Çağlayan dergisinin bu sayısında Başyazı “Kendileriyle Yüzleşmede HÂLE İLE HÂLLENENLER-2”… Yine kutlulardan birisinin, Çağlayan’ın bir ay önceki sayısında bahsedilen Âl-i Beyt İmamlarımızdan İmam Zeynelâbidîn’in kendisiyle yüzleşmesinin yarım kalan bölümü: “Ey Rab, ömrümü isyan vâdilerinde geçirdikten sonra, içten bir pişmanlık hissiyle Sana yönelip rahmet kapının tokmağına dokunan, dokunup Senin rahmet, şefkat ve utûfet teveccühlerini bekleyen ilk insan ben değilim; daha niceleri o kapının eşiğine baş koydu ama hiçbiri geriye boş dönmedi. Ey yüceler yücesi Rabbim! Huzur-ı kibriyana ben zâdsız-zahîresiz yöneldim; Sen bir keremkânisin; dua ve tazarrularımıza icabet buyur; beni ümit ve beklentilerimde inkisara uğratma!”
Âh û eninlerinden küçük bir parçayı aktardıktan sonra M. Fethullah Gülen Hocaefendi, şöyle bir değerlendirme yapıyor: “Bu iç çekiş ve yakarışlar Hâle’dekilerin sızlanışları çizgisinde sürüp gider; sürüp gider de o, bu iç yakan âh u efgânıyla, kalb kasâvetine yenik düşmüş cismaniyet insanlarına ve çizgi kaymalarına hedef sapması içinde bulunanlara, gönül diliyle ne besteler, ne besteler sunar… ve bu sûzişî nağmeleriyle, duyup hissettiklerini, bencileyin yolzedelerin ruhlarına duyurmaya çalışır.”
Emin Osman Uygur “Korteksteki Alışkanlık” yazısıyla, beynimizin korteksimizin çeşitli bölümlerinin farklı görevleri üzerinde duruyor ve kötü alışkanlıklardan vazgeçme çarelerini sunuyor.
“Üstad’ın Manevî Evladı ve Aslanı Mustafa Sungur” yazısında, bu merhum ve mübarek Ağabeyimizin kısaca hayatı ve hissiyatı üzerinde duruluyor.
Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız “İslam Edebiyatında Hz. İsa Aleyhisselam” başlıklı yazısında, Prof. Dr. Ömer Okumuş’un Hz. İsa üzerine yazdığı kitabı kendine has giriş ifadeleriyle tanıtıyor. Çünkü “Klasik Türk, Fars ve Arap şiirlerinde Hz. İsa Kavramı” ismini taşıyor. Ömer Hocamız bu eseri klasik Türk şiirinden 42, klasik Fars şiirinden 20, klasik Arap şiirinden 27 eseri tarayarak ilgili mısraları tesbit etmiştir.
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz “Topraktan başlayıp Toprakta biten Bir Lokmanın Yolculuğu” başlıklı yazısında, bizleri Üstad Bediüzzaman’ın tefekkür üslûbuna benzer mânevî bir yolculuğa çıkarıyor.
Salih Gülen “İslam Bilim Tarihine Adanmış Bir Ömür FUAT SEZGİN” başlıklı yazısıyla bir asra yakın hayatının her saat ve dakikasını hayırlı bir araştırmaya sarfetmiş Fuat Sezgin hocamızı anlatıyor.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Sun Aşkın Şarabını” münacaatı ve “Sensiz Geçen Yıllar” naatı ile Cenab-ı Hakka aşkını, Habibullah’a muhabbetini dile getiriyor.
Engin Tenekeci “Yorum Bilim ve Bediüzzaman’ın Mânâ Anlayışı” başlıklı yazısıyla, Üstad’ın manevi olarak çizdiği eşyayı anlamlandırma yol harikasının Batı yorum biliminde yeni ufuklar açabileceğini söylüyor.
“Kalbin Zümrüt Tepeleri”ne ek olarak yazdığı “İnsan ve Muamması-2” yazısında M. Fethullah Gülen Hocaefendi insanın mâhiyetini izah ediyor ve “İnsan-ı mümine düşen, gölgesini arkasına alarak hep ziya ufkuna doğru yürümek olmakdır ki, o mualla meclâ olma konumunu kaybetmesin!..” diyor.
“Öteye Borçlu Gitmeyin” başlıklı yazısında Osman Karyağdı, hadis-i şerifle kul hakkı üzerinde durmaktadır.
Doç. Dr. Hacı Kerem, “Kütle Çekim Dalgaları” başlıklı yazısında, Bilim ve fendeki gelişmelerin, Efendimizin (S.A.S.) “Sema dalgaları durgunlaşmış, sakin bir hâle gelmiş deniz gibidir” hadisinin mucizeliğini isbatladığını da ortaya koymaktadır.
Prof. Dr. Kerim Ahmet Can, “Cengiz Aytmatov” başlıklı yazısında, Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un çileli hayatını ve bu çilenin geliştirdiği ızdırap meyveleri olan dünya çapındaki edebî eserlerini anlatıyor.
Numan Erciyes, “Hayvanlar Hasta Olunca Ne Yapar” başlıklı yazısında hayvanlara bahşedilen mekanizmalar ve sevk-i İlahiler üzerinde duruyor.
Mehmet Garip, “Kar Yağıyor” şiirleriyle “Yeryüzünde bir yeni mevsim”i müjdeleyerek ümitlere fer getiriyor.
Didem Fırtına “Endonezya’daki Bukalemun Göller” yazısıyla her sayıda olduğu gibi bu sayıda da orijinal bir malumat sunuyor.
2019 Abone Kampanyamızın başladığını da bu tanıtım yazımdan sonra ifade etmek isterim.
Bir çok arkadaşımız şahittir ki, M. Fethullah Gülen Hocaefendi, bilhassa ilk sayılarında matbaadan Sızıntı dergisi gelince, eline alır, kokusunu içine çekerdi. Çağlayan dergisi neşre başlayınca, bir arkadaşımız, bunu anlattı. Hocaefendi, “O zaman Sızıntı bir sevda idi, biz onunla yol aldık. Şimdi Çağlayan var!..” dedi. Bugün ÇAĞLAYAN ve İFLC birer dik duruş ve direniş sembolüdür.
Derginin dijitali mühim. Ama kağıt baskı başka… Çünkü onu elimize alırız, evimizde, iş yerimizde masamızın üstüne koyarız. Çoluk-çocuk, eş-dost görür… Bu aynı zamanda bir tanıtım bir nevi reklamdır.
Bizler, Çağlayan’ın sadece bir alıcısı ve okuyucusu değil; aynı zamanda birer sahibiyiz de… Öyleyse ÇAĞLAYANA SAHİP ÇIKALIM. ABONELERİNİ ARTIRALIM…
[Abdullah Aymaz] 4.12.2018 [Samanyolu Haber]
Çağlayan 2018 Aralık [Abdullah Aymaz]
Ömer Turanlı’dan hakimlere çağrı: “Adalet Bakanlığı yarın bu belgeyi gösterip sizi satar, hukuktan yana olun”
Adalet Bakanlığı’nın İngiltere’de Akın İpek’in mahkeme kararına giren ve ‘Cemaat iltisaklı olmanın’, ‘telefonda bylock çıkmanın’, ‘Cemaat kurumları ile finansal ilişki kurmanın’ ve ‘tek başına gizli tanık ifadelerinin’ suç olmadığına yönelik belgeyi inkar etmesinin yankıları devam ediyor. Adalet Bakanlığı’nın karardan 5 gün sonra belgeyi inkar etmesini değerlendiren avukat Ömer Turanlı hakimlere çağrıdan bulunarak, “Adalet Bakanlığı yarın bu belgeyi gösterip sizi satar, hukuktan yana olun.” uyarısında bulundu.
Turanlı kararı ve Bakanlığın açıklamalarını Erkam Tufan Aytav’ın You Tube kanalında değerlendirdi.
Diğer yandan Bold Medya’nın programına katılan TR724 yazarı Adem Yavuz Arslan’da söz konusu süreci değerlendirdi.
Kararı değerlendiren bir diğer isim ise MoonStar Tv’nin programına katılan avukat Murat Akkoç oldu. İşte o açıklamalar,
[Tr724] 4.12.2018
Turanlı kararı ve Bakanlığın açıklamalarını Erkam Tufan Aytav’ın You Tube kanalında değerlendirdi.
Diğer yandan Bold Medya’nın programına katılan TR724 yazarı Adem Yavuz Arslan’da söz konusu süreci değerlendirdi.
Kararı değerlendiren bir diğer isim ise MoonStar Tv’nin programına katılan avukat Murat Akkoç oldu. İşte o açıklamalar,
[Tr724] 4.12.2018
Denetimsizlikten ölüyoruz! [İlker Doğan]
Türkiye’de önü alınamayan sorunlarından biri de işçi ölümleri. Gebze’de 29 Kasım günü viyadük inşaatının çökmesi sonucu 3 işçi hayatını kaybetti. Bir gün sonra Bursa’nın İnegöl ilçesinde bir mobilya fabrikasında TIR’a yüklü konteyner işçilerin üzerine düştü: 2 işçi öldü. Bu acı haberlerin ajanslara düşmediği gün yok gibi. 2015 yılında bin 730 işçi yaşanan kazalarda hayatını kaybetti. 2016’da rakam bin 970 olarak kayıtlara geçti. Geçtimiz yıl ise 2 bin 6 işçi cinayet gibi kazalarda yaşamını yitirdi. Türkiye işçi ölümlerinde Avrupa birincisi. Dünyada ise 3. sırada.
AKP iktidarı, 2012’de işçi ölümlerinin önüne geçebilmek için kanun çıkardı. Avrupa Birliği standartlarında hükümler getirildi. Ancak geçen 6 yıllık sürede istenen sonuç alınamadı. Bunun da en büyük sebebi devletin denetimlerinin yetersiz olması. Uygulamada yaşanan sorunlar nedeniyle ölümlü iş kazalarında tablo giderek kararıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre, 2017’de kayıtlara geçmiş 2 bin 6 ölüm vakası yaşandı. Bir önceki yıl ise bin 970 işçi cinayet gibi kazalarda hayatını kaybetti. 2015’de ise bin 730 çalışan kazalarda can verdi.
GÜNDE 5 İŞÇİ HAYATINI KAYBEDİYOR
İstatistiklere göre Türkiye’de hergün ortalama 5 işçi hayatını kaybediyor. İSİG’in raporuna göre OHAL döneminde iş cinayetlerinde yüzde 10 artış yaşandı. Raporda, “OHAL/KHK rejimi ise güvencesiz, esnek ve kuralsız çalışma koşullarını daha da ağırlaştırdı ve yaygınlaştırdı. Sonuç ise ortada! 2017 yılında iş cinayetleri sonucu 2 bin 6 işçi yaşamını yitirdi. ILO verilerine göre 1 ‘İş kazası sonucu ölüm’ karşılığında yaklaşık 6 ‘İşle ilgili hastalık sonucu ölüm’ olmaktadır. (Bu durumda, ILO verileri baz alındığında) Türkiye’de 2017 yılında 12 bin işçinin işle ilgili hastalıklardan ölmüş olabileceği görülmektedir. Meslek hastalıkları buz dağının görünmeyen yüzüdür.” denildi.
TÜRKİYE AVRUPA BİRİNCİSİ!
Dünyada her yıl ortalama 270 milyon iş kazası meydana geliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre her gün ortalama 5 bin, yılda ise 2 milyon işçi ölüyor ve 160 milyon işçi meslek hastalığına yakalanıyor. İş kazalarının yüzde 98’lik kısmı işveren ve personel ihmalinden kaynaklanıyor. Bu kazaların yüzde 50’si çok kolay önlenebilir kazalar. Türkiye ölümlü iş kazalarında El Salvador ve Cezayir’in ardından dünya üçüncüsü, Avrupa’da ise başı çekiyor.
DİSK: TAŞERON SİSTEMİ KALDIRILMALI
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)’na göre sorunun çözümü için ‘taşeron’ sisteminin kaldırılması gerekiyor. DİSK Eğitim ve İSİG Dairesi Müdürü Tevfik Güneş, “Biz iki temel sorun halledilmedikçe, iş cinayetlerinde ve meslek hastalıklarında kapsamlı iyileştirmelerin gerçekleşebileceğini düşünmenin mümkün olmadığını ısrarla savunuyoruz. Bu iki temel sorun, Türkiye’deki kalkınma modelindeki yanlışlar ve iş sağlığı ve güvenliği sistemindeki çöküştür. Soma, Ermenek ve Torun facialarında bunu gördük. Taşeron ve güvencesiz üretim sisteminin tamamen yasaklanması veya ciddi denetim ve sınırlama getirilmeli. Bunun için de samimi, etkin bir mücadelenin toplumsal yaşamın her alanında verilmesi artık kaçınılmaz bir hal almış durumda
En büyük işçi kazası: Soma
Soma faciasını hatırlayacaksınız. 13 Mayıs 2014’te meydana gelen ve 301 işçinin hayatını kaybettiği facia Türkiye’deki yaşanan en büyük işçi kazası olarak kayıtlara geçti. 5’i tutuklu, 51 sanığın yargılandığı Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada karar 12 Temmuz 2018’de açıklandı. Aralarında Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan’ın da bulunduğu toplam 14 sanığa ceza verildi. Şirketin patronu Alp Gürkan’ın da aralarında yer aldığı 37 sanık ise beraat etti. Karar mağdur yakınlarının tepkisine neden olmuştu.
[İlker Doğan] 4.12.2018 [TR724]
AKP iktidarı, 2012’de işçi ölümlerinin önüne geçebilmek için kanun çıkardı. Avrupa Birliği standartlarında hükümler getirildi. Ancak geçen 6 yıllık sürede istenen sonuç alınamadı. Bunun da en büyük sebebi devletin denetimlerinin yetersiz olması. Uygulamada yaşanan sorunlar nedeniyle ölümlü iş kazalarında tablo giderek kararıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre, 2017’de kayıtlara geçmiş 2 bin 6 ölüm vakası yaşandı. Bir önceki yıl ise bin 970 işçi cinayet gibi kazalarda hayatını kaybetti. 2015’de ise bin 730 çalışan kazalarda can verdi.
GÜNDE 5 İŞÇİ HAYATINI KAYBEDİYOR
İstatistiklere göre Türkiye’de hergün ortalama 5 işçi hayatını kaybediyor. İSİG’in raporuna göre OHAL döneminde iş cinayetlerinde yüzde 10 artış yaşandı. Raporda, “OHAL/KHK rejimi ise güvencesiz, esnek ve kuralsız çalışma koşullarını daha da ağırlaştırdı ve yaygınlaştırdı. Sonuç ise ortada! 2017 yılında iş cinayetleri sonucu 2 bin 6 işçi yaşamını yitirdi. ILO verilerine göre 1 ‘İş kazası sonucu ölüm’ karşılığında yaklaşık 6 ‘İşle ilgili hastalık sonucu ölüm’ olmaktadır. (Bu durumda, ILO verileri baz alındığında) Türkiye’de 2017 yılında 12 bin işçinin işle ilgili hastalıklardan ölmüş olabileceği görülmektedir. Meslek hastalıkları buz dağının görünmeyen yüzüdür.” denildi.
TÜRKİYE AVRUPA BİRİNCİSİ!
Dünyada her yıl ortalama 270 milyon iş kazası meydana geliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre her gün ortalama 5 bin, yılda ise 2 milyon işçi ölüyor ve 160 milyon işçi meslek hastalığına yakalanıyor. İş kazalarının yüzde 98’lik kısmı işveren ve personel ihmalinden kaynaklanıyor. Bu kazaların yüzde 50’si çok kolay önlenebilir kazalar. Türkiye ölümlü iş kazalarında El Salvador ve Cezayir’in ardından dünya üçüncüsü, Avrupa’da ise başı çekiyor.
DİSK: TAŞERON SİSTEMİ KALDIRILMALI
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)’na göre sorunun çözümü için ‘taşeron’ sisteminin kaldırılması gerekiyor. DİSK Eğitim ve İSİG Dairesi Müdürü Tevfik Güneş, “Biz iki temel sorun halledilmedikçe, iş cinayetlerinde ve meslek hastalıklarında kapsamlı iyileştirmelerin gerçekleşebileceğini düşünmenin mümkün olmadığını ısrarla savunuyoruz. Bu iki temel sorun, Türkiye’deki kalkınma modelindeki yanlışlar ve iş sağlığı ve güvenliği sistemindeki çöküştür. Soma, Ermenek ve Torun facialarında bunu gördük. Taşeron ve güvencesiz üretim sisteminin tamamen yasaklanması veya ciddi denetim ve sınırlama getirilmeli. Bunun için de samimi, etkin bir mücadelenin toplumsal yaşamın her alanında verilmesi artık kaçınılmaz bir hal almış durumda
En büyük işçi kazası: Soma
Soma faciasını hatırlayacaksınız. 13 Mayıs 2014’te meydana gelen ve 301 işçinin hayatını kaybettiği facia Türkiye’deki yaşanan en büyük işçi kazası olarak kayıtlara geçti. 5’i tutuklu, 51 sanığın yargılandığı Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada karar 12 Temmuz 2018’de açıklandı. Aralarında Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan’ın da bulunduğu toplam 14 sanığa ceza verildi. Şirketin patronu Alp Gürkan’ın da aralarında yer aldığı 37 sanık ise beraat etti. Karar mağdur yakınlarının tepkisine neden olmuştu.
[İlker Doğan] 4.12.2018 [TR724]
Müşavir günah keçisi, asıl devlet rezil oldu [Tarık Toros]
Türkiye’de her şey olursunuz ama rezil olmazsınız, diye bir laf var.
Söz konusu devlet ise…
Daha önce böyle bir duruma düşmemişti.
Anlatayım:
Geçen hafta İngiliz Mahkemesi Akın İpek ve üç kişinin Türkiye’ye iadesini reddetti.
Gerekçesinde, TC Adalet Bakanlığı’nın 8 Kasım 2018 tarihli evrakına yer verdi.
Bakanlık bu evrakla;
-Cemaat iltisaklı olmanın,
-Telefonunda ByLock çıkmasının,
-Cemaat kurumlarıyla finansal ilişki kurmanın,
-Tek başına gizli tanık ifadelerinin,
Suç olmadığını teyit ediyordu.
**
TC Adalet Bakanlığı, nedense 5 gün sonra bunu reddetti:
“Londra Adalet Müşaviri tarafından kendi inisiyatifi ile ayrıca 1 sayfalık bir bilgi notu hazırlanarak İngiliz Savcılık makamı ile paylaşıldığı öğrenilmiştir.”
**
Önce 6 maddede süreci yazalım:
BİR: Bu belge 8 Kasım’da yazıldı. 20 Kasım’da Akın İpek’in avukatları, süresi içinde gelmediği ve içeriği ülkedeki uygulamaları yansıtmadığı, tam tersi olduğu gerekçesiyle itiraz etti.
İKİ: Aynı gün Savcılık, belgenin mutlaka değerlendirilmesi için mahkemeye 5 sayfalık bir dilekçe sundu.
ÜÇ: Yargıç, savunma tarafının “Türkiye’de adil yargı olmadığına” dair kimi gerekçelerini bu belgeye dayanarak reddetti.
DÖRT: İngiltere’de nadir görülen bir karar açıklandı. Yargıç, “dava siyasi” dedi ve iade taleplerini geri çevirdi.
BEŞ: Karar günü, 28 Kasım’da belge ortaya çıktı. Sosyal ağlarda dalga dalga yayılmasa açıklama olmazdı.
ALTI: TC Adalet Bakanlığı, 3 Aralık’ta belgeyi reddetti, içeriğini kabul etmedi. Sorumluluk, Londra Adalet Müşaviri’ne ihale edildi.
**
Şimdi de 6 maddede devlet nasıl rezil edilir, ona bakalım:
BİR: Belge, kararın gerekçelerinden birine doğrudan etki etti. Ancak tek başına durumu kurtarmaya yetmedi.
İKİ: Ankara, belgenin gündem olacağını kestiremedi. Bir zavallı müşavir, sıralı amirlerinin onayı olmadan böyle bir şeyi sunamaz, kaldı ki yetkisi de yok.
ÜÇ: Belge, “TC Adalet Bakanlığı” antetli, müşavirlik değil. Altında devletin kırmızı mührü var. Türkiye, açıkça mahkemeye yanlış bilgi verdiğini kabul etti.
DÖRT: İngiltere için son derece sıradışı bir durum. Mahkeme önünde doğru beyanda bulunmak zorundasınız. Değilse hukuki neticeleri var.
BEŞ: Savcılık öyle sıkıntıya girdi ki derhal mahkemeyi haberdar ederek “Yeni bir durum var, araştırıyoruz” demek zorunda kaldı.
ALTI: Belki de Ankara, müşavirini çağırarak kurtardı. Yoksa, mahkemeyi yanıltmaktan yargılacaktı.
**
Türkiye, İngiltere karşısında kendini öyle zor duruma düşürdü ki:
14 gün içinde kararı temyiz etmesi gerekiyor.
Temyiz ederse yüksek mahkemeye ne yüzle çıkacaklar, merak konusu.
TC Adalet Bakanlığı, hukukun gereği bir evrak tanzim etmiş, sonra arkasında duramamıştır, nokta.
[Tarık Toros] 4.12.2018 [TR724]
Söz konusu devlet ise…
Daha önce böyle bir duruma düşmemişti.
Anlatayım:
Geçen hafta İngiliz Mahkemesi Akın İpek ve üç kişinin Türkiye’ye iadesini reddetti.
Gerekçesinde, TC Adalet Bakanlığı’nın 8 Kasım 2018 tarihli evrakına yer verdi.
Bakanlık bu evrakla;
-Cemaat iltisaklı olmanın,
-Telefonunda ByLock çıkmasının,
-Cemaat kurumlarıyla finansal ilişki kurmanın,
-Tek başına gizli tanık ifadelerinin,
Suç olmadığını teyit ediyordu.
**
TC Adalet Bakanlığı, nedense 5 gün sonra bunu reddetti:
“Londra Adalet Müşaviri tarafından kendi inisiyatifi ile ayrıca 1 sayfalık bir bilgi notu hazırlanarak İngiliz Savcılık makamı ile paylaşıldığı öğrenilmiştir.”
**
Önce 6 maddede süreci yazalım:
BİR: Bu belge 8 Kasım’da yazıldı. 20 Kasım’da Akın İpek’in avukatları, süresi içinde gelmediği ve içeriği ülkedeki uygulamaları yansıtmadığı, tam tersi olduğu gerekçesiyle itiraz etti.
İKİ: Aynı gün Savcılık, belgenin mutlaka değerlendirilmesi için mahkemeye 5 sayfalık bir dilekçe sundu.
ÜÇ: Yargıç, savunma tarafının “Türkiye’de adil yargı olmadığına” dair kimi gerekçelerini bu belgeye dayanarak reddetti.
DÖRT: İngiltere’de nadir görülen bir karar açıklandı. Yargıç, “dava siyasi” dedi ve iade taleplerini geri çevirdi.
BEŞ: Karar günü, 28 Kasım’da belge ortaya çıktı. Sosyal ağlarda dalga dalga yayılmasa açıklama olmazdı.
ALTI: TC Adalet Bakanlığı, 3 Aralık’ta belgeyi reddetti, içeriğini kabul etmedi. Sorumluluk, Londra Adalet Müşaviri’ne ihale edildi.
**
Şimdi de 6 maddede devlet nasıl rezil edilir, ona bakalım:
BİR: Belge, kararın gerekçelerinden birine doğrudan etki etti. Ancak tek başına durumu kurtarmaya yetmedi.
İKİ: Ankara, belgenin gündem olacağını kestiremedi. Bir zavallı müşavir, sıralı amirlerinin onayı olmadan böyle bir şeyi sunamaz, kaldı ki yetkisi de yok.
ÜÇ: Belge, “TC Adalet Bakanlığı” antetli, müşavirlik değil. Altında devletin kırmızı mührü var. Türkiye, açıkça mahkemeye yanlış bilgi verdiğini kabul etti.
DÖRT: İngiltere için son derece sıradışı bir durum. Mahkeme önünde doğru beyanda bulunmak zorundasınız. Değilse hukuki neticeleri var.
BEŞ: Savcılık öyle sıkıntıya girdi ki derhal mahkemeyi haberdar ederek “Yeni bir durum var, araştırıyoruz” demek zorunda kaldı.
ALTI: Belki de Ankara, müşavirini çağırarak kurtardı. Yoksa, mahkemeyi yanıltmaktan yargılacaktı.
**
Türkiye, İngiltere karşısında kendini öyle zor duruma düşürdü ki:
14 gün içinde kararı temyiz etmesi gerekiyor.
Temyiz ederse yüksek mahkemeye ne yüzle çıkacaklar, merak konusu.
TC Adalet Bakanlığı, hukukun gereği bir evrak tanzim etmiş, sonra arkasında duramamıştır, nokta.
[Tarık Toros] 4.12.2018 [TR724]
Yalancı çoban enflasyonu [Semih Ardıç]
Türkiye İstatistik Kurumu’nda (TÜİK) ekim ayında enflasyon hesaplamasını yapan dairenin başkanı Enver Taştı kızağa alınmıştı.
Taşçı’nın yerine Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Enerji Bakanlığı’nda beraber çalıştığı Yinal Yağan tayin edilmişti.
ENFLASYON REKOR KIRDI, BAŞKAN DEĞİŞTİ
Zamanlaması manidar bir müdahaleydi bu. Eylülde tüketici fiyatları yüzde 24’ü, üretici fiyatları (ÜFE) yüzde 46’yı geçmişti.
O gün yapılan müdahaleyi iktisatçılar, “Enflasyonu encümen kararı ile masa başında düşürecekler.” şeklinde tevil etmişti. Nitekim öyle oldu.
Kasım ayı verileri açıklandığında piyasanın bile beklemediği kadar parlak rakamlarla karşılaştı herkes. Kasımda TÜFE 2017’den beri ilk kez aylık (yüzde 1,4) olarak düştü ve senelik enflasyon da yüzde 26’dan yüzde 21,62’ye geriledi.
ÜFE YÜZDE 38,5
Aynı şekilde imalat sanayiinde fiyat temayülünü ortaya koya ÜFE de düştü. ÜFE aylık yüzde 2,5 gerileyerek yüzde 38,5’e iniverdi.
Hazine Bakanı Albayrak’ın keyfine diyecek yok. Dün Varlık Fonu’nun bütün imza yetkisini aldı, bugün talimatla enflasyonu düşürüyor.
Albayrak, “Enflasyonda düşüş aralıkta da sürecek.” sözleri ile yaptıklarının yapacaklarının teminatı olduğunu aktardı.
Çarşı-pazarda böyle bırakın düşüşü, bilakis fiyatlar artmaya devam ediyor. “Soğan fiyatları arttı” diye depolara mehter marşlı baskınlar düzenleyen başka bir memleketin hükûmeti değildi herhalde.
ABD VE ALMANYA’DA YÜZDE 2 BİLE DEĞİL
Masa başından suni şekilde aşağı çekilen TÜFE’nin nihai hali de ABD ve Avrupa Birliği ile mukayese edilmeyecek kadar yüksek. ABD’de yüzde 1,5-2 arasındaki TÜFE, Türkiye’de ite kaka yüzde 22’ye çekilebildi.
Aralıkta da benzer bir müdahale ile eksi enflasyon açıklansa bile enflasyon canavarı 2018 senesini yüzde 20-21 civarında bir oranla kapatacak.
ÜFE’nin yüksek seyrini de not edelim. ÜFE çok yüksek. 2019 senesinde ÜFE’nin gecikmeli tesirleri çarşı pazara sirayet edeceğini gösteriyor.
2019 sonunda bile TÜFE’de yüzde 17-18’in altı mevcut şartlarda uzak bir ihtimal. O da kurlar yükselmez, yeni bir ağustos şoku tekrar etmezse…
“En kötüsü geride kaldı mı?” suâline cevabım maalesef, “Hayır, her an yeni tırmanışlar olabilir.” şeklindedir.
PETROL FİYATINDAKİ DÜŞÜŞ VE ÖTV İNDİRİMLERİ
Kasımda dünyada petrolün varil fiyatının 57 dolara kadar inmişti. Otomotivden beyaz eşyaya, mobilyadan konuta kadar bazı sektörlerde iki aylık geçici vergi indirimleri yapılması da fiyatlar üzerindeki baskıyı azalttı.
31 Mart 2019’da yapılacak mahallî idareler seçimini kazanmak için ekonominin çökmüş suratına makyaj üstüne makyaj yapılıyor.
Tek atımlık barutun bütçenin gelir kalemini nasıl tarumar ettiğini 15 Aralık’ta bütçe rakamlarında hakkelyakin müşahede edeceğiz. Bütçe açığı 100 milyar TL’ye doğru emin adımlarla yol alıyor. Ne kadar açık o kadar çok borç!
TÜİK SİYASETİN OYUNCAĞINA DÖNDÜ
Kırk delikli elbiseye yama yapmaya çalışan hükûmet bir tarafı dikerken diğer yerlerin delik kaldığını görmek istemiyor. Elde artık iğne iplik de kalmadı.
TÜİK resmi bir istatistik makamı olmasına rağmen siyasetin elinde oyuncağa döndü. Komşumuz Yunanistan aynı ucuz numaralarla girdiği krizden hâlâ çıkamadı. AB yardımları olmasa çoktan batmıştı.
Petrol fiyatları artarsa, vergi indirimleri kalktığında ve kurda yeni bir yükseliş olması halinde manzara yine kararacak.
HALKIN YÜZDE 80’İ TÜİK’E İNANMIYOR
TÜİK bugünkü yalanın üzerini başka büyük yalanlarla örtmeye çalışacak. Bir gün enflasyon hakikaten düştüğünde açıkladığı rakamlara kimse inanmayacak.
Halihazırda inanan da yok zaten. İktisatçı Mahfi Eğilmez enflasyon rakamları açıklandığı gün Twitter hesabında anket yaptı. Halkın TÜİK’in verilerine itimat edip etmediğin sordu. 20 bine yakın kullanıcının yüzde 80’i “İnanmıyorum.” cevabını verdi. Damat Berat, millî iradenin sesine kulak verir mi?
Yalancı çobanın hikâyesinden ibret alınsaydı hiç böyle olur muydu?
[Semih Ardıç] 4.12.2018 [TR724]
Taşçı’nın yerine Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Enerji Bakanlığı’nda beraber çalıştığı Yinal Yağan tayin edilmişti.
ENFLASYON REKOR KIRDI, BAŞKAN DEĞİŞTİ
Zamanlaması manidar bir müdahaleydi bu. Eylülde tüketici fiyatları yüzde 24’ü, üretici fiyatları (ÜFE) yüzde 46’yı geçmişti.
O gün yapılan müdahaleyi iktisatçılar, “Enflasyonu encümen kararı ile masa başında düşürecekler.” şeklinde tevil etmişti. Nitekim öyle oldu.
Kasım ayı verileri açıklandığında piyasanın bile beklemediği kadar parlak rakamlarla karşılaştı herkes. Kasımda TÜFE 2017’den beri ilk kez aylık (yüzde 1,4) olarak düştü ve senelik enflasyon da yüzde 26’dan yüzde 21,62’ye geriledi.
ÜFE YÜZDE 38,5
Aynı şekilde imalat sanayiinde fiyat temayülünü ortaya koya ÜFE de düştü. ÜFE aylık yüzde 2,5 gerileyerek yüzde 38,5’e iniverdi.
Hazine Bakanı Albayrak’ın keyfine diyecek yok. Dün Varlık Fonu’nun bütün imza yetkisini aldı, bugün talimatla enflasyonu düşürüyor.
Albayrak, “Enflasyonda düşüş aralıkta da sürecek.” sözleri ile yaptıklarının yapacaklarının teminatı olduğunu aktardı.
Çarşı-pazarda böyle bırakın düşüşü, bilakis fiyatlar artmaya devam ediyor. “Soğan fiyatları arttı” diye depolara mehter marşlı baskınlar düzenleyen başka bir memleketin hükûmeti değildi herhalde.
ABD VE ALMANYA’DA YÜZDE 2 BİLE DEĞİL
Masa başından suni şekilde aşağı çekilen TÜFE’nin nihai hali de ABD ve Avrupa Birliği ile mukayese edilmeyecek kadar yüksek. ABD’de yüzde 1,5-2 arasındaki TÜFE, Türkiye’de ite kaka yüzde 22’ye çekilebildi.
Aralıkta da benzer bir müdahale ile eksi enflasyon açıklansa bile enflasyon canavarı 2018 senesini yüzde 20-21 civarında bir oranla kapatacak.
ÜFE’nin yüksek seyrini de not edelim. ÜFE çok yüksek. 2019 senesinde ÜFE’nin gecikmeli tesirleri çarşı pazara sirayet edeceğini gösteriyor.
2019 sonunda bile TÜFE’de yüzde 17-18’in altı mevcut şartlarda uzak bir ihtimal. O da kurlar yükselmez, yeni bir ağustos şoku tekrar etmezse…
“En kötüsü geride kaldı mı?” suâline cevabım maalesef, “Hayır, her an yeni tırmanışlar olabilir.” şeklindedir.
PETROL FİYATINDAKİ DÜŞÜŞ VE ÖTV İNDİRİMLERİ
Kasımda dünyada petrolün varil fiyatının 57 dolara kadar inmişti. Otomotivden beyaz eşyaya, mobilyadan konuta kadar bazı sektörlerde iki aylık geçici vergi indirimleri yapılması da fiyatlar üzerindeki baskıyı azalttı.
31 Mart 2019’da yapılacak mahallî idareler seçimini kazanmak için ekonominin çökmüş suratına makyaj üstüne makyaj yapılıyor.
Tek atımlık barutun bütçenin gelir kalemini nasıl tarumar ettiğini 15 Aralık’ta bütçe rakamlarında hakkelyakin müşahede edeceğiz. Bütçe açığı 100 milyar TL’ye doğru emin adımlarla yol alıyor. Ne kadar açık o kadar çok borç!
TÜİK SİYASETİN OYUNCAĞINA DÖNDÜ
Kırk delikli elbiseye yama yapmaya çalışan hükûmet bir tarafı dikerken diğer yerlerin delik kaldığını görmek istemiyor. Elde artık iğne iplik de kalmadı.
TÜİK resmi bir istatistik makamı olmasına rağmen siyasetin elinde oyuncağa döndü. Komşumuz Yunanistan aynı ucuz numaralarla girdiği krizden hâlâ çıkamadı. AB yardımları olmasa çoktan batmıştı.
Petrol fiyatları artarsa, vergi indirimleri kalktığında ve kurda yeni bir yükseliş olması halinde manzara yine kararacak.
HALKIN YÜZDE 80’İ TÜİK’E İNANMIYOR
TÜİK bugünkü yalanın üzerini başka büyük yalanlarla örtmeye çalışacak. Bir gün enflasyon hakikaten düştüğünde açıkladığı rakamlara kimse inanmayacak.
Halihazırda inanan da yok zaten. İktisatçı Mahfi Eğilmez enflasyon rakamları açıklandığı gün Twitter hesabında anket yaptı. Halkın TÜİK’in verilerine itimat edip etmediğin sordu. 20 bine yakın kullanıcının yüzde 80’i “İnanmıyorum.” cevabını verdi. Damat Berat, millî iradenin sesine kulak verir mi?
Yalancı çobanın hikâyesinden ibret alınsaydı hiç böyle olur muydu?
[Semih Ardıç] 4.12.2018 [TR724]
İngiliz Mahkemesi Türkiye gerçeğini şimdi gördü [Av. Nurullah Albayrak]
İngiltere Sulh Ceza Mahkemesi, aralarında işadamı Akın İpek’in de olduğu 4 kişiyle ilgili Türkiye’nin iade talebini 28 Kasım 2018 tarihinde karara bağladı. Mahkeme, Suçluların İadesi Kanununun 81. Maddesi gereğince iade talebinin reddine karar verdiğini açıkladı.
İade talebinin reddine dayanak yapılan 2003 tarihli, İngiltere Suçluların İadesi Kanununun 81 maddesine göre;
Mahkeme de yaptığı değerlendirme neticesinde; iade talep edilenlerin şahsında Hizmet Hareketi hakkında yürütülen soruşturma ve yargılamaların, Hizmet Hareketi mensuplarının fikirlerinden dolayı olduğunu ve sırf bu mensubiyetlerinden dolayı cezalandırılabileceklerini, hürriyetlerinden mahrum edilebileceklerini belirterek yaptığı iade talebini reddetti.
Bu karar, Türkiye’deki yargılamaların siyasi nedenlerle yapıldığının tescili anlamında önemli bir karar. Türkiye’deki hukuk dışı uygulamalar nedeniyle yurt dışına çıkmış olan kişilerle ilgili bundan sonraki süreçte iade davaları söz konusu olacağı için, açılabilecek davalar için önemli bir delil olacaktır. Ancak, bu kararla da Türkiye’de yaşanan tüm hukuksuzluklar tespit edildi ve masumiyetimiz tescil edildi demek zor. Anlatmaya, hukuki mücadeleye devam edilmeli.
Adalet Bakanlığı resmi belgeyi inkar ediyor
Avukatlar tarafından yapılan savunmada, Türkiye’nin iade talebinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3, 5 ve 6 maddeleri gereğince reddedilmesi istenmişti. Mahkeme ise 3. Madde (işkence yasağı) kapsamında ki talepleri haklı bularak iade talebini reddetti. Türkiye’de adil yargılanma olmadığı yönündeki itirazları ise Adalet Bakanlığı’nın 8.11.2018 tarihli yazı içeriğindeki bilgileri gerekçe göstererek kabul etmedi.
Adalet Bakanlığı’nın yazısını okuyan mahkeme, Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü bilmediği için, yazı içeriğinin gerçek dışı olabileceğine ihtimal vermeyerek Türkiye’de adil bir yargılama olabileceğini değerlendirdi. Bakanlığın söz konusu belgesi sosyal medyada paylaşılınca İngiliz Adli makamları Türkiye gerçeği ile tanışmış oldu. Mahkeme hakimi de kendisinin nasıl kandırıldığını, kandırılabildiğini anlamaya çalışıyordur.
Adalet Bakanlığı yaptığı resmi açıklamada, özetle, söz konusu belgenin Londra Adalet Müşaviri tarafından hazırlandığını, belge içeriğinin doğru olmadığını belirterek, İngiliz mahkemesinin bizzat Londra Adalet Müşaviri tarafından yanıltıldığını belirtmiş oldu.
Yapılan açıklama gösterdi ki, bu zihniyet sahipleri istedikleri sonucu almak için her türlü sahteciliği yapabilirler ve de yapıyorlar. İngiliz mahkemesini yanıltmaya çekinmeyen anlayışın Türkiye’de neler yapabileceğini, her seferinde bu kadar da olmaz bu kadarı da yapılmaz denildiği için, tahmin etmek zor.
Adalet Bakanlığı tarafından, Yargıtay içtihatlarıyla uyumlu olmadığı belirtilerek içeriği yalanlanan belgedeki ifadeler, hukuk devleti olduğunu iddia eden herhangi bir devlet tarafından savunulacak ve mahkemeler tarafından adil yargılama yapıldığının delili olarak gösterilecektir. Oysa, Adalet Bakanlığı hiç çekinmeden bu belgenin içeriği doğru değildir diyebildi. Hatta belge içeriği yargıtay içtihatları da gerekçe gösterilerek yalanlanarak, Türkiye’de adil yargılanma olmadığı aslında hukuk devleti bile olunmadığı açık olarak ifade edilmiş oldu.
İçeriği inkar edilen söz konusu belgede yer alan değerlendirmeler şu şekilde;
Bakanlık bu ifadelerin doğru olmadığını hem de Yargıtay içtihatlarına göre yargılamaların bu değerlendirmelere göre yapılmadığını açık olarak ifade ederek, Türkiye’de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesi kapsamında Adil Yargılanma Hakkının olmadığını ilan etmiş oldu.
Bu açıklama sonrasında İngiliz Mahkemesi tarafından yapılacak yeni değerlendirmede, Türkiye’de adil yargılanma olmadığı konusunda ki itirazların haklılığına da karar verilecektir.
[Av. Nurullah Albayrak] 4.12.2018 [TR724]
İade talebinin reddine dayanak yapılan 2003 tarihli, İngiltere Suçluların İadesi Kanununun 81 maddesine göre;
- İade suçundan ötürü çıkarılmış gibi gözükse de iade talebi aslında şahsı ırkı, dini, milliyeti, cinsiyeti, cinsel tercihi veya politik fikirlerinden ötürü soruşturmak veya cezalandırmak maksadı ile çıkarıldığı ortaya çıkarsa, veya
- Şahıs iade edilirse, dava sürecinde, ırkı, dini, milliyeti, cinsiyeti, cinsel tercihi veya politik fikirlerinden ötürü, şahsın zarar görebileceği veya cezalandırılabileceği, alı konabileceği, kişisel hürriyetinden mahrum bırakılabileceği ortaya çıkarsa ( tercüme Adalet Bakanlığı’na ait) iade talebi engellenir.
Mahkeme de yaptığı değerlendirme neticesinde; iade talep edilenlerin şahsında Hizmet Hareketi hakkında yürütülen soruşturma ve yargılamaların, Hizmet Hareketi mensuplarının fikirlerinden dolayı olduğunu ve sırf bu mensubiyetlerinden dolayı cezalandırılabileceklerini, hürriyetlerinden mahrum edilebileceklerini belirterek yaptığı iade talebini reddetti.
Bu karar, Türkiye’deki yargılamaların siyasi nedenlerle yapıldığının tescili anlamında önemli bir karar. Türkiye’deki hukuk dışı uygulamalar nedeniyle yurt dışına çıkmış olan kişilerle ilgili bundan sonraki süreçte iade davaları söz konusu olacağı için, açılabilecek davalar için önemli bir delil olacaktır. Ancak, bu kararla da Türkiye’de yaşanan tüm hukuksuzluklar tespit edildi ve masumiyetimiz tescil edildi demek zor. Anlatmaya, hukuki mücadeleye devam edilmeli.
Adalet Bakanlığı resmi belgeyi inkar ediyor
Avukatlar tarafından yapılan savunmada, Türkiye’nin iade talebinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3, 5 ve 6 maddeleri gereğince reddedilmesi istenmişti. Mahkeme ise 3. Madde (işkence yasağı) kapsamında ki talepleri haklı bularak iade talebini reddetti. Türkiye’de adil yargılanma olmadığı yönündeki itirazları ise Adalet Bakanlığı’nın 8.11.2018 tarihli yazı içeriğindeki bilgileri gerekçe göstererek kabul etmedi.
Adalet Bakanlığı’nın yazısını okuyan mahkeme, Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü bilmediği için, yazı içeriğinin gerçek dışı olabileceğine ihtimal vermeyerek Türkiye’de adil bir yargılama olabileceğini değerlendirdi. Bakanlığın söz konusu belgesi sosyal medyada paylaşılınca İngiliz Adli makamları Türkiye gerçeği ile tanışmış oldu. Mahkeme hakimi de kendisinin nasıl kandırıldığını, kandırılabildiğini anlamaya çalışıyordur.
Adalet Bakanlığı yaptığı resmi açıklamada, özetle, söz konusu belgenin Londra Adalet Müşaviri tarafından hazırlandığını, belge içeriğinin doğru olmadığını belirterek, İngiliz mahkemesinin bizzat Londra Adalet Müşaviri tarafından yanıltıldığını belirtmiş oldu.
Yapılan açıklama gösterdi ki, bu zihniyet sahipleri istedikleri sonucu almak için her türlü sahteciliği yapabilirler ve de yapıyorlar. İngiliz mahkemesini yanıltmaya çekinmeyen anlayışın Türkiye’de neler yapabileceğini, her seferinde bu kadar da olmaz bu kadarı da yapılmaz denildiği için, tahmin etmek zor.
Adalet Bakanlığı tarafından, Yargıtay içtihatlarıyla uyumlu olmadığı belirtilerek içeriği yalanlanan belgedeki ifadeler, hukuk devleti olduğunu iddia eden herhangi bir devlet tarafından savunulacak ve mahkemeler tarafından adil yargılama yapıldığının delili olarak gösterilecektir. Oysa, Adalet Bakanlığı hiç çekinmeden bu belgenin içeriği doğru değildir diyebildi. Hatta belge içeriği yargıtay içtihatları da gerekçe gösterilerek yalanlanarak, Türkiye’de adil yargılanma olmadığı aslında hukuk devleti bile olunmadığı açık olarak ifade edilmiş oldu.
İçeriği inkar edilen söz konusu belgede yer alan değerlendirmeler şu şekilde;
- Bir örgüte yakınlığı ve bu anlamda bazı faaliyetlere katılımları nedenlerine dayanan mahkumiyet kararları kabul edilemez.
- Herhangi bir iletişim aracı, örgütün gizli amaçlarını gerçekleştirmek ve gizli faaliyetlerin kullanılmadığı sürece delil olarak değerlendirilmez.
- Mali destek içeren herhangi bir faaliyet, kendi başına örgüt üyeliği için yeterli değildir.
- Mahkumiyet kararları sadece elde edilen tanık ifadesine ve polise ait diğer kanıtlara dayandırılamaz.
Bakanlık bu ifadelerin doğru olmadığını hem de Yargıtay içtihatlarına göre yargılamaların bu değerlendirmelere göre yapılmadığını açık olarak ifade ederek, Türkiye’de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesi kapsamında Adil Yargılanma Hakkının olmadığını ilan etmiş oldu.
Bu açıklama sonrasında İngiliz Mahkemesi tarafından yapılacak yeni değerlendirmede, Türkiye’de adil yargılanma olmadığı konusunda ki itirazların haklılığına da karar verilecektir.
[Av. Nurullah Albayrak] 4.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Av. Nurullah Albayrak
Unai Emery, Arsenal’de sınavı geçti [Hasan Cücük]
İngiltere Premier Lig uzun yıllar iki kutuplu bir lig görüntüsünü verdi. Bir tarafta şampiyonluğa ambargo koyan Manchester United, diğer tarafta şampiyonluk yarışında nefesini United’in ensesinde hissettiren Arsenal. Bu bir anlamda Alex Ferguson – Arsene Wenger mücadelesiydi. Ta ki bu yarışa 2004’te Chelsea, 2008’te Manchester City katılana kadar United – Arsenal rekabeti devam etti.
Paranın gücüyle artık Premier Lig’de şampiyon adayı takımların sayısı artıyordu. Arsenal son şampiyonluğunu 2003-04 sezonunda gördükten sonra yarışta önce Chelsea’nın sonra City’nin arkasında kalıyordu. Manchester United ise Ferguson sayesinde paranın gücüne karşı mücadele edip, şampiyonluk sayısını arttırmaya devam ediyordu. Arsenal şampiyon olamıyordu ama ligi hep ilk 4’te bitirmeyi başarıp, Şampiyonlar Ligi biletini alıyordu. Ancak son yıllarda uzun yıllar sonra Arsenal ligi ilk 4’te bitemiyor, sürekli irtifa kaybediyordu.
Sezon başında Arsenal’de 1996’da başlayan Arsene Wenger defteri kapanıyordu. 22 yıllık bir efsane giderken, arkasında derin bir boşluk bırakıyordu. 2013’te Manchester United’de 27 yıllık Alex Ferguson dönemi sona erince, yılların zirveyi parselleyen takımı tökezlemişti. Ferguson’un boşluğu çok derin olmuştu. Birbirinden ünlü hocalar Moyes, Van Gaal, Mourinho gibi isimlerle Ferguson sonrası şampiyonluk hayal olmuştu. Aynı tehlike Arsenal içinde mukadderdi. Wenger sonrası için çok sayıda aday vardı. Luis Enrique, Carlo Ancelotti, Maurizio Sarri, David Moyes, Joachim Löw gibi ünlü isimlerin adı Arsenal’in teknik adamlığı için geçiyordu. Koltuğun sahibi adaylar arasında zikredilmeyen İspanyol Unai Emery oldu.
Unai Emery, 2014’den itibaren 3 yıl üst üste Sevilla ile UEFA Avrupa Ligi kupasını kazanmıştı. Genç yaşına rağmen Avrupa kupalarında oldukça tecrübeliydi. Sevilla başarısı İspanyol hocayı, PSG’nin başına taşırken ilk yılında şampiyonluğu 4 yıl aradan sonra Monaco’ya kaptırması başarısızlık olarak addediliyordu. İkinci yılında lig şampiyonluğu geliyordu ama PSG için başarı ölçüsü artık lig değil Şampiyonlar Ligi olduğu için Unai Emery’nin bileti kesiliyordu.
Sevilla ve PSG başarısıyla Premier Lige adım atan Unai Emery’i ’kurtlar sofrası’ bekliyordu. Dünyanın en iyi liginde dünyanın en iyi hocaları vardı. Pep Guardiola, Jürgen Klopp, Jose Mourinho, Maurizio Sarri ve Mauricio Pochettino gibi dişli rakipleri vardı. Bir tarafta kurt hocalar diğer tarafta başarı bekleyen Arsenal taraftarı. Unai Emery’nin işi gerçekten zordu. Bu zorluğa bir de fikstür eklenecekti.
Sezonun açılış maçında Arsenal sahasında Manchester City’yi konuk ederken, bu maç Unai Emery içinde tartıya çıkması anlamına geliyordu. Pep Guardiola’nın City’si geçen sezonu şampiyon tamamlamış, yenilmez bir armada olmuştu. Unai Emery’nin City karşısında alacağı bir galibiyet harika bir başlangıç olacaktı. Ama olmadı. Sahasında City’ye karşı maçı 2-0 kaybetti. İkinci maçında rakibi yine bir kurt hocaydı. Maurizio Sarri’nin Chelsea’sına konuk olan Arsenal, 2-0 geriye düştüğü maçı 2-2’ye getirmesine karşılık, maçı 3-2 kaybediyordu. Unai Emery ikide sıfır çekmişti. Arsenal taraftarı derin bir hayal kırıklığı yaşıyordu.
Sahasında konuk ettiği West Ham maçıyla Arsenal’in galibiyet serisi başlıyordu. Üst üste 7 maçını kazanan Arsenal, galibiyet serisine 3 haftalık beraberlikle mola veriyordu. Sahasında Jürgen Klopp’un Liverpool’u ile berabere kalması normal karşılanırken, Wolves engelini aşamaması tepki çekiyordu.
Arsenal son iki haftayı galibiyetle kapatarak, beraberlik serisine son verdi. Önce deplasmanda Bournemouth’u sonra sahasında Tottenham’ı yendi. Tottenham son yıllarda Mauricio Pochettino ile zirveye oynayan bir takımdı. Bu yılda Arsenal’in zirve yolundaki rakiplerinden biriydi. Öne geçtiği maçta iki dakika içinde 2-1 yenik duruma düşen Unai Emery’nin öğrencileri maçı bırakmıyordu. İkinci yarıda fırtına gibi esip 4-2’lik skorla maçı bitiriyordu. Ortaya konan futbol Emirates Stadı tribünlerini dolduran taraftarı coşturuyordu. Pierre Aubameyang attığı 2 gol ve oynadığı futbolla yıldızlaşıyordu.
Premier Lig’in zirvesinde 38 puanlı City var. İkinci Liverpool’un 36 ve üçüncü sıradaki Chelsea’nın 31 puanı var. 12 haftadır kaybetmeyen Arsenal ise 30 puanla 4. sırada bulunuyor. Şampiyonluk zor gözüküyor ama şuana kadar gösterdiği performansla Unai Emery, Wenger’in emanetini taşıyacağını gösterdi. Arsenal taraftarı geleceğe artık daha umutla bakıyor.
[Hasan Cücük] 4.12.2018 [TR724]
Paranın gücüyle artık Premier Lig’de şampiyon adayı takımların sayısı artıyordu. Arsenal son şampiyonluğunu 2003-04 sezonunda gördükten sonra yarışta önce Chelsea’nın sonra City’nin arkasında kalıyordu. Manchester United ise Ferguson sayesinde paranın gücüne karşı mücadele edip, şampiyonluk sayısını arttırmaya devam ediyordu. Arsenal şampiyon olamıyordu ama ligi hep ilk 4’te bitirmeyi başarıp, Şampiyonlar Ligi biletini alıyordu. Ancak son yıllarda uzun yıllar sonra Arsenal ligi ilk 4’te bitemiyor, sürekli irtifa kaybediyordu.
Sezon başında Arsenal’de 1996’da başlayan Arsene Wenger defteri kapanıyordu. 22 yıllık bir efsane giderken, arkasında derin bir boşluk bırakıyordu. 2013’te Manchester United’de 27 yıllık Alex Ferguson dönemi sona erince, yılların zirveyi parselleyen takımı tökezlemişti. Ferguson’un boşluğu çok derin olmuştu. Birbirinden ünlü hocalar Moyes, Van Gaal, Mourinho gibi isimlerle Ferguson sonrası şampiyonluk hayal olmuştu. Aynı tehlike Arsenal içinde mukadderdi. Wenger sonrası için çok sayıda aday vardı. Luis Enrique, Carlo Ancelotti, Maurizio Sarri, David Moyes, Joachim Löw gibi ünlü isimlerin adı Arsenal’in teknik adamlığı için geçiyordu. Koltuğun sahibi adaylar arasında zikredilmeyen İspanyol Unai Emery oldu.
Unai Emery, 2014’den itibaren 3 yıl üst üste Sevilla ile UEFA Avrupa Ligi kupasını kazanmıştı. Genç yaşına rağmen Avrupa kupalarında oldukça tecrübeliydi. Sevilla başarısı İspanyol hocayı, PSG’nin başına taşırken ilk yılında şampiyonluğu 4 yıl aradan sonra Monaco’ya kaptırması başarısızlık olarak addediliyordu. İkinci yılında lig şampiyonluğu geliyordu ama PSG için başarı ölçüsü artık lig değil Şampiyonlar Ligi olduğu için Unai Emery’nin bileti kesiliyordu.
Sevilla ve PSG başarısıyla Premier Lige adım atan Unai Emery’i ’kurtlar sofrası’ bekliyordu. Dünyanın en iyi liginde dünyanın en iyi hocaları vardı. Pep Guardiola, Jürgen Klopp, Jose Mourinho, Maurizio Sarri ve Mauricio Pochettino gibi dişli rakipleri vardı. Bir tarafta kurt hocalar diğer tarafta başarı bekleyen Arsenal taraftarı. Unai Emery’nin işi gerçekten zordu. Bu zorluğa bir de fikstür eklenecekti.
Sezonun açılış maçında Arsenal sahasında Manchester City’yi konuk ederken, bu maç Unai Emery içinde tartıya çıkması anlamına geliyordu. Pep Guardiola’nın City’si geçen sezonu şampiyon tamamlamış, yenilmez bir armada olmuştu. Unai Emery’nin City karşısında alacağı bir galibiyet harika bir başlangıç olacaktı. Ama olmadı. Sahasında City’ye karşı maçı 2-0 kaybetti. İkinci maçında rakibi yine bir kurt hocaydı. Maurizio Sarri’nin Chelsea’sına konuk olan Arsenal, 2-0 geriye düştüğü maçı 2-2’ye getirmesine karşılık, maçı 3-2 kaybediyordu. Unai Emery ikide sıfır çekmişti. Arsenal taraftarı derin bir hayal kırıklığı yaşıyordu.
Sahasında konuk ettiği West Ham maçıyla Arsenal’in galibiyet serisi başlıyordu. Üst üste 7 maçını kazanan Arsenal, galibiyet serisine 3 haftalık beraberlikle mola veriyordu. Sahasında Jürgen Klopp’un Liverpool’u ile berabere kalması normal karşılanırken, Wolves engelini aşamaması tepki çekiyordu.
Arsenal son iki haftayı galibiyetle kapatarak, beraberlik serisine son verdi. Önce deplasmanda Bournemouth’u sonra sahasında Tottenham’ı yendi. Tottenham son yıllarda Mauricio Pochettino ile zirveye oynayan bir takımdı. Bu yılda Arsenal’in zirve yolundaki rakiplerinden biriydi. Öne geçtiği maçta iki dakika içinde 2-1 yenik duruma düşen Unai Emery’nin öğrencileri maçı bırakmıyordu. İkinci yarıda fırtına gibi esip 4-2’lik skorla maçı bitiriyordu. Ortaya konan futbol Emirates Stadı tribünlerini dolduran taraftarı coşturuyordu. Pierre Aubameyang attığı 2 gol ve oynadığı futbolla yıldızlaşıyordu.
Premier Lig’in zirvesinde 38 puanlı City var. İkinci Liverpool’un 36 ve üçüncü sıradaki Chelsea’nın 31 puanı var. 12 haftadır kaybetmeyen Arsenal ise 30 puanla 4. sırada bulunuyor. Şampiyonluk zor gözüküyor ama şuana kadar gösterdiği performansla Unai Emery, Wenger’in emanetini taşıyacağını gösterdi. Arsenal taraftarı geleceğe artık daha umutla bakıyor.
[Hasan Cücük] 4.12.2018 [TR724]
Yeni Türkiye’nin 21. yüzyılda ulaştığı nokta: 16. yüzyıl İngiltere’si [Aziz Kamil Can]
Ütopya’nın yazarı Thomas More’un (1478-1535) hayatına baktığımızda, Rönesans öncesi İngiltere’de yaşananlarla günümüz Türkiye’sinde yaşananların çok da farklı olmadığını görüyoruz.
Thomas More, 23 yaşında girmiş olduğu barodaki konuşmalarla herkesin dikkatini çekmişti. 25 yaşındayken parlamentoya giren More, VII. Henry’nin iplerini elinde tuttuğu diğer parlamenterlere benzemeyecekti. VII. Henry’nin, kızını evlendirmek bahanesiyle koymaya kalktığı ek vergi, More’un yaptığı konuşma sonrasında engellenmiş oldu. VIII. Henry’nin tahta geçmesiyle de bu ünü nedeniyle yargıçlığa atandı.
Desiderius Erasmus (1466-1536), yazdığı bir mektubunda, “hiçbir yargıcın More kadar dürüst olmadığını, onun kadar davayı karara bağlamadığını ve de bu kadar doğru kararlar vermediğini” söylemiştir. Yargıçlığı sırasında kimse ona rüşvet vermeyi göze alamazdı, çünkü en yakınlarını bile kayırmadığını herkes bilirdi.
VII. Henry’nin büyük oğlu Arthur, çocuk denilecek yaşta İspanya Prensesi Arragonlu Catherine ile nikahlandırılmış, bir yıl içinde de ölmüştü. VIII. Henry. Henry adıyla tahta geçen kardeşi, siyasi nedenlerden ötürü ağabeyinin dul eşiyle evlendirildi. Ancak günün birinde Anne Boleyn’e tutuldu. Yengesiyle evlenmesinin dinsel yasalara aykırı düştüğü bahanesiyle, boşanarak Anne Boleyn ile evlenmeyi aklına koydu. Bilindiği gibi, Katoliklerin boşanmaları, ancak Papanın nikahı bozmasıyla gerçekleşebilirdi.
Karısından kurtulmaya karar veren VIII. Henry, boşanmasının dinsel yasalara sözde uygun olduğu konusunda Oxford, Cambridge, Paris, Bruges, Bolonya, Padua üniversitelerinden bir çeşit ferman kopardı. Bu “fetva”ları parlamentoda okuttu. Sonra, hem papalığa fena halde öfkelendiği, hem de Katolik Klisesi’nin mallarına göz koyduğu için, “Act Of Supremacay” denilen yasayı çıkardı.
Thomas More, bu gelişmeler üzerine sağlık durumunu bahane ederek zaten zorla kabul ettiği Lord Chancellor’luktan çekildi.
VIII. Henry, kendini Kilise’nin başı yapan özel yasayı üyelere baskı yaparak parlamentodan geçirmekle yetinmemiş, ülkenin ileri gelenlerinin bu yasaya boyun eğecekleri konusunda açıkça ant içmelerini istemişti. Böyle bir ant ise, Katolik olan, dolayısıyla papayı tüm Hristiyan dünyasının başı sayan Katolik Thomas More’un vicdanına aykırıydı. More bu konuda hiçbir açıklama yapmamış ve düşündüklerini kimseyle paylaşmadığına göre bir suç işlemiş olamazdı. Ancak onun İngiltere’deki etkisini bilen VIII. Henry onun sessiz kalmasını kabul edemiyor, kendisine destek vermeye zorluyordu. Nihayet bu emeli gerçekleşmeyince Thomas More uydurma bir suçlamayla sorguya alındı.
Kral’ı İngiliz Kilisesi’nin başı saymaya yanaşmadığı için, More’u iyice sindirecek bir yol tutmaktan başka çare kalmamıştı artık. More, 1534 yılının Mart ayında, yakın arkadaşı Piskopos Fisher ve başka Katolikler ile birlikte Londra Kulesi’ne kapatıldı. On beş ay yani ölünceye kadar da burada hapis yattı.
More çekildikten sonra, onun yerine Lord Chancellor olan ve beş yıl sonra tıpkı More gibi ölüm cezasına çarptırılan Thomas Cromwell, More’u sorguya çekmiş, Kral’ın merhametli olduğunu, istenileni yapması halinde Kral’ın kendisini hapisten çıkartacağını iletmişti.
More, bu öneriyi nasıl karşıladığını şöyle anlatır: “Ant içip bu yasaya boyun eğenleri suçlamıyorum. Ama kendim aynı şeyi yaparsam, ruhumun sonsuza dek lanetleneceğine inanmaktayım… Bana tüm dünyayı bağışlasalar bile, dünya işlerine artık karışmayacağım… Artık aklım fikrim bu dünyadan kurtulmakta… Hiç kimseye kötülük etmiyorum, hiç kimse için kötü söylemiyorum, kötü düşünmüyorum herkesin iyiliğini istiyorum. Bir insanın yaşayabilmesi için bu yetmiyorsa yemin ederim ki yaşamakta gözüm yok… Onun için Kral, şu benim zavallı bedenime canının istediğini yapsın.”
Lord Chancellor’luktan çekildikten sonra, onun yoksul kalacağını bilen piskoposlar ve rahipler, Katolik Kilisesi’ni savunan yazılarını ödüllendirmek amacıyla 5000 İngiliz lirası toplamış, bunu More’a vermek istemişlerdi. Ama o, 16.yy’da büyük bir servet sayılan bu paranın meteliğine dokunmaya bile yanaşmamıştı. Oysa o sıralarda ailesi öylesine yoksuldu ki, odunları olmadığından Chelsea’deki evin bir tek odasında oturuyor ve bahçelerden topladıklarını yakarak ısınmaya çalışıyorlardı.
More, hapse girdiği ilk aylarda, Kral’ı İngiliz Kilisesi’nin başı yapan yasaya yemin etmeyi iki kez reddetti. İki ağzı da keskin bir kılıca benzetmişti bu yasayı: “İnsan buna evet derse, ruhunu; hayır derse bedenini yitirecekti.” More ise, ruhunu yok etmektense, bedenini yok etmeye çoktan razıydı. Sorguya çekilirken, “Anlayın bunu” demişti “her yurttaşın, her şeyden önce kendi vicdanına, kendi ruhuna saygı göstermesi gerekir.”
Bu sessiz direniş karşısında, More’u mahkeme önüne çıkarmaktan başka çare kalmamıştı artık. Thomas Cromwell’in elinde birer kukla olan yargıçlar, “Kralın Savcısı” Sir Richard Rich’i yalancı tanık olarak kullanmışlardı.
Roper’in anlattığına göre, Londra Kulesi’nde More’un kitapları bağlanıp götürülürken, Kral’ın resmi temsilcisi olan bu adam, More ile sözde dostça tartışmış, onu kandırmaya çalışmıştı. “Siz bilgili, akıllı bir adamsınız, ülkenin yasalarını da biliyorsunuz. Eğer parlamento beni kral ilan ederse, siz beni kral kabul eder misiniz?” diye sormuştu. More buna evet deyince, “Peki” demişti Rich, “ya parlamento beni papa ilan ederse, siz bunu kabul etmez misiniz?” More, bu soruya başka bir soruyla karşılık vermişti: “Tutalım ki, parlamento bir yasa çıkardı Tanrı Tanrı değildir diye. Siz Bay Rich, Tanrı’yı yok mu sayacaksınız o zaman?” Rich, böyle bir yasanın hiçbir parlamentodan geçmeyeceğini Söyleyince More, “Tanrı Tanrı değildir diyemeyen parlamento, Kral’ı da Hristiyan Kilisesi’nin başı yapamaz” demişti.
More‘un bu sözlerini gerçek amacından saptırıp bozarak anlatan bu yalancı tanığın yardımıyla yargıçlar, Thomas More’u ölüme götürecek olan yasal hileyi buldular. Onu, “kötü bir amaç uğruna haince ve şeytanca” davranmakla suçladılar. Jüri, sadece on beş dakika süren bir görüşmeden sonra More‘un suçlu olduğuna karar verince Başyargıç Audcley, onun ölüm cezasına çarptırıldığını bildirdi.
Sir Thomas More, ancak o zaman konuştu: “Beni mahkum etmeye karar verdiğinizi görüyorum. Onun için şimdi, vicdanıma uyarak, açıkça ve canımın istediği gibi konuşacağım” dedikten sonra, Kral’ın çıkardığı yasanın, Tanrı’nın da, Kilise’nin de yasalarına ters düştüğünü anlattı.
İngiltere’nin tüm parlamento üyelerinin, en dini bütün ve bilgili Katoliklerinin bu yasaya karşı koymadıkları ileri sürülmüştü. More gibi düşünenler, İngiltere’de azınlıktaydı belki. Ama More, Hristiyan dünyasını bir bütün olarak görüyordu ve vicdanını bir tek ülkenin verdiği karara bağlamak zorunda değildi. Tek başına Londra kenti, tüm İngiltere’de geçerli sayılabilecek bir yasa çıkaramayacağı gibi, İngiltere de yeryüzünde tüm Hristiyan ülkeleri adına bir yasa çıkaramazdı.
More bunları açıkladıktan sonra, kendisini yargılayanlara şunu da söyledi: “Sizler, Lord Hazretleri, yeryüzünde benim yargıçlarım olup beni ölüm cezasına çarptırdınız. Ama ben, gökyüzünde hepinizle sevinç içinde yeniden buluşabilmek için candan dua edeceğim yine de.”
Ölüm karşısındaki yiğitliğine, düşmanları bile hayran kalacaklardı. Bu düşmanlardan biri ve More’un çağdaşı olan tarihçi Edward Hall, More’un, “Kellesi uçmakla insanın başına felaket gelmez” dediğini aktarmış ve “Kellesi uçacağı sıradaki davranışı, bu söylediğine gerçekten inandığını kanıtlar” demişti.
Kimine göre bir bölümünü de Shakespeare’in kaleme aldığı Sir Thomas More oyununda, Katolik dini uğruna kendini kurban eden bir adamın, ölümünden yarım yüzyıl sonra, Protestanlığı artık tamamıyla benimsemiş bir ülkede böylesine yüceltilmesi, More’un büyük ününün kanıtıdır.
Ütopya’nın yeni bir çevirisini yapan Paul Tumer’e göre More, söz ve düşünce özgürlüğünden yoksun bir İngiltere’de, düşüncenin bir suç sayılamayacağına inandığı için ölümü göze aldı.
More üstüne önemli bir kitap yazan R.W. Chambers’e göre ise, o yalnız Katolik Kilisesi’nin birliği uğruna değil, insanların inanmadıkları şeylere yalan yere yemin etmemeleri uğruna, yani vicdan özgürlüğü uğruna öldü.
Zorba Kral ve More ilişkisi, sanırım günümüz Türkiye’sini çok iyi resmediyor. Hukuk ve adaletten ayrılmayacağı düşünülen binlerce hakimin, zorbanın savcıları ve kukla hakimleri tarafından yine meslektaşları olan yalancı tanıkların ifadeleriyle keyfi olarak suçlanıp cezaevlerine alınması; vicdan, inanç ve ifade özgürlüğünden taviz vermeyen yüzbinlerce insanın More hikayesinde olduğu gibi vatan haini ilan edilmesi ve kimisinin öldürülmesi, 500 yıl sonra da zorba anlayışın devam ettiğini gösteriyor.
Fakat o gün hain ilan edilen More, bugün hem Protestan hem Katolik ve hem de Hristiyanlık dışındaki dünyada takdir görürken, zorbalar da lanet uygulamaları ile anılıyorlar. Değer miydi birkaç yıllık saltanat için onca zulme.
(Kaynak: Thomas MORE, Ütopya, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi, Çevirenler: Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Mine Urgan, İş Bankası Yayınları, 16.Basım).
[Aziz Kamil Can] 4.12.2018 [TR724]
Thomas More, 23 yaşında girmiş olduğu barodaki konuşmalarla herkesin dikkatini çekmişti. 25 yaşındayken parlamentoya giren More, VII. Henry’nin iplerini elinde tuttuğu diğer parlamenterlere benzemeyecekti. VII. Henry’nin, kızını evlendirmek bahanesiyle koymaya kalktığı ek vergi, More’un yaptığı konuşma sonrasında engellenmiş oldu. VIII. Henry’nin tahta geçmesiyle de bu ünü nedeniyle yargıçlığa atandı.
Desiderius Erasmus (1466-1536), yazdığı bir mektubunda, “hiçbir yargıcın More kadar dürüst olmadığını, onun kadar davayı karara bağlamadığını ve de bu kadar doğru kararlar vermediğini” söylemiştir. Yargıçlığı sırasında kimse ona rüşvet vermeyi göze alamazdı, çünkü en yakınlarını bile kayırmadığını herkes bilirdi.
VII. Henry’nin büyük oğlu Arthur, çocuk denilecek yaşta İspanya Prensesi Arragonlu Catherine ile nikahlandırılmış, bir yıl içinde de ölmüştü. VIII. Henry. Henry adıyla tahta geçen kardeşi, siyasi nedenlerden ötürü ağabeyinin dul eşiyle evlendirildi. Ancak günün birinde Anne Boleyn’e tutuldu. Yengesiyle evlenmesinin dinsel yasalara aykırı düştüğü bahanesiyle, boşanarak Anne Boleyn ile evlenmeyi aklına koydu. Bilindiği gibi, Katoliklerin boşanmaları, ancak Papanın nikahı bozmasıyla gerçekleşebilirdi.
Karısından kurtulmaya karar veren VIII. Henry, boşanmasının dinsel yasalara sözde uygun olduğu konusunda Oxford, Cambridge, Paris, Bruges, Bolonya, Padua üniversitelerinden bir çeşit ferman kopardı. Bu “fetva”ları parlamentoda okuttu. Sonra, hem papalığa fena halde öfkelendiği, hem de Katolik Klisesi’nin mallarına göz koyduğu için, “Act Of Supremacay” denilen yasayı çıkardı.
Thomas More, bu gelişmeler üzerine sağlık durumunu bahane ederek zaten zorla kabul ettiği Lord Chancellor’luktan çekildi.
VIII. Henry, kendini Kilise’nin başı yapan özel yasayı üyelere baskı yaparak parlamentodan geçirmekle yetinmemiş, ülkenin ileri gelenlerinin bu yasaya boyun eğecekleri konusunda açıkça ant içmelerini istemişti. Böyle bir ant ise, Katolik olan, dolayısıyla papayı tüm Hristiyan dünyasının başı sayan Katolik Thomas More’un vicdanına aykırıydı. More bu konuda hiçbir açıklama yapmamış ve düşündüklerini kimseyle paylaşmadığına göre bir suç işlemiş olamazdı. Ancak onun İngiltere’deki etkisini bilen VIII. Henry onun sessiz kalmasını kabul edemiyor, kendisine destek vermeye zorluyordu. Nihayet bu emeli gerçekleşmeyince Thomas More uydurma bir suçlamayla sorguya alındı.
Kral’ı İngiliz Kilisesi’nin başı saymaya yanaşmadığı için, More’u iyice sindirecek bir yol tutmaktan başka çare kalmamıştı artık. More, 1534 yılının Mart ayında, yakın arkadaşı Piskopos Fisher ve başka Katolikler ile birlikte Londra Kulesi’ne kapatıldı. On beş ay yani ölünceye kadar da burada hapis yattı.
More çekildikten sonra, onun yerine Lord Chancellor olan ve beş yıl sonra tıpkı More gibi ölüm cezasına çarptırılan Thomas Cromwell, More’u sorguya çekmiş, Kral’ın merhametli olduğunu, istenileni yapması halinde Kral’ın kendisini hapisten çıkartacağını iletmişti.
More, bu öneriyi nasıl karşıladığını şöyle anlatır: “Ant içip bu yasaya boyun eğenleri suçlamıyorum. Ama kendim aynı şeyi yaparsam, ruhumun sonsuza dek lanetleneceğine inanmaktayım… Bana tüm dünyayı bağışlasalar bile, dünya işlerine artık karışmayacağım… Artık aklım fikrim bu dünyadan kurtulmakta… Hiç kimseye kötülük etmiyorum, hiç kimse için kötü söylemiyorum, kötü düşünmüyorum herkesin iyiliğini istiyorum. Bir insanın yaşayabilmesi için bu yetmiyorsa yemin ederim ki yaşamakta gözüm yok… Onun için Kral, şu benim zavallı bedenime canının istediğini yapsın.”
Lord Chancellor’luktan çekildikten sonra, onun yoksul kalacağını bilen piskoposlar ve rahipler, Katolik Kilisesi’ni savunan yazılarını ödüllendirmek amacıyla 5000 İngiliz lirası toplamış, bunu More’a vermek istemişlerdi. Ama o, 16.yy’da büyük bir servet sayılan bu paranın meteliğine dokunmaya bile yanaşmamıştı. Oysa o sıralarda ailesi öylesine yoksuldu ki, odunları olmadığından Chelsea’deki evin bir tek odasında oturuyor ve bahçelerden topladıklarını yakarak ısınmaya çalışıyorlardı.
More, hapse girdiği ilk aylarda, Kral’ı İngiliz Kilisesi’nin başı yapan yasaya yemin etmeyi iki kez reddetti. İki ağzı da keskin bir kılıca benzetmişti bu yasayı: “İnsan buna evet derse, ruhunu; hayır derse bedenini yitirecekti.” More ise, ruhunu yok etmektense, bedenini yok etmeye çoktan razıydı. Sorguya çekilirken, “Anlayın bunu” demişti “her yurttaşın, her şeyden önce kendi vicdanına, kendi ruhuna saygı göstermesi gerekir.”
Bu sessiz direniş karşısında, More’u mahkeme önüne çıkarmaktan başka çare kalmamıştı artık. Thomas Cromwell’in elinde birer kukla olan yargıçlar, “Kralın Savcısı” Sir Richard Rich’i yalancı tanık olarak kullanmışlardı.
Roper’in anlattığına göre, Londra Kulesi’nde More’un kitapları bağlanıp götürülürken, Kral’ın resmi temsilcisi olan bu adam, More ile sözde dostça tartışmış, onu kandırmaya çalışmıştı. “Siz bilgili, akıllı bir adamsınız, ülkenin yasalarını da biliyorsunuz. Eğer parlamento beni kral ilan ederse, siz beni kral kabul eder misiniz?” diye sormuştu. More buna evet deyince, “Peki” demişti Rich, “ya parlamento beni papa ilan ederse, siz bunu kabul etmez misiniz?” More, bu soruya başka bir soruyla karşılık vermişti: “Tutalım ki, parlamento bir yasa çıkardı Tanrı Tanrı değildir diye. Siz Bay Rich, Tanrı’yı yok mu sayacaksınız o zaman?” Rich, böyle bir yasanın hiçbir parlamentodan geçmeyeceğini Söyleyince More, “Tanrı Tanrı değildir diyemeyen parlamento, Kral’ı da Hristiyan Kilisesi’nin başı yapamaz” demişti.
More‘un bu sözlerini gerçek amacından saptırıp bozarak anlatan bu yalancı tanığın yardımıyla yargıçlar, Thomas More’u ölüme götürecek olan yasal hileyi buldular. Onu, “kötü bir amaç uğruna haince ve şeytanca” davranmakla suçladılar. Jüri, sadece on beş dakika süren bir görüşmeden sonra More‘un suçlu olduğuna karar verince Başyargıç Audcley, onun ölüm cezasına çarptırıldığını bildirdi.
Sir Thomas More, ancak o zaman konuştu: “Beni mahkum etmeye karar verdiğinizi görüyorum. Onun için şimdi, vicdanıma uyarak, açıkça ve canımın istediği gibi konuşacağım” dedikten sonra, Kral’ın çıkardığı yasanın, Tanrı’nın da, Kilise’nin de yasalarına ters düştüğünü anlattı.
İngiltere’nin tüm parlamento üyelerinin, en dini bütün ve bilgili Katoliklerinin bu yasaya karşı koymadıkları ileri sürülmüştü. More gibi düşünenler, İngiltere’de azınlıktaydı belki. Ama More, Hristiyan dünyasını bir bütün olarak görüyordu ve vicdanını bir tek ülkenin verdiği karara bağlamak zorunda değildi. Tek başına Londra kenti, tüm İngiltere’de geçerli sayılabilecek bir yasa çıkaramayacağı gibi, İngiltere de yeryüzünde tüm Hristiyan ülkeleri adına bir yasa çıkaramazdı.
More bunları açıkladıktan sonra, kendisini yargılayanlara şunu da söyledi: “Sizler, Lord Hazretleri, yeryüzünde benim yargıçlarım olup beni ölüm cezasına çarptırdınız. Ama ben, gökyüzünde hepinizle sevinç içinde yeniden buluşabilmek için candan dua edeceğim yine de.”
Ölüm karşısındaki yiğitliğine, düşmanları bile hayran kalacaklardı. Bu düşmanlardan biri ve More’un çağdaşı olan tarihçi Edward Hall, More’un, “Kellesi uçmakla insanın başına felaket gelmez” dediğini aktarmış ve “Kellesi uçacağı sıradaki davranışı, bu söylediğine gerçekten inandığını kanıtlar” demişti.
Kimine göre bir bölümünü de Shakespeare’in kaleme aldığı Sir Thomas More oyununda, Katolik dini uğruna kendini kurban eden bir adamın, ölümünden yarım yüzyıl sonra, Protestanlığı artık tamamıyla benimsemiş bir ülkede böylesine yüceltilmesi, More’un büyük ününün kanıtıdır.
Ütopya’nın yeni bir çevirisini yapan Paul Tumer’e göre More, söz ve düşünce özgürlüğünden yoksun bir İngiltere’de, düşüncenin bir suç sayılamayacağına inandığı için ölümü göze aldı.
More üstüne önemli bir kitap yazan R.W. Chambers’e göre ise, o yalnız Katolik Kilisesi’nin birliği uğruna değil, insanların inanmadıkları şeylere yalan yere yemin etmemeleri uğruna, yani vicdan özgürlüğü uğruna öldü.
Zorba Kral ve More ilişkisi, sanırım günümüz Türkiye’sini çok iyi resmediyor. Hukuk ve adaletten ayrılmayacağı düşünülen binlerce hakimin, zorbanın savcıları ve kukla hakimleri tarafından yine meslektaşları olan yalancı tanıkların ifadeleriyle keyfi olarak suçlanıp cezaevlerine alınması; vicdan, inanç ve ifade özgürlüğünden taviz vermeyen yüzbinlerce insanın More hikayesinde olduğu gibi vatan haini ilan edilmesi ve kimisinin öldürülmesi, 500 yıl sonra da zorba anlayışın devam ettiğini gösteriyor.
Fakat o gün hain ilan edilen More, bugün hem Protestan hem Katolik ve hem de Hristiyanlık dışındaki dünyada takdir görürken, zorbalar da lanet uygulamaları ile anılıyorlar. Değer miydi birkaç yıllık saltanat için onca zulme.
(Kaynak: Thomas MORE, Ütopya, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi, Çevirenler: Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Mine Urgan, İş Bankası Yayınları, 16.Basım).
[Aziz Kamil Can] 4.12.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)