ABD'nin New York kentinde test edilmeyen 3 bin 700 kişinin daha yeni tip koronavirüs (Covid- 19) nedeniyle hayatını kaybettiği ortaya çıktı. Söz konusu kişilerin hastaneye yatış yapmadığı ve evlerinde hayatını kaybettiği belirtildi.
KRONOS -15 Nisan 2020
Koronavirüs salgınının merkez üssüne dönen ABD’de ölü ve vaka sayısı artmaya devam ediyor.
NEW YORK’DA ÖLENLER 10 BİNİ GEÇTİ
Yaşamını yitirenlerin sayısının 10 bini geçtiği New York’ta Sağlık Departmanı’ndan yapılan açıklamada, test edilmeyen 3 bin 700’den fazla kişinin koronavirüsten öldüğünün varsayıldığı ve rakamların revize edildiği aktarıldı.
‘EVLERİNDE ÖLDÜLER’
TRT Haber’de yer alan habere göre açıklamada, söz konusu kişilerin ateş, öksürük ve nefes darlığı gibi koronavirüs belirtileri gösterdiği, hastaneye yatış yapmadığı ve evlerinde hayatını kaybettiği belirtildi.
ABD’DE 25 BİN 239 KİŞİ ÖLDÜ
ABD’de genelinde ise John Hopkins Üniversitesinin paylaştığı verilere göre, 589 bin 048 kişi hastalığa yakalanırken, 25 bin 239 kişi hayatını kaybetti.
[Kronos.News] 15.4.2020
IMF: Devletlerin borçlarında patlama yaşanacak
IMF'ye göre koronavirüs salgının devletlerine getireceği ek yük 3,3 trilyon euroyu bulacak.
KRONOS -15 Nisan 2020
Uluslararası Para Fonu (IMF), devletlerin borçlanma oranlarında bu yıl koronavirüs nedeniyle büyük artış bekliyor. IMF’ye göre salgının devlet maliyelerine getireceği ek yük 3,3 trilyon euroyu bulacak.
Çin’de ortaya çıktıktan kısa süre sonra dünyaya yayılan koronavirüsün finans dünyasına olumsuz etkisi sürüyor. Yaşanan gelişmelerden tüm devletleri olumsuz etkilenmiş durumda.
IMF, yeni tür koronavirüs salgını nedeniyle dünya çapında devletlerin büyük borç yükü altına gireceği uyarısında bulundu.
IMF’den yapılan açıklamada borçlanmanın miktarının koronavirüs krizinin ne kadar süreceğine bağlı olduğu belirtilerek salgın kontrol altına alındıktan sonra ekonominin toparlanma hızının da önemli rol oynayacağı kaydedildi.
DW Türkçe’nin aktardığına göre IMF’nin mevcut tahminlerine göre, pandeminin devletlere getireceği direkt mali yük, yılda 3,3 trilyon euro civarında olacak.
Bu miktarın içinde devletlerin sağlık sistemi harcamaları ile şirketler ve hanelere yapılan mali yardımlar da yer alıyor.
IMF koronavirüsle mücadele önlemleri kapsamında verilecek kredi ve kefaletlerin de ek olarak trilyonlara mal olacağına dikkat çekti.
2019 yılında devletlerin borçları, milli gelirler toplamının yüzde 83’üne tekabül etti. IMF, borçlanma oranının 2020 yılında yüzde 96,4’e yükselmesinin beklendiğini bildirdi.
Bu çerçevede özellikle gelişmekte olan ülkelerin zorluk yaşayacağını kaydeden IMF, kamu borçlarının milli gelire oranının Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yüzde 131’e, İtalya’da yüzde 155,5’e ve İspanya’da yüzde 113’e yükseleceğini öngörüyor.
Almanya Maliye Bakanı Olaf Scholz de daha önce bu oranın, salgın nedeniyle yürürlüğe sokulan devlet yardımları nedeniyle Almanya için yüzde 60’tan yüzde 75’e tırmanabileceğini söylemişti.
[Kronos.News] 15.4.2020
KRONOS -15 Nisan 2020
Uluslararası Para Fonu (IMF), devletlerin borçlanma oranlarında bu yıl koronavirüs nedeniyle büyük artış bekliyor. IMF’ye göre salgının devlet maliyelerine getireceği ek yük 3,3 trilyon euroyu bulacak.
Çin’de ortaya çıktıktan kısa süre sonra dünyaya yayılan koronavirüsün finans dünyasına olumsuz etkisi sürüyor. Yaşanan gelişmelerden tüm devletleri olumsuz etkilenmiş durumda.
IMF, yeni tür koronavirüs salgını nedeniyle dünya çapında devletlerin büyük borç yükü altına gireceği uyarısında bulundu.
IMF’den yapılan açıklamada borçlanmanın miktarının koronavirüs krizinin ne kadar süreceğine bağlı olduğu belirtilerek salgın kontrol altına alındıktan sonra ekonominin toparlanma hızının da önemli rol oynayacağı kaydedildi.
DW Türkçe’nin aktardığına göre IMF’nin mevcut tahminlerine göre, pandeminin devletlere getireceği direkt mali yük, yılda 3,3 trilyon euro civarında olacak.
Bu miktarın içinde devletlerin sağlık sistemi harcamaları ile şirketler ve hanelere yapılan mali yardımlar da yer alıyor.
IMF koronavirüsle mücadele önlemleri kapsamında verilecek kredi ve kefaletlerin de ek olarak trilyonlara mal olacağına dikkat çekti.
2019 yılında devletlerin borçları, milli gelirler toplamının yüzde 83’üne tekabül etti. IMF, borçlanma oranının 2020 yılında yüzde 96,4’e yükselmesinin beklendiğini bildirdi.
Bu çerçevede özellikle gelişmekte olan ülkelerin zorluk yaşayacağını kaydeden IMF, kamu borçlarının milli gelire oranının Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yüzde 131’e, İtalya’da yüzde 155,5’e ve İspanya’da yüzde 113’e yükseleceğini öngörüyor.
Almanya Maliye Bakanı Olaf Scholz de daha önce bu oranın, salgın nedeniyle yürürlüğe sokulan devlet yardımları nedeniyle Almanya için yüzde 60’tan yüzde 75’e tırmanabileceğini söylemişti.
[Kronos.News] 15.4.2020
AP: Türkiye’de mahkumların serbest bırakılmasına ilişkin kanun “büyük bir hayal kırıklığı”
Yürürlüğe giren yeni infaz yasasını eleştiren Avrupa Parlamentosu vekilleri, Türk iktidarı tarafından siyasi muhalif olarak gördükleri kişilerin hayatlarının ölümcül Kovid-19 salgını riskine maruz bırakıldığını söyledi.
BOLD – TBMM’de kabul edilen ceza infaz yasası düzenlemesini Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Nacho Sánchez Amor ve Avrupa Parlamentosu’nun AB-Türkiye Karma Parlamento Komitesi Delegasyonu Başkanı Sergey Lagodinsky eleştirdi.
“Siyasi faaliyetleri ve mahkeme öncesi tutukluluk halindeki vatandaşları hariç tutulan yasal düzenlemeler büyük bir hayal kırıklığıdır” açıklamasında bulunan vekiller, “Türk Parlamentosu’nun adil, sorumlu ve kimseye ayrımcılık yapmayacak şekilde karar alacağını düşünüyorduk böylece aşırı dolu olan cezaevlerinde bulunan siyasi tutukluların serbest bırakılabileceğini ümit ediyorduk. Bunun yerine iktidar partileri ‘bilerek muhalif olarak gördükleri gazetecilerin, insan hakları savunucularının hayatlarını Covid-19’dan dolayı riske atıyor.” dedi.
AB ve üye ülkelerine çağrıda bulunan vekiller, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini Türkiye’de siyasi nedenlerle hapsedilen ve alıkonulan vatandaşların davalarında gerekli kararları hızlandırmaya davet etti. Bu sorumluluğun önemine dikkat çeken vekiller, “Aynı zamanda aşırı kalabalık Türk hapishanelerinde salgın riski göz önüne alındığında hayat kurtarmaya da çağırıyoruz.” ifadesini kullandı.
[BoldMedya] 15.4.2020
BOLD – TBMM’de kabul edilen ceza infaz yasası düzenlemesini Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Nacho Sánchez Amor ve Avrupa Parlamentosu’nun AB-Türkiye Karma Parlamento Komitesi Delegasyonu Başkanı Sergey Lagodinsky eleştirdi.
“Siyasi faaliyetleri ve mahkeme öncesi tutukluluk halindeki vatandaşları hariç tutulan yasal düzenlemeler büyük bir hayal kırıklığıdır” açıklamasında bulunan vekiller, “Türk Parlamentosu’nun adil, sorumlu ve kimseye ayrımcılık yapmayacak şekilde karar alacağını düşünüyorduk böylece aşırı dolu olan cezaevlerinde bulunan siyasi tutukluların serbest bırakılabileceğini ümit ediyorduk. Bunun yerine iktidar partileri ‘bilerek muhalif olarak gördükleri gazetecilerin, insan hakları savunucularının hayatlarını Covid-19’dan dolayı riske atıyor.” dedi.
AB ve üye ülkelerine çağrıda bulunan vekiller, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini Türkiye’de siyasi nedenlerle hapsedilen ve alıkonulan vatandaşların davalarında gerekli kararları hızlandırmaya davet etti. Bu sorumluluğun önemine dikkat çeken vekiller, “Aynı zamanda aşırı kalabalık Türk hapishanelerinde salgın riski göz önüne alındığında hayat kurtarmaya da çağırıyoruz.” ifadesini kullandı.
[BoldMedya] 15.4.2020
IMF tüm dünyayı uyardı
Uluslararası Para Fonu, devletlerin borçlanma oranlarında bu yıl koronavirüs nedeniyle büyük artış bekliyor. IMF'ye göre salgının devlet maliyelerine getireceği ek yük 3,3 trilyon euroyu bulacak.
Çin'de ortaya çıktıktan kısa süre sonra dünyaya yayılan koronavirüsün finans dünyasına olumsuz etkisi sürüyor. Yaşanan gelişmelerden tüm devletleri olumsuz etkilenmiş durumda.
Uluslararası Para Fonu (IMF), yeni tür koronavirüs salgını nedeniyle dünya çapında devletlerin büyük borç yükü altına gireceği uyarısında bulundu.
IMF'den yapılan açıklamada borçlanmanın miktarının koronavirüs krizinin ne kadar süreceğine bağlı olduğu belirtilerek salgın kontrol altına alındıktan sonra ekonominin toparlanma hızının da önemli rol oynayacağı kaydedildi.
DW Türkçe'nin aktardığına göre IMF’nin mevcut tahminlerine göre, pandeminin devletlere getireceği direkt mali yük, yılda 3,3 trilyon euro civarında olacak.
Bu miktarın içinde devletlerin sağlık sistemi harcamaları ile şirketler ve hanelere yapılan mali yardımlar da yer alıyor.IMF koronavirüsle mücadele önlemleri kapsamında verilecek kredi ve kefaletlerin de ek olarak trilyonlara mal olacağına dikkat çekti.
2019 yılında devletlerin borçları, milli gelirler toplamının yüzde 83'üne tekabül etti. IMF, borçlanma oranının 2020 yılında yüzde 96,4'e yükselmesinin beklendiğini bildirdi.
Bu çerçevede özellikle gelişmekte olan ülkelerin zorluk yaşayacağını kaydeden IMF, kamu borçlarının milli gelire oranının Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yüzde 131‘e, İtalya'da yüzde 155,5'e ve İspanya'da yüzde 113'e yükseleceğini öngörüyor.
Almanya Maliye Bakanı Olaf Scholz de daha önce bu oranın, salgın nedeniyle yürürlüğe sokulan devlet yardımları nedeniyle Almanya için yüzde 60'tan yüzde 75'e tırmanabileceğini söylemişti.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Çin'de ortaya çıktıktan kısa süre sonra dünyaya yayılan koronavirüsün finans dünyasına olumsuz etkisi sürüyor. Yaşanan gelişmelerden tüm devletleri olumsuz etkilenmiş durumda.
Uluslararası Para Fonu (IMF), yeni tür koronavirüs salgını nedeniyle dünya çapında devletlerin büyük borç yükü altına gireceği uyarısında bulundu.
IMF'den yapılan açıklamada borçlanmanın miktarının koronavirüs krizinin ne kadar süreceğine bağlı olduğu belirtilerek salgın kontrol altına alındıktan sonra ekonominin toparlanma hızının da önemli rol oynayacağı kaydedildi.
DW Türkçe'nin aktardığına göre IMF’nin mevcut tahminlerine göre, pandeminin devletlere getireceği direkt mali yük, yılda 3,3 trilyon euro civarında olacak.
Bu miktarın içinde devletlerin sağlık sistemi harcamaları ile şirketler ve hanelere yapılan mali yardımlar da yer alıyor.IMF koronavirüsle mücadele önlemleri kapsamında verilecek kredi ve kefaletlerin de ek olarak trilyonlara mal olacağına dikkat çekti.
2019 yılında devletlerin borçları, milli gelirler toplamının yüzde 83'üne tekabül etti. IMF, borçlanma oranının 2020 yılında yüzde 96,4'e yükselmesinin beklendiğini bildirdi.
Bu çerçevede özellikle gelişmekte olan ülkelerin zorluk yaşayacağını kaydeden IMF, kamu borçlarının milli gelire oranının Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yüzde 131‘e, İtalya'da yüzde 155,5'e ve İspanya'da yüzde 113'e yükseleceğini öngörüyor.
Almanya Maliye Bakanı Olaf Scholz de daha önce bu oranın, salgın nedeniyle yürürlüğe sokulan devlet yardımları nedeniyle Almanya için yüzde 60'tan yüzde 75'e tırmanabileceğini söylemişti.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
6 yeni koronavirüs türü keşfedildi
Myanmar’da yarasalar üzerine araştırmalar yapan bilim ekibi 6 yeni koronavirüs türü keşfettiklerini açıkladı.
İngiliz Daily Mail gazetesinde yer alan habere göre, keşfedilen 6 yeni koronavirüs türünden üçü alfakoronavirüs iken üçü de betacoronavirüs olarak sınıflandırıldı.
PREDICT Projesi kapsamında araştırma yapan bilim insanları, yeni keşfedilen 6 koronavirüs türünün Kovid-19 ile aynı familyaya ait olduğu bilgisinin altını çizdi.
Ancak ilk bulgulara göre bu virüsler SARS, MERS veya Kovid-19'a sebep olan türler ile yakından ilişkili değil. Küresel bir salgına dönüşen Kovid-19’un ana kaynağının yarasalar olduğu tahmin ediliyor. Ancak bilim dünyası henüz bu iddiayı kanıtlayabilmiş değil.
Bilim insanları yarasalarda muhtemelen binlerce koronavirüs türü olduğunu görüşünde.
Araştırmayı yapan ekip yeni keşfedilen koronavirüs türlerinin diğer hayvanlara ya da insanlara geçip geçemeyeceği sorusunu cevaplayabilmek adına daha detaylı bir araştırma yapılması gerektiğinin altını çiziyor.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
İngiliz Daily Mail gazetesinde yer alan habere göre, keşfedilen 6 yeni koronavirüs türünden üçü alfakoronavirüs iken üçü de betacoronavirüs olarak sınıflandırıldı.
PREDICT Projesi kapsamında araştırma yapan bilim insanları, yeni keşfedilen 6 koronavirüs türünün Kovid-19 ile aynı familyaya ait olduğu bilgisinin altını çizdi.
Ancak ilk bulgulara göre bu virüsler SARS, MERS veya Kovid-19'a sebep olan türler ile yakından ilişkili değil. Küresel bir salgına dönüşen Kovid-19’un ana kaynağının yarasalar olduğu tahmin ediliyor. Ancak bilim dünyası henüz bu iddiayı kanıtlayabilmiş değil.
Bilim insanları yarasalarda muhtemelen binlerce koronavirüs türü olduğunu görüşünde.
Araştırmayı yapan ekip yeni keşfedilen koronavirüs türlerinin diğer hayvanlara ya da insanlara geçip geçemeyeceği sorusunu cevaplayabilmek adına daha detaylı bir araştırma yapılması gerektiğinin altını çiziyor.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Japonya'da Koronavirüs'ten 400 bin ölüm tahmini
Japonya'da Koronavirüs'ten 400 bin ölüm yaşanabileceği yönündeki tahminler sonrasında Başbakan Şinzo Abe'dan vatandaşlarına çağrı geldi.
Japon medyasında çıkan ve koronavirüs salgını dolayısıyla 400 bin Japon vatandaşının ölebileceğini öngören raporların ardından Japonya Başbakanı Şinzo Abe, vatandaşlarına 'evlerinizde kalın' çağrısı yaptı.
Adı açıklanmayan üst düzey bir Japon Sağlık Bakanlığı yetkilisi tarafından medyaya sızdırılan bir raporda, gerekli önlemler uygulanmazsa 400 bin kişinin salgına bağlı olarak yaşamlarını yitirebilecekleri belirtildi. Aynı rapora göre bu durumda, 850 bin kişi de yapay solunum cihazına ihtiyaç duyacak.
‘EVLERİNİZDE KALIN’
Japonya'da, özellikle başkent Tokyo'da son haftalarda salgın hızlanma kaydetti. Hükümet, Tokyo ve Osaka da dahil olmak üzere altı büyük şehirde acil durum ilan ederek, insanlar arasındaki etkileşimleri yüzde 70 oranında azaltmaya çabalıyor.
Tedbirler, para cezaları olmaksızın insanların tecrit edilmesi ve işletmelerin kapanması talebini içermekte. Hükümet sözcüsü ve Kabine Genel Sekreteri Yoshihide Suga, insanları hükümetin hedefine ulaşmasına yardımcı olmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çağırdı. Japonya Başbakanı Şinzo Abe de vatandaşları evlerinde kalmaya çağırdı.
ÜLKE GENELİNDE 200 ÖLÜM
Japonya merkezli Kyodo Newswire'a göre, Çarşamba günü ülke çapında en az 327 yeni vaka açıklandı. Sadece koronavirüs semptomları olan vatandaşları test eden Japonya, bu güne dek 9.000'den fazla vaka kaydetti ve ülkede salgına bağlı 200 ölüm gerçekleşti.
Reuters'e konuşan Japon hükümetinden kaynakların aktardığı bilgilere göre Abe, bu haftasonu uzmanlarla gerçekleştireceği toplantının ardından acil durum bildirgesinin uzatılıp uzatılmayacağına karar verecek.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Japon medyasında çıkan ve koronavirüs salgını dolayısıyla 400 bin Japon vatandaşının ölebileceğini öngören raporların ardından Japonya Başbakanı Şinzo Abe, vatandaşlarına 'evlerinizde kalın' çağrısı yaptı.
Adı açıklanmayan üst düzey bir Japon Sağlık Bakanlığı yetkilisi tarafından medyaya sızdırılan bir raporda, gerekli önlemler uygulanmazsa 400 bin kişinin salgına bağlı olarak yaşamlarını yitirebilecekleri belirtildi. Aynı rapora göre bu durumda, 850 bin kişi de yapay solunum cihazına ihtiyaç duyacak.
‘EVLERİNİZDE KALIN’
Japonya'da, özellikle başkent Tokyo'da son haftalarda salgın hızlanma kaydetti. Hükümet, Tokyo ve Osaka da dahil olmak üzere altı büyük şehirde acil durum ilan ederek, insanlar arasındaki etkileşimleri yüzde 70 oranında azaltmaya çabalıyor.
Tedbirler, para cezaları olmaksızın insanların tecrit edilmesi ve işletmelerin kapanması talebini içermekte. Hükümet sözcüsü ve Kabine Genel Sekreteri Yoshihide Suga, insanları hükümetin hedefine ulaşmasına yardımcı olmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çağırdı. Japonya Başbakanı Şinzo Abe de vatandaşları evlerinde kalmaya çağırdı.
ÜLKE GENELİNDE 200 ÖLÜM
Japonya merkezli Kyodo Newswire'a göre, Çarşamba günü ülke çapında en az 327 yeni vaka açıklandı. Sadece koronavirüs semptomları olan vatandaşları test eden Japonya, bu güne dek 9.000'den fazla vaka kaydetti ve ülkede salgına bağlı 200 ölüm gerçekleşti.
Reuters'e konuşan Japon hükümetinden kaynakların aktardığı bilgilere göre Abe, bu haftasonu uzmanlarla gerçekleştireceği toplantının ardından acil durum bildirgesinin uzatılıp uzatılmayacağına karar verecek.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
10 farklı ülkeden çocuklar vefat eden cadı avı mağdurları için söyledi
10 farklı ülkeden öğrenciler 'Çalın Davulları Türküsü’nü Türkiye’de zulüm altında hayatını kaybedenler için seslendirdi.
Almanya, Ukrayna, Kosova, Nijerya, Belarus, Avustralya, Tunus, Arnavutluk, Endonezya ve Orta Asya’dan bir grup öğrenci 'Çalın Davulları Türküsü’nü Türkiye’de zulüm altında hayatını kaybeden ve baskılar nedeniyle yuvasını terk etmek zorunda kalan insanlar için seslendirdi.
ÜMİT NAĞMELERİ'nin organizasyonuyla dünyanın farklı bölgelerinden ‘KARDEŞİNE SES VER’ projesi için internet üzerinden bir araya gelen genç yetenekler “Çalın davulları çaydan aşağıya amman mezarımı kazın dostlar belden aşağıya koyun sularımı kazan dolunca amman” dedi.
Duygu yüklü türkü Türkiye’de yaşanan zulüm nedeniyle hayatını kaybedenlere ve özgülük yolunda boğulan masum insanlara ve çocuklara ithaf edildi.
SALGIN DÖNEMİNDE ORTAYA ÇIKAN BİR TÜRKÜ...
Ağıt türküsü sevenlerin birbirinden ayrılmak zorunda kaldığı bir kolera döneminde seslendirilmiş.
Bir diğer adıyla SELANİK TÜRKÜSÜ olarak da bilinen projede, parmaklılar ardında ilaçları verilmediği, tedavisi geciktirildiği ya da işkenceyle hayatını kaybeden; Halime Gülsu, Gökhan Açıkkolu ve Nesrin Gençosman ile Meriç’ten geçerken 3 oğluyla boğulan Hatice Akçabay başta olmak üzere zulümde hayatını kaybedenlerin mezar taşlarına yer verildi.
Zulme uğrayan herkesin kendisini görebileceği türküde cezaevinde tutulan bebeklerin resimleri de dikkat çekiyor.
“Derdi, tasayı, kederi azaltmak; ümidi çoğaltmak için paylaşmak gerek” diyerek bir araya gelen öğrenciler Türkiye’deki zülümden etkilenen herkese “Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver Al başımdan bu sevdayı götür yare ver” dedi.
“Çalın davulları çaydan aşağıya amman Mezarımı kazın dostlar belden aşağıya Koyun sularımı kazan dolunca amman
Aman ölüm zalim ölüm Üç gün ara ver Al başımdan bu sevdayı Götür yare ver
Selanik içinde selam okunur amman Selamın sedası dostlar cana dokunur Gelin olanlara kına yakılır amman
Aman ölüm zalim ölüm Üç gün ara ver Al başımdan bu sevdayı Götür yare ver
Selanik Selanik ıssız kalasın Taşına toprağına bre dostlar diken dolasın Sen de benim gibi yarsız kalasın
Aman ölüm zalim ölüm üç gün are ver Al başımdan bu sevdayı götür yare ver”
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Almanya, Ukrayna, Kosova, Nijerya, Belarus, Avustralya, Tunus, Arnavutluk, Endonezya ve Orta Asya’dan bir grup öğrenci 'Çalın Davulları Türküsü’nü Türkiye’de zulüm altında hayatını kaybeden ve baskılar nedeniyle yuvasını terk etmek zorunda kalan insanlar için seslendirdi.
ÜMİT NAĞMELERİ'nin organizasyonuyla dünyanın farklı bölgelerinden ‘KARDEŞİNE SES VER’ projesi için internet üzerinden bir araya gelen genç yetenekler “Çalın davulları çaydan aşağıya amman mezarımı kazın dostlar belden aşağıya koyun sularımı kazan dolunca amman” dedi.
Duygu yüklü türkü Türkiye’de yaşanan zulüm nedeniyle hayatını kaybedenlere ve özgülük yolunda boğulan masum insanlara ve çocuklara ithaf edildi.
SALGIN DÖNEMİNDE ORTAYA ÇIKAN BİR TÜRKÜ...
Ağıt türküsü sevenlerin birbirinden ayrılmak zorunda kaldığı bir kolera döneminde seslendirilmiş.
Bir diğer adıyla SELANİK TÜRKÜSÜ olarak da bilinen projede, parmaklılar ardında ilaçları verilmediği, tedavisi geciktirildiği ya da işkenceyle hayatını kaybeden; Halime Gülsu, Gökhan Açıkkolu ve Nesrin Gençosman ile Meriç’ten geçerken 3 oğluyla boğulan Hatice Akçabay başta olmak üzere zulümde hayatını kaybedenlerin mezar taşlarına yer verildi.
Zulme uğrayan herkesin kendisini görebileceği türküde cezaevinde tutulan bebeklerin resimleri de dikkat çekiyor.
“Derdi, tasayı, kederi azaltmak; ümidi çoğaltmak için paylaşmak gerek” diyerek bir araya gelen öğrenciler Türkiye’deki zülümden etkilenen herkese “Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver Al başımdan bu sevdayı götür yare ver” dedi.
“Çalın davulları çaydan aşağıya amman Mezarımı kazın dostlar belden aşağıya Koyun sularımı kazan dolunca amman
Aman ölüm zalim ölüm Üç gün ara ver Al başımdan bu sevdayı Götür yare ver
Selanik içinde selam okunur amman Selamın sedası dostlar cana dokunur Gelin olanlara kına yakılır amman
Aman ölüm zalim ölüm Üç gün ara ver Al başımdan bu sevdayı Götür yare ver
Selanik Selanik ıssız kalasın Taşına toprağına bre dostlar diken dolasın Sen de benim gibi yarsız kalasın
Aman ölüm zalim ölüm üç gün are ver Al başımdan bu sevdayı götür yare ver”
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
RTÜK’ten Fox TV’ye yayın durdurma cezası!
Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından Fatih Portakal’ın sunduğu FOX Ana Haber’e 3 kez yayın durdurma cezası verildi.
RTÜK Üst Kurulu’nda yapılan son toplantıda, Fatih Portakal’ın sunduğu FOX Ana Haber’deki 30 Mart, 31 Mart ve 1 Nisan tarihlerinde ‘yayın ihlali’ iddiaları gündeme geldi. RTÜK, 6112 sayılı Kanunu’n 8/1/b maddesinde yer alan ”Yayın hizmetleri, ırk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz” hükmü kapsamında FOX TV’ye üst limitten idari yaptırım ve 3 kez program durdurma cezası verilmesine karar verdi.
RTÜK Kanunu’na göre, FOX TV’nin ‘aynı ihlali’ tekrarlaması halinde yayın lisansının iptaline karar verilebiliyor. RTÜK, ayrıca ‘İlker Karagöz İle Çalar Saat’ programındaki ‘ekmek kuyruğunda kavga’ haberi nedeniyle FOX TV’ye yine üst limitten idari para cezası müeyyidesi uyguladı.
BDDK VE ERDOĞAN ŞİKAYETÇİ OLMUŞTU
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BDDK) sunucu Fatih Portakal hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Erdoğan’ın, sosyal medyada yalan ve halkı manipüle etmeye yönelik ifadeler paylaştığı iddiasıyla Portakal hakkında suç duyurusunda bulunduğu öğrenildi.
Gazeteci Fatih Portakal, Erdoğan’ın koronavirüsle mücadeleyi Tekalif-i Milliye Emirleri’ne benzetmesine, “Tekalifi Milliye hatırlatılıp “zor günlerden geçiyoruz” denilerek mevduatı veya tasarrufu olanlardan para istenmesin bir de!” sözleriyle tepki göstermişti.
[TR724] 15.4.2020
RTÜK Üst Kurulu’nda yapılan son toplantıda, Fatih Portakal’ın sunduğu FOX Ana Haber’deki 30 Mart, 31 Mart ve 1 Nisan tarihlerinde ‘yayın ihlali’ iddiaları gündeme geldi. RTÜK, 6112 sayılı Kanunu’n 8/1/b maddesinde yer alan ”Yayın hizmetleri, ırk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz” hükmü kapsamında FOX TV’ye üst limitten idari yaptırım ve 3 kez program durdurma cezası verilmesine karar verdi.
RTÜK Kanunu’na göre, FOX TV’nin ‘aynı ihlali’ tekrarlaması halinde yayın lisansının iptaline karar verilebiliyor. RTÜK, ayrıca ‘İlker Karagöz İle Çalar Saat’ programındaki ‘ekmek kuyruğunda kavga’ haberi nedeniyle FOX TV’ye yine üst limitten idari para cezası müeyyidesi uyguladı.
BDDK VE ERDOĞAN ŞİKAYETÇİ OLMUŞTU
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BDDK) sunucu Fatih Portakal hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Erdoğan’ın, sosyal medyada yalan ve halkı manipüle etmeye yönelik ifadeler paylaştığı iddiasıyla Portakal hakkında suç duyurusunda bulunduğu öğrenildi.
Gazeteci Fatih Portakal, Erdoğan’ın koronavirüsle mücadeleyi Tekalif-i Milliye Emirleri’ne benzetmesine, “Tekalifi Milliye hatırlatılıp “zor günlerden geçiyoruz” denilerek mevduatı veya tasarrufu olanlardan para istenmesin bir de!” sözleriyle tepki göstermişti.
[TR724] 15.4.2020
AYM: Tutuklu cemaat üyelerinin kişisel güvenliğinin sınırlanması meşrudur
Anayasa Mahkemesi: (Gülen cemaati) üyeliği suçundan tutuklu olanların avukatıyla görüşmelerinin izlenmesi, kayda alınması ya da görüşme süresi ile belge alışverişinin kısıtlanması meşrudur.
KRONOS -15 Nisan 2020
Anayasa Mahkemesi (AYM) Gülen cemaati üyeliğinden tutuklu eski askeri hakimin, cezaevinde avukatıyla görüşmesinin kayda alınmasının hak ihlali olmadığına hükmetti.
Anayasa Mahkemesinin Resmi Gazete’de yayımlanan kararına göre, 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan eski askeri hakim Yasin Akdeniz, cezaevinde avukatıyla yaptığı görüşmelerin kayıt altına alındığı, izlendiği ve belge alışverişinin sınırlandırıldığı için İnfaz Hakimliğine şikayette bulundu.
Şikayetinin kabul edilmemesi üzerine yaptığı itiraz da Ağır Ceza Mahkemesince reddedilen Akdeniz, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu.
Yasin Akdeniz başvurusunda, avukatıyla görüşmesinin kayda alınması, bir görevli tarafından izlenmesi, avukatıyla belge alışverişinin ve görüşme süresinin sınırlandırılması nedeniyle tutukluluğa etkili şekilde itiraz edemediğini belirterek, “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini” ileri sürdü.
Yüksek Mahkeme kararında şunlar kaydedildi:
“Başvurucunun tutuklanmasına karar verilen suç, söz konusu sınırlandırmaların uygulanmasını mümkün kılan suçlar arasındadır. Darbe teşebbüsüyle veya (cemaat) ile bağlantılı suçlardan tutuklanan kişilerin tutukluluk sürecinde de örgütsel faaliyetlerine devam etme riskinin bulunduğu yönündeki değerlendirme temelsiz değildir.
(Gülen cemaatinin) örgütlenme biçimi de bu riskin derecesini artırmaktadır. Bu bağlamda anılan suçlardan tutuklu kişilerin örgütsel haberleşmelerinin avukatları ile yaptıkları görüşmeler vasıtasıyla gerçekleştirilmesi ihtimal dışı değildir. Bu durumda olağanüstü halin, -cemaat- üyeliği suçundan tutuklu olan başvurucunun avukatıyla görüşmelerinin izlenmesini ve kayda alınmasını meşru kıldığı değerlendirilmiştir.
Başvurucunun müdafisi ile yaptığı görüşmelerin kayda alınması, izlenmesi ya da görüşme süresi ile belge alışverişinin kısıtlanması şeklindeki uygulamanın Türk ceza hukuku mevzuatında yeterli güvencelerin sağlanmış olması ve olağanüstü hal koşulları dikkate alındığında ölçülü olduğu sonucuna varılmıştır.”
[Kronos.News] 15.4.2020
KRONOS -15 Nisan 2020
Anayasa Mahkemesi (AYM) Gülen cemaati üyeliğinden tutuklu eski askeri hakimin, cezaevinde avukatıyla görüşmesinin kayda alınmasının hak ihlali olmadığına hükmetti.
Anayasa Mahkemesinin Resmi Gazete’de yayımlanan kararına göre, 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan eski askeri hakim Yasin Akdeniz, cezaevinde avukatıyla yaptığı görüşmelerin kayıt altına alındığı, izlendiği ve belge alışverişinin sınırlandırıldığı için İnfaz Hakimliğine şikayette bulundu.
Şikayetinin kabul edilmemesi üzerine yaptığı itiraz da Ağır Ceza Mahkemesince reddedilen Akdeniz, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu.
Yasin Akdeniz başvurusunda, avukatıyla görüşmesinin kayda alınması, bir görevli tarafından izlenmesi, avukatıyla belge alışverişinin ve görüşme süresinin sınırlandırılması nedeniyle tutukluluğa etkili şekilde itiraz edemediğini belirterek, “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini” ileri sürdü.
Yüksek Mahkeme kararında şunlar kaydedildi:
“Başvurucunun tutuklanmasına karar verilen suç, söz konusu sınırlandırmaların uygulanmasını mümkün kılan suçlar arasındadır. Darbe teşebbüsüyle veya (cemaat) ile bağlantılı suçlardan tutuklanan kişilerin tutukluluk sürecinde de örgütsel faaliyetlerine devam etme riskinin bulunduğu yönündeki değerlendirme temelsiz değildir.
(Gülen cemaatinin) örgütlenme biçimi de bu riskin derecesini artırmaktadır. Bu bağlamda anılan suçlardan tutuklu kişilerin örgütsel haberleşmelerinin avukatları ile yaptıkları görüşmeler vasıtasıyla gerçekleştirilmesi ihtimal dışı değildir. Bu durumda olağanüstü halin, -cemaat- üyeliği suçundan tutuklu olan başvurucunun avukatıyla görüşmelerinin izlenmesini ve kayda alınmasını meşru kıldığı değerlendirilmiştir.
Başvurucunun müdafisi ile yaptığı görüşmelerin kayda alınması, izlenmesi ya da görüşme süresi ile belge alışverişinin kısıtlanması şeklindeki uygulamanın Türk ceza hukuku mevzuatında yeterli güvencelerin sağlanmış olması ve olağanüstü hal koşulları dikkate alındığında ölçülü olduğu sonucuna varılmıştır.”
[Kronos.News] 15.4.2020
‘Yüzde 60 ölüm riskiyle işe gidiyor, kalanı sefalet ücretine mahkum’
Ücretsiz izne çıkarılacak işçilere yapılacak ödemeyi ‘sefalet ödeneği’ olarak tanımlayan KESK, İşsizlik Sigortası Fonu’nun işçiler için kullanılması çağrısında bulundu. Nüfusun yüzde 60'ının ölüm riskiyle işe gidip gelmeye mecbur bırakıldığına vurgu yaptı.
KRONOS -15 Nisan 2020
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Yürütme Kurulu, AKP tarafından Meclis’e sunulan “işçiye ücretsiz izin” ve “grev yasağı”nı da içeren yeni ekonomi paketine ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.
Korona virüsü salgınına karşı ‘palyatif önlemler yerine, kalıcı, emekçileri ve halk sağlığını koruyan önlemler’ alınması çağrısı yapılan açıklamada şöyle denildi:
‘KAMU ÇALIŞANLARI ARASINDA DA BULAŞI ARTIYOR’
“Bugüne kadar alınan önlemler ve yasalaşan paketler ise konfederasyonumuzun, emek ve meslek örgütlerinin katılımı olmaksızın, görüşleri alınmaksızın hayata geçirildi. Kamu çalışanları açısından kısmi önlemler alınsa da pek çok kamu kurumunda hayata geçirilmeyen önlemler, uyulmayan, takibi yapılmayan genelgeler nedeniyle kamu çalışanları arasında bulaşı artıyor, ölümler yaşanıyor.”
‘NÜFUSUN YÜZDE 60’I ÖLÜM RİSKİYLE İŞE GİDİP GELİYOR’
Sadece hafta sonu sokağa çıkma yasağı ilan edilmesinin virüsün yayılımını azaltmayıp, artırdığı belirtilen açıklamada, Türkiye nüfusunun en az yüzde 60’ının halen potansiyel taşıyıcı-hasta olarak ölüm riskiyle işe gidip geldiği kaydedildi.
Açıklamada, “Bugün Meclis’e salgının ekonomik ve toplumsal etkilerini azaltmaya yönelik tedbirler içeren yasa taslağının sunulmasıyla, işçiler, emekçiler yeni hak kayıplarıyla karşı karşıya; büyük şirketleri kurtarmaya, ‘sermayenin çarklarını döndürüp ceplerini doldurmaya devam’ kararları gündemde” denildi.
‘KAYIT DIŞI ÇALIŞAN 10 MİLYON İŞÇİ SEFALET ÜCRETİ BİLE ALAMAYACAK’
“Ücretsiz izin” ile işçilere asgari ücretin ve açlık sınırının çok altında ödeme yapılacağı, herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmayan, kayıt dışı çalışan yaklaşık 10 milyon emekçinin bu ücreti dahi alamayacağı, açlığa terk edileceği vurgulanan açıklamada, “Emekçiler sefalet ödeneğine mahkum edilecek” ifadeleri kullanıldı.
Açıklamada, grev yasağı ise “Tüm alanlarda çalışma devam ederken ve işçiler hiçbir önlem alınmaksızın, pozitif vakalar çıkmasına rağmen ölümüne çalıştırılırken, hak kayıplarına, kölece çalışma şartlarına karşı tüm itiraz ve mücadele olanaklarının da ortadan kaldırılması anlamına geliyor” olarak değerlendirildi. KESK bu döneme ilişkin taleplerini şöyle sıraladı:
KESK’İN TALEPLERİ
Salgınla mücadelede zorunlu hizmet ve mal üretimi dışında bütün çalışma durdurulmalı, bu alanlar dışındaki tüm çalışanlara ücretli izin verilmelidir.
ÜCRETSİZ İZNİN YASAL ZEMİNİDİR
Teklif, işçilerin ücretsiz izne çıkartılmasının yasal zeminini hazırlarken, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan günlük olarak işçilere 39,24 TL nakit ücret desteği verilmesini öngörüyor. Ayrıca teklifte, işçilere “grev yasağı” getiriliyor.
Teklifin en tartışmalı maddelerinden biri olan, işçilere “grev yasağı” getirmeyi amaçlayan 2’nci maddesi, muhalefetin itirazı üzerine tartışmaya açıldı. Söz konusu madde, görüşme sonuna bırakıldı.
[Kronos.News] 15.4.2020
KRONOS -15 Nisan 2020
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Yürütme Kurulu, AKP tarafından Meclis’e sunulan “işçiye ücretsiz izin” ve “grev yasağı”nı da içeren yeni ekonomi paketine ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.
Korona virüsü salgınına karşı ‘palyatif önlemler yerine, kalıcı, emekçileri ve halk sağlığını koruyan önlemler’ alınması çağrısı yapılan açıklamada şöyle denildi:
‘KAMU ÇALIŞANLARI ARASINDA DA BULAŞI ARTIYOR’
“Bugüne kadar alınan önlemler ve yasalaşan paketler ise konfederasyonumuzun, emek ve meslek örgütlerinin katılımı olmaksızın, görüşleri alınmaksızın hayata geçirildi. Kamu çalışanları açısından kısmi önlemler alınsa da pek çok kamu kurumunda hayata geçirilmeyen önlemler, uyulmayan, takibi yapılmayan genelgeler nedeniyle kamu çalışanları arasında bulaşı artıyor, ölümler yaşanıyor.”
‘NÜFUSUN YÜZDE 60’I ÖLÜM RİSKİYLE İŞE GİDİP GELİYOR’
Sadece hafta sonu sokağa çıkma yasağı ilan edilmesinin virüsün yayılımını azaltmayıp, artırdığı belirtilen açıklamada, Türkiye nüfusunun en az yüzde 60’ının halen potansiyel taşıyıcı-hasta olarak ölüm riskiyle işe gidip geldiği kaydedildi.
Açıklamada, “Bugün Meclis’e salgının ekonomik ve toplumsal etkilerini azaltmaya yönelik tedbirler içeren yasa taslağının sunulmasıyla, işçiler, emekçiler yeni hak kayıplarıyla karşı karşıya; büyük şirketleri kurtarmaya, ‘sermayenin çarklarını döndürüp ceplerini doldurmaya devam’ kararları gündemde” denildi.
‘KAYIT DIŞI ÇALIŞAN 10 MİLYON İŞÇİ SEFALET ÜCRETİ BİLE ALAMAYACAK’
“Ücretsiz izin” ile işçilere asgari ücretin ve açlık sınırının çok altında ödeme yapılacağı, herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmayan, kayıt dışı çalışan yaklaşık 10 milyon emekçinin bu ücreti dahi alamayacağı, açlığa terk edileceği vurgulanan açıklamada, “Emekçiler sefalet ödeneğine mahkum edilecek” ifadeleri kullanıldı.
Açıklamada, grev yasağı ise “Tüm alanlarda çalışma devam ederken ve işçiler hiçbir önlem alınmaksızın, pozitif vakalar çıkmasına rağmen ölümüne çalıştırılırken, hak kayıplarına, kölece çalışma şartlarına karşı tüm itiraz ve mücadele olanaklarının da ortadan kaldırılması anlamına geliyor” olarak değerlendirildi. KESK bu döneme ilişkin taleplerini şöyle sıraladı:
KESK’İN TALEPLERİ
Salgınla mücadelede zorunlu hizmet ve mal üretimi dışında bütün çalışma durdurulmalı, bu alanlar dışındaki tüm çalışanlara ücretli izin verilmelidir.
- Yasada işçilerin en temel haklarını ortadan kaldıracak ücretsiz izin ve sefalet ödeneği uygulamasından vazgeçilmeli, 15 Mart tarihi esas alınarak, hiçbir koşul aranmaksızın işten çıkarılması yasaklanan tüm işçilere asgari ücretten az olmamak kaydıyla kısa çalışma ödeneği ve daha önce işten çıkarılan tüm işsizlere işsizlik sigortası ödeneği verilmeli, işçilerin talepleri karşılanmalıdır. İşsizlik sigortası fonundaki 131 milyar TL, işçiler için kullanılmalıdır.
- Toplu İş Sözleşmesi ve grev durdurma ile ilgili madde geri çekilmelidir; Toplu İş Sözleşmeleri’nde hak düşürücü sürelerin durdurulması yeterlidir.
- 4688 sayılı yasada kamu emekçileri sendikalarının yetki tespiti, salgının gerektirdiği kısıtlamaların kaldırılmasından sonra sendikal faaliyetlerin yürütülmesi için gerekli süre de göz önünde bulundurularak en erken 15 Kasım 2020 tarihi esas alınarak yapılmalıdır.
- Kovid-19 salgınının duruma ilişkin TTB, SES başta olmak üzere emek ve meslek örgütlerinin tavsiyeleri doğrultusunda sendikaların görüşleri alınarak tarih belirlenmelidir.
- Belediyelerin borç veya alacaklarını erteleme kararı, belediye yönetimlerinin kendi karar ve yetkilerine bırakılmalıdır.
- Salgın koşullarında halkın sağlığının korunması ve salgınla etkili mücadele edilmesi için yerel yönetimler tarafından sunulan zorunlu kamusal hizmetlerin aksamadan ve gerekli sağlık önlemleri alınarak sunulması, artan maliyetlerin karşılanması için genel bütçe vergi gelirlerinden belediyelere ayrılan pay, en az 6 ay boyunca ilgili belediyenin nüfusuna orantılı bir şekilde yüzde 20-50 arasında arttırılmalı ve bu paylardan hiçbir kesinti yapılmamalıdır.
- Varlık Fonu derhal lağvedilmeli, kamu kaynakları halk sağlığının, emekçilerin haklarının korunması ve geliştirilmesi, herkese gelir güvencesi sağlanması için kullanılmalıdır.
- Tüm vergi yükünün emeğiyle geçinenlerin sırtına yıkılmasından vazgeçilmeli, servet vergilendirilmelidir.
- Salgınla mücadelede en ön safta yer alan sağlık çalışanlarının talepleri karşılanmalıdır, personel sayısı güvenceli çalışma koşulları sağlanarak arttırılmalı, KHK ile işinden edilen, güvenlik soruşturması nedeniyle bekletilen tüm sağlık emekçileri acilen göreve başlatılmalıdır.
- Kamu-özel fark etmeksizin çalışan tüm kadınlara iş ve gelir güvencesi sağlanmalıdır; kadına yönelik şiddette yaşanan artışa karşı gerekli tedbirler alınmalı, 6284 sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi etkili bir şekilde uygulanmalı; sığınma evleri arttırılmalıdır.
ÜCRETSİZ İZNİN YASAL ZEMİNİDİR
Teklif, işçilerin ücretsiz izne çıkartılmasının yasal zeminini hazırlarken, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan günlük olarak işçilere 39,24 TL nakit ücret desteği verilmesini öngörüyor. Ayrıca teklifte, işçilere “grev yasağı” getiriliyor.
Teklifin en tartışmalı maddelerinden biri olan, işçilere “grev yasağı” getirmeyi amaçlayan 2’nci maddesi, muhalefetin itirazı üzerine tartışmaya açıldı. Söz konusu madde, görüşme sonuna bırakıldı.
[Kronos.News] 15.4.2020
‘İktidar, kendi kesimleriyle ilişkilerini bile zedeliyor’
İçişleri Bakanı Soylu'nun istifası ile iktidarın salgın krizi yönetimini değerlendiren KONDA Genel Müdürü Ağırdır, "Türkiye hala maske dağıtımını tartışıyor. Bu bakışla iktidar, şimdiye kadar kendi kesimleri ile kurduğu güven ilişkisini bile zedeliyor" dedi.
KRONOS -15 Nisan 2020
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifa kararının aynı zamanda iktidarın salgına karşı mücadelede net bir yol haritası olmadığını da gösterdiğini dile getiren KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, sokağa çıkma yasağının ilan ediliş şekline de dikkat çekerek “İlkin 2 saat önce sokağa çıkma yasağı ilan ediyorsunuz ardından 5 gün önce ilan ediyorsunuz. Hala hep beraber krizin ne kadar vahim olduğunu kavramış değiliz” ifadelerini kullandı.
SOYLU’NUN İSTİFA KARARI
T24 Yazarı Murat Sabuncu ve KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, Sayıların Dili’nde bu hafta salgının Türkiye’deki siyasi etkilerini, salgına karşı mücadelede hükümetin CHP’li belediyelere yönelik tutumunun olası sonuçlarını ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifa kararının sonuçlarını yorumladı.
‘SOYLU, İKTİDAR BLOĞUNDA KENDİ BAŞINA FİGÜR HALİNE GELDİ’
Ağırdır, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifa kararının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘otoritesine’ yönelik bir sorgulamaya işaret ettiğini ve Soylu’nun artık iktidar koalisyonunda bir aktör olarak yer alacağını da söyledi. Ağırdır, “Süleyman Soylu iktidar bloğu içinde kendi başına bir isim ve figür haline gelmiş oldu. Artık iktidar bloğunun içinde bir Süleyman Soylu vakası var” dedi.
‘HALA MASKE DAĞITIMI TARTIŞILIYOR’
Ağırdır, yeni tip koronavirüse karşı maskelerin dağıtımına ilişkin de hala belirsizliklerin devam ettiğine dikkati çekerek, “24 saat içinde bütün belediyelere ulaştırılır, o belediyeler de 24 saat içinde bütün hanelere dağıtırdı. Ama hâlâ Türkiye maske dağıtımını tartışıyor. Bunu sadece bir yönetim zihniyeti ile tartışırsanız yolu belli ama muhalif partinin belediyesi diye belediyeleri dışarıda tutuyorsunuz. Bu bakışla iktidar şimdiye kadar kendi kesimleri ile kurduğu güven ilişkisini bile zedeliyor” dedi.
‘AKP, HALA ESKİ ANLAYIŞLA SÜRDÜREBİLECEĞİNİ SANIYOR’
Koronavirüs salgını öncesinde Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz ve toplumsal kutuplaşma gibi sorunların devam ettiğini ve salgınla mücadele ederken bu sorunların görmezden gelinmemesi gerektiğini vurgulayan Ağırdır, hükümetin böyle bir anlayıştan uzak olduğunu söyledi. ”Salgın krizini yönetirken önceki sorunları görmezden gelemezsiniz ama AK Parti hâlâ eski anlayışıyla sürdürülebileceğini sanıyor. Bunun hem kendi iktidarları için hem de ülkenin geleceği için ne kadar tehlikeli olduğunun farkında değil”dedi.
‘AKP, SEÇMENİNİN YARISINI KAYBETTİ’
Ağırdır, AKP’nin 1 Kasım 2015 seçimlerine göre neredeyse seçmeninin yarısını kaybettiğini, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partisinden kopan kitleleri kendine çekme kapasitesinin giderek azaldığını dile getirdi.
[Kronos.News] 15.4.2020
KRONOS -15 Nisan 2020
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifa kararının aynı zamanda iktidarın salgına karşı mücadelede net bir yol haritası olmadığını da gösterdiğini dile getiren KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, sokağa çıkma yasağının ilan ediliş şekline de dikkat çekerek “İlkin 2 saat önce sokağa çıkma yasağı ilan ediyorsunuz ardından 5 gün önce ilan ediyorsunuz. Hala hep beraber krizin ne kadar vahim olduğunu kavramış değiliz” ifadelerini kullandı.
SOYLU’NUN İSTİFA KARARI
T24 Yazarı Murat Sabuncu ve KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, Sayıların Dili’nde bu hafta salgının Türkiye’deki siyasi etkilerini, salgına karşı mücadelede hükümetin CHP’li belediyelere yönelik tutumunun olası sonuçlarını ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifa kararının sonuçlarını yorumladı.
‘SOYLU, İKTİDAR BLOĞUNDA KENDİ BAŞINA FİGÜR HALİNE GELDİ’
Ağırdır, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifa kararının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘otoritesine’ yönelik bir sorgulamaya işaret ettiğini ve Soylu’nun artık iktidar koalisyonunda bir aktör olarak yer alacağını da söyledi. Ağırdır, “Süleyman Soylu iktidar bloğu içinde kendi başına bir isim ve figür haline gelmiş oldu. Artık iktidar bloğunun içinde bir Süleyman Soylu vakası var” dedi.
‘HALA MASKE DAĞITIMI TARTIŞILIYOR’
Ağırdır, yeni tip koronavirüse karşı maskelerin dağıtımına ilişkin de hala belirsizliklerin devam ettiğine dikkati çekerek, “24 saat içinde bütün belediyelere ulaştırılır, o belediyeler de 24 saat içinde bütün hanelere dağıtırdı. Ama hâlâ Türkiye maske dağıtımını tartışıyor. Bunu sadece bir yönetim zihniyeti ile tartışırsanız yolu belli ama muhalif partinin belediyesi diye belediyeleri dışarıda tutuyorsunuz. Bu bakışla iktidar şimdiye kadar kendi kesimleri ile kurduğu güven ilişkisini bile zedeliyor” dedi.
‘AKP, HALA ESKİ ANLAYIŞLA SÜRDÜREBİLECEĞİNİ SANIYOR’
Koronavirüs salgını öncesinde Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz ve toplumsal kutuplaşma gibi sorunların devam ettiğini ve salgınla mücadele ederken bu sorunların görmezden gelinmemesi gerektiğini vurgulayan Ağırdır, hükümetin böyle bir anlayıştan uzak olduğunu söyledi. ”Salgın krizini yönetirken önceki sorunları görmezden gelemezsiniz ama AK Parti hâlâ eski anlayışıyla sürdürülebileceğini sanıyor. Bunun hem kendi iktidarları için hem de ülkenin geleceği için ne kadar tehlikeli olduğunun farkında değil”dedi.
‘AKP, SEÇMENİNİN YARISINI KAYBETTİ’
Ağırdır, AKP’nin 1 Kasım 2015 seçimlerine göre neredeyse seçmeninin yarısını kaybettiğini, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partisinden kopan kitleleri kendine çekme kapasitesinin giderek azaldığını dile getirdi.
[Kronos.News] 15.4.2020
50 işçinin testi pozitif çıktı: Fabrikada üretim hala devam ediyor
İzmir Torbalı’da bulunan ve üretimlerini Şok, Migros, A-101 gibi market zincirlerine de satan Ege Hazır Yiyecek Fabrikası’nda 50 işçinin koronavirüs testi pozitif çıktı. Fabrika halen üretimi durdurmayarak işçileri çalıştırmaya devam ediyor.
KRONOS -15 Nisan 2020
50 işçinin koronavirüs testinin pozitif çıktığı Ege Hazır Yiyecek Fabrikası
200 işçisine test yapılan fabrikada ismini vermek istemeyen bir işçi, test sonuçlarının tamamının sonuçlanmadığını ancak şimdiye kadar açıklanan sonuçlardan 50 kişide koronavirüs tespit edildiğini söyledi.
FABRİKADA ÜRETİM DEVAM EDİYOR
Testi negatif çıkan yaklaşık 20 işçiyle fabrikanın üretime devam ettiğini belirten işçi, testi pozitif çıkan ve henüz sonuçlanmayan işçilerin evde beklediğini aktardı.
Yerelinsesi‘nin haberine göre; yaşanabileceklerden dolayı kaygılı olduğunu dile getiren işçi, “İşçilerin çoğunda test pozitif çıkarsa bizi ücretli izine mi gönderecekler yoksa işsiz mi kalacağız bilmiyoruz” dedi.
FABRİKA YÖNETİMİ SORULARI YANITSIZ BIRAKTI
İddialara ilişkin aradığımız Ege Hazır Yiyecek Fabrikası’ndan, “Yetkililer yok, bilgilendirme yapamayız” yanıtı verildi. İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ve İlçe Sağlık Müdürlüğü ekipleri de, fabrikada diğer çalışanlara koronavirüs testi yaptı.
[Kronos.News] 15.4.2020
KRONOS -15 Nisan 2020
50 işçinin koronavirüs testinin pozitif çıktığı Ege Hazır Yiyecek Fabrikası
200 işçisine test yapılan fabrikada ismini vermek istemeyen bir işçi, test sonuçlarının tamamının sonuçlanmadığını ancak şimdiye kadar açıklanan sonuçlardan 50 kişide koronavirüs tespit edildiğini söyledi.
FABRİKADA ÜRETİM DEVAM EDİYOR
Testi negatif çıkan yaklaşık 20 işçiyle fabrikanın üretime devam ettiğini belirten işçi, testi pozitif çıkan ve henüz sonuçlanmayan işçilerin evde beklediğini aktardı.
Yerelinsesi‘nin haberine göre; yaşanabileceklerden dolayı kaygılı olduğunu dile getiren işçi, “İşçilerin çoğunda test pozitif çıkarsa bizi ücretli izine mi gönderecekler yoksa işsiz mi kalacağız bilmiyoruz” dedi.
FABRİKA YÖNETİMİ SORULARI YANITSIZ BIRAKTI
İddialara ilişkin aradığımız Ege Hazır Yiyecek Fabrikası’ndan, “Yetkililer yok, bilgilendirme yapamayız” yanıtı verildi. İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ve İlçe Sağlık Müdürlüğü ekipleri de, fabrikada diğer çalışanlara koronavirüs testi yaptı.
[Kronos.News] 15.4.2020
’30 milyon maske üretildi fakat beceriksizlikten dağıtılamıyor’
Birçok tekstil firmasının 30 milyona yakın maske ürettiğini ancak bunların dağıtımı ile ilgili sorun yaşandığını söyleyen İYİ Parti Grup Başkanvekili Türkkan, "Neredeyse 10 gün oldu. Maskeler hazır ama vizyonsuzluk, beceriksizlik nedeniyle dağıtılamıyor" dedi.
KRONOS -15 Nisan 2020
Korona virüsü salgınına karşı alınan önlemler kapsamında birçok yerde maske takmak zorunlu hale getirilirken eş zamanlı olarak maske satışı yasaklandı. Maskelerin ücretsiz olarak eczaneler aracılığıyla dağıtımı için bir sistem kuruldu.
İNSANLAR MASKESİZ KALDI
Vatandaşlardan da başvuru yapması, gelen mesajların ardından eczanelere gidip maske alması istendi. Ancak söz konusu sistem yavaş işleyince, satış da olmayınca birçok insan maskesiz kaldı.
’30 MİLYON MASKE DAĞITIM BEKLİYOR’
İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan da bu duruma tepki gösterdi. Türkiye’nin bir tekstil ülkesi olduğunu söyleyen Türkkan, tekstil firmalarından aldığı bilgiye dayanarak, Vakko’dan LcWaikiki’ye irili ufaklı birçok tekstil firmasının 30 milyona yakın maske ürettiğini ancak bunların dağıtımı ile ilgili sorun olduğunu söyledi. Firmaların bağışlamak üzere hazırladığı maskelerin teslim edileceği kurumlarla ilgili dahi sorunlar olduğunu belirten Türkkan şunları söyledi:
‘ÜRETEBİLİYORUZ FAKAT DAĞITAMIYORUZ’
“Türkiye’nin tekstil üretim kapasitesi çok yüksek. İrili ufaklı atölyelerden büyük firmalara çok sayıda maske üretildi. Bunlar bağış olarak hazır. Ama sağlıklı bir dağıtım ağı kurulmadı. Londra’da üreticilerle görüştüm. Onların problemi üretememek. Biz ise üretiyoruz dağıtamıyoruz. İnsanlar günlerdir maske bekliyor. Neredeyse 10 gün oldu. Maskeler hazır ama vizyonsuzluk, beceriksizlik nedeniyle dağıtılamıyor.”
‘ÇOK DÜŞÜK TABAN FİYAT BELİRLENSİN’
Mevcut dağıtım sistemi ile bu sorunun çözülemeyeceğini belirten Türkkan, ihtiyaç sahibi yoksul vatandaşlar için muhtarlar kanalıyla harekete geçilebileceğini ama asıl çözümün kontrollü bir satış olduğunu söyledi. Türkkan, herkesin rahatlıkla alabileceği çok düşük bir taban fiyat belirlenerek maskenin her yerden rahatlıkla alınmasının yolunun açılması gerektiğini kaydetti. Türkkan sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda da, “Bırakın bu kodu, eczaneyi, bedavayı. İnsanlar maskeye ulaşmakta zorluk yaşıyor. Bedava değil, herkesin alabileceği kadar çok ucuz bir fiyat ile her yerde satılsın. Pahalı satmaya kalkana ciddi bir yaptırım uygularsınız biter” dedi.
‘HEP ALMAYA ALIŞMIŞLAR, DAĞITMAYI ÖĞRENEMEMİŞLER’
“Öyle bir fiyat koyarsınız ki herkesin her yerde bu maskeye ulaşabilir” diyen Türkkan, sistemi kuramayan hükümeti de eleştirdi. Türkkan, “Hep almaya alışmışlar, dağıtmayı öğrenememişler, bu konuda acemiler” dedi.
CHP Milletvekili Mustafa Adıgüzel de, “Maske konusunda milleti de kendinizi de kandırmayın. Eczanelerden uygulama başlatıldığı söylendi, şimdi de mesaj engeli çıktı. Yormayın milleti, bırakın eczaneler TC numarası üzerinden ücretsiz versin” çağrısı yaptı.
[BoldMedya] 15.4.2020
KRONOS -15 Nisan 2020
Korona virüsü salgınına karşı alınan önlemler kapsamında birçok yerde maske takmak zorunlu hale getirilirken eş zamanlı olarak maske satışı yasaklandı. Maskelerin ücretsiz olarak eczaneler aracılığıyla dağıtımı için bir sistem kuruldu.
İNSANLAR MASKESİZ KALDI
Vatandaşlardan da başvuru yapması, gelen mesajların ardından eczanelere gidip maske alması istendi. Ancak söz konusu sistem yavaş işleyince, satış da olmayınca birçok insan maskesiz kaldı.
’30 MİLYON MASKE DAĞITIM BEKLİYOR’
İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan da bu duruma tepki gösterdi. Türkiye’nin bir tekstil ülkesi olduğunu söyleyen Türkkan, tekstil firmalarından aldığı bilgiye dayanarak, Vakko’dan LcWaikiki’ye irili ufaklı birçok tekstil firmasının 30 milyona yakın maske ürettiğini ancak bunların dağıtımı ile ilgili sorun olduğunu söyledi. Firmaların bağışlamak üzere hazırladığı maskelerin teslim edileceği kurumlarla ilgili dahi sorunlar olduğunu belirten Türkkan şunları söyledi:
‘ÜRETEBİLİYORUZ FAKAT DAĞITAMIYORUZ’
“Türkiye’nin tekstil üretim kapasitesi çok yüksek. İrili ufaklı atölyelerden büyük firmalara çok sayıda maske üretildi. Bunlar bağış olarak hazır. Ama sağlıklı bir dağıtım ağı kurulmadı. Londra’da üreticilerle görüştüm. Onların problemi üretememek. Biz ise üretiyoruz dağıtamıyoruz. İnsanlar günlerdir maske bekliyor. Neredeyse 10 gün oldu. Maskeler hazır ama vizyonsuzluk, beceriksizlik nedeniyle dağıtılamıyor.”
‘ÇOK DÜŞÜK TABAN FİYAT BELİRLENSİN’
Mevcut dağıtım sistemi ile bu sorunun çözülemeyeceğini belirten Türkkan, ihtiyaç sahibi yoksul vatandaşlar için muhtarlar kanalıyla harekete geçilebileceğini ama asıl çözümün kontrollü bir satış olduğunu söyledi. Türkkan, herkesin rahatlıkla alabileceği çok düşük bir taban fiyat belirlenerek maskenin her yerden rahatlıkla alınmasının yolunun açılması gerektiğini kaydetti. Türkkan sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda da, “Bırakın bu kodu, eczaneyi, bedavayı. İnsanlar maskeye ulaşmakta zorluk yaşıyor. Bedava değil, herkesin alabileceği kadar çok ucuz bir fiyat ile her yerde satılsın. Pahalı satmaya kalkana ciddi bir yaptırım uygularsınız biter” dedi.
‘HEP ALMAYA ALIŞMIŞLAR, DAĞITMAYI ÖĞRENEMEMİŞLER’
“Öyle bir fiyat koyarsınız ki herkesin her yerde bu maskeye ulaşabilir” diyen Türkkan, sistemi kuramayan hükümeti de eleştirdi. Türkkan, “Hep almaya alışmışlar, dağıtmayı öğrenememişler, bu konuda acemiler” dedi.
CHP Milletvekili Mustafa Adıgüzel de, “Maske konusunda milleti de kendinizi de kandırmayın. Eczanelerden uygulama başlatıldığı söylendi, şimdi de mesaj engeli çıktı. Yormayın milleti, bırakın eczaneler TC numarası üzerinden ücretsiz versin” çağrısı yaptı.
[BoldMedya] 15.4.2020
Mustafa Yeneroğlu: AYM ya iptal edecek ya da kapsamını genişletecek!
Resmî gazetede yayımlandıktan sonra yürürlüğe giren yeni ceza infaz yasası hakkında konuşan DEVA Partili Mustafa Yeneroğlu, “Anayasa’ya aykırılıkları nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceği ya da kapsamının genişletileceği aşikârdır” dedi.
BOLD – DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı ve İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, eski partisi AKP’nin MHP ile ortak hazırladığı infaz yasasında değişiklik paketinin; kamuoyunun, partilerin ve akademisyenlerin görüşleri alınmadan hazırlandığını ifade etti.
Yürürlüğe giren yasanın demokratik bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten Mustafa Yeneroğlu, “Bu yasanın, başta hukuk devleti ve eşitlik ilkesi olmak üzere, anayasaya aykırılıkları nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceği ya da kapsamının genişletileceği aşikârdır” dedi.
“EŞİTLİK İLKESİNE AYKIRI”
Yasada belirli suçların kapsam dışı bırakılmasının Anayasa’da düzenlenen eşitlik ilkesine ve AİHS’de düzenlenen ayrımcılık yasağına aykırı olduğunu vurgulayan Yeneroğlu, “Ülkemizde sivil toplumun gelişmesi için uğraşan aydınlar ve hala haklarında bir hüküm verilmemiş, yani hukukun temel ilkesi olan masumiyet karinesine göre henüz masum olanlar, bu kanundan yararlanamayacaktır” ifadelerini kullandı.
“Hukuk sistemimizi toplumsal ihtiyaçlara cevap verecek şekilde adil hale getirmek” olduğunu hatırlatan Yeneroğlu, “Nitekim hukukun üstünlüğünü esas alan bir yargı paketinde olması gereken temel yaklaşım, adil yargılamayı korumak olmalıdır. Ne var ki, infaz paketi, sayısız kişinin yargılama sürecinde sadece temel haklarını kullanmalarından dolayı Terör Kanunu kapsamında soruşturma açılmasını, tutuklanmasını ve mahkûm edilmesini gözetmemiş, daha da üzücü olanı bu yüzden mahkûm olan kişilerin cezaevinden çıkmasını da sağlamamıştır.” sözleriyle eleştirdi.
“TOPLUM VİCDANINI YARALAYACAK KİŞİLER CEZAEVİNDEN ÇIKACAK”
“Bir taraftan işledikleri suç bakımından toplumun vicdanını yaralayacak kişilerin cezaevlerinden çıkarılmasıyla toplumun huzuru bozulacak, diğer taraftan da boşalan cezaevleri mevcut cezalar ve adil olmayan yargılamalar nedeniyle tekrar doldurulacaktır” diyen Yeneroğlu, “Son olarak Covid-19 nedeniyle öne çekildiği söylenen bu teklif, başta tutuklular olmak üzere, salgın hastalık tehlikesi bakımından ağır risk altındaki kişiler açısından da kanun önünde eşitlik ilkesini dikkate almamıştır.” dedi.
Özellikle belirli suçların kapsam dışı bırakılması, Anayasamızın 10. maddesinde düzenlenen “eşitlik” ilkesine ve AİHS’nin 14. maddesinde düzenlenen “ayrımcılık” yasağına aykırı olduğunu vurgulayan Yeneroğlu, “Hukukun hakikati, demokratik toplumun gerekliliklerinden farklı bir şey değildir. Demokratik toplumun gereklilikleri ise evrensel hukuk ilkeleri ve anayasamız üzerinde yükselir. Hukuk, özellikle de mevzuatımız, bu hakikatle uyum ve ahenk içinde olduğu ölçüde meşruiyet kazanır. Bu bakımdan infaz kanunu; adil ve eşit olmaktan uzak, anayasaya ve evrensel hukuka aykırı ve meşruiyet açısından sorunludur.” şeklinde ifade etti.
“MAFYA LİDERLERİ, HIRSIZLAR, GASPÇILAR TAHLİYE OLACAK”
“Nitekim, bu kanun ile yolsuzluk yapanlar, devlet malını zimmetine geçirenler, çete ve mafya liderleri, hırsızlar ve gaspçılar cezaevinden tahliye olacak ve toplum için tehlike olmaya devam edeceklerdir” diyen Yeneroğlu, “Oysa cebir ve şiddet içeren bir eylemi olmayıp, katıldığı örgütün terör örgütü olduğunu bilmeyen ve bu vasfı desteklemeyen, ancak buna rağmen terör örgütü üyeliğinden yaftalananlar, ‘terör örgütü üyesi olmamakla beraber, terör örgütüne yardım edenler’, ‘şiddeti övüp teşvik etmemekle beraber terör örgütü propagandası yapmakla suçlananlar’, tweet atanlar, basın özgürlüğü kapsamında tutuklanan gazeteciler haksız yere cezaevinde kalacaklardır.” dedi.
“MASUM BİR İNSANIN CEZAEVİNDE KALMASI ADALET DEĞİLDİR”
“Hala haklarında bir hüküm verilmemiş, yani hukukun temel ilkesi olan masumiyet karinesine göre henüz masum olanlar, bu kanundan yararlanamayacaktır” diyen Yeneroğlu, “Masum olan bir kişinin haksız yere cezaevinde kalması adaletin tecellisi değildir. Umardım ki Peygamber Efendimiz’in ‘afta hata edilmesi, cezalandırmada hata edilmesinden daha iyidir’ hadisine riayet ederek, tutuklu ve hükümlüler arasında, hükümlülerin de kendi arasında ayrım yapılmadan, özellikle içi boşaltılmış terör tanımı ile cezaevinde kalan, tutuklu bulunan kişiler de bu aftan ve infaz paketinden yararlanabilsin.” dedi.
Yeneroğlu, “Demokratik bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olan bu yasanın, başta hukuk devleti ve eşitlik ilkesi olmak üzere, anayasaya aykırılıkları nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceği ya da kapsamının genişletileceği aşikardır.” ifadesini kullandı.
[BoldMedya] 15.4.2020
BOLD – DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı ve İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, eski partisi AKP’nin MHP ile ortak hazırladığı infaz yasasında değişiklik paketinin; kamuoyunun, partilerin ve akademisyenlerin görüşleri alınmadan hazırlandığını ifade etti.
Yürürlüğe giren yasanın demokratik bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten Mustafa Yeneroğlu, “Bu yasanın, başta hukuk devleti ve eşitlik ilkesi olmak üzere, anayasaya aykırılıkları nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceği ya da kapsamının genişletileceği aşikârdır” dedi.
“EŞİTLİK İLKESİNE AYKIRI”
Yasada belirli suçların kapsam dışı bırakılmasının Anayasa’da düzenlenen eşitlik ilkesine ve AİHS’de düzenlenen ayrımcılık yasağına aykırı olduğunu vurgulayan Yeneroğlu, “Ülkemizde sivil toplumun gelişmesi için uğraşan aydınlar ve hala haklarında bir hüküm verilmemiş, yani hukukun temel ilkesi olan masumiyet karinesine göre henüz masum olanlar, bu kanundan yararlanamayacaktır” ifadelerini kullandı.
“Hukuk sistemimizi toplumsal ihtiyaçlara cevap verecek şekilde adil hale getirmek” olduğunu hatırlatan Yeneroğlu, “Nitekim hukukun üstünlüğünü esas alan bir yargı paketinde olması gereken temel yaklaşım, adil yargılamayı korumak olmalıdır. Ne var ki, infaz paketi, sayısız kişinin yargılama sürecinde sadece temel haklarını kullanmalarından dolayı Terör Kanunu kapsamında soruşturma açılmasını, tutuklanmasını ve mahkûm edilmesini gözetmemiş, daha da üzücü olanı bu yüzden mahkûm olan kişilerin cezaevinden çıkmasını da sağlamamıştır.” sözleriyle eleştirdi.
“TOPLUM VİCDANINI YARALAYACAK KİŞİLER CEZAEVİNDEN ÇIKACAK”
“Bir taraftan işledikleri suç bakımından toplumun vicdanını yaralayacak kişilerin cezaevlerinden çıkarılmasıyla toplumun huzuru bozulacak, diğer taraftan da boşalan cezaevleri mevcut cezalar ve adil olmayan yargılamalar nedeniyle tekrar doldurulacaktır” diyen Yeneroğlu, “Son olarak Covid-19 nedeniyle öne çekildiği söylenen bu teklif, başta tutuklular olmak üzere, salgın hastalık tehlikesi bakımından ağır risk altındaki kişiler açısından da kanun önünde eşitlik ilkesini dikkate almamıştır.” dedi.
Özellikle belirli suçların kapsam dışı bırakılması, Anayasamızın 10. maddesinde düzenlenen “eşitlik” ilkesine ve AİHS’nin 14. maddesinde düzenlenen “ayrımcılık” yasağına aykırı olduğunu vurgulayan Yeneroğlu, “Hukukun hakikati, demokratik toplumun gerekliliklerinden farklı bir şey değildir. Demokratik toplumun gereklilikleri ise evrensel hukuk ilkeleri ve anayasamız üzerinde yükselir. Hukuk, özellikle de mevzuatımız, bu hakikatle uyum ve ahenk içinde olduğu ölçüde meşruiyet kazanır. Bu bakımdan infaz kanunu; adil ve eşit olmaktan uzak, anayasaya ve evrensel hukuka aykırı ve meşruiyet açısından sorunludur.” şeklinde ifade etti.
“MAFYA LİDERLERİ, HIRSIZLAR, GASPÇILAR TAHLİYE OLACAK”
“Nitekim, bu kanun ile yolsuzluk yapanlar, devlet malını zimmetine geçirenler, çete ve mafya liderleri, hırsızlar ve gaspçılar cezaevinden tahliye olacak ve toplum için tehlike olmaya devam edeceklerdir” diyen Yeneroğlu, “Oysa cebir ve şiddet içeren bir eylemi olmayıp, katıldığı örgütün terör örgütü olduğunu bilmeyen ve bu vasfı desteklemeyen, ancak buna rağmen terör örgütü üyeliğinden yaftalananlar, ‘terör örgütü üyesi olmamakla beraber, terör örgütüne yardım edenler’, ‘şiddeti övüp teşvik etmemekle beraber terör örgütü propagandası yapmakla suçlananlar’, tweet atanlar, basın özgürlüğü kapsamında tutuklanan gazeteciler haksız yere cezaevinde kalacaklardır.” dedi.
“MASUM BİR İNSANIN CEZAEVİNDE KALMASI ADALET DEĞİLDİR”
“Hala haklarında bir hüküm verilmemiş, yani hukukun temel ilkesi olan masumiyet karinesine göre henüz masum olanlar, bu kanundan yararlanamayacaktır” diyen Yeneroğlu, “Masum olan bir kişinin haksız yere cezaevinde kalması adaletin tecellisi değildir. Umardım ki Peygamber Efendimiz’in ‘afta hata edilmesi, cezalandırmada hata edilmesinden daha iyidir’ hadisine riayet ederek, tutuklu ve hükümlüler arasında, hükümlülerin de kendi arasında ayrım yapılmadan, özellikle içi boşaltılmış terör tanımı ile cezaevinde kalan, tutuklu bulunan kişiler de bu aftan ve infaz paketinden yararlanabilsin.” dedi.
Yeneroğlu, “Demokratik bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olan bu yasanın, başta hukuk devleti ve eşitlik ilkesi olmak üzere, anayasaya aykırılıkları nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceği ya da kapsamının genişletileceği aşikardır.” ifadesini kullandı.
[BoldMedya] 15.4.2020
Ünlü ekonomistten Erdoğan'a sert cevap
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile kredi anlaşması imzalamayacaklarını açıklaması dövizin tansiyonunu yükseltti. Dolar 2018 yılı ağustos ayındaki 7,20 TL seviyesine adım adım yaklaşırken milyarlarca dolarlık yatırımlara yön veren isimlerden Timothy Ash, Erdoğan ile damadı Berat Albayrak'ın beyanlarını "Aptalca!" diye niteledi.
Londra merkezli Bluebay Asset Management Stratejisti Timothy Ash, Türkiye'nin Uluslararası Para Fonu'na (IMF) gitmemesinin "ahmakça" olduğunu ifade etti.
Ash şahsi Twitter hesabında şu sözleri sarf etti: "(Berat) Albayrak dış aktörlerden yardım alma ihtimali üzerinde durmadıklarını ifade etti. IMF ve (Amerikan Merkez Bankası) Fed'den bahsettiğini tahmin ediyorum. Bu aptalca duruyor, çünkü IMF'nin hızlı finans sağlama aracı hiçbir kondisyon olmadan verilen 6 milyar dolar anlamına gelebilir."
ERDOĞAN VE DAMADINDAN BENZER SÖZLER
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "IMF programı başta olmak üzere ülkemizi minnet altına sokacak hiçbir dayatmaya boyun eğmeyeceğiz. Türkiye’yi yeniden bu cendereye sokmaya kimsenin gücü yetmeyecektir." ifadelerini kullanmıştı.
Merkez Bankası'nın brüt döviz rezervlerinin 58 milyar dolara kadar gerilemesi dolardaki tırmanışı hızlandırdı. Dolar 7 TL'nin eşiğine geldi. Euro da 7,50 TL'yi aştı.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak bugün yaptığı açıklamada, "Hiçbir uluslararası kurumdan destek istemeden süreci yönetiyoruz." demişti.
Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİADBaşkanı Simone Kaslowski, "Şimdi IMF, yine Fed ile işbirliği içerisinde, Fed’in doğrudan anlaşma yapmadığı ülkelere likidite sağlamak için yeni bir para takası mekanizması kuruyor. Bu alışkın olduğumuz tarzda bir IMF paketi değil. Borç da değil. Kısa vadede likidite sağlayacak bir takas." diye konuşmuştu.
TÜRKİYE, DOLAR HAVUZUNA ALINMADI
Fed, Koronavirüs salgını sebebiyle artan dolar talebine cevap vermek için Avrupa Merkez Bankası (ECB) ile birlikte 14 merkez bankasına swap (dolar-yerel para birimi takası) havuzuna dahil etmişti.
Meksika ve Endonezya merkez bankalarına sunulan imkâna karşılık Türkiye, Fed'in dolar havuzunun dışında tutulmuştu.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Londra merkezli Bluebay Asset Management Stratejisti Timothy Ash, Türkiye'nin Uluslararası Para Fonu'na (IMF) gitmemesinin "ahmakça" olduğunu ifade etti.
Ash şahsi Twitter hesabında şu sözleri sarf etti: "(Berat) Albayrak dış aktörlerden yardım alma ihtimali üzerinde durmadıklarını ifade etti. IMF ve (Amerikan Merkez Bankası) Fed'den bahsettiğini tahmin ediyorum. Bu aptalca duruyor, çünkü IMF'nin hızlı finans sağlama aracı hiçbir kondisyon olmadan verilen 6 milyar dolar anlamına gelebilir."
ERDOĞAN VE DAMADINDAN BENZER SÖZLER
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "IMF programı başta olmak üzere ülkemizi minnet altına sokacak hiçbir dayatmaya boyun eğmeyeceğiz. Türkiye’yi yeniden bu cendereye sokmaya kimsenin gücü yetmeyecektir." ifadelerini kullanmıştı.
Merkez Bankası'nın brüt döviz rezervlerinin 58 milyar dolara kadar gerilemesi dolardaki tırmanışı hızlandırdı. Dolar 7 TL'nin eşiğine geldi. Euro da 7,50 TL'yi aştı.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak bugün yaptığı açıklamada, "Hiçbir uluslararası kurumdan destek istemeden süreci yönetiyoruz." demişti.
Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİADBaşkanı Simone Kaslowski, "Şimdi IMF, yine Fed ile işbirliği içerisinde, Fed’in doğrudan anlaşma yapmadığı ülkelere likidite sağlamak için yeni bir para takası mekanizması kuruyor. Bu alışkın olduğumuz tarzda bir IMF paketi değil. Borç da değil. Kısa vadede likidite sağlayacak bir takas." diye konuşmuştu.
TÜRKİYE, DOLAR HAVUZUNA ALINMADI
Fed, Koronavirüs salgını sebebiyle artan dolar talebine cevap vermek için Avrupa Merkez Bankası (ECB) ile birlikte 14 merkez bankasına swap (dolar-yerel para birimi takası) havuzuna dahil etmişti.
Meksika ve Endonezya merkez bankalarına sunulan imkâna karşılık Türkiye, Fed'in dolar havuzunun dışında tutulmuştu.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Türkiye için kaos senaryosu: Bir yıl sürerse ne olur?
Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınından en çok etkilenecek sektörler bilimsel bir araştırmayla ortaya çıkarıldı. Çalışmada, koronavirüs salgınının bir yıl sürmesi dahilinde Türkiye ekonomisinin yüzde 38 oranında küçüleceği öngörüldü.
Türkiye Ekonomi Politikaları Vakfı (TEPAV) 'Covid-19 Salgını Bir Değil Birkaç Çeyrek Sürerse Ne olur?' isimli bir çalışma yaptı.
Prof. Fatih Özatay ve Prof. Güven Sak tarafından yapılan çalışmaya göre, virüsün 6 ay sürmesi halinde Türkiye ekonomisi yüzde 20, bir yıl sürmesi halinde yüzde 38 oranında küçülecek; turizm, eğlence ve kültür ile otel harcamaları yüzde 90’dan fazla azalacak.
Sputnik'te haber olarak yer alan çalışmaya göre, krizin bir yıl sürmesi durumunda en büyük kayıp turizm, lokanta ve oteller ile eğlence ve kültür sektörlerinde yaşanacak. Bu sektörlerden turizm geliri sıfıra inerken, lokanta ve oteller ile eğlence ve kültür sektörünün gelirleri yüzde 90 oranında azalacak.
Aynı şekilde kamu ve özel sektör dahil tüm yatırım harcamaları yüzde 70 azalırken, ulaştırmada yüzde 65, mobilya, ev ekipmanları ile ev bakım ve onarımında yüzde 50, giyim ve ayakkabıda yüzde 40, alkollü içkiler ve tütünde yüzde 15, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 5 daralma olacak.
Sağlık, haberleşme, konut, su, elektrik ve gaz sektörleri etkilenmezken yani büyüme ya da küçülme olmazken bir tek devletin tüketim harcamaları yüzde 20 oranında artacak. Virüs nedeniyle Türkiye'nin ihracatı yüzde 42, ithalatı yüzde 39 düzeyinde azalacak.
TEPAV'ın çalışmasında salgınla birlikte küresel düzeyde yaşanan ekonomik sıkıntıların tek tek ülke bazında çözülemeyeceği, küresel düzeyde alınacak önlemlere ihtiyaç olduğu tespiti de yapıldı.
Kredi kartı harcamaları yüzde 31 azaldı
Çalışmada, salgının yayılmasını önlemek amacıyla bugüne kadar alınan önlemler sonucunda hava yolu taşımacılığının neredeyse durduğu, şehirlerarası ve şehir içi ulaşımın önemli ölçüde azaldığı, eğlence yerleri, lokantalar ve alışveriş merkezlerinin kapatıldığı, turizm gelirinin bıçak gibi kesildiği, yurt dışı seyahatlerin imkânsız hale geldiğine işaret edilirken, bunun ilk etkilerinin reel kesim endeksinde hızlı düşüşle görüldüğü belirtildi.
Çalışmada ekonominin yavaşlamasıyla kredi kartı harcamalarının mart ayı sonunda bir önceki haftaya göre yüzde 31 azaldığı, nisan ayının ilk 7 gününde elektrik tüketiminin yüzde 13 küçüldüğü belirtildi.
Ailelere 2 bin liralık destek için devlet 428 milyar lira civarında kaynak bulmalı
Krizin uzun süre devam etmesi halinde ciddi sıkıntıya düşecek geniş halk kitlelerine her ay aile başına 2 bin lira civarında nakit desteği verilmesinin de önerildiği çalışmada, mevcut iş gücünün yüzde 80'inin çalışamayacağı düşünülerek ve salgın öncesindeki işsizler de dikkate alınarak yapılan hesaplamaya yer verildi. Bu hesaba göre, ortalama aylık 2 bin lira yardımın 3 aylık maliyeti 2019 yılı milli gelirinin yüzde 3.3'ünü, 9 aylık maliyeti de yüzde 10'u bulacak.
2019 milli geliri 4 trilyon 280 milyar lira olduğu dikkate alındığında böyle bir ödeme için iktidarın 428 milyar lira civarında kaynak bulunması gerekiyor. Üstelik bu gidere işletmelerin kaynak ihtiyaçları ile elektrik, su gibi fatura ötelemeleri de dahil edilmedi.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Türkiye Ekonomi Politikaları Vakfı (TEPAV) 'Covid-19 Salgını Bir Değil Birkaç Çeyrek Sürerse Ne olur?' isimli bir çalışma yaptı.
Prof. Fatih Özatay ve Prof. Güven Sak tarafından yapılan çalışmaya göre, virüsün 6 ay sürmesi halinde Türkiye ekonomisi yüzde 20, bir yıl sürmesi halinde yüzde 38 oranında küçülecek; turizm, eğlence ve kültür ile otel harcamaları yüzde 90’dan fazla azalacak.
Sputnik'te haber olarak yer alan çalışmaya göre, krizin bir yıl sürmesi durumunda en büyük kayıp turizm, lokanta ve oteller ile eğlence ve kültür sektörlerinde yaşanacak. Bu sektörlerden turizm geliri sıfıra inerken, lokanta ve oteller ile eğlence ve kültür sektörünün gelirleri yüzde 90 oranında azalacak.
Aynı şekilde kamu ve özel sektör dahil tüm yatırım harcamaları yüzde 70 azalırken, ulaştırmada yüzde 65, mobilya, ev ekipmanları ile ev bakım ve onarımında yüzde 50, giyim ve ayakkabıda yüzde 40, alkollü içkiler ve tütünde yüzde 15, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 5 daralma olacak.
Sağlık, haberleşme, konut, su, elektrik ve gaz sektörleri etkilenmezken yani büyüme ya da küçülme olmazken bir tek devletin tüketim harcamaları yüzde 20 oranında artacak. Virüs nedeniyle Türkiye'nin ihracatı yüzde 42, ithalatı yüzde 39 düzeyinde azalacak.
TEPAV'ın çalışmasında salgınla birlikte küresel düzeyde yaşanan ekonomik sıkıntıların tek tek ülke bazında çözülemeyeceği, küresel düzeyde alınacak önlemlere ihtiyaç olduğu tespiti de yapıldı.
Kredi kartı harcamaları yüzde 31 azaldı
Çalışmada, salgının yayılmasını önlemek amacıyla bugüne kadar alınan önlemler sonucunda hava yolu taşımacılığının neredeyse durduğu, şehirlerarası ve şehir içi ulaşımın önemli ölçüde azaldığı, eğlence yerleri, lokantalar ve alışveriş merkezlerinin kapatıldığı, turizm gelirinin bıçak gibi kesildiği, yurt dışı seyahatlerin imkânsız hale geldiğine işaret edilirken, bunun ilk etkilerinin reel kesim endeksinde hızlı düşüşle görüldüğü belirtildi.
Çalışmada ekonominin yavaşlamasıyla kredi kartı harcamalarının mart ayı sonunda bir önceki haftaya göre yüzde 31 azaldığı, nisan ayının ilk 7 gününde elektrik tüketiminin yüzde 13 küçüldüğü belirtildi.
Ailelere 2 bin liralık destek için devlet 428 milyar lira civarında kaynak bulmalı
Krizin uzun süre devam etmesi halinde ciddi sıkıntıya düşecek geniş halk kitlelerine her ay aile başına 2 bin lira civarında nakit desteği verilmesinin de önerildiği çalışmada, mevcut iş gücünün yüzde 80'inin çalışamayacağı düşünülerek ve salgın öncesindeki işsizler de dikkate alınarak yapılan hesaplamaya yer verildi. Bu hesaba göre, ortalama aylık 2 bin lira yardımın 3 aylık maliyeti 2019 yılı milli gelirinin yüzde 3.3'ünü, 9 aylık maliyeti de yüzde 10'u bulacak.
2019 milli geliri 4 trilyon 280 milyar lira olduğu dikkate alındığında böyle bir ödeme için iktidarın 428 milyar lira civarında kaynak bulunması gerekiyor. Üstelik bu gidere işletmelerin kaynak ihtiyaçları ile elektrik, su gibi fatura ötelemeleri de dahil edilmedi.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
İnsaf Ya Hu!.. [Fikret Kaplan]
İnsaf Ya Hu!..
Bu hissizlikle cem’iyyet yaşar derlerse pek yanlış;
Bir ümmet göster, ölmüş maneviyyâtıyle sağ kalmış?
M. Akif
Kendilerini hayatın vazgeçilmezi zanneden bazı talihsizler, insanların şerefleriyle, haysiyetleriyle, diyanetleriyle, nefisleriyle, mallarıyla, canlarıyla ve hürriyetleriyle oynuyorlar. Asıyorlar, kesiyorlar…
Suçsuz olduklarını bildikleri halde, masumlara en temel insanî hakları dahi çok görüyorlar. Kendileri gibi düşünmeyenlere karşı, Lenin gibi…Hitler gibi hareket ediyorlar. İnsafsızlıktan, merhametsizlikten, şefkatsizlikten ibaret korkunç bir tablo duruyor önümüzde...
İnsaf Ya Hu!.. İnsaf! diyerek kainat lerzeye gelmiş! Ama… onlar duymuyorlar…
Yaşanan bunca imtihana, zulme, işkenceye…eşi görülmemiş soykırıma rağmen hala süreci okumakta körlük çekiyor insanlar…
Allah (cc) topyekün insanlığı ateş çemberinden geçiriyor… gözle görülmeyen küçücük memurlarıyla tedip ediyor. Aklınızı başınıza alın, kendi özünüze, ruh dünyanıza dönün diyor… Gururu, kibri, tahakkümü, zulmü, haksızlığı bitirin… adaletsizliği bırakın bir kenara… diyor.
Fakat anlamıyoruz…
Anlamak istemiyor kinin, nefretin, hasedin içini yaktığı insanlar… Körlüğü bilerek tercih ettiği için basiretini, ferasetini kaybetmiş talihsizlerle dolu, Kabe’ye yönelmiş mümin safları. Kabe dahi bırakıp yükselmiş semalara kendi ruhunu anlamayan bu insanların basiretsizlikleri, firasetsizlikleri karşısında…
Zira, okudukları, nasihat ettikleri onca bilgiler gırtlaklarından aşağıya inmemiş. Zerre bir nasipleri olmamış onlardan Hak ve Hakikat adına… Ellerinde kin ve haset taşları indiriyorlar masum Habiller’in alnına… Nuh’un (as) selametli gemisinin duvarlarına vuruyorlar nefretlerini. Kardeşlerinden daha büyük bir hınçla dipsiz, derin, karanlık bir kuyuya atıyorlar Yusufları. Abdullah ibni Selül gibi iftirayla yıkmaya çalışıyorlar masumları…
İnsaf Ya Hu!.. İnsaf!
Twitler atılıyor…her platformda hak, hukuk ve adaletin gereği ne ise sadece onlar yerine getirilsin diye sesler yükseliyor…
Birileri gülüp geçiyor bu insanca olmanın gereği gayretler karşısında… Küçümsüyor samimi çabaları… Bütün dünya ayağa kalksa da dediğim dedik diyor…
Onlar zulümlerinden vazgeçmedikleri gibi, kendilerini Allah yolunda zanneden bedenlerden de hiçbir ses yükselmiyor!.. Ama hiçbir ses…
“Değmeyin, iyi oluyor. Yıkılmalarında yarar var bunların. Onlar yıkılınca, hapishanelerde yok olup gidince meydan bize kalacak!” mülahazalarına kapılmışlar. Böylece tamamen din ile alakalı bir meselede hiss-i rekâbete yenik düşmüşler. Şeytan, o mevzuda onları nakavt etmiş; kündeye getirmiş, el-enseye almış ve yere sermiş…
‘De ki: ‘Herkes beklemede! Siz de gözleyin bakalım! Doğru yolu tutanların, hidâyete erenlerin (Sıratı Mustakîm ehlinin) kim olduğunu yakında anlayacaksınız!’ (Taha Suresi,135)
İnsaf Ya Hu!.. İnsaf! Ey ülkenin ve sözde İslam coğrafyasının bahtsız alimleri, bilginleri… insaf! İnsanlığın hiçbir devrinde bugünkü gibi kendinize, kendi mukaddes değerlerinize bu kadar yabancı, bu kadar düşman olmadınız. İlmihalde aradığınız, Kur’an’da okuduğunuz, hadiste içine indiğiniz, sırrını deştiğiniz hakikatler arasında yalnız ruhunuz yok. Çünkü, kin ve haset, insani melekelerinizi de söküp atmış.
Bir menfaate, Hizmet’in bir yurduna, okuluna…içinizi yakan nefret ve hasetin ortaya dökülmesine feda etmişsiniz dini de Kur’an’ı da peygamberi de hadisi de… camiiyi de minberi de mümin olmanın karakterli ve izzetli duruşunu da…
Hani, Bediüzzaman, “Asıl ve muzır musibet, dine gelen musibettir.’ diyor ya… işte siz bu süreçte asıl dine büyük zarar verdiniz…Dini değerleri, kaideleri menfaatinize kurban ettiniz. Masum bebekleri ve annelerini zindanlara, hücrelere koyarken kalktınız bu zulmü yapanları Bedir Ashabı’nın içine soktunuz. Bir umre sevabıyla tarttınız verilen keyfi kararları… Bu nasıl bir cüret, nasıl Allah’tan korkmama ve peygamberinden utanmamadır…
Burada görmek istemediğiniz gibi orada da göremeyeceksiniz hakikatleri: ‘…Biz onu kıyamet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz.’ (Taha, 124)
Bir mümin gruba karşı kin ve hasetle başlayan müthiş gafletiniz, onların kan ve gözyaşı çağlayanlarında ‘intikam arzusu’na dönüşmüş. Caniye, mafyaya, çeşit çeşit eşkıya güruhuna… beraat fermanı çıkarıyorsunuz…ama nazenin, masum annelere… onların günahsız bebeklerine çok görüyorsunuz Allah’ın bahşettiği hürriyeti… özgürce bir nefesi…
Onca insanın hayatının son bulması, bebeklerin zindanlarda tutulması, masum annelerin feryatları açmıyor bir türlü gözlerinizi… Rikkate getirmiyor kalplerinizi… Hissiz, hareketsiz, granitten bir duvar kesilmişsiniz. Süreci, yalan yanlış düzmece hadiselerle takdim ederek çok basit şeytani oyunlara başvuruyorsunuz.
‘Hayvanlar günümüzün zalimlerinden daha insancıl davranıyorlar.’ diyor büyüğümüz… ‘Bir belgeselde görmüştüm: Bir panter bir maymunu derdest ediyor. Hayvancık hamlini vaz’ etme faslına yakınmış. Öyle şiddetli bir heyecanla hamlini vaz’ ediyor. Panter, doğan yavruyu görür görmez boğazından sıktığı annesini hemen bırakıyor. O yavrunun üzerine eğiliyor, yalıyor, kokluyor, ağzına nefes veriyor. Dönüp böyle acı acı mahrumiyet, mağduriyet, beceriksizlik, çaresizlik içinde sağa-sola bakıyor; adeta “Ben ne yapmalıyım?” diyor. Ben onu okudum onda. “Ben buna daha ne yapmalıyım?” Şimdi vahşi bir hayvanın bile etini yemek için avladığı bir hayvanın yavrusuna karşı duyduğu şefkat!.. Sizin dünyanız sayılan o dünyada insanlar onun onda birini duymuyorlar.’
Sizden bir şey mi bekliyor masumlar?
Hayır, çünkü bugüne kadar onca mağduriyeti gördüğünüz halde sesinizi çıkarmak yerine zulmü alkışladınız. En azından, insan olmanın gereğini yerini getirin diyoruz bugün… Aklınıza, kalbinize, ruhunuza ve insafınıza ihanet etmeyin artık!
Evet, kimse sizden insan olmanın gereği dışında bir şey beklemiyor. Beklememelidir de… “Hasbünallahu ve ni’mel vekil, ni’mel mevlâ ve ni’mennasîr, ğufrâneke Rabbena ve ileyke’l masîr.” “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, ne güzel yardımcı ve ne güzel dosttur. Bizi bağışlamanı diliyoruz, Ey Rabb’imiz! Dönüş yalnız Sana’dır.” (Âl-i İmrân, 3/173)
Cenâb-ı Allah, ahirette vereceklerini vermemek için zalimlere dünyada mehil verir; mazeretleri tükeneceği âna kadar onları refah içinde yaşatır. O haramîlik yapar, milletin alın teriyle kazandığı şeylerin gidip tepesine konar, kanun nizam tanımaz… Allah Teâlâ bir süreye kadar imhâl eder. Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyurur ki: “Allah zâlime mehil üstüne mehil verir; fakat bir kere de onu derdest etti mi, artık iflah etmez.” Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu sözünü şu ayeti hatırlatarak noktalar: “Rabbin, zulme dalıp gitmiş ülkeleri kıskıvrak yakaladığı zaman işte böyle yakalar. O’nun derdest edip yakalaması pek acıdır, çok çetindir.” (Hûd 11/102)
Daha fırsat varken gelin yanlışlıklardan dönün… daha fazla yüklenmeyin masumların, mağdurların günahını… Canilere, esrarkeşlere, eşkıyaya reva gördüğünüz hürriyeti masumlardan esirgemeyin!
Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten vazgeçin! Dünya menfaatinin basit ve dar sınırlarını daha fazla darlaştıran hasedin kapalı, yakıcı kapanları içinde kalmayın. Hizmet gönüllüleri, öfkeyle oturup nefretle kalkan insanlar değil. Onlar hep müspetin peşinde olan sevgi ve hoşgörü sevdalıları.
Dünyevî değil, uhrevî bir karşılık beklemeyi dahi hizmette ihlâsa aykırı bulan, “Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım”; “Hayatımda iki dakika bile kendim için yaşamadım. Her birinizin bir günlük hidayeti için her gün elli defa ölüp dirilmeye razıyım.” fedakârlığı üzerine oturan bir Hizmet, inancının aksine herhangi bir şeyin mücadelesini vermez. Hiçbir menfaat için eğilip bükülmez, haksızlık karşısında susup kalmaz.
Hani, Abdullah İbn Hüzafetü's-Sehmi (r.a), Hz. Ömer döneminde önemli bir hizmet üstlenmiş ve bu işi yaparken de düşmanları tarafından keşfedilip, yakalanmıştı. Düşmanları, kendisine akıl almaz işkencelerde bulunmuş; hattâ çok güvenilir bir kısım siyer ve tarih kitaplarının yazdığına göre, bu mübarek Sahabî'nin başı kaynayan suya sokularak işkence edilmiş ve bu korkunç işkenceler neticesinde bile ona hiçbir şeyi kabul ettirememişlerdi. Bu arada bütün bu olup bitenleri içinde yaşadığı manastırın bir deliğinden seyreden bir rahip, Abdullah İbn Hüzafetü's-Sehmi'nin göstermiş olduğu cesaret karşısında hayran kalarak bu şanlı Sahabî'yi karşısına almış ve ona şu teklifte bulunmuştu:
- Oğlum, cesaretine hayran kaldım. Şimdi sana üç dakika mühlet vereceğim. İhtimal bir-iki dakika sonra seni öldürecekler. Bunu iyi değerlendirirsen hem dünyada, hem de âhirette mes'ud olursun. Zira bu üç dakika içinde sana dini telkin edeceğim ki bundan sonra ölsen de gam yeme; çünkü Hz. Mesih'e kavuşacaksın.
Abdullah İbn Hüzafetü's-Sehmî'nin çehresinde bir tebessüm belirmiş ve aynı zamanda gözleri sevinç içinde dolu dolu rahibe şunları söylemişti:
- Aziz peder! Şimdiye kadar beni kimse dinlemedi. Bu üç dakikalık fırsatı verdiğinizden dolayı, bilseniz size ne kadar müteşekkirim. Çünkü bu üç dakika içinde size gönlümdeki güzellikleri anlatabilirsem, artık ölsem de gam yemem...
Evet, onlar, öyle bir sevdaya baş koymuşlar ki bundan başka hiçbir hayalin gözlerine girmesine müsaade etmezler… Giren insanlar da onlardan olamaz zaten. Bu, iç murakabesini tam yapmış olmanın, omuzlarına aldıkları mukaddes emanetlerin değerini bilmenin ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’a yönelme ve kullukta derinleşme, diğer yandan da inandığı değerleri başkalarına duyurabilme istikametinde olağanüstü bir performans ortaya koymanın adıdır.
Hani, yine Hz. Ömer (r.a) arkadaşlarıyla bir yerden geçiyordu. Orada sakalları uzun, iki büklüm, bembeyaz saçlarıyla yaşlı bir insan duruyordu. Onu görünce, Hz. Ömer’in dizlerinin bağı çözülmüş, iki büklüm olmuş ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Yanındakiler hayret içinde:
'Niye ağlıyorsun ya Emire'l-Mü'minîn?' diye sorduklarında, o mealen:
‘Yaşlanmış, beli bükülmüş; ama hâlâ insanlığı kurtuluş sahiline götüren ve kaptanlığını bizzat Hz. Muhammed'in (sav) yaptığı gemiye binememiş.' cevabını vermişti.
Hz. Ömer’in ağladığı o insanlara, bu Kara Sevdalılar da ağlıyorlar. Sahip oldukları değerler manzumesini bütün insanlığı kucaklayacak bir mefkureye dönüştürmüşler. Asırlardır mefkuresizlikten ve ufuksuzluktan bunalmış olan insanlığa cihan değerinde bir sevda sunuyorlar.
Sahabeyi görenler, onları “Ruhbanun filleyl ve fursânun finnehâr” sözüyle anlatıyorlardı. Yani onlar, gecelerini ibadet ü tâatle geçiriyor, gündüzleri ise çarşının yiğitleri olarak önemli performans ortaya koyuyorlardı. Onların baş koydukları davaya gönülden inanmış günümüzün yiğitleri de daima muhasebelerini yapıyorlar, yalvarıp yakarıyorlar Rabb’lerine…döküyorlar içlerini. Havf ve reca arasında bir hayatı tercih etmişler… Darbeyle, eşkıyalıkla işleri olmaz onların… kulak verin bakın ne diyorlar:
Ey Rabb-i Rahim’im ve Halık-ı Kerim’im!
Ömrüm ve gençliğimin meyveleri olarak elimde elem veren günahlar, kederler, dalalete götüren vesveseler kaldı. Bu ağır yükümle, hastalıklı kalbimle ve mahcup yüzümle kabre yaklaşıyorum.
"Kabir, ahiret menzillerinin birinci menzilidir. Kişi ondan kurtulabilirse, ondan sonrakiler daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa ondan sonrakiler bundan daha zordur, daha şiddetlidir." (Tirmizi, zühd 5; ibni Mace, zühd 32; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned 1/63).
Ey Halık-ı Kerim’im ve Rabb-i Rahim’im!
Senin bu mahlukun, masnuun ve kulun, hem aciz, hem gafil, hem cahil, hem efendisinden kaçmış olduğu halde, pişmanlıkla Senin dergahına dönmek istiyor. Senin rahmetine sığınıyor. Hadsiz günahlarını ve hatalarını itiraf ediyor. Eğer kusursuz rahmetinle onu kabul edersen, affedip merhamet gösterirsen bu zaten Sen’in şanındandır. Eğer kabul etmezsen hangi kapıya gideyim? Senden başka Rab yok ki, dergahına gidilsin. Senden başka hak Mabud yok ki, ona iltica edilsin!.."
Hizmet gönüllüleri, murakabeyle, muhasebeyle iç dünyalarını yoklarken, ümitsizlik ve çaresizliğe düşmüyorlar… ruha felç yaşatmıyorlar… Algı operasyonlarıyla onlarda o duyguyu hâsıl edemediniz, edemeyeceksiniz. Böyle yaparak onları dağıtamazsınız.
İmana, Kur’an’a gönül vermiş samimi Hizmet gönüllüleri, rüzgârın önünde bir o yana bir bu yana savrulan kuru yapraklar, saman çöpleri değil ki hemen bir esintiyle savrulup sağa-sola gitsinler. Kocaman kocaman çınarları deviren rüzgârlar bile -Allah’ın izniyle- onları deviremez.
İnsanların menfaatlerine uygun düşen fikirlere karşı açık olmalarının ve zihinlerini haksızlıklarla doldurmalarının dine gelen musibetlerden olduğunu hatırlatıyor, zaman varken yanlıştan dönülmesi gerektiğini tekrar hatırlatarak sözü bitiriyorum:
“Rabbimiz! Katından bir rahmet ver, şu dâvamızda bize doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle! Bizi istikametten ayırma! Biz aciz kullarına nezdinden bir ferec ve mahrec (çıkış yolu ve ferahlık) nasip et!..” Amin!
[Fikret Kaplan] 15.4.2020 [Samanyolu Haber]
Bu hissizlikle cem’iyyet yaşar derlerse pek yanlış;
Bir ümmet göster, ölmüş maneviyyâtıyle sağ kalmış?
M. Akif
Kendilerini hayatın vazgeçilmezi zanneden bazı talihsizler, insanların şerefleriyle, haysiyetleriyle, diyanetleriyle, nefisleriyle, mallarıyla, canlarıyla ve hürriyetleriyle oynuyorlar. Asıyorlar, kesiyorlar…
Suçsuz olduklarını bildikleri halde, masumlara en temel insanî hakları dahi çok görüyorlar. Kendileri gibi düşünmeyenlere karşı, Lenin gibi…Hitler gibi hareket ediyorlar. İnsafsızlıktan, merhametsizlikten, şefkatsizlikten ibaret korkunç bir tablo duruyor önümüzde...
İnsaf Ya Hu!.. İnsaf! diyerek kainat lerzeye gelmiş! Ama… onlar duymuyorlar…
Yaşanan bunca imtihana, zulme, işkenceye…eşi görülmemiş soykırıma rağmen hala süreci okumakta körlük çekiyor insanlar…
Allah (cc) topyekün insanlığı ateş çemberinden geçiriyor… gözle görülmeyen küçücük memurlarıyla tedip ediyor. Aklınızı başınıza alın, kendi özünüze, ruh dünyanıza dönün diyor… Gururu, kibri, tahakkümü, zulmü, haksızlığı bitirin… adaletsizliği bırakın bir kenara… diyor.
Fakat anlamıyoruz…
Anlamak istemiyor kinin, nefretin, hasedin içini yaktığı insanlar… Körlüğü bilerek tercih ettiği için basiretini, ferasetini kaybetmiş talihsizlerle dolu, Kabe’ye yönelmiş mümin safları. Kabe dahi bırakıp yükselmiş semalara kendi ruhunu anlamayan bu insanların basiretsizlikleri, firasetsizlikleri karşısında…
Zira, okudukları, nasihat ettikleri onca bilgiler gırtlaklarından aşağıya inmemiş. Zerre bir nasipleri olmamış onlardan Hak ve Hakikat adına… Ellerinde kin ve haset taşları indiriyorlar masum Habiller’in alnına… Nuh’un (as) selametli gemisinin duvarlarına vuruyorlar nefretlerini. Kardeşlerinden daha büyük bir hınçla dipsiz, derin, karanlık bir kuyuya atıyorlar Yusufları. Abdullah ibni Selül gibi iftirayla yıkmaya çalışıyorlar masumları…
İnsaf Ya Hu!.. İnsaf!
Twitler atılıyor…her platformda hak, hukuk ve adaletin gereği ne ise sadece onlar yerine getirilsin diye sesler yükseliyor…
Birileri gülüp geçiyor bu insanca olmanın gereği gayretler karşısında… Küçümsüyor samimi çabaları… Bütün dünya ayağa kalksa da dediğim dedik diyor…
Onlar zulümlerinden vazgeçmedikleri gibi, kendilerini Allah yolunda zanneden bedenlerden de hiçbir ses yükselmiyor!.. Ama hiçbir ses…
“Değmeyin, iyi oluyor. Yıkılmalarında yarar var bunların. Onlar yıkılınca, hapishanelerde yok olup gidince meydan bize kalacak!” mülahazalarına kapılmışlar. Böylece tamamen din ile alakalı bir meselede hiss-i rekâbete yenik düşmüşler. Şeytan, o mevzuda onları nakavt etmiş; kündeye getirmiş, el-enseye almış ve yere sermiş…
‘De ki: ‘Herkes beklemede! Siz de gözleyin bakalım! Doğru yolu tutanların, hidâyete erenlerin (Sıratı Mustakîm ehlinin) kim olduğunu yakında anlayacaksınız!’ (Taha Suresi,135)
İnsaf Ya Hu!.. İnsaf! Ey ülkenin ve sözde İslam coğrafyasının bahtsız alimleri, bilginleri… insaf! İnsanlığın hiçbir devrinde bugünkü gibi kendinize, kendi mukaddes değerlerinize bu kadar yabancı, bu kadar düşman olmadınız. İlmihalde aradığınız, Kur’an’da okuduğunuz, hadiste içine indiğiniz, sırrını deştiğiniz hakikatler arasında yalnız ruhunuz yok. Çünkü, kin ve haset, insani melekelerinizi de söküp atmış.
Bir menfaate, Hizmet’in bir yurduna, okuluna…içinizi yakan nefret ve hasetin ortaya dökülmesine feda etmişsiniz dini de Kur’an’ı da peygamberi de hadisi de… camiiyi de minberi de mümin olmanın karakterli ve izzetli duruşunu da…
Hani, Bediüzzaman, “Asıl ve muzır musibet, dine gelen musibettir.’ diyor ya… işte siz bu süreçte asıl dine büyük zarar verdiniz…Dini değerleri, kaideleri menfaatinize kurban ettiniz. Masum bebekleri ve annelerini zindanlara, hücrelere koyarken kalktınız bu zulmü yapanları Bedir Ashabı’nın içine soktunuz. Bir umre sevabıyla tarttınız verilen keyfi kararları… Bu nasıl bir cüret, nasıl Allah’tan korkmama ve peygamberinden utanmamadır…
Burada görmek istemediğiniz gibi orada da göremeyeceksiniz hakikatleri: ‘…Biz onu kıyamet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz.’ (Taha, 124)
Bir mümin gruba karşı kin ve hasetle başlayan müthiş gafletiniz, onların kan ve gözyaşı çağlayanlarında ‘intikam arzusu’na dönüşmüş. Caniye, mafyaya, çeşit çeşit eşkıya güruhuna… beraat fermanı çıkarıyorsunuz…ama nazenin, masum annelere… onların günahsız bebeklerine çok görüyorsunuz Allah’ın bahşettiği hürriyeti… özgürce bir nefesi…
Onca insanın hayatının son bulması, bebeklerin zindanlarda tutulması, masum annelerin feryatları açmıyor bir türlü gözlerinizi… Rikkate getirmiyor kalplerinizi… Hissiz, hareketsiz, granitten bir duvar kesilmişsiniz. Süreci, yalan yanlış düzmece hadiselerle takdim ederek çok basit şeytani oyunlara başvuruyorsunuz.
‘Hayvanlar günümüzün zalimlerinden daha insancıl davranıyorlar.’ diyor büyüğümüz… ‘Bir belgeselde görmüştüm: Bir panter bir maymunu derdest ediyor. Hayvancık hamlini vaz’ etme faslına yakınmış. Öyle şiddetli bir heyecanla hamlini vaz’ ediyor. Panter, doğan yavruyu görür görmez boğazından sıktığı annesini hemen bırakıyor. O yavrunun üzerine eğiliyor, yalıyor, kokluyor, ağzına nefes veriyor. Dönüp böyle acı acı mahrumiyet, mağduriyet, beceriksizlik, çaresizlik içinde sağa-sola bakıyor; adeta “Ben ne yapmalıyım?” diyor. Ben onu okudum onda. “Ben buna daha ne yapmalıyım?” Şimdi vahşi bir hayvanın bile etini yemek için avladığı bir hayvanın yavrusuna karşı duyduğu şefkat!.. Sizin dünyanız sayılan o dünyada insanlar onun onda birini duymuyorlar.’
Sizden bir şey mi bekliyor masumlar?
Hayır, çünkü bugüne kadar onca mağduriyeti gördüğünüz halde sesinizi çıkarmak yerine zulmü alkışladınız. En azından, insan olmanın gereğini yerini getirin diyoruz bugün… Aklınıza, kalbinize, ruhunuza ve insafınıza ihanet etmeyin artık!
Evet, kimse sizden insan olmanın gereği dışında bir şey beklemiyor. Beklememelidir de… “Hasbünallahu ve ni’mel vekil, ni’mel mevlâ ve ni’mennasîr, ğufrâneke Rabbena ve ileyke’l masîr.” “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, ne güzel yardımcı ve ne güzel dosttur. Bizi bağışlamanı diliyoruz, Ey Rabb’imiz! Dönüş yalnız Sana’dır.” (Âl-i İmrân, 3/173)
Cenâb-ı Allah, ahirette vereceklerini vermemek için zalimlere dünyada mehil verir; mazeretleri tükeneceği âna kadar onları refah içinde yaşatır. O haramîlik yapar, milletin alın teriyle kazandığı şeylerin gidip tepesine konar, kanun nizam tanımaz… Allah Teâlâ bir süreye kadar imhâl eder. Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhi ekmelüttehâyâ) buyurur ki: “Allah zâlime mehil üstüne mehil verir; fakat bir kere de onu derdest etti mi, artık iflah etmez.” Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu sözünü şu ayeti hatırlatarak noktalar: “Rabbin, zulme dalıp gitmiş ülkeleri kıskıvrak yakaladığı zaman işte böyle yakalar. O’nun derdest edip yakalaması pek acıdır, çok çetindir.” (Hûd 11/102)
Daha fırsat varken gelin yanlışlıklardan dönün… daha fazla yüklenmeyin masumların, mağdurların günahını… Canilere, esrarkeşlere, eşkıyaya reva gördüğünüz hürriyeti masumlardan esirgemeyin!
Onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten vazgeçin! Dünya menfaatinin basit ve dar sınırlarını daha fazla darlaştıran hasedin kapalı, yakıcı kapanları içinde kalmayın. Hizmet gönüllüleri, öfkeyle oturup nefretle kalkan insanlar değil. Onlar hep müspetin peşinde olan sevgi ve hoşgörü sevdalıları.
Dünyevî değil, uhrevî bir karşılık beklemeyi dahi hizmette ihlâsa aykırı bulan, “Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım”; “Hayatımda iki dakika bile kendim için yaşamadım. Her birinizin bir günlük hidayeti için her gün elli defa ölüp dirilmeye razıyım.” fedakârlığı üzerine oturan bir Hizmet, inancının aksine herhangi bir şeyin mücadelesini vermez. Hiçbir menfaat için eğilip bükülmez, haksızlık karşısında susup kalmaz.
Hani, Abdullah İbn Hüzafetü's-Sehmi (r.a), Hz. Ömer döneminde önemli bir hizmet üstlenmiş ve bu işi yaparken de düşmanları tarafından keşfedilip, yakalanmıştı. Düşmanları, kendisine akıl almaz işkencelerde bulunmuş; hattâ çok güvenilir bir kısım siyer ve tarih kitaplarının yazdığına göre, bu mübarek Sahabî'nin başı kaynayan suya sokularak işkence edilmiş ve bu korkunç işkenceler neticesinde bile ona hiçbir şeyi kabul ettirememişlerdi. Bu arada bütün bu olup bitenleri içinde yaşadığı manastırın bir deliğinden seyreden bir rahip, Abdullah İbn Hüzafetü's-Sehmi'nin göstermiş olduğu cesaret karşısında hayran kalarak bu şanlı Sahabî'yi karşısına almış ve ona şu teklifte bulunmuştu:
- Oğlum, cesaretine hayran kaldım. Şimdi sana üç dakika mühlet vereceğim. İhtimal bir-iki dakika sonra seni öldürecekler. Bunu iyi değerlendirirsen hem dünyada, hem de âhirette mes'ud olursun. Zira bu üç dakika içinde sana dini telkin edeceğim ki bundan sonra ölsen de gam yeme; çünkü Hz. Mesih'e kavuşacaksın.
Abdullah İbn Hüzafetü's-Sehmî'nin çehresinde bir tebessüm belirmiş ve aynı zamanda gözleri sevinç içinde dolu dolu rahibe şunları söylemişti:
- Aziz peder! Şimdiye kadar beni kimse dinlemedi. Bu üç dakikalık fırsatı verdiğinizden dolayı, bilseniz size ne kadar müteşekkirim. Çünkü bu üç dakika içinde size gönlümdeki güzellikleri anlatabilirsem, artık ölsem de gam yemem...
Evet, onlar, öyle bir sevdaya baş koymuşlar ki bundan başka hiçbir hayalin gözlerine girmesine müsaade etmezler… Giren insanlar da onlardan olamaz zaten. Bu, iç murakabesini tam yapmış olmanın, omuzlarına aldıkları mukaddes emanetlerin değerini bilmenin ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’a yönelme ve kullukta derinleşme, diğer yandan da inandığı değerleri başkalarına duyurabilme istikametinde olağanüstü bir performans ortaya koymanın adıdır.
Hani, yine Hz. Ömer (r.a) arkadaşlarıyla bir yerden geçiyordu. Orada sakalları uzun, iki büklüm, bembeyaz saçlarıyla yaşlı bir insan duruyordu. Onu görünce, Hz. Ömer’in dizlerinin bağı çözülmüş, iki büklüm olmuş ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Yanındakiler hayret içinde:
'Niye ağlıyorsun ya Emire'l-Mü'minîn?' diye sorduklarında, o mealen:
‘Yaşlanmış, beli bükülmüş; ama hâlâ insanlığı kurtuluş sahiline götüren ve kaptanlığını bizzat Hz. Muhammed'in (sav) yaptığı gemiye binememiş.' cevabını vermişti.
Hz. Ömer’in ağladığı o insanlara, bu Kara Sevdalılar da ağlıyorlar. Sahip oldukları değerler manzumesini bütün insanlığı kucaklayacak bir mefkureye dönüştürmüşler. Asırlardır mefkuresizlikten ve ufuksuzluktan bunalmış olan insanlığa cihan değerinde bir sevda sunuyorlar.
Sahabeyi görenler, onları “Ruhbanun filleyl ve fursânun finnehâr” sözüyle anlatıyorlardı. Yani onlar, gecelerini ibadet ü tâatle geçiriyor, gündüzleri ise çarşının yiğitleri olarak önemli performans ortaya koyuyorlardı. Onların baş koydukları davaya gönülden inanmış günümüzün yiğitleri de daima muhasebelerini yapıyorlar, yalvarıp yakarıyorlar Rabb’lerine…döküyorlar içlerini. Havf ve reca arasında bir hayatı tercih etmişler… Darbeyle, eşkıyalıkla işleri olmaz onların… kulak verin bakın ne diyorlar:
Ey Rabb-i Rahim’im ve Halık-ı Kerim’im!
Ömrüm ve gençliğimin meyveleri olarak elimde elem veren günahlar, kederler, dalalete götüren vesveseler kaldı. Bu ağır yükümle, hastalıklı kalbimle ve mahcup yüzümle kabre yaklaşıyorum.
"Kabir, ahiret menzillerinin birinci menzilidir. Kişi ondan kurtulabilirse, ondan sonrakiler daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa ondan sonrakiler bundan daha zordur, daha şiddetlidir." (Tirmizi, zühd 5; ibni Mace, zühd 32; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned 1/63).
Ey Halık-ı Kerim’im ve Rabb-i Rahim’im!
Senin bu mahlukun, masnuun ve kulun, hem aciz, hem gafil, hem cahil, hem efendisinden kaçmış olduğu halde, pişmanlıkla Senin dergahına dönmek istiyor. Senin rahmetine sığınıyor. Hadsiz günahlarını ve hatalarını itiraf ediyor. Eğer kusursuz rahmetinle onu kabul edersen, affedip merhamet gösterirsen bu zaten Sen’in şanındandır. Eğer kabul etmezsen hangi kapıya gideyim? Senden başka Rab yok ki, dergahına gidilsin. Senden başka hak Mabud yok ki, ona iltica edilsin!.."
Hizmet gönüllüleri, murakabeyle, muhasebeyle iç dünyalarını yoklarken, ümitsizlik ve çaresizliğe düşmüyorlar… ruha felç yaşatmıyorlar… Algı operasyonlarıyla onlarda o duyguyu hâsıl edemediniz, edemeyeceksiniz. Böyle yaparak onları dağıtamazsınız.
İmana, Kur’an’a gönül vermiş samimi Hizmet gönüllüleri, rüzgârın önünde bir o yana bir bu yana savrulan kuru yapraklar, saman çöpleri değil ki hemen bir esintiyle savrulup sağa-sola gitsinler. Kocaman kocaman çınarları deviren rüzgârlar bile -Allah’ın izniyle- onları deviremez.
İnsanların menfaatlerine uygun düşen fikirlere karşı açık olmalarının ve zihinlerini haksızlıklarla doldurmalarının dine gelen musibetlerden olduğunu hatırlatıyor, zaman varken yanlıştan dönülmesi gerektiğini tekrar hatırlatarak sözü bitiriyorum:
“Rabbimiz! Katından bir rahmet ver, şu dâvamızda bize doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle! Bizi istikametten ayırma! Biz aciz kullarına nezdinden bir ferec ve mahrec (çıkış yolu ve ferahlık) nasip et!..” Amin!
[Fikret Kaplan] 15.4.2020 [Samanyolu Haber]
Şok rapor ortaya çıktı: Wuhan laboratuvarını iki sene öncesinden uyarmışlar
ABD yetkililerinin Wuhan laboratuvarında hayvanlardaki koronavirüsleri inceleyen olası güvenlik ihlalleri Ocak 2018'de uyarı yaptığı ortaya çıktı
Yeni koronavirüs Covid 19 salgınının kökeni ile ilgili tartışmalar devam ederken gözlerin çevrildiği Çin'in Wuhan şehrindeki yüksek güvenlikli biyokimyasal laboratuvarlarla ilgili yeni bir iddia ortaya çıktı
Washington Post ulusal güvenlik köşe yazarı Josh Rogin tarafından elde edilen rapora göre , ABD'li yetkililer,yeni koronavirüs salgından iki yıl önce 2018'de Wuhan Viroloji Enstitüsü'nde güvenlik sorunları hakkında bir inceleme bulunmuşlar Raporda Mümkün olan en yüksek derece olan 4. seviye biyogüvenlik araştırma sertifikasına sahip olan laboratuvar, yarasalardaki koronavirüsler üzerinde araştırmalar yapıyordu.
2018'in başlarında Wuhan'daki bir ABD diplomat ile Pekin'deki ABD Büyükelçiliğinden bir bilim insanının laboratuara yaptıkları bir çok ziyaretten sonra, yetkililere sundukları raporda endişelerini dile getirdiler .
Washington'a gönderilen iki gizli raporlarda güvelik sisteminin alarm verdiğini , laboratuvarın güvenlik protokollerini sıkılaştırmasına yardımcı olunması gerektiği vurgulanıyor .
19 Ocak 2018 tarihli ilk raporda, "Wuhan Laboratuvarındaki' en büyük sıkıntının yüksek kapsama alanlı laboratuvarı güvenli bir şekilde çalıştırmak için ciddi bir şekilde uygun şekilde eğitilmiş teknisyen ve araştırmacı sıkıntısı olduğunu belirtiliyor .
Diplomatlar ve bilim adamları, laboratuarın yarasalar gibi hayvanlardaki koronavirüsler üzerine yaptığı araştırmanın biyogüvenliği konusunda özellikle endişelendiler ve laboratuvarda bulaşıcı virüslerin kullanılmasını çevreleyen özensiz güvenlik protokollerinin "yeni bir SARS benzeri pandemik riski olduğunu" konusunda uyardı
Gazete rapor değerlendirmesinde 'Açıkça söylemek gerekirse, yeni koronavirüs hayvanlardan insanlara bulaşır ve virüsün bir laboratuvarda bir biyokütle olarak kasıtlı olarak oluşturulduğunu gösteren hiçbir kanıt yok.
Ancak yeni çıkan raporlarda virüsün yanlışlıkla veya biyo atık yoluyla laboratuvardan dışarı sızmış olabileceği teorisine katkıda bulunuyor
2002 yılında Güney Çin'de ortaya çıkan SARS virüsü gibi patlaması gibi, yeni koronavirüs Covid 19'da hayvandan insana bulaşma ile başladı.
Wuhan Viroloji Enstitüsü daha önce 2002'de SARS'ı insanlara aktardığına inanılan aynı yarasa kümesini bulan araştırmaları yayınlamıştı.
Ve laboratuvarın araştırması, yeni koronavirüsün Şubat 2020'de yarasalardan geldiğini açıklamıştı .
Raporda , diplomatlar WIV'in araştırmacılarının yarasalardaki koronavirüsler üzerindeki çalışmalarının "yarasalardaki SARS benzeri koronavirüslerin insanlara benzeri hastalıklara neden olmaları için insanlara bulaşabileceğini şiddetle uyardığını , bu da kamu sağlığı açısından" yarasalardaki SARS benzeri koronavirüslerin sürekli izlenmesi ve gelecekteki ortaya çıkan koronavirüs salgını tahmini ve önlenmesi için kritik olan hayvan-insan arayüzünün incelenmesi. "
gerektiği vurgulanmış
Ayrıca Bu tür araştırmalar, koronavirüslerin hayvandan insana bulaşını tam olarak anlamak için önemli olmakla birlikte, kablo, son derece tehlikeli araştırmaların, laboratuarın güvenlik protokollerini iyileştirmek için acil müdahale olmadan yarardan daha fazla zarar verebileceği endişelerini dile getirildi.
Çin hükümeti yeni koronavirüsün ilk kez bir Wuhan vahşi hayvan pazarında insanlara bulaştığını iddia etse de, virüsün kökenleri hakkında hala cevaplanmamış birçok soru var.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Yeni koronavirüs Covid 19 salgınının kökeni ile ilgili tartışmalar devam ederken gözlerin çevrildiği Çin'in Wuhan şehrindeki yüksek güvenlikli biyokimyasal laboratuvarlarla ilgili yeni bir iddia ortaya çıktı
Washington Post ulusal güvenlik köşe yazarı Josh Rogin tarafından elde edilen rapora göre , ABD'li yetkililer,yeni koronavirüs salgından iki yıl önce 2018'de Wuhan Viroloji Enstitüsü'nde güvenlik sorunları hakkında bir inceleme bulunmuşlar Raporda Mümkün olan en yüksek derece olan 4. seviye biyogüvenlik araştırma sertifikasına sahip olan laboratuvar, yarasalardaki koronavirüsler üzerinde araştırmalar yapıyordu.
2018'in başlarında Wuhan'daki bir ABD diplomat ile Pekin'deki ABD Büyükelçiliğinden bir bilim insanının laboratuara yaptıkları bir çok ziyaretten sonra, yetkililere sundukları raporda endişelerini dile getirdiler .
Washington'a gönderilen iki gizli raporlarda güvelik sisteminin alarm verdiğini , laboratuvarın güvenlik protokollerini sıkılaştırmasına yardımcı olunması gerektiği vurgulanıyor .
19 Ocak 2018 tarihli ilk raporda, "Wuhan Laboratuvarındaki' en büyük sıkıntının yüksek kapsama alanlı laboratuvarı güvenli bir şekilde çalıştırmak için ciddi bir şekilde uygun şekilde eğitilmiş teknisyen ve araştırmacı sıkıntısı olduğunu belirtiliyor .
Diplomatlar ve bilim adamları, laboratuarın yarasalar gibi hayvanlardaki koronavirüsler üzerine yaptığı araştırmanın biyogüvenliği konusunda özellikle endişelendiler ve laboratuvarda bulaşıcı virüslerin kullanılmasını çevreleyen özensiz güvenlik protokollerinin "yeni bir SARS benzeri pandemik riski olduğunu" konusunda uyardı
Gazete rapor değerlendirmesinde 'Açıkça söylemek gerekirse, yeni koronavirüs hayvanlardan insanlara bulaşır ve virüsün bir laboratuvarda bir biyokütle olarak kasıtlı olarak oluşturulduğunu gösteren hiçbir kanıt yok.
Ancak yeni çıkan raporlarda virüsün yanlışlıkla veya biyo atık yoluyla laboratuvardan dışarı sızmış olabileceği teorisine katkıda bulunuyor
2002 yılında Güney Çin'de ortaya çıkan SARS virüsü gibi patlaması gibi, yeni koronavirüs Covid 19'da hayvandan insana bulaşma ile başladı.
Wuhan Viroloji Enstitüsü daha önce 2002'de SARS'ı insanlara aktardığına inanılan aynı yarasa kümesini bulan araştırmaları yayınlamıştı.
Ve laboratuvarın araştırması, yeni koronavirüsün Şubat 2020'de yarasalardan geldiğini açıklamıştı .
Raporda , diplomatlar WIV'in araştırmacılarının yarasalardaki koronavirüsler üzerindeki çalışmalarının "yarasalardaki SARS benzeri koronavirüslerin insanlara benzeri hastalıklara neden olmaları için insanlara bulaşabileceğini şiddetle uyardığını , bu da kamu sağlığı açısından" yarasalardaki SARS benzeri koronavirüslerin sürekli izlenmesi ve gelecekteki ortaya çıkan koronavirüs salgını tahmini ve önlenmesi için kritik olan hayvan-insan arayüzünün incelenmesi. "
gerektiği vurgulanmış
Ayrıca Bu tür araştırmalar, koronavirüslerin hayvandan insana bulaşını tam olarak anlamak için önemli olmakla birlikte, kablo, son derece tehlikeli araştırmaların, laboratuarın güvenlik protokollerini iyileştirmek için acil müdahale olmadan yarardan daha fazla zarar verebileceği endişelerini dile getirildi.
Çin hükümeti yeni koronavirüsün ilk kez bir Wuhan vahşi hayvan pazarında insanlara bulaştığını iddia etse de, virüsün kökenleri hakkında hala cevaplanmamış birçok soru var.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Çakıcı, Tosuncuk, Peker, Emrah Serbes, Soma katilleri... Hepsi aftan yararlanıyor
İnfaz yasası olarak bilinen Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Teklifi'nin pazartesi gecesi TBMM Genel Kurulu'ndaki oylama sonucunda kabul edilmesiyle birlikte binlerce mahkum peyderpey salıverilecek. Bunlar arasında ünlü dolandırıcılar, mafya babaları ve katiller dikkati çekiyor.
Bu düzenlemeyle birlikte serbest kalacak olan "tanınmış suçlular" arasında Alaattin Çakıcı, Kürşat Yılmaz gibi mafya babaları ön plana çıkıyor, zira mafya ve çete gibi organize örgüt suçundan hapse girenlerin cezasında 3 yıl indirim yapılacak ve yasanın çıktığı tarihte cezasının bitimine 3 yıl kalanlar hemen tahliye edilebilecek.
TERÖRİST İLAN EDİLENE İNDİRİM YOK
Bunun yanı sıra AKP'nin kriterlerine göre terör suçlusu ilan edilmiş hamile, bebekli, küçük çocuğuyla hapse girmiş kadınlar, yasal kurumda çalışmış, Bank Asya'ya para yatırmış, sohbete katılıp kermes düzenlemiş, hastalar, gazeteciler veya her kesimden masumlarsa hapis yatmaya devam edecek.
Euronews Türkçe servisi ceza indiriminden yararlanacak ünlü suçlulardan bazılarını derledi.
ÇİFTLİKBANK TOSUNU TÜRKİYE'YE DÖNSE ÇOK AZ BİR SÜRE YATACAK
Çiftlikbank dolandırıcısı Mehmet Aydın gibi isimler de firari olmalarına rağmen, Türkiye'ye dönüp yargılanmaları durumunda verilen cezanın yarısını yatacaklar, yarısından da üç yıl denetimli serbestlik süresi çıkarılacak. Dolayısıyla, örneğin 18 yıl ceza alan bir kişi sadece altı yıl hapiste geçirecek.
Ceza hukuku alanında uzman avukat Umur Yıldırım, "Bu, özel bir af yasası ve ilk kez eskiye de, sonraki sürece de kalıcı şekilde uygulandı" diyor.
KENDİ EŞİNİ ÖLDÜRTEN ÇAKICI ÇIKIYOR
Kendi eşini öldürtme dahil kabarık bir suç dosyası bulunan Alaattin Çakıcı'nın halihazırda organize suç örgütü ve cinayet suçlarından cezasını tamamladığı, ancak tehdit ve adam yaralama suçundan cezaevinde bulunduğunu, dolayısıyla infaz indiriminden yararlanacağı ileri sürülüyor.
SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERLERİ KÜRŞAT YILMAZ VE SEDAT PEKER YARARLANIYOR
Kürşat Yılmaz ise, 12 Eylül darbesi öncesinde Ülkücü Gençler Derneği'nde (ÜGD) görev almış, ismi birçok cinayet ve Banker Kastelli olarak bilinen Cevher Özden de dahil olmak üzere adam yaralama olayına karışmıştı. 17 Nisan 1999'da Türkiye’ye iade edilen ve Kartal Özel Tip Kapalı Cezaevi’ne konulan Yılmaz, aynı yılın Temmuz ayında Kuşadası eski Belediye Başkanı Lütfi Suyolcu’yu öldüren tetikçi Fırat Erdoğan’ı azmettirme gerekçesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.
AKP muhaliflerine yönelik sözleri ve tehditlerle bilinen çete lideri Sedat Peker de bir süredir üzerinde 10 gramdan az uyuşturucu bulunduran kişilerin aftan yararlanması konusunda MHP liderine çağrıda bulunuyordu. 1997'de Rize'de kaçakçı Abdullah Topçu'yu öldürmek suçundan savcı karşısına çıkan ve serbest bırakılan Peker, tehditle tahsilât yapmak, zorla alıkoymak, adam öldürmeye azmettirmek ve benzeri suçlardan birçok kez yargılandı. En son olarak, 10 Mart 2014 tarihinde özel yetkili mahkemelerin kararlarına ilişkin yasa değişikliği ve tutukluluk süresinin 5 yılı aşması sebebiyle tahliye edilmişti. Geçtiğimiz aylarda da yurtdışına kaçmıştı. Euronews Türkçe'nin görüştüğü hukukçulara göre, Peker'in şayet eski davalardan yatacağı süre söz konusuysa, bu düzenlemeden yararlanır ve yeni soruşturmalardan da ilerleyen süreçte yararlanır.
ALKOLLÜ ARAÇ KULLANIP ÜÇ KİŞİLİK AİLEYİ YOK EDEN EMRAH SERBES
Öte yandan, “taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma” suçu dolayısıyla cezaevlerinde bulunan kimileri için de ceza indirimi gündeme geliyor. Örneğin, aşırı alkollü araç kullanırken üç kişilik bir ailenin ölümüne sebep olan ve "bilinçli taksirle 3 kişinin ölümüne neden olmak” suçundan 13 yıl 4 ay hapis cezasıyla cezaevinde bulunan ve açık cezaevinde kalan ünlü yazar Emrah Serbes'in de, 1 yıl 3 ay içerisinde cezaevinden tahliye olması bekleniyor.
SOMA FACİASI KATİLLERİ DE YARARLANIYOR
İnfaz indirimleri açısından bir diğer tartışmalı konu ise, tutuklu Soma maden faciası sanıkları olacak. 301 kişinin ölümüyle sonuçlanan faciada yargılama kararı Temmuz 2018'de verilmiş, sanıklar “taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olmaktan” suçlu bulunmuştu. 15 yıl hapis cezasına çarptırılan maden şirketinin yönetim kurulu başkanı Can Gürkan ise, istinaf incelemesinin ardından tahliye edilmişti. Davada şirketin halen tutuklu bulunan sanıkları da yeni düzenlemeden yararlanacaklar ve infaz sürelerinde kayda değer bir indirim olacak.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Bu düzenlemeyle birlikte serbest kalacak olan "tanınmış suçlular" arasında Alaattin Çakıcı, Kürşat Yılmaz gibi mafya babaları ön plana çıkıyor, zira mafya ve çete gibi organize örgüt suçundan hapse girenlerin cezasında 3 yıl indirim yapılacak ve yasanın çıktığı tarihte cezasının bitimine 3 yıl kalanlar hemen tahliye edilebilecek.
TERÖRİST İLAN EDİLENE İNDİRİM YOK
Bunun yanı sıra AKP'nin kriterlerine göre terör suçlusu ilan edilmiş hamile, bebekli, küçük çocuğuyla hapse girmiş kadınlar, yasal kurumda çalışmış, Bank Asya'ya para yatırmış, sohbete katılıp kermes düzenlemiş, hastalar, gazeteciler veya her kesimden masumlarsa hapis yatmaya devam edecek.
Euronews Türkçe servisi ceza indiriminden yararlanacak ünlü suçlulardan bazılarını derledi.
ÇİFTLİKBANK TOSUNU TÜRKİYE'YE DÖNSE ÇOK AZ BİR SÜRE YATACAK
Çiftlikbank dolandırıcısı Mehmet Aydın gibi isimler de firari olmalarına rağmen, Türkiye'ye dönüp yargılanmaları durumunda verilen cezanın yarısını yatacaklar, yarısından da üç yıl denetimli serbestlik süresi çıkarılacak. Dolayısıyla, örneğin 18 yıl ceza alan bir kişi sadece altı yıl hapiste geçirecek.
Ceza hukuku alanında uzman avukat Umur Yıldırım, "Bu, özel bir af yasası ve ilk kez eskiye de, sonraki sürece de kalıcı şekilde uygulandı" diyor.
KENDİ EŞİNİ ÖLDÜRTEN ÇAKICI ÇIKIYOR
Kendi eşini öldürtme dahil kabarık bir suç dosyası bulunan Alaattin Çakıcı'nın halihazırda organize suç örgütü ve cinayet suçlarından cezasını tamamladığı, ancak tehdit ve adam yaralama suçundan cezaevinde bulunduğunu, dolayısıyla infaz indiriminden yararlanacağı ileri sürülüyor.
SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERLERİ KÜRŞAT YILMAZ VE SEDAT PEKER YARARLANIYOR
Kürşat Yılmaz ise, 12 Eylül darbesi öncesinde Ülkücü Gençler Derneği'nde (ÜGD) görev almış, ismi birçok cinayet ve Banker Kastelli olarak bilinen Cevher Özden de dahil olmak üzere adam yaralama olayına karışmıştı. 17 Nisan 1999'da Türkiye’ye iade edilen ve Kartal Özel Tip Kapalı Cezaevi’ne konulan Yılmaz, aynı yılın Temmuz ayında Kuşadası eski Belediye Başkanı Lütfi Suyolcu’yu öldüren tetikçi Fırat Erdoğan’ı azmettirme gerekçesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.
AKP muhaliflerine yönelik sözleri ve tehditlerle bilinen çete lideri Sedat Peker de bir süredir üzerinde 10 gramdan az uyuşturucu bulunduran kişilerin aftan yararlanması konusunda MHP liderine çağrıda bulunuyordu. 1997'de Rize'de kaçakçı Abdullah Topçu'yu öldürmek suçundan savcı karşısına çıkan ve serbest bırakılan Peker, tehditle tahsilât yapmak, zorla alıkoymak, adam öldürmeye azmettirmek ve benzeri suçlardan birçok kez yargılandı. En son olarak, 10 Mart 2014 tarihinde özel yetkili mahkemelerin kararlarına ilişkin yasa değişikliği ve tutukluluk süresinin 5 yılı aşması sebebiyle tahliye edilmişti. Geçtiğimiz aylarda da yurtdışına kaçmıştı. Euronews Türkçe'nin görüştüğü hukukçulara göre, Peker'in şayet eski davalardan yatacağı süre söz konusuysa, bu düzenlemeden yararlanır ve yeni soruşturmalardan da ilerleyen süreçte yararlanır.
ALKOLLÜ ARAÇ KULLANIP ÜÇ KİŞİLİK AİLEYİ YOK EDEN EMRAH SERBES
Öte yandan, “taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma” suçu dolayısıyla cezaevlerinde bulunan kimileri için de ceza indirimi gündeme geliyor. Örneğin, aşırı alkollü araç kullanırken üç kişilik bir ailenin ölümüne sebep olan ve "bilinçli taksirle 3 kişinin ölümüne neden olmak” suçundan 13 yıl 4 ay hapis cezasıyla cezaevinde bulunan ve açık cezaevinde kalan ünlü yazar Emrah Serbes'in de, 1 yıl 3 ay içerisinde cezaevinden tahliye olması bekleniyor.
SOMA FACİASI KATİLLERİ DE YARARLANIYOR
İnfaz indirimleri açısından bir diğer tartışmalı konu ise, tutuklu Soma maden faciası sanıkları olacak. 301 kişinin ölümüyle sonuçlanan faciada yargılama kararı Temmuz 2018'de verilmiş, sanıklar “taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olmaktan” suçlu bulunmuştu. 15 yıl hapis cezasına çarptırılan maden şirketinin yönetim kurulu başkanı Can Gürkan ise, istinaf incelemesinin ardından tahliye edilmişti. Davada şirketin halen tutuklu bulunan sanıkları da yeni düzenlemeden yararlanacaklar ve infaz sürelerinde kayda değer bir indirim olacak.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Virüs gibi yok edilecekler kervanına dahil olur muyum?
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendisini eleştiren gazetecilere ve müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) haricindeki muhalefet partilerinin milletvekillerine "virüs" dedi. Erdoğan'ın "virüs" benzetmesinin yeni gözaltı ve tutuklamaların işaret fişeği olabileceğini belirten T24 yazarı Mehmet Y. Yılmaz endişesini şu soruyla dile getirdi: "Bunu sordum diye acaba şimdi ben de 'virüs gibi yok edilecekler' kervanına dahil olur muyum?"
Muhalefete "virüs" demek, hayra alamet değil
MEHMET YILMAZ | T24
Ülkesinde muhalefeti ve işini yapan gazetecileri "virüs" diye tanımlayan bir yönetici, demokratik bir ülkenin yöneticisi olabilir mi?
Akıllı telefonunda, internet üzerinden bireysel ya da toplu mesajlaşmaya olanak veren bir uygulaması olmayan kaç kişi kalmıştır acaba?
Benim bildiğim iki kişi var, annem ve Hıncal Abi. (Uluç)
Kendimi dünyanın merkezi zannetmiyorum ama benim çevremde böyleyse, en uçtaki örnek bilemedin beş kişiyi sayabilir, hadi on olsun.
Herkes böyle en az üç – dört grubun üyesi ve gruba bir kere dahil edildiğinizde de çıkmanız genellikle çok ayıp karşılanıyor; kırgınlıklara bile yol açabiliyor.
Memleketimizde 50 milyondan fazla akıllı telefon kullanıcısı var, belki daha da fazladır, benim internetten bulabildiğim sayı bu. Buradan hesaplamaya çalışın isterseniz, ülkemizde kaç tane WhatsApp ya da benzeri sosyal medya grubu var? Milyonu geçiyor olmalı.
Ve bir mesaj dolanıp duruyor: Devlet, bu gruplarda neler paylaşıldığını artık görebilecek, onun için eski grupları kapatıp, grupları yeniden kurun!
Bunun ne kadar uygulanabilir bir konu olduğunu Füsun Sarp Nebil, 11 Nisan günü T24’teki yazısında açıkladı. Okumadıysanız, buradan ulaşabilirsiniz.
Ben konunun dedikodu kısmıyla ilgiliyim.
Gerçi çok dedikodu da sayılmaz çünkü torba yasanın içine atılan bazı maddeler ile sosyal medya servislerine sahip olan şirketlere yönelik bazı yaptırımlar da var.
Şu anda Türkiye’deki rejimin, sosyal medya hesaplarının içinde cirit atmak gibi bir hayali olduğuna kuşkumuz yok zaten.
Onun için yapamıyor olsalar bile bu hesaplara girip, muhalifleri tek tek avlayacaklarmış gibi bir havanın yaratılmış olmasına da farkındaysanız itirazları yok.
Bu konularda söz söyleyebilecek hiçbir yetkili çıkıp da "Bu da nereden çıkıyor kardeşim, bir demokraside bunu bize nasıl yakıştırırsınız, ayıptır yahu" demiyor.
Hatta sessiz kalıp, bu durumu kabullenmek gibi bir tavır içinde olmaktan rahatsızlık da duymuyorlar.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, muhalefete ve kendisin eleştiren gazetecilere "virüs" dedi.
Memleketin ezici çoğunluğu telefonlarının dinlendiğine, mesajlarının takip edilebildiğine inanıyor ve ülkeyi yönetenler bundan hiç rahatsız olmuyor.
* * *
Otoriter rejimleri ayakta tutan en önemli unsur, suskunluk kültürüdür.
İnsanların, başlarına gelen her şeyi olduğu şekilde ve seslerini çıkarmadan kabullenmelerini sağlayacak araç da korkudur.
Korku – suskunluk kültürünü destekleyen önemli bir unsur, devletin güvenlik güçlerinin elinin nerelere kadar uzanabileceğin ilişkin olarak toplumda yayılan ve çoğu zaman yetkili kişiler tarafından da abartılan dedikodulardır.
Ülkemizde bununla yetinilmiyor tabii.
Sadece son günlerde yaşadıklarımız bile kendi başına demokrasinin geleceği açısından büyük tehdit.
YÖK Kanunu’nda yapılmak istenen değişiklikle, üniversitede kalabilmiş muhalif üniversite hocalarının kamu görevinden çıkarılabilmelerinin yolu açılıyor mesela.
Koronavirüs de bahane edilerek cezaevlerindeki kalabalığı azaltmak için katiller, hırsızlar bırakılıyor, haklarında iddianame bile yazılmamış gazeteciler, insan hakları savunucuları tutuklu olarak cezaevinde kalmaya devam ediyorlar.
Ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bakın önceki günkü kabine toplantısında ne dedi: "Bir dönem kendilerini ülkenin tek sahibi sanan, hâlâ da aynı kibirli tavırla hareket eden bu hastalıklı zihniyet sahiplerine diyorum ki; düşün artık milletin yakasından. Her darbenin, her vesayetin arkasında siz vardınız, her kaosun, her kargaşanın arkasında siz vardınız.
Milletin değerlerine, mukaddesatına, onuruna yapılan her saldırının tetikçisi sizdiniz. Yıllardır yaptığınız işin adı gazetecilik değil şeamet tellallığıdır. Ama artık bu devir sona erdi. Ülkemiz sadece Koronavirüsten değil aynı zamanda bu medya ve siyaset virüslerinden de inşallah kurtulacaktır."
Cumhurbaşkanı farkındaysanız, somut bir kişiden ya da gruptan söz etmiyor.
Muğlak ifadelerden onu siz çıkaracaksınız.
Bunlar gününe göre de değişebilir tabii.
O gün için kimin söylediğinden-tutumundan hoşlanmıyorsa, o Erdoğan için "hastalıklı zihniyet sahibi" olabiliyor.
Ülkesinde muhalefeti ve işini yapan gazetecileri "virüs" diye tanımlayan bir yönetici, demokratik bir ülkenin yöneticisi olabilir mi?
Muhalefetin ve özgür basının olmadığı, virüs gibi görülüp, yok edildiği rejim, nasıl bir rejimdir?
Bunu sordum diye acaba şimdi ben de "virüs gibi yok edilecekler" kervanına dahil olur muyum?
Muhalefete "virüs" demek, hayra alamet değil
MEHMET YILMAZ | T24
Ülkesinde muhalefeti ve işini yapan gazetecileri "virüs" diye tanımlayan bir yönetici, demokratik bir ülkenin yöneticisi olabilir mi?
Akıllı telefonunda, internet üzerinden bireysel ya da toplu mesajlaşmaya olanak veren bir uygulaması olmayan kaç kişi kalmıştır acaba?
Benim bildiğim iki kişi var, annem ve Hıncal Abi. (Uluç)
Kendimi dünyanın merkezi zannetmiyorum ama benim çevremde böyleyse, en uçtaki örnek bilemedin beş kişiyi sayabilir, hadi on olsun.
Herkes böyle en az üç – dört grubun üyesi ve gruba bir kere dahil edildiğinizde de çıkmanız genellikle çok ayıp karşılanıyor; kırgınlıklara bile yol açabiliyor.
Memleketimizde 50 milyondan fazla akıllı telefon kullanıcısı var, belki daha da fazladır, benim internetten bulabildiğim sayı bu. Buradan hesaplamaya çalışın isterseniz, ülkemizde kaç tane WhatsApp ya da benzeri sosyal medya grubu var? Milyonu geçiyor olmalı.
Ve bir mesaj dolanıp duruyor: Devlet, bu gruplarda neler paylaşıldığını artık görebilecek, onun için eski grupları kapatıp, grupları yeniden kurun!
Bunun ne kadar uygulanabilir bir konu olduğunu Füsun Sarp Nebil, 11 Nisan günü T24’teki yazısında açıkladı. Okumadıysanız, buradan ulaşabilirsiniz.
Ben konunun dedikodu kısmıyla ilgiliyim.
Gerçi çok dedikodu da sayılmaz çünkü torba yasanın içine atılan bazı maddeler ile sosyal medya servislerine sahip olan şirketlere yönelik bazı yaptırımlar da var.
Şu anda Türkiye’deki rejimin, sosyal medya hesaplarının içinde cirit atmak gibi bir hayali olduğuna kuşkumuz yok zaten.
Onun için yapamıyor olsalar bile bu hesaplara girip, muhalifleri tek tek avlayacaklarmış gibi bir havanın yaratılmış olmasına da farkındaysanız itirazları yok.
Bu konularda söz söyleyebilecek hiçbir yetkili çıkıp da "Bu da nereden çıkıyor kardeşim, bir demokraside bunu bize nasıl yakıştırırsınız, ayıptır yahu" demiyor.
Hatta sessiz kalıp, bu durumu kabullenmek gibi bir tavır içinde olmaktan rahatsızlık da duymuyorlar.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, muhalefete ve kendisin eleştiren gazetecilere "virüs" dedi.
Memleketin ezici çoğunluğu telefonlarının dinlendiğine, mesajlarının takip edilebildiğine inanıyor ve ülkeyi yönetenler bundan hiç rahatsız olmuyor.
* * *
Otoriter rejimleri ayakta tutan en önemli unsur, suskunluk kültürüdür.
İnsanların, başlarına gelen her şeyi olduğu şekilde ve seslerini çıkarmadan kabullenmelerini sağlayacak araç da korkudur.
Korku – suskunluk kültürünü destekleyen önemli bir unsur, devletin güvenlik güçlerinin elinin nerelere kadar uzanabileceğin ilişkin olarak toplumda yayılan ve çoğu zaman yetkili kişiler tarafından da abartılan dedikodulardır.
Ülkemizde bununla yetinilmiyor tabii.
Sadece son günlerde yaşadıklarımız bile kendi başına demokrasinin geleceği açısından büyük tehdit.
YÖK Kanunu’nda yapılmak istenen değişiklikle, üniversitede kalabilmiş muhalif üniversite hocalarının kamu görevinden çıkarılabilmelerinin yolu açılıyor mesela.
Koronavirüs de bahane edilerek cezaevlerindeki kalabalığı azaltmak için katiller, hırsızlar bırakılıyor, haklarında iddianame bile yazılmamış gazeteciler, insan hakları savunucuları tutuklu olarak cezaevinde kalmaya devam ediyorlar.
Ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bakın önceki günkü kabine toplantısında ne dedi: "Bir dönem kendilerini ülkenin tek sahibi sanan, hâlâ da aynı kibirli tavırla hareket eden bu hastalıklı zihniyet sahiplerine diyorum ki; düşün artık milletin yakasından. Her darbenin, her vesayetin arkasında siz vardınız, her kaosun, her kargaşanın arkasında siz vardınız.
Milletin değerlerine, mukaddesatına, onuruna yapılan her saldırının tetikçisi sizdiniz. Yıllardır yaptığınız işin adı gazetecilik değil şeamet tellallığıdır. Ama artık bu devir sona erdi. Ülkemiz sadece Koronavirüsten değil aynı zamanda bu medya ve siyaset virüslerinden de inşallah kurtulacaktır."
Cumhurbaşkanı farkındaysanız, somut bir kişiden ya da gruptan söz etmiyor.
Muğlak ifadelerden onu siz çıkaracaksınız.
Bunlar gününe göre de değişebilir tabii.
O gün için kimin söylediğinden-tutumundan hoşlanmıyorsa, o Erdoğan için "hastalıklı zihniyet sahibi" olabiliyor.
Ülkesinde muhalefeti ve işini yapan gazetecileri "virüs" diye tanımlayan bir yönetici, demokratik bir ülkenin yöneticisi olabilir mi?
Muhalefetin ve özgür basının olmadığı, virüs gibi görülüp, yok edildiği rejim, nasıl bir rejimdir?
Bunu sordum diye acaba şimdi ben de "virüs gibi yok edilecekler" kervanına dahil olur muyum?
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
En kötü senaryo' Harvardlı araştırmacılardan
Harvard Üniversitesi’nde görev alan araştırmacılar, koronavirüs salgınıyla ilgili değerlendirmelerini paylaştı
Koronavirüs (Covid-19) salgını krizinin ne zaman sona ereceğine dair pek çok öngörüde bulunuluyor.
Kimi bilim insanları daha pozitif bir tablo çizerken, bir bölümü de 2025 yılına kadar uzayabilecek bir krizden bahsediyor.
Harvard Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı, sosyal mesafeyi koruma kuralının 2022 yılına kadar sürdürülmek zorunda kalınabileceği ve salgının 2025 yılına kadar insanoğlunun hayatında var olabileceği uyarısında bulunuyor.
Bloomberg'deki habere göre, etkili bir aşı ya da tedavi yönteminin bulunmaması halinde virüsün hayatımızı tehdit etme ömrü 2025'e kadar uzayabilir. Harvard’da yapılan araştırma kapsamında, Covid-19’u, önceki iki tip corona virüs salgınıyla kıyaslayan ekip, koronavirüsün bir kışlık bir hastalık olmayabileceği ve yineleyen kış salgınına dönüşme riski taşıdığına dikkat çekti.
Araştırmaya göre, tüm dünyada uygulanan karantina önlemleri tek seferle sınırlı kalmayabilir zira salgını kontrol edebilmek için yinelenen tedbirler bir norm halini alabilir.
Buna göre, önlemlerin aralıklı olarak tekrar tekrar yürürlüğe konmaması halinde, ilkinden daha kuvvetli olacak ikinci dalgalar yaşanacak.
Araştırmanın yazarlarından olan Harvard Üniversitesi epidemiyoloji profesörü Marc Lipsitch, sonuçları The Guardian gazetesine şöyle değerlendirdi:
"Enfeksiyonlar, iki şeyin varlığında yayılır: Enfekte insanlar ve riske duyarlı insanlar. Eğer bildiğimizden çok daha büyük bir sürü bağışıklığı yoksa, nüfusun büyük çoğunluğu hâlâ riske açık. Salgının 2020 yazında son bulacağını öngörmek, enfeksiyonların nasıl yayıldığına dair bildiklerimizle çelişiyor."
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Koronavirüs (Covid-19) salgını krizinin ne zaman sona ereceğine dair pek çok öngörüde bulunuluyor.
Kimi bilim insanları daha pozitif bir tablo çizerken, bir bölümü de 2025 yılına kadar uzayabilecek bir krizden bahsediyor.
Harvard Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı, sosyal mesafeyi koruma kuralının 2022 yılına kadar sürdürülmek zorunda kalınabileceği ve salgının 2025 yılına kadar insanoğlunun hayatında var olabileceği uyarısında bulunuyor.
Bloomberg'deki habere göre, etkili bir aşı ya da tedavi yönteminin bulunmaması halinde virüsün hayatımızı tehdit etme ömrü 2025'e kadar uzayabilir. Harvard’da yapılan araştırma kapsamında, Covid-19’u, önceki iki tip corona virüs salgınıyla kıyaslayan ekip, koronavirüsün bir kışlık bir hastalık olmayabileceği ve yineleyen kış salgınına dönüşme riski taşıdığına dikkat çekti.
Araştırmaya göre, tüm dünyada uygulanan karantina önlemleri tek seferle sınırlı kalmayabilir zira salgını kontrol edebilmek için yinelenen tedbirler bir norm halini alabilir.
Buna göre, önlemlerin aralıklı olarak tekrar tekrar yürürlüğe konmaması halinde, ilkinden daha kuvvetli olacak ikinci dalgalar yaşanacak.
Araştırmanın yazarlarından olan Harvard Üniversitesi epidemiyoloji profesörü Marc Lipsitch, sonuçları The Guardian gazetesine şöyle değerlendirdi:
"Enfeksiyonlar, iki şeyin varlığında yayılır: Enfekte insanlar ve riske duyarlı insanlar. Eğer bildiğimizden çok daha büyük bir sürü bağışıklığı yoksa, nüfusun büyük çoğunluğu hâlâ riske açık. Salgının 2020 yazında son bulacağını öngörmek, enfeksiyonların nasıl yayıldığına dair bildiklerimizle çelişiyor."
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Bakanlık ‘hiçbir tutuklu hastaneye sevk edilmeyecek’ genelgesi gönderdi
Tutuklu Merve Aydoğan, cezaevi doktorunun kendisine “Adalet Bakanlığının genelgesi var hiçbir tutuklu hastaneye sevk edilmeyecek” dediğini aktardı.
Kayseri Bünyan Kadın Kapalı Cezaevi’nde kalan Çölyak hastası Merve Aydoğan, korona belirtileriyle başvurdukları cezaevi doktorunun “Adalet Bakanlığının hiçbir tutuklu hastaneye sevk edilmeyecek diye genelgesi var” dediğini aktardı.
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre Aydoğan, kendisiyle birlikte 4 kişinin 3 Nisan’dan bu yana koronovirüse dair belirtiler gösterdiklerini ancak cezaevi idaresinin ne hastaneye sevk ettiğini ne de koronavirüs testi yapmadığını belirtti.
Ablası Şükran Aydoğan ile haftalık telefon görüşmesinde yaşadıklarını aktaran Aydoğan, durumlarının gün geçtikçe kötüye gittiğini söyledi. Yapılan görüşme sırasında 3 kez telefon cezaevi idaresi tarafından kesildi.
SERUMDAN KOLLARIM DELİK DEŞİK OLDU
Aydoğan, kendisinde virüs belirtilerinin olduğunu ancak cezaevi idaresinin göstermelik tedavi yaptığını anlattı. Aydoğan durumunu şöyle dile getirdi: “Ben çölyak hastasıyım. Benim kusmam sıkıntılı bir durumdur. 10 gündür aralıksız kusuyorum. Komalık olmuş durumdayım. Revire çıkıyoruz ve serum taka taka kolum delik deşik olmuş durumda. Hiç bir etkisini görmüyorum. Geçen Cumartesi revire çıktık, acile gitmek istediğimizi söyledik. Hem kusuyor hem gözlerimiz görmüyor hem de ishal var. Bunun normal olmadığını ifade ettik. Bunun üzerine revire bir doktor getirdiler. Doktor bizi muayene etti. Doktorlar görme kaybının sebebini bulamıyorlar.”
BAKANLIKTAN GENELGE
Doktorun kendilerine Adalet Bakanlığının “Hiçbir tutuklu hastaneye sevk edilmeyecek” yönünde genelge yolladığını aktardığını belirten Aydoğan, revire getirilen göz doktorunun da yaptığı muayene sonucunda “Ya sizin beyninizde tümör olması lazım ya da bir şok veya kaza geçirmiş olmanız lazım ki görme kaybınız olsun” dediğini aktardı.
Aydoğan, cezaevi müdürünün de kendilerine “Derdiniz karantinaya girmek sizin psikolojiniz bozuk” dediğini belirtti. Yaşananların dışarıya aktarılmasını istemedikleri için telefonları kestiklerini söyleyen Aydoğan kamuoyuna şu çağrıyı yaptı: “Biz burada ölüme terk edilmiş durumdayız. Bizden gelip kan tahlili aldılar ama koronavirüs testi yapmadılar. Sesimizi duyun.”
Aydoğan’ın ablası Şükran Aydoğan, kardeşinin ve tutukluların hayatlarından endişe duyduklarını ve sağlık sorunlarına dair gerekli tedavinin yapılmasını istedi.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Kayseri Bünyan Kadın Kapalı Cezaevi’nde kalan Çölyak hastası Merve Aydoğan, korona belirtileriyle başvurdukları cezaevi doktorunun “Adalet Bakanlığının hiçbir tutuklu hastaneye sevk edilmeyecek diye genelgesi var” dediğini aktardı.
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre Aydoğan, kendisiyle birlikte 4 kişinin 3 Nisan’dan bu yana koronovirüse dair belirtiler gösterdiklerini ancak cezaevi idaresinin ne hastaneye sevk ettiğini ne de koronavirüs testi yapmadığını belirtti.
Ablası Şükran Aydoğan ile haftalık telefon görüşmesinde yaşadıklarını aktaran Aydoğan, durumlarının gün geçtikçe kötüye gittiğini söyledi. Yapılan görüşme sırasında 3 kez telefon cezaevi idaresi tarafından kesildi.
SERUMDAN KOLLARIM DELİK DEŞİK OLDU
Aydoğan, kendisinde virüs belirtilerinin olduğunu ancak cezaevi idaresinin göstermelik tedavi yaptığını anlattı. Aydoğan durumunu şöyle dile getirdi: “Ben çölyak hastasıyım. Benim kusmam sıkıntılı bir durumdur. 10 gündür aralıksız kusuyorum. Komalık olmuş durumdayım. Revire çıkıyoruz ve serum taka taka kolum delik deşik olmuş durumda. Hiç bir etkisini görmüyorum. Geçen Cumartesi revire çıktık, acile gitmek istediğimizi söyledik. Hem kusuyor hem gözlerimiz görmüyor hem de ishal var. Bunun normal olmadığını ifade ettik. Bunun üzerine revire bir doktor getirdiler. Doktor bizi muayene etti. Doktorlar görme kaybının sebebini bulamıyorlar.”
BAKANLIKTAN GENELGE
Doktorun kendilerine Adalet Bakanlığının “Hiçbir tutuklu hastaneye sevk edilmeyecek” yönünde genelge yolladığını aktardığını belirten Aydoğan, revire getirilen göz doktorunun da yaptığı muayene sonucunda “Ya sizin beyninizde tümör olması lazım ya da bir şok veya kaza geçirmiş olmanız lazım ki görme kaybınız olsun” dediğini aktardı.
Aydoğan, cezaevi müdürünün de kendilerine “Derdiniz karantinaya girmek sizin psikolojiniz bozuk” dediğini belirtti. Yaşananların dışarıya aktarılmasını istemedikleri için telefonları kestiklerini söyleyen Aydoğan kamuoyuna şu çağrıyı yaptı: “Biz burada ölüme terk edilmiş durumdayız. Bizden gelip kan tahlili aldılar ama koronavirüs testi yapmadılar. Sesimizi duyun.”
Aydoğan’ın ablası Şükran Aydoğan, kardeşinin ve tutukluların hayatlarından endişe duyduklarını ve sağlık sorunlarına dair gerekli tedavinin yapılmasını istedi.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Dünyada Covid-19, Türkiye’de kuş gribi
Türk Tabipleri Birliği’nin Türkiye’nin vaka bildirimi kodlarına dair geçen günlerde yaptığı açıklama ardından konuya ilişkin yeni iddialar gündeme geliyor. Türkiye’nin, DSÖ’nün ‘Covid-19’ saydığı vakaları ‘kuş gribi’ olarak bildirdiği iddia edildi
Dünya Sağlık Örgütü’nün Mart ayından beri Covid-19 kabul ettiği vakalar, Türkiye’de hâlâ bazı vakaların Avian Influenza (kuş gribi) veya Mers Cov (Ortadoğu solunum sendromu) olarak kayda geçtiği iddia ediliyor.
Deutsche Welle Türkçe’den Emine Algan’ın haberine göre, Türkiye'nin Covid-19 verilerinin, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) kriterlerine uygun olmadığı belirtiliyor. Bunun da vaka ve ölüm sayılarının düşük gösterilmesine neden olduğu gibi, başka ülkelerle kıyaslama yapılmasını da engellediği kaydediliyor. Yaptıkları incelemelerle bu durumu ortaya çıkaran hekimler, Sağlık Bakanlığı’nı uluslararası kriterlere uymaya çağırıyor.
Uludağ Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kayıhan Pala, Türkiye'deki kodlama sisteminin nasıl ortaya çıkarıldığını anlattı:
"Mezun ettiğimiz öğrencilerimiz ve meslektaşlarımız baktıkları hastaları kayıtlara geçirmeye çalışırken kodlarla ilgili bazı sıkıntılarını bizimle paylaştılar. Bu sıkıntılardan bir tanesi, bazı hastalarının Covid-19 olarak düşünüldüğü halde Avian Influenza diye bilinen başka bir hastalık olarak girilmesiydi.”
Prof. Pala'nın verilerine göre, bunun üzerine öncelikle DSÖ'nün yaklaşımı, sonra da ABD, İngiltere, Almanya, Kanada, Polonya gibi pek çok ülkenin verileri incelendi ve Türkiye'de halen kullanılan kodlama sisteminin hepsinden farklı olduğu görüldü.
KODLARIN İÇERİKLERİ FARKLI
Dünya Sağlık Örgütü, Covid-19 pandemisi sırasında hastalık ve ölüm kayıtları için uluslararası iki kod öneriyor:
- U07.1: Covid-19 Virüs tanımlanmış (PCR testiyle kesinleşmiş)
- U07.2: Virüs PCR testiyle tanımlanmamış fakat klinik tanı mevcut, olası Covid-19, kuşkulu Covid-19
Türkiye’de kullanılan kodlar ise şöyle:
- U07.1: Mers Cov hastalığı
- U07.2: Avian Influenza enfeksiyonu (kuş gribi olarak biliniyor)
- U07.3: Covid-19
Bu noktada şunu hatırlatmak gerek: PCR testi yüzde 100 doğru sonuç vermiyor, şu ana kadar yapılan çalışmalar yüzde 60-70 oranında güvenilir olduğunu ortaya koydu. Bu nedenle DSÖ, mart ayında yaklaşımını değiştirdi ve U07.1 ile U07.2 kodlarını önerdi. Buna göre PCR doğrulaması olmasa bile hastada klinik bulgular ve epidemiyolojik veriler ışığında (akciğer tomografisi gibi), Covid-19 olduğu düşünülüyorsa bunun tanı kriteri ya da olası ve kuşkulu olarak U07.2 koduyla kayıtlara geçmesini istiyor. DSÖ bu kodun hem hastalıklarda hem de ölümlerde girilmesini istiyor ki pandeminin yol açtığı sağlık sonuçları çok daha net ortaya konabilsin ve ülkeler bazında kıyaslanabilsin.
ÇİN'DE TANI KRİTERİ ŞUBAT'TA DEĞİŞTİ
Hastalığın ilk ortaya çıktığı Çin, tomografi bulgularını DSÖ henüz pandemi ilan etmeden önce tanı kriterine eklemişti. Bu durum, Çin’deki şubat ayı grafiğine çarpıcı bir şekilde yansıdı. Günde 1000-1500 vaka açıklanırken 14 Şubat tarihinde birdenbire 18 bin vaka bildirildi. Çünkü o güne kadar sadece test pozitif vakaları raporlayan Çin, test negatif ama klinik olarak Covid-19 olan birikmiş vakaları o gün kayda geçirdi.
Türkiye'de farklı kodlar girilmesinin iki büyük soruna yol açacağını öngören Prof. Kayıhan Pala, bunu şöyle açıklıyor:
"Birincisi kıyaslama yapmakta zorlanabiliriz. İkincisi, bence en az birinci kadar önemli, Türkiye doğrulanmamış diye kabul ettiği, yani PCR testi pozitif olmayan vakaları kayıtlarına geçirmiyor. Oysa bize sahadan gelen bilgiler, çok sayıda Covid-19 hastası olduğu halde değişik gerekçelerle PCR sonuçları ya gelmeyen ya da pozitif olarak gelmeyen olguların varlığına işaret ediyor. DSÖ bu sorunu bildiği için kuşkulu vaka ya da klinik olarak kayıtlara geçmesini istiyor.”
Herhangi bir bölge ya da ülkeye özgü değil, bütün dünyayı ilgilendiren bir sorunla karşı karşıya olunduğunu hatırlatan Pala, “Sağlık Bakanlığı'nı ivedi olarak bu uluslararası sınıflandırmaya katılmaya çağırıyoruz” diyor.
Sadece halk sağlığı uzmanları değil, farklı branşlardan hekimler de yaptıkları çalışmaları açıklayarak bilimsel veriler ve uluslararası kriterlere göre önlem alınmasını istiyor. Örneğin Türkiye’de açıklanan ölüm sayılarının, epidemiyolojik dağılımlara uyum göstermediğini fark eden Adli Tıp ve Adli Bilimler Uzmanı Prof. Coşkun Yorulmaz, doğrulanmış vaka sayılarıyla ölüm sayıları arasında paralellik bulunmadığını tespit etti. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’nin yaptığı araştırmanın sonuçları 8 Nisan’da açıklandı ve Türkiye’deki ölüm kayıtlarının geriye dönük olarak gözden geçirilmesi istendi.
Çocuk hastalıkları uzmanı Dr. Veysi Yoldaş da, İstanbul’un son dört yıldaki ölüm kayıtlarıyla salgında açıklanan verilerin uyuşmadığını bildiriyor. Mart ayında önceki yıllara göre ciddi oranda yüksek seyreden ölümler olduğunu duyuran Yoldaş, "Kayıtlara doğal ölüm diye geçen ama bulaşıcı hastalık prosedürüyle defnedilenler vakaları biliyoruz” diyor.
ÜÇ HAFTALIK DİLİMDE 1218 FAZLA ÖLÜM
Benzer bir çalışma yapan HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen ise son dört yılda İstanbul’daki ölüm kayıtlarını Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne taşıyarak, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.
Sağlık Bakanlığı verilerine göre 16 Mart-5 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da koronavirüs nedeniyle 210 kişi hayatını kaybetti. Oysa aynı zaman diliminde İstanbul’da, geçen yılın aynı dönemine kıyasla 1218 daha fazla ölüm gerçekleşti. "Evde kal” çağrısına büyük ölçüde uyulduğu için trafik kazalarında düşüş olduğuna da dikkat çeken Zeynel Özen, “Test negatif çıkmasına rağmen tomografi ve diğer tüm bulgularla Covid-19 teşhisi konularak tedavi edilen kişiler neden ölüm ve vaka sayılarına dahil edilmiyor?” diye sordu. Sağlık Bakanı, soru önergesine henüz yanıt vermedi.
“Bizim de gözlemlerimiz klinik olarak Covid-19 nedeniyle vefat eden çok sayıda kişinin kayıtlara bu şekilde geçirilmediği yönünde” diyen Prof. Kayıhan Pala, hastalığın etkisini tam olarak görememekten endişe duyuyor. Bu nedenle TTB’nin önerdiği gibi sözel otopsi yapılmasını istiyor.
Sözel otopsi, ölüm nedenleri ve ölüme yol açan risklerin ortaya konabilmesi için uygulanan bir teknik. Defin ruhsatına bulaşıcı hastalık diye işlenen bir kişinin yakınlarını arayarak bu kişinin hastaneye yatıp yatmadığı, hangi bulguları gösterdiği, hekimlerin ne söylediği, tomografi bilgisi verilip verilmediği gibi teknik ayrıntılarla, ölen kişinin Covid-19 olup olmadığı kararına varmak mümkün. Prof. Pala, "Böylelikle, hastalığın yurdumuzda açmış olduğu yarayı, yaratmış olduğu etkiyi daha yakından görme olanağına sahip olabiliriz” diyor.
Bulaşıcı hastalık prosedürüne uygun olarak defnedilenler hakkında bilgisine başvurulan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ise defin işlemlerinin, hastaneler ve Sağlık Bakanlığı’nın yönergelerine göre yapıldığını bildirdi.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
Dünya Sağlık Örgütü’nün Mart ayından beri Covid-19 kabul ettiği vakalar, Türkiye’de hâlâ bazı vakaların Avian Influenza (kuş gribi) veya Mers Cov (Ortadoğu solunum sendromu) olarak kayda geçtiği iddia ediliyor.
Deutsche Welle Türkçe’den Emine Algan’ın haberine göre, Türkiye'nin Covid-19 verilerinin, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) kriterlerine uygun olmadığı belirtiliyor. Bunun da vaka ve ölüm sayılarının düşük gösterilmesine neden olduğu gibi, başka ülkelerle kıyaslama yapılmasını da engellediği kaydediliyor. Yaptıkları incelemelerle bu durumu ortaya çıkaran hekimler, Sağlık Bakanlığı’nı uluslararası kriterlere uymaya çağırıyor.
Uludağ Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kayıhan Pala, Türkiye'deki kodlama sisteminin nasıl ortaya çıkarıldığını anlattı:
"Mezun ettiğimiz öğrencilerimiz ve meslektaşlarımız baktıkları hastaları kayıtlara geçirmeye çalışırken kodlarla ilgili bazı sıkıntılarını bizimle paylaştılar. Bu sıkıntılardan bir tanesi, bazı hastalarının Covid-19 olarak düşünüldüğü halde Avian Influenza diye bilinen başka bir hastalık olarak girilmesiydi.”
Prof. Pala'nın verilerine göre, bunun üzerine öncelikle DSÖ'nün yaklaşımı, sonra da ABD, İngiltere, Almanya, Kanada, Polonya gibi pek çok ülkenin verileri incelendi ve Türkiye'de halen kullanılan kodlama sisteminin hepsinden farklı olduğu görüldü.
KODLARIN İÇERİKLERİ FARKLI
Dünya Sağlık Örgütü, Covid-19 pandemisi sırasında hastalık ve ölüm kayıtları için uluslararası iki kod öneriyor:
- U07.1: Covid-19 Virüs tanımlanmış (PCR testiyle kesinleşmiş)
- U07.2: Virüs PCR testiyle tanımlanmamış fakat klinik tanı mevcut, olası Covid-19, kuşkulu Covid-19
Türkiye’de kullanılan kodlar ise şöyle:
- U07.1: Mers Cov hastalığı
- U07.2: Avian Influenza enfeksiyonu (kuş gribi olarak biliniyor)
- U07.3: Covid-19
Bu noktada şunu hatırlatmak gerek: PCR testi yüzde 100 doğru sonuç vermiyor, şu ana kadar yapılan çalışmalar yüzde 60-70 oranında güvenilir olduğunu ortaya koydu. Bu nedenle DSÖ, mart ayında yaklaşımını değiştirdi ve U07.1 ile U07.2 kodlarını önerdi. Buna göre PCR doğrulaması olmasa bile hastada klinik bulgular ve epidemiyolojik veriler ışığında (akciğer tomografisi gibi), Covid-19 olduğu düşünülüyorsa bunun tanı kriteri ya da olası ve kuşkulu olarak U07.2 koduyla kayıtlara geçmesini istiyor. DSÖ bu kodun hem hastalıklarda hem de ölümlerde girilmesini istiyor ki pandeminin yol açtığı sağlık sonuçları çok daha net ortaya konabilsin ve ülkeler bazında kıyaslanabilsin.
ÇİN'DE TANI KRİTERİ ŞUBAT'TA DEĞİŞTİ
Hastalığın ilk ortaya çıktığı Çin, tomografi bulgularını DSÖ henüz pandemi ilan etmeden önce tanı kriterine eklemişti. Bu durum, Çin’deki şubat ayı grafiğine çarpıcı bir şekilde yansıdı. Günde 1000-1500 vaka açıklanırken 14 Şubat tarihinde birdenbire 18 bin vaka bildirildi. Çünkü o güne kadar sadece test pozitif vakaları raporlayan Çin, test negatif ama klinik olarak Covid-19 olan birikmiş vakaları o gün kayda geçirdi.
Türkiye'de farklı kodlar girilmesinin iki büyük soruna yol açacağını öngören Prof. Kayıhan Pala, bunu şöyle açıklıyor:
"Birincisi kıyaslama yapmakta zorlanabiliriz. İkincisi, bence en az birinci kadar önemli, Türkiye doğrulanmamış diye kabul ettiği, yani PCR testi pozitif olmayan vakaları kayıtlarına geçirmiyor. Oysa bize sahadan gelen bilgiler, çok sayıda Covid-19 hastası olduğu halde değişik gerekçelerle PCR sonuçları ya gelmeyen ya da pozitif olarak gelmeyen olguların varlığına işaret ediyor. DSÖ bu sorunu bildiği için kuşkulu vaka ya da klinik olarak kayıtlara geçmesini istiyor.”
Herhangi bir bölge ya da ülkeye özgü değil, bütün dünyayı ilgilendiren bir sorunla karşı karşıya olunduğunu hatırlatan Pala, “Sağlık Bakanlığı'nı ivedi olarak bu uluslararası sınıflandırmaya katılmaya çağırıyoruz” diyor.
Sadece halk sağlığı uzmanları değil, farklı branşlardan hekimler de yaptıkları çalışmaları açıklayarak bilimsel veriler ve uluslararası kriterlere göre önlem alınmasını istiyor. Örneğin Türkiye’de açıklanan ölüm sayılarının, epidemiyolojik dağılımlara uyum göstermediğini fark eden Adli Tıp ve Adli Bilimler Uzmanı Prof. Coşkun Yorulmaz, doğrulanmış vaka sayılarıyla ölüm sayıları arasında paralellik bulunmadığını tespit etti. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’nin yaptığı araştırmanın sonuçları 8 Nisan’da açıklandı ve Türkiye’deki ölüm kayıtlarının geriye dönük olarak gözden geçirilmesi istendi.
Çocuk hastalıkları uzmanı Dr. Veysi Yoldaş da, İstanbul’un son dört yıldaki ölüm kayıtlarıyla salgında açıklanan verilerin uyuşmadığını bildiriyor. Mart ayında önceki yıllara göre ciddi oranda yüksek seyreden ölümler olduğunu duyuran Yoldaş, "Kayıtlara doğal ölüm diye geçen ama bulaşıcı hastalık prosedürüyle defnedilenler vakaları biliyoruz” diyor.
ÜÇ HAFTALIK DİLİMDE 1218 FAZLA ÖLÜM
Benzer bir çalışma yapan HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen ise son dört yılda İstanbul’daki ölüm kayıtlarını Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne taşıyarak, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.
Sağlık Bakanlığı verilerine göre 16 Mart-5 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da koronavirüs nedeniyle 210 kişi hayatını kaybetti. Oysa aynı zaman diliminde İstanbul’da, geçen yılın aynı dönemine kıyasla 1218 daha fazla ölüm gerçekleşti. "Evde kal” çağrısına büyük ölçüde uyulduğu için trafik kazalarında düşüş olduğuna da dikkat çeken Zeynel Özen, “Test negatif çıkmasına rağmen tomografi ve diğer tüm bulgularla Covid-19 teşhisi konularak tedavi edilen kişiler neden ölüm ve vaka sayılarına dahil edilmiyor?” diye sordu. Sağlık Bakanı, soru önergesine henüz yanıt vermedi.
“Bizim de gözlemlerimiz klinik olarak Covid-19 nedeniyle vefat eden çok sayıda kişinin kayıtlara bu şekilde geçirilmediği yönünde” diyen Prof. Kayıhan Pala, hastalığın etkisini tam olarak görememekten endişe duyuyor. Bu nedenle TTB’nin önerdiği gibi sözel otopsi yapılmasını istiyor.
Sözel otopsi, ölüm nedenleri ve ölüme yol açan risklerin ortaya konabilmesi için uygulanan bir teknik. Defin ruhsatına bulaşıcı hastalık diye işlenen bir kişinin yakınlarını arayarak bu kişinin hastaneye yatıp yatmadığı, hangi bulguları gösterdiği, hekimlerin ne söylediği, tomografi bilgisi verilip verilmediği gibi teknik ayrıntılarla, ölen kişinin Covid-19 olup olmadığı kararına varmak mümkün. Prof. Pala, "Böylelikle, hastalığın yurdumuzda açmış olduğu yarayı, yaratmış olduğu etkiyi daha yakından görme olanağına sahip olabiliriz” diyor.
Bulaşıcı hastalık prosedürüne uygun olarak defnedilenler hakkında bilgisine başvurulan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ise defin işlemlerinin, hastaneler ve Sağlık Bakanlığı’nın yönergelerine göre yapıldığını bildirdi.
[Samanyolu Haber] 15.4.2020
BM’den Trump’ın DSÖ kararına tepki: Şimdi sırası değil
KRONOS -15 Nisan 2020
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, yazılı bir açıklama yaparak, ABD Başkanı Donald Trump’ın Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) ilişkin aldığı kararı eleştirdi.
Trump, ABD’nin DSÖ’ye sağladığı 500 milyon dolarlık fonun, örgüte ilişkin yürüttükleri soruşturma tamamlanana kadar dondurulduğunu açıklamıştı.
Kovid-19 salgınının dünyanın karşı karşıya kaldığı en tehlikeli sorunlardan biri olduğunu, DSÖ ve binlerce çalışanının ön saflarda özellikle en savunmasız toplumları desteklediğini belirten Guterres, salgına karşı savaşın kazanılması için Dünya Sağlık Örgütünün desteklenmesinin hayati derecede önemli olduğunu ifade etti.
Guterres, “Şu an koronavirüse karşı mücadelede DSÖ’nün ya da herhangi bir insani yardım kuruluşunun kaynaklarını azaltma zamanı değil, dayanışma zamanı” değerlendirmesinde bulundu.
Eşi benzeri görülmemiş bu virüsle yine eşi benzeri görülmemiş bir mücadeleye ihtiyaç duyulduğuna dikkati çeken Guterres, ”Bu salgın sayfası kapandığında geriye dönüp nasıl ortaya çıktığı, nasıl bütün dünyaya yayıldığı ve bu krizle nasıl mücadele edildiğine bakıp ders çıkaracağız ama şimdi sırası değil” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 15.4.2020
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, yazılı bir açıklama yaparak, ABD Başkanı Donald Trump’ın Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) ilişkin aldığı kararı eleştirdi.
Trump, ABD’nin DSÖ’ye sağladığı 500 milyon dolarlık fonun, örgüte ilişkin yürüttükleri soruşturma tamamlanana kadar dondurulduğunu açıklamıştı.
Kovid-19 salgınının dünyanın karşı karşıya kaldığı en tehlikeli sorunlardan biri olduğunu, DSÖ ve binlerce çalışanının ön saflarda özellikle en savunmasız toplumları desteklediğini belirten Guterres, salgına karşı savaşın kazanılması için Dünya Sağlık Örgütünün desteklenmesinin hayati derecede önemli olduğunu ifade etti.
Guterres, “Şu an koronavirüse karşı mücadelede DSÖ’nün ya da herhangi bir insani yardım kuruluşunun kaynaklarını azaltma zamanı değil, dayanışma zamanı” değerlendirmesinde bulundu.
Eşi benzeri görülmemiş bu virüsle yine eşi benzeri görülmemiş bir mücadeleye ihtiyaç duyulduğuna dikkati çeken Guterres, ”Bu salgın sayfası kapandığında geriye dönüp nasıl ortaya çıktığı, nasıl bütün dünyaya yayıldığı ve bu krizle nasıl mücadele edildiğine bakıp ders çıkaracağız ama şimdi sırası değil” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 15.4.2020
Kaybetme sanatı [Can Bahadır Yüce]
Belki kaybetmeyi öğrenemiyor insan ama kayıplarla başa çıkmayı önünde sonunda öğreniyor. Öğrendik.
CAN BAHADIR YÜCE -14 Nisan 2020
‘Kaybetme’nin anlamı üzerine yazacaktım. Dünya bir kâbusta sıkışıp kalmışken kaybedilenlerden söz ediyoruz. İşini, parasını, vaktini, yakınlarını kaybedenler…
Kaybetmek öğrenilir mi? İnsan neyi kaybettiğini ancak eldeki yitip gittikten sonra anladığına göre, öğrenilemez.
Elizabeth Bishop o unutulmaz şiirinde tam tersini söyler: “Güç değildir ustalaşmak kaybetme sanatında.” Aslında “Daha çok, daha çabuk kaybetmeye alıştırın kendinizi” derken hem kaybetmenin ne kadar kolay olduğunu anlatır hem de ‘tariz’ yapar: Unutmayı, ayrılığı, kaybetmeyi öğrenmek aslında çok güçtür.
Birkaç gün önce aklıma şiiri Türkçeye çevirmek gelmişti. Ama Cevat Çapan zaten çevirmiş. Üstelik İngilizcedeki tariz Türkçede nedense aynı etkiyi uyandırmıyor. Ben de şiirin izleğini —sese ve biçime sadık kalarak— tersinden yazmayı (bir tür çeşitleme) denedim. (Böyle oyunları eski kuşaklar sıkça oynardı.)
Sonra gerçekten zor bir kayıp haberi geldi. Selahattin Sevi annesini kaybetmiş. Dört yıldır sürgünde, göremediği annesini kaybetmenin kederini yaşayan bir gazeteci… Haber üstümüze kesif bir karanlık gibi çöktü.
İçimi burkan ölüm haberi değil, bir ülkenin en iyi fotoğrafçılarından birine bunun reva görmesi… O ünlü sözü değiştirerek söylersem: “Ölüm Allah’ın emri, şu zulüm olmasaydı.” Belki ileride birçok haksızlığın bedeli ödenecek ama böyle sessiz acılar yaşayanın yüreğinde hep gömülü kalacak.
Dönüp bakıyorum da şu son birkaç yılda ne çok kayıp, unutuş, ayrılık görmüşüz. O dağınık zamanlarda bizi toparlayan hep Selahattin Sevi oldu. Ailesinden uzakta yaşadıklarının, eşi ve kızlarıyla yeniden buluşabilme çabalarının az çok tanığıyım. O koşullarda bile gazetecilikte direnmeyi hiç bırakmadı. Dünyanın öteki ucundan telefon ekranında seslendiği güneşli sabahı anımsıyorum: “Kardeşim, haber sitesi kuruyoruz!” Kronos günlerinde de dik durmayı, kalemini (ve fotoğraf makinesini) bırakmamayı, işimizde direnmeyi onun kadar ısrarla ‘kafamıza kazıyan’ olmadı.
Belki kaybetmeyi öğrenemiyor insan ama kayıplarla başa çıkmayı önünde sonunda öğreniyor. Öğrendik.
Yola çıkarken konuşmuştuk: Karanlığa en iyi direnme biçimi umudu diri tutmaktır. Çöken karanlık hafiflemedi ama bize karanlıkta yolumuzu bulmayı öğretti.
Neyi kaybettiğini bilmek, insana kaybetmeyi değilse de eldekinin değerini öğretiyor. Selahattin Sevi gibi bir dosta sahip olduğum(uz) için şanslıyım.
Zor sanat
Selahattin Sevi için
Zordur ustalaşmak kaybetme sanatında
Bir boşluk… hangi toprak örter
Bazı şeylerin kaybı felakettir aslında
Göğüste sımsıkı ya da elinin altında
Bile bir an unutsa insan titrer
Zordur ustalaşmak kaybetme sanatında
Herkes sırdır yitirdiği hakkında
Küçük özlemler, olmamış düşler
Bir gün hepsi insanın sırtında
Gençken verilenler ya da kırkında
Kaybettiklerin… iş, ev—başka neler
Zordur ustalaşmak kaybetme sanatında
Kaç arkadaş kaybettin, kaç sevgili ardında
Rüya gibi geçilen kentler, ülkeler
Ne kadar uzak, öyle yakında
Kaybetmek öğrenilmez (hele sevdiğini)
Nasıl bilir ki insan kaybettiğini
Zormuş ustalaşmak ayrılık sanatında
(Yaz işte) Acemiyim kaldım yanında
One Art
The art of losing isn’t hard to master;
so many things seem filled with the intent
to be lost that their loss is no disaster.
Lose something every day. Accept the fluster
of lost door keys, the hour badly spent.
The art of losing isn’t hard to master.
Then practice losing farther, losing faster:
places, and names, and where it was you meant
to travel. None of these will bring disaster.
I lost my mother’s watch. And look! my last, or
next-to-last, of three loved houses went.
The art of losing isn’t hard to master.
I lost two cities, lovely ones. And, vaster,
some realms I owned, two rivers, a continent.
I miss them, but it wasn’t a disaster.
—Even losing you (the joking voice, a gesture
I love) I shan’t have lied. It’s evident
the art of losing’s not too hard to master
though it may look like (Write it!) like disaster.
Elizabeth Bishop
[Can Bahadır Yüce] 14.4.2020 [Kronos.News]
CAN BAHADIR YÜCE -14 Nisan 2020
‘Kaybetme’nin anlamı üzerine yazacaktım. Dünya bir kâbusta sıkışıp kalmışken kaybedilenlerden söz ediyoruz. İşini, parasını, vaktini, yakınlarını kaybedenler…
Kaybetmek öğrenilir mi? İnsan neyi kaybettiğini ancak eldeki yitip gittikten sonra anladığına göre, öğrenilemez.
Elizabeth Bishop o unutulmaz şiirinde tam tersini söyler: “Güç değildir ustalaşmak kaybetme sanatında.” Aslında “Daha çok, daha çabuk kaybetmeye alıştırın kendinizi” derken hem kaybetmenin ne kadar kolay olduğunu anlatır hem de ‘tariz’ yapar: Unutmayı, ayrılığı, kaybetmeyi öğrenmek aslında çok güçtür.
Birkaç gün önce aklıma şiiri Türkçeye çevirmek gelmişti. Ama Cevat Çapan zaten çevirmiş. Üstelik İngilizcedeki tariz Türkçede nedense aynı etkiyi uyandırmıyor. Ben de şiirin izleğini —sese ve biçime sadık kalarak— tersinden yazmayı (bir tür çeşitleme) denedim. (Böyle oyunları eski kuşaklar sıkça oynardı.)
Sonra gerçekten zor bir kayıp haberi geldi. Selahattin Sevi annesini kaybetmiş. Dört yıldır sürgünde, göremediği annesini kaybetmenin kederini yaşayan bir gazeteci… Haber üstümüze kesif bir karanlık gibi çöktü.
İçimi burkan ölüm haberi değil, bir ülkenin en iyi fotoğrafçılarından birine bunun reva görmesi… O ünlü sözü değiştirerek söylersem: “Ölüm Allah’ın emri, şu zulüm olmasaydı.” Belki ileride birçok haksızlığın bedeli ödenecek ama böyle sessiz acılar yaşayanın yüreğinde hep gömülü kalacak.
Dönüp bakıyorum da şu son birkaç yılda ne çok kayıp, unutuş, ayrılık görmüşüz. O dağınık zamanlarda bizi toparlayan hep Selahattin Sevi oldu. Ailesinden uzakta yaşadıklarının, eşi ve kızlarıyla yeniden buluşabilme çabalarının az çok tanığıyım. O koşullarda bile gazetecilikte direnmeyi hiç bırakmadı. Dünyanın öteki ucundan telefon ekranında seslendiği güneşli sabahı anımsıyorum: “Kardeşim, haber sitesi kuruyoruz!” Kronos günlerinde de dik durmayı, kalemini (ve fotoğraf makinesini) bırakmamayı, işimizde direnmeyi onun kadar ısrarla ‘kafamıza kazıyan’ olmadı.
Belki kaybetmeyi öğrenemiyor insan ama kayıplarla başa çıkmayı önünde sonunda öğreniyor. Öğrendik.
Yola çıkarken konuşmuştuk: Karanlığa en iyi direnme biçimi umudu diri tutmaktır. Çöken karanlık hafiflemedi ama bize karanlıkta yolumuzu bulmayı öğretti.
Neyi kaybettiğini bilmek, insana kaybetmeyi değilse de eldekinin değerini öğretiyor. Selahattin Sevi gibi bir dosta sahip olduğum(uz) için şanslıyım.
Zor sanat
Selahattin Sevi için
Zordur ustalaşmak kaybetme sanatında
Bir boşluk… hangi toprak örter
Bazı şeylerin kaybı felakettir aslında
Göğüste sımsıkı ya da elinin altında
Bile bir an unutsa insan titrer
Zordur ustalaşmak kaybetme sanatında
Herkes sırdır yitirdiği hakkında
Küçük özlemler, olmamış düşler
Bir gün hepsi insanın sırtında
Gençken verilenler ya da kırkında
Kaybettiklerin… iş, ev—başka neler
Zordur ustalaşmak kaybetme sanatında
Kaç arkadaş kaybettin, kaç sevgili ardında
Rüya gibi geçilen kentler, ülkeler
Ne kadar uzak, öyle yakında
Kaybetmek öğrenilmez (hele sevdiğini)
Nasıl bilir ki insan kaybettiğini
Zormuş ustalaşmak ayrılık sanatında
(Yaz işte) Acemiyim kaldım yanında
One Art
The art of losing isn’t hard to master;
so many things seem filled with the intent
to be lost that their loss is no disaster.
Lose something every day. Accept the fluster
of lost door keys, the hour badly spent.
The art of losing isn’t hard to master.
Then practice losing farther, losing faster:
places, and names, and where it was you meant
to travel. None of these will bring disaster.
I lost my mother’s watch. And look! my last, or
next-to-last, of three loved houses went.
The art of losing isn’t hard to master.
I lost two cities, lovely ones. And, vaster,
some realms I owned, two rivers, a continent.
I miss them, but it wasn’t a disaster.
—Even losing you (the joking voice, a gesture
I love) I shan’t have lied. It’s evident
the art of losing’s not too hard to master
though it may look like (Write it!) like disaster.
Elizabeth Bishop
[Can Bahadır Yüce] 14.4.2020 [Kronos.News]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
Van Cezaevi’ndeki işkence iddiaları Meclis gündeminde
HDP Van Milletvekili Orhan, Van VF Tipi, T Tipi, M Tipi ve Yüksek Güvenlikli Cezaevlerinde son dönemde hak ihlallerin arttığını belirterek, işkenceye varan uygulamaların yaşandığını savundu.
KRONOS -15 Nisan 2020
ANKARA – HDP Van Milletvekili Muazzez Orhan, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün yanıtlaması istemiyle TBMM’de verdiği soru önergesinde, Van Cezaevi’nde kötü muamelenin arttığına dikkat çekti. Mahpusların gardiyanlar tarafından fiziksel saldırıya uğradığını belirtti.
Van F Tipi, T Tipi, M Tipi ve Yüksek Güvenlikli cezaevlerinde özellikle koronavirüs salgınından sonra hak ihlallerinin her geçen gün arttığına dikkat çeken HDP’li Muazzez Orhan, “Aileler ve avukatlarla yapılan görüşmelerde mahkumlara esir muamelesi yapıldığı, temel haklarının pazarlık konusu yapıldığı görülmektedir. Görüşmelerde yaşam hakkını tehdit edecek düzeyde sistematik bir şekilde gardiyanların tutuklu ve hükümlülere şiddet uyguladığı, ağır yaralanan mahkumlara bile gerekli yasal sağlık hizmetinin verilmediği ifade edilmektedir” ifadelerini kullandı.
“KRONİK HASTALARA SAĞLIK HİZMETLERİ TAMAMEN DURDURULDU”
“Gardiyan saldırıları dışında zaten kronik hastalık durumunda olan mahkumlara da sağlık hizmetleri tamamen durdurulmuştur” diyen Orhan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Covid-19 salgınına karşı ihtiyaç duyulan dezenfekte ve dezenfektan ihtiyacının karşılanmadığı ifade ediliyor. Keyfi bir şekilde radyo ve kitaplara el konulduğu, dilekçe ve mektupların kabul edilmediği veya gelen emanetlerin teslim edilmediği ifade edilmektedir. Korona nedeniyle kısıtlanan görüş hakkı yerine gelen telefon görüşme haklarının idare tarafından keyfi bir şekilde kısıtlandığı veya kullandırılmadığı ifade edilmektedir.”
“SALDIRIYA UĞRAYAN MAHKUM AİLELERİNE BİLGİ VERİLDİ Mİ?”
HDP’li Muazzez Orhan’ın önergesinde cevap aradığı sorular şöyle:
– Van cezaevlerinde kaç tutuklu ve hükümlü mevcuttur?
– Van cezaevlerinde kapasite üzerinde kaç mahkum kalmaktadır?
– Van cezaevleri idaresinde görev alan kamu personellerinin ideolojik saiklerle hareket ettiği ve mahkumlar arasında etnik, mezhepsel ve ideolojik ayrımcılık yaptığı iddiası üzerine herhangi bir soruşturma yapılmış mıdır?
– Van cezaevlerinde görevli kamu personellerine temel insan hakları eğitimi verilmiş midir?
– Van ceza evlerinde kronik hastalığı bulunan hasta sayısı kaçtır? Bu hasta hükümlü ve tutukluların risk altındaki yaşam hakkını korumak için alınan tedbirler nelerdir?
– Van cezaevlerinde koronavirüs salgınına karşı alınan tedbirler nelerdir?
– Van cezaevlerinde koronavirüs testi yapılmakta mıdır? Bugüne kadar test sonuçları nasıl çıkmıştır?
– Van cezaevlerinde son bir yıl içerisinde hükümlü ve tutuklulara saldırdığı için hakkında soruşturma açılan gardiyan veya diğer bir görevli var mıdır?
– Van cezaevlerinde 3 Nisan 2020 tarihinden sonra gardiyanlarca fiziksel saldırıya uğrayan mahkumların sağlık durumları hakkında ailelerine bilgi verilmiş midir?
– Van cezaevlerinde 2020 yılı içerisinde hücre cezası verilen mahkum sayısı kaçtır? Hücre cezası verilen mahkumların haklarının korunması için hangi mekanizmalar işletilmektedir?
– Van cezaevlerinde hükümlü ve tutukluların yasal telefon haklarının keyfi olarak kullandırılmadığı iddiaları üzerine bir soruşturma başlatacak mısınız?
[Kronos.News] 15.4.2020
KRONOS -15 Nisan 2020
ANKARA – HDP Van Milletvekili Muazzez Orhan, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün yanıtlaması istemiyle TBMM’de verdiği soru önergesinde, Van Cezaevi’nde kötü muamelenin arttığına dikkat çekti. Mahpusların gardiyanlar tarafından fiziksel saldırıya uğradığını belirtti.
Van F Tipi, T Tipi, M Tipi ve Yüksek Güvenlikli cezaevlerinde özellikle koronavirüs salgınından sonra hak ihlallerinin her geçen gün arttığına dikkat çeken HDP’li Muazzez Orhan, “Aileler ve avukatlarla yapılan görüşmelerde mahkumlara esir muamelesi yapıldığı, temel haklarının pazarlık konusu yapıldığı görülmektedir. Görüşmelerde yaşam hakkını tehdit edecek düzeyde sistematik bir şekilde gardiyanların tutuklu ve hükümlülere şiddet uyguladığı, ağır yaralanan mahkumlara bile gerekli yasal sağlık hizmetinin verilmediği ifade edilmektedir” ifadelerini kullandı.
“KRONİK HASTALARA SAĞLIK HİZMETLERİ TAMAMEN DURDURULDU”
“Gardiyan saldırıları dışında zaten kronik hastalık durumunda olan mahkumlara da sağlık hizmetleri tamamen durdurulmuştur” diyen Orhan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Covid-19 salgınına karşı ihtiyaç duyulan dezenfekte ve dezenfektan ihtiyacının karşılanmadığı ifade ediliyor. Keyfi bir şekilde radyo ve kitaplara el konulduğu, dilekçe ve mektupların kabul edilmediği veya gelen emanetlerin teslim edilmediği ifade edilmektedir. Korona nedeniyle kısıtlanan görüş hakkı yerine gelen telefon görüşme haklarının idare tarafından keyfi bir şekilde kısıtlandığı veya kullandırılmadığı ifade edilmektedir.”
“SALDIRIYA UĞRAYAN MAHKUM AİLELERİNE BİLGİ VERİLDİ Mİ?”
HDP’li Muazzez Orhan’ın önergesinde cevap aradığı sorular şöyle:
– Van cezaevlerinde kaç tutuklu ve hükümlü mevcuttur?
– Van cezaevlerinde kapasite üzerinde kaç mahkum kalmaktadır?
– Van cezaevleri idaresinde görev alan kamu personellerinin ideolojik saiklerle hareket ettiği ve mahkumlar arasında etnik, mezhepsel ve ideolojik ayrımcılık yaptığı iddiası üzerine herhangi bir soruşturma yapılmış mıdır?
– Van cezaevlerinde görevli kamu personellerine temel insan hakları eğitimi verilmiş midir?
– Van ceza evlerinde kronik hastalığı bulunan hasta sayısı kaçtır? Bu hasta hükümlü ve tutukluların risk altındaki yaşam hakkını korumak için alınan tedbirler nelerdir?
– Van cezaevlerinde koronavirüs salgınına karşı alınan tedbirler nelerdir?
– Van cezaevlerinde koronavirüs testi yapılmakta mıdır? Bugüne kadar test sonuçları nasıl çıkmıştır?
– Van cezaevlerinde son bir yıl içerisinde hükümlü ve tutuklulara saldırdığı için hakkında soruşturma açılan gardiyan veya diğer bir görevli var mıdır?
– Van cezaevlerinde 3 Nisan 2020 tarihinden sonra gardiyanlarca fiziksel saldırıya uğrayan mahkumların sağlık durumları hakkında ailelerine bilgi verilmiş midir?
– Van cezaevlerinde 2020 yılı içerisinde hücre cezası verilen mahkum sayısı kaçtır? Hücre cezası verilen mahkumların haklarının korunması için hangi mekanizmalar işletilmektedir?
– Van cezaevlerinde hükümlü ve tutukluların yasal telefon haklarının keyfi olarak kullandırılmadığı iddiaları üzerine bir soruşturma başlatacak mısınız?
[Kronos.News] 15.4.2020
Koronaya yakalanan futbolcular anlattı
Tüm yerküreyi saran koronavirüs, futbol dünyasını da etkiledi. Salgına yakalanıp iyileşen Rüştü Reçber, Paolo Maldini, Mikel Arteta, Paulo Dybala, Luca Kilian ve Manolo Gabbiadini yaşadıklarını paylaştı.
NECATİ KOLA -14 Nisan 2020
Koronavirüs, tüm dünyayı korkutmaya devam ediyor. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu birçok ülkede insanlar salgının hâlâ ciddiyetine varabilmiş değil. Koronavirüse yakalanıp iyileşen futbol dünyasının ünlü isimleri, medya ve sosyal medya aracılığıyla yaşadıklarını anlatarak insanları dikkatli olmaları konusunda uyarıyor.
İşte ünlü isimlerin yaşadıkları ve koronavirüs uyarıları:
MALDINI: NORMAL BİR GRİP OLMADIĞINI ANLADIM
İtalya Ligi (Serie A) takımlarından Milan’ın eski oyuncusu ve aynı zamanda teknik kadroda bulunan Paolo Maldini, yeni tip koronavirüse yakalandığını hemen anladığını söyledi:
“Bir sporcu kendini, bedenini tanır. Ben de eski bir sporcu olarak tanıyorum. İlk anda bunun normal grip olmadığını, farklı bir şey olduğunu hemen anladım. Bu yeni bir virüs ve vücudunuz tanımadığı bu düşmana karşı bir savaş veriyor. Ağrılar özellikle çok güçlüydü. Güçlü eklem ve kas ağrıları ile 38,5 derecenin üstüne çıkmayan ateşim oldu. Tedavi döneminde ateş düşürücü etkiye sahip Tachipirina (parasetamol) aldım, herhangi bir antiviral ilaç kullanmadım ve nefes darlığı çekmedim. Bu virüsü mümkün olan en kısa zamanda yenmeliyiz. Bunun da tek yolu bireyselci olmadan, ortak iyiyi düşünerek olur. Ancak bu şekilde normal günlük yaşantımıza dönebiliriz.”
RÜŞTÜ REÇBER: GRİP SANIP BELİRTİLERİ DİKKATE ALMADIM
Koronavirüsü yenen eski millî kaleci Rüştü Reçber, başlarda hafif bir grip olarak düşündüğü semptomları ciddiye almadığını söyledi ve insanları dikkatli olmaları konusunda uyardı:
“Sağlık durumum her gün iyiye gidiyor. Biraz zayıfladım, çok ağır bir tedavi ile karşı karşıya kaldım, ama iyileşme yolundayım ve Allah’a şükrediyorum. Şimdi yaklaşık 15 gün boyunca evde karantinada kalmam gerekecek. Zor bir hastalık dönemi geçirdim. Ateş tekrar tekrar ortaya çıktı, yedinci gün çok yüksekti. Vücut ısım düşmedi, 48 saat sonra gerçekten endişelenmeye başladım ve doktorun tavsiyesi üzerine hastaneye gittim. Test pozitif çıktı. Zatürre oldum, zor zamanlar geçirdim, hayatımın en zorlu zamanlarından biriydi, ama en kötüsü bitti ve sonunda eve döndüm. Başlangıçta belirtileri küçümsedim. İlk gün sadece hafif bir boğaz ağrım vardı, ikincisinde ateşim vardı ama 37.5 dereceyi geçmedi. Aile doktorumla iletişime geçip ateş düşürücü ve ağrı kesici almaya başladım. Bu arada iştah, koku ve tat duyum değişti. Bir öksürük başladı. İtiraf etmeliyim, başlangıçta küçümsedim; çünkü basit bir grip olduğunu düşündüm. Bu virüs ciddi bir şey, şaka yapamazsınız. Tüm insanlığı tehdit ediyor, evde kalmalı ve başkalarıyla gereksiz temastan kaçınmalıyız.”
ARTETA: EŞİM VE 3 ÇOCUĞUM İÇİN ENDİŞELENDİM
Premier Lig’de koronavirüs vakasının görüldüğü ilk futbol adamlarından biri olan Arsenal Teknik Direktörü Mikel Arteta, hastalığı süresince geçirdiği günleri anlattı. Tamamen iyileştiğini hissettiğini belirten Arteta, 13 Mart’ta koronavirüse yakalandığını öğrenmiş ve önce Arsenal-Manchester City maçı, ardından da Premier Lig ertelenmişti.
“Kulüpten, Olympiacos başkanına temasımız nedeniyle virüse maruz kalabileceğimize dair bir telefon geldi. Ardından bazı belirtiler yaşamaya başladım. Bilmiyorum, içimde bir şey hissettim. Ertesi gün Manchester City’ye karşı bir maç yapacaktık. Bu yüzden hemen bir karar verdim ve doktoru arayıp eve gitmesini istedim. Sonra kulübümüzün yetkili isimleriyle konuştum ve birlikte toplantı düzenledik. ‘Büyük bir risk var ve ben de ilk semptomları hissediyorum. Tüm oyuncular ve kulüpte benimle ilgili olan herkesle iletişime geçmeliyiz. Premier Lig ve Manchester City ile konuşmalıyız ve oldukça hızlı bir şekilde karar vermeliyiz’ dedim. Semptomlara baktığımızda benim açımdan normal bir virüstü. Biraz ateş, kuru öksürük, göğsümde biraz rahatsızlıkla üç veya dört gün geçirdim. Zor olan şuydu; Evde eşim ve 3 çocuğum için endişelendim. Şükürler olsun çocuklar asla etkilenmedi. Artık hepimiz iyiyiz.”
DYBALA: NEFES ALIP VERİRKEN ÇOK ZORLANIYORDUM
Serie A takımlarından Juventus’un yıldız futbolcusu Paulo Dybala, kız arkadaşıyla birlikte koronavirüse yakalandıklarını ve zor günler geçirdiklerini söyledi:
“Hastalığı ilk hissetmeye başladığımda çok çabuk yoruluyordum. Nefes alıp verirken çok zorlanıyordum. Hastalığın semptomlarını çok fazla hissettim. Şu anda egzersiz yapmaya tekrar başladım. Hem benim hem de kız arkadaşımın durumu şu an iyi. Lütfen herkes dikkatli olsun.”
LUCA KILIAN: KORONA KESİNLİKLE NORMAL BİR GRİP DEĞİL
Koronavirüs testi pozitif çıkan Bundesliga ekiplerinden Paderborn’un 20 yaşındaki defans oyuncusu Luca Kilian da 10 günün ardından sağlığına kavuşmaya başladığını söyledi:
“10 Mart’ta boğazımda hafif bir kaşıntı başladı, ciddi bir öksürük yoktu. Bir gün sonra bir baş ağrısı başladı ama idmanlara devam ettim. 12 Mart günü ateşim yükselmeye başladı ve doğruca doktora gittim. O da test istedi. Ertesi gün çok şiddetli hastalık başladı. Ateşim yükseldi, titreme başladı. Hayatımda ilk kez bir hastalıktan böylesine korktum. 4 gün sonra ateşim düşmeye başladı ve her gün daha iyi hissetmeye başladım. Korona kesinlikle normal bir grip değil. Kendimi mental olarak hazırlamak için çok az zamanım oldu. En kötüsü olup hastalığa yakalandığında, korku seni sarmaya başlıyor. Her geçen gün daha kötü hissettiğinde de bu korku artıyor. Şu anda tekrar vücudumun normal çalıştığını hissetmeye başladım. Emin olun ki bu virüse yakalanmak istemezsiniz. Ayrıca herkes uyarıları dikkate alsın. Doktorları dinleyin. Sosyal mesafenizi koruyun. Hijyen uyarılarına uyun. Birkaç hafta evinizden çıkmayın. Başka türlü bu virüsü kontrol altına alma şansı yok.”
GABBIADINI: TEST POZİTİF ÇIKINCA ŞAKA OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜM
İtalya Serie A ekiplerinden Sampdoria’da forma giyen Manolo Gabbiadini de koronavirüse yakalanmıştı. Yıldız futbolcu bu zorlu süreçte yaşadıklarını şöyle anlattı:
“10 Mart Salı günü kendimi biraz yorgun hissettim. Virüs olabileceğini hiç düşünmedim. Gece boyu uyuyamamıştım. Sabah kalktığımda kötüydüm. Ancak ateşim yüksek değildi. Saatler içerisinde ateşim bir anda 37.5’a kadar çıktı. Takım doktorunu aradım. Doktor ve eşim test yapmamız gerektiğini önerdiler. Çünkü, iki küçük çocuğum var. Perşembe günü kendimi iyi hissediyordum. Doktor, o gün içerisinde beni aradı ve testimin pozitif çıktığını haber verdi. Bunun bir şaka olduğunu düşündüm. Hiç beklemiyordum. Ateşim düşmüştü. Hiçbir şeyim yoktu. Ancak bu şekilde başka insanları da fark etmeden virüse bulaştırdığım düşüncesi aklıma geldi. Doktor, test yaptıktan sonra bana bir gün daha beklemem gerektiğini söyledi. Kendimi iyi hissetsem bile bu riski alamazdım. ‘Benim bir şeyim yok.’ desem ve markete gitsem, birkaç meyve seçsem birçok yaşlı insana virüsü bulaştırırdım. Hayatım o andan itibaren zindana dönerdi, vicdan azabından yaşayamazdım. Kaç tane insanın koronavirüslü olduğuna dair fikri yok. Bu nedenle sosyal mesafelenmeyi uygulamamız gerekiyor. Bu nedenle kurallara saygı duymalı ve evde kalmalıyız. Koronavirüs probleminin ne kadar ciddi bir problem olduğunun çok az insan farkında. Benim de hasta olduğuma dair bir düşüncem yoktu.”
[BoldMedya] 15.4.2020
NECATİ KOLA -14 Nisan 2020
Koronavirüs, tüm dünyayı korkutmaya devam ediyor. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu birçok ülkede insanlar salgının hâlâ ciddiyetine varabilmiş değil. Koronavirüse yakalanıp iyileşen futbol dünyasının ünlü isimleri, medya ve sosyal medya aracılığıyla yaşadıklarını anlatarak insanları dikkatli olmaları konusunda uyarıyor.
İşte ünlü isimlerin yaşadıkları ve koronavirüs uyarıları:
MALDINI: NORMAL BİR GRİP OLMADIĞINI ANLADIM
İtalya Ligi (Serie A) takımlarından Milan’ın eski oyuncusu ve aynı zamanda teknik kadroda bulunan Paolo Maldini, yeni tip koronavirüse yakalandığını hemen anladığını söyledi:
“Bir sporcu kendini, bedenini tanır. Ben de eski bir sporcu olarak tanıyorum. İlk anda bunun normal grip olmadığını, farklı bir şey olduğunu hemen anladım. Bu yeni bir virüs ve vücudunuz tanımadığı bu düşmana karşı bir savaş veriyor. Ağrılar özellikle çok güçlüydü. Güçlü eklem ve kas ağrıları ile 38,5 derecenin üstüne çıkmayan ateşim oldu. Tedavi döneminde ateş düşürücü etkiye sahip Tachipirina (parasetamol) aldım, herhangi bir antiviral ilaç kullanmadım ve nefes darlığı çekmedim. Bu virüsü mümkün olan en kısa zamanda yenmeliyiz. Bunun da tek yolu bireyselci olmadan, ortak iyiyi düşünerek olur. Ancak bu şekilde normal günlük yaşantımıza dönebiliriz.”
RÜŞTÜ REÇBER: GRİP SANIP BELİRTİLERİ DİKKATE ALMADIM
Koronavirüsü yenen eski millî kaleci Rüştü Reçber, başlarda hafif bir grip olarak düşündüğü semptomları ciddiye almadığını söyledi ve insanları dikkatli olmaları konusunda uyardı:
“Sağlık durumum her gün iyiye gidiyor. Biraz zayıfladım, çok ağır bir tedavi ile karşı karşıya kaldım, ama iyileşme yolundayım ve Allah’a şükrediyorum. Şimdi yaklaşık 15 gün boyunca evde karantinada kalmam gerekecek. Zor bir hastalık dönemi geçirdim. Ateş tekrar tekrar ortaya çıktı, yedinci gün çok yüksekti. Vücut ısım düşmedi, 48 saat sonra gerçekten endişelenmeye başladım ve doktorun tavsiyesi üzerine hastaneye gittim. Test pozitif çıktı. Zatürre oldum, zor zamanlar geçirdim, hayatımın en zorlu zamanlarından biriydi, ama en kötüsü bitti ve sonunda eve döndüm. Başlangıçta belirtileri küçümsedim. İlk gün sadece hafif bir boğaz ağrım vardı, ikincisinde ateşim vardı ama 37.5 dereceyi geçmedi. Aile doktorumla iletişime geçip ateş düşürücü ve ağrı kesici almaya başladım. Bu arada iştah, koku ve tat duyum değişti. Bir öksürük başladı. İtiraf etmeliyim, başlangıçta küçümsedim; çünkü basit bir grip olduğunu düşündüm. Bu virüs ciddi bir şey, şaka yapamazsınız. Tüm insanlığı tehdit ediyor, evde kalmalı ve başkalarıyla gereksiz temastan kaçınmalıyız.”
ARTETA: EŞİM VE 3 ÇOCUĞUM İÇİN ENDİŞELENDİM
Premier Lig’de koronavirüs vakasının görüldüğü ilk futbol adamlarından biri olan Arsenal Teknik Direktörü Mikel Arteta, hastalığı süresince geçirdiği günleri anlattı. Tamamen iyileştiğini hissettiğini belirten Arteta, 13 Mart’ta koronavirüse yakalandığını öğrenmiş ve önce Arsenal-Manchester City maçı, ardından da Premier Lig ertelenmişti.
“Kulüpten, Olympiacos başkanına temasımız nedeniyle virüse maruz kalabileceğimize dair bir telefon geldi. Ardından bazı belirtiler yaşamaya başladım. Bilmiyorum, içimde bir şey hissettim. Ertesi gün Manchester City’ye karşı bir maç yapacaktık. Bu yüzden hemen bir karar verdim ve doktoru arayıp eve gitmesini istedim. Sonra kulübümüzün yetkili isimleriyle konuştum ve birlikte toplantı düzenledik. ‘Büyük bir risk var ve ben de ilk semptomları hissediyorum. Tüm oyuncular ve kulüpte benimle ilgili olan herkesle iletişime geçmeliyiz. Premier Lig ve Manchester City ile konuşmalıyız ve oldukça hızlı bir şekilde karar vermeliyiz’ dedim. Semptomlara baktığımızda benim açımdan normal bir virüstü. Biraz ateş, kuru öksürük, göğsümde biraz rahatsızlıkla üç veya dört gün geçirdim. Zor olan şuydu; Evde eşim ve 3 çocuğum için endişelendim. Şükürler olsun çocuklar asla etkilenmedi. Artık hepimiz iyiyiz.”
DYBALA: NEFES ALIP VERİRKEN ÇOK ZORLANIYORDUM
Serie A takımlarından Juventus’un yıldız futbolcusu Paulo Dybala, kız arkadaşıyla birlikte koronavirüse yakalandıklarını ve zor günler geçirdiklerini söyledi:
“Hastalığı ilk hissetmeye başladığımda çok çabuk yoruluyordum. Nefes alıp verirken çok zorlanıyordum. Hastalığın semptomlarını çok fazla hissettim. Şu anda egzersiz yapmaya tekrar başladım. Hem benim hem de kız arkadaşımın durumu şu an iyi. Lütfen herkes dikkatli olsun.”
LUCA KILIAN: KORONA KESİNLİKLE NORMAL BİR GRİP DEĞİL
Koronavirüs testi pozitif çıkan Bundesliga ekiplerinden Paderborn’un 20 yaşındaki defans oyuncusu Luca Kilian da 10 günün ardından sağlığına kavuşmaya başladığını söyledi:
“10 Mart’ta boğazımda hafif bir kaşıntı başladı, ciddi bir öksürük yoktu. Bir gün sonra bir baş ağrısı başladı ama idmanlara devam ettim. 12 Mart günü ateşim yükselmeye başladı ve doğruca doktora gittim. O da test istedi. Ertesi gün çok şiddetli hastalık başladı. Ateşim yükseldi, titreme başladı. Hayatımda ilk kez bir hastalıktan böylesine korktum. 4 gün sonra ateşim düşmeye başladı ve her gün daha iyi hissetmeye başladım. Korona kesinlikle normal bir grip değil. Kendimi mental olarak hazırlamak için çok az zamanım oldu. En kötüsü olup hastalığa yakalandığında, korku seni sarmaya başlıyor. Her geçen gün daha kötü hissettiğinde de bu korku artıyor. Şu anda tekrar vücudumun normal çalıştığını hissetmeye başladım. Emin olun ki bu virüse yakalanmak istemezsiniz. Ayrıca herkes uyarıları dikkate alsın. Doktorları dinleyin. Sosyal mesafenizi koruyun. Hijyen uyarılarına uyun. Birkaç hafta evinizden çıkmayın. Başka türlü bu virüsü kontrol altına alma şansı yok.”
GABBIADINI: TEST POZİTİF ÇIKINCA ŞAKA OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜM
İtalya Serie A ekiplerinden Sampdoria’da forma giyen Manolo Gabbiadini de koronavirüse yakalanmıştı. Yıldız futbolcu bu zorlu süreçte yaşadıklarını şöyle anlattı:
“10 Mart Salı günü kendimi biraz yorgun hissettim. Virüs olabileceğini hiç düşünmedim. Gece boyu uyuyamamıştım. Sabah kalktığımda kötüydüm. Ancak ateşim yüksek değildi. Saatler içerisinde ateşim bir anda 37.5’a kadar çıktı. Takım doktorunu aradım. Doktor ve eşim test yapmamız gerektiğini önerdiler. Çünkü, iki küçük çocuğum var. Perşembe günü kendimi iyi hissediyordum. Doktor, o gün içerisinde beni aradı ve testimin pozitif çıktığını haber verdi. Bunun bir şaka olduğunu düşündüm. Hiç beklemiyordum. Ateşim düşmüştü. Hiçbir şeyim yoktu. Ancak bu şekilde başka insanları da fark etmeden virüse bulaştırdığım düşüncesi aklıma geldi. Doktor, test yaptıktan sonra bana bir gün daha beklemem gerektiğini söyledi. Kendimi iyi hissetsem bile bu riski alamazdım. ‘Benim bir şeyim yok.’ desem ve markete gitsem, birkaç meyve seçsem birçok yaşlı insana virüsü bulaştırırdım. Hayatım o andan itibaren zindana dönerdi, vicdan azabından yaşayamazdım. Kaç tane insanın koronavirüslü olduğuna dair fikri yok. Bu nedenle sosyal mesafelenmeyi uygulamamız gerekiyor. Bu nedenle kurallara saygı duymalı ve evde kalmalıyız. Koronavirüs probleminin ne kadar ciddi bir problem olduğunun çok az insan farkında. Benim de hasta olduğuma dair bir düşüncem yoktu.”
[BoldMedya] 15.4.2020
Milletvekilleri tarihi oylamada neden Meclis’te değildi?
Son infaz yasasının oylandığı oturuma ‘nasılsa sonuç değişmez’ mantığıyla muhalefet partilerinden sadece 51 milletvekilinin katılması ‘milletvekillerinin’ etkisini de tartışmaya açtı.
YAVUZ GENÇ -15 Nisan 2020
ANKARA – Siyasi mahpusları, düşünce suçlularını, gazetecileri, yazarları, tanımı geniş ‘örgüt’ ve ‘örgüt üyeliği’ kavramlarıyla hapiste bulunanlara yönelik infaz yasasının görüşmeleri ve onaylanma biçimi TBMM’de muhalefetin varlığını da sorgulanır hale getirdi. Denge, denetim görevini yürütmesi beklenen TBMM, çoğunluğu elinde bulunduran AKP-MHP ortaklığının her istediği yasayı kolayca geçirebilmesini, muhalefetten gelen tüm öneri ve teklifleri de yok saymasını sağlıyor. Son infaz yasası görüşmelerinde CHP, HDP ve İyi Parti’nin verdiği hiçbir önergenin ve teklifin kabul edilmeyerek virgülüne dahi dokunulmaması da bu durumun en açık göstergesi olarak görülüyor. Oylamada muhalefet milletvekillerinden sadece 51 kişinin Meclis’te bulunması da tartışma konusu oldu. Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler milletvekillerinin TBMM’deki varlığını sorguluyor. Sosyal medyada binlerce kişi “Nasılsa sonuç değişmez” diyerek Meclis’e gitmeyen milletvekillerine tepki gösteriyor…
TARİHÇİ AYŞE HÜR: TEK FONKSİYONLARI TWEET ATMAK
Tarihçi Ayşe Hür, ülkenin kararname ve KHK’larla yönetildiğini kaydederek, “Düşünüyorum da, ülke CB kararnameleri ve KHK’larla yönetiliyor. Arada TBMM mührü lazım gelse muhalif vekillerin müdahale güçleri yok” paylaşımında bulundu. Milletvekillerinin ‘ayrıcalıklarını’ tartışmaya açan Hür, “’Tarihe not düşelim’ diye kaygıları da yok (bkz. 279’a 51 RET). Tek fonksiyonları twit atmak. Onu biz de yapıyoruz, üstelik 25 bin maaş almadan! Bedava ve dokunulmazlığımız, korumalarımız olmadan! Ayrıca telefon, ulaşım, sağlık masraflarımızı da kendimiz karşılıyoruz” dedi.
CHP’Lİ EREN ERDEM: “NASILSA GEÇECEK DİYE…”
CHP Parti Meclisi Üyesi ve eski milletvekili Eren Erdem ise ‘muhalefetin’ Meclis’te olmamasını eleştiren bir yoruma şöyle cevap verdi: “Uzlaşma olmayınca, nasılsa geçecek diye “risk grubundaki milletvekilleri” oylamaya katılmamıştır.” Erdem’in bu savunusu sosyal medyada büyük tepki çekti.
“SORUN ‘TEK ADAM’DAN İBARET Mİ?”
Yazar Esra Yalazan da Meclis’teki son oturuma damga vuran ‘milletvekillerinin katılmamasını’ eleştirerek, “CHP’nin 139 milletvekilinden 19’u oylamaya katılmış. Bu güya haftalardır tartışılan, yakınlarıyla beraber milyonlarca insanın yaşam hakkını ihlal eden bir yasa. Milletin seçtiği Meclis’in durumu bu. Sorun ‘Tek Adam’dan ibaret mi? Emin misiniz. Bu tabloya bakıp bir düşünün” değerlendirmesinde bulundu.
Yalazan, “‘Nasılsa yasayla ilgili uzlaşma olmayacak, diye ‘risk grubundaki milletvekilleri’ oylamaya katılmamış” şeklindeki yorumları da eleştiren Yalazan, “Cezaevinde risk grubundaki düşünce suçlularına, gazetecilere, her gün işe gitmek zorunda kalan milyonlarca insana bu rahatlığı açıklayabilir misiniz. Ayıp” dedi.
HDP iki dönem Milletvekilliği yapan Mehmet Ali Aslan da muhalefetin kendini örgütleyemediğini kaydederek, “Kendini örgütleyemeyen meclisteki muhalefet, toplumsal muhalefeti nasıl örgütlesin?” diye sordu. Halkın, iktidar ve muhalefeti değiştirmediği sürece, iktidar ve muhalefetin halkı esas almayacağını savunan Aslan, “Bir daha anlaşıldı ki irade kayıtsız şartsız meclisin değil, halkın olmalıdır!” dedi.
“YÜZDE 52’YE YÜZDE 48 OLSAYDI YASANIN MEŞRUİYET SORUNU OLURDU”
Aslan muhalefete yönelik sert tutumunu şu sözlerle sürdürdü: “Muhalefet kendini feshetmeli! Muhalefet bu muhalefet olduğu sürece, bu iktidarın sırtı yere gelmez!!! 279 iktidar vekili evet dedi. 260 muhalefet vekili hayır deseydi, Oran % 52’ye, % 48 olurdu. Yasanın toplum nezdinde meşruiyet sorunu olurdu. Muhalefet rüştünü ispat ederdi.”
“YÜZBİNLERCE İNSANIN KADERİ SÖZ KONUSU İKEN, NEDEN?”
Gazeteci Nurcan Baysal ise “neden?” diye sordu: “Dün infaz yasası oylamasına; CHP: 139 vekilden 19’u HDP: 61 vekilden 24’ü İYİ parti: 37 vekilden 8’i MHP: 49 vekilden 48’i katılmış Yüzbinlerce insanın kaderi söz konusu iken, NEDEN?”
[Kronos.News] 15.4.2020
YAVUZ GENÇ -15 Nisan 2020
ANKARA – Siyasi mahpusları, düşünce suçlularını, gazetecileri, yazarları, tanımı geniş ‘örgüt’ ve ‘örgüt üyeliği’ kavramlarıyla hapiste bulunanlara yönelik infaz yasasının görüşmeleri ve onaylanma biçimi TBMM’de muhalefetin varlığını da sorgulanır hale getirdi. Denge, denetim görevini yürütmesi beklenen TBMM, çoğunluğu elinde bulunduran AKP-MHP ortaklığının her istediği yasayı kolayca geçirebilmesini, muhalefetten gelen tüm öneri ve teklifleri de yok saymasını sağlıyor. Son infaz yasası görüşmelerinde CHP, HDP ve İyi Parti’nin verdiği hiçbir önergenin ve teklifin kabul edilmeyerek virgülüne dahi dokunulmaması da bu durumun en açık göstergesi olarak görülüyor. Oylamada muhalefet milletvekillerinden sadece 51 kişinin Meclis’te bulunması da tartışma konusu oldu. Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler milletvekillerinin TBMM’deki varlığını sorguluyor. Sosyal medyada binlerce kişi “Nasılsa sonuç değişmez” diyerek Meclis’e gitmeyen milletvekillerine tepki gösteriyor…
TARİHÇİ AYŞE HÜR: TEK FONKSİYONLARI TWEET ATMAK
Tarihçi Ayşe Hür, ülkenin kararname ve KHK’larla yönetildiğini kaydederek, “Düşünüyorum da, ülke CB kararnameleri ve KHK’larla yönetiliyor. Arada TBMM mührü lazım gelse muhalif vekillerin müdahale güçleri yok” paylaşımında bulundu. Milletvekillerinin ‘ayrıcalıklarını’ tartışmaya açan Hür, “’Tarihe not düşelim’ diye kaygıları da yok (bkz. 279’a 51 RET). Tek fonksiyonları twit atmak. Onu biz de yapıyoruz, üstelik 25 bin maaş almadan! Bedava ve dokunulmazlığımız, korumalarımız olmadan! Ayrıca telefon, ulaşım, sağlık masraflarımızı da kendimiz karşılıyoruz” dedi.
CHP’Lİ EREN ERDEM: “NASILSA GEÇECEK DİYE…”
CHP Parti Meclisi Üyesi ve eski milletvekili Eren Erdem ise ‘muhalefetin’ Meclis’te olmamasını eleştiren bir yoruma şöyle cevap verdi: “Uzlaşma olmayınca, nasılsa geçecek diye “risk grubundaki milletvekilleri” oylamaya katılmamıştır.” Erdem’in bu savunusu sosyal medyada büyük tepki çekti.
“SORUN ‘TEK ADAM’DAN İBARET Mİ?”
Yazar Esra Yalazan da Meclis’teki son oturuma damga vuran ‘milletvekillerinin katılmamasını’ eleştirerek, “CHP’nin 139 milletvekilinden 19’u oylamaya katılmış. Bu güya haftalardır tartışılan, yakınlarıyla beraber milyonlarca insanın yaşam hakkını ihlal eden bir yasa. Milletin seçtiği Meclis’in durumu bu. Sorun ‘Tek Adam’dan ibaret mi? Emin misiniz. Bu tabloya bakıp bir düşünün” değerlendirmesinde bulundu.
Yalazan, “‘Nasılsa yasayla ilgili uzlaşma olmayacak, diye ‘risk grubundaki milletvekilleri’ oylamaya katılmamış” şeklindeki yorumları da eleştiren Yalazan, “Cezaevinde risk grubundaki düşünce suçlularına, gazetecilere, her gün işe gitmek zorunda kalan milyonlarca insana bu rahatlığı açıklayabilir misiniz. Ayıp” dedi.
HDP iki dönem Milletvekilliği yapan Mehmet Ali Aslan da muhalefetin kendini örgütleyemediğini kaydederek, “Kendini örgütleyemeyen meclisteki muhalefet, toplumsal muhalefeti nasıl örgütlesin?” diye sordu. Halkın, iktidar ve muhalefeti değiştirmediği sürece, iktidar ve muhalefetin halkı esas almayacağını savunan Aslan, “Bir daha anlaşıldı ki irade kayıtsız şartsız meclisin değil, halkın olmalıdır!” dedi.
“YÜZDE 52’YE YÜZDE 48 OLSAYDI YASANIN MEŞRUİYET SORUNU OLURDU”
Aslan muhalefete yönelik sert tutumunu şu sözlerle sürdürdü: “Muhalefet kendini feshetmeli! Muhalefet bu muhalefet olduğu sürece, bu iktidarın sırtı yere gelmez!!! 279 iktidar vekili evet dedi. 260 muhalefet vekili hayır deseydi, Oran % 52’ye, % 48 olurdu. Yasanın toplum nezdinde meşruiyet sorunu olurdu. Muhalefet rüştünü ispat ederdi.”
“YÜZBİNLERCE İNSANIN KADERİ SÖZ KONUSU İKEN, NEDEN?”
Gazeteci Nurcan Baysal ise “neden?” diye sordu: “Dün infaz yasası oylamasına; CHP: 139 vekilden 19’u HDP: 61 vekilden 24’ü İYİ parti: 37 vekilden 8’i MHP: 49 vekilden 48’i katılmış Yüzbinlerce insanın kaderi söz konusu iken, NEDEN?”
[Kronos.News] 15.4.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)