Tr724’de yayınlanan “o” yazı [Erkam Tufan Aytav]

O yazı derken geçenlerde tr724.com sitesinde yayınlanan “Hizmet Hareketi’nin bugününden portreler” başlıklı yazıyı kastediyorum.

Sosyal medyada da görebildiğim kadarı ile epey tepki aldı. Ben de bir twitle tepkimi dile getirmiş, hiç bir cümlesine katılmadığım belirtmiştim.

Tepkilerin bir kısmı böyle bir yazı nasıl olur da tr724 sitesinde yayınlanabilir şeklindeydi.

Bu itiraza katılmıyorum. Özgür düşünceden bahsediyorsak, beğenmesek, katılmasak bile bu tür yazılara tahammül etmemiz gerekiyor. Yoksa yayınlanmasın söylemi “liberal faşizme” girer.

Üstelik bu yazının temel fikrini benimseyen Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş önemli bir damar olduğunu da düşünüyorum. Yani yazar bu konuda tekil bir kişi değil.

Önemli olan her düşünceyi belli bir saygı çerçevesinde tartışabilmek. Kimseyi itmeden, kimseyi dışlamadan.

Yazının temel yanlışlarından biri de bu zaten. Hizmet Hareketi’ne gönül verenler içerisinde daha iyisini bulma çabası içerisinde eleştiri getirenleri dışlıyor ve etiketliyor.

Yazı şekil anlamda akademik bir üslupla yazılma gayreti güdülmüş. Ama ne yazık ki yazının muhtevasında o akademik/bilimsel havayı bulamıyorsunuz.

Kocaman kocaman iddialar dile getirilmiş ama içleri doldurulmamış.

Yazardan isterdim ki “kafası karışık entelektüellerin” itiraz ve tenkit noktalarını birer birer masaya yatırsın ve çürütsün. İşte o zaman bu yazı gerçek anlamda akademik bir yazı olurdu. Hepimiz de istifade ederdik.

Yazarın dikkatimi çeken tespitleri ve o tespitler hakkında düşüncelerim şunlar:

Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş kişiler içerisinde iki temel grup varmış. “Kafası karışık entelektüeller” ile “zihni berrak aksiyonerler”.

Yazar burada kafası karışık kavramını olumsuz anlamda kullanmış. Bence bilakis bu olumlu bir kavramdır. Zihin sancısı çekenler, daha iyi nasıl olur diye kafa patlatanlar gelişmiş batı dünyasında el üstünde tutulurken burada yerilmesi temel bir problemin varlığını bizlere gösteriyor.

Zihinsel konfor içerisinde “mutlak doğruyu” bulmuş, ancak kendilerine yüklenen kodlarla hareket eden, kovan içerisindeki aksiyoner işçi arı profili övülmeye çalışılmış sanki. Kraliçe arı talimatı verecek, düşünce yetileri olmayan arılar derhal aksiyona geçecek ve bal üretilecek. Bu yöntem arı komünlerin için geçerli olabilir ama insan toplulukları için kabul edilemez. Hele Hizmet için hiç kabul edilemez.

Kafası karışık olanlar Hareket ile bağlarını koparmadığı halde Hareket’i onlarca teamül üzerinden amansızca eleştiriyorlarmış. Bu eleştiriler Hareket’in öteden beri üzerinde titrediği prensip ve teamülleri aşındırıyormuş. Bu da bilinmesi gereken bir faktörmüş.

Yazar hem hareketle bağlarını koparmıyorlar hem de acımasızca eleştiriyorlar diyor. “Eleştiriyorsan kapı işte orada” demek gibi bir şey bu. Bu nasıl bir mantık? Hizmet’e gönül vermiş bir insan daha iyiyi bulmak adına pekala eleştiriler getirebilir. Bu eleştiriler soğuk kanlılıkla oturulur değerlendirilir. Eleştiriden bu kadar korkmak niye?

Yazar ayrıca eleştirilen “onlarca teamülden” bahsediyor. Bu teamüllerden neleri kastettiğini belirmemiş, muğlak bırakmış. Halbuki açsaydı üzerinde sağlıklı bir tartışma yapma imkanımız olurdu. Tabi birbirimize “kapı işte orada” demeden.

Kafası karışıkların çoğunun idari yetkileri yokmuş, dolayısı ile “uzun erimli” ve önemli kararlarda fazlaca etkiye sahip değillermiş. Bu da bilinen bir gerçekmiş.

Hareket’in zihni berrak ve aksiyonerlik nitelikleri ön plana çıkan ayrı bir insan tipolojisi varmış.

Bu “zihni berrak aksiyonerlerin” ortak nitelikleri Hareket’in lideri ile gerek idari anlamda ilişkisi olan birinci ve ikinci jenerasyondan insanın olmasıymış. Bu “bu zihni berraklar” Fethullah Gülen ile özel/manevi bağlarla bağlı bulunuyorlarmış.

Yazar bu özel ve manevi bağlar nelermiş izah getirmemiş. Ama her nasıl bir bağ ise kafası karışıklarda o bağdan yokmuş. Bu kadar özel bağlarla bağlı olan “zihni berrak aksiyonerler” anlaşıldığı kadarı ile Hizmet’in gerçek sahipleriymiş.

Bu “zihni berraklar”, “zihni karışık” olanların tenkitlerine karşı birleşmişler ve kenetlenmişler.

Gerçekten öyleyse tuhaf bir durum. Birleşmeler, kenetlenmeler. Gerçekten tuhaf.

“Zihni berraklar” Hareket’in geleceğinde en büyük etkiye sahip olanlarmış.

Buradan, panik yapacak, endişelenecek bir durumun olmadığını, her şeyin kontrol altında olduğunu anlıyoruz.

Hizmet Hareketi’ni yazar kadar bildiğimi iddia edemem. Bizlere yazısında gerçekten çok ilginç bilgiler paylaşıyor.

Bu yazılanlar eğer doğru ise,

Yani, eleştirilere kulaklarını kapatanlar, eleştiri yapanları dışlayanlar, onları yıkıcı görenler Hizmet Hareketi’nin karar noktalarındalarsa, Hizmet Hareketi’nin gerçek sahibi biziz gibi pozisyonlara da girmişlerse vay bu Hizmetin haline.

Yazık, çok yazık.

[Erkam Tufan Aytav] 5.9.2017 [TR724]

Taht Oyunları [Seyfi Mert]

“Düşmanlarınızla anlaşma imzalayabilirsiniz, dostlarınızla değil...”
(Tyrion Lannister)

Bu topraklarda dini inanç daima küçümsendi. Seküler kesimi kontrol etmek isteyenler kendi taht oyunlarını uygulamakta zorluk çektikleri an devreye siyasal İslamcıları koydular hep. 

Dün böyleydi, bugün de böyle oldu. Yarın?

Kim bilir?

28 Şubat’ta Kur’an kurslarını muhafazakâr bir iktidara kapattıran, zorunlu eğitim adı altında dindar kesimi baskı altına alınan tüm kararları dini bir şal olarak kullanan dinci siyasete uygulattırıldı. Hizmet Hareketi’ni de cuntacıların ve onların medya tetikçilerini kullanarak bitireceklerini düşünenler bunu 1999’da Ali Kırca gibileri kullanarak yapmayı denedi. Ancak başaramadılar çünkü henüz rüşvet, haram, hırsızlık, ahlaksızlık batağına girmemiş Müslümanlar top yekûn direnç göstermişti bunu. Siyasal İslamcılar haramın, lüksün, şatafatın tadına varmamıştı henüz!

Ergenekon sürecinde bunu kendilerinin yapamayacağını anlayanlar AKP’yi besleyip büyüttüler. 

Çok iyi biliyorlardı ki ahlakı ve eğitimi çekip alınmış bir kadroya istediklerini yaptırabileceklerdi. 

Yapılacak şey çok basitti. Şekilde dindar ama içi boş, kof bir kitle yetiştirmek. Bunları kullanarak istedikleri an yok edebilecekleri bir siyasi güce önce eğitimli kadroları biçtirmek gerekiyordu. 

Dershane, 17/25 filan hep bunlar içindi. 

Ancak yine de cemaati kriminalize edemiyorlardı. 

Hatırlayın cemaate yakın eğitim kurumları ve diğer kurumları mevcut kanunlarla sıkıştırmaya kalktıkları dönemi. Yok efendim çöp kutunuz küçük, tabelanız sarkık, öğretmen odasında akvaryum var filan gibi soytarılıklarla kurum kapatmayı denedi Nabi Avcı’nın bakanlığı. 

Terörist diyemedikleri için Paralel ve Haşhaşi gibi uyduruk terimlerle sıkıştırmak bir süre sonra netice vermeyince. Cumhuriyet tarihinin en sinsi tezgâhına kurgulamaya başladılar. 15 Temmuz bir günlük ya da bir aylık bir kurgu değildi asla. Sadece uygulama aşaması en az üç yıllık derinlikli bir çalışmaydı. 

Medyası, cemaatin içinden adam devşirilmesi, Gülerce, Mahçupyan, Latif, Öksüz gibi (Ve belki hala onlarcası deşifre olmamış) isimlerin ayarlanması kolay olmadı. 

Kayyum süreci filan, hep bir olgunlaştırma sürecinin aşamalarıydı. 

Taht Oyunları’nın senaristleri kullandıkları siyasal dincileri çok kolay alt edeceklerini biliyorlardı. Hırsızın, ahlaksızın ipini çekmek kolaydı zira. Zor olan dürüst, namuslu insanları bitirebilmekti!

Cemaat topluma mal olduğu için önce itibarsızlaştırmayı denediler. 

Olmayınca darbe kurgusuyla siyasi iktidara bunu yaptırdılar. 

Cübbeli Ahmet gibi figürlerin ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. Dediğim gibi bunları alt etmek kolaydı. Zor olan, eğitimde, hukukta, bürokraside aktif olan, demokrasiyi içselleştirmiş, vicdanlı ve inançlı kadrolardı. Bunları ayıklamak gerekiyordu ve OHAL bahanesiyle istediklerini maşa kullanarak yaptırdılar.

İslam’a verilen en büyük zararın maşasının ismidir Tayyip Erdoğan. 

Bunu İslam adına yaptırması ise Müslümanların ayrı bir trajedisidir. 

Cemaat medyası seçimlerde manipülasyonun önündeki en büyük engeldi. 

Ergenekon sürecinde bir takım yanlışlar yapmış olsa da hala uluslararası düzlemde ciddiye alınan en önemli referans kaynağıydı. 

Bunlar yok edildi. 

Hem de yandaş medyanın göbek atıp, alkışlamalarıyla. Cemaat medyasında çalışabilecek kadar yeterli donanım ve kabiliyette olmadığı için irili ufaklı İslamcı medyada yer alan tüm yetersizler alkış tuttular bu kıyıma. 

Bank Asya da bu düşünceyle kapatıldı, binlerce eğitim müessesesi de…

Cemaati taklit eden yüzlerce imitasyon kifayetsiz kurum pırtladı birkaç yıl içinde. 

İHH gibi maskeli yardım kurumları etkinleştirildi ancak uluslararası mahfillerde bu tür yapıların aynı zamanda terör destekçisi olduğu çok iyi bilindiği için ön plana çıkarılmamaya özen gösterildi. 

Cemaati taklit eden organizasyonlar, kurumlar, yapılar üretildi ama çakma değirmenler taşıma su ile dönemezdi. Trilyonlar harcasalar bile kadro problemi yaşadıkları için hedeflerine ulaşamayacaklarını anladılar.

Sadece taciz, tecavüz, hırsızlık yüzdesi arttı bu çakma kurumlar sayesinde. Baskın esnasında hırsızlık yapan polis de, erkek çocuklarına tecavüz eden öğretmen de bu sürecin peydahladığı neticelerdi. 

Onlar da dindar görünümlü Anadolu insanının nasıl kolay kanabileceğini çok iyi biliyordu. Hamaset ve tüm dünya bizi kıskanıyor gazlaması hep işe yaramıştı. 

Memleket ekonomik ve idari anlamda uçurumdan aşağı yuvarlanma pahasına cemaate yüklendiler ve başardılar da. 

F..Ö isimli bir öcü hortlatmayı başardı oyunu kurgulayanlar. 

Pek çok kof cemaat ve tarikat yaralı ceylana üşüşen sırtlan gibi üşüştü cemaatin tepesine. 

Tam bir yağma dönemi yaşandı son bir yıl içinde.

Ensar’ından TÜGVA’sına kadar yüzlerce, binlerce Tarikat/Cemaat oluşumu vakıf dernek adı altında yapıştı cemaatin damarlarına ve kanını emdi. 

Son dönemde yaşanan tarikat ve cemaatlerin içinin bizzat iktidar tarafından boşaltılması hırsızlar güruhunun kullanılmasından başka bir şey değil. Aslında büyük bir taht oyununun dindar görünümlü, siyasal dinciler maşasıyla uygulanmasıdır. 

Buradaki hedef ise çok açık; ilk olarak hem memleketin yüz yıllık okumuş dindar kesiminin dinci ama ahlak açısından zayıf, iktidarı için her türlü üçkâğıdı, dalavereyi mubah olarak görenler tarafından yok edilmesi hedeflenmekteydi. 

Elhak başardılar…

Şimdi parazitleri temizleme ve hasılatı toplama zamanı. 

Taht Oyunlarını kurgulayanların cirolarına bakma vakti geldi sanırım. Esas zor kısmı başarmanın verdiği bir coşku ile beraber yine de tedbiri de elden bırakmadıkları açık. Bu sebeple Menzil Şeyhi’nin torunu türü haberleri ‘intikam’ amacıyla diğer tarikatlar yapıyormuş gibi gösteriyorlar. Bunu yiyen de olacak. 

Nasıl ki, cemaate muhabbeti olan subayları “bu darbeye katılmazsanız zaten 30 Ağustos’ta işinizi bitirecekler” motivasyonuyla ikna ettilerse, şu anda Menzilcileri de benzer gazlamalarla yönlendirdikleri tetikçi tarikat kadrolarına yok ettiriyorlar. 

Zor kısmı bitti oyun kurucuları için. Kolay kısmı kaldı ama görüldüğü kadarıyla biri de elden bırakmıyorlar. 

Bu sebeple sevinmeyin tarikatçıların bu tür seviyesizliklerini, ezikliklerini, gösteriş budalalıklarını teşhir ettiklerinde. 

Oh da demeyin…

Bir maşa temizliği yaptıklarını bilin. 

Elbette kısa sürer maşaların ömrü.

Çünkü kısadır ömrü maşalığın. 

Tayyip Erdoğan uzun süre iktidarda kalmış gibi görünebilir. Ama maşa vazifesini kabul etmesi ya da buna zorlanması en fazla 5 yıllık bir hikayedir. Öncesini bilemiyorum; belki kendi halinde bir para koleksiyoncusu, günah almayalım şimdi. 

Bir sürü dindar görünümlü küçük vurguncu var piyasada.

Tabir yanlış oldu, ülkenin neredeyse tamamı çıkarcı, yankesici…

Hem inancı çarpıyorlar el çabukluğuyla hem devleti hacılıyorlar. 

Menzilciler bunların en önde geleni. 

Cemaatin 40 yıllık emeğine çökerek abad olacağını zannetti, belki hala da öyle zannediyor. 

Ancak Tayyip ve avenesi def olup gittiğinde koskoca 500 yıllık gelenek mundar olmuş olacak. 

Anlatacağım sabır. 

Bugün ülkenin hiç de küçümsenmeyecek bir kısmı kendi geleceklerini harcadıklarını fark ettiğinde artık iş işten çoktan geçmiş olacak. 

Bu nedenle Doğu Perinçek zihniyeti bugün zil takıp oynuyor. 

Cumhuriyet tarihinin bu en büyük Taht Oyunu’nda yeni bir eşiğe gelmiş bulunuyoruz. 

Cemaatin artık tamamen öldüğüne kanaat getirenler, yeni aşamayı başlatmış görünüyor. 

Çok ağdalı bir dil kullanmadan olabildiğince basitleştirerek anlatmaya çabalıyorum sevgili okur. 

Daha düne kadar devleti, otoriteyi süfyan, tuğyan olarak görenler bugün en büyük devletçi kesilmesinin temel nedeni açlıklarıydı şüphesiz. 

Ezik Anadolu insanının, küçük hesaplı şark kurnazlarının paraya, makama, lükse olan zaaflarını çok iyi kullandı bu işi planlayanlar.

Afrika’ya ait ünlü bir söz vardır bilir misiniz?

Şöyle der Afrika’nın yerlileri “Batılı misyonerler gelmeden önce bizim topraklarımız onların İncil’leri vardı, şimdi onların toprakları bizim ise İncil’imiz var!”

Efendimiz ASM’ın yattığı hasırın baldırında iz bıraktığını anlatır hadis kaynakları..

Ülkemizdeki çoğu tarikat ehli de böyle yaşıyordu çok yakın zamana kadar. 

AKP iktidarı ile birlikte Erdoğan bu tarikatların kimyalarını bozdu, dokularını değiştirdi. 

Aslında cemaat ile kavgasının temel sebeplerinden biri de buydu. “Ne istediniz de vermedik?” serzenişinin altında da bu yatıyordu. 

“Dileyin benden ne dilerseniz, benim dünya lideri olmam için de sizden istediklerimi yapın!” diye bir isteği vardı ama cemaat buna yanaşmadığı gibi karşı çıkıyordu. Cemaatin özellikle yurt dışındaki okullarını Avrupa’daki diyanet teşkilatı gibi kullanmak istedi ama olumsuz cevap aldı. Bu cevap çıldırttı tabi Erdoğan’ı…

Oysa ülkedeki bir iki cemaat ve tarikat dışında herkes onun dediğini yapıyor onun arzusu dışında tek adım atmıyordu. 

Ödüllerini de alıyorlardı. Tayyip Bey devlet kesesinden onlara dağıtırken çok cömertti açıkçası. 

Onlar da karşılık veriyorlardı, ‘AKP’ye oy vermeyen cehenneme gider’den, en son Diyanet’in hazırladığı rapora kadar, Tayyip bey onlar ne istediyse verdiği gibi, Tayyip bey ne istediyse onlar da verdi. 

Menzil tarikatı örneğin…

Daha birkaç yıl öncesine kadar küçük bir Anadolu köyüydü Menzil. Mütevazıydı her şey. Şeyh Efendi Hazretleri’ni ziyarete gelenler yerde yatıyor, her öğün en fazla iki kap yemek yiyebiliyorlardı ve menü genelde bulgur pilavı ve çorba oluyordu. Sigarayı çok severdi tarikat ehli hemen hepsi Maltepe içerdi vaktiyle. 

Tayyip Bey ranzalar yolladı, bol bol inşaatlar yapıldı, catering ile anlaşmalar yapıldı. Makam arabaları alındı plakalar GVS idi; yani GAVS Hazretleri. Muazzam bir yeni camii yapıldı, büyük, süslemeler müthiş… 

Şimdi ambulans uçakları bile vardı tarikatın. 

Şeyhin ailesi muazzam zenginlikteydi. Adıyaman’daki tarlaların haddi hesabı yoktu, üstelik müritler parasız çalışıyordu tarlalarda.

Ürünü ise devlet alıyordu zaten. 

Pek çok yerde yurt, kurs açmaya başladılar. Cemaatin çökülen kurumlarını afiyetle iç ettiler ortaklaşa. 

Menzil bir tanesiydi sadece. Kadirisi de, Rufaisi de aynıydı. Hepsi beraberce çöreklendiler devlete ve cemaatin malına mülküne. 

Tayyip Erdoğan, kendisine bağlı tarikat ve cemaatlerin bir dediğini iki etmeyeceklerini biliyordu. Aksi durumda para musluğunu kısar, olmadı iki cümle ile bitirirdi. Hem ülkenin en büyük, güçlü ve organize olmuş cemaatini yok etmiş bir kahramandı o. Gülen cemaatini yok eden adama tarikat mı dayanır?

Hapisteki yüzbinlerin bir sebebi de buydu; diğerlerine örnek oluşturması. Bakınız akıbetiniz aynı olur, tehdidi!

Taht Oyunları’nı kurgulayanlar şimdi düğmeye basmış görünüyor. 

Menzilci şeyhin, torunlarının yaşadığı debdebeyi yeni mi öğrendiler zannediyorsunuz?

Elbette hayır…

Sadece vakti geldiği için torunun sünnet fotoğrafları, şatafatlı makam arabaları düştü internetlere. Tarikat ehli bunu biraz geç fark etti, çığlığı basıyor ama çok anlamı yok. 

Muhtemelen bir faydası da olmayacak.

Gördükleri şatafat rüyası erken bitecek. 

40 yılılk cemaat, yetişmiş kadrosuyla yerli yabancı herkese parmak ısırtan, belki İslam tarihinin en yüksek profile sahip cemaati bile zokayı yutup, kendisi için açılan her kuyuya özenle düştüğüne göre Menzilcilerin ya da irili ufaklı bir dolu tarikatın yapabileceği çok şey yok korkarım ki!

En fazla enselerinden tutulup atılırken bir lokma daha mideye indireyim telaşına düşerler.

Onlara göre erken sayılabilir ama bana göre geç bile kalındı bu sürecin başlaması. 

Sadece cemaatin tam olarak öldüğünden emin olamadılar. 

Gerçi öyle bir paranoyaklaşmışlar ki hala da korkuyorlar cemaatten.

İt gibi tırsıyorlar hem de…

Lafı dağıtmak istemiyorum. Öz eleştiri bilmem ne diyenler gibi değil ama ‘cemaat bu duruma nasıl düştü’yü ciddi anlamda konuşmak lazım bir gün. 

Ama bugün değil eminim.

Bir sürecin, kanlı ve hayasız bir sürecin tam ortasındayız. Bir fırtına ortasında zar zor filikaya çıkmış kazazedeler gibiyiz. Üstelik fırtına tam şiddetiyle devam ediyor. Daha da ağırlaşabilir hatta. Filikada sırılsıklam haldeyken,’ ulan bu gemiyi kim batırdı bana gösterin’ demenin ne kadar anlamı varsa, bunları bugün tartışmanın o kadar anlamı olacaktır!

Mevzumuza dönelim sarkıyor konular çünkü. 

Diyeceğim o ki;

Menzilcilere operasyon çekiliyor. 

Aslında onlardan rahatsızlık duydukları için değil, çünkü çok basit ve sıradan talepleri var. Nasıl derler düşük profilli vurguncu hepsi. Üç beş kuruşa tamah yetiyor. Hadi kendi jargonlarıyla söyleyelim, kanaatkar harami bu tarikatlar! 

Oyunu kurgulayanlar çok iyi biliyor zarar veremeyeceklerini. 

Şimdi olan tam da budur. Kurucular yine saray ve MİT orijinini kullanarak planın aşamalarından birini uyguluyorlar. Bir yandan da daha büyük bir hesaplaşmaya bir adım daha atıldığı anlamına geliyor bu. 

Bıçaklar bileniyor, uzun bıçaklar!

Bizzat Saray ve MİT organize ediyor bu algı operasyonlarını. Menzilciler suçluyu başka yerde aramasın. Kendilerini kullanarak dini, dindarı itibarsızlaştırıyor birileri. Yoksa Menzil tarikatının içi çoktan boşalmış durumdaydı zaten. İhale takip eden Gavs mı olur be?

Suçu da devlete yerleştirdikleri diğer tarikatlara atacakları kesin. 

Sonrasında sırayla hepsini teker teker boğacaklar. 

Kirli bir Utanç Mezarlığı kalacak geriye belki. 

Sonunda AKP ve Erdoğan’ın da ipini çekecek gizli eller. 

Perinçek’in çıktığı her programda “Üç kasetlik canları var” demesi boşuna mı sanıyorsunuz. 

Türkiye genelinde bin oy bile alamayan bir sapkın zihniyetin şu anda adalette, askeriyede, emniyette tüm kontrolü eline alması nasıl oldu zannediyorsunuz?

Mevzu uzun ve sen de okumaktan yoruldun sevgili okur. Sonra devam etmek lazım. 


[Seyfi Mert] 5.9.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Bir çöküşün güçlü işaretleri [Faruk Mercan]

İç ve dış dinamikler yakın bir çöküşün güçlü işaretlerini veriyor

Haberi “Washington Post” gazetesi yayınladı.

Adı Ebu Lokman EL Almani.

IŞİD'in Suriye'de savaş alanındaki önemli isimlerinden... Türkiye üzerinden Suriye'ye IŞİD elemanları sevkediyor. İstanbul'a uçakla gelen kişilerin sınırdan Suriye'ye girişlerine kadar organizeyi yapan şahıs. ABD Hazine Bakanlığı, onu bu Türkiye irtibatlarıyla terörist listesine aldı.

Adı Muhammed El Mansur.

IŞİD'in Musul Finans Emiri'ydi. Şimdi faaliyetlerini Mersin, Adana ve İstanbul'da sürdürüyor. IŞİD'in petrol ticareti gibi kaynaklarden elde ettiği paraları aklayan ve koordine eden kişi... ABD Hazine Bakanlığı geçen hafta, onu da bu Türkiye irtibatları ile birlikte terörist listesine aldı.

Rıza Sarraf, Washingtan'daki koruma polisleri vukuatı ve Flynn olayından sonra, Türkiye'yi esir almış batakçı ve hortumcu Saray rejmine karşı açılan dördüncü dosya diyebiliriz bu hadiseye... Çok somut terör bağlantıları sebebiyle çok önemli bir dosya...

Gelişmelere devam edelim.

Almanya'da “Der Spiegel” dergisi, doğrudan Saraydaki şahsa bağlı olarak Almanya'da faaliyet gösteren istihbarat görevlilerinin suç dosyalarını yayınlamaya devam ediyor. Çok önemli itiraflarla birlikte...

Yakın zamanda Amerikan Hazine Bakanlığı, Malezya Başbakanı Necip Rezak'ın yakınları ve etrafındaki şahıslara ait 800 milyon dolara yakın mal varlığını dondurdu.

Almanya'da bir milletvekili, Saraydaki şahıs ve ailesinin Türkiye dışındaki mal varlıklarının dondurulması talebinde bulundu.

Bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler değil...

Saraydaki şahsın Türkiye'de devletin gücünü ve imkanlarını kullanarak biriktirdiği servetin ve İslam dünyasının liderliği sevdasıyla terör gruplarıyla girdiği ilişkilerin deşifreleri bunlar...

“Wall Street Journal” gazetesi, Saraydaki şahsın Avrupa'nın kapısı konumundaki ve NATO yapısı içindeki Türkiye'de devlet aygıtını nasıl illegal işlerine alet ettiğini anlatan bir editoryal makale yayınladı.

Saraydaki şahıs, Washington'daki korumalar olayından sonra Amerika'da savcıların hazırladığı iddianame üzerine, Amerika'nin Cemaati koruduğnu söylüyor ama aynı anda, Rıza'yı kurtarmak için Başkan Trump'a yakın bir lobi şirketine 1,5 milyon dolar veriyor.

Çünkü duvardan bir tuğla düştüğü anda kurduğu kirli imparatorluğun gürül gürül yıkılmaya başlayacağını çok iyi biliyor.

Malazgirt'teki kefen edebiyatı, TSK'yı tekrar Suriye'ye sokma teşebbüsü bu yüzden...

Ama korkunun ecele faydası yok.

Çünkü Türkiye'ye kurduğu hukuksuz rejim artık dünyanın da meselesi haline geldi. Dünyanın bir çok bölgesinde bu kadar illegaliteye bulaşmış bir rejimin uzun süre ayakta kalma şansı yok.

Sadece bu dış dinamikler değil, iç dinamikler de Saray'daki şahsın mukadder sonunun çok uzak olmadığını gösteriyor.

Ahmet Altan'ın dediği gibi, batakçı ve hortumcu saray rejimi, kendi yaktığı ateşte yanıyor. Kefen ve ölüm dışında bir sermayesi kalmadı. Tükendi. Bir daha seçilememe korkusu, Sarayı zindana çevirmiş durumda...

Saraydaki şahısla çay toplamaya giden, önünde el pençe divan dururken düğmesi olmayan cübbesini iliklemek için düğme arayan Danıştay Başkanı, “Yargı hiç bu kadar bağımsız ve tarafsız olmamıştı” diyor.

Bu ifadeler, Saray rejiminin ne kadar zayıfladığının bir delili aslında... Saddam rejimi gürül gürül yıkılırken, Enformasyon Bakanı EL Sahaf, kameralar önünde Saddam'ın gücünden bahsediyordu.

Gerçek şu: Türkiye'de yargı hiçbir zaman bu kadar zelil duruma düşmemişti.   

Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın, Saray'daki şahsın önünde eğilmesi, Türkiye'de sistemdeki çürümenin hangi boyutlara ulaştığının bir başka delili... Bu kadar çürümüş ve yozlaşmış bir rejim, Ahmet Altan'ın dediği gibi, kendi yaktığı ateşte yanıyor demektir. Küle dönmesi mukadder...

“BBC”; Türkiye'deki baskı rejiminden kaçan insanların nasıl bir beyin göçüne yolaçtığına dair bir haber yayınladı. Almanya'ya iltica talebinde bulunan diplomat sayısı 221... Sadece Hizmet insanları değil, binlerce eğitimli insan Türkiye'yi terketti.

Bir devleti böyle çökertti Saraydaki şahıs... Çadırı ayakta tutan direkleri kırarsan, çadırın altında kalırsın... Saraydaki şahıs için bu akibet mukadder...

Deniz Baykal, eski kuşağın en tecrübeli siyasetçisi... “Saraydaki şahıs tek adam rejimi kurdu, ama gidici” diyor. Baykal, bir kaç defa Saraydaki şahsa can simidi oldu. Onun kimyasını yakından bilir. Ayrıca Baykal, iç ve dış dinamiklerin nabzını alabilen bir siyasetçi ve bu süreçte ilk defa “Saraydaki gidici” demesi boşuna değil...

Türkiye'nin çok zor bir kış geçirdiği muhakkak, ama bu zor kışı takip edecek bahar çok uzakta değil...

[Faruk Mercan] 5.9.2017 [Samanyolu Haber]

Şule Dergisi ve Kemal Ural ağabeyimiz [Abdullah Aymaz]

Merhum Kemal Ural Ağabeyimizin neşrettiği Şûle dergisi her kesimin nerdeyse sevdiği bir dergi idi. 1962’den itibaren çıkan bu güzel dergi gönüllerin sevgilisi, sevgilimiz olmuştu. Bizden başka, ayrı dünyaların ümit edilmedik insanları bile dört gözle onun yeni sayısının çıkacağı günü bekliyorlardı…. Hatta sol görüşlü bir yakınım bile “Alır, okurdum, ne güzel dergiydi; ne oldu? Neden kapatıldı?” diye sormuştu, sonraki yıllarda… Ki, bu zat, beni “ortanın solu” meselesi çıkınca, daha ben bir İmam-Hatip orta okul öğrencisi iken, Uşak’ta beni Bülent Ecevit’in konferansına götürmüştü…

Ömer Özcan Beyin “Biraz da Şûle dergisinden bahseder misiniz?” sorusuna Kemal Ural Ağabey şöyle cevap veriyor:

“Şule dergisi 1962’de çıkmaya başladı… Öteden beri içimde bir dergi çıkarma arzusu vardı ve bu ruhumda yaşayan yakıcı bir hayaldi. Gerçeğin ışığını daha dış dairelere ulaştırmak, duyurmak istiyordum. Dergi ismi olarak Zemzem düşünüyordum ben. İnsanın son nefesinde Zemzem’e ihtiyaç var ya… Bir gün Atıf’tan (Ural) bir mektup aldım. ‘Ağabey, Zemzem’i çok söyledin. Biraz da Şûle’yi terennüm et’ diye, tekrar hatırlatıyordu bana. Derginin adı böyle konulmuş oldu. Fikrimi değiştirmem rahatlatmıştı beni. İnsan daha geniş açıyla bakmalıydı. Ama bunu biraz geç anlamıştım. Karanlıkta kalmış insanın da hiç olmazsa, Şûle’ye bir anlık ışığa ihtiyacı vardı. Özetlenmiş, yansıtılmış bir ışık olacaktı bu. Yaşadığım olayları Şûle’nin çıkması için kaderin planı olarak yorumlayıp hemen işe koyuldum. Sahaflarda bu konuda sürmüştü araştırmam. Özellikle anlamlı, duygu veren resimler aramıştım aylarca… 

Muhayyileyi çalıştırıp, uzaktaki hakikatleri bir dürbün gibi yakına getirip duyguya ulaşmak istiyordum. (…) İnanın tek kuruş sermayem yoktu. Aşk, coşku ve heyecan içindeydim sadece. Bunun dışında param ve hiçbir tecrübem yoktu. (…) Şûle sadece 8 sayı çıkabildi… ‘Biz komünist gençlere de veriyorduk Şûle’yi’ demişti, görüştüğümüz birkaç bâyi. Ayrıca ‘Sevgili Şûle, ben bir hakikat arıyordum…’ diye mektuplar alıyordum. (…) İnsanların peşin yargıyla konuya yaklaşmamaları için ‘B. N.’ Veya ‘S. Okur’ diyerek muazzez Üstad’ın ismini hatırlatacak şekilde yazıyordum. Çünkü isim değil; ilaçlar, kanıtlar, burhanlar önemliydi. Aksini savunmak ne anlama gelirdi? Yıllarca işkenceye, ezaya katlanarak kalblerde iman çiçeklerinin açmasını bekleyen Üstad Bediüzzaman’ın davasına sadakatsizlik olmaz mıydı? Ama ‘İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır’ gerçeğinin hep uzağında kalındı. Vicdanî kanaatim şudur ki, Şûle o kadar çıkmalıydı. Görevi o kadardı. Hem de yerine getirilecek başka hizmetler vardı. Şûle belki de kendi sahasında örnek bir çığır açmıştı. Kaderin programında onun o kadar yeri vardı. Şükretmeliydim yalnız. Hem bir tecrübe olmuştu. Şûle’nin son sayısının arka kapağında seslenişi şöyleydi: ‘Yeni doğuşlara hazırlanan dünyada her sabah bir başka şûle parlayacak!’ Nitekim öyle oldu. Şûle’den sonra gerçeği terennüm eden nice dergiler birbiri ardınca doğdu. Hakikat, ister Şule’den, ister başka isimde bir dergiden yansısın. Ne fark eder? Öyle değil mi?

“Çok değerli Fethullah Gülen Hocamızın, kendisi ile yapılan röportajda Şûle’yi anlatışına yer verelim burada: ‘Size bir hatıramı anlatmak istiyorum. Aynı mülahazalarla bazı kısımlar sadeleştirilerek Şûle dergisinde neşrediliyordu. Konya’da bulunuyordum. O ayın mecmuasını alayım diye kitapçıya girdim. İslâmi konularla ilgili görünmeyen bir kız geldi. Heyecanla, ‘Şûle geldi mi?’ dedi. Gözlerim doldu. Sızıntı dergisini çıkarmaya o gün karar verdim.

“Küçük Şey Yoktur’ kitabı, Üstad’ın, ‘Bazen küçük bir şey, büyük bir iş yapar’ ve ‘Küçük şeyler, büyük şeylerle merbuttur.’ sözlerinden yansıyan satırlardır. ‘İnançsızlığın anatomisi’ni ise, Üstad’ın ‘Nur’a her taifeden insanın ihtiyacı ve susuzluğu var’ sözü ilham etmiştir ve inanç gerçeklerinin bir nevi özetidir. Bitmek üzere olan kitap ise yine Üstad’ın ‘Bir yangın var, çocuğum içinde yanıyor!’ sözünün sonucu olacaktır.

“Üstad’ın ‘Benim vazifem bitti. Bundan sonrasını, zamanın anlayışına uygun açıklamaları sizler yapacaksınız’ anlamında sözlerini içeren bir mektubunu rahmetli Mehmet Emin Birinci getirmişti bir gün bana. Fakat ne acı ki, vahiyle inen Kur’an bile İngilizceye ve diğer dillere tercüme edilirken, sürüyordu gerçeği inciten iddialar. Mânen öksüz bırakılmış, sokağa, başıboşluğa, hiçliğe terk edilen bir neslin ne farkı vardı bir yabancıdan? Gözler görmüyordu bu dehşetli inançsızlık selini. Zaman azdı ve bitiyordu hayat. Gerçeği sevdirmek ve benimsetmekti önemli olan. Kelime öğretisi ısrarından vazgeçip, haykırmak gerekliydi: ‘Dur, gitme gemici! Burası inançsızlık vâdisi!. Hangi iş insanı kurtarmaktan daha önemli olabilir?” 

Evet… Gerçek bu… 

[Abdullah Aymaz] 5.9.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Gözyaşı vadisi - Hac Hatıraları-4 [Harun Tokak]

Bir baba için ne zor bir durumdu. Bir ömür boyu bir evladın hasretini çekecek, “peygamber sabrı” ile bekleyeceksin. Nihayet gözüne nur, gönlüne sürur bir İsmail’in olacak. Sonra onu ıssız bir vadiye annesiyle birlikte bırakıp gideceksin.

Fakat İbrahim, ailesini bekleyen akıbetten haberdar görünüyordu.

Ellerini Rabbine açtı:

“Ey Rabbimiz! Ailemden bir kısmını senin hürmetli evinin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Namazlarını evinin yanında dosdoğru kılsınlar diye. Ey Rabbimiz! Sen de insanlardan mümin olanların gönüllerini onlara meylettir.” (İbrahim, 37)

Ve İbrahim, gri tepelerin ardında kayboldu…

Sebeplerin tükendiği noktadaydı Hacer.

Tüm mekân lâl…

Güneş, derelerden, tepelerden, vadilerden çekilip gitti ve yerini koyu bir karanlığa bıraktı.

Akşamın melali çöktü Betha Vadisine. Ana oğul öylece kalakaldılar karanlığın ortasında.

Bu yanık, bu kupkuru dağların arasında, bu vadinin derinliklerinde yalnız bir kadın ve çocuk… Üstelik susuz, kimsesiz, barınaksız ne yapardı?

Ama O söylemişti, O istemişti.

Tevekkül, mutlak tevekkül…

Ben, “Hacer bunun üstesinden gelebilir.” diye düşünüyordum. Çünkü o “ana”ydı. Ana güç demekti. Ananın olduğu yerde ocaklar kurulur, ateş tüter, ananın olduğu yerler yurt olur, yuva olurdu.

Bunu Havva Ana’dan biliyorduk.

Hacer de bir anda kendisini ikinci bir Havva gibi hissetti.

Karanlığı ve aydınlığı yaratan Rabbine şükretti.

Kucağında yavrusu ile uzandı sıcak kumların üzerine.

Gecenin, Rabbiyle vuslata erme anı olduğunu bütün ruhuyla hissetti.

İlk gece…

“Bütün bunlarla Rabbim benden ne istiyor olabilir?” diye düşündü.

Kabul edilmek için önce kabullenmek gerektiğini anladı.

İlk gecenin sabahında güneş Betha Vadisi’ni pırıl pırıl aydınlatmaya başladığında İsmail, babasının kurduğu çadırın içinde mışıl mışıl uyuyordu.

Biraz sonra uyanınca ağlamaya başladı.

Hacer su bulmalıydı.

Üzerime tırmanıp etrafı seyretti önce. Acele etmeliydi. Safa tepesine doğru koşmaya başladı.

Bir ananın hayatı tırmalayışıydı bu…

Güzel ve kalabalık bir şehirden gelmişti bu ıssız beldeye. Her şeyini geride bırakarak…

Aczin ve fakrın diliyle kıpırdıyordu aralıksız dudakları.

Kararlı ve telaşlı bir biçimde koşturuyor, su arıyordu.

Safa’dan bana, benden ona yedi kez koştu, yoruldu.

Neden hep Safa’dan bana benden ona koşuyordu? Farkında değil miydi hep aynı tepelerin arasında gidip geldiğinin?  Neden suyu başka yerde değil de hep aynı güzergâhta arıyordu?

Bir bildiği mi vardı?

Yoksa Safa ile benim aramda ezelde çizilmiş nuranî hattın câzibesine mi kapılmıştı?

O tepeden bu tepeye yorgun kanatları ile uçan bir üveyik gibi tam yedi kez gitti, geldi.

Üstü başı dağılmıştı. Gözyaşları yanaklarından süzülüyor, arada bir başını kaldırıp semaya doğru bakıyordu. Çaresiz ve perişandı.

Onun ağlayışına dayanamadık biz de ağlamaya başladık. Dağlar, taşlar, uçan kuşlar bir koro halinde Hacer’le birlikte ağlıyorduk.

O günden beri bu vadiye “Gözyaşı Vadisi” deniliyor.

ZEMZEM

Merve tepesinde otururken buralara neden “Gözyaşı Vadisi” denildiğini öğreniyoruz. Güneş tam tepe noktada…

İnsanlar, Safa’dan Merve’ye, Merve’den Safa’ya sel gibi akıyor. Yanımızdan Malezyalı, Endonezyalı, Hintli, Kırgızistanlı, Nijeryalı, Mısırlı ve Afrikalı Müslümanlar geçiyor. Hanımlar farklı renklere bürünmüşler. Suudiler siyah, Pakistanlılar rengârenk, Malezya ve Endonezyalı hanımlar beyaz giysileri tercih etmişler. Renkleri, giyimleri, ülkeleri farklı olan bu insanların ortak bir yanı var; kadını, erkeği, yaşlısı, genci herkes burada Hacer gibi yürüyor.

Merve tepesinden aşağı doğru iniyoruz. Çünkü Zemzemin şırıltıları bizi çağırıyor, hikâyenin devamı onda.

Güz mevsimi olmasına rağmen, beyaz mermerlere dökülen sıcaklık alev alev yüzümüze vuruyor. Üzeri düz bir satıh halinde beyaz mermerle kaplı Zemzem Kuyusunun yanına varıyoruz.

Bilcümle hikâyesini bir sâki gibi sunmaya hazır olan Zemzem’i dinlemek için dünyanın en tatlı, en şifalı suyunun şırıltılarına yaslıyoruz yüreğimizi:

“Ben, bağrı yanık bir annenin ciğergâhından kopan bir duanın cevabıyım,” diye başlıyor sözlerine.

“Hâcer, Safa ve Merve tepeleri arasında soluk soluğa koşmuş ama su bulamamıştı.

Aradığı bendim de, o daha bilmiyordu.

Çaresiz bir halde yavrusu İsmail’e doğru yürüdü. Allah’ın yavrusunu zayi etmeyeceğine inanıyordu.

“Ey bu yerlerin sahibi!” dedi yürürken, “Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bize acı, bize merhamet et. Ey darda kalanların imdadına yetişen Rabbim!”

İsmail, ayakları ile kuma vura vura yerde bir çukur açmıştı. Hacer oğlunun yanına yaklaştığında İsmail’in açtığı çukurdan bütün coşkunluğumla ben fışkırmaya başladım.

Kaynağım cennetteydi de dünyaya akıyordum.

Allah’ın, misafirlerine ikramıydım.

Hacer, hayretle, “Zem, zem! (Dur, dur!) ” demeseydi bir ırmak olacaktım. Onun sözünü dinledim durdum, derinleştim, kuyu oldum.

Hacer, bu kez sevinç gözyaşları döktü. Şükürle ve hayranlıkla avuçladı beni. Yüzüne, gözüne sürdü.  Önce bebeğine içirdi, sonra kendisi kana kana içti. İçtikçe kalbi de doygunluğa ulaştı.

Beni aşkla buldu Hacer.

Anladı ki, Rabbine dayanıp güvense de suya ulaşmak için koşmak gerek!

Önce kuşlar, sürüler halinde geldiler. Sonra çölün diğer hayvanları. Kafileler halinde insanlar!..

Önce Cürhümlüler geldi, sonra diğer kabileler. Etrafımda çadır kuranlar Hacer’in izni ile bu toprakları mesken tuttu, çoğaldılar.

Bu kutsal vadide bir şehir yükseldi.

Siz ey insanlar! Kana kana için benden. Dilekler dileyerek, hayırlar murad ederek… Nasibinizi alın bu kutlu beldeden.

Sonra koşun insanlığın imdadına. Susuz İsmailler sizi bekliyor.

Hacer’in evladı için duyduğu ıstırabı duyun.

Muhtaç sinelere âb-ı hayat yetiştirin.

İlgi göstermediğiniz, el uzatmadığınız mahzun bir gönül kalmasın!..”

MİNA

Bayramın ikinci günü Mina yollarındayız. Bugün, küçük, orta ve büyük şeytanla savaş var.

Sadece bedenimiz değil ruhumuz da oldukça dingin. Otelimiz, Mina’ya yürüyüş mesafesinde.

Yollar oldukça hareketli…

Mekke’nin misafirleri Mina’ya giden yolları mekân tutmuş. Kimi namaz kılıyor, kimi yemek yiyor, kimi dinleniyor.

Akabe yolundaki son tepeyi aştığımızda görüyoruz Mina’yı bütün ihtişamı ile. Postunu fedakârlık iklimine sermiş.

Burası Nemrut’un ateşini, mazlum milletlerin şafak pırıltısı kılan Hazreti İbrahim’in mekânı.

Emre itaatteki incelikle şefkatin birlikte tüllendiği yer.

TESLİMİYET YURDU, HASBÎLİK YUVASI…

“Büyük savaş”ın muzaffer kahramanı Hazreti İbrahim, Şeytan’ı burada taşladı ve bize Şeytan taşlamanın yolunu açtı, yordamını gösterdi.

Şeytanların merkez üssüne vardığımızda karşılaştığımız manzara bir önceki günden farklı değil.

Klimaların dev motorlarının çıkardığı homurtulu rüzgârlar ihramların eteklerini savuruyor.

Korkunç bir uğultunun tam ortasındayız.

“Bismillahi Allahüekber” sesleri yeri göğü inletiyor.

Bugün her üç cephede kavga var. Ellerimizdeki taşları, sırası ile küçük, orta ve büyük şeytana, “Yüce Allah’ın adıyla, şeytan ve ordularının rağmına!” diyerek fırlatıyoruz.

Şeytanla savaşmak güzel bir duygu. İnsanın yaratılış serüveninde başarılı olabilmesinin yolu, şeytanla her daim savaşmasına, ondan uzaklaşıp Allah’a yaklaşmasına bağlı.

Burada atılan taşlar şeytana uzak, burada kesilen kurbanlar Allah’a yakın oluşumuzun ifadesi.

Taşlarımızı attıktan sonra Hasan Abdullah’la Akabe tarafına çekilip, insanların şeytanlarla amansız mücadelesini seyretmeye başlıyoruz.

Mina bir ses, bir çığlık! Kendi hikâyesini hiç durmadan tekrar ediyor:

“Cürhümlüler gelip yerleşmişlerdi Zemzem’in etrafına, Hâcer ve İsmail yalnızlıktan kurtulmuştu. Cürhümlüler ana oğlu çok seviyor, onların bereketi ile yaşadıklarına inanıyorlardı.

İbrahim aleyhisselam, Hacer anamızla İsmail’in yanına gelip gidiyordu.

Peşi sıra gelenlerin “yol” deyip yürüyecekleri muhteşem izler bırakıyordu arkasında.

Her gelişinde şahit olduğu şeylere daha da memnun oluyor, şükrünü ziyadeleştiriyordu.

İsmail serpilmiş, koşmaya başlamıştı.

VE O RÜYA…

Derken bir Zilhicce ayının sekizinci, dokuzuncu ve onuncu gecelerinde Hz. İbrahim rüyasında üst üste kendini, oğlu İsmail’i kurban ederken gördü.

Yalımı göklere uzanan alevlere atılırken bile hiç tereddüt etmeyen bir baba ne yapsındı?

Bir baba ki, yıllarca beklemiş, nihayet yaşlılığında muradına ermişti de, şimdi “en çok sevdiği” ile ikinci kez imtihan ediliyordu.

Bu rüya, bir peygamber için yerine getirilmesi vacip olan bir emirdi.

Çare yok İsmail kurban edilecekti…

Sabahın ilk ışıkları Gözyaşı Vadisi’ni ışıtırken İbrahim düşünceliydi.

Hazreti Hacer, “neyin var İbrahim?” diye sordu.

“Ya Hacer! İsmail’i hazırla, bir dostu ziyaret gideceğiz.” dedi İbrahim.

Üstelemedi Hacer. Teslimiyet şerbeti içmiş gibiydi.

Saçlarını taradı oğlunun. Yeni elbiseler giydirdi üzerine.

“DOST”A GİTMEK İÇİN…

Baba oğul “Dost”a gitmek için çıktılar yola.

Arkalarından uzun uzun baktı Hacer.

İsmail…

Öyle sevimli, öyle güzel…

Zemzem kuyusu kadar derin. Zemzem suyu kadar berrak!

Allah’ın emaneti, Allah’a emanet…

Bu nasıl bir yolculuktu? Bir evladı kurban etmeye götürmek nasıl bir duyguydu?

Çöl susuyor, dağlar taşlar susuyordu.

Her şey lal kesilmiş seyrediyordu.

Konuşan, koşan, mekik dokuyan sadece şeytandı…

Bir adam belirdi karşılarında:

“Sanırım sen rüyanda İblis’i görmüşsün, o da sana oğlunu boğazlamanı emretmiş. Şu ıssız dağ başına, oğlunu boğazlamaya gidiyorsun.” dedi.

İbrahim konuşanın şeytan olduğunu hemen anladı ve haykırdı:

“Git buradan ey Allah düşmanı!”

Yerden bir taş alarak şeytana fırlattı.

Hazreti İbrahim’den ümidini kesen şeytan, İsmail’e seslendi:

“Ey çocuk! Biliyor musun baban seni nereye götürüyor?”

“Bir dosta gidiyoruz.”

“Hayır! Baban seni boğazlamak için götürüyor.”

“Babam beni niçin boğazlasın ki?”

“Allah emretmiş.”

“O emretmişse…”

İsmail suskun, baba suskun yürüyorlardı.

Şeytan evinin önünde oturan Hacer’e koştu.

“Ey kadın, kocan İsmail’i nereye götürdü?”

“Bir dosta.”

“Hayır, İsmail’i boğazlamaya götürdü.”

“Hiç İbrahim oğlunu boğazlar mı?  O çok şefkatli ve merhametlidir.”

“Allah emretmiş. Koş oğlunu kurtar.”

“Ey hain! O emretmişse bize onun emrine itaat düşer.”

Hacer, İsmail ve İbrahim. Onlar hiçbir imtihanda kaybetmemişlerdi. Yine kazandılar.

Ve nihayet baba oğul buraya geldiler.

İbrahim İlahî emri, oğlu üzerinde zorla uygulamaya kalkışmadı ve onunla istişareyi tercih etti. Şefkatle, “yavrucuğum!” dedi, “ben rüyamda, seni kurban ettiğimi görüyorum.”

Yaşı küçük olmasına rağmen İsmail, yüklendiği misyonun, taşıdığı değerin farkındaydı.

“Babacığım! Emir olunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın!” (Saffat,102)

İbrahim oğlunu sağ tarafına yatırdı. İsmail’in alnının bir tarafı yere dayandı.

EN SEVİLEN ŞEYLER FEDA EDİLMEDEN…

Hazreti İbrahim bıçağı eline aldı. Güneş ışığında parladı bıçak. Baba çaldı bıçağı oğlunun boynuna, bıçak kesmek şöyle dursun, deriyi bile çizmedi. İbrahim bıçağı taşa çaldı, taş peynir kalıbı gibi bölündü. Gücü yerindeydi, bıçak keskindi.

Öylesine uysal, ceylan yavrusu gibi kızgın kumların üzerinde yatan oğlunun üzerine ikinci kez eğildi ve tekrar çaldı bıçağı. Bıçak yine kesmedi.

Belli ki ateşe “yakma” emrini veren bıçağa da “kesme” diyordu.

O an Hazreti Cebrail’in sesi işitildi.

“Ey İbrahim! Sen sözünü yerine getirdin!”

Bir koç indi semadan, “İsmail’i değil beni kes” dercesine uzattı boynunu.

İbrahim oğlunu yerden kaldırdı, bağrına bastı. Sevinç gözyaşları ile yıkadı sümbül saçlarını.

Rabbimiz İsmail’i kestirmedi, kestirmezdi. Her zaman Allah yolunda can vermeye hazır oluş iradesiydi ortaya konulan.

Baba oğul birlikte göklerden gelen koçu kurban ettiler.

Ve o günden sonra İsmailler kurban olmasın diye kesildi kurbanlar.

“Allah’ın ‘dostum’ dediği Hazreti İbrahim: “Sana en sevdiğim şeyi kurban edeceğim.” dediğine göre, kurbanın içinde “sevgi” vardı, yaşatma arzusu ile yaşama sevdasından vazgeçtiren bir sevgi…

Demek ki en sevilen şeyler feda edilmeden, yeni bir nesil yeni bir diriliş mümkün değildi.

Uzun ve karanlık bir gecede bir meşale yaktı Hazreti İbrahim. Kıyamete kadar hep yanıp duracak bir meşale.

İbrahim, oğlunun elinden tutup Gözyaşı Vadisi’ne doğru yürüdü. Bu, anne, baba ve evladın ailece kazandıkları bir sadakat sınavıydı. Sonrası, sadece Hazreti İbrahim ve ailesi için değil, kıyamete kadar herkes için bayramdı.

5.BÖLÜM: MAKAM-I İBRAHİM

[Harun Tokak] 4.9.2017 [TR724]

Arafat’tan Müzdelife’ye doğru -Hac Hatıraları-3 [Harun Tokak]

Arafat, bir değil bin dil olmuş konuşuyor.

Bu vakitlerde daha derin, daha içten, daha ağlamaklı sesler…

Milyonların namazlarına, niyazlarına, dualarına, yakarışlarına, iç çekişlerine, iç döküşlerine ve gözyaşlarına şahit olmanın mutluluğu var Arafat ovasının yüzünde. Çadırların içinde, kumların üzerinde, ya da bir insan bedenini bile istiap etmeyen yeni dikilmiş küçük bir ağacın gölgesinde… Namaz kılan, duaya duran insanların her biri Rabbiyle baş başa:

“İlahi! Yolumuz uzun, azığımız kıt, yükümüz ağır, düşmanımız kavi…”

Keşke burada bulunan dört milyon insan Âlem-i İslam’ın içinde bulunduğu durumu bütün ruhunda hissetse ve ellerle birlikte gönüllerde Hakk’a açılsa… Bir anda çok şey değişirdi.

Ne yazık!..

Demek bu ıstırabı yeteri kadar duyamıyoruz!

Geride kızıl bir saltanat bırakarak olanca ihtişamıyla ufkun ardına kaymaya hazırlanan Arife güneşinin Arafat ovasında oluşturduğu rengârenk ışık huzmeleri…

Kızgın kumların üzerinde diz çökerek, gönlünü Yaradan’a açmış milyonlarca insan… Aydınlık yüzler, yaşlı gözler ve son bir ümitle Hakk’a açılan kederli avuçlar…

Duyarlı hiç kimsenin, Rönesans ressamlarının resmetmekten aciz kalacağı bu muhteşem manzaranın büyüsünden kendini kurtarabileceğini sanmıyorum.

Güneşin gurubu ile akşamın kızıllığına boyanmış Arafat ovasını dolduran milyonlar Müzdelife ‘ye doğru akmaya başlıyor.

Arafat ovasını dolduran, Arafat Dağı etrafında girdaplaşan insan seli, yatağından taşarcasına dönmeye ve geçitten yokuş aşağı sarkıyor.

Ümit yolcuları bir denizin dalgaları gibi kabarmış, Müzdelife sahiline koşuyor.

“Arafat’tan sonra topluca boşanıp aktığınızda Meş’arü’l Haram’ın yanında Allah’ı zikredin.”(Bakara,198) İlahî beyanına teslimiyet içinde gürül gürül Müzdelife’ye akan nurlu nehrin arasına biz de karışıyoruz.

Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Müzdelife’ye varıyoruz.

Ay saçlarımızı okşuyor. Bal gibi tatlı bir aydınlık ellerimize, avuçlarımıza doluyor. Rahmet, dudaklarımızda, şakaklarımızda geziniyor.

Buralardan binlerce, milyonlarca bereketli ayağın geçtiği aşikâr.

Akşama kadar Âdem Nebi gibi Arafat’ta ağlamış, rahmet suları ile yunmuş yıkanmış bu dupduru insanların arasında sanki melekler dolaşıyor. Onları ellerinden tutarak gökyüzünde gezdiriyorlar.

Milyonlarca insan, ay ışığında parlayan beyaz elbiseleri içinde, ötelerden gelen rahmet esintileri ile kıpırdıyor, dalgalanıyor.

Gecenin hükümranlığında her şey gerçek biçimini kaybetmiş. İnsanlar, dağlar, tepeler, gökler ve yerler kendi sınırların dışına çıkıp birbirlerinin içine geçerek büyülü bir hareketlilik kazanmış.

Sade insanlar değil, dağ taş en coşkulu, en huzurlu, en mutlu gecesini yaşıyor.

Ve derken Müzdelife ya da diğer adıyla Meş’arü’l Haram, bir gecelik misafirleri ile konuşmaya başlıyor:

“İlk insan, ilk peygamber Hazreti Âdem ve onun cennette yaratılan eşi Hazreti Havva geçip gitti buralardan.

“Cebrail aleyhisselam, Hazreti İbrahim’e rehberlik etti bu topraklarda.

Nebiler Nebisi gözyaşları ile gecenin siyah zülüflerini ıslattı. Arafat’ta gülmeyen yüzü burada güldü. Ümmeti ile ilgili Arafat’ta alamadıklarını burada aldı.

Arafat bir rükû gündüzü, bense bir secde gecesiyim.

Arafat, tanımaktır. Ben tanımaktan sonraki merhaleyim. Yani “bilinç,” yani “şuur”un mekânıyım. Kur’an’ın tabiri ile “Meş’arü’l Haram”ım ben. “Şuurlu müminlerin harem dairesi”yim.

Müzdelife, “yakın olmak” demek. Ben Allah’a yakınlığın iklimiyim.

Gökteki yıldızlarla yerdeki yıldızlar birbirleriyle kucaklaşır bende.

Gece ilerledikçe daha büyülü bir hal alırım.

Müminlerin kalp atışları, meleklerin soluklarına karışır.

Onca kalabalığın içinde daha bir yalnız hisseder kendini insan benim gecemde.

Dünya kimsenin umurunda değildir.

Hakk’a ulaştıran ayrı bir rıhtım, ayrı bir liman ve ayrı bir rampayım ben.

Sabaha kadar Rabbinin huzurunda el pençe divan duran has kullara açarım sırlarımı. Harem dairesine girenlere. Yakınlığın hakkını verenlere…

Hacılar Şeytan’a atacakları taşları da benden toplarlar, o taşları hedefine isabet ettirecek manevi gücü de…

“Allah’ım! Yarınki savaşta bana güç ver. Beni şeytan karşısında güçsüz bırakma!” diye dua ederler.

Ebabil kuşlarının benim şahitliğimde Ebrehe’nin ordusuna fırlattığı küçük taşlar gibi taşlar toplarlar.

Savaş günün aydınlığında olacak olsa da silahlar ay ışığında burada hazır edilir.

Güllerin Efendisi benim için, “Müzdelife’de en büyük günah, kişinin affedilmediği vehmine kapılmasıdır” dedi.

Her yıl bu gece benim için çok özeldir.

Arafat’ta bilgi ve marifete ulaşan milyonlar, burada bilinç ve şuura erişir ve şeytanla savaşa hazır hale gelir.

Ve bayram sabahının tebessümü, seherin savaşçılarını aşkın ve sevginin diyarı Mina’ya doğru harekete geçirir.

Safa ve Merve

Şafak vakti Müzdelife ’den Mina’ya akmaya başlayan milyonların arasına Hasan Abdullahlarla biz de karışıyoruz. Bayram sabahının neşvesi doluyor içimize.

Yeni günle birlikte şeytanın yeryüzündeki en büyük üssü yerle bir edilecek. Yolumuz bir hayli uzak. Yaklaşık sekiz km.

Gittikçe kabaran bereketli bir nehir gibi her koldan akıyor insan seli.

Milyonların tekbir sesleri Mina’nın etrafındaki dağlarda yankılanıyor.

Durmanın ya da geriye dönmenin imkânı yok.

Bir ara, geçtiğimiz geçitlerin birinde binlerce insanın ezildiği haberi geliyor. Haber, tüm bedene yayılan korkunç bir acı gibi dalga dalga kalabalıkların arasına yayılıyor.

Şeytan yine şeytanlığını yapıyor.

İhramlı süvariler, bayram güneşinin ilk ışıkları altında ellerinde sıkı sıkıya tuttukları küçük taşlarla şeytanın merkez üssüne doğru dalga dalga akıyor.

Yakıcı güneşin altında, onca kalabalığın arasında yürümekte zorlanıyoruz.

Daha da kötüsü Hasan Abdullahları kaybediyoruz. Yorgunluk, susuzluk, uykusuzluk yavaş yavaş bütün bedenimizi esir alıyor.

Zahmet ve lezzetin kol kola girdiği bir yürüyüşten sonra nihayet Şeytanın merkez üssüne varıyoruz.  Gür ormanların uğultusu gibi korkunç bir gürültü karşılıyor bizi. Sanki bir yerlerde fırtınalar kopuyor, çadırlar sökülüyor.

Korkunç bir savaşın tam ortasındayız.

Taşlar atılıyor, tekbirler getiriliyor, yer gök inliyor.

Herkes İbrahim olma sevdasında.

Her ne kadar belirli bir yere doğru atılıyormuş gibi görünse de, atılan taşlarla Şeytan’ın beli kırılıyor, gözü kör ediliyor, yeryüzündeki üsleri dağıtılıyor. Aslında kul, nefsinin günahını kendine unutturan iblisini taşlıyor, şirki yok edilip tevhidi inşa ediyor.

İlk gün sadece Büyük Şeytan taşlanacak.

Yedişer tane taş atıyoruz.

Sonraki gün yeniden gelmek üzere Kâbe’ye doğru büyük bir coşku ile akan kalabalığın arasına karışıyoruz.

İki günlük bir ayrılıktan sonra Allah’ın evine yeniden kavuşuyoruz.  Kabe oldukça sakin.

Bayramda yeni elbisesini giyen bir dilber gibi, değişen örtüsüyle daha bir güzelleşmiş.

Farz tavafı tamamladıktan sonra Makam-ı İbrahim’de iki rekât namaz kılıp, Sa’yımızı yapmak üzere Safa tepesine tırmanıyoruz.

Safa ile Merve tepeleri arasında dört kez gidiş ve üç kez geliş olan “Sa’y”, asil bir ananın insanlığa verdiği soylu bir dersten neşet ediyor.

Yüreğimiz tıpkı Hacer anamızın yüreği gibi.

Yanımızda her renkten, her milletten insan yürüyor. Kimi bir rehber eşliğinde duaları tekrarlıyor; kimi bir kitabın satırlarından, kimi kendi gönlünden yakarıyor.

Kalabalıklar, yeşil ışıklara gelince hızlanıyor, geçince yine yavaşlıyor. Beşeriyetin yitik çocuklarına yürek dolusu imanı taşımak için yapılan ömürlük bir yürüyüşün provası bu adımlar.

İhramlı süvariler, yokuş yukarı akan bir nehir gibi Merve tepesine tırmanıyor. Tam tepe noktada girdaplaşıyor, sonra Safa’ya doğru yeniden inişe geçiyorlar.

Bir ara eşim yürümekte zorlanmaya başlıyor. Tekerlekli sandalyeler yanımızdan bir o yana bir bu yana geçerken, ‘Hâlâ binmemekte ısrarlı mısın?’ dercesine yüzüne bakıyorum. “İstemem,” diyor. ‘Hacer anamız yalın ayak, baş açık kızgın kumların üzerinde yürümüş, ben de yürümek istiyorum’

Dura dinlene iki tepe arasında dört kez gidip üç kez geliyoruz.

Merve tepesinde tamamlanıyor yürüyüşümüz. Kâbe’ye doğru dönerek ellerimizi kaldırıp duaya duruyoruz.

“İlahi! Yolumuz uzun, azığımız kıt, yükümüz ağır, düşmanımız kavi…”

Dua ederken ‘Acaba Merve bizimle konuşmayacak mı?’ kaygısı geçiyor içimden. Sesimi duymuş gibi cevap veriyor:

“Cennetten sonraki dünya gurbeti kolay çekilir bir acı değildir” diyor Hz. Âdem ve Havva’nın dünya sürgününü kast ederek. “Onlar, dünyayı cennet haline getirmek için cennetten sürgün yemişlerdi. Bu inanan insanların ortak kaderidir. Her yükseliş hikâyesi bir düşüşle başlar. Yeryüzü mirasçıları hep hicrete zorlanır.”

Merve’nin efsunlu sesi çok etkiliyor beni. Durup söylediklerini düşünmeye başlıyorum. O, insanın yeryüzüne geliş öyküsünü Arafat’ın bıraktığı yerden alıp anlatmaya başlıyor:

“Ben de Arafat’ta buluşan Âdem ile Havva’nın buraya gelip Kâbe’yi inşa etmesiyle şenlendim.

Kuş cıvıltılarına çocuk cıvıltıları karıştı.

Ocak yanıyor, koyunlar, kuzular meleşiyor, toprak işleniyordu.

Hazreti Âdem, eşini ve çocuklarını yanına alıyor, Kâbe’de Hakk’a niyaza duruyordu.

Dünya yüzünde cennette olmayan bir şey vardı. Burada kabiliyetler inkişaf ediyor, hasla ham birbirinden ayrılıyordu.

Ayrışma bir kıskançlık öyküsü ile başladı ve yeryüzünde “ilk kan” döküldü.

Hazreti Âdem’in oğullarından Kâbil, haset, kin ve öfkesine yenik düşerek kardeşi Hâbil’i öldürdü.

Âdemoğullarının ilk yüz karası oldu Kâbil.

Öldürdüğü kardeşini ne yapacağını şaşırdı da, bir kargadan ders aldı.

“Bir karga kadar olamadım!” dedi.

Rehberi karga olan Kâbil, mezar kazıcıların pîri oldu.

Bu topraklardan çekip gitti.

Yeryüzünde inananların sayısı arttı. Kâinat kitabının okuyucuları çoğaldıkça çoğaldı.

Âdem bir gün oğullarını çağırdı

“Evlatlarım” dedi. “Ben cennet meyvelerinden yemeyi özlüyorum!”

Oğulları onu babaları için aramaya gittiler.

Yolda meleklerle karşılaştılar.

Meleklerin yanında, Âdem aleyhisselam için kefen, güzel koku ile kazma, kürek ve zembil vardı.

“Ey Âdem’in oğulları! Nereye gidiyorsunuz ve ne istiyorsunuz?” diye sordu melekler.

“Babamız hasta. Cennet meyvelerinden yemeyi arzuluyor. Onu bulmak için gidiyoruz.”

“Geri dönünüz. Babanızın eceli geldi.”

Âdem aleyhisselamın oğulları, meleklerle birlikte geri döndüler.

Melekler Âdem’in yanına girince, Havva durumu anladı ve korktu.

Âdem’e sıkı sıkıya sarıldı.

Âdem, Havva’ya seslendi:

“Sen de yakında peşimden geleceksin, merak etme. Şimdi vuslat zamanı. Yüce Rabbimin melekleriyle benim aramdan çekil de yoluma gideyim!”

Hazreti Âdem sonra oğlu Şit’i yanına çağırdı.

“Ey Şit oğullarına söyle” dedi. “Dünyayı sonsuz sanmasınlar. İşte ben bin

yıl yaşadım ama ben de ömrümün sonuna geldim. Bu fani dünyadan er

veya geç bir gün göçüp gideceklerini hatırlarından çıkarmasınlar. Yapacakları

her işin, atacakları her adımın sonunu düşünsünler. Doğruluğuna inandıkları, tecrübeli, bilgili, görgülü kişilerle istişare etsinler.”

Melekler Âdem aleyhisselamın ruhunu kabzettiler.  Sonra bedenini yıkadılar, kefenlediler, güzel kokular sürdüler.

Kabrini kazdılar. Meleklerden birisi öne geçti. Öteki melekler de onun arkasına durdular.

Âdem’in çocukları, torunları, torunlarının torunları da onların arkasında sıralandılar. Cenaze namazını kıldılar.

Melekler kabrin içine girip Âdem’i kabre indirdiler.

Kabrin üzerine toprak çektikten sonra:

“Ey Âdem’in oğulları! İşte, ölüleriniz hakkında tutacağınız yol budur.” dediler.

Hazreti Âdem’den sonra oğlu Şit, torunlarından İdris ve Nuh peygamber oldu.

Nuh Tufanından sonra ıssızlığın dağlarla çevrelendiği çorak bir mekân haline geldi buralar. Hazreti Âdem’in inşa ettiği Kâbe’den hiçbir iz kalmadı.

Kül rengi dağlarda, kızgın çöllerde vahşi hayvanların ulumaları duyuluyordu.

Bilmiyorum üzerimden kaç yüzyıl geçti.

“Ey İbrahim! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?”

Derken, beklemekten yorulduğum bir gün, bu ıssız diyarlara üç bereketli insan geldi.

Bunlar, Hazreti İbrahim, Hazreti Hacer ve kundaktaki oğulları İsmail’di.

Baba İbrahim, anne oğula çölün ortasında bir çadır kurdu. Kundaktaki yavrusunu uzun uzun bağrına basıp sevdi, okşadı.

Sonra bebeği annesinin kucağına verip, bineğine binerek onlardan uzaklaşmaya başladı.

Hacer arkasından seslendi:

“Ey İbrahim! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?”

Hazreti İbrahim cevap vermedi, arkasına dönüp bakmadı. Dönüp baksa, belli ki yüreği dayanmayacaktı.

İbrahim uzaklaştıkça Hacer’in sesi, yalnızlığın ve çaresizliğin çığlığına dönüştü.

“İbrahiiiiiiim! Bizi kime bırakıp gidiyorsun?”

İbrahim ses mesafesinden çıkıyordu. Durdu, Arkasına bakmadan,

“Allah’a” dedi.

Hazreti Hacer, Hakk’ın emrinden başka hiçbir gücün eşine bunu yaptıramayacağını biliyordu.

Soruyu değiştirdi,

“Bizi bu ıssız ve kimsesiz yerlere bırakmanı Allah mı emretti?”

Yine arkasına bakmadan, “Evet” dedi İbrahim.

“Öyleyse O bizi korur.” dedi Hâcer.

Yüzünde teslimiyetin vakarı vardı.

Baktım, İbrahim bineğinin üzerinde sarsıla sarsıla ağlıyordu.

Yarın: 4. Bölüm, GÖZYAŞI VADİSİ

[Harun Tokak] 3.9.2017 [TR724]

Çölde bir nilüfer çiçeği -Hac Hatıraları-2 [Harun Tokak]

Bu kutlu yolculukta bambaşka bir âlemin sahillerinde, farklı bir dünyaya doğru yol aldığımızın farkınızdayız.

Tavafın her şavtında Rabbimizin azametini farklı dillerle ilan etmek istiyoruz. Kendimize göre bir sistem geliştiriyoruz. Birinci şavtta istiğfar, ikincide tekbir, üçüncü ve dördüncüyü tesbih, hamd ve senâ ile süslüyor, beşinci ve altıncı da âlem-i İslam ve ülkemiz için dua ediyor, yedinci şavtı tefekkürle tamamlıyoruz..

Tavafa başladığımız yerden yörüngeden çıkıyoruz. Üstümüz başımız sırılsıklam. Bir ışık sağanağından çıkmış gibiyiz. Makam-ı İbrahim’e yakın bir yerde ikişer rekât namaz kıldıktan sonra biraz dinlenmek için Kâbe’nin beyaz mermer merdivenlerine oturuyoruz. Bu saatlerde seyri doyumsuz Kâbe’nin.

Kimi bir köşede oturmuş Kur’an okuyor, kimi huşu içinde namaz kılıyor, kimi de ellerini Yaradan’a açmış dua ediyor. Burada kılınan namazların, dünyanın başka mescitlerinde kılınan namazdan yüz bin kat daha sevaplı olduğunun bilincindeler.

Burada gece, Kâbe’nin güneşiyle aydınlanan başka bir gündüz.

Derken, Kâbe minarelerinden sabah ezanları kanatlanmaya başlıyor.

Kâbe’nin etrafında coşkun akan nurlu nehir, ansızın don tutmuş sular gibi olduğu yere mıhlanıyor ve herkes Kâbe’ye yöneliyor.

Binlerce insan Kâbe’ye dönüyor, Allah’a yöneliyor. Victor Hugo’nun dediği gibi, küçük sonsuzlar, Büyük Sonsuz’un huzurunda duruyor, hem de O’nun evinde. Düz saflar halinde değil, dalga dalga büyüyen daireler halinde.

Az sonra askerlerin arasında, beyaz entarisi üzerine giydiği sırmalı siyah cübbesiyle Kâbe imamı görünüyor. Askerler safları yara yara imamı en öne geçiriyorlar.

Eller göğüslere bağlanıyor ve sihirli bir ses, tatlı bir su şırıltısı gibi yüreklere dolmaya başlıyor. Südeysi Fatiha okuyor. Üzerimizde binlerce güvercin uçuşuyor.  Sanki insanların ara verdiği tavafı onlar sürdürüyor. Namaz biter bitmez, kapakları açılmış baraj suları gibi, bir anda yine coşkunca akmaya başlıyor kalabalıklar.

Biz yine beyaz mermer merdivenlerde Kâbe’nin seyrine dalıyoruz. İstiyoruz ki biz onun ihtişamını seyrederken o da bize bir şeyler fısıldasın. Yüreğimizin kulağını Kâbe’nin hakikatli diline dayıyoruz. Evet, Kâbe ona kulak veren her müminle konuştuğu gibi bizimle de konuşmaya başlıyor:

“Ben Kâbe…

Benim planım, gökler ötesi âlemlerde çizildi.

Hazreti Âdem ile Havva Arafat’ta buluştuktan sonra el ele tutuşarak beraberce geldiler bana doğru. Hakikatim var, ama henüz suretim yoktu.

O zaman burası uçsuz bucaksız çöldü. Hazreti Âdem, Rabbine ibadet etmek istedi. Cennette iken, etrafında tavaf ederek ibadet ettiği nurdan sütuna kavuşmaktı muradı.

Yeryüzünde henüz, harcın, taşın, tuğlanın bilinmediği bir dönemdi. Cebrail aleyhisselam neyi nasıl tarif ediyorsa Hazreti Âdem öyle yapıyordu.

Önce temel kazıldı. Kazma işi bittiğinde durulardan duru, Allah’ın Peygamberi temellerimi kendi elleri ile attı. Meleklerin sürekli tavaf ettiği yedinci kat semadaki Beytü’l Mamur’un izdüşümünde taş taş yükselmeye, cisme bürünmeye başladım. Hazreti Âdem duvarlarımı örüyor, Hazreti Havva da ona yardımcı oluyordu.

“RAHMETİNDEN SÜRGÜN ETME ALLAH’IM”

Çölde, bir nilüfer çiçeği gibi açmaya başladım. Yeryüzünün ilk insanları yeryüzünün ilk binasını inşa ediyordu. Tamamlandığımda, Hazreti Âdem ile Hazreti Havva etrafımda dönerek beni tavaf etmeye başladılar. Tavaftan sonra duaya durdular:

“Bizi cennetinden sürgün ettin, rahmetinden sürgün etme Allah’ım!”

Aslında hakikatim hep buradaydı da, o hakikatin nerede olduğunu gösterecek bir bayrak direği yoktu. İnsan yeryüzüne gönderilince o işaretin konma vakti geldi. Öyle ki, bir gün melekler Hazreti Âdem’le karşılaştıklarında “Sen var edilmeden evvel bizler çok kereler Kâbe’yi tavaf ettik!” diyeceklerdi.

Bugün Müslümanlar dünyanın her yanından bana doğru dönerek namaz kılıyorlar. Hem de kesintisiz, her an!

Namaz vakitleri doğudan batıya doğru güneşin seyrine göre ilerler. Dolayısıyla dünyanın her yerinde dairevi olarak kesintisiz namaz kılınır. Biri bitirirken diğeri başlar. Eğer bu harekete uzaydan bakma şansınız olsa, dünya yüzünde aralıksız namaz kılındığını görürsünüz.

Hakikatim yedinci kat semaya kadar göklerin her katına uzanır. Semada melekler, arzın katmanlarında ise cinler beni tavaf eder.

Beytü’l Mamur yedinci kat semanın kıblesi, ben de yeryüzünün kıblesiyim. Ben sizin bildiğiniz âlemin merkeziyim, Beytü’l Mamur ise makro kozmosun merkezi. Aynı hakikatin iki ucu, Tevhidin iki ayrı yüzüyüz.

Yeryüzündeki bu sürekli tavaf, arzın merkezinden yedinci kat semaya kadar, her kat semada biraz daha genişleyen daireler halinde devam eder. Yedinci kat semada, Beytü’l Mamur etrafında en büyük dairevi dönüş gerçekleşir.

Benim etrafımda tavaf edenler yedinci kat göklerdeki tavafa da katılmış olurlar.

Zerreden küreye, küreden Arş’a kadar uzanan bir dönüştür bu.

ARAFAT: MAĞFİRETİN MEKÂNI

Umreden sonra çıkardığımız ihramlarımızı Zilhiccenin sekizinci günü yeniden giyiyoruz. Mekke sokakları insan seli… Mekke Arafat’a akıyor.

Hac, Kâbe’yi terk etmekle başlıyor. Kâbe Allah’ın evi, Arafat ise evin sahibine yolculuk.

İlk durak Mina…

Arife güneşi karşı dağların ardından göründüğünde milyonlar, Mina’dan, marifetin beşiği Arafat’a akmaya başlıyor.

Arafat kaybettiklerimizi bulma yeri.

Hiç bitmeyen yolculuk…

“Hiç bitmeyen yolculuk” diyorum, çünkü bu yolculuk Allah’a. Allah’a doğru yapılan yolculuk, ‘sonsuzluk’ demek. Mutlak güzelliğe, mutlak ilme, mutlak kudrete, mutlak kemale hareket. Kesintisiz, sonsuz bir hareket…

Her adımımda bir peygamberin ayak izine basıyor olmalıyım. Mahşerde işte böyle yürünür düşüncesiyle, yalın ayak, baş açık yola düşenlerle dolu yollar.

Arafat ovası, kendisine akan nehirlerle her an biraz daha dolan nurlu bir deniz gibi gittikçe kabarıyor.

Arafat ovasını boydan boya geçerek Hasan Abdullahlarla birlikte Arafat Dağı’na tırmanıyoruz.

Rahmet dağı denilen bu mekân, ümidin bütün renklerini bağrında saklayan küçük bir tepecikten ibaret.

Hak rahmetinin sağanak sağanak yağdığı bir yer burası. Ova, bütün ihtişamı ile gözlerimizin önünde. “Bütün ihtişamı” ile diyorum, ama aslında Arafat sade bir düzlükten ibaret. Onu muhteşem hale getiren şey, milyonlarca müminin aynı anda ve aynı niyetle burada toplanması.

Dün evinde, köyünde olanlar bugün, Allah’ın misafiri.
Hakk’ın Habibi’nin “Hac Arafat’tır” dediği mekân burası. Her mümin cennetini yitirmiş bir Âdem.

Güllerin Efendisi burada mağfirete eren kişiyi tasvir ederken, “Anasından doğduğu günkü gibi olur” diyor.

IŞIKLAR SANKİ KUMLARDAN FIŞKIRIYOR

Arafat ovasına apaydın bir gün vuruyor. Işıklar sanki kumlardan fışkırıyor. Hiç bitmesini istemediği en tatlı rüyasında herkes… Varlıklar kendi sükûnuna çekilirken müminler burada tepeden tırnağa ses.

“Lebbeyk Allahümme lebbeyk! (Buyur Allah’ım! Ben geldim Allah’ım!) haykırışları ovayı inletiyor.

Arafat’ı dolduran bu sesler, hacılık makamına erişmiş müminleri, bir ömür boyu takip edecek ve onların gönlünü her daim durulardan duru hale getirecek.

Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar, beyaz ihramlar içinde, başları açık bir halde, o kaçınılmaz günü düşünüyorlar. Yüzleri endişeli. Hesaba çekilmeden evvel nefislerini hesaba çekiyor, günahlarını dergâh-ı İlahi’de itiraf ediyorlar.

Peygamberimizin Veda haccında öğle ve ikindi namazlarını cem ettiği Nemire Mescidi bizi selamlarken, Mina ve Müzdelife de sadakat postuna bürünmüş iki derviş gibi uzaklardan bizi gözlüyor.

Bütün varlıkların, dünyanın yaratılışı öncesi sessizliğine büründüğü bir anda Arafat ovası bizimle konuşmaya başlıyor:

“Dünyada henüz ateş yanmıyor, bacalar tütmüyordu. Sırtı süvarisiz soylu atlar oradan oraya başıboş koşuyor, gözleri sürmeli ceylanlar üzerimde sekiyordu.

Yer altından akan suların uğultusunu duyuyor, serinliğini tenimde hissediyordum.

Dünya tastamam dayalı döşeli idi, ama hep bir şeyler eksik gibiydi.

Bu akıp giden sulara, her mevsim doğum sancıları içinde kıvranan toprağa, etrafına nefis kokular saçan çiçeklere, başıboş koşturan atlara eşlik eden birileri olmalı değil miydi?

Yıllar böylece geçti.

Derken güneşin ışıklarının yeryüzüne diklemesine indiği bir gün, ufukta bir hareketlilik oldu.

Bir kadın geliyordu. Gelenin güzelliği birden bütün ovayı, obayı, dağı, taşı doldurdu. Daha önce böyle bir güzel görmemişti gözlerim. Cennetten inmişe, Cemal’i görmüşe benziyordu. Bilcümle canlılar dikkat kesildiler.

Yaz güneşinin altında, sükûnetin duasında, bir duruyor, bir yürüyordu. Sanki bir yitiğini arıyordu, ya da yitmiş birisiydi.

Genç ve güzeldi.

Bu yerlerin yabancısı olduğu her halinden belliydi.

Rahmet Tepesi’ne kadar geldi, sırtını tepenin yamacına yasladı.

İçime bir sevinç doldu, dalga dalga bütün zerrelerime yayıldı.

O zamanlar burası, bağları, bahçeleri ve ormanları ile her tondan yeşilin saltanatını sürdüğü, su şırıltılarının duyulduğu, aşk ve bahar kokan bir yerdi.

Yaz güneşinin sıcaklığında bir ağacın altına oturdu ve gözlerini uyur gibi yumdu.

Kulaklarına dolan sesleri dinlemeye daldı.

Sonra ellerini açtı:

“Ey Âlemlerin Rabbi, ey benim Rabbim, ister sürgün et, ister kov, gönder bahçenden. Ama beni Senden gönderme. Cennetinden düşürürken, gözünden de düşürme. Kendi rızan için, benden vazgeçme.” (Nazan Bekiroğlu’nun Lâ isimli romanından.)

Beni Âdem’le buluştur.”

Böylece adının Havva, yitiğinin Âdem olduğunu anladım. Sesi ağlamaklı ezgiler gibiydi. Kendisini koca âlemde yapayalnız hissediyordu. Yaşlar süzülüyordu yanaklarından. Neden sonra kendi hıçkırıklarından yoruldu. Ağlamanın sonu yoktu.

Sustu…

Derken güneş, çöl ufkunda kayboldu. Karanlık inmişti. Börtü böcek ötmeye, vahşi hayvanlar ulumaya başladı. Havva yalnızdı, garipti, kimsesizdi. Gece ürperticiydi. Havva’nın cennette hiç gece görmediği belliydi.

Önündeki düzlüğe baktı. Dağlara, çekilip giden buluta baktı. Mehtap beliriverdi aniden gözlerinin önünde. Güneş kadar aydınlatmıyordu ama olsun, gecenin lambasıydı.

Âdem’i düşünüyordu. “Şimdi nerelerdedir, bir başına ne yapıyordur?”

Tepeden tırnağa hasret, tepeden tırnağa pişmanlıktı.

EY RABBİM! BENİ SENDEN SÜRGÜN ETME

Gökler sessizdi, ama o tepeden tırnağa sesti.

Kalplerin sahibine seslendi:

“Ey Rabbim! Beni cennetinden sürgün ettin, senden sürgün etme…

Cennetinden düşürdün, gözünden düşürme!”

Cennette mutlu bir hayatı varmış Havva’nın. Hazreti Âdem’le yaşayıp gidiyorlarmış.

Serapa güzellikler diyarı imiş cennet. Yayılıp uzanmış gölgeleri, gök zümrütleri, kızıl yakutları, köpük köpük akıp giden süt ve bal ırmakları, maîn şarabı ile dolu testileri, sürahileri, kadehleri…

Salkımlar, salkımlardan dökülen parıltıları…

Etraflarında koşuşturan hurileri, gılmanları…

YASAK AĞAÇ

Yasak ağaç, büyülü uykular kadar tatlıymış. Ebedilik vaadi onları yanıltmış. Bir güzellik yanılgısına kapılmış, sürçmüş ama düşmemişler.

Havva üzerime uzandı. Dünyada benden mutlusu yoktu. Ben toprak ana, o da insanoğlunun anası olma yolunda…  İlk defa üzerine bir ağırlık çöktü, yavaş yavaş kapandı gözleri.

Bir Arafat sabahına uyandığında güneşi gördü güzel gözleri. Kendisi için barınacak bir çardak kurdu, etrafını sarmaşıklarla çevirdi. Havva’nın günleri dua ve niyazla geçiyordu. Dinmek bilmeyen yağmurlar gibi akıyordu gözyaşları.

Benim içim içime sığmıyordu.

Günler sanki büyük bir bayrama doğru akıyordu. Hazreti Havva kuşlarla, ceylanlarla arkadaş oldu. Artık hiçbir hayvan ondan kaçmıyordu. Yeni komşularına çabuk alıştı.

“Allah’ım! Bizi birbirimize kavuştur, bizi affet!”  diye dua ediyordu. Gözleri hep ufuklardaydı. Bir elini gözlerine siper ederek uzakları gözlüyordu.

Günler geceler boyunca ağladı Hazreti Havva. Akıttığı her damla gözyaşı Âdem’i ona yaklaştıran bir adımdı.

Aylardan yine Zilhicce, günlerden Pazartesi’ydi. Havva bir ağaç gövdesine yaslanmış, yüzünü bahar güneşine çevirmiş, öylece duruyordu. Gözleri kapalıydı. Cenneti özlüyor olmalıydı. Derken ufukta bir hareketlilik fark edildi.

Âdem olabilir miydi? Âdem olsundu. Âdem’di.

Buluştular…

Bu onların dünya gözüyle birbirlerini ilk defa görüşleriydi. Cennetten sökülen iki fidan benim bağrımda dünya toprağına kök saldılar. Dünya sabahında sular aydınlandı.

Ben, yolların kavuştuğu, ırmakların buluştuğu yer oldum. Cennette yarım kalan rüya tamamlandı.

O günden sonra tüm müminlerin cennet rüyaları benimle tamamlanacaktı. Hazreti Âdem insanlığa baba, Hazreti Havva ana oldu. Yeryüzü misafirlerine, muhataplarına kavuştu.

Âdem ile Havva el ele tutuşarak Müzdelife ’ye doğru bir sevinç dalgası gibi akıp gittiler.

Yarın: 3. Bölüm, ARAFAT’TAN MÜZDELİFE‘YE DOĞRU

[Harun Tokak] 2.9.2017 [TR724]