Reaksiyonerleştik mi? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Bir sosyal grubu radikalleştirmenin ve ekstremizme itmenin, şiddete bulaştırmanın yollarından birisi de o grubu-kitleyi aşağılamak, onur kırıcı şekilde ezmektir. Bunu devletler, servisler bir yöntem olarak uygularlar. Bir gruba karşı aşırı güç kullanır, ağır şekilde rencide eder, dışlar ve onları şiddete-nefrete yöneltirler. Sonra ağır baskıya maruz bu kesimden öfkeyle dolmuş bazı bireylerin eline silah vererek bir grubu topyekün şiddet sarmalına çekerler. Bazen üretilmiş bir kaç vakayı “delil” haline getirir, o grubu dünya nezdinde teröre bulaşmış olarak sunar ve mücadalede için “haklı” gerekçe, psikolojik üstünlük elde ederler.

Silaha, şiddete bulaş-tırıl-mış ve radikalleştirilmiş bir gurubu yok etmek, toptan ezmek, her bireyine “terörist” muamelesi yapmak artık daha kolaydır. Zira toplumun büyük kısmı onları “terörist” görür ve o gruba yapılanlara ses çıkarmamaya başlar. “Bebelerin, yaşlıların, kadınların ne suçu var?” dediğinizde “ama onlar da..” diye başlayan cümleler kurarlar.

Yok edilmesi planlanmış kesimlerin şiddete bulaştırılması ve toptan mücrimleştirilmesi, itibarsızlaştırılması sıkça karşılaşılan bir durumdur. Pek çok grup kendilerine uygulanan zulme bir yere kadar dayanır. Uzun süreli ve ağır baskılarda kontrolsüz birileri çıkar ve birşeyler yapar. Eğer o grup baskılar karşısında sağlam bir duruş sergileyemez, üyelerini kontrol edemez ve terapi uygulayamazsa aşırılığa savrulma, dengeyi yitirme ve tepkisel tavırlara/söylemlere yönelme mümkündür. Varlığı tehdit edilen her canlı aslında bu tür durumlarda gücünü, kabiliyetlerini aşan tepkiler verir, bekenmedik davranışlar sergiler.

Hizmet Hareketi şiddete bulaşmamayı en temel esaslarından birisi olarak vaz ettiği, dövene elsiz sövene dilsiz ifadesini sürekli gündemde tuttuğu için yaşanan ağır zulme, kışkırtıcı hakaretlere rağmen Hizmet insanları sukunetini korumayı başardı. İçişleri Bakanlığı’nın ifadesine göre 500.000 den fazla insan kitlesel olarak gözaltına alındı. Ama 5 yılı aşan bu uzun süreçte kolluk güçlerine en küçük mukavemet olmadı, taş atma seviyesinde dahi şiddete rastlanmadı. Onca aşağılamaya rağmen kendini bilmez bir ergen bile çıkmadı; bir Allah’ın kulu illegal tepkiye tevessül etmedi. Aslında sadece bu tablo bile Hareketin terörden şiddeten ne kadar uzak olduğunun delilidir. Yarım milyon mensubunun gözaltına alındığı, tutuklandığı, hapislere atıldığı, mallarına çöküldüğü, onlarcasının işkenceden öldüğü bir durumda “terör örgütü” ilan edilen bir gruptan en küçük şiddet eylemi zuhur etmiyor. Var olan hipnoz ortamı nedeniyle bunun ne anlama geldiğini insanlar anlayacak durumda değiller. Ancak gelecekte herkes eğitimle, okulla, üniversite ile insan yetiştirmekle meşgul bir Harekete “terörist” demenin ne kadar insafsız ve mesnetsiz olduğunu anlayacak.

Hizmetin çok önemli bir diğer özelliği ise aksiyoner olmasıdır. Başkalarının ortaya attığı gündemlerin peşinden gitmek yerine Hareket hep kendi müsbet gündemlerine odaklandı. Olumsuzluklarla uğraşma, başkalarını eleştirme kolaycılığına düşmedi. Gerekli ve yararlı işler yaptı, örnekleri kendinden bir hareket oldu. Mazeretler uydurmak, suçu “dış mihraklar”a atmak yerine yerine çağa uygun projeler ortaya koydu. Ülkenin, Müslümanların ve insanlığın problemlerine dair çözümler üretti ve bunları teoride bırakmayıp hayata taşıdı. Çokları  ona buna sövmekle meşgulken Hareket hep mum yaktı. Dünyanın en kaliteli okullarını açtı, en başarılı dershaneleri kurdu, sosyal projeler yürüttü, esnafları dünyaya açtı. Başlarda bu tür işleri eleştiren cemaatler zaman içinde yapılanları taklit etmeye başladılar. Dini grupların mistik, kapalı ortamlardan çıkıp toplumun problemlerine çözümler üreten yapılar haline dönüşmesinde Hizmet’in aksiyon yönü çok etkili olmuştur. Elde edilen başarılar insanımızda karar kılmış umutsuzluğu yıktı, yılgınlığı bitirdi. Hoca Efendi sevenlerini reaksiyoner, tepkisel olmaktan uzak tutup aksiyoner olmaya, müspet hareket etmeye, üretmeye teşvik etti. Uzun yıllar bu konuda arızasız yüründü topluma, eğitime, barışa katkı veren verimli işler çıkarıldı.

Hareket her dönemde şiddetten uzak kalmayı başarsa da sanki son yıllarda iki önemli ilkesinden bir miktar uzaklaştı.

Birincisi: Reaksiyoner hareket etmeye başladı. Erdoğan dershane krizinden sonra kasten ve planlı şekilde ortamı germeye ve Hareketi kontrolden çıkarmaya çalıştı. En ağır hakaretleri yaptı, kadınlara, çocuklara, yaşlılara zulmederek tabanın sinirlerini zorladı, Hareketi aşırılığa, şiddete çekmeye uğraştı. Kimse bu tuzağa gelmedi. Ancak Erdoğan’ın söylemlerine makul, mantıklı stratejiler üretmek yerine reaksiyoner davranıldı. Gündemi Erdoğan belirledi, Cemaat peşine takıldı, O’na cavap yetiştirmeye odaklandı. Dolayısıyla kendi asli gündeminden koptu. Erdoğan’ın ittiği köşeden çıkmayı başaramadı. Tepkisel ve duygusal davrandı, çekildiği çamuru fark edemedi. Oysa oportünizmde sınır anımayan Erdoğan’la bu kulvarda yarışmak mümkün değildi.

İkincisi: Siyasi alana bulaşmak oldu. Lise çağlarından bu tarafa siyasetin hertürlü karanlık, kirli oyunlarını bilen ve kullanan, halk diline vakıf Erdoğan’la bu alanda mücadeleye girişmek büyük yanlışlardan birisiydi. Bir parti kurulmasa, doğrudan seçime girilmese de Hareketin kitlesi maalesef bir miktar siyasete bulaştırıldı, alışık olmadığı siyasi atmosfere sokuldu. Siyasete bu derece bulaşma Risale-i Nur esaslarına ve Hareketin ilkelerine aykırıydı. Tecrübeye sahip olmama, kendimizi kandıran anketler yapma vb. nedenlerle inkisarlar yaşandı. Sanırım o süreçler planlanmış, hesaplanmış sonuçları iyi analiz edilmiş bir stratejinin sonucu değildi, bir reaksiyonun sonucuydu. Erdoğan Hareketi kısmen siyasi alana çekti ve orada itibarsızlaştırdı.

Hareket son yıllarda aksiyon alma, çağın ruhuna uygun çözümler, söylemler üretme ve yaklaşan tehlikeleri insiyatif alarak savma becerisini yeterince kullanamadı. Bünyesindeki arızaları tespit etme ve onlara çözümler üretme, sıkıntılı noktalara kontrol kalemi tutma işini gerektiği kadar yapamadı. Yapısının epeyce hantallaşmış olduğunu, aksiyon almaktan uzaklaştığını fark edemedi.

Hareket 15 Temmuz tuzağına da önemli oranda hantallaşmaktan, reaksiyoner davranmaktan kaynaklanan nedenlerle düştü.; düşürüldü. 15 Temmuz beklenmedik ve ağır bir şoka sebep oldu. Aradan 3 yıl geçti ama yeni açılımlar yapmak için yeterli insiyatif alma, argüman geliştirme çabası görülmüyor. Reaksioner davranma durumu sanki hala devam ediyor. Bu durum yaşanan şoka verilse de kayda değer çıkış gayreti görülmeyince bazı insanlar umudunu yitirebiliyor. Kenara çekilmeyi, eylemsiz kalmayı tercih edenler olabiliyor.

Hizmet Hareketi, Hoca Efendi hep aksiyoner yanıyla tanındı. Hareket zor zamanlarda etkili çıkışlar yaptı, kabul gören çözümler üretti. En karanlık dönemlerde heyecan uyarıcı işler yapmayı başardı. Tabanı muhafaza etmenin, geleceğe emin yürümenin yolu reaksiyoner olmaktan, tepkisellikten, gündemlere kuyruk olmaktan kurtulup özgün, yeni gündemler bulmaktan, yeni aksiyonlar almaktan geçiyor sanki!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 15.3.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]

AB Büyükelçiliği, 15 Temmuz tutanağını resmen doğruladı [Ahmet Dönmez]

Dönemin Anayasal Düzeni Koruma Savcısı Serdar Coşkun’un 15 Temmuz gecesi tuttuğu tutanak, resmen doğrulandı. Şu anda Yargıtay Üyesi olan Coşkun, daha önce Gazeteci Nedim Şener aracılığı ile tutanağın gerçekliğini dolaylı olarak kabul etmişti. Bu kez uluslararası ve resmi düzeyde bir teyid geldi. Türkiye’nin AB Daimi Büyükelçiliği, EUObserver’da yer alan bir analiz üzerine belgeyi doğruladı.

Brüksel merkezli saygın haber sitesi euobserver.com, 11 Mart’ta, “Leaked document sheds light on Turkey’s controlled ‘coup’ (Sızan belge, Türkiye’nin kontrollü ‘darbesine’ ışık tutuyor)” başlıklı bir araştırma yazısı yayımlamıştı. Yazıda tutanağın, 15 Temmuz’un kontrollü darbe olduğu şüphelerini güçlendirdiğine işaret ediliyordu. Brüksel’in deneyimli gazetecileri Selçuk Gültaşlı ile Andrew Rettman tarafından kaleme alınan makalede, eski Avrupa Parlamentosu Milletvekili Andrew Duff’un görüşleri de yer alıyordu. Şimdiye kadar bir çok NATO askeri ile görüşerek 15 Temmuz’a dair veriler toplayan Duff, “Artık nihayet Erdoğan’ın sözde darbeyi nasıl bu kadar çabuk ve acımasız bir şekilde istismar ettiğini biliyoruz… Şimdi şüphelerim daha da fazla uyandı” diyordu. Makaleyi hazırlayan gazeteciler, Türkiye’nin AB Büyükelçiliği’ne de soru yöneltmiş ancak yetkililer cevap vermeyi reddetmişti.

Makale, EUObserver’da en çok okunanlar arasına girdi. Bunun üzerine Türkiye’nin AB Daimi Büyükelçisi Mehmet Kemal Bozay imzası ile siteye bir yazılı açıklama gönderildi. Açıklamada, Serdar Coşkun’un 15 Temmuz tutanağının doğruluğu teyid edildi. Ancak tıpkı Coşkun’un kendini savunduğu gibi, tutanağın saat 01.00’de yazılmaya başlandığı ve hadiseler ceryan ettikçe senkronize edilmemiş bir şekilde tutanağa kaydedildiği öne sürüldü.

Savcının bu savunmasına, EUobserver’ın söz konusu analizinde zaten yer verilmişti. Fakat beraberinde, bu savunmanın inandırıcılıktan uzak olduğu yorumu da yapılmıştı. Buna rağmen Büyükelçi Bozay, çelişkilere mantıklı açıklamalar getirmek yerine makalede imzası olan iki gazeteciden Selçuk Gültaşlı’ya iftira atmayı tercih etti. İsim vermeden Gültaşlı’yı hedef alan Bozay, “Makalenin yazarı, darbe girişiminin beyni olan Fetullahist Terör Örgütü (FETO) ile bağlantısı olan bir bireydir.” şeklinde ithamda bulundu.

MAKALEDE OLMAYAN CÜMLELERİ VARMIŞ GİBİ ELEŞTİRDİ

Açıklamada skandal bir detay daha vardı ki AB’nin başkentinde görev yapan bir büyükelçinin böylesi bir hataya nasıl imza atabildiği anlaşılamadı. “Makalede tutarsızlıklar ve olgusal hatalar var” denilirken, örnek olarak da “Tutuklamaların, UYAP internet portalında kayıtlı olan bu tutanağa göre yapıldığı iddia ediliyor.” deniyor. Oysa EUobserver’ın yazısında böyle bir iddia olmadığı gibi UYAP’ın adı dahi geçmiyordu. Kastedilen iddia, tutanağı gündeme taşıyan Gazeteci Ahmet Dönmez’in ilk haberinde yer alıyordu. Söz konusu iddiaya cevap da Serdar Coşkun tarafından Nedim Şener aracılığıyla verilmişti. Büyükelçi Bozay’ın, daha önce bir gazeteci tarafından başka bir gazeteciye cevap olarak aktarılan bir argümanı, ilgisi olmayan bir diğer yayın kuruluşuna resmi yazı ile kendi açıklaması gibi sunması ise bulunduğu makama gölge düşürecek cinstendi.

Büyükelçi, olmayan hadiselerin olmuş gibi yazıldığı tutanağı savunurken, aynı yöntemi kullanarak makalede olmayan cümleleri varmış gibi sundu. Böylece AB nezdinde Serdar Coşkun ile tipik bir benzerlik oluşturmayı başardı.

GÜLTAŞLI: AÇIKLAMA CİDDİYETTEN UZAK

EUobserver şu ana kadar Bozay’ın açıklamasını yayımlamazken Gazeteci Selçuk Gültaşlı’dan büyükelçiliğin bahse konu yazısına bir cevap geldi. Kıdemli Brüksel muhabiri Gültaşlı, şu görüşleri kaydetti: “Büyükelçi benim için ‘darbe planlayanların beyin takımı ile irtibatlı’ diyor. Kendisini bunu ispatlamaya davet ediyorum. Ayrıca bizim makalemizde olmayan UYAP iddiasını, bizim yazımızda varmış gibi sunuyor. Büyükelçi, Nedim Şener’in yazdıklarını ‘copy paste’ etmiş ama sanırım o kısmı çıkarmayı unutmuş. En önemlisi de şu ki, makalede imzası olan diğer gazeteci arkadaşım Andrew Rettman büyükelçilik ile temas geçerek bir açıklamaları olup olmayacağını sordu. Ancak hiç bir yorum yapmadılar. Şimdi yazı yayımlandıktan sonra açıklama yapmaları, maalesef ciddiyetten uzak bir yaklaşım.”

[Ahmet Dönmez] 16.3.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Abidin Ünal’ın Saray görüntüleri nerede? [Ahmet Dönmez]

Eski AKP Milletvekili Şamil Tayyar, “15 Temmuz’un üzerine gidilmiyor. Gidilse hain ilan edilenlerin kahraman, kahraman ilan edilenlerin de hain olduğu anlaşılır” demişti. Bunun son örneğini, Abidin Ünal’ın gizli Saray ziyaretlerinin ifşa edilmesi ile gördük.

Evet kimse üzerine gitmiyor. Sanıkların çoğunun mahkemede neler söylediğini bilemiyoruz. Bir tek Müyesser Yıldız’ın Oda TV’de yazdıkları var. Onlar bile resmi söylemi sarsmaya yetiyor. Gerçek bir medya olsa, bağımsız bir yargı olsa, resmi 15 Temmuz anlatısı yerle bir olacak.

Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın gizli Saray ziyaretleri, gerçek ‘hain’ ve gerçek ‘kahraman’ların asıl konumlarına dair fotoğrafı biraz daha netleştiriyor. Kumpasın nasıl kurulduğuna ilişkin bir ipucu daha veriyor.

****

Bilindiği gibi 15 Temmuz’un en kilit isimlerinden biri Abidin Ünal. 14 Temmuz’dan başlayarak 16 Temmuz sabahına kadar bütün yapıp ettikleri şüpheli. Hareket tarzı, davranışları, çelişkileri, yalanları ve ihmalleri ile Abidin Ünal, 15 Temmuz’un en karanlık figürleri arasında. Hakkındaki soru işaretlerini, 21 Ağustos 2017 tarihli “Abidin Ünal sarhoş muydu neşeli miydi?” başlıklı bir yazımda irdelemiştim. Yeni durum ise Partigöç’ün Genelkurmay çatı davasındaki ifşaatları oldu.

15 Temmuz’un beyinlerinden biri olmakla suçlanan eski Genelkurmay Personel Plan Daire Başkanı Partigöç, esas hakkında yaptığı savunmada, “Bir orgeneral Cumhurbaşkanlığına niye gizli kapaklı gider? Neden amirine yalan söyler? Bunların altındaki gerçekler ortaya çıkarılmadıkça bu darbe anlaşılmaz. Neyle tehdit etmişlerdi veya hangi gizli görev istendi ki, gizli gizli gitti?” sorularını yöneltti. Müyesser Yıldız, duruşmadaki bu ifadeleri olduğu gibi yazınca, kendi mahallesi tarafından ‘hain’ ilan edilecek noktaya geldi. (‘Ona mı yarar buna mı yarar’ diye bakmadan sadece gazetecilik yapmaya çalışan herkesin akıbeti bu oluyor malesef.)

****

Abidin Ünal, avukatı Ahmet Erdem aracılığı ile Oda TV’ye bir açıklama gönderdi. Partigöç’ün bazı iddialarını yalanlarken gizemli Cumhurbaşkanlığı ziyaretleri için bir açıklama yapmaması dikkat çekti. Müyesser Yıldız ise, “Darbeden 3 ay önce Akar ve Ünal arasında ne yaşandı?” başlıklı yazı ile hem Ahmet Erdem’e hem de Abidin Ünal’a cevap verdi. Yıldız, Hulusi Akar’ın eski yaveri Levent Türkkan ile yine Akar’ın o dönem danışmanı olan eski Albay Orhan Yıkılkan’ın mahkemedeki ifadelerini gündeme taşıdı.

Orhan Yıkılkan, Abidin Ünal’ın tanık olarak dinlendiği 21 Şubat 2018 tarihli celsede üstü kapalı olarak bu konuya girmişti. Yıkılkan’ın soruları üzerine Abidin Ünal’ın nasıl pişkince yalanlar söylediğini, yukarıda linkini paylaştığım Müyesser Yıldız’ın yazısındaki o diyalogdan okuyabilirsiniz.

Eski Yarbay Levent Türkkan ise geçtiğimiz 24 Aralık’taki savunmasında şunları söylemişti: “Tam tarihini hatırlamıyorum, 2016 Nisan ayı olabilir, yani 15 Temmuz’dan birkaç ay öncesi idi. Abidin Ünal, gizlice, sivil olarak, hiçbir korumasına haber vermeden, kendi karargâhı ve emir subayının da haberi olmadan, hiçbir koruma olmadan, hatta makam aracı veya hiçbir Hava Kuvvetleri aracını da kullanmadan (Sonradan MİT tarafından gönderilen araçla gittiğini öğreniyorum), tabii Hulusi Akar’dan da habersiz olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmeye gitti. Abidin Ünal’ın Cumhurbaşkanı ile gizlice görüşeceğini Hulusi Akar öğreniyor. Nasıl öğreniyor, bilmiyorum. Neticede bunu bir şekilde öğrenen Hulusi Akar bana, Abidin Ünal’a suçüstü yapmamı emretti. Bu suçüstü planının parçası olarak Hulusi Akar, 2. Başkan Orgeneral Yaşar Güler’e, Abidin Ünal’ın katılacağı bir toplantı planlaması emrini verdi. Zamanını da tam Abidin Ünal’ın Cumhurbaşkanı ile gizlice görüşeceği saate ayarlamasını emretti. Org. Yaşar Güler olaydan habersiz, toplantıyı planladı. Tabii, bilerek ve kasten planlanan bu toplantı saatinde Abidin Ünal Cumhurbaşkanı’nın yanında olması gerektiğinden, bir mazeret uydurdu toplantıya katılmamak için. Ve yalan söyledi. ‘Abim kaza geçirdi’ dedi, toplantıya katılmamak için mazeret uydurdu. Bunun üzerine Yaşar Güler, Abidin Ünal’ın toplantı ile ilgili mazereti ve aralarında geçenleri, benim de bulunduğum ortamda Hulusi Akar’a söyledi. Hulusi Akar da bıyık altından güldü. Ben o bıyık altından gülüşü iyi bilirim, ‘Şimdi seni yakaladım Abidin’ gülüşüydü o. Ve böylece bana, bu olayı yani Abidin Ünal’ın yalanını çıkarma görevini verdi. Ben de Hulusi Akar’ın doktoru Denizci Tabip Yüzbaşıyı Abidin Ünal’ın hasta dediği, abisinin evine muayeneye gönderdim. Tabii Abidin Ünal’ın bize dediği gibi, abisinin evinde değil. Abisinin de hiçbir şeyden haberi yok. Doğal olarak kaza da geçirmemiş. Ben bu durumu tescillemek için Doktor Yüzbaşıya cep telefonundan fotoğraf çektirdim. Yani Abidin Ünal’ın yalanını belgelemiş oldum. Bu esnada Abidin Ünal Orgenerali aradım. Tabii o daha bunlardan habersiz bana, ‘Abimin evindeyim, abimin yanındayım’ dedi. Ben de hiç bozuntuya vermeden, ‘Geçmiş olsun’ dedim ve telefonu kapattım. Sonra olanları Hulusi Akar’a anlattım ve belgelediğim şeyleri de önüne koydum. Hulusi Akar çok mutlu oldu. Sonra ne yaptı, nasıl bir yol izledi bilmiyorum.”

Abidin Ünal’ın tanık olarak katıldığı 21 Şubat 2018 tarihli duruşmada Avukat Ayten İzmirli, yüzüne karşı, “Darbeden birkaç ay önce, 2016 yılının Nisan sonu ya da Mayıs aylarında Karargâh’tan çıkıyorsunuz şahsi aracınızla, yanınıza emir subayınızı almıyorsunuz ve sizi o arada Genelkurmay’dan çok kişi arıyor, ama bir türlü ulaşamıyor. Sonrasında siz demişsiniz ki, 2. Başkana, ‘Benim kardeşim hasta, onun yanına gidiyorum’. Bunu Hulusi Akar öğreniyor ve ağabeyinizin evine ambulans gönderiyor. Ağabeyiniz kapıyı açıyor diyor ki, ‘Ben hasta değilim. Nereden çıkardınız, nedir bu kalabalık?’ diyor. Siz de bir hışımla E… Beyle geliyorsunuz, doğru mudur?” diye sordu. Abidin Ünal, “E…. Bey evet yanımda idi, doğrudur.” cevabını verdi. Bunun üzerine İzmirli, “Yani ağabeyinizin hasta olmadığı felan da doğru o zaman” deyince, “Hasta olduğu doğru da yani şey değil, hastane olayı değil. Evinde rahatsızdı.” şeklinde bir kez daha yalan söyledi.

****

Benim öğrendiğim kadarıyla Abidin Ünal’ın bu gizli faaliyetlerini ilk olarak bizzat kendi komutanlığındaki istihbarat başkanlığı tespit etmişti. 15 Temmuz darbe girişiminden bir kaç ay önce başlayan bu trafik, Hava Kuvvetleri İstihbarat Dairesi’nin radarına takıldı. Komutan, bazı akşamlar mesaiden sonra sivil bir araçla ve sivil kıyafetli olarak Saray’ın yolunu tutuyordu. Buna haber alan hava istihbarat personeli, Ünal’ı takip etmeye başladı. Komutan aranmadan içeriye giriyor, dışarıya görüntü vermemeye çalışıyordu. Fakat bu gidiş gelişler görüntülendi ve raporlaştırıldı. Kuvvetle muhtemel Hulusi Akar’a da onlar bilgi verdi.

Mehmet Partigöç savunmasında, “Nasıl ki odamdaki Hulusi Akar’la ilgili belgeler yok edildi, Abidin Ünal’la ilgili olanlar da yok edildi.” dedi. Bu yok edilenler arasında Abidin Ünal’ın Saray’a gidiş belgeleri de var mı acaba? Partigöç sır görüşmelere vakıf olduğuna ve mahkemede dile getirdiğine göre bu olasılık yüksek. Fakat başka birilerinde daha bu raporların kopyasının olma ihtimali de her zaman mevcut. Amma velakin şöyle bir süreçte çıkar mı; çıksa bile bir anlamı olur mu, bilmiyorum. Zira Abidin Ünal’ı Akıncı koridorlarında elleri cepte ve neşe içerisinde gösteren kamera görüntüleri çıktı ama yine de bir karşılığı olmadı.

****

Ayrıca Abidin Ünal’ın, darbe girişiminden 1 gün önce, yani 14 Temmuz’da Dalaman’a gittiği ve Erdoğan’la son bir gizli görüşme gerçekleştirdiği yönündeki şüpheleri de hatırdan uzak tutmamak gerek.

Müyesser Yıldız, 15 Temmuz’dan 9 gün sonra yazdığı yazıda, “Darbe teşebbüsünün ‘sıklet merkezi’ hava ve Komutanın hiçbir şeyden haberi yok.” diye kinâyeli bir cümle kurmuştu. “Yersen” babında. Artık bilen biliyor ki, aslında ‘Komutan’ın’ hiç bir şeyden haberi yok değildi. Tam tersine her şeyden haberi vardı. Hatta bu gizli kapaklı Saray gecelerinin muhtemel toplantı konularını hesaba katarsak, epey bir zamandır bilgisinin olduğunu da öngörebiliriz.

Abidin Ünal, o gece Moda’daki düğünde neredeyse Hava Kuvvetleri’nin bütün komutanları yanında olmasına rağmen hiç birine bilgi vermeyerek inanılmaz bir ihanete imza atmıştı. Onların çoğu bugün darbeci diye yargılanıyor ve ağırlaştırılmış müebbet cezaları alıyor. Onlardan biri de dönemin Diyarbakır 8. Ana Jet Üssü Komutanı Deniz Kartepe idi. Kartepe, mahkemede ne demişti: “Hava sahasının kapatılma emri öğrenildiği ilk anda bizimle paylaşılsaydı, bu olaylar olmazdı. Kafamı kemiren bazı şeyler var. Saat 19.06’da Hava Kuvvetleri Komutanı, hava sahasının kapatıldığından harberdar olmasına rağmen bize haber verilmemesi kabul edilemez bir hatadır. Bu durum başka niyetleri akla getiriyor. Bu önemli durumun önemi yeterince izah edilmediği için bu duruma düşülmüştür. Bize hava sahasının kapatıldığına ilişkin harekat yıldırım mesajı gönderilmedi. Böyle bir emir 106 yıllık Türk havacılık tarihinde ve dünya tarihinde görülmemiştir. Böyle bir emir varken, bu emrin saklı tutulması akıl alır gibi değil. Bu gizli bir emir değildi, neden bize zamanında bildirilmedi? Kenan Evren’in yaptıkları nasıl 30 yıl sonra sorgulandıysa, bu emrin neden bildirilmediği de sorgulanacak.” 

GÖRECEĞİZ, “ABİDİN’İN NE İŞİ VARDI ORADA”

Aynı şekilde, dönemin Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanı, eski Tuğgeneral Aydemir Taşçı da Akıncı davasında, “Çatışmaları öğrendiğinde Hava Kuvvetleri Komutanı karargâha gelse sonuç farklı olur muydu?” sorusuna, “Kesinlikle engellenirdi. Kuvvet komutanlarının göreve çağrılması halinde sonuç farklı olurdu.” cevabını vermişti.

Ama çağrılmadılar. Kimin çağrılacağı, kimin çağrılmayacağı önceden belli idi. Her şeyden habersiz bir şekilde izinde, tatilde veya evinde olanlar, ‘terör saldırısı var’ denilerek birliklerine çağrıldılar ve tutuklandılar. Her şeyi önceden bilenler de silah arkadaşlarına kurnazca kumpas kurdular.

Akın Öztürk ise kendisini arayıp Akıncı Üssü’ne gönderen halefi Ünal’a boşu boşuna, “Abidin senin ne işin var orada? Bir uçağa atlayıp gelsene!” diye çıkışıyordu.

Abidin Ünal’ın MİT’in aracıyla akşamları kaçıp kaçıp Saray’a gittiği o görüntüler bir gün çıkarsa, o zaman anlarız “Abidin’in” ne işi vardı orada!…

[Ahmet Dönmez] 17.3.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Sandığa gideceksin de ne olacak! [Ekrem Dumanlı]


Seçim adil mi Türkiye’de?

Tabii ki hayır.

İktidar, devletin bütün imkanlarını tepe tepe kullanıyor. Muhalefet partileri baskı altında. Cumhurbaşkanlığı makamında oturan kişi, mahalli seçimlerde AKP için mitingler yapıyor, çay dağıtıyor, muhalefete veryansın ediyor.

Neymiş?

“Partili cumhurbaşkanı” imiş.

Sevsinler seni(!)

Demek ki cumhurbaşkanı, Cumhurun başı değil, sadece bir partinin başı…

Neyse dönelim seçim mevzuuna.

Seçim öncesi mafyatik tehditler ve fiili baskılar, arsız bir kabadayılığa dönüşmüş durumda. Masum insanlara dava açmakta pek mahir ve şımarık görüntü veren savcılar, mafya bozuntusu söylemlerle korku ortamı oluşturan kişilere karşı dut yemiş bülbül gibi…

Adamın biri (nasılsa içişleri bakanı yapılmış biri)seçimi kaybederlerse 6 yaşındaki çocukların silahlarla valilikleri basacağını söylüyor. Güler misin ağlar mısın bu saçma sapan laflara.  Adam susmuyor ama içişleri bakanı sıfatıyla her gün tehditler savuruyor.

HDP’nin kazanması halinde halkın seçeceği belediye başkanlarının yerine kayyım atanacağını söylüyor “partili cumhurbaşkanı”. O da yetmiyor; iyi parti lideri Meral Akşener’i hapse attırmakla tehdit ediyor. HDP eski genel başkanı Selahattin Demirtaş zaten hapishanede, İyi parti genel başkanı Akşener için de kodes hazırlanıyor. CHP lideri Çılıçdaroğlu için fezleke hazırlanması da işin cabası…

Güçleri yetse muhalefet partilerini topyekûn kapatacaklar.

Hani adil seçim?

Hani o kutsayıp durduğunuz milli irade söylemi?

İktidar borazanı medya, (halkın vergileriyle yayın yapan devlet televizyonu TRT dahil) iktidara çanak tutuyor. Muhalefetin sesi solu kamu yayınlarında bile duyulmuyor.

Zaten özgür medya çokta alan yok edildi. Gazeteler, televizyonlar, radyolar doğrudan parti şakşakçısı, Reis goygoycusu…

Böyle bir atmosferde yapılan seçim adil sayılabilir mi?

Tabii ki ve maalesef hayır!

Seçim öncesi atmosfer bu.

Eşit şartlarda mücadele yok.

Demokrasinin eşitlik ilkesini kullanarak iktidara gelenler

Şimdi demokratik ilkelerin tamamını yerle bir etti, ediyor…

Ya seçim günü/gecesi dönen fırıldaklar!

Son seçimlerdeki eşitsizlik ve hile, uluslararası raporlara bile yansıdı. Hayali seçmenler, seçmen nakilleri, sandıkların yer değiştirmesi…

Seçim sonuçları üzerine Anadolu Ajansı ve havuz medyasının çevirdiği film şaibelerin çok ötesine geçti. Fütursuzca yapılan manipülasyon, seçmeni de Seçim Kurulu da partileri de etkiliyor. Tutarsız sonuçlar kuşkuyu derinleştiriyor. Cihan haber Ajansı gibi seçim sonuçlarını dış bir gözle denetleyen ve rapor eden kurumlar da kalmadı.

Bir de son seçim gecesi bütün muhalif parti liderlerinin gece boyunca ortadan kaybolması söz konusu. Sırrı hala çözülemedi. Seçimde istediği sonucu alamayan liderler neden o gece kamuoyu karşısına çıkmadı? Tehdit mi edildiler, baskı altında mı tutuldular, şantaja mı maruz kaldılar?…

Bütün bu olumsuzluklar bir araya geldiğinde ‘Oy vereceksin de ne olacak?’ sorusu, çaresizliğe ve mutsuzluğa yol açıyor.

Sandığa gitmemek çare mi?

Verilen oylar boşa mı gidiyor?

Seçim artık bir çadır tiyatrosuna mı döndü?

Sandığın üzerine çöken heyula, oy verme şevkini tabii ki kuruyor. Umutsuzluk hat safhada. Ancak, yaşanan bu karanlık süreç, oy vermemeyi değil, sandığa sahip çıkma iradesini artırmalı.

Neden?

Her bir oy, ‘Diktatörlüğü kabul etmiyoruz!’ çığlığıdır. O cılız çığlıklar bir araya geldiğinde faşist parti devleti modelinin çivileri tek tek sökülüyor.

Milyonlarca insan ‘Biz seni/sizi istemiyoruz! Yeter artık’ demiş oluyor. Bu mesajın direniş anlamı çok büyük! Seçimden Adaletsizliğin getirdiği avantaj ile üstün çıksalar bile, iktidar sahiplerinin ‘Bizi istemeyen şu kadar milyon insan var.’ Gerçeğini görmesi, demokrasinin devamı için en önemli kazanımdır.

Evet, seçimde hile yapıyorlar.

YSK’da tedbirlerini alıyorlar.

Anadolu Ajansı’nın ve havuzun yalan dolanlarını tepe tepe kullanıyorlar.

Dini ve kutsal değerleri sömürüyorlar.

Her şeye rağmen milyonlarca muhalif oyu yok edemiyorlar henüz. İşte o rakam Türkiye’deki demokratik direnişin altın anahtarıdır.

Yolsuzluk da bir yere kadar.

Hırsızlık da bir yere kadar.

Haksızlık da bir yere kadar.

Önemli olan, süreç bittiğinde yerimizin mücadeleyi terk eden bahtsız insanlar arasında olmaması…

[Ekrem Dumanlı] 17.3.2019 [TR724]

‘Abidin Ünal gizlice Erdoğan’a gitti’

SAMANYOLUHABER- 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün üzerinden üç yıla yakın bir süre geçtiği halde yüzlerce soru hâlâ cevapsız.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile kuvvet komutanlarının 15 Temmuz öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile gizli görüşmeler yaptığına dair iddialara bir yenisi daha eklendi.

AKAR’DAN HABERSİZ GİZLİ ZİYARET

Odatv yazarı Müyesser Yıldız, Genelkurmay Çatı Davası’nda eski Genelkurmay Personel Plan Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Mehmet Partigöç’ün mahkemede anlattıkları arasından çarpıcı bir bilgiyi okurları ile paylaştı.

Buna göre dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'dan habersiz Cumhurbaşkanlığına gitti.

Partigöç’ün mahkeme zabıtlarına geçen sözleri şöyle: “Bir Orgeneral, Cumhurbaşkanlığına niye gizli kapaklı gider? Neden amirine yalan söyler? Bunların altındaki gerçekler ortaya çıkarılmadıkça bu darbe anlaşılmaz. Neyle tehdit etmişlerdi veya hangi gizli görev istendi ki, gizli gizli gitti?”

Eski Tuğgeneral Mehmet Partigöç, Genelkurmay Çatı Davası'nda suçlamara cevap verirken dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal'ın 15 Temmuz'dan üç ay önce gizlice Erdoğan ile buluştuğunu söyledi.

YILDIZ: MEHMET PARTİGÖÇ İNANILMAZ İDDİALARDA BULUNDU

Ankara'da devam eden ve karar safhasına gelen Genelkurmay Çatı Davası’nda Mehmet Partigöç’ün anlattıkları için gazeteci Yıldız, “Genelkurmay eski Başkanı Hulusi Akar başta olmak üzere onlarca isim hakkında çoğu ilk kez gündeme gelen inanılmaz iddialarda bulundu. Bu isimler arasında dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal da vardı.” ifadelerini kullandı.

Gazeteci olarak görevini yaptığını belirten Yıldız iddiaları yorumsuz aktarmasına rağmen hem Ünal hem de Ünal’ın avukatı Ahmet Erdem tarafından hakaret ve iftiralara maruz kaldığını belirtti. 

PARTİGÖÇ İLE KANLI BIÇAKLI BİR ASKER: İDDİALAR DOĞRU

Yıldız, Ünal’ı bu kadar çileden çıkaran iddiaları başka bir kaynaktan da teyit ettiğini belirtti. Üstelik Partigöç ile geçmişte kıyasıya mücadele etmiş bir başka asker, duruşma salonundan çıktığı esnada Yıldız’ın telefonuna mesaj göndermiş.

Mesaj karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Yıldız, rütbesini belirtmediği askere, “Ne o salonu mu dinliyorsunuz?” mealinde cevap vermiş.

SEBGİS KAYITLARINA GEÇEN İFADELER O ZİYARETİ TEYİT EDİYOR

Eski Hava Kuvvetleri Konumutanı Abidin Ünal, Partigöç’ün dile getirdiği esrarengiz ziyareti “uydurma” diye nitelendirse de Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEBGİS) kayıtlarına geçen hem kendisinin hem de diğer subayların beyanları tam aksi bir sonucu ortaya koyuyor. 

Gazeteci Müyesser Yıldız makalesinde SEBGİS ifadelerine de yer verdi.

Yıldız’ın makalesinde gizli ziyarete dair kaleme aldığı kısım şöyle:

“Şimdi bir başka sanığın ifadesine geçelim. 2011-2015 yıllarında Necdet Özel'in, 15 Temmuz'a kadar da Hulusi Akar'ın emir subaylığını yapan, yani en “özellerine” vakıf isimlerden birisi olan Levent Türkkan, (2018 yılı) 24 Aralık'taki savunmasında, Partigöç'ün değindiği o olayla ilgili şunları anlattı:

‘Tam tarihini hatırlamıyorum, 2016 Nisan ayı olabilir, yani 15 Temmuz’dan birkaç ay öncesi idi.

Abidin Ünal, gizlice, sivil olarak, hiçbir korumasına haber vermeden, kendi karargâhı ve emir subayının da haberi olmadan, hiçbir koruma olmadan, hatta makam aracı veya hiçbir Hava Kuvvetleri aracını da kullanmadan (Sonradan MİT tarafından gönderilen araçla gittiğini öğreniyorum), tabii Hulusi Akar'dan da habersiz olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmeye gitti.

Abidin Ünal'ın Cumhurbaşkanı ile gizlice görüşeceğini Hulusi Akar öğreniyor. Nasıl öğreniyor? Bilmiyorum. Neticede bunu bir şekilde öğrenen Hulusi Akar bana, Abidin Ünal'a suçüstü yapmamı emretti.

Bu suçüstü planının parçası olarak Hulusi Akar, 2. Başkan Orgeneral Yaşar Güler'e, Abidin Ünal'ın katılacağı bir toplantı planlaması emrini verdi. Zamanını da tam Abidin Ünal'ın Cumhurbaşkanı ile gizlice görüşeceği saate ayarlamasını emretti.

2016-2017 yılları arasında Jandarma Genel Komutanlığı görevlerini yürüten Orgeneral Yaşar Güler (solda) 15 Temmuz darbe teşebbüsünün akabinde hızlı yükseldi. Güler, Ağustos 2017 Yüksek Askerî Şura kararları ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atandı. Güler, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Orgeneral Hulusi Akar’ın Milli Savunma Bakanlığı'na getirilmesinin ardından boşalan Genelkurmay Başkanlığı'na atanarak Türkiye’nin 30’uncu Genelkurmay Başkanı oldu.

Org. Yaşar Güler olaydan habersiz, toplantıyı planladı. Tabii, bilerek ve kasten planlanan bu toplantı saatinde Abidin Ünal Cumhurbaşkanının yanında olması gerektiğinden, bir mazeret uydurdu toplantıya katılmamak için. Ve yalan söyledi. 'Abim kaza geçirdi' dedi, toplantıya katılmamak için mazeret uydurdu.

Bunun üzerine Yaşar Güler, Abidin Ünal'ın toplantı ile ilgili mazereti ve aralarında geçenleri, benim de bulunduğum ortamda Hulusi Akar'a söyledi. Hulusi Akar da bıyık altından güldü. Ben o bıyık altından gülüşü iyi bilirim, 'Şimdi seni yakaladım Abidin' gülüşüydü o. Ve böylece bana, bu olayı yani Abidin Ünal'ın yalanını çıkarma görevini verdi. x

Erdoğan'ın iki damadından biri olan Selçuk Bayraktar ile sık sık biraraya gelen Abidin Ünal, Hava Kuvvetleri'nin ihtiyaç duyduğu insansız hava araçlarının (İHA), Bayraktar'a ait Bayraktar Savunma şirketinden alınması için onay vermişti. Bayraktar'dan kaç İHA alındığına dair sorulara "devlet sırrı" denilerek cevap verilmedi.

Ben de Hulusi Akar'ın doktoru Denizci Tabip Yüzbaşıyı Abidin Ünal'ın hasta dediği, abisinin evine muayeneye gönderdim. Tabii Abidin Ünal'ın bize dediği gibi, abisinin evinde değil. Abisinin de hiçbir şeyden haberi yok.

Doğal olarak kaza da geçirmemiş. Ben bu durumu tescillemek için Doktor Yüzbaşıya cep telefonundan fotoğraf çektirdim. Yani Abidin Ünal'ın yalanını belgelemiş oldum. Bu esnada Abidin Ünal Orgenerali aradım.

Tabii o daha bunlardan habersiz bana, 'Abimin evindeyim, abimin yanındayım' dedi. Ben de hiç bozuntuya vermeden, 'Geçmiş olsun' dedim ve telefonu kapattım. Sonra olanları Hulusi Akar'a anlattım ve belgelediğim şeyleri de önüne koydum.

Hulusi Akar çok mutlu oldu. Sonra ne yaptı, nasıl bir yol izledi bilmiyorum.’

TARİH: 5 ARALIK 2016 OLAY: Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, Erdoğan'a Göktürk uydusu hakkında brifing veriyor.

Levent Türkkan da pekâla yalan söyleyip,iftira atıyor olabilir.

O halde bizzat Abidin Ünal'ın tanık olarak dinlendiği Genelkurmay Çatı Davası'nın 21 Şubat 2018'deki celsesine gidip, SEGBİS çözümlerinden satır satır okuyalım:

Orhan Yıkılkan (Akar'ın eski başdanışmanı): Mart 2016 gibi bir yakınınızın Çayyolu'ndaki evine Genelkurmay Başkanı bir ambulans ve doktor gönderdi mi? Hatırlıyor musunuz o günü?

Hatırlatmak için soruyorum. Ne yakınınızı söylüyorum, ne de efendim herhangi bir şey. Sadece o günü hatırlatmak için. Çünkü ben gününü hatırlamıyorum. Hatırlıyor musunuz?

Abidin Ünal: Tabi tabii gönderdi. Ağabeyimin kazası ifadesi, evet doğru.

Orhan Yıkılkan: Hatırlıyorsunuz değil mi komutanım, o gün sizin de özel bir görüşmeniz var mıydı?

Abidin Ünal: Vardı.

Orhan Yıkılkan: Bu özel görüşmenizle ilgili Hulusi Akar sizin ile görüştü mü komutanım? Hulusi Akar Genelkurmay Başkanı, bu özel görüşmenizle ilgili?

Abidin Ünal: Kendisine aktardım bilgiyi.

Orhan Yıkılkan: Kendisine aktardım bilgiyi, tamam. Arz ederim. Sağ olun.

Bir kısım sanıklar müdafii Av. Ayten İzmirli: Şimdi darbeden birkaç ay önce biraz önce sordu sanıklardan bir tanesi, çok açmadı, ama 2016 yılının Nisan sonu ya da Mayıs aylarında Karargâh'tan çıkıyorsunuz şahsi aracınızla, yanınıza emir subayınızı almıyorsunuz ve sizi o arada Genelkurmay'dan çok kişi arıyor, ama bir türlü ulaşamıyor.

Sonrasında siz demişsiniz ki, 2. Başkana, 'Benim kardeşim hasta, onun yanına gidiyorum'. Bunu Hulusi Akar öğreniyor ve ağabeyinizin evine ambulans gönderiyor.

Ağabeyiniz kapıyı açıyor diyor ki, 'Ben hasta değilim. Nereden çıkardınız, nedir bu kalabalık?' diyor. Siz de bir hışımla E... Beyle geliyorsunuz, doğru mudur?

Abidin Ünal: E.... Bey evet yanımda idi, doğrudur.

Av. Ayten İzmirli: Yani ağabeyinizin hasta olmadığı filan da doğru o zaman.

Abidin Ünal: Hasta olduğu doğru da yani şey değil, hastane olayı değil. Evinde rahatsızdı.


TARİH: 19 AĞUSTOS 2015 YER: SARAY OLAY: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar (soldan 3'üncü), Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak (sağdan 2'nci), Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal (sağ başta), Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Bostanoğlu (soldan 2'nci) ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi (sol başta) ile bir süre görüştü.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Bizzat Abidin Ünal’ın mahkemede kendi ifadeleri ile o gizli ziyareti itiraf ettiğini ortaya koyan Yıldız'ın “Darbeden 3 ay önce Akar ve Ünal arasında ne yaşandı?” başlıklı makalesi Erdoğan, Akar ve Ünal’ın 15 Temmuz’dan haberdar olduğuna dair beyanlara yeni bir boyut kattı.

Gazeteci Müyesser Yıldız makaleyi cevap bekleyen şu hassas sorularla bitirdi: “Partigöç'ün iddiaları, dolayısıyla bizim haberimiz külliyen ‘yalan ve iftira’ ise bu nedir? Ve hadi Ünal'ın talebi üzerine haberimize erişim yasağı konsun; Partigöç'ün savunmasının SEGBİS çözümü yapıldığında ne olacak? “İftira” denilerek, oradan da mı çıkarılması istenecek veya SEGBİS çözümüne de mi erişim yasağı getirilecek?”

[Samanyolu Haber] 16.3.2019