İş Bankası, köprüden önce son çıkışta! [Bahadır Polat]

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Türkiye İş Bankası’nın 2018 yılı kârından 6,4 milyar TL tutarında temettüyü (kâr payı) dağıtmasına izni vermedi. Bankadan Borsa İstanbul’a (BİST) yapılan açıklama kulisleri hareketlendirdi.

İş Bankası 28 Şubat’ta akşam saatlerinde, Kamuyu Aydınlatma Platformu (KAP) üzerinden bir açıklama yayınlayarak, daha önceden planlanmış temettü dağıtımının, BDDK tarafından engellendiğini duyurdu.

Bu gelişme üzerine bugün (1 mart sabahı) İş Bankası hisseleri borsada yüzde 2’ye yakın değer kaybetti.

6,4 MİLYAR TL TEMETTÜ DAĞITACAKTI

2018 yılında 6,8 milyar TL net kâr elde eden İş Bankası, 6,4 milyar TL temettü dağıtmaya hazırlanıyordu.

29 Mart’ta İstanbul Levent’te İş Kuleleri’nde toplanacak Genel Kurul’un onayının akabinde söz konusu temettü pay sahiplerine dağıtılacaktı.

BDDK talimatı gereği Genel Kurul’da hissedarlara sadece tutar hakkında bilgi verilecek ve temettünün yedek akçe olarak tutulacağı belirtilecek.

İş Bankası, KAP açıklamasında BDDK kararını yatırımcılarına şöyle duyurdu:

“Bankamız, bankacılık mevzuatı çerçevesinde, Esas Sözleşmeye göre kâr dağıtımı izni için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na başvuruda bulunmuştur. Kurum, bankacılık sektörünün geneline ilişkin özkaynak yapısının olabildiğince güçlü tutulmasına yönelik ihtiyatlı politikası paralelinde kârın bünyede bırakılması gerekliliğinden hareketle, Bankamız net dönem kârının Esas Sözleşmeye göre nakden dağıtılması talebini uygun bulmamıştır.”

ERDOĞAN: CHP HİSSELERİ HAZİNE’YE DEVREDİLECEK

BDDK’nın, İş Bankası’nın temettü dağımıtına son dakika kararı ile izin vermemesinin, bankacılık veya bankaların sermaye yapılarıyla ilgili olmadığını herkes biliyor aslında. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın daha önceki açıklamaları ile birlikte okunduğunda, “temettü engellemesi” tamamen bir siyasi karar olarak karşımıza çıkıyor.

Hedef belli aslında, İş Bankası’nda Cumhuriyet Halk Partisi’ne ait yüzde 28,1’lik hisseyi, Hazine’ye devretmek. Erdoğan ve AKP yönetimi daha önce bu konularda birkaç kez net mesajlar vermişti. Şimdi bu son kararla, meselenin Ankara kulislerinde pişirildiği ve dev bankanın afiyetle yenilmeye hazır hale getirildiğinin en somut göstergesi.

Artık tek soru şu, İş Bankası’ndaki CHP hisseleri seçim öncesi mi yoksa seçim sonrası mı Hazine’ye geçecek?

İŞ BANKASI HEM ACİL HEM DE UZUN VADELİ KAYNAK!

İş Bankası, seçim öncesi nakit sıkışıklığı yaşayan, bunun için Merkez Bankası’nın genel kurulunu bile 3 ay önceye çeken AKP hükümeti için “bulunmaz hint kumaşı” konumunda. Çünkü Bankanın kasasında kullanıma hazır 6,4 milyar TL var. Bu açıdan kısa vadeli bir kaynak.

Uzun vadede ise en büyük özel banka olarak İş Bankası’nın dağıtacağı ticari kredilerle ekonomiyi tekrar ısıtma gücü çok önemli. Malum geçen hafta hükümetin 13 büyük özel bankanın yöneticilerini Ankara’ya çağırarak, daha fazla kredi vermeleri için baskı yaptığı kulislere yansımıştı. İş Bankası olayı, hükümetin krediler yoluyla ekonomiyi ısıtma çabasıyla birlikte okunduğunda daha fazla anlam kazanıyor.

Peki, bu durumda İş Bankası’nın küçük yatırımcılarının hakkı hukuku, temettü beklentileri ne olacak? Hak hukuk meselesinin Ankara’nın gündeminden çıkalı çok olduğunu, bilmem hatırlatmaya gerek var mı? Elbette hakları gasp edilen küçük yatırımcıları kimse umursamayacak, onlar da seslerini duyuramayacak!

PİYASA DEĞERİ 35,4 MİLYAR TL’DEN 26,1 MİLYAR TL’YE DÜŞTÜ

Samanyolu Haber’de yer alan bilgilere göre, İş Bankası’nın (ISBANK C) 28 Şubat 2019 tarihi itibarıyla piyasa değeri 26,1 milyar TL.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “İş Bankası’nda CHP’ye ait hisseler mutlaka Hazine’ye devredilecek.” sözlerine kadar, bankanın piyasa değeri ocak ayında 35,4 milyar TL’ye kadar yükselmişti.

Bu durumda, siyasi tartışmaların malzemesi yapıldıktan sonra İş Bankası toplam 10 milyar dolar değer kaybetti. Bu da gösteriyor ki, BİST’in yükselişe geçtiği dönemde özellikle yabancı yatırımcılar belirsizlik sebebiyle İş Bankası’ndan uzaklaştı.

31 Aralık 2018 tarihi itibarıyla İş Bankası’nın ortaklık yapısı şöyle:

İş Bankası Munzam Sandık Vakfı: Yüzde 40,47
Atatürk Hisseleri: Yüzde 28,09
Halka açık pay: Yüzde 31,44

HAZİNE’YE AİT HİSSELER 1998’DE HALKA ARZ EDİLDİ

Hazine’nin elinde bulunan yüzde 12,3 hisse 1998 yılı mayıs ayında halka arz işlemi ile yerli ve yabancı yatırımcılara satılmıştı. Söz konusu hisselerle beraber İş Bankası’nın toplam yüzde 31,44’ü BİST’te işlem görüyor.

İş Bankası aynı zamanda cam, sigortacılık, telekomünikasyon, yatırım bankacılığı, gayrimenkul yatırım ortaklığı gibi farklı sektörlerde devasa şirketlerin de sahibi.

İş Bankası’nın en büyük iştiraklerinden biri Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları AŞ.

İŞ BANKASI’NIN DEV İŞTİRAKLERİ İŞTAH KABARTIYOR

İş Bankası hükümet ve elbette Saray için uzun vadeli kaynak derken, sadece kredi kapasitesinden bahsetmek eksik olur. Meselenin bir de reel sektör ayağı var. Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları AŞ (Paşabahçe, Şişecam), Arap-Türk Bankası, Anadolu Sigorta, Anadolu Hayat Emeklilik, İş Gayrimenkul, İş Yatırım, Trakya Yatırım Holding ve Kültür Yayınları AŞ başta olmak üzere sektörlerinde parmakla gösterilen onlarca şirket, halihazırda İş Bankası’nın iştirakleri konumunda.

Ortaklık yapısının değişmesiyle bu dev şirketlerin yönetim kurulları da değişecek. 15 Temmuz sonrası çok gördüğümüz, “AKP tipi KİT’lerin” sayısı artacak.

İş Bankası’nın aktif büyüklüğünün 450 milyar TL olduğu dikkate alındığında AKP hükümeti 500 milyar TL’ye yakın bir rakamı yöneten İş Grubu’n u da kendisine bağlamış olacak!

İş Bankası’nda ve iştiraklerinde hükümetin onay verdiği isimler imza yetkisine sahip olacak. Böylece AKP Koç Holding ve Sabancı’dan sonraki en büyük sermaye grubuna doğrudan hükmedebilecek.

Sizce, Saray ve AKP böyle bir fırsatı kaçırır mı?

İŞ BANKASI NASIL KURULDU?

İş Bankası, 26 Ağustos 1924’te Atatürk’ün talimatıyla kuruldu.

İş Bankası, Atatürk’ün talimatı ile İzmir 1’inci İktisat Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda 26 Ağustos 1924 tarihinde kuruldu. Banka ilk genel müdürü Celal Bayar’ın liderliğinde 2 şube ve 37 personel ile hizmete başladı.

Banka 1 milyon liralık nominal sermaye ile kurulurken sermayenin 250 bin liralık kısmı Hindistan Müslümanlarının Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına yolladığı 500-600 bin lira tutarındaki yardımlardan karşılanmıştı. Atatürk paranın 500 bin lirasını Büyük Taarruz’dan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın (İnönü) emrine tahsis edilmesini istemişti.

Zaferden sonra paranın 380 bin lirası İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Atatürk’e iade edildi. Atatürk paranın 250 bin lirasını İş Bankası’nın temel sermayesi olarak tahsis etmişti.

[Bahadır Polat] 1.3.2019 [Kronos.News]

‘Çocuklarımın mezarından önce cezaevine eşimi ziyarete gittim’ [Mehmet Arda Duru]

İki küçük kızını, babasını ve kayınvalidesini cezaevi ziyareti dönüşü meydana gelen kazada kaybetti Hatice Civelek. Bir insanın yaşayabileceği en büyük acılara maruz kaldı ama sabrını, metaneti yitirmedi. Hayatta kalanlara, en başta da 25  yıl hapis cezası alan tutuklu eşine, yaşadığı acılar sonrası ruh sağlığı bozulan eşine destek olmaya çalıştı. Ve sadece kendisinin sağ çıktığı o kazadan iki ay sonra açık görüşte eşi Enes Evren Civelek’le yüz yüze görüştü. Çocuklarını, yakınlarını kaybeden bir çift olarak ilk kez görüştüler… Hatice öğretmen o görüşmeyi, kazadan sonra yaşadıklarını, eşini Kronos’a anlattı.

Civelek ailesini 7 Aralık 2018’ye kadar akrabaları ve arkadaşları dışında kimse tanımıyordu. O gün yaşanan feci kaza ile milyonlarca insan ailenin dramını öğrendi. Enes Evren Civelek (37), darbe girişimi öncesinde bir süre evde telefon tamiriyle ilgilenmiş, girişim sonrasında da Milli Eğitim’de din kültürü öğretmenliği yapmıştı. Önce KHK ile mesleğinden ihraç edildi, ardından da Gülen cemaatine yönelik soruşturmalar çerçevesinde tutuklanarak hapse atıldı.

Eşi gibi öğretmen olan Hatice Civelek (33) de işini kaybetmişti. Hatice Öğretmen, Kırıkkale Keskin Cezaevi’nde yatan eşini ziyaret edebilmek için iki kızı ve ailesiyle açık görüşleri kaçırmamaya çalışıyordu. O ziyaretlerden birinden Düzce’ye dönerken, 7 Aralık’ta feci bir trafik kazası geçirdiler. Kazada Hatice Civelek ağır yaralanırken, kızları Naime (9) ve Betül (4), kayınvalidesi Havva Civelek ile babası Emin Balıkçı hayatını kaybetti.

Kazanın ardından Civelek’e Düzce’de çocuklarının, Rize’de annesinin cenazesine katılması ve Ankara’daki eşini hastanede ziyaret etmesi için toplam iki gün izin verildi. 28 Ocak’ta Ankara 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada ise 25 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

EŞİNİN KARAR DURUŞMASINA GİDEMEDİ

Hatice Öğretmen geçirdiği ağır ameliyat ve yaralarına rağmen eşinin karar duruşmasında mahkemede olmak istiyordu. Sağlık durumundan dolayı duruşma salonunda olamadı. Eşi Enes Evren Civelek, yaşadığı 4 kaybın etkisiyle bunalıma girmiş, karar duruşmasından önce Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edilmişti. Fakat hastaneye hiç götürülmedi.

Duruşmada sargılar içindeki eşini karşısında göre Enes Evren Civelek adeta şok olmuştu. Hatta korkmuştu. Hatice Hanım, “Normal şartlarda benim iyi olmadığımı biliyordu. Şaşırdı tabii ki… Ameliyatlıyım. Sırtımda platin, vücudumda korseyle yapabildim ziyareti,” diyor.

Hatice Civelek, kararın ardından, 8 Şubat’ta ilk kez görüşe gitmiş. Eşini bir kez daha karşısında göre Enes Evren Civelek paniğe kapılmış. İlk sözü de, “Neden geldin, ya sana da bir şey olursa… Keşke gelmeseydin!” olmuş. “Benim için endişe ediyordu,” diyen Hatice öğretmen, “Geldim bir kere, başka şeylerden konuşalım” dediğini anlatıyor:

“Ağır sakinleştirici ilaçlar aldığı için dikkatini toplamakta zorlanıyordu, sürekli etrafına bakıyordu, dalıp gidiyordu… Bir ara kız kardeşim, ‘Enes Abi -ailesi, yakınları ve arkadaşları öyle hitap ediyordu- bir yerde televizyon var da biz mi görmüyoruz, nereye bakıyorsun’ diye takıldı.”

BU SEFER BABA DOSTU GÖTÜRDÜ

Hatice Civelek 8 Şubat 2019’taki açık görüşe kız kardeşi ile birlikte gitti. İki ay önce ziyaret yolunda kaybettiği babasının vefalı bir arkadaşı cezaevinin bulunduğu Kırıkkale Keskin’e kadar götürdü.

40 dakikalık görüşü dakika dakika anlatan Hatice öğretmen, “Bu süre zarfında sürekli onu güldürmeye ve mutlu etmeye çalıştım” diyerek şunları söylüyor:

“Hep, ‘Neden geldin?’ diye soruyordu. Bırak artık sormayı, çek bir sandalye de oturayım, dedim. Şakaya vurdum. Artık bundan sonra bana hizmet edeceksin, halimi görüyorsun, dedim. ’25 yıl verdiler Hatice, nasıl hizmet edeyim?’ dedi. Çıkar onu aklından, ne 25 yılı, Hatice’den kurtuldum diye düşünme, altı ay, bilemedin bir yıl içinde evimizde hizmetime başlayacaksın, şimdiden kendini hazırlasan iyi olur, dedim.

Sürekli, ‘Benim yüzümden, benim yüzümden,’ diyordu.

‘Çok mu üst üste geldi Hatice?’ diye sordu.

Bir ara, ‘Biliyor musun Hatice, bir keresinde namazdan sonra dua ederken, Allahım, bu zulüm bitecekse gerekirse evlatlarımı al, çocuklarım buna paratoner olsun demiştim,’ sözleri döküldü ağzından. Sustu.”

‘NE OLDUYSA ALLAH ÖYLE İSTEDİĞİ İÇİN OLDU’

Cezaevindeki görüş odasındaki bu kısa suskunluğu fırsat bilen Hatice öğretmen araya girmiş hemen:

“Ben konuşmaya başladım: Bak, Enes. Buraya gelmeden önce ablam Hazreti Yusuf ile ilgili bir yazı gönderdi. Yusuf aleyhisselam bir gün aynanın karşısına geçip kendi kendine, ‘Ne kadar güzelim, köle pazarında satılsam paha biçilemez herhalde’ diyor. Biliyorsun, sonra hiç paraya gitmiş. Netice böyle olmuş. Unutma, her ne olduysa, başımıza her ne geldiyse Allah istediği için öyle oldu. Kendini sorgulama, evlatlarımızın vadesi gelmiş, ömürleri buraya kadarmış… Bak, ben buradayım, ecel gelmediyse bir şekilde hayatta kalıyorsun, koruyor… Kaza olduğunda fare deliği kadar yerden çıkardılar beni. Demek bu dünyada yapacak şeylerim varmış, hayattayım. Vazifem bitmemiş. Normal şartlarda çıkamamam lazımdı. Şimdi senin burada olman gerekiyormuş, buradaki vazifen tamamlanırsa sen de çıkacaksın. Biliyorum, az kaldı. İbadetlerini yap, bol bol dua et kaybettiklerimize…”

“Ben o arabadan bu kadar az hasarla çıktım, derler ya, verilmiş sadakamız varmış…” deyince, kardeşim kasvetli havayı biraz olsun dağıtmak istedi. “Öyle abla, verdiğimiz bütün sadakalar ablama yaradı” dedi.

“Eşimin gözünün ucunda bir gözyaşı duruyordu. Aktı, akacak… Ne desem ağlayacak. İzin vermedim o gözyaşının akmasına, yüzüne süzülmesine… Onu ağlatmayacak şeyler söyledim. Herkesin onu merak ettiğini, çok düşündüğünü, çok dua ettiğini söyledim. O 40 dakika, o halet-i ruhiye ile geçti.”

YAPILACAKLAR LİSTESİYLE CEZAEVİNDEN AYRILDI

Hatice öğretmen konuşurken eşinin yine daldığını fark etmiş. Daha önceki görüşlerde “Kurban kesin” dediğini hatırlamış. “Araya kaza girdi, kısa zamanda halledeceğim” demiş. Enes Öğretmen de yalnız başına kalan eşini cezaevine, hastaneye getirip götürecek birilerinin kalmadığından dert yanmış. “Hallederiz” demiş Hatice öğretmen. Kendisi cezaevinde hücrede kalsa da aklı hep eşindeymiş. “Güvenlikli bir araba alın, kardeşin ehliyet alsın” demiş eşi.

Oysa bazen güvenlikli arabanın da faydası olmuyor. Aileyi sevdiklerinden ayıran kazada darbe üstten gelmiş ve hava yastıkları açılmamış bile…

‘KAYBETTİĞİM KIZLARIMIN MEZARINI BİLE ZİYARET EDEMEDİM’

Hatice Civelek, “Eşim ne kadar, neden geldin diye kızsa da onu ziyaret edebilmek için bütün şartları zorladım” diyor:

“Kazadan sonra evime çok yakın olmasına rağmen kızlarımızın mezarını ziyaretine gidemedim. Balkona dahi çıkamıyorum. Hastane haricinde hiç dışarıya adım atamıyorum. Cezaevine eşimi ziyarete bütün şartlarımı zorlayarak gittim. Çünkü eşimin bana ihtiyacı olduğunu düşündüm. Kazadan sonra iki kere açık görüş olmuştu. İlkinde hava muhalefetinden dolayı kimse gidemedi. Her yer kar kıştı. Bu sefer de sadece kız kardeşimi göndermeye gönlüm razı olmadı. Her şeyi göze aldım, bütün imkanları zorladım. Babamın bir arkadaşından rica ettim, sağ olsun bizi Düzce’den Kırıkkale Keskin Cezaevi’ne götürdü, getirdi.”

KAZADAN ÖNCE DE SADECE 3 KEZ AÇIK GÖRÜŞE GİREBİLDİ

Kazadan önce de zaten 3 kez açık görüşe girebilmiş Hatice öğretmen. Bütün aile toplanıp gidiyormuş. O ise, “Acaba beni de alırlar mı, çocuklarım yalnız ve kimsesiz kalırlar mı” diye görüşe girmeye çekinmiş. Sonra bütün cesaretini toplayıp kendi kendini teskin etmiş: “Alacaklarsa da alsınlar, en azından eşimi görüp ondan sonra cezaevine girerim.” Tam gidip gelmeye başlamışken üçüncü görüşten dönerken kaza olmuş.

Bir Cuma günü… 7 Aralık 2018 Cuma…

Hatice öğretmen anlatıyor:

“Sabah erkenden kalktım. Babam imam olduğu için oturduğumuz lojmandan namaza kıldırmak için camiye gitti. Ben de evde namazımı kıldım, çocukları uyandırdım. Yavrularım uykulu gözlerle ayakta zor duruyor. Önce büyüğü arka koltuğa yatırdım, onun yanına küçüğü… Arabanın içinde babamın gelmesini bekliyoruz.”

SON YEMEKLERİ CEZAEVİ KANTİNİNDEN ALDIKLARI TOST

Gecenin karanlığında yola koyuldular. Keskin’e vardıklarında saat 10.30’du. Görüşe girmeden önce kantine cezaevi kantinine uğradılar. Birer tost, birer de çay sipariş ettiler. “Yavrularımın son sabah kahvaltısı da, öğlen yemeği de o cezaevi tostları oldu” diyor Hatice öğretmen o günü anlatırken.

Görüşte ise eşinin daha çok annesiyle konuştuğunu, sürekli, “Ne zahmet ettin anneciğim” dediğini aktaran Hatice öğretmen o anları şöyle anlatıyor:

“Annesi de ‘Aklım sende kaldı oğlum, ben bir ayı nasıl yaptım biliyor musun’ dedi. Bir yandan anne oğulun konuşmasını izliyor, bir yandan da ‘O da özlüyor, o da anne. Ben haftada bir telefonla da görüşüyorum, bırakayım hasret gidersinler’ dedim.

KEK ÜSTÜNE GOFRETLE İKİNCİ DOĞUM GÜNÜ

Ama çocuklar durur mu, sürekli babasıyla oynamak istiyorlar. 9 Kasım eşimin doğum günüydü o gün kekin üstüne cips koyarak hayali bir doğum günü pastası yapmışlar, babalarının doğum gününü kutlamışlardı. 7 Aralık’taki son görüşmemizde, ‘Baba bugün de doğum günü pastası yaptık’ dediler. Bu sefer de bu sefer kekin üstüne gofret koydular. Babalarına doğum günü partisi daha yaptılar görüş odasında.

‘BÜYÜK KIZIM HER ŞEYİN FARKINDAYDI’

Küçük kızı Betül’ün (4) aksine büyük kızı Naime’nin (9) olan bitenin daha çok farkında olduğunu ama babasını Kırıkkale’de çalışıyor bildiğini söyleyen Hatice öğretmen, “Hep ‘Ne zaman gelecek eve babam’ diye soruyordu” diyerek o günlere gidiyor:

Bir yandan da “Babam bizim için çok çalışıyor. Babam gelince çok paramız olacak, bana kedi bile alacak” diyordu. Kardeşine ve başka çocuklara da, “Babam bir gelsin sana şunu alacağım, bunu alacağım” diye sözler veriyordu.

Ama oyun da bir yere kadar. Özlüyordu babasını… “Ben kaç yaşına geldim, hala babam gelmedi” diyordu. Ağlıyordu… Küçük kızım ise babası gittiğinde çok küçüktü. Son günlerde ise, “Babam Kırıkkale’de kahverengi evde yaşıyor” diyordu evimize gelenlere. Çocuğum vefat ettiğinde 4 yaşında yoktu. Babasını tanımasına bile fırsatı olamadı. Ayda bir yarım saat görünce tanınmıyor baba. Büyükse sekiz buçuk yaşındaydı. Üçüncü sınıfa gidiyordu.”

O GÜN

Görüş günleri ziyaretçiler 11’de cezaevine alınmaya başlıyor. Onlar 12.40’ta biten buluşma için 11.40’ta görüşe alındılar. Öncesinde göz taraması, üst araması, kayıt yapıyorlar. İlk başlarda zor olmuş herkes için. İçerde ayrı bölmelerde büyükleri ayrı, küçükleri ayrı arama noktalarından geçiriyorlar. Küçük kızının sürekli ağladığını söyleyen Hatice Öğretmen, büyük kızının ise “Her seferinde kardeşimi ağlatıyorlar, bir gün döveceğim hepsini” diye kardeşine üzüldüğünü anlatıyor: “Çok büyük sıkıntılar yaşamadık ama bazen gardiyanlardan kraldan çok kralcılar oluyordu. Ama onlardan sevgisini esirgemeyenler, ‘Bu ay daha da büyümüşsün, daha da güzel olmuşsun’ diyerek çocukları sevenler, ilgilenenler oluyordu. Allah onlardan razı olsun. İnsan isteyince her yerde görevini yaparken insan da kalabiliyormuş.”

SON GÖRÜŞ GÜNÜ

Öğretmen Hatice Civelek 7 Aralık 2018’deki cezaevindeki son görüş anlarını ise şu sözlerle anlatıyor:

“Görüşme salonuna girince genellikle büyükler masalara oturur, çocuklar kapının önüne yığılır. Babalarının gelmesini beklerler. Kapı açılır, çocuklar koşar, babalarını bulan çocuklar ellerinden tutar ve büyüklerinin oturduğu masaya getirir. O gün de öyle oldu. Kızlarım babalarına koştular, masamıza getirdiler.

Eşim elinde küçük bir poşetle geldi. İçinde kek, gofret ve soğuk çay vardı. Babam takıldı, “Damat, kalitesiz çay almışsın” dedi. Ben bakınca, “Şaka yapıyorum kızım, damadımı arada bir görüyorum, şaka da mı yapmayayım” dedi.

Eşim Enes de Rize’yi, memleketini sordu. Kardeşlerimi sordu. Hiç görmediği yeğenini sordu. Eşim 5 Nisan’da cezaevine girmişti, 25 Nisan’da yeğeni doğmuştu.

Küçük kızım babasının kucağından hiç inmedi, sürekli “Şunu da yaptım, bunu da yaptım” diye anlatıyordu. Eşim sağlık sorunlarının da etkisiyle kiloludur, göbeklidir biraz. Betül de zayıftı ama biraz göbeği vardı. Babasına, “Baba bak, göbeğim var benimde” diyordu.

Eşim son görüşmemizde vedalaşırken babama, “Bana diyorsunuz ama baba siz de bayağı kilo almışsınız” dedi. Babam da “Farkındayım, vereceğim oğlum” diye güldü.

Çıkmaya hazırlanırken yan masadan bir genç kız büyük kızıma, “Süre doldu ama git diyene kadar gitmeyin, koşun babanıza bir daha sarılın” dedi. Naimem babasına sıkı sıkı sarıldı. Yan masadaki kız Betül’e “Koş sen de sarıl” dedi. Betülümün daha kelimeleri bile söyleyemiyor, “Sayıldım ya” dedi.

Ben Betül’ü aldım, yan masadaki o kız Naime’yi tuttu getirdi. Çıktık dışarı. Hiçbir şey olacağı aklımızda bile yoktu. Hiç oyalanmadan hemen yola koyulduk. Doğrudan arabaya bindik ve yola çıktık.”

KAZA VE ‘KADER’

O gün 12. 40 gibi 2008 model bir Hundai Accent ile yola çıktı Hatice Civelek, iki kızı, babası ve kayınvalidesi. Bir saat sonra araba Ankara’da bir yerde durdu, babası “Namaz kılalım, öyle devam edelim” dedi. Fakat Hatice öğretmen babasına, “Daha temiz ve derli toplu bir yerde duralım, biz de rahatça abdest alıp namazımızı kılalım” dedi. Yine yola çıktılar. 10-15 dakika geçmemişti ki kaza meydana geldi.

Hatice öğretmen o unutulmaz dakikaları aktarıyor:

“Durmaya niyetlendiğimiz fakat uygun görmediğimiz için hemen ayrıldığımız mola yerinden hareket edince babamın dikiz aynasında bir ışık fark ettim. Kafamı çevirdim, selektör yakıyordu. Bu adam ne yapıyor dememe kalmadan, babam da gördü ve direksiyonu biraz sağa kırdı. Fazla kırmış… Yan taraf topraktı, yolun kenarına kaydık. Ondan sonrasını hatırlamıyorum, dereye yuvarlanmışız. Takla atınca darbe arabanın üzerine olduğu için hava yastıkları da açılmamış.

‘ÇOCUKLARIMA SESLENDİM’

Kendime geldiğimde başımıza insanların toplandığını gördüm. “Kadın ölmüş, öndekini kurtaralım” diye bir ses duydum. Nefes alamıyordum. Emniyet kemeri iyice sıkmıştı, ölüyordum adeta. Arabanın etrafında koşan insanlara “yardım edin” diye seslendim. “Ne yapalım abla” dedi bir genç. “Emniyet kemerini kesin” dedim. Çocuk bir meyve bıçağı gibi bir şey buldu, denedi yapamadı. Sakin olmaya çalışıyordum. Ayaklarımı oynatabiliyordum, sırtımı biraz daha geriye dayadım, elimi emniyet kemerine soktum ve gevşettim biraz.

İtfaiyeyi beklemeye başladık. Arabadan hiç ses gelmiyordu. “Naime” diye seslendim, ses yoktu. “Betül” dedim, ses yoktu. Kimseden ses gelmiyordu. Kayınvalidemin öldüğünü çevredekiler söylediler, ilginçtir, babam aklıma bile gelmemişti. Dönüp bakamadım. Oysa o da ölmüştü. Babamı çok severdim. Hep, “Bir gün babamı kaybedersem aklımı kaybederim” diye düşünürdüm. Babam yanı başımda sessizce can vermişti. Hiç bakmamışım. “Naime, Betül” diye sesleniyordum.

Ambulans geldi, beni bindirdiler. Hemşireler, “kimse ölmedi” dedi. “Benim her şeyi bilmeyi hakkım var, benden saklamayın” dedim. Çocuklarım, annem onların hastanede ihtiyaçları olur dedim, arabada kaç kişi olduğunu söyledim.

Bindirdikleri ambulanstan beni indirdiler, Betül’ü bindirdiler, gitti. İkinci ambulansı bekledik. Bu sefer Naime’yi bindirdiler. Üçüncü ambulansla gidebildim ben. Hemşirelerin yardımıyla annemlerle irtibat kurduk. “Kaza yaptık, Enes’in annesi öldü, kayınıma haber verin. Hastaneye gelin, çocuklarımı bulun” diyebildim.

Hastaneye vardık, çocuklarımı soruyorum hep…

‘SÖYLEYİN BANA KİMLER ÖLDÜ’

Bir astsubay geldi Ankara Numune Hastanesi’nde bulunduğum acil servise. Kendini tanıttı. İfademi alması gerektiğini söyledi. “En yakında siz vardınız o yüzden önce size geldim” dedi.

Benim ifademi alıyor ya, bin yandan ifade veriyorum, bir yandan da dosyanın arkasındaki yazıyı okuyorum. Babamın ve kayınvalidemin ismi yazıyor, öldükleri belirtiliyor. Astsubay dosyayı katlayınca, daha önceki tutanak arkada kalmış. Gözlerim çok keskindir, özellikle uzağı iyi görürüm.

İfadem bitince, “Söyleyin bana kimler öldü” dedim. Bir şey söylemeyince, “Ben dosyanın arkasında okudum, biliyorum her şeyi, babam ve kayınvalidem öldü, çocuklarım yaşıyor mu” dedim.

KOMUTAN BİLE AĞLADI…

Astsubay bir şey söylemeden dışarı çıktı. Meğer dışarda oturup ağlamış, “Ben nasıl böyle bir hata yapabildim” diye. Geri gelmedi.

Telefonla avukatı aramalarını söyledim. Amacım bir şeyler soracağım, bu arada kimler öldü ailemden onları öğreneceğim. Avukat bir şey söylemedi, “Kaza oldu, eşim bütün cenazelere katılsın” dedim. “Annesi ve küçük kızı vefat etti” dedim. Bir şey söylemeyince kızımın öldüğünü anladım

‘ALLAH VERDİ, ALLAH ALDI…’

Kazanın olduğunu öğrenince ailem hastaneye gelmişti. Yanımda önce sadece kardeşim vardı. Daha sonra annemler ve bütün sülale de hastaneye gelince, anladım ki Naime de gitti. Ablamın görümcesine sordum. “Naime de öldü mü?” dedim. Sadece kafasını salladı.

En kötü olaylar karşısında bile soğukkanlıyımdır. Düzce’de 12 Kasım depremi olmuştu biliyorsunuz. Eve battaniye vs. almaya hep ben girerdim. Korkmazdım, panik yapmazdım.

Allah kimseye kaldıramayacağı yük vermiyor. Tek düşündüğüm olanları Enes’e nasıl söyleyecekler, o ne tepki verecek konusundaydı. “Cenaze namazlarını Enes kıldırsın” dedim.

Kardeşlerim de babasız kalmıştı, kendimi düşünecek durumda değildim.

6 gün boyunca hastanede kaldım, sırtımdan ameliyat oldum. Vida taktılar. Bu arada cuma günü kaza oldu, cumartesi günü cenazeler kalktı. Ablamın görümcesi benimle kaldı, diğer herkes cenazeye gitti.

İKİ KIZI AYNI MEZARDA TOPRAĞA EMANET EDİLDİ

Eşime izin çıktı cenaze için. Babam ve kızlarım Düzce’ye, kayınvalidem Rize’ye defnedildi.

Eşim, çocuklarımın babası iyi yavrusunu kendi elleriyle aynı mezara yan yana koymuş. Ben öyle istemiştim. “İkisini aynı mezara koyun, yan yana toprağa verin” demiştim. Rize’ye annesinin cenazesi için gitmeden önce. Kısa süreliğine bana uğramıştı.

Sonra bana geldiler. Yanımda başka yatanlar da vardı eşim geldiğinde. Enes’le birlikte yatıp tahliye olan koğuş arkadaşları vardı. 7-8 asker, akrabalarım… Altı yedi kişilik odada eşimle görüşebildim. İnsanları da rahatsız ettik belki, haklarını helal etsinler.

Eşim çok ağlıyordu. Üç sakinleştirici iğne vurmuşlardı ama yine de kendinde değildi. Gözyaşları dinmiyordu.”

EVDE ANILARIYLA YAŞIYOR

Hatice Civelek şimdi Düzce’de annesi ve kızkardeşi ile başına yaşıyor.

1999 depreminde şehir merkezinde ağır hasar gören ahşap evlerinin yerine annesine verilen mütevazi bir deprem konutunda hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Bu konutlarda oturan birçok aile bu evlere tadilat yaptırsa da hala o korkunç depremin izlerine rastlamak mümkün.

Evler ailesine teslim edildiğinde yerde halıfleks vardı, şimdi parke. Ahşap olan pencereler de zorunluluktan değiştirilmiş. Tavanda avize yerine sadece bir simit floresan lamba dikkati çekiyor. Hatice öğretmen, hasta yatağının olduğu odanın bir bölümü hatıra köşesi olarak ayırmış, kaybettiklerinin fotoğrafları ile donatmış. Diğer köşedeki küçük bir televizyon ise dünya ile irtibatı sağlıyor.

KAZADAN SONRA CÜZDANI VE TELEFONU ÇALINMIŞ

Sevdiklerini kaybettiği kazada kendisi de ağır yara aldı. Kaburgası ve omuriliğinde kırıklar oluştu. Platin vidalar var hala sırtında. Bu platinlerin kaynaması için bu süre zarfında korse takma zorunluluğu doğmuş. Dolayısıyla tam eğilip kalkamıyor her yere oturamıyor. Görece yüksek hasta yatağına ancak oturup kalkabildiğini, normal koltuk ve kanepeye oturamadığından söz ediyor. Kaza esnasında kol çantası ile birlikte cüzdan ve telefonunun çalındığını söylüyor. En çok da cüzdanında kızlarının çıkan ilk dişlerinin ve telefonda kızlarının her fırsatta çektiği fotoğraf ve videoların kaybolmasına üzülüyor.

Kaybettiği kızları Naime ve Betül’ün çok zeki olduğunu anlatıyor. Büyük kızının hiçbir yardım almadan, oyuncaklarının resmini yapabildiğini, ona ressam olması için telkinde bulunduğunu hatırlıyor.

İki kızı da şimdi sadece hatıralarında kaldı. Onlarla bir daha görüşmenin öbür dünyaya kaldığını söylüyor Hatice Öğretmen. “Babamla da…” diyor. İki kızı hemencecik yanı başında can veren Hatice Öğretmen, yaşadığı acını büyüklüğüne rağmen, sabrını ve metaneti korumaya çalışıyor.

Devamı ve Belgesel’i yarın Kronos’ta…

[Mehmet Arda Duru] 1.3.2019 [Kronos.News]

[ANALİZ] İş Bankası'na el koymak için BDDK'dan ilk işaret fişeği

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Türkiye İş Bankası'nın 2018 yılı kârından 6,4 milyar TL tutarında temettüyü (kâr payı) dağıtmasına izni vermedi. Bankadan Borsa İstanbul’a (BİST) yapılan açıklama kulisleri hareketlendirdi.

İş Bankası 28 Şubat’ta akşam saatlerinde BİST’te işlem gören şirketlerin izahat ve duyurularının yer aldığı Kamuoyunu Aydınlatma Platformu’na (KAP) daha önce verdiği beyanların tam aksine bir beyanda bulundu.

Banka özetle, "Daha önceden planlanmış temettü dağıtımı BDDK tarafından iptal edildi." mesajı verdi.

6,4 MİLYAR TL TEMETTÜ DAĞITACAKTI

2018 yılında 6,8 milyar TL net kâr elde eden İş Bankası, 6,4 milyar TL temettü dağıtmaya hazırlanıyordu.

29 Mart’ta İstanbul Levent’te İş Kuleleri’nde toplanacak Genel Kurul’un onayının akabinde söz konusu temettü pay sahiplerine dağıtılacaktı.

BDDK talimatı gereği Genel Kurul'da hissedarlara sadece tutar hakkında bilgi verilecek ve temettünün yedek akçe olarak tutulacağı belirtilecek. 

BDDK’nın İş Bankası’na nasıl müdahale ettiği KAP’a verilen beyanda şu şekilde ifade edildi: “Bankamız, bankacılık mevzuatı çerçevesinde, Esas Sözleşmeye göre kâr dağıtımı izni için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'na başvuruda bulunmuştur. Kurum, bankacılık sektörünün geneline ilişkin özkaynak yapısının olabildiğince güçlü tutulmasına yönelik ihtiyatlı politikası paralelinde kârın bünyede bırakılması gerekliliğinden hareketle, Bankamız net dönem kârının Esas Sözleşmeye göre nakden dağıtılması talebini uygun bulmamıştır.”

ERDOĞAN: CHP HİSSELERİ HAZİNE’YE DEVREDİLECEK

BDDK’nın temettü dağımıtına son dakika kararı ile izin vermemesi manidar bulundu. Konuya yakın kaynaklar, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son dönemde, “Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) ait yüzde 28,1 İş Bankası hissesi Hazine’ye devredilecek.” sözlerini sık sık tekrar ettiğine dikkati çekti.

Daha önce İş Bankası yönetiminde görev almış bir ismin Samanyoluhaber’e verdiği bilgiye göre AKP hükümeti muhtemel hisse devri öncesi temettü dağıtılmasına sıcak bakmadı ve özerk bir kurum olması gereken BDDK'ya "Gereğini yapın." diye talimat verdi.

BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben'in geçen hafta Ankara'ya çağırdığı 13 özel bankanın genel müdürüne, "Seçime kadar kredileri artırın." talimatı verdiğini bankacılık kaynakları teyit etmişti. 

“HÜKÜMETE ACİLEN PARA LAZIM”

Samanyoluhaber'e konuşan kaynak temettü tutarına dikkati çekti.

Aynı kaynak şunları kaydetti: “BDDK kararı şu anlama geliyor: 6,4 milyar TL kasada bekleyecek. Tabii buna niye ihtiyaç duyulduğu yakında ortaya çıkacaktır. Kaynak arayışı içindeki hükümetin gözardı edemeyeceği kadar büyük bir rakam. Seçime kadar herşey olabilir Ankara'da. İş Bankası siyasi hesaplaşmanın cephesi oldu. Gelinen nokta ortaklar ve küçük yatırımcılar açısından ise büyük bir hayal kırıklığı.”

BIST’te CHP hisseleri etrafından yoğunlaşan sis bulutu İş Bankası’nın piyasa değerini düşürdü.

Samanyoluhaber’in BİST verileri üzerinden yaptığı hesaplamaya göre İş Bankası’nın piyasa değeri hisselerin Hazine’ye devredileceği, dolayısı ile idarenin hükümete yakın isimlere geçeceği endişeleri ile son bir ayda toplam 9,3 milyar TL eridi.

PİYASA DEĞERİ 35,4 MİLYAR TL’DEN 26,1 MİLYAR TL’YE DÜŞTÜ

İş Bankası'nın (ISBANK C) 28 Şubat 2019 tarihi itibarıyla piyasa değeri 26,1 milyar TL. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “İş Bankası’nda CHP’ye ait hisseler mutlaka Hazine’ye devredilecek.” sözlerine kadar bankanın piyasa değeri ocak ayında 35,4 milyar TL’ye kadar yükselmişti.

10 milyar liraya yakın düşüş gösteriyor ki BİST’in yükselişe geçtiği dönemde özellikle yabancı yatırımcılar belirsizlik sebebiyle İş Bankası’ndan uzaklaştı. 

31 Aralık 2018 tarihi itibarıyla İş Bankası'nın ortaklık yapısı şöyle:
İş Bankası Munzam Sandık Vakfı: Yüzde 40,47Atatürk Hisseleri: Yüzde 28,09Halka açık pay: Yüzde 31,44

HAZİNE’YE AİT HİSSELER 1998’DE HALKA ARZEDİLDİ

Hazine’nin elinde bulunan yüzde 12,3 hisse 1998 yılı mayıs ayında halka arz işlemi ile yerli ve yabancı yatırımcılara satılmıştı. Söz konusu hisselerle beraber İş Bankası’nın toplam yüzde 31,44’ü BİST'te işlem görüyor.

İş Bankası aynı zamanda cam, sigortacılık, telekomünikasyon, yatırım bankacılığı, gayrimenkul yatırım ortaklığı gibi farklı sektörlerde devasa şirketlerin de sahibi.

ŞİŞECAM, PAŞABAHÇE, ANADOLU SİGORTA VE DİĞERLERİ DE HÜKÜMETİN KONTROLÜNE GEÇECEK

1’nci Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün vasiyeti gereği CHP’ye ait yüzde 28,1 oranındaki payların Hazine’ye devredilmesi halinde hükümetin kontrolüne sadece İş Bankası’na geçmeyecek.

İş Bankası'nın iştirakleri sektörlerinde ilk sıralarda.

Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları AŞ (Paşabahçe, Şişecam), Arap-Türk Bankası, Anadolu Sigorta, Anadolu Hayat Emeklilik, İş Gayrimenkul, İş Yatırım, Trakya Yatırım Holding ve Kültür Yayınları İş Türk AŞ başta olmak üzere sektörlerinde parmakla gösterilen onlarca şirkette ortaklık yapısı ve yönetim kurulu tamamen değişecek.

İş Bankası’nın aktif büyüklüğünün 450 milyar TL olduğu dikkate alındığında AKP hükümeti 500 milyar TL’ye yakın bir rakamı yöneten İş Grubu’na kendisine bağlamış olacak.

İş Bankası’nda ve iştiraklerinde hükümetin onay verdiği isimler imza yetkisine sahip olacak. Böylece AKP Koç Holding ve Sabancı’dan sonraki en büyük sermaye grubuna doğrudan hükmedebilecek. 

AKP VE MHP FORMÜLÜ BULDU

AKP’nin Siyasi Partiler Kanunu'na (SPK) bir madde ilave ederek tartışmayı kendisi açısından kestirme bir yolla bitirmeyi hedeflediği belirtiliyor. Kanunun 67’nci maddesi ve anayasanın 69’uncu maddesinde, partiler için "ticari faaliyette bulunamaz" hükmü var.

Müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile kendisinin TBMM'de sandalye sayısı Anayasa değişikliğine imkân tanımadığı için AKP, CHP hisselerinin devrini SPK'da küçük bir değişiklik yaparak sağlamayı hedefliyor. Kanunun partilere ticaret yasağını düzenleyen 67’nci maddesine, “Siyasi partiler sahip oldukları hisseleri Hazine'ye devreder.” hükmünün eklenebileceği dile getiriliyor. 

ANAYASA MAHKEMESİ’NE TALİMAT MI VERİLDİ?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 5 Şubat’ta TBMM'de AKP Grup Toplantısı’ndan sonra gazetecilerin sorusu üzerine, "Bu konuda ‘kanun teklifine dahi gerek yok' diyen hukukçularımız var. Zaten anayasa ile yakından uzaktan alakası yok. Fakat Anayasa Mahkemesi bununla ilgili olarak açacağı, ortaya koyacağı bir kararla işimizi daha da kolaylaştırır.” ifadelerini kullanmıştı.

Buna göre Erdoğan, Anayas Mahkemesi’nden istediği yönde bir karar çıkartarak CHP’nin itirazının gideceği nihai mercii de baştan bağlamış olacak. Ankara’da Saray’ın hukuk müşavirleri ile Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın Erdoğan’ın İş Bankası’nın Hazine’ye devrini işaret ettiği formüle uydurulacak karar için gece yarılarına kadar süren toplantılar yaptığı kaydediliyor.

CHP HİSSELERİNE 12 EYLÜL’DEN SONRA DA EL KONULMUŞTU

Ancak hukukçular 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında CHP'nin kapatılmasının ardından mal varlıkları ile birlikte İş Bankası hisselerinin Hazine'ye devredildiğine, daha sonra partinin yeniden açıldığına ve yargı kararıyla hisselerin temsil yetkisinin yeniden partiye verildiğine dikkat çekiyor.

CHP, kurucusu Atatürk’ün vasiyetinin özel hukuk alanına girdiğini belirterek, “Vasiyet kanunla değiştirilemez.” diyor. Ana muhalefet partisi gerekirse Anayasa Mahkemesi’ne, oradan sonuç alamaması halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) müracaat edecek. 

ATATÜRK, HİSSELERİNİN CHP’YE DEVREDİLMESİNİ VASİYET ETMİŞTİ   

İş Bankası’nda Atatürk’e ait yüzde 28,1 hisse bulunuyor. Atatürk’ün vasiyeti gereğince bahsi geçen hisseler CHP tarafından temsil ediliyor.

Hisselerin temettü gelirleri yine Atatürk’ün vasiyeti gereğince Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na bırakıldığı için temettü ödemeleri vasiyetname hükümleri ve mevzuat çerçevesinde adı geçen kurumlara yapılıyor. Bir başka ifade ile CHP, İş Bankası’ndan herhangi bir nakit gelir elde etmiyor.

Atatürk'ün kendi el yazısı ile kaleme aldığı vasiyeti

Türkiye'nin en büyük 3 özel bankası arasında gösterilen İş Bankası, 3 Ocak 2019 tarihi itibarıyla 22’si yurt dışında olmak üzere toplam 1.346 şube, 6 bin 573 bankamatik ile 7 milyon müşteriye 25 bin 157 çalışanla hizmet veriyor.

İş Bankası şube ve ATM sayısı ile sektörün en büyük bankası unvanına sahip. Bankanın toplam kredi kartı ve POS cihazı pazarında yüzde 13 civarında payı var. 2018 yılında nakdi kredileri 291,3 milyar TL’ye, gayrinakdi kredileri ise 111,5 milyar TL’ye yükseldi.

HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARININ GÖNDERDİĞİ YARDIMDAN 250 BİN LİRA İŞ BANKASI İÇİN KULLANILDI

İş Bankası, Atatürk'ün talimatı ile İzmir 1’inci İktisat Kongresi'nde alınan kararlar doğrultusunda 26 Ağustos 1924 tarihinde kuruldu. Banka ilk genel müdürü Celal Bayar'ın liderliğinde 2 şube ve 37 personel ile hizmete başladı.

Banka 1 milyon liralık nominal sermaye ile kurulurken sermayenin 250 bin liralık kısmı Hindistan Müslümanlarının Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına yolladığı 500-600 bin lira tutarındaki yardımlardan karşılanmıştı. Atatürk paranın 500 bin lirasını Büyük Taarruz'dan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın (İnönü) emrine tahsis edilmesini istemişti.

Zaferden sonra paranın 380 bin lirası İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Atatürk'e iade edildi. Atatürk paranın 250 bin lirasını İş Bankası'nın temel sermayesi olarak tahsis etmişti.

[Samanyolu Haber] 1.3.2019

Hukukun Üstünlüğü Endeksi: Türkiye 126 ülke arasında 109'uncu sırada

Türkiye, 2019 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde (Rule of Law Index) 126 ülke arasında 109'uncu sırada yer aldı.

Ülkelerin bulundukları coğrafi bölgelere göre kategorize edildiği endekste Türkiye, Doğu Avrupa ve Orta Asya grubundaki 13 ülke arasında geçen yıl gibi bu yıl da sonuncu sırada yer aldı.

Gelir grubuna göre ülke sınıflandırmalarına bakıldığında, orta üst gelir grubundaki 38 ülke arasında ise geçen yıl gibi yine sadece Venezuela'nın önünde kendine yer bulabildi.









[Samanyolu Haber] 1.3.2019

Üç aylar geliyor, hazır mısınız? [Dr. Ali Demirel]

Rabbimize şükürler olsun bu sene de üç aylara kavuşmak üzereyiz. Önümüzdeki perşembeyi cumaya bağlayan gece itibariyle gönül dünyamıza üç ayların ilki Recep ayını misafir edeceğiz.

Üç aylar, Peygamber Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu yana din-kültür hayatımızda oldukça önemli bir yer tutuyor şüphesiz. Öteden beri hayatlarının bütününü Allah Resûlü’nün mübarek hayatlarına göre düzenleyerek ona yakın olmaya çalışan müminler, üç ayları Efendimiz gibi yaşamaya çalışmışlardır.

Yılın diğer aylarında yine dinin öngördüğü şekilde bir hayat yaşayan müminler, üç ayların gelmesiyle yaşayışlarına daha bir dikkat ederek kendilerini on bir ayın sultanı Ramazan ayına hazırlama gayreti içinde olmuşlardır.

Zira Recep, kapıdan mübarek yüzünü gösterince, az sonra Regâib ve Miraç yüreklerde rahmet tebessümlerinin cilveleriyle arz-ı endâm edecektir. Bu iki rahmet esintili kutsi misafirden hemen sonra ise Şaban ayı elimize kurtuluş ‘Berat’ımızı vermek için kapımızı çalacaktır. Sırada ayların sultanı Ramazan ile gecelerin şahı Kadir Gecesi vardır.

Rahmet günleri bizi bekliyor

Bu kutlu günler, yer yer sürçmüş günah işlemiş ama pişman olmuş insanların temizlenmeleri adına rahmetin araladığı kapıdan geçip huzura varma günleridir. Yine bu günler “Rahmetim gazabımı geçmiştir” buyuran Rabbimiz’in o engin rahmetini kullarına sağanak sağanak yağdırdığı günlerdir.

Üç aylar, bilhassa Ramazan ayı, hoşgörünün, ibadetin, günahlardan kaçınmanın, merhametin, başkalarına iyilik yapmanın, çocukları sevindirmenin, dulu, yetimi, yolda kalmışı, ihtiyarı kısaca bütün düşkünleri el üstünde tutmanın ruhu coşturduğu bir rahmet iklimidir.

Allah Resûlü, ümmetini Ramazan gelmeden önce manevi anlamda Ramazan ayına hazırlamıştır. Bunun için kendisi oruç tutarak, sadaka vererek ve geceleri kalkıp namaz kılarak ümmetine bu ayların nasıl değerlendirilmesi gerektiğini de bizzat göstermiştir.

Efendimiz, ümmetini gün gün, adım adım Ramazan’a ve onda coşan rahmete hazırlamış, onların ebedî kurtuluşunu arzulamıştır. Efendimiz, bu aylarda sürekli Ramazan’a hasret bir halde yaşarken bir yandan da, “Allah’ım! Hakkımızda Recep ve Şaban’ı mübarek kıl ve bizi Ramazan’a kavuştur.” (Keşfu’l-Hafâ, 1/186) diye dua etmiştir.

Bu günleri nasıl değerlendirelim?

Şu halde, her yıl bizlere ikram edilen bu bulunmaz fırsattan istifade etmeliyiz. Bunun için yakınlarımızla daha sık bir araya gelip sohbetlerde bulunabiliriz. Aramızda Kur’an’ı paylaşıp imkân nispetinde günlük ve haftalık hatimler yapmaya başlayabiliriz. Makbul dua ve virdleri daha çok okuyabiliriz.

Bu arada, üç ayların ve kandil gecelerinin evlerimizde ve aile fertleri arasında ayrı bir mânâ içinde yaşanması gerektiğini de unutmamalıyız. Çocuklarımız o manevî havayı soluya soluya büyümelidirler. Bunun için mübarek gecelerde onları hediyelerle sevindirip mescitlere, camilere alıştırmakta büyük faydalar vardır.

Ayrıca fırsatını bulduğumuzda sabaha karşı seher vakitlerinde uyanık bulunmaya çalışarak insanlık, bilhassa da mazlum ve mağdurlar için dualar etmenin fazilet ve kıymeti sonsuzdur.

O feyizli vakitte yapılan duaların kabul ihtimali çok kuvvetlidir. Bu bakımdan gerek kendimizin, gerekse mümin kardeşlerimizin dünya ve âhiret imtihanlarından başarılı çıkmaları için Rabbimize niyazda bulunmak ve O’ndan yardım istemek suretiyle hem sıkıntı ve musibetlere karşı sarsılmaz bir dayanak noktası bulmuş, hem de tükenmez bir teselli kaynağına kavuşmuş oluruz.

Bu vesileyle üç aylarınızı ve mübarek Regâib kandilinizi şimdiden kutlar, bütün insanlık için hayırlara vesile olmasını Rahmet-i Sonsuz’dan niyaz ederim...


BİR SORU-BİR CEVAP

Mübarek günlerde ölenler cennetlik mi?

Bu soruyu bize Yaşar Bey sormuş.

Genelde halk arasında böyle yaygın bir kanaat var. Cuma, kandil geceleri gibi mübarek günlerde ölen insanların cennetlik olacağı öteden bu yana hep söylenegelir.

Halbuki bu günlerde ölen nice inançsız ve zalim insanlar da vardır. O yüzden kişilerin sadece bu günler içinde ölmesine dayanarak onlar hakkında hüküm vermek doğru olmasa gerek.

Bununla beraber “zarf”ın yani bu günlerin de kıymeti yok değildir. Zira böylesi günler Allah’ın kudsiyet izafe ettiği, lütuflarını liyakat şartı aramaksızın sağanak halde dağıttığı günlerdir. Dolayısıyla bu günler içinde ölen insanların da o lütuflardan hissedar olmaları ümit edilir.

Ama unutmayalım ki, esas olan “zarf” değil “mazruf”, yani zarfın içindekidir. Bizi ötede cehennemden kurtarıp Rabbimizin rızasına ulaştıracak olan hayırlı amellerimiz olacaktır.

[Dr. Ali Demirel] 1.3.2019 [Samanyolu Haber]

Kendimize Yazık Etmeyelim! [Fikret Kaplan]

Cebrâil’in (as): ‘Ramazana yetişmiş, Ramazanı idrak etmiş olduğu halde Allah'ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun! Burnu yere sürtülsün!' dediği duaya Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘amin!' diyor. (Buharî, el-edebu’l-müfred- 1419/1998; Taberanî-evsat- h. no: 8994)

Keşke, Efendimiz’in (sav) bu ‘amin!’le ne demek istediğini idrak edebilseydim. “Size, kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir." (Tevbe Sûresi, 9/128) denilen o Yüce Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu duaya ‘amin!' demekle bana ne anlatmak istediğini…

Mahşerin dehşetinden herkesin, hatta peygamberlerin bile “Nefsim, nefsim!” dedikleri sırada, Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam), “Ümmetim, ümmetim!” diyerek merhametini ve şefkatini göstereceği halde acaba neden ‘yazıklar olsun o kula!.. Burnu yerde sürtsün!' dediğini bir kavrayabilseydim.

Ah bir anlayabilseydim, kendisini taşlayarak kovalayanlara bile merhamet gösterip "bilseler böyle yapmazlardı" diyen Rahmet Peygamberi’nin (aleyhissalâtü vesselam) ilâhî hikmet ve gayeye göre benim gufrâna mazhar olmamı, affedilmemi istediği için ‘amin!’ dediğini…

Efendim’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bana olan hadsiz şefkatini, körelmiş gönlüme bir anlatabilseydim! Allah’ın değer verdiği bu manevi fırsat dönemlerini kaçırmamı istemediği için beni ikaz ettiğini…

Eğer kaçırırsam, burnumun hem burada hem de ötede zaten sürtüneceğini kafama tam oturtabilseydim keşke!

Akıp giden zamanı iyi değerlendiremediğimden dolayı Rabbim’in merhamet ederek böyle manevi bir mevsimi daha lütfettiğini… Receb, Şaban ve Ramazan aylarını Kur’an, namaz, oruç, sadaka, zekat ve dualarla bereketlendirmem için bana bir fırsat daha verdiğini… Ve bunun belki de son bir fırsat olduğunu ah kararmış kalbim hissedebilseydi!

Keşke…önümde değerli bir Ramazan-ı Şerif Ayı’nın ve içerisine final olarak konulmuş bir Kadir gecesinin durduğunu basiret dürbünüyle görebilseydim. Bu rahmet atmosferinden istifade etmek ve fırsatı kaçırmamak için Ramazan’ın öncesine konulmuş olan Receb ve Şaban’ı iyi yaşamam gerektiğini… Ancak bu iki aya sindirebildiğim kadar acz, fakr, şevk ve şükür ile  Rahmet Ayı Ramazan’ın yakalanabileceğini bir de kendime anlatabilseydim.

Keşke, Ramazan ayının bereketini, Kadir Gecesi’nin manevi havasını, ruhen, bedenen, hayalen ve aklen tam manasıyla yakalayabilmem için öncesindeki günleri ve geceleri dolu dolu geçirmem gerektiğini sadece okumakla kalmasaydım.

Receb ve Şaban aylarının, namazdan önceki abdest; farzdan önceki sünnet gibi olduğunu... Ruhumu, kalbimi ve aklımı, Receb ve Şaban ile…Regaib, Mirac ve Berat ile kanatlandırıp Ramazan’ın ufkuna, bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi’nin zirvesine taşımak için iyi bir hazırlık yapmam gerektiğini… Hayvâniyetten çıkıp, cismâniyeti bırakıp, kalb ve ruhun derece-i hayatına girmem için’ bu üç ayların bulunmaz bir nimet olduğunu tam anlayabilseydim keşke. 

Üç ayların başında dilime pelesenk olan ‘Allâhümme bârik lenâ fi Recebe ve Şa’bân, ve belliğnâ Ramazân’ (Allah’ım, Recep ve Şaban ayını bize mubârek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.) mübarek beyanlarını söylerken gırtlağımdan da aşağıya indirebilseydim.

Bediüzzaman Hazretleri, kutlu aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan’dan bahsederken “Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerif’te yüzden geçer, Şaban-ı Muazzama’da üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarek’te bine çıkar ve cuma gecesinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuz bine çıkar.” diyor.

Bu sözleri de yüzlerce kez okuyorum, anlatıyorum. Ama keşke, bu sözlerin karşılığı olacak amellerle meşgul olabilsem.. şimdiden hazırlığımı yapsam, ruhumu ve bedenimi ince bir temizlikten geçirsem...
Yoksa yine hızla gelip geçecek mi bu aylar?! Ve ben arkasından her zaman ki gibi elim boş mu bakacağım!

Bak! İşte Recep Ayı önünde duruyor:

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Regaib Kandili’nde yapılan duaların Allah katından geri çevrilmeyeceğini müjdeliyor. Regaib Kandili, Allah’ın rağbet ettiği gece. Allah, bu gecede, müminlere, ihsanlar, ikramlar (rağibetler) yapar. Allah’ın rağbet ettiği, değer verdiği bu geceye sen ne kadar değer veriyorsun? O gün gece boyunca içten yakarmalarla hem kendin hem de İslam alemi için yalvarıp yakarabilecek misin? Allah’ım kardeşlerimizi kurtar! deyip inleyebilecek misin?

 Keşke! Şimdiden tutuşsam. Lafzen ve hayalen bolca tövbe istiğfar çeksem. Kaza namazları ile birlikte teheccüd, evvabin, kuşluk ve hacet gibi nafile namazları kılsam. Bunu fıtratımın bir parçası haline getirsem…

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) okuduğu sabah-akşam duaları ile hacet duasını dilimden düşürmesem. Cevşen’i okusam. Pazartesi ve perşembe oruçlarıyla Regaib Kandili’ne hazırlık yapsam.

Bu gayretlerle Receb ayının sonundaki Miraç Kandili’ni de ah bir yakalasam!Bediüzzaman Hazretleri, “Miraç Gecesi, ikinci bir Kadir Gecesi hükmündedir. Bu gecede mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar.” sözleriyle bu gecenin kıymetini ifade ediyor. Coşkun duygularla bu geceyi de idrak etsem ve benliğimin her zerresine içirebilsem keşke…

İşte Şaban Ayı kazanca çevirebilirsen:

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Şaban ayında Ramazan için pek çok hayır dağıtıldığı için bu aya bu ismin verildiğini ifade ediyor. Hz. Aişe Validemiz (ra) “Resulullah’ın Şaban ayındaki kadar oruçlu olduğu bir ay görmedim.” diyor.

Şaban ayı içerisinde yapılan duaların geri çevrilmeyeceği müjdesinin verildiği mübarek Berat Kandili bulunuyor.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Berat Gecesinin feyiz ve bereketini şu şekilde anlatıyor:
“Şaban’ın on beşinci gecesi geldiğinde geceyi uyanık hâlde ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
‘İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.” (İbn-i Mâce, İkâme: 191).

 Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli ettiği bu gecelerde keşke ben de gafil gafil uyumasam! Bu geceleri hayatımın son fırsatı bilip affıma ferman arasam!

Keşke Berat fermanımı bu gecede elime alıp Ramazanın hayır ve bereketine kavuşsam! 

 Ve final ayı Ramazan: Bereketiyle, mağfiretiyle seni kucaklamak istiyor!

 On bir ayın sultanı ve ayların en faziletlisi Ramazan. Bu ayda Kur’an nazil olmaya başlamış ve ay boyunca oruç tutmak farz kılınmış. Kur’an-ı Kerim’deki ifadesiyle bin aydan daha hayırlı olan “Kadir Gecesi” de Ramazan ayında.

Allah tarafından kabul edilmiş, tertemiz 84 yıllık bir ömrü yakalamak sana kalmış.

Keşke bu ayın her gecesini Kadir bilip güzel geçirsem. Manevi hayatımın yenilenmesi adına dinî içerikli okumalarla beslensem. Bol bol Kur’an-ı Kerim okusam, hatim yapsam, meali üzerinde tefekküre dalsam.

Ama özellikle de başta ülkemizdeki mağdur insanlar olmak üzere bütün ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselam) her türlü musibetten kurtulup selâmete çıkması, maddî manevî sıkıntılardan sıyrılıp inşiraha kavuşması niyetiyle, ayrıca insanlığın sulh atmosferine meyletmesi ve en yüce hakikatlere uyanması ümidiyle bir dua insanı kesilsem.

Ah keşke!.. bu mübarek ayların gecesinde gündüzünde:

“Allahım! Nâm-ı Celîlin’i dünyanın her yerinde bir kez daha i’lâ buyur. Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalblerini imana, İslâm’a, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç ve bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et!” diye dua edip yakarsam…

Ah keşke!...

[Fikret Kaplan] 1.3.2019 [Samanyolu Haber]

Selçuk Gültaşlı, AP Raporunu yorumladı: Özeti şu, AB Türkiye’den ümidi kesmiş durumda

Brüksel’in deneyimli gazetecilerinden Selçuk Gültaşlı, AP’nin Türkiye raporunun tamamına yakının olumsuz görüşler içerdiğini söyledi. Raporun gerçekçi bir rapor olduğunu ve Türkiye’de yaşananların fotoğrafını çektiğini aktaran Gültaşlı, “Türkiye’den ümit kesilmiş durumda.” tespitini yaptı.

Gazeteci Selçuk Gültaşlı, Avrupa Parlamentosu’nun (AP) Türkiye ile ilgili son raporunu ve 28 Şubat’ın yıl dönümünü Bold Medya’da katıldığı programda değerlendirdi. Programda günümüzde yaşananlara dikkat çeken Gültaşlı, “Erdoğan’ın demokratlığı bu kadarmış!” dedi. Hem bugünü, hem de 28 Şubat dönemini değerlendiren Gültaşlı, “Erdoğan ve AKP rejimini 28 Şubat dönemi ile kıyaslamak 28 Şubat’ın darbeci generallerine hakaret olur!” ifadesini kullandı.

Şubat ayı içinde AP’nin, Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki üyelik müzakerelerinin askıya alınmasını öneren karar tasarısı, parlamentonun Dışişleri Komisyonu’nda oy çokluğuyla geçmişti. Sosyal Demokrat (S&D) Grup üyesi Hollandalı parlamenter ve Türkiye raportörü Kati Piri tarafından kaleme alınan taslak rapor, Dışişleri Komisyonu tarafından üzerinde önemli değişiklikler gerçekleştirilerek 7’ye karşı 47 oyla kabul edilmişti.


[TR724] 1.3.2019

RSF: Türk hükümeti, yabancı gazetecilerin çalışmasını engelliyor

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü AKP hükümetini ülkede çalışan yabancı gazetecilerin işini yapmalarını engellemekle suçladı. Aralarında Almanların da olduğu birçok gazetecinin akreditasyonu henüz uzatılmadı.

DW Türkçe’nin haberine göre, RSF’ten yapılan açıklamada, gazetecilerin görevini yapmasının engellendiği ve bunun ‘bağımsız yabancı kaynakların haber yapmasını sınırlandımak amacıyla’ yapıldığı öne sürüldüdü.

RSF’in açıklaması, Türkiye’deki yabancı gazetecilerin dün (perşembe) Ekonomi Bakanı Berat Albayrak ile AB Komisyonu Başkanı Yardımcısı Jyrki Katanien’in basın toplantısına alınmamalarının ardından yapıldı.

Mihr: Özgür çalışma ortamı derhal sağlanmalı
RSF Almanya Temsilcisi Christian Mihr, “Türk yetkililer yabancı muhabirlerin Türkiye’de özgürce çalışmasına derhal olanak sağlamalı.” dedi. Mihr, Alman hükümetinden, Türkiye’deki siyasi gelişmelere rağmen tüm yabancı basın mensuplarının akkreditasyonlarını uzatılması için Ankara’ya “açık ve net baskı” yapmasını talep etti.

Türkiye’de görev yapan yabancı gazetecilerin yanı sıra Alman basın mensuplarının neredeyse yarısının basın kartları, sürelerinin dolmasının üzerinden iki ay geçmesine rağmen yenilenmedi.

Gazetecilere Türkiye’de oturma izni için basın kartı şart
Ankara’nın onayıyla yıllık olarak dağıtılan basın kartları, yabancı basın mensuplarının Türkiye’de çalışabilmesi için resmi izin niteliği taşımanın yanı sıra Türkiye’de oturma izni için de ön koşullar arasında sayılıyor.

Türk hükümet yetkilileri, basın kartlarının yenilenmesindeki gecikmeyi, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş süreci nedeniyle idari nedenlerden kaynaklandığını belirtiyor.

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün basın özgürlüğünün endeksinde Türkiye 180 ülke arasında 157’inci sırada yer alıyor.

[TR724] 1.3.2019

Neden dolayı istişareler hakkıyla yapılmamaktadır? (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Allah (cc) ayet-i kerimede namazı dosdoğru kılan, işlerinde şûrâ ile hareket eden ve infak edenleri methetmektedir.  “Onlar (öyle kimselerdir) ki, Rabbilerinin çağrısına icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.”” (Şûrâ, 42/38) Kur’an’da Şura’ya verilen yüksek değerin bir göstergesi olarak namaz ve infak ile aynı çizgide ele alınmış olması gösterilebilir.

Fethullah Gülen Hocaefendi “Şura” başlıklı yazısında bu ayet-i kerimeden şu anlamları da çıkarmaktadır: “Bu itibarladır ki; şûrâyı önemsemeyen bir toplum tam mü’min sayılamayacağı gibi, onu uygulamayan bir cemaat de, kâmil mânâda Müslüman kabul edilmemiştir. İslâm dininde şûrâ, hem idare edenlerin hem de idare edilenlerin mutlaka uymaları lâzım gelen hayatî bir esastır. İdareci; siyaset, idare, teşrî ve toplumla alâkalı daha pek çok meselede istişarede bulunmakla; idare edilenler de, kendi görüş ve düşüncelerini idarecilere bildirmekle sorumlu tutulmuşlardır.”

Onu görmemezlikten gelen veya gözardı eden hiçbir toplum iflah olmamıştır…

Hocaefendi, devlet reisi veya başyüce, Allah tarafından müeyyed olup vahiy ve ilhamla da beslense, yine istişâre etme zorunluluğu bulunduğunu, bugüne kadar onu görmemezlikten gelen veya gözardı eden hiçbir toplumun iflah olmadığını ve ümmetin kurtuluş ve geleceğe yürümesinin meşverete bağlı olduğunu ifade etmektedirler.

Üstad Hazretleri, Hutbe-i Şamiye’de altıncı kelimede “Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir.” demektedir. Ona göre en büyük kıta olan Asya’nın en geri kalmasının önemli bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.

Şura’nın ne kadar önemli olduğunu ise şu cümlelerle ifade etmektedirler: “haklı şûrâ ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile, üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz, ve kuvveti ve sermayesi pek cüz’î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla, elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi, hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikinden gelen şûrâ-yı şer’î ile yaşayabilir, o düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar.”

Hakiki ihlas sahibi, tesanüt içerisinde hareket edebilen ve meşvereti doğru olarak yapabilen on adamın, bin adamın yapabileceği işleri yapabileceği ifade edilmektedir. Günümüzde hak yolunda mücahede edenler ile onlara düşman olanların güçlerinin mukayesesi yapıldığında çok büyük bir dengesizlik olduğu görülmektedir.  Sebepler açısından ele alındığı zaman başarılı olmaları mümkün değildir. Dolayısıyla eğer bir takım muvaffakiyetler elde ediliyorsa, bunlar bahsi geçen hakiki ihlas, tesanüd ve meşverete sahip olan insanlara, Allah (cc) tarafından verilen inayetler ve lütüflardan kaynaklanmaktadır.

Suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız…

Hocaefendi “Ortak Akla Müracaat” başlıklı “Kırık Testi’de” bu hususu şöyle ele almaktdır: “Ortaya konulan işlerin ekmeliyet ve etemmiyet içinde yapılmasını sağlayan ve insanı hata ve yanlışlardan koruyan önemli bir disiplin de ortak akla müracaat edilmesidir. Günümüzde hem fert, hem toplum olarak pek çok problem sarmalıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Eğer bugün siz en muğlak problemleri bile çözebilecek istişare mekanizmasını işletmez, ortak akla başvurmazsanız ortaya çıkan zincirleme yanlışlar karşısında ezilir kalır, daha sonra da suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız. Suç da, kabahat de sizde olduğu hâlde, sürekli etrafınızdakileri suçlayarak kendinize olan güveni sarsar, onları kendinizden uzaklaştırır ve kaçırırsınız.”

Hem Hocaefendi, hem de Üstad Hazretleri, Kur’an’dan ve Sünneti Seniye’den aldıkları derse binaen günümüzde o hadsiz düşmanlara karşı koyabilmek, o nihayetsiz hâcetleri karşılayabilmek ve en muğlak problemleri çözebilmek için yegane yolun istişare mekanizmasını işletmek olduğunu söylemektedirler.

Kararların içinde kendi fikir ve teklifleri yok ise işin içine girmez ve ellerini de taşın altına sokmazlar…

Hocaefendi, “Şura” başlıklı yazısında efendimiz’in (sav) her kesimden insanların fikirlerinden istifade ettiklerini ele almaktadır: “Efendimiz, hakkında nass vârid olmayan her meseleyi, kadın-erkek, genç-ihtiyar herkesle istişare ederdi ki, değişik sahalarda onca ilerlemeye rağmen, meşveret mevzuunda o gün ulaşılan noktaya henüz ulaşabildiğimiz söylenemez.”

Hocaefendi, Allah Resûlü’nün (sav) takip ettikleri istişare yoluyla, toplumun bütün fertlerinin iştiraklerini sağladığını ve işlerini sağlam temeller üzerine bina ettiklerini  aynı yazısında şöyle ifade etmektedirler: “Evet, Allah Resûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâlediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde  gerçekleştiriyordu.”

Fikirler ancak hakiki meşveretle mâşeri vicdana mâledilebilir.  Bu sayede alınan kararlara herkesin canhıraşane sahip çıkması sağlanabilir. İstişarenin hakkı verilmeyerek ortaya konan işler temeli sağlam olmayan binalar gibi yıkılmaya mahkumdurlar.

“İdeal İstişare” yazısında Hocaefendi bu hususta önemli tahşidatlar yapmaktadır: “Umumu ilgilendiren karar ve faaliyetlerde meselenin umuma mâl edilmesi adına meşveret çok önemlidir. İnsanlar bir mevzuun içine kendi fikirlerini kattıklarında –bu, minnacık bir fikir de olsa- kendilerini o işin içinde görür ve o yük ağır da olsa ellerini o yükün altına sokarlar. Fakat bir mevzu ile ilgili alınan kararların içinde kendi fikir ve teklifleri yok ise, kendi akıl ve düşünceleriyle o meseleye bir katkıda bulunmadıysalar, işin içine girmez ve ellerini de taşın altına sokmazlar. O halde yapılması gereken, yapılacak işlerin ağır bir defineyi taşımak gibi algılanmasını sağlamak ve pek çok omuzun işin altına girerek yükü hafifletmesi için fikir planında insanların meseleye iştiraklerini temin etmektir.”

İstişarenin hakkını vermeyen insanlar hakkında Hocaefendi önemli bir tesbitte  bulunmaktadır: “İş ve planlarında kendi fikirleriyle yetinen, hatta onları zorla diğer insanlara da kabul ettirmeye çalışanlar, önemli bir dinamizmi elden kaçırdıkları gibi, çevrelerinden de sürekli nefret ve istiskal görürler.”

Kendi fikirleriyle yetinen, bunları zorla başkalarına dikte etmeye çalışanlar, meşveretin sağlayacağı çok önemli faydaları kaçırırken, diğer taraftanda bu davranışları sebebiyle çevrelerinden nefretlere, hakaretlere ve düşmanlıklara maruz kalmaları kaçınılmaz olacaktır.

İstişare ve İsyan Ahlakı…

Hocaefendi, Şûrânın kendine göre vaad ettiği bir kısım neticeleri ise şöyle ifade etmektedirler: “toplumun fikir ve müdahale seviyesini yükseltmek.. her yeni hâdisede onun görüşlerini alıp ona kendi önemini hatırlatmak, hatırlatıp alternatif düşünce üretmeye sevk etmek.. İslâm’ın geleceği adına, şûrâ prensibini dinamik olarak sürekli gündemde tutmak.. bir ölçüde hemen her hâdise münasebetiyle, “Sevâd-ı Âzam”ın (ekseriyetin) idareye katılmasını sağlamak.. halkın idareyi kontrol edip, gerektiğinde onun idarecileri sorgulaması şuurunu canlı tutmak.. yöneticilerin sorumsuzca davranışlarını engelleyip tasarruflarını sınırlandırmak… ”

Hakiki istişareler sağladıkları bir çok faydanın yanı sıra toplumun önemli bir kesiminin karar alma süreçlerine iştirak etmelerinin sağlanması ve yöneticilerin keyfi davranışlarının engellenerek kontrol edilebilmeleri ve böylece güç zehirlenmelerine giden yolların kapatılmasına da imkan sağlamaktadır. Böylece halkı oluşturan fertler idarecilerini kontrol edebilecek ve onlar yanlış yaptıklarında onları sorgulayabilecek  bir şuur ve potansiyele sahip olabileceklerdir.

İşte o zaman, Hz. Ömer’in (ra) “Ben yanlış yaparsam ne yaparsınız” hitabına “Eğer yanlış yaparsan, seni bu eğri kılıçlarımızla doğrultmasını biliriz” diyebilecek fertler yetişecek ve böyle bir mukabeleye karşı “Allah’ım sana hamdolsun ki, yanlış yaptığımda beni düzeltecek bir cemaat lütfettin” diyerek memnuniyetini ifade edebilecek Hz. Ömer gibi idareciler olacaktır.

Sahabe efendilerimiz’in (r.anhum) her gördükleri yanlış ya da anlayamadıkları hususları sorguladıklarını görürüz. Hz. Ömer (ra) yeni bir elbise giyip hutbeye çıkıp “Dinleyin ve itaat edin!..” deyince, cemaatten biri “Ey Ömer, seni dinlemiyoruz ve sana itaat de etmiyoruz! Ganimetten herkese eşit kumaş düştüğü halde, ben o kumaşı evde evirdim çevirdim, kendime bir elbise çıkartıp diktiremedim. Ama bakıyorum ki sen kendine o kumaştan bir elbise diktirebilmişsin. Milletin malından bana yarım, sana tam; bu nasıl oluyor?” diye itiraz etmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Ömer’in (ra) oğlu Abdullah (ra), kendi payı ve babasına düşen payları birleştirip bu elbisenin diktirildiğini anlatınca, aynı sahabi “Şimdi konuş ey Ömer, artık seni dinler ve sana itaat ederiz!” demişti.

Benzer şekilde Hz. Ömer (ra) evlilikte verilen mehirlerin çok fazla olmaması gerektiği ile ilgili hutbe irâd ederken yaşlı bir kadın sahabiye (r.anha) ayağa kalkar ve Kur’an’dan bir ayet-i kerime okuyarak mehirlerin fazla verilmesine izin verildiğini ifade ederler. Buna mukabil Hz. Ömer (ra) kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek hemen geri adım atmasını bilmişlerdir. Onlar için hakkın hatırı her şeyden önemliydi. Böyle bir toplumda idare edenler yanlış yaptıklarında onları düzeltecek isyan ahlakına sahip insanlar vardır.

İnşaAllah sonraki yazıyla devam edelim…

Not: İki aydır Twitter kullanıyorum…    Twitter adresim: @osman_sah

[Prof. Dr. Osman Şahin] 1.3.2019 [TR724]

İspanya’nın ‘Kürtleri’de yargılanıyor! [Ebubekir Işık]

Katalonya dünyanın belki de en iyi futbol kulübü olan Barcelona’ya ev sahipliği yapmanın yanı sıra, bir de İspanya’dan ayrılmak isteyen büyük bir halk hareketine ev sahipliği etmekle Avrupa’da nam salmış bir bölge.

Geçtiğimiz hafta bu ayrılıkçı hareketin 12 lideri İspanya’nın başkenti Madrid’de mahkeme karşısına çıkarıldı. 2017 güzünde insanları şiddete çağırmak suçundan yargılanmalarına başlandı. Madrid’de hakim karşısına çıkan bu 12 lider, Katalan bölgesel hükümetinin muhtelif bakanları olması sebebiyle, gerek Avrupa’da gerekse de dünyanın çok farklı bölgesinde İspanya demokrasisi ile alakalı son derece olumsuz bir imajın oluşmasına sebep oldu.

Peki ama ne oldu da bu 12 Katalan siyasetçi bir yıldan uzun bir zamandır tutuklu ve geçtiğimiz hafta hakim karşısına çıkarıldı?

2017 bağımsızlık referandumu ve sonrası…

12 Katalan siyasetçinin iki hafta önce İspanya yüksek mahkemesi karşısında ifade vermelerinin temel gerekçesini, 2017 yılında yapılan ve Katalonya’nın İspanya’dan ayrılıp bağımsızlık ilan etmesini öngören referandum olarak ifade edebiliriz. Dönemin Katalan bölgesel yönetimi bir bağımsızlık referandumu organize edeceğini duyurmasının ardından, gerek Madrid’teki hükümet gerekse de İspanya Anayasa yüksek böylesi bir hareketin İspanya anayasasına aykırı olacağını ve bu hareketi başlatanların ise yargı önünde hesap vermek durumunda kalacaklarını ifade etmişti.

Madrid’teki federal hükümetin ve anayasa mahkemesinin uyarılarını dinlemeyen Katalon’ya bölgesel hükümeti 1 Ekim’de bağımsızlık referandumunu organize edeceğini duyurdu. Bu duyurunun ardından federal hükümet bu referandumun illegal olduğunu ifade etti ve bu hareketin önüne geçmek için binlerce güvenlik görevlisini Barcelona başta olmak üzere Katalonya’nın muhtelif yerlerine göndererek, yapılması planlanan bağımsızlık referandumunun önüne geçmeye çalıştı.

Takip edenler hatırlayacaktır, İspanya polisi büyük bir şiddet dalgası oluşturarak referandumu engellemeye çalıştı. Hatta öyle ki, bir tarafta Katalan yerel polisi ile çatışmaktan dahi çekinmeyen İspanya polisi, diğer tarafta ise bu polislere yardım eden ve seçim sandıklarını parçalamanın uğraşında olan onlarca İspanyol sivil polisi kameralara yakalanmıştı. Bu olaylarda yüzlerce kişi hafif ve onlarca kişi ise ağır yaralandı. Milyonlarca avroluk değer ile ifade edilecek kamu malı zararı oluştu ve bunun ile birlikte birçok kimsenin arabası ve işyerleri yağmalandı.

Tüm bu problemler bağımsızlık taraftarlarını sandığa gitmekten alıkoymazken, bağımsızlık taraftarı olmayan ve Katalonya’da yaşayan milyonlarca insan sandığa görmedi. Beklenildiği gibi sandıktan yüzde doksanın üzerinde bir oy oranı ile bağımsızlık isteyenler lehine bir sonuç çıkarken, bu sonucun seçime gitmeyenlerin büyük bir yekün oluşturmasından ötürü meşru olmadığı yönünde tartışmaları da beraberinde getirdi.

Tüm bu tartışmalara rağmen, dönemin Katalan bölgesel yönetimi başkanı Charles Puigdemont Katalonya’nın İspanya’dan ayrıldığını resmileştirmek için Katalan parlamentosunda bir deklarasyonu oylamaya sundu ve oyların yeter çoğunluğunu alır almaz bağımsızlık bildirisini kameralar karşısında milyonların önünde okudu. Ve ardından olanlar oldu….

İspanya Hükümeti taviz vermedi!

Charles Puigdemont’un Katalan bağımsızlık bildirisine Katalonya bölgesel parlamentosunda okumasının hemen ardından, İspanya hükümeti Katalan bölgesel hükümetini görevden aldığını duyurdu ve seçimler yapılana kadar Katalonya’yı Madrid’den atayacağı hükümet temsilcisi veya temsilcileri ile yöneteceğini duyurdu. Bu duyurunun hemen ardından, o günkü Katalan bölgesel hükümeti üyelerinin tamamını kapsayan bir dava açılarak, İspanya yüksek mahkemesi ülkenin toprak bütünlüğüne halel getirecek bu eylemi organize eden 12 Katalan siyasetçi hakkında tutuklama kararı çıkardı. Tam bu karar esnasında, bölgesel yönetimin başkanı Charles Puigdemont arkadaşlarının tavsiyesine uyarak Katalonya’yı terk ederek apar topar Brüksel’e geldi ve o günden bugüne hala Brüksel’de yaşıyor.

Ve yargılamalar başladı…

Geçtiğimiz hafta çoğunluğu bir önceki dönem Katalan bölgesel yönetiminin yetkililerinden oluşan 12 kişi Madrid’de hakim karşısına çıktı. Bu on iki Katalan liderden şüphesiz en önemlisi bir önceki dönem Katalan hükümeti başkan yardımcısı olan Oriol Junqueras idi. Kendisini yargılayan hakim anayasaya aykırı bir şekilde gerçekleşen bağımsızlık referandumundan ötürü hakkında 25 yıla kadar hapis istemekte. Fakat, bu duruşmanın 1 numarası olan Charles Puigdemont ve yaklaşık 20 Katalan siyasi lider İspanya’dan son anda kaçmayı başardıkları için bu yargılamadan şu an için kurtulmuş görünüyorlar. Fakat, özellikle Madrid hükümeti gerek AB’de ki gerekse de Avrupa Konseyi’nde ki ağırlığını kullanarak Charles Puigdemont ve 20 Katalan siyasi liderin İspanya’ya geri verilmesi konusunda büyük baskılar yapmakta. Bu baskılara an itibari ile muhatap olan Belçika, özellikle Flaman milliyetçilerinin (N-VA) hükümette olmasından dolayı henüz bir sonuç almış değil.

Yargılamaların seyri nasıl devam edecek?

Yaklaşık 3 ile 5 ay arasında sürmesi beklenen duruşmalar, 500 kadar şahidin dinlenmesi ile sonuçlanacak. Dinlenecek görgü tanıkları arasında bürokrasiden, siyasetten, askeriyeden, akademiden ve sivil toplumdan birçok isim bulunmakta. Bu hafta yapılan dinlemelerde, bir önceki İspanya başbakanı Mariano Rajoy gördükleri ve yaşadıklarını mahkeme ile paylaşırken, mahkeme karşısına çıkan diğer önemli bir isim ise Katalonya polis şefi Josep Lluís Trapero oldu.

Yargılamaların adil olduğu mesajını gerek iç gerekse dış kamuoyuna iletmek isteyen İspanya hükümeti, tüm yargılamaları canlı yayınlarken, yerli ve yabancı olmak üzere yaklaşık 600 gazetecinin de duruşmaları canlı takip etmesine müsaade etti ve etmeye devam ediyor.

Yargılamalar sonucunda Katalan siyasetçiler İspanya yüksek mahkemesi tarafından suçlu bulunursa, bu sonucu Anayasa mahkemesinde bir yönü ile temyize götürebilecekler. Burada da bir sonuç alınamazsa, Katalan siyasetçiler, bu sonucu Avrupa İnsan Hakları mahkemesine taşıyabilecekler.

[Ebubekir Işık] 1.3.2019 [TR724]

Eskiler itinayla alındı, ‘sahada’ yeni savcı(lar) var! [Ramazan Faruk Güzel]

“Diyarbakır- Çermik” deyince bir kulak kesildim. Zira son görev yerimiz Diyarbakır merkez adliyesine uzaklığı 88 km idi. Bazen yargı mensubu meslektaşlarım haftasonları oraya giderdi, piknik yapardı, maç yapardı. Kaplıcaları ve termal otellerinin olduğu bu şirin ilçede ailesi ile haftanın stresini atardı.

İhracımızın üzerinden 3 yıl geçmiş olsa da Çermik’te bir savcısının vukuatı üzerine mevzuya dikkat kesildim. Olayı okumuşsunuzdur: Saat 21.00-22.00 arasında ilçede görevli öğretmenlerin, 22.00-23.00 saatleri arasında ise ilçede görevli bir savcının da aralarında bulunduğu takımın maçı varmış, savcının takımı halı sahaya erken gelince -saatleri henüz gelmemesine rağmen- önce maç yapmak istemiş.

Haliyle iki takım arasında bu yüzden gerginlik yaşanmış, ardından halı saha görevlileri savcının bulunduğu takımdaki grubu saha dışına çıkarmış. Vay efendim, sen misin savcının takımını çıkaran!.. Öğretmen grubunun maça başlamasından kısa süre sonra halı sahaya gelen emniyet yetkilileri maçı durdurmuş, öğretmenleri ekip otolarına bindirilerek, Çermik İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürmüş. Burada bir süre tutulan, hadleri bildirilmiş olan öğretmenler bilahare serbest bırakılmış.

Olayın duyulması üzerine HSK harekete geçmiş, iddiaları araştırmak için bir de müfettiş görevlendirilmiş. Bakınız bundan sonrası enteresan, HSK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz açıklamasında, “Söz konusu olayın bütün yönleriyle aydınlatılması için hukuk dışı davranışta bulunduğu iddia edilen yargı görevlileri hakkında inceleme ve soruşturma başlatılmıştır. Sonuçlar kamuoyu ile paylaşılacaktır.” demiş.

Hele hele, diyene bak sen! O dönem adı HSYK olan Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz dediğiniz kişi ki, 28 Aralık 2016 tarihinde Habertürk’ten Sevilay Yılman’a: “Henüz yargı camiasında darbeye karıştığını, bizzat içinde olduğunu ispat ettiğimiz kimse yok! Onu henüz delillendiremedik.” demiş bir zattır!

Hiç bir delil olmaksızın 5 bine yakın hakim-savcıyı delilsiz darbe ile suçlamış ve ihraç etmiş, bunun için de kimsenin savunmasına bile müracaat etmemiş, yargısız infaz yapmış kişi konuşuyor. (Gerçi kendisini temize çıkarmak için bir delil ortaya koydum ama pek itibar eden olmadı. Eski yazılarımıza bakabilirsiniz.)

YENİ ORTAM BUDUR!

Yeni ortam bu, artık işinize gelirse… Tek meziyeti siyasi referansı olan kimselerin doldurulduğu adliyelerde artık bir savcının canını sıkarsanız, “Halı sahayı boşalt!” dediğinde talimatını yerine getirmezseniz soluğu karakolda alırsınız.

Ya da geçenlerde olduğu gibi, bir savcının “bir bayan arkadaşı” iseniz, telefonlarına çıkmadınız diye her an kız yurdunuz basılabilir. Ya da mahkeme kalemindeki bir katibe hanım rehin alınabilir.

Trafikte böyle birisi ile tartıştığınızda başınıza herşey gelebilir.

“Uyuşturucu taşıyıcısı ağır ceza hakimi” haberlerine her an rastlayabilirsiniz.

Canınızı emanet ettiğiniz Emniyet’te ise ortam yıkılıyor! Bir bayanı yol ortasında arabasından indirip ekip otosunda tecavüz eden polisler… Demokratik eylem hakkını kullanan genç bir öğrenci bayanı kameralar önünde taciz eden polisler ve bunlara sahip çıkan İçişleri Bakanı!..

(Örnekleri uzatmıyorum, çünkü bu sefer olsun yazısı kısa tutmak istiyorum.)

Şimdi CHP’li vekiller kürsülerde mızıldanıyorlar: “6728 yargıç ve Savcıyı sınavsız atadılar. Yeterlilik bile aramadılar!” Aslında bu sayı şu son 3-4 yılda 8200’leri aştı. Nitekim ihracımdan az önce 2015 yılında Mardin adliyesine gelen HSK daire başkanlarından birisi oradaki hakim savcılara aynen şunu demişti: “Bize (YBP’a) oy vermemiş olan, bağımsızlara oy vermiş olan 4 bin küsur kadar hakim savcıyı bulup tek tek atacağız! Önce 2 bin tane, sonra belki 4 bin tane. İcap ederse bütün yargı camiasısı atıp, toptan değiştirip sil baştan alacağız!”

Erdoğan- Avrasyacı ortaklığın yaptığı budur. Aşamalı bir şekilde devleti, başta da Adliyesi’ni sıfırlama, dönüştürme. Kazlıçeşme’ye gidip bu sahte darbeye çanak tutan muhhafetimsiler ise bunun gizli destekçiliğini yaptılar, işi meşru kıldılar. Şimdi homurdanıyorlar, “şu kadar adamı sınavsız aldılar” vs diye. Biraz da –söz verildiği gibi- kendi adamlarına kadro verseler mesele olmayacak aslında.

Bir kere duruşunuz ilkeli değil, çelişkili. Yargı teşkilatının yarısına yakını budanmış, ortada tek somut suçlama yok, bu kadar hukuksuzlar işlenmekte ama gıkınız çıkmadı, şimdi mızıldanmayı kesin lütfen; İtici gözüküyor!

“Halı saha basan savcı” haberlerinden sonra bir de atarlanmaları yok mu: “Nereye gidiyoruz böyle, böyle zorbalık mı olur, işte adliyeyi bu hale getirdiler vs” Geçiniz efendim… Zemin hazırladığınız ortam budur, ki bu daha başlangıcı.

VOLEYBOLUMUZ VARDI BİZİM DE…

Halı saha dedik, ben de size Diyarbakır’daki halı saha futbol ve spor salonu voleybol maçlarımızdan bahsedeyim. Biz oynamaya kalkarken yapılanları yazayım, karşılaştırın diye…

Diyarbakır Dicle Kent’teki Adliye lojmanlarımızın hemen yanında DSİ Spor Tesisleri vardı. Bazen oraya spor yapmaya, maç yapmaya giderdik. Düşünsenize; toplumdan tecritsiniz, laf-söz olmasın diye sivil halktan kopuksun, güvenlik gerekçesiyle başka yerlere de gidemiyorsun… Elde kalan sadece devlet tesisinde spor.

Haftalık maçlarımız olurdu. Bazen emniyetçiler de, öğretmenler vs de gelirdi, karışık halı saha maçı yapardık. Levent Usta’dan getirdiğimiz tatlıları maç sonrasında ikram eder, kaybettiğimiz kalorileri telafi ederdik! Bu ikramlarımızı da orada bulunan herkese yapardık (orada çalışanlara, maça gelenlere vs…)

Hiç aksatmadan her hafta Cuma akşamı da voleybol turnuvamız olurdu. Sıramız gelince oynardık, kimseyle de bir meselemiz olmazdı. Fakat sonra bir baktık bizim maçlar MİT’in hesabı olan “Kuşçubaşı Eşref” twittter hesabında! Meğer biz ter atıyoruz, kalori yakıyoruz derken YBP’nin bazı savcıları (Fatihler, Ademler filan) gizliden bizi takip ediyorlarmış, fotoğraflarımızı çekiyorlarmış ve bunu merkeze iletiyorlarmış.

Maç yaptık diye oradaki herkesi fişlemişler. Aramızda her fikirden insan vardı; solcusu, ülkücüsü, Milli görüşçüsü, Cemaat sempatizanı vs… Fakat adamlar o maçlarımıza katılan, isimleri yayınlanan hiç kimseyi teşkilatta bırakmadılar, hepsini attılar. O kadar insan aç kaldı, işsiz kaldı, yuvaları savruldu, özgürlüklerinden oldu…

Ne muhalefeti, ne başkası kimse bize sahip çıkmadı. Ve şu an darbeden yargılandığımız davada da “Voleybol maçlarımız” darbe delili olarak yer aldı ve iddianamelerde de geçiyor! İnanmayanlar dosyalara bakabilirler.

Maç yaptık da kardeşim; kimsenin hakkına girmedik, kimseye bir lafımız sözümüz olmadı. Aldıysak kendi kadayıflarımızı, baklavalarımızı aldık; yensek de yenilsek de biz ısmarladık. Yemeyi içmeyi en çok ben sevdiğim için tatlıları genelde ben almaya çalıştım, bulunduğum takım yense de yenilse de yememiz ortak oldu. Orada kim varsa onlar da istifade etmiştir.

Fişlemelere bak bu da girmiş. “Temiz giyinen, başarılı, sosyal kimse olma” fişlenme sebebi iken, “insanlarla sıcak ilişkiler içinde olma, ikramda bulunma” gibi detaylar da fişleme konusu olmuş. Bu fişlemelerin bir kısmı sosyal medyaya yansıdı, bir kısmı da iddianamelerde.

Aferim! Bu vasıflardaki herkesi attınız. AKP Hükümeti’nin 17 yıllık iktidarında en istikrarlı ve başarılı çalışması da bu oldu zaten; belli vasıflardaki insanları yıllarca, sabırla fişleyip Avrasyacılar ile birlikte tasfiye etmeyi başardılar. Diyordu ya haberde, “Yargıda ince ayar temizlik yapıldı” diye. Şimdi yargı ter temiz, gıcır gıcır! Laf söyleyenin ağzını da dümdüz ederler, ona göre.

Rahmetli Sadri Alışık’ın meşhur bir repliği vardı ya, Ofsayt Osman karakteri olarak:

“Bu da mı gol değil ha hakim bey! Yine mi atamadım ha? Söyleyin gol mü?!”


Ben de soruyorum onunla birlikte:

“Adaletine, insanlığına kurban olayım hakim bey, bu da mı gol değil ha?!”

Hala tek delil olmadan 3 yıldır hapiste o hakim savcı arkadaşlarım. Evet, dosyalarında faaliyet olarak da “maç yapmış olmak” var. Ve onların yerine apar topar partiden yeni insanlar alındı, devlet baştan dizayn ediliyor. Bu gidişin nereye gittiğini gören görüyor da, sen görmüyorsun insanım.. Bu da sana gol olarak yeter, tam doksandan!

[Ramazan Faruk Güzel] 1.3.2019 [TR724]

28 Şubat’ta (bile) hakimler vardı! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

O süreçte Anadolunun batısında küçük bir şehirde eğitim Hizmetleriyle meşgul oluyorduk. Öğrencisi çok esnafı pek az bu kentte Anadolunun farklı yörelerinden gelmiş üniversite öğrencilerine imkan hazırlamaya çalışıyorduk. Bir defasında 3 arkadaş İstanbula gittik ve oranın depolarında kullanılmayan ne kadar ranza, yatak, kitaplık vb varsa kamyona yükleyip getirmiştik. Onlarla öğrencilere evler açtık. Ekonomisi zayıf, halkı sosyal demokrat bu kentte çok fazla öğrencimiz vardı ve gücümüz yetmiyordu. Bir kaç memur, bir iki öğretmen, bir imam, bir iki küçük esnafla yüzlerce öğrenciye destek oluyorduk. Öşür toplayarak, kentin sebze pazarından biber-domates isteyerek ihtiyaçları karşılamaya çalışıyorduk.

Kent merkezinde dini hizmetlere ve dindarlara pek sıcak bakılmıyordu. Ama kırsal kesim hasat mevsiminde ne yetiştirdiyse bizimle paylaşıyordu. Köylerden topladıklarımızın fazlalıklarını başka şehirlerin bizde olmayan ürünleriyle takas ediyor ve gıda sorununu böyle çözüyorduk. Sütçülükte öne çıkan şehirde bayram günleri mandıralar süt toplamazdı. Biz ekipler kurar köylünün alınmayan sütünü toplar amatör yöntemlerle şekilsiz peynirler yapar, öğrencilerin yıllık ihtiyacını karşılardık. Vefat ettiğini duyduğum (Allah rahmetiyle muamele etsin) emekli başçavuş Ali abi minibüsüyle köylerden ne bulursa toplar getiridi. Önümüze düşer, askeri disiplinle bizi çalıştırırdı.

Yoklukla bir şekilde mücadele edebiliyorduk. Ama asıl sıkıntımız kentin üst yönetici kadrosuydu. Belediye başkanı dine, mukaddesata tahammülü olmayan biriydi. Komutan o dönemin “irticayla mücadele”de sembol isimlerinden biriydi. Refahyol hükümetinin atadığı Vali zarar vermemeye çalışıyor ama genel baskıya dayanamıyordu. Çok öğrenci geldiği için alelacele bir yurt açmış, derme çatma tefriş etmiş ve ruhsatı zaman içinde alırız diyerek öğrencileri koymak zorunda kalmıştık. O yurt için pek çok müfettiş geldi, denetimler geçirdik, polis bastı vs. Ama hepsi insanca davrandı ve nezaketi elden bırakmadı. Çocuklar mağdur olmasın diye bütün esneklikleri kullandılar. En son Vali kendi aczini de ifade edecek şekilde ricada bulununca yurdu biz tasfiye ettik.

O dönem okullaşma yaygındı. Biz de kentimize bir okul açalım ve farklı kesimlerin çocuklarına da ulaşalım istedik. ABD ihtisaslı varlıklı bir profesör sekiz daireli, okul yapmaya müsait binasını bize tahsis etti. Okul için yeni ve farklı bir ekip kurduk. Sağolsun Hareketle bağlantısı olmayan bu beyefendiler o dönemin zorluğunda yoğun çaba sarfettiler. Temel giderlere sponsorlar bulduk, öğrenci bulduk. Ama en büyük problemimiz dönemin 28 Şubat zihniyeti ve bunu temsil eden belediye başkanını ve tugay komutanını aşmaktı.

Okul açmak için eninde sonunda yolumuz belediyeye düşecekti. Başkan böyle bir işe asla müsaade etmeyeceğini alenen söylüyor; bize haber gönderip gözdağı veriyordu. Daha önce bir inşaatımızı mühürlemiş, yıktırmıştı. Komutan kentte konuşulan okul gündemini sıkı takip ediyor bürokratları tehdit ediyor, belediye başkanını dolduruyordu. Ama biz okulu açmaya kararlıydık. Mevzuatı bilen birisi mesken ruhsatı olan binanın bakanlık onayı ile okula çevrilebileceğine dair yol gösterdi. Böylece Belediyeden izin almadan MEB onayı ile okulu açabilecektik. Bu stratejimizi gizlilik içinde yürüttük, müracatlarımızı yaptık. Bakanlıktan soğuk tavırlı ama kuralcı olduğu her halinden belli yaşlı bir müfettiş geldi. Ölçümler, incelemeler, denetimler yaptı ve onayımızı verdi. Başkan, Komutanı okul açamayacağımızdan emindiler. Bütün kentin meraklı takibi altında bir kaç gün gecikmeli okulu açtık, dersler başladı.

Okulun açılması yerel 28 Şubatçılarda şok etkisi yaptı. Boş durmayacaklarını bildiğimiz için okul bahçesinde nöbet tutuyorduk. O dönem irtica tetikçiliği yapan, aynı zamanda belediye başkanının yeğeni Cumhuriyet muhabiri hanım açılışı fotoğrafladı ve haberleştirdi. Bizim okul dönemin önemli irticai faaliyetleri arasında yerini aldı. Belediye başkanından beklediğimiz hareket gecikmedi. Açılışı müteakip zabıta aracı geldi ve kovboy kılıkçı 3 zabıta okulu mühürledi. Mührü kırmanın yasal cezasını söyleyerek çekip gittiler. Baktık mühre rağmen kapı açılabiliyor. Dikkatlice mühürlü ipin altından girip çıkmaya başladık. Fakat sonunda mühür hasar gördü ve ip koptu.

Belediye başkanı “mührü kırmaktan” ve “ruhsatsız binada okul açmaktan” bize dava açtı. Kaygılıydık. Hakimler dahil herkes 28 Şubat’ın soğuk ikliminde “irticaya yardım ve yataklık” etmekle korkutuluyor, sindiriliyordu. Bizim dosya yaşlı, sol görüşlü bir hakime düştü. Başkan, komutan, Kemalistler kulis yapıyor, hakimi etkilemek istiyorlardı. Ama hakim “adamlar okul açıyor, siz üfürükten şeylerden kapatmaya çalışıyorsunuz!” deyip lehimize karar verdi.

28 Şubat’ta bile hakimler vardı. Vicdanıyla karar verebiliyor, baskıya rağmen adaleti temin etmeye çalışıyorlardı. AKP iktidarı adaleti bitirdi, hukuku sıfırladı, yargıçları presleyip dümdüz etti. Vicdanıyla hareket eden hakim kendini ya hapiste buluyor veya sürgünde. Siyasi taleplere boyun eğenler ise anında terfi edip önemli noktalara geliyor. Yargıçlar o kadar sefil ve perişan hale düşürüldü, vicdanlarını insaflarını öyle yitirdiler ki evrensel hukuk, İslam hukuku ve mevcut TC yasalarına aykırı olmasına rağmen doğum yaptığı gün lohusa anneye tutuklama verip cezaevine gönderiyorlar. Masum insanları kitleler halinde hapislere dolduruyorlar.

28 Şubat sürecinde de “devleti ele geçirdiler!” “sızdılar!” diye manşetler atılıyor, askerler, bürokratlar hedef oluyordu. Ama en azından bir soruşturma süreci yaşanıyordu. O dönem muhafazakarlar bu tür haberleri görüp: “biz sizi böyle bilmiyorduk, meğer ne güzel işler yapıyormuşssunuz!” deyip çay ısmarlıyor, takdir ediyorlardı. İşinden edilen memurlara, askerlere üzülüyorlardı. Bu gün aynı dindarlar, cemaatler 28 Şubat’ın bin katı zulme, adaletsizliğe, yalana, talana dindar görünümlü AKP den geldiği için susuyor.

Dün okul açmak için çabaladığımız, öğrenciler için köylerden öşür  topladığımız insanlar darmadağın oldu. Bir imam vardı ihraç edildi, soluğu yurt dışında aldı. Lokantacı hapiste, emekli öğretmenler perişan. O dönem yanımızda görünen, sonra AKP’den siyasete giren arkadaş hala pek muteber ve kaç yıldır Mecliste. Emek verdiğimiz, ter akıttığımız okullar, eğitim müesseseleri AKP eliyle kapatıldı ve talan edildi. Komutandan haberim yok! Ama bir binamızı yıkan, okulumuza mühür vuran belediye başkanı ve yeğeni (gazeteci) bir kaç yıl sonra feci bir trafik kazasında vefat ettiler. Hayat tükeniyor, ömür geçiyor yapılanlar, yaşananlar kalıcı hard disklere kaydediliyor.

28 Şubat bin yıl sürecek demişlerdi; sürüyor. Ama bu defa İslamcı kılığında ve çok sinsice geldi. Sağdan yaklaşarak, dini, Kur’an’ı perde yaparak dindarları uyuşturdu, dini kavramların içini boşalttı. Camileri siyasetin göbeğine oturttu. Müslümanları haramın yalanın parçası, zulmün destekçisi haline getirdi.

En kötüsü kimse bu 28 Şubat’ın farkında değil!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 1.3.2019 [TR724]

AKP’nin 28 Şubatı’nın fotoğrafı [Semih Ardıç]

Türkiye’de “idarenin sivillere bırakılmayacak kadar ciddi bir iş olduğu fikr-i sabiti ile yetiştirilen” askerlerin 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) muhtırası ile başlattıkları post-modern darbenin üzerinden 22 sene geçti.

O gün zulme maruz kalanlardan bazıları 17 senedir iktidarda. Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) kuran kadrolar 28 Şubat’ın sebep olduğu kıtlıkta bir bereket ümidi olarak görülmüşlerdi.

3Y’NİN ALTINDAN ÇOK SULAR AKTI

O dip dalga AKP’yi kurucu kadronun bile hayal edemeyeceği kadar kısa müddette iktidara taşımıştı. Şiir okuduğu için 4,5 ay mahpus kalan Recep Tayyip Erdoğan da devletin 1 numaralı koltuğunda oturuyor.

Yasaklar, yolsuzluk ve yoksulluk (3Y) ile mücadele etmek vadiyle 3 Kasım 2002’de iktidara gelen AKP’nin son üç senedir Hizmet Hareketi mensupları başta olmak üzere kendisine muhalif gördüğü her kişi veya gruba reva gördüğü muamele kaç 28 Şubat’a bedeldir?

Hukuksuzluğun kantara vurulması kadar büyük bir vicdansızlık olamayacağına göre en sıhhatli mütalaayı yine temel hak ve hürriyetleri ihlal edilenler yapacaktır.

KIVRIKOĞLU BOŞUNA ÖYLE DEMEMİŞ

28 Şubat’ın 22’nci sene-i devriyesinde bir kere daha müşahede edilmiştir ki dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, “28 Şubat bin sene devam edecek.” sözlerini öyle rastgele sarf etmemiş.

Üstelik AKP’nin muhazakâr demokrat kimliğinden cesaret bulan her kesimin demokratikleşmeye matuf ortak bir irade sergilediği sekiz-dokuz senelik bir bahar mevsimine rağmen askerî vesayetin gölgesi yeniden koyu hale geldi.

Sivil görünümlü vesayet müptelaları var olduğu müddetçe o gölge demokrasinin üzerinden hiç kalkmayacak

28 Şubat’a post-modern kimlik atfedilmesinin sebebi 1960 ve 1980 darbeleri gibi askerlerin idareye el koymamasıydı.

VESAYETİN KADİFE ELDİVENİ: AKP

Askerler orada elde ettikleri tecrübeyi daha rafine hale getirmiş olmalı ki en geniş içtimaî ve iktisadî tabana sahip Hizmet Hareketi’nin hemen her sahada tasfiye edilmesi için bu defa da kadife eldiven giymeyi tercih etti.

Vesayetçiler İslâmî çizgide başladığı siyaset yolculuğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde devam eden AKP’yi eldiven olarak kullanıyor.

150 bine yakın insanı kamudan ihraç etmek, binden fazla şirkete el koymak, faizsiz bir bankanın ruhsatını iptal etmek, gazete, dergi, televizyon ve haber ajansı namına ne varsa hepsinin kapısına kilit vurmak, ev hanımlarını kermes tertip etti diye zindana atmak sol bir partinin iktidarında bu kadar kolay olmayabilirdi.

KİRLİ İTTİFAK ANLAŞILMADAN OLUP BİTEN ANLAŞILAMAZ

AKP lideri Erdoğan, 4 bakanı (Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar) ile birlikte İranlı bir düzenbazın (Reza Zarrab) verdiği rüşvet paralarını zulalara saklarken suçüstü yakalandı.

Erdoğan suçüstü yakalandığı 17 Aralık 2013’te koltuğunda kalmak ve servetine servet katmak karşılığında vesayetin aleni ya da zımni temsilcileri ile ucu açık bir mukavele imzaladı.

Bitiş tarihini karşı tarafın tayin edeceği o mukavelenin bir numaralı maddesi şöyleydi: Her iki taraf kendilerine mani olarak gördüğü Hizmet Hareketi’ne karşı devletin hukuk zemininden uzaklaştırılmasına göz yumacak. Bu sayede hukuk cinayetleri o karanlık tünelde rahatlıkla işlenebilecekti.

AMMA VELÂKİN YA DA NEMRUD’UN ATEŞİNE ATILAN ODUN

Dolayısı ile son üç-dört senede Hizmet Hareketi’ne reva görülen hukuksuzlukları, baskı ve zulmü görmezden gelip “Amma velâkin” diye başlayan cümleler kuranlar bilerek ya da bilmeyerek o karanlık tünelde işlenen cinayete iştirak ediyor.

Mugalata tuzağına düşüp zulme karşı tavır alırken mütereddit kalmanın Nemrud’un bugün İbrahimler için yaktığı ateşe odun taşımaktan farkı yok.

Ellerine kan bulaşmış iktidar sahiplerinin taammüden işledikleri cinayetlerin hangisinden bahsedelim?

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde maruz kaldığı işkence sebebiyle vefat eden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun tekrar vazifesine iade edildiğine dair belge hâlâ Milli Eğitim Bakanlığı Personel Daire Başkanlığı’nın arşivinde duruyor. Gökhan öğretmenin vefatından 18 ay sonra gelen o yazının işaret ettiği haksızlıklar ne ilk ne de son oldu.

BİN SENELİK SALTANATINIZ GÖKHAN ÖĞRETMENİ GERİ GETİREBİLİR Mİ?

Darbe veya terör suçları ile irtibatı tespit edilemeyen Gökhan öğretmen için de hepimiz için de artık çok geç. En azından “başka Gökhan öğretmenler ölmesin, yeni acılara elemlere sebebiyet verilmesin” diye zulme son vermek geç de olsa isabetli bir karar olurdu.

Mamafih kirli gömlekleri ortalığa yeniden saçılmasın diye bütün iradesini temlik ettirmiş bir iktidar için hiss-i nedamet “acınacak hale düşmek” ile eşdeğer.

Hizmet Hareketi’nin misyonunda bazı noktaları hâlâ müphem bulanlar olabilir. Herkesten her grubu ya da her hareketi benimsemesi, desteklemesi veya içine sindirmesi beklenemez.

Tasvip etmek başka mağduriyete seyirci kalmak başka… Zerre kadar vicdan sahibi kimseler, Hizmet Hareketi mensuplarının haysiyetli bir şekilde yaşamak hakkı, mülkiyet hakkı gibi medeni dünyanın olmazsa olmazlarına taalluk eden temel hak ve hürriyetlerinin hoyratça ayaklar altına alındığını kabul ediyor.

ŞİRKETLERE NİYE EL KONULDUĞUNUN HUKUKÎ CEVABI YOK

Milyarlarca dolar satış hasılatı elde eden Koza İpek, Boydak, Naksan, Kaynak gibi holdinglere el konulmasını icap ettirecek tek gerekçe ortaya konulamamıştır. Sahipleri ya hapista ya da sürgünde.

Hizmet Hareketi’ne mensup diye on binlerce insanın mülkiyet hakkını gasp eden AKP bu şekilde kendi sonuna da hızlandırmıştır.

Memleketi kasıp kavuran kıtlık ve iktisadî krizin işaret fişeği okullara, yurtlara, üniversitelere, gazetelere, televizyonlara, şirketlere ve holdinglere el konulması ile ateşlenmişti.

Günü birlik ve sadece midesi için yaşayanlar patlıcan-biber kuyruklarında “ot bulamıyoruz” derken bile memlekette işlenen o büyük cinayeti fark edemiyor. Belki de etmek istemiyor. Herkesin vicdanlarının üzerine kalın bir örtü serilmiş adeta.

Adalet sütunu yıkılmışsa çatının herkesin üzerine çökmesine niye şaşıyoruz ki!

MÜLKİYET HAKKI BATI İÇİN KIRMIZI ÇİZGİ

AKP’nin 28 Şubatı elbette bitecek. O bitiş için kritik bir faktör var: Mülkiyet hakkı gibi demokrasiyi, serbest piyasayı ayakta tutan en temel değerin tarumar edilmesinin sebebiyet verdiği iktisadî çöküşten telaşa kapılan batının, hassaten Avrupa Birliği’nin “artık yeter!” demesiyle bitecek bu karanlık devir.

Dünün mazlumu, bugünün zalimi AKP’nin sebep olduğu elem ve gözyaşının haddi hesabı yok.

AKP’NİN 28 ŞUBATI’NIN FOTOĞRAFI

28 Şubat’ın 22’nci sene-i devriyesinde Boldmedya’da Sevinç Özarslan’ın yayımladığı tek kare fotoğraf fazla söze hacet bırakmayacak kadar berrak!

Fotoğraf, Bursa Kapalı Kadın Cezaevi’nden. Kimi öğretmen kimi doktor kimi ev hanımı… Başörtülü kadınlar birkaç metrekarelik “havalandırma” boşluğunda idarenin izni ile “Mahpushane Hatırası” çektirmiş.

Fotoğrafta farklı yaşlarda kadınların yanı sıra ikiz bebek var. İkiz bebek… Doğum günlerini koğuşta kutlayan ikizler…

Yeryüzüne inmiş iki melek demir parmaklıkların ardında. Anneleri ile onlar da gün dolduruyor. Hayata gözlerini açtıklarında kendilerini beton zemin, demir kapı, dikenli tel ve gardiyanların “…. ziyaretçin var!” seslerinin ortasında buldular. Çileye doğdular…

LEYLA ŞAHİN USTA’YA GÖNDERMEK LAZIM O FOTOĞRAFI

Annelerin işlemediği suçtan ceza çekmesi yetmezmiş gibi masumiyetin timsali bebekler de hapishanede.

28 Şubat’ın mağduru Leyla Şahin Usta ve Özlem Zengin, kurmay heyetinde yer aldıkları AKP’nin devr-i iktidarında tek bir mağduriyet vakası bile gösterilemeyeceği yalanını herkesin gözünün içine baka baka söyleyebildi.

Bursa Kapalı Kadın Cezaevi’nde çekilen o fotoğraf AKP’nin 28 Şubatı’nın sembolü olacak. Kimbilir belki de “AKP’nin 28 Şubatı” diye yazılı o fotoğraf AKP Genel Merkezi’ne ve TBMM’ye de ulaşmıştır.

Nasıl bugün 28 Şubat’a veyl ediliyorsa gelecek nesiller de kadınları ve bebekleri zindana atacak kadar canileşmiş Siyasî İslamcıları hep kahır ve telin ile yad edecek…

[Semih Ardıç] 1.3.2019 [TR724]