Çocukların her gün yetim ve öksüz bırakıldığı ülke! [Sevinç Özarslan]

On gün önce gözaltına alınan iki küçük çocuk sahibi Hatice ve Halil İbrahim İğde çiftinin tutuklandığı yeni ortaya çıktı. Anne-babasının polisler tarafından götürüldüğüne şahit olan çocuklar ise hastalandı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Anne baba tutukluluklar devam ediyor. Altı gün önce tutuklanıp Siirt Cezaevine gönderilen Hatice ve Halil İbrahim İğde çiftinin 4 ve 6 yaşındaki oğulları da annesiz babasız kaldı.

22 Eylül 2020 salı gecesi Kahramanmaraş’ta gözaltına alınan İğde çifti, Siirt’e götürüldü. Dört gün gözaltında kaldıktan sonra 26 Eylül 2020 cumartesi akşamı tutuklanıp Siirt Cezaevine gönderildi.

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Halil İbrahim İğde (33) Siirt Valiliğinde çalışıyor, Sosyal Destek Programı (SODES) kapsamında projeler yapıyordu. İşini kaybettikten sonra ailesiyle birlikte memleketi Kahramanmaraş Pazarcık’a yerleşmişti.

2010 yılına kadar kapatılan dershanelerde felsefe grubu öğretmeni olarak çalışan Hatice İğde (33) ise evlendikten sonra işi bıraktı. Çocuklarıyla ilgileniyor, bir yandan da Necmettin Erbakan Üniversitesi Özel Eğitim Öğretmenliği bölümünde okuyordu. İğde çifti, Bylock kullandıkları iddiası ve tanık ifadelerine dayanılarak hapse gönderildi.

“ANNEM BİR DAHA GELMEYECEK”

İğde çiftinin çocukları Mehmet Naim (6) ve Melih (4) şu anda babaanneleri, dede, amca, yenge ve 3 kuzeniyle birlikte aynı evde yaşıyor. Bold Medya’ya konuşan Hatice İğde’nin kız kardeşi Emine Çot, annesinin polisler tarafından götürüldüğüne tanık olan yeğeni Mehmet Naim’in “Annem bir daha gelmeyecek” dediğini ve hastalandığını söyledi.

Çocukların olaydan çok etkilendiğini söyleyen Emine Çot, “Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Yeğenlerim babaanneleriyle beraber. Onun da karaciğerinde kist var, iltihaplanmış. Kanser değil ama hasta bir kadın. Yeğenlerimin yanına gittiğimde onlar da hastalanmıştı. İkisi de sabaha kadar kusmuştu” diye konuştu.

“YOL 8 SAAT, ÇOCUKLAR ANNELERİNİ NASIL GÖRECEK?”

İki kardeşin anne-babasını ne zaman, nasıl göreceği de muamma. Kahramanmaraş ve Siirt arasının otobüsle 8 saat sürdüğünü söyleyen Çot, “Çocuklar anne babalarını nasıl, ne şekilde görecek. Görebilecek mi? Kapalı görüşte sarılmak isteyecekler, olmayacak, onlara bu acıyı nasıl yaşatalım. Korona salgını var, otobüsle yollarda onları nasıl getirip götürelim” ifadelerini kullandı.

GERGERLİOĞLU: ADALET YOK!

İğde çiftinin tutuklandığını sosyal medya hesabından duyuran HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Türkiye’de çocukların her gün yetim ve öksüz kaldığını söyledi.

[Sevinç Özarslan] 1.10.2020 [Bold Medya]

Tayyip Erdoğan’ın gizli ajandası: İran Devrimi [Fatih Yurtsever]

Erdoğan, iktidarı bıraktığı gün yargılanacağını biliyor. Süresiz iktidar yolunu açmak için devletin Erdoğan’ın şahsında yeniden kurulması gerekiyor. Bunun tek yolu ise devrim!

FATİH YURTSEVER – BOLD ANALİZ

Stratejide temel bir kural var. Eğer içerisinde bulunan süreç belirsiz bir geleceğe evrilme eğilimi gösteriyorsa ve elinizde yeterli güç varsa, geleceğe bugünden müdahale edersiniz. Toplumsal değişimleri ve yönelimleri yapay zekâ algoritmaları ve veri analiz modelleri ile tespit etmek artık çok kolay. Almanya’nın eski Ankara Büyükelçisi Frankfuter Allgemeine Zeitung gazetesinde yazdığı makalede; AB’nin Erdoğan sonrası döneme odaklanması gerektiğini söylüyor. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu ekonomik krizin her an bir buhrana dönüşme ihtimali, dış politikada yaşanan sıkışmışlık ve her şeyden önemlisi, Erdoğan’ın gündem belirleme gücünde yaşanan düşüş iktidar açısından alarm veriyor. Peki, bu yaşanan süreç Erdoğan’ın gelecek planlarını nasıl etkileyecek?

Erdoğan’ın iktidarını bugüne kadar sürdürebilmesinde arkasındaki küresel sermayenin desteği kadar, dış dengeleri gözetmedeki mahareti ve iç siyaseti dizayn etmedeki başarısı da etkili oldu. Erdoğan’ın gücünün ağırlık merkezi, arkasındaki kitlesel halk desteği. Ancak son yapılan anketlerden anlaşıldığı kadarıyla, halk desteği yavaş yavaş azalmaya başladı. Zaman Erdoğan aleyhine işliyor. Erdoğan’ın etrafındaki koalisyonu hem birada tutabilmesi hem de kontrol edebilmesi için hamle yapması gerekiyor. Bir kere şunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Bundan sonra Erdoğan için hukuka ve demokrasiye dönüş bir seçenek değil. Zira, Erdoğan iktidarı bıraktığı gün yargılanacağının farkında. Bu nedenle yapacağı hamle Erdoğan’a süresiz iktidar yollarını açmalı. Bunun da bir tek yolu var. O da adına ister sivil darbe deyin, isterseniz devrim deyin, devletin ve iktidarın Erdoğan’ın şahsında yeniden kurulması.

Kovid-19 salgını ve sonrasında yaşanan gelişmeler dünyada baskıcı ve otoriter uygulamalara geçişi kolaylaştırdı. Ülkeler kendi içerisine kapanıyor. ABD dünyada yaşanan gelişmelere zamanında müdahale etme yeteneğini kaybetmeye başladı. Yükselen Çin tehdidi nedeniyle ABD’nin birinci önceliği Asya-Pasifik Bölgesi. Kasım ayında yapılacak seçimler ve sonrasında yaşanabilecek gelişmeler ABD’nin daha da fazla içe kapanmasına neden olabilir. Erdoğan bu zaman diliminde yapacağı bir manevraya ABD’nin sessiz kalacağını düşünüyor.

Erdoğan Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerde AB’nin gücünü de test etti. Fransa örneğinde olduğu gibi, Avrupalı şirketler faaliyetlerine devam edebildiği ve ekonomik çıkarlar korunduğu sürece, Erdoğan içeride ne yaparsa yapsın AB sessiz kalmayı ve en azından kınamayı tercih ediyor. Erdoğan şu aşamada AB’den yapacağı devrime somut bir tepki beklemiyor olsa gerek. Erdoğan’ın kendisi gibi otoriter bir lider olan Putin ile ilişkileri de benzer bir zeminde ilerliyor. Erdoğan sayesinde Putin kendisinden önceki Rus liderlerin yapamadığını yaptı ve sıcak denizlere indi. Rusya için demokratik bir Türkiye yerine, bir diktatör yönetimindeki tek adam rejimi tercih sebebi. Zira, Putin bu liderler ile nasıl çalışacağı konusunda yeterli tecrübeye sahip.

Erdoğan en son yapılan operasyonlar ile muhalif olabilecek, sokağı örgütleyebilecek, Gezi benzeri bir toplumsal harekete öncülük edebilecek siyasileri ve aktivistleri de etkisiz hale getirdi. Geriye Erdoğan için tek engel NATO kalıyor. Demokratik hak ve özgürlükler ile liberal demokratik düzenin korunması için kurulan NATO’nun Türkiye’de Erdoğan tarafından yapılacak bir devrime nasıl tepki vereceği şimdilik belirsiz. Burada kritik nokta yapılacak devrimin uluslararası topluma nasıl pazarlanacağı ve Erdoğan’ın perde gerisinde vereceği garantiler ile İngiltere’nin vereceği siyasi desteğe bağlı.

Erdoğan için aslında elinde NATO’nun vereceği tepkiyi ölçebileceği bir seçeneği var. Erdoğan 15 Temmuz sonrasında S-400’leri hem Putin ile yakınlaşmak hem de Batı’dan uzaklaşıyor görüntüsü vererek anti demokratik uygulamalarına gelebilecek tepkileri azaltmak için ustaca kullandı. Suriye ve Libya’da da tekrar Rusya’ya karşı Batı’nın desteğini almak için S-400’leri şimdilik aktif etmeme kararı aldı.

Önümüzdeki günlerde Erdoğan gelecek tepkileri ölçmek ve NATO’ya karşı pazarlık gücünü artırmak bu arada da Putin’in Azerbaycan – Ermenistan krizinde desteğini almak için S-400’leri aktif hale getirebilir. SİHA’ların hem Libya’da hem de Ermenistan’da S-300 bataryalarını etkisiz hale getirmesi olası bir iç kargaşada Sarayı koruyacak S-400’lere olan güveni de azalmış olabilir. Bu nedenle fiili bir atış ile güven tazelemeleri de gerekiyor. Zira, Erdoğan halen Ordu’ya güvenmiyor ve kendisini uçaklara karşı korumasız hissediyor.

Sonuç olarak Erdoğan ve içerisinde yetiştiği siyasal İslam düşüncesinde İran Devrimi bir rol model olarak kabul ediliyor. Son zamanlarda yürürlüğe konulan düzenlemeler ve Saray’a bağlı Devrim Muhafızları’nın teşkili, bir devrime hazırlanıldığını gösteriyor. Zamanlama açısından bu devrimin başarısı, dünyanın ve ABD’nin içine kapandığı bir zamanda yapılmasına bağlı. Harekete geçmek için en uygun zaman, ABD Başkanlık seçimlerinin yapılacağı Kasım ayı. Erdoğan’ın tecrübesine göre zamanlama başarının en önemli etkeni. Zira zaman Erdoğan’ın aleyhine işliyor.

[Fatih Yurtsever] 1.10.2020 [Bold Medya]

Tutuklu kanser hastası cezaevinde koronavirüs kaptı [Sevinç Özarslan]

Cezaevinde bir kanser hastasının daha olduğu ortaya çıktı. 10 aydır Antalya L Tipi Cezaevinde bulunan Erdoğan Erduran’ın koronavirüs testi pozitif çıktı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – İki yıl önce prostat kanseri olan ve Kasım 2019’da tutuklanıp Antalya L Tipi Cezaevine gönderilen fizik öğretmeni Erdoğan Erduran (52) cezaevinde koronavirüs oldu. Tedavisi aksadığı için kanser hastalığı da ilerleyen Erduran, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Erdoğan, 30 kişilik koğuşta kalıyordu.

“BİZİ ÖLÜME TERK ETTİLER”

Bold Medya’ya konuşan eşi Sıddıka Erduran “Bir saat önce kapıya gelen sağlık görevlilerinden eşimin kovid-19 testinin pozitif çıktığını öğrendim. Bana bilgi verilmek istenmedi. Sadece durumu iyi dendi. Ben de eşimin kanser hastası olduğunu, durumunu çok merak ettiğimi, hastaneye götürülüp götürülmediğini sordum. Götürmediklerini söyledi. Gerekirse götürülür dedi görevli. Ben bunun doğru olmadığını anlatırken de telefonu yüzüme kapattı. Beni idarecilerine bağlamalarını istedim. “Bağlasam ne olacak” diye yanıt aldım. Şu an çaresizim. Artık birisi, sesimi, sesimizi duysun istiyorum” dedi.

Sıddıka Erdoğan eşiyle yaptığı en son görüşü ise şöyle anlattı: “Eşim, yemeklerimizi bile kapı aralığından iterek veriyorlar. Bizi burada ölüme terk ettiler, dedi.”

Ayrıntılar geliyor…

[Sevinç Özarslan] 1.10.2020 [Bold Medya]

Sosyal medyaya sansür düzenlemesi bugün yürürlüğe girdi!

Twitter, Facebook gibi milyonlarca kullanıcısı olan sosyal medya şirketlerine, bir dizi yükümlülük ve yaptırım öngören yasa bugünden itibaren yürürlüğe girdi. Meclis Genel Kurulu, Temmuz ayında uzun bir oturumun ardından düzenlemeyi kabul etmişti.

AKP, yasal düzenlemeyi suç unsuru içeren veya hakaret, özel yaşamın gizliliğinin ihlali, küfür gibi sakıncalı içerikler nedeniyle yaşanan “muhataplık sorununun” aşılması gerekçesine dayandırırken, muhalefet, yeni bir sansür kapısının açıldığı görüşünde.

Bazı sosyal medya kuruluşlarının, kendi ilkelerine uymadığı gerekçesiyle Türkiye’den “çekilebileceği” endişesi de dile getiriliyor.

AKP’nin ve MHP’nin ortak imzasıyla Meclise gelen düzenleme, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınları Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkındaki Kanun’un bazı maddelerinde değişiklikler getiriyor.

Facebook, Twitter, WhatsApp gibi mecraların “sosyal ağ sağlayıcısı” olarak tanımlandığı düzenleme ile ayrıca kullanıcılara, içeriğin arama motorlarından tümüyle silinerek, sakıncalı görülen içerikle ilgili “unutulma hakkı” sağlanıyor.

YENİ DÜZENLEME NE GETİRİYOR?

AKP’nin “Almanya modeli” olarak lanse ettiği yasa ile getirilen bazı tartışmalı düzenlemeler şöyle:

Yeni düzenlemelerle yasada öngörülen yükümlülükleri yerine getirmeyen yer sağlayıcılara verilen idari para cezalarının artırılması öngörülüyor.

Buna göre yer sağlayıcılık bildiriminde bulunmayan veya yükümlülüklerini yerine getirmeyen yer sağlayıcı hakkında, 10 bin liradan 100 bin liraya kadar verilebilen idari para cezası, 1 milyon liradan 10 milyon liraya kadar çıkarılacak.

UNUTULMA HAKKI: GEÇMİŞ SİLİNECEK

Düzenlemeyle kişilik haklarına saldırı, iftira, hakaret gibi nedenlerle içeriğin engellenmesi veya çıkarılmasının yanı sıra “unutulma hakkı” da kullanılabilecek.

Bu durumda kişilerin isminin geçtiği ve “kişilik haklarına saldırı” olarak nitelendirdiği paylaşımlar arama motorlarında görülmeyecek.

Teklife göre, Türkiye’den günlük erişimi 1 milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcı, en az 1 kişiyi Türkiye’de temsilci olarak belirleyecek.

Bu kişinin iletişim bilgilerine kolayca görülebilecek ve doğrudan erişilebilecek şekilde internet sitesinde yer verilecek.

Sosyal ağ sağlayıcı bu kişinin kimlik ve iletişim bilgilerini BTK’ya bildirecek.

Temsilcinin gerçek kişi olması halinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması zorunlu olacak.

BEŞ KADEMELİ CEZA

Temsilci belirleme ve bildirme yükümlülüğünü yerine getirmeyen sosyal ağ sağlayıcısına, BTK tarafından bildirimde bulunulacak.

Bildirimden itibaren 30 gün içinde bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde sosyal ağ sağlayıcıya, önce 10 milyon lira idari para cezası verilecek.

Verilen idari para cezasının tebliğinden itibaren 30 gün içinde bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde 30 milyon lira daha idari para cezası verilecek.

İkinci kez verilen idari para cezasının tebliğinden itibaren 30 gün içinde bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde, ise Türkiye’deki gerçek ve tüzel kişilerin sosyal ağ sağlayıcılarına reklam vermesi yasaklanacak.

Reklam yasağı kararının verildiği tarihten itibaren 3 ay içinde bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde ise BTK, sosyal ağ sağlayıcısının internet trafiği bant genişliğini önce yüzde 50, 30 gün içinde bunu da yerine getirmemesi halinde yüzde 90 oranında daraltılması talebiyle sulh ceza hakimliğine başvuruda bulunabilecek.

Hakim ikinci başvuru üzerine yüzde 50’den az, yüzde 90’dan fazla olmamak koşuluyla bant daraltma kararı verebilecek.

Kararın gereği, 4 saat içinde erişim sağlayıcıları tarafından yerine getirilecek.

Temsilci belirleme ve bildirme yükümlülüğünün yerine getirilmesi halinde, verilen idari para cezalarının dörtte biri tahsil edilecek, reklam yasağı kaldırılacak ve hakim kararları kendiliğinden hükümsüz kalacak.

İnternet trafiği bant genişliğine yapılan müdahalenin sona erdirilmesi için erişim sağlayıcılara BTK tarafından bildirimde bulunulacak.

48 SAATTE CEVAP VERECEK

Sosyal ağ sağlayıcısı, içeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi ile özel hayatın gizliliği nedeniyle içeriğe erişimin engellenmesini gerektirecek içeriklere yönelik kişiler tarafından yapılacak başvurulara, en geç 48 saat içinde olumlu ya da olumsuz yanıt vermek zorunda olacak.

Olumsuz yanıt halinde ise gerekçeyi belirtmek zorunda olacak. Olumsuz içeriğin yayından çıkarılması ve engellenmesi taleplerine 48 saat içinde yanıt verilmemesi halinde 5 milyon, kararların uygulanmaması halinde ise 10 milyon TL para cezası verilecek.

6 AYDA BİR RAPOR

Sosyal ağ sağlayıcıları içeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi ile özel hayatın gizliliği nedeniyle içeriğe erişimin engellenmesi başvurularına ilişkin istatistiksel ve kategorik bilgileri içeren Türkçe raporları 6 aylık dönemlerle BTK’ya bildirmekle yükümlü olacak.

Ayrıca sosyal ağ sağlayıcıları Türkiye’deki kullanıcıların verilerini Türkiye’de barındırmak için gerekli önlemleri alacak.

Sosyal ağ sağlayıcıları ayrıca “içeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi” ile “özel hayatın gizliliği nedeniyle içeriğe erişimin engellenmesi” başvurusu uyarınca hazırlayacakları ilk raporlarını, 2021 yılının Ocak ayında BTK’ya bildirecek ve internet sitesinde yayınlayacak.

MUHALEFETTEN DESTEK YOK: SANSÜR DÜZENLEMESİ

AKP, yasa teklifini TBMM Başkanlığı’na sunduktan sonra, muhalefet partileri CHP, HDP ve İYİ Parti’den de destek istemişti.

Ancak muhalefet, söz konusu düzenlemeyi siyasi iktidarın, “muhaliflerini susturmak” için bir “sansür mekanizması” olarak kullanacağını düşünüyor.

CHP’nin Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel, yasanın yaratacağı sakıncaları AKP’ye de ilettiklerini belirtti.

BBC Türkçe’ye yasal düzenlemeyi değerlendiren Adıgüzel, ifade özgürlüğüne dönük bir çok hüküm bulunduğunu ve sansüre yol açacağı görüşünde:

“İktidara, ‘Almanya’da var, bize de gelsin’ anlayışının yanlış olduğunu anlattık. Onların isteğine göre olduğunda Almanya’da da var, kötü olduğunda Almanya’yı tanımayız. Almanya’da da sorun olduğunu, 2 yıl tartışıldığını anlattık. Teklif kesinlikle sansüre neden olacaktır. Almanya’da bir haber sitesinin kapandığı neredeyse görülmemiştir, Türkiye’de onlarca, yüzlerce örneği var. Kişilerin ifade özgürlüğü, toplumun haber alma özgürlüğü kısıtlamaları var ve bunlar günlerce tartışılmalı. O nedenle biz, bunu önümüzdeki sürece bırakalım, bir ortak komisyon kuralım, bütün partiler ortak çalışsın ve ondan sonra yasalaştıralım diyoruz.”

 1.10.2020 [TR724]

Şark şarkiyatçılığı: İyi hırsız, kötü hırsız [Seyid Nurfethi Erkal]

Doğu’nun karşısında ya aç kurt olmuş Batı ya da kurnaz bir tilki. Baharat yolundan barut getirmiş Marco Polo, ipek yolundan makarna. Havai fişek olarak giden barut, füze olarak dönmüş öz yurduna. Makarnası elinden alınan kurban, iyice zayıf düşmüş; kısa süren bir çırpınış ve sonra derin bir sükût. Kurbanının kadere olan teslimiyetini kendisine hürmet sayan aç kurt, geçirdiği dişlerin kirasını peşin istemiş avından. Fakat cesedinden gördüğü iltifatı ruhundan göremeyince bu sefer de kurnaz tilki çıkmış arenaya.

Kurnaz tilkinin de silahı iki muhacir olmuş, daha doğrusu iki forsa. Kâğıt ve matbaa. Kâğıdı matbaaya, kurşunu namluya sürer gibi sürmüş Batı adamı. Paris’te, Londra’da yayımlanan her makale, çıkan her bir risale, birer kurşun gibi saplanmış Doğu’nun dimağına. Sinir uçlarına saplanan kurşunlar uykuda olan Doğu adamını tamamen felç etmiş. Yeniden düşünme yetisini kazanma adına sunulan ilk reçete serbest düşünce, ilk ilaç tarafsız vicdan olmuş. Bîtarafane muhakemenin tarafı diğeri iltizam olduğunu, taraf tutmayan bir vicdanın haysiyetinden de söz edilemeyeceğini seslendiren çok az uyanık şahsiyet çıkmış Şark’tan.

Kurşunların yerini nükleer silahların alması da pek uzun sürmemiş. “Tanrı öldü.” “Hayat bu dünyadan ibaret.” “Yalnız gördüğüne inan.” “İstediğini yap.” gibi bombaların düştüğü merkez üssü olmasa da radyoaktif serpintilerinden uzak kalamamış Doğu coğrafyası. Felç olsa da sonunda uyanmış uyuyan dev. Uyandığını gördüğü hasta adama, kullanma talimatıyla birlikte geri vermiş silahlarını Batılı mürebbileri.

İlk ders namluyu beynine dayamak olmuş, ikincisi kalbine. Müteferrika’nın ilk tefrikaları hangileri olmuş dersiniz? Mesnevi mi yoksa Kelile ve Dimne mi? Elbette ki hayır. İlk yayımlanan eser-i şahaneler(!) ya bir Fransız sefirimizin hatıraları olmuş ya da yüce Alman imparatorluğunun(!) savaş taktikleri. Zaten, Ezeli Kelam ve mahsulâtının neşri yine nurani ellerde devam etmiş uzun zaman. Ta ki hastamız ayağa kalkarken düşüp hafıza kaybına uğrayana kadar.

Kartaca tarihini Roma’dan okuyan kaç kişi vardır bilinmez ama bizim coğrafyamızda Hammer’ın Naima’dan çok okunduğu şüphesiz. Binlerce yıl önce yaşamış bir Hun cengâveri üzerinde kesin olarak anlaşırken, neden farklı IV. Murad’larımız var dersiniz? Evet Hun’u da Batı’dan öğreniyoruz ama oryantalist için bir sorun yok. Çarpışan iki Doğulu ve çarpışılan diyarlar da oldukça uzak kendi topraklarına. Tarihimiz Batı’ya yakınlaştıkça mı farklılaşıyor acaba? Pek sayılmaz; barbar olarak anılsa da Avrupa ile mutabık kalabiliyoruz Atilla’nın tarihi üzerinde. Sanırız asıl sır, Hammer’ın şu sözlerinde gizli olsa gerek: “Muhammedîler Kur’an’ın kelamullah olduğuna inanır. Biz de aynı kesinlikle Muhammed’in kelamı olduğuna.”

İbn-i Haldun tarihin oluşumunda asabiyete asli rol verebilir ama tarihin yazılışındaki asabiyete ne demeli? Oryantalistlere kızmanın anlamı yok aslında. Onlar vazifelerini yapmanın haklı gururu içerisindeler. Zaten artık yerli oryantalistlerimiz mevcut. Müsteşrikler ne kadar şartlı olsa da gayet ciddi araştırma eserleri vermişler birçok konuda. Hadis lügatinden, tarih ve coğrafyaya ait düzenli kaynaklara kadar pek çok ciddi çalışma yine onlara ait. Ya yerli oryantalistlerimizin kaçı kaç ciddi araştırma eseri koymuş ortaya?

Dile bir nebze vakıf her mustağrip aynı hipnotik kavramları başlamışlar tekrarlamaya. Önyargılar, steryotipler hatta zaaflar bile tekrar edilmiş. “Şark zihniyeti” “Şark kurnazlığı” “Şark tipi üretim” gibi idam yaftaları bir nişan-ı Zişan gibi benimsenilmiş. Her ne kadar Rene Geuonon dini gelenek itibariyle İslam’ın Batılı olduğunu ortaya koysa da Edward Said’in belli ettiği gibi Şarkiyatcılık jeopolitik bilinciyle sosyal bilimleri aletleştirip/silahlaştırıp ötekini yani Doğu’yu belirlemiş, denetlemiş ve şekillendirmiş. Neticede yakın körlüğünden kurtulmak için değil, şaşı olmak için bir dizi ameliyat geçirmiş Türk aydını.

Peki sağ duyulu aydınımız ne yapmış bu arada. “Muhafazakâr”, Doğu’nun sağ aydın kitlesini istisnaları hariç tüm tedaileriyle bize anlatan belki de tek kelime. Muhafazayı kâr sayanların yerinde bile duramayacağını, yerinde sayışın bir geri gidiş olduğunu dillendirilse de Doğu uzun zamandır tez olamamış ve antitez veya sentez olma kompleksleri içerisinde çırpınmış. Her şeyiyle bize müze memurluğunu, terk edilmiş bir manastırın son keşişi olmayı anımsatan “muhafazakâr” nişanının haklı sahibi doğu münevveri de sağduyulu birkaç Batılı oryantalistin etkisinde kalmaktan kurtaramamış kendisini.

İslâm ansiklopedisinin İngilizce çevirisini yapan meşhur İngiliz oryantalist Hamilton bakın ne gibi tavsiyelerde bulunuyor Doğulu kardeşlerine: “Her şey Müslüman toplumun değerlerini ve geleneklerini Batı istilalarına karşı savunma ve koruma kapasitesine bağlıdır. Eğer bunu başaramazsa Müslüman toplum niteliğini kaybedecek ve kaçınılmaz olarak farklı ülke ve dillere mahsus ikincil karakteristikleri ile Batı toplumunun az veya çok sadık bir taklitçisi hükmüne geçecektir.” Hamilton’ın niyetini değerlendirmek gibi düşüncemiz yok; fakat bu tür çağrıların Doğu’da hüsn-ü kabul gördüğü ve bunun sonucunda hareketli ve canlı bir kültür mirasını bile statik hale getirebilen muhafaza psikolojisine zemin hazırladığı muhakkak.

Bu noktada bize düşen “Geleneğin Direnişi”nden değil, belki daha çok geleneğin dirilişinden söz etmek; söz etmekten de öte onu hayatımıza hayat kılıp yaşayan bir gerçek olarak sunabilmek olmalı. Bu da kendi kimliğimizi, kendi kaynaklarımızdan yine kendi kendimize bulabilmemize bağlı. Yani bir çeşit yeniden bir hafıza kazanımına.

Anlaşılan o ki kâğıt ve matbaa, barut ve makarnadan daha az etkili olmamış Doğu seferlerinde. Mertliği bozan da delikli demirden çok, demir punktular olmuş gibi. Bu film çok seyredilen fakat ismi pek bilinmeyen bir film. Ne hırsız-polis filmlerine benziyor ne de iyi polis-kötü polis versiyonlarına; bu daha çok “İyi Hırsız-Kötü Hırsız” filmi galiba.

[Seyid Nurfethi Erkal] 1.10.2020 [TR724]

Kendini akort etme [Yusuf Ziya Ünal]

Size de oluyor mu? Ben her ne vakit ölçüsüz insanlarla zaman geçirsem, sosyal medyayla mesafemi koruyamasam, kötü metinler okusam; zevk, estetik ve düşünce akordum bozuluyor.

Sadece bunlar da değil, dünya ile kurulan hemen her bağ bir akort bozulması gibi geliyor bana. Güdümüne girildiğinde dünya bozuyor insanı, değiştiriyor, dönüştürüyor. Fıtratını kaybettiriyor ona. O zaman bozuk ve boğuk sesler çıkarıyor kişi. Yırtılmış davul gibi, teli kopmuş bağlama yahut deliği tıkanmış zurna… Dan dun, gacır gucur, zart zurt…

O yırtığı yamamak, kopanı bağlamak, tıkananı açmak için aklı başında insanlar meşreplerince bir yol arıyor. Benim akordumu tekrar bulabilmem için biraz kenara çekilmem, kendimle baş başa kalmam, güzel metinler okumam, türküler dinlemem, yürüyüşler yapmam ve dolu başak dâneleri gibi insanlarla görüşmem gerekiyor.

Geçen gün böyle bir arkadaşımla görüştüm. Derviş gibi bir adam. Köşesine çekilmiş kendi içine bakıyor, habire kalbinin aynasını parlatıyor. Yazarlardan, kitaplardan, yaşamdan, dostlardan söz ettik. Acının anlatılabilirliğinden konuştuk ve anlatılamayacağında ittifak ettik. Bir film seyrettim ardından. Filmde bir göl, bir ada, üç beş su insanı, kuşlar, su sesleri ve rüzgârın yaprakları hışırdatışı…

Sonra… Sonra içime bir şiir doldu. Kendime gülümsedim, talihime göz kırptım. Sesim düzeldi, bakışım keskinleşti, tıkanıklığım açıldı. Biliyorum, yine bozulacak ayarım. Ama en azından şimdilik kendi kendimi akort ettiğimi sanıyorum.

Ben böyleyim. Başkaları başka şekilde akort edermiş kendisini. Kendi sesini bulabilmek, belki de kaybetmemek için, Flaubert günlük çalışmalarına başlamadan önce annesiyle sohbet edermiş mesela. Thomas Mann yazmaya başlamadan önce karısıyla bir fincan kahve içermiş, Jane Austen sabahları erkenden kalkıp piyanosunu çalarmış. Bediüzzaman kır yürüyüşlerine çıkar, geceleri yıldızları seyredermiş. Haruki Murakami günde on kilometre koşar yahut bin beş yüz metre yüzer, bilinçaltının derinliklerine ancak bu şekilde inebileceğine inanırmış. Ayfer Tunç şiir okurmuş. “Benim ilhamım şiir. Sabuna benzetiyorum şiiri. Beni günlük hayatın kalıntılarından arındırıyor, yazının büyülü dünyasına taşıyor,” diyerek açıklıyor.

“Sokaktan Gelmek” şiirinde Behçet Necatigil, evin odalarına kapanıp oturmayı salık veriyor. İçimize evin serin sessizliği dolarmış o zaman. Fakat sokağa çıkınca bozulurmuş o büyü, yavan gelirmiş ev. Haince olurmuş sokaktan dönüşlerimiz. Çünkü başka yaşayışlar görürmüşüz dışarıda, akordumuz kaçarmış yani.

Bu yüzden uyarıyor ev içlerinin şairi:

“Sokağa mı çıkıyorsun, dikkat et

Emanet ol Tanrıya,

Sokak demek

Eksilmek yarı yarıya.”

Bunların hepsi dünya ile arasına mesafe koyma çabaları sayılabilir. Ve sanırım en sağlam böyle akort edebilir insan kendini, dünya ile arasına mesafe koyarak…

Ama bilirim ki herkesin mesafe koyma biçimi farklılık arz eder. Kimisi dünyanın iyice dibine batınca ancak çekilebilir ölçülü uzaklığa. Bir arkadaşıma kendimi akort etme biçimimi anlatınca imrendi bana. “Seninki ne hoş ne kolaymış!” dedi. “Ben büyük sarsıntılarla akort olurum. Yani toslamalar ile.” Başka türlü akort tutmazmış. İlla bir kuyunun dibine düşecek, bir duvara çarpacak, tepesine balyoz inecek, bir kazığını yiyecekmiş hayatın, bedelini ödeyecekmiş yaşamanın. Ancak bunlardan sonra onarabilirmiş kendini.

Belki musibetin insanı terbiye etmesi denebilir buna, hayat mektebinin ipleri eline alması. Riskli bir akort etme biçimidir fakat. Sazın telleri hepten kopabilir, kişinin sesi bütünüyle içine kaçabilir, keçileri toptan firar ettirebilir.

Sesini bulmak, bulunca da kaybetmemek güçtür. Etrafımızda o kadar gürültü var, biz o kadar başka şeylerle meşgulüz ki, çoğunlukla onun bozulduğunun farkına bile varamayız. Hayatı biraz yavaşlatmak, gürültüyü illaki azaltmak, sessiz bir köşeye çekilip içimize bakmak yahut iyilerle buluşmak işe yarayabilir bunun için.

Dünya halidir, yalnız yürünmez yollar. Sil baştan öğrenilmez her şey. Bunları yapabilmek için ekserimiz bir ustaya bir üstada ihtiyaç duyar. Akort için sazı, sesi, telleri ve elleri iyi tanımak lazım zira. Bizse kendimizi bile tanımayız. Tanımayız ama biliriz; kendi kendini akort etmeyi öğrenmek, en mühim işidir dünyanın. Bunu veliler ve bilgeler ancak ustaca yapabilse de bu yolculuğa çıkan çıraklar da nasipsiz kalmaz sanırım…

[Yusuf Ziya Ünal] 1.10.2020 [TR724]

AKP, ekonomik krizi kabullendi [Yusuf Dereli]

AKP rejiminin son bir haftada dolarizasyonu önlemek adına zoraki de olsa attığı adımlar, krizin varlığının kabul edildiğini gösteriyor. Önce Merkez Bankası (MB) politika faizini artırdı, ardından BDDK’dan swap hamlesi geldi. Üçüncü adım aktif rasyosunun düşürülmesi oldu ve son olarak döviz alımlarında vergi kaldırıldı. İnsan ister istemez soruyor; madem bütün bunları yapacaktınız, neden doların 7.86’lara kadar çıkmasını beklediniz? Peki MB’nin cephanesi bittikten sonra atılan bu adımlar dolarda kalıcı bir düşüş sağlayabilir mi?

AKP’nin ‘deve kuşu ekonomisi’ anlayışı çöktü… Kafalarını kuma gömdükleri için bugüne kadar krizin varlığını bile kabul etmiyorlardı. Dolarizasyonun önünü alamayınca gerçekle yüz yüze geldiler. Ya da piyasa zorladığı için mecburen bir takım ‘olumlu’ adımlar atmak zorunda kaldılar.

Ekonomist Emin Çapa, dün yaptığı paylaşımda durumu çok güzel özetliyordu aslında. Şöyle diyor Çapa: “Piyasa vurdukça iktidar inliyor. Erdoğanomics’in bütün iddiaları, bildiğimiz piyasa kapitalizminin önünde bozguna uğruyor. Bugün de faiz ve döviz lobisinin önünde diz çökmüş iktidar. TL mevduatta stopaj düşürülmüş, döviz alımlarında kambiyo vergisi binde 2’ye düşürülmüş.”

BAŞTAN BERİ YANLIŞTI

Emin Çapa’nın söz konusu paylaşımı yapmasının sebebi döviz ve altın alım işlemlerinden alınan ve geçtiğimiz mayıs ayında yüzde 1’e yükseltilen banka ve sigorta muameleleri vergisinin (BSMV) yeniden binde 2’ye indirilmesi. Kambiyo işlemlerindeki BSMV oranı Mayıs ayında binde 2’den yüzde 1’e yükseltilmişti.

Ekonomist Yalçın Karatepe’ye göre söz konusu düzenlemenin amacı vatandaşların dolarlarını bozdurmasını sağlamak. Karatepe, “Yapmak istedikleri vatandaşa ‘dövizi bozdurursanız yeniden alabilirsiniz’ mesajı vermek ve böylece satmalarını teşvik etmek. El yordamıyla ekonomi politikası dedikleri böyle bir şey olmalı,” diyor konuyla ilgili paylaşımında.

Dünkü resmi gazetede yer alan vergi düzenlemeleriyle zoraki atılan normalleşme adımları sonrası dolar ve euro bir miktar düşüşe geçti. Dolar 7,83 düzeyinden 7,74’e, euro ise 9,20’den 9,07’e kadar geriledi.

YAP-BOZ EKONOMİSİ!

Rejimin hatalarının bedelini halk ödüyor. Ekonomistler aylardır politika faizlerin yükseltilmesi gerektiğini söylüyor. ‘Negatif faiz’ uygulamasının doğru olmadığını anlatıyor. Enflasyon çift hanelerdeyken, yüzde 8,25’lik faizin insanların TL’den soğutacağını belirtiyor. İktidarın bunu anlaması için TL’nin yıl başından bu yana dolar karşısında yüzde 32 değer kaybetmesi mi gerekiyordu? Aynı şey dövize getirilen yüzde 1’lik vergi konusunda da yaşandı. Yanlış bir karardı ve eleştirildi. Ancak iktidar kulak tıkadı. Sonuç; o karardan da geri adım atıldı.

AKTİF RASYOSU TAMAMEN KALKMALI

Zoraki de olsa atılan adımlar ‘olumlu’ bulunuyor. Ancak döviz kurlarındaki düşüşün kalıcı olması söz konusu adımların devamının gelip gelmeyeceğine bağlı. Öncelikle bankaların kredi vermeye zorlanmaması lazım. Dolayısıyla aktif rasyosu uygulaması tamamen kaldırılmalı. Politika faizi iki puan artırılarak 10,25’e çekildi ancak yeterli değil. TÜİK’e göre bile enflasyon yüzde 12’ye yakın. Ekonomistlere göre gerçek enflasyon ise yüzde 30’larda. Dolayısıyla politika faizinin daha da yukarı çekilmesi lazım. Bunun için de MB’ye siyasi müdahalelerden vazgeçilmesi gerekiyor. En önemlisi de sorunun ‘ekonomik’ olmaktan çok siyasi olduğu görülmeli. Ülkede hukuku yeniden tesis etmez, yargının bağımsızlığını ve kişisel özgürlükleri garanti altına almazsanız, atacağınız adımların uzun vadede hiçbir faydası olmaz.

[Yusuf Dereli] 1.10.2020 [TR724]

Utanç sessizliği sürüyor [İlker Doğan]

Van’ın Çatak ilçesinde 11 Eylül’de operasyona çıkan askerler tarafından gözaltına alındıktan sonra helikopterden atıldığı iddia edilen Servet Turgut hayatını kaybetti. 7 çocuk babası Turgut, yaklaşık 3 haftadır yoğun bakım servisinde tedavi görüyordu. Kendisi gibi helikopterden atıldığı iddia edilen Osman Şiban’ın tedavisi ise sürüyor. Şiban’ın hastane epikriz raporunda, ‘helikopterden düşme sonrası yaralanmaְ’ şikayetiyle Van Eğitim Araştırma Hastanesi’ne getirildiği belirtiliyordu. Görgü şahitleri de iki ismin askerler tarafından gözaltına alınarak helikoptere bindiği doğruluyor.

Van Valiliği, konuya ilişkin açıklamasında Şiban ve Turgut’un ‘kayalıklardan düştüğünü’ iddia ediyor. Valiliğe göre iki isim de aynı anda, aynı yerde kayalıklardan düşmüş. Ancak sorun şu ki, bölgede kayalık yok! Görgü tanıklarının ifadesine göre iki isim tarlada çalışırken gözaltına alınarak sapa sağlam helikoptere bindiriliyor.

SÜLEYMAN SOYLU ‘LAL’ KESİLDİ

İçişleri Bakanlığı ya da Genelkurmay Başkanlığı’ndan ise konuya ilişkin hiç bir açıklama yapılmıyor. Söz konusu iki ismin hangi gerekçeyle gözaltına alındığı da bilinmiyor. Suçları neydi, suçlamaya ilişkin somut deliller var mıydı kimse bilmiyor. Bilinen tek şey, Şiban ve Turgut’un sapa sağlam helikoptere bindirildikten sonra yoğun bakım servisinde ortaya çıktıkları. Skandal sonrası iktidar kanadında ise utanç verici bir sessizlik hakim.

Osman Şiban ve Servet Turgut, Van’ın Çatak ilçesinde askerler tarafından Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesine bağlı Çığlıca köyünün Yoğurtlu mezrasında 11 Eylül’de gözaltına alındı. Görgü tanıklarına göre iki isim askerler tarafından helikoptere bindirildi. Ailelerine haber bile verilmedi. İki gün sonra ise iki ismen de Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde tedavi altında oldukları ortaya çıktı. Servet Turgut’un (55) hayati riski vardı. Servise alınan Şiban’ın gözleri kan ve morluklar içinde. Gördüğü işkenceden kaynaklı hafıza kaybı yaşıyordu. Servet Turgut, 20 gün süren yaşam mücadelesini kaybetti.

RAPOR: HELİKOPTERDEN DÜŞME SONRASI YARALANMA

Servet Turgut’un darp raporunda, “İsimsiz hasta yüksekten düşme sebebiyle getirildi. Entübe hasta.” notu yer alıyordu. “Yüksekten düşme” bilgisinin, bilinçleri kapalı bir şekilde 2 kişiyi hastaneye getiren askerler tarafından verildiği tahmin ediliyor. ŞibanIn avukatı Baran Bilici, “Hastaneye giriş yapılırken, acil uzmanı tarafından ‘helikopterden düşme sonrası yaralanma’ olarak rapora geçiliyor. Bu bilgiyi ya müvekkilimiz Osman Şiban bilinci açıkken verdiği beyandır ya da kendisini getiren kolluk görevlileri tarafından verilen bir beyandır,” ifadelerini kullanıyor.

SORUŞTURMA İVEDİLİKLE AÇILMALI, DELİLLER KARARTILIYOR

Bilici’ye göre kolluk kuvvetleri ‘gözaltı’ kararını uygulamak yerine müvekkillerine ceza vermiş: “Adli makamlara teslim etmektense bizzat cezalandırma yolunu tercih ettikleri görülmekte. Faillerin kısa sürede cezalandırılması beklentisi içerisindeyiz. Sıradan iki köylü. Haklarındaki suçlamayı da bilmiyoruz. İşkence suçu vahim bir suçtur. Zaman aşımı yoktur. Hem adli hem idari yönden bu olayın soruşturulmasını ve faillere gereken cezaların verilmesini istiyoruz. Zira delillerin karartılması söz konusu.”

ÖLÜM SEBEBİ BELLİ DEĞİL!
Servet Turgut’un avukatı Hamit Koçak ise, “Ön otopsi raporu çıktı ancak kesin ölüm sebebi belirlenemedi. Örnekler alındı. Morluklar, kırıklar rapora yazıldı. İç otopsi de yapıldı. Bunlar Trabzon Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’na gidecek. Oradan gelecek rapor ile kesin ölüm sebebi belli olacak.” dedi.

VALİLİK: KAYALIKLARDAN DÜŞMÜŞLER!

Servet Turgut ve Osman Şiban’ın helikopterden atıldıkları hastane raporları ve görgü şahitlerinin ifadeleriyle sabit. Ancak Van Valiliği bunu yalanlıyor. Valiliğin açıklamasına göre haklarında gözaltı kararı bulunan Şiban ve Turgut ‘dur’ ihtarına uymayarak kaçmaya çalıştığı esnada kayalık alanda düşerek yaralanmış. Ancak sorun şu ki görgü tanıkları Şiban ve Turgut’un tarlada çalışırken gözaltına alındığını ve sapa sağlam helikoptere bindirildiğini söylüyor. Görgü tanıklarından Cengiz Şiban, iki ismin de helikoptere yürüyerek gittiğini anlatıyor. Turgut’un saman çuvallarının yanında olduğu sırada gözaltına alındığını belirtiyor. Kaldı ki söz konusu bölgede ‘kayalık’ alan da yok! Söz konusu bölge tamamen samanlık…

İŞKENCEYE SORUŞTURMA BAŞLATILDI MI?

Skandal olayla ilgili iktidar kanadı tamamen sessizliği gömülmüş durumda. Her konuda konuşan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bu konuda sessiz. Genelkurmay Başkanlığı da açıklama yapmıyor. Skandala ilişkin onlarca soru cevap bekliyor: Söz konusu iki isim neyle suçlanıyordu? Suçlamalara yönelik somut deliller nelerdi? Sağlıklı olarak gözaltına alınarak helikoptere bindirilen iki isim nasıl komalık hale getirildi? İşkence kimin talimatıyla, kimler tarafından yapıldı? İşkence iddialarına ilişkin soruşturma başlatıldı mı? Başlatıldı ise kimlerin ifadesi alındı?

[İlker Doğan] 1.10.2020 [TR724]

Beşiktaş ikinci baharlara hâlâ inanıyor [Hasan Cücük]

Cenk Tosun’u sattıktan sonra doğan boşluğu Burak Yılmaz’la dolduran Beşiktaş, tecrübeli golcünün de ayrılmasıyla santrafor arayışlarına girmişti. Bu arayış, tanıdık bir isimle son buldu. Daha önce 2016-17 sezonunda Beşiktaş formasını giyen Vincent Aboubakar, kadroya bu kez kalıcı ve bedelsiz olarak katıldı. Siyah-beyazlı ekip için bu durum yeni değil. 2012’den bu yana tam 9 oyuncuya takımda “ikinci bahar” imkânı tanıdı. Gelin bu oyuncuların Beşiktaş’a ikinci gelişlerindeki performanslarına bakalım…

BATUHAN İKİ ŞANSI DA HEBA ETTİ 

Türk futbolunun gelecek adına umut bağladığı isimlerden biri Batuhan Karadeniz’di. Beşiktaş altyapısından yetişen Batuhan, fiziğiyle santrafor mevkiinde öne çıkabilecek potansiyele sahipti. 2007’de A takıma yükselen Batuhan, kısa süre sonra yeteneğini geride bırakan problemlerle gündem oldu. İki yıl Beşiktaş kadrosunda yer bulduktan sonra, kiralık olarak Eskişehirspor’a gönderildi. 2010’da ise bonservisiyle birlikte buraya taşındı. 2012’de Batuhan’ın yolu yeniden Beşiktaş’la kesişecekti. Ancak bu kiralık serüven sadece 6 ay sürdü. O sezon yalnızca Karabükspor’da sahaya ilk 11’de çıkabilen Batuhan, 68. dakikada oyundan alınarak bu şansını da tepmiş oldu. Gol bile atamadan Eskişehirspor’a döndü.

Bursaspor’dan 2006 yılında transfer edilen Serdar Kurtuluş için 750 bin Euro bonservis ücreti verilmişti. İlk sezonunda başarılı bir grafik ortaya koyarak sağ bekte formayı kimseye vermedi. 26’sı ilk 11 olmak üzere 30 lig maçında forma buldu. Ancak takip eden iki sezonda gözden düşecekti. Temmuz 2009’da 100 bin Euro karşılığında Gaziantepspor’a transfer oldu. Burada 3 sezon geçiren Serdar, ortaya koyduğu performansla yeniden Beşiktaş’ın dikkatini çekti. 1 milyon 750 bin Euro ödenip yeniden takıma kazandırıldı. 2013-16 sezonunda forma giydi ama pek de başarılı sayılmazdı. Son sezonda iyice gözden düşünce 2016’da yeniden yuvası olan Bursaspor’a döndü.

QUARESMA OLGUNLAŞTI

Ricardo Quaresma, Christiano Ronaldo ile birlikte Portekiz’in genç yıldızlarından biriydi. Ronaldo, Manchester United’a transfer olduğunda, Quaresma Barcelona’daydı. Ancak Ronaldo yoluna devam ederken, Quaresma beklentilerin altında kaldı. 2010 yılında yolu Beşiktaş’a düştü. Inter’den transfer edilen Portekizli, çalımları şutları ve rabona ortalarıyla hafızalara kazındı. Tabi disiplinsiz davranışları da. Quaresma, 2012-13 sezonunun devre arasında, hem performans hem de mali problemlerden ötürü takımdan ayrılmak zorunda kaldı. Şenol Güneş’in Beşiktaş’ın başına geçmesiyle Quaresma’ya ikinci şans tanındı.

2015’te kadroya katılan Quaresma ilk dönemine nispeten daha olgun davranışları ve takım oyununa katkısıyla dikkat çekti. 3 yıl top koşturduğu ikinci döneminde iki şampiyonluk gördü. İlk dönemindeki olumsuz havayı dağıtıp Beşiktaş taraftarlarının gönlünde yerini sağlama aldı. 

Burak Yılmaz, Türk futbolunun son yıllarda yetiştirdiği en önemli golcülerden biri. Trabzonspor dönemine kadar “sıradan” bir Anadolu takımı golcüsü imajı vardı. Antalyaspor’dan 2006’da Beşiktaş’a transfer oldu. İlk sezonunda lig, kupa ve Avurpa’da çıktığı 43 maçta sadece 6 gol atabildi. Üstelik bu maçların 31’inde ilk 11’de oynamıştı. Yani takımın ilk tercih ettiği forvetti. 1,5 yıllık Beşiktaş macerasının ardından Manisaspor’a yollandı. Trabzonspor’da yolları Şenol Güneş’le kesiştiğinde, Burak’ın içinden bir cevher çıktı. Trabzon ve sonrasındaki Galatasaray macerasında gol krallıkları yaşadı. Ocak 2019’da Beşiktaş, onu renklerine bağlayacaktı. 1,5 yıl süren bu ikinci Beşiktaş döneminde 40 maçta 24 gol atıp hâlâ en iyilerden olduğunu ispat etti ve geçtiğimiz aylarda Fransa’nın Lille takımına transfer oldu.

DEMBA BA BEKLENENİ VEREMEDİ

Beşiktaş taraftarlarının adına şarkılar bestelediği Senegalli forvet Demba Ba, Beşiktaş’ın ikinci şans verdiği oyunculardan biri. Temmuz 2014’te 6 milyon Euro bedelle kadroya katılan Demba Ba çıktığı 29 lig maçında 18 gol atıp adını tribünlere ezberletti. Sezon bitiminde “duygusal sebeplerle” Çin liginin yolunu tutarken, Beşiktaş’ın kasasına 13 milyon Euro kazandırdı. Ocak 2017’de bu kez kiralık olarak takıma geldi ancak bu sefer tam bir hüsran oldu. Sadece 2 maçta oynayabildi. Geçen sezon ise Başakşehir formasıyla şampiyonluk yaşadı.

Ersan Adem Gülüm ve Atınç Nukan da Beşiktaş’ta iki kez şans bulan isimler. Adanaspor’dan 2010-11 sezonunda kiralık olarak geldiği Beşiktaş’a bir sonraki sezon bonservisiyle transfer olan Ersan Adem Gülüm, 2015-16 sezonunun devre arasında Çin’in Hebei China ekibine gitti. Bir sonraki sezon siyah-beyazlı takıma kiralık olarak dönen Ersan, beklentileri karşılayamadı ve takımdan ayrıldı. Altyapıdan yetişen Atınç Nukan ise 2014-15 sezonunda A takıma yükseldi ve 18 maçta forma şansı buldu. Sonraki sezonun başındaysa Leipzig’e transfer olma başarısını gösterdi. 2016-17 sezonunda Beşiktaş’ta bu sefer kiralık olarak oynadı. Ancak sakatlıktan kurtulamayınca pek şans bulamadı. Sonra da takımdan ayrıldı. Atınç şu anda Göztepe’de futbola devam ediyor.

Beşiktaş bu sezon Aboubakar’la birlikte Gökhan Töre’ye de ikinci bir şans tanıdı. Siyah-beyazlı ekibe ilk olarak 2013-14 sezonunda kiralık olarak gelen Gökhan Töre’nin, bir sonraki sezon bonservisi de alındı. Ancak kötü performans ve sakatlıklar sebebiyle geçen sezonun başında Yeni Malatyaspor’a gönderildi. Bu sezonda ise yeniden takıma katıldı. Daha önceki örneklerde görüldüğü gibi oyuncuların çok azı “ikinci bahar” yaşayabildi. Bakalım Aboubakar ve Töre nasıl bir performans sergileyecek?

[Hasan Cücük] 1.10.2020 [TR724]

Çokomelli açıklamalar! [M.Nedim Hazar]

Hafızası zayıflatılmış bir toplum, basiretsiz ve yetkin olmayan yönetimler için şahane vasatlar sunar. Günümüz iktidarı bu sebeple yalanların boyutunu ve sıklığını giderek artırıyor.

Çünkü toplumun hafızasını o kadar zayıflatıp tükettiler ki, millet neredeyse dün olup bitenleri hatırlayamaz hale geldi.

Bakınız çok kısa süre önce damat bakan Berat Albayrak neler söylemişti:

“Doları cumhurbaşkanlığı sisteminde demir bir yumrukla 5 TL’ye indirdik.”

Merak edenler için video linki ise şurada.

Aynı bakan dün kameralar karşısına geçti. Üç yıllık ekonomik yol haritasını içeren Yeni Ekonomik Programı (YEP) açıklayan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, toplantı sonrası döviz kurlarındaki durumu soran bir gazeteciye, “Kur benim için hiç önemli değil, oraya bakmıyorum” cevabını verdi.

Bol “çokomelli” açıklamaları merak eden sabırlı okurlarımız toplantıyı şuradan izleyebilirler.

Önce bir konuya vurgu yapıp sonra meramıma geçeceğim.

Kötü yönetimlerin temsilcileri, halkın hiç anlamadığı konularda neredeyse uzmanlık derecesinde malumatfuruşluk yapıyor.

Misal çoğumuz SWAP nedir, CDS nedir bilmezdik. Böyle onlarca gündelik hayatımızla alakalı olmayan kavramların artık uzmanı olduk neredeyse.

Genelde sarayın, özelde ekonomi yönetiminin palavralarını o alanın ehilleri elbette ki yutmuyor.

Bu sebeple derecelendirme kuruluşlarından IMF’ye kadar pek çok uluslararası saygın kuruluş için bizimkilerin atıp tuttukları rakamların hiçbir kıymeti yok.

Bu satırları yazarken Dolar kuru 8 TL sınırına dayanmıştı.

Bakan o tarafa bakmadığını söylüyordu.

Yani hiç önemi yokmuş gibi davranmayı tercih ediyordu. Oysa daha iki yıl bile geçmemişti dolar üzerinden ahkâm kesmesinin.

Erdoğan’ın Merkez bankası eski başkanını kovup kendi emir kulunu getirmesiyle faiz konusunda kafasındaki hayali sistemi uyguladığını herkes biliyor.

Bilinen hiçbir ekonomik disipline uymayan tamamen “Paşa gönül kriterleriyle” uygulanan bu ekonomik sistem çökmekle kalmadı. Ülkeyi belki on yıllarca altından kalkamayacak bir bataklığa sapladı.

Bakan döviz kurunu hiç önemsemiyormuş gibi davranıyor ama biraz da artık elde avuçta bir şey kalmadığı için mecburen böyle davranıyor.

Yoksa adama sorarlar:

“Madem döviz kuruna bakmıyorsun, önemsemiyorsun o halde son bir yıl içinde neden dövizi baskılamak için milletin 120 milyar dolarını çar-çur ettin?”

Eminim bu soruya “çokomelli” cevabı vardır damat beyin.

Bakan konuşmasına başlarken hayal ya, bir an için şöyle düşündüm.

Bir hafta önce Merkez Bankası dövizi düşürmek adına faizi hiç beklenmedik şekilde yükseltmişti. Döviz kurunun umurunda bile olmadı bu artış. Önce biraz frenlenir gibi oldu ama sonra tırmanmaya devam etti.

Hâlbuki bakan konuşmasına şöyle başlamış olsaydı mesela:

“Sevgili basın mensupları, uzun süredir yürüttüğüm ekonomi bakanlığı görevinde maalesef başarılı olamadığım için (bakın elime yüzüme bulaştırdığım için demesine bile gerek yok) istifa ediyorum. Umarım sayın cumhurbaşkanımız benim yerine bir akrabasını değil de ekonomiden anlayan birini getirerek en azından doğru işler yapmaya başlar.”

Bakın sadece bu kadarını bile söylemiş olsa, bugün dolar belki de 6 liraya inmiş olurdu.

Ne faiz artışı, ne banka arka kapılardan piyasaya milyarlarca dolar sürmeye gerek vardı…

Ama öyle yapmadı Albayrak.

Tam kendisinden beklenen, gerçeklerden kopuk, saçma sapan bir öz güven ile bol bol atıp tuttu, geleceğin kredisini yemeye çabaladı.

Efendim Karadeniz’de doğal gaz çıkacakmış da, ülke onu satacakmış da cari açık kapatılacakmış da…

Nasrettin Hoca’nın borcunu ödemek için evinin önüne ektiği dikenler gibi.

Koyunlar geçerken tüyleri dikenlere takılacak, karısı o yünleri ip yapıp, kazak örecek, hoca da pazarda satıp borcunu ödeyecek..

Nasıl peşin para gibi değil mi?

Döviz kuru artık bu iktidar için yasaklı alan. Lanetlenmiş bir kavram Dolar-Euro filan.

Bunları söylemek vatan haini olmak için yeterli.

Peki bakanın yaptığı gibi yapılırsa. Yani başlarımızı hiç o tarafa çevirmezsek sorun çözülecek mi?

Elbette hayır.

Bu ülke 50 yıldan beri Kürt sorunu yokmuş gibi davrandı.

Netice ne oldu?

Kendiliğinden çözüldü mü mesele?

Kıbrıs sorunu hakeza.

Böyle bir mesele yokmuş gibi yapınca sorun kendiliğinden çözülecek zannetmek kadar büyük bir yanılgı olabilir mi?

Bakan eski siyasilerin yaptığını yapıyor ve döviz meselesine kör ve sağırı oynayarak, yani öyle bir sıkıntı yokmuş gibi yaparak meseleyi çözebileceğini zannediyor.

Elbette yanılıyor ve bu yanılgının faturası her geçen gün büyüyor emin olun.

Kemerleri bağlayın sağlam bir zemine çarpmaya çok az kaldı…

[M.Nedim Hazar] 1.10.2020 [TR724]

Helikopterden atılan Kürdün öyküsü [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Keşke bir öykü olsaydı bu sadece. Ama değil.

Eylül başı bizim oralarda çok sıcak geçer, komutan. Hasadı kaldırma derdi olmasa mezradaki evin arkasındaki ağacın gölgesinde yere şilte atar, çoluk çocuk ne güzel istirahat ederdik. Ama bizim oralarda yazın Ağustos böceği gibi çalışmazsan kışın aç kalırsın. Dedelerimiz ne yaptıysa biz de aynını yaparız. Çocuklarımız da ve onların çocukları da zannım odur ki aynısını yapacaklardır. Bir şey değişmedi, bir şey değişmez bizim oralarda… Çiftçiyiz, toprak insanıyız. Bir de Kürdüz, bildin mi?

Her gün aynıdır, bizim oralarda. Bir taraftan güneş, toprak, hasat, ekmek, diğer taraftan asker, yani devlet! Devlet çok derttir, öyle böyle değil. Ta dedemlerin dedeleri ya Osmanlı’ya ya da ağanın birine kaldırdıkları hasadın küllisini verirlermiş de, kışın da idare etmek için iki öğün yerlermiş.


Sakın yanlış anlama! Devletin aklına asker lazım oldu mu ya da vergi toplanacağı zaman gelen yerlerdir buraları. Bizim oralarda devlet denince sus pus olunur. Zaten devlet sen susmasan da hep bağırır. Belli ki Türkçe bilmemene rağmen, sen bağırdıkça biz anlarız, biz anladıkça sen daha çok bağırırsın. Sen bağırırken ben yere bakar gülümserim, “komutanım” der belki bir bardak su veririm. Al iç. Bak, evdeki tandır ekmeğinden dürdüm, çekinme, al ye. Afiyet olsun. Bak yersek bağırmıyorsun. Bağırmak istesen de bağıramıyorsun belki. Kim bilir, belki o an sen de kendi köyünü hatırlıyorsun. Veya yaşlı bir amcanın veya bir nenenin ekmek verirkenki buruşuk ellerini! Yaşlandığında ellerin hep buruşur, komutan. Bak demedi deme sonra; seninkiler de buruşacak bir gün. Ve Kürt olsan da Türk olsan da bu böyledir, bilesin. Bak etrafında çocuklar var. Üzerleri alacalı bulacalı, kara gözleri kocaman! Babayım, dedeyim ben. Ve bizim oraların çocukları hep güler. Adeta yoklukla alay ederler. Devletin kabul etmediği isimleriyle çağırırız onları. Ama onlar hüviyetlerinde yazan diğer adları da bilir. Sen sordun ya, adın ne diye. Bak kocaman dişlerini göstererek gülümsemesinin sırrı bu! Bizim oralarda da sizin oralarda da, hep gülsünler çocuklar zaten. Sen çocuğuna istediğin ismi rahatça verdin mi, komutan?

Haki helikopterin sesini ta uzaklarda, tepelerde duyduyduk biz. Günaşırı duyarız zaten. Ne var ki bunda canım, dediydik zati. Derken, ses arttı, arttı, arttı. Derken yerden öyle sağlam bir toz kalktı! Bizim oralar tozludur, her yer bozkır. Malum, tarla yeri! Göz gözü görmez oldu. Çocuklar analarının eteklerine sığındı. Gözler kısıldı. Yüzler örtüldü. Ses öyle bir ses ki, tozdan burnumuzu kapatacağız, kapatamadık. Sadece bir avuçla bir kulağı, omuzla da öbürünü kapadım. Gözlerimi yumdum. Bekledim. Ama içime bir kurt düştü. Neden kopteri buraya kondu asker ağalar dedim. Ne çare, beklemek dışında elden bir şey gelmez.

Belki susadılar. Veya acıktılar. Kızım tez su getir. Tandırdan, hıyar ve domatesten, kuru soğandan ne varsa artık bir çaresine bakalım, dedik. Ellerimiz, üstümüz başımız, hele ki yüzümüz gözümüz nasıl kirli. Malum, tarlada çalışma hali! Bizim oralarda ellerini kirletmeyene çalıştı demezler, komutan. Ve ellerimiz bizim en çabuk yaşlanan yerimizdir. Bir de gözlerimizin kenarlarındaki çizgiler. Eller çalışmaktan, gözler de çok gülmekten. Kim demiş fakirler gülmez diye. Ama sen bunları ne dinleyeceksin zaten değil mi? Bildim mi komutan? Haydi gayrı derdin neyse bize söyle de işimize varalım. Bizim oralarda akşam tez gelir. Mezraya gidene kadar gün batmamalı. Kurdu kuşu çoktur buranın, Komutan.

Suyunu içtin mi? Dürümünü yedin mi? Misafir geldiysen başım gözüm üstünesin. Bak biz garibanız. Seninle devletle falan ne işimiz olur bizim. Dağa çıkan üç beş kişi vardır elbet bizim mezradan da. Fakat bizim onlarla işimiz yok. Yok, komutan, sana yalan borcumuz mu var. Bizim kimseyle alıp veremediğimiz bir şey yok. Benim deden, onun dedesi, onun dedesinin dedesi, biz hep burada, aha da bu gördüğün toprak var ya gözüm? Onu sürdük, ondan geçindik. Bu toprağın adı ne bilmem. Tek derdim, kışa hazır olmak. Kışlar bizim buralarda serttir. Rüzgârı, ayazı, karı, buzu bildiğin gibi değil! Bulgurunu, ununu, erzakını sağlamak kavgasıdır bizimkisi. Bizim devletle ne kavgamız olur? Bizim tek derdimiz yarına çıkmak. Ben senin düşmanın değilim, bildin mi komutan!

Devlet derse geliriz elbet. Dur şuradan bir hanıma haber edelim. Merak etmesin sonra. Oğlum git anana de. Komutan bizim gelmemiz icap eder der. Devlettir. Devletle kavga olmaz. Gel der gideriz. Gidelim komutan.

Ben hayatımda koptere binmiş değilim. Ağam Hüso bir defa uçağınan Ankara’ya gittiydi. Dönünce kahvede anlattıydı. Kalkarken karnında bir tuhaf his olurmuş. Gözlerini kapar, ne biliyorsan artık onu okurmuşsun. İnerken de keza. Tabi kopter başka. Kolumdan tutmasınlar, ben kendim binerim. Kaçacak halimiz yok zati. Bak sana saygıda kusur ettik mi hem? Merak etmeyin, akşama gelirim. Biz akşama minibüsle ilçeye gelir, oradan kendimiz yürür mezraya öyle varırız. Demem o ki, zahmet olmasın. Devlete de masraf! E madem öyle, haydi gidek.

Kopterin içi asker dolu. Camdan baktım, tüm sülale parmak kadar olmuş. Derken bir daha baktım, yan mezraların evleri dere kenarındaki küçük çakıllar gibi. İçeride ses öyle çok değil. Yine de bağırmadan duyuramazsın. Nereye götürürsün bizi, komutan?

Bir el işareti, sonra dipçikler, tekmeler. Yahu bir yanlış anlama mı var? Ben sizin babanız yaşındayım asker ağalar. Bakın bizde bırak silahı, çakı bile yok. Zati kendi rızamızla bindik koptere, dedik Allah devlete millete zeval vermeye! Başım döndü. Midem bulanıyor. Ağzımın içinde tuzlu bir tat. Şakaklarım zonkluyor. Saçlarım yapış-yapış olmuş. Ellerimdeki toprak rengi nar kızılına çalmış. Parmaklarım ters dönmüş. Kafamı kollarken gelen dipçikler kırmış herhal. Biz size ne ettik ki be komutan?

Kaba dayak atacaksa neden koptere aldılar? Tarlada dövseler daha iyiydi. En azından gidesiye bizimkiler bir su verirdi. Elimi yüzümü yuğaydılar. İçim yanıyor, bir yudum su verseydiniz gözüm. Bizim oralarda en soğuk pınarlar vardır. O pınarların içine kafanı daldırıp su içmesi gibi olmaz. Ah mezramın soğuk pınarı! Nazlı-nazlı akan güzel pınar, neredesin? Midem çok bulandı. Ama döverler diye istifra etmeye korkuyorum. Derken kopterin sesi değişti. Alçalıyor muyuz ne? Kapıları açtılar. Belki biraz taze hava iyi gelir. Esvabımı iki asker ağa tuttu, diğeri sümsüğü ilen enseme vurdu. Sonra diğer eliyle saçıma yapıştı. Dur, ağam kurbanın olam. Ne ettik biz size asker ağalar? Ne ettik biz sana komutan!

Yüksekten düşünce bizim Hüso ağanın hikâyesi aklıma geldi. Sanki o an zaman durdu. Karnımda o tuhaf duyguyu hissettim. Kopter küçüldükçe küçüldü. Ben döndükçe döndüm. Toprak koyuldukça koyuldu. Taşlar büyüdü kaya oldu. Başımı, bacaklarımı, belimi vurdum. Kopterin gidişini yerden gördüm. Boynumu, bedenimi kımıldatamadan öyle bekledim. Bekledim. Burnumda kopterin yanık benzin kokusu, toprak kokusu, ağzımdaki tuzlu tat. Bizim oralarda güzün toprak çok güzel kokar, bildin mi komutan?

Dün öldüm ben. Öyle sessizce, yattığım yerden. Yapayalnız, iki kişilik bir hastane odasında! Hastanenin bahçesinde benim en küçük oğlan… Birkaç akraba, birkaç çoban! Kimimiz var ki bizim zati? Devlet kim biz kim? Bir iki gün üç satır yazar, unuturlar. Bizim oralarda devlet büyüktür. Bizim mezra, bizim sülale kim!

Tandır ekmeğinin kokusu, yerden kalkan sarı tozun konusu, tarlada bana sarılan oğlumun saçlarının kokusu, kopterin yanan benzininin kokusu, haneye girdiğimde ocaktan gelen koku, ellerimi yuğduğum sabunun kokusu! Toprak insanıyız, Kürdüz biz, bildin mi? Dedelerimizin hayatını yaşarız. Dedelerimiz kadar ümidimiz anca vardır belki. Çocuklar bizim, herhal aynını yapacaktır. Çocuklar…

Beni şimdi mezraya götürmekteler, demem o ki yoldayız. Ağlama oğlum. Mezradaki pınara bakan, bizim evin arkasındaki ağacın altına gömün beni. Gün batmadan mezara koysalar bari! Bilirsiniz, bizim oraların kurdu kuşu çoktur!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.10.2020 [TR724]

Dışta savaş maliyetli, içte çatışma verelim! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Diktatörler, tek adamlar içerde işler zora girip insanlar yönetimi sorgulamaya, homurdanmaya başladı mı dikkatleri başka yerlere çekerler. Savaş çıkarmak ve milliyetçi söylemleri yükseltmek, hamasi duyguları coşturmak hep çalışan bir yöntemdir. İçte düşman, hain oluşturup bütün vebali ona atmak da işler. Milleti susturmanın bir yolu da onu çektiği acıdan daha büyüğüne maruz bırakmaktır. Parmak ağrısından şikâyet edenin ayağını kesersen şikâyeti bırakır, bacağının derdine düşer. Zalimler zulmü daha büyük zulümle bastırarak topluma gözdağı verir.

Türkiye Reza’yı sorgulamak yerine Erdoğan’ın söylemlerine prim verip onu Cumhurbaşkanı seçtiğinde kaybetti. Hiçbir ahlaklı, ilkeli toplum, hakkında böylesi iddialar olan bir kişiyi devletin en tepesine geçirmez. Ülkeyi önüne yatırdıkları, “hayırsever”, “dürüst işadamı” ilan ettikleri Reza’nın şimdilerde bütün kirli iş ve ilişkileri dökülüyor, doğrulanıyor. Ama toplum o dönem kısa vadeli “istikrar” için, uzun vadeli ve kalıcı hasarlar verecek yalanları bile bile satın aldı.


Sağcısıyla, solcusuyla aydınlar 17/25 Aralık sonrası en azından savcılara, hakimlere, polislere usule dair hesap sorarken, iktidara kirli paraların, ilişkilerin hesabını sorabilirdi. Ama omurgasız aydın profili “yesinler birbirini” seçeneğini, tercih etti. Halk ise “çalıyor ama çalışıyor” diyerek insanlık tarihinin en ahlaksız kılıfını icat etti. Elbette koca ülke 2-3 yılda çökmeyecek, kaynaklar bir anda bitmeyecekti. Aradan geçen 8 yılda her şeyi kontrol eden “güçlü lider”le, tek partiyle “istikrar”lı şekilde çöküyoruz. Artık iktidar sofrasından nemalanan işadamı kılıklı çakallar ve AKP politbüro üyeleri bile kaynaklarını, çoluk çocuğunu güvenli ülkelere çıkarıyor.

AKP muhteşem Osmanlıyı diriltiyoruz yalanlarıyla, macera arayarak, milliyetçi duyguları kabartarak bugüne kadar idare etti. Ama dış politikayla milleti uyutmanın da bir sınırı var. Suriye’ye burnunun ucuyla giriyorsun Rusya’ya tosluyor, geri adım atmak zorunda kalıyorsun. Libya’da cihatçıları kullanarak ucuz “fetih” edebiyatı yapıyorsun, işler sarpa sarıyor. Büyük güçleri karşına alıyorsun. Doğu Akdeniz’de efeleniyorsun bölgenin bütün güçleri sana karşı birleşiyor, tükürdüklerini yalamak zorunda kalıyorsun. Yunanistan’a kafa atıyorsun, Aktroller “Atina’ya gireriz” diye paylaşımlar yapıyor. AB yaptırımları hatırlatınca suspus oluyorsun. Dışta savaş çıkarmak içteki problemleri örtmek için etkili bir yol, ama yeterince güçlü değilsen ağır maliyetler ödeme ihtimali var.

Terör olaylarını yükseltmek, şehitler vermek de problemleri örtmede etkili. Üstelik içte çıkarılacak çatışmalar daha risksiz, maliyetsiz ve yönetilebilir oluyor. Şehitler üzerinden vatan, millet, bayrak hamaseti yapabiliyorsun. Milletin evlatları ölüyor, ama sen şehit cenazesine kolunu dayayıp “vatan için ölmek” üzerine nutuk atabiliyorsun. Şehitler gelirken insanlar ekonomiyi, pahalılığı, işsizliği sorgulamaya utanıyor. Sorgulayan olursa “biz şehitler verirken sen neyle uğraşıyorsun” deyip bastırabiliyorsun. “Terörle mücadele” kendi egemenlik alanında olduğu için başka devletlerle uğraşmak zorunda kalmıyorsun. İstihbaratı, derin unsurları kullanarak manipülasyon yapmak, bazı projeleri devreye sokmak mümkün olabiliyor. Şehit olan askerler de, ölen siviller de senin vatandaşın olduğu için dünyanın çok da umrunda olmuyor.

PKK elbette uluslararası alanda kabul edilen bir terör örgütü. Ancak yıllarca ülkedeki askeri vesayeti sürdürmenin, hükümetler ve toplum üzerinde tahakküm kurmanın aracı oldu. İhmallere ve ihanetlere dayalı pek çok saldırıda Mehmetçikler şehit verildi. Her yıl tekrarlanan, her defasında çok sayıda şehit verilen birbirinin kopyası karakol baskınları oldu. Şehitlerin kanı, terörle mücadele söylemi üzerinden vesayetçi yapılar ayakta kalmaya devam etti. Nasıl oluyorsa onların arzu edecekleri zamanlarda ve işlerine gelecek şekilde PKK saldırılar düzenliyordu. Böylece PKK Kürtler üzerindeki tahakkümünü, TSK ülke üzerindeki vesayetini sürdürebiliyordu.

2014 yılından sonra ülkede temel dengeler değişti. Hırsızlığı açığa çıkan sivil yönetimle ülke üzerinde vesayeti olan katiller ortaklık kurdular ve operasyon kabiliyetleri katlandı. Artık hem sivil iktidarın imkanlarını, kaynaklarını kullanabiliyorlar hem de kirli derin yöntemleri. 2015 Haziran seçimlerinden sonra ortak yapım proje devreye girdi, ülke 3 ayda ülke kana bulandı, toplum güvensizleştirildi. Ve Erdoğan kaybettiği ama teslim etmediği gücü-hükümeti tekrar kontrolüne aldı.

Geçen hafta içinde 82 HDP’li siyasetçiye 6 yıl önceki dosyalar açılarak “suyu niye bulandırdın?” operasyonu yapıldı. Kürt siyasi partileri bu ülkede sürekli kapatılır ve yenisi açılırdı. Ama kendisi de sürekli kapatılan partilere sahip olan Milli Görüş geleneğinden gelen Erdoğan partiyi değil ama muhalefet için hak arama yollarını ve siyaset zeminini kapattı. HDP’nin delegeleri dahil bütün üyelerini tutuklayıp hapse atıyor ve yerel/merkezi tüm organlarını çalışamaz hale getiriyor. Adeta Kürtleri bir şeylere zorluyor.

Erdoğan ne yapsa çöküşü engelleyemiyor. Ayasofya’yı açması, Yunanistan’ı tehdit etmesi, Libya macerası.. Hiçbir şey toplumda yükselen sorgulamaları durduramıyor. Ergenekon Erdoğan ittifakı cemaati ve Kürtleri 5-6 yıldır şeytanlaştırıyor ve eziyor. Lakin polis baskınları, adli operasyonlar, tutuklamalar, belediyelere kayyum atamalar toplumu uyutmada ve uyuşturmada artık çok etkili olmuyor. İnsanlar gerçek sorunları sorguluyor. Hatta bu operasyonlar insanların vicdan yapmasına neden oluyor.

Yurt dışında kahramanlık üretmek riskli, maliyetli. Dışta yapılan operasyonların ekonomik ve diplomatik maliyeti var. Dünya karşınıza geçiyor ve ambargo tehditleri arkası arkasına geliyor. Ama bir şekilde topluma narkoz vermeye devam etmeleri lazım. Ergenekon-Erdoğan konsorsiyumunun tekrar PKK ile, “terörle mücadele” argümanını devreye sokacaklarına dair duyumlar alıyorum. Ekonomik krizin yükseldiği hemen her dönemde PKK saldırıları artmış, milliyetçi/hamasi duygular coşturulmuş ve vatan, millet, şehitler, bayrak temaları ön plana çıkarılmıştır. Erdoğan-Ergenekon ittifakı örgüt içi bağlantılarını da kullanarak, eski operasyonel tecrübeleri devreye sokarak tekrar terörü hortlatabilirler. Ülkenin pek çok yerinde saldırılar olabilir, şehitler gelebilir, insanların ciğeri yanabilir, gencecik evlatlarımız ölebilir. İktidar dışta çıkaramadığı savaşı içte çıkararak biriken sorunların üstünü daha kolay ve maliyetsiz örtmeyi tercih edebilir. Bunu daha önce çok defa denediler ve sonuç aldılar. 2015 yazında dönemin başbakanı olan Davutoğlu kanlı yazın içyüzünü Erdoğan’ı tehdit maksatlı itiraf etti.

Ergenekon-Erdoğan ittifakının kurdukları ortaklığı bir süre de terör, PKK operasyonları, şehit kanları üzerinden sürdürmeyi deneyeceği anlaşılıyor.

Yürür mü?

Milletin tavrına, basiretine, tepkisine bağlı!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar]  1.10.2020 [TR724]

Hizmet Hareketi okulundan büyük başarı [Türkmen Terzi]

Güney Afrika’nın Johannesburg şehrinde Uluslararası Horizon Koleji önemli bir başarıya imza attı. 12'nci Sınıf öğrencisi Kgaogelo Bopape 61'inci Uluslararası Matematik Olimpiyatları'nda (IMO) bronz madalya kazanarak Güneyi Afrika tarihinde bu olimpiyatlarda ödül alan ilk siyahi öğrencisi oldu.

TÜRKMEN TERZİ | Johannesburg- Rusya’nın ev sahipliğinde gerçekleştirilmesi kararlaştırılan, ancak yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle katılımcı ülkelerde IMO temsilcilerinin gözetiminde online gerçekleştirilen sınavlara 105 ülkeden 616 öğrenci katıldı.

Horizon Koleji siyahi öğrencinin başarısını şöyle duyurdu: “Öğrencimiz Kgaogelo Bopape, Güney Afrika tarihinde bu ödülü alan ilk siyahi öğrenci olarak okulumuz, kendi komitesi ve ülkesi adına büyük bir gurur kaynağı olmuştur.”

BAŞARISININ SIRRI: EN İYİYE ULAŞMA TUTKUSU

17 yaşındaki Matematik dehası Bopape’yi olimpiyatlara hazırlayan öğretmeni Akıncı Bey öğrencisini şöyle tanıttı: "Kgaogelo'nun etkileyici başarılarının anahtarı, yaptığı işte kendini geliştirmeye devam etme konusundaki ısrarıdır. Her zaman kişisel olarak en iyisine ulaşma tutkusu ve dürtüsü kesinlikle sınıfta ve katıldığı tüm yarışmalarda Bopape’yi ileriye taşımaktadır.”

1992'den beri IMO’ya katılan Güney Afrika şu ana kadar bir altın madalya, dokuz gümüş madalya, 46 bronz madalya ve 63 mansiyon ödülü aldı.


Horizon Koleji 12'nci Sınıf öğrencisi Kgaogelo Bopape, 61'inci Uluslararası Matematik Olimpiyatları'nda (IMO) bronz madalya kazandı.

Güney Afrika Matematik Vakfı (SAMF) Başkanı Prof. Kerstin Jordaan, bu yıl Matematik Olimpiyatları'nda ter döken 6 kişilik takımı şu sözlerle övdü: "Takımı bu yıl ki başarılarından gurur duyuyoruz ve kazandıkları ödüllerden dolayı öğrencilerimizi tebrik ediyoruz."

GÜNEY AFRİKA'NIN MATEMATİK ELÇİLERİ

Güney Afrika Matematik Olimpiyatı (SAMO) programının ana sponsoru Old Mutual'ın İnsan Sermayesi Direktörü Celiwe Ross ise, "Her takım üyesini başarılarından dolayı tebrik ediyor ve Güney Afrika'nın matematik elçileri oldukları için onlara teşekkür ediyoruz." dedi.

Bopape, geçen yıl İngiltere'nin ev sahipliği yaptığı IMO'da Güney Afrika'yı temsil eden altı öğrenci arasında idi ve Mansiyon ödülü aldı. 

Bopape ayrıca 2018'de Kenya'da ve 2019'da Cape Town'da düzenlenen Pan Africa Matematik Olimpiyatları'nda iki kez altın madalya aldı.

Çin, bu yılki IMO'da ülke olarak birinci oldu, Rusya ikinci ve Amerika Birleşik Devletleri ise üçüncü oldu. Güney Afrika, 105 katılımcı ülke arasında 61'inci sırada yer aldı.

[Türkmen Terzi] 1.10.2020 [Samanyolu Haber]

İngiltere plastik pipet ve kulak temizleme çubuklarının satışını yasakladı

İngiltere'de bugünden itibaren plastik pipet ve kulak temizleme çubuklarının satışı yasak

İngiltere'de tek kullanımlık plastik pipet, kulak temizleme çubuğu ve kokteyl karıştırıcıların satışı ve dağıtımı bugünden itibaren yasaklanıyor.

Ülkede yılda yaklaşık 5 milyar plastik pipet, 2 milyar kulak çubuğu ve 300 milyon kokteyl karıştırıcının kullanıldığı tahmin ediliyor.

Mayıs 2019'da alınan yasak kararının Nisan 2020'de yürürlüğe gireceği açıklanmıştı. Fakat karar koronavirüs salgını nedeniyle yasak 1 Ekim'e ertelenmişti.

Çevre örgütleri uzun bir süredir, plastik yerine kağıt pipetlerin kullanılması çağrısını yapıyordu.

Bazı süpermarketler yasağı beklemedi
Yasak tüm işletmeleri kapsıyor. Ancak, hastaneler, barlar ve restoranların engelli ya da özel ihtiyaçlı kişiler için plastik pipet bulundurması zorunlu olacak.

Ülkede bazı süpermarket zincirleri, yasak yürürlüğe girmeden önce plastik pipet, pamuklu çubuk ve içki karıştırıcı satmayı durdurmuştu.

1 Ekim'den önce alınmış plastik pipetler Nisan 2021'e kadar kullanılabilecek.

Avrupa Birliği'nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu, Haziran 2019'da tek kullanımlık plastik genelgesini yayımlamış ve plastik bardak, çatal-kaşık, pipet, balon çubuğu ve kulak çubuklarını yasaklamıştı.

Bazı sektör temsilcileri koronavirüs salgınında, sağlık ve hijyen kaygılarıyla yasağın kaldırılmasını talep etmiş ancak komisyon kararını değiştirmemişti.

1.10.2020 [Samanyolu Haber]

Bilim Kurulu üyesinden Bakan Koca'nın "vak'a" ve "hasta" ayrımına tepki

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın "vak'a" ve "hasta" ayrımına ilişkin sözlerine tepki gösteren Bilim Kurulu Üyesi Okyay, “Vak'anın hasta sayısı ile gizlenmesi doğru olmaz. Eğer (verileri) eksik verirseniz mücadeleyi de eksik yaparsınız.” dedi.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'nın "Her vak'a hasta değildir, testi pozitif olup semptom göstermeyen var. Bunlar çoğunluğu oluşturuyor. Günlük verilen, daha doğrusu hasta sayısı sadece hastaneye yatan hasta sayısı değildir." açıklamasında bulunmuştu.  Koca'nın beyanatını şaşkınlıkla karşıladığın belirten Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Pınar Okyay, “Eğer 110 bin test yapılıyorsa pozitif olanların hepsi gösterilmiyor demektir. Sadece hastalığı artan veya semptomu olanların kayda girildiği anlamına geliyor.” değerlendirmesinde bulundu. 


HaberTürk gazetesi yazarı Muharrem Sarıkaya'ya konuşan Okyay, “Peki hangi derecede semptom gösteren kayda giriyor. Onun da demek ki bir ölçütü var. Her semptomu olan, yani sadece ateşi veya vücut kırgınlığı bulunan demek ki kayda girmiyor. Bakan’ın size açıklamasını okudum, dünkü sözlerini dinledim; anladığım bu yönde.” dedi. 

Okyay, "Şunu kabul edelim ki birçok ülkede benzer sorun yaşanıyor. Ekonomik kaygılarla yapıldığı açık. Ancak epidemiyolojik olarak yani, salgını durdurmak, hastalığı azaltmak için sağlık bilgilerinin de sağlıklı olması gerekir. Bunun salgınla savaşta bir mantığı var. Bakan, Ankara’da ellerindeki rakamlara bakıp, tarama ekiplerinin sayısını azaltarak hastalığı baskıladıklarını söylüyor. Ama o salgınla uğraşan halk sağlığı uzmanları, enfeksiyon ve mikrobiyologlar bilmeli ki vaka sayısını salgına karşı savaşında ne yapması gerektiğini görsün. Örneğin hidroksiklorokin verilen hastalardaki etkisi takip edildi, yarattığı yan etkilere bakıldı ve verilmesinden vazgeçildi. Kaç kişiyi etkilediğine ilişkin gerçek rakamı bilmese kime ne etki yaptığına ilişkin verisi olmasa nasıl savaşacak?” sorusunu yöneltti. 

15 DAKİKA İÇİNDE SONUÇ VEREN TEST KİTİ

Prof. Dr. Okyay, Dünya Sağlık Örgütü’nün onay verdiği, 15 dakika içinde sonucu çıkaran yeni testin üretimine başlanacağını da belirtip, “Üstelik böyle bir gelişme de var; anında bilgi sahibi olunabilecek. Çok geniş kesime test hemen yapılabilecek ve vakalar daha çabuk yakalanacak. Böyle bir gelişme varken, vakayı, hasta sayısı ile gizlenmesi doğru olmaz. Ayrıca vaka sayısını tek başına bilmek de önemli değil. Kişi nerede ve hangi zamanda virüsü almış Türkiye’deki vakalar belli bir kümede mi, temasları yüksek mi, bir bütün olarak ele almalı. Ona doğru bakarsanız diğerlerini de doğru yaparsınız. Eğer eksik verirseniz mücadeleyi de eksik yaparsınız.” ifadesini kullandı. 

1.10.2020 [Samanyolu Haber]

Gazetecileri Koruma Komitesi: Abdullah Bozkurt’a saldırıda sorumlular hesap vermeli

Gazetecileri Koruma Komitesi (Committee to Protect Journalists – CPJ) İsveçli yetkililerin gazeteci Abdullah Bozkurt’a yönelik saldırıyla ilgili hızlı ve kapsamlı bir soruşturma yürütmesi ve sorumluların hesap vermesi gerektiğini belirtti.

CPJ’nin Avrupa ve Orta Asya Program Koordinatörü Gulnoza Said, “İsveç makamları, gazeteci Abdullah Bozkurt’a yapılan saldırıyı hızlı ve kapsamlı bir şekilde soruşturmalı, failleri ve saldırı emrini verenleri bulmalı ve onları adalete teslim etmelidir” dedi.
 
Said sözlerini şöyle sürdürdü, “İsveçli yetkililer, bu tür saldırıları önlemek için çabalarını en üst düzeye çıkarmalı, Bozkurt ve diğer sürgündeki gazetecilerin yaşamlarının risk altında olduğundan korkmadan çalışmalarını sağlamalıdır.”

BOZKURT: SALDIRININ SEBEBİ NORDİC MONİTOR’ÜN HABERLERİ

Sürgündeki gazeteci Abdullah Bozkurt, 24 Eylül günü Stockholm’deki evinin önünde kimliği belirsiz üç kişinin saldırısına uğradı. Saldırganlardan biri Bozkurt’u yere çekti ve ardından üçü de olay yerinden kaçmadan önce birkaç dakika boyunca gazeteciyi tekmeledi.

Saldırı sonrası Bozkurt’un yüzünde, kollarında ve bacaklarında sıyrık ve morluklar oluştu.

Komiteye saldırı hakkında bilgi veren Abdullah Bozkurt, saldırının genel yayın yönetmeni olarak görev yaptığı, Türk siyasetini ve istihbarat faaliyetlerini ele aldığı İsveç merkezli haber sitesi Nordic Monitor’ün yaptığı haberler dolayısıyla gerçekleştirildiğini söyledi.
 
Saldırının ardından İsveç polisi bir soruşturma açtı. Bozkurt, olayla ilgili görgü tanıklarının bulunduğunu söyledi.

Gazetecileri Komite Komitesi’ne olayla ilgili e-posta yoluyla bilgi veren İsveç polisi, saldırıya ilişkin bir soruşturmanın devam ettiğini ve resmi bir suçlama yapılmadan önce failler hakkında bilgi verilmesinin mümkün olmadığını kaydetti.

SALDIRGANLAR BİR GÜN ÖNCE DE EVİN ÖNÜNDEYDİ

Bozkurt, CPJ’ye yaptığı açıklamada saldırganların, saldırıdan bir gün önce evinin önünde sokakta duran ve “konuşmak isttiyoruz” diye kendisine bağıran ve dışarı çıkmasını isteyen kimliği belirsiz üç kişi olduğuna inandığını söyledi.

Bozkurt, o kişilerle görüşmeyi reddettiğini ve bu kişilerin videosunu çektiğini, saldırı sonrası da bu görüntüleri polise teslim ettiğini ifade etti.

Bozkurt CPJ’ye verdiği demeçte, “Saldırıda bir hedef gözetildiğini ve bu saldırının sürgündeki Türk gazetecilere yönelik yıldırma kampanyasının bir parçası olduğunu düşünüyorum. Bu saldırıda verilen açık mesajın da Türk hükumetine karşı konuşmayı bırakın şeklinde olduğunu düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

Nordic Monitor, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik eleştirel yazılar ile Türk diplomat ve istihbarat ajanlarının suistimallerine ilişkin haberlere yer veriyordu.

Bozkurt, sosyal medyada kendisine ve ailesine yönelik sürekli olarak sosyal medyada tehditler aldığını, ancak bunların ağırlıklı olarak Türkiye’de yaşayan insanlardan geldiğini ifade etti. Bozkurt, özellikle yaşanan son saldırı ile ilgili herhangi bir tehdit almadığını belirtti.

1.10.2020 [Samanyolu Haber]

Almanya'da hükümet Koronavirüs tavsiyelerini güncelledi

Almanya'da hükûmetin tavsiyeleri arasına 'düzenli havalandırma' da girdi.

Almanya'da ev, iş yeri ve okulların düzenli olarak havalandırılması da yeni tip Koronavirüs (Covid-19) ile  mücadelede hükümetin resmi tavsiyeleri arasına girdi. Önceden üç maddeden oluşan tavsiye listesi, havalandırma ve mobil uygulama ile beşe çıktı.

Başbakan Angela Merkel, havalandırmanın en ucuz ve en etkili mücadele yollarından biri olabileceğini ve enfeksiyon riskini önemli oranda azaltabileceğini söyledi.

Hükümetin yeni tavsiyeleri daha önce "AHA" harfleriyle özetleniyordu.

"A" sosyal mesafeyi, "H" hijyeni ve diğer "A" da maskeyi temsil ediyordu. Şimdi bu formüle iki harf daha eklendi ve kısaltma "AHACL"ye dönüştü.

Yeni formülde "C" mobil koronavirüs uyarı uygulamasını sembolize ediyor. "L" ise "lüften" yani havalandırma sözcüğünün kısaltması.

"PENCELER GÜNDE İKİ KEZ, BEŞER DAKİKA AÇILMALI"

İngiltere'de yayımlanan Guardian gazetesi, havalandırmanın hükümetin resmi tavsiyeleri arasına girmesinin yıllardır bu konuda çalışmalar yürüten hava hijyeni uzmanlarını memnun ettiğini yazdı.

Gazetenin haberinde, "Kışın bile günde iki kez pencereleri açmak, birçok Alman için ulusal takıntıya dönüşmüş durumda. Kira sözleşmelerinde rutubet ve kötü kokuya karşı evlerin havalandırılması için madde var" denildi.

Alman uzmanlar, hava sirkülasyonu için pencerelerin her sabah ve akşam en az beş dakika süreyle açık tutulmasını tavsiye ediyor.

Tüm pencerelerin aynı anda açılarak cereyan yaptırılmasının bundan daha da etkili olduğu belirtiliyor.

"HASTALARIN YÜZDE 90'I VİRÜSÜ İÇERİDE KAPIYOR"

Uzmanlar, Koronavirüs hastalarının yüzde 90'ının virüsü kapalı yerlerde kaptığına dikkat çekerek kış öncesinde havalandırmanın daha da önem kazandığına dikkat çekiyor.

Ülkenin önde gelen Koronavirüs uzmanlarından, Berlin'deki Charite Hastanesi'nin baş virologu Christian Drosten, son podcast yayınında evlerin sık sık havalandırılması çağrısını yaparken, haftalık Die Zeit gazetesi 10 sayfalık bir havalandırma rehberi yayımladı.

Berlin Teknik Üniversitesi'nden hava akımı uzmanı Martin Kriegel, koronavirüsten bağımsız olarak havalandırmanın başlı başına çok önemli olduğuna dikkat çekti, "Ofislerin hava kalitesiyle hastalık izni kullananların sayısı arasında doğrudan bağ var" dedi.

SINIFLAR NASIL HAVALANDIRILMALI?

Ülkede okullar, toplumun hastalıkla yaşamayı öğrenmesi sürecinde birer test alanları olarak görülüyor. Almanya'nın 16 eyaletinin eğitim bakanları geçen hafta sınıfların nasıl havalandırılması gerektiği konusunda bir toplantı yaptı.

Toplantıya akışkan mekaniği, kapalı alan hava hijyeni ve aerodinamik uzmanı beş bilim insanı da katıldı.

Uzmanlar sınıfların ilkbahar ve sonbaharda her 15-20 dakikada beş, kışın da üç dakika havalandırılması tavsiyesinde bulundu.

1.10.2020 [Samanyolu Haber]

Anayasa Mahkemesi üzerinde sinsi plan!

İyi Parti lideri Meral Akşener, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli'nin "Anayasa Mahkemesi yeniden yapılandırılmalı." çıkışı ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun Yüksek Mahkeme Başkanı Zühtü Arslan'a tehdit imasında bulunması arasında irtibat olduğu görüşünde.

Anayasa Mahkemesi (AYM) tartışmasına İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener de müdahil oldu. 

Akşener, Partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki (TBMM) kapalı grup toplantısı öncesinde gazetcilerin sorularını cevaplandırdı.

"BİZ DE NE OLDUĞUNU ANLAMAYA ÇALIŞIYORUZ"

Akşener, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin Anayasa Mahkemesi'ne dair sözleri üzerine, “Biz bu konuyu anlamaya çalışıyoruz. Önce Sayın (Süleyman) Soylu, Anayasa Mahkemesi’nin şahsında bir tartışma başlattı. Dün Sayın Bahçeli’nin beyanını okudum. Burada anlayama çalıştığımız şey şu; Sayın Soylu ve Sayın Bahçeli birlikte bir çalışma mı yapıyorlar, yoksa AKP ve Sayın Bahçeli bir çalışma mı yapıyor? Onu anlamaya çalışıyoruz." dedi.

Akşener, parti içindeki tartışmalara dair, "Bizim derdimiz memleket meselesi. Derdimiz işsizlik, mutsuz gençler. Dolayısıyla iç meselelerimizle Türkiye'yi meşgul etmeyi doğru bulmuyorum." cevabını verdi.

İÇİŞLERİ BAKANI SÜLEYMAN SOYLU, ZÜHTÜ ARSLAN'I HEDEF ALMIŞTI

AYM'nin "Şehirler arası yollarda gösteri ve yürüyüş yapılamaz" hükmünü iptal etmesinin akabinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, AYM Başkanı Zühtü Arslan'a tehdit imasında bulunmuştu.

Soylu, "Ana caddelerde, sokaklarda özgürce yürüyüş hakkının ortadan kaldırılmasını onayladınız. Polis koruması almana gerek yok. Bisikletinle işe git gel bakalım. Anayasa Mahkemesi Başkanı'na söylüyorum kendi arabamla tek başına gitmeye ben varım, sen var mısın?" sorusunu yöneltmişti.

Dün MHP lideri Bahçeli, "Anayasa Mahkemesi yeni hükûmet sisteminin doğasına uygun şekilde yeni baştan yapılandırılmalıdır." ifadelerini kullanmıştı.

1.10.2020 [Samanyolu Haber]

2 yıl cezaevinde kalan görme engelli gazeteci Cüneyt Arat beraat etti

15 Temmuz’dan sonra başlatılan cadı avında mağdur insanların yanında yer aldığı için terör örgütü üyeliği suçlamasıyla 2 yıl cezaevinde kalan görme engelli Cüneyt Arat yargılandığı davadan beraat etti.

Görme engelli gazeteci Cüneyt Arat’a verilen 8 yıl, 10 ay 15 gün hapis cezası istinaf mahkemesince onanması üzerine 10 Temmuz’da cezaevine konulmuştu. 10 Temmuz 2017’de cezaevine giren Cüneyt Arat 5 Temmuz 2019’da tahliye edilmişti.
 
Görme engelli gazeteci Cüneyt Arat twitter hesabından yaptığı paylaşımda terör örgütü üyeliği iddiasıyla yargılandığı davadan beraat ettiğini açıkladı. Arat’ın paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

‘‘Az önce Adana 11. Ağır Ceza Mahkemesinde, Gülen Hareketi üyeliği iddiasıyla yapılan yargılanmam tamamlandı. Savcı, beraatimi istedi. Mahkeme heyeti, oy birliğiyle beraatime karar verdi. Darısı bütün mağdurlara ve masumlara.’’

1.10.2020 [Samanyolu Haber]

Virüsün kimi nasıl etkilediği genlere bağlı çıktı

Covid İnsan Genetiği Konsorsiyumu'nun ağır hastalar üzerinde yaptığı araştırma, kronik rahatsızlığı olmamasına rağmen yoğun bakımda tedavi görenlerin genetik yapısının, virüse karşı savaşan "tip I interferon" isimli protein grubunu üretemediğini ortaya çıkardı.

Dünya genelinde 50 genetik merkezi araştırmacılarından kurulan konsorsiyum, çalışma ile kimlerin ağır hasta olacağını, kimlerin ise asemptomatik şekilde hastalığı geçireceğini de artık genlere bakarak öngörebilmenin mümkün hale gelebileceğini belirtti.

Araştırmanın sonuçları, Science dergisinde yayınlanan iki makale ile bilim dünyasına duyuruldu.

Euronews'te detayları yer alan araştırmaya göre çok uluslu araştırmanın yönetim kurulu üyesi Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tayfun Özçelik yaptığı açıklamada, Türkiye'den 60, dünyadan 600 olmak üzere toplam 650 ağır Covid-19 hastasının genomlarını incelediklerini anlatarak, bunun sonucunda hastalığa ağır yakalanan kişilerin, interferon sinyal ileti yolunda yer alan genlerinde doğuştan gelen mutasyonları tespit ettiklerini, bu nedenle de vücutta antikor oluşumunun sekteye uğradığını ortaya çıkardıklarını belirtti.

Özçelik açıklamasında, "Hastalığı ağır geçirenlerde vücudu virüslerden koruyan ve 17 proteinden oluşan tip I interferon bulunmadığı tespit edildi. Böylece hayatı tehdit eden ağır Covid-19 hastalığının genetik ve immünolojik nedenleri keşfedilmiş oldu" ifadelerini kullandı.

Araştırmada, ağır Covid-19 hastalarının yüzde 10'undan fazlasında antikorlarının virüsü değil, bağışıklık sisteminin kendisini hedeflediği ortaya çıktı. Yine ağır Covid-19 hastalarının yaklaşık yüzde 4'ünde doğuştan gelen genetik mutasyonların olduğu gösterildi.

'Kimlerin hastalığı ağır geçireceğini genetik testlerle öğrenebiliriz'

Özçelik, "Her iki durumda da temel mekanizmanın aynı olduğu görüldü: Şöyle ki hastalarda vücudu virüslerden koruyan ve 17 proteinden oluşan tip I interferon bulunmadığı tespit edildi. Böylece ister oto-antikorların nötralizan etkisi sonucu olsun ister mutasyona uğramış genlerin bir neticesi sonucunda gelişsin, günümüze dek yeterli düzeyde anlaşılamayan ağır Covid-19 hastalığının moleküler yapısının bir protein grubunun eksikliğinden kaynaklandığı anlaşıldı. Araştırma, kadınlara oranla erkeklerin neden daha çok kaybedildiklerini de açıklar nitelikte" dedi.

Araştırma sayesinde artık "Kimlerin ağır hasta olacağı, kimlerin ise asemptomatik şekilde hastalığı geçireceğini de genlere bakarak öngörebileceğiz" diyen uzmanlar ayrıca tüm dünyada genetik testlerin yapılması gündeme gelebilir yorumunda bulundu.

Tedavi edici ilaçların erken dönemde kullanılmaya başlaması önem kazandı

Tedavide aşının önemli olduğunu, ikinci önemli noktanın da tedavi edici ajanlar olduğunu anlatan Özçelik, şöyle konuştu:

"Şu an tedavi edici ajanlar var ama bunlar spesifik değil. Bu araştırmanın sonuçlarına göre ileri sürdüğümüz sav, interferon sinyal ileti yolunu direkt olarak uyaran beta interferon ilacının erken dönemde kullanılmaya başlanması bu hastaların çabuk iyileşmesi için anahtar niteliğinde olabilir. Çalışma bize interferon tabanlı tedavilerin gerekliliğini ve önemini göstermiş oldu"

Konsorsiyumun eş başkanlığını yürüten Rockefeller Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Jean-Laurent Casanova ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü araştırmacısı Dr. Helen Su ise "Bu araştırmanın sonunda Covid-19 moleküler temelleri en kapsamlı şekilde anlaşılan bulaşıcı hastalık haline geldi ve ağır hastaların yaklaşık yüzde 15'inde nedensel ilişki kurulmuş oldu" bilgilerini verdi.

Covid-19 genetiği

Özçelik'in verdiği bilgilere göre, koronavirüsün insanları farklı şekilde etkilemesinin nedeni bir bilmece gibi karmaşık bir durum. Virüs, bazı insanlarda semptom göstermiyor ve kısa sürede atlatılıyor, bazılarında birkaç gün içinde öldürücü bir tablo ile sonuçlanabiliyor.

Konsorsiyum, 2020 yılının şubat ayından itibaren binlerce Covid-19 hastasının genetik yapısını inceleyerek klinik farklılıkların moleküler temellerini araştırmaya başladı.

Araştırmanın bir kolunda ağır zatürre ile seyreden ve yüzde 14'ü kaybedilmiş 650 Covid-19 hastasının kan örnekleri genetik incelemeye alındı. Kontrol olarak ise hastalığı asemptomatik veya hafif geçiren 530 birey incelendi. İlk aşamada vücudun influenza virüsüne karşı yanıtında kritik öneme sahip olduğu bilinen 13 genin DNA dizisi iki grup arasında karşılaştırıldı. Bu genlerin tip I interferon yanıtını düzenleyen genler olduğu biliniyordu.

Hastalığı ağır geçiren bireylerin anlamlı bir bölümünün bu 13 gende nadir görülen mutasyonları taşıdıkları ve yüzde 3'ten fazlasının ise işlevsel bir gene sahip olmadığı kısa bir süre içinde anlaşıldı. Bunun üstüne yapılan hücre biyolojisi incelemeleri ile söz konusu hastaların, Covid-19'a karşı tip I interferonu hiç üretmedikleri saptandı.

Doğuştan gelen bağışıklığın bir parçası olan moleküller olan interferonlar, özellikle virüslere karşı hücrenin hızlı yanıtında önemli görevler alıyorlar. İnterferon tip I yol ağını etkileyen mutasyonlara sahip insan fibroblast hücrelerinde yapılan incelemeler, bu hücrelerin koronavirüse karşı daha hassas olduklarını ve karşı gelemeyerek öldüklerini gösterdi.

Gizemli bir otoimmün hastalık

Araştırmanın bir sonraki aşamasında otoantikor üretiminin Kovid-19 için de geçerli bir senaryo olup olmadığı sorusuna yanıt arandı.

Covid-19'a bağlı olup yaşamı tehdit edici düzeyde zatürre görülen 987 hastanın yüzde 10'undan fazlasında enfeksiyonun başlangıç aşamasında interferonlara karşı otoantikorların gelişmiş olduğu tespit edildi. Bu hastaların yüzde 95'inin erkek olduğu görüldü.

Biyokimyasal deneyler bu otoantikorların interferon tip I etkinliğini bozduğunu teyit etti. Bazı durumlarda bu otoantikorlar enfeksiyon öncesinde hastanın kanında tespit edilebilirken bazılarında bunların enfeksiyonun erken safhasında ve bağışıklık sistemi henüz bir yanıt vermemişken mevcut olduğu görüldü.

COVID İnsan Genetiği Konsorsiyumu başka interferon sinyal iletimi yol ağlarını ve Covid-19'u ağır geçiren hastaların bağışıklık yanıtının farklı yönlerini etkileyebilecek genetik değişimleri incelemeye devam ediyor

1.10.2020 [Samanyolu Haber]

'Çarpıttık ama, sorun bakalım niye yaptık!'

Salgın sürecinde ‘şeffaf’ davranılmadığı eleştirilerine karşı Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, “Devletimiz, halkın sağlığı kadar ulusal çıkarlarını da korumaktadır” açıklaması yaptı.

Koronavirüsle mücadele sürecinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın en çok karşılaştığı tenkit ‘şeffaf’ davranılmadığı oldu. Verilerin gerçeğini yansıtmadığı, vaka sayılarının açıklanandan çok fazla olduğu çıkışlarına hep muğlak cevaplar veren Bakan Koca, ilk defa net konuştu.

MESULİYETİ OLMAYAN KİŞİLERİN TENKİTLERİ

Sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında Koca, şu ifadeleri kullandı: “Bilelim ki, salgınla mücadele sürecinde, devletimiz, HALKININ SAĞLIĞI KADAR, ULUSAL ÇIKARLARINI DA korumaktadır. Çünkü salgın hayatın bütün alanlarını etkilemektedir. Mesuliyeti olmayan bazı kişilerin tenkitleri, fotoğrafın bir noktasına mercekle bakıp, leke aramaktan farksızdır.”

Bakan’ın sözleri, “Hangi ulusal çıkarlar vatandaşın hayatından daha önemli?” sorusu temelli eleştirileri beraberinde getirdi.

1.10.2020 [Samanyolu Haber]

Yıldızların Konumlarına Yemin [Safvet Senih]

Bir önceki yazıda M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Kur’an’ın Yıldızların mevkileri hakkında yeminin hikmetleri üzerinde durulmuştu. Bugünde aynı konuya yine Büyüğümüzün tespitleri üzerinden devam ediyoruz: 

“Üçüncüsü: Hayır!  Hayır! Yıldızların mevkilerine yemin ederim’ âyetinden şöyle bir hususu da intikal edilebilir; YILDIZLAR öylesine yerli yerindedir ki, siz bir tek sistem üzerinde yapacağınız araştırmalarla, diğer sistemler hakkında da sağlam bir fikir olabilirsiniz. Hatta sistemlerle diyaloğa geçebilir ve oralarda kentler kurabilirsiniz. Evet, birini anladığınız zaman, diğerleri hakkında edineceğiniz malumat da kendi kendine anlaşılmış olur. Çünkü bunlar o kadar esaslı, o kadar yerli yerindedir ki, hiçbirinde başı bozukluk ve gelişi güzellik yoktur.  Aksine hemen hepsinde gayet ciddi bir nizam ve intizam mevcuttur. Dikkat edersek, ‘Rahman Suresinde’ Allah, Rahmaniyetini bu muhteşem denge ve düzenle göstermiştir. Allah isminden sonra, Esma-i Hüsna arasında Cenab-ı Hakkın özel isim durumunda kullandığı ikinci ismi, REZZAK  manasına RAHMAN’dır.  ‘Bismillahirrahman’  da Rahman Allah lâfza-i celâlesinden sonra sonra gelir. Kur’an’da, Rahman sadece Besmelenin için 114 yerde Allah ismi celili ile beraber bir ism-i sıfat olarak zikredilir. Lafz-ı Celâle ile omuz omuza vererek beraber zikredilen Rahman, er-Rahman Suresinde en başta gelmekte ve nimetlerin sıralanmasında en önde arz-ı endam etmektedir.

“Evet, başta ‘er-Rahman’ diye buyuruluyor. Sonra da merhamet-i İlahînin tecelli ve tezahürü olarak ‘Alleme’l-Kur’an’ ifadesiyle deniliyor ki, ‘Allah Kur’an’ı talim etti.’ Bundan daha büyük bir merhamet tezahürü mü olur? Evet eğer Kur’an’ın aydınlatıcı tayfları gözlerimize ziya çalmasaydı ve ondan gelen mesajlar dünyalarımızı aydınlatmasaydı kainat bizim için bir matemhane-i umumî olarak kalıp giderdi ki, bütün varlıklar, o cansız cenaze gürültüleriyle bizlere sadece vahşet ve dehşet verirdi. Bu yüzden de hiçbir şeyin gerçek yüzünü göremez ve hiçbir şeyi tam anlayamazdık. Biz Kur’an’ın aydınlatıcı ışıkları altında herşeyin mâna ve hikmetini anladık ve varlığın en önemli en müzeci olduğumuz şuuruna vardık. Başkalarının bilim adına anlayamadığı şeyleri biz, Kur’an nuru ile anladık, hayret ve dehşetten kurtulduk. Kur’an’ın ruhuna nüfuz sayesinde varlığı incelediğimizde öyle şeyler farkettik ki, başkaları henüz onların isimlerini bile bilmiyor.. evet biz, karadeliklerin bağrında dahi, öbür alemlere açılan aydınlık tünellerin var olduğunu sezdik ve O’nun nuru ile nereye bakarsak bakalım her yeri aydınlık görmeye başladık. “İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.” (55/3-4)  fehvasınca O  Rahman, aynı Rahmaniyetini bize şununla da gösteriyor: ‘O Sizi yarattı ve sonra beyanla serfiraz kıldı.” (…)

Yedincisi: YILDIZ   tabiri umumiyet itibariyle Enbiya-i izam (Büyük Peygamberler)  kasededilmiştir. Meselâ, Târık Suresindeki ‘en-Necmü’s-Sakıp’  katı kalbleri delen, kapalı kapıları açıp içine nüfuz eden yıldız. İşte bu YILDIZ  Hz. MUHAMMED’ dir (S.A.S.)

Sekizincisi: Kur’an-ı Kerimin ayetlerine de NECM yani YILDIZ denir.

Dokuzuncusu: Cebrail Aleyhisselama eminlik payesini kazandıran Kur’an’ın bir diğer mevkii (konumu) de Hz. Cibril’in emin sinesidir. ‘Mevakıı’n-Nücum’ a kasem, O ve O’nun gibilerin sinesine kasem olsun ki, mânâsına da hamledebilir.

“Onuncusu: Diğer bir yönüyle de Efendimizin (S.A.S.) ve ümmetinin pâk sineleri olduğu da düşünülebilir.

“Onbirincisi: O’na inanmış, Kur’an’ı herşey kabul eden, her okunduğunda, Rabbinin, kendisini hitap ettiğini ruhunda duyan temiz vicdanlar da, Allah’a kasem ettiği yerlerden olabilirler. Rabbim evvelkiler gibi bizim sinelerimizi de öyle pâk eylesin. Kasem edilen sineler haline getirsin.

“Bütün bunlar ve bizim bilmediğimiz nice mânalar içindir ki, Cenab-ı Hak ‘Yıldızların konum ve mevkilerine’ yemin etmiştir. Ve bu yeminin hakikaten BÜYÜK BİR  KASEM  ve YEMİN olduğunu da yine Kendisi bildirmiştir. Biz, bilemediğimiz sırlara da en az bildiklerimiz kadar inanıyor ve ‘Bilseniz bu çok büyük bir yemindir’ ifadesini bütün vicdanımızla tasdik ediyoruz.”  (Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar) 

Görüldüğü gibi Muhterem Hocaefendi, kendi kesbî gayretleriyle, mütalaa ettiği tefsirlerden ve bu hususta yazılmış kitaplardan derledikleriyle geniş bir ufuk açtığı gibi ve bu kesbî güzelliklere; Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği vehbî ilim ve feyizlerle donatılmış olmasıyla da hiçbir kitapta görüp okuyamayacağımız bilgileri de bizlere takdim etti.
Bize düşen bu hazinelerden gereği gibi istifade edebilmek…

[Safvet Senih] 1.10.2020 [Samanyolu Haber]