‘Terörist’ [Turan Görüryılmaz]

“Terörist, vatan haini, ABD ve İsrail ajanı” gibi ithamlar, Türkiye’de devam eden cadı avında bol keseden dağıtılıyor.

Muhatapları malum… Gülen Cemaati mensupları veya bir şekilde selam alıp vermiş kim varsa…

Durum vahim.

AKP’nin OHAL hukukunda, adalet çoktan sizlere ömür.

On binlerce insan cezaevlerinde türlü işkenceler altında, masum olduklarını kanıtlamakla uğraşıyor.

Demir parmaklıklar arkasındaki 668 bebek ise AKP rejiminin utanç sayfalarından en karanlığı olacak gibi duruyor.

“Terörist” kavramı resmen yeniden tanımlandı.

Bu ithamla yargılananların suçlandıkları iddialara bakıldığında, değil can almak, gönül kıranı bile bulmakta zorlanıyor insan.

“Bir ev hanımının 15 Temmuz darbe girişiminde nasıl bir rolü olabilir” sorusunun cevabını aslında herkes çok iyi biliyor… Olamaz!

Ama OHAL ile yönetilen ülkede, kimse yüksek sesle haykıramıyor.

Özgür ama dışarıda hapis hayatı yaşatılanların derdi de bambaşka…

İşsiz bırakma, ötekileştirme, dışlama ve tertemiz sicilli insanlara, ağız dolusu “terörist, vatan haini” diyebilme zorbalığı!

Öz vatanlarında adeta bir soykırıma maruz bırakılan binlerce insan ise yurtdışında yeni bir hayat kurma yolunu seçti.

Tabi, yapabilenler…

Zaman zaman sosyal medyada karşıma çıkıyor, yurtdışında namusuyla ekmek parasını kazanmaya çalışan Türk vatandaşları aynı zorbalarca hedef alınıyor.

İfadeler aynı: “Terörist, vatan haini, ABD ve İsrail ajanı”!

Bir saldırganların tavırlarına bir de “terörist” ithamını olgunlukla karşılayanların tavırlarına bakıyor insan… Bu sabra şaşırmamak elde değil.

Kimi öğretmen, kimi akademisyen, kimi iş adamı, kimi esnaf… Her şeylerini geride bırakıp sıfırın altında yeniden bir hayat kurmuşlar.

İddia edildiği gibi arkalarında ne İsrail var, ne de ABD…

Yapayalnızlar. Bulaşık yıkayıp, pizza dağıtıyorlar.

Düşünmeden edemiyor insan…

Bu insanlar iddia edildiği gibi azılı birer terörist olsa, bu zorbalar ağızlarını köpürte köpürte ona buna saldırabilir mi?

Cevap basit. Hayır!

Allah’tan başka kimseleri olmayan gariban Anadolu insanını cezaevlerine doldurup, türlü işkencelerle ızdırap çektireceksin, sonra da “ABD, İsrail ajanı bunlar” diye höyküreceksin!

Yemezler…

Bir tane ABD Konsolosluk çalışanını tutuklamaya kalktınız da, ABD dünyayı nasıl da dar etti akılsız başınıza!

Gücünüz ancak, savunmasız insanlara yetiyor!

[Turan Görüryılmaz] 7.11.2017 [http://www.kronos.news/]

Kendi kendimizle yüzleşme / muhasebe [Abdullah Aymaz]

Çağlayan dergisinin Kasım, 2017 sayısı neşredildi. Başyazıda M. Fethullah Gülen Hocaefendi  şöyle diyor: “İnsan kendini yakın takibe alamaz ve nefsini, iyiliklere açık, kötülüklere de meyyal yanlarıyla doğru okuyamazsa, sürçmelerden sıyrılamayacağı gibi, hayatını istikamet içinde sürdürmesi de çok zor hatta imkânsızdır. (…)  Bilmez bunlar kalb safvetini, ruh nezâhetini; şeklî, surî Müslüman görünümüyle aldatır ve sürüklerler arkalarından şuursuz kalabalıkları… Hep birer hak eri ve diriliş kahramanı olduklarından dem vurur dururlar ama ne hak ve hakikatle bir münasebetleri vardır, ne de diriliş adına bir gayretleri… Çirkeftir duyguları ve düşünceleri; bilmezler kalbî-ruhî nezafet ve tahareti… İç ve dış bütünlüğünün esas olduğunu… Nefis ve hevâ güdümünden sıyrılarak Allah’a hâlis kul olmayı. Vicdan mekanizması itibariyle düşe-kalkadır azim ve iradeleri… Taklit eksenli ve yapmacık kulluklarıyla aldatıcıdır her halleri. Abdest alır gibi görünür, namaz kılacakmış gibi ön safa yürürler ama her şeyleriyle göz boyamacadır tavırları… Kandırmacadır  Hak karşısında kıyamları, kuudları… Bilmezler Allah tarafından görülüyor olmayı… Zihin ve ruh kirliliğiyle kirletirler miraç güzergâhında bulunmayı… Arındıramamışlardır görünme ve bilinme levsiyatından iç dünyalarını…”

Bilim dalında Numan Erciyes, “Fiziki Âlemin Yapı Taşları ve Son Element”  yazısında Mendeleyev’in Peryotlar Cetveli üzerinde duruyor. Onun “Peryodik Tabloda boş bıraktığım yerler, mutlaka dolacak, bu elementler gelecekte bulunacaktır.” dediğini naklederek, “Belki de günümüzde teknolojisiyle gözlemlenemeyen fakat varlığı ilmî olarak ispat edilen yeni elementlerin gelecekte stratejik fonksiyonları olduğu keşfedilecektir. Bu gün için gidemediğimiz yıldız veya gezegenlerin birinde varlıklarının tesbit edilmesi de muhtemeldir.” diyor.

Biyografi dalında, Prof. Dr. Enis Cebeci, “Anadolu’nun İbn-i Sina’sı Aydınlı Hacı Paşa” yazısıyla 1339’da doğduğu tahmin edilen Aydınlı Hacı Paşanın hayatı ve tıp üzerine yazdığı eserlerinden bahsediyor.

Bu sayıda da M. Fethullah Gülen Hocaefendinin “Hep  O Olsun Virdim” Münâcâtı ile, “Bir Hâle Örgüledin” Naatı var.

Sağlık dalında Hikmet Arar, “Hassas Asit Ayarı” yazısıyla, kanımızdaki harikulade vücut sistemimizin, kanımızdaki asitlik değerini belirli seviyede tutacak şekilde programlandığını anlatıyor.

Araştırma dalında Adam Penale “Eğitim Ve Ticaretin Kayıp Merkezi Timbuktu” başlıklı yazısında bir zamanlar Timbuklu’nun;  büyük bir devlet ve medeniyet olan Mali’nin dinamik bir İslam Merkezi olduğunu anlatıyor.

Araştırma dalında Fatih Bera Arslan’ın  “Hayat Bir Fonksiyondur” başlıklı yazısı bulunmaktadır.

M. Fethullah Gülen Hücaefendi “Kalbin Zümrüt Tepeleri” istidrak olarak yazdığı “Kendi Derinliğiyle Latîfe-i Rabbâniye” başlıklı yazıda, bizi engin ve derin bir âleme hem de rengin ve zengin ifadelerle seyahat ettiriyor: “Lâtîfe-i Rabbaniye; nazargâh-ı İlahî olmasının yanında, insânî ufka ulaşmanın da peyki burağı ve vesile-i nuraniyesidir. Onun dilinden anlayanların ufkunda seyahat bir iştiyak-ı likâullah yolculuğudur. Konunun bizim dar ufkumuzu aştığı muhakkak; ve var ki, böyle bir aşkınlık mutlak suskunluğu gerektirmez. (…) Lâtîfe-i Rabbaniye veya âyine-i Samedâniye de denilen, beşere Hak mevhibesi bu sistem; akıl, irade, his ve şuur buudlarıyla insanın özü sayılan vicdan mekanizmasının takdirler üstü en değerli bir unsurudur. Daha önce de ‘seyyid-i kelâmi’l-beşer’ ile dillendirildiği üzere, KALB, büyük ölçüde insanın maddî anatomisinin salah selâmet ve sıhhati bu müstesna lâtîfeyle irtibatlı olduğu gibi, insanın bâtınî ve ledünnî derinlikleri de yine o rükni âzamın, dünya ve mâfîhâdan âzâde… Tevhid-i Ulûhiyet ve Tevhid-i Rubûbiyet mülâhazasında bir dil ve tercüman… Ritimleriyle bu iki daire-i kudsiyeyi işaretleyip duran bir mızrab-ı nurânî olmasıyla alakadardır. O, gaye-i hayal ufkuna iştiyak içinde kasılıp kıvranan bir heyecan ve heyman unsuru… Ebediyet ve Ebedî Zât iştiyakıyla cayır cayır yanıp püryan olan bir fenâfillâh dili… Tevazu ve mahviyetle buudlar ötesi seyahatlere talip, yorgunluk bilmez bir küheylan… Her zaman sonsuzluk rüya ve hülyalarıyla oturup kalkan ve ‘hel min mezîd?!.’ deyip gözünü ötelere, ötelerin ötesine dikmiş bir vuslat ve şeb-i arûs sevdalısı… Marifet, muhabbet, aşk ve iştiyâk-ı likâullah delisi… Beden dünyasındaki maddî-manevî hükümranlığına rağmen, sevdalandığı kapının boynu tasmalı, kulağı küpeli azat kabul etmez bir bendesidir ve sürekli tiktaklarıyla sinesinde bulunduğu emanetçiye bunları ve daha neleri ve neleri hatırlatan mübarek bir mekanizma, aldatmayan bir ihtarcıdır.”

Bilim dalında Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, “Evrim için Yanlış Malzeme: DİŞLER” yazısıyla evrimcilerin yanlışlarını ve çelişkilerini ortaya koymuş.

Deneme dalında da Prof. Dr. Şerif Ali Tekelan’ın “Önce İnsan Olmak” yazısı, Ali Yıldız’ın “Sırası Yok  Bu  İşin”  yazısı var…

Araştırma dalında, Harun Gülaçar, “Fethullah Gülen’de ‘Fıtrat-ı Sânî’ Düşüncesi” yazısını yazmış.

Tıp dalında Ayşenur Demir, “Beyin Omurilik Sıvısı” başlıklı yazısıyla, bir ibret konusunu dile getirmiş.

Şiir dalında Cihangir Asyalı “Hicret ve Ağaç” şiiriyle süreci değerlendiriyor.

Hikaye dalında Nazım Abasıyanık “Bizi Kâbustan Kurtaran” başlıklı yazısıyla, ölümü bizim için kâbus olmaktan çıkaran imana vurgu yapıyor…

İşte yine dolu dolu yazılarla Çağlayan dergisi neşredildi… Çağlayanı  mütalaa ederek, tanıtarak bizler de bize düşeni yerine getirmeliyiz. Hizmet Hareketinin en zor şartlarda bile dimdik ayakta olduğunu görmeli ve göstermeliyiz…

[Abdullah Aymaz] 7.11.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

AKP’li işadamları da parayı dışarı çıkarıyor [Tarık Ziya]

ABD Doları ve Euro’ya mukabil mum gibi eriyen Türk Lirası’na destek vermek için Merkez Bankası’nın (TCMB) elinde fazla cephane yok. Net döviz rezervleri 32 milyar dolara geriledi ki bahse konu tutar iki aylık ithalatı bile karşılamaya kâfi gelmeyecek kadar az.

Diğer taraftan en ciddi yatırımcıdan sokaktaki insana kadar hemen herkes hesaplarını yeniden yapıyor. Son ani yükselişin ekonomide sebebiyet verdiği tahribat birkaç aydan evvel tam mânâsıyla tespit edilemeyecek.

DOLAR 4,5 TL OLUR MU?

Dolar için artık 4 TL seviyesi değil 4,5 TL ve fevkinde neler olabileceği konuşuluyor. Eylül’de 3,40’ın altına gerileyen dolar/TL kuru için hali hazırda 3,80’i tecrübe ediyorsak birkaç ay içinde 4,50 niye olmasın! 

Türk Lirası’nda toparlanma kalıcı olmadı, olamadı. Nitekim TCMB’nin itibarı kalmadı, sözleri kale alınmıyor. Borsa başlı başına manipülasyon mekanizmasına dönüştü. Kıyamet kopsa rekorlar kıracak!

Artık bavul dolusu dolar gelmez oldu. Reza Zarrab ‘itirafçı’ sıfatı ile ABD’de 24 Kasım’da jürili mahkemenin önüne çıkıyorsa esrarengiz para ekonomisinin de sonuna gelinmiş demektir.

RAHMİ KOÇ BİLE MİAMİ’DE

Böyle bir ekonomi döviz açığını ne ile kapatacak? Döviz gelirlerimiz giderlerimizden fazla olmadığına göre ihracat ya da turizmden medet ummak beyhude. Geriye doğrudan yabancı yatırım, sıcak para ve borç şıkları kalıyor.

Bırakın yabancıyı Koç Holding’in Şeref Başkanı Rahmi Koç bile ABD/Miami’de gayrimenkul ticareti ile iştigal etmeye karar vermişse kim Türkiye’ye yatırım için gelir? Ferit Şahenk, Garanti Bankası’nda sembolik bir hisse bıraktı elinde. Hepsini İspanyol ortağı BBVA’ya devretti.

Murat Ülker, şirketlerini İngiltere/Londra’da Pladis çatısı altında topladı. Fırsatını buldukça United Biscuits gibi markalara milyarlarca dolarlık yatırım yapıyor. Sermayesini Türkiye’de kurda kuşa yem etmektense bu şekilde muhafaza ediyor. 

SÜRGÜNDEKİ İŞ ADAMLARI

Sermaye fakiri Türkiye’nin bir avuç sermayedârı başka memleketlere kaptırmasının maliyeti şimdi hissedilemez. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kendisine hısım gördüklerinin haricinde kalan Anadolu sermayesine hasım hukukunu reva görmesinin bedelini herkes ödeyecek.

Sürgündeki gazeteciler ve akademisyenler gibi sürgündeki işadamları da nitelikli beşerî sermaye göçünün hangi safhaya geldiğini gösteriyor.

Ne hazin bir tablodur ki yerli de yabancı da parasını dışarı çıkarabildiği kadar çıkarıyor.

MEHMET CENGİZ’İN HUZURUNU NE KAÇIRMIŞ OLABİLİR?

TÜSİAD üyeleri veya Hizmet Hareketi’ne mensup işadamlarının istikbal planlarını mecburen farklı memleketlerde yapmasında şaşılacak bir husus yok. Zira Saray’a tabi olmayan şirketlerin ayakta kalması imkânsız.

Mamafih son aylarda AKP’ye yakın isimlerin de Türkiye’de fırtına koptuğunda sığınmak için bazı limanlardan ev, villa, rezidans aldıklarına dair kuvvetli emareler var. 

Mesela AKP’nin devr-i iktidarında adrese teslim ihalelerin gözde ismi Mehmet Cengiz’in Londra’dan aldığı evler şayan-ı dikkat. Zararı Hazine tarafından karşılanan, yüz milyonlarca liralık vergi borcu çekirdek parasına indirilen ve bir dediği iki edilmeyen Cengiz’in huzurunu ne kaçırmış olabilir ki! 

Bu tablodan çıkan mesaj gayet berrak: Doğrudan yatırımlar, Türkiye hukuka rücu etmeden mazideki parlak günlerine dönemez.

SICAK PARA ESARETİ

İktidardakiler son bir umutla sıcak paranın kanatlarında bu devranın devam edeceğini zannede dursun Türkiye’nin derdinin dermanı sıcak para olamaz.

432 milyar dolar döviz borcu olan Türkiye için sıcak para susuzluğunu gidermek için deniz suyu içmekten farksız. İçtikçe susatıyor.

Hazine’nin piyasaya ödediği faiz bir ayda yüzde 2,5 arttı. Nerede duracağı meçhul.   

“İyi de Borsa coşuyor, niye moral bozuyorsunuz?” suâli hakikati değiştirmez. Şark kurnazlığı yapılıyor. Hükûmetin moral pompalamak için kanunları hiçe saydığı ve çiftlik gibi kullandığı Borsa İstanbul’a (BIST) bakıp yola düşenler er ya da geç ayazda kalacak.

BORSA HÂLÂ 2013’Ü BİLE YAKALAYAMADI

Rekora doymayan (!) Borsa’nın piyasa kıymeti dolar esas alındığında 2013’te ulaştığı seviyenin ancak yarısı kadar ediyor. Piyasada tam bir vur-kaç düzeni tesis edildi.

‘Borsa daha da yükselecek’ vaadine kanan küçük yatırımcı, elde avuçta kalanları hisse senetlerine yatırıyor. Büyük yatırımcı dolar yükselmeden dolara geçiyor, Borsa ucuzken yerini alıyor.

Küçük yatırımcı kulaktan dolma malumatla karar verdiğinde onlar çoktan ellerindeki malı çıkarmış oluyor. Enkazın altında da ‘küçük yatırımcı’ denilen yerliler kalıyor.   

KÖPEK BALIKLARI KAN KOKUSU ALDI

TCMB, dolar 6 Kasım’da 3,90 TL’yi test ettiği saatlerde iki hamle yaptı. İlkinde ihracatçılara tahsis edilen reeskont kredilerinde (1 Şubat 2018’de vadesi dolan) dolar için 3,70 TL, Euro için 4,30 TL ve İngiliz Sterlini için 4,80 kuru esas alacağını açıkladı.

İlaveten bankalara kullandırdığı TL tutarını kıstı. Böylece döviz talebini azaltmayı hedefledi. Kendi içinde tutarlı gibi görünen bu hamleden kalıcı netice alınması imkânsız.

Türkiye’nin sıcak para esareti ayyuka çıkmışken para baronları daha fazla faiz alıncaya kadar taarruzda bulunacak. TCMB faizi yüzde 8’den yüzde 12’ye kadar yükseltinceye kadar doların ateşi nasıl düşmediyse bu iki hamleyle de düşmeyecek. 

Köpek balıkları kan kokusu almaya görsün.

Hal böyle iken birkaç uzvu feda ederek hayatta kalmak bile teselli sebebidir.

[Tarık Ziya] 7.11.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Hizmet İçin Mecburi İstikamet! [Mahmut Akpınar]

Kader Hizmet’i sabanın toprağı yeni bir ekime hazırlayıp sürdüğü, havalandırdığı gibi alt üst ediyor. Yerleşik bütün düzenleri, algıları, kabulleri yıkıyor. Verimliliği, etkinliği tartışılan, kuruluş niyet ve amacına ne kadar hizmet ettiği sorgulanan kurumları alıyor. Hizmet insanlarını yeniden bir şeyler üretmeye, farklı yollar bulmaya, dünyanın bugünkü ihtiyaçlarına ve zamanın ruhuna göre tasarımları yapmaya zorluyor. Belki de görünür sebepler, Zalim-zulümler bahane! Hakim olan Allah Anadolu’dan çıkan bu potansiyeli, bu nitelikli, güzel insanları dünya çapında bir diriliş, doğum için, iradelerine rağmen bir yerlere sevk ediyor!?

Rabb olan ve bizi ruhen, fiziken şekle sokan, terbiye eden Allah Türkiye’de Hizmetin elindeki tüm imkanları alarak adeta bu insanları yeni coğrafyalara, yeni kültürlere, yeni alanlara, yeni yöntemlere, farklı hizmet arayışlarına itiyor. Kırk yıl öncesindeki gibi bu defa sadece Anadolu’ya değil, tüm insanlığa hizmet fırsatları için beyinlerin zonklamasını, çatlarcasına arayışların olmasını istiyor. Bunun için Hizmet erlerinin maldan, mülkten, makamdan, beklentiden, şöhretten, ünvandan kurtulmasını murad etti. İnsanlar acı ve sancılı da olsa, hazmı çok zor da olsa bunlardan kurtuldular. Şimdi pek çok insan uğradığı mazlumiyet, gadr, eziyet, tahkir, gasp nedeniyle dünyadan elini yumuş, gönlünü geçici heveslerden kurtarmış durumda. Hicret edebilenler bu hafiflikle yeni bir dünyada, yeniden hayat kurmaya, yeni ülkelerde 40 yıl öncesinin yokluğu, yoksulluğu, garipliği ama safiyeti içinde bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.

Çoğumuz farkında olmasak da Hizmet ve insanları yeni bir yolculuğa çıkıyor. Mağduriyet, gariplik, mazlumiyet urbalarıyla yapılan yeni bir sefer bu. Bu yeni yolculukta dinamizmi bitiren, idealizmi öldüren, gönül dünyasını körelten dünyevi ve maddi bağlardan kurtulmak şarttı. Allah bu yüklerimizi aldı. Ayakbağı olan bukağılardan, önkabullerden, bir kenara bırakılması gereken alışkanlıklardan, egolarımızdan kurtardı. Bildiklerimizi sıfırladı. Yeni dünyada, yeni yolculukta sıfırdan ve tertemiz bir başlangıç yapmak için bütün şartları, zemini ve en önemlisi ruhlarımızı, zihinlerimizi hazırladı.

Gelinen noktada Bediüzzaman’ın “Meşrutiyeti getiriyoruz” deyip  daha katı istibdat getiren ittihatçılara dediği gibi “Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal!” Yeni bir kapı açıldı. Eğer Hizmet ve Hizmet insanları bu yeni imkanları değerlendirebilirse, yeniliğe uyum sağlayabilirse bugüne kadar getirdiği hayırlı işleri daha öteye taşıyabilir, daha global hale getirebilir. Ancak bu noktada karşımıza çıkan bazı mecburi yönler var:

  • İlginç şekilde kader Hizmeti ve Hizmet insanlarını coğrafi olarak batıya doğru sevkediyor. Otokratik Asya ülkelerinin bir kısmı önceki yıllarda Hizmet’e bariyer koymuş ve kendi ülkelerinde yolları ya tamamen kapatmış veya iyice daraltmışlardı. Dil ve kültür bağımız olan bazı ülkelerde de yönetimler değiştikçe sıkıntılar baş gösterdi ve mevzi kayıpları yaşandı. Son süreçte Hizmet insanlarına ve kurumlarına yapılan baskılar nedeniyle sadece Anadolu’dan değil, Asyadan, Afrikadan da pek çok insan batıya hicret etti. Süreç Hizmet insanlarını coğrafi olarak batıya doğru iteliyor. Daha ziyada Hristiyanların yoğun olarak yaşadıkları demokratik Batıya doğru göçün Nurlarda geçtiği üzere “İseviliğin tasaffisi” ile ne kadar ilgisi var bilemiyoruz.
  • Cebri, kaderi bir coğrafi yönelişin yanında kültürel anlamda da batıya doğru bir sevki ilahi ile karşı karşıyayız. Şartlar bu süreçte Hizmeti demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, açıklık, şeffalık, yönetişim, katılımcılık gibi ilkelerin-değerlerin önemsendiği ve öncelendiği ama otoriterliğin, baskının, şiddetin, katı hiyerarşinin itibar görmediği bir kültürde, toplum düzeninde yaşamaya zorluyor. Diktatörlerin biribiriyle dayanışması, yozlaşmanın, yolsuzluğun hüküm sürdüğü ülkelerin güven vermemesi nedeniyle Hizmet insanları coğrafi ve kültürel olarak hergeçen gün demokratik dünyaya yayılıyor.

Oluşan yeni durum demokratik dünyanın İslam’a, inanca, itikada ters olmayan değerlerini hazmetmemizi, içselleştirmemizi gerektiriyor. Hizmet bu yeni seferinde demokrasiyle, meşveretle, yönetişimle, şefffalıkla bağdaşmayan alışkanlıkları, anlayışları, işleyişleri terk etmek, bu konudaki eksikliklerini gözden geçirmek durumunda.

Hizmet insanları ağır bir depreme maruz kaldı. Binaları, yapıları, bir kısım uygulamaları ciddi tahribat gördü. Bu deprem daha güçlü, daha geniş kesimlere, kitlelere hitap eden yeni bir Hizmet anlayışı kurmak veya uygulamadaki bazı kusurlarımızı tashih etmek için ciddi bir fırsat da sunuyor.

Faruk Mercan’ın da kitabına isim yaptığı üzere Hocaefendi ta 1997’de: “Artık Demokrasiden Geriye Dönüş Yok!” diyor. “Cumhuriyet ve demokrasi, İslâm’a, İslâmî düşünceye, İslâm’ın yaşanmasına, müsait birer zemin teşkil ederler. Bunları Müslümanlığa ters görmek yanlış bir yorumdur.” diyor. Ancak bazılarımız hala alışılagelmişin dışında fikir beyan edenleri dışlıyor, “çilesiz!”, “ham ruh!”, “fitneci!” ilan ediyoruz. Demokrasi en basitinden düşünce özgürlüğüne ve başkasının fikrine saygı esasına dayanır. Kendi yetiştirdiğimiz, bizim kaynaklarınızla beslenmiş, Hizmete aidiyet duyan insanların dahi bazı önerilerine, üsluba itina gösteren yazılarına katlanamıyorsak bu badireden çıkamayız. Bu sancılı değişimi yeni bir doğumla gerçekleştiremeyiz. Herşeyi reddeden, problemleri örtbas eden, itham eden ve komplolara sığınan, hiç kimsenin sorumluluk almadığı, cerahatlere bıçak atmak yerine onlarla yaşamayı tercih eden yaklaşımlarla meseleleri çözemeyiz, dünyaya, insanlığa yeni şeyler veremeyiz. Eleştirenleri linç etme, kendi doğrusu dışında söylenenleri gücü yetiyorsa engelleme, yetmiyorsa görmezden gelme İslam dünyasında yaygın bir hastalık. Hizmet bundan çıkış için çözüm önerileri, projeleri olan bir hareket! Ama kendi içinde makuliyeti, sukuneti koruyarak müzakereler, tartışmalar yapabilmeli. Kendi çocuklarını da dinleyebilmeli, “yeni yetmeler! dünkü çocuklar!” klişesinden kurtulmalı. Bu açıdan baktığımızda bazı görüşlerine katılmasam da bazı akademisyen arkadaşların yazdıklarını, tartışmalarını olumlu ve yararlı buluyorum. Hizmet bir kaç insanın eleştirmesiyle yıkılacak, yok olacak bir şey değildir. Esasları, prensipleri bellidir. Ayrıca o arkadaşların iyiniyetlerinden  şüphe duymuyorum. “Herkesi kendi konumunda kabul etme”, “her görüşe saygı duyma” prensibi kendi arkadaşlarımız için geçerli değil mi? Olmayacak mı? Hedef aynı düşünen, birey özelliklerini yitirmiş, kaliteli, donanımlı ama robot gibi insiyatif alamayan insanlar mı yetiştirmek? Onları dinlemeyecek dikkate almayacaksak, üzerlerine hışımla gideceksek Hizmet neden eğitime, akademik kariyere, okumaya yazmaya bu kadar önem atfetti? Dışardan insanları dinlemeye önem verdiğimiz kadar kendi içimizdeki usule-usluba dikkat ederek yazan-konuşanlara da tahammül etmezsek biz de komplocu, çözüm üretemeyen, kendi gettosuna hapsolmış Ortadoğu’nun İslami anlayışına gömülür gideriz.

Hizmet yeniden yapılanmak durumunda ve bu yapılanmada evrensel insani değerleri, insan haklarını, bireyin çiçek açmasını, düşünce özgürlüğünü, yönetişim, şeffaflık, hesap verebilirlik gibi demokratik değerleri gözetmek, dikkate almak durumunda. Bu konuda yapılması gereken dönüşümler, değişimler varsa buna bir an önce başlamak durumunda. Türklerin yurt dışında oluşturduğu gettolardan kurtulabilmek, yerli topluma nüfuz edebilmek, etkileşime geçebilmek için bunları yapmak zorunda. Bunu yapabilecek tecrübesi, iradesi, esnekliği var. Ancak değişim her zaman sancılı olur, dirençle karşılaşır.

AKP “demokrasi” diye yola çıktı ve en ilkesiz, hukuksuz, acımasız otoriterliğe savruldu. Bir buçuk milyarlık İslam dünyasında İslam’ın demokrasiyle, temel insan haklarıyla, düşünce özgürlüğü ile çelişmediğini ortaya koyabilecek ve bu potansiyele sahip başka kimse yok!

[Mahmut Akpınar] 6.11.2017 [https://mahmutakpinar.wordpress.com]

Allah sizinle beraber… Ya siz kiminle? [Abdullah Salih Güven]

Gerçeğe, hakikat-i hale mutabık olmayan beyana verilen isim yalan demiştik geçen yazımızda ve ilavede bulunmuştuk, ilm-i İlahiye muhalif olan beyana da yalan denir.

Yalanın Arapçadaki karşılığı kezib.

280 yerde geçiyor türevleri ile birlikte kezib kelimesi Kur’an’da.

“Yalan, kafir ve münafık sıfatıdır” derken en önemli dayanaklarımızdan birisi işte bu ayetler.

Bazıları müstesna şahıslardan bağımsız olarak anlatıyor bir çok ayetinde Kur’an bu hakikati bize.

Hz. Peygamberin yaşadığı toplumda karşılığı da var.

Kendisi ile muhatap olan kafir ve münafıkların yalanları yani.

Bazıları ise peygamber kıssalarında yer alıyor.

Demek ki Efendimizden önceki peygamberlerin de yüz yüze geldiği bir gerçek yalan.

BEDİÜZZAMAN SÖZÜNE ŞERH DÜŞER MİYDİ?

Bediüzzaman’ın “Yalan bir lafz-ı kafirdir” sözü aklıma geldi şimdi.

Doğrudur.

Kur’an’ın beyanlarından, Hz. Peygamber pratiğinden anladığımız kadarıyla tarihi gerçeklerle örtüştüğü için söylüyor bunu.

Kendi tecrübeleri de vardır mutlaka.

Ama bu demek değildir ki her kafir yalan söyler.

İnsanlık tarihinin şahit olduğu özü-sözü bir, söylemi eylemini, eylemi söylemini yalanlamayan nice kafirler de var.

Günümüzde de farklı değil.

Bazı müslümanların ‘kafir-gavur’ dediği insanlar yalandan, yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçıyorlar şahsi hayatlarında.

Sayıları da üçle, beşle sınırlı değil.

Yüzlerce, binlerce, milyonlarca.

Üstelik bazı gayri müslim ülkelerde yalan söylememe ahlaki bir değer ya da fazilet olmanın ötesinde sosyal hayatın ve idari sistemin bir parçası haline gelmiş.

Hukuki düzlemde cezai yaptırımlara konu edilmiş.

Bu açıdan bakınca kendi kendime diyorum: Bediüzzaman bugünleri görseydi, en azından benim şahit olduğum şeylere şahit olsaydı “Yalan bir lafz-ı kafirdir” tesbitine şerh düşer miydi?

Tarihi gerçeklik böyle ama günümüzde nice şahıslar, nice kurumlar, nice sistemler var ki inanç düzleminde kafir ya da ehl-i kitap oldukları halde yalan söylemiyor; bunu ahlaki olarak ayıp, hukuki olarak suç kabul ediyorlar der miydi?

Ardından madalyonun öte tarafını çevirip yalan karşısında bunlar ölçüsünde hassas davranmayan, yalan söylememeyi değil söylemi ahlaki erdem sayan müslümanlardan bahis açar mıydı?

Hatta yalan söylemeyi sistematik hale getiren, söylememeyi ahmaklık sayan, ‘yalandan kım ölmüş’ diyen Müslümanlara işarette bulunur muydu?

“Yalan şu içinde yaşadığımız ülkede bir lafz-i mümin haline geldi.” diye yazar mıydı?

Bence derdi, açardı, bulunurdu ve yazardı.

Hele onun sistematik haline gelmesini, haramları helal, helalleri haram haline getirdiklerini, bu yalanlarla kadınıyla-erkeğiyle, babasıyla-annesiyle, dedesiyle-ninesiyle, çoluğuyla-çocuğuyla yüz binlerce masum insana zulmedildiğini veya bu zulümlerin oluşmasına sebebiyet verildiğini görseydi zannederim çok daha öte şeyler söylerdi.

TOPLUMSALLAŞAN YALAN

Pekâlâ, peynir ekmek yeme içme kolaylığı içinde yalan söyleyen bu Müslümanların hali nice olur?
Hali nice olur derken ihtimal dünya ve ukbadaki akıbetleri kast ediyorum.

Bilemem.

Hiç kimse de bilemez.

Gaybı, Allah’tan başka kimse bilmez çünkü.

Beşerî tecrübeyle, tarih okumaları ile dünyevi akıbetleri adına tahminlerde bulunulabilir.

Ama keskin ifadelerle kesin ve keskin bir şey söylemek benim haddimi aşar.

Ahirete gelince, zaten onu sadece Allah bilir.

Fakat şu kadarını diyebilirim; yalan ve yalanlar üzerine kurulu sistemle helalleri haram, haramları helal yapmak, nice masum insanları göz yaşı deryalarında boğmanın günah olduğu kesin.

Bu bağlamda Hocaefendi’nin şu tesbitinin önemli olduğunu düşünüyorum.

Zira, yaşanan bir gerçekliğe temas ediyor:

“Yalan, ilk nazarda ferdî bir günâh gibi görünebilir. Sathî bakıldığında bu, bir bakıma doğrudur da. Ama yalanın bir de topluma yansıyan yanı vardır ki, bu durumda umumun hukuku devreye girer ve dolayısıyla yalan, topluma karşı işlenmiş bir cürüm hâline gelir. Diğer taraftan yalana açık bir insan, başkalarını aldatma ve kandırma gibi zaaflara da açık demektir. Bu yönüyle de yalana sadece ferdî bir günah nazarıyla bakmak doğru değildir. Hele uydurulan bir yalan, topluma mâl edilmişse, elbette böyle bir cürmün ferdî bir günah olarak düşünülmesi kat’iyen doğru değildir. Nitekim günümüzde kitleler böyle yalanlarla yönlendirilmekte ve bu da, yalanın revaç bulmasına sebebiyet vermektedir. Hatta bugün, kitleler yalanla o kadar içli dışlı hâle gelmişlerdir ki, bir sözün yalan olduğu bilindiği zamanlarda bile, kitlelerden gerektiği kadar tepki almamaktadır.”

Üç nokta tespit ettim ben burada.

Bir: Gerçeğe muhalif çeşidiyle yalana ferdi günah denilemez. Çünkü onun topluma yansımaları ve toplumun menfi manadaki etkilenmeleri onu ferdi olmaktan çıkarır.

İki: Yalan söyleyen insan başkalarını aldatmaya ve kandırmaya açık demektir. Hele bunu adet edindiyse, fıtratının bir parçası haline getirdiyse, bunu yıllarca devam ettirdiyse yalana nasıl ferdi günah diyeceksiniz ki?

Üç: Yalanın toplumda revaç bulması, bırakın karşı çıkmayı örnek alınması veya en azından insanların yalan karışışında duyarsızlaşması.

Hocaefendi meramını “toplum” diyerek çok geniş bir daire üzerinden anlatmış.

ALLAH SİZİNLE BERABER Mİ?

Siz isterseniz daireyi daraltabilirsiniz.

Üç tane insanın biraya gelmesi ile oluşan her türlü topluluğa aynı değerlendirmeleri teşmil edebilirsiniz.

Söz gelimi aile diyebilirsiniz.

Aşiret, klan, cemaat, tarikat, örgüt, birlik diyebilirsiniz.

Değişen hiçbir şey olmaz.

Burada en acı olan ne biliyor musunuz, yukarıda da ifade ettiğim bütün bunlarda failin de mef’ulun de, öznenin de nesnenin de Müslüman olması.

Şöyle mi desem daha iyi acaba: Müslüman olduğunu söyleyen, iddia eden, namazıyla-niyazıyla, giyimiyle-kuşamıyla Müslüman gibi yaşayan insanın/insanların bunu yapması.

Bunu yalan nifak ilişkisi başlığıyla bir sonraki yazımda ele alacağım nasip olursa.

Ama şimdilik şu kadar söyleyeyim; Allah nerede?

Hani O, bizim inancımızda ‘biz nerede bulunursak bulunalım bizimle beraberdi?’

‘Siz nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir.’ ayeti bunu anlatıyordu?

El-hak doğru. Ayet doğruyu, gerçeği, hakikati söylüyor.

Siz nerede bulunursanız bulunun, O sizinle beraber.

Biz nerede bulunursak bulunalım, O bizimle beraber.

Pekâlâ siz kiminle berabersiniz?

Biz kiminle beraberiz?

İşte asıl can yakıcı soru bu ve soracaklar bunu sana, bana, bize, size, hepimize.

Allah sizinle beraberdi, pekâlâ ya siz kiminle diyecekler?

Beraber olduğunuz her kimse, o mu size yalan söylemeyi emretti yoksa diyecekler?

İnanmıyor musunuz?

Ahirete gidince görürsünüz…

[Abdullah Salih Güven] 7.11.2017 [TR724]

Aziz Yıldırım’ın pişmanlık duymadığı pişmanlıklar [Efe Yiğit]

Aziz Yıldırım, Fenerbahçe başkanlığında 20 yılı geride bırakmaya hazırlanıyor. Şubat 1998’de yapılan kongrede rakibi Vefa Küçük’ten bir oy fazla alarak başkanlık koltuğuna oturan Aziz Yıldırım, sonraki kongrelerde karşısına çıkan rakiplerine koltuğunu kaptırmadı. Fenerbahçe tesisleşmede Aziz Yıldırım döneminde diğer İstanbul takımlarına fark atarken, sadece futbol değil, basketbol, voleybol, atletizm ve boks gibi branşlarda sarı lacivertli ekip uluslararası başarılara imza attı.

En büyük yatırımı yaptığı futbolda ise yüzü çok gülmedi. Son 3 yıldır şampiyonluğa hasret kalan Fenerbahçe bu yıl da hüsrana doğru gidiyor. Aziz Yıldırım’ın başkanlığı döneminde yaşadığı hayal kırıklıkları ve pişmanlıklara yakından bakalım. Gerçi Aziz Yıldırım’ın icraatlarından ötürü pişman olduğunu pek sanmıyorum!

HARCADIĞI TEKNİK ADAMLAR

Önce teknik adamlardan başlayalım. Aziz Yıldırım’ın göreve getirdiği ilk isim Alman Joachim Löw’dü. Stuttgart’ta adını duyuran Löw, Fenerbahçe’ye geldiğinde henüz 38 yaşındaydı. Oynattığı futbolla takdir toplarken, sezon sonunda takım ikinci olunca Aziz Yıldırım tarafından kovuldu. Aynı Löw, 2006’dan bu yana Almanya Milli Takımı’nı çalıştırıyor. Bu sürede Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonluğu elde etti. Aziz Yıldırım Löw’ü belki de erkenden kovduğu için ‘ah kafam’ diyordur.

Galatasaray’ın Fatih Terim örneğine özenip Rıdvan Dilmen’i göreve getiren Aziz Yıldırım ondan da beklediğini bulamadı. Rıdvan Dilmen’in görev süresi sadece birkaç ay oldu. Rıdvan, Aziz Yıldırım’ı yüzüstü bırakıp giderken, sanki Löw’ün ahı tutuyordu. Aziz Yıldırım’ın Rıdvan’dan sonra Oğuz Çetin’le sürdürmek istediği ‘Terim Projesi’ tutmadı.

Bir Werner Lorant olayı var ki tam evlere şenlik. Almanya’nın 3. sınıf hocasına takımı teslim eden Aziz Yıldırım’ın o dönemden tek tesellisi 6 Kasım 2002’de Galatasaray’ı 6–0 yenmeleri oldu. Aradan 15 yıl geçmesine rağmen Fenerbahçeliler 6 Kasım Şenlikleri yapmaya devam ededursun o sezon şampiyon Beşiktaş’ın tam 34 puan gerisinde ligi 6. sırada bitirdiler. Lorant, Aziz Yıldırım’ın kötü hatırası olarak kaldı.

Aziz Yıldırım’ın yüzü Daum ve Zico ile güldü. Her iki hoca zamanında da şampiyonluklar yaşadı. Euro 2008’de İspanya’yı 44 yıl aradan sonra Avrupa Şampiyonu yapan Luis Aragones’i takımın başına getirmesinin mantıklı hiçbir izahı yoktu. Adeta ‘Avrupa şampiyonu olmuş hocaya takımı teslim ettik’ deme için yapılan bir hareketti. Nitekim, Aragones sezon sonu kovulurken aldığı 7 milyon Euro tazminat emeklilik piyangosu oluyordu.

Ersun Yanal’ı göreve getirmek, Aziz Yıldırım’ın en mantıklı hareketlerinden biriydi. Nitekim Yanal daha ilk senesinde hem de Nisan ayında takımı şampiyonluğa taşımıştı. Bu lig tarihinde bir rekordu. Sezonun bitimiyle Yanal’ın sözleşmesi uzatılırken, yeni sezonun başlamasına sayılı günler kala Aziz Yıldırım, hocayı kovarak herkesi şaşırtmıştı. Muhtemel Aziz Yıldırım, hala kendi kendine ‘Neden kovdum’ diye soruyordur. Ardından göreve getirdiği İsmail Kartal, Vitor Pereira ve Dick Advocaat hep hayal kırıklığı olarak kaldı.

Şimdi benzer durumu Aykut Kocaman ile yaşıyor. 2010–13 arasında görev yapan Kocaman’a takımı sezon başında teslim ederken şu iddialı lafı ediyordu: ‘Cehennem donana kadar Aykut hocamızdır.’ Cehennem dondu mu bilinmez ama aradan geçen 11 haftada ortaya konan performans Aykut Kocaman’ı istifa noktasına getirdi. Yıldırım’a yine hüsran düştü.

TRANSFER PİŞMANLIKLARI

Futbolcu transferlerinde yaşadıkları yaz yaz bitmez. Biz sadece öne çıkan bazı isimleri yazalım. Oktay Derelioğlu, Kemal Arslan, Zafer Biryol, Daniel Güiza, Claudio Maldanado, Mehmet Topuz, Gökhan Ünal, Milos Krasic, Diego Ribas ve son olarak Robin van Persie büyük umutlarla milyonlar ödenip kadroya katılan ancak hayal kırıklığı olan isimler oldu.

Aziz Yıldırım, asıl hüsranı bir kalemde sildiklerinde yaşadı. Bu isimlerin başında Alex de Souza geliyor. 8,5 yıl Fenerbahçe formasını giyen Alex’e ilk yıllarda Aziz Yıldırım adeta gözü gibi baktı. Tribünler Alex’e laf söylediğinde hemen ortaya atılıp oyuncusunu savundu. 2013’te bu kez tribünler Alex’i el üstünde tutunca Aziz Yıldırım çılgına döndü. 2011’deki şampiyonluk kutlamalarında tribünler Alex’e aşırı sevgi gösterisi yapınca mikrofonu eline alıp, taraftara ağır hakaretler etti. O tarihte başlayan Alex fobisi 2013’te gönderilme ile sonuçlanırken, aradan geçen yıllara rağmen Alex’in boşluğu doldurulmadı. Yıldırım, benzer hatayı 2015’te gönderdiği Emre Belözoğlu’nda yaptı. Aradan geçen yıllarda iki yıldızı çok aradı ama Müslüm Baba’nın tabiriyle ‘son pişmanlık neye yarar’.

2003'te Trabzonspor’dan transfer olan ve 5 yıl boyunca başarıyla Fenerbahçe formasını giyen Aurelio, halen sarı-lacivertli taraftarların unutulmazları arasında bulunuyor. Yeni sözleşme görüşmelerinde Aziz Yıldırım, katı bir tutum sergileyince Aurelio da Betis’in yolunu tutmuştu. Türkiye’nin gördüğü en iyi ön liberolardan biri olan Aurelio’nun yokluğunu Fenerbahçe uzun yıllar hissederken, Aziz Yıldırım’ın kaprisi ve egosu yıldız oyuncuyu takımdan koparmıştı.

Aurelio gibi Tuncay Şanlı da Aziz Yıldırım’ın katı tutumu sonucu takımdan ayrıldı. Tuncay, 5 yıl oynadığı Fenerbahçe’de taraftarın sevgilisi olmuştu. ‘Ev danası’ muamelesi görmesinden dolayı Middlesbrough’dan gelen teklife evet diyerek Fenerbahçe’den ayrıldı. Aziz Yıldırım, Tuncay’ı elinde tutmak için daha fazla çaba sarf etmediği için muhtemelen pişman olmuştu ama artık çok geçti.

[Efe Yiğit] 7.11.2017 [TR724]

Samimiyetle düşünelim: Yapabileceklerimiz, yaptıklarımız kadar mı? [Bülent Keneş]

Ne kadarını biliyoruz? Ne kadarını işitiyoruz? Ne kadarını görüyoruz? Yaşanan zulümler, acılar, çileler, işkenceler, yokluklar ve dramlar bildiklerimizden, işittiklerimizden, gördüklerimizden mi ibaret? İşitmediğimiz, görmediğimiz, bilmediğimiz neler var acaba? Peki bildiklerimize, işittiklerimize ve gördüklerimize karşı ne kadar duyarlıyız? Yaşananların cirmi karşısında yapabileceklerimizin hepsi acaba kırık dökük yapabildiklerimiz kadar mı?

Suudi Arabistan’da tüm dünyanın heyecanla takip ettiği bir saray darbesi, bir hanedan kavgası yaşanıyormuş… Bana ne… Paradise Papers’ta başkalarının yanı sıra harami Binali’nin “yerli ve milli” tosuncuklarının da on milyonlarca dolarlık haram paralarını yurtdışında tuttuklarına dair belgeler varmış… Bana ne… Ben dakikalardır bir resme bakıyorum… Günün hangi saatinde ilk gördüğümü hatırlamadığım bir resme. Marmaris’te muhtemelen bir sağlık kuruluşunun önünde çekilmiş… Haberi de var… Zulümlerden gına gelmiş 9 kişi tekne ile terk-i diyar etmeye hazırlanırken yakalanmış. Aralarında doktor, öğretmen, müftü ve ev hanımları varmış….



Baktığım fotoğrafı ajanslar geçmiş. İki kadın ve cinsiyetini bilemediğim bir bebeğin fotoğrafı. Kadınlardan birinin yüzü tıpkı sımsıkı sarılarak kucağında taşıdığı minicik bebeğininki gibi gözükmüyor. Renkli/desenli baş örtüsü ise, tutuş şeklinden en fazla birkaç günlük ya da bir-iki haftalık olduğu anlaşılan bebeğinin üzerinden azıcık görülüyor. Son dönemde keyfi şekilde gözaltına alınan, tutuklanan, hapse atılan on binlerce kadının çoğunda görmeye alışık olduğumuz tarzda uzunca bir pardösü giyinmiş. Kahverengi… Bilinmeze yolculuğunda azıcık rahat edebilmek için olsa gerek, pardösüsünün bittiği yerden başlayarak paçalarından ancak iki karışı gözüken, lacivert bir pantolon giymiş. Ayaklarına ise eskimiş beyaz bir çift spor ayakkabısı geçirmiş…

SADECE BU KARE BİLE 80 MİLYONA UTANÇ OLARAK YETER

Kollarıyla sarmaladığı, beş parmağını yayıp her birini birer kudretli aslan pençesi gibi açtığı elleriyle sımsıkı kavrayarak bağrına bastığı bebeğine dair görebildiklerimiz ise, sarıldığı dantelalı pembe bir battaniyecikten ibaret sadece.

Fotoğrafta, yüzünü göremediğimiz bebeğin kim olduğunu bilemediğimiz annesinin koluna ve bedenine sıkı sıkı yapışmış polis kıyafetli bir başka kadın da görülüyor. Kadın polisin yüzündeki ifade çok tuhaf. Belki de severek, isteyerek girdiği polislik mesleğinden artık nefret eder, iğrenir gibi bir hali var sanki. Alet olduğu işten, düşürüldüğü utanç verici durumdan pek hoşlanmadığı aşikâr… Zulüm düzeni böyledir işte… Bir mazlumu, yeni doğmuş bir masumu ava dönüştürürken bir başkasını ahlaksız, onursuz zulmün bir maşası haline getirip, şahsiyetini paçavraya çevirebiliyor. Zalime maşalığın mazlum olmaktan çok daha beter bir his olduğu ise aşikâr.

Gözümü dakikalardır üzerinden alamadığım kare, şu an Türkiye’de yaşanmakta olan binlerce, on binlerce dramdan sadece bir tanesinin fotoğrafı. Yaşanan zulümlerden en ağırı, en sarsıcısı olmadığını da söyleyebiliriz. Ama, fazla bir özelliği olmayan bu sade fotoğraf bile, yeni doğum yapmış bir anneyi, birkaç günlük bebeğiyle birlikte bir bilinmezliğe doğru kaçmak zorunda bırakan ülkenin düştüğü sefil ve rezil durumu fazlasıyla anlatmaya yetiyor. Sadece bu sade fotoğrafın anlattıkları, en az yarısı Erdoğan’ın kuyruğuna takılmış 80 milyona utanç olarak yeter de artar bile…

Öğretmen mi, doktor mu, mühendis mi, hemşire mi yoksa ev hanımı mı olduğunu bilemediğimiz kadın için, belki bir adım sonrası zindana yolu düşecek olmasına rağmen yine de şanslı bir anneymiş diyebiliriz. Neticede bebeğini sağ salim dünyaya getirebilmiş. 20 bin masum kadın gibi kapatılacağı hapishanede, bebeğini belki berbat şartlarda büyütmek zorunda kalacak olsa da, en azından onu bağrına basabilecek. Neticede, Allah uzun ömürler versin, zulüm düzenine rağmen bahtlarını açık etsin, her ikisi de hayatta.

HANİ ŞU, HAPİSTE KARNINDA BEBEĞİYLE ÖLEN GENÇ KADIN VAR YA!

Evet zulüm altındalar. Evet, en zor dönemlerinde doğdukları, doydukları ülkelerini yasadışı yollardan terk etmeyi göze alacak kadar ürkütülmüş durumdalar. Ama en azından yaşıyorlar. Sosyal medyada paylaşılan Ereğli’deki o genç kadın kadar bahtsız değiller en azından. Hani şu, hamileyken tüm ulusal ve uluslararası hukuku ayaklar altına alarak hapsedilen kadın. Hani şu, karnında taşıdığı bebeğini hissetmediğini söylediği halde hapishane idarecileri tarafından bir türlü doktora götürülmeyen kadın. Hani şu, karnında ölen bebeğinin zehirlemesi sonucu durumu ağırlaşan kadın… Hani şu, nihayet önce Ereğli Devlet Hastanesi’ne götürülüyormuş gibi yapılıp oradan da Konya’ya nakledilirken yolda hayatını kaybeden kadın… Hani şu, ilk kez mi anne olacaktı, yoksa başka çocukları da var mıydı, onu bile bilmediğimiz kadın.    Hani şu, ancak iş işten geçtikten sonra duyduğumuz, bildiğimiz ve kahrolmaktan başka bir şey yapamadığımız kadın…

Neler yaşanıyor neler açık bir zulümhaneye dönen ülkede… Gözü dönmüş aşağılık zalimlerin kasıp kavurduğu ülkede kimlerin ne zulümler yaşadığını ne kadar biliyoruz ki? Ne kadarını işitiyoruz? Ne kadarını görüyoruz? Sırf haramilikte suçüstü yakalandığı için taş taş üstünde bırakmayıp İslamofaşist bir rejim kuran, çevresine topladığı ya da kirli yakasını kaptırdığı kirli adamlarla on binlerce masum insana yapmadığı zulmü bırakmayan Erdoğan diktasının kime neler çektirdiğinden ne kadar haberimiz var?

Ülkede, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen bazı istisnalar dışında, zalime karşı mazlumdan yana olabilen ne onurlu adam kaldı, ne de yaşananları yazabilecek haysiyetli bir medya. Görüp de, ah vah ile kahrettiklerimiz yaşanan trajedilerin acaba kaçta kaçına tekabül eder? Gariban ve mazlum insanlar neler yaşıyor neler? Ülkeden kaçarken çocuklarını azgın sulara kaptıran mı dersiniz, ağır işkenceler ve insanlık dışı muameleler gördüğü gözaltından çıkar çıkmaz ülkeyi terk etmeye çalışırken yeniden yakalanıp aynı eziyetleri yaşamaktansa kendisini ölüme terk edenler mi dersiniz, çürümüş cesedi aylar sonra çalılıklara takılmış halde bulunanlar mı dersiniz, gözaltında kaybedilip bedeni aylar sonra Karadeniz sahillerine vuran mı dersiniz? Hangisini sayalım…

Yakalanma riskini göze almak şöyle dursun insanların bebekleriyle, çocuklarıyla ölümü göze alacak kadar kendilerini çaresiz hissedip ülkeden kaçmayı denemeleri Erdoğan rejiminin ne tür bir zulüm düzeni olduğuna dair başka bir söze hacet bırakmıyor.

ÖLÜMÜ GÖZE ALIP BİR BİLİNMEZE DOĞRU YOLA ÇIKMAK!

Olmadık suç isnatlarına, iftiralara, linçlere hedef olan on binlerce insan ya işsiz güçsüz, çaresiz, umutsuz geçirdikleri günlerin bir gece yarısında kapılarını çalıp kendilerini alıp zindanlara atacak polisleri bekliyor ya da ölümü göze alıp bir bilinmeze doğru yola çıkıyorlar. Bazıları bunu 10’lu yaşlarındaki çocuklarını valiz içerisinde taşıyarak, bazıları arabalarının koltuklarının altına gizlenerek yapmaya çalışıyor. Yakalanınca da kokuşmuş Erdoğan rejiminin şeref yoksunu foseptik medyasının ahlaksız linçine uğruyorlar. Çaresizlikten ülkeyi terk etmeye çalışan bu mazlum insanlara vahşi sırtlanlar, dişine kan değmiş aç kurtlar gibi saldırıyorlar.

Bilmiyorlar ki, 14 yaşındaki bir çocuğu valize, 40’lı yaşlarındaki bir kadını arabanın döşeme altına saklanarak ülkeden kaçmaya mecbur etmek alınlarında yüzlerce yıl çıkmayacak kapkara bir leke olacak? Bilmiyorlar ki, kucağında birkaç günlük bebeğiyle bilinmeze yelken açan o çaresiz annenin hazin durumu, bu zulme ortak olanların çocuklarının, torunlarının kendilerinden utanç duymalarına yol açacak? Bilmiyorlar ki karnında bebeğiyle birlikte zulümhanelerde can veren gencecik kadınların ahı bir lanet olup peşlerini bırakmayacak. O lanet ki sadece dünyalarını karartan kâbusları olmakla kalmayacak, öteki dünyalarını da her dirhemini, her yalımını hak ettikleri alev alev bir Cehennem’e çevirecek.

Hakikaten de bilmiyorlar mı? “Bilmiyorlar” dememiz elbette ki lafın gelişi. Bilmez olurlar mı hiç? Biliyorlar bilmesine ama ne bu ahlaksız zulüm düzenine ses edecek kadar şahsiyetleri, ne de o zulümlere ortaklıktan elde edecekleri menfaatleri ellerinin tersiyle itecek bir onurları, izzetleri var. İçerisine gönüllü düştükleri foseptik çukurunda debelendikçe debeleniyor, parçası haline geldikleri o foseptikten zıkkımlandıklarını şimdilik kar sayıp nimet biliyorlar.

PEKİ BİZ NE YAPIYORUZ? YAPABİLECEKLERİMİZ YAPTIKLARIMIZ KADAR MI?

Peki biz ne yapıyoruz? Üzerimize düşenleri hakkıyla yerine getirebiliyor muyuz? Sözüm ister zaten önceden yurtdışında olanlara, isterse bir şekilde bir yolunu bulup dinbaz haramilerin insanlık dışı zulmünden kaçmayı başarabilenlere… Gözaltılardan tutuklamalara, nezarethanelerden hapishanelere, işinden aşından edilmişlerden türlü işkenceler altında bulunanlara varıncaya kadar Türkiye’de zulüm altında inleyen on binlerce, yüzbinlerce insana ne kadar ses, ne kadar nefes, ne kadar umut olabiliyoruz? Küresel bir hareket olan Hizmet Hareketi’nin çokça iftihar ettiği yetişmiş insanlarının yapabilecekleri sahiden şu ana kadar yapabildikleri kadar mıdır? Bu mudur yani?

Sivil toplumda örgütlerinde, üniversitelerde, devlet kurumlarında, eğitim kurumlarında, medyada, hukuk/yargı alanında ve burada tek tek saymamıza gerek olmayan türlü branşlarda binlerce uzmanlaşmış ismi olan bir hareketin ülkedeki tüm mazlumlar için dünyayı ayağa kaldırma konusunda yapabilecekleri hakikaten bu kadar mıdır? Hamiyetperverliği ve seferber olabilme kabiliyeti ile bilinen bir sivil hareketin insani hassasiyetlerine ve kabiliyetlerine en fazla ihtiyaç duyulan bir dönemde sergilediği ataletin bir izahı var mıdır? Evet, doğru… Yurtdışında olanlar ya da sonradan çıkabilenler de ciddi birer travmatik süreçten geçti ve hala da geçiyor… Ama “en azından özgürüz” deyip özgürlüğümüzün özgür olmayan masum insanlar için üzerimize yüklediği sorumlulukları canımızı dişimize takarak bi’hakkın yerine getirmenin zamanı hala gelmedi mi?

Bu serzenişlerim boşuna değil. Bir şekilde bir araya gelip el yordamıyla da olsa bir şeyler yapmaya çalışanların amaçladıkları işleri yapabilmeleri için ihtiyaç duydukları gerek kalifiye insanları gerekse lojistik araçları tedarikte karşılaştıkları güçlükleri bilen, yaşayan bir insan olarak söylüyorum. Zinhar yapılması elzem olan hayati işler sırf bu atalet yüzünden, yaşanan koordinasyon eksikliklerinden aylarca gecikiyorsa bunun vebali hepimize…

Bakıp bakıp durduğum şu fotoğraf karesindeki kadın ve bebeği sadece o kadın ve o bebek olarak görürsek büyük hata ederiz. Hasbelkader, belki o kareye fiilen ve fiziken giren onlar ama aslında o sensin, benim, senin çocuğun, benim bebeğim, senin bacın, benim kızım, hepimizin insanlığı…

Şu fotoğrafa uzun uzadıya dikkatle bakıp ne yapmamız gerekiyorsa elimizden geldiğince samimiyetle yapalım artık. İsteyen su-i zan da diyebilir ama ne himmetimizin, ne de hamiyetimizin bugüne kadar yapabildiklerimizden ibaret olduğu kanaatinde değilim. Silkinip kendimize gelmemiz için daha kaç zaman geçecek? O geçen sürede daha kaç mazlum, masum, sabi Erdoğan’ın ahlaksız zulüm çarkları arasında ezilecek… Bir düşünün…

[Bülent Keneş] 7.11.2017 [TR724]

Prensler operasyonu [İskender Derviş]

Suudi Arabistan’da önceki günlerde başlayan ‘yolsuzluk ve rüşvet operasyonları’ dışarıdan bakan gözlemcilerin ortak kanaatine göre, yeni Veliaht Prens olarak öne çıkarılan Muhammed bin Salman’ın (MbS) gücünü konsolide etme girişimi. Bazıları bunu, 1930’larda Hitler’in iktidarını tescillemek için planladığı ‘Uzun Bıçaklar Gecesi’ne bile benzetti.

Aralarında dünyanın en zengin iş adamlarından biri olarak gösterilen milyarder El Velid bin Talal’ın da bulunduğu bu ‘prensler operasyonu’, Suud ailesi içindeki çatlağı da dışarı vurmuş durumda. Muhammed bin Salman’ın bu dalgaları başarılı şekilde yöneterek kendisine ‘güvenilir’ bir gelecek inşa edip edemeyeceği ise en büyük soru işareti. Mevcut Kral’ın ve MbS’nin hedefi büyük: Suud yönetimini modernize ederek, yerleşik düzeni tamamen dönüştürmek.

ARKA PLANDA ABD Mİ VAR?

Suudi Arabistan’daki iki büyük gelişmenin, yani Katar krizinin tırmandırılması ve ülkedeki prenslerin önemli bir kısmının tutuklanmasının ABD’yle yakından ilişkili olması dikkat çekici elbette. Katar krizi, Trump’ın şaşaalı Suudi Arabistan ziyaretinden hemen sonra patlak vermiş, Donald Trump da Twitter adresinden yazdığı tweet’le Katar’ın karşısında yer almıştı. Kraliyet ailesinin kendi içindeki ‘temizlik’ harekatının da yine Trump’ın Aramco’yla ilgili tweet’inden sonra yapılmış olması, bölge uzmanlarının dikkatini çekmiş durumda. Özellikle tutuklanan prensler arasında Trump’ın şahsen husumeti olduğu milyarder iş adamı Elvelid bin Talal’in de bulunması, bu şüpheyi güçlendiriyor. 2015’te Elvelid bin Talal, Donald Trump için, ‘Amerika’nın yüz karası’ ifadesini kullanmıştı.

Washington’daki Ortadoğu uzmanları, özellikle Katar krizinden bu yana ‘Katar’dan fon alanlar’ ve ‘Birleşik Arap Emirlikleri’nden fon alanlar’ şeklinde ikiye ayrılıyor ve görüşleri de buna göre şekilleniyor. Gelgelelim, Trump yönetiminin önceliğinin bölgede Suudi Arabistan’la çalışmak olduğu, bilhassa İran’a karşı en ufak bir ‘şüphe’ uyandıracak hamleye tahammülü olmadığı görülüyor. Katar’ın en büyük günahı olarak İran’la yakınlaşmanın gösterilmesi, bunun işaretlerinden biriydi.

REJİM DEĞİŞİKLİĞİ KOLAY DEĞİL

Ortadoğu ülkelerinde gelişmelerin nasıl seyredeceğini kestirmek ve köklü değişimlerin olacağına dair umutlanmak her zaman kolay değil. İran’da Ahmedinecad’ın seçimleri kaybetmesi sonrasında ‘Bir devrin sonu’ denmişti. Nitekim kısa süre içinde yeni yönetim ABD ile ilişkileri geliştirmiş ve Nükleer Anlaşma bile imzalanmıştı. Bunun sebebi olarak da ekonomik problemlerin varlığı öne sürülmüştü. Suudi Arabistan’la ilgili de benzer teoriler var. Petrol fiyatlarının düşmesi ve Suud ailesinin paralarını yurt dışında değerlendiriyor oluşu, ülke içinde ciddi ekonomik sıkıntıların baş gösterebileceğini ima ediyor. Muhammed bin Salman’ın yeni yönetiminin ise ABD’nin gölgesinde kalarak dünya yatırımlarından pay almak niyetinde olduğu konuşuluyor.

MbS’nin, ülke ekonomisini daha şeffaf hale getirmek ve dünya yatırımlarını ülkeye çekmek gibi hedefleri olduğu sır değil. Bu arada ülke çapında bir dizi ekonomik reformun uygulanacağı ve bunun için de ‘güçlü merkezî’ bir yönetimin oluşturulması gerektiği konuşuluyor.

İran’da ne kadar ümitvar olunursa olunsun, son tahlilde Suriye krizi sebebiyle dengeler bir anda değişememişti. Suudi Arabistan ise daha ‘cüretkâr’ bir yaklaşım sergiliyor. Ancak prensler arasındaki ilişkiler pek bilinmediğinden, Kraliyet ailesi içindeki bu çatlağın da nasıl kapanacağını kestirmek güç. Muhammed bin Salman’ın aynı şekilde başarılı olup olamayacağı da muallakta. Zira ABD’de Trump’ın günlerinin sayılı olduğunu savunanlar da mevcut ve Trump’tan sonra bölgedeki politikanın aynı şekilde kalıp kalmayacağını bilemiyoruz.

KÖRFEZ ÇALKANTISININ ÖĞRETTİKLERİ

Öte yandan Körfez krizinin bize öğrettiği önemli bazı gerçekler var. (1) Her ne kadar Trump ile Putin arasında bir ittifak olduğu yönünde çıkarımlar bulunsa da, Putin’in Suriye ve İran kanalıyla etkili olmaya çalıştığı Ortadoğu’da Trump, Katar kriziyle birlikte ‘petrol bölgelerini’ yeniden güvenceye almış görünüyor. Rus milyarderlerle Arap milyarderlerin finans savaşları sürdükçe, Putin’in Ortadoğu’da ‘hâkim güç’ olması zor. (2) Suudi Arabistan, Katar kriziyle bir taşla iki kuş vurdu: Hem Rusya ve İran’ın desteğini arkasına alan Katar’ın bölge politikalarına hâkim olmasını engelledi, hem de Katar’ın Batı’daki yumuşak gücünü devralma şansı yakaladı. Yapay zekâ robotuna vatandaşlık vermek gibi PR hamlelerine girişmesi bundan. (3) Petrol hâlen önemli bir meta fakat artık Ortadoğu politikalarına yön veren tek etken petrol değil. (4) Bölge hâlen bir sıcak savaşa gebe. Silah ticareti hacminin artması, Yemen’den Riyad’a gönderilen füze ve Suriye’deki cihatçılar meselesinin hâlen çözülememesi bazı göstergeler. (5) Ortadoğu’da ‘dokunulmazlık’ rafa kalkmış durumda. Ki, bu da dengelerin çok hızlı değişebileceğini gösteriyor.

Türkiye için bu krizin karşılığı, Körfez sermayesinden edindiği payın giderek azalması oldu ve oluyor. Suriye meselesinde tamamen Rusya ve İran’ın dümenine giren Türkiye, dış politik tercihlerinde ısrarcı olmayı sürdürürse yakın zaman sonra Suudi Arabistan’la karşı karşıya gelebilir. Şimdilik eski dostluklar ve iletişim kanalları işletilse de, Muhammed bin Salman’ın ‘Nasıl bir Ortadoğu?’ sorusuna vereceği cevap, maalesef Batı ile ilişkileri koparmaya hevesli Türkiye’yi de yakından etkileyecektir. Lübnan’da İran’a yakın Başbakan Hariri’nin ‘can güvenliği’ sebebiyle istifa etmek istemesi, bölgede anti-İran hassasiyetin yükseleceğini de gösteriyor.

[İskender Derviş] 7.11.2017 [TR724]

Başbakan Cennetten arsa mı almış! [Sefer Can]

50 ülkeden 120’den fazla politikacı ve çok sayıda iş insanının yurt dışındaki off-shore hesaplarıyla ilgili Cennet Belgeleri (Paradise Papers) adı verilen ve toplam 13 milyon 400 bin belge sızdı. Dünya genelinde 90 basın yayın kuruluşu tarafından yayımlanan belgelere Türkiye’de, Cumhuriyet Gazetesi sayfalarında yer verdi. (Dünyadaki 500 büyük medya devinden biri olan Aydın Doğan’ın gazeteleri Başbakan ve oğullarından hiç bahsetmeden haberi yayınladı. Hürriyet Gazetesi, BBC ile birlikte Kraliçe’yi haberin manşetine taşıyarak bağımsız yayıncılık örneği verdi!)

Başbakan Binali Yıldırım’ın iki oğlu, dayısı ve yeğeninin dokuz şirkette adı geçiyor. Çok fazla teknik ayrıntıya boğmadan ne yapıldığını söyleyelim. Verginin çok az hatta sıfır olduğu ülkelerde kurulan paravan şirketlere para aktarıyorsunuz. Böylece hem servetinizi gizlemiş hem de vergiden kaçmış oluyorsunuz. O parayı ülkenize getirdiğinizde yabancı sermaye muamelesi görüp onun avantajlarından da yararlanıyorsunuz. Türkiye’de buna ‘bıyıklı yabancı’ diyoruz. Siz ya da babanız başbakansa imtiyaz tanınacak sektörleri önceden bilme ‘şansına’ sahip oluyorsunuz. Böylece fazla göze batmadan servetinize servet katıyorsunuz. Vergi ödemiyor, hatta üstüne yabancı sermaye avantajlarından yararlanıyorsunuz. Bundan iyisi Şam’da kayısı!

BAŞBAKANA GÖNÜLLÜ DESTEK…

Bu yazı yazılırken Başbakan Binali Yıldırım’dan herhangi bir açıklama gelmemişti. Oğulları da yayından önce cevap hakkını kullandırmak isteyen gazetecilere konuşmamış. Birisi Malta Cumhurbaşkanı Marie Loise Coleiro olmak üzere sadece dört kişiyi takip eden Başbakanlık resmi Twitter hesabına da baktım. Yaprak kımıldamıyor. Ne diyeceklerini bilemiyor olabilirler. Başbakanımıza yardımcı olabilmek adına Türk Gıda Kodeksi’ne uygun,  hazmı kolay dört açıklama yazdım. Hoş AKP tabanının hazım sorunu yok, taştan yumuşak herşeyi öğütüyorlar. Başbakan Yıldırım, beğenir kullanırlarsa bilabedel danışmanlık yapmaya hazırım. İşte önerilerim:

BU CENNET BAŞKAYMIŞ

1- Kandırıldık ey halkım! Bana piri fani kılığında bir adam geldi. “Cennetten uygun fiyata arsa var” dedi. Çok mübarek görünüyordu. Biraz da öbür tarafa yatırım yapalım diye düşündük. Bizim oğlan göbeğine sarıp bir miktar para çıkardı. Ama kandırılmışız. Meğerse vergi cennetiymiş… Cumhurbaşkanı’nın İstanbul’a ihanetini bile alkışladınız. Ben küçük bir tebessüme razıyım.

2- Bizim babalarımız eve meyve getirdiğinde görünmeyecek şekilde kese kağıdına sarardı. Komşunun çoluğu çocuğu görüp canı çekmesin diye yapardı bunu. Biz de onların geleneğini sürdürüyoruz. Milletin çoluk çocuğunun canı çekmesin istedik. Onun için servetimizi gizledik. Fena mı yaptık?

3- ‘Dünyada ne varsa bizde de olacak, herşeyin yerli ve millisini yapacağız’ diye vatandaşımıza söz verdik. İngiltere Kraliçesi’nin, ABD Dışişleri Bakanı’nın vergi cennetlerinde hesabı olacak, benim ülkemin yöneticilerinin olmayacak. Vatandaşım “batmakta olan Batı’dan bizim neyimiz eksik” demez mi? Kendimizi feda ettik!

4- Başbakan, oğlanların fotoğrafını eline alıp, ‘Bu tosuncukları beslemek kolay mı ey halkım! Maaş yetmiyor’ dese millet üste sadaka bile toplar.

Sahi Başbakanlığın, Cumhurbaşkanlığı, AKP ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın resmi hesaplarının yanı sıra Malta Cumhurbaşkanı’nı takip etmesini izah eden çıktı mı? Malta Cumhurbaşkanı Coleiro da Başbakanlık resmi hesabının takipçisiymiş; ‘takip edeni ederim’ türü bir ergen aforizması yapmasınlar. İyice komikleşmesinler.

Öte dünyadaki cennetin peşindeyiz diye millete masal anlatıyorlardı. Vardıkları nokta vergi cenneti! Daha doğrusu vergi kaçakçılığı. Neyse ki yol yapıyorlar, her şey mübah.

[Sefer Can] 7.11.2017 [TR724]

Zaman aşımı [Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’de sistematik işkence ve kötü muamele var. Dahası kanunları hiçe sayan, kontrolsüz ve keyfi yargısız infaz var. 15 Temmuz sonrasında darbeye karıştığı iddia edilen askerlere ve sivillere yapılan işkenceler artık sıklıkla haber yapılmaya başlandı. Spor salonlarında çırılçıplak soyulmuş, kafaları, yüzleri ve vücutları ağır şekilde darp edilmiş rütbeli askerlerin görüntülerini, darbe sonrası günler ve haftalarda devletin resmi haber kurumu Anadolu Ajansı geçti dünyaya. Türkiye adına utanç vericidir! Öyle gizlemeye saklamaya çalışmadılar, alenen ve hiç çekinmeden fotoğraf ve video görüntülerinde subayların nasıl darp edildiğini, gördükleri işkenceler sonrası ne hale geldiklerini, kafaları sargılı, bedenleri bandajlı, gözleri morarmış, dudak ve burunları deforme olmuş yarı çıplak perişan görüntüleri hepimiz gördük. Bu görüntüler hala internette mevcut. Dahası, vicdanı olan tüm insanların beyinlerine kazındı.

İŞKENCE, SİZİN ONAY VERDİĞİNİZ REJİM TARAFINDAN YAPILIYOR

Boğaz köprüsünde yakalanan rütbeli-rütbesiz, hatta askeri okul öğrencisi üniformalı askerlerin nasıl katledildiği biliniyor. Harp Okulu öğrencisi Murat Tekin bu katledilen üniformalılardan biriydi. Ailesi onu Yalova’da eğitim kampında zannediyordu. Buradan eğitime götürüleceği söylenerek alınan ve İstanbul’un muhtelif yerlerine nakledilerek kontrollü darbe planında piyon olarak kullanılan zavallı masum askeri öğrencilerden biriydi. Linç edilerek boğazı kesildi! IŞİD’li İslamcı fanatik teröristlerin esirlerini katlettikleri metotla, hunharca, barbarca katledildi Murat Tekin. Öyle ki, ailesi günlerce nezaret ve hastanelerde onu aradıktan sonra, bir morgda buldu cansız, tarumar edilmiş bedenini. Anacığı da dâhil, önce tanıyamadılar, çünkü linç esnasında aldığı darbelerden dolayı yüzü tanınmaz haldeydi. Sonra onu tırnağından teşhis edebildiler. Otopsi raporunda da boğazının kesildiği ve bu yolla katledildiği belgelenmiş durumda. IŞİD, bugün yönetimde olan İslamcı kafa ile neden aynı ideolojik temellere sahip deniliyor, önemli göstergelerindendir bu.

Gözaltına alınan öğretmen Gökhan Açıkkollu da 13 gün boyunca İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında ağır işkencelere maruz kaldı, göğüs kafesinde aldığı darbeler sonrası kırıklar oluştu, yüzlerce kez kafasına ve yüzüne ağır darbeler aldı. Kafası duvarlara vuruldu. Eşi ve çocukları üzerinden kendisine psikolojik baskı yapıldı. Açıkkollu şeker hastasıydı. Gözaltında işkenceyle canına kıydılar. Bir başka meslektaşı, Eyüp Birinci, makatına sokulan sert bir cisim nedeniyle bağırsakları parçalandığı ve iç kanama geçirdiği için kaldırıldığı acilde öldü! Şu yapılanın barbarlık ve haysiyetsizlik seviyesini lütfen bir düşünün! İnsanlara her fırsatta ahlak dersi veren dincilerin kurduğu faşizan diktatörlükte yaşanıyor bütün bunlar. Her nutuk attığında ayet, sure referansı veren, “medeniyet” projelerinden dem vuran, Gazze ve Arakan’daki haksızlıklara ağlayan, Tahrir meydanındaki kıza üzülen ağlayan İslamcılar, neredesiniz! Çok uzağa gitmenize gerek yok, bu yaşananlar sizin onay verdiğiniz rejim tarafından sizin ülkenizde yapılıyor! Bu mudur sizin bahsettiğiniz medeniyet?

Teslim olmuş askerlerin linç edilmesi, öldürülmesi ve ağır şekilde darp edilmesi, tutuklanmış subay ve askerlerin gözaltında bulundukları Emniyet’e ait veya devlet gözetiminde resmi binalarda bir takım “görevlilerin” emriyle ağır işkence ve kötü muamelelere maruz bırakılması, tutuklanan sivillerin gözümüzün önüne getirdiğimizde bile yüzümüzün kızardığı, insan olmaktan utanır hale geldiğimiz aşağılık metotlarla işkencelere tabi tutulması, yaşanan dramların sadece bu örneklerle sınırlı olmayıp, yüzlerce, hatta binlerce örneğinin her gün çeşitli mecralarda karşımıza çıkması, yapılanların sistematik olduğunu ortaya koyuyor.  Tümüyle resmi otoritenin bilgisi ve emriyle yapılan, adeta rutinleşmiş uygulamalardan söz ediyorum. Soruyorum yeniden, bu uygulamaların sorumlularını seçenlere: bu işkencelerin fotoğraflarını çocuklarınıza, torunlarınıza, küçük kız ve oğullarınıza izletebiliyor musunuz?  Haberlerini okutabiliyor musunuz? O işkenceleri yapan alçaklara soruyorum: akşam eve döndüğünüzde başını okşamak kızınızın-oğlunuzun, o fiillerin ayıbını taşıyan ellerinizle, nasıl bir duygudur? Anlatın bize!

GENERAL AKIN ÖZTÜRK’ÜN ANLATAMADIĞI İŞKENCELER

Gözaltına alınan insanları, yasalara aykırı bir biçimde avukatlarıyla görüştürmüyorlar. İşkence altında, bu insanlara önceden hazırladıkları kâğıtları imzalatıyor, bu mizanseni sanık ifadesi veya itirafname olarak mahkemelerde kanıt olarak kabul ediyorlar. Akın Öztürk mahkeme heyetinin kendisine gördüğü işkenceyi sorması üzerine, işkencenin detaylarını vermeye utanıyor. Fakat kamuya yansıyan haberlere göre, kendisinin çırılçıplak soyulduğunu, cinsel organının ve makatının alçakça ve hayâsızca aleni şekilde teşhir edildiğini, bunun diğer tutuklu subayların ve orada bulunan tüm “resmi görevlilerin” önünde yapıldığını biliyoruz. Bu korkunç aşağılamaların ve işkencenin ardından, orada bulunan polislere, polis olmayan bazı “görevlilerin” hücum emri vererek sanıklara saldırttığını, General Akın Öztürk’ün onlarca kişiden oluşan bu işkence mangası sözde polis üniformalı alçak suçlular sürüsü tarafından saatlerce düzenli aralıklarla darp edildiğini, diğer subayların da bu saldırılardan ve tecavüzlerden payına düşeni aldığını öğreniyoruz. Ellerine geçirdikleri ve darbecilikle suçladıkları bu Türk subaylarını, üstlerini başlarını tümüyle soyup, çırılçıplak yerde otururken, yani tümüyle savunmasız ve “devletin adaletine” ve “güvenlik kuvvetlerine” teslim olmuş vaziyetteyken, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na, Türkiye devletinin taraf olduğu uluslararası bağıt ve antlaşmalar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi yasalarına aykırı olarak, bu yasaları uygulamakla mükellef kolluk güçlerine bahsedilen işkenceleri ve fazlasını yaptırdılar.

Türkiye’nin Güneydoğusunda, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde bugünkü rejim Türkiye tarihinin sivil yerleşim birimlerine yönelik en ağır saldırılarını yaptı, ağır silahlarla, sivil kayıplardan zerre endişe duymaksızın, sadece gizlenen PKK’lıların varlığını gerekçe göstererek mahalleri bombalayarak dümdüz etti, insanların içinde olduğu binaları yerle bir ederek büyük bir insanlık suçu işledi. Ölen insanların cesetleri günlerce o yerle bir edilen binaların enkazı altında kaldı. Sokaklarda yatan kokuşmuş ölü bedenleri almaya giden beyaz bayraklı sivillere ateş açıldı, insanların aylarca elektrik, su ve temel gıda ihtiyacı karşılanmadan yaşamak zorunda kalmasına neden olundu. Orada o alçaklıkları yaparken siz, çocuklar vardı, kadınlar, yaşlılar, bilir misiniz? Ya da bir kış günü, anneciği ile beraber ayaz ortasında küçücük 10 yaşında kız çocuğuna bas bariton ve tahakkümcü sesiyle komut vererek, önce üzerindeki paltoyu, sonra kazağı, son olarak da fanilasını soyduran alçak. Ve bu utancı bir ana ve küçük kızına yaşatan “Müslüman!” iktidarın şerefini sorguladığım memuru, bu muameleyi senin kızına yapmalarını ister miydin? Hala utanmadan CHP döneminde mütedeyyinlere yapılan – yarısı da şişirme – şehir efsanesi eziyetleri kendini acındırarak anlatan despot, Gazze değil Türkiye bu olayın yaşandığı yer. Ondan dolayı mıdır suskunluğun!

BU UYGULAMALAR, MÜNFERİT ÖRNEKLER DEĞİL

Bugün Türkiye hapishanelerinde 700’e yakın bebecik ve minik, annelerinin politik gerekçelerle hukuksuzca içeri alındığı yetmezmiş gibi, onlarla beraber ağır hapishane koşullarında, kapasitesinin iki katı mahkûmun kaldığı insanlık dışı ortamlarda, nemli izbe gri tonlar dışında renk olmayan dört duvar arasında hapiste. Güneşleri, temiz havaları, gıdaları, oyuncakları olmadan, çiçek ve kedi görmeden, kuş sesi duymadan, mis gibi yıkanmadan, bir oyun parkına gidemeden büyüyorlar. Ve bu zavallı bahtsızların sayısı her geçen gün artıyor. Bu zulme gözlerini kapatan şahsiyetsiz profesör meslektaşlarım, gazete yazarı yazar-kasa methiyeciler, Barolar Birliği, feminist örgütler, çocuk hakkı savunucuları! Neredesiniz! Her kim ki bu miniklerin dramlarını gün be gün sosyal medyada okuyup, kendi çocuğunu ya da kardeşini, ne bileyim, yeğeni veya kuzenini, ya da Schindler’in Listesi’ndeki küçük kırmızılı kızı düşünmeden iki göz yaşı dahi empati kuramıyorsa, lanet olsun sizin salt laflarda kalan değerlerinize! Önce kendinize dürüst olun! Ve cesaret! Birazcık cesaret, ne olur!

Bakın tekrar ediyorum, bu uygulamalar münferit örnekler değil. Yani birkaç tane kendini bilmez memur tarafından yapılan, istisnai bir takım kötü muamele ve işkencelerden söz etmiyoruz. Veya kazara içeri girmiş bir-iki çocuk değildir bahsedilen! Burada konu edilen – altını çiziyorum – Türkiye’de karar alıcı konumda olanların bilgileri ve hatta bizzat emirleriyle yerine getirilen sistematik işkencelerdir, kötü muamele ve hukuksuz uygulamalardır. Şimdi diyebilirler ki, nereden biliyorsun baştakilerin bu işin sorumlusu olduğunu.

Kamu yönetimi ve hukuk tekniği bakımından, eğer bu binlerce işkence ve kötü muamele vakalarında bugüne dek bir kez olsun herhangi bir idari soruşturma veya açılan bir kamu davası yoksa, bu alçak uygulamalar bir buçuk yıla yaklaşan bir süre zarfında aralıksız olarak yapılmaya devam ediyorsa, bu işi yapan “görevliler” işledikleri suçun büyüklüğüne karşın hala herhangi bir yaptırıma uğramıyor, ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, hatta görevlerine devam ediyorsa, bu iş sistematiktir. Eğer içeri alınan bebeklerin sayısı her geçen gün artıyorsa, birkaç göstermelik siyasi abrakadabra dışında tıs yoksa muhalefetten, devam ediyorsa bu alçaklık, bu zulüm aralıksız olarak, bu iş sistematiktir beyler! Devletin bilgisi ve bugünkü rejimin genel politikasının bir parçası olarak, karar alıcıların direktifleri ve sorumluluğu altında yapıla gelmektedir bunlar hep. Bir defa da onurunuz lafta kalmasın, yazın, konuşun, karşı çıkın bu hukuksuzluklara!

ŞUNU BİLİN Kİ BU SUÇLAR ÖMÜR BOYU YAKANIZI BIRAKMAYACAK

Bu koşullar altında, Mehmet Barlas adlı, ismi önüne şahsiyetine dair koyacak sıfat bulamadığım işbirlikçi fırsatçı rüzgâr gülü “duayen yazar”, hafta sonu yayınladığı yazısında yarım ağızla içerideki “gazeteci arkadaşlarını” savunurmuş gibi yaparken, neden onların içerde olmaları gerektiğini anlatıyor ve bu iğrenç ve hukuksuz rejimin utanmadan sıkılmadan savunuculuğunu üstleniyor. Tüm havuz medyasını ve evcilleştirilmiş eski merkez medyayı dâhil ederek söylüyorum işte: her kim ki bu yaşanan kırımlara, kıyımlara, alçak ve hayâsız işkencelere, insanlık onurunu ayaklar altına alan berbat ve utanılası uygulamaları savunuyor, onları görmezden geliyor, her şey normalmiş gibi yaparak bu rejimin devamına hizmet ediyorsa, şunu bilsin ki, insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı yok!

Hangi sebeple olursa olsun, her kim ki aldığı anayasa ve yasalara aykırı emri uygulamanın ardına saklanarak kentleri bombalamış ya da bombalatmış, işkence yapmış, yaptırmış ya da buna göz yummuş, gözaltında olan devletin kutsal koruması altındaki – suçlu olsun ya da olmasın – insanların ölümüne sebep olmuşsa, işte yazıyorum buraya, bu işlediğiniz alçakça suçlarda zaman aşımı yok.

Bugün forslu makam araçlarında gezen, insanların karşılarında sus pus oldukları diktatör bozuntularına ve onun alçak, şahsiyetsiz, hukuk tanımaz çevresine sesleniyorum ki, biliniz, yaptıklarınızın, yaptırdıklarınızın, bilip de bilmezden geldiklerinizin zaman aşımı yok! Bugün yok ettiğiniz demokrasinin, hukuk devletinin, güçler ayrılığının ve bağımsız ve tarafsız yargının ilelebet devam edeceğini sananlar! Makatına cop soktuğunuz o zavallı öğretmen değil, utanç içinde aşağılayarak, izzet-i nefsini çiğneyerek katlettiğiniz! Hukuktur, ardır, ahlaktır, devlettir, devlet, bağırsakları patlayarak can veren! Uğruna mücadele edilesi hangi değer varsa bu kâinatta, onu katledenlersiniz! Fakat hiçbir eziyet, zulüm, despotluk ve faşizm baki kalmadı, kalmıyor, kalmayacak! 28 Şubatçılar da despotluklarının 1000 yıl süreceğine inanıyorlardı! Hepiniz bir gün, anayasa ve yasalar yeniden işlemeye başladığında, hukuk devleti yeniden restore edildiğinde, yani gücünüzü kaybettiğinizde, yaktığınız canların, yaptığınız hukuksuzlukların cezasını yargılanıp çekecek ve adalete er geç hesap vereceksiniz!

[Mehmet Efe Çaman] 7.11.2017 [TR724]

Milyon takipçili hesabın takip ettiği dördüncü kişi… [Tarık Toros]

Eskiden şöyle bir kabul vardı:

Vatandaş, kendi dürüst olmasa da dürüst lider ister.

Seçmen, kendi dindar olmasa da dindar başbakana oy verir.

Halk, çok dikkatli yaşamasa da dikkatli yaşayan politikacıyı sever.

Bir de şu:

Millet, hesabına kitabına dikkat etmeyebilir.

Ama başındaki hırsız olmayacak, çalıp çırpmayacak!

***

Eskidendi diyorum.

Çünkü artık buna inanmıyorum.

Kurallar bir bütündür, herkes uyacak.

Uymayan bedelini ödeyecek.

Hele hele kamu parası söz konusuysa asla müsamaha edilmeyecek!

***

Türkiye ve Türkiye halkıyla ilgili mevcut tezlerin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.

Özellikle şu “milli” nasihatler ışığında:

-Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.

-Herkes kendini kurtarır, olan sana olur.

-Senin yüzünden konu komşunun yüzüne bakamaz olduk.

-Önce can, sonra canan.

-Ar dünyası değil kâr dünyası.

-Tasası sana mı düştü.

-Arı bal alacağı çiçeği bilir.

-Otur oturduğun yerde.

-Bedava sirke baldan tatlıdır.

-Can cümleden azizdir.

-Gemisini kurtaran kaptan, vs.

***

Geriye doğru yakın tarihe bakınca daha iyi anlaşılıyor.

Türkiye hiçbir zaman demokrat bir ülke olmadı.

Hukuk devleti de olmadı, bilakis “güçlülerin hukuku” egemen oldu.

Uğur Mumcu’nun meşhur sözüdür:

“Hukuk, tarihin her döneminde egemen güçlerin aracı olmuştur.”

Tarihe bakıp bunu teyit etmek haddimi aşar.

Lakin Türkiye tarihi için cümle yüzde yüz doğrudur.

Türkiye’de hiçbir zaman fikir hürriyeti de olmadı.

Yaklaştığı dönemler olmuştur, o kadar.

***

Bizde istifa geleneği yoktur.

Çünkü halk talep etmez bunu, medya üzerinde durmaz.

Yeni, “Paradise Papers” (Cennet Belgeleri) yayımlandı.

Birtakım zenginlerin ve siyasetçilerin off-shore sırları ortaya döküldü.

Paranızı, off-shore yöntemi ile yani “kıyı bankacılığı” ile korumaya alıyor… Okyanusun ortasındaki küçücük adalarda fonluyorsunuz, böylelikle ülkenizdeki yüksek vergilerden kurtuluyorsunuz.

***

Bu defa belgelerde, İngiltere Kraliçesi de var, ABD Ticaret Bakanı, Türkiye Başbakanı da.

Müzik efsanesi Bono bile listede.

Kısa adı ICIJ olan Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu, belgeleri titiz bir incelemeden geçiriyor.

Burada dünyanın saygın medya kuruluşlarının temsilcileri var.

BBC’nin de bir ekibi konsorsiyumun içinde ve İngiliz yayın kuruluşu ilk andan itibaren ulaştığı bilgileri paylaşmaktan sakınmadı.

Olay, ertesi gün İngiltere gazetelerinin hemen tamamının manşetinde veya birinci sayfasındaydı, Kraliçe’nin fotoğrafları eşliğinde.

***

Türk basını ise her zamanki gibi başını kuma gömdü.

Başı kumda ama bir gözü açık 🙂

Hürriyet mesela, haberi Kraliçe’nin fotoğrafı ile verdi, belgelerde adı geçen Türkiye Başbakanı’nın oğullarını sansürledi.

Sonra da… Okurları “Bizden kimse yok mu” diye sormasın diye, dünya liderlerini çıkardı.

Halbuki rahat olmalıydı.

Türkiye’yi yönetenlerin neleri çıktı da başlarına bir şey gelmedi.

Zira halkta bir karşılığı yok bunların.

Başbakan’ın oğullarının gemicilik şirketleri ile ilgili Hollanda’dan Malta’ya kadar onca haber çıktı, kamuoyu “helal olsun” dedi.

17 şirketi, 28 gemisi, 2 süper yatı olduğu iddia ediliyor.

Meclis’te soru önergesi oldu, arkası gelmedi.

Merak edip Başbakan’ın resmi twitter hesabına dikkat eden de yok.

@TC_Basbakan onaylı twitter hesabı, 1 milyon 70 bin takipçisine rağmen sadece 4 kişiyi takip ediyor:

-TC Cumhurbaşkanlığı

-AK Parti

-Recep Tayyip Erdoğan

ve

-Malta Başkanı.

***

Gerçek bir öyküyle bitirelim:

Bakanın canı çikolata çeker.

Dükkâna girip Toblerone çikolatalarından bir büyük paket alır.

Ücretini kredi kartıyla öder.

Ne geldiyse başına da bu yüzden gelir.

Ödeme yaptığı kart, özel kredi kartı değil bakanlığın verdiği karttır.

Vergi dairesi inceleme başlatır, medya olayın üzerine gider.

Bakan istifa ederek mahkemeye başvurur.

Bütün hesapları, mal varlığı vesaire didik didik incelenir.

Bakan savunmasını verir, tüm delillere bakılır, kamuoyu yakından takip eder.

Sonunda bakan haklı çıkar.

Dalgınlıkla yanlış kredi kartını kullanmıştır.

Aklanır.

Olay İsveç’te yaşanır.

Bakan Mona Sahlin isimli bir kadın siyasetçidir.

Aynı zamanda ülkenin büyük partisi Sosyal Demokrat Parti’nin genel başkanlığını yapmıştır.

Dava, siyasi literatüre “Toblerone Davası” olarak geçti.

***

Benzeri çok hadise işittim, işitmişsinizdir.

Fakat Toblerone Davası, tartışmasız asrın siyasi ahlak olayıdır.

Kabul ederim, bize fersah fersah uzaktır.

Ancak tutmamız gereken nokta burasıdır.

Küçük büyük demeden, kamunun her kuruşunu takip etmeden…

Dalgınlıkla bile harcanmış olsa hesabını sormadan…

Aydınlanmayı tamamlayamazsınız.

“Çalıyor ama çalışıyor” diyenlere inat, çıkış bundadır.

[Tarık Toros] 7.11.2017 [TR724]