daha geldi. Öğrencileri silahları ve teçhizatlarıyla birlikte gece İstiklal Marşı söyledikleri noktadan alıp en yakın emniyet müdürlüğüne götürdü. 40 kişilik nezarethaneye 120 öğrenci sığdırıldı.

BÜTÜN ÖĞRENCİLER TUTUKLANDI, SİLİVRİ’YE GÖNDERİLDİ

Dört gün boyunca bolca küfür işitip dayak yedikten sonra hâkim karşısına çıkarıldılar. Hâkim herkesi tek tek dinlemedi, “Aranızdan bir sözcü seçin, o konuşsun” dedi. Sonunda da “Ekleyeceğiniz bir şey var mı?” diyerek hepsini tutukladı. Ardından Silivri Cezaevi’ne götürüldüler.

Çocuğu yaz kampında olduğu için aramayan, ‘Öğrencidir, orada daha güvenlidir’ diye sevinen anne Melek Çetinkaya (42) gelen bir telefonla irkildi. 15 Temmuz’dan iki gün sonra bir Pazar günü emniyetten arayan yetkililer, “Çocuğunuz gözaltında, sağlığı iyi, merak etmeyin, boşuna da arayıp gelmeyin” dediler ve telefonu kapattılar.

Zaten Orhanlı ve Sultanbeyli’de emniyet müdürlüklerine giden ve karakolların kapısını çalan aileler de bir cevap alamıyordu.

Perşembe günü ise Melek Çetinkaya’ya çocuğunun tutuklandığı ve Silivri Cezaevi’ne götürüldüğü bildirildi.

Yanlarına aldıkları temiz elbiselerle apar topar Silivri’nin yolunu tutan aile, çocuklarıyla görüştürülmedi. Görevliler elbise poşetini aldılar ve aileye ertesi gün gelmelerini söylediler.

Anne Çetinkaya, oğlunu yaz tatili için geldiği evinden uğurladıktan 15 gün sonra demir parmaklıkların ve ses geçirmez camın arkasında görebildi. Gülerek göz göze geldiler. “Merak etme anne, sanırım gerçeği öğrenirler ve kısa sürede serbest kalırız” diye annesini teselli etti Furkan.

ÖNCE BAYRAM, SONRA MATEM

Çetinkaya ailesinin 2016 yazındaki mutluluğu kısa sürmüştü. Hava Harp Okulu öğrencisi Furkan Çetinkaya ramazan ayının yarısında Bursa’daki baba ocağına gelmiş, bayramı birlikte geçirmişlerdi. Hatta bayramda ona bir sürpriz hazırlamışlar, 10 yıldır ziyaret etme imkânı bulamadıkları Aksaray’daki köylerine gitmişlerdi. Bütün köy bir çocukken uğurladıkları Furkan’ı pilot adayı yakışıklı bir asker olarak karşılarında görmüş ve gurur duymuştu. Anne Melek Çetinkaya ise oğluna yapılan iltifatlar karşısında sık sık “maşallah” diyor, onu nazarlardan sakınıyordu.

Bayram telaşı bittiğinde Furkan için 15 günlük yaz kampı başlayacaktı. Önce İstanbul’un yolunu tutan Furkan, 13 Temmuz 2016’da 700 arkadaşıyla birlikte Yalova’ya doğru Marmara Denizi’nin maviliklerinde yola çıktılar. Lise yıllarında her sene İzmir Aliağa’da yapılan yaz kampı, harbiye öğrencisi olduktan sonra Yalova’ya taşınmıştı. Sadece annesi, babası ve kardeşlerini değil sevdiği eşya ve alışkanlıklarını da geride bırakması gerekiyordu. Neticede orası bir tatil yeri değil yoğun askeri eğitimin verildiği, her türlü dayanıklılık testinin yapıldığı yerdi. Elektrik yok, telefon yok, televizyon yok… Çadırlar kuruluyor, kampetler açılıyor, zorlu doğa koşullarında eğitim yapılıyordu.

TEAMÜL DIŞI DENETLEME: HAVA KUVVETLERİ KOMUTANI GELİYOR

Kampa gideli henüz iki gün olmuştu ki bir alarmla telaşlandılar. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın teftişi vardı. Ziyaret teamüllere pek uymuyordu. Normal şartlarda böyle bir ziyaret haber vermeden yapılmazdı. Çadırlar kurulur, hazırlıklar yapılır, mıntıka temizliği yapılır ve bir hafta on gün sonra üst düzey komutanlar denetlemeye gelirdi. Bu sıra dışı olay genç harbiye öğrencilerinin bile gözünden kaçmadı…

Acele etraf temizlendi, yemekler hazırlandı, son kontroller yapıldı. Hep birlikte yenilen öğle yemeğinin ardından genç Harbiyeliler kamp alanının meydanına içtima için çağrıldı.

‘YERİ GELECEK ÖLECEKSİNİZ…’

Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal öğrencilere hitaben askerliğin önemini anlatan bir konuşma yaparak, “Bu öyle bir meslektir ki her türlü emre itaat edeceksiniz! Yeri gelecek öleceksiniz, yeri gelecek öldüreceksiniz” dedi.

Öğrenciler yine şaşkındı. Çünkü bu tür konuşmalar genellikle askeri liselerin ilk günlerinde yapılırdı. Yaptıkları tercihle ilgili artık bir tereddütleri yoktu.

Nutkunu tamamlayan orgeneral okul komutanı Hüseyin Ergezen’e dönerek, “Çocukların bugün eğitimi var mı? Bugün yormayın çocukları, hafif bir eğitim yaptırın yeter” dedi. Öğle yemeğinde de aynı masayı paylaştığı genç Harbiyelilere, “Aslanlarım iyi yiyin, akşam çok yorulacaksınız” demişti.

Komutan saat 17:00 gibi kamp yerinden ayrıldığında öğrenciler, “Bugün çok yorulmayacağız, biraz nefes alacağız” diye sevindi.

15 Temmuz akşamı saat 22.00’da yat emri, aradan çok geçmeden 22.30’da da “acil durum alarmı” verildi. Alarm emrini bazıları pijamalarını giymek için yatağının başında, kimisi dişlerini fırçalamak için gittiği lavaboda aldı.

‘NÖBET YERİNİ TERKETME’ UYARISI

Anne Melek Çetinkaya, “Benim oğlum o gece göğsündeki isimliği ters taktığı için cezalıymış, herkes yatmaya hazırlanırken ona tek başına koşma cezası verilmiş” diyerek naklettiği saatlerde bütün Türkiye darbe girişimi haberleriyle çalkalanıyordu. Her türlü iletişim yasak olduğu için gelişmelerden habersiz 700 Harbiyeli ise emri eğitimin bir parçası olarak algılıyordu. Furkan’ın bir saat sonra nöbeti olduğu için hemen nöbet yerindeki arkadaşının yanına gidiyor ve “İçtima emri verildi, nöbet yerini terk etme, belki gecikebilirim” diyordu sorumluluk duygusuyla. Aralarında “Acaba komutanın denetlemesi sırasında yanlış bir şey yaptık da hepimiz mi cezalandırıldık?” diye soranlar da oluyordu.

İçtima alanına sıra sıra otobüsler geliyordu. İlk 400 öğrenci otobüslere bindirildi. Araçlar kampın içinde biraz ilerleyip duruyordu. Bütün ışıklar söndürüldü. Komutanlar otobüslere mermi yüklüyorlardı. Öğrenciler olanları sorgulayamasalar da birbirlerine “Ne oluyoruz, bu kadar silah ve teçhizatı ne yapacağız?” diye soruyorlardı. Hatta bazıları otobüsü kullanan ere, “Bizi nereye götürüyorsun?” diye soruyordu. “Bilmiyorum” diyordu şoför er…

‘TERÖR SALDIRISI VAR, HARP OKULU’NA DÖNÜYORUZ’

Komutan ise kısa bir açıklama yapma gereği duydu: “Çocuklar terör saldırısı var. Burası bizim için güvenli değil. İstanbul’a Hava Harp Okulu’na dönüyoruz. Yolda da saldırılar olabilir, kendinize dikkat edin.”

15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece saat tam 00.07’de 700 öğrencinin ilk 400’ü, 9 otobüslük bir konvoyla kamp yerinin nizamiyesinden ayrıldı.

Darbe ile ilgili söylentilerle bütün Türkiye hop oturup hop kalkerken ne Yalova Valiliği ne her zaman kapı önünde nöbet tutan polis araçları ne de başka bir kimse öğrencilere bir şey söylüyordu. Yola çıkmamaları için uyarıda bulunmuyor, çıkışlarına engel olmuyorlardı.

‘ANNE BİZ İYİYİZ, SUÇUMUZ YOK’

“O gün de bugün de çocuklarımızın masum olduğu konusunda hiçbir tereddüt yaşamadık” diyen anne Melek Çetinkaya, bayram tatilinden okul kampı için dualarla uğurladığım oğlumla 15 gün sonra Silivri’de yüz yüze geldim diyor ve o günü hiç unutamıyor:

“İlk kapalı görüşümüzdü. Oğlum gülerek kalın camın önüne doğru yürüdü. Ben de morali bozulmasın diye gülümsedim. İlk sözü, ‘Bir şey yapmadık anne. Ne ateş ettik ne darbeye katıldık. Birkaç güne ifadelerimizi alıp gönderirler’ dedi. Sağlığının iyi olmasına, yüzünün gülmesine sevindim tabii. Yarım saat görüştük. Ama bizim için sıkıntılı günlerin başladığından habersizdim…”

Hayatı boyunca trafik polislerinden başka polis görmeyen ve karakolun kapısından adımını atmayan Melek Çetinkaya ve oğlu avukat tutmayı bile düşünmedi. Her hafta cuma günleri saat 13.00’ü iple çekiyorlardı.

Gelen ve sorgulayan savcılar bile, “Merak etmeyin çocuklar, birkaç haftaya evdesiniz” demişlerdi. Haftalar geçiyordu diğer genç Harbiyelilerle birlikte Furkan da içerde kalmaya devam ediyordu. Ne tahliye ne bir müjdeli haber bir türlü gelmiyordu.

“Ne yapacağımı bilemediğim için avukat tuttum” diyen Melek Çetinkaya kendisiyle aynı kaderi paylaşan diğer ailelerle birlikte öncesinde bir WhatsApp grubu kurmuşlar. Zaten avukatı da o grupta yapılan bir paylaşımdan bulmuşlar. Avukat Ömer Çiftçi mesai arkadaşı Kübra Aydın’la konuşarak onların da avukatlığını üstlenmiş.

HÂKİM TEK SORU SORMADI

Darbe girişiminden tam bir yıl sonra 2017 yılının Temmuz ayında iddianame çıkmış, bundan 4 ay sonra Kasım ayında da ilk kez hâkim karşısına çıkma imkânına kavuşmuş genç Harbiyeliler. 19 Kasım’daki ilk mahkeme iki hafta sürmüş. Her sabah başlayan duruşmalar gece saat 23.00’lere, 24.00’lere kadar devam etmiş. Hâkim hepsini dinlemiş fakat tek bir soru dahi sormamış.

180 öğrenci birlikte hâkim karşısına çıkmış. Mahkeme öğrencilerden sonra müştekileri dinlemiş. Müştekiler o gece dışarıda olan polisler ile halktan bazı kişiler.

“Söylediklerinde tutarlılık yoktu” diyen anne Melek Çetinkaya şunları söylüyor:

“Mesela o polisler ve vatandaşlar öğrencilerle gece 23.00 sıralarında çatıştıklarını söylüyorlar. Oysa bizim çocuklarımız o saatte daha Yalova’daydı. 00.07 sularında nizamiye kapısından çıktılar. Mesela polisler saat akşam 10’da telsizlere anons geçildi, Yalova’dan askeri okul öğrencileri geliyor diye, o da gerçek dışı ve tutarsız…”

Fakat hâkimler hiç kimseyi tahliye etmeden 3 ay sonrası için mahkeme günü vermiş.

LEHTE TANIKLAR DİNLENMEDİ BİLE…

Avukatların olay yeri inceleme istekleri, Sultanbeyli’den görgü tanıklarının dinlenmesi dikkate alınmadan… Çünkü sosyal medyada davanın gidişatından haberdar olan tanıklardan sadece ikisinin dinlenmesine izin çıkmış.

Yine bir ramazanda, 15 Mayıs 2018’de karar duruşması başlamış. Bütün genç harbiye öğrencilerine ağırlaştırılmış müebbet, mahkemedeki hâl ve tavırları üzerine de iyi hâlden normal müebbet cezası kesilmiş.

Şimdi 22 yaşındaki Furkan Çetinkaya ve diğer müebbet hapis cezası olan harbiye öğrencileri 7 aydır mahkemenin gerekçeli kararını bekliyor. Dosya gelirse istinaf mahkemesine taşıyacaklar.

Ailelerin en büyük üzüntüsü ise çalmadıkları kapı kalmamasına rağmen kimsenin çocuklarına sahip çıkmaması. CHP’ye, MHP’ye ve hatta referandum öncesi AKP’ye gitmelerine rağmen “Bir suçu yoksa bırakılır” cevabını alıyorlar ve evlerine dönüyorlar.

‘SUÇLU OLARAK CEZAEVİNDE OLSAM DAHA MI İYİ ANNE’

Maddi durumları yetersiz olduğu için artık her hafta yapılan görüşlere bile gidemiyor Çetinkaya ailesi. “Maddeten de manen de çok yorulduk” diyor Melek Çetinkaya:

“Oğlumu ziyaret ettiğimde de ondan güç, moral alıyorum. Son karar duruşmasında mahkemede, ‘Bu ülkeyi kuran kahramanın idam hükmü almış bir subay olduğunu unutmayın’ sözleri kulağımda çınlıyor. ‘Dik duracağız anne, suçum yok, vicdanım rahat. Hapishane bile olsa başımı yastığa koyduğumda rahat uyuyorum. Bizi vatan hainliği ile yaftalayanlar düşünsün’ diyor. Buralara düşecek çocuk muydun evladım dediğimde, ‘Suçlu olarak cezaevine girseydim daha mı iyiydi anne’ diyor… Yine de olgun benim yavrum. Psikoloğum gibi. Gidip ondan moral alıp geliyorum…”

OĞLUMUN DİNÎ HAYATI ÇOK YOKTU AMA AHLAKLIYDI

Oğlunun liseden itibaren yoğun bir eğitim sürecine girdiği için dinî yaşantısının olmadığını söyleyen anne Melek Çetinkaya, “Ama ahlakı tamdı. Hem ahlaklı hem olgun hem gururlu bir çocuktu Furkan” diyor:

“’Sen yorulma, temizliği hafta sonları birlikte yaparız’ derdi. Ben yemek yapıyorsam o çorbayı karıştırırdı, salatayı yapardı. Dersleri yüzünden beni ihmal ettiğini düşünse bile çok sevmediği halde çay yapar, ‘Anne gel, şöyle balkonda baş başa içelim’ derdi. Kahvaltımızı hazırlardı.

Babası bile hayatımızla ilgili alacağı kararlarda küçük yaştan itibaren ona danışırdı. Onunla birlikte aldığımız kararlardan hiç pişman olmadık. Kardeşlerine çok düşkündü. Küçük kardeşi kötü not alınca, ‘Ağabeyime söylemeyin, o öğrenmeden düzeltirim’ diyordu. Küçük oğlum Kerem de hep asker olmak istedi. Son olaylardan sonra bile ‘Ağabeyime söz verdim, ben asker olacağım’ diyor. Bazen onun künyesiyle, şapkasıyla evde geziyor.”

‘HEPSİ PIRIL PIRIL ÇOCUKLAR’

Okul döneminde sadece yakın mahallede oturan Muhammet adındaki arkadaşını tanırken Melek Çetinkaya şimdi Furkan’ın bütün arkadaşlarını tanıyor.

Her birinin hayatını biliyor ve anlatmaya başlıyor:

“Tahsin Elmas var. Işıklar Lisesi’nde son senede radyasyon geçirmeyen kumaşı icat eden çocuk. Tahsin’in NASA’da, TÜBİTAK’ta dereceleri madalyaları var. Amerika’dan 20 bin dolarlık burs aldı ama ülkeme hizmet edeceğim diye gitmedi.”

“Oğuzhan Kızıltaş var, okul birincisi. Matematik Olimpiyatları birincisi. Başarı ve madalyaları var. Şimdi açık öğretime bile kaydını yapmıyorlar çocukların.

3 kız öğrencimiz var. Nimet Ecem Gönüllü; 3 yaşında babası teğmenken vefat etmiş. Şehit çocuğu. Babasının üniformasını giyme hayaliyle büyümüş. Ailenin tek çocuğu.”

“Sena Öğütalan var, Celal Bayar Tıp Fakültesi’ni kazandığı halde Harbiyeyi tercih etmiş ve pilot olma hayalleri kurmuş hep.

Nagehan Yavuz var. O da evin en küçük kızı. Babası çok yaşlı. 80’lerinde… Annesi de 60’larında… Doğulu bir aile. Baba kızını ziyarete gidemiyor. Kız öğrenciler Bakırköy Cezaevi’nde çilelerini dolduruyor.”

‘KİMSEYLE BAĞLANTIMIZ YOK, SIRADAN İNSANLARIZ’

15 Temmuz sürecinde ailesinden ve eşinin ailesinden büyük destek gördüğünü söyleyen müebbet ceza alan Hava Harp Okulu öğrencisi Furkan’ın annesi Melek Çetinkaya şöyle devam ediyor:

“Benim ve eşimin ailesi bu dönemde dayanışma içinde oldu, bizi tanıyorlardı çünkü.”

Genellikle suçlandıkları gibi Gülen Cemaati ile bir bağlantılarının olup olmadığı konusunda ise, “Yok, hiçbir cemaatle bağlantımız yok. Cemaati televizyondan, haberlerden biliyordum. Türkçe Olimpiyatlarından, yabancı çocukların türküler, şarkılar söylemesinden biliyordum. Zaten devlet cemaatin reklamını yapmadı mı? Bilmeyen bizim gibilere de bildirdi” cevabını veriyor.

Oğlunun henüz hayatının baharında olduğunu ve en güzel günlerinin dört duvar arasında geçmesinden üzüntü duyduğunu belirten Melek Çetinkaya, “Henüz kız arkadaşı bile yoktu. Gelip gittiğinde ona gözüme kestirdiğim kızların resimlerini gösterirdim. ‘Anne önce mezun olmam lazım, söz, okul biter bitmez evleneceğim’ derdi. ‘Ama karışmayacaksın, düğünüme geleceksin’ diye de takılırdı” ifadelerini kullanıyor.

‘FURKAN HEP OLGUN VE GURURLUYDU’

Oğlundan söz ederken çok özlediğini ve bir an önce evlerine dönmesini beklediğini anlatıyor Melek Çetinkaya:

“Furkan hem oğlum hem kızım hem abim gibiydi… Eşimden çekinmez ondan çekinirdim. Biraz ters baksa, ‘Onu üzecek ne yaptım’ diye gözümden kıskanırdım. Bana ters baksa onu kıracak ne yaptım diye tedirgin olurdum.

Maşallah, küçüklüğünden beri olgun ve gururlu bir çocuktu. İlk yıllarda arabamız yoktu. Bir komşu yol üstünde bir yere bırakmak istese kabul etmezdi. ‘Biz şuraya da uğrayacağız’ der geçiştirirdi. Daha dört yaşında bir gün canı cips istemiş, üzerimde de para yok. Misafir gittiğimiz evde ortaya cips konuldu. Oğlum, ‘Ben cips sevmem’ dedi, bir tane bile almadı. Hep ağırbaşlı oldu. Spora, maça düşkündü. Bursa’da yaşadığımız için şehrin takımını da severdi ama çocukluğundan beri Fenerbahçeliydi. İlk görüşmemizde, ‘Anne cezaevi koğuşunda televizyon var, maç izleyebiliyorum’ dedi.”

‘ÇOCUKLARIMIZ LİNÇ EDİLDİLER’

Anne Melek Çetinkaya her şeye rağmen şükrediyor. Darbe gecesi Sultanbeyli’de oğluna ve diğer öğrencilere zarar verilmedi ama Orhanlı’da ve Boğaziçi Köprüsü’nde yaşanan vahşete akıl erdiremiyor.

Kağan Karalürt gibi, dövülen ve gözünden iki kez ameliyat olan oğlunun devre arkadaşlarının yaşadığı acılara üzülüyor:

“Mahkemede ara verilmişti. Bir tartışma oldu, erler 15 Temmuz’da gözü zarar gören ve yüzde 20 görme kaybı yaşayan Kağan’ı 10 jandarma daha çağırarak mahkemenin altında dövdüler. Üstelik ‘Gözüme vurmayın’ dediği halde… Şimdi belki gözü hiç göremeyecek.”

“Köprüde Murat Tekin ve Ragıp Enes Katran’ı linç ettiler. İki çocuk da orada şehit oldu. Ailesi cesedine bile günler sonra ulaştı. Çaresizlikten en son morga baktılar, Murat’ı orada buldular. Tanınmayacak haldeydi. Ellerinden ve ayaklarından tanıyabildiler. Ragıp da morgdaydı.”

“Sala okutulmasına izin verilmedi, cenaze namazını kıldırmadılar. Alelacele defnedilmeleri istenildi. Ragıp’ın annesi ve ablası defin sırasında bile çocuklarının yanında bulunamadılar.”

“Boğaziçi Köprüsü’nde Aziz Kaçar’ı dövmüşler, öldü diye bırakmışlar. Aziz günlerce komada kaldı. Karnından, sırtından bıçaklananlar var. Kimse korkudan köprüde otobüsten inmiyor. Fakat otobüs yanmaya başlayınca iniyorlar, inenlere de bıçakla, şişle saldırıyorlar.”

“Gözlerden kaçmasın. O geceyi Orhanlı’daki çocuklar mahkemede anlattı. Gece yarısı siyah transporter’da sarıklı-cüppeli silahlı kişiler gelmiş. Ateş etmişler öğrencilerin üzerine, sıradan insanlara… Gazeteciler bunlarla ilgilenmedi. Sadece Yazgülü Aydoğan ve Ahu Özyurt izledi mahkemedeki duruşmaları. Diğerleri zabıtlardan haber yaptılar. Askerlerde telefon vardı dediler, sadece üst sınıflarda sevgilisi olan 3 öğrenci komutanlarından gizli telefonu yanına almış. Hepsi bu… Biz bütün duruşmaların canlı yapılmasını istedik. Kabul edilmedi. Abidin Ünal’ın dinlenmesini istedik, kabul edilmedi. Çocuklardan birinin dediği gibi bu bir iddianame değil, iftiraname…”

“‘FETÖ’cüler kendine bağlı çocukları seçip onları önce getirdi dediler. Çocuklarımız lehine tanıklık edecek birkaç kişi bulduk. Dinlemediler bile…”

“Bizim çocuklarımız çıkınca geride kalan 300 çocuktan bazıları konuşmak istedi. Salih Kunduz mesela. ‘Onlar gitti, bize otobüs yetmedi. Beşe kadar teçhizatlı bekledik’ dedi, dikkate almadılar. Savcı, “Kesin artık be!” diye çıkıştı…”

“AKP’li Reşat Petek, ‘FETÖ’cü komutanlar kendilerine yakın öğrencileri götürdü’ diyor, alakası yok. Belki de tersi oldu, nereden biliyor.”

‘EVİMİZ ARANDI, BİR ŞEY BULUNAMADI’

Darbe girişiminden sonra evlerinin arandığını ama bir şey bulunamadığını söyleyen Melek Çetinkaya, bulunanlar da deli saçması diyor:

“Zambak Yayınları’ndan Dede Korkut hikâyesini bile cemaat delili olarak zapta geçirmişler. Bir başka çocuğun evinden 2 bin dolar ve 4 bin TL çıkmış. O paraların içinde birkaç tane 1 dolar çıktı diye iddianameye koymuşlar. Sordukları, “Çocuğunuz başka dershaneye gidebilir. Yemeklerini yediniz mi, çaylarını içtiniz mi” oluyor. Kendileri de bilmiyor ama bunlarla çocukların karşısına çıkıyorlar. Öte yandan cezaevi kütüphanesinde Fethullah Gülen’in kitapları var. Okul, kitaplar, dershaneler suçsa neden kapatmamışlar. Anlıyoruz ki devlet kendi milletine tuzak kurmuş.”

ANNE MELEK ÇETİNKAYA: GENÇ EVLENDİ, OĞLUYLA BÜYÜDÜ

Melek Çetinkaya 1976 Ankara doğumlu, ilkokul mezunu annesi gibi bir ev hanımı. Babası ise emekli bir aşçı.

Muhasebeci olan 1971 doğumlu eşi ile 1995 yılında evlendikten sonra 1996 yılında ilk çocuğu Furkan dünyaya gelmiş. Daha sonra 1999’da kızı ve 2007’de ise en küçük oğlu doğmuş.

Melek Çetinkaya, o günleri şöyle anlatıyor:

“Furkan dünyaya geldiğinde yaşım küçüktü. Tam anlayamadım. Anneden çok abla gibiydim. Büyüdüğünde de öyle oldu. Lisedeyken o benim abim gibiydi. Beni yönlendiriyordu. Hep olgundu, aklı başındaydı. Evin erkeği pozisyonundaydı. Benim gözümde çok çabuk büyüdü. 4 yaşında ekmek almaya gönderiyordum. Kardeşlerini bile kıskanmayı bilmedi. Kız kardeşi doğduğunda dört yaşındaydı. Çocukken bile çocuk değildi.”

“Ankara’da Aktepe’deki bir anaokuluna gönderdim. Daha sonra ilkokul 1 ve 2’yi Ankara’da okudu. Bursa’ya taşındık. 15 yıldır Bursa’daydık. Beş ay önce Ankara’ya döndük. Furkan, Ataevler Karamehmet İlköğretim okuluna devam etti 8’e kadar. 7’nci ve 8’inci sınıflarda Bursa Fatih Sultan Mehmet Bulvarı’nda İletişim Dersanesi’ne gitti. Demokrat, sol görüşlü ama iyi hocaların toplandığı bir dershane olduğu için tercih ettik. Evimize de yakındı.”

‘O HEP PİLOT OLMAK İSTİYORDU’

“Anadolu lisesi sınavlarına girdi. 438 puanla Hürriyet Anadolu Lisesi’ne puanı tutuyordu. Ama o arada hep bir pilot olma hayali vardı. “Askeri lise sınavlarını da deneyeceğim” dedi. Zaten okullar da askeri okullara gezi düzenliyordu. Işıklar’a, 8’inci sınıftayken okul götürmüştü. Askeri lise sınavlarına girdi. Öncelikle Maltepe Askeri Lisesi’ni kazandı. Kaydını yaptırdık. Gitti. Denizcilik için de çağrıldı. Ama denizci olmak istemiyordu. GATA’ya çağrıldı. Kan tutuyordu, doktor olmak istemedi. Yedekten havadan çağrıldı. Maltepe’den kaydını alıp Işıklar Askeri Hava Lisesi’ne kaydını yaptırdı. Zaten Bursa’da oturduğumuz için öyle olsun istedik. Maltepe İzmir’deydi. Yaşı küçük, henüz 14’ünde. Kıyamadık. İzmir’e gitmesini ben de istemedim. Hava’dan çağırılması bizim için de iyi oldu. Hafta sonları eve gelebilecekti. Çocuğumdan ayrı kalmayacaktım. 2010 yılında okula başlamış oldu. Işıklar’a başladı. Hafta sonları eve geliyordu.”

“Çok zahmetli ve zor bir süreçti. 40 derecede eğitimleri vardı. Kapkara eve geliyordu. Pilot olma hayali olduğu için bütün sıkıntılara katlanıyordu. Biz de destekliyorduk.”

“Kaydını eşim yaptırmıştı Ankara’dan Bursa’ya gelip… Evde bir sevinç vardı. Fakat onu mavi üniformasıyla yemin töreninde görünce çok duygulanmıştım. Gurur vericiydi. Uzak bir akrabamızın oğlu ‘karacı’ydı. Özenirdi ona. Onunla görüşür, askerliğe olan tutkusu artardı.”

‘ARKADAŞLARIM EVLERİNE GİDEMİYOR, ONLARA DA YEMEK YAP’

“Hafta sonu izninden dönerken, ‘Anne, arkadaşlarım gurbetten geliyor, evlerine gidemiyor. Onlar için de bir şeyler yap götüreyim’ derdi hep. Ev yemeklerini özlediklerini söylerdi. Şimdi bana eve bile cezaevinden mektuplar geliyor, ‘Melek anne, çok yemeğini yedik’ diye…”

“Oğlum ilk yıl hazırlık okuduktan sonra 2015 yılında İstanbul’da Hava Harp Okulu uçuş testlerini geçti. Komutanları da beğendi. Hatta 7 sorti test yapmaları gerekiyormuş; komutanı, ‘Oğlum, devletin parası, 6 test mükemmel’ demiş ve son testi yapmamış bile.”

“2015 yılında terör saldırıları olabilir gerekçesiyle bazen izinlerini iptal ediyorlardı. O zamanlar 19 yaşındaydı, özlüyordum. Ama şimdi hepten ayrı kaldık… Bu hukuksuzluğun bir an önce bitmesini ve çocuklarımıza kavuşmayı istiyoruz.”

[Mehmet Arda Duru] 26.12.2018 [Kronos.News]

Havailik ve Anka gönüllülükle [Safvet Senih]

“Haritalanmamış sularda dolaşmanın” tehlikelerinden bahseden M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Genç adam”a şöyle sesleniyor: “Dön bir kere de kalbinin ve ruhunun soluklarına kulak ver! Geril ve nefsinle hesaplaşmaya hazır ol! İçinde ağaran inanç şafağıyla doğrul ve ucu vicdanında belirip Hakk’a doğru uzanan ışıktan yollarda yürümeye koyul! Bu altın yol zaman ve mekânın hem içinden hem de dışından geçer. Sen, ruhunu saran mânâ ve önündeki kudsî hedefin ışıl ışıl parıldadığını ancak bu yolda görecek; görecek, sonra da bu sonsuz ve çarpıcı hakikatın sihirli güzelliğine kapılıp gideceksin!

“Önce, kendini keşfetmekle işe başlayacağın bu yoldaki her hamlede, sanki unuttuğun bir kısım gerçekleri ilk defa hatırlıyor gibi olacak; iç dünyanda buudlaştıkça buudlaşacak, baştan başa renkler, ışıklar içinde derin ve rengin bir huzur  kuşağına ereceksin!

“İçinde ışıldayan inanç meşalesinin aydınlığında, zaman ve mekânın her köşesine, ötelerden gelen nurların dalga dalga yayıldığını görecek; inancın, ışıktan güçlü kolları arasında o kadar yükseleceksin ki; süpernovaları, pulsarları ve karadelikleri mekânın bağrında açılıp kapanan güller, tomurcuklar gibi görecek ve seveceksin…

“Zaman zaman, ruhunun ölümsüz bir ışık gibi maddenin cidarlarını yırtacak zaman ve mekânın dışına kaydığını vicdanında seyredecek ve kâinattaki herşeyin ezelî bir kaynaktan aksedip geldiğini  görerek coşacaksın. Nihayet, her parlak şey üzerinde göz kırpıp geçen bütün şuaların, Sonsuz’dan gelen  şavklar olduğunu sezecek; benliğini saran buğu buğu mânâlarla kendinden geçeceksin!.. Ne var ki, her vâridat bir kısım zahmetlerle elde edilmekte, her nimet bir külfet mukabili verilmekte, maddî-manevî her muvaffakıyet de bir düzine mahrumiyetlere bağlı bulunmaktadır. Zahmetsiz vâridat, külfetsiz nimet olamayacağı gibi, bir kısım mahrumiyetlere katlanmadan da hiçbir muvaffakıyet elde edilemeyecektir.

“Böylesine çetin ve aynı zamanda zevkli bir yolda yürümek isteyen herkes, önce varacağı hedefi belirleyip yapacağı şeyleri disiplin altına almalı; sonra da bir daha geriye dönmeme niyet, inanç, azim ve kararlılığıyla yola koyulmalıdır ki, takılıp yokuşlarda kalmasın; şaşırıp yön değiştirmesin ve bir kısım sıkıntılar karşısında yılgınlığa düşmesin…

“Hedefi belirlenmemiş bir yolda yürümek,  hem boş, hem de tehlikelidir. Zira böyle bir yolla asla neticeye varılamayacağından, sonunda ümidin felce uğraması, inanç ve azmin de bütün bütün yitirilmesi ihtimali bahis mevzuudur.

“Herhangi  bir eseri okurken, önce rahat anlayabileceğimiz kolay kısımlarından başlayıp aheste aheste ilerlediğimiz gibi, aşma mecburiyetinde olduğumuz tepeleri aşarken de, onları parçalayarak, mesafeler bilerek geçmeye çalışmalıyız ki, aşılmaz gibi görünen yollarda ümitsizliğe düşüp yürümekten vazgeçmeyelim…

“Asırlardan beri her yanıyla rahneder olmuş ferdî ve ictimaî bünyesinin, bir hamlede tamir edilip canlandırılmasına, eski dinamizmine kavuşturulup cihanda hesaplaşır hale getirilmesine imkân yoktur. Ne var ki, ona ait parçaları birer birer ihya ederek ‘bütün’e eski fonksiyonu kazandırmak da pek âlâ her zaman mümkün olabilir. Bunun gibi yapacağımız her şeyi aheste aheste ve kendi tabiî seyri içinde ele alacak olursak, bu bizlerde bir şeyler yaptığımız inancını uyaracak ve azmimizi kamçılayacaktır. Derken, bir gün önümüzdeki korkunç mesafeleri aşıp, yolun sonuna vardığımızı hayretle ve hayranlıkla müşâhede edecek, lütuflarını üzerimizde hissettiğimiz Zât karşısında şükranla iki büklüm olacağız.

“Havâilik ve ankâ-gönüllülük ile hiçbir iş başarılamaz . Çeşitli zorluklarla pençeleşip onları birer birer yenerek,  iradelerinin çehrelerinde Hakk’ın inayetini ispat eden talihliler, bir gün kendilerini zirvede bulacak ve ektikleri tohumların yediveren başaklar gibi salındığını gördükçe, dönüp dönüp aydınlık geleceklerine tebessüm edeceklerdir.” (Yitirilmiş Cennetlere Doğru, Genç Adam)

Son bölümle ilgili, bu hususta, Mehmet Ali Hocamızın bir hatırasını nakletmek istiyorum. Diyor ki: “Hâfızlık yapmak için Kur’an Kursuna gittim. Benden önce hafızlığa başlamış, talebeler ezbere çalışıyorlar. Ben şöyle bir Kur’an-ı Kerime baktım… Kendi kendime ‘Bu koca Kitap benim kafama nasıl girecek ben bunu nasıl ezberler de hâfız olabilirim?’  diyerek ümitsizliğe kapıldım ve ağlamaya başladım. Bir kenara çekildim. Bu halimi gören talebeler durumumu hocamıza haber vermişler. Beni  yanına çağırdı. ‘Üzülme, birden olacak diye bir şey yok. Bak şimdi, ben sana sadece bir sayfa veriyorum. Git ezberle gel.’ dedi. Gittim o sayfayı yarım saatte ezberledim ve gidip okudum. Bana ‘Gördün mü, işte çok kolay!.. Parça parça sayfa sayfa ezberleyip Kur’an hâfızı olacaksın!..’ dedi. Elhamdülillah öyle de oldu Allah’ın inayetiyle…”

Evet aceleye gerek yok… Herşeyin fıtriliğe uygun şekilde cereyan etmesi gerekiyor.

[Safvet Senih] 26.12.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

‘Ülkemde kendinizi güvende hissedebilir, özgürce yaşayabilirsiniz’ [Basri Doğan]

Suriye, Irak, İran ve Türkiye’den Hollanda’ya gelen mültecilerin katıldığı Kers yemeğinde duygusal anlar yaşandı.

Mültecilerin hazırladığı yemekte konuşan Arnhem Belediye Başkanı Ahmed Marcouch, “Zor zamanlar geçirdiniz. Özgürlük için uzun bir yolculuk yaptınız. Bugün sizlerle olup, çektiğiniz  acıyı paylaşmaktan çok memnunum. Artık her şey geride kaldı. Hepiniz bu ülkede kendinizi güvende hissedebilirsiniz. Burada istediğiniz şekilde özgürce kalabilir hayatınızı ikame edebilirsiniz.” dedi.

Programa katılan Akif Adıgüzel ise Türkiye’de yapılan cadı avının sosyal bir soykırıma dönüştüğünü ifade ederek, insanlık dışı işkenceler, hayatları karartılan anneler, parmaklıkları arasında hayata yeni gözlerini açan masum bebeklerin olduğunu anlattı. Adıgüzel, dinleyenleri gözyaşlarına boğan şu konuşmayı yaptı: “Şu anda Türkiye’deki hapishanelerde 743 bebek bulunuyor. Aileleri sahip çıkmadığı için açlığa ve susuzluğa terk edilenler, evladını ısıtamadığı için yaşadığı travmayı kaldıramayıp intihar edenler var. İnsanlık dışı işkencelerle şehit edilen onlarca tertemiz insanımız, Meriç’in soğuk sularının, Ege’nin dalgalarının yuttuğu kardeşlerimiz oldu. Başta Hollanda devletine, sunduğu imkanlardan dolayı teşekkürlerimi bir borç biliyorum. Organizasyonu yapanlara emeği geçenlere ve şehrimiz adına burada bulunan devlet büyüklerine şükranlarımı sunuyorum. Muhteşem bir atmosferdi.” açıklamasında bulundu.

Kers Yemeği etkinliğinde kurulan masalarda karşılıklı diyaloglar, sohbetler ilerleyen saatlere kadar devam etti. 2019’un daha güzel geçmesi için iyi niyet temennilerinin ardından program sona erdi.

[Basri Doğan] 16.12.2018 [TR724]

Sarıkamış felaketinin tek sorumlusu Hafız Hakkı Paşa mı? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Tarihimizin en büyük dramlarından birisi olan Sarıkamış Harekâtının üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen toplumsal hafızada önemli bir yer tutmaya devam ediyor.

Harekâtla ilgili olarak “90.000 askerin bir kurşun atmadan donarak şehit olduğu” ifadesiyle başlayan nutuklar atılıyor, en büyük suçlu olarak da “hayalcilikle” itham edilen dönemin “Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı”  Enver Paşa gösteriliyor.

Bazı araştırmacılar ise harekâtın çok iyi planlandığını ancak X. Kolordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa’nın güzergâhı uzatarak önce kendi askerinin felaketine, sonra da harekâtın başarısızlığına yol açtığını iddia ediyorlar.

Burada cevaplanması gereken bir soru var: Balkan Harbi sonrasında “Bozgun” adlı bir eser kaleme alan Hafız Hakkı neden böyle bir harekâtın önünü açtı ve bu harekâtta bizzat yer aldı?

İTTİHATÇI HAFIZ HAKKI

Hafız Hakkı Paşa’nın asıl adı “İsmail Hakkı” olup 1879’da Manastır’da dünyaya gelmiş ve hafız olduğundan “Hafız Hakkı” olarak tanınmıştır. Önce Manastır Askeri Rüşdiye ve İdadisinde okumuş sonra Harbiye’ye devam ederek 1899’da teğmen olarak mezun olmuştur.

Hafız Hakkı 1902’de Harp Akademisi’ni birincilikle bitirdi. Sınıf arkadaşları arasında Enver Paşa, sonradan III. Ordu komutanı olan Mahmut Kâmil, Çanakkale cephesinde büyük başarıları görülen Selahattin Adil ve Medine Müdafiî Fahrettin Paşalar bulunmaktaydı.

Önce Enver Bey’le birlikte Manastır’a tayin edildi ve Sırp, Ulah ve Bulgar komitacıların mücadelelerine sahne olan Makedonya’da görev yaptı. Daha sonra Selanik’e tayin edildi ve eşkıya takibi için Yenice Gölü’ndeki sazlık ve bataklıklara girmek zorunda kalınca tifoya yakalandı.

Hafız Hakkı Selanik’teki görevi sırasında sonradan İttihat ve Terakki’ye katılacak olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne üye olduğu gibi en aktif kişiler arasında da yer aldı. Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey’e düzenlenen suikastı planlayanlar arasında Enver Bey’le beraber Hafız Hakkı da bulunmaktaydı.

II.Meşrutiyetin ilanı sonrasında Enver ve Niyazi Beylerle birlikte öne çıkan “Hürriyet Kahramanları” arasında Hafız Hakkı da vardı. 31 Mart Olayında da ateşe olduğu Viyana’dan dönerek Hareket Ordusu’na katıldı.

GENELKURMAYIN İKİNCİ ADAMI

Hafız Hakkı’nın önemli bir özelliği de Saray’a damat olmasıdır. Enver Paşa Naciye Sultan’la evlendiği gibi Hafız Hakkı da V. Murat’ın oğlu Mehmet Selahattin Efendi’nin kızı Behiye Sultan’la evlendi.

Balkan Harbi’nin ilk safhasında aktif olarak savaşa dâhil olmayan Hafız Hakkı, Edirne’nin geri alınmasında Enver Bey’le birlikte görev aldı ve 1913 Aralık’ında yarbaylığa terfi etti. Savaş sonrasında da gözlemlerini ve askere öğütlerini anlattığı “Bozgun” adlı eserini kaleme aldı.

Hafız Hakkı, yaşlı subayların emekli edilerek “ordunun gençleştirilmesi” projesine aktif olarak katıldı. Dönemin Harbiye Nazırı A. İzzet Paşa bu girişimleri büyük bir risk olarak görüyordu. Ancak İttihatçıların baskısı ile istifa etti ve yerine 18 Aralık’ta Albay, 1 Ocak 1914’de de Mirliva (Tuğgeneral) rütbelerine terfi ettirilen Enver Paşa getirildi.

Enver Paşa böylece Osmanlı ordusunun “bir numarası” oldu. Hafız Hakkı da İttihatçıların askeri kanadının önemli bir ismiydi ve Enver Paşa kendisini Genelkurmay İkinci Reisliğine tayin etti. Seferberliğin ilanıyla yapılan bir düzenlemeyle de Alman komutan Bronsart Paşa reisliğe, Hafız Hakkı da birinci reislik görevine tayin edildi.

Yarbay Hafız Hakkı böylece otuz beş yaşında ordunun “iki numarası” oluyordu. Enver Paşa ile birlikte Hafız Hakkı da “siyasetin ortasındaki bir Türk subayı” olarak makamları hızla çıkmış ve tecrübesizliğine rağmen önemli bir konum elde etmişti. Enver Paşa ve Hafız Hakkı’nın ilk icraatları, orduda tasfiyeye girişerek 1.100 subayı emekli etmek oldu.

ERZURUM’DA NE OLDU?

Hafız Hakkı’nın Genelkurmay’daki görevi esnasında “dengeli” bir tutum benimsediği, Almanların isteklerine muhalefet ettiği anlaşılıyor. Hafız Hakkı’ya göre savaşa girmekte acele edilmemeliydi. Kendisi bu görüşte olan subayların sözcülüğünü de üstlenmişti.

Hafız Hakkı Osmanlı Devleti’nin bir oldubittiyle savaşa girmesine karşıydı. Nitekim Amiral Souchon’un Rus limanlarını bombalaması, Hafız Hakkı’nın Bronsart Paşa ile Almanya’da bulunduğu sırada gerçekleşti.

Hafız Hakkı bu sırada Osmanlı Devleti’nin açması gereken cephelere ait bir plan hazırlayarak Süveyş ve Kafkasya harekâtlarını gündeme getirdi. O’na göre Kafkasya’da Ruslara karşı bir cephe açılırsa, Türklerin de ayaklanmasıyla büyük bir başarı elde edilecekti. Fevzi Çakmak’a göre bu plan Sarıkamış harekâtının başlamasında önemli bir faktör olmuştur.

Bu cephenin en büyük problemi lojistikti ve Hafız Hakkı’ya göre ordu, “Napolyon’un Rusya ve İtalya seferinde yaptığı gibi” Rus işgalindeki bölgeleri aldığında “her türlü nimete” kavuşacaktı. Buna rağmen Hafız Hakkı kış şartlarında yapılacak bir harekâta karşıydı.

Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle Kafkas cephesinde Ruslarla savaş başladı. Bu cephede Hasan İzzet Paşa komutasındaki III. Ordu bulunmaktaydı. Paşa bölgenin şartlarını dikkate alarak taarruz emrine temkinli yaklaşıyordu. Bu durum, Hafız Hakkı’nın durumu yerinde görmek üzere Erzurum’a gönderilmesiyle sonuçlandı.

Hafız Hakkı şehre gelişinden sonra İstanbul’a taarruz harekâtının kış şartlarına rağmen hemen yapılabileceğine dair raporlar göndermeye başlamış ve böyle bir harekâtın kumandanlığına talip olmuştur. Hatta hemen harekât yapılmayacak olursa “ilkbaharda barış yapıldığında” Osmanlı Devleti’nin hiçbir şey elde edemeyeceğini ileri sürmüştür.

Hafız Hakkı’nın görüşlerindeki bu değişikliğin nedenini tam olarak anlamak mümkün değildir. Kış şartlarının ağırlığını görmesine rağmen oradaki İttihatçı valilerle İttihat ve Terakki temsilcisi Bahaddin Şakir ve Balkanların meşhur komitacısı Grebeneli Bekir Fikri’nin etkisiyle “hayallere teslim olduğu” anlaşılmaktadır.

KAFKASYA FATİHLİĞİNDEN FELAKETE

Hafız Hakkı “rütbem tashih edilirse ben bu işi yaparım” diyerek hem rütbe, hem de aktif bir komutanlık istedi. Belki de Enver Paşa gibi “Kafkasya Fatihi” olma hayaline kapılmıştı.

Nitekim isteği gerçekleşti ve X. Kolordu Kumandanlığına tayin edildi. Enver Paşa da cepheye geldi. Paşa, H. İzzet Paşa’nın kış şartlarını ileri sürerek taarruza karşı çıkması üzerine ordu komutanlığını üzerine alarak Hafız Hakkı ile birlikte Sarıkamış Harekâtı’na girişti.

Hafız Hakkı Kolordu komutanı olarak izlediği stratejiyle de facianın önemli aktörlerinden birisi oldu. Birliklerinin yürüyüş yolunu uzatarak askerlerinin önemli bir bölümünün Allahuekber Dağlarında soğuktan donmasına yol açtı. Olan yine Anadolu insanına olmuş, binlerce asker hayatını kaybetmişti.

Enver Paşa harekâtın başarısızlığı üzerine İstanbul’a döndü ve mirlivalığa terfi eden Hafız Hakkı Paşa’yı III. Ordu komutanı tayin etti. Hafız Hakkı kısa bir süre sonra tifüse yakalanacak ve 12 Şubat 1915’de Erzurum’da vefat edecektir.

ŞEREFTEN BAŞKA HER ŞEY MAHVOLDU!

Hafız Hakkı hem rütbe hem de ordu komutanlığını elde etmişti. Ancak büyük bir felaket yaşanmış ve kendi ifadesiyle “şereften başka her şey mahvolmuştu”.

Elbette yaşananların tek sorumlusu Hafız Hakkı değildi. Muhalif bütün subayları tasfiye eden İttihatçılar, makamları hızla atlayan Enver Paşa ve gelişmeleri sadece “seyreden” Padişah V. Mehmet Reşad da suçluydu.

Ahmet İzzet Paşa “Feryadım” adlı hatıratında Hafız Hakkı için şöyle diyordu: ‘’Hafız Hakkı Balkan Savaşı’nda Binbaşı idi. Hiçbir kumanda ve memuriyette bulunmayarak bir kolordu nezdinde haber subaylığı yapıyordu… rütbesi yükseltilerek Genelkurmay ikinci Başkanlığına tayin edildikten sonra, kısa zamanda Albaylığa ve Dünya Savaşı başlarında Kolordu Kumandanlığına, sonra Tuğgeneralliğe ve nihayet Ordu Kumandanlığına yükseltilmiştir. Bu gibi durumlar öne sürülerek aleyhine ihtilal yapılan Sultan Abdülhamit, keyfi idarenin bu kadarını şüphesiz hatırından bile geçirmemiştir.’’

Yaşananlara bakıldığında ordunun siyasete bulaşması, terfilerin tarafgirlikle yapılmasıyla “komitacı takibinden başka tecrübesi olmayan subayların” önemli konumlar üstlenerek tanımadıkları coğrafyalarda harekâtlara girişmesinin Sarıkamış gibi facialara zemin hazırladığı görülmektedir.

Bugün de ordunun siyasetin tamamen içinde yer alması, binlerce subayın darbeye katılmadıkları halde “ucube darbe” bahanesiyle tasfiye edilerek ordu kademelerinin alt üst edilmesi ve ihbarlarla devam eden tasfiyelerin çok büyük faciaların habercisi olduğu bir gerçektir.

Zaten Sarıkamış’tan yüz yıl sonra Tunceli’de iki askerin soğuktan donarak hayatını kaybetmesi, Türkiye’de hala insan faktörünün ikinci planda kaldığının acı bir göstergesidir.

Son olarak şunu ekleyelim. Uygulanan sansür nedeniyle halkın Sarıkamış hezimetiyle ilgili bilgisi olmadı. Sarıkamış’la ilgili ilk yazı Âti gazetesinde 14 Kasım 1918’de yayınlanabildi. Facianın boyutları ise Şerif Bey’in 1921’de Akşam’da yayınlanan objektiflikten uzak olduğundan temkinli yaklaşılması gereken yazılarıyla ortaya çıktı.

Kaynaklar:  A. Samih İlter, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi Hatıraları, Ankara 2007; Harp Mecmuası, S. 1, 1331; P. M. Sivri, Manastır’dan Erzurum’a Hafız Hakkı Paşa, AÜ SBE yüksek lisans tezi, 2016; T. Öğün, “Sarıkamış’ta Soğuk Sansür”, Yedikıta, S. 112, 2017.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 26.12.2018 [TR724]

Seçim oyunları başladı, indirimler ilk sahnede! [Semih Ardıç]

Asgari Ücret Tespit Komisyonu nihaî kararını açıkladı. Asgari ücret 1 Ocak 2019’dan itibaren bir seneliğine net 2 bin 20 lira olarak tatbik edilecek. 1.603 TL’nin üzerine 417 TL zam yapıldı. Artış oranı yüzde 26.

Tam da Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın maaşını 74 bin TL’ye çıkarırken yaptığı zam oranına tekabül ediyor.

36,6 KİŞİNİN MAAŞI EŞİTTİR ERDOĞAN MAAŞI

Adaletin böylesi. Zam oranı aynı, tutar fersah fersah farklı. 36,6 kişinin bir ay ter dökmesinin akabinde aldığı maaşı tek başına alan başkan Erdoğan zam oranına gelen itirazları bertaraf etmenin yolunu kendince böyle bulmuş.

30 Kasım’da yine bu sütunda net asgari ücretin 2019 senesi için 2 bin TL olacağını belirtmiştim. (http://www.tr724.com/asgari-ucretli-13-bardak-mi-16-bardak-mi-ejder-suyu-alacak/)

Hükûmet 20 TL fazla zam yaparak beni yanılttı ve 6 milyon çalışana 2 bin 20 TL maaş verileceğini ilan etti.

16,8 BARDAK EJDER MEYVESİ SUYU

Aynı makalede bin küsur odalı Saray’da ikram edilen ejder meyvesi suyunun bardağının 120 TL olduğuna işaret etmiştim: “Milyonlarca çalışanın emeği bahis mevzu iken telaffuz edilen rakamların Saray’da içilen ve bardağı 120 TL’ye mâl olan ejder meyve suyundan 13 bardağa tekabül ettiğini bir kere daha hatırlatalım. 13 bardak ejder suyu karın doyurmuyor ki 16 bardak ejder suyu karın doyursun.”

2018 yılında 327 euroya tekabül eden asgari ücret zamlı hali ile 333 euro oldu.

O bahiste de tahminim tutmadı! Zamlı asgari ücretle 16 değil, 16,8 bardak ejder meyvesi suyu alınabilecek. Zammın zahiren yüksek olmasının bir sebebi var o da yaklaşan seçim.

Erdoğan’ın anketleri çok dikkatle takip ettiğini, muhalefetin kriz ikliminde bile muhalefet yapmaktan aciz kaldığını iki gün evvel nazar-ı dikkatinize sunmuştum. (http://www.tr724.com/krizde-bile-muhalefet-etmekten-aciz-bir-muhalefet/)

PARA VAR YA DA YOK, MÜHİM DEĞİL

Erdoğan krizin seçmenin canına tak ettiğini gayet iyi biliyor. 31 Mart 2019 Pazar günü sandık kurulana dek devletin bütün imkân ve kabiliyetini seferber edecek.

Mevzu bahis olan seçimse kasada para varmış-yokmuş umurunda olmaz. Her seçimden evvel “müjdeli” haberler verdi. Mevcut seçmen profilinde umduğununu fazlasını buldu.

Seçimi müteakip o sözleri tutmasa bile vaat sağanağının Türkiye’de işe yaradığı tecrübe ile sabit. Muhalefetin dağınık ve tutuk hali ekonomiyi batırdığı serin sularda Erdoğan namına can simidi olmadı mı?

Asgari ücretle perde açıldı. Zam oranı yüzde 30’a yakın olsa da Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) asgari ücret teklifi 2 bin 213 TL idi. Açıklanan 2 bin 20 TL TÜİK’in teklifinin de gerisinde.

AÇLIK SINIRINDA MAAŞ

Açlık sınırı 1.900 TL iken 2 bin 20 TL maaşı reva görmek bir iktidara seçim kaybettirecek kadar vurdumduymazlık emaresidir.

Mamafih Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Erdoğan, beslediği havuz gazetecileri ve maaşlı trolllerin propaganda makinesini 24 saat çalıştıracak, bahsi geçen vurdumduymazlıktan bile oy devşirecektir.

O seçim oyunlarını keyifle sahnelerken memlekette bu iki yüzlülüğün maskesini düşürecek ne sendikacı ne de gazeteci kaldı.

ASGARİ ÜCRET GEÇEN SENEYE KIYASLA 74 DOLAR GERİDE

1.603 TL asgari ücret 1 Ocak 2018’de 455 dolara tekabül ediyordu. Erdoğan’ın kendisi ile aynı oranda artırdığı haliyle 2 bin 20 TL asgari ücret ise 381 dolar.

Geçen seneye kıyasla 74 doları cebinden alınan milyonlarca çalışan işsiz kalmaktansa açlık sınırına denk maaşı sineye çekiyor nasıl olsa! Seçim oyunları coşkuyla devam ediyor…


Türkiye OECD üyeleri arasında yüzde 25,9 oranı ile çalışanlardan en fazla vergi kesintisi yapan ülke.
Asgari ücreti allayıp pullayan Erdoğan ikinci sahnede elektrik ve doğalgaz indirimini oynayacak.

Elektrik ve doğalgaz tarifesinde 1 Ocak 2019’da yüzde 10 indirim yapılacakmış.  Elektriğin fiyatı son bir senede meskenlerde yüzde 50’ye yakın, sanayi ve ticarethanelerde yüzde 61 arttığı halde yüzde 10 indirim “müjde” diye verilebiliyor.

Doğalgaza sadece ekim ayında meskenlerde yüzde 10, sanayi tesislerinde yüzde 18,5 zam geldi. Doğalgazda senelik artış hanelerde yüzde 40’a yaklaştı.

ERDOĞAN MESLEĞİNİ İCRA EDİYOR, YA MUHALEFET?

Gazete ve televizyonlar kapatılırken, gazeteciler attığı tweet yüzünden demir parmaklıkların ardına gönderilirken susanların bu garabete itiraz etmeye hakkı yok.

Erdoğan bugünleri adım adım planladı ve ayak bağı olanları bertaraf etti. Halihazırda tek tip medyanın nimetlerini sonuna kadar kullanıyor.

Erdoğan oportünist bir siyasetçi olduğunu saklamıyor ve kendisine yakışanı yapıyor.

Muhalefet ne halde? Seçim oyunlarını halka anlatmaya dair muhalefet cenahında herhangi bir hazırlık var mı?

Ankara Büyükşehir belediye başkanlığı için Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile İyi Parti’nin müşterek adayı Mansur Yavaş ilk toplantıda Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) rey veren Kürt seçmeni rencide edebilecek kadar hızlı çıktı!

Parti tefrik etmiyorum. Muhalefet üç ay boyunca küçük hesaplar peşinde koşarken Erdoğan halka vereceği müsekkinlerle aleyhine esen rüzgârları kesmekte kararlı görünüyor.

KİM, NE KADAR FARKINDA?

Seçime en yakın tarihte ne konuşuluyorsa halk sandıkta onunla amel ediyor. Acı da olsa Türkiye’nin beşeri sermayesinin vasfı bu. Dün dündür, bugün bugündür…

Enflasyon son 15 senenin en yüksek seviyesine çıkmış… İflaslar birbirini takip ediyormuş… Patates-soğanın kilosu 5 TL olmuş… Türkiye Bulgaristan’dan saman ithal etmiş…

Memleketin perişan ahvalini sürgündeki gazeteciler haricinde kim yazıyor? Kaldı ki sürgündeki kalemlerin yaktığı meşalenin kim, ne kadar farkında?

Seçim oyunları başladı. Muhalefet salondaki yerini çoktan aldığına göre katilin kim olduğunu görmek için son sahneyi beklemeye lüzum var mı?

Katil herkes…

ASGARİ ÜCRET GERİLİYOR

YIL…………ASGARİ ÜCRET

2016………….442 dolar
2017………….398 dolar
2018………….455 dolar
2019………….381 dolar

ELEKTRİK TARİFESİNE 5 DEFA ZAM*

1 Ocak.......Yüzde 8,8
1 Nisan......Yüzde 2,89
1 Ağustos..Yüzde 9
1 Eylül......Yüzde 14,6
1 Ekim......Yüzde 8

(*) Meskenlerin elektrik tarifesindeki artış. Ticarethane ve sanayi tesislerinin kullandığı elektriğin kilowatt saat (kWh) bedeline ynı dönemde yüzde 61 zam yapıldı.

[Semih Ardıç] 26.12.2018 [TR724]

Müsvedde! [Naci Karadağ]

Türkiye’nin düştüğü durumu daha iyi anlayabilmek adına Halk TV izlenmesi taraftarı oldum hep. Bu kanalın bilinçli ya da bilinçsiz şekilde CHP’den ziyade AKP’ye hizmet ettiğini anlamak için günün herhangi bir saati herhangi bir programını beş dakika izlemek yeterli olacaktır.

Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in konuk olduğu programı izlediniz mi bilmiyorum… İzlemeyenler için şuraya koyuyorum.

Tipik bir Ulusalcı Kemalist ortamında yılların cesur (!) gazetecisi Uğur Dündar tarafından kıvamına getirildikten sonra izleyicinin de kahkaha ve alkışlarıyla coşan iki mizah sanatçısının, bana göre son derece ölçülü, doğru ve yerinde mizah ile harmanlanmış görüşleri vardı.

Pazar günü tatil yapmayı bir kenara bırakan savcının marifetiyle ifadeye çağrılan bu iki sanatçının yalnızlığının bana dokunduğunu dünkü yazımda ifade etmiştim.

Garip olan başta araştırmacı cengaver Uğur Dündar olmak üzere seyircilerden bir kişi bile yanında değildi Metin Akpınar’ın.

Yapayalnız yürüdü iktidarın korkutucu kollarına.

İfadesi olarak bir takım şeyler yayınlandı ama ben olsam Timur’un karşısına çıkan Hoca Nasrettin gibi, “yaptıklarınız bize az bile!” derdim hani.

Dündar, bugünkü iktidara dolaylı ve mümkün mertebe dikkatli bir dil ile eleştirmekten uzak dururken, durumu bilmem kaç yıl önce Süleyman Demirel’i nasıl eleştirdiğini filan söyleyip yazarak durumu kurtarmaya çabalıyor.

Sosyal medyada da benzer bir taktik izledi Dündar. Kendisi doğrudan “bu iki sanatçı benim programımda bunları söylediler. Aynen katılıyorum” bile demedi, diyemedi. Sağdan soldan topladığı mesajları paylaşarak zevahiri kurtarmaya çabaladı.

Dün de köşesinde konuya değinmesini bekleyenler fena halde yanıldılar.

Ne yaptı biliyor musunuz bu korkusuz gazeteci?

Pizza hikayesi yazdı.

İnanmayan şuradan okuyabilir yazıyı. (BKZ)

Anlaşılan Erdoğan’ın “Müsvedde” taktiği işe yaramış ve çok belli etmese de Dündar ve muhalefet temkinli olmuştu.

Dün de ifade etmeye çalıştım, Erdoğan milletimizin bu özelliğini çok iyi bildiği için, ürkütüp, yalnızlaştırdıktan sonra yapıyor yapacağını.

Şöyle dedi yılların emektar sanatçıları için: “Bunlar sanatçı müsveddesi, yargıya hesabını versinler. Bunun bedelini ödeyecekler.”

Nasılsa emrinin altındaki bir savcı hemen harekete geçecekti!

Bu “müsvedde” silahını çok sık kullanan bir siyasetçi Erdoğan…

Mesela bir gazeteciyi hedef alacaksa, “Gazeteci müsveddesi” diyor.

Akademisyen varsa hedefinde “Aydın müsveddesi hainler” diyor ve ekliyor; “haddini bildirin!”

Din alimlerine de çakacağı zaman aynı formülü uygulamaktan geri durmuyor.

Hitap Şu: “İçi boş alim müsveddeleri!”

Sözlükler Müsvedde kelimesinin karşısına şunu yazıyor: Bir şeyin taslağı ya da kötü benzetmesi…

Kılıçdaroğlu belki de bu kelimenin anlamını bildiği için, artık nasıl bir cesaret geldiyse, şunları söyledi dün: “Müsveddenin ne olduğunu görmek istiyorsan aynaya bak göreceksin.”

Haklı ama eksik bir tespit.

Erdoğan sadece şahsi bir müsvedde oluşuyla değil, müsvedde üretimiyle de eşsiz bir karakterdir.

Tarihin belki de en fazla müsvedde üretimi yapan ismidir Recep Tayyip Erdoğan…

Mesela ortalık hukukçu müsveddesinden geçilmez onun döneminde.

Gazete ya da medya müsveddesinin cirit attığı bir dönemin lideridir.

Akademisyen yerine müsveddeleri ortalıkta dolaşır, bazıları danışman olur ve rezil olma pahasına hapisteki gazeteciler için “Onlar gazeteci değil terörist” diyebilir.

Yazar diye sayısız müsvedde çalıştırır yanında.

Din adamı adına tuhaf müsveddeleri besler ve istediklerini açıklatır.

Ülke bile kötü bir toplum müsveddesine döner onun zamanında.

Ve galiba ortalıkta insan ve insanlık kalmayıp, yerine müsveddeler dolana kadar da durmayacak kendileri…

[Naci Karadağ] 26.12.2018 [TR724]

Parayı gömeni tanıyorum? [Levent Kenez]

Bu sessizliğe anlam vermek mümkün değil.

Adam çıkıyor ‘2 milyar dolar’dan bahsediyor. Cemaat’in yeraltına gömdüğü paraymış. Aşağı yukarı neresi olduğunu da tarif ediyor. Konteynırların içindeymiş ama uydudan içinde para olduğu görülebiliyormuş. Kendisi de fotoğrafları görmüş. Hem de para Erdoğan’ın has adamının şirketi Kolin’in devletten kiraladığı arazideymiş. Cemaatin kurnazlığına bak, koca ülkede bula bula nasıl olsa polis, asker giremez diye Kolin’in arazisine gömmüş parayı. Allah bilir adamın başka yerler de var dediği yerlerden bir tanesi de Saray’ın bahçesidir. Tabii Cemaate şimdi para lazım olmadığı için turşusunu kuruyor. Zekice.

Şahıs bir dönem Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yaptığı için söylediklerine önem atfediliyor. Şimdilerde başı belada olan Flynn’in Nedim ve Bamya ile film çekip sizi meşhur edeceğim diye kandırdığı figüranlardan. ABD temaslarını anlatıyor. Yine bizim parayı afiyetle yiyen avukat bunlara sunum yapmış. Heyecanlanmışlar. Figüranın tekrar Amerika’ya gitmesi mümkün olmayabilir. Aslında jön karakteri var ama geçti artık. Kendisi ile röportaj yapan kadın sunucu itirafçı oldu, herkes panik halinde.

Neyse meselemiz bu şahıs değil.

Bir iddia var ortada, hem de 2 milyar dolarlık. Ve hiçbir savcı harekete geçip ‘Gel bakalım arkadaş bu para işi nedir? diye sormuyor. Yani ortada terör örgütü diye yaftaladıkları bir yapı var ve bu örgütün gizli parasından bahsediliyor bir tanesi bile girmiyor topa. Masum insanların 3-5 kuruşuna çökmek için birbirini bıçaklayan teşkilat milyar dolarlara karşı ilgisiz.

Tamam, savcılar talimatla iş yapıyor, atlayın demeden atlamıyor siyasetin köpekleri. Malum meblağ da yüksek.

Peki, para denince gözleri kararan siyaset neden sessiz? Toprağın altında 2 milyar olacak ve Erdoğan’ın nabzı değişmeyecek. Valla Kocaeli, İzmit değil bütün Marmara’yı köstebek yuvasına çevirir bulur bu parayı.

Hadi birazcık iyi niyetle düşünelim. Ekonominin tepe taklak gittiği birkaç milyon dolar için kapı kapı dolaşılan zamanda 2 milyar iyi para bulalım da nefes alalım dahi diyen yok. En zor zamanda kağıt parçalama makinesi alırken bile saatlerce hesap kitap yapan Berat’ın umurunda bile değil.

Çok ilginç değil mi?

Ergenekoncu, kendi ifadesiyle Perinçek’in adamlarıyla cezaevinde tanışmış,  çıkar çıkmaz partiye dahil olmuş İsmail Hakkı Pekin, kendisini bu kadar madara edecek bir isim mi? Bamya ve Nedim’in yanında biraz saf duruyor ama yine de ilk duyulduğunda herkesin güleceği bir şeyi canlı yayında açık açık söylecek biri olarak gelmiyor ilk bakışta.

Peki söylediği gerçek olabilir mi?

Ben bu kadar riskli bir para operasyonunu kimsenin yapacağını sanmıyorum. Hem de aynı yere bu kadar büyük para gömülmesini de.

Bu çılgınlığı ancak yapsa yapsa evinin garaj deposuna bir türlü sıfırlanamayan deste deste para saklayan bir hırsız yapabilir.

Türkiye’de bu tür para saklama işlerinin yapıldığı bir gerçek. En çok tercih edilen yerlerin gümrüklü serbest bölgeler ve oralardaki depolar olduğu her zaman bir dedikodu olarak dolaşır. Konteynır içerisinde her an hareket edecek şekilde beklediği söylenir.

Bir başka dedikodu da 17-25 zamanı para yüklü kamyonların durmaksızın yollarda sefer halinde olduğuydu.

Pekin’in ilk başta kulağa deli saçması gelen iddiasının başına Fetö pulu yapıştırarak acaba nereye postalamış olabilir.

Acaba Ergenekon, Erdoğan’a mesaj mı veriyor? Paralarının yerini biliyoruz diye. Bunun geçer bir anlamı var mı? Paraları bulup çıkarıp üstüne mi konacaksınız. Erdoğan’ın para tura işleri ile gitmeyeceği malum. Para üzerinden başka bir mesele mi var?

Yoksa bir delinin ortaya attığı bir iddiayı mı tartışıyoruz. Her iki durumda fecaat. Eğer deliyse genelkurmay istihbarat  başkanlığı yaptı bu adam. Yok eğer bir şeylerin ucunu gösteriyorsa olmayan(!) Ergenekon’dan tahliye oldu bu adam.

[Levent Kenez] 26.12.2018 [TR724]

Mbaye Diagne tek başına 3 büyüklerin forvetlerine bedel [Hasan Cücük]

Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin ilk 3 dışında kaldığı ilk devre sonunda gol yollarına Kasımpaşa’lı Mbaye Diagne damga vurdu. Senegalli yıldız attığı 20 golle krallık yarışında açık ara önde bulunuyor. Diagne tek başına Kasımpaşa’nın gollerinin yarısından fazlasına imza attı. Diagne coşarken, tıpkı 3 büyükler gibi golcüleri de sustu. Senegalli forvet tek başına 3 büyüklerin forvetinin attığı gollerin toplamı kadar gol attı.

Sezon başında şampiyonluk adayları kadar, gol krallığı yarışı da merak ediliyordu. Galatasaray’ın Gomis’i satmasıyla krallıkta Trabzonspor’dan Burak Yılmaz, Beşiktaş’tan Vagner Love ve Fenerbahçe’den İslam Slimani ön plana çıkıyordu. Galatasaray, Gomis’i satmasına karşılık yerine forvet transfer etmemişti. Gol denilince gözlerin çevrildiği isim Eren Derdiyok oluyordu.

Kasımpaşa, Mbaye Diagne’yi Ocak 2018’te ara transferde bedelsiz olarak Çin’in TJ teda takımından kadrosuna katmıştı. Yarım devrede ortaya koyduğu futbol ve attığı 12 golle kalitesini ortaya koyan Diagne asıl patlamayı bu sezon yapıyordu. Sezonla birlikte Diagne’de gollerini sıralamaya devam ediyordu. Ligin ilk 6 haftasını boş geçmeyen Diagne rakip fileleri 8 kez sarsıyordu. Attıklarım atacaklarımın teminati mesajını veren Senegalli oyuncu, devre biterken gol sayısını 20’ye çıkarıyordu. Bu rakam Diagne’yi son 10 sezonun ilk devresinin en golcü futbolcusu yapıyordu. 17 maçta 20 gol atan Diagne’yi ise 2011-12 sezonunda 14 maçta 16 gol atan Burak Yılmaz ve 2008-09 sezonunda 14 maçta 14 gol atan Milan Baros takip ediyor.

Gelelim 3 büyüklerin forvetlerinin performansına. Önce Fenerbahçe’den başlayalım. Devreyi düşme hattında kapatan Fenerbahçe’nin forvetleri de tel tel döküldü. Takımın gol ümidi İslam Slimani, Roberto Saldodo ve Michael Frey’di. Özellikle Premier Lig’den kiralanan Slimani’den beklentiler yüksekti. 16 milyon Euro ile Süper Lig’in en değerli ismi olan Slimani hüsranın adresi oldu. Cezayirli forvet sadece bir gol atarken, yakaladığı pozisyonları cömertçe harcaması ve amatörce vuruşlarıyla Fenerbahçe taraftarlarına Daniel Güiza’yı hatırlattı. Frey forvetin en başarılı ismi olup 3 gole imza atarken, İspanyol Roberto Saldado gol atmaya muvaffak olamadı. Fenerbahçe’nin golcü ismi ise 4 golle kanat oyuncusu Andre Ayew oldu. Takım olarak 16 gol atan Fenerbahçe’yi, Diagne tek başına geride bıraktı.

Gomis’i satan Galatasaray’da golcü olarak geriye Eren Derdiyok kalıyordu. Basel’de yıldızını parlatıp Bundesliga’da takımlarından Bayer Leverkusen ve Hoffenheim’de başarıyla top koşturan Eren Derdiyok’u Galatasaray, ağustos 2016’da 4 milyon Euro bedelle Kasımpaşa’dan kadrosuna katmıştı. Bu sezon 13 maçta sahaya çıkan Eren Derdiyok, 7 gole imza atarak sarı-kırmızıların en skorer oyuncusu oldu. Forvet hattında oynayan sol kanat Henry Onyekuru 6 gol, sağ kanat Garry Rodrigues ise devreyi 3 golle kapattı.

Cenk Tosun ve Alvaro Negredo gibi forvetlerini satan Beşiktaş’ta beklentiler Vagner Love ve Cyle Larin’in üzerinde yoğunlaşıyordu. Ancak Beşiktaş’ın sürpriz golcüsü yılların müzmin sakatı Mustafa Pektemek oldu. 9 maçta forma giyen Pektemek 5 gole imza atarken, Alanyaspor formasıyla gol krallığı yaşamış olan Vagner Love, siyah beyazlı formayla çıktığı 8 maçta 3 gole imza attı. Ryan Babel 4 golle takımın en skorer ikinci ismi oldu. Geçtiğimiz günlerde Beşiktaş’tan gönderilen Portekizli Pepe ise 3 gole imza attı. Beşiktaş’ın bir başka forveti Larin ise golle tanışamadı.

Fenerbahçe’nin forvetleri 4, Beşiktaş’ın 8 ve Galatasaray ise 7 gol attı. Üç büyüklerin forvetlerinin attığı gol sayısı 19 olurken, Mbaye Diagne tek başına 20 gole imza attı. Üç büyüklerin forvetlerinin sustuğu ilk devrede Mbaye Diagne’den sonra öne çıkan diğer isimler Trabzonspor’lu Hugo Rodallega ve Sivasspor’lu Robinho oldu.

Rodallega 9 golle Karadeniz ekibinin en skorer oyuncusu oldu. Kadro dışı bırakıldığı için formasından uzak kalan Burak Yılmaz ise 7 maçta 5 gole imza attı. Sivasspor’un Brezilyalı yıldızı Robinho 8 golle krallık yarışında üçüncü sırada yer buldu. Devreyi lider kapatan Başakşehir’de gol yükünü Boşnak oyuncular Edin Visca ve Riad Bajic çekti. Orta sahada oynayan Visca 6 gol atarken, forvet Bajic 4 gol kaydetti. Takımın gol ümidini bağladığı Emmanuel Adebayor ise 13 maçta forma şansı bulup 2 golle devreyi kapattı.

[Hasan Cücük] 26.12.2018 [TR724]

Yerel seçim tarihi hezimet olabilir! [Erhan Başyurt]

Yerel seçime henüz 3 ay var, 31 Mart’ta. Ancak ittifaklar, adaylar beklenenden hızlı açıklandı. İlginç seçimde tüm partiler tedirgin.

Yerel seçim muhalefet için tarihi bir fırsat, siyasi açıdan da kırılma noktası. İktidar ezici bir üstünlük sağlarsa umutlar kırılacak, muhalefet büyükşehirlerde parlarsa umutlar yeşerecek…

31 Mart garip şekilde, hem tarihi fırsatı hem de hezimet riskini içinde barındırıyor.

AK Parti, yerel seçimlere de MHP ile birlikte ‘‘Cumhur İttifakı’’ ile giriyor. İlginç şekilde çoğu adayını,  MHP ile ittifakını açıklamadan önce ilan etti.

CHP ise, İYİ Parti ile büyükşehirlerde ittifak yapacağını duyurdu. Son genel seçimlerin ‘’Millet İttifakı’’ ve ‘’Cumhur İttifakı’’ yeniden sahne alacak! Bu yarışta çoğu zaman HDP ve SP belirleyici rol oynayacak.

2009 VE 2014’E GÖRE MUHALEFET ‘HEZİMET’ YAŞAR!

2009 ve 2014 son iki yerel seçimin sonuçlarına bakılırsa, AK Parti ve MHP’nin yani ‘Cumhur İttifakı’nın toplam oy oranları ile ezici bir üstünlük sağladığı görülüyor.

Son seçimlerdeki toplam oy oranlarını  AK Parti ve MHP’nin yakalaması halinde, 30 büyükşehirin 25’şini almaları mümkün. Aydın, Tekirdağ ve Hatay da, Cumhur İttifakı’na geçebilir.

CHP’nin elinde önceki performansını sürdürebilirse sadece Eskişehir, Muğla ve İzmir kalır.

HDP de ezici üstünlük sağladığı Diyarbakır, Mardin ve Van’ı alır. 24 büyükşehir AK Parti ve MHP’nin olur…

İYİ PARTİ DENGELERİ DEĞİŞTİREBİLİR

Ancak şartlar değişti. 2009 ve 2014’te İYİ Parti yoktu. Dolayısıyla İYİ Parti’nin yerel seçim performansını ölçümlemek ve hesaba katmak mümkün değil.

İYİ Parti sadece son genel seçim ve Cumhurbaşkanlığı yarışına katıldı. CHP ile genel seçimde ‘Millet İttifakı’ içinde yer aldı.

Dolayısıyla, CHP ve İYİ Parti’nin genel seçim ve Cumhurbaşkanı adaylarının toplam oy oranları ile AK Parti ve MHP’nin son genel seçim ve Cumhurbaşkanlığı yarışında aldığı oylara göre bir değerlendirme yapmak daha sağlıklı bir sonuç verebilir.

Bu durumda, yerel seçim dengesi ve tablosu tam olarak aksi yönde değişiyor.


AK PARTİ 13 BÜYÜKŞEHİR’İ RAHAT KAZANABİLİR

‘Cumhur İttifakı’ ve ‘Millet İttifakı’ toplam oylam oranlarına göre, AK Parti ve MHP ellerindeki 13 Büyükşehir Belediyesi’ni rahatlıkla elinde tutabilir.

Bursa, Erzurum, Gaziantep, Kahramanmaraş, Kayseri, Kocaeli, Konya, Malatya, Ordu, Sakarya, Samsun, Şanlıurfa ve Trabzon…

Bursa ve Kocaeli hariç, yukarıda sıraladığımız 11 büyükşehirde Cumhur İttifakı’nın Haziran 2018’de aldığı oy oranı yüzde 60’ın üzerinde.

Bu illerde iktidarın rahat olacağı söylenebilir…

CHP 5 BÜYÜKŞEHİR’İ RAHAT KAZANABİLİR

CHP ve İYİ Parti’nin, Muharrem İnce ve Meral Akşener’in Cumhurbaşkanlığı seçim yarışında toplamda yüzde 50’yi geçtikleri iller ise, Eskişehir, İzmir, Muğla, Tekirdağ, Aydın…

AK Parti ve MHP’nin ortak adayı yani Cumhur İttifakı’nın adayı Erdoğan bu illerde, Eskişehir hariç yüzde 40 ve altında oy almış. Dolayısıyla şansları düşük.

Eskişehir’de de Erdoğan’ın aldığı oy yüzde 46.5, AK Parti ve MHP’nin genel seçim oy toplamları da yüzde 47,7…

CHP ve İYİ Parti’nin ittifak anlaşmasına göre, bu illerin tamamında yeniden CHP aday gösterecek.

3 BÜYÜKŞEHİR HDP’NİN…

Son yerel ve genel seçim sonuçlarıyla, Cumhurbaşkanlığı yarışına göre, HDP’nin yeniden kazanması kesine yakın 3 büyükşehir var: Diyarbakır, Mardin, Van…

Cumhur İttifakı, bu illerde yüzde 35’i geçememiş. Demirtaş tek başına üçte ikisini almış durumda…

KRİTİK VE ÇEKİŞMELİ 9 BÜYÜKŞEHİR

Bu durumda, 13 il büyükşehir Cumhur İttifakı’nın, 5 büyükşehir Millet İttifakı’nın, 3 büyükşehir de HDP’nin olma ihtimali geçmiş seçim sonuçlarına göre yüksek.

Haziran 2018 seçim sonuçlarına göre geriye kalan 9 büyükşehirde çok ciddi çekişme yaşanabilir, Cumhur İttifakı da Millet İttifakı da ‘hezimeti’ veya ‘zaferi’ yaşayabilir.

Çekişmeye sahne olacak 9 büyükşehirin 5’inde halihazırda AK Partili, 3’ünde MHP’li, birinde de CHP’li belediye başkanı bulunuyor.

Bu illerin durumunu biraz daha detaylı olarak tek tek ele alalım…

ANKARA’DA ÖZHASEKİ Mİ YAVAŞ MI?

Ankara’da Haziran 2018’de Cumhur İttifakı’nın milletvekili seçimlerinde aldığı oy yüzde 53,5. Ortak aday Erdoğan’ın aldığı oy ise, yüzde 51,5…

Ankara’da Mansur Yavaş’ın oylarının ‘çalınması’ ile hileli seçilmiş AK Partili Melih Gökçek, görevinden istifa ettirildi. Hakkında da herhangi bir soruşturma açılması. AK Parti seçmeni bunu iradesine saygısızlık sapar mı bilinmez…

AK Parti ve MHP’nin ortak adayı Mehmet Özhaseki, Kayseri eski beledi başkanı. Özhaseki, belediyecilikte takdir toplamış bir isim ama Ankaralı değil üniversiteyi bile Ankara’da okumuş değil. Belediye başkanı, vali değil. Doğru isim, yanlış yerde aday gösterilmiş olabilir. Yerellik ne derece önem arz ediyor böylece görülecek…

Karşısında, bir önceki büyük başarı sağlayan Mansur Yavaş olacak.

İnce ve Akşener’in burada aldığı oy toplamı, yüzde 45,2…

Ankara’da Cumhur İttifakı favori ancak aday belirleyici olacaktır…

İSTANBUL EN ÇEKİŞMELİ VE HAYATİ BÜYÜKŞEHİR

İstanbul, ‘tacın yıldızı’ konumunda… Seçimin en çekişmeli geçmesi beklenen il… AK Parti ve MHP’nin Haziran 2018 genel seçim oy toplamları yüzde 50,8. Cumhur İttifakı’nın ortak adayı Erdoğan’ın oy oranı yüzde 50… AK Parti ve MHP, en iyi oldukları dönemlerde 2014’te bile toplamda yüzde 52’yi geçememiş…

Buna karşılık, İnce ve Akşener’in toplam oy oranları yüzde 41,5… İstanbul’da sonucu belirleyecek olan HDP ve SP seçmeni… HDP’nin yüzde 10 seçmeni etkileme kapasitesi var…

HDP seçmeninin eğilimi yanı sıra, arka arkaya iki kez seçilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da istifa ettirilmesi ve hakkında bir soruşturma açılmaması, AK Parti seçmenini ne oranda etkiler bilinmiyor.

Cumhur İttifakı’nın adayı Binali Yıldırım, Millet İttifakı’nın adayı da Ekrem İmamoğlu gözüküyor.

Yıldırım’ın TBMM Başkanı görevinden istifa etmeden aday olması söz konusu ki, baştan bir haksız rekabet olacaktır ama bu durum tepkiye de neden olabilir…

İstanbul, AK Parti için hayati önemde. Erdoğan’ın siyaset basamaklarından yükseldiği, seçmen havuzu en büyük il. İkincisi, belediye gelirleri ve ‘havuz’ bakamından en önem verdikleri şehir.

İstanbul’u kaybetmek, ‘soğuk duş’ etkisi yapar ve sonun başlangıcı anlamına gelebilir… Bu sebeple Ankara’dan ziyade İstanbul’da kazanmak için her yolu deneyeceklerdir…

MHP 3 BÜYÜKŞEHİR’İ DE KAYBEDEBİLİR

MHP’nin elinde olan Adana’da Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı’nın oyları eşit, yüzde 45…

MHP’nin elinde olan Manisa’da Cumhur İttifakı yüzde 51 ile yüzde 48 bandında. İnce ve Akşener’in oy toplamları ise yüzde 45,6…

MHP’nin elinde olan bir diğer il Mersin’de ise, Cumhur İttifakı’nın oy toplamı en yüzde 41’i geçmiyor. Buna karşılık İnce ve Akşener’in oy toplamları yüzde 49,5… Ancak garip bir şekilde Mersin, Millet İttifakı dışında tutuldu. CHP ve İYİ Parti ayrı ayrı aday gösterecek… Kazanma ihtimali en güçlü ilde, kaybetme yarışına girdiler…

MHP elindeki 3 büyükşehiri de kaybedebilir, ancak sonucu büyük oranda HDP seçmeninin eğilimi belirleyecektir. HDP bu illerde güçlü adaylarla girerse, Cumhur İttifakı kazanır, girmezse MHP başkanlıkları kaybeder…

ANTALYA ‘MİLLET İTTİFAKI’… BALIKESİR VE DENİZLİ ÇEKİŞMELİ…

AK Parti’nin elinde olan Antalya’da İnce ve Akşener’in oy toplamları yüzde 52… AK Parti ve MHP en yüksek oyu genel seçimde almış yüzde 45… Erdoğan’ın oyu yüzde 42,8… Antalya’nın el değiştirme ihtimali yüksek duruyor…

AK Parti’nin elindeki Balıkesir’de, İnce ve Akşener’in oy toplamları yüzde 49,8.  Erdoğan’ın ise yüzde 47,3… Cumhur İttifakı genel seçimde de yüzde 48,9 almış…

Balıkesir Belediye Başkanı Edip Uğur da, AK Parti tarafından istifaya zorlandı ve ağlayarak veda etti. Seçmenin ne tepki göstereceği bilinmiyor.

Çekişmeye sahne olacak, adayın belirleyici olacağı bir il Balıkesir…

AK Parti’nin elindeki Denizli’de de durum farklı değil. İnce ve Akşener’in oy toplamları yüzde 49.2… Erdoğan’ın yüzde 47,8… Cumhur İttifakı’nın genel seçim oy toplamı da yüzde 49.9…

Balıkesir gibi çok çekişmeli ve adayın sonuca etki edeceği bir il Denizli…

CHP, HATAY’I CUMHUR İTTİFAKI’NA KAYBEDEBİLİR

CHP’nin elinde olan Hatay’da da oy oranları dengede gözüküyor.

Erdoğan’ın aldığı oy oranı yüzde 48,5… İnce ve Akşener’in toplam oy oranları da yüzde 48… Cumhur İttifakı’nın genel seçimde aldığı oy oranlarının toplamı da yüzde 50,6…

CHP’nin, Cumhur İttifakı’na bu ili kaybedip etmeyeceğini de adaylar belirleyecektir…

***

Bu 9 ile, CHP’nin elindeki Eskişehir, AK Parti’nin elindeki Kocaeli ve Bursa’nın da katılma ihtimali olsa da el değiştirmeleri daha büyük sürpriz olacaktır…

EKONOMİK KRİZ ETKİSİ SANDIĞA YANSIYACAK

Sonuçta, yerel seçimlere daha 3 ay var. Sonuçlara etki edecek bir çok faktör yaşanabilir. Ancak iktidar partilerinin genel seçim oy oranlarının, yerel seçimlerde daha da düştüğü bir gerçek.

İkincisi, Türkiye Haziran 2018 seçimlerinden bu yana daha derin bir ekonomik kriz yaşıyor. Krize tepkilerin oranının ne olacağını da sandıkta göreceğiz…

Şüphesiz adaylar ve projeleri, iktidarın kamu imkanlarını ne oranda seferber edeceği ve dağıtacağı ulufe de etkili olacaktır.

Üçüncüsü, HDP ve SP seçmeninin kritik illerde göstereceği eğilim sonucu belirleyecektir.

Son bir faktör de, AK Parti’nin görevden aldığı HDP’li belediye başkanları ile AK Partili belediye başkanlarına seçmenin göstereceği tepkidir…

SEÇİM HİLESİNE TEDBİR ALMAYAN KAYBEDER!

Bu hamur daha çok su götürür ancak başlayan seçim yarışına bir projeksiyon tutmak için son seçim verilerinden hareketle bu analiz yapılmıştır.

Gözden kaçırılmaması ve unutulmaması gereken ise, seçmenin kime oy verdiği kadar adayların ve partilerin sandığa hangi oranda sahip çıktıkları ve oy sayım ve toplam işlemlerini hangi oranda takip ettikleri bu kadar kritik büyükşehirin olduğu bir dönemde hayati öneme sahip olacaktır.

İktidarın, YSK üyelerinin görev sürelerini bir yıl uzatması bu açıdan düşündürücüdür. Ancak hileye tevessül edilmesi ve bunun ispatlanması halinde, seçilenler meşruiyetini kaybedeceği gibi bu demokrasinin Türkiye’de bittiğinin dünyaya da resmi ilanı olacaktır.

31 Mart 2019 seçimleri, bu nedenle kritiktir, muhalefete fırsat sunmaktadır. Adil bir seçim yarışının ardından muhalefetin ‘hezimet’ yaşaması halinde, muhalefet liderlerinin değişmesi talebi kaçınılmaz olacaktır.

İktidarın kritik illeri kaybetmesi ise, ‘sonun başlangıcı’ anlamına gelir.

Tarihi bir seçim bakalım kimler için fırsat kimler için hezimet olacak!

[Erhan Başyurt] 26.12.2018 [TR724]

‘Erdoğan Trump’a şantaj mı yapıyor?’ [Adem Yavuz Arslan]

Başlıktaki soru NATO eski komutanlarından Orgeneral Wesley Clark’a ait.

CNN’de ABD’nin Suriye’den asker çekme kararının tartışıldığı programda söyledi. Clark’a göre söz konusu kararın ‘mantıklı hiçbir tarafı yok’.

Washington’da neler oluyor? sorusuna cevap aramadan önce takvimleri biraz geriye alıp İstanbul’a gidelim.

2 Eylül 2012 akşamı ABD’ye ait askeri bir uçak İstanbul’a indi.

İçinde dönemin CIA Başkanı Orgeneral David Petraeus ve kurmayları vardı. Bir kaç ay içinde ikinci Türkiye seyahatini yapan Petraeus Türk muhataplarıyla toplantılar yapıp İstanbul’dan geldiği uçakla ayrıldı.

İstikameti Körfez ülkeleriydi.

‘Kulağı delik’ gazeteciler toplantının içeriğini çok geçmeden öğrendi. ABD yönetimi ‘Suriye’de rejim değişikliği için kara gücüne ihtiyaç olduğunu ve bunu da en iyi Türkiye’nin sağlayabileceğini’ söylüyordu.

Bir bakıma ABD, Suriye’de savaşacak ‘taşeron bir ordu’ arıyordu.

Ancak Türkiye tarafında kafalar karışıktı. Erdoğan yönetimi siyasi nedenlerle Suriye’ye girme konusunda istekli olsa da TSK çekimser davranıyordu.

Bu görüş ayrılığı uzun süre devam etti.

Nitekim 2014 Mart seçimleri öncesi internete düşen bir ses kaydı Ankara’nın karanlık dehlizlerinde yaşanan ‘Bizans Oyunları’nın ne kadar acımasız olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay 2.Başkanı Yaşar Güler ve diğer üst düzey isimlere ait olduğu iddia edilen toplantı kaydında ‘Erdoğan’ın Suriye’ye müdahale istediği bunun için MİT’in gerekçe oluşturabileceği’ konuşuluyordu.

Dönemin ‘zihniyet analizi’ açısından çok değerli olan Fidan’ın “Karşıya 3 adam gönderip bu tarafa 5 füze attırırım” sözü de o toplantıda ifade edilmişti.

Aradan geçen sürede Suriye’de çok şey değişti.

Dengeler, ittifaklar, müttefikler yer değiştirdi. Gelinen noktada ‘bugün yarın gidecek’ denilen Esad rejimi hakimiyeti tekrar sağladı. ABD ise Türk tarafı ile yapamadığı işbirliğini PKK ve uzantısı YPG ile yaptı.

Rusya ve İran nüfuzunu arttırdı. PKK Türkiye sınırına paralel minyatür bir devlet kurdu.

TRUMP DIŞINDA HERKES ŞAŞKIN

2018’in son günlerinde sürpriz bir gelişme oldu ve ABD Suriye’den çekileceğini açıkladı.

Başkan Trump’ın Twitter’den duyurduğu karara göre Suriye topraklarında IŞİD ile savaşma işini Türkiye devralıyor.

Böylece ABD aradığı ‘taşeron ordu’yu 6 yıl sonra bulmuş oldu.

Peki ama bu karar nereden çıktı? Trump ne yapıyor, şimdi ne olacak ?

Aslında bu soruların cevabını net olarak bilen kimse yok. Sadece Washington’da değil, dünyanın bir çok başkentinde bu soruya cevap aranıyor.

Trump’ın karar almadan önce Erdoğan ile görüştüğü biliniyor.

ABD medyasına yansıyan diyaloglar doğruysa Erdoğan “ Sayın Başkan ! Suriye’de bulunmanızın tek gerekçesi IŞİD’di. IŞİD yüzde 99 oranında yenildiği halde neden oradasınız?” diye sormuş.

Erdoğan bu esnada yumruğunu masaya vurdu mu bilmiyoruz ama Trump’ın soruya ‘Tamam o zaman Suriye’den çekiliyoruz” cevabını verdiğini kendi tweetlerinden biliyoruz.

Trump’ın binlerce kez paylaşılan tweeti şöyle:

“Cumhurbaşkanı @RT_Erdogan, Suriye’de IŞİD’den geriye ne kaldıysa yok edeceği bilgisini verdi …. o bunu yapabilecek biri, üstelik Türkiye Suriye’nin ‘kapı komşusu’ olmalı. Askerlerimiz evlerine dönüyor!”

‘Resmi söylem’ bu yönde.

Yani Suriye’den çekilmek gibi tarihi öneme sahip bir adımın perde gerisinde yaşananların bu olduğu söyleniyor.

Hal böyle olunca da herkesin kafası karıştı.

Trump’ın çekilme kararı sadece muhaliflerini değil, sıkı taraftarlarını bile şok etti. Cumhuriyetçiler dahi ‘İŞİD tam olarak bitmiş değil, İran ve Rusya bölgede gücünü arttırırken bizim çekilmemizin ne tür bir gerekçesi olabilir ?’ diye soruyor.

Malum olduğu üzere Trump’ın çekilme kararı sonrası kabinenin en güçlü ismi olarak bilinen Savunma Bakanı James Mattis istifa etti. İstifa mektubunda yazdıkları başkentte yaşanan derin yarılmanın bir yansıması olarak görülüyor.

Hemen akabinde ise İŞİD ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett H.McGurk istifa etti.

ABD medyasına yansıyanlara göre çekilme kararı blöf filan değil. Hatta 1 Ocak’ta görevi bırakacak olan Mattis çekilme kararnamesini de imzaladı.

Yani ABD askerlerinin Suriye’den çekilmesi kısa sürede tamamlanacak.

KOMPLO TEORİLERİ HAVADA UÇUŞUYOR

Karar gerçekten de ABD’yi sarstı.

Çünkü çekilme kararı ABD politikalarının zıddı bir uygulama. Daha yakın zamana kadar başta ulusal güvenlik danışmanı Bolton olmak üzere Pentagon yetkilileri Suriye’deki askeri varlıklarını sürdüreceklerini söylüyorlardı.

Hatta sayısal olarak artış bile öngörülüyordu. Askeri üsler, küçük havaalanları inşaa edildi. ‘İŞİD’in bittiği’ yorumları ise fazla iyimser bulunuyordu.

Böyle bir ortamda ABD askerlerinin çekilmesi kararı açıklanınca komplo teorileri havada uçuşmaya başladı.

Çünkü Trump kabinesinden isimler dahi çekilmeyi izah edemiyor.

Mesela CNN’e çıkan eski NATO komutanlarından general Wesley Clark Trump’ın kararını sorgularken “ Kararın arkasında herhangi bir stratejik akıl görünmüyor. Dünyanın her yerinden insanlar, Ortadoğu’da ki müttefiklerimiz kararın gerekçesini soruyorlar. Diyorlar ki “Erdoğan Trump’a şantaj mı yapıyor ? Herhangi bir ödeme filan mı yapıldı ? Böyle bir karar neden alınır ? Çok şüpheli çünkü tüm tavsiyeler tersi yönündeydi” dedi.

ABD medyasında boy gösteren tüm uzmanlar Erdoğan’ın IŞİD ile mücadelesine yönelik şüphelerini dile getirirken Kürtlerin tehdit altında olduğunu vurguladılar. Trump’ın çekilme kararına en ilginç tepkilerden birisi Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Nancy Pelosi’den geldi. Pelosi çekilme kararının Flynn kararı ile ilgili olduğuna dair endişelerini dile getirerek “Suriye çatışmasında açıkça çıkarları olan bir ülkenin kayıtlı bir yabancı ajanı olduğunu kabul eden Flynn hakkındaki… mahkumiyet kararından bir gün sonra yapılan bu aceleci duyuru karşısında tüm Amerikalılar endişe duymalı.”

Sıkı bir Trump destekçisi olarak bilinen senatör Lindsey Graham bile şaşkınlığını gizleyemedi: “ Bu zamanda Amerika’nın çekilmesi IŞİD, İran, Beşar Esad ve Rusya için büyük bir kazanım olacaktır. Bunun ülkemiz, bölge ve dünya için yıkıcı sonuçlara neden olacağından korkuyorum”

ŞİMDİ NE OLACAK ?

Beyaz Saray’dan yapılan açıklamalara göre Suriye’deki ABD askerlerinin çekilmesi önümüzdeki haftalarda tamamlanacak.

Ayrıca Afganistan’da bulunan askerlerin de yaklaşık yarısı geri çekilecek. Hatırlanacağı gibi Trump’ın seçim vaatlerinden birisi ABD askerlerini savaş bölgesinden çekmekti.

Bu açıdan Trump bir seçim vaadini daha gerçekleştirmiş olacak. Ancak bu karardan Trump’ın ne kazanabileceği tartışmalı.

Öncelikle Suriye’deki Rus ve İran etkisi artacak. Ruslar bölgenin tek hakimi olacak.

Türkiye’nin IŞİD ile gerçekten mücadele edeceğinden endişe ediliyor. Bu endişenin iki kaynağından birisi Türkiye’nin IŞİD ile mücadele geçmişi!

ABD başkentinde bu konuda ciddi endişeler var.

İkincisi IŞİD’in bulunduğu bölge Türkiye sınırına 300 km mesafede. ABD askerinin çekilmesi ile Türkiye’nin İŞİD ile değil Kürtlerle mücadele edeceği beklentisi yaygın.

Endişelerden birisi de YPG’ye verilen silahların akıbeti.

Bu silahların ne olacağı, nasıl geri alınacağı henüz bilinmiyor. Ayrıca YPG’nin elinde sayıları bini bulan İŞİD’li esir var. Bunların cezaevlerinden çıkması halinde neden olacakları risk de ürkütüyor.

Trump’ın ani kararının bir de iç politikaya bakan boyutu var.

Trump sıkı Cumhuriyetçilerden bile destek göremezken ocak itibariyle Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu eline alacak olan Demokratların yoğun tacizine muhatap olacak.

Bir yandan devam eden soruşturmalar öbür yandan Demokratların tacizi Trump’ı iyice köşeye sıkıştıracaktır.

Dolayısıyla Trump’ın Suriye’den çekilme tarzı ‘radikal kararlar’ alabilir.

ASKER RAHATSIZ MI ?

Bütün bunların yanı sıra Washington’da yapılan analizlerden birisi de şöyle:

Trump’ın ABD güvenlik bürokrasisi ile arasının kötü olduğu herkesin malumu. Başkentte yapılan analizlere göre Suriye ve Afganistan kararları sonrası bu gerginlik yeni bir aşamaya geçecek.

Hatta ‘derin Amerika’nın Trump’a karşı harekete geçeceği yorumları bile yapılıyor.

CNN’de yapılan tartışmalar bizde ki “Genç Subaylar tedirgin” manşetlerini hatırlatır türdendi.

Özetle, Trump’ın asker çekme kararını açıklamakta zorlanan herkesin kafasında “Acaba Putin etkisi mi ?” sorusu var.

Dolayısıyla Kongre’nin yeni döneme başlaması ile birlikte Washington’da tansiyon yükselecek gözüküyor.

Peki ABD’nin Suriye’den çekilmesi Türkiye’yi nasıl etkileyecek ?

AKP ve Havuz toz pembe bir tablo çiziyor, hatta Trump ile yaşanan yakınlaşma nedeniyle Fethullah Gülen’in Türkiye’ye gönderileceği beklentisine girdiler ama her iki konuda da büyük hayal kırıklıkları yaşayacaklar.

Kısa vadede Erdoğan’ın kazanımları olacak.

Özellikle de yaklaşan seçimlerde bu gelişmenin rantını yiyecektir. Ancak Suriye’de yaşanan gelişmelerin Erdoğan’a faturası hiç tahmin etmeyeceği kadar yüksek olabilir.

[Adem Yavuz Arslan] 26.12.2018 [TR724]

Son çeyrek asırda Siyasal İslam [Dr. Yüksel Çayıroğlu, @yukselcayiroglu]

Son çeyrek asırdır İslam’la ilgili belki de en çok üzerinde durulan konulardan birisi siyasal İslam olmuştur. Bunun en büyük sebebi ise bir kısım Müslüman ülkelerde iktidarı ele geçiren siyasal İslamcıların daha önceki talep ve söylemleriyle, uygulamaya koydukları icraat ve politikalar arasında derin uçurumlar bulunmasıdır. Bu durum laik ve seküler kesimin ciddi eleştirisine sebep olduğu gibi siyasal İslam’ın dinin ruhuna zıt olduğunu ve aynı zamanda doğru bir yol ve yöntem olmadığını savunan dindarların da tepkisine yol açmıştır.

Uzun bir tarihi sürece sahip olması, içerisinde birbirinden çok farklı fraksiyonların yer alması, farklı zaman ve mekânlarda değişik tecrübeleri ortaya çıkarması ve temsilcilerinin muhtelif görüş ve fikirlere sahip olması açısından siyasal İslam konusu oldukça kompleks ve kapsamlı bir meseledir. Fakat bizim buradaki amacımız bütün boyutlarıyla bu konu hakkında bilgi vermek değil, bilakis bugünkü geldiği nokta itibarıyla siyasal İslam’ın özelde dine ve Müslümanlara genelde ise topluma ve devlete ne tür zararlarının olduğunu ortaya koymaya çalışmaktır.

Öncelikle şu hatırlatmayı yapmakta fayda görüyoruz: Günümüzde İslam dünyasının anlaşılması, Müslümanlar hakkında isabetli ve sağlıklı analizler yapılabilmesi ve aynı zamanda gelecekle ilgili ayağı yere basan sağlam plan ve projeler üretilebilmesi için mutlaka İslamcılık/siyasal İslam hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olunması ve yaklaşık bir buçuk asırdır onların gelişim serüvenine vâkıf olunması gerekir. Çünkü siyasal İslam fikri ve ideolojisi sadece onların savunuculuğunu yapan bir kısım âlim ve entelektüellerle veya bazı hareket ve partilerle sınırlı kalmamış; bir taraftan İslam ülkelerinin siyaset ve devlet pratiğine tesir ederken, diğer yandan da günümüz Müslümanlarının çoğu üzerinde derin izler bırakmış ve âdeta Müslüman muhayyileyi kendine göre yeniden şekillendirmiştir.

İslamcılığın Ortaya Çıkışı

Öncelikle şunu hatırlatmak gerekir ki hem günümüzde hem de yakın tarihte siyasal İslam çizgisinde hareket eden birçok şahıs, grup, parti, hareket ve devlet kendilerini İslamcı olarak görmemişlerdir. Bilakis dinî, sosyal ve siyasal bilimler alanında çalışan araştırmacılar; fikirleri, tepkileri, talepleri ve hareket tarzlarından yola çıkarak onları “İslamcı” diye isimlendirmişlerdir. Bu açıdan önemli olan şahıs ve grupların kendini nasıl tanımladığı değil; onların söylem ve hareket tarzlarıdır. Buna bakarak hem Osmanlının sonunda hem Cumhuriyet yıllarında hem de günümüzde kimlerin siyasal İslamcı olup olmadığını tespit etmek mümkündür.

Daha sonra yapacağımız tahlil ve analizlerin iyi anlaşılması adına kısaca İslamcılık hareketinin ortaya çıkışına bakalım. Osmanlının Batı karşısında zayıflaması, katıldığı savaşların çoğunu kaybetmeye ve bununla birlikte topraklarını da yitirmeye başlaması, bunun üzerine İslam’ın terakkiye mani olduğu iddiasının dile getirilmesi, batılılaşma ve modernleşme tekliflerinin ortaya atılması ve oryantalizmin İslam hakkında kabul edilemeyecek bir kısım fikirler ileri sürmesi İslamcılığın vücut bulmasında anahtar rol oynayan hadiselerdir.

Sonraki yıllarda ise İslam dünyasının yaklaşık %80’inin Batılılarca sömürge hâline getirilmesi, hilafetin kaldırılması, Müslümanların ciddi güç kaybetmesi ve pek çok alanda Batı’dan geri kalması büyük bir şok yaşanmasına ve bilinç travmasına sebebiyet vermiş; bu da yeni arayışları ve farklı fikirleri beraberinde getirmiştir. Halifesizleşme, yurtsuzlaşma, siyasal açıdan bedensizleşme ve topyekûn “mahkûm” konuma düşme Müslümanların İslam tarihinde ilk defa karşılaştıkları bir durum olduğu ve bu da fıkıh kitaplarında tanımlanmadığı için yeni ve farklı arayışlar başlamıştır.

İslamcılık zikrettiğimiz bu problemlerden sıyrılma yani başta Osmanlı devletinin bekasını sağlama ve kaybedilen güç ve iktidarı yeniden elde etme çabalarının bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle o, tamamen modern bir olgudur; ortaya çıktığı zamanın sosyal ve siyasi şartlarının bir ürünüdür. Dolayısıyla da İslamcılıkla geleneksel İslam anlayışı arasında oldukça ciddi ve derin farklar söz konusudur.

İslamcılığın Tarihi Seyri

İslamcılık, ortaya çıkışından günümüze gelinceye kadar farklı evrelerden geçmiştir. Bazıları onun bu tarihi rotasındaki bir kısım temel değişimleri esas alarak İslamcılığı üç veya dört evrede ele almışlardır. Biz, meselenin detayını konuyla ilgili yapılmış çalışmalara havale ederek özetle şunu söyleyebiliriz: Tanzimat yıllarında ortaya çıkan ve Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar varlığını devam ettiren ilk dönem İslamcılarının ana hedefleri Osmanlıyı ve hilafeti ayakta tutmak, materyalist ve pozitivist düşüncelere karşı İslam’ı savunmak, İslam’ın hiçbir şekilde terakkiye mani olmadığını bilakis ilerlemeyi ve gelişmeyi teşvik ettiğini göstermek, toplum ve devlet olarak yeniden derlenip toparlanabilmeyi temin etmektir.

Bu dönem İslamcılarına göre bunu sağlamanın en önemli yolu ise yeniden Kur’ân ve Sünnet’e yani öze dönmek, taklit ruhunu terk ederek içtihadı bir kere daha işlevsel kılmak, sönen ve pörsüyen cihat ruhunu yeniden canlandırmak ve son olarak dağılmaya ve parçalanmaya başlayan İslam dünyasının birlik ve beraberliğin sağlamaktır. Farklı bir tabirle İslamcılar askerî, iktisadî ve siyasî alanlarda baş gösteren gerilemeyle; din, eğitim ve kültür hayatındaki yozlaşmanın öze dönerek, içtihat ve cihadı aktif hâle getirerek çözüleceğini düşünmüş, çalışma ve gayretlerini bunun üzerine yoğunlaştırmışlardır.

Hiç şüphesiz onların bu gayretleri Müslümanların Batı’ya teslim olmaması, İslamî şuurun canlı tutulması, dinî kültürün ve İslam medeniyetin kısmen de olsa muhafaza edilebilmesi, modernitenin meydan okumalarına karşı dinin içinde bir kısım cevaplar verilmesi, Batılılaşmaya karşı bir direnç oluşturması ve aynı zamanda İslam dünyasında bir kısım ihya hareketlerine öncülük edilmesi gibi noktalarda önemli faydaları olmuştur.

Cumhuriyetin kurulmasından sonraki çeyrek asırlık zaman diliminde İslamcılık âdeta uykuya yatmıştır. Fakat 1950’li yıllardan sonra özellikle İran, Pakistan ve Mısır’da İslamcılığı savunan önemli şahıslar ve hareketler ortaya çıkmıştır. Bu şahıslar tarafından kaleme alınan eserlerin Türkçeye tercüme edilmesiyle birlikte onların İslamî yorumları ve fikirleri Türkiye’ye de taşınmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Müslümanlar üzerinde uygulanan ezici ve baskıcı uygulamalar ile dini, toplumsal ve siyasal alandan tamamen tecrit ederek sadece vicdanlara hapsetme adına tatbikata konulan totaliter politikalar da Türkiye’deki İslamcılığın yükselmesinde çok etkili olmuştur.

Bu tarihlerden sonra İslamcılığın yörüngesi de ciddi anlamda değişmeye başlamıştır. Halifeliğin kaldırılması, İslam dünyasının her yanında modern-ulus devletlerin kurulması, ırkçılığın ümmetçilik fikrinin önüne geçmesi, Müslümanların yaşadığı ülkelerde baskıcı rejimlerin kurulması, din ve vicdan hürriyetinin çok ciddi yara alması gibi faktörler de bunda etkili olmuştur.

İslamcıların Hedefleri

Her ne kadar İslamcılık çok farklı rotalar takip etse ve ortaya çıktığı ülkelerde çok farklı fikirler ve akımlar zuhur etse de temelde onun bir kısım ortak hedefleri ve karakteristik özelliklerinin olduğu da bir gerçektir. Siyasal İslamcıların özellikle ellili/altmışlı yıllardan sonraki en büyük hedefi İslam hukukunun bir bütün halinde uygulanabileceği bir toplumsal ve siyasal düzenin kurulması, kısaca “İslam devleti”nin inşa edilmesi olmuştur. Dolayısıyla onlar bütün enerjilerini siyasete sarf etmiş ve devleti “ele geçirmeye” çalışmışlardır.

İslamcılar, “İslamsızlaşan” devlet yapısının ve toplum hayatının yeniden şeri hükümlerle ve dinî değerlerle donatılmasının ve Müslümanlığın bütün yönleriyle hayata hâkim kılınmasının tek geçerli yolu olarak bunu görmüş; toplumu yeniden “şekillendirme” adına bir çeşit sosyal-mühendislik projesine soyunmuşlardır.

Basit bir misalle siyasal İslamcıların düşüncesini ve hedefini şu şekilde açıklayabiliriz: Mesela Müslüman bir mahallede içki satan bir dükkân olduğunu farz edelim. İslam’a göre yapılması gereken oradaki insanların irşat ve ikna edilerek içkiyi bırakmalarını sağlamaktır. Fakat siyasal İslam’a göre yapılması gereken dükkânı kapatmaktır. Çünkü bu yapıldığında zaten insanlar da içki içemeyeceklerdir.

Modern-Ulus Devletle İmtihanları

Aslında bakılacak olursa İslamcılar nasıl bir devleti “ele geçirmeye” ve nasıl bir “üst yapı” ya sahip olmaya çalıştıklarının farkında değillerdir. Çünkü Wael b. Hallaq’ın The Impossible State isimli enfes çalışmasında da ısrarla üzerinde durduğu üzere bugünkü modern-ulus devlete İslamî bir kılıf giydirmek neredeyse imkânsızdır. Çünkü bugünkü devlet anayasası, kanunları, işleyiş sistemi, siyasi yapısı, bürokrasisi, felsefesi ve ideolojisi itibarıyla milliyetçi, seküler ve laik bir yapıya sahiptir. Devletin sisteminde ve işleyişinde kutsalın, ahlakın ve değerlerin bir yeri yoktur.

Dahası günümüzün modern devleti aşırı merkeziyetçi ve despottur. Kendi kanunlarını kendisi yapar ve bunları ceberut ve totaliter politikalarıyla halka dayatır. Öngördüğü toplum modelini ortaya çıkarabilme adına “vatandaşlarının” hayatlarını en uç noktalara kadar denetlemek ve biçimlendirmek ister. Sahip olduğu modernleşme ideolojisini aydınlarıyla, üniversiteleriyle, medyasıyla sürekli topluma empoze eder. Bunun için de “halka rağmen halk için” mücadele eder. Sürekli halkı değiştirmeye ve standartlaştırmaya çalışır. Her alanda standartlar belirler ve aykırılıklara müsaade etmez. Bütün sivil alanlara hükmetmek ister. Doğruyu bulmanın, ilerlemenin, gelişmenin, kurtuluşun tek vasıtası gibidir.

İşte bunu bir türlü görmeyen, göremeyen veya görmek istemeyen İslamcılar, idareyi ele aldıktan sonra karşı oldukları hiçbir şeyi değiştirememiş bilakis değişmeye başlamışlardır. Farklı bir tabirle çoğu ülkede İslamcılar devleti ele geçirmeye çalışırken, modern-ulus devlet onları ele geçirmiş ve sahip olduğu bütün bu negatif özelliklerini aynısıyla onlara da aktarmıştır. Esasında oldukça azmanlaşmış ve temerküz etmiş böyle bir gücün yozlaştıramayacağı insan çok azdır. Hele bir de Batı’da olduğu gibi hukukun üstünlüğü temin edilememiş ve gerekli denetim mekanizmaları kurulamamışsa!

Bu açıdan İslamcıların başa geldiği ülkelerde din, devletin eline bırakılmış, dinî ihtiyaçları karşılamak devletin görevi hâline gelmiş, dinin anlatımında ulemanın yerini devlet almış, durum böyle olunca da baskılar, zulümler ve insan hakkı ihlalleri renk değiştirerek devam etmiştir. Üstelik devletin “yeni sahipleri” elde ettikleri imkânları sadece halkı “dindarlaştırmada” da kullanmamış, aynı zamanda duygu ve düşüncesine bakmadan kendilerine muhalif olan herkesi susturmaya, sindirmeye, olmazsa ezmeye başlamışlardır. Bütün bunların ise İslam’ın ruhuna tamamen yabancı/aykırı düşünceler ve uygulamalar olduğunda şüphe yoktur.

İdeal bir devletin, sosyal mukaveleye dayanması, halkın talep ve isteklerini dikkate alması, halkın sosyal, iktisadî ve dinî ihtiyaçlarını karşılaması, onları dinî yaşantılarında serbest bırakması asıl iken; siyasal İslamcılar birey ve toplumu eğitme ve aydınlatma yerine ele geçirdikleri devlet mekanizmasıyla onları zorla yola getirmeyi ve dindarlaştırmayı hedef edinmişlerdir.

Azınlık veya zayıf iken sürekli devleti eleştiren ve kötüleyen İslamcıların, devletin yeni sahipleri olduktan sonra onu kutsayacak ölçüde yüceltmeleri, önemsemeleri ve sivil oluşumlara hiç alan bırakmamaları ise tam bir paradokstur. Başında dindarların veya dindar geçinenlerin bulunduğu bir devlet bu kadar yüceltilince ve mitleştirilince, yöneticilerin her yaptığı onanmaya, yöneticilere koşulsuz “biat” edilmeye, devlet için şahıslar/gruplar “feda edilmeye”  başlanmış ve denetlenemez azgın bir yapı oluşturulmuştur.

İslamcılığın İslam’a Verdiği Zararlar

Maalesef yaklaşık son yarım asırlık ortaya konulan ilmî ve fikrî birikim ile yaşanmış tecrübelere bakıldığında bunun hem İslam’ın yorumunda hem de Müslümanların genel ahvalinde ciddi olumsuzluklara sebebiyet verdiği görülmektedir.

İslamcılığın din üzerindeki negatif tesirini tek bir cümlede ifade edecek olursak şunu söyleyebiliriz: İslamcılıkla birlikte din her geçen gün yavaş yavaş siyasallaşmış, ideolojileşmiş, radikalleşmiş, araçsallaşmış, kısırlaşmış; tepkisel, savunmacı, inhisarcı, kutuplaştırıcı, ötekileştirici, rövanşist, kompleksli, pragmatist, hamasi, gerçeklikten kopuk, otoriter ve totaliter bir yapıya doğru evrilmiştir.

İslamcı ulemanın “öze” dönüş söylemi altında Kur’ân ve Sünnet’e vurgu yapması güzel olsa da bunun bir yerde selefi akımlarla kesiştiği, geleneksel dinî ve fıkhî değerler sistemini kısmen ihmal ettiği ve selef ulemasının otoritesini sarstığı da bir gerçektir. Kaldı ki Kur’ân ve Sünnet de bir bütün hâlinde anlaşılmaya çalışılmamış, bu iki kutsî kaynak hem siyasal bir düzlem içerisinde okunmuş hem de onlardan istifade edilirken “seçici” davranılarak ibadet ve ahlâka dair hükümler nispeten geri plana itilmiştir.

İslamcıların siyaset, yönetim ve devlet üzerinde aşırı yoğunlaşmaları, İslam’ın, siyasi bir sistem ve ideoloji gibi algılanmasını sağlamış; dinî hükümlerin büyük çoğunluğunun ilgili olduğu sivil alanın, yani insanın, ailenin, toplumun, ahlakın ve değerlerin ikinci planda kalmasını netice vermiştir. Bunun yanı sıra İslamî ideallerin siyaset ve devlete yönelmesi ve aynı zamanda İslam’ın hükümlerinin sadece dünyevî maksatları gerçekleştirme istikametinde ele alınmasıyla birlikte din sekülerleşmiş ve Müslümanlardaki ahlakî ilkeler, irfanî bilgi, tasavvufî tecrübe, ibadet hayatı ve ahiret inancı naif bir hal almıştır.

İslamcılar, siyasete dinî ahlâk ve değerleri kazandırmak yerine günümüzün çatışmacı, kavgacı, bölücü ve kutuplaştırıcı siyaset dilini aynen miras almışlar ve İslam’ın kardeşliğe ve birliğe dayanan toplum anlayışını hiçe sayarak yeni yeni çatışma ve kavgaların fitilini ateşlemişlerdir.

Öte yandan günümüzün partili siyasi sisteminde bir partinin din adına ortaya çıkması ve kendisini dinin koruyucusu, uygulayıcısı ve temsilcisi gibi göstermesi, onların bütün hata ve kusurlarının dine mâl edilmesine ve dolayısıyla da din hakkında yanlış bir kısım kanaat ve yaklaşımların oluşmasına sebep olmuştur.

Siyasete ve particiliğe hâkim olan tarafgirlik ve fanatizm düşüncesi İslamcıların kurdukları partilerde de aynen devam ettiğinden, ehliyet, liyakat ve adalet, yerini adam kayırmaya, torpile ve hizipçiliğe bırakmış, dolayısıyla burada da İslam’ın kötü bir temsili ortaya konulmuştur.

Dahası siyasal İslamcıların iktidara gelebilmek için dini araçsallaştırdıkları, dinî değerleri suiistimal ettikleri, halkın din duygusunu sömürdükleri, kendilerini dindar gösterebilme adına riyakârlığa başvurdukları, makyavelistçe hareket ederek her vesileyi meşru gördükleri de bir gerçektir.

Siyasal İslam ve Şiddet

Son asırda Müslümanların maruz kaldıkları ağır dram ve trajediler İslamcıların dengesini bozmuş ve onları reaksiyoner tavırlara itmiştir. Uluslararası arenada Batı, Amerika ve Siyonizm gibi unsurlar, ülke içinde de solcular ve laikler gibi farklı kesimler düşman ilan edilmiş ve cepheler oluşturulmuştur. Dolayısıyla sürekli öfke dili kullanılmış, düşmanlıklar hortlatılmış, öç alma duyguları canlandırılmış fakat düşman ilan edilen bu kesimlere temsil edilen İslam’ın nasıl anlatılacağı, dünyada barışın nasıl sağlanacağı bir türlü nazara alınmamıştır.

Daha da vahimi İslamcıların gerek Batı hakkında gerekse ülkelerindeki seküler veya din karşıtı insanlar hakkında sürekli nefret ve şiddet dili kullanmalarının, bir kısım radikal terör örgütlerinin ortaya çıkmasında etkili olduğu da inkâr edilemez. Hatta içinde yaşadıkları seküler devletin din karşıtı tutumlarıyla, İran devrimi gibi örnekler İslamcılığın ufkuna “devrim” düşüncesini yerleştirmiş, bu yüzden onlar devletin daha insanî, daha adil ve daha demokrat olmasına katkı sağlayacaklarına sürekli mevcut devletin aleyhinde olmuşlar ve güç mevzilerini ele geçirmeye çalışmışlardır.

İlmî ve Fikrî Sığlıkları

İslamcıların güç ve iktidarı ele geçirdikten sonra modern dönemin yeni şartlarına göre nasıl bir yönetim ortaya koyacakları, “öteki”yle nasıl bir ilişkiye geçecekleri, Batıyla münasebetlerini nasıl sürdürecekleri, dinin hükümlerini, ilkelerini ve hedeflerini nasıl realize edecekleri gibi konularla ilgili gerçekçi ve sofistike bir projeleri olmadığından insanlığa yeni olan hiçbir hediye takdim edememişlerdir.

Modern dönemde ortaya çıkan küreselleşme, çoğulculuk ve demokrasi gibi değerlerin İslam açısından nasıl karşılanacağı ve dinin uygulanmasında bunların ne tür farklılıklara sebebiyet vereceği noktasında derinlikli fikirlerinin olmaması onları ya “eski”nin tekrarına ya da yeninin kötü bir taklidine götürmüştür.

İslamcıların felsefe, düşünce, sanatsal faaliyetler, şehirleşme, eğitim, kültür, spor, medya, teknoloji gibi kültür ve medeniyet ürünlerinin desteklenmesi ve geliştirilmesi noktasındaki çabaları da maalesef eleştiriyi hak edecek kadar kötü olmuştur.

Aynı şekilde İslamcıların, Müslümanları bid’atlardan, hurafelerden, taklitten, esaretten kurtarma ve yeni bir ihya hareketi gerçekleştirme şeklindeki söylemleri ve emelleri güzel olsa da bunu gerçekleştirme adına dinî, sosyal ve pozitif ilimler alanında yeterli donanıma ve birikime sahip olamamaları bu gibi iddiaların sadece laftan ibaret kalmasına sebep olmuştur.

Bunların yanı sıra İslamcıların siyaset ve yönetimin ayrı bir sanat, teknik ve ilim gerektirdiğini tam anlamıyla fark edememeleri ve sadece dinin hükümleriyle bu alanlardaki problemleri halledebileceğini zannetmeleri de onların fiyaskolarının altında yatan ayrı bir sebeptir. Hâlbuki İslam, evrensel ve esnek bir fıkıh anlayışına sahip olmasının da bir gereği olarak, devlet yönetimiyle ilgili tafsilatlı düzenlemeler ortaya koymamış, bu alanda bir kısım temel ilke ve prensipler vaz etmekle yetinmiştir.

Geride Bıraktıkları “Miras”

Siyasal İslamcılar din adına güzel niyetlerle yola çıkmış ve Müslümanlara güzel vaatlerde bulunmuş olsalar da yöntemleri ve projeleri pek çok arıza ve sakatlıklarla malul olduğundan -kısmi bir kısım güzel faaliyetlerinin yanında- geride pek çok hayal kırıklıkları, ümitsizlikler ve mağduriyetler bırakmışlardır.

Son yüzyıldaki tecrübeler de göstermiştir ki İslamcılığın yükseldiği ve yönetime geldiği ülkelerde dindarlık artmamış, ahlak gelişmemiş, İslam medeniyeti kurulamamış; bilakis iktidar ve imkânları artan İslamcıların önemli bir kısmı güç zehirlenmesine maruz kalmış, lüks ve sefahate dalmıştır.

Aynı zamanda bazı İslamcılar her türlü zulmün, her türlü haksızlığın ve her türlü despotluğun “fetvasını” da dinden aldıklarından ve yaptıkları kötülükleri “meşrulaştırma” yoluna gittiklerinden yer yer tarihteki ve günümüzdeki diktatörlük rejimlerine taş çıkartmışlardır.

Bütün bunlar ise İslam dünyasının yeniden “özne” haline gelmesi, gündem belirleyici olması, birlik ve beraberliğini sağlaması, kendi rönesansını gerçekleştirmesi gibi hayalleri suya düşürmüş ve aynı zamanda İslamcıların takip ettiği yöntemin yanlış olduğunu göstermiştir.

En başta onların takip ettikleri yöntem eşyanın tabiatına ve fıtrat kanunlarına aykırıdır. Ağaç kök salarak geliştiği gibi bina da temelden yapılır. Bu sebeple alt yapıyı kurmadan doğrudan üst yapı inşa etmeye ve onun vasıtasıyla alt yapıyı düzeltmeye kalkışmak güzel neticeler vermeyecektir.

Yapılamayanlar ve Yapılması Gerekenler

Keşke asıl inşa edilecek olanın insan olduğu unutulmasa, işe toplumun ıslahından başlansa, devletin sebep değil sonuç olduğu idrak edilse, realiteler iyi görülse, modern ulus devlete yeni bir kılıf giydirmenin zorluğu fark edilebilseydi!

Keşke İslam dünyasının sorunlarının sadece dinî olmadığı bilinse; bunun yanında sosyolojik, iktisadi, yapısal ve zihinsel sorunların varlığı da görülebilseydi! Maruz kalınan mahkûmiyet ve perişaniyetlerin suçlusu olarak sadece Batı görüleceğine biraz da özeleştiri yapılabilseydi!

Keşke “İslami devlet” kurma hevesi yerine öncelikle demokrasinin ve özgürlüklerin ilerlemesine, sivil toplumun gelişip-serpilmesine çalışılsa; baskıcı ve despot yönetimlerle mücadele edilse; din, eğitim, ahlak ve kültür alanlarına yatırım yapılabilseydi!

Keşke günümüz siyasetinin en bariz özelliği olan çıkar eksenli hareket etme yerine daha ilkesel durulsa, ahlakî hassasiyetler gözetilse, farklılıklar saygıyla karşılansa, nefret dili ve ötekileştirici söylem yerine sevgi dili ve birleştirici bir söylem tercih edilseydi!

Keşke hamaset terk edilerek ve radikalizm bir kenara bırakılarak günümüz problemlerine ve geleceğin inşasına dair daha realist, rasyonel, makul ve sahici çözümler bulunsa ve projeler geliştirilebilseydi!

Keşke radikal söylemlerle ve hareketlerle modern dünya tahrik edilmese, sertlik ve şiddet içeren söz ve tavırlarla İslam onların nazarında antipatik hale getirilmeseydi!

Keşke dinin hiçbir siyasete alet edilemeyecek kadar aşkın ve yüce olduğu görülebilse, yönetime dair hükümlerin İslam’ın içerisinde çok az bir yere sahip olduğu fark edilebilse ve dinin asıl hedefleri olan tevhid, adalet, kulluk ve ahlak gibi konulara yoğunlaşılabilseydi!

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 26.12.2018 [TR724]