Reuters, Sözcü gazetesi ve İhlas Haber Ajansı’na göre Türkiye’nin en büyük medya grubu Doğan Medya, Demirören Grubu’na satıldı. Üç yayın kuruluşu haber kaynaklarını her iki grubun yönetim katına dayandırıyor. Bu satırların yazıldığı saatlerde taraflardan herhangi bir yalanlamanın gelmemesi işin ciddiyetine yönelik bir fikir veriyor. Ancak resmi açıklamanın yapılmamış olması pürüzlerin tam giderilmediğini gösteriyor. Bu sebeple analizimizi demokrasilerde 24 saatin çok uzun sayıldığı ve satışın her an bozulabileceği kaydını düşerek yapacağız.
Hürriyet, Fanatik ve Posta gazeteleri, Kanal D ve CNN Türk kanalları, Doğan Haber Ajansı ile dağıtım şirketi YAY-SAT’ın yeni sahibi Erdoğan Demirören oluyor. Erdoğan Demirören, 2011 yılında Milliyet ve Vatan gazetelerini yine Doğan Medya’dan satın alarak sektöre adım atmıştı. Satışın KAP’a bildirilmesinin ardından Türkiye’nin en büyük medya grubu unvanı el değiştirecek.
Her ne kadar Doğan Grubu uzunca bir süredir “Havuz medyası” gibi yayınlar yapıyor olsa da satış Türkiye’deki dengelerin kalıcı olarak değiştiğine dönük işaretlerle dolu.
Bilindiği gibi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan istediği çizgiye çekmek için Doğan Grubu’na psikolojik ve ekonomik baskıdan hiç vazgeçmedi. Zaman zaman mali denetimlerle sıkıştırmasının yanında 28 Şubat’ta oynadığı etkin rolünden dolayı aynı grubun yargılanması gerektiğini hatırlatarak Demokles’in kılıcını grubun başından eksik etmiyordu. Erdoğan, Hürriyet ve CNN Türk’ü uçağına alarak akredite etse de gen uyuşmazlığı öyle ya da böyle vardı. Örneğin Doğan Haber Ajansı 15 Temmuz davalarının mahkeme safahatını hükümeti rahatsız etme pahasına haberleştiriyordu. Demem o ki, Türkiye’de dengelerin değişmesi durumunda taraf değiştirip sert muhalefeti yapacak bir grup olarak varlığını hissettiriyordu. Bu satış ile medya sektörü bir daha kolay kolay değişmeyecek ölçüde kalıcı olarak hükümetin eline geçiyor demektir. AKP, alternatifsizliği üzerinden siyasette gerçekleştirdiği dizaynın daha mükemmelini medyada da sağlamış oluyor.
Dikkat çeken bir diğer nokta, Doğan Medya Grubu’nun arkasındaki güçler açısından bu satışın ne anlama geldiği. Grubun kağıt üzerinde sahibi Aydın Doğan gözükse de grup bir koalisyon tarafından yönetiliyor denebilir. Türkiye’nin iç ve dış politikasını ilgilendiren pek çok konuda Doğan Medya tek başına kamuoyu oluşturabilme gücüne sahip. Moderniyle post-moderniyle darbelerin arkasında olmasından tutun, hükümetlerin kurulması ve bakan isimlerine kadar başta Hürriyet gazetesi olmak üzere grubun sicili çok kabarıktır. Bu açıdan iç ve dış dinamiklerin kolay kolay vazgeçemeyeceği bir güçten bahsediyoruz. Şimdi bu güç tamamen Havuz’a dahil oluyorsa Türkiye’nin geleceğine dönük otoriterleşme kaygılarının geri dönüşü daha zor bir noktaya taşınacağını söyleyebiliriz. Erdoğan’ın Ergenekon adı verilen yapı ile Avrasyacılık ve Hizmet Hareketi’nin bitirilmesi noktasında anlaştığı ve birlikte hareket etiği biliniyor. Ancak bu birliktelik zoraki bir birliktelik. Birbirlerine güvenmiyorlar. Örneğin, Erdoğan “aldatıldık” demesine rağmen Yargıtay’da bekleyen Ergenekon dosyalarını bir türlü karara bağlatmıyor. Erdoğan, Doğan Grubu’nu güvendiği bir isme devrettirerek oradan gelecek saldırılardan birini daha diskalifiye etmiş, psikolojik üstünlüğünü sağlamlaştırmış oluyor.
Bu satışın Koç Grubu’nu ilgilendiren sonuçlarının da olacağı düşünülebilir. Doğan Grubu biraz da Koç Grubu demektir. Koç ailesi medyaya görünürde girmese de kurduğu güçlü ilişkilerle özellikle merkez medyayı her konuda istediği gibi yönlendirebiliyordu. Türkiye’de yatırım yapmama kararı alan grubun mevcudu korumakta da zorlanacağını söylemek bazı verileri dikkate aldığımızda mübalağa olmasa gerek.
Erdoğan Demirören medyaya da düşen 17-25 tapelerinin birinde, bir haber yüzünden dönemin Başbakanı Erdoğan tarafından çocuk gibi azarlanıyor ve Demirören “Nerden girdim bu işe!” diyerek ağlıyordu. Geçen sürede medya ile alakalı kanaatini değiştirecek güzel gelişmeler yaşamış anlaşılan.
[Harun Odabaşı] 22.3.2018 [www.kronoshaber.com]
Devlet hizmette sınır tanımıyor! [Turan Görüryılmaz]
Gündeme dair bir yazı yazmaya niyetlendim. Afrin’i düşündüm. Yaklaşık iki aydır süren operasyonu. Şehit tabutları başında yapılan kirli siyaseti, anket hesaplarını…
Sınırın ötesini de düşündüm. Görüntülerdeki, evini barkını terkeden yaşlı başlı insanların kaçışlarını, çocukların gözlerindeki korkuya dikkatlice baktım.
Savaş siyasetini, bugüne nasıl gelindiğini, AKP’nin Suriye politikasını, hataları, aldanmaları, aldatmaları, mültecileri, yok olan hayatları kafamın içinde analiz etmeye çalıştım.
Yazacaktım… Yazamadım.
Doların 4 liraya, Euro’nun 5 liraya dayanmasının bile evinde balta ile dizi seyreden vatandaşa tesirinin olmadığını bir kere daha anladım.
Avrupa Konseyi, Türkiye’nin cezaevlerinde tutulan tutuklu ve hükümlü sayısı bakımından Avrupa’da 43 ülke arasında birinci sırada yer aldığını açıkladı biliyor musunuz?
Adaletin çöktüğü yerde, analizlerin anlamını yitirdiği noktada hissediyor bazen insan kendini.
Sonra Türkiye’nin gerçek gündemi dikkatimi çekti!
İşte vatandaşın son iki ayının gündemi:
Soy ağacı sorgulama.
Şehit sorgulama.
Miras sorgulama.
Deprem riski sorgulama.
E-Devlet uygulaması hizmette sınır tanımıyor.
Vatandaş önce soyunu sopunu sorguladı. Ninesinin ninesinin “nireli” olduğunu öğrendi, rahatladı!
Milyonlarca arama yapılmış…
Ardından “şehit sorgulama” ve “miras sorgulama” uygulamaları çıktı. Ailede şehit var mı, yok mu bakıldı. Kıyıda köşede unutulan mirasın peşine de düştü vatandaş. Dededen bir ev, arsa kalsa fena mı olur “ağzını yidiğim” ?
Maşallah ilgi öyle büyük ki, E-Devlet’in internet sitesi defalarca çöktü. Son olarak da oturdukları mahallenin deprem riskini sorguluyormuş vatandaş. Depremle yaşamaya alışmak için herhalde! Öğrenilmiş çaresizlik…
Evinin altından geçen fayın peşine düşmesini bilen yurdum insanının; devleti devlet, milleti millet yapan bütün fayların birer birer kırılmasını hissetmiyor olması da ayrı bir ironi…
-Adalet terazisi şaşmış.
-Zulüm kanıksanmış.
-Toplum; komşusu açken uyuyamayan komşudan, öz evladını ihbar eden babaya evrilmiş.
-Ahlaki değerler çürümüş.
-Birlikte yaşama, birbirini anlama, hoşgörü, saygı…
Bir varmış, bir yokmuş!
[Turan Görüryılmaz] 20.3.2018 [www.kronoshaber.com]
Sınırın ötesini de düşündüm. Görüntülerdeki, evini barkını terkeden yaşlı başlı insanların kaçışlarını, çocukların gözlerindeki korkuya dikkatlice baktım.
Savaş siyasetini, bugüne nasıl gelindiğini, AKP’nin Suriye politikasını, hataları, aldanmaları, aldatmaları, mültecileri, yok olan hayatları kafamın içinde analiz etmeye çalıştım.
Yazacaktım… Yazamadım.
Doların 4 liraya, Euro’nun 5 liraya dayanmasının bile evinde balta ile dizi seyreden vatandaşa tesirinin olmadığını bir kere daha anladım.
Avrupa Konseyi, Türkiye’nin cezaevlerinde tutulan tutuklu ve hükümlü sayısı bakımından Avrupa’da 43 ülke arasında birinci sırada yer aldığını açıkladı biliyor musunuz?
Adaletin çöktüğü yerde, analizlerin anlamını yitirdiği noktada hissediyor bazen insan kendini.
Sonra Türkiye’nin gerçek gündemi dikkatimi çekti!
İşte vatandaşın son iki ayının gündemi:
Soy ağacı sorgulama.
Şehit sorgulama.
Miras sorgulama.
Deprem riski sorgulama.
E-Devlet uygulaması hizmette sınır tanımıyor.
Vatandaş önce soyunu sopunu sorguladı. Ninesinin ninesinin “nireli” olduğunu öğrendi, rahatladı!
Milyonlarca arama yapılmış…
Ardından “şehit sorgulama” ve “miras sorgulama” uygulamaları çıktı. Ailede şehit var mı, yok mu bakıldı. Kıyıda köşede unutulan mirasın peşine de düştü vatandaş. Dededen bir ev, arsa kalsa fena mı olur “ağzını yidiğim” ?
Maşallah ilgi öyle büyük ki, E-Devlet’in internet sitesi defalarca çöktü. Son olarak da oturdukları mahallenin deprem riskini sorguluyormuş vatandaş. Depremle yaşamaya alışmak için herhalde! Öğrenilmiş çaresizlik…
Evinin altından geçen fayın peşine düşmesini bilen yurdum insanının; devleti devlet, milleti millet yapan bütün fayların birer birer kırılmasını hissetmiyor olması da ayrı bir ironi…
-Adalet terazisi şaşmış.
-Zulüm kanıksanmış.
-Toplum; komşusu açken uyuyamayan komşudan, öz evladını ihbar eden babaya evrilmiş.
-Ahlaki değerler çürümüş.
-Birlikte yaşama, birbirini anlama, hoşgörü, saygı…
Bir varmış, bir yokmuş!
[Turan Görüryılmaz] 20.3.2018 [www.kronoshaber.com]
Şeyh Nurullah dükkanın açmış… [Tuncay Opçin]
Andy Warhol’a öykünüp, “Herkes 15 dakikalığına şöhret olacak” desek, çok mu iddialı bir cümle kurmuş oluruz? Türkiye’deki duruma baktığımızda pek de haksız olduğumuz söylenemez. Her hafta, hatta bazen her gün içinde çokça “şeyh” ve ”tarikat” geçen bir haberle karşılaşıyoruz.
Biri, havalandıktan kısa bir süre sonra infilak eden Challenger’ı ”civatalarıyla oynayarak” düşürdüklerini iddia ediyor, diğeri başbakan tayin ediyor, cumhurbaşkanı indiriyor. Hasılı ortalık şeyhten, mürşitten geçilmiyor.
Son dönemde sık karşılaşılan bu isimlerin en ünlülerinden biri de Fatih Nurullah Şağban. Sevenlerinin isminin sonuna “Efendi” tabirini yakıştırdıkları Şağban, Uşşaki tarikatının lideri olarak boy gösteriyor, haberlere konu oluyor.
Şağban, epey bir süredir medyanın da gözdesi. Önce gerçekleşmeyen kerametleriyle gündem oldu. Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığının ilk aylarıydı. Şağban, artık Recep Tayyip Erdoğan’ın döneminin bittiğini, yeni bir dönem açıldığını ve bu dönemin başında Davutoğlu olduğunu ileri sürüyordu. Erdoğan’a, “direnme, bırak” diye sesleniyordu. Davutoğlu’na başbakanlık “manevi alem”de verilmişti. Anlatırken bir taraftan da bu görevi kendisinin verdiğini imâ ediyordu.
Ancak Davutoğlu, Saray darbesiyle görevinden ayrılınca, Fatih Nurullah Şağban bu defa Cumhuriyet’i bitirmeye karar verdi. Ona göre Cumhuriyet bitmiş ve yeni bir dönem başlamıştı, Osmanlı geri geliyordu ve yeni kurulacak devletin başında Erdoğan olacaktı. Nurullah Efendi’nin bu konuşmalarının yankısı pek geniş olmayan bir çevreyle sınırlı kaldı.
Nurullah Efendi asıl bombayı ise Cübbeli Ahmet’le polemiğe girerek patlattı.
Kendisini icazetsiz olmakla suçlayan, gerçek tasavvuf ve tarikatla bir işi olmadığını iddia eden Cübbeli Ahmet’e, “Ne istiyorsunuz oğlum, işinize bakın siz. ‘Call center’larda ümmeti yolmaya bakın siz. Benim işim ahireti kazanmak, parayı cukkalamak değil” sözleriyle cevap verdi.
Nurullah Efendi’nin bundan bir önceki vukuatı ise elini öpenleri “Cennet’e” sokmaktı.
HİLAFET ALAMAYINCA ŞEYH DEĞİŞTİRDİ
Kamuoyunun Uşşaki şeyhi diye tanıdığı Fatih Nurullah Efendi kimdi? Daha önce adını sanını duymadığımız bu isim bir anda kamuoyunun gündemine nasıl geldi?
İsmiyle kurulan internet sitesinde anlatıldığına göre Fatih Nurullah Şağban, 1962 İstanbul doğumlu. Ailesi Sivas-Divriği’den İstanbul’a göç etmiş. 1979’da Haydarpaşa Endüstri Meslek Lisesi’ni bitirip İstanbul Üniversitesi Spor Akademisi’ne giden Şağban, dört yılın sonunda buradan mezun olmuş.
Akademi yıllarında boş durmamış ve güreşle uğraşmış Şağban. 57 kiloda Türkiye şampiyonluğu ve Balkan üçüncülüğü kazanmış. 1984’de dünyaevine giren Şağban’ın dört çocuğu dünyaya gelmiş.
Şağban, aileden tarikat mensubu. Dedesi Abdülkadir Şağban, Erzurumlu Osman Bedreddin Efendi’nin müridi. Babası ve annesi de bu yüzden aynı şeyhe bağlanmışlar. Tabii, oğulları Fatih Nurullah da babasının izinden gitmiş.
Şağban’ın sitesinde uzun uzadıya hangi şeyhe bağlandığı, kimlerle beraber olduğu ağdalı bir dille anlatılıyor. Buna göre Şağban önce Nakşibendi tarikatine giriyor. Buradan halifelik icazeti alıp, irşada başlayacakken şeyhi vefat ediyor. Arayışları başlayan Şağban’ın yolu bir müddet sonra Uşşakilerle kesişiyor. Zaten Cübbeli Ahmet’in iddialarına konu olan “icazet” tartışması da burada başlıyor.
Uşşaki tarikâtının asitanesi yani “merkez” dergâhı İstanbul-Kasımpaşa’da. Asitanenin başında o tarihlerde, Naci Eren bulunuyor. Şağban biyografisinde Eren’e hizmet ettiği birkaç cümleyle anlatıyor ve daha sonra başka bir Uşşaki şeyhine bağlandığını iddia ediyor.
Tarikat çevreleri Şağban’ın hırslı bir kişi olduğunu ve Eren’den irşad hilafeti istediğini belirtiyorlar. Eren, Şağban’ı yeterli görmemiş olacak ki, hilafet vermeyi reddetmiş. Bunun üzerine Şağban yolunu Çorum’a düşürüp İbrahim İpek’e mürit oluyor. Bir müddet sonra da çok arzu ettiği hilafet “post”una oturuyor. Sonraki işi ise bu hilafetle, Kasımpaşa’ya gidip dergah açmak oluyor.
MERKEZ DERGÂHA MEYDAN OKUYOR
Naci Eren ve bağlıları Pir Seyyid Hasan Hüsameddin Uşşaki Vakfı’nda faaliyet gösteriyor. Şağban ise Nurani.tv ve kurmuş olduğu Gülzar Vakfı üzerinden çalışmalarına devam ediyor. Tarikatlerde zaman zaman şeyhlerin vefatından sonra, halifeler ayrılarak dergahlarını açıyorlar. Ancak hiçbirisi merkez dergâhın karşısında başka bir dergah açıp, tabir caizse rekabete girmiyor.
Fatih Nurullah Şağban’ın çalışmaları Uşşaki Asitanesi’nin bağlı olduğu Uşşaki Vakfı’nı oldukça kızdırmış. Vakıf yetkilileri, isim vermeden Şağban’a çok sert bir dille cevap veriyor ve “münafıklık”la suçluyorlar. Şağban da herhangi bir karışıklığa meydan vermemek için, merkez dergâhtan uzak duruyor ve burada bulunan Hüsamettin Uşşaki’nin türbesini bile ziyaret edemiyor.
Benim Fatih Nurullah Şağban’ı keşfetmemin de oldukça ilgi çekici ve belki yaşanan bu tartışmalara ışık tutan bir hikayesi var. Muharrem ayının başında, Sabahat Akkiraz’dan “Tevhid” dinledikten sonra, başka kimler bu güzel eseri seslendirmiş diye ararken Şağban karşıma çıktı. Müritleriyle Kasımpaşa’daki dergâhında devran açmış, Tevhid mersiyesiyle birlikte zikrediyordu. Ancak mersiyenin sözlerini değiştirmiş ve bir yerine kendi ismini koymuştu:
“Önüme bir çığır geldi/Bir ucu var şar içinde/Arifler dükkanın açmış/ Ne ararsan var içinde”
şeklinde devam eden mersiyede “arifler” yerine “Nurullah”ı yerleştirmişti. Bu kadarı bile karşımdaki ismin hâli hakkında yeterince fikir veriyordu.
Şağban’ın bir diğer marifeti de yüzyıllardır okunan Kaside-i Bürde de benzeri bir değişiklik yapmasıydı. Kendisine arifliği yakıştıran bir isme ne deneceğini bir kenara bırakarak, işin sonunu merak etmeye başlamıştım ki birbiri ardına olaylar patladı. Arada, umre dönüşü havalimanında karşılanma macerasını da unutmamak gerekiyor. Şağban’ın aprondan gelmesini bekleyen müritleri, karşılamak için Hz. Peygamber’in Medine’ye Hicret’inde söylenen “Tale’al Bedru”yu söylüyorlar, Şağban da büyük bir rahatlıkla elini öptürüyordu!
Şeyhstarlar zincirin son halkası, şimdilik Fatih Nurullah Şağban. Şimdi şöhretin tadını çıkarıyor, tarihe nasıl geçeceğini ise zaman gösterecek.
MERAKLISINA NOTLAR
Geçen hafta, burada Gülen cemaatine yakın kurumlarda alınan bir karara, birinci dereceden akrabaların birlikte çalışamayacakları kuralına dikkat çekmiştim. Bu kuralın titizlikle uygulanmasına da Zaman’ın genel yayın yönetmeni Abdülhamit Bilici’yi örnek göstermiştim.
Bilici’nin karısı Ebru Nida Bilici, sırf bu nedenden dolayı Zaman’dan ayrılmak zorunda kalmıştı. Bilici’yle hafta içinde konuyla ilgili yazıştık. Ebru Nida Bilici, doğum iznine ayrılmış ve göreve dönmesine izin verilmemiş. Ancak Zaman yönetimi benzeri olaylarda her zaman aynı sertlikte davranmamış. Çoğu zaman kuralın esnetilmesine göz yummuş.
Konuyla ilgili yorum yapmak istemiyorum. Ancak Zaman’da en uzun süreli yayın yönetmenliği yapmış Ekrem Dumanlı’nın görev yıllarının objektif bir gözle ve ciddiyetle yazılması gerektiğini düşünüyorum. Bilici’nin açıklamasını bu çerçevede değerlendirerek, sizlerle paylaştım.
HOŞSEDA
*Wolfgang Amadeus Mozart-Piano Concerto No. 23 in A Major, K. 488: II. Adagio
*Arvo Part-Spiegel in Spiegel
*Fredekic Chopin-Nocturne, Op. posth, in C-Sharp Minor: Lento
*Yann Tiersen-Comptine d’un autre ete, l’apres-midi
*Ludovico Eunadi-Primavera
[Tuncay Opçin] 20.3.2018 [www.kronoshaber.com]
Biri, havalandıktan kısa bir süre sonra infilak eden Challenger’ı ”civatalarıyla oynayarak” düşürdüklerini iddia ediyor, diğeri başbakan tayin ediyor, cumhurbaşkanı indiriyor. Hasılı ortalık şeyhten, mürşitten geçilmiyor.
Son dönemde sık karşılaşılan bu isimlerin en ünlülerinden biri de Fatih Nurullah Şağban. Sevenlerinin isminin sonuna “Efendi” tabirini yakıştırdıkları Şağban, Uşşaki tarikatının lideri olarak boy gösteriyor, haberlere konu oluyor.
Şağban, epey bir süredir medyanın da gözdesi. Önce gerçekleşmeyen kerametleriyle gündem oldu. Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığının ilk aylarıydı. Şağban, artık Recep Tayyip Erdoğan’ın döneminin bittiğini, yeni bir dönem açıldığını ve bu dönemin başında Davutoğlu olduğunu ileri sürüyordu. Erdoğan’a, “direnme, bırak” diye sesleniyordu. Davutoğlu’na başbakanlık “manevi alem”de verilmişti. Anlatırken bir taraftan da bu görevi kendisinin verdiğini imâ ediyordu.
Ancak Davutoğlu, Saray darbesiyle görevinden ayrılınca, Fatih Nurullah Şağban bu defa Cumhuriyet’i bitirmeye karar verdi. Ona göre Cumhuriyet bitmiş ve yeni bir dönem başlamıştı, Osmanlı geri geliyordu ve yeni kurulacak devletin başında Erdoğan olacaktı. Nurullah Efendi’nin bu konuşmalarının yankısı pek geniş olmayan bir çevreyle sınırlı kaldı.
Nurullah Efendi asıl bombayı ise Cübbeli Ahmet’le polemiğe girerek patlattı.
Kendisini icazetsiz olmakla suçlayan, gerçek tasavvuf ve tarikatla bir işi olmadığını iddia eden Cübbeli Ahmet’e, “Ne istiyorsunuz oğlum, işinize bakın siz. ‘Call center’larda ümmeti yolmaya bakın siz. Benim işim ahireti kazanmak, parayı cukkalamak değil” sözleriyle cevap verdi.
Nurullah Efendi’nin bundan bir önceki vukuatı ise elini öpenleri “Cennet’e” sokmaktı.
HİLAFET ALAMAYINCA ŞEYH DEĞİŞTİRDİ
Kamuoyunun Uşşaki şeyhi diye tanıdığı Fatih Nurullah Efendi kimdi? Daha önce adını sanını duymadığımız bu isim bir anda kamuoyunun gündemine nasıl geldi?
İsmiyle kurulan internet sitesinde anlatıldığına göre Fatih Nurullah Şağban, 1962 İstanbul doğumlu. Ailesi Sivas-Divriği’den İstanbul’a göç etmiş. 1979’da Haydarpaşa Endüstri Meslek Lisesi’ni bitirip İstanbul Üniversitesi Spor Akademisi’ne giden Şağban, dört yılın sonunda buradan mezun olmuş.
Akademi yıllarında boş durmamış ve güreşle uğraşmış Şağban. 57 kiloda Türkiye şampiyonluğu ve Balkan üçüncülüğü kazanmış. 1984’de dünyaevine giren Şağban’ın dört çocuğu dünyaya gelmiş.
Şağban, aileden tarikat mensubu. Dedesi Abdülkadir Şağban, Erzurumlu Osman Bedreddin Efendi’nin müridi. Babası ve annesi de bu yüzden aynı şeyhe bağlanmışlar. Tabii, oğulları Fatih Nurullah da babasının izinden gitmiş.
Şağban’ın sitesinde uzun uzadıya hangi şeyhe bağlandığı, kimlerle beraber olduğu ağdalı bir dille anlatılıyor. Buna göre Şağban önce Nakşibendi tarikatine giriyor. Buradan halifelik icazeti alıp, irşada başlayacakken şeyhi vefat ediyor. Arayışları başlayan Şağban’ın yolu bir müddet sonra Uşşakilerle kesişiyor. Zaten Cübbeli Ahmet’in iddialarına konu olan “icazet” tartışması da burada başlıyor.
Uşşaki tarikâtının asitanesi yani “merkez” dergâhı İstanbul-Kasımpaşa’da. Asitanenin başında o tarihlerde, Naci Eren bulunuyor. Şağban biyografisinde Eren’e hizmet ettiği birkaç cümleyle anlatıyor ve daha sonra başka bir Uşşaki şeyhine bağlandığını iddia ediyor.
Tarikat çevreleri Şağban’ın hırslı bir kişi olduğunu ve Eren’den irşad hilafeti istediğini belirtiyorlar. Eren, Şağban’ı yeterli görmemiş olacak ki, hilafet vermeyi reddetmiş. Bunun üzerine Şağban yolunu Çorum’a düşürüp İbrahim İpek’e mürit oluyor. Bir müddet sonra da çok arzu ettiği hilafet “post”una oturuyor. Sonraki işi ise bu hilafetle, Kasımpaşa’ya gidip dergah açmak oluyor.
MERKEZ DERGÂHA MEYDAN OKUYOR
Naci Eren ve bağlıları Pir Seyyid Hasan Hüsameddin Uşşaki Vakfı’nda faaliyet gösteriyor. Şağban ise Nurani.tv ve kurmuş olduğu Gülzar Vakfı üzerinden çalışmalarına devam ediyor. Tarikatlerde zaman zaman şeyhlerin vefatından sonra, halifeler ayrılarak dergahlarını açıyorlar. Ancak hiçbirisi merkez dergâhın karşısında başka bir dergah açıp, tabir caizse rekabete girmiyor.
Fatih Nurullah Şağban’ın çalışmaları Uşşaki Asitanesi’nin bağlı olduğu Uşşaki Vakfı’nı oldukça kızdırmış. Vakıf yetkilileri, isim vermeden Şağban’a çok sert bir dille cevap veriyor ve “münafıklık”la suçluyorlar. Şağban da herhangi bir karışıklığa meydan vermemek için, merkez dergâhtan uzak duruyor ve burada bulunan Hüsamettin Uşşaki’nin türbesini bile ziyaret edemiyor.
Benim Fatih Nurullah Şağban’ı keşfetmemin de oldukça ilgi çekici ve belki yaşanan bu tartışmalara ışık tutan bir hikayesi var. Muharrem ayının başında, Sabahat Akkiraz’dan “Tevhid” dinledikten sonra, başka kimler bu güzel eseri seslendirmiş diye ararken Şağban karşıma çıktı. Müritleriyle Kasımpaşa’daki dergâhında devran açmış, Tevhid mersiyesiyle birlikte zikrediyordu. Ancak mersiyenin sözlerini değiştirmiş ve bir yerine kendi ismini koymuştu:
“Önüme bir çığır geldi/Bir ucu var şar içinde/Arifler dükkanın açmış/ Ne ararsan var içinde”
şeklinde devam eden mersiyede “arifler” yerine “Nurullah”ı yerleştirmişti. Bu kadarı bile karşımdaki ismin hâli hakkında yeterince fikir veriyordu.
Şağban’ın bir diğer marifeti de yüzyıllardır okunan Kaside-i Bürde de benzeri bir değişiklik yapmasıydı. Kendisine arifliği yakıştıran bir isme ne deneceğini bir kenara bırakarak, işin sonunu merak etmeye başlamıştım ki birbiri ardına olaylar patladı. Arada, umre dönüşü havalimanında karşılanma macerasını da unutmamak gerekiyor. Şağban’ın aprondan gelmesini bekleyen müritleri, karşılamak için Hz. Peygamber’in Medine’ye Hicret’inde söylenen “Tale’al Bedru”yu söylüyorlar, Şağban da büyük bir rahatlıkla elini öptürüyordu!
Şeyhstarlar zincirin son halkası, şimdilik Fatih Nurullah Şağban. Şimdi şöhretin tadını çıkarıyor, tarihe nasıl geçeceğini ise zaman gösterecek.
MERAKLISINA NOTLAR
Geçen hafta, burada Gülen cemaatine yakın kurumlarda alınan bir karara, birinci dereceden akrabaların birlikte çalışamayacakları kuralına dikkat çekmiştim. Bu kuralın titizlikle uygulanmasına da Zaman’ın genel yayın yönetmeni Abdülhamit Bilici’yi örnek göstermiştim.
Bilici’nin karısı Ebru Nida Bilici, sırf bu nedenden dolayı Zaman’dan ayrılmak zorunda kalmıştı. Bilici’yle hafta içinde konuyla ilgili yazıştık. Ebru Nida Bilici, doğum iznine ayrılmış ve göreve dönmesine izin verilmemiş. Ancak Zaman yönetimi benzeri olaylarda her zaman aynı sertlikte davranmamış. Çoğu zaman kuralın esnetilmesine göz yummuş.
Konuyla ilgili yorum yapmak istemiyorum. Ancak Zaman’da en uzun süreli yayın yönetmenliği yapmış Ekrem Dumanlı’nın görev yıllarının objektif bir gözle ve ciddiyetle yazılması gerektiğini düşünüyorum. Bilici’nin açıklamasını bu çerçevede değerlendirerek, sizlerle paylaştım.
HOŞSEDA
*Wolfgang Amadeus Mozart-Piano Concerto No. 23 in A Major, K. 488: II. Adagio
*Arvo Part-Spiegel in Spiegel
*Fredekic Chopin-Nocturne, Op. posth, in C-Sharp Minor: Lento
*Yann Tiersen-Comptine d’un autre ete, l’apres-midi
*Ludovico Eunadi-Primavera
[Tuncay Opçin] 20.3.2018 [www.kronoshaber.com]
Harun Odabaşı: “Cemaat itibarını yeniden kazanmaya odaklanmalı…” [Engin Sezen]
1970 Ordu, Ünye doğumlu Harun Odabaşı, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bölümler Fakültesi İşletme mezunu. Gazeteciliğe 22 yaşındayken Zaman’da başlamış. Benim çok da sevdiğim bir kitabı var Harun Bey’in: Her Okuldan Adam Çıkmaz.
Zaman’ın gerek eski, gerek yeni binasında, tanıdığım birkaç dostumu ziyarete gittiğimde uzaktan bir görmüşlüğüm vardır Harun Bey’i. Tanışmıyoruz. Ama işine odaklanmış, köşesinde sessizce çalışan bir adam resmi kalmış hafızamda kendisiyle ilgili. Bugün gurbette… Adını bile vermek istemediği ‘yad ellerde’!
Harun Bey’le hoş bir sohbet yaptık The Circle için. Gerek kendisiyle gerek çevresiyle ilgili keskin gözlemleri olan ‘farkında’ bir gazeteci. Burda Hizmet’i konuştuk, kendi gurbetliğini, hataları-savapları, Afrin’i, Meriç’i, 15 Temmuz’u… ve illa ki Türkiye’yi.
….
Hani derler ya, inşası ve ibdası yıllar alan ‘itibar’ı, bitirmek ise sadece an meselesidir. Hizmet Hareketi’nin de en büyük sermayelerinden biridir itibar. Kapılar o itibara açıldı, zihinler ve kalpler o itibara ram oldu. Yıllar be yıllar boyu emekle semekle inşa edilen bir itibar… İnsanlar, o itibarın etrafında halelendi. Gerek kişi, gerek kurum için ‘itibar yönetimi’ bugünün dünyasında daha da önemli bir hale geldi.
Gazeteci yazar Harun Odabaşı, Cemaat’in itibarından söz ediyor. Bir itibar restorasyonundan… Bu Hareket’in önündeki en büyük meselelerden biridir bu bugün. Uzun bir zamana, soğukkanlı bir stratejiye, yorgunluk bilmeyecek bir gayrete vabeste bu ‘tamirat ve ta’dilat” çalışmaları….
Allah be baki heves.
Gazetecilik hayatınız ne zaman başladı.
Gazeteciliğe 1992 yılında Zaman Gazete´sinin istihbarat servisinde başladım. 6 ay sonra ekonomi servisine geçtim. 7 yıl Aksiyon Dergisi’nde Ekonomi Editörlüğü yaptım. Müthiş keyifli bir dönemdi. Kadro inanılmazdı. Mehmet Kamış ile çalıştım, O’nun dergicilik tarafı çok iyidir. Kendisini iyi gözlemleme şansım oldu. Tabir yerinde ise iyi bir orkestra şefidir. İnsan keşfetmeyi, kabiliyet avcılığı yapmayı severdi. Abdülhamit Bilici, Aydoğan Vatandaş, Adem Yavuz Arslan, Mehmet Baransu, Ufuk Şanlı, Mustafa Ünal ve süreçten dolayı ismini anarsam rahatsız edebileceğimi düşündüğüm, bunun yanında anmaya değer bulmadığım diğerleri. Çok iyi işler çıkıyordu. Galiba Zaman Gazetesi’nden daha özgürdük. Yaptığımız işler bazen rahatsız etse de pek karışanımız yoktu.
Bu özgürlük ortamı sizi sıkmış olmalı ki daha sonra Zaman’a geçtiniz sanırım.
Dediğiniz gibi, Aksiyon’dan sonra Zaman’a geçtim. Orda 4-5 yıl Zaman Gazetesi 1. sayfa editörlüğü yaptım. O da oldukça hareketli bir döneme geldi. Şemdinli olayı, AKP’ye açılan kapatma davası, Danıştay Saldırısı ve Hrant Dink cinayeti.
En son kısa süren bir Yarına Bakış Gazetesi maceramız da var.
Şu aralar?
Şimdilerde kendi kendime şöyle düşünüyorum; aslında kalıp kaderimde varsa, hapse girmeyi tercih edecek bir tutumum vardı. İstanbul’dan vazgeçmeyi istemeyecek kadar başka ülkeleri de biliyordum. Ama yakın dostlarının ısrarı ve eşimin psikolojisi bende gitme fikrini güçlendirdi. Evde her kapı çalınışı “acaba geldiler mi?” seansına dönüşmüştü. Camilerden yapılan propaganda dayanılmazdı. 15 Temmuz’un üzerinden 1,5 yıl geçti ama eşim hâlâ ezan ve selâ dinleyemiyor diyeyim, gerisini siz tahmin edin isterseniz.
Şu anda neredesiniz?
Ülke ismi vermek istemiyorum. Yaşadığımız bir ülkede entegrasyon süreci yaşıyoruz. Çocuklarım bu süreci daha iyi geçirdi. Eşim ve ben henüz dil kursu aşamasındayız.
Anlıyorum. Ya kitaplar! Sanırım kitap okumaya da bolca zamanınız olmalı.
Evet, kitap okumaya gayret ediyorum. Son okuduğum kitaplar, Hasan İzzettin Dinamo’nun ‘Savaş ve Açlar’ romanı ve Thomas Friedman’ın ‘Geç kaldığınız için teşekkür ederim’ kitabıdır. Yeni şeylerle karşılaşmak güzel oluyor. 60 yaşından sonra roman yazmaya başlayan Hasan İzzettin Dinamo’yu geç tanıdım ama i yiki tanıdım diyorum.
Kısaca kendinizden söz ettikten sonra, gelelim bu mülakatların ortak temasına: Hizmet Haraketi’ne. Cemaat’in hal-i hazırdaki durumunu nasıl görüyorsunuz?
Eğer işkence ve gözaltılar olmasa Meriç, Kerbela’ya dönmese, zulüm sadece okulları ve kurumları kapatmakla kalsa idi, sürecin cemaati özgürleştirdiğini ve tam anlamı ile küreselleştirdiğini söyleyebilirdim. Hapis ve tecrit dönemi bittiğinde fotoğrafı daha net okumak mümkün olacak. Belki Türkiye için söyleyemeyiz ama yurt dışı için Fethullah Gülen’in 20 yıldır talep ettiği bir dağılım ortaya çıkacak. Hocaefendi’nin ısrarla şu anda cebri hicret edenlerin bile çok çok üstünde Hizmet insanının yurt dışına çıkmasını istediğini biliyoruz. Sel çekildiğinde yaşayanları çok muhteşem günler bekliyor.
Süreç’ten çıkarılan dersler?
Kaçınılmaz olarak pek çok ders çıkarılıyor. Başlangıçta belki bir şaşkınlık hali sözkonusuydu, anlama, idrak etme daha yavaştı. Ama şimdilerde tabiri caiz ise çok ciddi bir öze dönüş yaşanıyor. Bina ile müessese ile kemmiyet ile övünme sürecinden çıkarak insan merkezli bir inşa çalışması var. Dua’nın keşfi apayrı bir mevzunun konusu. Bediüzzaman’ın talebelerini eğiten ve vakıf insan haline dönüştüren çile sürecinin bir benzeri yaşanıyor.
Elde edilen tecrübeler paha biçilmez. Cemaatin her hatasını Fethullah Gülen’e kesmek doğru değil. Bunu işleyişi bilmeyenler anlamayabilir. Neticede Hocaefendi’de elindeki insan malzemesine ve imkanlara göre adımlarını şekillendirme durumunda. Fethullah Gülen pek çok tehlikeyi önceden yüzlerce defa anlatmasına rağmen bazı şeyler yaşanmadan anlaşılamıyor.
Bediüzzaman çapında bir isim bile “şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” sözünü 50 yaşın üzerinde çok ciddi bir tecrübenin ardından söyledi. Sosyal hadiselerde teorinin pratikten beslenmesi gerekiyor çoğu zaman. Hizmet mensupları da pek çok konuda deneyim sahibi artık. Erdoğan zulmü sayesinde dünyanın gözü üzerlerinde. Örneğin sivil toplum kuruluşu görüntüsüne halel getirecek her durumdan uzak durulmalı. Bir daha herhangi bir siyasi partinin gölgesine bile basmamalı. Bu birikim, doğru değerlendirilmesi şartıyla hizmete 50 yıl kazandırdı. Ayrıca süreç, cemaati daha da özgürleştirdi.
Fethullah Gülen’den söz açılmışken, süreç’te bütü bu yaşananlar hengamesinde hareketin lideri olarak Gülen’in tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir hakkı teslim etmek adına söyleyeceğim: Ben Hizmet Hareketi’nde en büyük eleştirmenin, Fethullah Gülen olduğunu düşünüyorum. Hatta şu anda eleştirdiği için tepki çeken akademisyenlerden daha radikal tespitleri var. Eğer Gülen’in sohbetlerini dinlememek yerine bu gözle kritiğe tabi tutarlarsa bunu görebilirler. Tabi sayın Gülen bu eleştirilerini bir denge çizgisinde yaptığı için acelecileri ve müdakkik olmayan gözleri tatmin edemiyor olabilir. Daha sürecin en başında “gayri meşru muhabbetin neticesi merhametsiz azaptır” derken, Cemaat’e çok büyük bir eleştiri getiriyordu.
Bununla birlikte, Cemaat’e karşı Türkiye’de de büyük bir tepki var.
İşin gerçeği ben bu konuda çok şaşkın değilim. Halkın bir seçmen gibi hareket ettiğini ve çıkarlarını önceleyerek rasyonel bir tutum sergilediğini düşünüyorum. Rasyonellik bazen ahlaki olmayabilir. İnsan izzetine pek yakıştırmasak da Homo Economicus prensibi işliyor. Eğer AKP başarısız, halkın beklentilerini karşılayamayan bir parti olsa idi, bu yaptıklarına müsaade edilmezdi. En azından AKP tabanı için bunu söyleyebilirim. Bu kadar zulüm ve anti demokratik uygulama varken, nasıl olur da AKP’ye oy verilir serzenişini anlıyorum. Böyle düşünenlere ‘haksızsınız’ da demiyorum. Ama seçmen psikolojisi farklı işliyor. 15 Temmuz öncesinde cemaat daha terör örgütü ilan edilmemişken biz bunu çok açık bir şekilde gördük. Hem bu alternatifsizlik içinde sağ seçmenin ne yapmasını bekliyoruz. CHP’ye MHP’ye ya da HDP’ye oy vermesini mi? Hizmet mensupları da çok iyi biliyor ki bu partiler bütüncül manada ülkeyi ileri götürme, kronik sorunları çözme potansiyeli taşımıyor. Siyaset tam anlamı ile kontrol altında. Eskiden de böyleydi. Turgut Özal kadim sistem açısından bir yol kazasıydı. Bunun dışındakilerin hepsi statükoya hizmet etti. Erdoğan ise müslümanlar için tarihi bir hayal kırıklığı. Başında değil ama sonradan anladık ki hizmet bir kurt kapanın içine itilmiş ve başına gelenleri önlemesi mümkün değildi.
Cemaat’in Türkiye’deki bütün siyasilerle arası sorunlu şu anda. Karşılıklı bir güvensizlik var.
Aslında CHP, MHP ve HDP açısından durumda çok ciddi bir geri gidiş olmadı. Bu kesimlerle gen uyuşmazlığı süreçten öncede vardı zaten. Şimdi hepsi ağız birliği etmişçesine AKP’ye ‘biz demiyor muyduk?’ deyip duruyorlar. Esas problemi AKP tabanı ile yaşadı Cemaat. Cemaat’in yayın organlarında dershane krizi sonrası başlayan keskin dönüş, bir güven bunalımı bir inandırıcılık problemi oluşturduğu kanaatindeyim. İlkesel arka planı oluşturulmamış, hazırlıksız ve panik içinde yapılan yayınlardı. Yalan değildi ama yanlıştı. Cemaat bireyleri, bu ahlaksızların yaptığı gibi, kavgada yumruk sayılmaz, diyerek her buldukları malzemeyi muhalefet olsun diye kullanmamalıydı. Halkta kestirmeden şöyle düşündü: “Kuyruğunuza basılınca eleştirmeye başladınız.” Aynı hataların istisnai olduğunu bilmekle beraber Ergenekon davalarında da yapıldığını söyleyebilirim.
Ne tür hatalar yapıldı?
Örneğin dershane krizi başlar başlamaz, düne kadar göklere çıkarılan ekonomi, krizin eşiğine getirildi. Çöpten beslenen insan haberleri yapılmaya başlandı. Uğur Dündar’ın Star tv’de bir dönem yaptığının kötü bir kopyasıydı. Çok önemli bir diğer nokta Hizmet hareketinin mahiyeti gereği diğer partilerle de arası iyi olmalıydı. Diyalog zeminini yine taşıdığı değerler itibarı ile kaybetmemeliydi. Sonradan bazı hamleler olsa da AKP ile siyam ikizi görüntüsünü kırmakta yetersiz kalındı.
Cemaat bu sürece kadar ‘bizi anlamadılar’ yerine ‘kendimizi anlatamadık’ demeyi tercih ediyordu. Galiba bu bakış açısı ciddi yara aldı. Birçok hizmet sevdalısı ‘hakkımı helal etmeyeceğim’ sözüne demir atmış durumda. Bu yol çıkmaz sokak. Küskünlüğü kızgınlığı bir kenara bırakıp fabrika ayarlarına geri dönülmeli. İçerde ve dışarda kaybedilen itibarın nasıl kazanılabileceğine odaklanılmalı. Yoksa Hocaefendi yine dinlenmemeye devam edilmiş olur! Yolun kaderine saygılı olunmalı.
Cemaat, Türkiye’de eski konumuna gelir mi?
Geçmiş darbe dönemlerinden aldığımız dersle bu mesele birkaç senede çözüleceğe benzemiyor. Ancak kalıcı olacağını da zannetmiyorum. Erdoğan figürü çok özel bir figür. Kullandığı terminoloji ve kamuoyunun bildiği geçmişi, Hizmet Hareketi’nin hitap ettiği birinci halkadaki muhafazakar kitleye kendisini anlatmayı zorlaştırıyor. Hatta en haklı oldukları noktada bile Erdoğan dalgakıran görevi görüyor. Çok sıra dışı bir durum. Erdoğan gibi özel bir siyasetçi olmasa idi cemaat bu kadar yalnız kalmaz, “çarşı” karışırdı. Halkı adeta büyülüyor. Normal şartlar altında sıfırlama tapesi Erdoğan’ın sonu olmalıydı. Halktaki cemaat hakkındaki kanaat fikirden ziyade bir his. Mantıktan ziyade sebebini bilmediği bir öfke. Ben Erdoğan’ın siyasi tükenişinden sonra halkın cemaat hakkında büyük bir sorgulama yaşayacağını düşünüyorum. Hipnozdan çıkan birinin yaşadığı şok gibi bir şok olacak.
15 Temmuz darbesi ile alakalı ne düşünüyorsunuz?
15 Temmuz darbesini kimin yaptığından bağımsız olarak Hizmet hareketini bitirme planı 15 Temmuz olmasa da zaten işliyordu. Paralel Yapı söylemi FETÖ ile aynı manada işlev görüyordu. Hatırlayalım Bank Asya’ya, Zaman Gazetesi’ne, İpek Grubu’na, hastane ve üniversitelere çökülmüştü zaten. 15 Temmuz ise zulmün bir tür legalleşmesi sonucunu doğurdu. OHAL ilan edildi. Kamu kurumlarındaki umumi temizliği bu sayede yaptılar. Yargı hukuksuzluğun farkında idi, hakimler başlarına iş almak istemiyordu. 15 Temmuz ile onlarında direncini kırdılar.
MHP ve CHP’nin 17-25 yolsuzlukları üzerinden AKP’ye saldırması da bu sayede son buldu. Bu iki parti Hizmet hareketini bitirme noktasında koalisyona dahil oldu. Erdoğan için bulunmaz bir fırsattı, kendi ifadesi ile büyük bir lütuftu.
15 Temmuz’u Hizmet’in yapmadığını tüm dünya biliyor. Hatta kimin yaptığını da biliyorlar. Tersten bir okuma ile Hizmet’in devlet içerisinde hatta askeriye gibi en özel yerlere bile insan yetiştirirken bunu şahsi ikbali kişisel menfaati için yapmadığını 15 Temmuz test etmiş oldu. Varlık yokluk mücadelesi verirken bile hukukun dışına çıkılmayarak sivil toplum örgütü görüntüsü pekiştirildi.
Afrin Harekatı hakkında düşünceleriniz?
Afrin’e yapılan Zeytin Dalı harekatını Erdoğan’ın seçim çalışması olarak tanımlayıp karikatürize etmek istemem. Ama Erdoğan Afrin’i ve şehitlerimizi öylesine tepe tepe kullandıki bu yöndeki eleştirileri haklı çıkarıyor. Tabiki mesele sadece iç siyaset argümanı ile izah edilemez. Büyük fotoğrafta Afrin çıkarması Türkiye’nin petrol ve doğalgazın yeni paylaşımında pay alma stratejisi diye okunmak isteniyor. Ama ben bundan daha büyük bir fotoğraf olduğunu düşünüyorum. Türkiye Ortadoğu’da onlarca yıl sürecek bir kaosun parçası haline getiriliyor. Turgut Özal’ın “bir koyup üç alacağız” diye özetlediği havuca nihayet AKP hükümeti geldi. Türkiye en başında Suriye rejimi ile tarihteki en barışçıl dönemi yaşarken nasıl anlamsız bir şekilde savaş sürecine girdiyse aynı anlamsızlık Afrin içinde geçerli. Türkler Kürtlerle tarihte olmadığı ölçüde ilişkilerini parçalıyor. Bir taraftan ABD ve NATO’dan uzaklaşıp, gitmesi için onbinlerce insanın öldüğü Esed’in bir numaralı hamileri İran ve Rusya’ya yakınlaşmanın paradoksu izah edilememişken şimdi Kürtleri de Türkiye’den uzaklaştırıyorlar.
Türkiye Batı’dan kopuyor mu?
28 Şubatçılar Türkiye’yi Batı’dan koparmadan istedikleri kapalı rejimi kuramayacaklarını çok iyi biliyorlardı. MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç paşanın bu yönde açık beyanı bile vardı. Onun için iktidarlara Avrasya modelini dikte etmeye çalışıyorlardı. Erdoğan rejimi şu anda bu modelin adeta uygulayıcısı konumunda. AKP’nin Batı ve demokrasi yanlısı bir politikadan nasıl bu noktaya savrulduklarını anlamak için kapatılan Tevhid Selam davası dosyalarına ve 17-25 tapelerine bakmak bir fikir verebilir sanırım.
Bitirmeden size de yöneltmek istediğim bir soru var. Son zamanlarda zaman zaman artan, bazen de düşük seyirde devam eden ‘Cemaat içi’ eleştirilerden sanırım haberdarsınız. Ben bu eleştirileri ziyadesiyle önemsiyorum, tam zamanı olduğunu düşünüyorum ve Cemaat’in sıhhat ve selameti için bunu fevkalade hayati buluyorum. Ve ne yazık ki, eleştirel yaklaşanlar bunun çeşitli biçimlerde bedellerini ödüyorlar da, ki bu bir bahs-i diğer. Sorum şu: siz bu içerden gelen ve benim halen çok ‘cılız’ bulduğum bu eleştiriler, yüzleşmeler konusunda ne düşünüyorsunuz?
Eleştiri kavramı ile yürümek isteyenlere saygım var. Ancak Cemaat’i ve Gülen’i yıllarca gözlemlemiş birisi olarak cemaat içi sirkülasyonda ‘eleştiri’ kelimesine pek şans tanımıyorum. Hocaefendi’nin onun yerine koyduğu artıları ve eksileri ihtiva eden ‘muhasebe’ kavramı daha şık ve itidalli duruyor. Tabii istişarenin hakkını vermek de işin çok önemli ikinci boyutu. Ama bu noktadaki eleştirileri çok haklı buluyorum.
Özgürce eleştirmeye devam etsinler. Doğru ya da yanlış farklı bakış açılarına ihtiyaç var. Bu konuda eleştirende eleştirilende rahat olmalı. Cemaat’ten gelen eleştirileri isterlerse dikkate alırlar istemezlerse almazlar, akademisyenler soru soran sorgulayan insanlar. Onları bir kalıba girmeye zorlamak doğru olmaz. Ben başlangıçtaki Ahmet T. Kuru’nun ilk yazısını bir talihsizlik olarak gördüm. Ama o bile fikirlerin tahrik olmasına ve yeni düşüncelere kapı aralamasına imkan verdiği için faydalı oldu. Ancak eleştirilerin içeriğinden çok zamanlaması tepki çekiyor bence. Evde büyük bir yangın varken evin restorasyonu hakkında konuşmak biraz hissizlik, cenaze sahiplerine saygısızlık olarak algılanabiliyor. Hani Bediüzzaman’ın içtihat kapısı kapanmamıştır ama mahsurları var sözündeki gibi bir durum var gibi. Yinede özellikle dışarıdakiler için yeniden yapılanma başladığından eleştirileri de sürecin parçası olarak görmek lazım. Özeleştiri isteyenlere karşı şunu dememe müsaade edin. Cemaat, bu korkunç düşmanlığı yanlışlarından dolayı değil doğrularından dolayı yaşıyor. Doğu Perinçek’in başından beri söylemlerini takip etmek bu açıdan çok öğretici olabilir.
Çok teşekkürler Harun Bey
Ben de teşekkür ederim.
[Engin Sezen] 22.3.2018 [http://thecrcl.ca]
Zaman’ın gerek eski, gerek yeni binasında, tanıdığım birkaç dostumu ziyarete gittiğimde uzaktan bir görmüşlüğüm vardır Harun Bey’i. Tanışmıyoruz. Ama işine odaklanmış, köşesinde sessizce çalışan bir adam resmi kalmış hafızamda kendisiyle ilgili. Bugün gurbette… Adını bile vermek istemediği ‘yad ellerde’!
Harun Bey’le hoş bir sohbet yaptık The Circle için. Gerek kendisiyle gerek çevresiyle ilgili keskin gözlemleri olan ‘farkında’ bir gazeteci. Burda Hizmet’i konuştuk, kendi gurbetliğini, hataları-savapları, Afrin’i, Meriç’i, 15 Temmuz’u… ve illa ki Türkiye’yi.
….
Hani derler ya, inşası ve ibdası yıllar alan ‘itibar’ı, bitirmek ise sadece an meselesidir. Hizmet Hareketi’nin de en büyük sermayelerinden biridir itibar. Kapılar o itibara açıldı, zihinler ve kalpler o itibara ram oldu. Yıllar be yıllar boyu emekle semekle inşa edilen bir itibar… İnsanlar, o itibarın etrafında halelendi. Gerek kişi, gerek kurum için ‘itibar yönetimi’ bugünün dünyasında daha da önemli bir hale geldi.
Gazeteci yazar Harun Odabaşı, Cemaat’in itibarından söz ediyor. Bir itibar restorasyonundan… Bu Hareket’in önündeki en büyük meselelerden biridir bu bugün. Uzun bir zamana, soğukkanlı bir stratejiye, yorgunluk bilmeyecek bir gayrete vabeste bu ‘tamirat ve ta’dilat” çalışmaları….
Allah be baki heves.
Gazetecilik hayatınız ne zaman başladı.
Gazeteciliğe 1992 yılında Zaman Gazete´sinin istihbarat servisinde başladım. 6 ay sonra ekonomi servisine geçtim. 7 yıl Aksiyon Dergisi’nde Ekonomi Editörlüğü yaptım. Müthiş keyifli bir dönemdi. Kadro inanılmazdı. Mehmet Kamış ile çalıştım, O’nun dergicilik tarafı çok iyidir. Kendisini iyi gözlemleme şansım oldu. Tabir yerinde ise iyi bir orkestra şefidir. İnsan keşfetmeyi, kabiliyet avcılığı yapmayı severdi. Abdülhamit Bilici, Aydoğan Vatandaş, Adem Yavuz Arslan, Mehmet Baransu, Ufuk Şanlı, Mustafa Ünal ve süreçten dolayı ismini anarsam rahatsız edebileceğimi düşündüğüm, bunun yanında anmaya değer bulmadığım diğerleri. Çok iyi işler çıkıyordu. Galiba Zaman Gazetesi’nden daha özgürdük. Yaptığımız işler bazen rahatsız etse de pek karışanımız yoktu.
Bu özgürlük ortamı sizi sıkmış olmalı ki daha sonra Zaman’a geçtiniz sanırım.
Dediğiniz gibi, Aksiyon’dan sonra Zaman’a geçtim. Orda 4-5 yıl Zaman Gazetesi 1. sayfa editörlüğü yaptım. O da oldukça hareketli bir döneme geldi. Şemdinli olayı, AKP’ye açılan kapatma davası, Danıştay Saldırısı ve Hrant Dink cinayeti.
En son kısa süren bir Yarına Bakış Gazetesi maceramız da var.
Şu aralar?
Şimdilerde kendi kendime şöyle düşünüyorum; aslında kalıp kaderimde varsa, hapse girmeyi tercih edecek bir tutumum vardı. İstanbul’dan vazgeçmeyi istemeyecek kadar başka ülkeleri de biliyordum. Ama yakın dostlarının ısrarı ve eşimin psikolojisi bende gitme fikrini güçlendirdi. Evde her kapı çalınışı “acaba geldiler mi?” seansına dönüşmüştü. Camilerden yapılan propaganda dayanılmazdı. 15 Temmuz’un üzerinden 1,5 yıl geçti ama eşim hâlâ ezan ve selâ dinleyemiyor diyeyim, gerisini siz tahmin edin isterseniz.
Şu anda neredesiniz?
Ülke ismi vermek istemiyorum. Yaşadığımız bir ülkede entegrasyon süreci yaşıyoruz. Çocuklarım bu süreci daha iyi geçirdi. Eşim ve ben henüz dil kursu aşamasındayız.
Anlıyorum. Ya kitaplar! Sanırım kitap okumaya da bolca zamanınız olmalı.
Evet, kitap okumaya gayret ediyorum. Son okuduğum kitaplar, Hasan İzzettin Dinamo’nun ‘Savaş ve Açlar’ romanı ve Thomas Friedman’ın ‘Geç kaldığınız için teşekkür ederim’ kitabıdır. Yeni şeylerle karşılaşmak güzel oluyor. 60 yaşından sonra roman yazmaya başlayan Hasan İzzettin Dinamo’yu geç tanıdım ama i yiki tanıdım diyorum.
Kısaca kendinizden söz ettikten sonra, gelelim bu mülakatların ortak temasına: Hizmet Haraketi’ne. Cemaat’in hal-i hazırdaki durumunu nasıl görüyorsunuz?
Eğer işkence ve gözaltılar olmasa Meriç, Kerbela’ya dönmese, zulüm sadece okulları ve kurumları kapatmakla kalsa idi, sürecin cemaati özgürleştirdiğini ve tam anlamı ile küreselleştirdiğini söyleyebilirdim. Hapis ve tecrit dönemi bittiğinde fotoğrafı daha net okumak mümkün olacak. Belki Türkiye için söyleyemeyiz ama yurt dışı için Fethullah Gülen’in 20 yıldır talep ettiği bir dağılım ortaya çıkacak. Hocaefendi’nin ısrarla şu anda cebri hicret edenlerin bile çok çok üstünde Hizmet insanının yurt dışına çıkmasını istediğini biliyoruz. Sel çekildiğinde yaşayanları çok muhteşem günler bekliyor.
Süreç’ten çıkarılan dersler?
Kaçınılmaz olarak pek çok ders çıkarılıyor. Başlangıçta belki bir şaşkınlık hali sözkonusuydu, anlama, idrak etme daha yavaştı. Ama şimdilerde tabiri caiz ise çok ciddi bir öze dönüş yaşanıyor. Bina ile müessese ile kemmiyet ile övünme sürecinden çıkarak insan merkezli bir inşa çalışması var. Dua’nın keşfi apayrı bir mevzunun konusu. Bediüzzaman’ın talebelerini eğiten ve vakıf insan haline dönüştüren çile sürecinin bir benzeri yaşanıyor.
Elde edilen tecrübeler paha biçilmez. Cemaatin her hatasını Fethullah Gülen’e kesmek doğru değil. Bunu işleyişi bilmeyenler anlamayabilir. Neticede Hocaefendi’de elindeki insan malzemesine ve imkanlara göre adımlarını şekillendirme durumunda. Fethullah Gülen pek çok tehlikeyi önceden yüzlerce defa anlatmasına rağmen bazı şeyler yaşanmadan anlaşılamıyor.
Bediüzzaman çapında bir isim bile “şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” sözünü 50 yaşın üzerinde çok ciddi bir tecrübenin ardından söyledi. Sosyal hadiselerde teorinin pratikten beslenmesi gerekiyor çoğu zaman. Hizmet mensupları da pek çok konuda deneyim sahibi artık. Erdoğan zulmü sayesinde dünyanın gözü üzerlerinde. Örneğin sivil toplum kuruluşu görüntüsüne halel getirecek her durumdan uzak durulmalı. Bir daha herhangi bir siyasi partinin gölgesine bile basmamalı. Bu birikim, doğru değerlendirilmesi şartıyla hizmete 50 yıl kazandırdı. Ayrıca süreç, cemaati daha da özgürleştirdi.
Fethullah Gülen’den söz açılmışken, süreç’te bütü bu yaşananlar hengamesinde hareketin lideri olarak Gülen’in tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir hakkı teslim etmek adına söyleyeceğim: Ben Hizmet Hareketi’nde en büyük eleştirmenin, Fethullah Gülen olduğunu düşünüyorum. Hatta şu anda eleştirdiği için tepki çeken akademisyenlerden daha radikal tespitleri var. Eğer Gülen’in sohbetlerini dinlememek yerine bu gözle kritiğe tabi tutarlarsa bunu görebilirler. Tabi sayın Gülen bu eleştirilerini bir denge çizgisinde yaptığı için acelecileri ve müdakkik olmayan gözleri tatmin edemiyor olabilir. Daha sürecin en başında “gayri meşru muhabbetin neticesi merhametsiz azaptır” derken, Cemaat’e çok büyük bir eleştiri getiriyordu.
Bununla birlikte, Cemaat’e karşı Türkiye’de de büyük bir tepki var.
İşin gerçeği ben bu konuda çok şaşkın değilim. Halkın bir seçmen gibi hareket ettiğini ve çıkarlarını önceleyerek rasyonel bir tutum sergilediğini düşünüyorum. Rasyonellik bazen ahlaki olmayabilir. İnsan izzetine pek yakıştırmasak da Homo Economicus prensibi işliyor. Eğer AKP başarısız, halkın beklentilerini karşılayamayan bir parti olsa idi, bu yaptıklarına müsaade edilmezdi. En azından AKP tabanı için bunu söyleyebilirim. Bu kadar zulüm ve anti demokratik uygulama varken, nasıl olur da AKP’ye oy verilir serzenişini anlıyorum. Böyle düşünenlere ‘haksızsınız’ da demiyorum. Ama seçmen psikolojisi farklı işliyor. 15 Temmuz öncesinde cemaat daha terör örgütü ilan edilmemişken biz bunu çok açık bir şekilde gördük. Hem bu alternatifsizlik içinde sağ seçmenin ne yapmasını bekliyoruz. CHP’ye MHP’ye ya da HDP’ye oy vermesini mi? Hizmet mensupları da çok iyi biliyor ki bu partiler bütüncül manada ülkeyi ileri götürme, kronik sorunları çözme potansiyeli taşımıyor. Siyaset tam anlamı ile kontrol altında. Eskiden de böyleydi. Turgut Özal kadim sistem açısından bir yol kazasıydı. Bunun dışındakilerin hepsi statükoya hizmet etti. Erdoğan ise müslümanlar için tarihi bir hayal kırıklığı. Başında değil ama sonradan anladık ki hizmet bir kurt kapanın içine itilmiş ve başına gelenleri önlemesi mümkün değildi.
Cemaat’in Türkiye’deki bütün siyasilerle arası sorunlu şu anda. Karşılıklı bir güvensizlik var.
Aslında CHP, MHP ve HDP açısından durumda çok ciddi bir geri gidiş olmadı. Bu kesimlerle gen uyuşmazlığı süreçten öncede vardı zaten. Şimdi hepsi ağız birliği etmişçesine AKP’ye ‘biz demiyor muyduk?’ deyip duruyorlar. Esas problemi AKP tabanı ile yaşadı Cemaat. Cemaat’in yayın organlarında dershane krizi sonrası başlayan keskin dönüş, bir güven bunalımı bir inandırıcılık problemi oluşturduğu kanaatindeyim. İlkesel arka planı oluşturulmamış, hazırlıksız ve panik içinde yapılan yayınlardı. Yalan değildi ama yanlıştı. Cemaat bireyleri, bu ahlaksızların yaptığı gibi, kavgada yumruk sayılmaz, diyerek her buldukları malzemeyi muhalefet olsun diye kullanmamalıydı. Halkta kestirmeden şöyle düşündü: “Kuyruğunuza basılınca eleştirmeye başladınız.” Aynı hataların istisnai olduğunu bilmekle beraber Ergenekon davalarında da yapıldığını söyleyebilirim.
Ne tür hatalar yapıldı?
Örneğin dershane krizi başlar başlamaz, düne kadar göklere çıkarılan ekonomi, krizin eşiğine getirildi. Çöpten beslenen insan haberleri yapılmaya başlandı. Uğur Dündar’ın Star tv’de bir dönem yaptığının kötü bir kopyasıydı. Çok önemli bir diğer nokta Hizmet hareketinin mahiyeti gereği diğer partilerle de arası iyi olmalıydı. Diyalog zeminini yine taşıdığı değerler itibarı ile kaybetmemeliydi. Sonradan bazı hamleler olsa da AKP ile siyam ikizi görüntüsünü kırmakta yetersiz kalındı.
Cemaat bu sürece kadar ‘bizi anlamadılar’ yerine ‘kendimizi anlatamadık’ demeyi tercih ediyordu. Galiba bu bakış açısı ciddi yara aldı. Birçok hizmet sevdalısı ‘hakkımı helal etmeyeceğim’ sözüne demir atmış durumda. Bu yol çıkmaz sokak. Küskünlüğü kızgınlığı bir kenara bırakıp fabrika ayarlarına geri dönülmeli. İçerde ve dışarda kaybedilen itibarın nasıl kazanılabileceğine odaklanılmalı. Yoksa Hocaefendi yine dinlenmemeye devam edilmiş olur! Yolun kaderine saygılı olunmalı.
Cemaat, Türkiye’de eski konumuna gelir mi?
Geçmiş darbe dönemlerinden aldığımız dersle bu mesele birkaç senede çözüleceğe benzemiyor. Ancak kalıcı olacağını da zannetmiyorum. Erdoğan figürü çok özel bir figür. Kullandığı terminoloji ve kamuoyunun bildiği geçmişi, Hizmet Hareketi’nin hitap ettiği birinci halkadaki muhafazakar kitleye kendisini anlatmayı zorlaştırıyor. Hatta en haklı oldukları noktada bile Erdoğan dalgakıran görevi görüyor. Çok sıra dışı bir durum. Erdoğan gibi özel bir siyasetçi olmasa idi cemaat bu kadar yalnız kalmaz, “çarşı” karışırdı. Halkı adeta büyülüyor. Normal şartlar altında sıfırlama tapesi Erdoğan’ın sonu olmalıydı. Halktaki cemaat hakkındaki kanaat fikirden ziyade bir his. Mantıktan ziyade sebebini bilmediği bir öfke. Ben Erdoğan’ın siyasi tükenişinden sonra halkın cemaat hakkında büyük bir sorgulama yaşayacağını düşünüyorum. Hipnozdan çıkan birinin yaşadığı şok gibi bir şok olacak.
15 Temmuz darbesi ile alakalı ne düşünüyorsunuz?
15 Temmuz darbesini kimin yaptığından bağımsız olarak Hizmet hareketini bitirme planı 15 Temmuz olmasa da zaten işliyordu. Paralel Yapı söylemi FETÖ ile aynı manada işlev görüyordu. Hatırlayalım Bank Asya’ya, Zaman Gazetesi’ne, İpek Grubu’na, hastane ve üniversitelere çökülmüştü zaten. 15 Temmuz ise zulmün bir tür legalleşmesi sonucunu doğurdu. OHAL ilan edildi. Kamu kurumlarındaki umumi temizliği bu sayede yaptılar. Yargı hukuksuzluğun farkında idi, hakimler başlarına iş almak istemiyordu. 15 Temmuz ile onlarında direncini kırdılar.
MHP ve CHP’nin 17-25 yolsuzlukları üzerinden AKP’ye saldırması da bu sayede son buldu. Bu iki parti Hizmet hareketini bitirme noktasında koalisyona dahil oldu. Erdoğan için bulunmaz bir fırsattı, kendi ifadesi ile büyük bir lütuftu.
15 Temmuz’u Hizmet’in yapmadığını tüm dünya biliyor. Hatta kimin yaptığını da biliyorlar. Tersten bir okuma ile Hizmet’in devlet içerisinde hatta askeriye gibi en özel yerlere bile insan yetiştirirken bunu şahsi ikbali kişisel menfaati için yapmadığını 15 Temmuz test etmiş oldu. Varlık yokluk mücadelesi verirken bile hukukun dışına çıkılmayarak sivil toplum örgütü görüntüsü pekiştirildi.
Afrin Harekatı hakkında düşünceleriniz?
Afrin’e yapılan Zeytin Dalı harekatını Erdoğan’ın seçim çalışması olarak tanımlayıp karikatürize etmek istemem. Ama Erdoğan Afrin’i ve şehitlerimizi öylesine tepe tepe kullandıki bu yöndeki eleştirileri haklı çıkarıyor. Tabiki mesele sadece iç siyaset argümanı ile izah edilemez. Büyük fotoğrafta Afrin çıkarması Türkiye’nin petrol ve doğalgazın yeni paylaşımında pay alma stratejisi diye okunmak isteniyor. Ama ben bundan daha büyük bir fotoğraf olduğunu düşünüyorum. Türkiye Ortadoğu’da onlarca yıl sürecek bir kaosun parçası haline getiriliyor. Turgut Özal’ın “bir koyup üç alacağız” diye özetlediği havuca nihayet AKP hükümeti geldi. Türkiye en başında Suriye rejimi ile tarihteki en barışçıl dönemi yaşarken nasıl anlamsız bir şekilde savaş sürecine girdiyse aynı anlamsızlık Afrin içinde geçerli. Türkler Kürtlerle tarihte olmadığı ölçüde ilişkilerini parçalıyor. Bir taraftan ABD ve NATO’dan uzaklaşıp, gitmesi için onbinlerce insanın öldüğü Esed’in bir numaralı hamileri İran ve Rusya’ya yakınlaşmanın paradoksu izah edilememişken şimdi Kürtleri de Türkiye’den uzaklaştırıyorlar.
Türkiye Batı’dan kopuyor mu?
28 Şubatçılar Türkiye’yi Batı’dan koparmadan istedikleri kapalı rejimi kuramayacaklarını çok iyi biliyorlardı. MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç paşanın bu yönde açık beyanı bile vardı. Onun için iktidarlara Avrasya modelini dikte etmeye çalışıyorlardı. Erdoğan rejimi şu anda bu modelin adeta uygulayıcısı konumunda. AKP’nin Batı ve demokrasi yanlısı bir politikadan nasıl bu noktaya savrulduklarını anlamak için kapatılan Tevhid Selam davası dosyalarına ve 17-25 tapelerine bakmak bir fikir verebilir sanırım.
Bitirmeden size de yöneltmek istediğim bir soru var. Son zamanlarda zaman zaman artan, bazen de düşük seyirde devam eden ‘Cemaat içi’ eleştirilerden sanırım haberdarsınız. Ben bu eleştirileri ziyadesiyle önemsiyorum, tam zamanı olduğunu düşünüyorum ve Cemaat’in sıhhat ve selameti için bunu fevkalade hayati buluyorum. Ve ne yazık ki, eleştirel yaklaşanlar bunun çeşitli biçimlerde bedellerini ödüyorlar da, ki bu bir bahs-i diğer. Sorum şu: siz bu içerden gelen ve benim halen çok ‘cılız’ bulduğum bu eleştiriler, yüzleşmeler konusunda ne düşünüyorsunuz?
Eleştiri kavramı ile yürümek isteyenlere saygım var. Ancak Cemaat’i ve Gülen’i yıllarca gözlemlemiş birisi olarak cemaat içi sirkülasyonda ‘eleştiri’ kelimesine pek şans tanımıyorum. Hocaefendi’nin onun yerine koyduğu artıları ve eksileri ihtiva eden ‘muhasebe’ kavramı daha şık ve itidalli duruyor. Tabii istişarenin hakkını vermek de işin çok önemli ikinci boyutu. Ama bu noktadaki eleştirileri çok haklı buluyorum.
Özgürce eleştirmeye devam etsinler. Doğru ya da yanlış farklı bakış açılarına ihtiyaç var. Bu konuda eleştirende eleştirilende rahat olmalı. Cemaat’ten gelen eleştirileri isterlerse dikkate alırlar istemezlerse almazlar, akademisyenler soru soran sorgulayan insanlar. Onları bir kalıba girmeye zorlamak doğru olmaz. Ben başlangıçtaki Ahmet T. Kuru’nun ilk yazısını bir talihsizlik olarak gördüm. Ama o bile fikirlerin tahrik olmasına ve yeni düşüncelere kapı aralamasına imkan verdiği için faydalı oldu. Ancak eleştirilerin içeriğinden çok zamanlaması tepki çekiyor bence. Evde büyük bir yangın varken evin restorasyonu hakkında konuşmak biraz hissizlik, cenaze sahiplerine saygısızlık olarak algılanabiliyor. Hani Bediüzzaman’ın içtihat kapısı kapanmamıştır ama mahsurları var sözündeki gibi bir durum var gibi. Yinede özellikle dışarıdakiler için yeniden yapılanma başladığından eleştirileri de sürecin parçası olarak görmek lazım. Özeleştiri isteyenlere karşı şunu dememe müsaade edin. Cemaat, bu korkunç düşmanlığı yanlışlarından dolayı değil doğrularından dolayı yaşıyor. Doğu Perinçek’in başından beri söylemlerini takip etmek bu açıdan çok öğretici olabilir.
Çok teşekkürler Harun Bey
Ben de teşekkür ederim.
[Engin Sezen] 22.3.2018 [http://thecrcl.ca]
Hizmet Gönüllüsü Mülteci Bir Doktor [Ekrem Köse]
Sıcak bir ağustos gününde inmişti uçağımız Bamako havaalanına. Uçağın kapısından ilk adımı attığımda Afrika’nın kızgın kumlarının harareti ile tanıştım. Doğrusu bir hizmet gönüllüsünün aklına bile getirmeyeceği o duyguyu ‘galiba burada zorlanacağım’ sözleri ile kendime söyleyivermiştim. Birkaç gün sonra yeni görevim olan derneğin merkezinde çalışmaya başladım. Bu dernek üç yıl önce açılmış. 10. yılında Türkiye’de ‘Küresel Doktorlar’ ismiyle faaliyette bulunan dernek ile beraber ‘Mali Katarakt Projesi’ kapsamında bir klinik ile ücretsiz göz ameliyatlarına başlamışlar. Kliniğin tüm sağlık-ilaç giderlerini ‘Küresel Doktorlar’ karşılıyorken yerel derneğimiz sadece klinik kirası ve elektrik su gibi harcamalarını karşılıyordu. Doktorlar ise Türkiye’den geliyor ve ameliyatları yapıyorlardı. Türkiye’den doktor gelmezse sadece muayene yapılıyor ve katarakt hastaları tespit ediliyordu.
O günlerde Türkiye’den gelmiş bir bayan doktor, her gün onlarca ameliyat ile birikmiş hastaların yeniden dünyaya gözlerinin açılmasına vesile oluyordu. Kendisi ile tanıştım. Türkiye’de özel bir hastanede çalışıyormuş. Ayrıca o hastanenin bağlı bulunduğu şirketler grubuna ait özel bir üniversite de ders verdiğini öğrendim. Yıllardır hizmet bünyesinde çalışan biri olarak bu hanımefendinin hizmet ile bağlantısının zayıf olduğunu fark ettim. Sonradan öğrendim ki bu doktor hanım bir arkadaşının ricasına ve heyecanına dayanamayıp Mali’ye gelmiş. Zaten kendisi de sol ve seküler bir dünya görüşüne sahipti. 20 günlük ücretsiz izne ayrılmış ve kendi yol masraflarını da kendisi üstlenip gelmiş Afrika’nın bu bilinmez yerlerine. Dinlediğimde her gün karşılaştığı imkânsızlıkları anlatıyor kesilen elektrikten, akmayan sulardan, alışamadığı yemeklerden dem vuruyordu. Buna rağmen ‘iyi ki gelmişim buralara’ demeyi de ihmal etmiyordu. Birkaç gün sonra öğrendim ki doktor hanımın babası eski bir büyükelçiymiş. Tüm engellemelerine rağmen kızını ikna edememiş. Eşi de doktor olan hanımefendi iki çocuğunu eşine bırakıp gelmiş. Babası, Mali büyükelçisini aramış ve kızına göz kulak olmasını söylemiş. Mali büyükelçisi de Mali’nin çok güvenli bir ülke olmadığını ve kızına sahip çıkamayacaklarını belirtmiş. Büyükelçi, Zafer bayramı resepsiyonu nedeniyle doktor hanımı Türk elçiliğine davet ettiği halde doktor hanım ‘oraya gideceğim sürede birkaç hastanın daha gözünü açabilirim’ diye geri çevirdi. Kendisini yolcu ederken gözyaşlarını tutamadı ve tekrar gelmek istediğini, fikirlerinin çok değiştiğini, burada gördüklerini arkadaşları ile paylaşacağını ve artık bende bu kervanda gönüllü hizmet etmek istediğini söyleyerek ayrıldı. Tabi ki Türkiye’de düşündüklerinin pek çoğuna nail olamadı. Çünkü zaman hizmet gönüllülerinin aleyhine akıyordu.
Doktor hanımın gitmesinden yaklaşık bir ay sonra, kurban bayramının arefesinde tanıdım o ricasıyla ve hizmet heyecanıyla arkadaşını bu sıcak-tozlu Afrika savanlarına yollayan ‘hizmet delisi’ ni. Bir gün önce gelmişti İzmir’den. Beraberinde sekiz de Şifa Üniversite öğrencisi kızlarımızı getirmişti. Fakat o da ne, doktor abla tekerlekli sandalyedeydi. Yanındaki kızların yardımı ile o arefe gününde bir köy ziyaretine gittiler. Yüzlerce hastayı muayene etti orada. Onlarca ailenin sofrasına tuz biber oldular. Akşam ise ameliyathanede onlarca hastayı ameliyat etti. Gecenin bir yarısında yediği yemeğinin ardından dinlenmeye geçti. Şok olmuştum adeta. Bu nasıl bir enerji ki gün boyunca sıcağa toza toprağa rağmen yorulmamış ve akşam da ameliyat yapıyordu gecenin bir yarısına kadar. Sonra öğrendim ki bu doktor ablamız MS hastasıymış ve yavaş yavaş eriyen kemiklerine rağmen ‘hayatımın kalan kısmının bir dakikası bile zayi olmadan nasıl hizmet ederim’ derdiyle dertlenmiş. Fırsatını bulduğu anda Afrika’ya atmış kendisini.
Ben kendisiyle tanıştığımda ikinci gelişiydi Mali’ye. Ve son gelişinde malum darbe girişimi yaşanmıştı. 18 günlüğüne gelmişti ve henüz daha iki günü kalmıştı dönmesine. Devlet memuru olduğu için dönmesi gerekiyordu emir büyük yerdendi. İzmir Araştırma Hastanesi Başhekimi de kendisine mesaj yollamış ve hemen dönmesini istemişti. Başhekimin kendisine karşı gösterdiği anlayışa karşı ‘dönmem gerekir’ dedi ve hazırlıklarını yaptı. Havaalanına gittik ve biletini iki gün öncesine almak için şirket sorumluları ile görüştük. Uçakta yer olmadığını ve ancak iki gün sonra kendi bileti ile dönebileceğini ifade ettiler. Bu gelişinde yanında, henüz liseye yeni gidecek olan ve Kanada’da öğrenimine devam edecek kızı da vardı. Yalnız gelmesi mümkün olmadığı için hep yanında biri olmak zorundaydı. Bir yıl içinde beş defa gelmişti Mali’ye ve her gelişinde bir yardım eden de bulmuştu kendisine. O gün bilet bulamayınca canı çok sıkıldı. ‘Şu boşa geçen saatlerimi telafi etmeliyim’ diye hastaları tekrar arattı. En son hastasını ameliyat ettiğinde saat 01:30’u gösteriyordu.
Bizler Türkiye’den gelen misafirlerimizi Mali’de kaldıkları süre boyunca evlerimizde misafir eder ve tüm yemekleri arkadaşlar arasında paylaşırdı. Doktor Duygu bunu kabul etmedi. ‘Ben buraya yemek için gelmedim, ihtiyaç olursa şuracıkta yer yatar ameliyatlarımı yaparım’ dedi. Beni görmek isteyen de kliniğe gelir dedi. Ve öyle de yaptı. Kimsenin evine gitmedi. Klinikte yedi, yattı. Hatta ara namazlarını ameliyathanede oturduğu yerden kıldı. Ben ömrümde böyle bir hizmet aşkı görmedim. Sabah 7 de muayeneye başlıyor, iki yüzden fazla insanı muayene ediyor, sonra ameliyathaneye giriyor öğleden sonraya kadar ameliyatlarını yapıyor sonra çıkıp yemeğini yiyor namazını kılıyordu. Ardından tekrar abdestli bir şekilde ameliyathaneye giriyor ikindi ve akşamı ameliyathanede ifa ediyor ve son hastası bitmeden de ameliyathaneden çıkmıyordu. Genelde akşam yemeğini saat 23.00 gibi yiyebiliyordu.
Her gün ortalama 40 ameliyat yapabiliyorduk. Bir keresinde 52 ameliyat ile rekor kırmıştı. Yirmi günlük sürede 500 den fazla insanın gözlerinin açılmasına vesile oluyordu. Üçüncü gelişinde başkent Bamako’ya 500 km uzaklıkta bir başka şehre gitti. Orada bir haftada üç yüze yakın ameliyat yaptı. Şehrin valisi hastanede kendisini devlet erkânı ile ziyaret etmiş ve izniniz olursa sizin heykelinizi dikmek istiyoruz demişti. Doktor abla ise mahcup ve mütevazılığıyla bunu reddetti.
Ardından bir başka şehre ve sonra komşu ülkeye vs. düşünebiliyor musunuz bu yolculuklar tamamen karayoluyla ve bazen 20 saati bulan yolculuklar. Doktor ablada en küçük bir şikâyet izini görmedim. Bilakis bize gelmeden önce sıkı sıkı tembih eder ‘geldiğimde bir dakikam bile boşa geçmesin çok hasta olsun’ derdi. Son gelişinde arefe gecesiydi ve bir sonraki gün kurban bayramı olduğu için personelin izin yapmasını rica ettim. Çok kızdı bana, ağır şeyler de söyledi. Vicdanen bana ağır gelen ancak bir yönetici olarak da çalışan personelin bayram sevincini düşünmem gerektiği için ‘tüm sorumluluğu alıyorum yarın mahşerde de cezasına razıyım’ diyerek ikna ettim. Bayram sonrasında yaklaşık 18 saat mesaiyle çalıştık. Hatta klinik ekibi de evine gitmiyor orada yatıyordu bazı günlerde. Klinik çalışanlarına da bayram harçlığı vermişti. Getirdiği hediyeleri onlara pay etti.
Türkiye de kapanan kurumlar nedeniyle bizler de dernek olarak yeterli yardım alamıyorduk. Bu nedenle yerli bir doktorun işine son vermek zorunda kalmıştık. Yerli bayan doktor Dr. Duygu ablanın heyecanından o kadar etkilenmişti ki bir gün gelip gönüllü çalışacağını söyledi. ‘Sizden yol ve yemek parası bile istemiyorum’ dedi ‘Dr. Duygu bu haliyle benim insanıma bu fedakârlığı yaparken ben evde oturamam’ dedi. Zaten eşi de özel bir hastanede çalıştığı için maddi ihtiyacı çok yoktu.
Yine bir defasında ablamız bir fırsat bulup gelmek istediğini söyledi. Biz de Türkiye’den yardım gelmediği için sarf malzememiz ve finansımız yok dedik. Siz Mali’ye değil Avrupa’ya gitseniz ve orada bu hizmetleri anlatıp yardım bulsanız dedim. Yanına bir doktor arkadaşını daha aldı ve üç haftalığına Avrupa’ya gitti. Dört ülke ve onlarca şehir dolaştı. Bir hızlı trenden indi diğer birine bindi ve Almanya, Hollanda, Belçika ve Fransa da gezmedik hizmet kurumu bırakmadı. Her yerde bu hizmetleri anlattı, yardım istedi. Kendisini bir gün aradığımda ‘abi tam istediğim gibi, bir dakika bile boş kalmadık, her ortamı değerlendirdik’ dediğini ve sesinin ne kadar heyecan dolu olduğunu unutamıyorum.
Dr. Ablamızı son gelişinin bittiği gün, havaalanında chek-in sonrasında uçağı beklerken çok üzgün gördüm. Keşke’ler ile bize veda ederken ‘şurada uçağı beklerken keşke bir iki insanın daha gözünü açabilsem’ demesini hiç unutamıyorum. İki çocuğu ve eşine rağmen, yürüyemiyor olmasına rağmen ondaki bu şevki ve heyecanı unutamam. Bana hep Hacı Kemal abinin ‘ben çok kaldım, benim hayatım bunun üzerine olmalıydı, kalan ömrümün bir dakikası bile bu yolda geçmeli’ sözlerini hatırlatıyordu.
Doktor Umut Duygu Uzunel, MS hastası, iki çocuk annesi… Eşi, şimdi hapiste. Kendisi illegal yollardan Yunanistan üzerinden Kanada’ya gidebildi. Çocukları birilerine emanet. Doktor olan eşini 15 Temmuz sonrasında hemen gözaltına aldılar. Sonra da tutuklandı. Dr. Abla bir süre gaybubette kaldı. Sonra da Adalar üzerinden Yunanistan’a ve Kanada’ya geçti. Şimdi hayat ona çok daha zor. Eşinden ayrı, çocukları perişan ve kendisi de hep birilerine muhtaç bir ‘engelli’ mülteci.
Üç gün önce sesini duyduğumda ağlamaklı bir ses tonuyla ‘Allah ahir ömrümde yine oralara gelmeyi ve hizmet etmeyi nasip etsin’ duasına amin diyebildim sadece. Elimden gelen hiçbir şey yoktu. Dr. Abla gibi nice hizmet gönüllüsüne sadece dua edebilmek ne zor şeymiş.
Bu yazıyı size sadece tarihe bir not düşmenizi istediğim için yazıyorum. Dr. Ablamızı aradım ve izin de aldım. ‘Adımı da kullanabilirsiniz izne gerek yok’ dedi. ‘Eğer hizmete bir faydası olacaksa istediğiniz yerde kullanabilirsiniz’ dedi. Bayram tatillerini hizmette geçiren, yılda beş defa Mali’ye ücretsiz izne ayrılarak gelen, ‘engelli’, eş ve anne olan bu hizmet gönüllüsünün heyecanı herkese bir örnek olur mülahazasıyla bu cümleleri yazıyorum.
Selam ve muhabbetle…
[Ekrem Köse] 21.3.2018 [http://thecrcl.ca]
O günlerde Türkiye’den gelmiş bir bayan doktor, her gün onlarca ameliyat ile birikmiş hastaların yeniden dünyaya gözlerinin açılmasına vesile oluyordu. Kendisi ile tanıştım. Türkiye’de özel bir hastanede çalışıyormuş. Ayrıca o hastanenin bağlı bulunduğu şirketler grubuna ait özel bir üniversite de ders verdiğini öğrendim. Yıllardır hizmet bünyesinde çalışan biri olarak bu hanımefendinin hizmet ile bağlantısının zayıf olduğunu fark ettim. Sonradan öğrendim ki bu doktor hanım bir arkadaşının ricasına ve heyecanına dayanamayıp Mali’ye gelmiş. Zaten kendisi de sol ve seküler bir dünya görüşüne sahipti. 20 günlük ücretsiz izne ayrılmış ve kendi yol masraflarını da kendisi üstlenip gelmiş Afrika’nın bu bilinmez yerlerine. Dinlediğimde her gün karşılaştığı imkânsızlıkları anlatıyor kesilen elektrikten, akmayan sulardan, alışamadığı yemeklerden dem vuruyordu. Buna rağmen ‘iyi ki gelmişim buralara’ demeyi de ihmal etmiyordu. Birkaç gün sonra öğrendim ki doktor hanımın babası eski bir büyükelçiymiş. Tüm engellemelerine rağmen kızını ikna edememiş. Eşi de doktor olan hanımefendi iki çocuğunu eşine bırakıp gelmiş. Babası, Mali büyükelçisini aramış ve kızına göz kulak olmasını söylemiş. Mali büyükelçisi de Mali’nin çok güvenli bir ülke olmadığını ve kızına sahip çıkamayacaklarını belirtmiş. Büyükelçi, Zafer bayramı resepsiyonu nedeniyle doktor hanımı Türk elçiliğine davet ettiği halde doktor hanım ‘oraya gideceğim sürede birkaç hastanın daha gözünü açabilirim’ diye geri çevirdi. Kendisini yolcu ederken gözyaşlarını tutamadı ve tekrar gelmek istediğini, fikirlerinin çok değiştiğini, burada gördüklerini arkadaşları ile paylaşacağını ve artık bende bu kervanda gönüllü hizmet etmek istediğini söyleyerek ayrıldı. Tabi ki Türkiye’de düşündüklerinin pek çoğuna nail olamadı. Çünkü zaman hizmet gönüllülerinin aleyhine akıyordu.
Doktor hanımın gitmesinden yaklaşık bir ay sonra, kurban bayramının arefesinde tanıdım o ricasıyla ve hizmet heyecanıyla arkadaşını bu sıcak-tozlu Afrika savanlarına yollayan ‘hizmet delisi’ ni. Bir gün önce gelmişti İzmir’den. Beraberinde sekiz de Şifa Üniversite öğrencisi kızlarımızı getirmişti. Fakat o da ne, doktor abla tekerlekli sandalyedeydi. Yanındaki kızların yardımı ile o arefe gününde bir köy ziyaretine gittiler. Yüzlerce hastayı muayene etti orada. Onlarca ailenin sofrasına tuz biber oldular. Akşam ise ameliyathanede onlarca hastayı ameliyat etti. Gecenin bir yarısında yediği yemeğinin ardından dinlenmeye geçti. Şok olmuştum adeta. Bu nasıl bir enerji ki gün boyunca sıcağa toza toprağa rağmen yorulmamış ve akşam da ameliyat yapıyordu gecenin bir yarısına kadar. Sonra öğrendim ki bu doktor ablamız MS hastasıymış ve yavaş yavaş eriyen kemiklerine rağmen ‘hayatımın kalan kısmının bir dakikası bile zayi olmadan nasıl hizmet ederim’ derdiyle dertlenmiş. Fırsatını bulduğu anda Afrika’ya atmış kendisini.
Ben kendisiyle tanıştığımda ikinci gelişiydi Mali’ye. Ve son gelişinde malum darbe girişimi yaşanmıştı. 18 günlüğüne gelmişti ve henüz daha iki günü kalmıştı dönmesine. Devlet memuru olduğu için dönmesi gerekiyordu emir büyük yerdendi. İzmir Araştırma Hastanesi Başhekimi de kendisine mesaj yollamış ve hemen dönmesini istemişti. Başhekimin kendisine karşı gösterdiği anlayışa karşı ‘dönmem gerekir’ dedi ve hazırlıklarını yaptı. Havaalanına gittik ve biletini iki gün öncesine almak için şirket sorumluları ile görüştük. Uçakta yer olmadığını ve ancak iki gün sonra kendi bileti ile dönebileceğini ifade ettiler. Bu gelişinde yanında, henüz liseye yeni gidecek olan ve Kanada’da öğrenimine devam edecek kızı da vardı. Yalnız gelmesi mümkün olmadığı için hep yanında biri olmak zorundaydı. Bir yıl içinde beş defa gelmişti Mali’ye ve her gelişinde bir yardım eden de bulmuştu kendisine. O gün bilet bulamayınca canı çok sıkıldı. ‘Şu boşa geçen saatlerimi telafi etmeliyim’ diye hastaları tekrar arattı. En son hastasını ameliyat ettiğinde saat 01:30’u gösteriyordu.
Bizler Türkiye’den gelen misafirlerimizi Mali’de kaldıkları süre boyunca evlerimizde misafir eder ve tüm yemekleri arkadaşlar arasında paylaşırdı. Doktor Duygu bunu kabul etmedi. ‘Ben buraya yemek için gelmedim, ihtiyaç olursa şuracıkta yer yatar ameliyatlarımı yaparım’ dedi. Beni görmek isteyen de kliniğe gelir dedi. Ve öyle de yaptı. Kimsenin evine gitmedi. Klinikte yedi, yattı. Hatta ara namazlarını ameliyathanede oturduğu yerden kıldı. Ben ömrümde böyle bir hizmet aşkı görmedim. Sabah 7 de muayeneye başlıyor, iki yüzden fazla insanı muayene ediyor, sonra ameliyathaneye giriyor öğleden sonraya kadar ameliyatlarını yapıyor sonra çıkıp yemeğini yiyor namazını kılıyordu. Ardından tekrar abdestli bir şekilde ameliyathaneye giriyor ikindi ve akşamı ameliyathanede ifa ediyor ve son hastası bitmeden de ameliyathaneden çıkmıyordu. Genelde akşam yemeğini saat 23.00 gibi yiyebiliyordu.
Her gün ortalama 40 ameliyat yapabiliyorduk. Bir keresinde 52 ameliyat ile rekor kırmıştı. Yirmi günlük sürede 500 den fazla insanın gözlerinin açılmasına vesile oluyordu. Üçüncü gelişinde başkent Bamako’ya 500 km uzaklıkta bir başka şehre gitti. Orada bir haftada üç yüze yakın ameliyat yaptı. Şehrin valisi hastanede kendisini devlet erkânı ile ziyaret etmiş ve izniniz olursa sizin heykelinizi dikmek istiyoruz demişti. Doktor abla ise mahcup ve mütevazılığıyla bunu reddetti.
Ardından bir başka şehre ve sonra komşu ülkeye vs. düşünebiliyor musunuz bu yolculuklar tamamen karayoluyla ve bazen 20 saati bulan yolculuklar. Doktor ablada en küçük bir şikâyet izini görmedim. Bilakis bize gelmeden önce sıkı sıkı tembih eder ‘geldiğimde bir dakikam bile boşa geçmesin çok hasta olsun’ derdi. Son gelişinde arefe gecesiydi ve bir sonraki gün kurban bayramı olduğu için personelin izin yapmasını rica ettim. Çok kızdı bana, ağır şeyler de söyledi. Vicdanen bana ağır gelen ancak bir yönetici olarak da çalışan personelin bayram sevincini düşünmem gerektiği için ‘tüm sorumluluğu alıyorum yarın mahşerde de cezasına razıyım’ diyerek ikna ettim. Bayram sonrasında yaklaşık 18 saat mesaiyle çalıştık. Hatta klinik ekibi de evine gitmiyor orada yatıyordu bazı günlerde. Klinik çalışanlarına da bayram harçlığı vermişti. Getirdiği hediyeleri onlara pay etti.
Türkiye de kapanan kurumlar nedeniyle bizler de dernek olarak yeterli yardım alamıyorduk. Bu nedenle yerli bir doktorun işine son vermek zorunda kalmıştık. Yerli bayan doktor Dr. Duygu ablanın heyecanından o kadar etkilenmişti ki bir gün gelip gönüllü çalışacağını söyledi. ‘Sizden yol ve yemek parası bile istemiyorum’ dedi ‘Dr. Duygu bu haliyle benim insanıma bu fedakârlığı yaparken ben evde oturamam’ dedi. Zaten eşi de özel bir hastanede çalıştığı için maddi ihtiyacı çok yoktu.
Yine bir defasında ablamız bir fırsat bulup gelmek istediğini söyledi. Biz de Türkiye’den yardım gelmediği için sarf malzememiz ve finansımız yok dedik. Siz Mali’ye değil Avrupa’ya gitseniz ve orada bu hizmetleri anlatıp yardım bulsanız dedim. Yanına bir doktor arkadaşını daha aldı ve üç haftalığına Avrupa’ya gitti. Dört ülke ve onlarca şehir dolaştı. Bir hızlı trenden indi diğer birine bindi ve Almanya, Hollanda, Belçika ve Fransa da gezmedik hizmet kurumu bırakmadı. Her yerde bu hizmetleri anlattı, yardım istedi. Kendisini bir gün aradığımda ‘abi tam istediğim gibi, bir dakika bile boş kalmadık, her ortamı değerlendirdik’ dediğini ve sesinin ne kadar heyecan dolu olduğunu unutamıyorum.
Dr. Ablamızı son gelişinin bittiği gün, havaalanında chek-in sonrasında uçağı beklerken çok üzgün gördüm. Keşke’ler ile bize veda ederken ‘şurada uçağı beklerken keşke bir iki insanın daha gözünü açabilsem’ demesini hiç unutamıyorum. İki çocuğu ve eşine rağmen, yürüyemiyor olmasına rağmen ondaki bu şevki ve heyecanı unutamam. Bana hep Hacı Kemal abinin ‘ben çok kaldım, benim hayatım bunun üzerine olmalıydı, kalan ömrümün bir dakikası bile bu yolda geçmeli’ sözlerini hatırlatıyordu.
Doktor Umut Duygu Uzunel, MS hastası, iki çocuk annesi… Eşi, şimdi hapiste. Kendisi illegal yollardan Yunanistan üzerinden Kanada’ya gidebildi. Çocukları birilerine emanet. Doktor olan eşini 15 Temmuz sonrasında hemen gözaltına aldılar. Sonra da tutuklandı. Dr. Abla bir süre gaybubette kaldı. Sonra da Adalar üzerinden Yunanistan’a ve Kanada’ya geçti. Şimdi hayat ona çok daha zor. Eşinden ayrı, çocukları perişan ve kendisi de hep birilerine muhtaç bir ‘engelli’ mülteci.
Üç gün önce sesini duyduğumda ağlamaklı bir ses tonuyla ‘Allah ahir ömrümde yine oralara gelmeyi ve hizmet etmeyi nasip etsin’ duasına amin diyebildim sadece. Elimden gelen hiçbir şey yoktu. Dr. Abla gibi nice hizmet gönüllüsüne sadece dua edebilmek ne zor şeymiş.
Bu yazıyı size sadece tarihe bir not düşmenizi istediğim için yazıyorum. Dr. Ablamızı aradım ve izin de aldım. ‘Adımı da kullanabilirsiniz izne gerek yok’ dedi. ‘Eğer hizmete bir faydası olacaksa istediğiniz yerde kullanabilirsiniz’ dedi. Bayram tatillerini hizmette geçiren, yılda beş defa Mali’ye ücretsiz izne ayrılarak gelen, ‘engelli’, eş ve anne olan bu hizmet gönüllüsünün heyecanı herkese bir örnek olur mülahazasıyla bu cümleleri yazıyorum.
Selam ve muhabbetle…
[Ekrem Köse] 21.3.2018 [http://thecrcl.ca]
Mustafa Yeşil: “Hizmet yenilenerek, kendi çogulculuğu içinde yoluna devam eder…” [Engin Sezen]
Bugün 18 Mart Çanakkale Savaşlarının yıldönümü. Kendisi de bir Çanakkaleli olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil ile yaptığımız mülakatımızı, bu anlamlı günde yayınlama kararı almıştık.
İkimiz de Çanakkaleliyiz, dahası övünmek gibi olmasın ama Bigalıyız.
Mustafa Yeşil Bey’le 2013’te tanıştım. Onun da hikayesi şöyle:
O zamanlar, Gülen Hareketi hakkında bir MA tezi yazıyordum. Fethullah Gülen’in doğduğu köyden, Korucuk’tan, İstanbul’a yeni dönmüştüm. Bu bir haftalık seyahatte onlarca görüntülü, sesli döküman toplamıştım. Ulaşabileceğim her dökümanı elde etmek, MA’yi bitirince de aynı konuya Doktora’dan devam etmek niyetindeydim.
Yine, Ankara’da Diyanet İşleri Merkezi’nde Fethullah Gülen’in özel arşivine de girebilmiş, orada iki gün aralıksız çalışmış ve Gülen’in özlük dosyasındaki bütün evrakların ikişer nüshasını edinebilmiştim. Elimde yüzlerce dosya mevcuttu. Araştırmanın boyutları genişledikçe genişliyordu. Gülen’in Kırklareli’nde yazılı müezzinlik sınavına verdiği cevap kağıdından tutun da MİT’in “Şüpheli” soruşturmasına, Tayyar Altıkulaç’ın verdiği “mahzursuzdur” tebliğatına kadar çok sayıda özel mi özel evrak. (Bu arada, bu evrakları “sadece akademik çalışmalarda” kullanmak için sözüm var).
İstanbul’a gelince Kanada’ya dönmeden mülakat yapmakta fayda gördüğüm kimselerle de görüşmeye çalışıyordum. İşte onlardan biri de Mustafa Yeşil’di.
Vakfın o zamanlar sanırım Kuzguncuk’ta, Boğaz’a nazır bir şubesi vardı.
Temmuz sonlarıydı. Vakıf’ta olağaüstü bir hareketlilik… Meğer Akil Adamlar toplantısına ev sahipliği yapıyormuş Vakıf o gün. Akil adamlarımızı, kadınlarımızı orda gördüm. Mesela, Hilal Kaplan’ın nasıl ‘Mustafa abi Mustafa abi’ diyerek ortalarda dolaşıp durduğunu… ve ismi lazım değil daha pek çoklarının gelmişken ‘Mustafa Beyle birkaç dakika da olsa görüşelim’ diye bekleştiklerini…
Mustafa Bey meşguliyetine rağmen bizi çok güzel ağırladı. Yemek yedik, sohbet ettik. Show dünyasında tanınmış bir kişi ve Mustafa Bey’in bir arkadaşı daha vardı odada.
Orda Mustafa Bey’i gözlemleme, az çok tanıyabilme imkanım oldu diyebilirim. O günkü Mustafa Bey, rahat, mütebessim ve aydınlık yüzüyle hoşsohbet biriydi. Nüktedandı. Neşeli bir sohbet ettik. Tezimden başka her şey konuştuk. Mesela, sanatçı şahsın, sanat dünyası hakkında anlattığı şeyleri bugünün bağlamında daha iyi anlayabiliyorum.
Ondan sonra Mustafa Bey’le bir daha görüşemedik…
Mülakatlar devam ederken, kendisiyle mutlaka görüşmem gerektiğini düşündüğüm isimlerden biri de Yeşil Bey’di. Görüşülmese seri eksik kalırdı. Nitekim okuyucudan da böyle bir talep vardı. Sağolsun, kendisi de ısrarlı taleplerimi sonunda geri çevirmedi.
Mesajlaşmalarımızdan, kendisinin oldukça yoğun olduğu anlaşılıyordu, ama bu mülakatı söz verdiği üzre 18 Mart’a da yetiştirdi.
Mustafa Bey’in Süreç’in ta en başından beri çeşitli mahfillerde, zaman zaman konuştuğunu görüyoruz. Bu anlamda bir dönem Hareket’in önünde görünen kimselere bir misal teşkil ediyor. Ben bu uzun mülakatı, aslında bir mukaddimenin hülasası olarak görüyorum. Hizmet Hareketi’ne müteallik pek çok konuda Mustafa Bey’in daha çok söyleyeceği ve konuşması gereken konular var: Balyoz, Ergenekon, 15 Temmuz ve benzeri konularda generik açıklamalar yerine daha detaylı konuşması gerektiğini düşünüyorum mesela.
Umarım bu konuları da ilerleyen zamanlarda daha detaylı konuşabilme imkanları bulabiliriz temennisiyle bu uzun mülakatla sizleri başbaşa bırakıyorum.
Mustafa Yeşil kimdir?
Aslında çok söze hacet yok. Yunus ́un dediği gibi: “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” denmesi yeterli ama ben detaylara girerek biraz daha uzatabilirim:
İlk ve ortaokul eğitimimi memleketim olan Çanakkale Biga ́da tamamladım. 1981 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi‘ne girdim, o tarihten sonra da sadece bayramlarda memleketime gelebildim. Yurtiçi ve yurtdışında eğitim, medya ve diyalog alanlarında çalıştım.
2003 yılında İngiltere ́yle başlayan yurtdışı hayatım 2008’in sonlarında İstanbul merkezli Gazeteci ve Yazarlar Vakfı‘na gelince son buldu. 2008- 2015 yılları arası Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundum.
17-25 Aralık ile birlikte kaybolan ifade özgürlüğü, siyasallaşan yargı ve tekelleşen medya ile boğucu bir hale gelen ülkemde görevimi yapma imkanı kalmadığı için Nisan 2015 ́de bir toplantı için gittiğim yurtdışı seyahatinden bir daha dönmeme kararı aldım. Şu anda diyalog hizmetleriyle ilgili sınırlı imkan ve alanlarda gayret göstermeye devam ediyorum. Ayrıca 3 yıl önce Newyork ́ta Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ́nin global faaliyetlerini yürütmek için açılmış olan, Journalists and Writers Foundation ́da mütevelli heyeti üyesi olarak da katkı sunmaya çalışıyorum.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Hizmet Hareketi’nin resmi sözcüsü gibi algılandı kimilerince. Doğruluk payı var mı bunda?
Yer yer böyle bir algı gelişmiş olabilir ki, yaşanan süreci hatıra getirdiğimizde bunda da yadırganacak bir durum yok. Ama GYV hiçbir zaman böyle bir rol veya unvan iddiasında olmadı. Bununla birlikte özellikle 2013 başlarından itibaren Hizmet Hareketi’ne yönelik yeni bir yıpratma kampanyası dolaşıma girdi ve bazı konularda kamuoyunun bilgilendirilmesine yönelik cevap ve açıklamalar üretmek için kolektif bir çalışmaya ihtiyaç doğdu. Yirmi yıla yaklaşan sivil toplum tecrübesi, Hocaefendi’nin onursal başkan sıfatıyla doğrudan isminin geçtiği bir kurum olması, Hareket’in birçok katman ve kurumlarıyla teması, gündemi yakından izleyen kadrosu ve entelektüel ilişki ağları bu çalışmanın icrasında vakfın öne çıkmasına neden oldu. Akabinde gördük ki kişilerden ziyade bir kurumun bu işi üstlenmesi Hareket’in tabanında da takdir gördü ve kabullenildi.
Yıllarını Hizmet Hareketi içinde geçirmiş biri olarak sizce Hizmet nedir diye sorsak?
Hizmet; Türkiye ́den neşet edip bütün bir dünyaya temel insani değerler çerçevesinde faydayı hedef edinmiş bir sivil hareket ve bu gayeye gönül verenlerin de rıza-i ilahiye matuf olarak eğitim, diyalog ve yardımlaşma alanında yaptıkları faaliyetler ve ortaya koydukları eserlerin bütünüdür. Temel insani değerler etrafında şekillenen tüm gayretlerde olduğu gibi, bu eserler dünya barışına ve birlikte yaşama kültürüne katkıda bulunmaktadır.
Mesela ne gibi katkılar?
Hizmet; referansları Kitap ve Sünnet olan geleneksel İslami anlayışı esas almış; cehalete karşı eğitim projeleri, fakirliğe karşı iş adamlarının bir araya geldiği işbirliği zeminleri oluşturmuş, onların yurtdışına açılımını sağlamış, iftirak ve bölücülüğe karşı da kimseyi ötekileştirmeden insanların ortak noktalarına dikkat çekmiştir. Hala da demokratik ve hukuk devletinin olduğu coğrafyalarda bu gayretlerine, imkanlar el verdikçe devam etmektedir. Hareket, herkesi kendi konumunda kabul esasıyla özellikle ülkemizin farklı din, kültür, anlayış ve düşünce sahiplerine seslenerek toplumsal barışa önemli katkılarda bulunmuştur.
Bu bağlamda Hizmet, elbette ilk meyvelerini ve projelerini doğduğu Anadolu topraklarında verdi. Bulunduğumuz coğrafyanın üç asrı geçmiş kronik problemlerine de çözüm adına gayretler ortaya koydu. Doksanlı yıllarda bu faaliyetlerini ilk olarak Orta Asya ́ya taşıdı ve 25 yıl içinde de yaklaşık 170 ülkede faaliyet yapma zeminine sahip oldu.
Bugünkü durum itibarıyle bakıldığında Türkiye’de kabul gördüğünü söyleyebilir miyiz gerçekten?
Hizmet hareketi, yarım asra aşkın bir süredir Anadolu ́da faaliyet göstermiş ve kabul görmüş bir harekettir. Yüz binlerce insanın okullarında eğitim alması, dershanelerine gelmesi ve yüzbinlerce gönüllüsünün yıllardır maddi manevi destek vererek yurtiçi ve yurtdışında binlerce kurum açmaları bu kabulün bir ifadesi olsa gerek. Aslında bu kabul sadece Hizmet ́e özel bir gerçek değil; evrensel insani değerleri merkezine alıp insanlığın faydasına çalışan her fedakar ve hasbi girişim için geçerli bir durumdur. Hizmet ́in bu başarısını da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor kanaatindeyim.
Bu kadar genel bir kabul her zaman beraberinde bir etki imkanı, etkili olma imkanı da beraberinde bir güç getirir. Eğer geçmişte bazı dini hassasiyeti olan insanlar, belki çarşıya bile göndermek istemedikleri kızlarını önce üniversite tahsili için büyük şehirlere, sonraları
da öğretmen olarak yurtdışına gönderdiyseler, bu Hizmet ́e olan güveni ve Hizmet ́in pozitif toplumsal değişime olumlu etkisini göstermektedir.
Az önceki sorunuza cevabımı özetlersem eğer, benim için Hizmet, dünyada aktif sorumluluk alıp katkıda bulunarak, iyi bir mümin olmanın, mal, makam ve servet beklentilerine girmeden, (şirket-i maneviyeye ortak olarak) Allah rızasına ulaşmanın, yollarını telkin ediyor, gösteriyor, hatta yaşam alanları ve pratiklerini sunuyor. Benim için Hizmet, Ehl-i sünnet prensiplerini global şartlarda doğru ve insanlara fayda sağlayacak şekilde yaşanır kılarak temsil etmenin, ahireti kazanmada da ferdi değil, kolektif gayrete sahib olmanın imkan ve zeminidir.
Fethullah Gülen ́e yakın bir isimsiniz. Sanırım onun ders halkasında da bulundunuz bir dönem. Bize bir Gülen portresi çizer misiniz?
Her insanın hayatında, onun için çok değerli ve önemli, adeta mihenk taşı olan insanlar vardır. Fethullah Gülen Hocaefendi de benim için İslam ́ın özüne sadık ve bir o kadar da çağıyla barışık bir yorumunu ortaya koyabilmiş müstesna bir insandır. Tevazuunda ve insani ilişkilerindeki kemalâtı, sunduğu prensipleri başta bizzat kendisinin hayata geçirmesi, ilmi derinliğini ortaya koyduğu sayısız eserleri ile, bende daima derin bir saygı ve sevgi oluşturmuştur. Benim için Hocaefendi, ömrünü insanlığın hayrına adamış bir kahraman. Sadece bir neslin değil, 3-4 neslin Allah rızasına ulaşmanın, insanlığa hizmet etme üzerinden ancak mümkün olduğunu idrak etmesine sebep olmuş, fedakarlığı, hasbiliği, Allah ve Peygamber (sas) sevgisini binlerce insanın gönlüne nakşeden bir nakkaş.
Evet, Hocaefendi müstesna bir insan. Her müstesna kişilikte olduğu gibi, onu o yapan hasletleri tanımlamak çok zor, ama bu benim gönül aynama yansıyan, kendi sübjektif bakış açım.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, takdir edilir edilmez Türkiye’nin yakın tarihinde önemli katkıları olan bir platform. Siz de zor bir dönemde başkanlık yaptınız orda. Bu Vakfın katkılarını bir de sizden dinleyelim.
2008-2015 yılları arasında Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı başkanı olarak görev yaptım. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın misyonu insanların kimlik, yaşam tarzı ve inançları ne olursa olsun, kendileri olarak ve barış içinde bir arada yaşayabilecekleri bir toplumsal iklim inşasına katkıda bulunmak olarak özetlenebilir. Her ne kadar bu çaba Türkiye sınırları içinde başladıysa da sonraları vakfın “Evrensel Barışa Doğru” vizyonuna uygun biçimde sınırların ötesinde de kabul gördü. Bu mesaj ve hedeflere sahip olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın ilkesi ise demokrasi oldu. Vakfın kurulduğu 1994 yılında onursal başkan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Demokrasiden geriye dönüş yok” vurgusu ile yolun başında ne dendiyse, 22 yıl boyunca Türkiye ́de varlık gösteren Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı hep o prensiplere binaen hareket etti: İlk dinlerarası diyalog girişimini başlatarak medeniyetler çatışması tezlerine medenice cevap verdi; azınlıkların, Alevilerin, Kürtlerin meselelerine çözüm arayışlarının bir parçası oldu, kadınların sorunları ile ilgili ciddi gayretlerde bulundu ve tecrübesini ülke içinde ve dışında birçok STK’ya aktardı.
Vakfın ülkede birbirinden çok farklı kesimleri bir araya getirdiği, bir sulh ve müsalaha ortamı oluşturma yolunda önemli gayretleri olduğu yadsınamaz. Ben de 2008’de Abant Platformu’nun Bolu’daki toplantılarına katıldığımda gördüm bunu yakinen. Kürt Meselesi’nin konuşulduğu o yıl, normalde bir araya gelmesi zor kesimler aynı masa etrafında Türkiye’nin bu en önemli ve zor sorunlarından birini müzakere edip, çözüm yollarına kafa yoruyorlardı.
Evet, dediğiniz gibi, Vakıf tüm bu çalışmaları yaparken hiç bir zaman sadece kendi fikir dünyasına yakın insanların fikirlerine müracaat etmedi. Yukarıda ifade ettiğim prensipleri bir kurum olarak önce kendisi tatbik ederek, toplumun her renk ve kesiminden entelektüellerin söz hakkına sahip olduğu çok sesli bir yapı olarak var oldu. Bir diğer ifadeyle, vakfın başarısı sadece Hizmet kadrosunun irade, vizyon ve bakış açısı ile izah edilemez, bu başarı ancak toplumun farklı ve çok sesli yapısının bir araya gelerek oluşturduğu sentezin ve ortak aklın ürünüydü.
Vakıf’ın şimdiki durumu nedir?
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, 2012 yılında Birleşmiş Milletler ECOSOC danışmanlık statüsünü elde etti. Bu statü ile birlikte zaten uluslararası bazı farklı proje ve konferanslar düzenleyen vakıf, kendisini yeni bir eğitim, dönüşüm ve gelişim sürecinin içinde buldu. Yaptığı faaliyetleri, BM ve dolayısıyla uluslararası diskur içinde ve etrafında şekillenen kavramlarla ifade etmeye, Türkiye kaynaklı tecrübesini küresel bir dile tercüme etmeye başladı. Birleşmiş Milletleri tecrübesi son derece meyvedar oldu ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ́nin özellikle uluslararası faaliyetlerine ufuk ve zenginlik kattı. 2013 yılından itibaren, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nin bir çok platformunun yanısıra, “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Global” ekibi başta New York olmak üzere, Cenevre ve Viyana ́da faaliyet göstermeye başladı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Global, Vakfın Türkiye tecrübesiyle BM’nin hedeflerini buluşturan bir çok proje ve konferansa imza attı. Bu yoğunluğun getirdiği ihtiyaçlara cevap vermek üzere 2014 yılında JWF New York merkezli bir Amerikan sivil toplum kuruluşu olarak resmen kuruldu. Bu süreci Türkiye ́de ki Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tecrübesinin küresel dünyaya açılımı olarak özetleyebiliriz.
Malumunuz, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı 15 Temmuz 2016 ́da yaşanan darbe girişiminden sonra ise, Türkiye ́de KHK ile kapanan yüzlerce STK ́dan birisi oldu. Global ekipteki arkadaşlar hızla New York’taki vakfı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın yeni merkezi olarak düzenlediler ve çalışmalarının aksamadan sürmesi mümkün oldu. Hal-i hazırda da ellerinden gelen her türlü gayreti sürecin beraberinde getirdiği sıkıntılara rağmen göstermeye devam etmekteler.
Vakıf şu an ne tür faaliyetlerde bulunuyor?
Son dönemde, ağırlıklı olarak bu süreçte yaşanan insan haklari ihlallerini raporlama, farklı ulusal ve uluslararası mecralarda bu mağduriyetlerin duyurulması ve dünya kamuoyunun gündemine girmesi için gerekli olan verileri toplama konusunda etkili çalışmalar yürütüyorlar. Yine JWF, Türkiye dışında yaşayan mağdurlara da doğrudan bilgilendirme ve destek sağlamaya çalışıyor. Daha önce belirttiğim gibi, Vakfın mevcut çalışmaları Türkiye’de yaşanan süreçle sınırlı değil. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı her sene UN Women ́in Kadin Statüsü Komisyonu’nda farklı STK’larla ortak etkinlikler düzenliyor, Avrupa ́da kadın hakları konusunda bilinçlendirmeye yönelik projeler, demokrasi ve insan haklarının içselleştirilmesine yönelik faaliyetler yapıyor, iltica, göç ve toplumsal entegrasyon gibi konular hakkında ortak akıl ve ortak çözüm tekliflerini geliştirme adına ilgili uzmanları yuvarlak masa toplantılarında bir araya getiriyor. Özetle, kendisini barış kültürü, insan hakları ve sürdürülebilir kalkınmaya adayan JWF, şartlar gereği mütevazı ama kanaatimce oldukça değerli katkılar sunmaya devam etmektedir.
Hareket’e içerden ve dışardan çeşitli eleştiriler geliyor, siz bu eleştirilere nasıl bakıyorsunuz?
Kişinin, toplumların ve ilimlerin inkişafı, tenkit ile gerçekleşir. Bu bağlamda tenkit ve eleştiri, yenilenmenin çok önemli bir yolu ve yöntemidir.
Söz söylemenin en zor olduğu dönemdeyiz, hele Hizmet hareketiyle ilgili söz söyleme, beyanda bulunma zorların zoru bir durum olsa gerek. Belki bu dönemde konuşmanın ve yazmanın zorluğu; hem gerçekleri rasyonel olarak tespit edip ortaya koyma ve hem de bu süreçte ciddi sancı ve acı çeken masum ve mağdurların ümitlerine kezzap dökmeden bilakis, onların yaralarına merhem olma zorunluluğundan kaynaklanmakta olabilir. Bir diğer açıdan da, sebepler üzerinde durulduğu kadar Allah (cc)‘ın inayet, lütuf ve ihsanlarına da dikkat çekmenin bir yükümlülük oldugunu, bu parametrelerden herhangi birinin göz ardı edildiginde, eksik bir bakışın söz konusu olacağını unutmamak gerekiyor.
Hizmet Hareketi, kanaatimce dün de eleştirilere muhatap idi, bugün de. Ama takdir edersiniz ki, eleştiri ile asılsız iddia ve iftiralar arasında bir fark vardır. Belki bugünlerde yapılan eleştirilere verilen bazı Hizmet içi tepkilerin sertliği, yüzbinlerce insanın bir çok asılsız iddia ve iftira yüzünden hakkının çiğnenmesinden ötürü olabilir. Bu dönemde, bu inanılmaz mazlumiyete rağmen, haklı eleştirileri dinleyip değerlendirmek zorundayız. Fakat bu yenilenme cehdimiz bizi redd-i miras yaparak geçmişi topyekün yok saymaya, sadece negatife yoğunlaşmaya itmemeli. Unutulmamalı, bu Hizmet -bugün de kendi içinden olup onu eleştirilenler dahil- binlerce fikir sancısı çeken ve insanlık için dertlenen insan yetiştirdi ve bu, içinde neşet ettiğimiz toprakların şartları gözönünde bulundurulduğunda inanılmaz bir değer.
Türkiye ́de ki Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı‘nın, 3-4 yıl süren ve hatta çok da sert kritiklerinin de içinde bulunduğu bir toplantı serisi olmuştu. Bu toplantılar “Acaba gözümüzden kaçan neler var?” düşüncesiyle eleştirilerin alındığı, dinlenildiği toplantılar idi. Aslında iyi bir mümin, iyi bir insan olmanın yolunun da kendini eleştirmekten, kendisyle yüzleşmekten ve en güvendiği işleri bile sorgulamaktan geçtiğini hepimiz hem okumuş hem de dinlemişizdir. Eleştiriyi kişinin kendi üzerinde gerçekleştirmesi, kendisiyle yüzleşmesi acı ve zor olacak ki, ecdadımız buna işaretle “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır!” demiştir. Bakalarına çuvaldız ile yaklaşanların, kendilerine de bir iğne kadar eleştiriyle yaklaşmalarını bu sözle tavsiye etseler gerek.
Bugün, Hizmet atmosferinde yetişmiş arkadaşlarımızın eleştirilerini, Hizmet‘in başarısı ve ayrıcalığı olarak görüyorum. Söz konusu eleştirilerin hepsine elbette ki katılmıyorum, ama ben bu dönemde Hizmet ́in tashihi ve tadili için zihinlerin ortaya koyduğu eleştirilerin çok değerli olduğunu düşünüyor ve bu yaşanan acı, ızdırap ve çaresizlik karşısında vicdanlarının dışa vurumu olarak değerlendiriyorum. “Dertli, söyleyen olur” ama türkü söylemez, can yakan ifadeler söyler. Bize düşen, empati ile yaklaşıp, dinlemek, haklı noktalarını da ilgili muhataplarına taşımak, kendimize düşen neyse onu yapmaktır; eleştirileri dikkate almaktır.
Bugün farklı zeminlerde dile getirilen; imkanların hakkını verememe, siyaset-hizmet ilişkisi içinde istikamet sorunu, aidiyet duygusunun baskınlığı, hesap verilebilirlik ilkesiyle ilgili meseleler, şeffafiyet açısından aydınlatılması gerekli olan noktalar, istişare ve ortak akılla hareket etmedeki eksiklikler, devleti tanıyamama ve devlete bakış açısındaki sorunlar, empati yetersizlikleri ve sadece kendi hizmetlerini düşünme gibi gerek harici dünyadan, gerekse Hizmet içinden farklı değerlendirmeler ve eleştiriler gündem oldu.
Peki sizce bu eleştiriler göz önünde tutuluyor mu, ya da tutulacak mı?
Elbette ki, bundan sonra ki süreçte de bu eleştirilerin ilgili her kademede ele alınması söz konusu olduğu gibi bu noktaların gerek aydınlatılması gerekse çözüme kavuşturulması atılacak en önemli adımlar olsa gerek. Aslında bu yönde de ciddi adımların atıldığını, zihniyet noktasında bir problemin olmadığını, sadece zamana ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum.
Bir diğer nokta, Hizmet bu süreçte bütün imkan ve organize kabiliyetini kullanarak yeni dönem ve duruma göre vaziyet alma durumundadır. Bu, şartların zorlaması açısından kaçınılmaz bir süreçtir.
Bununla ilgili nasıl bir yol izlenilmeli?
Alan çalışmaları, Hizmet‘e gönül veren her bir ferdin kanaat ve düşünceleri, akademik sahadaki tecrübe ve birikimin bir araya getirilerek ihtiyaç duyulan tashih ve düzenlemelerin yapılmasına da zihni manada ciddi bir engel görmüyorum. Burada ki en ince nokta, hedefin binayı yıkmak değil, hasar görmüş ve işlemez hale gelmiş noktaların gözden geçirilmesi olmasıdır. Temel değerler, dinamikler, ve ilkeler muhafaza edilme kaydıyla her türlü teknik usul ve strateji değiştirilebilir ve ihtiyaca göre düzenlenebilir kanaatindeyim.
Ancak, unutulmamalıdır ki, yarım asırdır devam edegelen bir hareketin, teamülleri ve stratejileri sabahtan akşama bir iki yazı, bir kaç toplantıyla değişecek değildir. Kişinin, şahsi alışkanlıklarını bile değiştirmesinin aylar, hatta yıllar aldığı düşünülürse, belki Hizmette yaşanacak ve bazı alanlarda ihtiyaç duyulan zihni dönüşüm için de elbette belli bir zamana ihtiyaç olacaktır.
Sizin Hareket’le ilgili eleştirileriniz var mı?
Az önceki soruda da ifade ettiğim gibi, Siyaset-Hizmet ilişkileri içinde istikamet sorunu, hesap verilebilirlik, karar verme mekanizmalarındaki şeffafiyet gibi konulardaki hata ve eksiklerin acilen giderilmesi gerektiğine inanıyorum. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı olarak özellikle AKP döneminde medyanın ve ifade özgürlüğünün adım adım kısıtlanması konusunda gerekli bağımsız tepkiyi ortaya koyamadık. Ya da çok eleştirdiğimiz Genelkurmay’ın akreditasyon uygulamasını daha 2005’lerden itibaren Erdoğan’ın yapmaya başlamasına ses vermeliydik. Yani iktidarı iyi günlerde bile bu konularda uyarabilmeli kamuoyu oluşturmalıydık. Hizmet ́in ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ́nin maalesef bu konulardaki performansı, özellikle içinde neşet ettiği sosyo-kültürel realitelerden dolayı eksik ve yetersiz kalmıştır. Gelgelelim bu bir performans sorunudur, hareketin masumiyetini ve savunduğu değerlerin bizatihi kıymetini bu beşeri eksikliklere kurban etmek insafa sığmaz.
Mesela nasıl?
Hizmet Hareket’ini, üzerine müesses bulunduğu değerleri, ilkeleri ve prensipleri itibariyle takdir etmenin dışında bir şey demenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Her eleştiride, yalan ve iftira olmadığı kaydıyla, önce; Anadolu ́nun sınırlı kaynaklarına sahip insanlarının ortaya koyduğu civanmertliği, eserleri ve yetiştirdiği insanları müstesna bir başarı hikayesi olarak görmek gerek. Hele bu büyük gayretin, 50 yıl kesintisiz devam etmesi ve sürekli büyüyerek kendi sınırlarını aşması ve orada farklı coğrafyalarda da 25 yıldır kabul görüyor olması, bir başka zirve yöndür. Aslında, ister şahsi ister kurumsal manada muhasebe ve yüzleşme yeni dönem ve yeni şartlar da eski hataların görülmesine ve tekrarlanmamasına vesile olacaktır. Bu, yeni dönem için farz der farz mesabesinde önemli bir gayrettir.
Bunları ifade ettikten sonra, ister yurt içi ister yurt dışı alanlarda daha iyisi olmaz mıydı? Hiç mi hata yapılmadı? Her fırsatın hakkı verildi mi? gibi sorular sadece bu sürece bağlı olarak değil, öncesi için de geçerli olan gelecekte de sürekli sorulması gereken sorulardır.
Hizmetleri insanların yaptığı gibi, hata ve yanlışlığı da insanlar yapar. Dolayısıyla, elbette ki Hizmet içinde de olsa ne insanlar masumdur ne de hataları kutsaldır.
15 Temmuz hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
15 Temmuz 2016 darbe kumpası, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik düzenine karşı bir saldırı idi. Müteakiben Türk hükümeti tarafından ilan edilen OHAL yönetimi, insanların Hizmet Hareketi‘yle irtibatlı oldukları iddia ve algısı bazında, nefret kışkırtıcılığına, hunharca
işlenen suçlara, kitlesel insan hakları ihlallerine, keyfi zulüme ve kitlesel cezalandırmaya maruz kalmalarına neden olmuştur. 15 Temmuz, kendi ikbal savaşlarını yapanların, masumiyet rolüne girerek yaptıkları en büyük zulmün adı.
İktidarın kirli bir oyunudur, 15 Temmuz.
Milli irade deyip, kendi insanına zulm eden, baş örtüsü üzerinden siyaset yapıp baş örtülü kadınları bebekleriyle hapse tıkan, sadece Hizmet Hareketi ile öyle veya böyle bir bağlantısı olan insanlardan intikam almak için değil, tüm muhaliflere karşı zulmü hat safhaya taşıyan bir süreçtir.
Hizmet Hareketi ve diğer muhaliflerin maruz kaldığı bütün insanlık dışı uygulamaların milletin gözünde meşruiyete dönüştürme illüzyonunu başlangıcıdır 15 Temmuz.
Demokrasi diye yola çıkan ve bu vaatlerle sadece ülkesindeki demokratları değil, AByi bile aldatarak mafyatik bir yapıya dönüşen iktidarın bayram günüdür 15 Temmuz.
Her türlü kirli organizasyon sahiplerinin salındığı, suçluların hayatın bütün karelerini işgal ederken, hapishanelerin de adalet ve hukuk mücadelesi verenlerle dolduruluduğu, masumiyetin mahkum olduğu dönüm noktasıdır 15 Temmuz.
Cemaat, bu zulme karşı nasıl bu kadar savunmasız kalabildi?
Öncelikle su noktaya dikkat çekmek isterim. Hizmet bir sivil harekettir. Ve her türlü şiddetten uzak kalan bir sivil hareket olarak da, devletin tüm gücüne maruz kalmıştır. Malesef iktidar, hukuku katlederek devletin tüm enstrümanlarını gayr-i meşru bir şekilde kullanıp, Hizmet ́i yok etmeye yönelik seferber olmuştur. Hizmet bütün gücünü bağlı olduğu değerlerden, öz kaynaklardan almaktadır. Hizmet bir emanettir ve bugünün ihtiyaç ve stratejilerine uygun hareket etme ve gelecek nesillere de meşruiyetini yitirmemiş, aynı cazibe ve kutsiyetine sahip olarak intikal etmesi esas alınarak hareket eder.
Bu çerçeveden baktığımızda Hizmet ́in bu zulme karşı tek savunması, hukuki süreçler olabilirdi. Ülkede hukuk sistemi tamamen yok olduğundan dolayı da, Hizmet ́in şiddetsiz direnişin dışında pek bir şey yapacağı yoktu.
Aslında Hizmet ́in bu kadar savunmasız kalması, iktidarın kirli iftiralarinin ne kadar gerçek dışı olduğunun açık bir göstergesidir. Hem „devletin her tarafında, hatta emir subaylarına kadar sizmis“ diyeceksin, „Terörist“ diyeceksin, hem de bu insanların tek suçu, şiddetsiz bir direniş sergilemek olacak.
Ve tüm bu zulmü, dünyanın ciddiye almadığı bir darbe kumpası ile meşrulaştırmaya çalışacaksınız. Herhalde normal bir aklın asla kabul edeceği bir yaklaşım değildir bu, kaldı ki bütün insanları eğitimli bir hareketin bu kadar aklı zorlayan, tuhaf bir yola girmesi düşünülemez. Bugün Hizmet, meşruiyetini kaybetmeme adına ağır bedeller ödüyor. Bu kaybedilenler bir gün mutlaka telafisi mümkün olacak şeylerdir ama meşruiyet bir defa kaybolduğunda bir daha geriye dönemezsiniz ve bunun kaybı üç zamanlı bir kayıptır; geçmişe ihanettir, hazır zamanda iflastir ve gelecek nesilelerin emanetini zayi etmektir.
Meriç?
Meriç; zulümle necat arası sudan bir çizgi. Belki de, esaretten hürriyete giden bir sırat köprüsü. Bazıları için masumiyetlerini şehadetle taçlandıkları bir rampa. Ama bazılarımız için, sinemiz de çağlayıp akan bir üzüntü ve kederin adı. Kim bilir belki masumların, mahkumların, mağdurların akan göz yaşlarının mücessem hali.
Meriç; Türkiye ́de mazlum olan insanlar için özgürlüğe açıldığı su kadar aziz bir visal kapısı. Bazıları için ise bu eza ve cefa dolu dünya sıkıntılarının noktalandığı yer, dar-ı fena ́dan dar- ı beka ́ya geçiş noktası.
Meriç; bu Hizmet tarihini kaleme alanlar için hakkında ayrı bir başlık açılarak ele alınacak derin bir konu.
Hasılı Meriç, geçeniyle geçemeyeniyle bütün masumların farklı farklı derslere, tecrübelere mazhar oldukları soğuk, can yakan, ama bazen de can kurtaran ince bir çizgi.
Hizmet medyası hakkkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Medya meselesi her kişinin tanımı, beklentisi ve yüklediği misyona göre farklı yaklaşımların olacağı bir alandır. Hizmet 1986 yılında Zaman Gazetesi ile medya alanına girmiş oldu. Her ne kadar geçmişte Nur cemaatleri başta olmak üzere diğer İslami cemaatlerin gazeteleri olsa da, Hizmet için bir ilk adım oldu gazete. Uzun bir tecrübeden sonra, medyanın diğer bütün alanlarında da varlık gösterildi. Haddizatında, Hizmet Hareketi‘nin bütün kurumları gibi medyadaki çalışmaları da ticari beklentiden uzak; hem hak, doğru ve güzelliklerin kamuya maal olması hem de haksızlık, tecavüz saldırı ve iftiralara karşı gerçeği ortaya koyma maksatlı hareket etmiştir.
Geriye dönüp baktığımda, Türkiyede yaşanan farklı dönemlerdeki tazyik, tenkil ve tahrip hamlelerine karşı Hizmet Medyası’nın ciddi mücadeleler verdiğini hatırlıyorum. Kaldı ki, diğer medya organları içinde Hizmet‘e ait meseleleri her seferinde çarpıtan, abartan veya
iftira atan kesime de cevap verme, yalanlarını atamaz hale getirme de her gün yapılagelen sıradan işler nevindendi.
Hizmet Medyası’nın AKP Dönemi karnesi?
AKP’nin demokrasi, AB ve yeni anasyasa dediği iktidar dönemlerinde Hizmet Medyası, bu projeleri seslendiren en güçlü ses görünümündeydi. Bugün medyada görev yapan arkadaşların, “Keşke siyasi yapıya bu kadar yakın durmasaydık” serzenişleri bir gerçeği ifade etse de, göz ardı edilemeyecek başka maslahatların varlığını da düşündürmektedir. Ancak, hangi niyet, maksat ve hedefle sahip çıkılırsa çıkılsın, iktidar yakınlığı hizmet adına ateşten bir gömlek olmuştur.
Hizmet Medyası ve iktidar arasındaki durumlar nasıldı?
Hizmet’in bütün kişi ve kurumları gibi medyası da asla iktidar nimetleriyle palazlanmadı. Dolayısıyla sükutu, iktidar nimetlerini kaybetme korkusu değil; tam tersine, ülke adına elde edilen kazanımların (vesayetten kurtulma, anayasadaki değişiklikler, Avrupa Birliği süreci) kaybolması endişesi olduğunu düşünüyorum. Bugün, bütün hesaplar ortaya döküldüğünde, Hizmet’in iktidardan istifade ettiği nimetler adına söylenecek bir satırlık bir şey çıkmamıştır.
Medyada görev yapan arkadaşlarımızın iyi niyetlerinden ve faydalı olma hedefleriyle ilgili hiç bir zaman terreddüde düşmedim. Ama, insan olarak hepimizin eksiği, kusuru ve hataları olduğu gibi onların da olmuştur. Ancak, işlerinin en zor yönü; yaptıkları her çalışma her gün kamuoyunun doğrudan teftişine ve görüşüne çıkan bir iş olduğu için her gün doğru-yanlış hesabına muhatap olmuşlardır.
Geriye dönüp baktığımda, Hizmet medyası için iyi ki varmış diyorum. Zira, yüzlerce hakperest medya mensubu buralarda yetişti. Tarihe ışık tutacak çok ciddi gerçekler (27 Mayıs’ın bilinmeyenleri, 12 Eylül‘ün karanlık noktaları, 28 Şubat süreci, yolsuzluklar) ortaya kondu. Ve kanaatim şudur ki; Hizmet medyasının sevap kefesi, hata kefesinden ağır basmaktadır.
Gelecek dönem için bir yorum yapmak gerekirse, evrensel boyutta hizmet edecek bu hareketin kendine ait bir medya yapılanması olmayabilir. Ancak ülkelerin en güçlü medya organlarında çalışan hizmet gönüllüsü arkadaşlar vardı, belki bundan sonra da daha çok olacaktır. Ve işadamlarımız arasında kendilerine ait eğitim kurumları açanlar olduğu gibi, medya sektöründe de yer alacak Hizmet gönüllüsü yatırımcılar olacaktır ümidindeydim.
Sizce Cemaat’i nasıl bir gelecek bekliyor?
Hizmet, bir yönüyle bir asırlık; bir başka yönüyle de 50 yıllık. Bu hareket akıtılan terlerin, gözyaşlarıyla edilen duaların, engin cömertliğin mücessem halidir.
Hizmet‘te her yeni dönemin, Külli İrade’nin muradı istikametinde ve ciddi sancılarla teşekkül ettiğini bazılarımız ilmelyakin, bazılarımız da hakkalyakin biliriz.
İçinde bulunduğumuz bu sürecin imkan ve fırsatlarının hakkı verilir, sebeplerde kusur yapmama esasıyla hareket edilebilirse, yepyeni bir dönem, evrensel bir alan ve bütün insanlığa uzanan bir hizmet zeminin önümüze çıkacağı ümidini taşıyorum.
Allah (cc), rızası istikametinde ki hiç bir hamleyi, gayreti zayı etmediği gibi başlattığı bir baharı da yarıda bırakmamıştır. Hiç bir bahar düşmanı, ağaçları keserek, fidanları sökerek, yaprakları çırparak baharın gelmesine engel olamaz. Belki, sadece daha geniş alanlarda daha yoğun çimlenmelere ve yeşermelere vesile olur.
Süreç’in kazanımı olarak değerlendirebileceğiniz neler var?
Bu süreç, Hizmet adına elbette son derece üzücü kayıplara vesile olmuştur. Yaşananlar, yürekleri dağlamış, sineleri yakmış ve gözyaşlarını ceyhun etmiştir. Ancak, bütün bunlara rağmen, Türkiye dışında çeyrek asırdır devam eden hizmetler daha da bilinir hale gelmiş durumda. İktidarın her türlü kirli girişimine karşılık -az yer müstesna- her şarta rağmen ülkelerin hizmetlere sahip çıktıklarını gördük.
Hizmet Hareketi‘nin en ağır zulme, gaspa, işkence ve öldürme fiilerine maruz kalmasına rağmen en ufak bir şiddete bulaşmaması bütün bir cihanın dikkatini çekmiş ve Müslüman bir topluluk olarak, en ağır şartlarda dahi şiddet ve terörden fevkalede uzak olduğunun tescili olmuştur. Özetle Hareket, sivil ve barışçıl kimliğini tüm dünyaya ispatlamış bulunuyor. Bu öylesine güçlü bir kazanımdır ki, geleceğin dünyasında İslamın bir sulh dini olduğunu ifade etme ve onu cihanda temsil etme imkanını beraberinde getirecektir. Hizmetin, rızaya kilitlenmiş, beklentisiz ve adanmışların hasbi gayretleriyle, yeni şartlara göre kendini yenileyerek devam edeceğini düşünüyorum. Zira, ya yeni hal ya yeni hal… Ümid ediyorum ki, Hizmet, temel hedef ve dinamiklere sadık kalarak, yenilenecektir.
Hizmet’in merkezi lider kadrosu denince ne anlamamız gerekiyor?
Merkezi lider kadrosu tabirini kullananlar, Hocaefendi ́ye yakın, icrai sorumluluğu olanları kastediyorlar zannediyorum. Bu tabir Hizmet içinde bilinen ve kullanılan bir tabir değildir ama ne denmek istendiği ortadadır onu değerlendireyim.
Hizmet‘in, İzmir‘de ilk teşekkülü yıllarında Hocaefendi‘yle birlikteliği önce talebelik sonra da Hareket içinde sorumluluk alarak vazife yapan bir çok insan olmuştur. Geride 50 yıla aşkın bir süreç bırakılmış olmasına rağmen bu insanların büyük çoğunluğu hem Hizmet‘in içinde devam ediyor hem de Hocafendi‘ye yakınlıkları sürüyor (ancak sadece fiziki yakınlığı kastetmiyorum.)
İcrai sorumluluğu olanlar, zaman içinde hizmet kalemleri arttıkça artmış, eskiden dar daire tabir edilen ve herkesin birbirini tanıdığı zemin yerini ortak değerlere sahip birbirini tanımayan binlere bırakmıştır.
Ancak, Hocaefendi‘nin ilk dönem yanında olmuş olan insanlardan bazıları –sorumluluğu olsun ya da olmasın bu yakınlığı devam ettirmişlerdir – Bunu da kişilerin teveccüh ve vefalarına Hocaefendi ́nin aynı haslet ile karşılık vermesine bağlıyorum.
Hocaefendi‘nin etrafında sürekli onunla beraber olup, Hizmet‘in makro planlarını yapan ve yöneten bir kadro hiç olmadı. Tabanda sorumluluğu olan kişi ve heyetlerin zaman zaman kendisine ziyarete gelmeleri ve beraberinde getirdikleri fikir, projeleri kendisiyle paylaşmaları zeminleri elbette olmuştur. Hocaefendi de kendine arz edilen projelerde ortak akla, istişareye ve mali güçlerinin olup olmadığına dikkat çektikten sonra da arkadaşların tekliflerini değerlendirmiştir, tavsiyelerini beyan etmiştir.
Geriye dönüp baktığımızda, her seviyede görev yapmış arkadaşlarımızın içinde ortak aklın hakkını vermede, istişarenin esaslarının uygulamada eksik ve hata yapanlar olmuştur. Ancak, bu hata ve eksiklerinin bazıları yürüyen yapılar için de tolere edilen şeyler olsada, bazı hatalar da kişilerde değişik itimat ve güven yaralarının açılmasına sebep olmuştur.
Bugün Hizmet‘in, hem içinden çıkacağı badirede hem de geleceğini inşa etmede Hocafenedi‘ye olan ihtiyacı dünden daha fazladır. Duruşu, ifade ve söylemleri ve dikkat çektiği hedef ve projeleri ve birleştiren konumuyla. Hizmet prensipleri ve esaslarına sadık kalarak, şahsi insiyatif alanlarını ortak akla emanet ederek hizmet etmeye dünden daha fazla ihtiyacımız var.
Atılması gereken adımlarda, (her alanda ve her ülkede) orada hizmet eden arkadaşların, dostların, sempatizanların müzakere ve kararları esastır. Hocaefendi‘nin ve Hizmet’te ağabey konumunda olanların teşvik ve tavsiyeleri de bu yöndedir.
Değişim, dönüşüm ve ihtiyaca göre yenilenme, Hizmet‘in her seviyesindeki insanlarının müzakere meclislerinde fikirlerini ortaya koyup varacakları ortak aklın tercih ettiği usul ve mahiyette gerçekleşecektir. Buna engel olacak ne bir iç mekanizma söz konusudur ne de hariçten kendi arzu ve inançlarını dayatıp Hareket‘i yönlendirmeye çalışan dış mekanizmalar söz konusudur.
Cemaat’te “Büyük Abiler” Süreçi okuyamamakla, iyi yönetememekle eleştiriliyor. dolayısıyla da icraayı bırakıp artık köşelerine çekilmeleri, “nasih” olmaları gerektiği şeklinde bir düşünce de seslendiriliyor. Siz ne dersiniz?
Musibet ve baskı zamanlarında, belirle bir kitleyi stigmatize ederek suçlu ilan etmek, kolaya kaçmaktır ve sebepleri doğru okuyamamaktır. Her gün binlerce aslı astarı olmayan iftira bombardımanına maruz kalmış hizmet insanlarının hem de en görünenlerine, kimliği hizmetle bütünleşmiş olan kişilere topyekun suçlayıcı bir dilin kullanılması rasyonel olmayan duygusal bir redd-i mirastır. Unutulmamalıdır ki, Hareket kolektif bir yapıdır: Insanların gönüllü olarak katılım sağlayarak destek verdikleri ve aslında bu bağlamda da bu eleştirilen sistemin sürdürülmesinde doğrudan etkin oldukları bir yapıdır. Türkiye ́de yolunda gitmeyen herşeyin müsebbibi olarak Hizmet ́i gören iktidar ne kadar realiteden uzaksa, Hizmet içinde sorunlu olan tüm uygulamaların müsebbibi olarak abileri de görmek, o kadar realiteden uzak bir yaklaşımdır diye düşünüyorum. Bu ifade bir gerçeğin ifadesidir ve birilerinini koruma anlayışıyla söylenmiş bir söz değildir. Kenarı çekilme meselesine gelince, bugün hizmetin ilk dönemlerinde aktif vazife almış büyüklerimizin bir çoğu dünyanın değişik yerlerine dağılmış durumdalar ve oralarda da icrai görevden daha ziyade danışmanlık ve rehberlik tarzı katkıda bulunmaktadırlar. Zaten beşeri yapının gereği belli bir yaştan sonra hizmetin ihtiyaç duyduğu aksiyon, cevvalik elbette olamaz ve bu alan, bu işler gençler tarafından götürülür. Işin tabiatı gereği hizmetin teamülleri neticesi büyüklerimizin tecrübeleriyle gençlerimizin heyecan, enerji, ufuk ve aksiyonları birlikte devrede olursa, daha verimli neticeler olacaktır. Zira Hizmette hiçbir kişi bir başkasının muhalifi veya rakibi değil, belki mütemmim bir cüzü yani tamamlayıcı bir parçası, yardımcısı ve yol arkadaşı olmalıdır.
Dolayısıyla bu bayrağın elden ele devri de hizmetin kendi teamülleri içinde ilke ve prensiplerine sadık kalarak devam edip gidecektir.
Bulunduğunuz yerden bakınca nasıl bir Türkiye görüyorsunuz?
Türkiye‘yi, hızını alıp tam havalanacağı sırada pistten çıkan uçağa benzetiyorum. Hangi noktadan bakarsanız bakınız, her tarafta ciddi bir kaybın ve enkazın var olduğunu sadece biz değil, tarafsız bakan bütün bir dünya görüyor. 21. asırdaki Türkiye, maalesef 20. asrın faşizim bataklığına girdi. Herhalde, irtica olsa olsa buna denir. Yaklaşık bir asırdır ülkeyi elinde tutan kirli ve karanlık yapılar bugün mazilerindeki kirli işlerden sıyırıldıklarıyla kalmadıkları gibi Erdoğan ile birlikte hem intikam alıyor, hem de gelecek iktidarlarının hesaplarını yapıyorlar.
Türkiye, coğrafi olarak önemli bir ülke, bulunduğu bölge de üzerinde en çok hesapların, kavgaların yapıldığı bir bölge.
Bu zalim gider, ancak, eğer soyma, çalma ve paylaşım sistemleşmiş bir şekilde varlığını devam ettirirse –bir inayet olmadıkça- bu ülke insanı Venezuella‘dan farkı olmayan bir perişaniyete duçar kalır.
Ülke, tarihinin hiç bir döneminde görülmemiş; kara para, uyuşturucu ticareti, petrol ve silah kaçakçılığı gibi kirli işlerin merkezi durumuna gelmiştir. Tarım, sanayi, turizm gibi alanların körelmesine rağmen kullanılan kaynaklar bu kirli ve kanlı kaynaklardır. Böyle bir ülkede, adalet, hukuk, ifade özgürlüğü ve akademik çalışmalar çok lüks şeylerdir.
Elbette, bütün bu tespitlere rağmen ülkemle ilgili ümitsiz değilim, yetişmiş insan gücü uluslarası dengeler, yapılan zulümlerin oluşturacağı intibah ve ilahi adalet, yürekten edilen dua ve ortaya konan gayretler elbette semere verecektir. Unutulmamalı ki, her gecenin bir neharı, her kışın bir baharı vardır ve bu Allah'ın kanunudur.
Memleket özlemi?
Hayatım, ekseriyet itibariyle gurbette geçti. Bir çok insan köyünü, kasabasını ve orada biriktirdiği hatıralarını ve zamanını paylaştığı arkadaşlarını özler. Son 40 yıldır, bütün bu yerlerden ve oradaki dostlarımdan hep uzak yaşadım, kısa süreli ziyaretler müstesna. Ancak, ülkemin bir cok farklı şehrinde imrarı hayat ettim. Oralarda çok güzel arkadaşlar edindim. O günleri, mekanları ve o dostları elbette özlüyorum.
Ne var ki, Ülkemin üzerindeki bu kabus ve kaos özlem duygumu acıya, ızdıraba ve sancıya dönüştürdü. Ülkesini terk etmek icin, nehirde boğulmayı göze alacak kadar şartlarin boğucu oldugu bir ülkeyi özlemle degil, sadece acı, üzüntü ve sancıyla anıyorum.
Süreç’te halk gibi Aydın kesim de Cemaat’i yalnız bıraktı diyebiliriz. Yazarlar ve Gazeteciler Vakfı başkanı olarak bu konuda neler düşünüyorsunuz ?
Ülkemizde malesef, yıllardır Türk aydını hep kamplaşmalar yaşadı. Uzun zaman devletin güdümünde olan aydınlar, görünür haldeyken farklı kültür, inanç ve sosyal gruplara mensup olanlar da ya itilmiş veya ötekileştirilmiş durumdaydılar. Hatta bir çoğu, değişik mahrumiyet, eziyet ve esaretlere muhatap kalıyorlardı.
Bugun iktidar olan AKP, çevredeki muhafazakar, liberal ve demokrat aydinları merkeze çeken bir yaklaşım ile ötekileştirilmiş olanları görünür hale getirdi. Ancak bir dönem beraberlikten sonra bütün değerlere sırtını dönen AKP, muhafazakar aydınlara öyle ağır bir fatura kesti ki bu muhafazakarların bırakınız aydınlığı, insanlıkları bile kalmadı. Kamuoyu önünde, yüzlerce yalana yama yapmak mecburiyetinde kaldıkları gibi İslamiyetle telif edilemeyecek fiilere de fetva vermeye mahkum oldular.
Hizmet, özellikle son 20 yıl boyunca merkez ve periferideki aydınların, fikir önderlerinin buluşma noktası oldu. Bu buluşmalarda her meselede mutabakat sağlanamadı elbette ama birbirleriyle buluşmaya ve konuşmaya başladılar. Altan’lar, Şahin Alpay’lar, Nazli Ilıcak’lar ve benzer bir cok liberal demokrat isim, AKP ́nin özgürlük söylemlerine, Avrupa Birliği hayallerine inanarak destek verdiler.
Bugun AKP, Türk aydınının buluşma noktalarını yıkmakla kalmamış, demokrat söylemlerine destek vererek ayakta kalmasını saglayan aydınları müebbetle cezalandırmıştır.
17-25 Aralık’tan sonra kapatılan medya organları, içeriye atılan gazeteciler ve işlerine son verilen akademisyenlerden geriye, -vicdanının sesini dinleyen az sayıda cesaretli aydın müstesna– birer propaganda ve yalan makinasına dönüşen medya; şöhret, imkan ve makam ile sarhoş olmuş muhafazakar aydın taslakları ve nepotizm hastalığına tutulmuş üniversitelerin naehil akademisyenleri kaldı.
Ekranlarda boy gösteren, yazı yazan ve bilirkişi olarak ses çıkaranlara ne aydın tabiri ne de entelektüel tanımını kullanmak mümkün degildir.
Bugün Türk aydını ya sürgünde veya zindanlarda. Aydın görünümlü kitle de boş meydanda ahkam kesmekle, iktidara methiyeler düzmekle meşgul.
Şahin Alpay serbest bırakıldı?
Şahin Alpay’ın AHIM kararı sonrası tahliyesi bu zorlu süreçte zaman zaman nefes aldıran haberlerden biri oldu.
Şahin Alpay; İnsani değerleri, demokratlığı, cesareti ile gazeteci, akademisyen ve aydın olarak ülkeye ciddi katkıları olmuş bir kişidir.
Onun özgürlüğü adına çok büyük bir adım. Geçmiş olsun diyorum kendilerine.
Kendisinin de ifade ettiği gibi, sevinçli olmakla birlikte, içerideki binlerce mazlum ve masum kurtulmadıkça Türkiye ́nin huzura eremeyeceğini ifade ederek, önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Şahin Alpay gibi yüzlerce gazeteci, medya mensubu, binlerce de kadın- erkek, yaşlı, bebek dimdik duruşları ile tarihin en apak sayfalarında yer alacaklardır.
Kırgınlıklarınız var mı?
Gençliğini, birikimini hizmet diyerek harcamış her Hizmet gönüllüsünün yaşadığı acıların, kayıpların derinliği nispetinde, kırıklığı ve kırgınlıkları elbette vardır.
Hüsn-ü zan merkezli yetişen, düşünen ve hayata hep bu pencereden bakan insanlar olduk. Bu yaklaşım herkesi insan kabul etme, kucaklama ve ona inanmayı netice verdi. Bugün yaşadıklarımıza bakınca, hüzn-ü zanlarımızın da ciddi hayal kırıklıklarına vesile olduğu bir gerçek.
Yere göğe sığdıramadığımız insanımızın bugün olanlar karşısındaki hissiz ve duyarsız hali, en büyük kırgınlığım. Kendi kızına, oğluna, gelinine kapısını kapatan hatta gidip onu ihbar edenler bizim baş tacı ettiğimiz bu insanlar mıydı?
Hizmet Hareketi’yle, şu ve ya bu şekilde irtibatı olmuş, yüzlerce ve ya binlerce iş adamı, gazeteci, aydın, sanatçı veya normal vatandaşlardan hiç birisi Hizmet’ten zarar görmediği gibi, yurt içi ve dışında bir çok faydasına şahit olmuşlardır. Şimdilerde, bu kesimdeki insanların sukutu, ve bazılarının da hakaret ve iftirada bayrağı taşımaları kabul edilesi bir durum değildir.
Bugün Ülkemizde yaşananlar, Hizmet Hareketi’ne zarar verme ve yok etme sınırlarının ötesine geçmiş, toplumun parçalanması devlet birimlerinin dağılması ve uzun sürede toparlanması çok zor olan, değerlerin ve ilkelerin çözülmesi noktalarına gelmiş durumdadır. Ancak, ne kadar kırılsam da; Ülke benim ülkem, o zehirlenmiş toplum da benim içinden çıktığım toplumdur. Bütün dünyaya, yarım asra yakın sabırla hizmetleri taşıyan insanlar ve sahip oldukları kaynaklar da yine bu ülkenin insanlarının bağrından çıktı. Dua ve ümit ediyorum ki, ülke en yakın zamanda kuşatıcı evrensel insani değerleri içselleştirir, demokratik bir hukuk devleti haline gelir.
Yurtdışına çıkan Hizmet Hareketi gönüllülerine neler önerirsiniz?
Bir nevi cebri hicrete muhatap olmuş kardeşlerimizin nazar ve niyetleri çok önemlidir. Onlar yıllardır takip ettikleri, gönül verdikleri bir mefkurenin muhacirleridirler. Bu süreçte yurtdışına çıkan Hizmet Gönüllüleri, bir ülkede düşünce özgürlüğü gibi temel insan haklarının mahrumiyetini iliklerine kadar hissettiklerinden yeni meskenlerinde özellikle bu konulara daha da yoğunlaşabilirler, demokrasinin, insan haklarının mahiyetini daha iyi anlama, onların tarihçesini kavrama ve bu değerleri daha iyi içselleştirme konusunda kendilerini eğitebilirler.
Yeni hicret yurtlarında elbette zorlanmalar olacaktır. Ancak bütün bu zorluklar; 25 yıl önce o ülkeye gitmiş arkadaşlarımızın tecrübeleriyle hafifleyecektir. Bu dönemde beklentilerin minumum düzeyde tutulması, kırıklık ve kırgınlıkların da minumum düzeyde olmasına vesile olacaktır.
Son olarak da; cebrî de olsa hangi ulvi niyet içerisinde mefkure muhaciri olmuşlar ise yeni gittikleri yerlerde de o niyetlerini kaybetmemeleri ve sürekli bir aksiyon içinde olmaları hayati önem arz ediyor. Elbette ki insanlığa, topluma hizmet etmek, ancak o topluma entegre olmakla, o toplumun kodlarına vakıf olmakla mümkündür. Bu bağlamda, yurtdışına zorunlu olarak göç etmek zorunda kalan Hizmet gönüllülerinin topluma entegrasyonu, dil
öğrenmeleri, bulundukları bölgelerde kendi fıtratlarına uygun yerel sivil toplum kuruluşlarına aktif katılım sağlamaları oldukça önemli diye düşünüyorum.
Gelecekle ilgili beklentileriniz?
Öncelikli olarak, Türkiye ́de yaşanan ve neredeyse AKP’nin gözü kapalı takipçileri müstesna, herkesi kuşatan bu zulüm ve kaosun bitmesini ümit ediyor, dualarımda bunu talep ediyorum.
Türkiye, hem ülke içi hem de ülke dışında kaybettiklerini yeniden kazanması adına 50 yıllık bir gayret ve mücadele sürecinin yaşanacağını düşünüyorum. Bu kaybın, iktidar şehvetine düşmüş, parsa toplayacılarının da ya çok farkında olmadığını ve ya hiç umursamadıklarını üzülerek görüyorum.
Bütün bu yaşadıklarımızın hata ve kusurlarımıza karşı bir kefaret olmasını, bazılarımızın masumiyetleri nispetinde hak katında kıymetlerinin artmasına vesile olacağını, inandığım kaynakların referanslarıyla ümit ediyorum.
Yetişmiş insan gücümüzle, hem yurt dışında hem ülkede inandığımız esaslar ve evrensel insani değerler etrafında farklı ve etkili katkıların olabileceğini düşünüyorum. Ancak, hayata atılmış olan arkadaşlarımızın gerek zorluk gerekse rahatlık sebebiyle dünyevi meşgalelerin bizi bu ulvi hedeflerden alıkoyma riskinin düne göre daha fazla olduğunu da düşünüyorum. Hizmet, daha evrensel, kültürel ve çeşitlilik içinde yine Hocaefendi ́nin ifade ettiği gibi – hizmet hareketleri- çoğulculuğu içinde devam eder. Dinamiklerimiz, değerlerimiz, ilkelerimiz ve referanslarımız ortak ama yönetim öncelikler ve projeler açısından farklı.
Özellikle son dönemde, Hizmet Hareketi’nin en önemli gündemlerinden biri olan yerlileşme ve yerelleşme, beraberinde bulunduğumuz ülkelere entegre olma zaruretini de ortaya koymaktadır.
En önemli duam, recam ve beklentim, dünyaya faniliği içinde dünya kadar, ahirete de rıza, rüyet ve ebedi hayat ulviliği içinde değer verip, buna göre yaşayıp, yine Allah ́ın lütfuyla, razı olunmuşların arasında bulunarak ebediyete intikal etme..
[Engin Sezen] 18.3.2018 [http://thecrcl.ca]
İkimiz de Çanakkaleliyiz, dahası övünmek gibi olmasın ama Bigalıyız.
Mustafa Yeşil Bey’le 2013’te tanıştım. Onun da hikayesi şöyle:
O zamanlar, Gülen Hareketi hakkında bir MA tezi yazıyordum. Fethullah Gülen’in doğduğu köyden, Korucuk’tan, İstanbul’a yeni dönmüştüm. Bu bir haftalık seyahatte onlarca görüntülü, sesli döküman toplamıştım. Ulaşabileceğim her dökümanı elde etmek, MA’yi bitirince de aynı konuya Doktora’dan devam etmek niyetindeydim.
Yine, Ankara’da Diyanet İşleri Merkezi’nde Fethullah Gülen’in özel arşivine de girebilmiş, orada iki gün aralıksız çalışmış ve Gülen’in özlük dosyasındaki bütün evrakların ikişer nüshasını edinebilmiştim. Elimde yüzlerce dosya mevcuttu. Araştırmanın boyutları genişledikçe genişliyordu. Gülen’in Kırklareli’nde yazılı müezzinlik sınavına verdiği cevap kağıdından tutun da MİT’in “Şüpheli” soruşturmasına, Tayyar Altıkulaç’ın verdiği “mahzursuzdur” tebliğatına kadar çok sayıda özel mi özel evrak. (Bu arada, bu evrakları “sadece akademik çalışmalarda” kullanmak için sözüm var).
İstanbul’a gelince Kanada’ya dönmeden mülakat yapmakta fayda gördüğüm kimselerle de görüşmeye çalışıyordum. İşte onlardan biri de Mustafa Yeşil’di.
Vakfın o zamanlar sanırım Kuzguncuk’ta, Boğaz’a nazır bir şubesi vardı.
Temmuz sonlarıydı. Vakıf’ta olağaüstü bir hareketlilik… Meğer Akil Adamlar toplantısına ev sahipliği yapıyormuş Vakıf o gün. Akil adamlarımızı, kadınlarımızı orda gördüm. Mesela, Hilal Kaplan’ın nasıl ‘Mustafa abi Mustafa abi’ diyerek ortalarda dolaşıp durduğunu… ve ismi lazım değil daha pek çoklarının gelmişken ‘Mustafa Beyle birkaç dakika da olsa görüşelim’ diye bekleştiklerini…
Mustafa Bey meşguliyetine rağmen bizi çok güzel ağırladı. Yemek yedik, sohbet ettik. Show dünyasında tanınmış bir kişi ve Mustafa Bey’in bir arkadaşı daha vardı odada.
Orda Mustafa Bey’i gözlemleme, az çok tanıyabilme imkanım oldu diyebilirim. O günkü Mustafa Bey, rahat, mütebessim ve aydınlık yüzüyle hoşsohbet biriydi. Nüktedandı. Neşeli bir sohbet ettik. Tezimden başka her şey konuştuk. Mesela, sanatçı şahsın, sanat dünyası hakkında anlattığı şeyleri bugünün bağlamında daha iyi anlayabiliyorum.
Ondan sonra Mustafa Bey’le bir daha görüşemedik…
Mülakatlar devam ederken, kendisiyle mutlaka görüşmem gerektiğini düşündüğüm isimlerden biri de Yeşil Bey’di. Görüşülmese seri eksik kalırdı. Nitekim okuyucudan da böyle bir talep vardı. Sağolsun, kendisi de ısrarlı taleplerimi sonunda geri çevirmedi.
Mesajlaşmalarımızdan, kendisinin oldukça yoğun olduğu anlaşılıyordu, ama bu mülakatı söz verdiği üzre 18 Mart’a da yetiştirdi.
Mustafa Bey’in Süreç’in ta en başından beri çeşitli mahfillerde, zaman zaman konuştuğunu görüyoruz. Bu anlamda bir dönem Hareket’in önünde görünen kimselere bir misal teşkil ediyor. Ben bu uzun mülakatı, aslında bir mukaddimenin hülasası olarak görüyorum. Hizmet Hareketi’ne müteallik pek çok konuda Mustafa Bey’in daha çok söyleyeceği ve konuşması gereken konular var: Balyoz, Ergenekon, 15 Temmuz ve benzeri konularda generik açıklamalar yerine daha detaylı konuşması gerektiğini düşünüyorum mesela.
Umarım bu konuları da ilerleyen zamanlarda daha detaylı konuşabilme imkanları bulabiliriz temennisiyle bu uzun mülakatla sizleri başbaşa bırakıyorum.
Mustafa Yeşil kimdir?
Aslında çok söze hacet yok. Yunus ́un dediği gibi: “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” denmesi yeterli ama ben detaylara girerek biraz daha uzatabilirim:
İlk ve ortaokul eğitimimi memleketim olan Çanakkale Biga ́da tamamladım. 1981 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi‘ne girdim, o tarihten sonra da sadece bayramlarda memleketime gelebildim. Yurtiçi ve yurtdışında eğitim, medya ve diyalog alanlarında çalıştım.
2003 yılında İngiltere ́yle başlayan yurtdışı hayatım 2008’in sonlarında İstanbul merkezli Gazeteci ve Yazarlar Vakfı‘na gelince son buldu. 2008- 2015 yılları arası Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundum.
17-25 Aralık ile birlikte kaybolan ifade özgürlüğü, siyasallaşan yargı ve tekelleşen medya ile boğucu bir hale gelen ülkemde görevimi yapma imkanı kalmadığı için Nisan 2015 ́de bir toplantı için gittiğim yurtdışı seyahatinden bir daha dönmeme kararı aldım. Şu anda diyalog hizmetleriyle ilgili sınırlı imkan ve alanlarda gayret göstermeye devam ediyorum. Ayrıca 3 yıl önce Newyork ́ta Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ́nin global faaliyetlerini yürütmek için açılmış olan, Journalists and Writers Foundation ́da mütevelli heyeti üyesi olarak da katkı sunmaya çalışıyorum.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Hizmet Hareketi’nin resmi sözcüsü gibi algılandı kimilerince. Doğruluk payı var mı bunda?
Yer yer böyle bir algı gelişmiş olabilir ki, yaşanan süreci hatıra getirdiğimizde bunda da yadırganacak bir durum yok. Ama GYV hiçbir zaman böyle bir rol veya unvan iddiasında olmadı. Bununla birlikte özellikle 2013 başlarından itibaren Hizmet Hareketi’ne yönelik yeni bir yıpratma kampanyası dolaşıma girdi ve bazı konularda kamuoyunun bilgilendirilmesine yönelik cevap ve açıklamalar üretmek için kolektif bir çalışmaya ihtiyaç doğdu. Yirmi yıla yaklaşan sivil toplum tecrübesi, Hocaefendi’nin onursal başkan sıfatıyla doğrudan isminin geçtiği bir kurum olması, Hareket’in birçok katman ve kurumlarıyla teması, gündemi yakından izleyen kadrosu ve entelektüel ilişki ağları bu çalışmanın icrasında vakfın öne çıkmasına neden oldu. Akabinde gördük ki kişilerden ziyade bir kurumun bu işi üstlenmesi Hareket’in tabanında da takdir gördü ve kabullenildi.
Yıllarını Hizmet Hareketi içinde geçirmiş biri olarak sizce Hizmet nedir diye sorsak?
Hizmet; Türkiye ́den neşet edip bütün bir dünyaya temel insani değerler çerçevesinde faydayı hedef edinmiş bir sivil hareket ve bu gayeye gönül verenlerin de rıza-i ilahiye matuf olarak eğitim, diyalog ve yardımlaşma alanında yaptıkları faaliyetler ve ortaya koydukları eserlerin bütünüdür. Temel insani değerler etrafında şekillenen tüm gayretlerde olduğu gibi, bu eserler dünya barışına ve birlikte yaşama kültürüne katkıda bulunmaktadır.
Mesela ne gibi katkılar?
Hizmet; referansları Kitap ve Sünnet olan geleneksel İslami anlayışı esas almış; cehalete karşı eğitim projeleri, fakirliğe karşı iş adamlarının bir araya geldiği işbirliği zeminleri oluşturmuş, onların yurtdışına açılımını sağlamış, iftirak ve bölücülüğe karşı da kimseyi ötekileştirmeden insanların ortak noktalarına dikkat çekmiştir. Hala da demokratik ve hukuk devletinin olduğu coğrafyalarda bu gayretlerine, imkanlar el verdikçe devam etmektedir. Hareket, herkesi kendi konumunda kabul esasıyla özellikle ülkemizin farklı din, kültür, anlayış ve düşünce sahiplerine seslenerek toplumsal barışa önemli katkılarda bulunmuştur.
Bu bağlamda Hizmet, elbette ilk meyvelerini ve projelerini doğduğu Anadolu topraklarında verdi. Bulunduğumuz coğrafyanın üç asrı geçmiş kronik problemlerine de çözüm adına gayretler ortaya koydu. Doksanlı yıllarda bu faaliyetlerini ilk olarak Orta Asya ́ya taşıdı ve 25 yıl içinde de yaklaşık 170 ülkede faaliyet yapma zeminine sahip oldu.
Bugünkü durum itibarıyle bakıldığında Türkiye’de kabul gördüğünü söyleyebilir miyiz gerçekten?
Hizmet hareketi, yarım asra aşkın bir süredir Anadolu ́da faaliyet göstermiş ve kabul görmüş bir harekettir. Yüz binlerce insanın okullarında eğitim alması, dershanelerine gelmesi ve yüzbinlerce gönüllüsünün yıllardır maddi manevi destek vererek yurtiçi ve yurtdışında binlerce kurum açmaları bu kabulün bir ifadesi olsa gerek. Aslında bu kabul sadece Hizmet ́e özel bir gerçek değil; evrensel insani değerleri merkezine alıp insanlığın faydasına çalışan her fedakar ve hasbi girişim için geçerli bir durumdur. Hizmet ́in bu başarısını da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor kanaatindeyim.
Bu kadar genel bir kabul her zaman beraberinde bir etki imkanı, etkili olma imkanı da beraberinde bir güç getirir. Eğer geçmişte bazı dini hassasiyeti olan insanlar, belki çarşıya bile göndermek istemedikleri kızlarını önce üniversite tahsili için büyük şehirlere, sonraları
da öğretmen olarak yurtdışına gönderdiyseler, bu Hizmet ́e olan güveni ve Hizmet ́in pozitif toplumsal değişime olumlu etkisini göstermektedir.
Az önceki sorunuza cevabımı özetlersem eğer, benim için Hizmet, dünyada aktif sorumluluk alıp katkıda bulunarak, iyi bir mümin olmanın, mal, makam ve servet beklentilerine girmeden, (şirket-i maneviyeye ortak olarak) Allah rızasına ulaşmanın, yollarını telkin ediyor, gösteriyor, hatta yaşam alanları ve pratiklerini sunuyor. Benim için Hizmet, Ehl-i sünnet prensiplerini global şartlarda doğru ve insanlara fayda sağlayacak şekilde yaşanır kılarak temsil etmenin, ahireti kazanmada da ferdi değil, kolektif gayrete sahib olmanın imkan ve zeminidir.
Fethullah Gülen ́e yakın bir isimsiniz. Sanırım onun ders halkasında da bulundunuz bir dönem. Bize bir Gülen portresi çizer misiniz?
Her insanın hayatında, onun için çok değerli ve önemli, adeta mihenk taşı olan insanlar vardır. Fethullah Gülen Hocaefendi de benim için İslam ́ın özüne sadık ve bir o kadar da çağıyla barışık bir yorumunu ortaya koyabilmiş müstesna bir insandır. Tevazuunda ve insani ilişkilerindeki kemalâtı, sunduğu prensipleri başta bizzat kendisinin hayata geçirmesi, ilmi derinliğini ortaya koyduğu sayısız eserleri ile, bende daima derin bir saygı ve sevgi oluşturmuştur. Benim için Hocaefendi, ömrünü insanlığın hayrına adamış bir kahraman. Sadece bir neslin değil, 3-4 neslin Allah rızasına ulaşmanın, insanlığa hizmet etme üzerinden ancak mümkün olduğunu idrak etmesine sebep olmuş, fedakarlığı, hasbiliği, Allah ve Peygamber (sas) sevgisini binlerce insanın gönlüne nakşeden bir nakkaş.
Evet, Hocaefendi müstesna bir insan. Her müstesna kişilikte olduğu gibi, onu o yapan hasletleri tanımlamak çok zor, ama bu benim gönül aynama yansıyan, kendi sübjektif bakış açım.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, takdir edilir edilmez Türkiye’nin yakın tarihinde önemli katkıları olan bir platform. Siz de zor bir dönemde başkanlık yaptınız orda. Bu Vakfın katkılarını bir de sizden dinleyelim.
2008-2015 yılları arasında Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı başkanı olarak görev yaptım. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın misyonu insanların kimlik, yaşam tarzı ve inançları ne olursa olsun, kendileri olarak ve barış içinde bir arada yaşayabilecekleri bir toplumsal iklim inşasına katkıda bulunmak olarak özetlenebilir. Her ne kadar bu çaba Türkiye sınırları içinde başladıysa da sonraları vakfın “Evrensel Barışa Doğru” vizyonuna uygun biçimde sınırların ötesinde de kabul gördü. Bu mesaj ve hedeflere sahip olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın ilkesi ise demokrasi oldu. Vakfın kurulduğu 1994 yılında onursal başkan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Demokrasiden geriye dönüş yok” vurgusu ile yolun başında ne dendiyse, 22 yıl boyunca Türkiye ́de varlık gösteren Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı hep o prensiplere binaen hareket etti: İlk dinlerarası diyalog girişimini başlatarak medeniyetler çatışması tezlerine medenice cevap verdi; azınlıkların, Alevilerin, Kürtlerin meselelerine çözüm arayışlarının bir parçası oldu, kadınların sorunları ile ilgili ciddi gayretlerde bulundu ve tecrübesini ülke içinde ve dışında birçok STK’ya aktardı.
Vakfın ülkede birbirinden çok farklı kesimleri bir araya getirdiği, bir sulh ve müsalaha ortamı oluşturma yolunda önemli gayretleri olduğu yadsınamaz. Ben de 2008’de Abant Platformu’nun Bolu’daki toplantılarına katıldığımda gördüm bunu yakinen. Kürt Meselesi’nin konuşulduğu o yıl, normalde bir araya gelmesi zor kesimler aynı masa etrafında Türkiye’nin bu en önemli ve zor sorunlarından birini müzakere edip, çözüm yollarına kafa yoruyorlardı.
Evet, dediğiniz gibi, Vakıf tüm bu çalışmaları yaparken hiç bir zaman sadece kendi fikir dünyasına yakın insanların fikirlerine müracaat etmedi. Yukarıda ifade ettiğim prensipleri bir kurum olarak önce kendisi tatbik ederek, toplumun her renk ve kesiminden entelektüellerin söz hakkına sahip olduğu çok sesli bir yapı olarak var oldu. Bir diğer ifadeyle, vakfın başarısı sadece Hizmet kadrosunun irade, vizyon ve bakış açısı ile izah edilemez, bu başarı ancak toplumun farklı ve çok sesli yapısının bir araya gelerek oluşturduğu sentezin ve ortak aklın ürünüydü.
Vakıf’ın şimdiki durumu nedir?
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, 2012 yılında Birleşmiş Milletler ECOSOC danışmanlık statüsünü elde etti. Bu statü ile birlikte zaten uluslararası bazı farklı proje ve konferanslar düzenleyen vakıf, kendisini yeni bir eğitim, dönüşüm ve gelişim sürecinin içinde buldu. Yaptığı faaliyetleri, BM ve dolayısıyla uluslararası diskur içinde ve etrafında şekillenen kavramlarla ifade etmeye, Türkiye kaynaklı tecrübesini küresel bir dile tercüme etmeye başladı. Birleşmiş Milletleri tecrübesi son derece meyvedar oldu ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ́nin özellikle uluslararası faaliyetlerine ufuk ve zenginlik kattı. 2013 yılından itibaren, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nin bir çok platformunun yanısıra, “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Global” ekibi başta New York olmak üzere, Cenevre ve Viyana ́da faaliyet göstermeye başladı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Global, Vakfın Türkiye tecrübesiyle BM’nin hedeflerini buluşturan bir çok proje ve konferansa imza attı. Bu yoğunluğun getirdiği ihtiyaçlara cevap vermek üzere 2014 yılında JWF New York merkezli bir Amerikan sivil toplum kuruluşu olarak resmen kuruldu. Bu süreci Türkiye ́de ki Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tecrübesinin küresel dünyaya açılımı olarak özetleyebiliriz.
Malumunuz, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı 15 Temmuz 2016 ́da yaşanan darbe girişiminden sonra ise, Türkiye ́de KHK ile kapanan yüzlerce STK ́dan birisi oldu. Global ekipteki arkadaşlar hızla New York’taki vakfı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın yeni merkezi olarak düzenlediler ve çalışmalarının aksamadan sürmesi mümkün oldu. Hal-i hazırda da ellerinden gelen her türlü gayreti sürecin beraberinde getirdiği sıkıntılara rağmen göstermeye devam etmekteler.
Vakıf şu an ne tür faaliyetlerde bulunuyor?
Son dönemde, ağırlıklı olarak bu süreçte yaşanan insan haklari ihlallerini raporlama, farklı ulusal ve uluslararası mecralarda bu mağduriyetlerin duyurulması ve dünya kamuoyunun gündemine girmesi için gerekli olan verileri toplama konusunda etkili çalışmalar yürütüyorlar. Yine JWF, Türkiye dışında yaşayan mağdurlara da doğrudan bilgilendirme ve destek sağlamaya çalışıyor. Daha önce belirttiğim gibi, Vakfın mevcut çalışmaları Türkiye’de yaşanan süreçle sınırlı değil. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı her sene UN Women ́in Kadin Statüsü Komisyonu’nda farklı STK’larla ortak etkinlikler düzenliyor, Avrupa ́da kadın hakları konusunda bilinçlendirmeye yönelik projeler, demokrasi ve insan haklarının içselleştirilmesine yönelik faaliyetler yapıyor, iltica, göç ve toplumsal entegrasyon gibi konular hakkında ortak akıl ve ortak çözüm tekliflerini geliştirme adına ilgili uzmanları yuvarlak masa toplantılarında bir araya getiriyor. Özetle, kendisini barış kültürü, insan hakları ve sürdürülebilir kalkınmaya adayan JWF, şartlar gereği mütevazı ama kanaatimce oldukça değerli katkılar sunmaya devam etmektedir.
Hareket’e içerden ve dışardan çeşitli eleştiriler geliyor, siz bu eleştirilere nasıl bakıyorsunuz?
Kişinin, toplumların ve ilimlerin inkişafı, tenkit ile gerçekleşir. Bu bağlamda tenkit ve eleştiri, yenilenmenin çok önemli bir yolu ve yöntemidir.
Söz söylemenin en zor olduğu dönemdeyiz, hele Hizmet hareketiyle ilgili söz söyleme, beyanda bulunma zorların zoru bir durum olsa gerek. Belki bu dönemde konuşmanın ve yazmanın zorluğu; hem gerçekleri rasyonel olarak tespit edip ortaya koyma ve hem de bu süreçte ciddi sancı ve acı çeken masum ve mağdurların ümitlerine kezzap dökmeden bilakis, onların yaralarına merhem olma zorunluluğundan kaynaklanmakta olabilir. Bir diğer açıdan da, sebepler üzerinde durulduğu kadar Allah (cc)‘ın inayet, lütuf ve ihsanlarına da dikkat çekmenin bir yükümlülük oldugunu, bu parametrelerden herhangi birinin göz ardı edildiginde, eksik bir bakışın söz konusu olacağını unutmamak gerekiyor.
Hizmet Hareketi, kanaatimce dün de eleştirilere muhatap idi, bugün de. Ama takdir edersiniz ki, eleştiri ile asılsız iddia ve iftiralar arasında bir fark vardır. Belki bugünlerde yapılan eleştirilere verilen bazı Hizmet içi tepkilerin sertliği, yüzbinlerce insanın bir çok asılsız iddia ve iftira yüzünden hakkının çiğnenmesinden ötürü olabilir. Bu dönemde, bu inanılmaz mazlumiyete rağmen, haklı eleştirileri dinleyip değerlendirmek zorundayız. Fakat bu yenilenme cehdimiz bizi redd-i miras yaparak geçmişi topyekün yok saymaya, sadece negatife yoğunlaşmaya itmemeli. Unutulmamalı, bu Hizmet -bugün de kendi içinden olup onu eleştirilenler dahil- binlerce fikir sancısı çeken ve insanlık için dertlenen insan yetiştirdi ve bu, içinde neşet ettiğimiz toprakların şartları gözönünde bulundurulduğunda inanılmaz bir değer.
Türkiye ́de ki Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı‘nın, 3-4 yıl süren ve hatta çok da sert kritiklerinin de içinde bulunduğu bir toplantı serisi olmuştu. Bu toplantılar “Acaba gözümüzden kaçan neler var?” düşüncesiyle eleştirilerin alındığı, dinlenildiği toplantılar idi. Aslında iyi bir mümin, iyi bir insan olmanın yolunun da kendini eleştirmekten, kendisyle yüzleşmekten ve en güvendiği işleri bile sorgulamaktan geçtiğini hepimiz hem okumuş hem de dinlemişizdir. Eleştiriyi kişinin kendi üzerinde gerçekleştirmesi, kendisiyle yüzleşmesi acı ve zor olacak ki, ecdadımız buna işaretle “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır!” demiştir. Bakalarına çuvaldız ile yaklaşanların, kendilerine de bir iğne kadar eleştiriyle yaklaşmalarını bu sözle tavsiye etseler gerek.
Bugün, Hizmet atmosferinde yetişmiş arkadaşlarımızın eleştirilerini, Hizmet‘in başarısı ve ayrıcalığı olarak görüyorum. Söz konusu eleştirilerin hepsine elbette ki katılmıyorum, ama ben bu dönemde Hizmet ́in tashihi ve tadili için zihinlerin ortaya koyduğu eleştirilerin çok değerli olduğunu düşünüyor ve bu yaşanan acı, ızdırap ve çaresizlik karşısında vicdanlarının dışa vurumu olarak değerlendiriyorum. “Dertli, söyleyen olur” ama türkü söylemez, can yakan ifadeler söyler. Bize düşen, empati ile yaklaşıp, dinlemek, haklı noktalarını da ilgili muhataplarına taşımak, kendimize düşen neyse onu yapmaktır; eleştirileri dikkate almaktır.
Bugün farklı zeminlerde dile getirilen; imkanların hakkını verememe, siyaset-hizmet ilişkisi içinde istikamet sorunu, aidiyet duygusunun baskınlığı, hesap verilebilirlik ilkesiyle ilgili meseleler, şeffafiyet açısından aydınlatılması gerekli olan noktalar, istişare ve ortak akılla hareket etmedeki eksiklikler, devleti tanıyamama ve devlete bakış açısındaki sorunlar, empati yetersizlikleri ve sadece kendi hizmetlerini düşünme gibi gerek harici dünyadan, gerekse Hizmet içinden farklı değerlendirmeler ve eleştiriler gündem oldu.
Peki sizce bu eleştiriler göz önünde tutuluyor mu, ya da tutulacak mı?
Elbette ki, bundan sonra ki süreçte de bu eleştirilerin ilgili her kademede ele alınması söz konusu olduğu gibi bu noktaların gerek aydınlatılması gerekse çözüme kavuşturulması atılacak en önemli adımlar olsa gerek. Aslında bu yönde de ciddi adımların atıldığını, zihniyet noktasında bir problemin olmadığını, sadece zamana ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum.
Bir diğer nokta, Hizmet bu süreçte bütün imkan ve organize kabiliyetini kullanarak yeni dönem ve duruma göre vaziyet alma durumundadır. Bu, şartların zorlaması açısından kaçınılmaz bir süreçtir.
Bununla ilgili nasıl bir yol izlenilmeli?
Alan çalışmaları, Hizmet‘e gönül veren her bir ferdin kanaat ve düşünceleri, akademik sahadaki tecrübe ve birikimin bir araya getirilerek ihtiyaç duyulan tashih ve düzenlemelerin yapılmasına da zihni manada ciddi bir engel görmüyorum. Burada ki en ince nokta, hedefin binayı yıkmak değil, hasar görmüş ve işlemez hale gelmiş noktaların gözden geçirilmesi olmasıdır. Temel değerler, dinamikler, ve ilkeler muhafaza edilme kaydıyla her türlü teknik usul ve strateji değiştirilebilir ve ihtiyaca göre düzenlenebilir kanaatindeyim.
Ancak, unutulmamalıdır ki, yarım asırdır devam edegelen bir hareketin, teamülleri ve stratejileri sabahtan akşama bir iki yazı, bir kaç toplantıyla değişecek değildir. Kişinin, şahsi alışkanlıklarını bile değiştirmesinin aylar, hatta yıllar aldığı düşünülürse, belki Hizmette yaşanacak ve bazı alanlarda ihtiyaç duyulan zihni dönüşüm için de elbette belli bir zamana ihtiyaç olacaktır.
Sizin Hareket’le ilgili eleştirileriniz var mı?
Az önceki soruda da ifade ettiğim gibi, Siyaset-Hizmet ilişkileri içinde istikamet sorunu, hesap verilebilirlik, karar verme mekanizmalarındaki şeffafiyet gibi konulardaki hata ve eksiklerin acilen giderilmesi gerektiğine inanıyorum. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı olarak özellikle AKP döneminde medyanın ve ifade özgürlüğünün adım adım kısıtlanması konusunda gerekli bağımsız tepkiyi ortaya koyamadık. Ya da çok eleştirdiğimiz Genelkurmay’ın akreditasyon uygulamasını daha 2005’lerden itibaren Erdoğan’ın yapmaya başlamasına ses vermeliydik. Yani iktidarı iyi günlerde bile bu konularda uyarabilmeli kamuoyu oluşturmalıydık. Hizmet ́in ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ́nin maalesef bu konulardaki performansı, özellikle içinde neşet ettiği sosyo-kültürel realitelerden dolayı eksik ve yetersiz kalmıştır. Gelgelelim bu bir performans sorunudur, hareketin masumiyetini ve savunduğu değerlerin bizatihi kıymetini bu beşeri eksikliklere kurban etmek insafa sığmaz.
Mesela nasıl?
Hizmet Hareket’ini, üzerine müesses bulunduğu değerleri, ilkeleri ve prensipleri itibariyle takdir etmenin dışında bir şey demenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Her eleştiride, yalan ve iftira olmadığı kaydıyla, önce; Anadolu ́nun sınırlı kaynaklarına sahip insanlarının ortaya koyduğu civanmertliği, eserleri ve yetiştirdiği insanları müstesna bir başarı hikayesi olarak görmek gerek. Hele bu büyük gayretin, 50 yıl kesintisiz devam etmesi ve sürekli büyüyerek kendi sınırlarını aşması ve orada farklı coğrafyalarda da 25 yıldır kabul görüyor olması, bir başka zirve yöndür. Aslında, ister şahsi ister kurumsal manada muhasebe ve yüzleşme yeni dönem ve yeni şartlar da eski hataların görülmesine ve tekrarlanmamasına vesile olacaktır. Bu, yeni dönem için farz der farz mesabesinde önemli bir gayrettir.
Bunları ifade ettikten sonra, ister yurt içi ister yurt dışı alanlarda daha iyisi olmaz mıydı? Hiç mi hata yapılmadı? Her fırsatın hakkı verildi mi? gibi sorular sadece bu sürece bağlı olarak değil, öncesi için de geçerli olan gelecekte de sürekli sorulması gereken sorulardır.
Hizmetleri insanların yaptığı gibi, hata ve yanlışlığı da insanlar yapar. Dolayısıyla, elbette ki Hizmet içinde de olsa ne insanlar masumdur ne de hataları kutsaldır.
15 Temmuz hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
15 Temmuz 2016 darbe kumpası, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik düzenine karşı bir saldırı idi. Müteakiben Türk hükümeti tarafından ilan edilen OHAL yönetimi, insanların Hizmet Hareketi‘yle irtibatlı oldukları iddia ve algısı bazında, nefret kışkırtıcılığına, hunharca
işlenen suçlara, kitlesel insan hakları ihlallerine, keyfi zulüme ve kitlesel cezalandırmaya maruz kalmalarına neden olmuştur. 15 Temmuz, kendi ikbal savaşlarını yapanların, masumiyet rolüne girerek yaptıkları en büyük zulmün adı.
İktidarın kirli bir oyunudur, 15 Temmuz.
Milli irade deyip, kendi insanına zulm eden, baş örtüsü üzerinden siyaset yapıp baş örtülü kadınları bebekleriyle hapse tıkan, sadece Hizmet Hareketi ile öyle veya böyle bir bağlantısı olan insanlardan intikam almak için değil, tüm muhaliflere karşı zulmü hat safhaya taşıyan bir süreçtir.
Hizmet Hareketi ve diğer muhaliflerin maruz kaldığı bütün insanlık dışı uygulamaların milletin gözünde meşruiyete dönüştürme illüzyonunu başlangıcıdır 15 Temmuz.
Demokrasi diye yola çıkan ve bu vaatlerle sadece ülkesindeki demokratları değil, AByi bile aldatarak mafyatik bir yapıya dönüşen iktidarın bayram günüdür 15 Temmuz.
Her türlü kirli organizasyon sahiplerinin salındığı, suçluların hayatın bütün karelerini işgal ederken, hapishanelerin de adalet ve hukuk mücadelesi verenlerle dolduruluduğu, masumiyetin mahkum olduğu dönüm noktasıdır 15 Temmuz.
Cemaat, bu zulme karşı nasıl bu kadar savunmasız kalabildi?
Öncelikle su noktaya dikkat çekmek isterim. Hizmet bir sivil harekettir. Ve her türlü şiddetten uzak kalan bir sivil hareket olarak da, devletin tüm gücüne maruz kalmıştır. Malesef iktidar, hukuku katlederek devletin tüm enstrümanlarını gayr-i meşru bir şekilde kullanıp, Hizmet ́i yok etmeye yönelik seferber olmuştur. Hizmet bütün gücünü bağlı olduğu değerlerden, öz kaynaklardan almaktadır. Hizmet bir emanettir ve bugünün ihtiyaç ve stratejilerine uygun hareket etme ve gelecek nesillere de meşruiyetini yitirmemiş, aynı cazibe ve kutsiyetine sahip olarak intikal etmesi esas alınarak hareket eder.
Bu çerçeveden baktığımızda Hizmet ́in bu zulme karşı tek savunması, hukuki süreçler olabilirdi. Ülkede hukuk sistemi tamamen yok olduğundan dolayı da, Hizmet ́in şiddetsiz direnişin dışında pek bir şey yapacağı yoktu.
Aslında Hizmet ́in bu kadar savunmasız kalması, iktidarın kirli iftiralarinin ne kadar gerçek dışı olduğunun açık bir göstergesidir. Hem „devletin her tarafında, hatta emir subaylarına kadar sizmis“ diyeceksin, „Terörist“ diyeceksin, hem de bu insanların tek suçu, şiddetsiz bir direniş sergilemek olacak.
Ve tüm bu zulmü, dünyanın ciddiye almadığı bir darbe kumpası ile meşrulaştırmaya çalışacaksınız. Herhalde normal bir aklın asla kabul edeceği bir yaklaşım değildir bu, kaldı ki bütün insanları eğitimli bir hareketin bu kadar aklı zorlayan, tuhaf bir yola girmesi düşünülemez. Bugün Hizmet, meşruiyetini kaybetmeme adına ağır bedeller ödüyor. Bu kaybedilenler bir gün mutlaka telafisi mümkün olacak şeylerdir ama meşruiyet bir defa kaybolduğunda bir daha geriye dönemezsiniz ve bunun kaybı üç zamanlı bir kayıptır; geçmişe ihanettir, hazır zamanda iflastir ve gelecek nesilelerin emanetini zayi etmektir.
Meriç?
Meriç; zulümle necat arası sudan bir çizgi. Belki de, esaretten hürriyete giden bir sırat köprüsü. Bazıları için masumiyetlerini şehadetle taçlandıkları bir rampa. Ama bazılarımız için, sinemiz de çağlayıp akan bir üzüntü ve kederin adı. Kim bilir belki masumların, mahkumların, mağdurların akan göz yaşlarının mücessem hali.
Meriç; Türkiye ́de mazlum olan insanlar için özgürlüğe açıldığı su kadar aziz bir visal kapısı. Bazıları için ise bu eza ve cefa dolu dünya sıkıntılarının noktalandığı yer, dar-ı fena ́dan dar- ı beka ́ya geçiş noktası.
Meriç; bu Hizmet tarihini kaleme alanlar için hakkında ayrı bir başlık açılarak ele alınacak derin bir konu.
Hasılı Meriç, geçeniyle geçemeyeniyle bütün masumların farklı farklı derslere, tecrübelere mazhar oldukları soğuk, can yakan, ama bazen de can kurtaran ince bir çizgi.
Hizmet medyası hakkkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Medya meselesi her kişinin tanımı, beklentisi ve yüklediği misyona göre farklı yaklaşımların olacağı bir alandır. Hizmet 1986 yılında Zaman Gazetesi ile medya alanına girmiş oldu. Her ne kadar geçmişte Nur cemaatleri başta olmak üzere diğer İslami cemaatlerin gazeteleri olsa da, Hizmet için bir ilk adım oldu gazete. Uzun bir tecrübeden sonra, medyanın diğer bütün alanlarında da varlık gösterildi. Haddizatında, Hizmet Hareketi‘nin bütün kurumları gibi medyadaki çalışmaları da ticari beklentiden uzak; hem hak, doğru ve güzelliklerin kamuya maal olması hem de haksızlık, tecavüz saldırı ve iftiralara karşı gerçeği ortaya koyma maksatlı hareket etmiştir.
Geriye dönüp baktığımda, Türkiyede yaşanan farklı dönemlerdeki tazyik, tenkil ve tahrip hamlelerine karşı Hizmet Medyası’nın ciddi mücadeleler verdiğini hatırlıyorum. Kaldı ki, diğer medya organları içinde Hizmet‘e ait meseleleri her seferinde çarpıtan, abartan veya
iftira atan kesime de cevap verme, yalanlarını atamaz hale getirme de her gün yapılagelen sıradan işler nevindendi.
Hizmet Medyası’nın AKP Dönemi karnesi?
AKP’nin demokrasi, AB ve yeni anasyasa dediği iktidar dönemlerinde Hizmet Medyası, bu projeleri seslendiren en güçlü ses görünümündeydi. Bugün medyada görev yapan arkadaşların, “Keşke siyasi yapıya bu kadar yakın durmasaydık” serzenişleri bir gerçeği ifade etse de, göz ardı edilemeyecek başka maslahatların varlığını da düşündürmektedir. Ancak, hangi niyet, maksat ve hedefle sahip çıkılırsa çıkılsın, iktidar yakınlığı hizmet adına ateşten bir gömlek olmuştur.
Hizmet Medyası ve iktidar arasındaki durumlar nasıldı?
Hizmet’in bütün kişi ve kurumları gibi medyası da asla iktidar nimetleriyle palazlanmadı. Dolayısıyla sükutu, iktidar nimetlerini kaybetme korkusu değil; tam tersine, ülke adına elde edilen kazanımların (vesayetten kurtulma, anayasadaki değişiklikler, Avrupa Birliği süreci) kaybolması endişesi olduğunu düşünüyorum. Bugün, bütün hesaplar ortaya döküldüğünde, Hizmet’in iktidardan istifade ettiği nimetler adına söylenecek bir satırlık bir şey çıkmamıştır.
Medyada görev yapan arkadaşlarımızın iyi niyetlerinden ve faydalı olma hedefleriyle ilgili hiç bir zaman terreddüde düşmedim. Ama, insan olarak hepimizin eksiği, kusuru ve hataları olduğu gibi onların da olmuştur. Ancak, işlerinin en zor yönü; yaptıkları her çalışma her gün kamuoyunun doğrudan teftişine ve görüşüne çıkan bir iş olduğu için her gün doğru-yanlış hesabına muhatap olmuşlardır.
Geriye dönüp baktığımda, Hizmet medyası için iyi ki varmış diyorum. Zira, yüzlerce hakperest medya mensubu buralarda yetişti. Tarihe ışık tutacak çok ciddi gerçekler (27 Mayıs’ın bilinmeyenleri, 12 Eylül‘ün karanlık noktaları, 28 Şubat süreci, yolsuzluklar) ortaya kondu. Ve kanaatim şudur ki; Hizmet medyasının sevap kefesi, hata kefesinden ağır basmaktadır.
Gelecek dönem için bir yorum yapmak gerekirse, evrensel boyutta hizmet edecek bu hareketin kendine ait bir medya yapılanması olmayabilir. Ancak ülkelerin en güçlü medya organlarında çalışan hizmet gönüllüsü arkadaşlar vardı, belki bundan sonra da daha çok olacaktır. Ve işadamlarımız arasında kendilerine ait eğitim kurumları açanlar olduğu gibi, medya sektöründe de yer alacak Hizmet gönüllüsü yatırımcılar olacaktır ümidindeydim.
Sizce Cemaat’i nasıl bir gelecek bekliyor?
Hizmet, bir yönüyle bir asırlık; bir başka yönüyle de 50 yıllık. Bu hareket akıtılan terlerin, gözyaşlarıyla edilen duaların, engin cömertliğin mücessem halidir.
Hizmet‘te her yeni dönemin, Külli İrade’nin muradı istikametinde ve ciddi sancılarla teşekkül ettiğini bazılarımız ilmelyakin, bazılarımız da hakkalyakin biliriz.
İçinde bulunduğumuz bu sürecin imkan ve fırsatlarının hakkı verilir, sebeplerde kusur yapmama esasıyla hareket edilebilirse, yepyeni bir dönem, evrensel bir alan ve bütün insanlığa uzanan bir hizmet zeminin önümüze çıkacağı ümidini taşıyorum.
Allah (cc), rızası istikametinde ki hiç bir hamleyi, gayreti zayı etmediği gibi başlattığı bir baharı da yarıda bırakmamıştır. Hiç bir bahar düşmanı, ağaçları keserek, fidanları sökerek, yaprakları çırparak baharın gelmesine engel olamaz. Belki, sadece daha geniş alanlarda daha yoğun çimlenmelere ve yeşermelere vesile olur.
Süreç’in kazanımı olarak değerlendirebileceğiniz neler var?
Bu süreç, Hizmet adına elbette son derece üzücü kayıplara vesile olmuştur. Yaşananlar, yürekleri dağlamış, sineleri yakmış ve gözyaşlarını ceyhun etmiştir. Ancak, bütün bunlara rağmen, Türkiye dışında çeyrek asırdır devam eden hizmetler daha da bilinir hale gelmiş durumda. İktidarın her türlü kirli girişimine karşılık -az yer müstesna- her şarta rağmen ülkelerin hizmetlere sahip çıktıklarını gördük.
Hizmet Hareketi‘nin en ağır zulme, gaspa, işkence ve öldürme fiilerine maruz kalmasına rağmen en ufak bir şiddete bulaşmaması bütün bir cihanın dikkatini çekmiş ve Müslüman bir topluluk olarak, en ağır şartlarda dahi şiddet ve terörden fevkalede uzak olduğunun tescili olmuştur. Özetle Hareket, sivil ve barışçıl kimliğini tüm dünyaya ispatlamış bulunuyor. Bu öylesine güçlü bir kazanımdır ki, geleceğin dünyasında İslamın bir sulh dini olduğunu ifade etme ve onu cihanda temsil etme imkanını beraberinde getirecektir. Hizmetin, rızaya kilitlenmiş, beklentisiz ve adanmışların hasbi gayretleriyle, yeni şartlara göre kendini yenileyerek devam edeceğini düşünüyorum. Zira, ya yeni hal ya yeni hal… Ümid ediyorum ki, Hizmet, temel hedef ve dinamiklere sadık kalarak, yenilenecektir.
Hizmet’in merkezi lider kadrosu denince ne anlamamız gerekiyor?
Merkezi lider kadrosu tabirini kullananlar, Hocaefendi ́ye yakın, icrai sorumluluğu olanları kastediyorlar zannediyorum. Bu tabir Hizmet içinde bilinen ve kullanılan bir tabir değildir ama ne denmek istendiği ortadadır onu değerlendireyim.
Hizmet‘in, İzmir‘de ilk teşekkülü yıllarında Hocaefendi‘yle birlikteliği önce talebelik sonra da Hareket içinde sorumluluk alarak vazife yapan bir çok insan olmuştur. Geride 50 yıla aşkın bir süreç bırakılmış olmasına rağmen bu insanların büyük çoğunluğu hem Hizmet‘in içinde devam ediyor hem de Hocafendi‘ye yakınlıkları sürüyor (ancak sadece fiziki yakınlığı kastetmiyorum.)
İcrai sorumluluğu olanlar, zaman içinde hizmet kalemleri arttıkça artmış, eskiden dar daire tabir edilen ve herkesin birbirini tanıdığı zemin yerini ortak değerlere sahip birbirini tanımayan binlere bırakmıştır.
Ancak, Hocaefendi‘nin ilk dönem yanında olmuş olan insanlardan bazıları –sorumluluğu olsun ya da olmasın bu yakınlığı devam ettirmişlerdir – Bunu da kişilerin teveccüh ve vefalarına Hocaefendi ́nin aynı haslet ile karşılık vermesine bağlıyorum.
Hocaefendi‘nin etrafında sürekli onunla beraber olup, Hizmet‘in makro planlarını yapan ve yöneten bir kadro hiç olmadı. Tabanda sorumluluğu olan kişi ve heyetlerin zaman zaman kendisine ziyarete gelmeleri ve beraberinde getirdikleri fikir, projeleri kendisiyle paylaşmaları zeminleri elbette olmuştur. Hocaefendi de kendine arz edilen projelerde ortak akla, istişareye ve mali güçlerinin olup olmadığına dikkat çektikten sonra da arkadaşların tekliflerini değerlendirmiştir, tavsiyelerini beyan etmiştir.
Geriye dönüp baktığımızda, her seviyede görev yapmış arkadaşlarımızın içinde ortak aklın hakkını vermede, istişarenin esaslarının uygulamada eksik ve hata yapanlar olmuştur. Ancak, bu hata ve eksiklerinin bazıları yürüyen yapılar için de tolere edilen şeyler olsada, bazı hatalar da kişilerde değişik itimat ve güven yaralarının açılmasına sebep olmuştur.
Bugün Hizmet‘in, hem içinden çıkacağı badirede hem de geleceğini inşa etmede Hocafenedi‘ye olan ihtiyacı dünden daha fazladır. Duruşu, ifade ve söylemleri ve dikkat çektiği hedef ve projeleri ve birleştiren konumuyla. Hizmet prensipleri ve esaslarına sadık kalarak, şahsi insiyatif alanlarını ortak akla emanet ederek hizmet etmeye dünden daha fazla ihtiyacımız var.
Atılması gereken adımlarda, (her alanda ve her ülkede) orada hizmet eden arkadaşların, dostların, sempatizanların müzakere ve kararları esastır. Hocaefendi‘nin ve Hizmet’te ağabey konumunda olanların teşvik ve tavsiyeleri de bu yöndedir.
Değişim, dönüşüm ve ihtiyaca göre yenilenme, Hizmet‘in her seviyesindeki insanlarının müzakere meclislerinde fikirlerini ortaya koyup varacakları ortak aklın tercih ettiği usul ve mahiyette gerçekleşecektir. Buna engel olacak ne bir iç mekanizma söz konusudur ne de hariçten kendi arzu ve inançlarını dayatıp Hareket‘i yönlendirmeye çalışan dış mekanizmalar söz konusudur.
Cemaat’te “Büyük Abiler” Süreçi okuyamamakla, iyi yönetememekle eleştiriliyor. dolayısıyla da icraayı bırakıp artık köşelerine çekilmeleri, “nasih” olmaları gerektiği şeklinde bir düşünce de seslendiriliyor. Siz ne dersiniz?
Musibet ve baskı zamanlarında, belirle bir kitleyi stigmatize ederek suçlu ilan etmek, kolaya kaçmaktır ve sebepleri doğru okuyamamaktır. Her gün binlerce aslı astarı olmayan iftira bombardımanına maruz kalmış hizmet insanlarının hem de en görünenlerine, kimliği hizmetle bütünleşmiş olan kişilere topyekun suçlayıcı bir dilin kullanılması rasyonel olmayan duygusal bir redd-i mirastır. Unutulmamalıdır ki, Hareket kolektif bir yapıdır: Insanların gönüllü olarak katılım sağlayarak destek verdikleri ve aslında bu bağlamda da bu eleştirilen sistemin sürdürülmesinde doğrudan etkin oldukları bir yapıdır. Türkiye ́de yolunda gitmeyen herşeyin müsebbibi olarak Hizmet ́i gören iktidar ne kadar realiteden uzaksa, Hizmet içinde sorunlu olan tüm uygulamaların müsebbibi olarak abileri de görmek, o kadar realiteden uzak bir yaklaşımdır diye düşünüyorum. Bu ifade bir gerçeğin ifadesidir ve birilerinini koruma anlayışıyla söylenmiş bir söz değildir. Kenarı çekilme meselesine gelince, bugün hizmetin ilk dönemlerinde aktif vazife almış büyüklerimizin bir çoğu dünyanın değişik yerlerine dağılmış durumdalar ve oralarda da icrai görevden daha ziyade danışmanlık ve rehberlik tarzı katkıda bulunmaktadırlar. Zaten beşeri yapının gereği belli bir yaştan sonra hizmetin ihtiyaç duyduğu aksiyon, cevvalik elbette olamaz ve bu alan, bu işler gençler tarafından götürülür. Işin tabiatı gereği hizmetin teamülleri neticesi büyüklerimizin tecrübeleriyle gençlerimizin heyecan, enerji, ufuk ve aksiyonları birlikte devrede olursa, daha verimli neticeler olacaktır. Zira Hizmette hiçbir kişi bir başkasının muhalifi veya rakibi değil, belki mütemmim bir cüzü yani tamamlayıcı bir parçası, yardımcısı ve yol arkadaşı olmalıdır.
Dolayısıyla bu bayrağın elden ele devri de hizmetin kendi teamülleri içinde ilke ve prensiplerine sadık kalarak devam edip gidecektir.
Bulunduğunuz yerden bakınca nasıl bir Türkiye görüyorsunuz?
Türkiye‘yi, hızını alıp tam havalanacağı sırada pistten çıkan uçağa benzetiyorum. Hangi noktadan bakarsanız bakınız, her tarafta ciddi bir kaybın ve enkazın var olduğunu sadece biz değil, tarafsız bakan bütün bir dünya görüyor. 21. asırdaki Türkiye, maalesef 20. asrın faşizim bataklığına girdi. Herhalde, irtica olsa olsa buna denir. Yaklaşık bir asırdır ülkeyi elinde tutan kirli ve karanlık yapılar bugün mazilerindeki kirli işlerden sıyırıldıklarıyla kalmadıkları gibi Erdoğan ile birlikte hem intikam alıyor, hem de gelecek iktidarlarının hesaplarını yapıyorlar.
Türkiye, coğrafi olarak önemli bir ülke, bulunduğu bölge de üzerinde en çok hesapların, kavgaların yapıldığı bir bölge.
Bu zalim gider, ancak, eğer soyma, çalma ve paylaşım sistemleşmiş bir şekilde varlığını devam ettirirse –bir inayet olmadıkça- bu ülke insanı Venezuella‘dan farkı olmayan bir perişaniyete duçar kalır.
Ülke, tarihinin hiç bir döneminde görülmemiş; kara para, uyuşturucu ticareti, petrol ve silah kaçakçılığı gibi kirli işlerin merkezi durumuna gelmiştir. Tarım, sanayi, turizm gibi alanların körelmesine rağmen kullanılan kaynaklar bu kirli ve kanlı kaynaklardır. Böyle bir ülkede, adalet, hukuk, ifade özgürlüğü ve akademik çalışmalar çok lüks şeylerdir.
Elbette, bütün bu tespitlere rağmen ülkemle ilgili ümitsiz değilim, yetişmiş insan gücü uluslarası dengeler, yapılan zulümlerin oluşturacağı intibah ve ilahi adalet, yürekten edilen dua ve ortaya konan gayretler elbette semere verecektir. Unutulmamalı ki, her gecenin bir neharı, her kışın bir baharı vardır ve bu Allah'ın kanunudur.
Memleket özlemi?
Hayatım, ekseriyet itibariyle gurbette geçti. Bir çok insan köyünü, kasabasını ve orada biriktirdiği hatıralarını ve zamanını paylaştığı arkadaşlarını özler. Son 40 yıldır, bütün bu yerlerden ve oradaki dostlarımdan hep uzak yaşadım, kısa süreli ziyaretler müstesna. Ancak, ülkemin bir cok farklı şehrinde imrarı hayat ettim. Oralarda çok güzel arkadaşlar edindim. O günleri, mekanları ve o dostları elbette özlüyorum.
Ne var ki, Ülkemin üzerindeki bu kabus ve kaos özlem duygumu acıya, ızdıraba ve sancıya dönüştürdü. Ülkesini terk etmek icin, nehirde boğulmayı göze alacak kadar şartlarin boğucu oldugu bir ülkeyi özlemle degil, sadece acı, üzüntü ve sancıyla anıyorum.
Süreç’te halk gibi Aydın kesim de Cemaat’i yalnız bıraktı diyebiliriz. Yazarlar ve Gazeteciler Vakfı başkanı olarak bu konuda neler düşünüyorsunuz ?
Ülkemizde malesef, yıllardır Türk aydını hep kamplaşmalar yaşadı. Uzun zaman devletin güdümünde olan aydınlar, görünür haldeyken farklı kültür, inanç ve sosyal gruplara mensup olanlar da ya itilmiş veya ötekileştirilmiş durumdaydılar. Hatta bir çoğu, değişik mahrumiyet, eziyet ve esaretlere muhatap kalıyorlardı.
Bugun iktidar olan AKP, çevredeki muhafazakar, liberal ve demokrat aydinları merkeze çeken bir yaklaşım ile ötekileştirilmiş olanları görünür hale getirdi. Ancak bir dönem beraberlikten sonra bütün değerlere sırtını dönen AKP, muhafazakar aydınlara öyle ağır bir fatura kesti ki bu muhafazakarların bırakınız aydınlığı, insanlıkları bile kalmadı. Kamuoyu önünde, yüzlerce yalana yama yapmak mecburiyetinde kaldıkları gibi İslamiyetle telif edilemeyecek fiilere de fetva vermeye mahkum oldular.
Hizmet, özellikle son 20 yıl boyunca merkez ve periferideki aydınların, fikir önderlerinin buluşma noktası oldu. Bu buluşmalarda her meselede mutabakat sağlanamadı elbette ama birbirleriyle buluşmaya ve konuşmaya başladılar. Altan’lar, Şahin Alpay’lar, Nazli Ilıcak’lar ve benzer bir cok liberal demokrat isim, AKP ́nin özgürlük söylemlerine, Avrupa Birliği hayallerine inanarak destek verdiler.
Bugun AKP, Türk aydınının buluşma noktalarını yıkmakla kalmamış, demokrat söylemlerine destek vererek ayakta kalmasını saglayan aydınları müebbetle cezalandırmıştır.
17-25 Aralık’tan sonra kapatılan medya organları, içeriye atılan gazeteciler ve işlerine son verilen akademisyenlerden geriye, -vicdanının sesini dinleyen az sayıda cesaretli aydın müstesna– birer propaganda ve yalan makinasına dönüşen medya; şöhret, imkan ve makam ile sarhoş olmuş muhafazakar aydın taslakları ve nepotizm hastalığına tutulmuş üniversitelerin naehil akademisyenleri kaldı.
Ekranlarda boy gösteren, yazı yazan ve bilirkişi olarak ses çıkaranlara ne aydın tabiri ne de entelektüel tanımını kullanmak mümkün degildir.
Bugün Türk aydını ya sürgünde veya zindanlarda. Aydın görünümlü kitle de boş meydanda ahkam kesmekle, iktidara methiyeler düzmekle meşgul.
Şahin Alpay serbest bırakıldı?
Şahin Alpay’ın AHIM kararı sonrası tahliyesi bu zorlu süreçte zaman zaman nefes aldıran haberlerden biri oldu.
Şahin Alpay; İnsani değerleri, demokratlığı, cesareti ile gazeteci, akademisyen ve aydın olarak ülkeye ciddi katkıları olmuş bir kişidir.
Onun özgürlüğü adına çok büyük bir adım. Geçmiş olsun diyorum kendilerine.
Kendisinin de ifade ettiği gibi, sevinçli olmakla birlikte, içerideki binlerce mazlum ve masum kurtulmadıkça Türkiye ́nin huzura eremeyeceğini ifade ederek, önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Şahin Alpay gibi yüzlerce gazeteci, medya mensubu, binlerce de kadın- erkek, yaşlı, bebek dimdik duruşları ile tarihin en apak sayfalarında yer alacaklardır.
Kırgınlıklarınız var mı?
Gençliğini, birikimini hizmet diyerek harcamış her Hizmet gönüllüsünün yaşadığı acıların, kayıpların derinliği nispetinde, kırıklığı ve kırgınlıkları elbette vardır.
Hüsn-ü zan merkezli yetişen, düşünen ve hayata hep bu pencereden bakan insanlar olduk. Bu yaklaşım herkesi insan kabul etme, kucaklama ve ona inanmayı netice verdi. Bugün yaşadıklarımıza bakınca, hüzn-ü zanlarımızın da ciddi hayal kırıklıklarına vesile olduğu bir gerçek.
Yere göğe sığdıramadığımız insanımızın bugün olanlar karşısındaki hissiz ve duyarsız hali, en büyük kırgınlığım. Kendi kızına, oğluna, gelinine kapısını kapatan hatta gidip onu ihbar edenler bizim baş tacı ettiğimiz bu insanlar mıydı?
Hizmet Hareketi’yle, şu ve ya bu şekilde irtibatı olmuş, yüzlerce ve ya binlerce iş adamı, gazeteci, aydın, sanatçı veya normal vatandaşlardan hiç birisi Hizmet’ten zarar görmediği gibi, yurt içi ve dışında bir çok faydasına şahit olmuşlardır. Şimdilerde, bu kesimdeki insanların sukutu, ve bazılarının da hakaret ve iftirada bayrağı taşımaları kabul edilesi bir durum değildir.
Bugün Ülkemizde yaşananlar, Hizmet Hareketi’ne zarar verme ve yok etme sınırlarının ötesine geçmiş, toplumun parçalanması devlet birimlerinin dağılması ve uzun sürede toparlanması çok zor olan, değerlerin ve ilkelerin çözülmesi noktalarına gelmiş durumdadır. Ancak, ne kadar kırılsam da; Ülke benim ülkem, o zehirlenmiş toplum da benim içinden çıktığım toplumdur. Bütün dünyaya, yarım asra yakın sabırla hizmetleri taşıyan insanlar ve sahip oldukları kaynaklar da yine bu ülkenin insanlarının bağrından çıktı. Dua ve ümit ediyorum ki, ülke en yakın zamanda kuşatıcı evrensel insani değerleri içselleştirir, demokratik bir hukuk devleti haline gelir.
Yurtdışına çıkan Hizmet Hareketi gönüllülerine neler önerirsiniz?
Bir nevi cebri hicrete muhatap olmuş kardeşlerimizin nazar ve niyetleri çok önemlidir. Onlar yıllardır takip ettikleri, gönül verdikleri bir mefkurenin muhacirleridirler. Bu süreçte yurtdışına çıkan Hizmet Gönüllüleri, bir ülkede düşünce özgürlüğü gibi temel insan haklarının mahrumiyetini iliklerine kadar hissettiklerinden yeni meskenlerinde özellikle bu konulara daha da yoğunlaşabilirler, demokrasinin, insan haklarının mahiyetini daha iyi anlama, onların tarihçesini kavrama ve bu değerleri daha iyi içselleştirme konusunda kendilerini eğitebilirler.
Yeni hicret yurtlarında elbette zorlanmalar olacaktır. Ancak bütün bu zorluklar; 25 yıl önce o ülkeye gitmiş arkadaşlarımızın tecrübeleriyle hafifleyecektir. Bu dönemde beklentilerin minumum düzeyde tutulması, kırıklık ve kırgınlıkların da minumum düzeyde olmasına vesile olacaktır.
Son olarak da; cebrî de olsa hangi ulvi niyet içerisinde mefkure muhaciri olmuşlar ise yeni gittikleri yerlerde de o niyetlerini kaybetmemeleri ve sürekli bir aksiyon içinde olmaları hayati önem arz ediyor. Elbette ki insanlığa, topluma hizmet etmek, ancak o topluma entegre olmakla, o toplumun kodlarına vakıf olmakla mümkündür. Bu bağlamda, yurtdışına zorunlu olarak göç etmek zorunda kalan Hizmet gönüllülerinin topluma entegrasyonu, dil
öğrenmeleri, bulundukları bölgelerde kendi fıtratlarına uygun yerel sivil toplum kuruluşlarına aktif katılım sağlamaları oldukça önemli diye düşünüyorum.
Gelecekle ilgili beklentileriniz?
Öncelikli olarak, Türkiye ́de yaşanan ve neredeyse AKP’nin gözü kapalı takipçileri müstesna, herkesi kuşatan bu zulüm ve kaosun bitmesini ümit ediyor, dualarımda bunu talep ediyorum.
Türkiye, hem ülke içi hem de ülke dışında kaybettiklerini yeniden kazanması adına 50 yıllık bir gayret ve mücadele sürecinin yaşanacağını düşünüyorum. Bu kaybın, iktidar şehvetine düşmüş, parsa toplayacılarının da ya çok farkında olmadığını ve ya hiç umursamadıklarını üzülerek görüyorum.
Bütün bu yaşadıklarımızın hata ve kusurlarımıza karşı bir kefaret olmasını, bazılarımızın masumiyetleri nispetinde hak katında kıymetlerinin artmasına vesile olacağını, inandığım kaynakların referanslarıyla ümit ediyorum.
Yetişmiş insan gücümüzle, hem yurt dışında hem ülkede inandığımız esaslar ve evrensel insani değerler etrafında farklı ve etkili katkıların olabileceğini düşünüyorum. Ancak, hayata atılmış olan arkadaşlarımızın gerek zorluk gerekse rahatlık sebebiyle dünyevi meşgalelerin bizi bu ulvi hedeflerden alıkoyma riskinin düne göre daha fazla olduğunu da düşünüyorum. Hizmet, daha evrensel, kültürel ve çeşitlilik içinde yine Hocaefendi ́nin ifade ettiği gibi – hizmet hareketleri- çoğulculuğu içinde devam eder. Dinamiklerimiz, değerlerimiz, ilkelerimiz ve referanslarımız ortak ama yönetim öncelikler ve projeler açısından farklı.
Özellikle son dönemde, Hizmet Hareketi’nin en önemli gündemlerinden biri olan yerlileşme ve yerelleşme, beraberinde bulunduğumuz ülkelere entegre olma zaruretini de ortaya koymaktadır.
En önemli duam, recam ve beklentim, dünyaya faniliği içinde dünya kadar, ahirete de rıza, rüyet ve ebedi hayat ulviliği içinde değer verip, buna göre yaşayıp, yine Allah ́ın lütfuyla, razı olunmuşların arasında bulunarak ebediyete intikal etme..
[Engin Sezen] 18.3.2018 [http://thecrcl.ca]
Kırk Ambardan Nevruz Bayramı [Safvet Senih]
*Üstad Hazretleri “Ölüm bizim için Nevruz günüdür.” diyor ve gerçekten 1960 Martının Nevruz gününde vefat ediyor. Muhsin Alev (Konevi) Ağabeyimiz anlatıyor: “Üstad gezmeyi bilhassa bahar ve yaz aylarında kırlarda dolaşmayı çok severdi. Mahlukatla, mevcudatla baş başa kalıp, derin derin tefekkür ederdi. İstanbul’da Nevruz Günü kıra giderken, bizi de yanında götürdü. Kırda, ‘Bugün mahlukatın bayramıdır’ diye Nevruz’un önemini bize anlatmıştı. Kırdaki köpeklere ekmek parçası verdi. ‘Bugün, bu Nevruz Bayramından, bu köpeğin bile bir hissesi vardır. Bahar mahlukatın bayramıdır. Biz de onların bayramına iştirak edelim.’ demişti. Çok sevinçli bir hâli vardı Nevruz Günü.”
*Sezai Karakoç Bey de “Baharın salavatı güller” diyor.
*Muhsin Alev Ağabeyimiz bir hatırasında da şöyle diyor: “Yine güzel bir bahar günü… Günlük güneşlikti… Ziya Arun kardeşimiz de beraberimizde namaz kılmak için Yavuz Selim Camiine gittik. Namazı camide kıldıktan sonra, caminin önündeki eski Bizans su sarnıcı, o zamanda çiftlik olan yeşil bahçeliğe indik. Çiftlikte rengârenk tavus kuşları vardı. Üstad kuşları görünce onlarla çok alâkadar oldu. Hayran hayran dakikalarca temâşâ etti. Sonra bize dönerek, hislerini şöyle ifade buyurdu: ‘Nur Risalelerinde bu kuşlardan bahsetmiştim’ diye onlardaki İlâhî sanatı nazara vererek dersler yaptı. Kuşların sahibine para verdi. Bu para ile kuşlara yem almasını söyledi. Belki de, on–onbeş dakika sevinç ve huzurla tavusları seyretti.” (N. Ş. Son Şahitler-4)
*Şemseddin Yeşil Efendinin mensuplarından merhum Kemal Baştuğ ile görüşmüştük. Bana anlattıkları N. Ş. Ağabeyin “Son Şahitler-4” te de rastladım:
“Bediüzzaman’ı ilk defa 1952’de Gençlik Rehberi Mahkemesinde gördüm. Mahkeme salonu o kadar doldu ki, Mahkeme işlemez oldu. Vazifeliler halkı çıkaramayınca Bediüzzaman’dan yardım istediler. Bediüzzaman Said Nursi, ‘Beni sevenler dışarı çıksın’ dedi ve ilave etti: ‘Beni sevenler teker teker içeri gelsin.’
Salon doluncaya kadar girdiler. Mahkemede, yanında avukatlarından Abdurrahman Şeref Laç vardı.
“Mahkeme’nin çıkışında Bediüzzaman Hazretlerinin yürüyerek gitmesi mümkün olmadığından bir arabaya bindirildi. Çünkü caddede mahşerî bir kalabalık vardı.
“Daha sonra kendisini Sirkeci’de Akşehir Palas Otelinde ziyaret ettik. Ziyaretine gittiğimizde kapıda talebeleri bizi içeri almadılar. ‘Şemseddin (Yeşil) Efendi bizi gönderdi.’ dedik. Talebeleri kendisine haber verince, Hazret merdivenden ‘Siz gelin’ diye işaret etti.
“Biz yanına girince, ‘Ben sizi tanımıyorum, ancak Şemseddin Efendi ile tanışıklığımız vardır, onunla Denizli Mahkemesinde beraber idik.’ dedi.
“Son defa ise İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümü merasimleri sırasında görüştük.
“Merasimleri seyretmek için Topkapıya gitmiştim. Ancak orada merasim bölüğünün Yedikule’ye gittiğini ve oradan da Fatih Camii avlusundan geçeceğini söylediler. Cami avlusunda resmî vazifeliler için yerler hazırlanmıştı. Biz de yaya olarak Topkapı’dan Fatih’e gittik. Bediüzzaman Hazretleri yolun ortasındaki ağaçlardan birine dayanmıştı. Yanımdaki arkadaşım İhsan’a dedim ki, ‘Bu, Bediüzzaman Said Nursî değil mi?’
“Evet’ dedi. Biz hemen geri döndük. Selam vererek hürmetle elini öptük. Ayakta durmasına tahammül edemedim. Hemen koşup bir çayhaneden sandalye getirdim, oturması için kendisine takdim ettim.
“Teşekkür etti. ‘Camiye gidecektim. Madem ki, sandalye getirdin, hatırın için oturacağım.’ dedi. Biraz oturduktan sonra müsaade isteyerek ‘Namaza gideceğim’ dedi. Yanındaki adam koluma girdi. Hırka-i Şerif tarafına yürümeye başladılar. Biz de arkasından gidiyorduk. Bu hal milletin nazarını celbetti. ‘Bu zat kimdir?’ dediler. Biz de, ‘Said Nursi’dir.’ dedik. Böylece kendisini takip eden binlerce kişi oldu. Hırka-i Şerif yanındaki câmiye girdik. Namaz kılıp tekrar Fatih Camiinin önüne geldik. Müthiş bir kalabalık vardı. İçeri girmek için polis ve jandarmalar yol açıyordu. Böylece ben de içeri girdim. Herkes yerleşmiş oturuyordu. Bize de dört yer boşalttılar. Said Nursi Hazretleri ortada olduğu halde oturduk.
“Minarelerde salâ okunuyordu. Bu sırada kendimden geçmişim. Uyandığımda, ilk işim sağımda oturan, Bediüzzaman’a bakmak oldu. Sandalyesi boştu. Solumda oturan İhsan’a ‘Nerede Hazret?’ diye sordumsa da, o da bana aynı suali sordu.
“Nerede? Hâlâ o günden bier arıyor gözlerim, bulamıyor.”
Biz en iyisi onu eserlerinde, Risale-i Nurlarda arayalım.
[Safvet Senih] 22.3.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
*Sezai Karakoç Bey de “Baharın salavatı güller” diyor.
*Muhsin Alev Ağabeyimiz bir hatırasında da şöyle diyor: “Yine güzel bir bahar günü… Günlük güneşlikti… Ziya Arun kardeşimiz de beraberimizde namaz kılmak için Yavuz Selim Camiine gittik. Namazı camide kıldıktan sonra, caminin önündeki eski Bizans su sarnıcı, o zamanda çiftlik olan yeşil bahçeliğe indik. Çiftlikte rengârenk tavus kuşları vardı. Üstad kuşları görünce onlarla çok alâkadar oldu. Hayran hayran dakikalarca temâşâ etti. Sonra bize dönerek, hislerini şöyle ifade buyurdu: ‘Nur Risalelerinde bu kuşlardan bahsetmiştim’ diye onlardaki İlâhî sanatı nazara vererek dersler yaptı. Kuşların sahibine para verdi. Bu para ile kuşlara yem almasını söyledi. Belki de, on–onbeş dakika sevinç ve huzurla tavusları seyretti.” (N. Ş. Son Şahitler-4)
*Şemseddin Yeşil Efendinin mensuplarından merhum Kemal Baştuğ ile görüşmüştük. Bana anlattıkları N. Ş. Ağabeyin “Son Şahitler-4” te de rastladım:
“Bediüzzaman’ı ilk defa 1952’de Gençlik Rehberi Mahkemesinde gördüm. Mahkeme salonu o kadar doldu ki, Mahkeme işlemez oldu. Vazifeliler halkı çıkaramayınca Bediüzzaman’dan yardım istediler. Bediüzzaman Said Nursi, ‘Beni sevenler dışarı çıksın’ dedi ve ilave etti: ‘Beni sevenler teker teker içeri gelsin.’
Salon doluncaya kadar girdiler. Mahkemede, yanında avukatlarından Abdurrahman Şeref Laç vardı.
“Mahkeme’nin çıkışında Bediüzzaman Hazretlerinin yürüyerek gitmesi mümkün olmadığından bir arabaya bindirildi. Çünkü caddede mahşerî bir kalabalık vardı.
“Daha sonra kendisini Sirkeci’de Akşehir Palas Otelinde ziyaret ettik. Ziyaretine gittiğimizde kapıda talebeleri bizi içeri almadılar. ‘Şemseddin (Yeşil) Efendi bizi gönderdi.’ dedik. Talebeleri kendisine haber verince, Hazret merdivenden ‘Siz gelin’ diye işaret etti.
“Biz yanına girince, ‘Ben sizi tanımıyorum, ancak Şemseddin Efendi ile tanışıklığımız vardır, onunla Denizli Mahkemesinde beraber idik.’ dedi.
“Son defa ise İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümü merasimleri sırasında görüştük.
“Merasimleri seyretmek için Topkapıya gitmiştim. Ancak orada merasim bölüğünün Yedikule’ye gittiğini ve oradan da Fatih Camii avlusundan geçeceğini söylediler. Cami avlusunda resmî vazifeliler için yerler hazırlanmıştı. Biz de yaya olarak Topkapı’dan Fatih’e gittik. Bediüzzaman Hazretleri yolun ortasındaki ağaçlardan birine dayanmıştı. Yanımdaki arkadaşım İhsan’a dedim ki, ‘Bu, Bediüzzaman Said Nursî değil mi?’
“Evet’ dedi. Biz hemen geri döndük. Selam vererek hürmetle elini öptük. Ayakta durmasına tahammül edemedim. Hemen koşup bir çayhaneden sandalye getirdim, oturması için kendisine takdim ettim.
“Teşekkür etti. ‘Camiye gidecektim. Madem ki, sandalye getirdin, hatırın için oturacağım.’ dedi. Biraz oturduktan sonra müsaade isteyerek ‘Namaza gideceğim’ dedi. Yanındaki adam koluma girdi. Hırka-i Şerif tarafına yürümeye başladılar. Biz de arkasından gidiyorduk. Bu hal milletin nazarını celbetti. ‘Bu zat kimdir?’ dediler. Biz de, ‘Said Nursi’dir.’ dedik. Böylece kendisini takip eden binlerce kişi oldu. Hırka-i Şerif yanındaki câmiye girdik. Namaz kılıp tekrar Fatih Camiinin önüne geldik. Müthiş bir kalabalık vardı. İçeri girmek için polis ve jandarmalar yol açıyordu. Böylece ben de içeri girdim. Herkes yerleşmiş oturuyordu. Bize de dört yer boşalttılar. Said Nursi Hazretleri ortada olduğu halde oturduk.
“Minarelerde salâ okunuyordu. Bu sırada kendimden geçmişim. Uyandığımda, ilk işim sağımda oturan, Bediüzzaman’a bakmak oldu. Sandalyesi boştu. Solumda oturan İhsan’a ‘Nerede Hazret?’ diye sordumsa da, o da bana aynı suali sordu.
“Nerede? Hâlâ o günden bier arıyor gözlerim, bulamıyor.”
Biz en iyisi onu eserlerinde, Risale-i Nurlarda arayalım.
[Safvet Senih] 22.3.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
607 gündür tutuklu Laçiner’den Hasan Cemal’e mektup: “Linçe alıştım, bari suçlamalar mantıklı olsun”
15 Temmuz sonrası tutuklanan Prof. Dr. Sedat Laçiner, gazeteci-yazar Hasan Cemal’e cezaevinden mektup yazdı. 607 gündür tutuklu bulunan Laçiner, “Hakkımda söylenenlere yanıt veririm, yargılanmaktan da, tartışmaktan da kaçmam. Amma bari suçlamalar biraz mantıklı olsun, biraz insaflı olsun. Linç edilmeye alıştım ama burada da bir ölçü olmalı. Birazcık insaf, ben de insanım” ifadesini kullandı.
T24’ün haberine göre, Eski Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner, eski hayatını geri istediğini belirttiği mektubunda, sözlerine şöyle devam etti:
“Ben, ülkeme ve insanlarıma hizmet edebilmek için onyıllarca çalıştım, didindim. Dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim aldım, dünyaca saygı duyulan çalışmalara imza attım… Tüm bu emeğin ve fedakârlığın karşılığı derin bir kuyuya atılmak olmamalıydı. Üzgünüm ve geleceğim için kaygılıyım, hatta çok korkuyorum. Ancak ülkem için korkum daha fazla. Size garip gelebilir ama kendim için korkuyorsam, ülkem ve milletim için titriyorum. Geçmişin ahı bugünlerimizi yaktı, bugünlerin ahı yarınlarımızı yakmasın.”
Laçiner’in, avukatı aracılığıyla Hasan Cemal’e gönderdiği mektubun tamamı şöyle:
Sayın Hasan Cemal,
Kıymetli üstadım,
Bu satırları 20 aydır tutuklu olduğum Çanakkale Cezaevinden yazıyorum… 20 aydır, yani 577 gündür, 13 bin 848 saattir bir zindanda bu çılgınlığın geçmesini bekliyorum…
Dışarıdayken (yani çook uzun zaman önce) sizin yazılarınızı okumak vazgeçemediğim günlük rutinlerimdendi. Konu ne olursa olsun hakkaniyetli olma çabanızı ve serbestiyetçi duruşunuzu, hürriyet ve haklardan yana tavrınızı unutamıyorum. Maalesef hapishanede internet yok, bilgisayar yok… Yasak… Dolayısıyla mahrum olduğum pek çok hak ve olanaklardan biri de Siz ve Sizin gibi az sayıda namuslu münevverlerin yazıları…
***
Sayın Cemal,
20 Temmuz 2016 günü evimde, çalışma odamda gözaltına alındım… Polisler geldiğinde yine bilgisayarımın başındaydım ve internetteki köşe yazımı yazmakla meşguldüm. Evimi didik didik aradılar, bilgisayarlarıma cep telefonuma el koydular. Üç gün sonra da tutuklandım. Suçumun “Anayasayı ihlal” yani “darbe yapmak” olduğu söylendiğinde inanamadım. Polisler “biz bilmeyiz savcı açıklar” deyince savcı sorgusunu bekledim. Ancak savcı darbe ile ilgili bir tek soru bile sormadı. O sormayınca ben anlattım 15 Temmuz’da nerede olduğumu, ne yaptığımı. Ama savcı beni dinliyor gibi görünmüyordu… Sonra hâkim karşısına çıktım. Akşam 20:00’de başlayan celse sabah saat 08:30’da bitti. Bir ara salonda bulunan avukatlar ve sanıklar bile uyuyordu. İlginç olansa hâkim de, tıpkı savcı gibi 15 Temmuz ile ilgili bana ve diğer sanıklara bir tek soru dahi sormadı. Sanki kararlar çoktan alınmış, ipimiz çekilmişti bile… Ne savcı ne de hâkim, anlattıklarımla ilgili değildi. 15 Temmuz günü nerede olduğumu bile sormadılar…
Tutuklandığım gün Adliye’deki savcı ve hâkim odalarının yarıdan fazlası boşaltılmış, isimlikler sökülmüştü… Beni tutuklayan hâkim, beni tutuklamasaydı belki kendisi de tutuklanacaktı. Beni gözaltına aldıran savcının sağındaki, solundaki ve karşısındaki savcı odaları bir gün önce boşaltılmış, o odalardaki savcılar çoktan zindanlara atılmıştı. İşte böyle bir ortamda tutuklandım.
Sonradan öğrendiğime göre, 16 Temmuz 2016 sabahı Ankara’dan, Bakanlıktan Adliye’ye tutuklamalar için liste gelmiş ve o isimler arasında benim de ismim varmış.
Gözaltına alındığım günden 2 ay sonrasına kadar avukatım başına bir şey gelmesinden korktu, ziyarete dahi gelemedi. Baronun, yasal zorunluluk nedeniyle atadığı avukat ise birkaç gün sonra avukatlığımdan çekildi. Uzun süre avukat bile bulamadım. Piyasada dolaşan havalı bazı avukatlar, “Sedat hocanın suçsuz olduğuna inanıyoruz ama bu davayı alamayız, yoksa biz de tehlikeye gireriz” dediler. Suçlamalar akıl almazdı, hukuki yardım kanalları ise kapalıydı.
İddianame çıkıncaya kadar, yani neredeyse 8 ay boyunca hakkımdaki suçlamanın nedenini, dayanağını, delileri vs. öğrenemedim. Gerçi iddianame yazılınca da bunu öğrenmek mümkün olmadı, çünkü iddianamede darbeye katıldığıma veya darbeyi desteklediğime dair bir tek cümle dahi yoktu. Hatta iddianamede Çanakkale ilinde darbe olduğuna dair bile cümle geçmiyordu. En traji-komik olanı ise iddianamenin en son sayfasında “eylemlerinde cebir-şiddet unsuruna rastlanmamıştır ama cezalandırılmasında kamu yararı vardır” denmesiydi. Oysaki Türk Ceza Kanununun 309.maddesinde “cebir ve şiddet kullanarak Anayasa’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak…” suçtur. Yani TCK 309.maddede cebir ve şiddet suçun asli, olmazsa olmaz unsurudur. Yani iddianame, eylemlerimde cebir ve şiddet olmadığını kabul ederek ortada suç olmadığını, benim de suçlu olmadığımı kabul ediyor. Buna karşın cezalandırılmamın kamu yararına olacağını söylüyor. Yani açıkça deniyor ki; “Sedat Laçiner’in suçu yoktur ama cezalandırılmalıdır”. Böyle bir mantık olabilir mi? Böyle bir hukuk olabilir mi?!
Bir diğer ilginç nokta ise, ikamet ettiğim Çanakkale’de darbe girişimi olmaması. 15-16 Temmuz gecesi, yaşadığım şehirde hiçbir askeri veya sivil kalkışma faaliyeti olmadı, darbe ile ilgili hiçbir gelişme de yaşanmadı. Darbeyi tesadüfen geceye doğru televizyondan öğrendim. Balkonda oturuyordum ve haberde duyduklarımın gerçek olduğuna bile inanamadım. Oturduğum yer işlek yollar üzerinde olmasına rağmen olağandışı hiçbir gelişme olmadı… Nitekim dönemin Çanakkale Valisi 16 Temmuz günü Anadolu Ajansı’na açıklama yaptı ve “ilimizle gurur duyuyoruz çünkü Çanakkale’den bir tek darbeci çıkmadı. İlimizden darbeci çıkmadı” dedi. Hatta Çanakkale’de hiçbir darbe kalkışması olmadığını da ekledi.
Darbeyi öğrenir öğrenmez (23:30-00:00 civarı olmalı) sosyal medyadan darbe karşıtı mesajlar atmaya başladım. Darbelerin ve şiddetin hiçbir soruna çare olamayacağını, halkın demokrasiye ve hukuka sahip çıkması gerektiğini ifade ettim. Ben, darbe karşıtı bu mesajları yayımlarken Ankara ve İstanbul’da çatışmalar hala devam ediyordu… Benim darbe girişimine karşı çıkan ilk mesajımla Cumhurbaşkanı’nın CNNTürk’teki ilk mesajının hemen hemen aynı dakikalara denk gelmesi de ilginç bir tesadüftür. Yani darbeyi öğrendiğim ilk andan itibaren darbeye açıktan karşı çıktım, büyük bir risk aldım. Herhalde darbe girişimi başarılı olsaydı içeri alınacak kişilerden biri yine bendim.
Şaşıracaksınız ama sosyal medyadaki darbe karşıtı mesajlarımın hiçbiri iddianameye girmemiş. Aylarca savcılığa yazdım, bu mesajların delil olarak dosyaya konulmasını istedim. Defalarca mahkemede dile getirdim. Tutukluluğumdan 1,5 yıl sonra nihayet mahkeme sosyal medyada darbe konusundaki mesajlarımın incelenmesi kararını lütfen aldı…
Bu davada sanki görünmez bir güç, lehime olan delillerin toplanmasına özel olarak engel oluyor ya da hâkimler ve savcı bu davanın delillerle, kanıtlarla bir ilgisi olmadığını fark ederek bir şeylerden korktular. Bilemiyorum…
Gözaltına alındığım gün de ilginç bir gelişme yaşanmıştı; evimi didik didik arayan polis memurlarından biri kitaplığımda “Kim Bu Fethullah Gülen” adlı kitabı buldu. Faik Bulut’un bu kitabı baştan sona Gülen’e ve hareketine ağır eleştiriler getiren, hatta hakarete varan sözler içeren eleştirel-karşıt bir kitaptır. Polis memuru, bu kitabı suçluluğuma büyük bir delil bulmuş gibi sevinerek başlarındaki amirine götürdü. Amiri kitabı 5-10 dakika inceledi ve sonra polis memuruna “Bu olmaz. Bu kitap lehe delil sayılır, sakın almayın” dedi. Oysaki yasa lehe ve aleyhe delillerin alınmasını emrediyor. Daha o zaman anladım ki bu davada lehime ne varsa yok sayılıyor, aleyhime bir şey yoksa da aranıyor…
Aylarca araştırdılar, hala da arıyorlar, ama bir şey bulamıyorlar. Hala tutukluluğum “delillerin henüz yeterince toplanmamış olması nedeniyle” denilerek uzatılıyor. Bu sözler aslında suçsuzluğumun da ikrarı. Hala suçluluğum için delil aranıyor, ya da bana zaten ceza çektiriliyor, yargılanmadan yıllarca hapis yatırılıyorum. Bunun adı yargısız infazdır.
***
Ömrüm boyunca şiddete karşı oldum, darbenin her çeşidine karşı çıktım… Yazdıklarım, konuşmalarım ortada… Ben, tüm hayatını cam bir fanusta yaşamış bir insanım. Gizlim yok, saklım yok. Hal böyleyken, şiddetten, darbeden, zorbalıktan nefret eden biriyken darbecilikle suçlanmak gücüme gidiyor. Üzerime atılan mesnetsiz bir çamur, bir iftira da olsa gücüme gidiyor, ağırıma gidiyor…
Her yazımda erk sahiplerini Anayasa’ya ve hukuka uymaya çağırmış bir yazar olduğum halde Anayasa’yı ihlalle suçlanmam akılla mantıkla alay etmek değildir de nedir?
En hassas dönemlerde risk alarak sivil idareyi savunan, darbeciliği lanetleyen benim gibi bir bilim insanının darbecilikle suçlanması eşyanın doğasına aykırı değil midir?
Diğer taraftan, Cumhuriyet tarihi boyunca pek çok masum insan, Anayasa’yı ihlal’le, yani darbecilikle suçlanırken gerçek darbeciler yargılanan değil, yargılayan olmuşlar. Biliyorsunuz, Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan ve 11 diğer sanık Yassıada’da “Anayasayı ihlal”le suçlanmış ve idama mahkûm edilmişlerdi. Bebek davası, köpek davası, Cımbız davası gibi gülünç ithamlarla yargılanan Başbakan ve iki bakanı darbecilerin talimatıyla, tiyatro gibi bir yargılamayla idam edildiler. Şimdi onların durduğu yerde olmak içimi ürpertiyor. Bu arada belirtmeliyim ki yargılandığım salonun girişinde “Tiyatro Salonu” yazıyor (yer olmadığından duruşmalar Açık Cezaevi Tiyatro Salonu’nda yapılıyor).
Yassıada davaları Türk tarihine kara bir leke olarak geçti. 57 yıl sonra Türk hukuku ve siyaseti hala aynı yerde midir?
Sayın Hasan Cemal,
İnanın benim yargılandığım davalar rahmetli Menderes’in aleyhine açılan Köpek davasından da, Bebek davasından da daha boş. Çünkü o davalarda asılsız da olsa Adnan Menderes’e itham edilen eylemler vardı. Üstelik ben, Bayar veya Menderes gibi 10 yıl boyunca bir ülkeyi yönetmiş bir muktedir de değilim. Kalemi dışında elinde hiçbir gücü olmayan, ömrü boyunca hiç silahı olmamış, hiçbir şiddet olayına karışmamış benim gibi bir yazara, bilim insanına ve gazeteciye darbecilik ve teröristlik ve hainlik isnat etmek hayal gücünü fazla zorlamak olmuyor mu?
Bu soruları mahkeme heyetine de sordum. Kaç kez, çaresizce salondakilere haykırdım, “bunları sadece ben mi görüyorum, bu iddialar, kanıtsız tutuklanmam, bir terörle mücadele uzmanından terörist çıkarma çabası size garip gelmiyor mu diye sordum, çaresizce haykırdım. Neredeyse iki yıl olacak. Artık yoruldum. Hukukun en temel ilkeleri çiğnenirken onu koruması gereken sözde hukuk insanlarının her türlü hak ihlalini normal, hatta rutin hale getirmesi akıl sağlığımı olumsuz etkiliyor… Sanki herkes ama herkes çıldırmış da bir benim bilincim açıkmış gibi geliyor… Böylesine bir kâbusta en kötüsü akıl sağlığınızı hala koruyor olmak olmalı…
Sayın Hasan Cemal,
Üstadım,
Hakkımda açtıkları tek dava Anayasayı ihlal’den de değil. Dava ve soruşturmalar hergün yağıyor. 1 Eylül’de meslekten ihraç ettikleri halde sürekli soruşturma açıyorlar. Daha geçen hafta Çanakkale Üniversitesi Rektörlüğü’nden yeni bir sarı zarf geldi, 2 yıl önce yazdığım köşe yazılarından birini bulmuşlar, “sen bu yazınla devletimizi aciz göstermeye mi çalışıyorsun?” diye soruyorlar, benden savunma istiyorlar. Günlerim böyle geçiyor, bazen köşe yazılarımı savunmak zorunda kalıyorum, bazense konuşmalarımı.
Hakkımda açılan bir dava da TCK 301’den. Türkiye’nin terör politikasını eleştirmemi beğenmeyen Üniversite Rektörü Yücel Acer’in emriyle suç duyurusu yapılmış, Savcılık dava açmış… Bu davada da 2 yıl önce yazılmış köşe yazımı savunmak zorunda kalıyorum. Okurlarım bilir, ben yurtsever bir insanım. Liberal olduğum kadar, milli çıkarları savunan bir çizgide oldum hep. Terörle mücadele konusunda eğer Türkiye devleti benim eleştirilerimi dahi kaldıramıyorsa, yeni Türkiye bana dahi tahammül edemiyorsa orada demokrasi ve adalet için ve ifade özgürlüğü için ve insan hakları için paniklenmesi normaldir. Yaşadıklarım sadece Sedat Laçiner adlı bir akademisyenin yargı eliyle linç edilmesi, yok edilmesi meselesi değildir. Benim üzerimden sadece adalet ve fikir özgürlüğü değil, makuliyet de yok ediliyor. Biraz insaf lütfen… Benim gibi milliyetçi ve vatansever duruşu olan, her vesileyle bu ülkenin çıkarlarını savunan ve doğruyu yaptığında mevcut iktidarı sonuna kadar savunmuş, eleştirileri her zaman seviyeli, yapıcı ve teknik çizgide olan benim gibi bir yazar ve bilim insanından bir terörist, bir hain, bir darbeci çıkartılamaz. Artık hukuku geçtim, en azından makul olsun. Madem linç ediliyorum, bari insaflı olsunlar… Yalanda bile bir mantık vardır. Uçuk yalan söylendiğinde “bari doğru yalan söyle” derler. Hakkımda söylenenlere yanıt veririm, yargılanmaktan da, tartışmaktan da kaçmam. Amma bari suçlamalar biraz mantıklı olsun, biraz insaflı olsun… Linç edilmeye alıştım ama burada da bir ölçü olmalı. Birazcık insaf, ben de insanım…
***
Hakkımdaki davalarda bugüne kadar 300’den fazla (belki 500) tanık, sanık ve müşteki dinlendi. Dinlenen bu yüzlerce kişiden bir tanesi bile hakkımda görgüye dayalı bir suçlamada bulunmadı. Bir Allah’ın kulu bile çıkıp da “Onu F…’den, cemaatten biriyle gördüm” diyemedi. Ne cemaat abisi tanırım ne de imamı. Bir tek toplantılarına dahi gitmedim. Çanakkale’de Türkçe olimpiyatlarını Valilik organize ettiğinde ve 40 binden fazla insan stadı doldurduğunda dahi orada ben yoktum. Ne bylock var ne de Bank Asya’ya bir kuruş yatırmışlığım. Hiçbir tanık veya Savcılık hakkımda “şurada şunu yaptı” diyemiyor. Diyemez de, çünkü ne cemaat abisi tanırım, ne de herhangi bir dini gurubun herhangi bir toplantısına katıldım. Ben Kuran kursuna dahi gitmemiş bir insanım. Kuran kursuna gitmedim diye övünüyor değilim ama benim hayatım böyle. Annem-babam sosyal demokrat çizgide insanlardı ve eğitim hayatım hep laik ve pozitivist kurumlarda geçti. İlkokuldan doktora eğitimime kadar hep seküler, hatta laikçi hocalarım oldu.
Ayrıca eleştirel, sorgulayıcı, şüpheci, doğrucu ve dikbaşlı karakterim nedeniyle bırakınız dini gurupları, benim siyasi bir partide veya bir sivil toplum kuruluşunda dahi üye olmam çok zordur… Tanıyanlar bilir; asi bir yapım var. Bu karakterimle liderin her sözünü emir sayan cemaat gibi yapılarda yer alabilmem mümkün değildir. Bugüne kadar yazdıklarım ve konuşmalarım sadece benim zihnimin ürünüdür. Hiçbir zaman beynimden ve/veya midemden birilerine veya bir guruba bağlı olmadım.
Neredeyse 2 yıldır devam etmekte olan davalarda Cemaat’in ağabeyleri, ablaları, imamları, bölgecileri, sorumluları, sempatizanları, esnafları, öğrencileri, işadamları ve üyeleri dinlendi. Tüm bunlar benim için çok öğreticiydi. Zaman zaman duyduklarıma çok şaşırdım. Adeta zoraki bir kurs gibi geldi bana bu duruşmalar. Bu yapıyı ilk defa bu mahkemeler sayesinde bu kadar detaylı öğrenme olanağım oldu. Herhalde bu davalar bittiğinde bu yapı üzerine sayılı uzmanlardan biri olacağım(!) Fakat şu anda akıl yakan bir iddia ile, cemaatçi olmakla, terörist olmakla ve darbeci olmakla suçlanıyorum. Bunları düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyorum.
Dediğim gibi; hakkımda herhangi bir delil bulunamadı ama hala arıyorlar. Mahkemede dinlenen yüzlerce kişi beni sadece medyadan tanıdığını, bunun dışında bir tanıklığı olmadığını söyledi. Bylock kaydım bile çıkmadı. Bunun üzerine mahkeme şöyle bir karar aldı: “sanığın 2010-2016 yılları arasındaki tüm telefon görüşmelerinin incelenerek bylock kaydı olan kullanıcılarla telefon görüşmesi yapıp yapmadığının tespitine”. Düşünebiliyor musunuz? 6,5 yıl boyunca beni arayan veya benim aradığım binlerce, belki onbinlerce telefon numarasından bylock yüklemiş olan biri var mı, yok mu bunu tespit edeceklermiş, böyle birileri varsa bu benim suçlu olmama kanıt olacakmış.
Benzeri bir durumu da Üniversitedeki işimden atılırken yaşadım: Yargılanıyorum diye işten attılar, sonra işten atılmamı dönüp kanıt diye mahkemedeki dosyama eklediler.
***
Sayın Cemal,
Ben bu ülkeye inandığım için, bu ülke insanlık için bir ümit olabilir mi düşüncesiyle bu ülkede kaldım… Yoksa Yüksek Lisans ve Doktoramı İngiltere’de tamamladım ve Türkiye’ye dönmeyip, mesleğimi orada da sürdürebilirdim. Doktoramı bitirince King’s College’daki danışman hocam Profesör Karsh, Londra’da kalmam için ısrar ettiğinde teklifini nazikçe reddedip “benim Türkiye’ye ülkeme dönmem lazım. Türkiye sayesinde bu noktaya geldim, şimdi ülkeme borcumu ödemeliyim” demiştim. O gün ülkemin bana ihtiyacı olduğunu düşünüyordum… Ben böyle söyleyince güngörmüş geçirmiş hocam şöyle dedi: “Bak Sedat, kararına saygı duyuyorum. Ancak şunu da unutma, döneceğin yer İran gibi, Suriye gibi, Mısır gibi bir Ortadoğu ülkesi. Seni anlamayabilirler, hayal kırıklığına uğrayabilirsin.”
Ne yazık ki danışman hocam haklı çıktı, bense böylesine önemli bir hayat dersini zindanlara düşerek ağır bir bedelle ödedim. O gün hocam Profesör Karsh’ı dinleyip Londra’da kalsaydım bilgime, çalışmalarıma saygı duyulurdu, araştırmalarım desteklenirdi; en azından hapishanelere atılmaz, mahkeme mahkeme dolaştırılmazdım… Bugün buradan bakınca gelişmiş ülkelerin neden geliştiğini, gelişmeyenlerin ise neden arkalarda kaldıklarını daha iyi anlıyorum… Bilim insanlarına, yazarlara, gazetecilere, sanatçılara hürmet ilerlemenin anahtarıymış, bunu çok daha iyi anlıyorum.
***
Sayın Hasan Cemal,
Yazacak daha çok şey var. Her kelimesi acı verse de yazacak çok ama çok şey var. Ancak zamanınızı almak, sizi de yormak istemiyorum. Sadece şunu bilmenizi isterim ki yaşadıklarım şahsi bir hikâye değil, bir ülkenin trajedisi… Yaşadıklarım, yaşanmış, bitmiş ya da benimle bitecek bir dram da değil, bu korkunç sessizlik devam eder ise milyonların yaşayacağı, gelecek nesillerin de yaşayacağı bir dram… Çanakkale zindanlarında unutulan sadece ben değilim, unutulan en temel insan hakları; basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, akademik özgürlük… Demir parmaklıklar arkasında yarınından ümitsiz yatan sadece ben değilim, Türkiye’nin yarınları da burada yatıyor…
Derler ki “bir masum hapiste yatacağına bin suçlu sokakta gezsin”, çünkü bir masum hapiste yatarsa orada adalet hapishaneye atılmış demektir. Benim görebildiğim kadarıyla bir değil pek çok masum var hapishanelerde…
İstibdat dönemleri; 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat vb. deneyimler kanıtladı ki adaletsizlik sadece mağdurlarına değil, ülkemizin tamamına kaybettiriyor. Geri kalmışlığımızın bir nedeni de adalet eksikliğimiz. Bu nedenle bu mektubumu 20 aydır tutuklu bir gazetecinin ve bir bilim insanının şahsi ve istisnai bir çığlığı olarak değil de, demir parmaklıklar arkasına düşmüş adaletin ve ifade özgürlüğünün dışarıya bir çağrısı olarak görün…
Evimi, çocuklarımı, eşimi, arkadaşlarımı, öğrencilerimi ve kitaplarımı çok özledim… Hepsi burnumda tütüyor… Eski hayatımı geri istiyorum. Ben, ülkeme ve insanlarıma hizmet edebilmek için onyıllarca çalıştım, didindim. Dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim aldım, dünyaca saygı duyulan çalışmalara imza attım… Tüm bu emeğin ve fedakârlığın karşılığı derin bir kuyuya atılmak olmamalıydı… Üzgünüm ve geleceğim için kaygılıyım, hatta çok korkuyorum… Ancak ülkem için korkum daha fazla. Size garip gelebilir ama kendim için korkuyorsam, ülkem ve milletim için titriyorum.
Geçmişin ahı bugünlerimizi yaktı, bugünlerin ahı yarınlarımızı yakmasın…
Çok şey istemiyorum; biraz makuliyet, biraz adalet… Biz, bu ülkenin insanları ülkemizin evlatlarıyız, düşmanları değil… Düşman hukukunu bir yana bırakalım, artık kardeş hukukuna geçelim. Lütfen…
Saygılarımla.
Prof.Dr. Sedat Laçiner
(5 Mart 2018, Çanakkale Kapalı Cezaevi)
[TR724] 22.3.2018
T24’ün haberine göre, Eski Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner, eski hayatını geri istediğini belirttiği mektubunda, sözlerine şöyle devam etti:
“Ben, ülkeme ve insanlarıma hizmet edebilmek için onyıllarca çalıştım, didindim. Dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim aldım, dünyaca saygı duyulan çalışmalara imza attım… Tüm bu emeğin ve fedakârlığın karşılığı derin bir kuyuya atılmak olmamalıydı. Üzgünüm ve geleceğim için kaygılıyım, hatta çok korkuyorum. Ancak ülkem için korkum daha fazla. Size garip gelebilir ama kendim için korkuyorsam, ülkem ve milletim için titriyorum. Geçmişin ahı bugünlerimizi yaktı, bugünlerin ahı yarınlarımızı yakmasın.”
Laçiner’in, avukatı aracılığıyla Hasan Cemal’e gönderdiği mektubun tamamı şöyle:
Sayın Hasan Cemal,
Kıymetli üstadım,
Bu satırları 20 aydır tutuklu olduğum Çanakkale Cezaevinden yazıyorum… 20 aydır, yani 577 gündür, 13 bin 848 saattir bir zindanda bu çılgınlığın geçmesini bekliyorum…
Dışarıdayken (yani çook uzun zaman önce) sizin yazılarınızı okumak vazgeçemediğim günlük rutinlerimdendi. Konu ne olursa olsun hakkaniyetli olma çabanızı ve serbestiyetçi duruşunuzu, hürriyet ve haklardan yana tavrınızı unutamıyorum. Maalesef hapishanede internet yok, bilgisayar yok… Yasak… Dolayısıyla mahrum olduğum pek çok hak ve olanaklardan biri de Siz ve Sizin gibi az sayıda namuslu münevverlerin yazıları…
***
Sayın Cemal,
20 Temmuz 2016 günü evimde, çalışma odamda gözaltına alındım… Polisler geldiğinde yine bilgisayarımın başındaydım ve internetteki köşe yazımı yazmakla meşguldüm. Evimi didik didik aradılar, bilgisayarlarıma cep telefonuma el koydular. Üç gün sonra da tutuklandım. Suçumun “Anayasayı ihlal” yani “darbe yapmak” olduğu söylendiğinde inanamadım. Polisler “biz bilmeyiz savcı açıklar” deyince savcı sorgusunu bekledim. Ancak savcı darbe ile ilgili bir tek soru bile sormadı. O sormayınca ben anlattım 15 Temmuz’da nerede olduğumu, ne yaptığımı. Ama savcı beni dinliyor gibi görünmüyordu… Sonra hâkim karşısına çıktım. Akşam 20:00’de başlayan celse sabah saat 08:30’da bitti. Bir ara salonda bulunan avukatlar ve sanıklar bile uyuyordu. İlginç olansa hâkim de, tıpkı savcı gibi 15 Temmuz ile ilgili bana ve diğer sanıklara bir tek soru dahi sormadı. Sanki kararlar çoktan alınmış, ipimiz çekilmişti bile… Ne savcı ne de hâkim, anlattıklarımla ilgili değildi. 15 Temmuz günü nerede olduğumu bile sormadılar…
Tutuklandığım gün Adliye’deki savcı ve hâkim odalarının yarıdan fazlası boşaltılmış, isimlikler sökülmüştü… Beni tutuklayan hâkim, beni tutuklamasaydı belki kendisi de tutuklanacaktı. Beni gözaltına aldıran savcının sağındaki, solundaki ve karşısındaki savcı odaları bir gün önce boşaltılmış, o odalardaki savcılar çoktan zindanlara atılmıştı. İşte böyle bir ortamda tutuklandım.
Sonradan öğrendiğime göre, 16 Temmuz 2016 sabahı Ankara’dan, Bakanlıktan Adliye’ye tutuklamalar için liste gelmiş ve o isimler arasında benim de ismim varmış.
Gözaltına alındığım günden 2 ay sonrasına kadar avukatım başına bir şey gelmesinden korktu, ziyarete dahi gelemedi. Baronun, yasal zorunluluk nedeniyle atadığı avukat ise birkaç gün sonra avukatlığımdan çekildi. Uzun süre avukat bile bulamadım. Piyasada dolaşan havalı bazı avukatlar, “Sedat hocanın suçsuz olduğuna inanıyoruz ama bu davayı alamayız, yoksa biz de tehlikeye gireriz” dediler. Suçlamalar akıl almazdı, hukuki yardım kanalları ise kapalıydı.
İddianame çıkıncaya kadar, yani neredeyse 8 ay boyunca hakkımdaki suçlamanın nedenini, dayanağını, delileri vs. öğrenemedim. Gerçi iddianame yazılınca da bunu öğrenmek mümkün olmadı, çünkü iddianamede darbeye katıldığıma veya darbeyi desteklediğime dair bir tek cümle dahi yoktu. Hatta iddianamede Çanakkale ilinde darbe olduğuna dair bile cümle geçmiyordu. En traji-komik olanı ise iddianamenin en son sayfasında “eylemlerinde cebir-şiddet unsuruna rastlanmamıştır ama cezalandırılmasında kamu yararı vardır” denmesiydi. Oysaki Türk Ceza Kanununun 309.maddesinde “cebir ve şiddet kullanarak Anayasa’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak…” suçtur. Yani TCK 309.maddede cebir ve şiddet suçun asli, olmazsa olmaz unsurudur. Yani iddianame, eylemlerimde cebir ve şiddet olmadığını kabul ederek ortada suç olmadığını, benim de suçlu olmadığımı kabul ediyor. Buna karşın cezalandırılmamın kamu yararına olacağını söylüyor. Yani açıkça deniyor ki; “Sedat Laçiner’in suçu yoktur ama cezalandırılmalıdır”. Böyle bir mantık olabilir mi? Böyle bir hukuk olabilir mi?!
Bir diğer ilginç nokta ise, ikamet ettiğim Çanakkale’de darbe girişimi olmaması. 15-16 Temmuz gecesi, yaşadığım şehirde hiçbir askeri veya sivil kalkışma faaliyeti olmadı, darbe ile ilgili hiçbir gelişme de yaşanmadı. Darbeyi tesadüfen geceye doğru televizyondan öğrendim. Balkonda oturuyordum ve haberde duyduklarımın gerçek olduğuna bile inanamadım. Oturduğum yer işlek yollar üzerinde olmasına rağmen olağandışı hiçbir gelişme olmadı… Nitekim dönemin Çanakkale Valisi 16 Temmuz günü Anadolu Ajansı’na açıklama yaptı ve “ilimizle gurur duyuyoruz çünkü Çanakkale’den bir tek darbeci çıkmadı. İlimizden darbeci çıkmadı” dedi. Hatta Çanakkale’de hiçbir darbe kalkışması olmadığını da ekledi.
Darbeyi öğrenir öğrenmez (23:30-00:00 civarı olmalı) sosyal medyadan darbe karşıtı mesajlar atmaya başladım. Darbelerin ve şiddetin hiçbir soruna çare olamayacağını, halkın demokrasiye ve hukuka sahip çıkması gerektiğini ifade ettim. Ben, darbe karşıtı bu mesajları yayımlarken Ankara ve İstanbul’da çatışmalar hala devam ediyordu… Benim darbe girişimine karşı çıkan ilk mesajımla Cumhurbaşkanı’nın CNNTürk’teki ilk mesajının hemen hemen aynı dakikalara denk gelmesi de ilginç bir tesadüftür. Yani darbeyi öğrendiğim ilk andan itibaren darbeye açıktan karşı çıktım, büyük bir risk aldım. Herhalde darbe girişimi başarılı olsaydı içeri alınacak kişilerden biri yine bendim.
Şaşıracaksınız ama sosyal medyadaki darbe karşıtı mesajlarımın hiçbiri iddianameye girmemiş. Aylarca savcılığa yazdım, bu mesajların delil olarak dosyaya konulmasını istedim. Defalarca mahkemede dile getirdim. Tutukluluğumdan 1,5 yıl sonra nihayet mahkeme sosyal medyada darbe konusundaki mesajlarımın incelenmesi kararını lütfen aldı…
Bu davada sanki görünmez bir güç, lehime olan delillerin toplanmasına özel olarak engel oluyor ya da hâkimler ve savcı bu davanın delillerle, kanıtlarla bir ilgisi olmadığını fark ederek bir şeylerden korktular. Bilemiyorum…
Gözaltına alındığım gün de ilginç bir gelişme yaşanmıştı; evimi didik didik arayan polis memurlarından biri kitaplığımda “Kim Bu Fethullah Gülen” adlı kitabı buldu. Faik Bulut’un bu kitabı baştan sona Gülen’e ve hareketine ağır eleştiriler getiren, hatta hakarete varan sözler içeren eleştirel-karşıt bir kitaptır. Polis memuru, bu kitabı suçluluğuma büyük bir delil bulmuş gibi sevinerek başlarındaki amirine götürdü. Amiri kitabı 5-10 dakika inceledi ve sonra polis memuruna “Bu olmaz. Bu kitap lehe delil sayılır, sakın almayın” dedi. Oysaki yasa lehe ve aleyhe delillerin alınmasını emrediyor. Daha o zaman anladım ki bu davada lehime ne varsa yok sayılıyor, aleyhime bir şey yoksa da aranıyor…
Aylarca araştırdılar, hala da arıyorlar, ama bir şey bulamıyorlar. Hala tutukluluğum “delillerin henüz yeterince toplanmamış olması nedeniyle” denilerek uzatılıyor. Bu sözler aslında suçsuzluğumun da ikrarı. Hala suçluluğum için delil aranıyor, ya da bana zaten ceza çektiriliyor, yargılanmadan yıllarca hapis yatırılıyorum. Bunun adı yargısız infazdır.
***
Ömrüm boyunca şiddete karşı oldum, darbenin her çeşidine karşı çıktım… Yazdıklarım, konuşmalarım ortada… Ben, tüm hayatını cam bir fanusta yaşamış bir insanım. Gizlim yok, saklım yok. Hal böyleyken, şiddetten, darbeden, zorbalıktan nefret eden biriyken darbecilikle suçlanmak gücüme gidiyor. Üzerime atılan mesnetsiz bir çamur, bir iftira da olsa gücüme gidiyor, ağırıma gidiyor…
Her yazımda erk sahiplerini Anayasa’ya ve hukuka uymaya çağırmış bir yazar olduğum halde Anayasa’yı ihlalle suçlanmam akılla mantıkla alay etmek değildir de nedir?
En hassas dönemlerde risk alarak sivil idareyi savunan, darbeciliği lanetleyen benim gibi bir bilim insanının darbecilikle suçlanması eşyanın doğasına aykırı değil midir?
Diğer taraftan, Cumhuriyet tarihi boyunca pek çok masum insan, Anayasa’yı ihlal’le, yani darbecilikle suçlanırken gerçek darbeciler yargılanan değil, yargılayan olmuşlar. Biliyorsunuz, Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan ve 11 diğer sanık Yassıada’da “Anayasayı ihlal”le suçlanmış ve idama mahkûm edilmişlerdi. Bebek davası, köpek davası, Cımbız davası gibi gülünç ithamlarla yargılanan Başbakan ve iki bakanı darbecilerin talimatıyla, tiyatro gibi bir yargılamayla idam edildiler. Şimdi onların durduğu yerde olmak içimi ürpertiyor. Bu arada belirtmeliyim ki yargılandığım salonun girişinde “Tiyatro Salonu” yazıyor (yer olmadığından duruşmalar Açık Cezaevi Tiyatro Salonu’nda yapılıyor).
Yassıada davaları Türk tarihine kara bir leke olarak geçti. 57 yıl sonra Türk hukuku ve siyaseti hala aynı yerde midir?
Sayın Hasan Cemal,
İnanın benim yargılandığım davalar rahmetli Menderes’in aleyhine açılan Köpek davasından da, Bebek davasından da daha boş. Çünkü o davalarda asılsız da olsa Adnan Menderes’e itham edilen eylemler vardı. Üstelik ben, Bayar veya Menderes gibi 10 yıl boyunca bir ülkeyi yönetmiş bir muktedir de değilim. Kalemi dışında elinde hiçbir gücü olmayan, ömrü boyunca hiç silahı olmamış, hiçbir şiddet olayına karışmamış benim gibi bir yazara, bilim insanına ve gazeteciye darbecilik ve teröristlik ve hainlik isnat etmek hayal gücünü fazla zorlamak olmuyor mu?
Bu soruları mahkeme heyetine de sordum. Kaç kez, çaresizce salondakilere haykırdım, “bunları sadece ben mi görüyorum, bu iddialar, kanıtsız tutuklanmam, bir terörle mücadele uzmanından terörist çıkarma çabası size garip gelmiyor mu diye sordum, çaresizce haykırdım. Neredeyse iki yıl olacak. Artık yoruldum. Hukukun en temel ilkeleri çiğnenirken onu koruması gereken sözde hukuk insanlarının her türlü hak ihlalini normal, hatta rutin hale getirmesi akıl sağlığımı olumsuz etkiliyor… Sanki herkes ama herkes çıldırmış da bir benim bilincim açıkmış gibi geliyor… Böylesine bir kâbusta en kötüsü akıl sağlığınızı hala koruyor olmak olmalı…
Sayın Hasan Cemal,
Üstadım,
Hakkımda açtıkları tek dava Anayasayı ihlal’den de değil. Dava ve soruşturmalar hergün yağıyor. 1 Eylül’de meslekten ihraç ettikleri halde sürekli soruşturma açıyorlar. Daha geçen hafta Çanakkale Üniversitesi Rektörlüğü’nden yeni bir sarı zarf geldi, 2 yıl önce yazdığım köşe yazılarından birini bulmuşlar, “sen bu yazınla devletimizi aciz göstermeye mi çalışıyorsun?” diye soruyorlar, benden savunma istiyorlar. Günlerim böyle geçiyor, bazen köşe yazılarımı savunmak zorunda kalıyorum, bazense konuşmalarımı.
Hakkımda açılan bir dava da TCK 301’den. Türkiye’nin terör politikasını eleştirmemi beğenmeyen Üniversite Rektörü Yücel Acer’in emriyle suç duyurusu yapılmış, Savcılık dava açmış… Bu davada da 2 yıl önce yazılmış köşe yazımı savunmak zorunda kalıyorum. Okurlarım bilir, ben yurtsever bir insanım. Liberal olduğum kadar, milli çıkarları savunan bir çizgide oldum hep. Terörle mücadele konusunda eğer Türkiye devleti benim eleştirilerimi dahi kaldıramıyorsa, yeni Türkiye bana dahi tahammül edemiyorsa orada demokrasi ve adalet için ve ifade özgürlüğü için ve insan hakları için paniklenmesi normaldir. Yaşadıklarım sadece Sedat Laçiner adlı bir akademisyenin yargı eliyle linç edilmesi, yok edilmesi meselesi değildir. Benim üzerimden sadece adalet ve fikir özgürlüğü değil, makuliyet de yok ediliyor. Biraz insaf lütfen… Benim gibi milliyetçi ve vatansever duruşu olan, her vesileyle bu ülkenin çıkarlarını savunan ve doğruyu yaptığında mevcut iktidarı sonuna kadar savunmuş, eleştirileri her zaman seviyeli, yapıcı ve teknik çizgide olan benim gibi bir yazar ve bilim insanından bir terörist, bir hain, bir darbeci çıkartılamaz. Artık hukuku geçtim, en azından makul olsun. Madem linç ediliyorum, bari insaflı olsunlar… Yalanda bile bir mantık vardır. Uçuk yalan söylendiğinde “bari doğru yalan söyle” derler. Hakkımda söylenenlere yanıt veririm, yargılanmaktan da, tartışmaktan da kaçmam. Amma bari suçlamalar biraz mantıklı olsun, biraz insaflı olsun… Linç edilmeye alıştım ama burada da bir ölçü olmalı. Birazcık insaf, ben de insanım…
***
Hakkımdaki davalarda bugüne kadar 300’den fazla (belki 500) tanık, sanık ve müşteki dinlendi. Dinlenen bu yüzlerce kişiden bir tanesi bile hakkımda görgüye dayalı bir suçlamada bulunmadı. Bir Allah’ın kulu bile çıkıp da “Onu F…’den, cemaatten biriyle gördüm” diyemedi. Ne cemaat abisi tanırım ne de imamı. Bir tek toplantılarına dahi gitmedim. Çanakkale’de Türkçe olimpiyatlarını Valilik organize ettiğinde ve 40 binden fazla insan stadı doldurduğunda dahi orada ben yoktum. Ne bylock var ne de Bank Asya’ya bir kuruş yatırmışlığım. Hiçbir tanık veya Savcılık hakkımda “şurada şunu yaptı” diyemiyor. Diyemez de, çünkü ne cemaat abisi tanırım, ne de herhangi bir dini gurubun herhangi bir toplantısına katıldım. Ben Kuran kursuna dahi gitmemiş bir insanım. Kuran kursuna gitmedim diye övünüyor değilim ama benim hayatım böyle. Annem-babam sosyal demokrat çizgide insanlardı ve eğitim hayatım hep laik ve pozitivist kurumlarda geçti. İlkokuldan doktora eğitimime kadar hep seküler, hatta laikçi hocalarım oldu.
Ayrıca eleştirel, sorgulayıcı, şüpheci, doğrucu ve dikbaşlı karakterim nedeniyle bırakınız dini gurupları, benim siyasi bir partide veya bir sivil toplum kuruluşunda dahi üye olmam çok zordur… Tanıyanlar bilir; asi bir yapım var. Bu karakterimle liderin her sözünü emir sayan cemaat gibi yapılarda yer alabilmem mümkün değildir. Bugüne kadar yazdıklarım ve konuşmalarım sadece benim zihnimin ürünüdür. Hiçbir zaman beynimden ve/veya midemden birilerine veya bir guruba bağlı olmadım.
Neredeyse 2 yıldır devam etmekte olan davalarda Cemaat’in ağabeyleri, ablaları, imamları, bölgecileri, sorumluları, sempatizanları, esnafları, öğrencileri, işadamları ve üyeleri dinlendi. Tüm bunlar benim için çok öğreticiydi. Zaman zaman duyduklarıma çok şaşırdım. Adeta zoraki bir kurs gibi geldi bana bu duruşmalar. Bu yapıyı ilk defa bu mahkemeler sayesinde bu kadar detaylı öğrenme olanağım oldu. Herhalde bu davalar bittiğinde bu yapı üzerine sayılı uzmanlardan biri olacağım(!) Fakat şu anda akıl yakan bir iddia ile, cemaatçi olmakla, terörist olmakla ve darbeci olmakla suçlanıyorum. Bunları düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyorum.
Dediğim gibi; hakkımda herhangi bir delil bulunamadı ama hala arıyorlar. Mahkemede dinlenen yüzlerce kişi beni sadece medyadan tanıdığını, bunun dışında bir tanıklığı olmadığını söyledi. Bylock kaydım bile çıkmadı. Bunun üzerine mahkeme şöyle bir karar aldı: “sanığın 2010-2016 yılları arasındaki tüm telefon görüşmelerinin incelenerek bylock kaydı olan kullanıcılarla telefon görüşmesi yapıp yapmadığının tespitine”. Düşünebiliyor musunuz? 6,5 yıl boyunca beni arayan veya benim aradığım binlerce, belki onbinlerce telefon numarasından bylock yüklemiş olan biri var mı, yok mu bunu tespit edeceklermiş, böyle birileri varsa bu benim suçlu olmama kanıt olacakmış.
Benzeri bir durumu da Üniversitedeki işimden atılırken yaşadım: Yargılanıyorum diye işten attılar, sonra işten atılmamı dönüp kanıt diye mahkemedeki dosyama eklediler.
***
Sayın Cemal,
Ben bu ülkeye inandığım için, bu ülke insanlık için bir ümit olabilir mi düşüncesiyle bu ülkede kaldım… Yoksa Yüksek Lisans ve Doktoramı İngiltere’de tamamladım ve Türkiye’ye dönmeyip, mesleğimi orada da sürdürebilirdim. Doktoramı bitirince King’s College’daki danışman hocam Profesör Karsh, Londra’da kalmam için ısrar ettiğinde teklifini nazikçe reddedip “benim Türkiye’ye ülkeme dönmem lazım. Türkiye sayesinde bu noktaya geldim, şimdi ülkeme borcumu ödemeliyim” demiştim. O gün ülkemin bana ihtiyacı olduğunu düşünüyordum… Ben böyle söyleyince güngörmüş geçirmiş hocam şöyle dedi: “Bak Sedat, kararına saygı duyuyorum. Ancak şunu da unutma, döneceğin yer İran gibi, Suriye gibi, Mısır gibi bir Ortadoğu ülkesi. Seni anlamayabilirler, hayal kırıklığına uğrayabilirsin.”
Ne yazık ki danışman hocam haklı çıktı, bense böylesine önemli bir hayat dersini zindanlara düşerek ağır bir bedelle ödedim. O gün hocam Profesör Karsh’ı dinleyip Londra’da kalsaydım bilgime, çalışmalarıma saygı duyulurdu, araştırmalarım desteklenirdi; en azından hapishanelere atılmaz, mahkeme mahkeme dolaştırılmazdım… Bugün buradan bakınca gelişmiş ülkelerin neden geliştiğini, gelişmeyenlerin ise neden arkalarda kaldıklarını daha iyi anlıyorum… Bilim insanlarına, yazarlara, gazetecilere, sanatçılara hürmet ilerlemenin anahtarıymış, bunu çok daha iyi anlıyorum.
***
Sayın Hasan Cemal,
Yazacak daha çok şey var. Her kelimesi acı verse de yazacak çok ama çok şey var. Ancak zamanınızı almak, sizi de yormak istemiyorum. Sadece şunu bilmenizi isterim ki yaşadıklarım şahsi bir hikâye değil, bir ülkenin trajedisi… Yaşadıklarım, yaşanmış, bitmiş ya da benimle bitecek bir dram da değil, bu korkunç sessizlik devam eder ise milyonların yaşayacağı, gelecek nesillerin de yaşayacağı bir dram… Çanakkale zindanlarında unutulan sadece ben değilim, unutulan en temel insan hakları; basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, akademik özgürlük… Demir parmaklıklar arkasında yarınından ümitsiz yatan sadece ben değilim, Türkiye’nin yarınları da burada yatıyor…
Derler ki “bir masum hapiste yatacağına bin suçlu sokakta gezsin”, çünkü bir masum hapiste yatarsa orada adalet hapishaneye atılmış demektir. Benim görebildiğim kadarıyla bir değil pek çok masum var hapishanelerde…
İstibdat dönemleri; 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat vb. deneyimler kanıtladı ki adaletsizlik sadece mağdurlarına değil, ülkemizin tamamına kaybettiriyor. Geri kalmışlığımızın bir nedeni de adalet eksikliğimiz. Bu nedenle bu mektubumu 20 aydır tutuklu bir gazetecinin ve bir bilim insanının şahsi ve istisnai bir çığlığı olarak değil de, demir parmaklıklar arkasına düşmüş adaletin ve ifade özgürlüğünün dışarıya bir çağrısı olarak görün…
Evimi, çocuklarımı, eşimi, arkadaşlarımı, öğrencilerimi ve kitaplarımı çok özledim… Hepsi burnumda tütüyor… Eski hayatımı geri istiyorum. Ben, ülkeme ve insanlarıma hizmet edebilmek için onyıllarca çalıştım, didindim. Dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim aldım, dünyaca saygı duyulan çalışmalara imza attım… Tüm bu emeğin ve fedakârlığın karşılığı derin bir kuyuya atılmak olmamalıydı… Üzgünüm ve geleceğim için kaygılıyım, hatta çok korkuyorum… Ancak ülkem için korkum daha fazla. Size garip gelebilir ama kendim için korkuyorsam, ülkem ve milletim için titriyorum.
Geçmişin ahı bugünlerimizi yaktı, bugünlerin ahı yarınlarımızı yakmasın…
Çok şey istemiyorum; biraz makuliyet, biraz adalet… Biz, bu ülkenin insanları ülkemizin evlatlarıyız, düşmanları değil… Düşman hukukunu bir yana bırakalım, artık kardeş hukukuna geçelim. Lütfen…
Saygılarımla.
Prof.Dr. Sedat Laçiner
(5 Mart 2018, Çanakkale Kapalı Cezaevi)
[TR724] 22.3.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)