Büyük mazlum ve mağdurlardan 1930 doğumlu merhum Mustafa Cahid Türkmenoğlu, Üstad Bediüzzaman Hazretlerini, ilk defa İstanbul’da Gülhane Parkı ile Beyazıt arasında tramvayda henüz Hukuk Fakültesi talebesi olduğu gencecik günlerde 1952’de görüyor. Beş sene sonra 1957 senesinin son aylarında Üstad Hazretleriyle Isparta’da yarım saat kadar görüşebilmiştir. Ama o görüşmede hayatının en mühim dersini almıştır. Zübeyir Ağabeyin tesbiti ile Üstad Hazretleri kendisine “Kardeşim, bu zamanda ÂZAMÎ İHLÂS, ÂZAMÎ FEDÂKÂRLIK, ÂZAMÎ SADAKAT VE ÂZAMÎ DİKKAT LÂZIMDIR.” diyerek TAM DERSİNİ VERMİŞTİR…
Mustafa Cahid Türkmenoğlu 1957-1977 yılları arasında Risale-i Nurları okuduğu ve neşrinde bulunduğu için; Erzurum, Ankara ve Salihli hapisanelerinde, büyük çileler çekmiştir. Mustafa Cahid Ağabey bir hatırasını şöyle anlatıyor:
“Büyük Risalelerden biri basılırken bir ara Ankara’da bazı arkadaşlar vazife sebebiyle, bazı arkadaşlarda yaz tatili sebebi ile memlekete gitmişlerdi. Ben matbaada yalnız kalmıştım. Gerçi ara sıra talebelerden yardıma gelenler olurdu, ama pek durmuyorlardı. Ben de bir ara basım işini bırakıp Ankara’dan ayrılmak istediğim yere gönderilmiyordum. Doğuş Matbaasında bize tahsis edilen odada çalışırken bazen kendi kendime bağırarak ‘Ben istediğim yere gidemiyorum, ben hürriyetime sahip değil miyim?’ diyordum.
“Bir müddet sonra matbaa işlerinde yardım etmek üzere birkaç arkadaş geldi. Ben de onların gelişlerinden istifade ederek Üstadı ziyarete gittim. Isparta’da Üstadın bulunduğu eve geldim. Kapıyı çaldım. Arkadaşlar açtılar. Benim geldiğimi Üstad’a söylediler, ‘Gelsin’ demiş. O sırada Üstad Hazretleri odada yalnızdı, ben oda kapısından içeri girip elini öpmek için yanına giderken Üstad birden yüksek sesle, ‘NE HÜRRİYETİ?’ diye bağırdı, şaşırmıştım. O anda matbaadaki odada bağırdığım sözler aklıma geldi. Mahçup bir halde elini öperek önüne oturdum. Üstad bana önemli bir ders verdi ve “KARDEŞİM, ÖYLE KİMSELER GELMİŞLER Kİ, KUR’AN’IN BİR TEK HARFİNİN HAKİKATI İÇİN KENDİLERİNİ FEDÂ ETMİŞLER. BİZE NE OLUYOR Kİ, ŞİMDİ KUR’AN’IN TAMAMINA TAARRUZ VAR. BİZ KENDİMİZİ NİYE FEDÂ ETMEYELİM?’ dedi. Kur’an’a ve imana hizmet etmenin bu zamanda çok ehemmiyetli olduğunu söyleyerek çok güzel bir ders verdi.”
Mustafa Cahid Ağabey, hatıralarına mütevazi ifadelerle başlayıp “istihdam” gerçeğini de şöyle anlatıyor:
“Hatıraları (Necmeddin Şahiner Ağabeyimiz için) yazarken, NEFSİME değil BİR PAY ÇIKARMAK, belki NEFSİM HİÇ İSTEMEDİĞİ HALDE NASIL BU HİZMETTE SENELERCE İSTİHDAM EDİLDİĞİNİ belirtmek içindir…
“1952 senesi Hukuk Fakültesi birinci sınıftaydım. Konyalı Saffet isminde bir arkadaşımla, şimdiki Gülhane parkında biraz ders çalışmış ve fakülteye dönmek üzere tramvaya binmiştik. Hukuk Fakültesine yaklaşırken arkadaşım bana; ‘Vatmanın yanında ayakta duran zatı tanıyor musun?’ diye sordu. Ben de, ‘Hiç böyle birini görmedim ve tanımıyorum’ dedim. Arkadaş bana, ‘Gel bu zatın elini öpelim, bu zat büyük bir evliyadır.’ dedi. O sırada tramvay Beyazıt Meydanına giriyordu. Arkadaşım Saffet yerinden kalktı, arkasından ben de kalktım. Tramvayda vatmanın yanında ayakta duran zatın elini öptük. O zat bize, ‘Siz nerede okuyorsunuz?’ dedi. Üniversitenin büyük kapısını göstererek; ‘Burada okuyoruz’ dedik. Sonradan Bediüzzaman Said Nursi olduğunu öğrendiğim zat bize ‘Ben Fatih’te kalıyorum, gelin görüşelim’ dedi. Biz de ‘Peki’ diyerek tramvaydan indik.”
Birkaç gün sonra bir kandil günü arkadaşı Saffet ile görüşmek için Fatih’e giderler ama Üstad müsait olmadığı için görüşemezler. Ama 1952 Ekim ayında İstanbul Hukuk Fakültesinden kaydını alıp Ankara Hukuka naklini yaptırır. Orada rahmetli Atıf Ural ile tanışır. Onun, Cebeci’nin yukarı taraflarında bir odalı kerpiç yapılı evine gidip gelmeye başlar. Risaleleri ve Hizmeti orada iyice tanımış olur. Beş sene sonra Isparta’da Üstad’ı ilk ziyaretinde, odanın kapısından içeri girip elini öpeceği sırada, Mustafa Cahid Ağabeye ‘Ben seni tanıyorum’ dedi. Üstad Hazretleri onu görünce, İstanbul’da tramvayda ilk gördüğü zaman hatırlamıştı…
Çeşitli sıkıntıları Hizmet için çeken Mustafa Cahid Ağabeyimiz diyor ki:
“Hapisten tahliye olur olmaz Üstad’ı ziyaret ettim. Fakülteyi de bitirmiştim. Ziyaret sırasında bana dedi ki: ‘Kardeşim, sana mebusluk, valilik, Diyanet İşleri Başkanlığı verilse bunları mı kabul edersin? Hem de serbest hareket edeceksin, yalnız cüz’î şeylerde onlara tâbî olacaksın. Kabul etmediğin takdirde hem seni hem de kardeşlerini hapse atacaklar. Bunu mu kabul edersin?’ dedi. Ben hiç ses çıkarmadım. Üstad, ‘Ben ikincisini kabul ederim’ dedi.
“Yine bir seferinde Üstadı Emirdağ’da ziyaret etmiştim. Üstad bana kitapların basım ve cildi için 2500 lira para verdi. ‘Bu parayı hizmete ebeveynin verdi.’ dedi. O gün Üstad’ı Emirdağ’da ziyaret ettikten sonra Ankara’ya dönmek için o gün Eskişehir’e geldim. Eskişehir’de yedek subaylığını Ankara’da yaparken sık sık yanımıza gelen Erhan Arbatlı’ya uğradım. Erhan bana, ‘Bu gece burada kal, yarın gidersin’ dedi. Ben de o gece Eskişehir’de kaldım. Sabah namazından sonra Üstad’ın Eskişehir’e geldiğini öğrendik. Erhan’la beraber Eskişehir’deki odun pazarında bulunan Abdülvahid Tabakçı Ağabeyin evine giden Üstad’ı ziyarete gittik. Kapıyı çaldık açtılar. Üstad’a talebelerden biri, ‘Türkmenoğlu ziyarete geldi.’ dedi. ÜSTAD TANIMADIĞINI, beyan etti. ŞAŞIRMIŞTIM. Oda kapısı açıktı, yavaşça içeri girdim. Üstadın elini öpmek için yanına yaklaştım ve elini öpmek için eğildiğimde, ENSEME BİR TOKAT İNDİ. Üzülmüştüm, olduğum yerde yere çöktüm. Üstad üzüldüğümü hissetti. Hatamı anladım. Ankara’ya bir gün gitmemekle, HİZMETİ AKSATMIŞ, dolayısıyla Risalelerin çıkmasının gecikmesine sebep olmuştum. Üstad Hazretleri, Risalelerin bir an önce çıkmasını her şeyden ehemmiyetli görüyordu.”
İnsanlığın muhtaç olduğu iman ve Kur’an Hizmeti için elbette, her türlü fedakârlığa ve cefâkârlığa değer…
[Safvet Senih] 13.8.2020 [Samanyolu Haber]
Ne Hürriyeti? [Safvet Senih]
Okullar uzaktan eğitimle açılacak, yüz yüze eğitim ‘seyreltilecek’
Milli Eğitim Bakanı Selçuk, "31 Ağustos 2020 tarihinde okulları uzaktan eğitimle açıyoruz" dedi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da bugünki toplantının ardından, ""Önerimiz, yüz yüze eğitimin, en az bir ay boyunca başlatılmaması" demişti.
KRONOS 12 Ağustos 2020 GÜNDEM
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Bilim Kurulu Toplantısı sonrası açıklama yapıyor. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, şunları söyledi:
“2020-2021 Eğitim-Öğretim 31 Ağustos’ta uzaktan eğitimle okullar açılacak, 21 Eylül’de seyreltilmiş şekilde yüz yüze eğitim başlayacak. Uzaktan eğitim araçları EBA televizyon kanalları, öğretmenleriyle yaptıkları canlı dersler, EBA internetin içeriğindeki birtakım konulardan oluşuyor. Ayrıca hazırlanan destek materyalları ile öğrencilerimizin yanında olmaya devam edeceğiz.”
‘AĞIR TEDBİRLERE DÖNMEMİZ GEREKEBİLİR’
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın başkanlık ettiği Koronavirüs Bilim Kurulu “eğitim” gündemiyle bugün toplanmıştı. Bakan Koca, toplantı sonrası “Önerimiz, yüz yüze eğitimin, en az bir ay boyunca başlatılmaması, gerekirse online yapılması, yüz yüze eğitime kademeli geçilmesi yönünde” açıklamasında bulundu.
Koca, “Önümüzdeki günlerde Covid-19 iletişimi konusunda yeni çalışmalar ortaya koymaya çalışacak, düzenlemelere gideceğiz” dedi.
Covid-vaka sayılarına ilişkin değerlendirme yapan Koca “Artış bu hızla devam ederse bir daha yaşamak istemediğimiz ağır tedbirlere dönmemiz gerekebilir.” ifadesini kullandı.
[Kronos.News] 12.8.2020
KRONOS 12 Ağustos 2020 GÜNDEM
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Bilim Kurulu Toplantısı sonrası açıklama yapıyor. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, şunları söyledi:
“2020-2021 Eğitim-Öğretim 31 Ağustos’ta uzaktan eğitimle okullar açılacak, 21 Eylül’de seyreltilmiş şekilde yüz yüze eğitim başlayacak. Uzaktan eğitim araçları EBA televizyon kanalları, öğretmenleriyle yaptıkları canlı dersler, EBA internetin içeriğindeki birtakım konulardan oluşuyor. Ayrıca hazırlanan destek materyalları ile öğrencilerimizin yanında olmaya devam edeceğiz.”
‘AĞIR TEDBİRLERE DÖNMEMİZ GEREKEBİLİR’
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın başkanlık ettiği Koronavirüs Bilim Kurulu “eğitim” gündemiyle bugün toplanmıştı. Bakan Koca, toplantı sonrası “Önerimiz, yüz yüze eğitimin, en az bir ay boyunca başlatılmaması, gerekirse online yapılması, yüz yüze eğitime kademeli geçilmesi yönünde” açıklamasında bulundu.
Koca, “Önümüzdeki günlerde Covid-19 iletişimi konusunda yeni çalışmalar ortaya koymaya çalışacak, düzenlemelere gideceğiz” dedi.
Covid-vaka sayılarına ilişkin değerlendirme yapan Koca “Artış bu hızla devam ederse bir daha yaşamak istemediğimiz ağır tedbirlere dönmemiz gerekebilir.” ifadesini kullandı.
[Kronos.News] 12.8.2020
Kapital kontrolün ilk sinyali: Bankadan dövizini çekenden ücret alınmaya başlandı
Bankada kendinize ait dövizi çekmek istediğinizde artık komisyon ödemek zorundasınız. Merkez Bankası’nın yaptığı düzenleme sonrası bankalar komisyon oranlarını belirledi.
BOLD – Döviz nakit çekiminin, Merkez Bankası (MB) tarafından masraf alınabilecek kalem olarak tanımlanmasının ardından bazı bankalar bu hafta itibariyle bu işlemi ücretlendirmeye başladı.
Bankacıların verdiği bilgiye göre bazı bankalar döviz çekimlerinde ücret alma işlemine hafta başında, bazıları dün başladı.
Ziraat Bankası, 3 bin dolar üstü nakit döviz çekenlerden 10 binde 3 komisyon almaya başladı. Garanti Bankası da 20 bin dolar üstü on binde 15 komisyon alıyor.
Bankacılar sürecin sektör geneline yayılmasını beklediklerini henüz uygulamaya başlamayan bankaların da olduğunu ancak bunun yöntem belirlemek için olduğu görüşünde.
Bankacıların verdiği bilgiye göre MB ay başında bankalara gönderdiği talimatta ücret ve komisyon alınabilecek kalemlerde döviz nakit çekimini de ekledi.
İlgili talimat MB’nin sitesinde de ödeme sistemlerine ilişkin mevzuat arasında yer aldı.
MB’nin 4 Ağustos’ta yürürlüğe giren finansal tüketicilerden alınacak ücretlere ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğe ilişkin uygulama talimatında “Finansal tüketicinin hesabının bulunduğu şubeden yapacağı Türk lirası para çekimleri için ücret alınamaz ancak yabancı para (efektif) çekimlerinden ücret tahsil edilebilir” ifadesi yer aldı.
Reuters’a bilgi veren bir bankacı, şöyle konuştu: “Hesaptan döviz nakit çekimi masraf alınabilecek sınıf olarak geçen hafta tanımlanması ardından sektör genelinde yavaş yavaş uygulama başladı. Uygulamaya baktığımızda bazı bankalarda üst sınır belirlenmek üzere çekilen miktarın yüzdesel masraf/komisyon olarak alındığını görüyoruz. Bazı bankalarda ise aynı oranın belirli bir tutar üzerindeki çekimlere uygulandığını görüyoruz.”
Bankacı uygulamanın sektör geneline yayılmasını öngördüğünü de belirtti.
TBMM’de geçen yıl kasım ayında kabul edilen kanunla Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun kapsamındaki görev ve yetkileri, Merkez Bankası’na devredilmişti. MB bu değişiklikle ödemeler alanındaki yetkili otorite olmuştu.
MB yetkiyi BDDK’dan devralmasından sonra ödemeler sistemine ilişkin düzenlemeler yapıyor.
[Bold Medya] 13.8.2020
BOLD – Döviz nakit çekiminin, Merkez Bankası (MB) tarafından masraf alınabilecek kalem olarak tanımlanmasının ardından bazı bankalar bu hafta itibariyle bu işlemi ücretlendirmeye başladı.
Bankacıların verdiği bilgiye göre bazı bankalar döviz çekimlerinde ücret alma işlemine hafta başında, bazıları dün başladı.
Ziraat Bankası, 3 bin dolar üstü nakit döviz çekenlerden 10 binde 3 komisyon almaya başladı. Garanti Bankası da 20 bin dolar üstü on binde 15 komisyon alıyor.
Bankacılar sürecin sektör geneline yayılmasını beklediklerini henüz uygulamaya başlamayan bankaların da olduğunu ancak bunun yöntem belirlemek için olduğu görüşünde.
Bankacıların verdiği bilgiye göre MB ay başında bankalara gönderdiği talimatta ücret ve komisyon alınabilecek kalemlerde döviz nakit çekimini de ekledi.
İlgili talimat MB’nin sitesinde de ödeme sistemlerine ilişkin mevzuat arasında yer aldı.
MB’nin 4 Ağustos’ta yürürlüğe giren finansal tüketicilerden alınacak ücretlere ilişkin usul ve esaslar hakkında tebliğe ilişkin uygulama talimatında “Finansal tüketicinin hesabının bulunduğu şubeden yapacağı Türk lirası para çekimleri için ücret alınamaz ancak yabancı para (efektif) çekimlerinden ücret tahsil edilebilir” ifadesi yer aldı.
Reuters’a bilgi veren bir bankacı, şöyle konuştu: “Hesaptan döviz nakit çekimi masraf alınabilecek sınıf olarak geçen hafta tanımlanması ardından sektör genelinde yavaş yavaş uygulama başladı. Uygulamaya baktığımızda bazı bankalarda üst sınır belirlenmek üzere çekilen miktarın yüzdesel masraf/komisyon olarak alındığını görüyoruz. Bazı bankalarda ise aynı oranın belirli bir tutar üzerindeki çekimlere uygulandığını görüyoruz.”
Bankacı uygulamanın sektör geneline yayılmasını öngördüğünü de belirtti.
TBMM’de geçen yıl kasım ayında kabul edilen kanunla Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun kapsamındaki görev ve yetkileri, Merkez Bankası’na devredilmişti. MB bu değişiklikle ödemeler alanındaki yetkili otorite olmuştu.
MB yetkiyi BDDK’dan devralmasından sonra ödemeler sistemine ilişkin düzenlemeler yapıyor.
[Bold Medya] 13.8.2020
IMF’nin ardından Dünya Bankası da Türkiye’yi uyardı
Merkez Bankasının dövizi frenleyebilmek için yaklaşık 60 milyar dolar harcaması sonrası düşen rezerv seviyesiyle ilgili uluslararası kuruluşlar tek tek uyarı yayınlamaya başladı.
BOLD – Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ardından Dünya Bankası da, Merkez Bankası (TCMB) rezervlerindeki düşüşle ilgili Türkiye’yi uyardı. Sermaye çıkışları ile rezervlerdeki düşüşün dış finansman baskılarını arttırdığı belirtildi.
Dünya Bankası, güncel ekonomik gelişmelere dair değerlendirme ve beklentilerin yer aldığı ‘Türkiye Ekonomik İzleme Raporu’nu dün yayımladı. Türkiye ekonomisinin 2020 yılını yüzde 3,8’lik küçülmeyle tamamlayacağı öngörüsünde bulunan Dünya Bankası, Merkez Bankası’nın (MB) azalan döviz rezervleriyle ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
Raporda, küresel büyümedeki yavaşlamanın sonucu olarak Türkiye’nin ihracat mallarına ve hizmetlerine olan dış talebin azalmasıyla birlikte, cari hesaplardaki dengesizliklerin yeniden ortaya çıktığı yorumu yapıldı.
Ayrıca finansal sermayenin küresel düzeyde güvenli limanlara akması ve Merkez Bankası rezervlerindeki düşüşün; dış finansman ve piyasa baskılarını artırdığı ifade edildi.
3,3 MİLYON KİŞİ YOKSULLUĞA SÜRÜKLENEBİLİR
Raporda, “Korona virüsü salgınının yol açtığı şokun etkisi 3,3 milyon kişiyi yoksulluğa sürükleyebilir. Ancak, bu insanların dörtte üçü, Türk yetkililerin pandeminin ilk andaki etkilerine karşı uygulamaya konulan hedefli sosyal destek programlarının genişletilmesi yoluyla yoksulluğa düşmekten kurtarılabilir” denildi.
Şirket borçlarına ilişkin ise, koronavirüsü salgınını kontrol altında tutma ve ihtiyatlı tutumu sürdürme ihtiyacının tüketimi dizginlerken, şirketlerin borç yükü yatırımlarını baskıladığına dikkat çekildi.
Dünya Bankası raporunda, yatırımlar ve iş gücüne katılımdaki düşüşün Türkiye ile diğer yükselen ekonomilerin verimlilikte ve potansiyel milli gelirde yaşadığı düşüşü daha da ağırlaştırmasının beklendiği ifade edildi.
[Bold Medya] 13.8.2020
BOLD – Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ardından Dünya Bankası da, Merkez Bankası (TCMB) rezervlerindeki düşüşle ilgili Türkiye’yi uyardı. Sermaye çıkışları ile rezervlerdeki düşüşün dış finansman baskılarını arttırdığı belirtildi.
Dünya Bankası, güncel ekonomik gelişmelere dair değerlendirme ve beklentilerin yer aldığı ‘Türkiye Ekonomik İzleme Raporu’nu dün yayımladı. Türkiye ekonomisinin 2020 yılını yüzde 3,8’lik küçülmeyle tamamlayacağı öngörüsünde bulunan Dünya Bankası, Merkez Bankası’nın (MB) azalan döviz rezervleriyle ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
Raporda, küresel büyümedeki yavaşlamanın sonucu olarak Türkiye’nin ihracat mallarına ve hizmetlerine olan dış talebin azalmasıyla birlikte, cari hesaplardaki dengesizliklerin yeniden ortaya çıktığı yorumu yapıldı.
Ayrıca finansal sermayenin küresel düzeyde güvenli limanlara akması ve Merkez Bankası rezervlerindeki düşüşün; dış finansman ve piyasa baskılarını artırdığı ifade edildi.
3,3 MİLYON KİŞİ YOKSULLUĞA SÜRÜKLENEBİLİR
Raporda, “Korona virüsü salgınının yol açtığı şokun etkisi 3,3 milyon kişiyi yoksulluğa sürükleyebilir. Ancak, bu insanların dörtte üçü, Türk yetkililerin pandeminin ilk andaki etkilerine karşı uygulamaya konulan hedefli sosyal destek programlarının genişletilmesi yoluyla yoksulluğa düşmekten kurtarılabilir” denildi.
Şirket borçlarına ilişkin ise, koronavirüsü salgınını kontrol altında tutma ve ihtiyatlı tutumu sürdürme ihtiyacının tüketimi dizginlerken, şirketlerin borç yükü yatırımlarını baskıladığına dikkat çekildi.
Dünya Bankası raporunda, yatırımlar ve iş gücüne katılımdaki düşüşün Türkiye ile diğer yükselen ekonomilerin verimlilikte ve potansiyel milli gelirde yaşadığı düşüşü daha da ağırlaştırmasının beklendiği ifade edildi.
[Bold Medya] 13.8.2020
Ücretsiz izne çıkarılan işçi sayısı 2 milyona dayandı
İşverenlerin AKP hükümetinin verdiği yetkiyle ücretsiz izne çıkardıkları işçilerin sayısı 2 milyona dayandı. Koronavirüs salgınında 1 Haziran’da normalleşme sürecine geçilmesine rağmen işverenler binlerce işçiyi ücretsiz izne çıkarmaya devam ediyor.
Sadece bir ayda yaklaşık 200 bin işçi ücretsiz izne gönderilerek ayda 1168 liraya mahkûm edildi. Türkiye İş Kurumu’nun haziran ve temmuz verileri karşılaştırıldığında ortaya dikkat çeken veriler çıktı. Temmuzda 401 bin 645 işçi işsizlik maaşı aldı. Bu işçilere 494.6 milyon lira ödeme yapıldı.
Bir önceki ay işsizlik maaşı alan işçi sayısı 464 bin 930’du. İşsizlik maaşı alan işçi sayısı düştü. Bunda bazı durumlar hariç işten çıkarmanın yasaklanması etkili oldu.
Hükümetin yasak kararı nedeniyle işverenler işçileri “ahlak ve iyi niyet kurallarına” uymamak gerekçesiyle işten atıyor ve tazminat ödemiyor. Bu işçiler ya işsizlik maaşı alamıyor ya da süreç yargıya taşınıyor.
GİDER, GELİRİN ÜÇ KATI
Kısa çalışma ödeneğinden yararlanan işçi sayısı bir önceki aya göre 2.4 milyondan 1.7 milyona düştü. İşçilere kısa çalışma kapsamında temmuzda 2.5 milyar lira ödeme yapıldı. Veriler işverenlerin kısa çalışmadan vazgeçmeye başladıklarını gösteriyor.
İşverenleri tarafından ücretsiz izne çıkarılan işçilere ayda 1168 lira “nakdi ücret desteği” veriliyor. Bu kapsamda nisan-haziran döneminde 1 milyon 705 bin 147 işçi işvereni tarafından ücretsiz izne çıkarılmıştı.
Nisan-temmuz döneminde bu sayı 1 milyon 901 bin 212’ye çıktı. Bu da sadece bir ayda yaklaşık 200 bin işçinin ücretsiz izne çıkarıldığı anlamına geliyor. Bu işçiler aylık bin 168 lira ile geçinmek zorunda kalacak. İŞKUR verilerine göre ücretsiz izne çıkarılan 1.9 milyon işçiye 3.6 milyar lira ödeme yapıldı.
İşsizlik sigortası fonu temmuzda bir önceki aya göre, 114.6 milyar liradan 111.2 milyar liraya geriledi.
İŞSİZLİK FONU İŞVERENLERE GİDİYOR
Salgın öncesinde fonda biriken para 130 milyar liranın üzerindeydi. Fonun temmuzda toplam gelirleri 2.5 milyar lira giderleri ise 7.4 milyar lira oldu. Fonun yüzde 14.16’sı mevduat, yüzde 85.84’ü ise tahvil olarak tutuluyor. Fon kaynaklarının önemli bir bölümü yine işverenlere gidiyor. Teşvik ve destek ödemeleri kapsamında ocak-temmuz döneminde fondan 10.4 milyar lira işverenlere gitti.
Bunun dışında aktif işgücü programları kapsamında 2.1 milyar lira, işbaşı eğitim programları kapsamında da 1.6 milyar lira verildi.
13.8.2020 [TR724]
Sadece bir ayda yaklaşık 200 bin işçi ücretsiz izne gönderilerek ayda 1168 liraya mahkûm edildi. Türkiye İş Kurumu’nun haziran ve temmuz verileri karşılaştırıldığında ortaya dikkat çeken veriler çıktı. Temmuzda 401 bin 645 işçi işsizlik maaşı aldı. Bu işçilere 494.6 milyon lira ödeme yapıldı.
Bir önceki ay işsizlik maaşı alan işçi sayısı 464 bin 930’du. İşsizlik maaşı alan işçi sayısı düştü. Bunda bazı durumlar hariç işten çıkarmanın yasaklanması etkili oldu.
Hükümetin yasak kararı nedeniyle işverenler işçileri “ahlak ve iyi niyet kurallarına” uymamak gerekçesiyle işten atıyor ve tazminat ödemiyor. Bu işçiler ya işsizlik maaşı alamıyor ya da süreç yargıya taşınıyor.
GİDER, GELİRİN ÜÇ KATI
Kısa çalışma ödeneğinden yararlanan işçi sayısı bir önceki aya göre 2.4 milyondan 1.7 milyona düştü. İşçilere kısa çalışma kapsamında temmuzda 2.5 milyar lira ödeme yapıldı. Veriler işverenlerin kısa çalışmadan vazgeçmeye başladıklarını gösteriyor.
İşverenleri tarafından ücretsiz izne çıkarılan işçilere ayda 1168 lira “nakdi ücret desteği” veriliyor. Bu kapsamda nisan-haziran döneminde 1 milyon 705 bin 147 işçi işvereni tarafından ücretsiz izne çıkarılmıştı.
Nisan-temmuz döneminde bu sayı 1 milyon 901 bin 212’ye çıktı. Bu da sadece bir ayda yaklaşık 200 bin işçinin ücretsiz izne çıkarıldığı anlamına geliyor. Bu işçiler aylık bin 168 lira ile geçinmek zorunda kalacak. İŞKUR verilerine göre ücretsiz izne çıkarılan 1.9 milyon işçiye 3.6 milyar lira ödeme yapıldı.
İşsizlik sigortası fonu temmuzda bir önceki aya göre, 114.6 milyar liradan 111.2 milyar liraya geriledi.
İŞSİZLİK FONU İŞVERENLERE GİDİYOR
Salgın öncesinde fonda biriken para 130 milyar liranın üzerindeydi. Fonun temmuzda toplam gelirleri 2.5 milyar lira giderleri ise 7.4 milyar lira oldu. Fonun yüzde 14.16’sı mevduat, yüzde 85.84’ü ise tahvil olarak tutuluyor. Fon kaynaklarının önemli bir bölümü yine işverenlere gidiyor. Teşvik ve destek ödemeleri kapsamında ocak-temmuz döneminde fondan 10.4 milyar lira işverenlere gitti.
Bunun dışında aktif işgücü programları kapsamında 2.1 milyar lira, işbaşı eğitim programları kapsamında da 1.6 milyar lira verildi.
13.8.2020 [TR724]
Kendisi olamayan futbolcu: Luis Nani [Hasan Cücük]
Portekiz futbolunun Cristiano Ronaldo ile birlikte ümit bağladığı isimlerden biri de Luis Nani idi. Tıpkı Cristiano gibi Sporting Lizbon alt yapısından yetişen Nani, vatandaşı gibi ikinci durağı Manchester United olmuştu. Bir dönem Fenerbahçe formasını da giyen Nani’nin futbolunda 2011’den sonra bir düşüş yaşandı. Gerekçesi ise oldukça ilginç!
Luis Nani ve Cristiano Ronaldo’nun birçok ortak noktası bulunuyor. Bu ortak noktalar bir anlamda Nani’nin yaşadığı sorunları da beraberinde getirdi. Her iki oyuncuda fakir bir yaşamdan gelip, Sporting Lizbon’un futbol akademesinde yetiştiler. Ronaldo 2003’te, Nani 2007’de M. United’e geldi. Beraber iki sezon oynadılar. Nani daima kendinden bir kaç adım önde olan Ronaldo ile kıyaslanmanın sıkıntısını yaşadı.
Cristiano Ronaldo M.United’daki ilk iki sezonunda 66 maçta forma giyip 15 gol atarken, Nani 50 maçta forma giyip 10 gol atabildi. Vatandaşının varlığı Nani için handikap oldu. Ronaldo’nun Real Madrid’e transferinden sonra Nani kısmen rahatladı ancak bu kez de Ronaldo’nun yerini dolduracak isim olmanın ağırlığını üzerinde hissetti. Bu durum Nani’nin ‘kendini düşünen’ bir oyuncu olarak tanımlanmasına yol açtı. Topla oynamayı sevmesine, golü de atma isteği eklenince kaçırdığı her pozisyon hanesine eksi puan olarak yazıldı.
Nani, Antonio Valencia’nın sakatlığından dolayı 2010-11 sezonunda takımın değişmezi olurken 9 gol ve 14 asistle en başarılı sezonunu yaşadı. İlerleyen yıllarda daha az forma giymeye başlayınca İngiliz basınına memnuniyetsizliğini ifade eden açıklamalar yaptı. İlginçtir Alex Ferguson, kendini eleştiren David Beckham, Jan Stamp ve Ruud van Nistelrooy gibi yıldızlarla yollarını ayırmasına rağmen Nani’yi takımda tuttu. 2013’te M. United’le sözleşmesini uzatması futbol kamuoyu tarafından hayretle karşılandı. Zira, Nani İngiliz ekibi için artık vasat bir isimdi.
Temmuz 2015’te İngiltere defterini kapatan Nani’nin yeni adresi Fenerbahçe oldu. 6 milyon Euro ödenen Portekizli’den beklentiler oldukça yüksekti. Nani, Ronaldo ile kıyaslanmasının benzerini Türkiye’de Robin Van Persie ile yaşadı. Hollandalı yıldız her ne kadar Nani’den performans olarak daha kötü olmasına karşılık, iki oyuncunun yollarının daha önce de M. United’de kesiştiğini unutmamak lazım. Nani’nin düşüş yaşadığı yıllarda Van Persie ManU’da gol kralı olup, takımın yıldızı oldu.
Fenerbahçe taraftarının takımın yıldızı olarak Van Persie’yi görmesi Nani’nin performansının kötü olmasının sebeplerinden biri oldu. Robin van Persie, M. United’de 3 sezonda 86 maçta forma giyip 46 gol atarken, Luis Nani 8 sezonda 147 maçta forma giyip 25 gol attı. Her iki futbolcuda sarı-lacivertli forma ile United günlerini mumla aratan bir performans ortaya koydu. Nani sadece bir sezon Fenerbahçe giydikten sonra 8,5 milyon Euro bedelle Valencia’ya satıldı. Ligde 28 maçta forma giyen Nani 8 gol ve 9 asistle sezonu tamamladı.
Nani’nin egosuna özel bir bölüm açmak gerekiyor. 2010’da Sky Sport’a verdiği röportajda ‘Ben dünyanın en iyi futbolcuları arasında yer alıyorum. Artık sıra dünyanın en iyisi olma zamanında’ diyerek, kendini Messi ve Cristiano Ronaldo gibi yıldızlardan üstün gördüğünü ortaya koymuştu. Nani’nin sorunu; daima star bir ismin gölgesinde kalmanın verdiği rahatsızlıktan dolayı yıldızlığını ispat için egosunu düşünen bir oyun ortaya koyması oldu.
Fenerbahçe’den sonra Valencia, Lazio (kiralık) ve Sporting Lizbon formalarını giyen Luis Nani, rotasını şubat 2019’da ABD’ye çevirip Orlando City’ye transfer oldu. Bu sezon MLS Ligi’nde 7 maçta forma bulan Nani, 3’er gol ve asistlik bir performans ortaya koydu. Aynı yollardan geçtiği Cristiano Ronaldo 35 yaşında üst düzey futbol sergilemeye devam ediyor. 33 yaşındaki Nani ise 2016’dan bu yana kayıplar da bulunuyor.
[Hasan Cücük] 13.8.2020 [TR724]
Luis Nani ve Cristiano Ronaldo’nun birçok ortak noktası bulunuyor. Bu ortak noktalar bir anlamda Nani’nin yaşadığı sorunları da beraberinde getirdi. Her iki oyuncuda fakir bir yaşamdan gelip, Sporting Lizbon’un futbol akademesinde yetiştiler. Ronaldo 2003’te, Nani 2007’de M. United’e geldi. Beraber iki sezon oynadılar. Nani daima kendinden bir kaç adım önde olan Ronaldo ile kıyaslanmanın sıkıntısını yaşadı.
Cristiano Ronaldo M.United’daki ilk iki sezonunda 66 maçta forma giyip 15 gol atarken, Nani 50 maçta forma giyip 10 gol atabildi. Vatandaşının varlığı Nani için handikap oldu. Ronaldo’nun Real Madrid’e transferinden sonra Nani kısmen rahatladı ancak bu kez de Ronaldo’nun yerini dolduracak isim olmanın ağırlığını üzerinde hissetti. Bu durum Nani’nin ‘kendini düşünen’ bir oyuncu olarak tanımlanmasına yol açtı. Topla oynamayı sevmesine, golü de atma isteği eklenince kaçırdığı her pozisyon hanesine eksi puan olarak yazıldı.
Nani, Antonio Valencia’nın sakatlığından dolayı 2010-11 sezonunda takımın değişmezi olurken 9 gol ve 14 asistle en başarılı sezonunu yaşadı. İlerleyen yıllarda daha az forma giymeye başlayınca İngiliz basınına memnuniyetsizliğini ifade eden açıklamalar yaptı. İlginçtir Alex Ferguson, kendini eleştiren David Beckham, Jan Stamp ve Ruud van Nistelrooy gibi yıldızlarla yollarını ayırmasına rağmen Nani’yi takımda tuttu. 2013’te M. United’le sözleşmesini uzatması futbol kamuoyu tarafından hayretle karşılandı. Zira, Nani İngiliz ekibi için artık vasat bir isimdi.
Temmuz 2015’te İngiltere defterini kapatan Nani’nin yeni adresi Fenerbahçe oldu. 6 milyon Euro ödenen Portekizli’den beklentiler oldukça yüksekti. Nani, Ronaldo ile kıyaslanmasının benzerini Türkiye’de Robin Van Persie ile yaşadı. Hollandalı yıldız her ne kadar Nani’den performans olarak daha kötü olmasına karşılık, iki oyuncunun yollarının daha önce de M. United’de kesiştiğini unutmamak lazım. Nani’nin düşüş yaşadığı yıllarda Van Persie ManU’da gol kralı olup, takımın yıldızı oldu.
Fenerbahçe taraftarının takımın yıldızı olarak Van Persie’yi görmesi Nani’nin performansının kötü olmasının sebeplerinden biri oldu. Robin van Persie, M. United’de 3 sezonda 86 maçta forma giyip 46 gol atarken, Luis Nani 8 sezonda 147 maçta forma giyip 25 gol attı. Her iki futbolcuda sarı-lacivertli forma ile United günlerini mumla aratan bir performans ortaya koydu. Nani sadece bir sezon Fenerbahçe giydikten sonra 8,5 milyon Euro bedelle Valencia’ya satıldı. Ligde 28 maçta forma giyen Nani 8 gol ve 9 asistle sezonu tamamladı.
Nani’nin egosuna özel bir bölüm açmak gerekiyor. 2010’da Sky Sport’a verdiği röportajda ‘Ben dünyanın en iyi futbolcuları arasında yer alıyorum. Artık sıra dünyanın en iyisi olma zamanında’ diyerek, kendini Messi ve Cristiano Ronaldo gibi yıldızlardan üstün gördüğünü ortaya koymuştu. Nani’nin sorunu; daima star bir ismin gölgesinde kalmanın verdiği rahatsızlıktan dolayı yıldızlığını ispat için egosunu düşünen bir oyun ortaya koyması oldu.
Fenerbahçe’den sonra Valencia, Lazio (kiralık) ve Sporting Lizbon formalarını giyen Luis Nani, rotasını şubat 2019’da ABD’ye çevirip Orlando City’ye transfer oldu. Bu sezon MLS Ligi’nde 7 maçta forma bulan Nani, 3’er gol ve asistlik bir performans ortaya koydu. Aynı yollardan geçtiği Cristiano Ronaldo 35 yaşında üst düzey futbol sergilemeye devam ediyor. 33 yaşındaki Nani ise 2016’dan bu yana kayıplar da bulunuyor.
[Hasan Cücük] 13.8.2020 [TR724]
Balıkesir’den Belarus’a giden yol! [M.Nedim Hazar]
Doğru düzgün malumatımızın olmadığı bir ülke Belarus. Ülkeyi tam 26 yıldır yöneten bir lider var: Alexander Lukaşenko. Aslında Belarus’ta yaşananların bizim ülkemizin kararlı adımlarla seyir ettiği rota ile büyük benzerlikleri var. Lukaşenko 26 yıllık iktidarı boyunca giderek otoriterleşip Tek Adam yönetimine evriltti ülkesini. Karşısına çıkan her şeyi gücünü kullanarak ezdi geçti.
Belarus son seçimlere ülkenin kahir ekseriyetinin memnuniyetsizliğiyle gidiyordu. Çoğu uzman adil yapılacak bir seçimde Lukaşenko’nun değil oyların yarısı, yüzde 25 barajını bile aşamayacağını biliyordu.
Karşısına çıkan bir sürpriz aday vardı, aktivist ve blog yazarı Syarhey Tsihanouski. İşin bu kez arzuladığı gibi gitmediğini gören Avrupa’nın Son Diktatörü rakibini tutuklatınca işler daha da karıştı ve muhalif liderin eşi İngilizce öğretmeni ve aktivist olan Svetlana Tikhanouskaya bu kez aday oldu.
Seçimler yapıldı ve buram buram usulsüzlük, hırsızlık ve yolsuzlukla hem de. Youtube çalınan oy çuvallarının videolarıyla dolu.
Diktatör yüzde 80 küsur oy ile tekrar seçildiğini açıklayınca film koptu ve Belarus tarihinin en büyük çaplı gösterileri başladı. Bir günde 3 bin gösterici tutuklandı. Muhalefet lideri Svetlana Tikhanouskaya sonuçları tanımadığını açıkladı.
Ancak sonra tuhaf şeyler olmaya başladı ve Bayan Tikhanouskayaortalıktan kaybolmuştu. Bizdemi Muharrem İnce gibi kendisi sessizliğe gömülmemişti. Seçimlere itiraz için gittiği devlet dairesinde 7 saat gözaltında tutulduktan sonra ülkeden kaçmıştı.
Nasıl bir baskı altında ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı bilinmiyor.
Litvanya Dışişleri Bakanı Linas Linkevicius yaptığı açıklamada Tikhanovskaya’nın güvende ve iyi olduğunu söyledi. BBC’ye konuşan Linkevicius, Belarus devlet yetkililerinin, Svetlana Tikhanovskaya’ya “ülke dışına çıkmaktan başka çok az seçenek bıraktığını” söyledi.
Linkevicius, Tikhanovskaya’nın sonuçlara itiraz etmek için merkez seçim kuruluna gitmesi sonrası 7 saat süresince gözaltında tutulduğunu aktarmıştı.
Ancak kendisinin kaçması yetmedi. Kocası hapisteydi ve başta kendi çocukları olmak üzere bir dolu akrabası vardı ülkesinde.
Artık ne tür bir baskı ya da tehdit gördü ise geçtiğimiz gün iki video kaydı yayınlanan 37 yaşındaki siyasetçi, çocuklarını bırakıp ülkesini terk etmesinin çok zor bir karar olduğunu söyledi. Ve sonrasındaki cümle dehşet vericiydi. Muhalif lider muhaliflerden protestoları sonlandırmalarını istiyordu.
Bir arkadaşı ise liderinin açıklaması üzerine şunları söyleyecekti:
“Tikhanovskaya‘nın önünde iki seçenek vardı: Belarus’ta parmaklıklar arkasında olmak ya da Litvanya’da özgür bir şekilde mücadelesine devam edebilmek. Tikhanouskaya, Belarus’ta değişimin habercisi olarak görülüyor. Ancak biz burada eskiden olduğu gibi baskı altına yaşamaya devam ediyoruz”
Belarus nire Türkiye nire, dememek lazım.
Hileli seçimi kazanan diktatörü ilk kutlayan liderlerden biri Tayyip Erdoğan oldu nedense. Ve Belarus’tan Balıkesir’e götürdü bizi hafızamız.
Ülkenin eksen değişme sürecinde en önemli hadiselerden biri de AKP’nin kendi belediye başkanları ve bizzat başbakanı istifaya zorlamasıydı.
Eminim herkes Balıkesir Belediye başkanı Ahmet Edip Uğur’un ağlayarak yaptığı istifa toplantısını hatırlayacaktır.
Şöyle demişti halkın oyuyla seçilmiş belediye başkanı:
“Ve fakat ailenize, evinize kadar ulaşan baskılar, tehdide varan müdahaleler var. Bu katlanılacak durum olmanın ötesine geçmiştir.”
Görüldüğü kültürü, coğrafyası, tarihi ne kadar farklı olsa da faşizmin ve diktanın izlediği yol ve geçirdiği süreçler birbirine çok benziyor.
Ne var ki bunu ülkeye anlatmak mümkün olmuyor.
Ülkemizde tekrar doğru düzgün ve adil bir seçim olur mu ya da ne zaman olur bilmiyorum. Ancak yaşanacaklar hakkında çok önemli bir gösterge Belarus’ta yaşanan son seçim…
Galiba sonuna kadar yaşayıp bizzat tecrübe ettikten sonra kabul edeceğiz bu hazin tabloyu.
[M.Nedim Hazar] 13.8.2020 [TR724]
Belarus son seçimlere ülkenin kahir ekseriyetinin memnuniyetsizliğiyle gidiyordu. Çoğu uzman adil yapılacak bir seçimde Lukaşenko’nun değil oyların yarısı, yüzde 25 barajını bile aşamayacağını biliyordu.
Karşısına çıkan bir sürpriz aday vardı, aktivist ve blog yazarı Syarhey Tsihanouski. İşin bu kez arzuladığı gibi gitmediğini gören Avrupa’nın Son Diktatörü rakibini tutuklatınca işler daha da karıştı ve muhalif liderin eşi İngilizce öğretmeni ve aktivist olan Svetlana Tikhanouskaya bu kez aday oldu.
Seçimler yapıldı ve buram buram usulsüzlük, hırsızlık ve yolsuzlukla hem de. Youtube çalınan oy çuvallarının videolarıyla dolu.
Diktatör yüzde 80 küsur oy ile tekrar seçildiğini açıklayınca film koptu ve Belarus tarihinin en büyük çaplı gösterileri başladı. Bir günde 3 bin gösterici tutuklandı. Muhalefet lideri Svetlana Tikhanouskaya sonuçları tanımadığını açıkladı.
Ancak sonra tuhaf şeyler olmaya başladı ve Bayan Tikhanouskayaortalıktan kaybolmuştu. Bizdemi Muharrem İnce gibi kendisi sessizliğe gömülmemişti. Seçimlere itiraz için gittiği devlet dairesinde 7 saat gözaltında tutulduktan sonra ülkeden kaçmıştı.
Nasıl bir baskı altında ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı bilinmiyor.
Litvanya Dışişleri Bakanı Linas Linkevicius yaptığı açıklamada Tikhanovskaya’nın güvende ve iyi olduğunu söyledi. BBC’ye konuşan Linkevicius, Belarus devlet yetkililerinin, Svetlana Tikhanovskaya’ya “ülke dışına çıkmaktan başka çok az seçenek bıraktığını” söyledi.
Linkevicius, Tikhanovskaya’nın sonuçlara itiraz etmek için merkez seçim kuruluna gitmesi sonrası 7 saat süresince gözaltında tutulduğunu aktarmıştı.
Ancak kendisinin kaçması yetmedi. Kocası hapisteydi ve başta kendi çocukları olmak üzere bir dolu akrabası vardı ülkesinde.
Artık ne tür bir baskı ya da tehdit gördü ise geçtiğimiz gün iki video kaydı yayınlanan 37 yaşındaki siyasetçi, çocuklarını bırakıp ülkesini terk etmesinin çok zor bir karar olduğunu söyledi. Ve sonrasındaki cümle dehşet vericiydi. Muhalif lider muhaliflerden protestoları sonlandırmalarını istiyordu.
Bir arkadaşı ise liderinin açıklaması üzerine şunları söyleyecekti:
“Tikhanovskaya‘nın önünde iki seçenek vardı: Belarus’ta parmaklıklar arkasında olmak ya da Litvanya’da özgür bir şekilde mücadelesine devam edebilmek. Tikhanouskaya, Belarus’ta değişimin habercisi olarak görülüyor. Ancak biz burada eskiden olduğu gibi baskı altına yaşamaya devam ediyoruz”
Belarus nire Türkiye nire, dememek lazım.
Hileli seçimi kazanan diktatörü ilk kutlayan liderlerden biri Tayyip Erdoğan oldu nedense. Ve Belarus’tan Balıkesir’e götürdü bizi hafızamız.
Ülkenin eksen değişme sürecinde en önemli hadiselerden biri de AKP’nin kendi belediye başkanları ve bizzat başbakanı istifaya zorlamasıydı.
Eminim herkes Balıkesir Belediye başkanı Ahmet Edip Uğur’un ağlayarak yaptığı istifa toplantısını hatırlayacaktır.
Şöyle demişti halkın oyuyla seçilmiş belediye başkanı:
“Ve fakat ailenize, evinize kadar ulaşan baskılar, tehdide varan müdahaleler var. Bu katlanılacak durum olmanın ötesine geçmiştir.”
Görüldüğü kültürü, coğrafyası, tarihi ne kadar farklı olsa da faşizmin ve diktanın izlediği yol ve geçirdiği süreçler birbirine çok benziyor.
Ne var ki bunu ülkeye anlatmak mümkün olmuyor.
Ülkemizde tekrar doğru düzgün ve adil bir seçim olur mu ya da ne zaman olur bilmiyorum. Ancak yaşanacaklar hakkında çok önemli bir gösterge Belarus’ta yaşanan son seçim…
Galiba sonuna kadar yaşayıp bizzat tecrübe ettikten sonra kabul edeceğiz bu hazin tabloyu.
[M.Nedim Hazar] 13.8.2020 [TR724]
Rejim savaş mı istiyor? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Bir savaş çığırtkanlığı, bir cengâverlik, bir saldırganlıktır aldı başını gidiyor. Özellikle konu Yunanistan olunca, radikalleşen bir milliyetçi refleks görüyoruz, küçük istisnalar haricinde tüm Türkiye toplumunda. Ankara’daki rejim, doğu Akdeniz’de ve Ege’de yayılmacı, statüko karşıtı, revizyonist bir politika izliyor. Sınırları ve teamülleri hiçe sayıyor. Dünyaya meydan okuyor. Taraf olduğu uluslararası antlaşmaları, uluslararası yazılı hukuku ve uluslararası örfi hukuku ihlal ediyor. Sert güç kullanımı tehdidi ile Yunanistan’ı masaya oturmaya ve taviz verdirmeye çalışıyor. Savaş mı istiyor? Şurası kesin ki Türk tezlerinin hukuken zayıf olmasından dolayı Türkiye haksızlığa uğrayan değil, durumdan memnun olmayan ve hakimiyet alanını genişletmeye çalışan, agresif bir görünümde.
Bugün ne olduğunu, özellikle de kimin nerede haklı, nerede haksız olduğunu anlamamız için, duygu değil, bilgi gereklidir. Şöyle olsa daha iyi olmaz mıydı türü yaklaşımlarla diplomasi yapılmaz. Durum tahlili yapmadan ve normlarla çelişmeyen, net çıkarlar ortaya koymadan girişilecek her mücadele, eninde sonunda başarısızlığa ve hüsrana mahkûm olacaktır. Bunun için şunu hatırlamakta yarar var: Türkiye’nin sınırları 1923 Lausanne Antlaşması ile çizildi. Bu antlaşmanın 12. maddesi Çanakkale Boğazı’nın savunması için stratejik olan Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları dışında, Anadolu kıyı şeridinin 3 deniz milinden açıkta olan bütün adaları Yunanistan’a bıraktı. Buna karşılık Anadolu kıyısına 3 milden yakın olan tüm ada ve adacıklar da Türkiye’ye bırakıldı. Türkiye, Lausanne Antlaşması’nın 15. maddesi uyarınca, Osmanlı döneminde kaybedilmiş olan ve İtalya kontrolünde bulunan 12 ada ( Astampalya, Rodos, Kalki, Skarpanto, Kazos, Piskopis, Misiros, Kalimno ve Meis) üzerindeki hak ve senetlerinden vazgeçmiştir. Lausanne Antlaşması’nın ayrıca 16. maddesi, bu antlaşmada yer almayan tüm topraklardan (anakara ve ada) Türkiye’nin vazgeçtiğini onaylar. Lausanne sonrasında, Lausanne sınırları dışında kalan topraklar artık Türkiye toprağı değildir. Bunlar gerçekler. Antlaşma metnini üşenmezseniz ufak bir Google taramasıyla Türkçe olarak bulup okuyabilirsiniz.
Diplomasi eğer uluslararası hukuktan uzak ilkelerle yürütülürse, savaş ve yıkım kaçınılmazdır. Her ne kadar uluslararası ilişkilerde savaşlar sıklıkla olsa da, diplomatik kural ve teamüllerin, uluslararası hukukun tümüyle reddedildiği bir yöntem, uluslararası toplumca cezalandırılır. Süper güçler bile bu nedenle askeri hamlelerinden önce uzun uzadıya normatif gerekçeler bulmaya çalışır. Rusya gibi bir başka ülke toprağını işgal ve ilhak etmek önemli bedelleri göze almak demektir. Normatif olarak yanlış olan, ama çok güçlü ordularca kazanılan zaferlerden sonra bile bir gün mutlaka işgal ve ilhaklarda geri adım atılıyor. Yayılmacı ve anti statükocu politikalar, çoğunlukla Dimyat’a giderken eldeki bulgurdan da olmayle sonuçlanıyor.
Gelelim uluslararası hukuka. Uluslararası örfi ve yazılı hukuk (Birleşmiş Milletler 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi [UNCLOS]) ana karalar gibi adaların da kıta sahanlığı olduğunu kabul ediyor. Ege’deki ihtilafın temeli, Doğu Ege’deki Yunan adalarının Anadolu kıta sahanlığının doğal uzantısı olduğuna dair olan Türk tezinden kaynaklanıyor. Türkiye bu tezle uluslararası hukuk normlarıyla açıkça ters düşüyor. Türkiye’nin esas sorunu şu: Türk karar alıcıları, doğu Akdeniz ve doğu Ege’deki uluslararası antlaşmalara ve uluslararası hukuka dayalı olan mevcut durumu ve mevcut sınırları kabul etmiyor. Revizyonist bir politika izliyor.
Yunanistan, Türkiye’nin taleplerinden dolayı Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) gitmeyi teklif ediyor. Türkiye’nin mevcut statükoyu reddeden revizyonist tutumunu kendi egemenlik haklarına karşı bir tehdit olarak algılıyor. Türkiye, ihtilafın ikili görüşmelerle çözülmesini tercih ediyor. Yunanistan ise ortada çözümlenmesi gereken belirsizlik olmadığını, Lausanne/UNCLOS’un açık olduğunu söylüyor. TR Yunanistan’ın UAD’na gitme teklifini reddediyor. Çünkü kazanma şansı olmadığını kendi de biliyor.
Türkiye Ege ve doğu Akdeniz’deki mevcut durumun Yunanistan için çok daha avantajlı bir pozisyon oluşturduğunu düşünüyor. Ege ve doğu Akdeniz’deki Lausanne ile çizilmiş olan sınırlardan rahatsızlık duyuyor. “Yitirilen topraklar ve adalar” türü nostaljik bir milliyetçi algıya göre hareket ediyor. Doğu Akdeniz’de fosil enerji kaynakları arama çabasının altında böyle bir bagaj olan Türkiye’nin, iç savaştaki Libya ile tartışmalı bir anlaşma yapmış olması ve münhasır ekonomik alan ilan etmesi, bu bağlamda çok problemli bir politika. Her şeyden önce, Türkiye-Libya arasında Girit ve Rodos gibi büyük Yunan adaları bulunuyor. Türkiye’nin münhasır ekonomik alanı bölgedeki Yunan adalarını yok sayıyor. Bu yaklaşım da uluslararası hukukla örtüşmüyor. Türkiye, Girit, Rodos veya diğer Yunan adalarının kendi kıta sahanlıkları, karasuları, münhasır ekonomik alanları olduğu gerçeğini bilerek yok sayıyor. Türkiye, şu ana dek gözlemlenen davranışıyla, güç politikası (askeri güç projeksiyonu tehdidi) izliyor. Karşısında ise, hem doğu Akdeniz’de ikili ve çoklu anlaşmalarla birlikte hareket eden bölgesel ülkeler (Yunanistan, Kıbrıs, Mısır, İsrail) var, hem de uluslararası toplum.
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunu müteakiben 1923’ten 1950’lere kadar Ege ve doğu Akdeniz’deki statükoya karşı çıkmadı. Uluslararası antlaşmalardan doğan statükodan rahatsız olmadı. Sınırlarını ve karasularını sorgulamadı. 1950’lerden sonra kademeli olarak gündeme gelen Kıbrıs problemi sonrasında önce Kıbrıs’a müdahil oldu, sonrasında Ege sorunlarını ortaya atmaya başladı. Karasuları ve kıta sahanlığı, FIR hattı, egemenliği tartışmalı Ege adaları gibi, Lausanne ile açıkça veya endirekt olarak çözülmüş konuları sanki ortada problemler varmış gibi birbiri ardına gündeme getirmeye başladı. 1974 Kıbrıs çıkartmasından önce ve sonra Yunanistan’ı askeri çatışma ile defalarca tehdit etti. Yunanistan ise Albaylar Cuntası esnasındaki irrasyonel ve milliyetçi politikalarıyla Kıbrıs’ta aşırı milliyetçi ve Yunanistan’la birleşme yanlısı EOKA’ya destek vererek buna çanak tuttu. Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri geren ana faktör Kıbrıs’tı. 1970’lerde Kıbrıs’ta meydana gelen şiddet sarmalında aşırı milliyetçi ENOSIS’çi EOKA ve başkan Makarios’a yapılan darbe sonrası Nikos Sampson’un kendisini başkan ilan etmesi büyük rol oynadı.
Ancak 1974 Kıbrıs çıkartması sadece Kıbrıs’ta sekteye uğrayan anayasal düzene geri dönüş için yapılmamıştı. Öteden beri Türk tezi olan “taksim”i gerçekleştirmek, yani adanın kuzeyinde sadece Türklere ait ve Türkiye tarafından kontrol edilen bir bölgeye sahip olmak ana hedefti. 1974 çıkarmasından sonra Yunanistan’daki Albaylar Cuntası devrildi. Ülkeye demokrasi geldi. Yunanistan AET’ye (AT/AB) tam üye oldu. Türkiye’de ise iç kargaşa arttı. Kıbrıs çıkarması ve Türkiye’nin askeri varlığını çekmemesi sonrası gelen uluslararası ambargo bunu hızlandırdı. Böylece Türkiye 1980 askeri darbesine doğru hızlı bir düşüş yaşadı. Darbeciler Generaller Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurdu. Ama bu uydu devleti bugüne dek Azerbaycan dâhil, dünyada hiç bir devlet (ve BM) tanımadı.
Kıbrıs müdahalesi Türk-Yunan ilişkilerini tümüyle sıfırladı. Yunanistan Kıbrıs çıkartması sonrasında doğu Ege adalarını silahlandırdı. AET (AT/AB) ile ilişkilerde Yunanistan vetosunu kullanarak Türkiye’nin bütünleşme sürecinde ilerlememesine neden oldu. Türkiye’nin tehditkâr tutumu, Yunanistan’ın bu hamlesine dünya kamuoyunun görece anlayışla yaklaşmasına yaradı. Türkiye 1982 Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni (UNCLOS) imzalamadı. Uluslararası Adalet Divanı’na gitmeme tutumu ile, kendine güvenmeyen bir tutum izledi.
Türk-Yunan anlaşmazlığının çözümü için öncelikle Türkiye’nin Yunanistan’ın Ege adaları ve Meis için Lausanne’dan gelen egemenlik haklarının kayıtsız şartsız olarak kabul etmesi gerekir. Ardından, Türkiye “egemenliği tartışmalı ada” tezini terk etmelidir. Lausanne, yukarıda izah ettiğim gibi, 3 deniz mili sonrasında tüm adaları ve adacıkları Yunanistan’a bırakmıştır. Dolayısıyla Ege’de egemenliği “tartışmalı” bir ada yoktur. Ege’de Anadolu yarımadasına 3 deniz mili ve daha yakın olan tüm adalar Türkiye’nin, bunların dışında kalan tüm Ege adaları ise Yunan toprağıdır. Bunu tartışmaya açmak savaşçı ve yayılmacı bir tutum olacaktır.
Bugün, uluslararası hiçe sayan, kendi kurucu anlaşması olan Lausanne’ın altını oyan, irrasyonel ve cahil bir rejim var. Bu rejim, Türkiye kamuoyuna milliyetçilik pompalayarak ve savaş oyunlarıyla kendi ekonomik ve politik başarısızlıklarını ve hatalarını örtbas etmeye çalışıyor. Bu yayılmacı, anti statükocu, revizyonist politikalara cesurca karşı çıkmayan CHP/İYİP gibi partiler, rejimin değirmenine su taşıyor. Barış istemek, bir an evvel “dünyada sulh” ilkesini devreye sokmak, çatışma değil işbirliği yönelimli bir dış politika izlemek en doğrusudur.
Türkiye bir an önce bu maceracı, buram-buram İttihatçı sorumsuzluk kokan dış politikadan vazgeçmelidir. Provoke edilecek bir savaşın bedeli Türkiye için, özellikle de bu rejimin mümessilleri için, çok ağır olur.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.8.2020 [TR724]
Bugün ne olduğunu, özellikle de kimin nerede haklı, nerede haksız olduğunu anlamamız için, duygu değil, bilgi gereklidir. Şöyle olsa daha iyi olmaz mıydı türü yaklaşımlarla diplomasi yapılmaz. Durum tahlili yapmadan ve normlarla çelişmeyen, net çıkarlar ortaya koymadan girişilecek her mücadele, eninde sonunda başarısızlığa ve hüsrana mahkûm olacaktır. Bunun için şunu hatırlamakta yarar var: Türkiye’nin sınırları 1923 Lausanne Antlaşması ile çizildi. Bu antlaşmanın 12. maddesi Çanakkale Boğazı’nın savunması için stratejik olan Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları dışında, Anadolu kıyı şeridinin 3 deniz milinden açıkta olan bütün adaları Yunanistan’a bıraktı. Buna karşılık Anadolu kıyısına 3 milden yakın olan tüm ada ve adacıklar da Türkiye’ye bırakıldı. Türkiye, Lausanne Antlaşması’nın 15. maddesi uyarınca, Osmanlı döneminde kaybedilmiş olan ve İtalya kontrolünde bulunan 12 ada ( Astampalya, Rodos, Kalki, Skarpanto, Kazos, Piskopis, Misiros, Kalimno ve Meis) üzerindeki hak ve senetlerinden vazgeçmiştir. Lausanne Antlaşması’nın ayrıca 16. maddesi, bu antlaşmada yer almayan tüm topraklardan (anakara ve ada) Türkiye’nin vazgeçtiğini onaylar. Lausanne sonrasında, Lausanne sınırları dışında kalan topraklar artık Türkiye toprağı değildir. Bunlar gerçekler. Antlaşma metnini üşenmezseniz ufak bir Google taramasıyla Türkçe olarak bulup okuyabilirsiniz.
Diplomasi eğer uluslararası hukuktan uzak ilkelerle yürütülürse, savaş ve yıkım kaçınılmazdır. Her ne kadar uluslararası ilişkilerde savaşlar sıklıkla olsa da, diplomatik kural ve teamüllerin, uluslararası hukukun tümüyle reddedildiği bir yöntem, uluslararası toplumca cezalandırılır. Süper güçler bile bu nedenle askeri hamlelerinden önce uzun uzadıya normatif gerekçeler bulmaya çalışır. Rusya gibi bir başka ülke toprağını işgal ve ilhak etmek önemli bedelleri göze almak demektir. Normatif olarak yanlış olan, ama çok güçlü ordularca kazanılan zaferlerden sonra bile bir gün mutlaka işgal ve ilhaklarda geri adım atılıyor. Yayılmacı ve anti statükocu politikalar, çoğunlukla Dimyat’a giderken eldeki bulgurdan da olmayle sonuçlanıyor.
Gelelim uluslararası hukuka. Uluslararası örfi ve yazılı hukuk (Birleşmiş Milletler 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi [UNCLOS]) ana karalar gibi adaların da kıta sahanlığı olduğunu kabul ediyor. Ege’deki ihtilafın temeli, Doğu Ege’deki Yunan adalarının Anadolu kıta sahanlığının doğal uzantısı olduğuna dair olan Türk tezinden kaynaklanıyor. Türkiye bu tezle uluslararası hukuk normlarıyla açıkça ters düşüyor. Türkiye’nin esas sorunu şu: Türk karar alıcıları, doğu Akdeniz ve doğu Ege’deki uluslararası antlaşmalara ve uluslararası hukuka dayalı olan mevcut durumu ve mevcut sınırları kabul etmiyor. Revizyonist bir politika izliyor.
Yunanistan, Türkiye’nin taleplerinden dolayı Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) gitmeyi teklif ediyor. Türkiye’nin mevcut statükoyu reddeden revizyonist tutumunu kendi egemenlik haklarına karşı bir tehdit olarak algılıyor. Türkiye, ihtilafın ikili görüşmelerle çözülmesini tercih ediyor. Yunanistan ise ortada çözümlenmesi gereken belirsizlik olmadığını, Lausanne/UNCLOS’un açık olduğunu söylüyor. TR Yunanistan’ın UAD’na gitme teklifini reddediyor. Çünkü kazanma şansı olmadığını kendi de biliyor.
Türkiye Ege ve doğu Akdeniz’deki mevcut durumun Yunanistan için çok daha avantajlı bir pozisyon oluşturduğunu düşünüyor. Ege ve doğu Akdeniz’deki Lausanne ile çizilmiş olan sınırlardan rahatsızlık duyuyor. “Yitirilen topraklar ve adalar” türü nostaljik bir milliyetçi algıya göre hareket ediyor. Doğu Akdeniz’de fosil enerji kaynakları arama çabasının altında böyle bir bagaj olan Türkiye’nin, iç savaştaki Libya ile tartışmalı bir anlaşma yapmış olması ve münhasır ekonomik alan ilan etmesi, bu bağlamda çok problemli bir politika. Her şeyden önce, Türkiye-Libya arasında Girit ve Rodos gibi büyük Yunan adaları bulunuyor. Türkiye’nin münhasır ekonomik alanı bölgedeki Yunan adalarını yok sayıyor. Bu yaklaşım da uluslararası hukukla örtüşmüyor. Türkiye, Girit, Rodos veya diğer Yunan adalarının kendi kıta sahanlıkları, karasuları, münhasır ekonomik alanları olduğu gerçeğini bilerek yok sayıyor. Türkiye, şu ana dek gözlemlenen davranışıyla, güç politikası (askeri güç projeksiyonu tehdidi) izliyor. Karşısında ise, hem doğu Akdeniz’de ikili ve çoklu anlaşmalarla birlikte hareket eden bölgesel ülkeler (Yunanistan, Kıbrıs, Mısır, İsrail) var, hem de uluslararası toplum.
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunu müteakiben 1923’ten 1950’lere kadar Ege ve doğu Akdeniz’deki statükoya karşı çıkmadı. Uluslararası antlaşmalardan doğan statükodan rahatsız olmadı. Sınırlarını ve karasularını sorgulamadı. 1950’lerden sonra kademeli olarak gündeme gelen Kıbrıs problemi sonrasında önce Kıbrıs’a müdahil oldu, sonrasında Ege sorunlarını ortaya atmaya başladı. Karasuları ve kıta sahanlığı, FIR hattı, egemenliği tartışmalı Ege adaları gibi, Lausanne ile açıkça veya endirekt olarak çözülmüş konuları sanki ortada problemler varmış gibi birbiri ardına gündeme getirmeye başladı. 1974 Kıbrıs çıkartmasından önce ve sonra Yunanistan’ı askeri çatışma ile defalarca tehdit etti. Yunanistan ise Albaylar Cuntası esnasındaki irrasyonel ve milliyetçi politikalarıyla Kıbrıs’ta aşırı milliyetçi ve Yunanistan’la birleşme yanlısı EOKA’ya destek vererek buna çanak tuttu. Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri geren ana faktör Kıbrıs’tı. 1970’lerde Kıbrıs’ta meydana gelen şiddet sarmalında aşırı milliyetçi ENOSIS’çi EOKA ve başkan Makarios’a yapılan darbe sonrası Nikos Sampson’un kendisini başkan ilan etmesi büyük rol oynadı.
Ancak 1974 Kıbrıs çıkartması sadece Kıbrıs’ta sekteye uğrayan anayasal düzene geri dönüş için yapılmamıştı. Öteden beri Türk tezi olan “taksim”i gerçekleştirmek, yani adanın kuzeyinde sadece Türklere ait ve Türkiye tarafından kontrol edilen bir bölgeye sahip olmak ana hedefti. 1974 çıkarmasından sonra Yunanistan’daki Albaylar Cuntası devrildi. Ülkeye demokrasi geldi. Yunanistan AET’ye (AT/AB) tam üye oldu. Türkiye’de ise iç kargaşa arttı. Kıbrıs çıkarması ve Türkiye’nin askeri varlığını çekmemesi sonrası gelen uluslararası ambargo bunu hızlandırdı. Böylece Türkiye 1980 askeri darbesine doğru hızlı bir düşüş yaşadı. Darbeciler Generaller Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurdu. Ama bu uydu devleti bugüne dek Azerbaycan dâhil, dünyada hiç bir devlet (ve BM) tanımadı.
Kıbrıs müdahalesi Türk-Yunan ilişkilerini tümüyle sıfırladı. Yunanistan Kıbrıs çıkartması sonrasında doğu Ege adalarını silahlandırdı. AET (AT/AB) ile ilişkilerde Yunanistan vetosunu kullanarak Türkiye’nin bütünleşme sürecinde ilerlememesine neden oldu. Türkiye’nin tehditkâr tutumu, Yunanistan’ın bu hamlesine dünya kamuoyunun görece anlayışla yaklaşmasına yaradı. Türkiye 1982 Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni (UNCLOS) imzalamadı. Uluslararası Adalet Divanı’na gitmeme tutumu ile, kendine güvenmeyen bir tutum izledi.
Türk-Yunan anlaşmazlığının çözümü için öncelikle Türkiye’nin Yunanistan’ın Ege adaları ve Meis için Lausanne’dan gelen egemenlik haklarının kayıtsız şartsız olarak kabul etmesi gerekir. Ardından, Türkiye “egemenliği tartışmalı ada” tezini terk etmelidir. Lausanne, yukarıda izah ettiğim gibi, 3 deniz mili sonrasında tüm adaları ve adacıkları Yunanistan’a bırakmıştır. Dolayısıyla Ege’de egemenliği “tartışmalı” bir ada yoktur. Ege’de Anadolu yarımadasına 3 deniz mili ve daha yakın olan tüm adalar Türkiye’nin, bunların dışında kalan tüm Ege adaları ise Yunan toprağıdır. Bunu tartışmaya açmak savaşçı ve yayılmacı bir tutum olacaktır.
Bugün, uluslararası hiçe sayan, kendi kurucu anlaşması olan Lausanne’ın altını oyan, irrasyonel ve cahil bir rejim var. Bu rejim, Türkiye kamuoyuna milliyetçilik pompalayarak ve savaş oyunlarıyla kendi ekonomik ve politik başarısızlıklarını ve hatalarını örtbas etmeye çalışıyor. Bu yayılmacı, anti statükocu, revizyonist politikalara cesurca karşı çıkmayan CHP/İYİP gibi partiler, rejimin değirmenine su taşıyor. Barış istemek, bir an evvel “dünyada sulh” ilkesini devreye sokmak, çatışma değil işbirliği yönelimli bir dış politika izlemek en doğrusudur.
Türkiye bir an önce bu maceracı, buram-buram İttihatçı sorumsuzluk kokan dış politikadan vazgeçmelidir. Provoke edilecek bir savaşın bedeli Türkiye için, özellikle de bu rejimin mümessilleri için, çok ağır olur.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Erdoğan’la hipnoz altında bir röportaj [Veysel Ayhan]
-Kurgusal, gerçeküstü bir yolculuk-
Erdoğan yıllardır soru sorabilen bir gazetecinin karşısına çıkamadı. Karşısına çıkanlar, yalnızca saray dalkavukları oldu. Madem gerçek hiçbir gazeteciye röportaj vermiyor biz de hipnoz altında gerçeküstü bir röportaj yapmayı deneyelim.
Bu nasıl olacak?
Erdoğan’ı hipnoz masasına yatıracağız. Bilincini açıp serbest bırakacağız. Yalan söylemeyi düşünmeyecek. Bilinçaltında ne varsa sansürlemeden ortaya dökülecek. Dilinin altındaki tüm baklalar çıkacak. Heyecanlı bir yolculuk olacak.
Başlayalım:
– Sayın Cumhurbaşkanı art arda para birimlerini sayacağım. “Dolar” dediğim an göz kapaklarınızın ağırlaştığını hissedip derin bir uykuya dalacaksınız. Tamam mı?
– Tamam.
– Şimdi derin bir nefes alın ve gözleriniz kapatın!
– …. yen, riyal, peso, frank, dolar…
– Olmadı. Bir daha deneyelim.
– … dirhem, kron, rupi, euro, sterlin, dolar!
– Yine olmadı. Hipnoza girmiyor. Bilakis bilinci açılıyor. Başka bir şey deneyelim.
– …hak, hukuk, adalet, insan hakları, özgürlük…
– Evet şimdi oldu.
———————-
– Sayın Cumhurbaşkanı şimdi sizinle Birleşik Krallık Virgin Adaları’ndayız. Malikane’nizin verandasındayız. Akşam üstü. Güzel bir esinti var. Hissediyor musunuz?
– Evet, evet… Hissediyorum…
– Nasılsınız efendim?
– İnsanın malvarlığına yakın olması ayrı bir güven veriyor. Hamdolsun iyiyim.
– Efendim bir gün Saray’dan ayrılmayı, emekli olmayı düşünüyor musunuz? Buralara gelip dinlenme hayaliniz var mı?
– Aptal mısınız? Elbette düşünmüyorum. O Sarayı yapana kadar neler çektim. Başkasına bırakılır mı?
– Bilal’e veya Berat’a falan.
– Yahu ben ölmeden niye bırakayım. Bu iş çoluk çocuk işi mi?
– Yani ölene kadar Külliye’desiniz?
– Daha gencim. 66 yaşındayım. En az 30 yıl daha yaşarım diye düşünüyorum.
– 30 yıl daha!
– Celal Bayar 103 yıl yaşadı. Evren Paşa 98. Sağlığıma iyi bakıyorlar. Saray’ın alt katına laboratuvar kurdurdum. Özel yemekler yiyorum. Saraçoğlu, dünyanın dört bir yanından doğal ilaçlar buluyor. Tek işi bu.
– Kolon tedaviniz nasıl gidiyor?
– O da sorun değil. Her ay Küba’dan kontrole geliyorlar.
– O zaman sağlıktan ölme gibi bir sorun da yok.
– Hamdolsun yok.
– Peki ya seçilemezseniz? ‘İki defadan fazla cumhurbaşkanı olmama’ gibi Anayasa maddesi…
– Güldürme beni. Şimdiye kadar çiğnediğim anayasa maddelerinin sayısını biliyor musun?
– Bilmiyorum.
– Ben de bilmiyorum. Kanunlar yasalar… Bunlar gücü olmayanları bağlar. Ben en az Putin kadar güçlüyüm.
– Yani seçimler falan önemli değil.
– Bana bağlı olmayan anayasal kurum mu kaldı? Çok sıkıştım mı Yüksek Seçim Kurulu benim verdiğim rakamları yayınlar. Haddine mi düşmüş başka iş?
– Ama İstanbul Belediyesi?
– Evet orada bir hata yaptık. İtiraf edeyim. Halk psikolojisini hesap edemedik.
– Muhalefet sizi korkutmuyor mu?
– Ben muhalefete bir sınır çizdim. Dikkat edersen o sınırlara titizlikle riayet ediyorlar. Kılıçdaroğlu ne yapıyor? En büyük muhalefetleri Anayasa Mahkemesine dava taşımak. Sanki orası bana değil de başkasına bağlı! Burada yine Hakan’ın hakkını teslim edeyim.
-Hangi Hakan?
-Kaç tane Hakan var. Hakan Fidan. Çubuk’ta Kılıçdaroğlu’na iyi bir saldırı ayarladı. Memur psikolojisi. Ödü koptu. O gün bugün sesi çıkmıyor.
– Hiç mi kontrolden çıkan yok?
– Deneyen oluyor. Ne diyordu Rahmetli Demirel, “İt bizim eve doğru havlıyordu, o ite yemek verip, kendi evimize alınca bu sefer karşı eve doğru havlamaya başladı.” Bak Numan Kurtulmuş, “Harun… Karun…” diye zırvalamaya başladı. Ne yaptık alıp kenara koyduk, kapıya bağladık. Süleyman ağzını bozmaya başlamıştı. Ne yaptık kapıya bağladık. Muhsin’in yerine gelen neydi? Adını unuttum… Onu bağladık. Bahçeli, şirazeden çıkmıştı…
– Sözünüzü kesiyorum. Peki kapıya bağlanmayan olmuyor mu?
– Oluyor. Onun da başka türlü çaresine bakıyoruz. Deniz Baykal bir kasetle gitti. Halbuki ikaz etmiştik ‘benimle uğraşma’ diye. Laf dinlemedi.
– Selahattin Demirtaş?
– O büyük tehlikeydi. Siz devleti bilmezsiniz. İmralı, Kandil falan bunlar hep devletin gizli güçleridir. Devlet ne derse onu yaparlar. Gerektiğinde sahaya inerler. Hatırla Haziran 2015’i Ne yaptı devlet? Halka ülkeyi bizim idare etmemiz gerektiğini devlet diliyle anlattı. Ama Demirtaş bunları bilmez. Mecliste beni yıpratmak istedi. Ne yapalım mecbur, içeri aldık. Çıkıp kenara çekileceğim dese çıkarırız.
– Böyle diyenleri çıkarıyor musunuz?
-Tabii ki!
– Yani yargı size bağlı. Dilediğinizi içeri, dilediğinizi dışarı…
– Ee ne sandın? Yalan mı söyleyeyim! Devleti biz toparladık. Kuvvetler ayrılığı ucubesini bitirdik. Devlet artık tek güç. ‘Yargıda şeyini’ yapacağım demiştim. Yaptım.
– Geçenlerde MHP’den ihraç edilen Cemal Enginyurt, Meral Akşener’in kazandığı kongreyi kendisinin iptal ettirdiğini itiraf etti. Bu konuda ne diyeceksiniz?
– Boş boş konuşuyorlar. HSK’dan uygun hâkim heyeti ayarlatmasam neyi iptal ettirecek? Zavallı Cemal! Gitsin kurt gibi ulusun!
– Peki şimdi Davutoğlu ve Babacan parti kurdu. Bunlarla ilgili planınız var mı? Az da olsa bir rüzgâr yakaladılar.
– Hayret ediyorum. Ahmet gerçekten kendini başbakan sanıyormuş. İnanamıyorum. Yahu biz seni memur gibi koyduk oraya. Ne başbakanlığı! Laf dinlemeyince de indirdik. O hadi megaloman. Ali Babacan’a gel seni saraya baş danışman veya başkan yardımcısı yapayım dedim, kabul etmedi. Ama yapacakları bir şey yok. Şu an arkadaşlar seçim yasası üzerinde çalışıyorlar. 2002’de yüzde 34’le iktidar oldum. Şimdi en kötü ankette yüzde 35’im. Menderes 1954’te yüzde 58’le 503 sandalye alıyor. İnönü yüzde 35 aldığı halde 31 sandalye. Arkadaşlar bu örnekleri inceliyor.
-Ama cumhurbaşkanlığı için yüzde 50 gerekiyor?
– Düşündüğüne bak! Önemli olan meclis çoğunluğu. Kanun, yasa nedir ki! Yazarsın resmî gazeteye, değişir. Zaten Meral Hanım bize katılacak ama bahane gerekiyor. Parlamenter sisteme geçiş isteyecek, benim de işime geliyor kabul edeceğim.
– Doğru, geçen Meral Hanım “Erdoğan’ın parlamenter sisteme geçiş çağrısına destek veririz” dedi.
– Evet nihayet.
– Yasalara aykırı şekilde hapiste tutulan insanlar var. Mümtaz’er Türköne, Ahmet Altan, Sedat Laçiner… Hepsi sizin sözünüzle mi hapiste?
– İşin doğrusu benim medyamdaki yazarlarımın bana ve paraya saygısı var. Misal Mehmet Barlas. Alıyor 55 binini, sağ olsun her gün ayrı bir başarımı hikâye ediyor. Kimin kapısından ekmek yiyorlarsa ona saygıda kusur etmiyorlar. Senin saydıkların ise paraya saygısız, devlete hürmetsiz. Beni sevmiyor, kabul etmiyorlar. Don Kişot’ça davranıyorlar. Sana bir sır vereyim, Mümtaz’er’e “Ayda otuz bin lira, gel Sabah’ta yaz” diye haber gönderdim. Yazmadı. Kabul etmedi bir de ağır bir yazı yazdı. İçimde yaradır. Bu durum kendi tercihi yani. İstese şimdi kral gibi yaşıyordu.
– Ya Osman Kavala gibiler. Gazeteci değil. Onlar niye tutuklu?
– Onun durumu farklı. Siz bilmezsiniz. Gezi olayları benim için bir travmadır. Psikolojik olarak çok etkiledim. Devlet şu an benim avucumda. Bunu elimden alacak tek güç halktır. Sokak hadiseleridir. Şimdi düşün. 2-3 milyon insan Kızılay’da toplansa ben Beştepe’de oturabilir miyim? Oturamam. Ülke avucumdan kayar. Kılıçdaroğlu, adalet yürüyüşü yaptı. Biraz daha sürdürselerdi, Maltepe’ye 10-20 bin insan toplasalardı Enis Berberoğlu’nu o tarihte içeride tutabilir miydim? Tutamazdım. Gezi’de o gün, bu etkiyi açık olarak gördüm. Derhal tedbir aldık. Devletin bazı örgütlerini Taksim’e sürdük de olay şiddete kaydı. Kamuoyunda desteklenemez duruma geldi. Peki ben ne yapmalıydım? Yeni bir Gezi’ye karşı tedbir almam gerekmez mi? Şimdi herkes neyi öğreniyor. Yarın bir gün böyle bir eylem olursa destekleyenler yıllarca iddianâmesiz hapiste yatar. Süleyman’a talimat verdim. “Dört kişi bir araya gelmesin. Baştan önle, tek işin halk nümayişlerini acımadan ezmek.” Polislere “Her şey serbest” dedik.
– Yani polislerin aşırı güç kullanması bilginiz dahilinde.
– Elbette.
– O zaman Osman Kavala’yı başkalarına ders olsun diye içeride tutuyorsunuz?
– Açıkçası öyle. Yoksa adama niye bunu yapayım. Ben testi kırılmadan tokat atıyorum. Sormadan söyleyeyim. Harp okulu talebeleri, 3-5 günlük askerler… Ben de biliyorum bunlar suçsuz. Müebbet verdik hepsine. Bunu niçin yapıyorum? Yarın bir gün gerçekten darbe olursa herkes ne düşünecek? Bunları düşünecek. Koca koca generallere işkence yaptık. Görüntülerini yayınladık. Niye? Şimdi hangi general darbe yapmaya kalkar? Şimdiden sonra iki general bir araya gelemez. 15 Temmuz gecesi darbeye karşı çıkan generaller vardı. MİT fişlemesiyle onlara bile müebbet verdik. Önemli olan biat etmeyenleri emekli etmek, önceden korkutmak.
– Efendim söz buraya gelmişken şu 15 Temmuz’u açıkça bir anlatsanız. Gerçekte ne zaman öğrendiniz darbe olacağını?
– Komik olma, insan kendi yaptığı işin zamanını mı öğrenir?
– Nasıl anlamadım!
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 13.8.2020 [TR724]
Erdoğan yıllardır soru sorabilen bir gazetecinin karşısına çıkamadı. Karşısına çıkanlar, yalnızca saray dalkavukları oldu. Madem gerçek hiçbir gazeteciye röportaj vermiyor biz de hipnoz altında gerçeküstü bir röportaj yapmayı deneyelim.
Bu nasıl olacak?
Erdoğan’ı hipnoz masasına yatıracağız. Bilincini açıp serbest bırakacağız. Yalan söylemeyi düşünmeyecek. Bilinçaltında ne varsa sansürlemeden ortaya dökülecek. Dilinin altındaki tüm baklalar çıkacak. Heyecanlı bir yolculuk olacak.
Başlayalım:
– Sayın Cumhurbaşkanı art arda para birimlerini sayacağım. “Dolar” dediğim an göz kapaklarınızın ağırlaştığını hissedip derin bir uykuya dalacaksınız. Tamam mı?
– Tamam.
– Şimdi derin bir nefes alın ve gözleriniz kapatın!
– …. yen, riyal, peso, frank, dolar…
– Olmadı. Bir daha deneyelim.
– … dirhem, kron, rupi, euro, sterlin, dolar!
– Yine olmadı. Hipnoza girmiyor. Bilakis bilinci açılıyor. Başka bir şey deneyelim.
– …hak, hukuk, adalet, insan hakları, özgürlük…
– Evet şimdi oldu.
———————-
– Sayın Cumhurbaşkanı şimdi sizinle Birleşik Krallık Virgin Adaları’ndayız. Malikane’nizin verandasındayız. Akşam üstü. Güzel bir esinti var. Hissediyor musunuz?
– Evet, evet… Hissediyorum…
– Nasılsınız efendim?
– İnsanın malvarlığına yakın olması ayrı bir güven veriyor. Hamdolsun iyiyim.
– Efendim bir gün Saray’dan ayrılmayı, emekli olmayı düşünüyor musunuz? Buralara gelip dinlenme hayaliniz var mı?
– Aptal mısınız? Elbette düşünmüyorum. O Sarayı yapana kadar neler çektim. Başkasına bırakılır mı?
– Bilal’e veya Berat’a falan.
– Yahu ben ölmeden niye bırakayım. Bu iş çoluk çocuk işi mi?
– Yani ölene kadar Külliye’desiniz?
– Daha gencim. 66 yaşındayım. En az 30 yıl daha yaşarım diye düşünüyorum.
– 30 yıl daha!
– Celal Bayar 103 yıl yaşadı. Evren Paşa 98. Sağlığıma iyi bakıyorlar. Saray’ın alt katına laboratuvar kurdurdum. Özel yemekler yiyorum. Saraçoğlu, dünyanın dört bir yanından doğal ilaçlar buluyor. Tek işi bu.
– Kolon tedaviniz nasıl gidiyor?
– O da sorun değil. Her ay Küba’dan kontrole geliyorlar.
– O zaman sağlıktan ölme gibi bir sorun da yok.
– Hamdolsun yok.
– Peki ya seçilemezseniz? ‘İki defadan fazla cumhurbaşkanı olmama’ gibi Anayasa maddesi…
– Güldürme beni. Şimdiye kadar çiğnediğim anayasa maddelerinin sayısını biliyor musun?
– Bilmiyorum.
– Ben de bilmiyorum. Kanunlar yasalar… Bunlar gücü olmayanları bağlar. Ben en az Putin kadar güçlüyüm.
– Yani seçimler falan önemli değil.
– Bana bağlı olmayan anayasal kurum mu kaldı? Çok sıkıştım mı Yüksek Seçim Kurulu benim verdiğim rakamları yayınlar. Haddine mi düşmüş başka iş?
– Ama İstanbul Belediyesi?
– Evet orada bir hata yaptık. İtiraf edeyim. Halk psikolojisini hesap edemedik.
– Muhalefet sizi korkutmuyor mu?
– Ben muhalefete bir sınır çizdim. Dikkat edersen o sınırlara titizlikle riayet ediyorlar. Kılıçdaroğlu ne yapıyor? En büyük muhalefetleri Anayasa Mahkemesine dava taşımak. Sanki orası bana değil de başkasına bağlı! Burada yine Hakan’ın hakkını teslim edeyim.
-Hangi Hakan?
-Kaç tane Hakan var. Hakan Fidan. Çubuk’ta Kılıçdaroğlu’na iyi bir saldırı ayarladı. Memur psikolojisi. Ödü koptu. O gün bugün sesi çıkmıyor.
– Hiç mi kontrolden çıkan yok?
– Deneyen oluyor. Ne diyordu Rahmetli Demirel, “İt bizim eve doğru havlıyordu, o ite yemek verip, kendi evimize alınca bu sefer karşı eve doğru havlamaya başladı.” Bak Numan Kurtulmuş, “Harun… Karun…” diye zırvalamaya başladı. Ne yaptık alıp kenara koyduk, kapıya bağladık. Süleyman ağzını bozmaya başlamıştı. Ne yaptık kapıya bağladık. Muhsin’in yerine gelen neydi? Adını unuttum… Onu bağladık. Bahçeli, şirazeden çıkmıştı…
– Sözünüzü kesiyorum. Peki kapıya bağlanmayan olmuyor mu?
– Oluyor. Onun da başka türlü çaresine bakıyoruz. Deniz Baykal bir kasetle gitti. Halbuki ikaz etmiştik ‘benimle uğraşma’ diye. Laf dinlemedi.
– Selahattin Demirtaş?
– O büyük tehlikeydi. Siz devleti bilmezsiniz. İmralı, Kandil falan bunlar hep devletin gizli güçleridir. Devlet ne derse onu yaparlar. Gerektiğinde sahaya inerler. Hatırla Haziran 2015’i Ne yaptı devlet? Halka ülkeyi bizim idare etmemiz gerektiğini devlet diliyle anlattı. Ama Demirtaş bunları bilmez. Mecliste beni yıpratmak istedi. Ne yapalım mecbur, içeri aldık. Çıkıp kenara çekileceğim dese çıkarırız.
– Böyle diyenleri çıkarıyor musunuz?
-Tabii ki!
– Yani yargı size bağlı. Dilediğinizi içeri, dilediğinizi dışarı…
– Ee ne sandın? Yalan mı söyleyeyim! Devleti biz toparladık. Kuvvetler ayrılığı ucubesini bitirdik. Devlet artık tek güç. ‘Yargıda şeyini’ yapacağım demiştim. Yaptım.
– Geçenlerde MHP’den ihraç edilen Cemal Enginyurt, Meral Akşener’in kazandığı kongreyi kendisinin iptal ettirdiğini itiraf etti. Bu konuda ne diyeceksiniz?
– Boş boş konuşuyorlar. HSK’dan uygun hâkim heyeti ayarlatmasam neyi iptal ettirecek? Zavallı Cemal! Gitsin kurt gibi ulusun!
– Peki şimdi Davutoğlu ve Babacan parti kurdu. Bunlarla ilgili planınız var mı? Az da olsa bir rüzgâr yakaladılar.
– Hayret ediyorum. Ahmet gerçekten kendini başbakan sanıyormuş. İnanamıyorum. Yahu biz seni memur gibi koyduk oraya. Ne başbakanlığı! Laf dinlemeyince de indirdik. O hadi megaloman. Ali Babacan’a gel seni saraya baş danışman veya başkan yardımcısı yapayım dedim, kabul etmedi. Ama yapacakları bir şey yok. Şu an arkadaşlar seçim yasası üzerinde çalışıyorlar. 2002’de yüzde 34’le iktidar oldum. Şimdi en kötü ankette yüzde 35’im. Menderes 1954’te yüzde 58’le 503 sandalye alıyor. İnönü yüzde 35 aldığı halde 31 sandalye. Arkadaşlar bu örnekleri inceliyor.
-Ama cumhurbaşkanlığı için yüzde 50 gerekiyor?
– Düşündüğüne bak! Önemli olan meclis çoğunluğu. Kanun, yasa nedir ki! Yazarsın resmî gazeteye, değişir. Zaten Meral Hanım bize katılacak ama bahane gerekiyor. Parlamenter sisteme geçiş isteyecek, benim de işime geliyor kabul edeceğim.
– Doğru, geçen Meral Hanım “Erdoğan’ın parlamenter sisteme geçiş çağrısına destek veririz” dedi.
– Evet nihayet.
– Yasalara aykırı şekilde hapiste tutulan insanlar var. Mümtaz’er Türköne, Ahmet Altan, Sedat Laçiner… Hepsi sizin sözünüzle mi hapiste?
– İşin doğrusu benim medyamdaki yazarlarımın bana ve paraya saygısı var. Misal Mehmet Barlas. Alıyor 55 binini, sağ olsun her gün ayrı bir başarımı hikâye ediyor. Kimin kapısından ekmek yiyorlarsa ona saygıda kusur etmiyorlar. Senin saydıkların ise paraya saygısız, devlete hürmetsiz. Beni sevmiyor, kabul etmiyorlar. Don Kişot’ça davranıyorlar. Sana bir sır vereyim, Mümtaz’er’e “Ayda otuz bin lira, gel Sabah’ta yaz” diye haber gönderdim. Yazmadı. Kabul etmedi bir de ağır bir yazı yazdı. İçimde yaradır. Bu durum kendi tercihi yani. İstese şimdi kral gibi yaşıyordu.
– Ya Osman Kavala gibiler. Gazeteci değil. Onlar niye tutuklu?
– Onun durumu farklı. Siz bilmezsiniz. Gezi olayları benim için bir travmadır. Psikolojik olarak çok etkiledim. Devlet şu an benim avucumda. Bunu elimden alacak tek güç halktır. Sokak hadiseleridir. Şimdi düşün. 2-3 milyon insan Kızılay’da toplansa ben Beştepe’de oturabilir miyim? Oturamam. Ülke avucumdan kayar. Kılıçdaroğlu, adalet yürüyüşü yaptı. Biraz daha sürdürselerdi, Maltepe’ye 10-20 bin insan toplasalardı Enis Berberoğlu’nu o tarihte içeride tutabilir miydim? Tutamazdım. Gezi’de o gün, bu etkiyi açık olarak gördüm. Derhal tedbir aldık. Devletin bazı örgütlerini Taksim’e sürdük de olay şiddete kaydı. Kamuoyunda desteklenemez duruma geldi. Peki ben ne yapmalıydım? Yeni bir Gezi’ye karşı tedbir almam gerekmez mi? Şimdi herkes neyi öğreniyor. Yarın bir gün böyle bir eylem olursa destekleyenler yıllarca iddianâmesiz hapiste yatar. Süleyman’a talimat verdim. “Dört kişi bir araya gelmesin. Baştan önle, tek işin halk nümayişlerini acımadan ezmek.” Polislere “Her şey serbest” dedik.
– Yani polislerin aşırı güç kullanması bilginiz dahilinde.
– Elbette.
– O zaman Osman Kavala’yı başkalarına ders olsun diye içeride tutuyorsunuz?
– Açıkçası öyle. Yoksa adama niye bunu yapayım. Ben testi kırılmadan tokat atıyorum. Sormadan söyleyeyim. Harp okulu talebeleri, 3-5 günlük askerler… Ben de biliyorum bunlar suçsuz. Müebbet verdik hepsine. Bunu niçin yapıyorum? Yarın bir gün gerçekten darbe olursa herkes ne düşünecek? Bunları düşünecek. Koca koca generallere işkence yaptık. Görüntülerini yayınladık. Niye? Şimdi hangi general darbe yapmaya kalkar? Şimdiden sonra iki general bir araya gelemez. 15 Temmuz gecesi darbeye karşı çıkan generaller vardı. MİT fişlemesiyle onlara bile müebbet verdik. Önemli olan biat etmeyenleri emekli etmek, önceden korkutmak.
– Efendim söz buraya gelmişken şu 15 Temmuz’u açıkça bir anlatsanız. Gerçekte ne zaman öğrendiniz darbe olacağını?
– Komik olma, insan kendi yaptığı işin zamanını mı öğrenir?
– Nasıl anlamadım!
(Devamı var)
[Veysel Ayhan] 13.8.2020 [TR724]
Savaş tuzaktır [Alper Ender Fırat]
Ortalıkta, hamaset urbası içinde sunulan garip savaş tamtamları çalıyor. Ülke, bir savaş pususuna düşürülmek üzere. Yunanistan ile krizin tırmanmasının hemen öncesinde Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi ve dünyanın buna tepki vermemesi bana düşündürücü geliyor. Biliyoruz ki bir harita değişikliği için en güzel bahane savaştır.
Hele de zaten ekonomisi iflas etmek üzere olan Türkiye gibi bir ülkenin savaşa girmesi –Allah muhafaza- çöküşten başka bir şeyle sonuçlanmaz. Bunu öngörmek için kahin olmaya da gerek yok.
Nitekim tam yüz yıl önce de devlet, ham hamasetle, eski ihtişamlı günlere yeniden dönüleceğini zanneden ahmaklar tarafından yönetiliyordu.
Biliyorsunuz, Osmanlı geçen yüzyılın başında yedi milyon kilometrekare yüzölçümüne sahip dünyanın belli başlı devletlerinden birisiydi. Bir ucu Avrupa’nın içlerinde, diğer ucu Hint Okyanusunda, bütün Ortadoğu’yu içine alan devasa bir ülkeydi. Ama bu büyüklük maceraperestlere yeterli gelmiyordu. Bu devlet zamanında bundan çok daha büyük dönemler görmüş dünyaya hükmettiği altın çağlar yaşamıştı. Neden o altınçağ geri gelmesindi, gerçi sanayisi yoktu, üretim yapılmıyordu, hammadde ve sermaye birikimi bulunmuyordu; askeri yorgun, yılgın, bitkindi; ama yöneticilerin romantik hayalleri, ipe sapa gelmez irrasyonel düşünceleri vardı. Almanlar parayı, cephaneyi, silahları ve genelkurmay başkanını verecek, bizler de o altın çağı yakalayıp dünyanın hakimi olacaktık.
Bu ahmak hülyadan uyandığımızda elimizde onda bire düşmüş bir ülke, savaşlarda telef olmuş bir nesil, yorgun, aç, sefil bir halk bulmuştuk.
Ahmak yöneticiler ülkeyi nesiller boyu atlatılamayan bir travmayla başbaşa bırakıp defolup gitti.
Tam yüz yıl sonra ekonomiyi bitme noktasına getirenler, finali bir savaşla yapmaya pek hevesli duruyor. Ancak bu kez ahmaklıktan daha öte bir sinsilik dolanıyor ortalıkta.
Piyasadaki kullanışlı gırtlaklar savaş tamtamlarını bildikleri en fiyakalı hamaset sözleriyle çalıyor. Kimisi Yunanistan’ın Meis’i Türkiye’ye bırakmasının olayı suhuletle çözmenin tek yolu olduğunu dillendiriyor; kimisi Türkiye’nin yüz yıldır savunma yaptığını ama artık savunma yüzyılının bittiğini, şimdi hücum zamanı olduğunu söylüyor.
İktidarı kaybettiği anda kendini bekleyen binlerce anayasal suçla baş başa kalacağını çok iyi bilen Recep T. Erdoğan o mukadder sonu geciktirmek için ülkeyi elbette savaşa sokar. AKP Genel Başkanın bir savaşa hava kadar su kadar ihtiyacı var. Ancak savaşı tek isteyen Erdoğan mı ondan emin değilim.
İşlediği bunca uluslararası suça rağmen yaptığı her şeye göz yuman bir dünya var. Aynı uluslararası dünya, 15 Temmuz tiyatrosunun bütün detaylarını biliyor. Buna rağmen, darbeyi gerekçe göstererek bütün muhalif unsurları tek tek yok etmesini izliyor ve Erdoğan’ın iktidarda kalması için her türlü yardımı yapıyor. Yıllardır hiçbir sağ iktidarın dokunmaya dahi cesaret edemediği Ayasofya’nın camiye çevrilmesine bile tepki vermediler. Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin hemen ardından Yunanistan ile savaşın eşiğine gelinmesini de uluslararası güç merkezleri oturmuş seyrediyor.
Türkiye’nin bir savaş çıkarması günün sonunda kimin işine yarar bir kere daha düşünmek lazım. Yüz yıl önce milyonlarca kilometrekare toprak ve dünyanın gelecekteki zenginlik alanlarını elimizden kaçırmamıza neden olan bir savaşa girmiştik. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan değil her şeyden olmuştuk.
Le Monde’nin ‘Erdoğan Sevr’in intikamını alıyor’ yazarak verdiği gaza bakmayın; ülkenin her açıdan bu denli zayıf olduğu bir zamanda savaşa girmesi, Sevr’i bile aramamıza sebep olur.
Türkiye’yi birinci dünya savaşına sokan bön kafalı İttihatçıların hepsi bir süre sonra öldü. Ama o ahmakların sebep olduğu travmayı hâlâ yaşıyoruz. Bugünkü hırsızlar da ülkeyi savaşa sokup çekip gider ancak torunlarımıza bizim yaşadığımız travmanın çok daha büyüğünü bırakırız.
[Alper Ender Fırat] 13.8.2020 [TR724]
Hele de zaten ekonomisi iflas etmek üzere olan Türkiye gibi bir ülkenin savaşa girmesi –Allah muhafaza- çöküşten başka bir şeyle sonuçlanmaz. Bunu öngörmek için kahin olmaya da gerek yok.
Nitekim tam yüz yıl önce de devlet, ham hamasetle, eski ihtişamlı günlere yeniden dönüleceğini zanneden ahmaklar tarafından yönetiliyordu.
Biliyorsunuz, Osmanlı geçen yüzyılın başında yedi milyon kilometrekare yüzölçümüne sahip dünyanın belli başlı devletlerinden birisiydi. Bir ucu Avrupa’nın içlerinde, diğer ucu Hint Okyanusunda, bütün Ortadoğu’yu içine alan devasa bir ülkeydi. Ama bu büyüklük maceraperestlere yeterli gelmiyordu. Bu devlet zamanında bundan çok daha büyük dönemler görmüş dünyaya hükmettiği altın çağlar yaşamıştı. Neden o altınçağ geri gelmesindi, gerçi sanayisi yoktu, üretim yapılmıyordu, hammadde ve sermaye birikimi bulunmuyordu; askeri yorgun, yılgın, bitkindi; ama yöneticilerin romantik hayalleri, ipe sapa gelmez irrasyonel düşünceleri vardı. Almanlar parayı, cephaneyi, silahları ve genelkurmay başkanını verecek, bizler de o altın çağı yakalayıp dünyanın hakimi olacaktık.
Bu ahmak hülyadan uyandığımızda elimizde onda bire düşmüş bir ülke, savaşlarda telef olmuş bir nesil, yorgun, aç, sefil bir halk bulmuştuk.
Ahmak yöneticiler ülkeyi nesiller boyu atlatılamayan bir travmayla başbaşa bırakıp defolup gitti.
Tam yüz yıl sonra ekonomiyi bitme noktasına getirenler, finali bir savaşla yapmaya pek hevesli duruyor. Ancak bu kez ahmaklıktan daha öte bir sinsilik dolanıyor ortalıkta.
Piyasadaki kullanışlı gırtlaklar savaş tamtamlarını bildikleri en fiyakalı hamaset sözleriyle çalıyor. Kimisi Yunanistan’ın Meis’i Türkiye’ye bırakmasının olayı suhuletle çözmenin tek yolu olduğunu dillendiriyor; kimisi Türkiye’nin yüz yıldır savunma yaptığını ama artık savunma yüzyılının bittiğini, şimdi hücum zamanı olduğunu söylüyor.
İktidarı kaybettiği anda kendini bekleyen binlerce anayasal suçla baş başa kalacağını çok iyi bilen Recep T. Erdoğan o mukadder sonu geciktirmek için ülkeyi elbette savaşa sokar. AKP Genel Başkanın bir savaşa hava kadar su kadar ihtiyacı var. Ancak savaşı tek isteyen Erdoğan mı ondan emin değilim.
İşlediği bunca uluslararası suça rağmen yaptığı her şeye göz yuman bir dünya var. Aynı uluslararası dünya, 15 Temmuz tiyatrosunun bütün detaylarını biliyor. Buna rağmen, darbeyi gerekçe göstererek bütün muhalif unsurları tek tek yok etmesini izliyor ve Erdoğan’ın iktidarda kalması için her türlü yardımı yapıyor. Yıllardır hiçbir sağ iktidarın dokunmaya dahi cesaret edemediği Ayasofya’nın camiye çevrilmesine bile tepki vermediler. Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin hemen ardından Yunanistan ile savaşın eşiğine gelinmesini de uluslararası güç merkezleri oturmuş seyrediyor.
Türkiye’nin bir savaş çıkarması günün sonunda kimin işine yarar bir kere daha düşünmek lazım. Yüz yıl önce milyonlarca kilometrekare toprak ve dünyanın gelecekteki zenginlik alanlarını elimizden kaçırmamıza neden olan bir savaşa girmiştik. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan değil her şeyden olmuştuk.
Le Monde’nin ‘Erdoğan Sevr’in intikamını alıyor’ yazarak verdiği gaza bakmayın; ülkenin her açıdan bu denli zayıf olduğu bir zamanda savaşa girmesi, Sevr’i bile aramamıza sebep olur.
Türkiye’yi birinci dünya savaşına sokan bön kafalı İttihatçıların hepsi bir süre sonra öldü. Ama o ahmakların sebep olduğu travmayı hâlâ yaşıyoruz. Bugünkü hırsızlar da ülkeyi savaşa sokup çekip gider ancak torunlarımıza bizim yaşadığımız travmanın çok daha büyüğünü bırakırız.
[Alper Ender Fırat] 13.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Çeteden talimat alan asker var, dava yok!
Savcılığın Türkiye-İran sınırında bir kişinin öldürülmesine dair soruşturmada çete ile ilgili "takipsizlik" kararı verirken, asker kişilerle ilgili herhangi bir karar vermeye bile gerek görmediği, dosyanın karar olmaksızın işlemden kaldırıldığı anlaşıldı.
Türkiye'nin İran sınırında yaşananları ortaya koyan önemli bir dosyanın sessiz sedasız kapatıldığı ortaya çıktı.
2013'te, bir kişinin sınırda öldürülmesi ile ilgili olarak açılan dosya, insan ticareti yapan çetenin, sınır birliğinde görevli bazı askerlere talimat verdiğini ortaya koyan telefon kayıtlarına rağmen kapatıldı.
Anayasa Mahkemesi de dosyanın kapatılmasının hukuka uygun olduğuna karar verdi.
Söz konusu çetenin, kendilerinden habersiz sınırdan geçiş yaptığını bildirdiği askerler tarafından vurduğu kişiyle ilgili dosya, avukat Mahmut Kaçan tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşındı.
Yargının, telefon kayıtlarına, tanıklara rağmen verdiği cezasızlık kararının ardından Van'daki geçişlerin artarak sürdüğü belirlendi. Savcılığın, çete ile ilgili 'takipsizlik' kararı verirken, asker kişilerle ilgili herhangi bir karar vermeye bile gerek görmediği, dosyanın karar olmaksızın işlemden kaldırıldığı anlaşıldı.
ASKERLER HERHANGİ BİR İKAZDA BULUNMADAN ATEŞ AÇTI
T24'ten Gökçer Tahincioğlu'nun özel haberine göre, 15 Ağustos 2013'te, Van'ın Çaldıran ilçesinin Beydoğan köyünde yaşayan Nurettin Karakoç ile Feyyaz Karadeniz, sınırdan kaçak geçiş yaparak, akrabalarının bulunduğu İran'daki Şeyh Sulo adlı sınır köyüne gitti.
Nikâh davetiyesi bırakmak için köye gittiklerini belirten Karakoç ile Karadeniz'e, dönüş yolunda, herhangi bir ihtarda bulunulmaksızın asker tarafından ateş açıldı.
Açılan ateş sonucu, sınır köyünde yaşayan iki isimden Karakoç öldü, Karadeniz ağır yaralandı.
Köylüler, silah seslerinin gelmesi üzerine gittikleri bölgede, yaralandıktan sonra müdahale edilmeyen ve kan kaybından ölen Karakoç'un cenazesinin sınırın İran tarafına bırakılmak istendiğini gördü.
Köylülerin müdahalesi ile Karadeniz hastaneye kaldırıldı, Karakoç'un cenazesi ise köyüne defnedildi.
"PES" DEDİRTEN TELEFON KONUŞMALARI
Tutanaklara, "sınırın izinsiz ihlal edilmesi üzerine ihtar edilen iki kişinin silah kullandığı, bunun üzerine açılan ateş sonucu bir kişinin öldüğü" şeklinde yansıtılan olayın böyle gerçekleşmediği ortaya çıktı.
Bir suç duyurusu üzerine, sınırda insan ve mal kaçakçılığı yapan çeteyi dinlemeye alan savcılığa gönderilen kayıtlar, kriminal laboratuvarında yapılan incelemeler, Karakoç ve Karadeniz'in silahsız olduğunu, uyarı olmadan açılan ateşle öldürüldüğünü ortaya koydu.
Kayıtlar, söz konusu çete ile sınır birliğinde görevli bir uzman çavuş ve emrindeki bazı askerlerin işbirliği içinde olduğunu, asker şüphelilerin çetenin talimatlarını yerine getirdiğini de gösterdi. Söz konusu çetenin mensupları ile asker şüpheliler tutuklanarak cezaevine konuldu, fakat 6 şüphelinin tamamı birkaç ayda tahliye edildi.
ASKERİ SAVCILIK ÇETENİN ŞEMASINI GÖNDERDİ
Çaldıran Savcılığı, bu süreçte, soruşturma için gizlilik kararı aldırdı. Dosyadaki gizlilik, soruşturma bitene kadar 4 yıl boyunca devam etti. Çaldıran Savcılığı, 2017'de askeri savcılıktan gönderilen, asker kişilerle çete mensuplarının ilişkilerini gösteren çeteyle ilgili şemaya ve konuşma kayıtlarına rağmen takipsizlik kararı ile dosyayı kapattı.
KARAR BİLE VERİLMEDİ
Savcılık, çete mensupları ile ilgili takipsizlik kararı verirken, asker kişiler hakkında usule aykırı olarak karar bile vermeden dosyalarını ortadan kaldırdı.
Bu karara yapılan itiraza, mahkeme, çete lideri S.A. hakkında iddianame hazırlandığı gerekçesiyle ret yanıtı verdi. Ancak yapılan araştırma sonunda S.A. hakkında hazırlanan iddianamenin yetersiz bulunarak mahkeme tarafından iade edildiği, savcılığın da iade edilmesinin ardından eksikleri tamamlamak yerine bu dosyayı da takipsizlik vererek kapattığı ortaya çıktı.
ÇETE LİDERİNE DÜZENLİ BİLGİ
Avukat Mahmut Kaçan, bunun üzerine dosyayı Anayasa Mahkemesi'ne taşıdı. Anayasa Mahkemesi'ne yapılan başvuruda, skandalı gösteren telefon kayıtları da yer aldı. Kayıtlar, çete lideri S.A. ile Uzman Çavuş S.L. arasındaki ilişkiyi ortaya koydu.
Uzman Çavuş'un, Van Çaldıran 1. Hudut Taburu, 3. Hudut Bölüğü Onurtepe Hudut Karakol Komutanlığı'nın sınırdaki bütün denetimlerini çeteye bildirdiği, kendisine bağlı kişileri de çetenin güvenliği için çalıştırdığı anlaşıldı.
50 sayfayı bulan tapelerdeki konuşmalardan bazı bölümler şöyle:
Uzman Çavuş S.L.: Bugünlük bi şey yapmayın. Ben yukarıya çıkıyorum.
Çete lideri S.A.: Bir şey olursa ben seni ararım.
S.L.: Ben yarın ayarlayacağım Allah nasip ederse
(…)
S.L.: Siz atları saklayın, bunlar atları termalden görüyor, Atları saklayın, bunlar gittiğinizi görsün.
S.L.'den çete mensuplarına: Çok çağrı atarsam çıkma, bir kere çağrı atarsam çık.
S.A: Fazla detaylı konuşmayalım… Bu gece şey eğer olmazsa 3 tane çağrı bırak.
(…)
S.L.: Bu İran tarafında iki şahıs var. Telleri kesmeye geliyorlar. Sizden mi bunlar?
S.A.: Atlılar mı yayan mı, bizden değiller.
(…)
S.A.: Biz şeyden mi geçelim, çukurdan mı yoksa tank tarlasından mı?
S.L: Tank deresi tank deresi…
S.A.: Karşı tarafta devriye çıktı. Bu gecelik iptal oldu. Bizi bilirler yalnız eğer gelirlerse izin verme geçmelerine.
ÇETE LİDERİNDEN "HALLEDİN" TALİMATI
Tapeler, sınırda kendileri dışındaki grupların iş yapmasını istemeyen çetenin, bazı askerlere bu konuda talimat verdiğini de ortaya koydu.
Karakoç'un öldürüldüğü olayda uzman çavuşa, sınırdan niye başkasının geçmesine izin verildiğinin sorulduğu anlaşıldı.
Uzman çavuş ve kendisiyle iş yapan askerlerin bunun üzerine devriyeye çıktığı, çete liderinin bu sırada telefonla, "halledin" talimatı verdiği anlaşıldı.
Tapelerde, uzman çavuş S.L.'nin, "O zaman biz çıkıyoruz, o zaman müdahale ediyoruz o zaman." dediği, S.A.'nın da "Edin evet halledin o zaman." cevabını verdiği açıkça yer aldı.
ANAYASA MAHKEMESİ İZİN VERMEDİ
Dosyanın kapatılması üzerine Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) müracaat eden avukat Mahmut Kaçan, 450 bin lira tazminat talebinde bulundu ve dosyanın yeniden açılmasını istedi.
AYM mayıs ayında bireysel müracaat talebini reddetti.
Kaçan, dilekçesinde, şu iddialarda bulunmuştu: "Feyyaz'ın üzerine uyarı yapılmadan açılan ateşin sebebi, bu asker grubunun sınır hattında kendi çıkar ve rüşvet ağları dışında sınırdan kaçakçılık yapıldığı gerekçesiyle öldürme amaçlıdır.
Van Çaldıran 1'inci Hudut Taburu, 3'üncü Hudut Bölüğü Onurtepe Hudut Karakol Komutanlığı emrinde görevli şüpheli askerler, İran-Türkiye sınır hattında birçok kaçakçı grup ya da sivil kişilerle işbirliği yaptığı, bu kişi ve grupları organize eden kişilerin şüpheli askerlere talimat vererek istedikleri kişilerin geçişlerini sorunsuz sağladıkları, bu grup ve kişilerin kendi bilgileri dışında sınırı geçmeye çalışan kaçakçı gruplara ya da kişilere asker kişilerden aldıkları bilgiler sonrasında müdahale edilmesi talimatı verdikleri anlaşılmıştır.
Asker kişiler kendi çıkar ve rüşvet ilişkilerinin dışında kalan kişilere müdahale ederek sınırda iletişim halinde oldukları kişi ve grupları adeta kartel haline getiren bu yapının ne tür ilişkilere ve ağa sahip oldukları, henüz olay meydana gelmeden yapılan teknik takiple ortaya çıkarılmıştır."
Askerlerin uyarmadan bir kişiyi öldürdüğü iddiasının üzeri örtbas edildi.
"SÖZLEŞME KAPSAMINDA DEĞİL, HAYAT HAKKI İHLALİ YOK"
20 Mayıs 2020'de AYM Birinci Bölüm İkinci Komisyon'un başvuruyu reddetmesi üzerine dosya AİHM'ye taşındı.
AYM, söz konusu kararında, şu ifadeleri kullandı: "Kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddia edilen hakkın anayasada güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Türkiye'nin taraf olduğu sözleşmeye ek protokoller kapsamına da girmesi gerekir.
Sözleşmenin 6. Maddesinde adil yargılanmaya ilişkin hak ve ilkelerin medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili olduğu belirtilerek, bu hakkın kapsamı bu konularla sınırlandırılmıştır.
Başvuruya konu ihlal iddialarının sözleşmenin 6. Maddesinin kapsamına girmediği, dolayısıyla anayasa ve sözleşmenin ortak koruma alanında olmadığı anlaşılmıştır. Hayat hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia ise; başvuru, Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru yetkisine girdiği ölçüde ve sunulan belgeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, anayasada öngörülen temel hak ve özgürlüklere yönelik bir müdahalenin olmadığı veya müdahalenin ihlal teşkil etmediği sonucuna ulaşılmıştır."
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
Türkiye'nin İran sınırında yaşananları ortaya koyan önemli bir dosyanın sessiz sedasız kapatıldığı ortaya çıktı.
2013'te, bir kişinin sınırda öldürülmesi ile ilgili olarak açılan dosya, insan ticareti yapan çetenin, sınır birliğinde görevli bazı askerlere talimat verdiğini ortaya koyan telefon kayıtlarına rağmen kapatıldı.
Anayasa Mahkemesi de dosyanın kapatılmasının hukuka uygun olduğuna karar verdi.
Söz konusu çetenin, kendilerinden habersiz sınırdan geçiş yaptığını bildirdiği askerler tarafından vurduğu kişiyle ilgili dosya, avukat Mahmut Kaçan tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşındı.
Yargının, telefon kayıtlarına, tanıklara rağmen verdiği cezasızlık kararının ardından Van'daki geçişlerin artarak sürdüğü belirlendi. Savcılığın, çete ile ilgili 'takipsizlik' kararı verirken, asker kişilerle ilgili herhangi bir karar vermeye bile gerek görmediği, dosyanın karar olmaksızın işlemden kaldırıldığı anlaşıldı.
ASKERLER HERHANGİ BİR İKAZDA BULUNMADAN ATEŞ AÇTI
T24'ten Gökçer Tahincioğlu'nun özel haberine göre, 15 Ağustos 2013'te, Van'ın Çaldıran ilçesinin Beydoğan köyünde yaşayan Nurettin Karakoç ile Feyyaz Karadeniz, sınırdan kaçak geçiş yaparak, akrabalarının bulunduğu İran'daki Şeyh Sulo adlı sınır köyüne gitti.
Nikâh davetiyesi bırakmak için köye gittiklerini belirten Karakoç ile Karadeniz'e, dönüş yolunda, herhangi bir ihtarda bulunulmaksızın asker tarafından ateş açıldı.
Açılan ateş sonucu, sınır köyünde yaşayan iki isimden Karakoç öldü, Karadeniz ağır yaralandı.
Köylüler, silah seslerinin gelmesi üzerine gittikleri bölgede, yaralandıktan sonra müdahale edilmeyen ve kan kaybından ölen Karakoç'un cenazesinin sınırın İran tarafına bırakılmak istendiğini gördü.
Köylülerin müdahalesi ile Karadeniz hastaneye kaldırıldı, Karakoç'un cenazesi ise köyüne defnedildi.
"PES" DEDİRTEN TELEFON KONUŞMALARI
Tutanaklara, "sınırın izinsiz ihlal edilmesi üzerine ihtar edilen iki kişinin silah kullandığı, bunun üzerine açılan ateş sonucu bir kişinin öldüğü" şeklinde yansıtılan olayın böyle gerçekleşmediği ortaya çıktı.
Bir suç duyurusu üzerine, sınırda insan ve mal kaçakçılığı yapan çeteyi dinlemeye alan savcılığa gönderilen kayıtlar, kriminal laboratuvarında yapılan incelemeler, Karakoç ve Karadeniz'in silahsız olduğunu, uyarı olmadan açılan ateşle öldürüldüğünü ortaya koydu.
Kayıtlar, söz konusu çete ile sınır birliğinde görevli bir uzman çavuş ve emrindeki bazı askerlerin işbirliği içinde olduğunu, asker şüphelilerin çetenin talimatlarını yerine getirdiğini de gösterdi. Söz konusu çetenin mensupları ile asker şüpheliler tutuklanarak cezaevine konuldu, fakat 6 şüphelinin tamamı birkaç ayda tahliye edildi.
ASKERİ SAVCILIK ÇETENİN ŞEMASINI GÖNDERDİ
Çaldıran Savcılığı, bu süreçte, soruşturma için gizlilik kararı aldırdı. Dosyadaki gizlilik, soruşturma bitene kadar 4 yıl boyunca devam etti. Çaldıran Savcılığı, 2017'de askeri savcılıktan gönderilen, asker kişilerle çete mensuplarının ilişkilerini gösteren çeteyle ilgili şemaya ve konuşma kayıtlarına rağmen takipsizlik kararı ile dosyayı kapattı.
KARAR BİLE VERİLMEDİ
Savcılık, çete mensupları ile ilgili takipsizlik kararı verirken, asker kişiler hakkında usule aykırı olarak karar bile vermeden dosyalarını ortadan kaldırdı.
Bu karara yapılan itiraza, mahkeme, çete lideri S.A. hakkında iddianame hazırlandığı gerekçesiyle ret yanıtı verdi. Ancak yapılan araştırma sonunda S.A. hakkında hazırlanan iddianamenin yetersiz bulunarak mahkeme tarafından iade edildiği, savcılığın da iade edilmesinin ardından eksikleri tamamlamak yerine bu dosyayı da takipsizlik vererek kapattığı ortaya çıktı.
ÇETE LİDERİNE DÜZENLİ BİLGİ
Avukat Mahmut Kaçan, bunun üzerine dosyayı Anayasa Mahkemesi'ne taşıdı. Anayasa Mahkemesi'ne yapılan başvuruda, skandalı gösteren telefon kayıtları da yer aldı. Kayıtlar, çete lideri S.A. ile Uzman Çavuş S.L. arasındaki ilişkiyi ortaya koydu.
Uzman Çavuş'un, Van Çaldıran 1. Hudut Taburu, 3. Hudut Bölüğü Onurtepe Hudut Karakol Komutanlığı'nın sınırdaki bütün denetimlerini çeteye bildirdiği, kendisine bağlı kişileri de çetenin güvenliği için çalıştırdığı anlaşıldı.
50 sayfayı bulan tapelerdeki konuşmalardan bazı bölümler şöyle:
Uzman Çavuş S.L.: Bugünlük bi şey yapmayın. Ben yukarıya çıkıyorum.
Çete lideri S.A.: Bir şey olursa ben seni ararım.
S.L.: Ben yarın ayarlayacağım Allah nasip ederse
(…)
S.L.: Siz atları saklayın, bunlar atları termalden görüyor, Atları saklayın, bunlar gittiğinizi görsün.
S.L.'den çete mensuplarına: Çok çağrı atarsam çıkma, bir kere çağrı atarsam çık.
S.A: Fazla detaylı konuşmayalım… Bu gece şey eğer olmazsa 3 tane çağrı bırak.
(…)
S.L.: Bu İran tarafında iki şahıs var. Telleri kesmeye geliyorlar. Sizden mi bunlar?
S.A.: Atlılar mı yayan mı, bizden değiller.
(…)
S.A.: Biz şeyden mi geçelim, çukurdan mı yoksa tank tarlasından mı?
S.L: Tank deresi tank deresi…
S.A.: Karşı tarafta devriye çıktı. Bu gecelik iptal oldu. Bizi bilirler yalnız eğer gelirlerse izin verme geçmelerine.
ÇETE LİDERİNDEN "HALLEDİN" TALİMATI
Tapeler, sınırda kendileri dışındaki grupların iş yapmasını istemeyen çetenin, bazı askerlere bu konuda talimat verdiğini de ortaya koydu.
Karakoç'un öldürüldüğü olayda uzman çavuşa, sınırdan niye başkasının geçmesine izin verildiğinin sorulduğu anlaşıldı.
Uzman çavuş ve kendisiyle iş yapan askerlerin bunun üzerine devriyeye çıktığı, çete liderinin bu sırada telefonla, "halledin" talimatı verdiği anlaşıldı.
Tapelerde, uzman çavuş S.L.'nin, "O zaman biz çıkıyoruz, o zaman müdahale ediyoruz o zaman." dediği, S.A.'nın da "Edin evet halledin o zaman." cevabını verdiği açıkça yer aldı.
ANAYASA MAHKEMESİ İZİN VERMEDİ
Dosyanın kapatılması üzerine Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) müracaat eden avukat Mahmut Kaçan, 450 bin lira tazminat talebinde bulundu ve dosyanın yeniden açılmasını istedi.
AYM mayıs ayında bireysel müracaat talebini reddetti.
Kaçan, dilekçesinde, şu iddialarda bulunmuştu: "Feyyaz'ın üzerine uyarı yapılmadan açılan ateşin sebebi, bu asker grubunun sınır hattında kendi çıkar ve rüşvet ağları dışında sınırdan kaçakçılık yapıldığı gerekçesiyle öldürme amaçlıdır.
Van Çaldıran 1'inci Hudut Taburu, 3'üncü Hudut Bölüğü Onurtepe Hudut Karakol Komutanlığı emrinde görevli şüpheli askerler, İran-Türkiye sınır hattında birçok kaçakçı grup ya da sivil kişilerle işbirliği yaptığı, bu kişi ve grupları organize eden kişilerin şüpheli askerlere talimat vererek istedikleri kişilerin geçişlerini sorunsuz sağladıkları, bu grup ve kişilerin kendi bilgileri dışında sınırı geçmeye çalışan kaçakçı gruplara ya da kişilere asker kişilerden aldıkları bilgiler sonrasında müdahale edilmesi talimatı verdikleri anlaşılmıştır.
Asker kişiler kendi çıkar ve rüşvet ilişkilerinin dışında kalan kişilere müdahale ederek sınırda iletişim halinde oldukları kişi ve grupları adeta kartel haline getiren bu yapının ne tür ilişkilere ve ağa sahip oldukları, henüz olay meydana gelmeden yapılan teknik takiple ortaya çıkarılmıştır."
Askerlerin uyarmadan bir kişiyi öldürdüğü iddiasının üzeri örtbas edildi.
"SÖZLEŞME KAPSAMINDA DEĞİL, HAYAT HAKKI İHLALİ YOK"
20 Mayıs 2020'de AYM Birinci Bölüm İkinci Komisyon'un başvuruyu reddetmesi üzerine dosya AİHM'ye taşındı.
AYM, söz konusu kararında, şu ifadeleri kullandı: "Kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddia edilen hakkın anayasada güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Türkiye'nin taraf olduğu sözleşmeye ek protokoller kapsamına da girmesi gerekir.
Sözleşmenin 6. Maddesinde adil yargılanmaya ilişkin hak ve ilkelerin medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili olduğu belirtilerek, bu hakkın kapsamı bu konularla sınırlandırılmıştır.
Başvuruya konu ihlal iddialarının sözleşmenin 6. Maddesinin kapsamına girmediği, dolayısıyla anayasa ve sözleşmenin ortak koruma alanında olmadığı anlaşılmıştır. Hayat hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddia ise; başvuru, Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru yetkisine girdiği ölçüde ve sunulan belgeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, anayasada öngörülen temel hak ve özgürlüklere yönelik bir müdahalenin olmadığı veya müdahalenin ihlal teşkil etmediği sonucuna ulaşılmıştır."
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
Bu adam yağma düzeninin bir özeti
T24 yazarı Mehmet Yılmaz, eşine özel kadro tahsis eden ve iki gün önce azledilen Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Bağ'ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında ne ilk ne de son suistimal vak'ası olduğunun altını çizdi. Yılmaz başka AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan ve yakınları olmak üzere hükûmete yakın kişilerin Hazine'ye yağmaldığına işaret etti.
Bu adam sistemin bir özeti
MEHMET Y. YILMAZ | T24
Bizim AKP zihniyetinin açmazı burada: Lafa gelince Ömer'i yüceltirler ama gerçekte özendikleri Muaviye'den, Yezid'den başkası değildir.
Eşini üniversiteye bağlı bir enstitüye sekreter yapmak isteyen Pamukkale Üniversitesi Rektörü'nün (Prof. Dr. Hüseyin Bağ) görevden alınması, besleme basın tarafından "nepotizme atılan esaslı bir yumruk" olarak tanımlandı.
....
Erdoğan yönetimi altındaki Türkiye'nin önemli sorunlarından biri bu: Kamu yönetiminde liyakatin değil, kayırmacılığın hâkim olması.
Ve "kayırmacılık" dediğimiz şey de sadece yakın akrabaları kollamaktan ibaret de değil.
Pamukkale Üniversitesi Rektörü ile eşi, bu kayırmacılığın bir prototipi aslında.
AKP zihniyeti, iktidara geldiği günden beri bir tek şeye önem verdi: Kadrolaşmak.
Devlet kadroları şekillenirken zihinlerinin arkasında hep aynı soru vardı: Bu adam bizden mi?
Liyakat kavramının yerini "bizden" kavramı almasının bir sonucunu yaşadık:
Bir gizli örgüt, AKP'nin bu zaafından yararlanarak devleti ele geçirmeye çalıştı, darbe yapmaya bile kalkıştı.
Bu uğurda devlete nitelikli personel yetiştiren kariyer kurumları bile teker teker dağıtıldı, yok edildi.
PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ TEKİL BİR ÖRNEK DEĞİL
Bu adam, AKP'nin devlete hakim kıldığı zihniyetin bir özeti sadece.
Onu görevden almak da bu yüzden "nepotizme atılan yumruk" filan da hiç değil.
Rektör ile eşini birlikte gösteren fotoğrafa bakarken memleketin İslamcı kadrolarının geldiği noktayı da görüyorsunuz.
Belli ki kendilerini inançlı Müslümanlar olarak tanımlıyorlar, kılık kıyafetten öyle anlaşılıyor. Kalplerini bilemeyiz tabii.
Memleketimizin siyasal İslamcılarının dilinden hiç düşmeyen bir şey varsa o da "Hazreti Ömer'in adaleti" öyküleridir.
Hazreti Ömer, Dört Halife'nin ikincisi.
Sahip olduğu büyük yönetici ve insani vasıfları nedeniyle yüceltilen ve kendisinden sonra da en çok aranan, özlenen isim.
Bugün nepotizm denilen şeye ilk karşı çıkan İslam büyüğü.
Kendisinden sonra oğlunun halife adayı olmasına itiraz ettiğini hatırlatmak isterim.
Bizim AKP zihniyetinin açmazı da burada:
Lafa gelince Ömer'i yüceltirler ama gerçekte özendikleri Muaviye'den, Yezid'den başkası değildir.
* * *
Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan (elinde yay olan), Okmeydanı Spor ve Eğitim Vakfı (Okçular Vakfı) başta olmak üzere TÜGVA, TÜRGEV gibi vakıfların da kurucusu.
BİZİM KESEMİZDEN VAKIF SALTANATI
Hazreti Ömer deyince "vakıf" meselesini hatırlamamam da mümkün değil tabii.
Hazreti Ömer, Peygamber'in de onayıyla bir bahçesinin gelirini yoksullar için harcanmak üzere bağışladığında bugün "vakıf" dediğimiz kurumların öncülüğünü yapmıştı.
Yani vakıf dediğimiz şeyin özü, kişinin şahsına ait bir varlığın gelirini hayır işyeri için kullanması.
Memleketimizin İslamcıları içinse böyle değil.
Onlar deyim yerindeyse "el kesesinden hayır yapmaya" bayılıyorlar.
Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün kayıtlarından ortaya çıktı ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son altı yılda 43 vakfa vergi muafiyeti tanımış. (Bu konuyla ilgili bilgileri BirGün gazetesinden İsmail Arı'nın haberinden aktarıyorum.)
Erdoğan'ın vergi muafiyeti hakkı tanıdığı vakıflar arasında, oğlu Bilal Erdoğan'ın yöneticisi olduğu Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA), Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı, Yeni Türkiye Eğitim Vakfı (YETEV), Okmeydanı Spor ve Eğitim Vakfı (Okçular Vakfı) ile kızı Sümeyye Erdoğan Bayraktar'ın yöneticisi olduğu Kadın ve Demokrasi Vakfı (KADEM) var.
Damat Bakan Berat Albayrak'ın yöneticisi olduğu Nun Eğitim ve Kültür Vakfı ile diğer damadı Selçuk Bayraktar'ın yöneticisi olduğu Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı (T3 Vakfı) da listeye eklenebilir.
Bazı AKP'lilerin yöneticisi olduğu vakıflar ile dini cemaatler tarafından kurulan vakıflar da cabası.
Bu vakıflara vergi bağışıklığı tanınmasının nedeni, bu tür vakıflara yaptığınız bağışların tümünü gider yazabiliyor olmanız.
Böylece bu vakıflar bir yandan kamu olanaklarını kullanırlarken, diğer yandan da aslında vergi geliri kaybına da yol açarak bir zarar daha veriyorlar.
Memleketimizin İslamcıları acaba "ahlak ve siyaset" mefhumu üzerine biraz düşünmelerinin zamanının geçmekte olduğunun farkındalar mı?
MAKALENİN TAMAMI İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
Bu adam sistemin bir özeti
MEHMET Y. YILMAZ | T24
Bizim AKP zihniyetinin açmazı burada: Lafa gelince Ömer'i yüceltirler ama gerçekte özendikleri Muaviye'den, Yezid'den başkası değildir.
Eşini üniversiteye bağlı bir enstitüye sekreter yapmak isteyen Pamukkale Üniversitesi Rektörü'nün (Prof. Dr. Hüseyin Bağ) görevden alınması, besleme basın tarafından "nepotizme atılan esaslı bir yumruk" olarak tanımlandı.
....
Erdoğan yönetimi altındaki Türkiye'nin önemli sorunlarından biri bu: Kamu yönetiminde liyakatin değil, kayırmacılığın hâkim olması.
Ve "kayırmacılık" dediğimiz şey de sadece yakın akrabaları kollamaktan ibaret de değil.
Pamukkale Üniversitesi Rektörü ile eşi, bu kayırmacılığın bir prototipi aslında.
AKP zihniyeti, iktidara geldiği günden beri bir tek şeye önem verdi: Kadrolaşmak.
Devlet kadroları şekillenirken zihinlerinin arkasında hep aynı soru vardı: Bu adam bizden mi?
Liyakat kavramının yerini "bizden" kavramı almasının bir sonucunu yaşadık:
Bir gizli örgüt, AKP'nin bu zaafından yararlanarak devleti ele geçirmeye çalıştı, darbe yapmaya bile kalkıştı.
Bu uğurda devlete nitelikli personel yetiştiren kariyer kurumları bile teker teker dağıtıldı, yok edildi.
PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ TEKİL BİR ÖRNEK DEĞİL
Bu adam, AKP'nin devlete hakim kıldığı zihniyetin bir özeti sadece.
Onu görevden almak da bu yüzden "nepotizme atılan yumruk" filan da hiç değil.
Rektör ile eşini birlikte gösteren fotoğrafa bakarken memleketin İslamcı kadrolarının geldiği noktayı da görüyorsunuz.
Belli ki kendilerini inançlı Müslümanlar olarak tanımlıyorlar, kılık kıyafetten öyle anlaşılıyor. Kalplerini bilemeyiz tabii.
Memleketimizin siyasal İslamcılarının dilinden hiç düşmeyen bir şey varsa o da "Hazreti Ömer'in adaleti" öyküleridir.
Hazreti Ömer, Dört Halife'nin ikincisi.
Sahip olduğu büyük yönetici ve insani vasıfları nedeniyle yüceltilen ve kendisinden sonra da en çok aranan, özlenen isim.
Bugün nepotizm denilen şeye ilk karşı çıkan İslam büyüğü.
Kendisinden sonra oğlunun halife adayı olmasına itiraz ettiğini hatırlatmak isterim.
Bizim AKP zihniyetinin açmazı da burada:
Lafa gelince Ömer'i yüceltirler ama gerçekte özendikleri Muaviye'den, Yezid'den başkası değildir.
* * *
Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan (elinde yay olan), Okmeydanı Spor ve Eğitim Vakfı (Okçular Vakfı) başta olmak üzere TÜGVA, TÜRGEV gibi vakıfların da kurucusu.
BİZİM KESEMİZDEN VAKIF SALTANATI
Hazreti Ömer deyince "vakıf" meselesini hatırlamamam da mümkün değil tabii.
Hazreti Ömer, Peygamber'in de onayıyla bir bahçesinin gelirini yoksullar için harcanmak üzere bağışladığında bugün "vakıf" dediğimiz kurumların öncülüğünü yapmıştı.
Yani vakıf dediğimiz şeyin özü, kişinin şahsına ait bir varlığın gelirini hayır işyeri için kullanması.
Memleketimizin İslamcıları içinse böyle değil.
Onlar deyim yerindeyse "el kesesinden hayır yapmaya" bayılıyorlar.
Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün kayıtlarından ortaya çıktı ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son altı yılda 43 vakfa vergi muafiyeti tanımış. (Bu konuyla ilgili bilgileri BirGün gazetesinden İsmail Arı'nın haberinden aktarıyorum.)
Erdoğan'ın vergi muafiyeti hakkı tanıdığı vakıflar arasında, oğlu Bilal Erdoğan'ın yöneticisi olduğu Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA), Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı, Yeni Türkiye Eğitim Vakfı (YETEV), Okmeydanı Spor ve Eğitim Vakfı (Okçular Vakfı) ile kızı Sümeyye Erdoğan Bayraktar'ın yöneticisi olduğu Kadın ve Demokrasi Vakfı (KADEM) var.
Damat Bakan Berat Albayrak'ın yöneticisi olduğu Nun Eğitim ve Kültür Vakfı ile diğer damadı Selçuk Bayraktar'ın yöneticisi olduğu Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı (T3 Vakfı) da listeye eklenebilir.
Bazı AKP'lilerin yöneticisi olduğu vakıflar ile dini cemaatler tarafından kurulan vakıflar da cabası.
Bu vakıflara vergi bağışıklığı tanınmasının nedeni, bu tür vakıflara yaptığınız bağışların tümünü gider yazabiliyor olmanız.
Böylece bu vakıflar bir yandan kamu olanaklarını kullanırlarken, diğer yandan da aslında vergi geliri kaybına da yol açarak bir zarar daha veriyorlar.
Memleketimizin İslamcıları acaba "ahlak ve siyaset" mefhumu üzerine biraz düşünmelerinin zamanının geçmekte olduğunun farkındalar mı?
MAKALENİN TAMAMI İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
ABD'nin Türkiye'ye iki yıldır silah satmadığı ortaya çıktı
ABD Kongresi'nin birkaç üyesinin, Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemlerini alması nedeniyle yaklaşık 2 yıldır Ankara'ya tüm büyük silah satışlarını engellediği bildirildi.
Defense News portalının haberine göre ABD'de birkaç Kongre üyesi, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri alan Türkiye’ye tüm büyük silah satışlarına yaklaşık 2 yıldır engel oluyor.
Tam olarak kaç anlaşmanın dondurulduğu belli olmadığı ifade edilirken aralarından en az ikisinin 'büyük' olarak gösterildiği kaydedildi. Bu 'büyük' anlaşmalardan biri, F-16 savaş uçaklarının modernizasyonu, diğeri Türkiye'nin Pakistan'a 1.5 milyar dolarlık savaş helikopteri satışının tamamlanması için gereken ABD yapımı motorlar için ihracat lisansları ile ilgiliydi.
Haberde, Kongre üyelerinin bu hareketi, ABD yönetiminin, 1975'teki Kıbrıs harekatından sonra Türkiye'ye 3 yıl boyunca uygulanan silah ambargosundan sonra 40 yıldır başvurmadığı Ankara’ya diplomatik baskı aracı olduğu kaydedildi.
Diğer yandan, ABD savunma sanayisi temsilcileri, bu durumun önümüzdeki yıl değişmemesi durumunda, iki ülke şirketleri arasındaki ilişkileri olumsuz etkileyeceğinden korkuyor.
ABD Senatosu Dışişleri Komitesi Başkanı Jim Risch ve Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi üyesi Michael McCaul, Türkiye’yle silah anlaşmalarını engellediklerini itiraf etti.
Risch, Defense News'e açıklamasında, "Türkiye’nin S-400 alımı, Kongre’nin her iki kanadında her iki partide büyük endişe uyandırıyor. Bu alımla ilgili sorunlar çözüme kavuşturulmadığı sürece Türkiye’ye silah satışlarına destek veremem ve bunu yapmayacağım" dedi.
Defense News, Kongre'de çok sayıda kaynağın, engelde Temsilciler Meclisi’nden Eliot Engel ve Senato’dan Robert Menendez’in de rolü olduğunu bildirdiğini de aktardı. Kongre’deki kaynaklardan biri, "Yaklaşık son bir yıldır kimse bir şey imzalamadı. Her dördü de ‘evet’ demediği sürece bu süreçte hiçbir şey ilerlemeyecek" ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
Defense News portalının haberine göre ABD'de birkaç Kongre üyesi, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri alan Türkiye’ye tüm büyük silah satışlarına yaklaşık 2 yıldır engel oluyor.
Tam olarak kaç anlaşmanın dondurulduğu belli olmadığı ifade edilirken aralarından en az ikisinin 'büyük' olarak gösterildiği kaydedildi. Bu 'büyük' anlaşmalardan biri, F-16 savaş uçaklarının modernizasyonu, diğeri Türkiye'nin Pakistan'a 1.5 milyar dolarlık savaş helikopteri satışının tamamlanması için gereken ABD yapımı motorlar için ihracat lisansları ile ilgiliydi.
Haberde, Kongre üyelerinin bu hareketi, ABD yönetiminin, 1975'teki Kıbrıs harekatından sonra Türkiye'ye 3 yıl boyunca uygulanan silah ambargosundan sonra 40 yıldır başvurmadığı Ankara’ya diplomatik baskı aracı olduğu kaydedildi.
Diğer yandan, ABD savunma sanayisi temsilcileri, bu durumun önümüzdeki yıl değişmemesi durumunda, iki ülke şirketleri arasındaki ilişkileri olumsuz etkileyeceğinden korkuyor.
ABD Senatosu Dışişleri Komitesi Başkanı Jim Risch ve Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi üyesi Michael McCaul, Türkiye’yle silah anlaşmalarını engellediklerini itiraf etti.
Risch, Defense News'e açıklamasında, "Türkiye’nin S-400 alımı, Kongre’nin her iki kanadında her iki partide büyük endişe uyandırıyor. Bu alımla ilgili sorunlar çözüme kavuşturulmadığı sürece Türkiye’ye silah satışlarına destek veremem ve bunu yapmayacağım" dedi.
Defense News, Kongre'de çok sayıda kaynağın, engelde Temsilciler Meclisi’nden Eliot Engel ve Senato’dan Robert Menendez’in de rolü olduğunu bildirdiğini de aktardı. Kongre’deki kaynaklardan biri, "Yaklaşık son bir yıldır kimse bir şey imzalamadı. Her dördü de ‘evet’ demediği sürece bu süreçte hiçbir şey ilerlemeyecek" ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
Bakan pes dedirtti: Dolar BMW, Mercedes'e binenin derdi, vatandaşın böyle derdi yok
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, CNN TÜRK'te Türkiye ve dünya ekonomisindeki son gelişmeleri Tarafsız Bölge programında Ahmet Hakan'a değerlendirdi.
Bakan pes dedirtti: Dolar BMW, Mercedes'e binenin derdi, vatandaşın böyle derdi yok
Döviz kurlarında yaşanan dalgalanmayla ilgili soruya yanıt veren Bakan Albayrak, “Kur iki sene önce de bu seviyelerdeydi. Eskiden kur sistemi daha çok etkiliyordu. Zaten daha az etkilesin diye Türkiye'de ekonomik bir değişiklik var. Türk ekonomisi 2 sene öncesine göre çok daha güçlü” ifadelerini kullandı.
Döviz kurunun yükselmesiyle Türk Lirasının daha cazip hale geldiğini savunan Albayrak, “Dünya tarihinin en büyük ekonomik krizi yaşanıyor. Borsa Türkiye pozitif ayrışıyor. Gelişmekte olan ülkelerin performansına bakalım. Birçoğu para birimlerinde değer kaybetmiş. Türk ekonomisi 2 sene öncesine göre çok daha güçlü. Dünya tarihinin en büyük ekonomik krizi yaşanıyor. Borsa Türkiye pozitif ayrışıyor. Gelişmekte olan ülkelerin performansına bakalım. Birçoğu para birimlerinde değer kaybetmiş” dedi.
Bu sözlerin ardından Ahmet Hakan, Bakan Albayrak’a, “Dolar artınca, döviz yükselince endişeleniyorum. Endişelenmeli miyim” sorusunu sordu.
Albayrak da “Dolarla mı maaş alıyorsunuz” karşılığını vererek güldü.
Albayrak Türkiye’de vatandaşın yurt dışına gitmek gibi bir derdinin de olmadığını söyledi.
Albayrak konuşmasında, “‘BMW, Mercedes pahalandı’, ‘Yurt dışına seyahatler ediyordum, pahalandı.’ Vatandaşın böyle bir derdi yok, senin böyle bir derdin var. Biz turizm için, ihracatçı için paramız daha cazip olsun diyoruz” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
Bakan pes dedirtti: Dolar BMW, Mercedes'e binenin derdi, vatandaşın böyle derdi yok
Döviz kurlarında yaşanan dalgalanmayla ilgili soruya yanıt veren Bakan Albayrak, “Kur iki sene önce de bu seviyelerdeydi. Eskiden kur sistemi daha çok etkiliyordu. Zaten daha az etkilesin diye Türkiye'de ekonomik bir değişiklik var. Türk ekonomisi 2 sene öncesine göre çok daha güçlü” ifadelerini kullandı.
Döviz kurunun yükselmesiyle Türk Lirasının daha cazip hale geldiğini savunan Albayrak, “Dünya tarihinin en büyük ekonomik krizi yaşanıyor. Borsa Türkiye pozitif ayrışıyor. Gelişmekte olan ülkelerin performansına bakalım. Birçoğu para birimlerinde değer kaybetmiş. Türk ekonomisi 2 sene öncesine göre çok daha güçlü. Dünya tarihinin en büyük ekonomik krizi yaşanıyor. Borsa Türkiye pozitif ayrışıyor. Gelişmekte olan ülkelerin performansına bakalım. Birçoğu para birimlerinde değer kaybetmiş” dedi.
Bu sözlerin ardından Ahmet Hakan, Bakan Albayrak’a, “Dolar artınca, döviz yükselince endişeleniyorum. Endişelenmeli miyim” sorusunu sordu.
Albayrak da “Dolarla mı maaş alıyorsunuz” karşılığını vererek güldü.
Albayrak Türkiye’de vatandaşın yurt dışına gitmek gibi bir derdinin de olmadığını söyledi.
Albayrak konuşmasında, “‘BMW, Mercedes pahalandı’, ‘Yurt dışına seyahatler ediyordum, pahalandı.’ Vatandaşın böyle bir derdi yok, senin böyle bir derdin var. Biz turizm için, ihracatçı için paramız daha cazip olsun diyoruz” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
Albayrak'a tokat gibi cevap
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın "Dolarla ne işiniz var?" sorusuna Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Özgür Demirtaş 19 madde ile unutulmaz bir cevap verdi.
Bakan pes dedirtti: Dolar BMW, Mercedes'e binenin derdi, vatandaşın böyle derdi yok
Sabancı Üniversitesi Finans Kürsü Başkanı Profesör Özgür Demirtaş, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın, döviz kurlarının artışının vatandaş açısından önemli olmadığını iddia etmişti.
Albayrak, "Dolarla mı maaş alıyorsunuz? Dolar borcunuz mu var? Dolarla bir işiniz var mı?" sözlerinin ardından, "Dolarla işimiz var." diyerek 19 madde paylaştı.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Adalet ve Kalkıma Partisi'nin (AKP) kurduğu medya havuzunda yer alan CNN Türk'te gazeteci Ahmet Hakan’ın sunduğu "Tarafsız Bölge" isimli programda soruları cevaplandırdı.
AHMET HAKAN: ENDİŞELENMELİ MİYİZ?
Hakan’ın ”Dolar yükselince telaşlanıyorum, kur yükselince telaşlanıyorum, ‘eyvah’ diyorum her şey pahalanacak, ülkemizin ekonomisi kötüye gidecek. Endişelenmeli miyiz?” sorusuna Albayrak, "Birincisi şunu sorayım size: Dolarla mı maaş alıyorsunuz, dolar borcunuz mu var, dolarla bir işiniz var mı?" sözleriyle cevap verdi.
Sabancı Üniversitesi İşletme Fakültesi öğretim üyesi Prof. Özgür Demirtaş
Prof. Özgür Demirtaş, Albayrak'ın sosyal medyada eleştirilen sözlerinin akabinde, "Evet elbette istemezdik, ancak tırnaktan saça kadar dolarla. O yüzden 'Dolarla işiniz mi var?' gibi bir soru sormak yerine, yapısal reformlarla bu bağımlılığı koparmak lazım." ifadelerini kullandı.
ÖZGÜR DEMİRTAŞ'DAN BAKAN ALBYARK'A 19 MADDELİ CEVAP
Prof. Demirtaş'ın paylaşımı şöyle:
"Dolarla işimiz var:
1) İhracat yapmak için dışarıdan aldığımız tüm ara mallar dolarla.
2) Elektrik dolarla
3) Doğalgaz dolarla
4) Yediğimiz gıdaların tohumları dolarla
5) Gübre dolarla
6) Bir gömlek Türkiye’de dikilse bile dışarıdan aldığımız pamuk dolarla, dokuma makinesi dolarla
7) Yeterli et yok. Dışarıdan aldığımız kesimlik hayvan dolarla.
8) Elektronik aletlerin çoğu dolarla
9) Çocuk kıyafetlerinin büyük kısmı dolarla
10) Telefon dolarla
11) Türkiye’de üretilse bile TV ünitelerindeki LCD ekran dolarla.
12) Bilgisayarlar dolarla.
13) Kimyevi maddelerin bir kısmı dolarla.
14) Kâğıdın hammaddesi bile dolarla.
15) Sağlık ekipmanları dolarla.
16) Yabancı ilaçlar dolarla.
17) Motor dolarla.
18) Türkiye’nin uydusunu fırlatması bile dolarla.
19) Aşı dolarla.
Yeter mi, devam edeyim mi? Evet elbette istemezdik ama tırnaktan saça kadar dolarla. O yüzden Dolarla işiniz mi var? gibi bir soru sormak yerine, yapısal reformlarla bu bağımlılığı koparmak lazım. Sevgiler. "
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
Bakan pes dedirtti: Dolar BMW, Mercedes'e binenin derdi, vatandaşın böyle derdi yok
Sabancı Üniversitesi Finans Kürsü Başkanı Profesör Özgür Demirtaş, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın, döviz kurlarının artışının vatandaş açısından önemli olmadığını iddia etmişti.
Albayrak, "Dolarla mı maaş alıyorsunuz? Dolar borcunuz mu var? Dolarla bir işiniz var mı?" sözlerinin ardından, "Dolarla işimiz var." diyerek 19 madde paylaştı.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Adalet ve Kalkıma Partisi'nin (AKP) kurduğu medya havuzunda yer alan CNN Türk'te gazeteci Ahmet Hakan’ın sunduğu "Tarafsız Bölge" isimli programda soruları cevaplandırdı.
AHMET HAKAN: ENDİŞELENMELİ MİYİZ?
Hakan’ın ”Dolar yükselince telaşlanıyorum, kur yükselince telaşlanıyorum, ‘eyvah’ diyorum her şey pahalanacak, ülkemizin ekonomisi kötüye gidecek. Endişelenmeli miyiz?” sorusuna Albayrak, "Birincisi şunu sorayım size: Dolarla mı maaş alıyorsunuz, dolar borcunuz mu var, dolarla bir işiniz var mı?" sözleriyle cevap verdi.
Sabancı Üniversitesi İşletme Fakültesi öğretim üyesi Prof. Özgür Demirtaş
Prof. Özgür Demirtaş, Albayrak'ın sosyal medyada eleştirilen sözlerinin akabinde, "Evet elbette istemezdik, ancak tırnaktan saça kadar dolarla. O yüzden 'Dolarla işiniz mi var?' gibi bir soru sormak yerine, yapısal reformlarla bu bağımlılığı koparmak lazım." ifadelerini kullandı.
ÖZGÜR DEMİRTAŞ'DAN BAKAN ALBYARK'A 19 MADDELİ CEVAP
Prof. Demirtaş'ın paylaşımı şöyle:
"Dolarla işimiz var:
1) İhracat yapmak için dışarıdan aldığımız tüm ara mallar dolarla.
2) Elektrik dolarla
3) Doğalgaz dolarla
4) Yediğimiz gıdaların tohumları dolarla
5) Gübre dolarla
6) Bir gömlek Türkiye’de dikilse bile dışarıdan aldığımız pamuk dolarla, dokuma makinesi dolarla
7) Yeterli et yok. Dışarıdan aldığımız kesimlik hayvan dolarla.
8) Elektronik aletlerin çoğu dolarla
9) Çocuk kıyafetlerinin büyük kısmı dolarla
10) Telefon dolarla
11) Türkiye’de üretilse bile TV ünitelerindeki LCD ekran dolarla.
12) Bilgisayarlar dolarla.
13) Kimyevi maddelerin bir kısmı dolarla.
14) Kâğıdın hammaddesi bile dolarla.
15) Sağlık ekipmanları dolarla.
16) Yabancı ilaçlar dolarla.
17) Motor dolarla.
18) Türkiye’nin uydusunu fırlatması bile dolarla.
19) Aşı dolarla.
Yeter mi, devam edeyim mi? Evet elbette istemezdik ama tırnaktan saça kadar dolarla. O yüzden Dolarla işiniz mi var? gibi bir soru sormak yerine, yapısal reformlarla bu bağımlılığı koparmak lazım. Sevgiler. "
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
Ezber bozan veri: Türkiye'de 12 çocuk Covid-19'dan hayatını kaybetmiş
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Sinan Adıyaman, Türkiye genelinde sayıları artan koronavirüs vakalarını değerlendirdi ve alınması gerekli önlemlere dikkat çekti. Adıyaman, "çocuklar hasta olmuyor kanısı var. 15 yaş altında, 12 çocuk hayatını kaybetti. 50 yaş altı azımsanmayacak sayıda vatandaşımız hayatını kaybetti." diyerek okulların hemen açılmaması gerektiğini söyledi.
Ahvalnews'in podcast yayınında Gülten Sarı'nın konuğu olan Adıyaman, "Birinci dalga sönümlenemedi, toplumsal yayılma hızla devam ediyor. Birinci dalganın ikinci zirvesi yaşanmaya başladı" yorumunu yaptı.
Adıyaman'ın açıklamalarının satır başları şöyle:
"Valilikler yaptıkları açıklamalarda sayı da verdiler. Sağlık Bakanlığı ülkeyi yedi bölgeye ayırdı. Erzurum ve Malatya'nın olduğu bölgede toplam sayı yayınladı. Bu bölgede günlük vaka sayısı 50 olarak açıklandı ancak bakanlığın bunu yayınladığı tarihte, Malatya valisi sadece Malatya'da yüz vaka olduğunu söylemişti. Resmi verilerde de bir çelişki var. Valilik ile bakanlığın verdiği rakamlar arasında çelişki var.
Urfa'da en az 300 evin karantinaya alındığını Urfa Tabip odası başkanı bildirdi. Günde 400-500 vaka tespiti yapılıyor. Yaklaşık 600 yatak doluymuş. Ek hastanelere ihtiyaç duyuluyor. Urfa'da sağlık çalışanlarının sonucu hızlı biçimde pozitif çıkmaya devam ediyor.
Urfa'da mevsimlik tarım işçilerinin geri dönmesiyle beraber vaka sayısının artabileceği söyleniyor. Diyarbakır'da günde ortalama 300 kişiye Covid-19 teşhisi konuluyor. Yoğun bakımlar dolu. Ancak bir hasta vefat ederse yer açılabilir deniyor. Hastalar yoğun bakımlarda yer olmadığı için dahili, normal yataklarda yatıyor.
Antep Tabip Odası başkanı günde 400 vaka ve çok ciddi bir artış olduğunu söylüyor. Ankara'da Şehir Hastanesi dolmuş durumda. Zaman zaman hasta yatırılamadığını ve hastaların acillerde bekletildiğini biliyoruz. İbn-i Sina ve Hacettep'de Covid için açılan sonra kapatılan ve yeniden açılan servisler de dolu.
Türkiye'de gerçekten hastalığın ikinci zirvesini yaşıyoruz. Salgının kontrol altına alındığını söyleyebilmemiz için bulaşma oranının yüzde 1'in altında olması gerekiyor. Haziran öncesi bu oran yüzde 1'in altındaydı. Urfa'da bulaşma oranı yüzde 1.7. Urfa'da bir kişi yedi kişiye bulaştırıyor demektir hastalığı.
Bayram tatili sonuçlarını henüz görmeye başlamadık. Önümüzdeki haftadan itibaren görmeye başlayacağız. Ayasofya, bayramda plajlar değil konu. Konu, fiziksel mesafenin korunamadığı yerlerde önlemlerin alınmaması.
Üç gündür test sayısı 60 binlere çıktı. Bilim insanları test sayısının 100 bine çıkması gerektiğini belirtiyor.
Meclis'te isteyene istediği zaman test yapılabiliyor. Bir vekil ayda 7-8 test yapıldığını ve sonuncusunun pozitif çıktığını belirtti.
Dört aydır sağlık çalışanlarına rutin test yaptıramıyoruz. Haftalık test yapılmasını istiyoruz. Bu yapılmamışken, hastanede virüsü kapanlarla temas eden hekim arkadaşlarımıza anında test yapılamıyorken, bir vekile ayda 7-8 test yapılması kabul edilemez.
Sağlık Bakanlığı, bu kadar testin toplam kaç kişiye yapıldığını açıklamak zorunda.
Herkes okulların açılmasını ister. Yüz yüze eğitim ilk ve orta öğretimde iyidir her zaman. Çocuklar hasta olmuyor kanısı var. 15 yaş altında, 12 çocuk hayatını kaybetti. 50 yaş altı azımsanmayacak sayıda vatandaşımız hayatını kaybetti. Çocukların bulaşıcılığı var. Normal şartlar altında, bir ay önce sorsanız bir takım tedbirlerle açılmasını söyleyebilirdik ancak 100 binde 1'in altında olması lazım hasta sayısının.
100 binde 5-6 şu anda Türkiye'de. Finlandiya, Japonya gibi ülkeler okulları açtı ancak bulaşma oranı yüz binde 1'in altında. Türkiye'de 8 Haziran'a kadar vaka sayısı 600'lere kadar düşmüştü ancak ekonomik ve siyasi kaygılarla yeni açılma dediğimiz olay başlayınca, tedbirlerin bir anda kaldırılması ile beraber, günlük ve yeni hasta sayısı artmaya başladı. Bir ara bin 600'lere çıktı. Bize gelen bilgiler, bakanlığın açıkladığı sayıların biraz düşük olduğunu gösteriyor.
31 Ağustos'ta okulların açılmasının söz konusu bile olmaması gerektiğini duyurduk. Bu konuda netiz. Toplumsal hareketliliği azaltacak tedbirlerin bir an önce alınması gerektiğini belirtiyoruz. Salgının bu hızıyla beraber birçok ilde okulların açılmasının söz konusu olmaması gerektiğini çok net söylüyoruz."
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
Ahvalnews'in podcast yayınında Gülten Sarı'nın konuğu olan Adıyaman, "Birinci dalga sönümlenemedi, toplumsal yayılma hızla devam ediyor. Birinci dalganın ikinci zirvesi yaşanmaya başladı" yorumunu yaptı.
Adıyaman'ın açıklamalarının satır başları şöyle:
"Valilikler yaptıkları açıklamalarda sayı da verdiler. Sağlık Bakanlığı ülkeyi yedi bölgeye ayırdı. Erzurum ve Malatya'nın olduğu bölgede toplam sayı yayınladı. Bu bölgede günlük vaka sayısı 50 olarak açıklandı ancak bakanlığın bunu yayınladığı tarihte, Malatya valisi sadece Malatya'da yüz vaka olduğunu söylemişti. Resmi verilerde de bir çelişki var. Valilik ile bakanlığın verdiği rakamlar arasında çelişki var.
Urfa'da en az 300 evin karantinaya alındığını Urfa Tabip odası başkanı bildirdi. Günde 400-500 vaka tespiti yapılıyor. Yaklaşık 600 yatak doluymuş. Ek hastanelere ihtiyaç duyuluyor. Urfa'da sağlık çalışanlarının sonucu hızlı biçimde pozitif çıkmaya devam ediyor.
Urfa'da mevsimlik tarım işçilerinin geri dönmesiyle beraber vaka sayısının artabileceği söyleniyor. Diyarbakır'da günde ortalama 300 kişiye Covid-19 teşhisi konuluyor. Yoğun bakımlar dolu. Ancak bir hasta vefat ederse yer açılabilir deniyor. Hastalar yoğun bakımlarda yer olmadığı için dahili, normal yataklarda yatıyor.
Antep Tabip Odası başkanı günde 400 vaka ve çok ciddi bir artış olduğunu söylüyor. Ankara'da Şehir Hastanesi dolmuş durumda. Zaman zaman hasta yatırılamadığını ve hastaların acillerde bekletildiğini biliyoruz. İbn-i Sina ve Hacettep'de Covid için açılan sonra kapatılan ve yeniden açılan servisler de dolu.
Türkiye'de gerçekten hastalığın ikinci zirvesini yaşıyoruz. Salgının kontrol altına alındığını söyleyebilmemiz için bulaşma oranının yüzde 1'in altında olması gerekiyor. Haziran öncesi bu oran yüzde 1'in altındaydı. Urfa'da bulaşma oranı yüzde 1.7. Urfa'da bir kişi yedi kişiye bulaştırıyor demektir hastalığı.
Bayram tatili sonuçlarını henüz görmeye başlamadık. Önümüzdeki haftadan itibaren görmeye başlayacağız. Ayasofya, bayramda plajlar değil konu. Konu, fiziksel mesafenin korunamadığı yerlerde önlemlerin alınmaması.
Üç gündür test sayısı 60 binlere çıktı. Bilim insanları test sayısının 100 bine çıkması gerektiğini belirtiyor.
Meclis'te isteyene istediği zaman test yapılabiliyor. Bir vekil ayda 7-8 test yapıldığını ve sonuncusunun pozitif çıktığını belirtti.
Dört aydır sağlık çalışanlarına rutin test yaptıramıyoruz. Haftalık test yapılmasını istiyoruz. Bu yapılmamışken, hastanede virüsü kapanlarla temas eden hekim arkadaşlarımıza anında test yapılamıyorken, bir vekile ayda 7-8 test yapılması kabul edilemez.
Sağlık Bakanlığı, bu kadar testin toplam kaç kişiye yapıldığını açıklamak zorunda.
Herkes okulların açılmasını ister. Yüz yüze eğitim ilk ve orta öğretimde iyidir her zaman. Çocuklar hasta olmuyor kanısı var. 15 yaş altında, 12 çocuk hayatını kaybetti. 50 yaş altı azımsanmayacak sayıda vatandaşımız hayatını kaybetti. Çocukların bulaşıcılığı var. Normal şartlar altında, bir ay önce sorsanız bir takım tedbirlerle açılmasını söyleyebilirdik ancak 100 binde 1'in altında olması lazım hasta sayısının.
100 binde 5-6 şu anda Türkiye'de. Finlandiya, Japonya gibi ülkeler okulları açtı ancak bulaşma oranı yüz binde 1'in altında. Türkiye'de 8 Haziran'a kadar vaka sayısı 600'lere kadar düşmüştü ancak ekonomik ve siyasi kaygılarla yeni açılma dediğimiz olay başlayınca, tedbirlerin bir anda kaldırılması ile beraber, günlük ve yeni hasta sayısı artmaya başladı. Bir ara bin 600'lere çıktı. Bize gelen bilgiler, bakanlığın açıkladığı sayıların biraz düşük olduğunu gösteriyor.
31 Ağustos'ta okulların açılmasının söz konusu bile olmaması gerektiğini duyurduk. Bu konuda netiz. Toplumsal hareketliliği azaltacak tedbirlerin bir an önce alınması gerektiğini belirtiyoruz. Salgının bu hızıyla beraber birçok ilde okulların açılmasının söz konusu olmaması gerektiğini çok net söylüyoruz."
[Samanyolu Haber] 13.8.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)