1) Erdoğan'ın Avrasyacı-ulusalcı "derin ortakları"... [Mehmet Efe Çaman‏]

1) Erdoğan'ın Avrasyacı-ulusalcı "derin ortakları" şah'a tek tek kendi piyonlarını yediriyor.

2) Bunu sadece baskı altında yaptırıyorlar demiyorum. Yanlış anlaşılmasın. Şah da şahlığını kaybetmemek ve güce taptığı için, şevkle yapıyor.

3) Bakın liberallerle + cemaatle + Kürtlerle koalisyonu bozdurdular.

4) AKP içindeki çok sesliliği bitirdiler.

5) MHP ve CHP'yi güdümlerine aldırdılar.

6) Kürt meselesinde siyaseti 1990'ların askeri politikalarına geri döndürdüler.

7) Liberalleri ve liberal demokrasi düşüncesini ötekileştirdiler, şeytanlaştırdılar ve 'vatan haini' ilan ettiler.

8) Basindan ozgurlukcu, demokrat tum kalem ehlini uzahlastirdilar, ulkeyi terke zorladilar.

9) Ülkenin dış politikasındaki tüm geleneği bir kalemde sildiler, Türkiye'yi Rusya'nın kucağına oturttular.

10) AKP'yi Erdoğan'ın çiftliği haline getirdiler. AKP'deki tüm ağırlıklı siyasetçileri tek tek götürüyorlar.

11) Ezcümle: Şah'a kendi piyonlarını (ve diğer piyonları) yedirtiyorlar. En son Şah'ı yiyecekler. Sonra mat.

12) 28 Şubat'ın daha zeki & planlı Avrasyacı derin yapı. Tüm strateji Türkiye'yi kafalarındaki 'fabrika ayarlarına' döndürmek üzerine kurulu.

Her şey yeni başlıyor... [Safvet Senih]

Kıyamete ayarlı bir hizmeti 'bitirdik, yok ettik' diyenler iyi düşünsünler. İman ve Kur’an hizmetinde ömürlerini vermiş olan insanlar artık zulmün baskısı ile dünyanın her tarafına dağılmışlar. Kemal yaşına ulaşmış bu mağdurların Allah’a sığınarak ihlaslı hizmetler yapmaları için zalimler yeni imkânları bilmeyerek bunlara hazırlamış oluyorlar. 

Yani Hizmet şimdi yeni başlıyor...

Hem de birikimli Hizmet fedakâr ve cefârları tarafından...

Bana bunu hatırlatan bir okuyucudan gönderilen aşağıdaki e-maildir: 

“Kristof Kolomb Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı.
  • Pasteur kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı..
  • Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu.
  • Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
  • Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hâlâ işinin başındaydı.
  • Goethe, en büyük eseri Faust’u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
  • Nobel ödüllü Alman doktor Albert Schweitzer 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
  • Ressam Titian 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. “Lepanto Savaşı” adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.
  • Dört defa İngiltere başbakanı seçilen Gladstone, son kez göreve geldiğinde yaşı 83’dü.
  • Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.
  • İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
  • Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
  • Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
  • Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
  • İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir.
  • Seneler cildi buruşturabilir; fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur.
  • İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
  • İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
  • Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
  • Yaşlanmak duygusu, bir dağa tırmanmak gibidir; çıktıkça yorgunluğunuz artar.
  • Nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler.
  • Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.
Yukarıda ifade edilen 21 maddelik bilgiler gösteriyor ki, yaşımız kaç olursa olsun mühim olan  “fütüvvet” (gençlik) anlayışıdır… Îsâr hasletine sahip, muhabbet fedaileri, cihan sulhünün temsilcileri bu fütüvvet  ruhunu en iyi yaşatan bahtiyarlardır. Onun için bu ruh ve anlayış Allah’ın izniyle asla bitirilmez ve bu nur asla söndürülemez. Bitirmek isteyenler kendileri biterken söndürmek isteyenler kendileri sönerler…

[Safvet Senih] 19.10.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Gazeteciler büyük tehlike altında [TR724]

Gazetecilik dünyadaki en tehlikeli mesleklerden biri hâline geldi. Son olarak Malta’daki offshore hesaplarda yapılan ve dünyanın önde gelen siyasî liderlerinin karıştığı usulsüzlükleri gündeme getiren, ‘tek kişilik Wikileaks’ olarak anılan Daphne Caruana Galizia, arabasına bomba konularak suikasta kurban gitti.

Malta’da yaşayan, blog sayfasında yayınladığı belgeler ve Panama Papers gibi büyük çapta ifşaatlarla tanınan Galizia için basın dünyasında ‘tek kişilik Wikileaks’ nitelemesi yapılmıştı.

Galizia yakın zamanda mesleği sebebiyle öldürülen tek gazeteci değil. Özellikle savaş bölgelerinde görev yapan gazeteciler, sivil ölümlerini umursamayan yönetimlerin tehdidi altında. Suriye iç savaşında bugüne kadar Suriye Gazeteciler Örgütü’ne göre 153 gazeteci hayatını kaybetti. Çatışma bölgelerinin yanı sıra, Meksika ve Filipinler gibi ülkelerde özellikle uyuşturucu kartelleriyle devlet arasındaki çatışmalarda gazeteciler de hedef oluyor.

Rusya’da muhalif gazetecilerin öldürülmesinin ardından yürütülen soruşturmalar çoğu zaman bir yere varmıyor. Benzeri bir durum Mısır’da da var. Ülkede, 2013’teki askerî darbeden bu yana, gazeteciler için zorlu bir süreç başladı.

Medya ve ifade özgürlüğünün bayraktarlığını yapan ABD’de Başkan Donald Trump’ın televizyonların lisanslarını iptal etmekten, köklü medya kuruluşlarını kapatmaktan bahsetmeye başlaması, alarm zillerini çaldırıyor.

ABD’de bile durum böyleyken, diğer ülkelerde hak mücadelesi vermek giderek zorlaşıyor. Gazeteci örgütlerinin yaptığı çalışmalarda, muhabirlerin artık haber yazarken oto-sansür yapmaya başladığı ortaya çıkıyor. Gazeteciler takip edildiklerini ya da hayati tehlikeye sahip olduklarını belirtiyor.

Türkiye ise son dönemde gazeteciliği ‘yok etme’ konusunda en önde. Çin ve Rusya’yı bile geride bırakarak dünyada en çok gazeteciyi hapse atan ülke konumuna gelen Türkiye, internet sitelerini kapattırma ve sosyal medya hesaplarına erişim yasağı koymasıyla da dünya çapında ün sahibi.

Dünya bir kez daha siyasetin hayli kirlendiği dönemleri yaşarken, gazeteciliğe yöneltilen bu saldırılar, sıradan insanların özgürlüklerini de tehdit ediyor. Malta’da yaşanan suikast, özellikle ‘parayı takip eden’ gazetecilerin daha büyük tehlike altında olduğunu gösteriyor.

[TR724] 19.10.2017 

Şenol Hoca futbol tarihini yeniden yazıyor [Efe Yiğit]

Türkiye’de ‘Avrupa Fatihi’ denince akla ilk Galatasaray gelir. Sarı-kırmızılı ekip bu unvanı bileğinin hakkıyla almıştı. 1989’da gelen dönemin Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası yarı finali, 2000’de kazanılan UEFA Kupası ve Süper Kupa, Türkiye’nin Avrupa’da ilk kez üst düzeyde temsil edilmesini sağladı. Ancak son yıllarda Galatasaray, Avrupa arenasında maziyi aratan bir performans ortaya koydu. Bu yıl ligde fırtına gibi esiyor ama UEFA Avrupa Ligi yolunda İsveç’in isimsiz takımı Östersunds’a elenmesi kulüp tarihinde kara bir leke. Galatasaray’ın Avrupa’daki bayrağını Beşiktaş devralmış gözüküyor. Bunda elbet Şenol Güneş’in büyük pay sahibi var.

İŞİNİ EN İYİ YAPAN TEKNİK ADAM

Şenol Güneş, Türkiye’de işini en iyi şekilde yapan ancak emeğinin hakkı teslim edilmeyen isimlerin başında. 15 yıl kalesini koruyup, kaptanlığını yaptığı, şampiyonluklarda pay sahibi olduğu Trabzonspor’a teknik adam olduğunda hep ‘bizim uşak’ muamelesi gördü. Yabancılara sunulan imkanlar Güneş’ten esirgendiği gibi alınan olumsuz sonuçlarda eleştiri oklarının hedefi oldu. Her şeye rağmen Güneş’li yıllarda Trabzonspor iki kez şampiyonluğu averajla kaybetti. Diğer teknik adamlara kıyasla Güneş, Trabzonspor’a 1984’de gelen son şampiyonluk sonrası en başarılı dönemini yaşattı.

DÜNYA 3.’SÜ OLDU AMA YARANAMADI

2002’de A Milli Takım, 48 yıl aradan sonra bir Dünya Kupası’na giderken başarıda yine Şenol Güneş imzası vardı. Japonya ve Güney Kore’nin ev sahipliğini yaptığı 2002 Dünya Kupası’nda Türkiye tarihi bir başarıya imza atıp dünya üçüncüsü oldu ama Şenol Güneş kendini bir türlü futbolun baronlarına kabul ettiremedi. ‘Hiçbir Avrupa ülkesini yenmeden dünya üçüncüsü olduk’ diye söze başlayan çok bilmişler, işi Güneş’in kıyafet seçimine kadar götürmüştü. Bütün bu eleştiriler yapılırken, Güneş mütevazı tavrını koruyup işine odaklanmayı seçmişti.

İKİ YILDIR ŞAMPİYONLUĞUN ARKASINDA O VAR

Beşiktaş son iki yılda şampiyonluk yaşamışsa bunda aslan payı Şenol Hoca’nındır. Özellikle ilk yılındaki şampiyonluk büyük bir tecrübe ve teknik adam becerisi gerektiriyordu. Zira Beşiktaş’ın stadı yapım aşamasında olduğu için maçlarını göçebe olarak değişik statlarda oynuyordu. Seyirci desteğini tam arkasına alamadığı gibi zemini ve şartları müsait olmayan ortamlarda mücadele edip şampiyon olmak sıra dışı bir başarıydı. Elbette bu başarının mimarı Güneş’ti. Geçen yıl gelen şampiyonluk nispeten daha kolaydı. Yeni stadında seyirci desteğine, iyi transferlere ve Şenol Hoca’nın tecrübesine dayanılmıştı.

AVRUPA’DA BAŞARIYA AÇ

Beşiktaş geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde 7 puan topladı. Bu, 2003-04 sezonunda Mircea Lucescu döneminde erişilen ve şu ana kadar yakalanan en yüksek puandı. Şenol Güneş ilk yılında Lucescu’nun rekoruna ortak olmuştu. Gruptan çıkmayı kıl payı kaçırmış, yoluna devam ettiği UEFA Avrupa Ligi’nde çeyrek final oynamıştı.

2 yıl içinde gelen iki şampiyonluk ve Avrupa kupalarındaki başarı Şenol Güneş’in Beşiktaş’taki yerini sağlamlaştırırken, beklenti çıtasını da yükseltiyordu. Beklentiler daha çok Avrupa arenasındandı. Ligde şampiyonluğun zaten güçlü adayıydı ama artık Avrupa’da başarılı skorlar alma zamanı gelmişti.

LİGDE ÇOK ELEŞTİRİLDİ AMA

Ligde Galatasaray fırtınası eserken, Beşiktaş’ın Fenerbahçe ve Gençlerbirliği deplasmanlarından puansız dönmesi, Trabzonspor ve Kasımpaşa ile berabere kalmasıyla lider Galatasaray’la puan farkı 8 oldu. Karabükspor deplasmanında alınan galibiyete rağmen ortaya konan futbol eleştiri toplayınca Güneş, deplasmanda alınan FC Porto galibiyetiyle cevap veriyordu. Fenerbahçe yenilgisi sonrası konuşanları Güneş, RB Leipzig galibiyetiyle susturuyordu. Gençlerbirliği yenilgisi sonrası hocayı yerden yere vuranlara Güneş, deplasmanda Monaco’yu geçip karşılık verdi.

İlk kez bir Türk takımı Şampiyonlar Ligi’ne üstelik iki maçı deplasmanda olduğu hâlde 9 puanla başladı. Dile kolay. Bu performans ancak Real Madrid, Barcelona, Bayern Münih, Juventus, Manchester United gibi takımlardan beklenir. Ancak kuralara 3. torbadan katılıp 3’te 3 yapmak, Devler Ligi’nde de rastlanmış bir başarı değildir. Bu başarının mimarı da Şenol Güneş’ti.

HAKKINI ARTIK VERMEK LAZIM

Gençlerbirliği mağlubiyeti sonrası Şenol Güneş sanık sandalyesine oturtulup acımasızca eleştirilirken, o yine her zaman olduğu gibi işine odaklandı. Seviyeyi hiçbir zaman düşürmedi. Ucuz polemiklere girmedi. Başarıyı tek başına sahiplenmeyip, aslan payını hep oyuncularına verdi. Monaco maçı sonrası düzenlediği basın toplantısında ‘Elbette herkesin eleştirme hakkı var kimsenin sesini kesemezsiniz’ deyip, zafer kazanan bir takımın hocası olarak gurur ve intikam duygusuyla hareket etmedi. Bugün Şampiyonlar Ligi’nde Beşiktaş tarih yazıyorsa, en çok Şenol Güneş’in hakkı verilmeli.

[Efe Yiğit] 19.10.2017 [TR724]

İmam Hatipleri de bitirdiler [Mahmut Akpınar]

Uzun süre dinden, maneviyattan uzak tutulan Anadolu insanı İmam Hatipleri (İHL) çocukları için hep bir sığınak, güvenli liman gördü. Kendileri dini bilgiden uzak yetiştirildikleri için, çocuklarını kurda kuşa kaptırmamak düşüncesiyle dinin, diyanetin, ahlakın, erdemin öğretildiği bu okullara verdiler. Laikçilerin iddia ettiği gibi “imam, müftü olsun” diye değil, Rabbini, dinini bilen, topluma yararlı kişiler olsun diye gönderiyordu. Ayrıca (eskiden) İHL’lerin bariyerlere rağmen akademik başarısı, üniversite kazandırma oranları oldukça yüksekti.

İmam Hatipler ne kadar idealdi tartışılabilir. Ancak ben bir İmam Hatipli olmakla hep gurur duydum ve iyi ki bu okulu bitirmişim dedim. Zira bu okullarda liselerde öğretilen müfredata ek olarak ansiklopedik seviyede asgari İslami bilgileri de öğrenmiştik. Buralarda ciddi bir tebliğ, temsil şuurunun verilebildiğini iddia etmek iyimserlik olur. Ancak bir gayreti diniye, insanlara ve ülkeye yararlı olma aşkı, İslam’ı yaşama hedefi veriliyordu.

***

İmam hatipler üzerinde siyasi eğilimlerin, özellikle sağ siyasi grupların kontrol kurma, partizan devşirme amacı hep olmuştu. 1980 öncesi dönemde MSP-Millî Görüş ile MHP-Ülkücüler arasında İmam Hatiplere hakim olmaya yönelik rekabet vardı. Ancak bu okul idaresini elegeçirme, sınırlı sayıda öğrenciyi kendi lehine devşirme ve yönlendirme şeklinde olur, bütünü etkilemezdi.

Uzun süren AKP iktidarı İmam Hatipleri partizan, seçmen, propagandist devşirmek için tam bir arka bahçe haline getirdi.  Bütün İmam Hatipler baştan ayağa AKP hedeflerine göre dizayn edildi. Müdürler, öğretmenler politik amaçlara uygun şekilde seçildi. AKP politikalarına uymayan öğretmenler üzerinde mahalle baskısı kuruldu ve sonuçta İHL’ler AKP gençlik kollarına dönüştürüldü. Sadece İHL’ler değil, bütün imamlar, Diyanet mensupları, ilahiyatlar parti teşkilatkarının uzantısı yapıldı. Camiler propaganda merkezleri oldu. Bütün Müslümanlara hizmet vermesi gereken din görevlileri, dini kurumlar bir partinin mukaddesatı kullanarak siyasi hedeflerine ulaşmasına köprü haline getirildi. İHL’ler bu hoyratlıktan en büyük zararı gören kurumlar oldu. Özellikle son 4-5 yılda öğrencileri otobüslerle seçim meydanlarına taşıdılar ve mitinglere katılmaya, AKP lehine slogan atmaya zorladılar. Parti programları için dersler asıldı, öğrencilere özel izinler çıkarıldı, programlar değiştirildi.

***

Çocuklarımdan birisini 2013 yılında en azından bir miktar Kur’an ve Arapça öğrenir, dinin temel esaslarına yabancı kalmaz diye Türkiye’nin en kaliteli İmam Hatipleri arasında adı geçen bir okula gönderdim. Masraftan kaçınılmamış şaşalı binalar yapılmıştı. Özenerek ve sevinerek kaydımızı yaptırdık ama bir yıl sonra adeta kaçarcasına çocuğu okuldan almak zorunda kaldık. İyi ki de almışız. Zira bir yıllık tecrübe İmam Hatiplerin ne hale geldiğini görmeye yetti. Namaz kılma oranı diğer okulların çok gerisindeydi. Bohemlik, ahlak dışı söz, küfür hakaret sokakları aratmayacak düzeydeydi. Kız-erkek ilişkileri şirazeden çıkmış durumdaydı. Dini pratikler, ahlak, nezaket, zerafet, saygı adına bir şey bulmak zordu. Fakat sloganik manada “İslamcılık” harikaydı. Erdoğan çocuklar arasında “adeta bir peygamber” gibi görülüyor, dersler dahil her ortamda AKP-Erdoğan propagandası yapılıyordu. 17/25 sonrası dönemde AKP’li olmayan çocuklar/veliler fanatik bir taraftar grubunun arasında kalan karşı takım destekçileri gibi pustular. Zira farklı görüşe her türlü hakaret, küfür, dışlama, tekfir gırla gidiyordu. Dersler siyasi seminerlere dönüşmüştü. İmam hatipte görev yapan bir öğretmen arkadaşım kendi okullarında bir ilahiyat mezunu hocanın çocuklara: “Eğer bu dönemde bir peygamber gelecek olsaydı bu Erdoğan olurdu” dediğini aktarmıştı. Bugünlerde karşılarında hiçbir etkili muhalefet kalmadı. Herkesi, her şeyi sindirdiler. Böyle bir ortamda İmam Hatiplerin ne hale getirildiğini tasavvur dahi edemiyorum.

AKP’nin İmam Hatiplerde dindar, ahlaklı, haram helal bilen bir nesil yetişsin diye derdi yok! Dini yaşantısı olmayabilir, ahlakı olmayabilir, namazı olmayabilir ama mutlaka AKP destekçisi olmalı, Erdoğan hayranı olmalı! Erdoğan devletin imkanlarıyla, Diyanet ve İHL’ler üzerinden kendi siyasi cemaatini kuruyor. Şahsına ölümüne sadık, radikal, analitik düşünceden uzak, İslami ilkelerden kopuk, yaşantısı bohem ama dilinde “İslam” olan siyasi müritler oluşturuyor.

Fen liseleri, Anadolu liseleri dahil ülkedeki bütün okulları İHL’ye dönüştürerek hem o okulların akademik başarısını bitiriyor hem de bu okullara gidecek çocukların ahlakını bozuyorlar. Bu çocuklar İHL’de dindar, ahlaklı olmayacak, ama çok iyi partizan olacaklar. Alevisinden sekülerine ailelerin ve çocukların rağmına zoraki öğrencileri İHL’lere yönlendirerek insanları dinden soğutuyor; dindara, imam hatipe düşman hale getiriyorlar.

***

AKP dini bütün kurumları siyasallaştırdı. İmam hatipleri arka bahçesi yaptı. Ne AKP içinden ne AKP dışından kimse çıkıp “bu doğru değil, dinin birleştiriciliği var. Dini kurumları bir Partinin çatısı altına sokmak en başta dinimize zarar verir” diyemedi. İlahiyatçılar, müftüler, hocalar bu istismara sukut etti, hatta destek oldular. İmam Hatip mezunu pek çok önemli insan, yazar, aydın, siyasetçi var. Ama hiçbiri İmam Hatip ruhunun popülizme ve siyasete kurban edilmesine, Müslümanların dindar ve eğitimli insanlar yetiştirsin diye evladını gönderdiği okulların yozlaştırılmasına ses vermedi. Şimdilerde İmam Hatip mezunlarından her tür olumsuzluğu, yolsuzluğu, hukuksuzluğu, ahlaksızlığı işitiyoruz.

Eğer AKP İmam Hatipler konusunda iyi niyetli olsaydı, politik ve popülist davranmak yerine bu okulların müfredatını daha verimli hale getirir, buralara nitelikli öğretmenler atamaya çalışır; sayıya değil kaliteye odaklanırdı. Ama onların derdi slogan atacak, kendilerine oy verecek partizanlar yetiştirmek!

Ülkenin bütün değelerine kıyıp her kurumun içini boşalttıkları gibi İmam Hatiplere de kıydılar yazık ettiler!

[Mahmut Akpınar] 19.10.2017 [TR724]

Meclis 28 Şubat’ta öldü, cenazeyi kaldıran olmadı [Türk Sağı’nın hikâyesi-18] [Kemal Ay]

24 Aralık 1995 günü yapılan genel seçimlerden sürpriz bir şekilde Refah Partisi, yüzde 21’lik oy oranıyla birinci parti olarak çıkmıştı. Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı ve Tansu Çiller’in DYP’si yüzde 19’ar oyla ikinci ve üçüncü parti oldu. Neredeyse seçmenin yüzde 60’ına tekabül eden ‘sağ partileri’, yüzde 14’lük oy oranıyla Bülent Ecevit’in DSP’si ve yüze 10’la barajı son anda geçen Deniz Baykal’ın CHP’si takip ediyordu. Seçimin sürprizlerinden birisi, Alparslan Türkeş’in MHP’sinin yüzde 8’le baraj altında kalmasıydı. Diğeri de Halkın Demokrasi Partisi’nin (HADEP) yüzde 4’ün üzerinde oy almasıydı. Zira Kürt siyasetçiler daha önce SHP ile yaptıkları işbirliğinden sonra Meclis’teki yemin krizinde tutuklanmış, 1993’te partileri kapatılmış ve 1994’te yeni bir parti olarak HADEP’i kurmuşlardı. Bu badirelere rağmen parti, 1 milyonun üzerinde oy toplayabildi.

Seçimin en ilginç taraflarından birisi, işadamı Cem Boyner’in öncülüğünde başlatılan Yeni Demokrasi Hareketi’nin (YDH), Türk siyasetinde yerini alma çabasıydı. Kemal Derviş, Asaf Savaş Akat, Cengiz Çandar, Can Paker, Etyen Mahçupyan ve Kemal Anadol gibi isimlerin oluşturduğu ‘vitrine’ rağmen, Türkiye’de ilk kez denenen bu Avrupalı liberal fikir partisi yüzde 0,48 oy alabilmişti. Bu isimler siyasette pek başarılı olamadılar ancak medyada, iş dünyasında ve sivil toplum örgütlerinde ‘etkili’ işler yaptılar.

1995 GENEL SEÇİMLERİNİN ANLAMI

28 Şubat’tan yaklaşık 1,5 yıl önceki bu siyasî tablo bize ne anlatıyor? (1) Merkez siyaset zayıflamış durumda. Onun yerine çevreden gelen bir ideoloji (İslamcılık) hareketi olan Refah Partisi, (belediye hizmetleriyle de kendini ispatlayarak) seçmenin ‘umudu’ olmuş. (2) Özellikle 1993’teki terör olayları, sandığa henüz pek yansımamış görünüyor. Milliyetçilik düşüşte. Bunun önemli sebeplerinden birisi, ekonominin seçmeni terörden daha çok etkilemesi. Bu sebeple DYP ve ANAP’ın oy oranları da yüksek. (3) Merkez sol (DSP ve CHP), toplamda yüzde 25’in bile altına düşmüş. Ecevit’e solu böldüğü için kızan CHP seçmeni, hâlâ kızgın. 1991-1995 arasında iktidarda kalan SHP’nin Baykal’ın elinde CHP’leşmesi, karışık hisler doğurmuş. (4) Türkiye, ekonomik liberalizme hazır ancak fikirsel liberalizme pek de itibar eden yok. (5) PKK’ya yakın Kürt siyasî hareketi, çeşitli koalisyonlar aracılığıyla siyasette bir ağırlık merkezi oluşturmaya namzet olduğunu ispatlamış.

Seçimler Aralık 1995’te yapıldı ancak Erbakan ve Çiller’in kuracağı REFAH-YOL hükümeti ancak Haziran 1996’da kurulabildi ve başbakanlık koltuğuna, ‘merkezin’ pek istemediği Erbakan oturdu. Ancak çok geçmeden, yani 28 Şubat 1997’de toplamda 8 saat 50 dakika süren bir Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının ardından, iktidar önce zayıfladı. Ardından Haziran 1997’de, yani kurulduktan 1 yıl sonra Necmettin Erbakan’ın istifasıyla, REFAH-YOL dönemi son buldu. Erbakan istifa ettiğinde, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in parti kurma görevini Tansu Çiller’e vereceği ve Çiller başbakanlığında yeni bir REFAH-YOL hükümeti kurulacağı hesaplanıyordu fakat DYP’den Hüsamettin Cindoruk öncülüğünde istifalar gelince, parti kurma görevi Meclis’teki 2. parti hâline gelen ANAP’a verildi. 1999’a kadar da, iktidarı ANAP, DSP ve Cindoruk’un yeni partisinin kurduğu koalisyon yüklendi.

ALTI AYDA LAİK CUMHURİYET ELDEN GİDER Mİ?

28 Şubat süreci için bu zaman çizelgesi önemli. Süreç, 28 Şubat’ta başlamış değil, o gün bitmiş de değil. Oraya varana dek pek çok köşe taşı olay sayılabilir: Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin Atatürk aleyhindeki 10 Kasım konuşması, Başbakanlık konutunda tarikat liderlerinin Erbakan tarafından ağırlanması, meşhur ‘Kudüs gecesi’ organizasyonu… vs. Ancak temel çerçeveyi anlamışsınızdır. Daha sonra Tansu Çiller’in ‘bir koalisyon eliyle icra edilmiştir’ diyeceği 28 Şubat’ın meşhur MGK’sında ele alınan konuların ağırlığı ‘Atatürk ilkelerine bağlı, laikliği esas alan uygulamalar’ olmuştu. Bunun pratiği, ‘aşırı dinci’ denilen kesimlerin TSK’da olduğu gibi bütün kamu kurumlarında da önünün kesilmesiydi. Peki, bu nasıl tespit edilecekti? MGK belgesinde yazmıyordu ama ‘fişleme’ ile. Bu fişlemeler için 4 Nisan 1997’de Batı Çalışma Grubu (BÇG) kurulacak ve Harekât Daire Başkanı Orgeneral Çetin Doğan, 2013’teki savunmasında, BÇG kuruluş belgesi için ‘gene olsa gene imzalarım’ diyecekti. Doğan’a göre ‘yüzde 99,9’u Müslüman bir ülkede’ tedbir sadece ‘siyasal İslam’ için alınacaktı. MGK kararları arasında yer alan fakat yıllar sonra kamuya açıklanan maddelerden birisi, İran’ın Türkiye’deki rejim karşıtı hareketlerinin önlenmesini içeriyordu.

Henüz REFAH-YOL hükümeti istifa etmeden, yani Batı Çalışma Grubu kurulduktan kısa süre sonra, Nisan 1997’de Genelkurmay Karargâhı’nda yargı ve medya için brifingler düzenlenmeye başladı. Bunların içeriği, mevcut hükümetin laik cumhuriyete tehdit olduğu yönündeydi. Gazeteci Doğan Akın’ın yazdığına göre, detayları da şu şekildeydi: ‘Brifingde daha sonra Kayseri’den Sincan’a gözlenen gelişmeler özetleniyor, “irticaî kesimin sahip olduğu” medya ve sermayeye işaret ediliyor, bu yayınlarda PKK’nın görüşlerinin tartışmaya açıldığı, “Milli Gençlik Vakfı ile (kapatılan) HADEP’in cumhuriyet rejimine karşı ortak mücadele başlattıkları” öne sürülüyor, ardından İran, Libya, Suudi Arabistan ve Sudan, Türkiye’deki faaliyetleri bağlamında ayrıca ele alınıyordu.’

Bu brifinglerdeki en dikkat çekici hususlardan birisi, o dönem medyaya da yansıyan, ‘Gerekirse silah kullanırız’ sözleriydi. O dönem gazetelerde ‘bir askerî yetkili’ kaynaklı haberler manşetlere taşınıyordu. Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, daha sonra o yetkilinin Çetin Doğan olduğunu ve 28 Şubat sürecini Güven Erkaya ile birlikte ikisinin bu hamlelerle hazırladığını ileri sürecekti.

MGK’NIN TÜRKİYE’Yİ GAYRİMEŞRU ŞEKİLDE YÖNETMESİ

Daha önce altını çizmeye çalıştığım şekilde MGK Devleti, REFAH-YOL hükümetini doğrudan ‘tehdit’ kabul edip, ona karşı eyleme geçmişti. Çetin Doğan’ın 28 Şubat davasındaki savunmasında ‘hukuka aykırı bir şey yok’ demesinin sebebi de o MGK kararlarıydı. Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, 28 Şubat mahkemesinde BÇG kuruluş belgesini hatırlamadığını söyleyerek yasal sorumluluktan kurtulmak istiyordu fakat Çetin Doğan belli ki, bu konuda kendini güvende hissediyordu. MGK Devleti, ‘bölücü terör’ meselesinde kullandığı ‘yetkiyi’ 28 Şubat’la birlikte, ‘irtica’ adı verdiği siyasal İslam hareketine karşı da aynı etkide kullanabilecekti. Bunun önüne geçecek bir ‘yargı’ ya da ‘medya’ yoktu Türkiye’de. Meclis’teki siyasetçiler de, oyuna hemen adaptasyon sağlamıştı.

28 Şubat’a ‘postmodern darbe’ denmesinin sebebi, askerin fiilen Meclis’i dağıtmak yerine, doğrudan toplumu kontrol etmeye girişmesiydi bir bakıma. Meşhur BÇG belgesinde tanımlanan tehditleri şöyle bir okuyalım: “Gelir dağılımı dengesizliğinden kaynaklanan tehdit”, “İşsizlikten kaynaklanan tehdit”, “Türk milletinin dinine, örf ve âdetlerine bağlılığından kaynaklanan tehdit”, “Eğitim sisteminden kaynaklanan tehdit”, “Diğer devletlerin rejim ihraç gayretlerinden kaynaklanan tehdit”, “İrticacı örgüt, tarikat, vakıf ve derneklerin mali gücünden kaynaklanan tehdit”, “Yazılı ve görsel basın ve yayın organlarından kaynaklanan tehdit” ve “Anayasal ve yasal mevzuat”…

ASKERLERİN ORTADOĞU KORKUSU

Askerler, açıkça siyasal İslam’ın, tıpkı Ortadoğu ülkelerinde dönem dönem olduğu gibi toplumsal destek kazanarak iktidara bir yürüyüş başlatmasından çekiniyordu. Peki, neden halk siyasal İslam’a sempati duysun? Tehditler arasındaki ekonomik gerekçeler (gelir dağılımı eşitsizliği, işsizlik), eğitim sistemi (8 yıllık eğitim icadı bu yüzdendi) karşısında özellikle vurgulanan medya (gazete ve TV’lerin kontrol edilmeye çalışılması) başlığı, paradoksal biçimde ‘ifade özgürlüğünün’ dinci bir hareketi iktidara taşıyacağını ima ediyordu. Yine tehditler arasında Türk milletinin din, örf ve adetlere ‘bağlılığı’ da göze çarpıyor. Askerin ‘tabloyu doğru okuduğunu’ fakat getirdiği çözümlerin tipik asker mantığına uygun olarak ‘akut hamleler’ içerdiğini ve asla asıl problemi çözemeyeceğini düşünebilirsiniz. Madem Refah Partisi’ni iktidara taşıyan sebepler arasında gelir dağılımı eşitsizliği ve işsizlik gibi sebepler var, o hâlde bunların ıslahına çalışmak yeterli olmaz mıydı?

Tabi siyaset bu şekilde işlemiyor. Hele ki askerin bizzat içinde yer aldığı siyaset hiçbir zaman ‘aritmetik’ kurallara göre çalışmaz. 27 Mayıs’ta askerler, Demokrat Parti’nin hiçbir ‘denetim’ kabul etmeksizin bir iktidar sarhoşluğu içinde olduğunu düşünerek ‘ihtilal’ yapmıştı. 12 Mart’ta, sokak olayları yoğunlaşmış, ordu içine etki eden bazı düşünceler komünist devrim yapmak istiyordu. 12 Eylül’de, Meclis artık çözüm üretemez hâle gelmiş, toplumsal hayat çökmek üzereydi. 28 Şubat’ta ise ‘laik cumhuriyet’ elden gidiyordu.

MECLİS, KENDİNİ SAVUNABİLİRDİ

Her rejim, en zor şartta, yani gücü eline geçiren kişi ya da kişilerin vatana ihanet etmesi durumunda, nasıl azledilecekleriyle ilgili bir formül düşünmüş. Hemen her anayasanın böyle bir ilgili maddesi var. 1982 Anayasa’sına göre Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın görevden azledilmesini sağlayabilecek şey, Meclis’teki milletvekillerinin salt çoğunluğu ile Yüce Divan’a sevk edilmesidir. O andan itibaren görevinden de istifa etmiş sayılır. Gelgelelim, Meclis’te milletvekilleri parti liderlerine bağlı kalmak zorunda olduklarından ve yargı organları tastamam bağımsız çalışmadığından, bu opsiyon beyin egzersizi için bile düşünülmemiş. Madem bir Başbakan vatana ihanet içerisinde, o hâlde hakkında herkesi ikna edecek bir dava dosyasının hazırlanması, Meclis’e gönderilmesi ve milletvekillerinin Yüce Divan’a sevk etmesiyle geçişin sağlanması öngörülmeliydi. Çok hayali değil mi? Türk sağının da, Türk solunun da asıl problemleri Meclis’i kendi ayakları üzerinde duracak bir yapıya büründürememek, dışarıdan müdahalelere karşı önce Meclis’i savunmamak oldu. Asker, partiler arası iktidar mücadelesini Meclis’i zayıflatmak için kullandı.

Bu yazı, 28 Şubat’ın kavramsal çerçevesiyle ilgiliydi. Bir sonraki yazıda dindar-seküler yarılmasının nasıl sağlandığını anlatmak niyetindeyim.

[Kemal Ay] 19.10.2017 [TR724]

Türkiye’de İşkence Raporu da ‘oyalama taktiği’ kurbanı [Mehmet Dinç]

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT), darbe girişiminin ardından Türkiye’deki işkence iddialarıyla ilgili raporunu, Türkiye’nin oyalama taktikleri yüzünden uzun süredir yayınlayamıyordu. Nihayet ortaya bir rapor çıktı fakat hem günlerce TV ve sosyal medyada çarşaf çarşaf yer alan yüzü gözü dağılmış rütbelilerin fotoğrafları yokmuş gibi davrandı, hem de 2015’te hazırlanan çalışmayı sundu.

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), karakollarda ve cezaevlerindeki işkence iddialarını, darbe girişiminden 10 gün sonra araştırdı ve “Dayak, işkence ve tecavüz var” dedi. Bazı üst düzey askerlerin avukat ve doktorları ile görüşen Af Örgütü yetkilileri, askerlerin copla tecavüze uğradıklarını ifade etti. Fakat Türkiye’nin bağlı bulunduğu Avrupa Konseyi’nin en önemli İnsan Hakları kurumlarında birisi olan Avrupa İşkenceyi ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi (CPT) bu iddiaların ve görüntülerin üzerinden 1 yıldan fazla süre geçmesine rağmen henüz bir açıklama yap(a)madı. Kasım 2016’da raporu hazırlamasına rağmen, Türk hükümetinin henüz paylaşım izni vermediği gerekçesi ile raporu açıkla(ya)mıyor. Bu da, kurumun zayıf karnının bizzat işkenceyi uygulayan rejimler olduğunu ortaya koyuyor.

Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları mahkemesi gibi kurumlar son yıllardaki tutumlarıyla itibar kaybına uğrarken aynı bünyede yer alan Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi de bundan geri kalmıyor.

Türk hükümeti, CPT’nin 2015 ziyaretini kapsayan göçmen merkezlerindeki koşulları incelediği rapora izin vermiş, çünkü ortada ciddi ithamlar yok. Bazı ikazlar, tavsiyeler, kınama ve endişelerden ibaret. Yayınlanan rapora göre göçmen merkezlerindeki koşullar “insanlık dışı ve aşağılayıcı” olarak nitelendirilmiş. Bu durum halihazırdaki hükümet için çok da dikkate alınacak, öyle telaş edilecek bir husus değil. Zaten Dışişleri Bakanlığı’ndan cevap gecikmedi ‘koşullar iyileşiyor’ yanıtı geldi.

Türkiye’de koşullar ‘insanlık dışı’

Yayınlanan son rapora göre, yaklaşık 3 milyon göçmeni barındıran Türkiye’nin işinin kolay olmadığına değinilirken, geri gönderme merkezlerinde veya gözaltı koşullarında fiziki yetersizliklerden dolayı “insanlık dışı” olarak nitelendiriliyor. CPT komitesi, Aydın, Van, Tekirdağ, İzmir, İstanbul, Van ve Ankara’da 16-25 Haziran 2015 tarihlerinde ziyaretler gerçekleştirdi. Genel olarak işkence ve kötü muameleye rastlanmadı fakat koşullar yetersiz. Hijyen, açık hava, doğal ışığa erişim son derece kısıtlı. Hastane şartları iyileşse de doktor ve hemşire sayısı ihtiyacı karşılamıyor. Ülkelerindeki ağır şartlardan dolayı göç etmek zorunda kalan insanların öncelikli olarak psikolojik desteğe ihtiyaçları var ve hükümetin bu yetersizlikleri gidermesi isteniyor.

Bazı baro avukatları yabancıları savunmuyor

Fiziki ve teknik şartların yetersizliğinin yanında hukuki destekten de yoksun kalınıyor. Bazı baro avukatlarının yabancıları savunmayı kabul etmediğine değinen CPT yetkilileri durumu endişeyle karşılarken hükümetin bir an önce çözüm bulması istiyor. Türkiye’de hukuk sisteminin yerle bir olduğu aşikâr, zaten baroların ilk vukuatı da değil. İstanbul barosu eski başkanı Ümit Kocasakal, Cemaat davalarına avukat göndermediklerini itiraf ederken Türkiye’de hukuk ve adil yargılamanın selasını okumuştu.

Komite ayrıca yabancılar mevzuatı gereğince, gözaltına alınan refakatsiz küçüklerin ücretsiz olarak hukuki destekten faydalanması gerektiğini vurguluyor.

Yabancılara kötü muamele yok ama güneş göremiyorlar

Gözaltına alınan yabancı uyrukluların, polis, jandarma, sahil güvenlik görevlileri tarafından fiziksel olarak kötü muamele gördüğü yönünde bulguya rastlanmadığı aktarılırken diğer taraftan Atatürk havalimanında 5 aydan fazla kalan göçmenlerin olduğu belirtiliyor. Raporda en çok dikkat çekilen konu, yabancıların bulunduğu koşullarda açık hava ve doğal ışığa erişimlerinin kısıtlanması. Özellikle Ankara’da tutulan yabancıların ‘aylarca açık havaya çıkmamaları’ kaygı verici olarak nitelendiriliyor.

Sağlık hizmetleri de yeterli değil

İşkenceyi önleme komitesi, sağlık hizmetleri konusunda Türk hükümetinin çabalarına dikkat çekerken, bazı merkezlerde bir tek hemşirenin bile olmadığını ifade etti. Merkezlerdeki doktor ve hemşire yetersizliğinin giderilmesi konusunda hükümete çağrıda bulundu.

[Mehmet Dinç] 19.10.2017 [TR724]

Haydut, devlet ve Haydut Devlet üzerine [Mehmet Efe Çaman]

Devletin varlığını sağlayan meşruiyet hukuktur. Devletler kendi hukuk sistemlerinin kendileri için de bağlayıcı oldukları ölçüde meşrudur. Eğer bu yoksa devlet ve organize bir suç örgütü arasında fark kalmadığı gibi, devleti yönetenlerin de hayduttan farkı kalmaz. Devleti yönetenler hukuktan bağımsız olamaz – bu kaide mutlak monarşilerin sona ermesiyle birlikte bugün dünya üzerindeki neredeyse tüm devletler tarafından benimseniyor. Devletin temeli adalettir – adalet mülkün temelidir – derken, hukukun bağlayıcılığı, devletin varlığının ancak hukukla mümkün olduğu, hukuksuz ceza olamayacağı gibi ilkelere atıfta bulunuruz. Devlet en geniş tanımıyla hukukun kurumsallaşmış şeklidir. Devlet olmadan da hukuk – mikro düzeyde ve etik-dinsel çerçevede – varlığını sürdürür, ancak hukukun olmadığı yerde devlet asla olamaz. Bu nedenle hukuk devletin temelini oluşturması bakımından devletten çok daha önemli bir sosyal kurumdur. Hücreler olmadan gelişmiş organizmaların var olamaması nasıl bir biyolojik gerçeklikse, hukuk olmadan devlet ve devletle ilgili hiçbir tür kurumun olamayacağı da sosyal bir gerçekliktir.

Devletler için hukuk iki düzlemde anlamlıdır: iç hukuk, yani devletin kendi hukuk sistemi ve uluslararası hukuk, yani küresel ilişkilerde yerleşmiş bulunan kural ve teamüller. İç hukuk, sadece devletin vatandaşlarını değil, devletin kendisini de – yani devletin kurumlarını ve yöneticilerini de – bağlar. Kendi hukukuna uymayan bir devlet, var oluş meşruiyetini yitirir. Uluslararası hukuk – eski adıyla devletler hukuku – devletlerin ve devlet dışı aktörlerin uluslararası ilişkiler düzleminde birbirleriyle olan ilişkilerini düzenler. İç hukukta zorlayıcı müeyyideler olduğundan, yani devlette var olan şiddet kullanma tekeli aracılığı ile hukuka uymayan davranışlara yaptırım getirilebildiğinden, hukuk düzenini devam ettirmek görece kolaydır. Ancak uluslararası hukukta normlara uyumu gerçekleştirmeye yönelik zorlayıcı güç tekeli yoktur. Bu, devletler hukukunun uygulanışını zorlaştırmaktadır. Normdan sapan birey doğrudan zorlayıcı bir yaptırıma uğrar. Ancak devletler normdan saptığında – yani suç işlediğinde – yaptırım uygulamak çok daha karmaşık bir prosedür ve uzun zaman gerektirir.

HUKUKA UYMAYAN DEVLETLERE KİMSE ÖYKÜNMEZ

Devletler kendi imajlarına ve inandırıcılıklarına önem verirler. Sadece güçlü olmaya değil, aynı zamanda adil olmaya çalışırlar. Uluslararası arenada kendi içinde tutarlı, toplumu barış ve refah içinde varlığını sürdüren, halkının eğitim seviyesi, mutluluğu, kültürel üretimi, teknoloji ve bilim alanlarındaki gelişim seviyesi diğerlerine göre daha önde olan devletler, ellerindeki ordu ve gelişmiş silahların veya ekonomik kapasitelerinin sağladığı maddi güçten çok daha değerli ve önemli olan bir diğer güce, yumuşak güce sahip olur. Güç karşınızdakinin sizin istediğiniz biçimde davranmasını sağlamaksa, bunu maddi gücünüzü seferber ederek mümkün kılmak yerine karşınızdakinin kendisi dahi fark etmeden sizin istediğiniz yönde davranmayı kendi kendine istemesi yönünde etkilemek çok daha etkili ve ucuzdur. Bu yumuşak güçtür. Bir devletin yumuşak güç edinmesi ile cazibesi – başkalarının kendisini nasıl algıladığı – arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kimse kendi hukukuna da uluslararası hukuka da uymayan devletlere öykünmez. Tıpkı hiçbir anne babanın hırsızlık yapan veya insanları gasp eden bir figürü çocuklarına örnek göstermeyeceği gibi. Evrensel bir insani özelliktir bu – insanlar iyiye ve doğruya değer verir, kötüye ve yanlışa değil.

DEVLETİ YÖNETENLERLE HAYDUTLAR ARASINDAKİ FARK

Dağ başında veya büyük bir kentin ıssız bir sokağında gasp yapan bireylere haydut ya da eşkıya denir. Kaba güç kullanan, karşısındakine değer vermeyen, kanunsuz iş yapan, korkutarak veya tehdit ederek hukuksuz-ahlaksız istediğini başkasına zorla kabul ettiren kişi hayduttur, eşkıyadır. Ne genel ahlakta, ne hukukta böyle kişilere değer verilir. Bu tür haydutlar genellikle toplu halde hareket eder, bir çete, yani organize suç örgütü oluşturur, kanunsuzluklarını böyle devam ettirirler. Genellikle bu şekilde daha fazla güç kazanarak, adaletin (devletin) yaptırımlarından kaçmaya çabalarlar. Bu yapılar adalet mekanizmasını zayıflattığı oranda devleti de zayıflatmış olurlar. Yumurta hikâyesi gibi, devlet ne kadar zayıfsa, bu tür haydutların veya eşkıyaların da etki ve kontrolü o oranda artar. Devletin en zayıf anında ise, artık devleti yönetenlerle haydutlar arasında ayrım yapmak zorlaşır. Hastalık artık tüm bünyeyi sarmıştır.

Devletlerarası arenada da, izledikleri politikalarda hem kendi yasalarıyla hem de uluslararası hukukla çelişkide olan, diğer devletlerin veya toplumların güvenliklerini tehlikeye atan, insan haklarını kitlesel düzeyde çiğneyen, uluslararası barışı ve huzuru tehlikeye atan ya da açıkça tehdit eden devletler vardır. Bunlara “haydut devletler” deniyor. Uluslararası ilişkilerin yapısı gereği, uluslararası hukuk yaptırımlarıyla bu devletlerin yıkıcı ve bozucu kural tanımazlıklarına karşı durmak çok basit değil. Çünkü uluslararası ilişkilerde iç hukuktaki gibi bir merkezi otorite, bir polis teşkilatı, devletler üstü zorlayıcı bir mekanizma yok ya da çok etkisiz ve ancak çok ileri aşamalarda – mesela aleni kitlesel soykırımlarda veya iç savaşlarda – nadiren gündeme gelebiliyor. Fakat haydut devletler yine de görmezden gelinmiyor, kademeli olarak artan önlemlerle çevreleniyor ve giderek uluslararası sistemden dışlanıyor. Bunların ticari ilişkileri, turizm olanakları, teknoloji transferi ve eğitim işbirliği katılımları gibi sahalar giderek daraltılıyor, hatta sonlandırılıyor. Bu devletlere silah satışı ve savunma işbirliği kesiliyor. Liderleri ve lider kadroları gelişmiş özgürlükçü demokrasilerde kendilerine yer bulamıyor. Bu önlemler de azımsanmamalı.

İSTİKRARSIZLAŞTIRMA SİYASETİ

Haydut devletler tek bir standart kategori değil. Bu gruba dâhil devletler kitle imha silahları üretenlerden uluslararası terör örgütlerine finansal, askeri, lojistik vs. bakımlardan destek olanlarına kadar birbirlerinden farklılıklar gösteriyor. Günümüzde Kuzey Kore veya İran gibi bu ligin daha üst sıralarında olan devletler gibi, Suriye, Rusya, Venezüella gibi görece daha alt sıralarda olanları var. Ortak özellikleri, içeride keyfi hukuk uygulamaları, sürekli ağır insan hakları ihlalleri, hesap vermeyen, fren ve kontrol mekanizmaları bulunmayan yönetimleri, yolsuzluklara bulaşmış lider kadroları. Dışarıda ise kendi çıkarları için üçüncü ülkelerde ve dünyada uluslararası terörizme destek vermeleri, bölgelerini ve dünyayı istikrarsızlaştıran siyasetler gütmeleri.

TÜRKİYE DE ONLARDAN BİRİ!

Türkiye bugün birçok uluslararası lider, otorite, akademisyen, gazeteci ve uzman tarafından bir haydut devlet olarak algılanıyor ve nitelendiriliyor. Anayasası kendi cumhurbaşkanınca dikkate alınmayan, anayasal düzeni bir yıla aşkın bir süredir rafa kaldırılmış ve fiilen uygulanmayan, meclisi işlevsiz hale getirilen, muhalefet milletvekillerini keyfi suçlamalarla hapse atan, binlerce akademisyeni, on binlerce öğretmeni, yüz binlerce kamu görevlisini hukuksuzca işinden atan bir ülke Türkiye. Binlerce hâkim ve savcısını görevden alan, yüzlercesini hapse atan, yüzlerce gazetecisi yazdıkları düşünceler veya yaptıkları haberler sebebiyle hapishanede olan, insanların pasaportlarını hukuksuz gerekçelerle iptal eden bir rejim var. Bu rejimi önceki yazılarımda birçok kez detaylı olarak inceledim, ama burada sadece şunu belirterek yetineyim: Türkiye yıllardır artık bir demokrasi değil, bir tek adam rejimi, bir diktatörlük. Dolayısıyla iç koşulları bakımından Türkiye bugün itibarıyla haydut devlet kıstaslarının tamamını yerine getiriyor.

DIŞARIDAKİ İMAJI ÇOK DAHA VAHİM

Dışarıda ise durum çok daha vahim. Başka bir haydut devlet olan İran’a nükleer silah üretmesin diye uygulanan yaptırımları Zencani-Zarrab ikilisiyle ve Erdoğan rejiminin bilgisi, onayı ve desteğiyle delen bir Türkiye var. Bugün ABD’de gerçekleşen Zarrab davasının uluslararası hukuk boyutu bu. İran’ın nükleer programını desteklemek Erdoğan yönetiminin bir devlet politikası olarak uyguladığı bir dış politika seçimiydi. Rüşvet zinciri bu işin temel motivasyonu da olsa (işin adi suç boyutu), izlenen politikanın bir haydut devlet politikası olması, olayın uluslararası hukuk bakımından da suç teşkil etmesi gerçeğinin üzerini örtmeye yetmiyor.

Yine aynı istikamette, Arap Baharı’ndan bugüne Erdoğan rejimi ısrarla selefi-cihatçı terörist grupları ve İslamcı hareketleri destekledi ve destekliyor. Suriye’de ve Irak’ta faal olan El-Kaide türevi El-Nusra gibi terörist gruplara ve bunlara paralel ideolojilere sahip, dahası benzer araçları kullanan diğer İslamcı cihatçılara Özgür Suriye Ordusu çerçevesinde ciddi mühimmat, silah ve lojistik yardımı sağlıyor. Mısır’da ve diğer bazı Afrika ülkelerinde de Müslüman Kardeşler ve türevi gruplara siyasi destek verdiği sır değil. Türkiye Ortadoğu’da bir istikrar değil bir huzursuzluk odağı. Kendi seksen yıllık Ortadoğu politikalarını elinin tersiyle iten ve rejim değiştirmek ve mezhepçi bir anlayışla, körfezdeki Katar gibi bazı kabile devletleri seviyesinde hesapsız, çapsız ve orantısız öz güç algısına dayalı İslamcı bir politika güderek, gerek bölgesinde, gerekse kendi içerisinde istikrarsızlığa, tahribata ve sosyoekonomik yıkımlara neden oluyor. Selefi İslam anlayışı Erdoğan rejiminde Türkiye’de adeta bölünerek ve geometrik hızla çoğalırken, Erdoğan’ın bir taraftan kamusal, diğer taraftan ise abrakadabra finansal kaynaklarla hâkim olduğu ya da elindeki kontrolsüz güçle baskı altına aldığı medya, toplumu bilgilendirmek bir yana, adeta rejimin propaganda aracı. Dolayısıyla Türkiye halkı, kapalı bir topluma dönüşmüş durumda. Olan-bitenden habersiz, kendilerine Erdoğan rejiminin anlattığı masallara inanarak, “müreffeh ve güçlü” bir “dünya gücü” Türkiye’ye inanıyorlar. Üniversiteler ve aydınlar büyük bir baskı altında.

NATO ÜYESİ BİR ‘HAYDUT DEVLET’

Türkiye’yi diğer haydut devletlerden ayıran önemli bir fark var. Türkiye bir NATO üyesi. AB ile üyelik müzakerelerini – kâğıt üzerinde de olsa – yürütmekte olan bir ülke. Evet, bunlar çetin çelişkiler. Dolayısıyla Batı askeri işbirliği ve istihbarat topluluğu çerçevesinde halen kendisiyle çeşitli alanlarda işbirliği yapılıyor. Derin ticari çıkarlarla ve geniş ekonomik ilişkiler hacmiyle, AB’ye bağlı durumda. Gümrük Birliği çerçevesinde AB ortak pazarının bir parçası. Bu konumda bir ülkenin haydut devlet haline dönüşmesi, Türkiye’nin ortaklarını endişelendiriyor. Türkiye’de olan 3 milyonun üzerinde Suriyeli mülteci, Avrupa kapılarına dayanmak için bekliyor ve Erdoğan bu “kartı” elinde etkili bir joker olarak AB ile pazarlıklarda sıklıkla gündeme getirmekten, çekinmiyor. Bu da yine bir haydut devlet özelliği elbette ve fakat işe de yarıyor. Bu durumda ne AB ve başta Almanya olmak üzere Avrupalı müttefikler, ne de NATO ve ABD, Türkiye’deki korkunç insan hakları ihlallerine ve hukuksuz rejime karşı sesini güçlü şekilde yükseltebiliyor. Evet, NATO üyesi olan ve AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten bir devletin haydut devlet haline gelebileceğini sanırım hiçbir uzman öngörememişti. Ancak olan tam da bu ve bu durum Batılı devletler için önemli bir meydan okuma. Çünkü normlar ve reel çıkarları arasında tercih yapmaları gerekiyor. Kısa dönemde Türkiye’nin yoldan çıkmasını görmezden gelmek avantajlı görülse de, orta ve uzun dönemde Türkiye’de meydana gelen rejim değişikliğine duyarsız kalmak ve Erdoğan’ın Türkiye’yi haydut devlete çeviren tehlikeli yolunu kabullenmek, AB ve NATO için ciddi riskleri beraberinde getirebilir.

ÇEVRELEME STRATEJİSİ BAŞLATILMIŞ GÖRÜNÜYOR

Haydut devletlerin ekonomik hayat damarlarını kesmek, güvenlik işbirliğini minimum seviyeye geriletmek, insan hareketliliğini vize önlemleri veya iptalleri gibi yollarla engelleyerek ülke içi sosyal baskı dinamiklerini harekete geçirmek gibi yöntemler başlatılmış görülüyor. Yakın dönemde AB müzakerelerinin dondurulması, sonraki aşamada ise sonlandırılması düşünülen önlemler arasında. Bunları şimdiden talep eden birçok AB lideri var. Türkiye’nin Rusya güdümüne giren maceraperest dış ve güvenlik politikaları, özellikle Suriye’de ABD ve NATO’dan tümüyle kopan Türk politikası ile Rusya’dan füze savunma sistemi satın alınmasına dair yaşanan süreç, ABD ve NATO’nun Türkiye konusunda daha somut adımlar atmasına kapıyı aralayabilir. Dahası, bu yeni durum Türkiye’nin güney kuşağında ABD’nin ve İsrail’in Kürt politikasını daha ileri bir merhaleye taşıyabilir. Finansal işbirliği bağlamında Türkiye’nin risk faktörünün azami seviyeyi aşması, ciddi bir yatırım çöküşü, likidite sorunu ve döviz darlığına neden olabilir. Tüm bu araçlar sırasıyla rejimi çevrelemek için kullanılıyor, kullanılacak.

2019 yılında yürürlüğe girecek anayasa maddeleri ile bugünkü fiili rejim hukuk tekniği açısından da resmiyet kazanmış olacak. Bu bir yıllık süre zarfında gerek iç dinamikler, gerekse de uluslararası toplum Türkiye’nin anayasal rejime dönmesinin ve hukuk devletinin yeniden inşasının kendileri için ne kadar önemli olduğunu ortaya koyacak. Zarrab davasının sonucu önemli bir aşama. 2018 Erdoğan rejimi için zor bir yıl olacak.

[Mehmet Efe Çaman] 19.10.2017 [TR724]

Özel jetle ‘öğretmen’ kaçırmanın asıl sebebi [Veysel Ayhan]

Erdoğan’ın sadece 2 gündemi var. Birincisi kendini kurtarmak için “Reza” meselesini çözmek. İkincisi cemaatten intikam almak.

Başka bir derdi yok. Ekonomi batmış, Türkiye dünya’ya rezil olmuş umurunda değil. Hatta deseler “Türkiye’nin yarısını bize ver Reza’yı al” hiç düşünmeden kabul eder. O kadar çaresiz. Şimdiden sonra gözüne uyku girmesi zor. Kırk yıl “cin gibi enerjik” ve uyukladığı görülmemiş birinin Ukrayna’da defalarca uyuklaması tesadüf değil. Batı basını “Reza” meselesini gündemine aldı. Dün Adem Yavuz Arslan “Siz siz olun, Amerikan medyasının diline düşmeyin” demişti ama düştü. Hem de çok kötü düştü. Yükselişini kapak yapan “Time” yakında yıkılışını da kapak yapar. ABD basınını, Saray polisinin panzerleriyle basıp susturacak hali yok! Trump’ın söz geçiremediği, Nixon’un satın alıp susturamadığı medyaya yapacağı bir şey yok. Bitişi aheste aheste geliyor.

İkinci gündemi için ise iki şey yapıyor?

1- KORKU

“7’den 70’e” diye bir tabir vardır. Bu tanım Erdoğan zulmünü karşılamıyor. Zulüm, doğmamış çocuktan 90’lık ihtiyarlara kadar herkesi kapsıyor.

Erdoğan’ın emrettiği ve takibini yaptığı cezaevi zulümlerinde iki amacı var. Birincisi duygusal olarak “acı ve gözyaşı”ndan besleniyor. Ruhsal gıdası bu. Her sabah bir önceki günkü zulmün envanterini okuyor. Onunla besleniyor. Beslendikçe doymuyor daha fazlasını istiyor.

İkincisi, Hizmet gönüllülerine korku salarak onları uzaklaştırmak istiyor. Bu, her dönem yapılmış ve denenmiş tiranik bir metot. 1930’lu, 40’lı ve 50’li yıllarda Bediüzzaman hazretlerinin talebeleri 20, 40, 50 kişilik gruplar halinde hemen her şehirde gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, cemse cemse, kamyonet kamyonet hapishanelere taşınıyordu. Mahpushaneye girmemiş Risale-i Nur talebesi kalmamıştı. Kitap okuma dışında bir suçları yoktu. Amaç Bediüzzaman’ın talebelerini korkutmak, insanları Risale-i Nur’dan uzaklaştırmaktı. Diğer insanlara da “Aman onlar gibi elinize Risale almayın sonunuz böyle olur!” demekti.

ANESTEZİ UZMANLI ÖZEL JET

Erdoğan da aynı şeyi deniyor. Tüm cemaati hapse tıkıp insanları “Hizmet”ten korkutarak uzaklaştırmak istiyor. Bütün devlet bunun için seferber. Yakılan iki askerin katili IŞİD’lileri bulamayan, PKK lideri yakalıyorum diye kendi ajanlarını yakalatan MİT’in gücü ancak masum öğretmen ailesine yetiyor. Ta Pakistan’a özel bir ekip ve özel jet uçağı yollamanın başka açıklaması yok. Gayesi Türkiye’deki korku atmosferini dünyaya taşımak. Yurt dışına korku salmak. Hizmet gönüllülerini, “Reise canımız feda” diyen sonra fındık fiatı düşük diye küfürler saydırmaya başlayan AKP tabanı ile karıştırıyor. AKP tabanı böyle. Peki tavanı? Bugün “yeterli” para verilip de Saray’da Erdoğan’ı “satmayacak” 5 kişi var mıdır? Bence yoktur. Başta Yiğit Bulut olmak üzere. Çünkü çevresindekiler ‘reis’in değil ‘para’nın peşinde. Üç kuruşa gelen beş kuruşa gider. “Para” ile gelen “para” ile gider. Ve gidecekler. Hizmete gönüllülerine gelince “Hay”dan gelen “Hu”ya gider.” Onlar Allah için çıktıkları bir yoldan başka bir amaçla vazgeçmez. Vaktiyle cemaati de para ile satın almaya çalıştı ama alamadı. Şimdi “korku”yu deniyor.

Bu metotla her devirde yüzde 2-3’ten fazla sonuç alınmamıştır. Bediüzzaman’ın hapse giren her talebesi çıktığında bir “nur” meşalesi tutuşturmuş, gittiği yerde yüzlerce insanı Risale-i Nur ile aydınlatmıştır. Şimdi olacak olan da aynı.

2- BÖLMEK, FİTNE SOKMAK

Bu, vaktiyle bildiği ve fiilen uyguladığı bir metot. 2001’de Erbakan’ın desteklediği Millî Görüş Hareketi bölüp “yenilikçiler” olarak AKP’yi kurmuşlardı. Ve Milli Görüş tabanının ekseriyeti Erbakan’ı bırakıp onun peşine takılmıştı. Bu tecrübeyle Cemaat’i bölmek için elinden geleni yaptı. Cemaatin önde gelen isimlerini çağırdı. Ağızlarını aradı. Baktı hiçbiri “esnemiyor”. Sadece aradığı “ikbal”i bulamamış iki gayri memnun bulabildi. Bunlara güvenip planlar projeler yaptı. Hiç bir işe yaramadı. Hocaefendi’yi Erbakan’la karıştırmanın hata olduğunu geç fark etti.

Peki bundan vaz mı geçti? Hayır.

MİT SOSYAL MEDYADA

Bölme çalışmaları mecra değiştirdi. Şimdi “sosyal medya” üzerinden sürüyor.

Ne yapıyorlar? Önceki gün Aktifhaber’de önemli bir haber vardı. Adını anıp bir fitne yuvasını reklam etmeyelim. Sosyal medya’da “Şeytan’ın sağdan gelmesi” kabilinden sanki vicdanı, hakperestliği temsil ediyormuş gibi görünen hesaplar var. “Falan abi” “Filan abi”ye karşı. “Filan abi” “Falan abinin” kuyusunu kazıyor. İpler “Falan”ın eline geçecek, geçiyor…” “Milyar dolarlar filan’da” “Aman koşun Hoca Efendi’yi bunların elinden kurtarın” “Kestanepazarı kulübesini falan yıktırdı.” gibi (işin içyüzünü bilenler için komik) tweet’ler atıp fitne sokuyorlar. “Hapishaneler boşalacak, saldıracaklar” “İkinci darbe geliyor.” gibi hezeyanlarla cemaati kriminalize etmeye çalışıyorlar.

50 bin masum insan hapiste. İşkence ile alınan ifadeler var. MİT’in tek işi bunları inceleyip harmanlamak ve MİT’in sosyal medya birimine ulaştırmak. Onlar da sosyal medyaya ikisi gerçekten doğru on mesaj atıyor. Siz de doğru olduğunu bildiğiniz ikisinin yanındaki diğer sekiz mesajın da doğru olduğunu sanıyorsunuz. Çocukça bir plan. Bize düşen ve mutlaka yapmamız gerekense kehanet ve gizem kokan her hesabı Twitter’a şikayet etmek. Başka da ciddiye almaya gerek yok.

“Bu gece Pensilvanya’dan tehditleri aldık. Uçaklar buraya saldırabilir. Helikopterlerle bize saldırabilirler” diyecek kadar akli melekesini yitirmiş bir “kafa”  başka ne çılgınlıklar yapar bilmiyoruz.

[Veysel Ayhan] 19.10.2017 [TR724]

Tuhaf olan işkenceyi savunmak değil, başka…[Tarık Toros]

KONUK: Karşınızda, ülkenizin insanına bomba atmış, bu emirleri vermiş birtakım insanlar var. Ve biz kala kala acaba onlar darp edilmiş mi, edilmemiş mi… Kibarca mı sorgulanmış yoksa vahşice mi sorgulanmış… Yani ya biz iyi insanlarız, yani ben bunu anlatırken de artık yüreğim kabarıyor.

MODERATÖR: Biz yine de iyi insanlar olalım.

KONUK: İyi insanlar olmayalım. Siz vatanınıza ihanet ediyorsanız, siz ülkenizin insanına bomba atıyorsanız, hiçbir şeyi hak etmiyorsunuz. Dünya medyası da, isteyen nereye çekecekse çeksin… İsteyen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne değil Uzay Mahkemesi’ne gitsin… O muameleyi hak ediyorlar. Şimdi Türkiye’de böyle bir muameleyi Türk halkına reva görmüş insanların, acaba darp edilmişler mi diye…

MODERATÖR: Dünyanın en medeni ülkelerinde bile yapılsa biz itiraz etmeliyiz, çünkü biz medeniyiz. İşkence insanlık suçudur.

KONUK: Çünkü biz bütün her şeyi hallettik bir o kaldı. 

***

Bu dehşet verici diyalog CNN Türk’te yaşandı.

Seyretmedim.

Sosyal ağlara düşen 55 saniyelik bölümünü harfi harfine deşifre ettim.

Konuk, Ali Türkşen.

Moderatör, Ahmet Hakan. 

***

55 saniyelik videoda özetle olan şu:

-Konuk, yargıdaki davayı kafasında çoktan sonuçlandırmış.

-Davası süren sanıkların suçlu olduğuna inanıyor ve bunu savunuyor.

-İşkence iddialarını hafife alıyor.

-Bunun ancak “iyi insanlar” tarafından sorgulanacağını söylüyor.

-O kadar öfkeli ki, şüphelilerin sorgulanma yönteminin tartışılmasına tahammül edemiyor.

-Moderatör işin gittiği yerin farkında, kibarca uyarıyor.

-Konuk, “kötü insan” olmayı seçiyor.

-Otomatikman yargısız infaz ettiği sanıkların hiçbir şeyi hak etmediğini söylüyor.

-Öyle ki, dünya ne derse desin umurunda değil.

-Uluslararası mahkemeleri tanımıyor.

-Veee işkenceyi savunuyor, “hak ettiler” diyor.

-Moderatör, şiddetle itiraz etmesi gereken bir konuda, kibarca “işkence insanlık suçudur” demekle yetiniyor.

-Konuk görüşünde ısrarlı, geri adım atmıyor. 

***

Birkaç kere seyrettim bunu.

İnanılası değil ama oldu yani.

Gözünüzle görüp kulağınızla işitiyorsunuz.

Ali Türkşen, geçmiş darbe soruşturmalarında yargılanmış, cezaevinde tutuklu yatmış emekli deniz subayı.

1965 doğumlu, yaşı kemâle ermeye yakın.

Ağzından çıkanı kulağı duyduğu gibi, neyi niçin söylediğinin de farkında.

Kesinlikle akıl baliğ. 

***

Tuhaf olan bu değil.

Önermemiz basit ve evrensel:

İşkence insanlık suçudur. Zamanaşımı yoktur.

Lakin gelinen noktaya bakar mısınız?

Ali Türkşen, Meral Akşener’in kuracağı partiye katıldı.

Siyaset yapacak.

Hayırlı olsun olmasına da şu soruları sormayacak mıyız:

-Türkiye’yi yönetmeye talip bir isim nasıl böyle bir zihniyette olabilir?

-Ve bunu canlı yayında çatır çatır açıklayabilir.

-İkaz edildiğinde dahi lafını te’vil etmeye çalışmadan işkencede ısrar eder.

***

En kötüsü de şu:

İnsanlar bunu normal görmeye başladı.

İşkenceyi…

Çırılçıplak soyup yolun ortasına yatırıp arkadan kelepçelemeyi…

Hamile kadınların tutuklanmasını…

Bebekleriyle cezaevine atılmasını…

İnsanların başına çuval geçirilip, paketlenip uçağa atılıp karanlık sorgu odalarında haftalarca kalmasını…

Normal görmeye başladı insanlar! 

***

Normal görmeye başladığı için de TV’lerde açıkça ve rahatlıkla…

Ve itiraz edilmeyeceğini bile bile konuşuyorlar.

Tuhaf olan bu.

Ali Türkşen değil.

O, daha önce yargılandığı davada boşuna sanık olmadığını düşündürüyor sadece.

Kendi diliyle.

Adeta ikrar ediyor.

[Tarık Toros] 19.10.207 [TR724]

Kerkük’ü almak ya da Kürdistan’ı kalbinden vurmak! [Erhan Başyurt]

Irak Kürtleri bağımsızlık ilan etmeye herhalde hiç bu kadar yaklaşmamışlardı.

Irak Kürdistan Bölgesi, yüzde 92 ile onaylanan bağımsızlık referandumunun üzerinden 3 hafta geçmeden, kontrol ettiği toprakların yüzde 40’ını kaybetmekle kalmadı, yönetim bazında da yeniden bölünmenin eşiğinde…

‘Kazanma kuşağında kaybetmek’, ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak’ işte böyle bir şey…

***

Barzani, 2014’te IŞİD’in Musul’u yıldırım hızıyla işgal ettiği ve Irak Ordusu’nun bozgun yaşadığı bir sırada, otorite boşluğundan yararlanıp çok hızlı bir manevra ile Kerkük’ü Peşmerge kontrolü altına altı.

Ve şimdi, 3 yıl aradan sonra yine tek kurşun atmadan, çok hızlı bir manevra ile gözden kayboldu.

Peki ne oldu da ‘Kürdistan’ın kalbi’ denilen, petrol ve doğalgaz zengini Kerkük 24 saat içerisinde çatışmadan teslim edildi.

***

Görünen o ki, Kürdistan’da ‘ihanet içinde ihanetler’ yaşandı…

İran ve Şii milisler destekli Irak Ordusu, Kerkük’ün kontrolünü devretmesi için Kürdistan Yönetimi’ne süre tanıdı.

Kürt Bölgesel Yönetimi şehri teslim etmeyeceklerini açıklarken, sürpriz şekilde Peşmerge ortadan kayboldu ve Kerkük’ün yönetimi Bağdat’a teslim edildi.

Giderek netleşen bilgilere göre, IKYB’nin başına yeni gelen Celal Talabani’nin oğlu Bafil, Şiiler ve Bağdat Yönetimi ile anlaştı.

Bafil Talabani, Kerkük’ün güneyini koruyan peşmergelerini çekti… Goran Partisi de aynı şekilde davrandı…  

İran destekli Irak Ordusu serbest şekilde şehre girmeye başlayınca, Barzani de ‘ihanete uğradıkları’ gerekçesiyle panikle peşmergelerini çekti.

En ilginç açıklamayı ise PKK yaptı: ‘Koordinasyon içinde yürümesi planlanan Kerkük savunmasında, Peşmergelerin çekildiği bize bildirilmediği için sabah saatlerinde şehri savunmaya tek başımıza kaldık…’

Tüm bunlar yaşanırken, Barzani’nin IŞİD’in elinden kurtarmak için gayret gösterdiği Yezidiler’e bağlı milis gruplar da Şengal bölgesini Irak Bölgesel Yönetimi’nin elinden aldı.

***

Irak Kürdistan Yönetimi görünüşe göre, 1970’te belirlenen ve 1991’de ‘Çekiç Güç’ tarafından korumaya alınan sınırlarına ve yeniden ikili bölgesel yönetim yapısına dönüyor.

Talabani, o dönemde de tek sınırı olan İran’a yakın bir liderdi.

Barzani de en uzun sınıra sahip olduğu Türkiye’ye yakın durmaya çalışırdı.

Barzani ve Talabani o dönemde ABD ve batılı güçlerin güçlü desteğine sahipti….

Şimdi ise, tek taraflı bir bağımsızlık referandumu kararıyla hem Batı’daki desteklerini hem de Türkiye’yi ciddi oranda kaybettiler.

Kerkük’ü savunmak üzere PKK’nın da koordinasyon kapsamında şehirde olması, Kandil’in sanıldığı gibi istenmediği halde değil bilinçli şekilde Kandil’de barındırıldığı şüphesini güçlendiriyor.

***

Gelinen noktada, en büyük kaybeden Barzani ve Irak Kürdistan yönetimi…

En çok kazançlı çıkan ise, Bağdat Şii Yönetimi ve İran…

Bafil Talabani’nin kazanan ya da kaybeden olduğunu ‘’Kürdistan’ın bağımsızlığını ve Kerkük’ü satan bir hain mi? Yoksa Kürdistan’ı Barzani’nin kuru inadına kurban etmeyip bombalanmaktan ve yıkılmaktan kurtaran kahraman mı?’’ sorusunun alacağı cevap belirleyecek…

***

Sürecin en çok kaybeden dış aktörleri ise, şüphesiz ABD ve Türkiye.

Irak’ı tamamen İran’a kaybetmekle kalmayıp, Kürtlerin güvenini de artık kazanmaları imkânsız gibi…

Türkiye’nin Başika Askeri Üssü de Kerkük gibi Bağdat’ın denetime geçti.

İbadi’nin Başika’nın boşaltılması ısrarı sürerse Türkiye’nin artık yapabileceğini hiçbir şey yok!

Türkmenler’in geçmiş parlamento seçimlerinde etnisite temelinde değil mezhep temelinde oy verdikleri görülmüştü.

Türkiye’nin, Kerkük üç kez el değiştirirken gösterdiği zaafiyet artık Türkmenlerin güvenini kazanmalarını da zorlaştırıyor.

Türkiye açısından artık daha fakir bir Irak Kürt Bölgesi söz konusu olacak. Bu da ekonomik açıdan negatif etki yapacaktır.

Şayet Türkiye için ‘Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığını önlemek’ tüm bunlardan değerliyse ya da öyle görüyorsanız, Türkiye’yi de ‘kazanan taraf’ olarak da ifade edebilirsiniz.

***

Sonuçta, Barzani ve Irak Kürdistanı bağımsız olma hayali kurarken, petrol ve doğalgaz zengini Kerkük’ü de 2005’ten bu yana süren bölgesel tek yönetimi de kaybetti.

İran destekli ustaca bir hamleyle Bağdat, sadece Kerkük’ü almadı Kürdistan’ı da kalbinden vurdu…

Ortadoğu büyük sürprizlere gebe bir coğrafya…

Ve son yaşananlar ‘ihanetler girdabındaki’ Kürtlerin bugüne kadar neden Irak’ta bağımsız olamadığını ve güçlü dış destek olmadan bağımsızlığın ham hayal olduğunu bir kez daha gösterdi.

[Erhan Başyurt] 19.10.2017 [TR724]