Mahmut Hocaefendi'ye hangi kumpaslar kurulmuştu? [Ali Emir Pakkan]

12 Eylül 1980 darbesi ile asker yönetime el koymuş! Olağanüstü  hal var! Tanklar, sokakları tutmuş! Kuş uçurulmuyor! Ama o da ne? 1982, 5 Temmuz'unda ülke İstanbul'da işlenen bir cinayeti ve bir cemaati konuşuyor! Üsküdar müftüsü, kafasına 5 kurşun sıkılarak öldürülmüş! 

Polis, katillerin peşine düşeceğine ilk iş olarak, İsmailağa cemaatinin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu'nu gözaltına alıyor! İddiaya göre, Mahmut Hocaefendi, cemaatin faaliyetlerini engelleyen müftü Hasan Ali Ünal'ın öldürülmesine fetva vermiştir! Tutuklanan Hocaefendi hakkında idam isteniyor!

Dava, 3 Aralık 1984'te İstanbul 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde başlıyor. Ustaosmanoğlu ile birlikte yedi kişi, "tasarlayarak devlet memurunu öldürmek ve öldürmeye iştirak" suçundan idam istemiyle yargılanıyor! Cinayeti asıl işleyen kişinin ( Hamza Akdağ) İran'a kaçtığı belirleniyor! Dava sonucunda Mahmut Hocaefendi beraat ediyor.

12 Eylül, Mahmut Efendi'nin peşini bırakmıyordu. Bu sefer 1985'te, bir vaazı bahane edilerek, "laikliğe aykırı hareketten" gözaltına alındı. 15 yıl hapsi isteniyordu. 4 Aralık 1985'te DGM'de görülen son duruşmada beraat çıktı. 

28 Şubat sürecinde de Mahmut Hocaefendi hedefteydi. 18 Mayıs 1988'de damadı Hızır Ali Muratoğlu, camide bir cinayete kurban gitti! 8 yıl sonra ise ( 4 Eylül 2006) cemaat yeni bir cinayetle daha sarsıldı. İmam Bayram Ali Öztürk, sohbet ederken bıçaklanarak öldürüldü. Katil, cemaat tarafından engellenmeye çalışılırken  çıkan kargaşada hayatını kaybetti! 

Bu iki cinayette de şüpheliydi! Aydınlatılamadı!

Mahmut Efendi ve İsmailağa Cemaati kamuoyunun gündemine nasıl geliyordu? 

Olağanüstü dönemlerde masa başında üretilen yalan ve iftiradan ibaret binlerce haber çıkıyordu! Psikolojik harekatın parçası medya aracılığı ile İsmailağa cemaati karalanıyordu! 

İsmailağa'nın açtığı Kur'an kursları, cemaatin yoğun olduğu Çarşamba gibi semtler, kadınların giydiği kıyafetler hep bir "tehdit ve tehlike" algısı oluşturmak için gündeme getiriliyordu. Örneğin Milliyet, (11.9.2006) manşetten "İşte cemaatin gökkafesi" manşeti ile Fatih'te inşaatı tamamlanan Kur'an kursunu haber yapmış! 720 öğrenci kapasiteli kurs, 8 katlı ve kaçakmış! Binanın yıkılması isteniyordu!

Kara propaganda

7 haziran 1998 tarihli  Milliyet gazetesinde istihbarat raporlarına dayanılarak, cemaatin sadece İstanbul'da 500 bin, Türkiye geneli ise 1 milyonu geçen mensubu var, deniyor! Habere göre; Cemaat Almanya'da çok güçlü! İstanbul'un dışında cemaat Trabzon,  İzmit, Adapazarı, Çorum, Yozgat, Kayseri, Balıkesir, Bursa, Edremit ve Gönen'de örgütlenmişler! Daha çok Kur'an kursları, camiler faaliyet alanı! 

Kara propaganda makinesi gazetelerde, Mahmut Efendi hakkında, "modern hayata kökten karşı" deniyor! Ahmet Ünlü için ise, "Üç eşi var, müritlerinin karyolada yatması, eve televizyon almaları yasak, İstanbul, Adapazarı ve İzmit'ten sorumlu' cümleleri dikkat çekiyor! 9 Ocak 1997, Milliyet'te korkunç bir iftira var! " Tarikatların gizli yüzü' yazı dizisindeki başlık; "Kız kıza aşklar" İsmailağa cemaatinde, "lezbiyenlik var" iddiası ortaya atılıyor!

Herhalde hizmet hareketini yalan ve iftiralarla kimler karalıyor, kimler tuzak kuruyor; en iyi bilecekler, geçmişte bu saldırılara az buçuk maruz kalanlardır! 

Neden susuyorlar? Tarihi gerçekler ışığında ayrıca analiz edilmelidir! 

[Ali Emir Pakkan] 24.2.2017 [Samanyolu Haber] aliemirpakkan@gmail.com

BES artık! [Analiz: Semih Ardıç]

AKP Hükümeti, kaynak krizinden çıkmak maksadıyla bankalara ‘şu firmaya kredi verin, bu firmaya kredi vermeyin’ diyor. 78 milyona ait menkul, gayr-i menkul veya KİT namına ne kaldıysa hepsi Paralel Hazine’ye naklediliyor. Çalışanların maaşından Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) için mecburî kesinti en son icat. Serbest piyasa, serbest piyasa olalı böyle ucube görmedi. İsmi üzerinde ferdî hareket edilecek bir mevzuda devlet herhangi bir zorlamada bulunamaz, bulunmamalıdır.

TBMM’de ekseriyeti elinde tutmak iktidar partisine aklına gelen her adımı atma hakkı vermez. Halka rağmen cebrî bir kanun çıkarılırsa ne olur? Halk fiiliyatta bu tavırdan duyduğu rahatsızlığı ortaya koyar. Bu zaviyeden BES’te gelinen nokta ibret verici. 1 Ocak 2017’den itibaren 1.000 ve üzeri kişinin istihdam edildiği işletmelerde her çalışandan aylık 100 lira mecburî kesinti yapılıyor.

1 Ocak’tan itibaren 1 milyon 658 bin çalışan kanun zoruyla da olsa BES’e geçti. 1 Şubat-15 Şubat arasında 571 bin kişi cayma hakkını kullanarak sistemden çıktı. Girenlerin yüzde 34’ü aylık 100 TL, senelik 1.200 TL ödemek istemediğini beyan etti. Devletin her katılımcıya 100 liraya mukabil 25 lira ilave yapacak olmasına rağmen ‘hayır’ diyenlerin bu kadar kısa müddette bu kadar yüksek olması manidar.

İlk ay otomatik BES’e dahil olunan çalışanlar 30 gün sonunda muhasebeye koşmuş. Üç çalışandan biri, 1 Şubat’tan itibaren hızla BES’ten uzaklaşmış. Böyle giderse iki çalışandan biri sistemde kalabilir. Enflasyon arttıkça, kur ve faiz yükseldikçe sistemde biriken paraların eridiğini görenler de cayma hakkını kullanacaktır.

FİYASKONUN FAİLİ OLARAK YİNE BİR MİHRAK BULUNDU!

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek bu kadar sert bir reaksiyon beklemiyor olmalı ki fiyaskoyu ‘BES aleyhinde kampanya yürüten bazı mihraklara’ bağladı. Kanun hazırlanırken niçin vatandaşa malumat vermediklerini izah edeceğine, “Düzenlemeyi alelacele Meclis’ten geçirdik. Maaşların yetmediğini, çarşı pazarda fiyatların el yaktığını, çalışanların ay ortası gelmeden eş dosttan borç istediğini bilmezden geldik. Hata yaptık.” diyeceğine mücerret suçluyu hemen buluveriyor. Kaldı ki kim BES aleyhine kampanya yürütüyor? Tweet atanların hapsi boyladığı Türkiye’de hükümetin “BES’li olunacak, ol!” emrine muhalefet etmek mangal gibi yürek ister. Ne Şimşek’in iddia ettiği gibi etkin bir muhalefet kaldı ne de böyle bir BES’e hayır kampanyası var.

O kadar basit ki bu fiyaskonun sebepleri. Aylık geliri 5 bin TL ve fevkinde olanlar zaten BES’e senelerdir para yatırıyor. Onlar aynen devam ediyor. Bilvesile bir parantez açayım: Bu yatırımın karşılığını alıp alamayacaklarını, ana paralarının kuşa dönüp dönmeyeceğini bugünden hesap etmek zor. Emeklilik fonlarının başarılı olduğu ABD, Norveç gibi ekonomilerde senelik enflasyon bizim aylık enflasyonumuzdan bile az. Üstelik para birimleri öyle bir günde 10 kuruş artıp ertesi hafta 20 kuruş düşecek kadar istikrarsız değil. Dövizin son 3 senede yüzde 80 artmasının Türkiye’de BES fonlarını ne hale getirdiğini bilen var mı?

100 LİRALIK ZAMMA RAĞMEN ASGARÎ ÜCRET ERİDİ

‘Zengin malı fakirin çenesini yorar’ misali yukarıdaki münazara, son sürat BES’ten çıkanları zerre kadar alakadar etmiyor. Mecburen BES’e dahil edilenler arasında asgarî ücret alanların sayısı hayli fazla. Bu kesim, muhtemelen 100 liralık 2017 zammının bu şekilde cebine girmeden gitmesine tepki gösterdi ve ‘ben yokum’ dedi.

Nasıl ‘evet’ desin ki. Maaşı 2016 başında 440 dolar iken 2017’de 388 dolara indi. Eriyen maaştan bir de BES’e ödeme mi yapsın? Elektrik, su, doğalgaz faturaları, kira ve mutfak masrafı derken elde avuçta para kalmıyor ki 100 lirayı kenara ayırabilsin. Kırmızı plakalı zırhlı Mercedes’in sağ arka koltuğunda, korumalar eşliğinde yürünen kırmızı halının üzerinde, VIP salonlarda bunları dile getirecek kimse yok tabii.

ASGARÎ ÜCRETLİYE VERGİ VAR, TEKNE ALANA YOK!

Asgarî ücretlinin derdi başından aşkın. Kaynak ihtiyacını karşılamak için bu kesimin belini iyice bükecek bir yük daha getirilmemeliydi. Bilakis AKP, 2002’de verdiği sözü tutmalı ve asgari ücretten Gelir Vergisi almaktan vazgeçmeliydi. Gelir Vergisi beyannamelerine bakın. Asgari ücretliler; doktor, avukat ve kuyumcu gibi pek çok mükelleften daha fazla vergi ödüyor. Çarpıklık düzeltilmediği gibi en son vergi indirimlerinde lüks yat, kotra ve teknelerin ÖTV’si sıfıra indirildi. Nispet yapar gibi!

BES’teki fiyaskonun diğer sebebi getiri potansiyelinin düşük kalması olabilir. Esas sebep reel gelirlerin enflasyon ve dövizin artması sebebiyle mum gibi erimesidir.

Demek ki kaynak teşkil edecek imalat odaklı yatırımları gerçekleştirmek, ihracat ve turizm gelirlerini artırmak, hariçten yatırım çekmek yerine kümesteki kazları yolmak bilinen bir metot olsa da netice almak her daim kolay olmayabiliyormuş.

Vatandaşın mesajı gayet berrak: Artık BES!

[Semih Ardıç] 24.2.2017 [TR724]

Bu nasıl bir Müslümanlık? [Faik Can]

Kendine, ‘Müslüman’ diyen insanları anlamak mümkün değil. İmanla, insafla, hakkaniyetle bağdaşmayan söylem ve davranışları var. Buna imanın taklitten, ibadetlerin de adet ve görenekten ibaret olması mı sebeptir, yoksa daha başka sosyal, kültürel, ekonomik ve sair sebepler de var mıdır bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bugünün Müslümanları ahiretlerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyalar.

Genel resme bakınca şöyle bir şey görünüyor: Bir tarafta hırsız, zalim, müfteri, yalancı ve hatta katil bir adam var. Parmağındaki yüzükten başka bir varlığı yokken, sülale boyu zengin olmuş. Biriktirdiği paraları evinden başka tarafa kaçırması bile günleri bulmuş. Piyasada “Reis’in kasası” olarak bilenen iş adamı sayısı yüzlere ulaşmış. Hepsi holding patronu seviyesinde olan bu adamların vergi borçları sıfırlanıyor, büyük ihaleler onlara veriliyor. Kimin gerçek patron, kimin taşeron olduğu belli olmayan bu tezgâhta dindar (!) ve halife namzeti siyasetçimiz testisini epey doldurmuş. Denetimden kaçırılan ihaleler, akçeli işler, gemiler, gemicikler, filolar, adalar, villalar, konaklar… derken uluslararası medya tarafından dünyanın en varlıklı siyasetçileri arasında gösterilir olmuş. Üstelik bütün bunlar bir mahalle dedikodusu olmaktan çıkmış, resmi belgelerle ispatlanmış.

İRŞAD EDENİ HAİN İLAN ETTİ

Bu adam kendisine “Milletin arpa kadar malını bile haksız yere alamazsın, alma!” diye hayırhahlık yapan ve günahlarına göz yummayan bir Müslüman grubu hain ilan etti. Üç seneden fazla bir zamandır onlara yapmadığı hakaret, etmediği küfür ve atmadığı iftira kalmadı. “İki savcı, üç polisle bütün dünyaya onları terörist ilan etmek”le tehdit etti. Altı yüzden fazla hakaret kelimesi kullandı. Meydanlarda kitlelere bu masum insanları yuhalattı.

Bununla yetinmedi, dersanelerden başlayarak millete hizmet için açılmış bütün müesseseleri belirlenmiş bir plan çerçevesinde kapattı. Medya kuruluşlarına el koydu. Yüzbinlerce insanı işinden, ekmeğinden etti. Elli bine yakın insanı hiçbir suçları olmadan hapsetti. Seksen yaşını aşmış, yürümekte zorlanan yaşlı amcalardan, teyzelerden tutun, daha yeni doğum yapmış annelere kadar binlerce kişiyi zindanlara attı.

Hayatında tavuk kesmemiş insanlara eline geçirdiği medyayı da kullanarak hain, işbirlikçi, ajan, katil ve terörist deme cüretinde bulundu. Cüret diyorum çünkü milyonlara baliğ bir kitleyi böyle bir iftira ile karalamak -imanı olan bir insan için- ahirete bakan yönüyle ciddi cesaret ister. Ama o, milletin hakkını çalıp çırparken ahiretten endişe etmediği gibi, masum insanlara zulmedip iftira atarken de Allah’tan korkmuyor. Daha düne kadar zirvesinden zırvasına hürmette kusur etmedikleri Muhterem Hocaefendi’ye ağza alınmayacak hakaretlerde bulunuyor.

HERKESLE İŞBİRLİĞİ YAPIYOR, ÇEKİNMİYOR

Tamamı inançlı, namazında, niyazında, temsil kabiliyeti yüksek, ahlaklı ve milletin yüz akı olan bir kitleyi imha etmek için herkesle işbirliği yapıyor. Bu güne kadar hizmete olan nefretinin sebebi sadece yolsuzluklar sanıyorduk ama avanelerinden öğrendiğimize göre, kendisine muhtıra veren adamlarla birlikte hizmeti bitirmek için çok önceden anlaşmış. Bütün cemaat ve tarikatleri yok etmeye and içen dinsizlerle ittifak kurmuş. Kendisini sosyal medyadan eleştiren lise öğrencilerini bile hapse attıran adam, “Tayyip bizim çizgimize geldi, onu biz yönetiyoruz” diye bangır bangır bağıran Perinçek ve adamlarına tek kelime bile cevap veremiyor.

Resmin bir tarafı böyle; diğer tarafına bakınca ilk gününden itibaren sadece ve sadece iyi insan yetiştirmeye odaklanmış bir hizmet var. 12 Eylül öncesinin çalkantılı günlerinde cami kürsülerinden insanlara teröre karşı dik durmaları tavsiyesinde bulunan, esnafa kepenk kapattırmayan, öğrencilere okul boykot ettirmeyen ve hayatında bir karınca bile ezmemiş Muhterem Hocaefendi tarafından başlatıldı. Hizmet hareketi, Anadolu insanının evlatlarının okutulması ve ahlaklı, nitelikli bireyler olarak millete hizmet etmeleri için binlerce dersane, okul, yurt, üniversite, etüt merkezi vs açtı. Bu kurumlardan on binlerce insan yetişti. Sadece yurt içinde değil, yurt dışında da milletin yüz akı müesseseler kuruldu. Adını duymadığımız coğrafyalara ulaşıldı.

Hizmetin bütün kurumları, ülke insanı için adeta bir sığınma yeri haline gelmişti. Çocuklarını çağın kötü alışkanlıklarından, her yanda kol gezen ahlaksızlıklardan korumak isteyenler gözü kapalı evlatlarını hizmetin öğretmenlerine teslim ediyorlardı. Sayıları binlere ulaşan ve yüzbinlerce öğrencinin okuduğu, eğitim aldığı bu kurumların hiçbirinde bir ahlaksızlığa ya da uyuşturucu vb kötü alışkanlıklara rastlanmadı. Başka liselerde görülen çeteleşmeler, kavgalar, hatta cinayetlerden hiçbiri bu okullarda yaşanmadı.

TEK BİR DELİL ORTAYA KOYABİLMİŞ DEĞİLLER

Cemaat medyası olarak bilinen gazeteler, dergiler ve televizyonlar doğru ve güvenilir yayıncılığın adresi oldu. Türk basın tarihinin en az tekzip alan yayınları onlardı. Ne medyada ne okullarda ne de Cemaat tabanında bugün atılan iftiraları haklı çıkaracak en küçük bir argüman yoktu. Şu anda bile devletin bütün imkânları ellerinde olmasına rağmen, attıkları iftiraları ispat edecek bir tek ikna edici delil ortaya koyabilmiş değiller.

Ne dış güçlerin maşası masalını, ne terörist iftirasını, ne hain palavrasını destekleyecek bir tek emare yok. Bırakın teröristliği, onca zulme, haksızlığa, gaspa, işkenceye rağmen yüzbinlerce insandan bir tanesi bile taş dahi atmadı. Yaşanan her şeyi Allah’ın bir imtihanı olarak görüp sabır, tevekkül ve duadan başka bir şey yapmadılar, yapmıyorlar.

Hal böyle iken, hırsızlığı, zulmü, yalancılığı belgelerle ispat edilmiş ve alenileşmiş bir müfteriyi dünya lideri görmek hatta hilafet gibi makamlar vermek,  öte yandan haklarında üretilen tezviratların hiçbirine dair tek bir ikna edici delil bulunmayan ve elli yıldan beri çizgilerini bozmamış masum insanlara o müfterinin ağzıyla muamelede bulunmak nasıl bir Müslümanlıktır! İman, iz’an, insaf bunun neresindedir? Yarın mahşer günü Allah sorduğu zaman, hırsları, hasetleri imanlarının önüne geçmiş bu insanlar ne cevap verecekler! İşkencede vefat eden dersane öğretmeninin, doğumhaneden alınıp zindana atılan okul öğretmeni annenin, sırf milletin evlatları iyi yetişsin diye malını mülkünü feda edip yurt, yuva açan seksen yaşındaki amcaların yüzüne nasıl bakacaklar?

En çok da, bu süreç bitip her şey ayan beyan ortaya çıkmadan ölen, kalbini bu müfteriye kaptırmış inançlı insanlara üzülüyorum. Rabbim kimseye kazanma kuşağında kaybettirmesin!

[Faik Can] 24.2.2017 [TR724]

İddianame değil ‘İtirafname’ (2) [Erhan Başyurt]

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Murat Çağlak’ın çoğu tutuklu 29 gazeteci hakkında kaleme aldığı ve mahkemenin kabul ettiği İddianame’de, ‘delil’ olarak sunulan ve aramalarda el konulan ‘suç unsurları’ da suçlamalar gibi tek kelime ile felaket…

Savcı, “McCarthy’cilik” ile temellendirdiği İddianame’yi gerçekten bir ‘Cadı Avı’na dönüştürmüş…

ANAYASA MAHKEMESİ DE ‘TERÖR ÖRGÜTÜ’ MÜ?  

Savcı, Bank Asya’ya el konulmasını ve dershanelerin kapatılmasını eleştirmeyi ve bu yönde vaka tespiti haberler yapmayı bile ‘suç’ ve ‘terör propagandası’ olarak niteliyor.

Söz konusu haberler tüm medyada yer aldığı gibi, hukuksuz kararları eleştiren yüzlerce gazeteci ve yüzbinlerce insan var.

Savcı, bu durumda ‘hukuk önünde eşitlik’ ilkesi gereği milyonlarca kişi hakkında soruşturma mı açacak?

Kaldı ki dershaneleri kapatan düzenlemeyi Anayasa Mahkemesi de hukuka aykırı bularak iptal etti.

İptal kararı, gazetecilerin haberlerinde gerçeği yansıttıklarının ve hukuku savunduklarının delili. Yorumları hatalı da olsa, şiddet içermedikçe ifade özgürlüğüne gem vurulamaz.

Savcı, gazetecileri haklı çıkaran Anayasa Mahkemesi üyelerine de kendisini Anayasa’nın üzerinde görüp ‘terör suçu işledikleri’ gerekçesiyle dava mı açacak?

SAVCIYA GÖRE ELEŞTİRİ ‘SUÇ’ UYARI ‘TEHDİT’

Savcıya göre, ‘makul şüpheden gözaltı ve tutuklamaları’ eleştirmek ‘suç’, görevini kötüye kullanıp hukuksuzluk yapan kamu görevlilerini uyarmak ise ‘tehdit’…

Oysa makul şüphe gerekçesiyle yaygın tutuklamaları azıcık hukuk bilgisi olan herkes eleştirdi.

Uluslararası örgütler ve hukuk platformları da Türkiye’yi net bir dille uyardı.

Savcı, hukuku savunan herkesi ve uluslararası örgütleri de ‘eşitlik’ ilkesi gereği suçlayacak mı?

KAYYIM DÖNEMİNE ‘TERÖR’ İNCELEMESİ

Savcı “örgütle irtibatlı BUGÜN gazetesinde 01.12.2013 ve 14.03.2016 tarihleri arasında işlenen suçlara” ifadesine yer vermiş.

Söz konusu dönemin son 6 ayı, el konulan BUGÜN’de hükümet tarafından atanan ve sayısız hukuksuzluklara imza atan kayyım dönemi…

Savcı kayyımları da yargılayacak demek ki (!)

Peki, savcı aynı BUGÜN’de yazılar yazan Mehmet Metiner, Vedat Bilgin gibi AKP milletvekilleri ve Ahmet Taşgetiren ile ‘itirafçı’ Latif Erdoğan’ı da yargılayacak mı?

VAKİT GAZETESİ TERÖR SORUŞTURMASINA ALINACAK MI?

Savcıya göre, ‘Süleymancı, Nakşibendî ve Gülen Cemaati’ne yakın olanlar fişlendi’ şeklinde aleniyet kazanmış MİT haberine yer vermek suç…

Oysa fişlemeler hukuksuz ve haberde açık kamu yararı söz konusu.

Söz konusu habere ait belge ilk olarak ‘yandaş’ Vakit Gazetesi’nde yayınlanmıştı, savcı ‘aleniyet kazanmış bir belgeden’ suçlama yapılamayacağını bizatihi İddianame’de kendisi belirtiyor.

Ancak ortada iddia ettiği gibi bir terör suçu varsa masum yere tutuklanan gazetecileri değil, Vakit Gazetesi’ni ‘silahlı terör örgütü propagandası’ yapmakla suçlamak ve dosyaya dâhil etmek zorunda.

SIRADAN OLAYLARI HABER YAPMAK ‘TERÖR SUÇU’!

Basın suçları ve medya özgürlüğü konusunda en ufak bir bilgisi ve hassasiyeti olmadığı İddianame’de açıkça görülen Savcı Çağlak’a göre, ‘Savcı Muammer Akkaş’ın elinden 100 milyar dolarlık yolsuzluk soruşturması alındı’ diye sağır sultanın bile duyduğu sıradan bir olayı haber yapmak ‘terör suçu’…

Aynı şekilde ‘Emniyet amirlerinin görevden alınmasına hukukçulardan tepki…’ haberini yayınlamak ‘terör suçu’ !

Cumhuriyet’in MİT Tırları haberinden dolayı Can Dündar’ın yaptığı gazeteciliği takdir etmek suç…

Peki, MİT Tırları haberini iki ay önce, yine fotoğraflarıyla Aydınlık gazetesi manşetten yayınlamıştı.

Savcı ‘aleniyet kazanan’ bu haberden dolayı bir suç üretecekse, öncelikle Aydınlık gazetesini de aynı şekilde ‘FETÖ’ ile suçlamak ve Can Dündar’a cesur haberinden dolayı ödül yağdıran uluslararası basın kuruluşlarını da ‘terör suçuna destek’ ile suçlamak zorunda…

MEDYA ÖZGÜRLÜĞÜNÜ SAVUNMAK ‘TERÖR SUÇU’

Savcıya göre bırakın yorumu, tüm dünyanın konuştuğu hukuksuzluklar konusunda haber yapmak da ‘terör suçu’!

Koza-İpek Medya Grubu’na uydurma suçlamalarla el konulmasını, kanlı polis baskınını ve kayyım atanmasını eleştirmek suç!

Hidayet Karaca, Gültekin Avcı ve Mehmet Baransu’ya yapılan haksızlık ve hukuksuzlukları eleştirmek suç!

‘Polislere sahur operasyonu’ haberine yer vermek suç!

‘Savcı Çoşkun HSYK’ya şikâyet edildi’ haberini yayınlamak ‘terör’ ve ‘tehdit’ suçu…

29 gazeteci arkadaşımızın çoğu işte bu saçma sapan iddialarla neredeyse 9 aydır tecritte hapis yatıyor.

FUAT AVNİ TWEET’LERİNİ HABER YAPMAK SUÇ MU?

Merkurhaber, Aktifhaber, Rotahaber, Haberdar, Subuohaber siteleri ve tutuklu yöneticilerine tek suçlama ‘Fuat Avni’nin tweetlerini haber değeri taşımasına ve kamu yararı olmasına rağmen yayınlamak.

Oysa bu tweetler sadece Türkiye’deki diğer medya kuruluşları değil, dünyanın önde gelen birçok medya kuruluşu tarafından da yayınlandı.

Savcı, ‘eşitlik’ ilkesi gereği ya tüm bu medya kuruluşları ve gazetecilere de aynı suçlamaları yöneltmek ya da temelsiz ve hukuksuz iddialarını düşürmek zorunda…

HAKAN ŞÜKÜR’ÜN İSTİFA MEKTUBUNU OKUMAK TERÖR SUÇU!

Savcıya göre, Habertürk TV’de Genel Yayın Müdürü, Haber Koordinatörü ve Haber Müdürü arasında önemli haberleri yayına vermeden yapılan üçlü müzakereler de ‘terör suçu’…

Bu suç hangi yasada yazıyor? Ne zamandan beri yöneticiler halka açık yayın toplantısı yapmakla yükümlü?

Savcı, ‘Alo Fatih’in Habertürk’ünde 17/25 Aralık operasyonunun haber yapılmasını, muhabir Bülent Ceyhan’ın canlı yayında Hakan Şükür’ün istifa mektubunu okunmasını bile ‘terör suçu’ olarak saymış…

Aslında bazı gazeteciler için ‘gazetecilik yapmak suç’ diyor. Bunun başka izahı yok!

GEÇMİŞ DARBELERE AİT FOTOĞRAF ALBÜMÜ ‘SUÇ UNSURU’

Gazeteci Abdullah Kılıç, Meydan’da yayınlanan 5 köşe yazısı, ‘gulyabani’ olarak nitelediği Fuat Avni, cemaati eleştirdiği ve darbecilere hain dediği tweetleri suç gerekçesi olarak gösterilmiş.

Menderes’in hayatı, 1960 ve 1980 darbeleri, 28 Şubat post-modern darbesi hakkında belgeseller hazırlayan ve hepsi yayınlanan Kılıç’ın evinde yapılan ve el konulan “suç” belgeleri dudak uçuklatan cinsten: “Kahverengi ciltli eski darbelere ait 100 adet fotoğraf albümü ve 1960 darbesine ait iki adet fotoğraf albümü”.

Savcının “delil” diyerek bir yakın tarih belgeselcisinin evinden toplattıkları, aslında suçlamanın ne kadar anlamsız ve yersiz olduğunu tek başına anlatıyor.

YENİ TUTUKLANACAK GAZETECİLER LİSTESİ Mİ?

Gazeteci Ali Akkuş, Hasan Cemal’in tweet attığı Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne’nin yazısını, Yeni Asya Genel Yayın Yönetmeni Kazım Güleçyüz’ün medya kapatmaları eleştirdiği tweetini, Can Erzincan Tv’nin ‘Hukuksuzluğa izin verme, kapatma, kapattırma’ tweetini, Yarına Bakış isimli gazetenin reklamını ve CHP milletvekili Veli Ağbaba’nın 2 ayrı tweetini re-tweet ettiği için ‘silahlı terör suçu’ işlemekle suçlanıyor.

Gazeteci Cemal Azmi Kalyoncu, Aydınlık Gazetesi yurt dışı temsilcisi gazeteci Yener Güneş’in “Medyascope, Gazeteport, Rotahaber, ABC Gazetesi ve Karşı Gazete’nin internet sitelerine erişim engellendi” tweetini, T24 adresinden atılan “Fehmi Koru: Darbenin beyni Gülen olabilir mi? Olmasa da oldu bile…” tweetini re-tweet ettiği için “silahlı terör suçu” işlemekle suçlanıyor.

Cihan Acar, basın özgürlüğüne sahip çıktığı ve polis baskını sırasında #ZamanSusturulamaz hashtag’i ile attığı tweet’ler nedeniyle ‘silahlı terör suçu’ işlemekle suçlanıyor.

Gazeteci Cuma Ulus, Derya Sazak ve Fatih Portakal’ın tweetlerini ve Sedef Kabaş’ın açıklamalarını re-tweet ettiği için ‘silahlı terör suçu’ işlemekle suçlanıyor…

Gazeteci Seyid Kılıç, BBC’nin Gülen röportajını tweet attığı için, gazeteci Ufuk Şanlı ise Levent Gültekin ve İsmail Küçükkaya’nın 17 Temmuz darbesine ilişkin tweetlerini re-tweet ettikleri için ‘silahlı terör suçu’ işlemekle suçlanıyor…

Sizler de şaşkınlıktan küçük dilinizi yutacak hale geldiniz mi?

Hasan Cemal, Kazım Güleçyüz, Fehmi Koru, Yener Güneş, Sedef Kabaş, Derya Sazak, Fatih Portakal, Levent Gültekin, İsmail Küçükkaya, T24 ve BBC’nin tweetleri ‘silahlı terör suçu’ unsuru sayılıyor.

Bu gazetecilere ve kimisi 2 binden fazla re-tweet alan bu tweetlere bugüne kadar dava açılmadığına göre, Savcı Çağlak Türkiye’yi sarsacak ve dünyayı şaşkına çevirecek yeni operasyon dalgalarına hazırlanıyor olmalı…

Retweet etmenin suç olduğu bir tweet, yazan için nasıl silahlı terör suçu olmasın ki?

Gazeteciler retweet ettiğinde suç olan bir tweet, retweet eden herkes için nasıl terör suçu olmasın ki?

İşin gerçeği şu ki, o tweetler bırakın ‘silahlı terör suçu’nu en basitinden bir suç bile içermiyor. Ancak Savcı, haksız yere tutuklanmalarını sağladığı gazetecilere suç uydurabilmek için işin ucunun kimlere dayanacağını ve ne kadar geniş kitleleri suçladığını dikkate almadan İddianame yazmış…



KARAYILAN’LA RÖPORTAJ YASAL, POLİSLE RÖPORTAJ SUÇ!

Gazeteci Cihan Acar’a yöneltilen suçlamalardan birisi de, 25 Aralık operasyonunun soruşturmasını yürüten Yakup Saygılı ile görevden alındıktan sonra röportaj yapmış olması.

Saygılı hakkında söz konusu dönemde hiçbir suçlama yok! Kaldı ki Saygılı halen de bir mahkumiyet almış değil ve hukuken kendisi ile savcı arasında bir fark yok.

Bir gazeteci gerektiğinde bir terör örgütü üyesi ile de röportaj yapabilir. Dünyada da Türkiye’de de bunun sayısız örnekleri mevcut.

Kandil’de Murat Karayılan ile gazetecilerin röportaj yapmasının serbest olduğu ve suç oluşturmadığı Türkiye’de, eski bir emniyet müdürü ile röportaj yapmak nasıl ‘silahlı terör suçu’ olur…

Savcı Çağlak ne yapacak, aynı emniyet müdürlerini canlı yayına çıkaran kanallar ve tescilli teröristler ile röportaj yapan ve yayınlayan bütün gazetecileri tutuklayacak mı?

‘KOMEDİ’ GİBİ İDDİANAME TEL TEL DÖKÜLÜYOR

Tutuklu bazı gazeteciler için savcı delil sunma veya mazeret ürütme gereği bile duymamış. Bazı gerekçeler ise, vicdanı olan her insanı ağlatacak cinsten.

Sanatçı Atilla Taş, İpek Medya’ya kayyım baskını sırasında özgür medyaya verdiği destek nedeniyle suçlanıyor…

Gazeteci Bayram Kaya, kitabının önsözünü Mehmet Altan yazdığı için silahlı terör suçuyla itham ediliyor.

Gazeteci Bülent Ceyhan, evinde 1 dolar bulunduğu için örgüt üyeliği isnat ediliyor.

Gazeteci Hüseyin Aydın, Emine Erdoğan’ın katıldığı Avea’nın ‘Günışığı Projesi’ programına davetsiz gittiği için terörle suçlanıyor.

Gazetecilerin bir kısmı Bank Asya’ya 17/25 Aralık sonrası da para yatırmakla, gazeteci Mustafa Erkan Acar ise bankadaki hesabı 17/25 Aralık sonrası düştüğü için ‘silahlı terör suçu’ ile suçlanıyor.

Gazeteci Cuma Ulus, Fuat Avni kendisini takip ettiği için suçlanıyor…

İddianame ‘komedi’ gibi, neresinden tutsanız tel tel dökülüyor.

Savcı, İpek Medya’ya desteğe gelen herkesi tutuklayacaksa, AKP hariç her siyasi partiden vekilleri, MHP Genel Başkan Yardımcılarını ve CHP Genel Başkanı’nı da tutuklayacak mı?

Bizatihi gelerek, telefon ile bağlanarak basın özgürlüğüne sahip çıkan gazeteci ve aydınlarla, meslek örgütlerini de mi tutuklayacak?

Fuat Avni’nin takip ettiği ‘yandaş’ isimler de tutuklanacak mı?

Halka açık her organizasyonu gazetecilerin takip etme hakkı bulunuyor. Programları, davetsiz takip eden tüm gazetecileri tutuklayacak mı?

Dünyada milyonlarca 1 dolar var. 1 doları olan herkesi tutuklayacak mı?

AHMET DAVUTOĞLU DA AHMET TAŞGETİREN DE ORADAYDI!

Gazeteci Cemal Azmi Kalyoncu için Savcı, ‘örgütün algı faaliyetlerinde kullandığı Aksiyon dergisinin kurucuları arasında yer aldığı’ ifadesine yer veriyor…

Peki, aynı derginin kurucuları ve yazarları arasında yer alan Ahmet Davutoğlu, Nihal Bengisu Karaca, Ayşe Böhürler, Ali Bayramoğlu, Ahmet Taşgetiren, Fehmi Koru da tutuklanacak mı?

KÂBUS GİBİ (!) SUÇ DELİLİ: RÜYA TABİRLERİ ANSİKLOPEDİSİ

Birçok gazeteci aramalar sırasında kitaplığında Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından kaleme alınan Efendimiz‘in hayatının anlatıldığı kitap bulunduğu için ‘silahlı terör örgütü’ ile suçlanıyor.

Yasal faaliyette bulunan Bank Asya’da hesap açmak yasal olduğu gibi yasal olarak basılan ve her biri yüzbinlerce adet satılan kitapları almak ve bulundurmak da suç olamaz. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin maddeleri arasında “Gerçekleştiği dönemde yasal olan bir eylem, sonradan suç ilan edilemez” hükmü açıkça yer alıyor.

Gazeteci Hüseyin Aydın’da ele geçirilen suç delili kitaplar ise kabus (!) gibi…

Aydın’ın evinde Zaman gazetesi tarafından kupon veya abonelik karşılığı 100 binlerce kişiye dağıtılan 2 ciltlik ‘Rüya Tabirleri Ansiklopedisi’ bulunmuş…

Rüya tabirleri kitabını promosyon olarak veren tüm gazeteler ile rüya tabirlerine itibar edenleri kabus dolu günler bekliyor. Savcının nefesi ensenizde, her an tutuklanabilirsiniz…

SAVCIYA GÖRE BAKAN BERAT ALBAYRAK ‘TERÖR ÜYESİ’

İddianame’de ‘bu kadar da olmaz’ dedirten suçlamalar o kadar fazla ki, bu gazeteciler nasıl halen hapiste tutuluyor anlamak mümkün değil.

Gazeteci Mustafa Erkan Acar, Medya Etik Konseyi’nin üyesi olduğu için ‘terör örgütü üyesi’ olmakla suçlanıyor.

Savcı bu durumda Medya Etik Konseyi üyesi diğer gazetecileri ve yöneticileri de tek tek tutuklayacak mı?

Medya Etik Konseyi üyesi ve yöneticisi olarak görev alan Alper Tan, Nuh Albayrak, Hayrettin Turan, Mehmet Atalay, Ali Bayramoğlu, Ahmet Taşgetiren de bu durumda tutuklanacak mı?

Gazeteci Ufuk Şanlı, Fatih Erkek Lisesi mezunu olduğu için ‘terör örgütü üyesi’ olmakla suçlanıyor.

Savcı, tüm mezunları, AKP’li bakan ve vekillerin çocuklarını da tutuklayacak mı? Mesela herkesin çok yakından bildiği bir mezun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak da tutuklanacak mı?

Gazeteci Murat Aksoy ise, Millet Gazetesi’nde yazdığı yazılar nedeniyle İpek Medya’dan 6 ayda aldığı 36 bin lira sözleşmeli telif ücreti için ‘terör örgütü üyeliği’ ile suçlanıyor.

Telifle yazı yazmak suçmuş gibi, Savcı Çağlak bankalar üzerinden gerçekleşen, vergisi ödenmiş bu resmi ve kayıtlı telif ücretini MASAK Raporu’na dayandırıyor.

FOTOĞRAF MAKİNESİ, KAYIT CİHAZI VE KİTAP ‘SUÇ UNSURU’YMUŞ !

196 sayfalık İddianame’nin en yürek cümlesi en sonunda saklı.

Savcı Çağlak, ‘Adli emanete kayıtlı suç unsurlarının müsaderesine….’ diyerek, aramalarda ele geçirilen malzemelere el konulmasını istiyor.

Şimdi sıkı durun… İşte o ‘suç unsurları’…

Gazeteci Cihan Acar‘a ait:

“1 adet Trakya Hastanesi ibareli (annesi) Melek Acar adına hastane kartının içerisinde CD”,  “1 adet CANON marka profesyonel tim fotoğraf makinesinin hafıza kartı”, “1 adet portatif hoparlör”…

Gazeteci Habip Güler‘e ait:

“22’nci ve 24’ncü dönem CHP milletvekilleri albümleri”…

Gazeteci İbrahim Balta‘ya ait:

“FUJI Finepix S3200 marka model içinde hafıza kartı olmayan fotoğraf makinesi”, “1 adet SAMSUNG marka ES25 model içinde hafıza kartı olmayan fotoğraf makinesi, 1 adet OLYMPUS marka dijital ses kayıt cihazı ve 22 kitap…”

Gazeteci Büşra Erdal‘a ait:

“(Ergenekon’da yargılanan halen CHP milletvekili) Dursun Çiçek tarafından kendisine gönderilen CD’ler, Sony marka Cyber Shot model 14.1 piksel fotoğraf makinası… Gülen’in kitapları…”

Gazeteci Ünal Tanık‘a ait:

“1 adet Nikon D50, 1 adet Nikon Coolpix model fotoğraf makinası ve bir adet fotoğraf makinasına takılı hafıza kartı…”

Gazeteci Ali Akkuş‘a ait:

“Bir recorder, bir recorder ses kayıt kasedi, bir tablet, cd ve dvd’ler…”

BU İDDİANAME, ÜNİVERSİTELERDE DERS KİTABI OLUR !

Savcı haklı değil mi? Bir gazeteci başka ne ile suç işleyebilir ki? Fotoğraf makinesi, kayıt cihazı ve kitaplar… Bir de yazdığı haberler…

Savcı Çağlak İddianame değil, hukuksuzluğun ‘İtirafname’sini yazmış…

Bu İddianame eminin hukuk fakültelerinde gün gelecek ders olarak okutulacaktır.

Medyaya sansür ve baskının hangi devasa boyutlara eriştiğini anlatmak ve adaletin nasıl ayaklar altına alındığını göstermek için tarihi (!) bir kaynak olarak kullanılacaktır.

[Erhan Başyurt] 24.2.2017 [TR724]

Türkiye’deki Suriyeliler ne olacak? [Analiz: Kemal Ay]

Avrupa ülkelerinde sığınmacılık şöyle işliyor:

Diyelim bir şekilde Avrupa’nın herhangi bir ülkesine ayak bastınız, o ülkedeki sığınma merkezine gidip kayıt yaptırıyorsunuz. Sizi, hemen bir kampa gönderiyorlar. Bu kampta yeme içme, sağlık vs. gibi ihtiyaçlarınız karşılanıyor. Bazı ülkelerde çocuklarınız hemen eğitime başlayabiliyor. Kampta vakit geçirirken, işlemleriniz sürüyor. Sizinle çeşitli kişiler görüşüyor ve hikâyenizi dinliyor. Gerçekten de ‘sığınmacılık kriterlerine’ uygun musunuz, değil misiniz anlaşılmaya çalışılıyor.

Sonrasında oturum ve çalışma hakkınız oluyor. Ülkeden ülkeye değişen farklılıklarla tabi. Resmi evrakınızla, ülkede size tanınan haklarla sorunsuz bir biçimde, neredeyse bir vatandaş gibi yaşayabiliyorsunuz. Bu yol sizi, vatandaşlığa götürecek yolun da ilk adımı denebilir. Tıpkı çalışmak için bir Avrupa ülkesine gittiğinizde olduğu gibi, 5-10 yıl arasında değişen sürelerin sonunda, vatandaşlık hakkı da alabiliyorsunuz. Bu arada siz o ülkenin dilini öğrenene, geçindirebilecek kadar iş bulana kadar bazı ülkeler size maddi yardımda bulunmaya devam ediyor. Sağlık ve eğitim hizmetlerinden neredeyse sınırsız faydalanabiliyorsunuz.

Mülteciler için Avrupa’nın tercih edilir olmasında, bu tarz bir sistemin varlığı en önemli kriter. Asya’dan, Afrika’dan hatta Latin Amerika’dan gelen sığınmacılar, Avrupa’da sıfırdan bir gelecek inşa etme imkânına sahipler.

2011’de başlayan Suriyeli mülteciler dalgası, pek çok ülkede olduğu gibi Avrupa’da da ciddi bir yoğunluk oluşturmuş. Sistem, yukarıda anlattığım şekliyle kusursuz işlemiyor artık. Ancak yine de pek çok ülke elinden geleni fazlasıyla yapıyor. ‘Kayıtsız sığınmacı’ bırakmamaya, her sığınmacıya hayatlarını idame ettirebilecek şekilde yardım etmeye çalışıyor.

Dahası, her ülke gelenlere dillerini öğretmek ve onları toplumsal normlara hazırlamak için çabalıyor. Bunun için açılmış kurslar, merkezler var.

Elbette, bu arada, Avrupa’da göçmen karşıtı hareketlerin yükselmesinde, Suriyeli göçmen krizinin önemli bir payı var. Zira uluslararası anlaşmalarla sağlanan bu yardımlar, sığınmacıların ülkelere yerleştirilmesi, Avrupalı vergi mükelleflerinin katkıları üzerinden olabiliyor. Pek çok Avrupalı bugün, daha fazla sığınmacı kabul edilmemesi için ‘ses çıkarıyor’. Bunun için de göçmenlerle ilgili efsanelere sığınıyorlar. Suç oranlarını arttırdıklarını, çalışmak istemediklerini, topluma uyumsuz olduklarını ve benzeri argümanları kullanıyorlar.

TÜRKİYE BU KONUDA ACEMİ

Gelelim Türkiye örneğine. 2011’den bu yana, sınır komşusu Suriye’deki iç savaşa aktif olarak müdahale eden Türkiye, bunun yanı sıra kapılarını Suriyeli sığınmacılara açtı. Bunun sonucu olarak şu an Türkiye’de 3 milyonun üzerinde Suriyeli sığınmacı yaşıyor.

Türkiye’de, Avrupa’daki gibi bir ‘kayıt sistemi’ yok maalesef. İktidar, sürecin başından bu yana AFAD’ı tek yetkili kılmaya ve süreci sadece ‘devlet eliyle’ yürütmeye çalıştığı için, Suriyeli mültecilere yönelik sivil toplum inisiyatifleri sahada aktif olamıyor. Yine de özellikle büyük şehirlerde ve Suriye’ye sınır bölgelerde sivil toplum kendince bir şeyler yapmaya, Suriyelilere dil öğretmeye, ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyor.

“Suriyeliler de bizim gibi Müslüman, kültürümüz ne kadar farklı olabilir ki?” diye düşünüyorsanız, yanılırsınız. Her coğrafya, diline ve dinine bakmaksızın, farklı kültür üretiyor. Ancak maalesef Türkiye’de henüz Suriyeli mülteciler için eğitim bile halledilebilmiş değil. Kaldı ki, Türkiye’ye dair bir oryantasyon yapılabilsin.

Mültecilerin neredeyse sadece 10’da 1’i kamplarda kalıyor. Hani şu çok övündüğümüz kamplar… Gerçekten de bazı kamplar, hem yeni olmaları hem de konforuyla dünyada tek. Ancak hâlâ çadır kamplar da var. Üstelik birçok kampta ailecek yaşamak, kişisel mahremiyet alanı bulmak zor. Bu kamplara da basın ya da gözlemci alınmadığı için, şeffaflık hak getire!

Toplumda Suriyeli mültecilerle ilgili çelişkili hâller mevcut ve bunun ileride ne gibi problemlere yol açacağına dair adamakıllı politika üreten kimse yok. Sözcü yazarı Yılmaz Özdil gibi, ‘ultra-ulusalcı’ bazı kimseler, “El-Bab’da Suriyeli gençler savaşsın” diyerek, evrensel ırkçı tutumları Türkiye’ye getiriyor. Ancak sokakta bunun karşılık bulmadığını da söylemek zor. Referandumda bile Suriyelilerin ‘oy vereceği’ söylenerek yabancı-karşıtlığı körükleniyor.

Şimdilerde nihayet, Suriyeli mültecilerden 5 yılını dolduranlar için vatandaşlık yolu açılıyor. Böylece belki, asgari ücretin altında ve sigortasız çalıştırılmaktan, birilerinin ikinci, üçüncü eşi olmaktan kurtulup Türkiye’yi kendi evleri gibi hissedebilir ve bir gelecek kurabilirler.

AVRUPA KAPASİTESİNİ ZORLUYOR

Bu iki tabloyu kıyasladığımızda, “Avrupa neden daha çok Suriyeliye kapılarını açmıyor?” sorusunu daha sağlıklı bir düzleme oturtabiliyoruz.

Türkiye, 2011’den bu yana sayıları 3 milyona varan mülteciler için toplamda 9 milyar Dolar harcadığını duyurdu. Bunun önemli bir kısmı kamplardaki ‘misafirler’ için harcanıyor. Yani bu 9 milyar Dolar’ın içinde Suriyeli mültecilerin Türkiye’deki hayatın bir parçası olmasını sağlayacak çalışmalara ayrılmış bir bütçe ya yok, ya da çok çok az.

Avrupa’da en fazla Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapan Almanya’da 2020’ye kadar 94 milyar Dolar harcanmış olacak. Sadece 1 milyon Suriyeliye kapılarını açan Almanya, bu insanları toplumsal hayatın ve ekonominin bir parçası kılmaya çalışıyor. Üstelik bu paranın nerelere harcanacağı, yetkililer tarafından kalem kalem anlatıldı. Yaklaşık üçte biri, işsizler için verilecek maaşlara ayrılmış durumda.

Angela Merkel ülkesinde iki ateş arasında: Aşırı sağcı muhalifler, kapıları mültecilere açtığı için onu suçlarken, demokrasi yanlıları Erdoğan’la mülteci anlaşması yaptığı ve bu anlaşma sebebiyle Türkiye’nin otoriterliğine sessiz kaldığı için kızgın. Aslında Avrupa’da bu ikinci tavır daha yaygın durumda. Ancak ilk tavrın, yani göçmen karşıtlığının da yükselmekte olduğunu ve bunun sadece ‘ırkçılıkla’ açıklanmaması gerektiğini görmek gerekiyor.

Yine de, geçtiğimiz günlerde, 2008’deki ekonomik krizden en fazla etkilenen ülkelerin başında gelen İspanya’da bile 160 bin kişinin katılımıyla ‘sınırları mültecilere açın’ gösterisi yapıldı. Türkiye kapısı kapansa bile, özellikle yaz aylarında Libya üzerinden İtalya kapılarına göçmenlerin geleceği aşikâr. Şimdiden belki de bunun hazırlıklarını yapanlar var.

Avrupa daha fazlasını yapamaz mı? Elbette yapabilir. Ancak dünyadaki başka ülkelerin de elini taşın altına koyması gerek. Hele Türkiye, bu konuda övünmekten fazlasını yapmalı ve ülkedeki 3 milyon Suriyelinin geleceğine dair projeler üretmeli.

[Kemal Ay] 24.2.2017 [TR724]

Cezaevinde piyaniste yer açın! [Analiz: Sefer Can]

“Adalet Bakanlığı, FETÖ’den tutuklu sayısı 42 bini, cezaevlerindeki toplam hükümlü – tutuklu sayısı 197 bin 297’yi aşınca kapalı cezaevlerini boşaltmak için açık cezaevine ayrılmayı kolaylaştıran yönetmelik değişikliği yaptı. Toplam cezası 10 yılın altında olan hükümlüler kapalı cezaevinde 1 ay sıkı infaz koşullarında hapis yatacak; sonra infaz koşulları rahat olan açık cezaevlerine gönderilebilecek.”

Hürriyet Gazetesi bu haberi ‘piyango’ nitelemesiyle duyurdu. Gerçekten de tam anlamıyla piyango. Bu ilk de değil ikinci büyük ikramiye. Daha önce de cezaevlerini boşaltmak için cezası beş yıldan az olanları tahliye etmişlerdi. Böylece boşalan yerlere daha çok muhalif koyma imkanı oluşturmuşlardı. Tutuklama furyası devam ettiği için bu sefer piyango, cezası 10 yıldan az olanlara vurdu.

Hukuk bir yana düz mantık ve ortalama akla sığmayacak bir tercih. Suçluluğu mahkeme kararıyla sabit olanları salıveriyorlar; hukuken suçsuz kabul edilen ve haklarında soruşturma ve kovuşturma devam edenleri dolduruyorlar. 15 Temmuz’dan sonra tutuklananların çoğu henüz sanık bile değil. Haklarında hazırlanmış bir iddianame yok. Zira iddianame hazırlamaya yetecek delil bulunamıyor. Bankada hesap, okulda çocuk, yardım kuruluşuna bağış… bunlarla insan tutuklamak akla ziyan, hukuka isyan. Ama proje sulh ceza hakimleri matbu gerekçeyle hapishane doldurmaya devam ediyor.

CEZALANDIRMA USULÜ OLARAK GÖZALTI

En son çarpıcı örnekten hareketle gidelim. Piyanist Dengin Ceylan, iki yıl önceki bir sosyal medya paylaşımından dolayı tutuklandı. Gerekçe cumhurbaşkanına hakaret. Öncesinde sekiz günlük bir gözaltı süreci var. Böyle bir suçlamayla derdest edilen kişiye sekiz gün gözaltı başlı başına kötü niyet göstergesi. Cezalandırma kastı olduğu çok aşikar. Yazdığı her bir harfi yüz defa sorsanız, sorgusu yine sekiz gün sürmez.

Tutuklama kastıyla işlem yapıldığı ilk andan itibaren belli. Tutuklama, adı üstünde bir tedbir; deliller karartılmasın, tanıklara baskı yapılmasın vs. Zaten paylaşılan mesaj elinizde, ortada tanık da yok.

Piyanist Ceylan, mahkum olsaydı, önceki piyango (671 sayılı KHK) mucibince salıverilmesi gerekiyordu. Ama o şimdi tutuklu. Adalet piramitini amuda kaldırdıkları için her şey tersine işliyor. Şu anda Türkiye’de en kötüsü şüpheli olmak. Ağızsız dilsiz yatıyorsunuz. Sanık olmayı başarırsanız hakkınızdaki suçlamaları öğrenip savunma yapma imkanı elde edebiliyorsunuz. Küçük de olsa bir tahliye imkanı doğuyor. Mahkumsanız yaşadınız, ya tahliye ya da açık cezaevi piyangosu sizi bekliyor.

NORMAL BİR ÜLKEDE OLSA…

Normal bir ülkede tam tersi geçerlidir. Mahkumsanız, suçluluğunuz kesinleşmiş, haklarınız azalmıştır. Sanıksanız iddianameniz kabul edilmiş suçluluk kanaati ağır basmaya başlamıştır. Şüpheliyseniz belki mahkemeye bile gerek kalmadan takipsizlikle kurtulabilirsiniz.

Bu söylediklerim normal ülkeler için geçerli. Türkiye’deki durum ise özetle şöyle:

Tecavüzden 8 yıl 9 ay mahkumiyeti onanmış mahkum bir ay yattıysa açık cezaevine çıkacak, yerini Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a hakaretten ‘şüpheli’ piyanist Dengin Ceylan’a bırakacak.

Ethem Sarısülük’ü öldürdüğü için 7 yıl 9 ay ceza alan polis çıkacak onun koğuşuna 17-25 Aralık soruşturmasında görev alan ‘sanık’ polisler yerleşecek.

9 yaşındaki çocuğa cinsel istismarda bulunan ve 9 yıl 2 ay hapis cezası alan 72 yaşındaki sapık ev hapsinden bir önceki durak olan açık cezaevine çıkacak, ondan boşalan yatağa, burs verdiği için tutuklanan 84 yaşındaki M.T. yatacak.

Yankesicilikten 41 sabıkası bulunan kişi bir sonraki piyangoyu beklemek üzere açık cezaevine taşınacak, 7 aydır iddianame bekleyen beş çocuk annesi ev hanımı,  kapalı cezaevinin ağır şartlarına talim etmeye devam edecek.

MUHALİFLER TUTUKLANSIN DİYE…

Bir Murat Aksoy’a, bir Musa Kart’a daha yer açılsın diye hırsızlara piyangolar vurmaya devam edecek. Ahmet Altan’ları, Nazlı Ilıcak’ları tutuklayacak yargıçların işi kolaylaşsın diye tecavüzcüler açık cezaevlerinin konforuna buyur edilecek. İşkence altında ifadesi alınan öğretmenleri biraz daha tutabilmek için adi suçlulardan kurtulmaya çalışacaklar. Selahattin Demirtaş ve diğer Kürt milletvekillerine yer açılması adına 9 yıl cezası olan bir ay yatıp kurtulacak!

Biz de buna adalet ve Bekir Bozdağ’a da bakan diyeceğiz öyle mi!

[Sefer Can] 24.2.2017 [TR724]