“Nefisle yüzleşmede HÂLEDE İLK HALKA (4) başlıklı başyazıda M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Hz. Ali Efendimizi (r.a.) şöyle anlatıyor: “Habîbullah, Muhammed Mustafa (S.A.S.); veliyyullah ise Aliyyü’l-Murtaza idi. O, hayata gözlerini açtığı andan itibaren, istikbalin haydar-ı kerrârı, fâtih-i Hayberi, damad-ı Şehinşah namzedi olduğuna emare bir iffet âbidesi olarak neş’et etmiş ve üzerine asla toz kondurmamıştı. Hayat sergüzeşti itibariyle, Nebîler Sultanına damat olma, şâh-ı evliya pâyesini ihraz etme, olmayacak gâileleri göğüsleme ve Canlar Canı’na can fedada bulunma gibi hususlara namzet olduğu, tavırlarından sürekli basiretlere aksedip duruyordu. (…) Onun, fokur fokur kaynayan mehâfet ve mehâbet hislerine bağlı lâl ü güher saçan dudaklarından bir defa da şu inciler dökülüyordu: ‘Allah’ım eğer sadece ehl-i ihsanı affedeceksen, hevâ-i nefsine uymuş düşe-kalka yürüyenler kime emanet, onları kim affedecek? Ey Rab, eğer takva yolundan inhiraf etmişsem su anda huzur-ı kibriyandayım. Gönlümde nedamet, dilimde tevbe; affet bendeni! Senin lütuflarını hatırlayınca korkularım buz gibi eriyor; günahlarım hücuma kalkınca da gözlerim yaşlarla doluyor.”
Selim Gül, “Uzlaşma Tabloları” başlıklı yazısında netice olarak şu tesbiti yapıyor: “Kâinatta ve onun fihristi insanda geçerli olan uzlaşmadır. Münakaşa ve kavgalar ise bu ahlâkın noksanlığının veya hakkında temsil edilemeyişinin tabiî ve ârızı bir sonucudur.”
“Büzücü Kaslarımız” yazısında Prof. Dr. Ömer Yıldız, şöyle diyor: “Sindirim borusunun vücudumuzun ortasından geçen iki ucu açık bir kanal olduğunu tekrar hatırlarsak, yürürken, koşarken, uyurken, ağır işlerde çalışırken nasıl oluyor da bu kanalın içindeki katı, sıvı ve gazlar dışarıya çıkmıyor? Bunları düşününce hayretler içinde kalmamak mümkün mü? Büzücü kaslarımızın yerleştirildiği yerler ve çalıştırılma prensipleri göz önüne alındığında her şeyin yerli yerinde olduğunu, hiçbir eksiklik veya kusur olmadığını ve bu yüzden onları bize ihsan eden Rabbimize ne kadar şükretmemiz gerektiğini bir kere daha düşünebiliriz.”
Sadık Sefer, “Birlikte Yaşamanın Anahtarı “RIFK” başlıklı yazısında diyor ki: “İslam, Müslümana varlıkla kuracağı irtibatta RIFK’ı köprü olarak göstermekte ve yaşanılacak muhtemel hazımsızlık ve huzursuzluklarda bile ondan ayrılmamayı tavsiye etmektedir. RIFK yoksunu ameller, nice gönülleri kırar, insanları uğrunda canlar feda edilen yüce duygu ve düşüncelere düşman haline getirir, vifak ve ittifakı zedeleyerek vahdet ruhuyla çalışan aile ve toplum mekanizmasını, hatta ekosistemi paramparça eder.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Sar Gönül Yaralarımı” münacaatı ve “Efendim” naatı ile bu sayıya da güzel bir renk katıyor…
Didem Fırtına “Sualtındaki Farmakolojik Hazine Zehirli Zıpkınıyla KONİ SALYANGOZU” başlıklı yazısında geniş izahlar verdikten sonra neticeyi şöyle bağlıyor: “Bütün bu keşifler işaret etmektedir ki, KAİNAT BÜYÜK BİR ECZANE’dir. Bu eczanede bütün hârikulade tiryaklar ilaçlar; Hakîm-i Ezelînin, mizan-ı kaza ve kaderiyle, hadsiz bir hikmet, nihayetsiz bir ilim, her şeye şâmil bir iradesiyle hazırlanmaktadır. Okyanuslarda küçücük bir hayvancığın zehrine şifa defineleri saklayan Zât; elbette, umum kâinatı tasarrufunda tutan, Şâfi-i Hakîm’dir. Bu çok hassas özellikler taşıyan maddelerin icadı; ne kör tesadüfe, ne sağır tabiata, ne de şuursuz sebeplere verilebilir.”
Kalbin Zümrüt Tepelerine tekmile olarak yazılan “Farklı Mertebeleriyle Nefis” yazısında M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki: “Nefs-i emmâre patikasında yolculuk, Cehennem istikametindedir ve bilerek bilmeyerek ona yakıt olmaya doğru sürüklenmektedir. Nefs-i mutmainne şehranhındaki kudsî seyahat ise, Cennet zirvesine müteveccihtir ve rü’yetullaha namzettir. Nefs-i hayvanî ve emmârenin, bütün bütün mesâvî ve meâsiye inhimak etme, gayz ve nefrete kilitlenme, egoizmadan egosantrizmaya sıçrama, narsizme yelken açma, cinnet hafakanlarıyla çırpınıp durma türlü merâtibi olduğu gibi; nefs-i mutmainnenin de hususî derece ve mertebeleri vardır.”
“Sadakat Ve Mertlik Timsali SABRİ ÇOLAK yazısıyla Prof. Dr. Yunus Serin hocamız, kaybettiğimiz bir yiğit ilim adamını, bir Erzurum dadaşını anlatıyor. Ağustos 2018’de 69 yaşında Hizmet’e verdiği destekten dolayı 25 ay tutukluluktan sonra Kapalı Cezaevinde kalb krizi geçirip vefat eden Prof. Dr. Sabri Çolak hocamız ülkemizde bir BOR madeni uzmanıydı. ‘Bu Hizmet delisi Hocaefendi aşığı’ Sabri Çolak Ağabeyimiz “Bor kaynaklarımızı en uygun şekilde değerlendirirsek, hem dış borçlarımızı öder hem de MİLLİ GELİRİMİZİ ÇOK ARTIRIRIZ” derdi. Ama üst makamlara yazıp gönderdiği raporlar hiç değerlendirilmedi. 69 yıllık ömründe doğruluktan, dürüstlükten, adâletten ve sadakattan hiç taviz vermedi. Dünya için âhiretini satmadı. Mertçe yaşadı, mertçe öldü. İnandığı davasına ihanet etmedi.
İşte size Ekim sayısından bazı sızıntılar… Çağlayanı görebilmek için bizzat kendisini açıp okumamız ve başkalarına da tavsiye etmemiz gerekiyor…
[Abdullah Aymaz] 2.10.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Ekim 2018 Çağlayanı [Abdullah Aymaz]
Koza-İpek’e el konulması için sahte rapor hazırlayan ve ‘dolandırıcılık’ cezası alan Çomaklı, rektör oldu!
AKP iktidarının, Koza-İpek Holding Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek’in iade talebi üzerine, İngiltere Westminster Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmalar geçen hafta tamamlandı. Yargıç, kararını gerekçeleriyle birlikte 28 Kasım 2018’de açıklayacak.
2015 yılında hukuksuz bir şekilde Koza İpek Holding’e kayyım atanmasına gerekçe gösterilen sahte bilirkişi raporunu hazırlayan Şafak Ertan Çomaklı ise geçtiğimiz Eylül ayında AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kararı ile Anadolu Üniversitesi’ne rektör olarak atandı. Koza-İpek Holding’e yönelik raporu hazırladığı dönemde Çomaklı’nın dolandırıcılıktan ağır cezada yargılanıp hapis cezası aldığı da ortaya çıkmıştı.
Anadolu Üniversitesi’nin yeni rektörü Çomaklı daha önce Polis Akademisi Başkanlığı Polis Amirleri Eğitimi Merkezi’de müdürlük görevi yapıyordu.
Koza İpek Holding’e el konulduğu 2015 yılında daha sonra OHAL döneminde kapatılan Zaman Gazetesi, Şafak Ertan Çomaklı ile ilgili şu haberi yapmıştı.
“Koza İpek için rapor hazırlayan bilirkişi dolandırıcı çıktı”
“Koza İpek Holding’e kayyum atanmasına gerekçe gösterilen bilirkişi raporunu hazırlayan Şafak Ertan Çomaklı’nın dolandırıcılıktan ağır cezada yargılanıp hapis cezası aldığı ortaya çıktı.
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Mehmet Soydan’ı Kırgızistan’dan araba getirme vaadiyle kandıran Çomaklı, 2 yıl hapis cezası almış.
Koza İpek Holding’in yönetimine kayyum atanmasına gerekçe gösterilen skandal bilirkişi raporunu hazırlayan Polis Akademisi Adli Bilimler Enstitüsü Müdürü AKP’li Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı’yla ilgili yeni skandallar ortaya çıktı. Çomaklı’nın 2007 yılında Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Mehmet Soydan’ı Kırgızistan’dan araba getirme vaadiyle parasını alıp geri vermeyerek dolandırdığı, bu sebeple ağır cezada yargılanıp 2 yıl 1 ay hapis cezası aldığı ortaya çıktı. Çomaklı’nın cezasının dava zaman aşımı sebebiyle Yargıtay tarafından ortadan kaldırıldığı da ortaya çıktı.
Çomaklı’nın dayısı olmadığı halde dayısı olarak tanıttığı suç ortağı Cenap Gerçek’in bu suçlama sebebiyle 4 ay cezaevinde yattı. dolandırıcılıktan ağır cezada yargılanıp ceza alan Çomaklı’nın bilirkişi olarak atanmaması gerekirken Koza İpek Holding’e yönelik soruşturmaya kim tarafından ve nasıl bilirkişi olarak atanabildiği ise soru işaretlerine yol açtı.
Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava dosyasına göre Kütahya Dumlupınar Üniversitesi MYO’da öğretim görevlisi olarak çalışan Mehmet Soydan, üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Ahmet Karaarslan’ın asistanı Şafak Ertan Çomaklı ile dayısı olarak tanıttığı Cenap Gerçek’in kendisini dolandırdığı iddiasıyla savcılığa suç duyurusunda bulundu. Yapılan soruşturma sonucunda Çomaklı ve Gerçek hakkında dolandırıcılıktan ceza davası açıldı. Cenap Gerçek 2004 yılında tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada şikayetçi Mehmet Soydan 1999 yılında otomobilini sattığını, yeni araba almak için baktığı sırada Prof. Ahmet Karaarslan vasıtasıyla Şafak Çomaklı’yla tanıştığını söyledi. Çomaklı’nın kendisine “Dayım Cenap Gerçek Kapalıçarşı’da kuyumculuk yapıyor. Arada sırada iş için Kırgızistan’a gidiyor ve buradan istek üzerine araba getiriyor.” dediğini belirten Soydan, kendisine de araba getirtmesi için Şafak Çomaklı’nın dayısı olarak tanıttığı Cenap Gerçek’in hesabına 12 bin dolar yatırdığını söyledi.
Soydan’ın ifadesine göre Çomaklı’nın “15 gün içinde araç gelecek.” demesine rağmen bir ay geçtiği halde gelmemesi üzerine hocası Prof. Dr. Ahmet Karaarslan Çomaklı’ya cep telefonundan mesaj göndererek parayı iade etmemeleri durumunda savcılığa şikayet edeceğini söyledi. Bu mesajdan bir gün sonra Çomaklı, babasıyla birlikte Karaarslan’ın yanına geldi. Babası “Olmuş bir kere parayı biz ödeyelim.” vaadinde bulundu. Ancak buna rağmen para yine ödenmedi. Şikayetçi öğretim görevlisi Soydan bunun üzerine Şafak Çomaklı ve Cenap Gerçek hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan suç duyurusunda bulunduğunu söyledi. Sanık Cenap Gerçek mahkemede yaptığı savunmada ortaokuldan arkadaşı olan ve İstanbul’da bir iki defa yanına gelen Şafak Çomaklı’nın bir gün kendisini arayarak “Hesabına bir miktar döviz gelecek.” dediğini ve hesabına gelen 8 bin 500 dolar ile 5 bin 790 Alman Markı’nı Kapalıçarşı’da bozdurup komisyon bile almadan Çomaklı’ya verdiğini belirterek hakkındaki suçlamaları kabul etmedi.
Çomaklı da savunmasında Gerçek’in beyanlarının doğru olmadığını iddia ederek suçlamalarını kabul etmedi. Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Mayıs 2007’de görülen duruşmada Çomaklı ve Gerçek’in müşteki Mehmet Soydan’ı araba getirme vaadiyle parasını alarak dolandırdıkları kararına vardı ve her iki sanığın 2 yıl 1 ay hapis cezası ve 125 gün adli para cezasıyla cezalandırılmalarına karar verdi. Karar sanıklar tarafından Yargıtay’a götürüldü. Yargıtay, 2010’da zamanaşımı süresi dolduğu için mahkemenin kararını bozdu ve dava düştü. Çomaklı ve Gerçek, mahkemenin verdiği hapis ve para cezasından zamanaşımı sebebiyle kurtuldu.
[TR724] 2.10.2018
2015 yılında hukuksuz bir şekilde Koza İpek Holding’e kayyım atanmasına gerekçe gösterilen sahte bilirkişi raporunu hazırlayan Şafak Ertan Çomaklı ise geçtiğimiz Eylül ayında AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kararı ile Anadolu Üniversitesi’ne rektör olarak atandı. Koza-İpek Holding’e yönelik raporu hazırladığı dönemde Çomaklı’nın dolandırıcılıktan ağır cezada yargılanıp hapis cezası aldığı da ortaya çıkmıştı.
Anadolu Üniversitesi’nin yeni rektörü Çomaklı daha önce Polis Akademisi Başkanlığı Polis Amirleri Eğitimi Merkezi’de müdürlük görevi yapıyordu.
Koza İpek Holding’e el konulduğu 2015 yılında daha sonra OHAL döneminde kapatılan Zaman Gazetesi, Şafak Ertan Çomaklı ile ilgili şu haberi yapmıştı.
“Koza İpek için rapor hazırlayan bilirkişi dolandırıcı çıktı”
“Koza İpek Holding’e kayyum atanmasına gerekçe gösterilen bilirkişi raporunu hazırlayan Şafak Ertan Çomaklı’nın dolandırıcılıktan ağır cezada yargılanıp hapis cezası aldığı ortaya çıktı.
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Mehmet Soydan’ı Kırgızistan’dan araba getirme vaadiyle kandıran Çomaklı, 2 yıl hapis cezası almış.
Koza İpek Holding’in yönetimine kayyum atanmasına gerekçe gösterilen skandal bilirkişi raporunu hazırlayan Polis Akademisi Adli Bilimler Enstitüsü Müdürü AKP’li Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı’yla ilgili yeni skandallar ortaya çıktı. Çomaklı’nın 2007 yılında Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Mehmet Soydan’ı Kırgızistan’dan araba getirme vaadiyle parasını alıp geri vermeyerek dolandırdığı, bu sebeple ağır cezada yargılanıp 2 yıl 1 ay hapis cezası aldığı ortaya çıktı. Çomaklı’nın cezasının dava zaman aşımı sebebiyle Yargıtay tarafından ortadan kaldırıldığı da ortaya çıktı.
Çomaklı’nın dayısı olmadığı halde dayısı olarak tanıttığı suç ortağı Cenap Gerçek’in bu suçlama sebebiyle 4 ay cezaevinde yattı. dolandırıcılıktan ağır cezada yargılanıp ceza alan Çomaklı’nın bilirkişi olarak atanmaması gerekirken Koza İpek Holding’e yönelik soruşturmaya kim tarafından ve nasıl bilirkişi olarak atanabildiği ise soru işaretlerine yol açtı.
Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava dosyasına göre Kütahya Dumlupınar Üniversitesi MYO’da öğretim görevlisi olarak çalışan Mehmet Soydan, üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Ahmet Karaarslan’ın asistanı Şafak Ertan Çomaklı ile dayısı olarak tanıttığı Cenap Gerçek’in kendisini dolandırdığı iddiasıyla savcılığa suç duyurusunda bulundu. Yapılan soruşturma sonucunda Çomaklı ve Gerçek hakkında dolandırıcılıktan ceza davası açıldı. Cenap Gerçek 2004 yılında tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada şikayetçi Mehmet Soydan 1999 yılında otomobilini sattığını, yeni araba almak için baktığı sırada Prof. Ahmet Karaarslan vasıtasıyla Şafak Çomaklı’yla tanıştığını söyledi. Çomaklı’nın kendisine “Dayım Cenap Gerçek Kapalıçarşı’da kuyumculuk yapıyor. Arada sırada iş için Kırgızistan’a gidiyor ve buradan istek üzerine araba getiriyor.” dediğini belirten Soydan, kendisine de araba getirtmesi için Şafak Çomaklı’nın dayısı olarak tanıttığı Cenap Gerçek’in hesabına 12 bin dolar yatırdığını söyledi.
Soydan’ın ifadesine göre Çomaklı’nın “15 gün içinde araç gelecek.” demesine rağmen bir ay geçtiği halde gelmemesi üzerine hocası Prof. Dr. Ahmet Karaarslan Çomaklı’ya cep telefonundan mesaj göndererek parayı iade etmemeleri durumunda savcılığa şikayet edeceğini söyledi. Bu mesajdan bir gün sonra Çomaklı, babasıyla birlikte Karaarslan’ın yanına geldi. Babası “Olmuş bir kere parayı biz ödeyelim.” vaadinde bulundu. Ancak buna rağmen para yine ödenmedi. Şikayetçi öğretim görevlisi Soydan bunun üzerine Şafak Çomaklı ve Cenap Gerçek hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan suç duyurusunda bulunduğunu söyledi. Sanık Cenap Gerçek mahkemede yaptığı savunmada ortaokuldan arkadaşı olan ve İstanbul’da bir iki defa yanına gelen Şafak Çomaklı’nın bir gün kendisini arayarak “Hesabına bir miktar döviz gelecek.” dediğini ve hesabına gelen 8 bin 500 dolar ile 5 bin 790 Alman Markı’nı Kapalıçarşı’da bozdurup komisyon bile almadan Çomaklı’ya verdiğini belirterek hakkındaki suçlamaları kabul etmedi.
Çomaklı da savunmasında Gerçek’in beyanlarının doğru olmadığını iddia ederek suçlamalarını kabul etmedi. Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Mayıs 2007’de görülen duruşmada Çomaklı ve Gerçek’in müşteki Mehmet Soydan’ı araba getirme vaadiyle parasını alarak dolandırdıkları kararına vardı ve her iki sanığın 2 yıl 1 ay hapis cezası ve 125 gün adli para cezasıyla cezalandırılmalarına karar verdi. Karar sanıklar tarafından Yargıtay’a götürüldü. Yargıtay, 2010’da zamanaşımı süresi dolduğu için mahkemenin kararını bozdu ve dava düştü. Çomaklı ve Gerçek, mahkemenin verdiği hapis ve para cezasından zamanaşımı sebebiyle kurtuldu.
[TR724] 2.10.2018
Diktatörler ekonomik krizle devrilir mi? [Mahmut Akpınar]
Bağımsız ekonomistlerin söylediklerine göre Türkiye son yirmi yılın en ağır ekonomik krizine maruz. Finansal açıdan Cumhuriyet döneminin en kötü krizini yaşamaya ramak kaldı.
Kriz göstere göstere geldi. Herşey öngörülebilir şekilde ve tehlikeyi farketmek için fazlasıyla düşünme payı, tedbir alma imkanı vererek gelişti. 2010’lardan bu tarafa mevcut iktidar ülkede neredeyse hiçbir konuda olumlu adım atmadı. Demokrasi, hukuk, güvenlik, dış politika herşey tepetaklak gidiyor. Devletin bütün gücü, ülkenin tüm kaynakları belirli aileleri-şirketleri zengin etmek ve tek adam rejimi kurmak için kullanıldı; kullanılıyor. Böylesi bir sorumsuzluğa, israfa, verimsizliğe hiçbir ülke dayanamazdı.
AKP iktidarı (artık ortada parti de yok, Tek Adam var!) Türkiye’nin ranta çevrilebilecek herşeyini hoyratça kullandı, satılabilecek herşeyi sattı ve bu kaynaklarla avanelerini besledi. Alt gelir grubuna küçük yardımlar yaparak oy desteğini aldı ve bir iane (yardım) ekonomisi kurdu. Ama sanırım şu sıralar bütün kaynaklar kurudu. Satılacak bir şey kalmadı, tulumbada su bitti. Ancak dışarıdan borç bularak tulumbayı kısmen çalıştırmak mümkün. Bugünlerde dün küfrettiklerinin kapısında borç dileniyor, kredi bulmaya çalışıyorlar. Fakat böylesi müsrif, irrasyonel bir ekonomik yapıya kimse borç vermeye yanaşmıyor. İçerde hala milleti mehterle, Ertuğrul dizileriyle uyutsalar da dışardakiler resmi net görüyor. Çok sürmez AKP’nin üretmeden tüketen, kazanmadan harcayan israf ekonomisi herkese dokunur, her eve ateş düşürür. Erdoğan’ın iktidar hırsının, sorumsuz yönetiminin ülkeyi getirdiği fecaat herkesçe anlaşılır.
Aslında ekonomi çöktü. Ülke çok ciddi bir krizle karşı karşıya. Lakin iktidar haber kaynaklarını bütünüyle kontrol ettiği ve bağımsız medyayı bitirdiği için toplumun epeyce bir kısmı krizin derinliğinin farkında değil. Krizin psikolojik etkileri geriden geliyor. Fakat er veya geç millet hayal aleminden uyanıp gerçeklere toslayacak. Krizin etkisi sıcak yaranın önce hissedilmeyip sonradan çıkan acısı gibi yavaş yavaş yayılacak topluma.
Herkesin merak ettiği konu ekonomik kriz diktatörleri götürür mü? Ekonomi bozuldu, yokluk kıtlık oluştu diye diktatörler devrilir mi veya koltuğu bırakır mı?
Cevap “evet” olsa baya bir insan ekonomik krize razı olacak hatta bazıları krizi “rahmet” olarak görecek. Ne yazık ki bunun “evet” şeklinde net bir cevabı yok! Cevabın ne olacağı tamamen ülkeye bağlı. Diktatörlüğün kuruluşu gibi diktatörlerin gidişi de büyük oranda halkın demokratik bilinciyle, haklarına sahip çıkmasıyla ilişkili.
Öncelikle tarihte hiçbir diktatör gücünü gönüllü şekilde terk etmemiştir. “Olanlardan ben sorumluyum, o halde koltuğu terkediyorum, başka birine bırakıyorum veya demokrasiye dönüyorum” diyen bir diktator gelmemiştir. Venezuella, Sudan gibi canlı örneklerde gördüğümüz üzere halklar açlıktan kırılır, ülke 3 kuruşa muhtaç olur ama diktatörler asla sorumluluğu kendinde aramaz, iktidarı bırakmayı düşünmez. Dahası millet sefalet içinde iken onlar lüks ve israftan, “itibar”dan taviz vermezler. Dünyanın hiçbir coğrafyasında diktatörler kendi rızasıyla gitmemiştir; gitmez. Aksine işler sarpa sardıkça güce, koltuğa daha çok yapışırlar. Kriz dönemleri onların paranoyalarını tetikler. Tehdit ve tehlike algıları yükselir. Kendilerini daha çok güç toplamaya, her alanı kontrol etmeye mecbur hissederler. En sadık adamlarını dahi kolayca harcar, kendilerinden başka herşeyi feda edecek bir psikolojiye bürünürler. Çünkü verilecek hesaplar kabarmış, suçları iyice birikmiştir. İktidarı bırakmak veya devrilmek bunlarla yüzleşmek demektir Diktatörler kendiliğinden gitmez. Yol biter, herşey mahvolur ve ayakta duramayacağını anlarsa ya başka bir ülkeye kaçar veya Hitler gibi ölüme kaçar, intihar eder.
Diktatörlerin yokluk, kıtlık, savaş, ekonomik kriz vb felaket dönemlerini müteakip devrilmesinde iki faktör önem kazanır:
Eğitim ve kültür seviyesi ileri, hak arama konusunda tecrübesi olan, protösto ve tepki kültürü olan toplumlarda ekonomik krizin ağırlığına bağlı olarak sokaklara inme, yaygın gösterilerle diktatörü devirme mümkün olabilmektedir. Nitekim soğuk savaş dönemi diktatörleri Doğu Avrupa’da halkın tepkileriyle koltuğu terketmek zorunda kalmış ve itibarsız bir şekilde indirilmiştir. Bunun olduğu ülkelere baktığımızda belirli bir eğitim, kültür seviyesinin ve örgütlenme bilincinin, hak arama çabasının olduğunu görüyoruz. Avrupa toplumlarında ekonomik krizle diktatörlerin devrildiği çok defa görülmüştür. Ancak Ortadoğu, Asya, Afrika gibi liderlerin fazlaca yüceltildiği, kaderciliğin, teslimiyetin öne çıktığı coğrafyalarda ekonomik krizler diktatörleri devirmek yerine güçlendirmiş, toplumun diktatöre daha fazla boyun eğmesine neden olmuştur.
Halkın bilinç ve eğitim düzeyi kadar ekonominin yapısı da diktatörlüğün inşası ve sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Ekonomik kaynakların devlet eliyle üretilip devlet eliyle dağıtıldığı ülkelerde diktatörlüğü kurmak ve sürdürmek kolaydır. Ekonomisi kamu sektörü ağırlıklı olan ve ülkenin gelirlerinin önemli kısmı doğal zenginliklere dayalı ülkeler neredeyse istisnasız otoriter veya totaliter yönetimlere sahiptir. Vergi vermekle hesap sormak arasında doğrusal bir ilişki olduğu gibi, yardım/iane almakla da emir almak, hesap sormamak, göz yummak, yok saymak arasında güçlü bağlantı vardır. Emeğiyle para kazanan, vergi veren toplumlar yöneticilerden hesap sorar, eleştirme ve onları değiştirme iradesi gösterebilir. Bu nedenledir ki Hollywood filmlerinde vatandaş polise: “senin vergini ben veriyorum!” diye gerektiğinde fırçasını atar. İnsanların hazineden geçindiği toplumlarda ise polis-asker “devlet benim” havasındadır. Hükümetler, siyasi liderler, memurlar millet hizmet üretmek zorunda kişiler olarak değil, devletin sahibi olarak görülür. Onlardan korkulur, hesap sormak düşünülmez.
Türkiye bu denkleme göre nerede?
Maalesef Türk toplumu demokratik değerleri özümsemiş, onun için risk alabilecek bilinç ve kültür düzeyinde değil. Eğer o bilinç olsaydı gazeteciler akademisyenler hapse atılırken, medya susturulurken bunun gerçekte demokrasiye, kendi haklarına, özgürlüklerine saldırı olduğunu farkeder ve tavrını ortaya koyardı. Ancak Türk toplumu “hapse atılıyorsa vardır yaptığı bir şey” modunda oldu. Özgür medyanın, gazetecinin, aydının, bağımsız yargının kendi hakları için ne ifade ettiğini anlayamadı. Ülkenin insan profili, eğitim ve kültür seviyesi, hak arama konusundaki karnesi, kitlesel eylemde bulunma, demokratik bilinç gibi konular dikkate alındığında ekonomik kriz Türkiye’de diktatörleşmiş bir yönetimi değiştiremez. Millet aç kalır, acı çeker, homurdanır, kapalı kapılar ardında en ağır küfürleri eder, dost meclislerinde höykürür ama eyleme geçmez; geçemez. Böyle bir kültür, birikim, tecrübe yok bizim toplumumuzda. Elindekini de kaybetmemek için korkar, siner, baskıya zulme, yokluğa rıza gösterir.
Allah’tan Türkiye ekonomik yapısı itibariyle pek çok diktatörlükten farklı. Dikkate değer ne gazımız var ne petrolümüz. Ancak bir şeyler üretirsek karnımız doyar, ekonomimiz kalkınır. Bu bize Allahın en büyük lutuflarından birisi. Eğer bir de biraz gaz ve petrol olsaydı biz de tek adam rejiminden asla kurtulamazdık, diktatörlük adeta kaderimiz olurdu. Türkiye ekonomisi her ne kadar AKP tarafından bir iane ve inşaat ekonomisine çevrilmeye çalışılsa da hala büyük oranda üretime dayalı reel bir ekonomi. Hükümet edenler üretmeden, kazanmadan millete bir şey dağıtamaz. Ya üretecek veya borç bulacak. Son beş yıldır mevcut değerleri satarak ayakta kaldılar. İane/yardım ekonomisiyle kendisine oy veren kitleyi bir şekilde memnun ettiler. Ancak artık satacak bir şey kalmadı ve borçlar taşınabilir, çevrilebilir olmaktan çıktı.
Ekonomik kriz, yokluk, pahalılık memnuniyetsizliği artıracaktır ancak bu memnuniyetsizliğin bizim ülkede eyleme dönüşme şansı yok. Sandık, seçimler, yargı, ordu, kurumlar, parlamento, medya… heryeri kontrol eden bir kişi artık seçimlerle gitmez; götürülemez. Seçimlerde hangi oranda oya ihtiyacı varsa o oranda oy alır ve yoluna devam eder. Demokratik yollarla, seçimle iktidarın değişme dönemi maalesef sona erdi. Atı alan Üsküdar’ı geçeli çok oldu. Ancak ekonomik kriz ve artan şikayetler, memnuniyetsizlikler belki bugüne kadar bu yönetimi kullanan kesimlerin bir değişikliğe gitmesine neden olabilir. Veya kriz nedeniyle iktidarın zaafa düşmesi ittifak kurduğu Ulusalcı/Ergenekoncu yapıların, işbirliği içinde olduğu derin odakların harekete geçmesine neden olabilir?!
Ekonomik kriz Erdoğan’ın toplumsal desteği yitirmesine neden olacaktır. Tek başına toplumsal desteğin bitmesi bizim gibi toplumlarda diktatörü devirmese de diktatörü devirmek, değişiklik yapmak isteyen iç/dış bazı güçlerin işini kolaylaştırır. Toplumsal desteği yitirmiş kişileri bizim gibi az-çok demokratik geçmişi olan ve halkın kamu kaynakarıyla beslenmediği bir ülkede tutamazlar. Birileri değişim sürecini hızlandırabilir, bindikleri atı değiştirmek isteyebilirler.
Krizlerin diktatörleri değiştirebilmesi yukardaki faktörler yanında krizin derinliğine ve can yakıcılığına bağlı. Muhalif kesimlerin cesaretine, özellikle aydınların dik duruşuna bağlı. Ayrıca O diktatörü kullanan odakların ondan elde etmek istediğini ne kadar aldığına ve diktatörün misyonunu tamamlayıp tamamlamadığına bağlı.
Türk toplumu büyük oranda 17/25’in gerçek olduğunu anladı, yolsuzlukları gördü. Ancak “ekonomi bozulur, istikrar etkilenir, borçlarım sıkıntıya girer, rahatım gider” diyerek zulüm, talan düzenini yok saydı. Rahatını hukuka/adalete tercih etti. Uzun vadede istikrarın, huzurun, refahın hukukla, adaletle, demokrasiyle olacağını anlayamadı. Bu nedenle kaçarı yok Türk halkı birikmiş faturayı ödeyecek!
[Mahmut Akpınar] 2.10.2018 [TR724]
Kriz göstere göstere geldi. Herşey öngörülebilir şekilde ve tehlikeyi farketmek için fazlasıyla düşünme payı, tedbir alma imkanı vererek gelişti. 2010’lardan bu tarafa mevcut iktidar ülkede neredeyse hiçbir konuda olumlu adım atmadı. Demokrasi, hukuk, güvenlik, dış politika herşey tepetaklak gidiyor. Devletin bütün gücü, ülkenin tüm kaynakları belirli aileleri-şirketleri zengin etmek ve tek adam rejimi kurmak için kullanıldı; kullanılıyor. Böylesi bir sorumsuzluğa, israfa, verimsizliğe hiçbir ülke dayanamazdı.
AKP iktidarı (artık ortada parti de yok, Tek Adam var!) Türkiye’nin ranta çevrilebilecek herşeyini hoyratça kullandı, satılabilecek herşeyi sattı ve bu kaynaklarla avanelerini besledi. Alt gelir grubuna küçük yardımlar yaparak oy desteğini aldı ve bir iane (yardım) ekonomisi kurdu. Ama sanırım şu sıralar bütün kaynaklar kurudu. Satılacak bir şey kalmadı, tulumbada su bitti. Ancak dışarıdan borç bularak tulumbayı kısmen çalıştırmak mümkün. Bugünlerde dün küfrettiklerinin kapısında borç dileniyor, kredi bulmaya çalışıyorlar. Fakat böylesi müsrif, irrasyonel bir ekonomik yapıya kimse borç vermeye yanaşmıyor. İçerde hala milleti mehterle, Ertuğrul dizileriyle uyutsalar da dışardakiler resmi net görüyor. Çok sürmez AKP’nin üretmeden tüketen, kazanmadan harcayan israf ekonomisi herkese dokunur, her eve ateş düşürür. Erdoğan’ın iktidar hırsının, sorumsuz yönetiminin ülkeyi getirdiği fecaat herkesçe anlaşılır.
Aslında ekonomi çöktü. Ülke çok ciddi bir krizle karşı karşıya. Lakin iktidar haber kaynaklarını bütünüyle kontrol ettiği ve bağımsız medyayı bitirdiği için toplumun epeyce bir kısmı krizin derinliğinin farkında değil. Krizin psikolojik etkileri geriden geliyor. Fakat er veya geç millet hayal aleminden uyanıp gerçeklere toslayacak. Krizin etkisi sıcak yaranın önce hissedilmeyip sonradan çıkan acısı gibi yavaş yavaş yayılacak topluma.
Herkesin merak ettiği konu ekonomik kriz diktatörleri götürür mü? Ekonomi bozuldu, yokluk kıtlık oluştu diye diktatörler devrilir mi veya koltuğu bırakır mı?
Cevap “evet” olsa baya bir insan ekonomik krize razı olacak hatta bazıları krizi “rahmet” olarak görecek. Ne yazık ki bunun “evet” şeklinde net bir cevabı yok! Cevabın ne olacağı tamamen ülkeye bağlı. Diktatörlüğün kuruluşu gibi diktatörlerin gidişi de büyük oranda halkın demokratik bilinciyle, haklarına sahip çıkmasıyla ilişkili.
Öncelikle tarihte hiçbir diktatör gücünü gönüllü şekilde terk etmemiştir. “Olanlardan ben sorumluyum, o halde koltuğu terkediyorum, başka birine bırakıyorum veya demokrasiye dönüyorum” diyen bir diktator gelmemiştir. Venezuella, Sudan gibi canlı örneklerde gördüğümüz üzere halklar açlıktan kırılır, ülke 3 kuruşa muhtaç olur ama diktatörler asla sorumluluğu kendinde aramaz, iktidarı bırakmayı düşünmez. Dahası millet sefalet içinde iken onlar lüks ve israftan, “itibar”dan taviz vermezler. Dünyanın hiçbir coğrafyasında diktatörler kendi rızasıyla gitmemiştir; gitmez. Aksine işler sarpa sardıkça güce, koltuğa daha çok yapışırlar. Kriz dönemleri onların paranoyalarını tetikler. Tehdit ve tehlike algıları yükselir. Kendilerini daha çok güç toplamaya, her alanı kontrol etmeye mecbur hissederler. En sadık adamlarını dahi kolayca harcar, kendilerinden başka herşeyi feda edecek bir psikolojiye bürünürler. Çünkü verilecek hesaplar kabarmış, suçları iyice birikmiştir. İktidarı bırakmak veya devrilmek bunlarla yüzleşmek demektir Diktatörler kendiliğinden gitmez. Yol biter, herşey mahvolur ve ayakta duramayacağını anlarsa ya başka bir ülkeye kaçar veya Hitler gibi ölüme kaçar, intihar eder.
Diktatörlerin yokluk, kıtlık, savaş, ekonomik kriz vb felaket dönemlerini müteakip devrilmesinde iki faktör önem kazanır:
- Halkın yapısı
- Ekonominin yapısı
Eğitim ve kültür seviyesi ileri, hak arama konusunda tecrübesi olan, protösto ve tepki kültürü olan toplumlarda ekonomik krizin ağırlığına bağlı olarak sokaklara inme, yaygın gösterilerle diktatörü devirme mümkün olabilmektedir. Nitekim soğuk savaş dönemi diktatörleri Doğu Avrupa’da halkın tepkileriyle koltuğu terketmek zorunda kalmış ve itibarsız bir şekilde indirilmiştir. Bunun olduğu ülkelere baktığımızda belirli bir eğitim, kültür seviyesinin ve örgütlenme bilincinin, hak arama çabasının olduğunu görüyoruz. Avrupa toplumlarında ekonomik krizle diktatörlerin devrildiği çok defa görülmüştür. Ancak Ortadoğu, Asya, Afrika gibi liderlerin fazlaca yüceltildiği, kaderciliğin, teslimiyetin öne çıktığı coğrafyalarda ekonomik krizler diktatörleri devirmek yerine güçlendirmiş, toplumun diktatöre daha fazla boyun eğmesine neden olmuştur.
Halkın bilinç ve eğitim düzeyi kadar ekonominin yapısı da diktatörlüğün inşası ve sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Ekonomik kaynakların devlet eliyle üretilip devlet eliyle dağıtıldığı ülkelerde diktatörlüğü kurmak ve sürdürmek kolaydır. Ekonomisi kamu sektörü ağırlıklı olan ve ülkenin gelirlerinin önemli kısmı doğal zenginliklere dayalı ülkeler neredeyse istisnasız otoriter veya totaliter yönetimlere sahiptir. Vergi vermekle hesap sormak arasında doğrusal bir ilişki olduğu gibi, yardım/iane almakla da emir almak, hesap sormamak, göz yummak, yok saymak arasında güçlü bağlantı vardır. Emeğiyle para kazanan, vergi veren toplumlar yöneticilerden hesap sorar, eleştirme ve onları değiştirme iradesi gösterebilir. Bu nedenledir ki Hollywood filmlerinde vatandaş polise: “senin vergini ben veriyorum!” diye gerektiğinde fırçasını atar. İnsanların hazineden geçindiği toplumlarda ise polis-asker “devlet benim” havasındadır. Hükümetler, siyasi liderler, memurlar millet hizmet üretmek zorunda kişiler olarak değil, devletin sahibi olarak görülür. Onlardan korkulur, hesap sormak düşünülmez.
Türkiye bu denkleme göre nerede?
Maalesef Türk toplumu demokratik değerleri özümsemiş, onun için risk alabilecek bilinç ve kültür düzeyinde değil. Eğer o bilinç olsaydı gazeteciler akademisyenler hapse atılırken, medya susturulurken bunun gerçekte demokrasiye, kendi haklarına, özgürlüklerine saldırı olduğunu farkeder ve tavrını ortaya koyardı. Ancak Türk toplumu “hapse atılıyorsa vardır yaptığı bir şey” modunda oldu. Özgür medyanın, gazetecinin, aydının, bağımsız yargının kendi hakları için ne ifade ettiğini anlayamadı. Ülkenin insan profili, eğitim ve kültür seviyesi, hak arama konusundaki karnesi, kitlesel eylemde bulunma, demokratik bilinç gibi konular dikkate alındığında ekonomik kriz Türkiye’de diktatörleşmiş bir yönetimi değiştiremez. Millet aç kalır, acı çeker, homurdanır, kapalı kapılar ardında en ağır küfürleri eder, dost meclislerinde höykürür ama eyleme geçmez; geçemez. Böyle bir kültür, birikim, tecrübe yok bizim toplumumuzda. Elindekini de kaybetmemek için korkar, siner, baskıya zulme, yokluğa rıza gösterir.
Allah’tan Türkiye ekonomik yapısı itibariyle pek çok diktatörlükten farklı. Dikkate değer ne gazımız var ne petrolümüz. Ancak bir şeyler üretirsek karnımız doyar, ekonomimiz kalkınır. Bu bize Allahın en büyük lutuflarından birisi. Eğer bir de biraz gaz ve petrol olsaydı biz de tek adam rejiminden asla kurtulamazdık, diktatörlük adeta kaderimiz olurdu. Türkiye ekonomisi her ne kadar AKP tarafından bir iane ve inşaat ekonomisine çevrilmeye çalışılsa da hala büyük oranda üretime dayalı reel bir ekonomi. Hükümet edenler üretmeden, kazanmadan millete bir şey dağıtamaz. Ya üretecek veya borç bulacak. Son beş yıldır mevcut değerleri satarak ayakta kaldılar. İane/yardım ekonomisiyle kendisine oy veren kitleyi bir şekilde memnun ettiler. Ancak artık satacak bir şey kalmadı ve borçlar taşınabilir, çevrilebilir olmaktan çıktı.
Ekonomik kriz, yokluk, pahalılık memnuniyetsizliği artıracaktır ancak bu memnuniyetsizliğin bizim ülkede eyleme dönüşme şansı yok. Sandık, seçimler, yargı, ordu, kurumlar, parlamento, medya… heryeri kontrol eden bir kişi artık seçimlerle gitmez; götürülemez. Seçimlerde hangi oranda oya ihtiyacı varsa o oranda oy alır ve yoluna devam eder. Demokratik yollarla, seçimle iktidarın değişme dönemi maalesef sona erdi. Atı alan Üsküdar’ı geçeli çok oldu. Ancak ekonomik kriz ve artan şikayetler, memnuniyetsizlikler belki bugüne kadar bu yönetimi kullanan kesimlerin bir değişikliğe gitmesine neden olabilir. Veya kriz nedeniyle iktidarın zaafa düşmesi ittifak kurduğu Ulusalcı/Ergenekoncu yapıların, işbirliği içinde olduğu derin odakların harekete geçmesine neden olabilir?!
Ekonomik kriz Erdoğan’ın toplumsal desteği yitirmesine neden olacaktır. Tek başına toplumsal desteğin bitmesi bizim gibi toplumlarda diktatörü devirmese de diktatörü devirmek, değişiklik yapmak isteyen iç/dış bazı güçlerin işini kolaylaştırır. Toplumsal desteği yitirmiş kişileri bizim gibi az-çok demokratik geçmişi olan ve halkın kamu kaynakarıyla beslenmediği bir ülkede tutamazlar. Birileri değişim sürecini hızlandırabilir, bindikleri atı değiştirmek isteyebilirler.
Krizlerin diktatörleri değiştirebilmesi yukardaki faktörler yanında krizin derinliğine ve can yakıcılığına bağlı. Muhalif kesimlerin cesaretine, özellikle aydınların dik duruşuna bağlı. Ayrıca O diktatörü kullanan odakların ondan elde etmek istediğini ne kadar aldığına ve diktatörün misyonunu tamamlayıp tamamlamadığına bağlı.
Türk toplumu büyük oranda 17/25’in gerçek olduğunu anladı, yolsuzlukları gördü. Ancak “ekonomi bozulur, istikrar etkilenir, borçlarım sıkıntıya girer, rahatım gider” diyerek zulüm, talan düzenini yok saydı. Rahatını hukuka/adalete tercih etti. Uzun vadede istikrarın, huzurun, refahın hukukla, adaletle, demokrasiyle olacağını anlayamadı. Bu nedenle kaçarı yok Türk halkı birikmiş faturayı ödeyecek!
[Mahmut Akpınar] 2.10.2018 [TR724]
Spora bakışımız; Masraftan kurtulmak [Hasan Cücük]
Türk futbolu umutsuz vaka olmaya devam ediyor. Almanya için ev sahipliği yarışı verdiğimiz Euro 2024’ü kaybedince AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Açık konuşayım, çok da önemsemedim. Neticede masraftan kurtulmuş oldu.’ açıklaması ne derece olayı ciddiye aldığımızı gösteriyor. Almanya kazanınca ‘Haçlı’ ve ‘Hristiyanlık’ vurgusu yapan yandaşlarını Erdoğan bir kez daha ters köşe yapmış oldu. Erdoğan’ın açıklaması ciddiyetten uzak olduğu kadar ülkede spora verilen önemi göstermesi açısından ilginç bir örnek oldu.
Erdoğan’ın açıklamaları sıcaklığını korurken son dakika gelişmesi olarak ‘Süper Lig’de flaş ayrılık’ haberi düşüyordu. Haberin başlığını gördüğümde aklıma ilk ‘Fenerbahçe’nin Cocu birlikteliği bitti’ geldi. Haberin detayını tıkladığımda ayrılığın Kasımpaşa’dan olduğunu okudum. Kasımpaşa, teknik direktör Kemal Özdeş ile yollarını ayırma kararının gerekçesini ”Teknik Direktörümüz Kemal Özdeş ile yapılan görüşmelerde oluşan fikir ayrılıkları sonucunda Teknik Direktörümüz ayrılık kararı almıştır. Kendisine ve ekibine bundan sonraki yaşantılarında başarılar dileriz.” cümleleriyle açıklıyordu.
Görüş ayrılığını detayını bilmiyoruz. Ancak puan durumuna baktığımızda Kemal Özdeş ve ekibinin iyi bir performans ortaya koyduğunu görmek mümkün. Ligin ilk 4 haftasında 4 galibiyet alarak dikkatleri üzerine çeken Kasımpaşa son 3 haftayı puansız kapattı. 3 yenilgiden ikisini lider Gatasaray ve Trabzonspor’dan aldı. Sahasında sadece Alanyaspor’a yenildi. Liderle arasındaki puan farkı sadece 3 olan Kasımpaşa’nın teknik direktörünü kovması için haklı gerekçesi olması gerekiyor. Zira, bunun sportif başarıyla pek ilgisi gözükmüyor.
Kasımpaşa, İstanbul’un 3 büyüklerine ilave olarak Başakşehir’in gölgesinde kalan bir kulüp. Bütçesi belli, kapasitesi belli. Ne 3 büyükler gibi ardanda sermaya ve taraftar gücü ne de Başakşehir gibi ardında iktidar gücü var. Mütevazi kadrosuyla en iyiyi yapmaya çalışıyor. Kemal Özdeş ise bu hedef için biçilmiş kaftan. Sakin, polemikten uzak duran ve işini odaklanan bir teknik adam profili çizdi.
Geçen sezona Rıza Çalımbay yönetiminde başlayan Kasımpaşa, ilk 3 haftada alınan 2 yenilgi ve bir beraberlik sonucu hoca değişimine gidip, Kemal Özdeş’i göreve getirmişti. Özdeş yönetimindeki Kasımpaşa ligi 8. sırada tamamlamıştı. Kasımpaşa, arkasına Turgay Ciner gibi Türkiye’nin kalbürüstü zenginlerinden birini almış olmasının sefasını neredeyse hiç sürmedi. 2011’de kulübü satın alan Ciner, kulübe milyonları akıtmadığı gibi son yıllarda ekonomide görülen daralmadan dolayı kulübe para akışını da durdurma noktasına getirdi. Geçen sezonu transfere 1,2 milyon Euro harcayan Kasımpaşa bu yılı da 2 milyon Euro ile kapattı.
Kadro yapısı bu olan Kasımpaşa, Kemal Özdeş’in kulübün yapısına uygun oyuncu seçimiyle başarılı bir performans ortaya koydu. Örneğin geçen sezon bedelsiz kadroya katılan Mbaye Diagne, bu sezon harika bir performans ortaya koyup, 8 gole imza attı. Yine Anderlecht’ten kiralanan Trezeguet, Kemal Özdeş’le kendine gelip, Avrupa’nın bir çok kulübünün transfer listesine girdi. Bu sezon harcanan 2 milyon Euro Trezeguet’in bonservisi içindi.
Kasımpaşa, Kemal Özdeş yönetiminde çıktığı 86 maçın 36’sında sahadan galibiyetle ayrılırken, 34 maçta yenilgi ve 14 maçta beraberlik aldı. Attığı 147 gole karşılık kalesinde 141 gol gördü. Bu istatistikler transferde milyonlar harcayan veya zirveye oynamayı alışkanlık hale getiren takımlar için düşük kalır. Ancak Kasımpaşa için değil.
Mesele Kemal Özdeş meselesi değil. Kasımpaşa’da ilk kez bir teknik adam kovmuyor. Mesele bu kısır döngünün Türk futbolunu içine çektiği başarısızlık girdabıdır. Ülkenin bir numaralı yöneticisi kaybedilen bir turnuvanın ev sahipliğini ‘masraftan kurtulmuş olduk’ diye yorumlarsa kulüplerde ‘görüş ayrılığı’ deyip teknik adamları kapının önüne koyar. Sezonun 7 haftası geride kalırken, 4 teknik adam değişlikliği yaşandı. Önümüzdeki haftalarda kovulan isimlere yenileri eklenecek. Başarının tarifini yapmayan kulüp yöneticileri ve sporu ciddiye almayan ülke yöneticileriyle dibe vurmaya devam edeceğiz. Amaç, masraftan kurtulmak!
[Hasan Cücük] 2.10.2018 [TR724]
Erdoğan’ın açıklamaları sıcaklığını korurken son dakika gelişmesi olarak ‘Süper Lig’de flaş ayrılık’ haberi düşüyordu. Haberin başlığını gördüğümde aklıma ilk ‘Fenerbahçe’nin Cocu birlikteliği bitti’ geldi. Haberin detayını tıkladığımda ayrılığın Kasımpaşa’dan olduğunu okudum. Kasımpaşa, teknik direktör Kemal Özdeş ile yollarını ayırma kararının gerekçesini ”Teknik Direktörümüz Kemal Özdeş ile yapılan görüşmelerde oluşan fikir ayrılıkları sonucunda Teknik Direktörümüz ayrılık kararı almıştır. Kendisine ve ekibine bundan sonraki yaşantılarında başarılar dileriz.” cümleleriyle açıklıyordu.
Görüş ayrılığını detayını bilmiyoruz. Ancak puan durumuna baktığımızda Kemal Özdeş ve ekibinin iyi bir performans ortaya koyduğunu görmek mümkün. Ligin ilk 4 haftasında 4 galibiyet alarak dikkatleri üzerine çeken Kasımpaşa son 3 haftayı puansız kapattı. 3 yenilgiden ikisini lider Gatasaray ve Trabzonspor’dan aldı. Sahasında sadece Alanyaspor’a yenildi. Liderle arasındaki puan farkı sadece 3 olan Kasımpaşa’nın teknik direktörünü kovması için haklı gerekçesi olması gerekiyor. Zira, bunun sportif başarıyla pek ilgisi gözükmüyor.
Kasımpaşa, İstanbul’un 3 büyüklerine ilave olarak Başakşehir’in gölgesinde kalan bir kulüp. Bütçesi belli, kapasitesi belli. Ne 3 büyükler gibi ardanda sermaya ve taraftar gücü ne de Başakşehir gibi ardında iktidar gücü var. Mütevazi kadrosuyla en iyiyi yapmaya çalışıyor. Kemal Özdeş ise bu hedef için biçilmiş kaftan. Sakin, polemikten uzak duran ve işini odaklanan bir teknik adam profili çizdi.
Geçen sezona Rıza Çalımbay yönetiminde başlayan Kasımpaşa, ilk 3 haftada alınan 2 yenilgi ve bir beraberlik sonucu hoca değişimine gidip, Kemal Özdeş’i göreve getirmişti. Özdeş yönetimindeki Kasımpaşa ligi 8. sırada tamamlamıştı. Kasımpaşa, arkasına Turgay Ciner gibi Türkiye’nin kalbürüstü zenginlerinden birini almış olmasının sefasını neredeyse hiç sürmedi. 2011’de kulübü satın alan Ciner, kulübe milyonları akıtmadığı gibi son yıllarda ekonomide görülen daralmadan dolayı kulübe para akışını da durdurma noktasına getirdi. Geçen sezonu transfere 1,2 milyon Euro harcayan Kasımpaşa bu yılı da 2 milyon Euro ile kapattı.
Kadro yapısı bu olan Kasımpaşa, Kemal Özdeş’in kulübün yapısına uygun oyuncu seçimiyle başarılı bir performans ortaya koydu. Örneğin geçen sezon bedelsiz kadroya katılan Mbaye Diagne, bu sezon harika bir performans ortaya koyup, 8 gole imza attı. Yine Anderlecht’ten kiralanan Trezeguet, Kemal Özdeş’le kendine gelip, Avrupa’nın bir çok kulübünün transfer listesine girdi. Bu sezon harcanan 2 milyon Euro Trezeguet’in bonservisi içindi.
Kasımpaşa, Kemal Özdeş yönetiminde çıktığı 86 maçın 36’sında sahadan galibiyetle ayrılırken, 34 maçta yenilgi ve 14 maçta beraberlik aldı. Attığı 147 gole karşılık kalesinde 141 gol gördü. Bu istatistikler transferde milyonlar harcayan veya zirveye oynamayı alışkanlık hale getiren takımlar için düşük kalır. Ancak Kasımpaşa için değil.
Mesele Kemal Özdeş meselesi değil. Kasımpaşa’da ilk kez bir teknik adam kovmuyor. Mesele bu kısır döngünün Türk futbolunu içine çektiği başarısızlık girdabıdır. Ülkenin bir numaralı yöneticisi kaybedilen bir turnuvanın ev sahipliğini ‘masraftan kurtulmuş olduk’ diye yorumlarsa kulüplerde ‘görüş ayrılığı’ deyip teknik adamları kapının önüne koyar. Sezonun 7 haftası geride kalırken, 4 teknik adam değişlikliği yaşandı. Önümüzdeki haftalarda kovulan isimlere yenileri eklenecek. Başarının tarifini yapmayan kulüp yöneticileri ve sporu ciddiye almayan ülke yöneticileriyle dibe vurmaya devam edeceğiz. Amaç, masraftan kurtulmak!
[Hasan Cücük] 2.10.2018 [TR724]
İktidar kendini Kılıçdaroğlu ile savundu! [Erhan Başyurt]
Milli Güvenlik Kararı ile uydurulan ‘Fetö’nün ana davası ya da bilinen adıyla ‘Çatı Davası’nda yer alan 3 ismin iade talebi geçtiğimiz hafta İngiliz Mahkemesi’nde ele alındı.
İş adamları Akın İpek, Ali Çelik ve eğitimci Talip Büyük’ün ‘iade talebi’, Türk siyasilerin bizatihi baskı yapması ve liste vermesiyle politik bir şekilde alelacele açıldı.
***
İngiltere’den başka iade taleplerinin de olduğu ancak 3 kişinin isimleri ilk etapta geldiği için duruşmalarının da birlikte yapıldığı belirtiliyor.
Duruşma ilk olduğu için çıkacak karar da bir yönüyle emsal olacak.
***
Ancak kişilerin dosyasına göre çıkacak kararlar da değişiklik gösterebilecek.
Mesela Akın İpek ile ilgili dosyada ‘Çatı İddianamesi’nde yer alan bütün suçlar alt alta sıralanarak iade talebi oluşturulmuş.
Hakim iade talep dosyasını ve İngilizce’ye çevrilen İddianame’yi okuduktan sonra, Türkiye’nin temsilcisi konumundaki Savcı’ya sorular yöneltiyor.
Basit ve en temel soru; ‘’Katıldığı terör eylemine dair bir delil var mı?’’
Cevap: Yok!..
***
İngiliz hukuk sistemi, ‘suçun şahsiliği’ne önem veriyor. Kişinin söz konusu suçlarla somut bağını ve rolünü sorguluyor.
Hakim, iadesi istenen kişilerle ilgili ‘’terör örgütü üyesi ya da değil’’ diye bir karar vermiyor. Suçlamaya ilişkin delil var mı yok mu? sadece ona bakıyor.
İkincisi, ‘FETÖ’ İngiltere’de kabul edilen bir terör örgütü değil, tek başına iade için yeterli değil. Türkiye’nin İngiltere’de suç olarak kabul edilen eylemler ve deliller ortaya koyması gerekiyor.
Delil sunulmayınca hakim 20’ye yakın suçlamadan büyük çoğunluğunu yargılamaya gerek duymadan düşürüyor. Yine de İngiltere’de de suç teşkil eden ‘kara para aklama, para kaçırma ve zimmetine para geçirme’ gibi bir kaç iddia ile ilgili bir duruşma yapılmasına karar veriyor.
İadesi talep edilen 3 isim mevzuat gereği gözaltına alınıyor, aynı gün kefaretle duruşma kararı çıkana kadar serbest bırakılıyor.
***
Mahkeme öncesi, Türkiye’den iadesi talep edilen isimlerle ilgili yeni bir rapor isteniyor.
Türkiye’yi temsil eden Savcı bununla yetinmeyip, özel bir hukuk firmasından da elini güçlendirmek için danışmanlık alıyor…
İadesi talep edilen 3 ismin avukatları da savunma dosyaları hazırlıyor.
İngiltere’de 4 gün süren ve Türk medyasında da yankı bulan 4 günlük duruşmanın perde arkası bunlar…
***
Duruşmanın son iki gününü mahkeme salonundan izledim.
İddia makamı ile savunma, yani savcı ve avukatlar aynı sırada ve hakimin karşısında oturuyor.
‘Sanıklar’ ise, yan tarafta…
Hakim girerken ve çıkarken ayağa kalkılıyor.
Duruşma esnasında salona giriş yapan veya çıkan başıyla selamlıyor ya da izin alıyor.
Duruşmalar halka açık. İsteyen cam bölme ile ayrılmış bir odadan izliyor.
Telefonlar kapattırılıyor ve fotoğraf çekmek de yasak…
***
Gelelim duruşmaya… Türkiye’nin gönderdiği ve mahkemeye sunulan ek dosyayı inceledim.
İddianame nasıl delilsiz suçlamalar içeriyorsa, ek dosya da yine aynı şekilde somut tek bir delile yer vermiyor.
İkincisi de, Türkiye’de hukukun var olduğu, iade edilmeleri halinde ‘adil yargılama’ yapılacağı kanun maddelerine atfen ileri sürülüyor.
Şimdi sıkı durun; Türkiye mahkemede kendisini CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden savundu.
Reza Zarrab’ın Kılıçdaroğlu’na, TURGEV’in ve Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na açtığı ve red olunan tazminat talepleri, Türkiye’de hukukun bağımsızlığı için delil gösteriliyor.
Başka da ‘delilleri’ yok!
***
Savunma, yani iadesi istenen 3 ismin avukatları, davaya oldukça iyi hazırlanmış.
Duruşmaya, onlarca klasör ile gelip, tek tek tezlerini delillendirdiler.
İlk gün İbrahim Kalın ve Berat Albayrak’ın yurt dışındaki insanlara operasyon yapılacağı, görüldükleri yerde öldürülmelerini ileri süren videoları seyrettirildi.
Bir çok ülkeden adam kaçırmalarla birlikte, can güvenlikleri olmadığı ortaya kondu.
Son gün, Türkiye’de cezaevlerinde yaşananlar ve bir tanığın kötü muameleye dair yazılı şahitliği de sunuldu…
***
İkinci ve üçüncü gün, yargı sisteminin bağımsız olmadığını gösteren, İngiltere’nin en saygın profesörlerinden Jeffrey Jowell’in hazırladığı kapsamlı bir rapor mahkemeye sunuldu.
Jowell aynı zamanda Venedik Komisyonu üyesi. İngiltere’de ‘hocaların hocası’ olarak biliniyor.
Prof. Jowell, Türkiye’de adil yargılama olmadığını, yargı bağımsızlığının tam olarak yok edildiğini örnekleri ve kanuni düzenlemelerle anlattı.
Türkiye’yi temsil eden savcı ve avukatlar, raporu çürütmeye yönelik çabaladı.
Tek tezleri, bu raporun bir vakıf tarafından yazdırılmış olmasıydı.
Oysa tüm ‘bilirkişi raporları’ bir talep üzerine ve ücret karşılığı yazılıyor…
***
Duruşmayı en sıra dışı kılan husus, bir ‘gizli tanığın’ dinlenmesi oldu.
Türk yargı sistemi içerisinde önemli görevler yapmış bir isim, ‘can güvenliği’ olmadığı için Hakim’in de onayı ile ‘perde arkası’ndan dinlendi.
İngiltere’de ‘gizli tanık’ pek alışmış bir uygulama değil. Ancak Türkiye’deki ‘gizli tanık’ uygulamasıyla bu aynı değil.
Hem hakim, hem Türkiye’nin avukatları hem de savunma avukatları kendisini görebiliyor, sadece izleyicilerin olduğu odadan tanığın yüzü görünmüyordu.
‘Gizli tanık’ aslında taraflar için açıktı. Ne var ki, ahlaki sorumluluk var, Türkiye’nin avukatları da ismi deşifre etmiyorlar.
‘Gizli tanık’, yargının içerisinde yer almış birisi olarak, 17/25 Aralık’tan itibaren HSYK değişiklikleri, AYM, Yargıtay ve Danıştay’daki yapısal değişikliklerin bağımsızlığı nasıl yok ettiğini ortaya koydu.
Tek hakime dayalı ‘özel mahkemelerin’ kararları ve OHAL uygulamalarından örnekler verdi.
En önemlisi de, 4 bine yakın yargı mensubunun keyfi tutuklanması ve iktidarın istemediği kararı veren hakimlerin tutuklanmasına dair yaşanmış misallerdi…
***
Hakim 4 günün sonunda, tüm iddiaları, olmayan delilleri ve savunmanın sunduğu kapsamlı delilleri inceledikten sonra kararını açıklamak üzere, 28 Kasım’a karar duruşması koydu.
Almanya, İspanya, Yunanistan, Bosna Hersek, Gürcistan… Bir çok ülkede iade taleplerinin geri çevrildiği kararlar mevcut. Ancak bu dava İngiltere’de ilk olduğu için önemli…
Daha da önemlisi, Akın İpek’in duruşma çıkışında yaptığı açıklamada yer alan, ‘’Bağımsız bir mahkeme, 5 yılın sonunda, bize yapılan iftiralar ve asılsız suçlamaları değerlendirecek. Karara herkes saygı duymalı…’’
Karar, bir yönüyle Türkiye’de ‘adil yargılama’ olup olmadığını, tutuklulara insanca muamele edilip edilmediğini, ‘Çatı Davası’na adı konulanlara bile bir delile dayalı suçlama yapılıp yapılmadığını ortaya koyacak…
[Erhan Başyurt] 2.10.2018 [TR724]
İş adamları Akın İpek, Ali Çelik ve eğitimci Talip Büyük’ün ‘iade talebi’, Türk siyasilerin bizatihi baskı yapması ve liste vermesiyle politik bir şekilde alelacele açıldı.
***
İngiltere’den başka iade taleplerinin de olduğu ancak 3 kişinin isimleri ilk etapta geldiği için duruşmalarının da birlikte yapıldığı belirtiliyor.
Duruşma ilk olduğu için çıkacak karar da bir yönüyle emsal olacak.
***
Ancak kişilerin dosyasına göre çıkacak kararlar da değişiklik gösterebilecek.
Mesela Akın İpek ile ilgili dosyada ‘Çatı İddianamesi’nde yer alan bütün suçlar alt alta sıralanarak iade talebi oluşturulmuş.
Hakim iade talep dosyasını ve İngilizce’ye çevrilen İddianame’yi okuduktan sonra, Türkiye’nin temsilcisi konumundaki Savcı’ya sorular yöneltiyor.
Basit ve en temel soru; ‘’Katıldığı terör eylemine dair bir delil var mı?’’
Cevap: Yok!..
***
İngiliz hukuk sistemi, ‘suçun şahsiliği’ne önem veriyor. Kişinin söz konusu suçlarla somut bağını ve rolünü sorguluyor.
Hakim, iadesi istenen kişilerle ilgili ‘’terör örgütü üyesi ya da değil’’ diye bir karar vermiyor. Suçlamaya ilişkin delil var mı yok mu? sadece ona bakıyor.
İkincisi, ‘FETÖ’ İngiltere’de kabul edilen bir terör örgütü değil, tek başına iade için yeterli değil. Türkiye’nin İngiltere’de suç olarak kabul edilen eylemler ve deliller ortaya koyması gerekiyor.
Delil sunulmayınca hakim 20’ye yakın suçlamadan büyük çoğunluğunu yargılamaya gerek duymadan düşürüyor. Yine de İngiltere’de de suç teşkil eden ‘kara para aklama, para kaçırma ve zimmetine para geçirme’ gibi bir kaç iddia ile ilgili bir duruşma yapılmasına karar veriyor.
İadesi talep edilen 3 isim mevzuat gereği gözaltına alınıyor, aynı gün kefaretle duruşma kararı çıkana kadar serbest bırakılıyor.
***
Mahkeme öncesi, Türkiye’den iadesi talep edilen isimlerle ilgili yeni bir rapor isteniyor.
Türkiye’yi temsil eden Savcı bununla yetinmeyip, özel bir hukuk firmasından da elini güçlendirmek için danışmanlık alıyor…
İadesi talep edilen 3 ismin avukatları da savunma dosyaları hazırlıyor.
İngiltere’de 4 gün süren ve Türk medyasında da yankı bulan 4 günlük duruşmanın perde arkası bunlar…
***
Duruşmanın son iki gününü mahkeme salonundan izledim.
İddia makamı ile savunma, yani savcı ve avukatlar aynı sırada ve hakimin karşısında oturuyor.
‘Sanıklar’ ise, yan tarafta…
Hakim girerken ve çıkarken ayağa kalkılıyor.
Duruşma esnasında salona giriş yapan veya çıkan başıyla selamlıyor ya da izin alıyor.
Duruşmalar halka açık. İsteyen cam bölme ile ayrılmış bir odadan izliyor.
Telefonlar kapattırılıyor ve fotoğraf çekmek de yasak…
***
Gelelim duruşmaya… Türkiye’nin gönderdiği ve mahkemeye sunulan ek dosyayı inceledim.
İddianame nasıl delilsiz suçlamalar içeriyorsa, ek dosya da yine aynı şekilde somut tek bir delile yer vermiyor.
İkincisi de, Türkiye’de hukukun var olduğu, iade edilmeleri halinde ‘adil yargılama’ yapılacağı kanun maddelerine atfen ileri sürülüyor.
Şimdi sıkı durun; Türkiye mahkemede kendisini CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden savundu.
Reza Zarrab’ın Kılıçdaroğlu’na, TURGEV’in ve Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na açtığı ve red olunan tazminat talepleri, Türkiye’de hukukun bağımsızlığı için delil gösteriliyor.
Başka da ‘delilleri’ yok!
***
Savunma, yani iadesi istenen 3 ismin avukatları, davaya oldukça iyi hazırlanmış.
Duruşmaya, onlarca klasör ile gelip, tek tek tezlerini delillendirdiler.
İlk gün İbrahim Kalın ve Berat Albayrak’ın yurt dışındaki insanlara operasyon yapılacağı, görüldükleri yerde öldürülmelerini ileri süren videoları seyrettirildi.
Bir çok ülkeden adam kaçırmalarla birlikte, can güvenlikleri olmadığı ortaya kondu.
Son gün, Türkiye’de cezaevlerinde yaşananlar ve bir tanığın kötü muameleye dair yazılı şahitliği de sunuldu…
***
İkinci ve üçüncü gün, yargı sisteminin bağımsız olmadığını gösteren, İngiltere’nin en saygın profesörlerinden Jeffrey Jowell’in hazırladığı kapsamlı bir rapor mahkemeye sunuldu.
Jowell aynı zamanda Venedik Komisyonu üyesi. İngiltere’de ‘hocaların hocası’ olarak biliniyor.
Prof. Jowell, Türkiye’de adil yargılama olmadığını, yargı bağımsızlığının tam olarak yok edildiğini örnekleri ve kanuni düzenlemelerle anlattı.
Türkiye’yi temsil eden savcı ve avukatlar, raporu çürütmeye yönelik çabaladı.
Tek tezleri, bu raporun bir vakıf tarafından yazdırılmış olmasıydı.
Oysa tüm ‘bilirkişi raporları’ bir talep üzerine ve ücret karşılığı yazılıyor…
***
Duruşmayı en sıra dışı kılan husus, bir ‘gizli tanığın’ dinlenmesi oldu.
Türk yargı sistemi içerisinde önemli görevler yapmış bir isim, ‘can güvenliği’ olmadığı için Hakim’in de onayı ile ‘perde arkası’ndan dinlendi.
İngiltere’de ‘gizli tanık’ pek alışmış bir uygulama değil. Ancak Türkiye’deki ‘gizli tanık’ uygulamasıyla bu aynı değil.
Hem hakim, hem Türkiye’nin avukatları hem de savunma avukatları kendisini görebiliyor, sadece izleyicilerin olduğu odadan tanığın yüzü görünmüyordu.
‘Gizli tanık’ aslında taraflar için açıktı. Ne var ki, ahlaki sorumluluk var, Türkiye’nin avukatları da ismi deşifre etmiyorlar.
‘Gizli tanık’, yargının içerisinde yer almış birisi olarak, 17/25 Aralık’tan itibaren HSYK değişiklikleri, AYM, Yargıtay ve Danıştay’daki yapısal değişikliklerin bağımsızlığı nasıl yok ettiğini ortaya koydu.
Tek hakime dayalı ‘özel mahkemelerin’ kararları ve OHAL uygulamalarından örnekler verdi.
En önemlisi de, 4 bine yakın yargı mensubunun keyfi tutuklanması ve iktidarın istemediği kararı veren hakimlerin tutuklanmasına dair yaşanmış misallerdi…
***
Hakim 4 günün sonunda, tüm iddiaları, olmayan delilleri ve savunmanın sunduğu kapsamlı delilleri inceledikten sonra kararını açıklamak üzere, 28 Kasım’a karar duruşması koydu.
Almanya, İspanya, Yunanistan, Bosna Hersek, Gürcistan… Bir çok ülkede iade taleplerinin geri çevrildiği kararlar mevcut. Ancak bu dava İngiltere’de ilk olduğu için önemli…
Daha da önemlisi, Akın İpek’in duruşma çıkışında yaptığı açıklamada yer alan, ‘’Bağımsız bir mahkeme, 5 yılın sonunda, bize yapılan iftiralar ve asılsız suçlamaları değerlendirecek. Karara herkes saygı duymalı…’’
Karar, bir yönüyle Türkiye’de ‘adil yargılama’ olup olmadığını, tutuklulara insanca muamele edilip edilmediğini, ‘Çatı Davası’na adı konulanlara bile bir delile dayalı suçlama yapılıp yapılmadığını ortaya koyacak…
[Erhan Başyurt] 2.10.2018 [TR724]
‘McKinsey’le anlaşmak zorunda kaldılar, IMF Türkiye’ye güvenmiyor’
İktisatçı Prof. Dr. Esfender Korkmaz, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ekonomik model olarak geçileceğini açıkladığı ‘McKinsey sistemi’ne ilişkin değerlendirmelerde bulundu. “IMF’nin yabancı sermaye girişine yeşil ışık yakması için ise, güvenli ve tarafsız raporlara ihtiyacı var. Bu alanda IMF Türkiye’ye değil, McKinsey raporlarına güveniyor” diyen Korkmaz, Türkiye’nin bundan dolayı şirketle anlaşmak zorunda kaldığını ifade etti. İktisatçı Korkmaz, konuya ilişkin olarak, “Bu şartlarda IMF ile stand by yapmadan, IMF raporlarını etkileyerek, yabancı sermayeye güven vermek kriz öncesi önlemlerden birisi” yorumunda bulundu.
Birgün gazetesinden Meltem Yılmaz’ın sorularını yanıtlayan iktisat profesörü Dr. Esfender Korkmaz’ın açıklamalarından bir bölümü şöyle:
Ekonomi yönetiminin Mckinsey’e bırakılması ne ifade ediyor? IMF’nin kapısını çalmayacağını iddia eden AKP hükümeti, bu yolla IMF öncesi son durağa mı gelmiş oldu?
Ekonomik krize “çözüm” arayan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, “Yeni Ekonomi Programı” bünyesinde kurulan “Maliyet ve Dönüşüm Ofisi” için, Amerika’nın uluslararası yönetim şirketi olan McKinsey’den danışmanlık anlaşması yaptı. Bu şirket kamu ve özel sektörün ekonomi politikalarını ve uygulamalarını analiz ederek rapor hazırlıyor. Türkiye’nin yabancı kaynak girişine ihtiyacı var. Aksi halde üretimde aksama olacak ve eksi büyüme yaşanacak. Ne var ki ekonomik istikrar sorununun paniğe dönüşmesi, Türkiye’nin raiting’inin “yatırım yapılamaz-spekülatif” derecesine düşmesi dış kaynak girişini frenlemiştir. Bu durum ayrıca Türkiye’nin dış borçlarında risk swapının yükselmesi (380 baz puan) ve dünyanın en riskli tahvilleri olarak görülmesinden anlaşılıyor. Bu şartlarda IMF ile stand by yapmadan, IMF raporlarını etkileyerek, yabancı sermayeye güven vermek kriz öncesi önlemlerden birisi. IMF’nin yabancı sermaye girişine yeşil ışık yakması için ise, güvenli ve tarafsız raporlara ihtiyacı var. Bu alanda IMF Türkiye’ye değil, McKinsey raporlarına güveniyor. Bunun içindir ki Türkiye bu şirketle anlaşmak zorunda kaldı.
Ekonomik krizlerin başlangıç yeri olduğunu belirttiğiniz bankaların zararı da önümüzdeki günlerde halkın sırtına mı binecek?
BDDK 15 Ağustos 2018 tarihli Resmi Gazete’de, ‘Finansal sektöre olan borçların yeniden yapılandırılması’ konusunda yönetmelik yayınlandı. 2 yıl devam edecek uygulamada, BDDK’nin mali durumları inceleterek, uygun gördüğü şirketler yeniden yapılandırmaya gidebilecekler. Özel sektör borçlarının yeniden yapılandırılması, bankaları zarara sokacaktır. Öte yandan Hazine ve Maliye Bakanı’nın belirttiğine göre, sorunlu krediler ayrı bir şirkette toplanacak. Karşılığında hazine kâğıdı verilecektir.
Bu ne anlama geliyor?
Hazine kâğıdı verilmesi bankaları dolaylı yoldan kurtarmak ve zararın hazineden karşılanmasının farklı bir yoludur. Hükümet her seçimde bankalara baskı yaptı. Kredi dağıttırdı. Bu krediler, tüketime, eğlenceye, lüks harcamaya gitti. Şimdi eğer bankaları kurtarmak için dönmeyen kredileri hazine karşılarsa bu halkın sırtına yüklenecek. Çünkü bütçeyi halk vergileriyle finanse ediyor. Ayrıca kamu bankalarının zararları da bütçeden karşılanıyor. Teknik olarak bankaları kurtarmak için banka zararlarının sosyalize edilmesi demektir. Bir toplumda zararlar sosyalize edilirse, o toplumun kârların da sosyalize edilmesini isteme hakkı doğar.
2018 krizi, Türkiye’nin geçmişte yaşadığı krizlerden hangi açılardan farklıdır?
Türkiye 1959 krizinde dış borçlarda moratoryuma gitti. O tarihten sonraki krizlerde Dış borç sorunu yaşamadı. 1970, 1980, 1994, 2001 krizlerinde, üretim ithalata bağımlı değildi, dış borç sorunu yoktu, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları sorunları yaşanmıyordu. Bugün ise öncelikli sorun dış kaynaktır. Türkiye dış kaynak bulamazsa, dış borçlarda temerrüde düşer. İthalat yapamaz. Üretim düşer. Ekonomide bunalım yaşarız. Öte yandan hukuk ve demokraside kurumsal sorunlar, sorunların ekonomik istikrarı daha çok bozuyor.
2019’da bizi nasıl bir yıl bekliyor? Enflasyon, işsizlik, döviz kuru alanlarında Türkiye nasıl bir dönemden geçeceğe benziyor?
Ekonomide kritik eşik aşıldı. Bugünkü göstergeler kriz göstergeleridir. Mahalli idareler seçimlerinde popülizm devam edecek ve siyasi sorunlar artacaktır. Popülizm devam edecektir.
Tek çıkış yolu, hükümetin popülizmden vazgeçmesi, bir istikrar programı yapması, IMF ile anlaşması, AB’nin hukuk ve demokrasi standartlarına dönülmesidir.
[Kronos.News] 1.10.2018
Birgün gazetesinden Meltem Yılmaz’ın sorularını yanıtlayan iktisat profesörü Dr. Esfender Korkmaz’ın açıklamalarından bir bölümü şöyle:
Ekonomi yönetiminin Mckinsey’e bırakılması ne ifade ediyor? IMF’nin kapısını çalmayacağını iddia eden AKP hükümeti, bu yolla IMF öncesi son durağa mı gelmiş oldu?
Ekonomik krize “çözüm” arayan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, “Yeni Ekonomi Programı” bünyesinde kurulan “Maliyet ve Dönüşüm Ofisi” için, Amerika’nın uluslararası yönetim şirketi olan McKinsey’den danışmanlık anlaşması yaptı. Bu şirket kamu ve özel sektörün ekonomi politikalarını ve uygulamalarını analiz ederek rapor hazırlıyor. Türkiye’nin yabancı kaynak girişine ihtiyacı var. Aksi halde üretimde aksama olacak ve eksi büyüme yaşanacak. Ne var ki ekonomik istikrar sorununun paniğe dönüşmesi, Türkiye’nin raiting’inin “yatırım yapılamaz-spekülatif” derecesine düşmesi dış kaynak girişini frenlemiştir. Bu durum ayrıca Türkiye’nin dış borçlarında risk swapının yükselmesi (380 baz puan) ve dünyanın en riskli tahvilleri olarak görülmesinden anlaşılıyor. Bu şartlarda IMF ile stand by yapmadan, IMF raporlarını etkileyerek, yabancı sermayeye güven vermek kriz öncesi önlemlerden birisi. IMF’nin yabancı sermaye girişine yeşil ışık yakması için ise, güvenli ve tarafsız raporlara ihtiyacı var. Bu alanda IMF Türkiye’ye değil, McKinsey raporlarına güveniyor. Bunun içindir ki Türkiye bu şirketle anlaşmak zorunda kaldı.
Ekonomik krizlerin başlangıç yeri olduğunu belirttiğiniz bankaların zararı da önümüzdeki günlerde halkın sırtına mı binecek?
BDDK 15 Ağustos 2018 tarihli Resmi Gazete’de, ‘Finansal sektöre olan borçların yeniden yapılandırılması’ konusunda yönetmelik yayınlandı. 2 yıl devam edecek uygulamada, BDDK’nin mali durumları inceleterek, uygun gördüğü şirketler yeniden yapılandırmaya gidebilecekler. Özel sektör borçlarının yeniden yapılandırılması, bankaları zarara sokacaktır. Öte yandan Hazine ve Maliye Bakanı’nın belirttiğine göre, sorunlu krediler ayrı bir şirkette toplanacak. Karşılığında hazine kâğıdı verilecektir.
Bu ne anlama geliyor?
Hazine kâğıdı verilmesi bankaları dolaylı yoldan kurtarmak ve zararın hazineden karşılanmasının farklı bir yoludur. Hükümet her seçimde bankalara baskı yaptı. Kredi dağıttırdı. Bu krediler, tüketime, eğlenceye, lüks harcamaya gitti. Şimdi eğer bankaları kurtarmak için dönmeyen kredileri hazine karşılarsa bu halkın sırtına yüklenecek. Çünkü bütçeyi halk vergileriyle finanse ediyor. Ayrıca kamu bankalarının zararları da bütçeden karşılanıyor. Teknik olarak bankaları kurtarmak için banka zararlarının sosyalize edilmesi demektir. Bir toplumda zararlar sosyalize edilirse, o toplumun kârların da sosyalize edilmesini isteme hakkı doğar.
2018 krizi, Türkiye’nin geçmişte yaşadığı krizlerden hangi açılardan farklıdır?
Türkiye 1959 krizinde dış borçlarda moratoryuma gitti. O tarihten sonraki krizlerde Dış borç sorunu yaşamadı. 1970, 1980, 1994, 2001 krizlerinde, üretim ithalata bağımlı değildi, dış borç sorunu yoktu, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları sorunları yaşanmıyordu. Bugün ise öncelikli sorun dış kaynaktır. Türkiye dış kaynak bulamazsa, dış borçlarda temerrüde düşer. İthalat yapamaz. Üretim düşer. Ekonomide bunalım yaşarız. Öte yandan hukuk ve demokraside kurumsal sorunlar, sorunların ekonomik istikrarı daha çok bozuyor.
2019’da bizi nasıl bir yıl bekliyor? Enflasyon, işsizlik, döviz kuru alanlarında Türkiye nasıl bir dönemden geçeceğe benziyor?
Ekonomide kritik eşik aşıldı. Bugünkü göstergeler kriz göstergeleridir. Mahalli idareler seçimlerinde popülizm devam edecek ve siyasi sorunlar artacaktır. Popülizm devam edecektir.
Tek çıkış yolu, hükümetin popülizmden vazgeçmesi, bir istikrar programı yapması, IMF ile anlaşması, AB’nin hukuk ve demokrasi standartlarına dönülmesidir.
[Kronos.News] 1.10.2018
‘AKP’nin bir kanadı derin devletin temsilcisi olarak görev yapıyor’
Siyaset Bilimci Dr. Zafer Yörük, geçen hafta iki tarafın açıklamalarıyla sık sık gündeme gelen AKP ile MHP’nin ittifakı konusuyla ilgili olarak, “Bir pazarlık var gibi gözüküyor” dedi. AKP yönetimi ve Erdoğan’ın esasen, “2005-2006-2007 tarihlerinde soruşturulan, aynı zamanda 90’ların kirli savaşının failleri olan kişilerle ve bu kişilerin etki alanındakilerle” ittifak yaptığını söyleyen Yörük şöyle devam etti: “Belli ki bu esas devlet, Devlet Bahçeli ağzından konuşuyor ve Erdoğan’a diyor ki: Bizim dediklerimizi yap, yoksa yerine başka adam buluruz.”
Zafer Yörük’ün Evrensel gazetesinden Serpil İlgün’e verdiği röportajın bir bölümü şöyle:
‘Cumhur ittifakı çatırdıyor’, ‘ittifakta kriz’ şeklinde yorumlanan atışmaların, restleşmelerin kaynağında ne var?
Bir nevi kayıkçı kavgası gibi AKP ile MHP arasındaki atışma. Bir pazarlık var gibi gözüküyor. Ama esas olarak şunu gösteriyor; bildiğimiz kadarıyla MHP şimdiki AKP’nin, yani AKP olmaktan çıkıp bir Erdoğan partisi haline gelmiş olan yeni AKP’nin tek müttefiki değil. Onun esas devlet içindeki müttefiklerinin temsilcisi.
Somutlaşması için; MHP’nin temsil ettiği esas devletin aktörleri kimler? Söylendiği gibi Ergenekon, Balyoz soruşturmalarında tutuklanan ama sonra serbest bırakılıp rütbeleri iade edilerek göreve döndürülenler mi?
Ergenekon ve Balyoz’da falan alınan generaller, albaylar, üst rütbeli subaylar vs. o kadar derin devlet değildi bence. Bildiğimiz asker bürokrasisiydi. Esas işbirliği yapılan kesim Mehmet Ağar isminde temsil edilen, işte Veli Küçük adıyla bildiğimiz isimler. Bunlar ilk akla gelenler ama esas olarak, resmi statüsü tam belli olmayan, olsa bile aynı zamanda başka bir statüye de sahip olan ve işte o 2005-2006-2007 tarihlerinde soruşturulan, aynı zamanda 90’ların kirli savaşının failleri olan kişilerle ve bu kişilerin etki alanındakilerle bugün ittifak yapılıyor AKP yönetimi tarafından.
‘BİZİM DEDİKLERİMİZİ YAP, YOKSA…’
Mehmet Ağar’ın oğluna milletvekili olarak yer açılması da bunun göstergelerinden biri mi?
Hiç kuşku yok. Bizdeki derin devlet o kadar derin değil. Yani şöyle olsaydı, demokratik bir ülkede yaşıyor olsak ve devlet bazı bizden habersiz işler çeviriyor olsa o zaman bizim bilmediğimiz bir derin devlet olabilirdi bu memlekette. Ama kim oldukları hemen hemen belli olan birtakım şahıslar. Dediğim gibi hem resmi statüsü olan veya resmi statüsü hiç olmayan ama gayri resmi olarak devlet nezdinde bir statüsü olduğu belli olan birtakım şahıslardan ibaret bir güruh bunlar. Sayıca çok olmasalar da etki alanları geniş. Politik temsilcileri de MHP başta olmak üzere bütün partiler. CHP’nin bir kanadı bunların siyasi temsilcisi olarak çalışıyor, İYİ Parti’nin ha keza, yine AKP’nin bayağı bir kanadı bu esas devletin siyasi temsilcisi olarak görev yapmakta.
Başa dönersek; şu anda belli ki bu esas devlet, Devlet Bahçeli ağzından konuşuyor ve Erdoğan’a diyor ki, “Bizim dediklerimizi yap, yoksa yerine başka adam buluruz!”
‘SONUÇLARINA GÜVENEBİLECEĞİMİZ SON SEÇİM 2015’TEYDİ’
24 Haziran’da AKP’nin 1 milyona yakın oy kaybettiğini anımsarsak, ‘Bahçeli ve Adan, Erdoğan’a yerel seçim mecburiyetini de hatırlatıyor’ denilebilir mi?
Tabii ki. Ben 7 Haziran 2015’ten beri bu ülkede seçim yapılmadığını düşünüyorum. Yani belki en son biraz eli yüzü düzgün seçim 1 Kasım’dı. Bir sürü terör eylemleri, bombalamalar, Kürt kentlerine, kasabalarına operasyonlar vs. koşullarında yapılmış bile olsa sonuçlarına güvenebileceğimiz en son seçim oydu. Ondan sonra yapılan referandum ve genel seçim sonuçlarına güvenmiyorum şahsen. Artık seçimlerin bir ritüele indirgenmiş olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bahçeli, Erdoğan’a “Sen değiştirilemeyecek bir şahıs değilsin, esas iktidar biziz” diyor. Bunun da sebebi Erdoğan’ın aşırı popülist politikaya yönelmiş olması. Aşırı popülist derken şunu kastediyorum; tamamen şahsi söylemleri, vaatleri ve şahsi ilişkileriyle iktidarda kalabileceği, örgütünün çözüldüğü bir konuma gelmiş olması.
‘PERDENİN KALKMASI İYİ OLDU’
AKP-MHP arasındaki tartışmanın bir diğer ayağını da af meselesi oluşturuyor. Erdoğan yakın zamana kadar ‘gündemimizde yok’ demiş, ancak Bahçeli geri adım atmamıştı. Yaptığınız esas devlet analizinde af meselesi nerede duruyor? Af hangi pazarlığın bir parçası?
Esas devlet dediğimiz şeyin bir kanadı mafyadır her zaman. Bugün Çakıcı şahsiyetinde cisimleşen esas devlet içerde, onun (o kesimin) çıkması gerekiyor! Pazarlığın bir tarafı bu.
Erdoğan ‘af gündemimizde yok’ derken, buna direnmeye mi çalıştı?
Orada kelimenin dar anlamıyla bir hegemonya savaşı var. Esas patronun kim olduğunu göstermek gerekiyor. Erdoğan’ın bu konuda bir sorunu olmasa bile buna itiraz edecekti. Çünkü “Bütün öneriler MHP kanadından geliyor ve biz kabul etmek zorunda kalıyoruz -referandum ve erken seçim de öyle olmuştu- o yüzden zor duruma düşüyoruz. Bundan sonra kararları ben vereceğim” itirazını geliştirdi. Orada da MHP tarafı esas patronun kim olduğunu bir kez daha vurgulama ihtiyacı hissetmiş gibi gözüküyor. Bir de Erdoğan’ın kanatları altında yükselen Sedat Peker mafyası ile Çakıcı mafyası arasında bir sürtüşme/çatışma söz konusu. Aralarındaki çatışmanın siyasete yansıması da olabilir ama bunun belirleyici bir faktör olduğunu düşünmüyorum.
[Kronos.News] 1.10.2018
Zafer Yörük’ün Evrensel gazetesinden Serpil İlgün’e verdiği röportajın bir bölümü şöyle:
‘Cumhur ittifakı çatırdıyor’, ‘ittifakta kriz’ şeklinde yorumlanan atışmaların, restleşmelerin kaynağında ne var?
Bir nevi kayıkçı kavgası gibi AKP ile MHP arasındaki atışma. Bir pazarlık var gibi gözüküyor. Ama esas olarak şunu gösteriyor; bildiğimiz kadarıyla MHP şimdiki AKP’nin, yani AKP olmaktan çıkıp bir Erdoğan partisi haline gelmiş olan yeni AKP’nin tek müttefiki değil. Onun esas devlet içindeki müttefiklerinin temsilcisi.
Somutlaşması için; MHP’nin temsil ettiği esas devletin aktörleri kimler? Söylendiği gibi Ergenekon, Balyoz soruşturmalarında tutuklanan ama sonra serbest bırakılıp rütbeleri iade edilerek göreve döndürülenler mi?
Ergenekon ve Balyoz’da falan alınan generaller, albaylar, üst rütbeli subaylar vs. o kadar derin devlet değildi bence. Bildiğimiz asker bürokrasisiydi. Esas işbirliği yapılan kesim Mehmet Ağar isminde temsil edilen, işte Veli Küçük adıyla bildiğimiz isimler. Bunlar ilk akla gelenler ama esas olarak, resmi statüsü tam belli olmayan, olsa bile aynı zamanda başka bir statüye de sahip olan ve işte o 2005-2006-2007 tarihlerinde soruşturulan, aynı zamanda 90’ların kirli savaşının failleri olan kişilerle ve bu kişilerin etki alanındakilerle bugün ittifak yapılıyor AKP yönetimi tarafından.
‘BİZİM DEDİKLERİMİZİ YAP, YOKSA…’
Mehmet Ağar’ın oğluna milletvekili olarak yer açılması da bunun göstergelerinden biri mi?
Hiç kuşku yok. Bizdeki derin devlet o kadar derin değil. Yani şöyle olsaydı, demokratik bir ülkede yaşıyor olsak ve devlet bazı bizden habersiz işler çeviriyor olsa o zaman bizim bilmediğimiz bir derin devlet olabilirdi bu memlekette. Ama kim oldukları hemen hemen belli olan birtakım şahıslar. Dediğim gibi hem resmi statüsü olan veya resmi statüsü hiç olmayan ama gayri resmi olarak devlet nezdinde bir statüsü olduğu belli olan birtakım şahıslardan ibaret bir güruh bunlar. Sayıca çok olmasalar da etki alanları geniş. Politik temsilcileri de MHP başta olmak üzere bütün partiler. CHP’nin bir kanadı bunların siyasi temsilcisi olarak çalışıyor, İYİ Parti’nin ha keza, yine AKP’nin bayağı bir kanadı bu esas devletin siyasi temsilcisi olarak görev yapmakta.
Başa dönersek; şu anda belli ki bu esas devlet, Devlet Bahçeli ağzından konuşuyor ve Erdoğan’a diyor ki, “Bizim dediklerimizi yap, yoksa yerine başka adam buluruz!”
‘SONUÇLARINA GÜVENEBİLECEĞİMİZ SON SEÇİM 2015’TEYDİ’
24 Haziran’da AKP’nin 1 milyona yakın oy kaybettiğini anımsarsak, ‘Bahçeli ve Adan, Erdoğan’a yerel seçim mecburiyetini de hatırlatıyor’ denilebilir mi?
Tabii ki. Ben 7 Haziran 2015’ten beri bu ülkede seçim yapılmadığını düşünüyorum. Yani belki en son biraz eli yüzü düzgün seçim 1 Kasım’dı. Bir sürü terör eylemleri, bombalamalar, Kürt kentlerine, kasabalarına operasyonlar vs. koşullarında yapılmış bile olsa sonuçlarına güvenebileceğimiz en son seçim oydu. Ondan sonra yapılan referandum ve genel seçim sonuçlarına güvenmiyorum şahsen. Artık seçimlerin bir ritüele indirgenmiş olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bahçeli, Erdoğan’a “Sen değiştirilemeyecek bir şahıs değilsin, esas iktidar biziz” diyor. Bunun da sebebi Erdoğan’ın aşırı popülist politikaya yönelmiş olması. Aşırı popülist derken şunu kastediyorum; tamamen şahsi söylemleri, vaatleri ve şahsi ilişkileriyle iktidarda kalabileceği, örgütünün çözüldüğü bir konuma gelmiş olması.
‘PERDENİN KALKMASI İYİ OLDU’
AKP-MHP arasındaki tartışmanın bir diğer ayağını da af meselesi oluşturuyor. Erdoğan yakın zamana kadar ‘gündemimizde yok’ demiş, ancak Bahçeli geri adım atmamıştı. Yaptığınız esas devlet analizinde af meselesi nerede duruyor? Af hangi pazarlığın bir parçası?
Esas devlet dediğimiz şeyin bir kanadı mafyadır her zaman. Bugün Çakıcı şahsiyetinde cisimleşen esas devlet içerde, onun (o kesimin) çıkması gerekiyor! Pazarlığın bir tarafı bu.
Erdoğan ‘af gündemimizde yok’ derken, buna direnmeye mi çalıştı?
Orada kelimenin dar anlamıyla bir hegemonya savaşı var. Esas patronun kim olduğunu göstermek gerekiyor. Erdoğan’ın bu konuda bir sorunu olmasa bile buna itiraz edecekti. Çünkü “Bütün öneriler MHP kanadından geliyor ve biz kabul etmek zorunda kalıyoruz -referandum ve erken seçim de öyle olmuştu- o yüzden zor duruma düşüyoruz. Bundan sonra kararları ben vereceğim” itirazını geliştirdi. Orada da MHP tarafı esas patronun kim olduğunu bir kez daha vurgulama ihtiyacı hissetmiş gibi gözüküyor. Bir de Erdoğan’ın kanatları altında yükselen Sedat Peker mafyası ile Çakıcı mafyası arasında bir sürtüşme/çatışma söz konusu. Aralarındaki çatışmanın siyasete yansıması da olabilir ama bunun belirleyici bir faktör olduğunu düşünmüyorum.
[Kronos.News] 1.10.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)