Ahmet Kurucan: Hizmet’in yeniden tanımı ve bu tanıma göre yenilenmiş idari kadrosu ile yeniden organizasyonu.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yıllardır yanındasınız. Bize kısa bir Gülen portresi çizseniz?

Çok zor bir soru. Bana şu ana kadar yüzlerce defa sorulmuştur bu soru benzer ifadelerle. Hepsinde de zorlandığımı söyleyebilirim. Neden? Çünkü çok boyutlu, farklı özelliklere sahip ve hayatta olan bir insandan söz ediyoruz. Ama deneyeyim:

Bir; Hocaefendi, bir insandır. Adı da Fethullah Gülen’dir. Hocaefendi saygı ifade eden bir beyan olmanın ötesinde bir vasıftır onun için. Gerçi bu vasıf Türk-İslam kültüründe başka hocalarımız için de kullanılır, fakat bu vasfın içini dolduran doyurucu özelliklere sahip olmasından ve fikri öncülüğü, rehberliğini ve önderliğini yaptığı cemaatin çok geniş bir kapsama alanına sahip olmasından dolayı olsa gerek, Hocaefendi dendiği an Fethullah Gülen akla gelir olmaya başlamıştır. Dünün Türkiye’sinde böyleydi. Kitle iletişim araçlarının rolünü de burada unutmamak lazım. Buna sıfatın ismin önüne geçmesi, ya da sıfatın isimle özdeşlemesi gözüyle de bakabiliriz. Fakat bu durum Hocaefendi’nin insan olma özelliğini ortadan kaldırmaz. Bazılarının “şeyh uçmaz müridi uçurur” fehvasıyla çok farklı şekillerle Hocaefendi’yi tarif ve tavsif etmesinden hareketle bunu vurgulama ihtiyacı hissediyor ve sözü onun için uzatıyorum.

Son tahlilde Hocaefendi, annesi babası olan, tıpkı benim gibi, sizin gibi insanî özelliklere sahip yiyen-içen, gülen-ağlayan, üzülen-sevinen, kızan-neşelenen, hataları-savapları ile bir insandır. Unutmamalı, insana insanüstü değer verme, hataların hem başlangıç hem de odak noktasıdır.

İki; Hocaefendi Ali Bulaç ve ondan önce de Enes Ergene’nin tespit ettiği gibi Osmanlı’daki ulema geleneğinin belki de son temsilcilerinden biridir. Tefsir, fıkıh, hadis, kelam vb. İslami ilimlerin hemen hepsinde günümüzün uzmanlık kabulündeki kriterlerin üstünde, bazıları itibariyle de daha derinlikli bilgileri olan bir âlimdir. Yazılı ve sözlü eserlerine baktığınızda bunu çok rahatlıkla görebilirsiniz. Disiplinler arası seri intikaller yapabilmesi bunun göstergesidir. Bunu da ehil olan insanlar anlar. Nitekim bu bağlamda çeşitli ilmi disiplinlerdeki yeri, eldeki somut verilerden hareketle tespit edilmeye çalışılmış, ürettiği düşünceler, yapmış olduğu yorumlar ve yaşamış olduğu hayatla birlikte çeşitli ilmi çalışmalara konu olmuştur. Söz konusu çalışmalar ne kadar objektiftir, ne kadar gerçeği ve doğruyu yansıtmaktadır; bu çalışmaların yayınlandığı ilk günden beri ayrı bir tartışmanın konusunu oluşturmuştur. Bu da ilmi gelenek içinde tabii karşılanması gereken bir olgudur. Eğer ortaya konan o değerlendirmeler birileri tarafından propogandist bir söylem olarak kabul ediliyorsa, somut veri tabanına dayalı yorumlar olduğu için onlar da aksini aynı veri tabanından hareket ederek ortaya koyabilirler.

Ben şahsen yanında yaklaşık 3 yıl fıkıh, kelam, hadis, tefsir, tasavvuf dersleri almış bir insan olarak Hocaefendi’nin söz konusu ilimlerde yukarıda ifade ettiğim gibi uzmanlığın ötesine taşan bilgilere sahip, usulü’d-din’e vakıf bir âlim olduğu kabul edenlerdenim. Fakat bu demek değildir ki onun her görüşü, her yorumu, her hükmü mutlak doğrudur, üstüne söz söylenemez, herkes onu kabullenmek ve uygulamak zorundadır. Hayır bunu  demiyorum, hiç kimse de diyemez. Hakikat tekelciliğinin ta kendisidir bu. Ancak o zihniyete sahip bir insan söyleyebilir bunu.

Nitekim, ehl-i sünnetin tevhid, nübüvvet, haşir diye kategorize ettiği dinin inanç alanında, kalbin eylemi olan iman noktalarında zaten problem yok. Ama yaptığım okumalara bağlı olarak özellikle kendi ilgi alanım olan İslam hukuku kapsamında katılmadığım görüşleri de vardır Hocaefendi’nin ki bu da gayet tabiidir. İ. Azam’ın halkasında ders okumuş talebelerinin, mesela İ. Muhammed’İn, Ebu Yusuf’un, İ. Züfer’in hem de hocalarının metodolojisi ile yaptığı içtihadlarda farklı sonuçlara ulaşmaları, farklı kanaatlara varmaları nasıl tabii ise, bu da tabiidir ve sağlıklı bir ilişkinin göstergesidir.

Hocaefendi ile hoca-talebe ilişkimiz ders halkasına oturup talebelik yaptığımız yıllarda ideal seviyede olmasa bile böyleydi. İçtihada, yoruma açık bazı konularda karşılıklı müzakerelerimiz oldu zaman zaman. Zenginlik kabul ederdi Hocaefendi bu yaklaşımları. Kendi düşüncesinden vaz geçip haklısınız dediği mevzular bile vardır ki bu bizim cesaretimizin yanında onun büyüklüğünü ve tevazusunu gösterir. Geleneğimiz içinde yerini alan âlimler de zaten hep böyledir, böyle olmalıdır.

Üç; Hocaefendi vaizdir. Hocaefendi yıllarca cami kürsülerinde, konferans salonlarında, kahve köşelerinde, ev sohbetlerinde ve video kameraları önünde vaaz eden bir vaizdir.

Hayatının merkezinde “söz” vardır Hocaefendinin. Bana göre Fethullah Gülen, “Hocaefendi” kimliğini ve kişiliğini, bunun yanısıra fikri ve fiili rehberliğini yaptığını cemaatini “söz” ile inşa etmiştir. Bu bağlamda en ilginç olan şey, 67’li yıllardan beri ağzından çıkan sözlerinin kamuoyuna açık olanları da, üç-beş kişi ile çok dar dairedeki birlikteliklerinde sarf ettiği sözlerinin de hepsinin kayda alınmış olmasıdır. Şöyle diyebilirim; sanki gizli bir kamera sürekli onu kaydetmekte ve daha sonra kamuoyuna yayınlamaktadır. 1985’den beri yakın dairede tanıdığım Hocaefendinin kayda alınmamış, kamuoyu ile paylaşılmamış sözleri, paylaşılanlara nispetle devede kulaktır.

Hocaefendi bir vaiz olarak emsalleri ile mukayese edildiğinde, herkesin kabul edeceği gibi farklı özelliklere sahiptir. Âteşîn üslubu vardır. İçkin ve aşkın hislerle coşkun bir anlatım diline sahiptir. Ama bu üslup ve dilde, akıl-mantık-his dengesi ve bütünlüğü vardır. 70-80 ve 90’li yılların sonuna kadar genç kitleyi camiye ve sohbet ortamlarına çekmeyi başarmasında ben bu özelliklerin etkin bir rol oynadığını düşünüyorum ve bunu bir başarı hikayesi olarak yorumluyorum.

Mesela bizim evde çocukluğumda Merhum Tahir Büyükkörükçü Hoca’nın vaazları dinlenirdi, hem de o eski tekerlekli şeritli kasetleri olan teyplerden. Timurtaş Hoca’yı, Ahmet Vanlı Hocaefendileri dinlediğimizi de hatırlıyorum. Ama bunlar arasında beni kendine en çok cezb ve celbeden Hocaefendi oldu. Sebebi, yukarıda söylediğim âteşîn üslup, akıl-mantık-his dengesinin gözetildiği dil ve tabii ki bir genç olarak bana da hitap eden değerlendirmeleriydi.

Bu denge her zaman korunmuş mudur?

O ayrı bir tartışma mevzuu. “Herhalde burada senin kızdığın zamanki sözlerini de yazıyorum” diyen sahabiye parmağıyla dilini gösterip “Yaz, Allah’a kasem olsun ki bu ağızdan haktan başka bir şey çıkmaz” diyen Hz. Peygamber’i misal göstererek “evet, korunmuştur” diyemem. Hiç kimse de diyemez. Hatta Hocaefendinin kendisi de demez ve diyemez.

Bu anlatım dili -isterseniz hitabette belagat diyelim- bazen aşırı mübalağalara kaçmış ve objektiflikten uzaklaşmış olabilir. Çevresindeki insanlar o sözleri bilimsel veri gibi algılamış olabilir. Dediğim gibi, bunlar ayrıca somut veriler üzerinden hareketle yapılacak müzakere konusu. Şu bir gerçek, vaazlarındaki ifadelerle, bizatihi kendi kaleminden çıkan Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki yazılı ifadeleri de birbirinden farklıdır.  Vaazlarında “metafizik gerilim”, kitleleri harekete geçirme amacı daha baskın iken, Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde ilmi tespitlerde bulunma amacı daha baskındır
Benim idrak aynama yansıyan Gülen portresinde dördüncü ve sonuncu özellik ise, Hocaefendi ilk günden itibaren değişik yönleri ile bu cemaate önderlik yapmıştır. Başlangıç itibariyle dini bir cemaat olarak ortaya çıkmış, daha sonra kaderin önüne serpmiş olduğu sular sayesinde, ortaya konan hizmet idealine gönül veren insanların samimi, candan, içten gayretleri ile dünyanın değişik ülkelerine dağılan inanç merkezli bir sivil toplum hareketinin önderidir. Ama bu önderlik, rehberlik, yol göstericilik, ortaya koyduğu “meta idea” denen ana fikirlerle yaptığı liderlik, devlet veya özel şirketlerde olduğu gibi amir-memur ilişkisinin hâkim olduğu manada bir liderlik değildir. Zaten ona literatürde yöneticilik denir. Burada şunun altını ısrarla çizeyim; liderlik ile yöneticiliğin kendisinde kesiştiği zamanlar yoktur demiyorum. Aksine vardır. Dün de vardı, bugün de vardır ve benim kanaatim Allah uzun ömür versin, kendisi istemese de ömrü olduğu müddetçe olacaktır diye düşünüyorum.

Hocaefendinin liderliği Hizmet hareketinin fikri temelleri, bir başka ifadesiyle misyonu, vizyonu ve değerlerini tespit bağlamında kendini gösteren bir liderliktir. Bu zaviyeden bakınca ilk günden bugüne onun belirleyici özelliği, onu ve işleyiş sistemini uzaktan yakından bilen herkesin kabullendiği bir gerçektir.

Erken dönemler yani İzmir yılları itibariyle şunu diyebilirim; Hizmet dediğimiz şeyin esaslarını belirleme ve sonrasında bunu hayata taşıyacak projeleri üretmede Hocaefendi neredeyse tek başınadır.

Özel okulculuğa geçiş gibi öyle hayata taşınmış projeler vardır ki etrafındaki insanlara rağmen yapmıştır Hocaefendi bunu. Yakın çevresindeki özellikle esnaf kesiminde yerini alan bazılarının itirazlarını yüksek sesle seslendirmelerine rağmen ısrar etmiş, onlar nezdindeki kredisini ağırlıklı bir unsur olarak kullanmış, “ben liderim, benim dediğim olur” deyip kestirip atmamış ama onları ikna cihetine giderek o projeleri hayata taşımıştır. Hizmetin artık kabuğunu çatlatıp Türkiye içine yayılması ve hele 90’lı yıllardan itibaren yurt dışına açılması, yetişen yeni nesillerinde üniversite mezunlarının hayata atılmış gençler olarak olarak devreye girmesi ile birlikte fikri düzlemde onların da katkısı devreye girmiştir. Bu aşama benim yorumlarıma göre Hocaefendinin yöneticilikten liderliğe geçtiği dönemdir. Fakat bu çizgi sürekli gelişme kaydeden bir trend izlememiştir.

Kısaca bunları söyleyebilirim benim idrak ve ihata ufkuma yansıyan Gülen portresi adına. Belki şunu da ilave etmem gerekir; genel manada çizdiğim bu tabloda yerini alan Hocaefendi’ye dün ve bugün zaman çizelgesi üzerinden bakıldığında hep aynı konumu korumuş, aynı performansı göstermiş midir? İslami literatürdeki kavramlarla ifade edeyim istikamet, istikrar ve istimrar üzere midir?

Bu soruya evet veya hayır diye siyah ve beyaz şeklinde sadece iki kısma ayrılmış kategorik bir cevap vermem doğru olmaz. Siyah ve beyaz arasında onlarca yüzlerce rengin ve renk kombozisyonunun da bulunduğunu unutmamak lazım. Neden? Çok net cevabım; istikamet, istikrar ve istimrarı sürekli olarak muhafaza etme insanın fıtratına aykırı. Buna rağmen evet veya hayır cevabı verenler olabilir. Bana göre evet diyenler, Hocaefendi’yi Peygamber gibi kabullenen insanlardır. Ben bu cemaat içinde Hocaefendi’yi ne kadar severse sevsin böyle insanların olabileceğine ihtimal vermiyorum. Bu “Kendi doğrumu senin yanlışına kurban ederim ve ilk başta da ben kurban olurum” deme gibi bir şeydir ki bunu ne imanla ne akılla, ne sevgiyle te’lif edemem. Kim yaparsa yapsın yanlış, yanlıştır. Yanlışı müdafa etmek ise yanlışı yapmaktan daha büyük yanlıştır. Bununla beraber Hocaefendi sevgisi ile yukarıdaki tavrı sergileyen fanatikler çıkarsa da onları imanda istikamete, “Ben de bir beşerim” ama sizden farkım bana “vahy olunuyor” diyen Hz. Peygamber yoluna çağırırım. Cemaate “cult” veya daha insafla yaklaşıp “cult” özelliklerinden bazılarını taşıyor diyenlerin delil gösterdikleri bu ve benzeri tavırlara karşı mücadele ederim.

Hayır diyenler ise, Hocaefendi’yi siyaset eliyle son 4-5 yıldır yapılan itibarsızlaştırma, düşmanlaştırma, şeytanlaştırma propagandalarına inanan, dün ve bugün mukayesesini yapıp, artı ve eksileri ile bir bütün olarak görme muhakemesinden yoksun insanlardır. Bunlara da Allah akıl, fikir, insaf, iz’an versin diyerek dua etmekten başka bir şey diyemem.

Benim cevabım ise; ne evet ne de hayır. Hocaefendi müşahade alanıma giren özellikleri ile ilkeler, değerler, prensipler açısından istikamet, istikrar ve istimrarını ısrarla korumaya çalışmış, onları hayata yansıtan projelerde ise arka plan şartlarına bağlı olarak farklı uygulamalarda bulunmuş birisidir. Mevlana’nın pergel metoforunu burada ödünç alıp pergelin sabit ayağına sabiteleri, kendi etrafında 360 derece dönen ayağını ise içtihada açık olan sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, dini vb. şartlara göre değişen karar ve pozisyonları koyabilirsiniz. Sabiteler açısından bakanlar Hocaefendi istikrar ve istikamet ve istimrarı korumuş, içtihada açık alandan bakanlar tam tersini diyebilir.
O zaman şunu soralım: “Hangi Hocaefendi?”

Tamam, bu sorunuzla Gülen portresi cevabını tamamlayabilirim. Bana göre de “Hangi Hocaefendi?” sorusu çok önemli bir sorudur. Genel portre adına; insandır, âlimdir, vaizdir ve liderdir dedim. Özelde ise bunun tarihi kesitlere ayrılması gerektiğine inanıyorum. 10’ar yıllık devrelere ayırma, bence güzel bir deneme olur:

Yani İngilizce’deki ifadesiyle bir timeline, zaman çizelgesi üzerinden ele alma:

Mesela 1970-1980; 1980-1990; 1990-2000; 2000-2013 ve 2013’den bugüne şeklindeki bir ayırımın “Hangi Hocaefendi?” sorusuna cevap aramada iyi bir zaman çizelgesi olduğunu düşünürüm.

Yukarıda saydığım 4 özelliği ile 5 dönem için ayrı ayrı çizelge ortaya konacak ve değerlendirmeler bu devrelerdeki arka plan şartları ile birlikte yapılacak. Vaiz özelliğini ele alalım mesela. 70-80’den başlayıp bugüne kadar dönem dönem camilerdeki ve Bamteli haftalık sohbetlerindeki vaaz konularından, onları dile getiriş üslubuna kadar her şey. Yazar ve metin merkezli bir analizden bahsediyorum. Doktora tezlerine konu olabilecek bir mevzu bana göre bu. Yapılacak şey, bu 10’ar yıllık dönemler içinde dile getirdiği düşüncelere sabit kadem kaldığı veya değiştirdiği diyerek bütüncül bir gözle bakma. Bunu vaiz kimliği ile ortaya koyduğu yazılı-sözlü eserlerde yaptığınız gibi insan, âlim ve lider vasfıyla ortaya koyduğu düşünce ve davranışlarında da yapma. Tabii her bir dönem için olmazsa olmaz şart, arka plan şartlarının hiç hatırdan dûr edilmemesi ve Hocaefendinin bir insan olduğu gerçeğinin unutulmaması. İşte o zaman yukarıda benim bana sorduğum istikamet ve istimrar sorusuna daha doğru cevap verilmiş olur ve sizin tabirinizle daha net bir “Gülen portresi” ortaya çıkar.

Sanırım size çok sorulan bir soru: Gülen Hocaefendi’yle ilgili özel bir hatıranızı paylaşın desek?

O kadar çok ki? Hangi birini paylaşayım? Şöyle yapayım, bir önceki soruda verdiğim cevaptaki tasnife binaen Hocaefendi’nin insanî yanıyla alakalı birkaç hatırayı paylaşayım ki bu benim en çok sevdiğim, en çok ilgi duyduğum ve en çok hoşlandığım yanıdır.

1989’da Ramazan’ını Almanya’da geçirdim ben. Diyanet’te çalışıyorum o zamanlar. Ramazan görevlisi olarak gitmiştim. Bayram günü bayram tebriği için telefon açtım. Bana “Ne zaman dönüyorsun, uçağın nereye iniyor?” diye sordu. Ben de “Yarından sonra, Ankara” dedim. “Ankara’dan İzmir’e gelsen, bir yere gideceğim, sen de katıl” dedi. Sevindim. İzmir’de kaldığı Bozyaka’ya sabah namazı saatinde vardım. Kısa bir hoşgeldin ve Almanya’da ne yaptın faslından sonra arabaya bindik ve yola çıktık. Gözlüğümü unuttuğumu farkettim. “Eyvah gözlüğümü unutmuşum” dedim. Arabayı kullanan abi bana kızarak “Unutulur mu?” der demez Hocaefendi ona kızarak: “Ne var oğlum bunda. İnsanlık hali. Döndür arabayı” dedi. Yoldan geri döndük gözlüğümü almak için.

Edremit’e gideceğimizi söyledi. Yolumuz önce Balıkesir’e uğradı. Son süreçte ağlaya ağlaya belediye başkanlığından istifa eden Edip Uğur’u ziyaret etmiştik. Arı yağlarının sahibiydi eğer yanlış hatırlamıyorsam. Fabrikasını gezdirmişti Hocaefendi’ye. Sonrasında Edremit’e gittik. Balıkesir’den bize eşlik edenler de oldu kendi arabaları ile. Merhum Hacı Arif Çağan Abinin bayramını tebrik etmeye gidiyoruz. Balıkesir’den çıktıktan sonra haber verdik ona telefonla geliyoruz diye. Allah rahmet eylesin, bizi yazıhanesinde karşıladı Hacı Ağabey. Edremit’in yerli halkından da üç-beş kişi çağırmış. Çağırdığı kişilerin ortak özelliği yıllar önce Hocaefendi Edremit’teki vaizliği döneminde tanıdığı insanlar olması. Öyle bir hoş bir muhabbet oldu ki orada tadı hala damağımda. Eski hatıralardan dem vurdular. Bugünkü gibi hatırımda Kızılkeçili kampından konuştular.

O fasıl bitince, tasavvufa geçildi. Hacı Abi, tasavvufi konular üzerine konuşmayı çok severdi. Başlası konuşmaya. Hocaefendi de saygıyla dinliyor. Bazen devreye giriyor, ilave şeyler söylüyor. Hacı Abi tasdik ediyor ve devam ediyor. Diyalektik bir ilişki. İnsanî düzlemde. Arkadaş gibi. Hoca-talebe, şeyh-mürid ilişkisi yok. Çok ama çok güzeldi.

Sohbetin güzelliğine ayrı güzellik katan bir başka şey de esnaf yemeği yememiz. Masanın üzerine eski gazeteler serildi, domates, salatalık, beyaz peynir, kavun, karpuz, üzüm. Esnaf bir babanın çocuğu, bir dedenin torunu ve Ankara İlahiyat yıllarına kadar esnaflık yapmış ve genelde öğle yemeklerini demirci örsünün üzerinde böyle yemiş birisi olarak bu manzaranın bende hasıl ettiği zevki düşünebiliyor musunuz?

Bir başkası; 90’lı yıllardaki Pazar vaazlarına genelde Hocaefendi araba ile giderdi. İzmir’de isek İstanbul’a, İstanbul’da isek İzmir’e. Ben de katıldım bu yolculuklardan bazılarına. İzmir-İstanbul hem gidiş hem de gelişte mutlaka ama mutlaka uğradığımız bir yer vardı. Susurluk’ta kaşar peynirinden çok enfes tost yapan salaş bir yer. Şehirler arası otobüslerin durduğu bir yer değil. Adı üzerinde salaş. Genelde kamyon şoförlerinin durduğu bir yerdi orası. Karnımız tok olsa bile mutlaka uğrar ve o tereyağlı enfes tosttan yerdik, köpüklü Susurluk ayranı ile birlikte. Genelde hesabı hep Hocaefendi öderdi ama bir defasında ‘Bendensiniz’ demişti bıyık altından gülerek dükkâna girerken. Bayılmıştım o ana. İnsan ve insani özellikler derken işte bunu kasdediyorum. Halk dilini kullanan halkın içinden bir  insan.

1990 yılında olsa gerek, Erzurum’a gittik İzmir’den araba ile. Ulucami’de vaaz etmişti Hocaefendi. Erzincan’ın Tercan ilçesi yakınlarında tıpkı Susurluk gibi şehirler arası kamyonların dinlenme yeri olan bir yerde durduk. Hasırla örülü küçük tabureler var. Birileri koştu hemen Hocaefendi’ye normal boy sandalye getirdi. Kabul etmedi. Taburede oturdu bizlerle beraber. Erzurum usulü kıtlama çay içti hem de üst üste bir-kaç bardak. Halbuki şekerle çay içmeyi çoktan bırakmıştı Hocaefendi. Nostalji olarak yorumladım ben o halini. O küçük sandalyaye oturmasını da kıtlama çay içmesini de. Sanırım zihninde bin bir hatıra ile yudumluyordu o çayları.

Eeee ne var ki bunlarda diyebilirsiniz. Ben de aynı şeyi söylüyorum. Ne var ki bunlarda? Karşımızda bir insan var ve ben bunu çok önemsiyorum. Bütün ayırt edici özelliklerine rağmen benim gibi, senin gibi çay ve tost örneğinde gördüğümüz gibi zaafları olan, nostaljilerini yaşamak isteyen, yiyen-içen, gülen-güldüren, ağlayan-ağlatan insanlardan bir insan var. İnsana insanüstü özellikler vermek ise en başta o insana zulümdür. Daha önce söylediğim gibi insana insanüstü değer verme, hataların hem başlangıç hem de odak noktasıdır. Eğer bunu yaparsanız, pirince taş katmış olur ve onca insanınıza rağmen o taşları ayıklayamazsınız.

Gülen Hocaefendi’den Hizmet Hareketi’ne geçelim. Malum, zorlu bir süreçten geçiliyor. Siz, Hizmet’in bundan 10 yıl sonrasını nasıl görüyorsunuz?

Çok zor bir soru. Birkaç açıdan.

Bir; gaybi sadece Allah bilir. 10 sene sonrasını diyorsunuz. Ne ben ne siz ne de beşer olan herhangi birisi bir dakika sonra ne olacağını bilmez ve bilemez ki?

İki; ben İslami hareketler, sivil hareketler çalışan, bu konuda bilgi ve tecrübe tabanına sahip bir kişi değilim. Daha açık ifadesiyle İslami hareketler veya sivil toplum hareketleri çalışan bir uzman değilim. Sizin daha önceki röportajlarınızda Özgür Koca gibi bu konuda çalışan insanlar vardı ve bu soruyu onlara da sormuştunuz. Bence onların cevapları benim vereceğim cevaplardan çok daha isabetli olabilir.

Üç; Cemaat şu an itibariyle tenkil süreci içinde. Tenkilin kollektif ceza verme, topluca etkisizleştirme, ortadan kaldırma, yok etme manalarına gelen bir terim olduğunu söylemiştim yukarıda. İşte bu tenkilin beraberinde getirdiği bir travma var ve bu travma her gün devam eden artçı şoklarla artıyor. Dolayısıyla ortada kendini bu cemaate ait veya yakın hisseden, yaptığı faaliyet ve projeler itibariyle seven ve destek veren ya da insanlığı ölmemiş, vicdanı pörsümemiş herkesin yaralı olduğu bir ortam var. Bu ortamda öncelikler-sonralıklar sıralaması yapılıyor haklı olarak. Öyle de olmalı zaten. KHK ile işten atılmış memur, malına-mülküne el konulmuş esnaf, hapishanelere atılmış masum kişiler, yurt dışına bir şekilde yalnız veya ailesi ile çıkabilmiş kişiler, yıllardır yurt dışında yaşayıp maddi düzeni bu sürece rağmen hiç bozulmamış kişiler, cemaatin idare kademesinde bulunanlar ve tabii ki Hocaefendi. Kabaca yaptığım bu tasnifte yerini alan grup veya o gruplar içindeki kişilerin her birine göre öncelikler farklı. Dolayısıyla bu farklılık Hizmet ve onun geleceği adına bugün ve yarın itibariyle yapılacak ya da yapılması gerekli olan şeyleri belirlemede değişik listelerin ön plana çıkmasına sebebiyet veriyor. Ahmet Dönmez’in sizinle The Circle’da yaptığı röportajın sonunda “Gazetecinin görevi bunları sorgulamaksa, liderin görevi tam tersine beklemek de olabilir. Burada liderden gazetecilik yapmasını, gazeteciden de liderin pozisyonunu takınmasını beklemek yanlıştır.” dediği gibi öncelik sonralık listesi konuma göre de değişebilir.

İşte bundan dolayı 10 yıl sonra şöyle olacak vs. tarzında son tahlilde Kur’an’ın ifadesiyle ‘recmen bi’l gayb’ olacak şeyler söylemem, gaybı sadece Alah bildiği için doğru değil, hem uzmanı olmadığım için isabet oranı zayıf ve hem de konum ve bakış açısı farklılığından dolayı kapsayıcı olmayacaktır.

Fakat şunu diyebilirim; kriz zamanları her hâlükârda büyümenin veya küçülmenin ya da yok olmanın gerçekleşeceği zeminlerdir. Hizmet de büyük bir kriz yaşamaktadır şu an. Değerleri itibariyle olmasa da yapısal hüviyetiyle. Onun için şimdilerde sadece mazlumlara, mağdurlara odaklanma yenilenme fırsatını kaçırma manasına gelir. Krizi yönetememedir bunun bir diğer adı. Onun için ben de bilgi birikimim ve cemaat içindeki tecrübelerime dayanarak şöyle bir teklifte bulunmak isterim:

Bana göre, kriz devam ederken Hizmetin misyon ve vizyonunu belirleme mevkiinde bulunan kadronun teorik bağlamda Hizmetin idealleri, o ideallerin hayata yansıtılırken ortaya konacağı plan, proje ve programları ve tabii ki idari yapılanmasının, yönetim veya yönetişim şeklinin net bir şekilde belirlenmesi ve ortaya konması sebepler planında hizmetin geleceğini belirleyecek olan üç ana unsurdur.

Benim bu konuda somut bir teklifim var ve bu teklifimi sesimi duyurabildiğim her atmosferde 2016 Aralık ayından bu yana seslendiriyorum:

Diyorum ki; yakın ve görünebilir bir gelecekte Hizmet ve özellikle Cemaat için Türkiye diye bir ülke yok.  En azından eski formlarıyla yok. Orada Hizmet’in ve Cemaat’in kendini toparlaması, eski itibarına kavuşması çok farklı ve çeşitli faktörlerin devreye girmesi ile mümkün olacaktır ki ben şahsen bunun yakın ve görünebilir bir gelecekte olacağını düşünmüyorum. Bu düşünceme itiraz edenler olabilir. Beni ümitsizlikle, ümitsizlik aşılamakla suçlayanlar olabilir. Hatta ümit-iman arasındaki ilişkiyi merkeze koyarak benim Allah’a olan imanımı bile sorgulayanlar olabilir. Bazı ayetleri ön plana sürerek düşüncelerini temellendirebilir. Saygı duyarım. Ama benim baktığım zaviyeden yakın gelecekte Türkiye ve hizmet dediğiniz zaman ulaştığım sonuç bu.

Türkiye’de Hizmet ve Cemaat denildiği an, benim aklımda beliren şey oradaki masum, mazlum ve mağdurlar. İade-i itibarmış, gasp edilen malların istirdadıymış, adalet peşinde koşup bugün zulüm edenlerin adil işleyen adalet mekanizmaların önünce çıkmasıymış; belki gün gelir bunlar da olur, belki olmadan hepimiz ahirete göçeriz, bu konuda bir şey demek istemiyorum. Fakat benim bakış açım ve bu açıdan gördüğüm manzara bu.

Sizi böyle düşünmeye sevk eden sebepler neler?

Tarih okumalarım beni böyle düşündürüyor ve bana bunu söyletiyor. Fakat Allah’ın hususi lütfu ve inayeti derseniz; evet o zuhur ederse her şey bir saatte tersine döner. Ona da inancım sonsuz. Fakat bugün ve yarın planlaması bunun üzerine ikame edilmez. Bununla beraber sebepler planında, arka plan şartlarına bağlı olarak yapılması gerekli olan şeyler yine yapılır.

Devam edeyim; Türkiye için böyle ama Hizmet’in yayılma alanı Türkiye ile sınırlı değil ki! O 1990’lı yılların başında öyleydi. 1990-2018 aradan geçen 28 yıl içinde Hizmet eğitim, iş adamı, insanî yardım, birlikte yaşama projeleriyle hem ferdi hem de kurumsal manada dünyanın bir çok ülkesinde var oldu. Allah’ın inayeti tabii ki başta bu ideale destek veren Anadolu insanının samimi gayretleri ve fedakârlıkları ile oldu olanlar. Gidilen ülkelerdeki insanları kucak açmaları ile oldu. Sistemin izin vermesi ile oldu.  Evrensel ve insanî değerlere açık, ahlakî ilkeleri hayatına taşıyan, din ile bilim arasında uzlaşmacı bir nesil-iki nesil yetişti dünyanın değişik yerlerinde. Ve bunlar varlıklarını Erdoğan idaresinin amansız diplomasi ve yer yer de en son Kosova örneğinde gördüğümüz üzere haydutça mücadelelerine rağmen devam ettiriyorlar.

Bu manzara en basitinden bana şunları gösteriyor. Bir, bundan böyle Hizmet için bir merkezden söz edeceksek bu merkezin Türkiye olmayacağı kesin. İki; Hizmetin şimdi söyleyeceğim ve 2016 Aralığından beri seslendirmeye çalıştığım teklifimin merkezine Türkiye haricindeki Hizmet konulmalı. Dikkat ederseniz klasik yaklaşımlarla yurtdışı demedim ve dememeye özen gösterdim. Çünkü yurt içi-yurt dışı dediğiniz zaman, yurt içi dediğiniz yer Hizmete merkez olarak belirlediğiniz yerin adıdır.

Bu, dün Türkiye idi ve bundan dolayı Türkiye harici her yere yurt dışı diyorduk. Artık şimdi Türkiye yok; öyleyse yurt içi neresi?

Eğer merkezi bir yapılanmadan söz edecekseniz bu merkez Hocaefendi’nin de Amerika’da olmasından hareketle Amerika olabilir mi?

60’lı yıllardan beri oraya yerleşmiş ve Hizmete destek veren Türk orjinli Avrupa’lı vatandaşların çokluğundan hareketle Avrupa olabilir mi? Ya da merkezi yapıya hiç gerek yok mu?

Fethullah Gülen’in 70’li yıllardan bugüne 50 yıl boyunca ortaya koyduğu değerler, ilkeler, prensipler, kaideler meydanda. Öyleyse bunlardan hareketle yereldeki farkılıklar da nazara alınarak, her yer yeni bir yapılanma yapabilir mi?

 Glocal dünyada yaşadığımız gerçeği üzerine kurulu tanım ve organizasyon zaten bunu gerektirmez mi? Eğer bu gerçekleşirse, şimdiye kadar defalarca duyduğumuz “Hizmet bu konuda ne diyor?” sorularının “Kanada Hizmeti, Almanya hizmeti bu konuda ne diyor?” diye evrilmesini netice verir; bu daha sağlıklı olmaz mı? “United we fall, divided we stand” mottosunda olduğu gibi gelinen bu noktadan sonra “merkezilik” algısında ısrar, dağılmayı, bölünmeyi, parçalanmayı; ilkeler, prensipler etrafında birleşip lokal yapılanlamalarda bulunma hayatta kalmayı netice vermez mi? Bunun karşısında “united ve stand, divided we fall” diyenler olabilir. Onlara da  bunun şimdiye kadar olduğu gibi ‘global’de değil de ‘lokal’de olması gerekmez mi diye ayrı bir düşünce perspektifi açmayı yeğlerim.

Şimdi sorularla ifade ettiğim bu düşüncelerim mahfuz, somut dediğim teklifime geçiyorum:

Hizmetin yeniden tanımı ve bu tanıma göre eski-yeni beraberliği içinde ehil insanlardan müteşekkil yenilenmiş idari kadrosu ile yeniden organizasyonu.

Bana göre resmini çizmeye çalıştığım noktada ilkelerin, değerlerin, prensiplerin merkeze alındığı yeni hizmet tanımı büyük oranda global bir mahiyet taşıyacaktır. Küresellik iddianız devam ediyorsa bunu yapmaya zaten mecbursunuz. Ama o tanımın ülkelere, şehirlere, mahallelere bakan vechesiyle yapılanması birbirinden farklı olacaktır. İslami literatürle konuşayım, ortada sabiteler olacaktır, bu sabiteler, herkesin can u gönülden kabul edeceği evrensel insanî, İslamî, ahlakî değerlerle dolu olduğu için hiç kimse itiraz edemeyecektir ve bağlayıcı olacaktır. Ama bunların Yunus diliyle “ete kemiğe bürünmesi” hukuki, kültürel, sosyal, dini, ekonomik, güvenlik vb. arka plan şartlarına bağlı olarak değişkenlik gösterecektir. Söz gelimi liyakat, bahsini ettiğim sabitelerdendir ama onların hayata geçeceği zeminde görevlendirme lokalin belirleyeceği şartlara göre olacaktır. Hesap verme sabitedir ama onun nasıl hayata taşınacağını, ne türlü mekanizmaların kurulacağını lokal belirleyecektir.

Yukarıda glocal diye bir tabir kullandım. İki cümle ile açmak isterim bunu:

Glocal, Türkçemize bilgi çağında dünyayı tanımla için kullanılan “Küresel bir köy” kavramının başka bir şekilde ifadesidir; hatta onun özünü oluşturur. Global’ın glo’su, local’ın cal’ı alınarak yapılan yeni bir kelime glocal. Ben şahsen Hizmetin bu bağlamda bir zemine oturtulması gerektiğini düşünüyorum. Yeni bir tanım ve o tanıma göre organizasyon derken bunu kast ediyorum. Glocal tanımının mottosu ise şudur “Think globally, act locally.” Global olarak düşün ama lokal olarak hareket et. Ya da “Stationed locally, serving globally.” Lokal olarak her yerde dükkanını aç ama verdiğin hizmet global olsun. Hizmetin mahiyetini merkeze alırsam “Dünya barışına hizmet etsin” de diyebilirim “serving globally” tamlamasını.

Hasılı, insanlar planlayacak, planlarını hayata taşıma gayreti içine girecek, Allah da yaratacaktır. Ehl-i sünnet inancı bunu âmirdir. Ne Cebriye’nin dediği gibi insan rüzgârın önünde savrulan bir yapraktır, ne de Mu’tezile’nin dediği gibi fiilinin yaratıcısıdır. Bu bağlamdaki orta yol, insan özgür irade ve ihtiyariyla ister, eyleme geçer, Allah da yaratır. Kaldı ki imtihan da bu demektir zaten. Ahirette mizan, hesap bunun için vardır. Cennet ve cehennemin varlık nedeni budur. Yoksa her şey anlamsız kalır.

Süreç’te yurtdışına çıkmak zorunda kalan çok sayıda insan oldu. Bu insanlara herhangi bir tavsiyeniz var mı?

Genel bir şey söylemek çok zor olmakla beraber, haddimi aşarak bir iki şey söylemek isterim:

Önce neden zor olduğunu ifade edeyim; her insan ayrı bir âlemdir. Her biri ayrı bir âlem olan insanın her birinin inancı ve hikayesi birbirinden farklıdır. İnancının farkılılığı başına gelen şeyleri kabul etmede etkin rol oynayan unsurdur. Tabii burada inanç derken imanı kastetmiyorum. İman dine olur, Hizmete değil.

Hizmet’e olan mensubiyeti ve moda kavramla iltisakından dolayı başına gelenleri kabul etmesi-etmemesi, hazm etmesi-edememesi konusundaki duruşu ve bir ölçüde de direnci kasdediyorum inanç derken.

Hikayeleri de farklı bu insanların. Kimileri var ki anlattıklarına göre neredeyse melekler kadar masum. İzah edeyim, melekler kadar masum derken kadın veya erkek o kişinin Allah ile olan ilişkisindeki günahları, yanlışlarını bilemem. Melekler kadar masum, Hizmet’le olan iltisaki itibariyle. Fakir talebelere burs vermek için kermes düzenleyen, kermeslerde satılmak için hem de cebinden paralar harcayarak mantı-börek yapan Ayşe Teyzemden, Fatma Annemden bahsediyorum. Bana göre o teyzelerim, bu annelerim melekler kadar masum. Ama şimdi devlet bunları terörist diye nitelendiriyor.

Kimileri de var ki, bugünlerde daha net anladığımız toplum olamamış, etnik, dini, ideolojik olarak kamplara ayrılmış bir yapı içinde yaşadığı için Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşundan beri gücü ele geçiren herkes ve her kesimin yaptığı gibi sadakati liyakata tercih etmiş ve bu tavrından dolayı belki de derinden derine pişmanlık yaşıyor.

Yapmış olduğu o yanlışlık suret-i katiyede bugün karşılaşmış olduğu ceremeyi, eşinin-çocuğunun cezalandırılmasını netice verecek suçlar değil. Kaldı ki cemaat üzerinden şimdi siyasi iktidara muhalif olan her kesime adeta bir sosyal soykırım da uygulanıyor. Herkesin hikayesi farklı dememim nedeni bu.

Meselenin önemine binaen size iki misal vereyim:

Bunlardan birincisi 17/25 sonrası Cemaate mensup insanların mallarına çökülmeye başlandığı dönemde yurt dışına çıkan birisi. Ailesinden varlıklı. Kendisinin de bu varlığın üzerine koyduğu 45 yıllık bir emeği var. Karşılaştığımız bir zeminde sordum ona. 15 Temmuz’dan çok önce bu anlattığım anektod.

“Neden geldin Abi?” dedim. Dedi ki; “Cemaate mensup insanların iş yerlerine kayyumlar atanmaya başladı. Ben bir gün sabah iş yerime gideceğim. Benim dedemden babamdan kalma üstelik 45 yıllık da benim emeğimin olduğu malı yönetmek için birisi gelmiş ve benim koltuğuma oturmuş.” Hayali olarak resmettiği bu manzara sanki tahakkuk etmiş gibi birden ciddileşti, ses tonunu yükselterek:
“Bu manzarayı hazmedemezdim ben Hocam. Belki de o kayyumu döverdim, başımı belaya sokardım. Sokmamak için geldim.” Kendini tanıyor bu insan. Ahiretini de harap edecek bir günaha girmemek için satıp savuyor bütün malını ve yurt dışına çıkıyor. “Yarın ülkem İsviçre kadar demokratik bir ülke olsa dönmem. Dönersem sadece anamın- babamın kabirlerini, akrabalarım ve eşimi dostumu ziyaret için dönerim” demişti. Ama aynı ağabey bugünlerde istemsiz bir şekilde geceleri kabusla uyanıyor ve dilinde “Ben ne yaptım bu insanlara iyilikten başka?” sözleri ile kendini yatağın üzerinde otururken buluyor.

Bir diğer misal ise, binbir sıkıntı ve badireyi atlatarak yurtdışına çıkmış birisinin; yaşadığı sıkıntılardan dolayı hem geçmiş olsun deme hem de teselli ve tesliye babında bir şeyler söylemeye giden birisine söylediği şu cümle. “Sus” diyor daha tesellivari konuşmasına başlar başlamaz. “Ben şu gök yüzünü görebiliyorum ya, şu özgürlüğü tattım ya, bu bana yeter.”

Sanırım meramım anlaşıldı. Her insan ayrı bir âlem ve her insanın inancı da hikayesi de değişik. İşte bu farklılıklardan dolayı herkese hitap edecek, herkesin derdine derman olacak genel bir şey söylemek bana göre çok zor.

Bununla beraber haddimi aşarak bazı hatırlatmalarda, tavsiyelerde bulunayım:

Birincisi; nerede, hangi ülkede yaşıyorlarsa hayata yeniden tutunmaya çalışmalarını tavsiye ederim. Bir yerde okumuştum, Amerika’da yapılan bir saha araştırması. Hitler’in yaptığı Holacoust’dan kurtulan insanlar üzerinde yıllar sonra yapılmış ve neticede iki sınıf insan çıkmış. Birincisi, “people who did not die”. Yani ölmemiş insanlar. Ben bunu Türkçe’ye “canlı cenazeler” diye çeviriyorum.
Akif’in tabiriyle, ‘mezar-ı müteharrık’…

Evet, yürüyen cenazeler, ,işte bu kişilerin temel özelliği yaşamış olduğu travmayı atlatamamaları. Soykırıma maruz kalmadan önceki ülkelerini, mahallelerini, evlerini, dostluklarını, arkadaşlıklarını, yaşama tarzlarını, hatıralarını bir türlü akıllarından çıkaramamaları. Bedenen Amerika’da yeni hayat şartları altında yaşasalar da kalp ve ruhlarını Amerika’ya getirememeleri. İkinci sınıf insanı ise “people who survived.” Yaşayan, yaşama tutunan insanlar. Bunlar ise tahmin ettiğiniz gibi yaşadıklarını geride bırakıp Amerika’ya, yeni hayat şartlarına adapte olmayı başarmış, bedenleri ile beraber kalp ve ruhlarını da getirmiş.

Ne demek istediğim anlaşılmıştır umarım. Yaşları kaç olursa olsun, yurt dışında bulunan insanımıza Türkiye’ye bir daha hiç dönmeyecek gibi plan ve programlarını yapıp hayata tutunma çabası içinde bulunmalarını salık veririm. Dönmeyecekler mi? Onu bilemem. Ama bir deyimde olduğu gibi “Hazırlığını kışa göre yap, yaz çıkarsa bahtına.” Dönmeyecekmiş gibi plan program yapsın, yarın dönme imkânı olursa, onu o zaman düşünür; dönme veya dönmeme kararını o zaman verirler.

Hayata tutunma, literatürdeki tabirle entegre olma adına Hollanda entegrasyon bakanlığının aradığı en önemli iki maddeyi ölçü olarak ele alabilir bizim insanımız. Bir; içinde yaşadıkları ülkenin dilini öğrenmeleri, iki; yaşadıkları ülkeye ve yakın çevrelerine maddi yük olma ve asalak olarak yaşamayı bir kenara bırakıp, geçimini sağlayacağı maddi işler ve ona ilaveten gönüllü faaliyetlerle o topluma katkı sağlamaları. Aktif vatandaşlık diyebilirsiniz buna.  Bu ikisini gerçekleştirebilirse insanımız, işte o zaman bir entegrasyondan ya da entegre sürecinin içine girildiğinden söz edebiliriz.

İkincisi; travma yaşıyoruz hepimiz demiştim röportajın başında bir soru münasebetiyle. Psikolojide TSSB denilen Travma Sonrası Stress Bozukluğu etki ve tezahürleri her insanda değişik olsa da hepimizde var.  Bunu inkâr etmenin, ret etmenin, “miş” gibi yapmanın hiç kimseye bir faydası yok ve olamaz. Onun için yurt dışında hayatlarını sürdüren her seviyedeki insanımızın, kadın-erkek, çoluk-çocuk psikolojik bağlamda mutlaka ama mutlaka uzman yardımı ve desteği almasını haddimi aşarak tavsiye ederim. Psikiyastrislere, psikologlara mutlaka ama mutlaka görünmelerini, tavsiyelerine kulak vermelerini, ilaç tedavisi öngördülerse kabul etmelerini öneririm.

“İmanlı insan stress yaşamaz”, “Depresyon Allah’a olan imanın ve güvenin yokluğunu veya azlığını gösterir” gibi beylik ama içi boş sözlere kulak asmamalarını; halkımız arasında çok yaygın olan “Ben deli miyim? Deli doktoruna mı gideceğim? Âlem bana ne der?” gibi cahilce ve Allah’ın verdiği sağlık emanetine ihanet eden yaklaşımları tarihin çöp sepetine atmalarını salık veririm. Unutmasınlar, psikolojik verilere göre insan, tabii afetlerden meydana gelen travmayı çabuk atlatıyor ama insan hatalarından oluşan travmayı atlatmakta zorlanıyormuş.

Uzman yardımı şart diyorsunuz, başka bir şey demiyorsunuz yani!

Evet, bana çok genellemeci bir yaklaşım sergilediniz diyenler çıkabilir. Haklı da olabilirler.  “Herkesin psişik durumu farklıdır, KHK ile işten atıldığım, Meriç’ten geçtiğim, kamplarda kaldığım” vs vs. çektiği çileleri, yaşadığı sıkıntıları sayarak “Ben kendimi hiç böyle hissetmedim. İmanım başta dayanışma ve yardımlaşma ekseninde insanımızın vermiş olduğu maddi-manevi destekler bana yetti.” diyerek durdukları yerin zihni arka planını açıklayabilirler. Bu sözleri göz yaşları ile dinlerim. Yaşadıkları onca sıkıntıya rağmen bu pozisyonda bulunanlara saygı duyarım. Fakat benim gözlemlerim o istikamette değil. Dolayısıyla TSSB hepimizde var derken bir taraftan gözlem ve müşahade alanım içindeki insanımızı kasdediyorum, diğer taraftan da isabet oranı yüksek olduğuna inandığım tahminimi konuşuyorum.

Üçüncüsü; hamuruyla yoğruldukları ülke hükümetinin geçici temsilcileri olan insanlarının sistematik bir zulüm yapmaları ve bu zulme meşruiyet kazandırmak için kendilerine yapıştırdığı “terörist” yaftasına çok takılmasınlar. Tavsiyem şu; aynaya baksınlar. Bir insanı sanırım en iyi tanıyan kendisidir. Eğer hakikaten terörist etiketini taşımaya hak edecek bir şey yaptılarsa mazilerinde, -ki teröristin ne anlama geldiğini herkes biliyor- aynada zaten bir terörist görecektir. Bu durumda terörist nitelendirilmesi gerçeği ifade etmektedir; bu vasıftan dolayı üzülmelerine gerek yoktur. Madem ki teröristtir; şu anda yaşadığı şeyleri hak etmiştir, belki daha fazlasını da çekmelidir. Kara mizah denilen bir üslubu kullandığım sanırım herkes farkındadır. Mesela bu satırların yazarı da bu etiketlemeye maruz kalan, hakkında adedini bilmediğim çoklukta davaları olan bir insandır. Ben dünüme bakarak, mazimi derinden derine düşünerek terörist nitelendirmesini hak edecek düşünce ve davranışlarım olup-olmadığını düşünüyorum. Aynada kendime bakıyorum. Sonra da “haydi be, senden terörist-merörist olmaz” deyip defteri kapatıyorum.

Ama tıpkı benim gibi “terörist değilim, fakir talebelere burs topladım, kermeste mantı yaptım, Zaman gazetesine abone oldum, devletin işletmesine izin verdiği bankada hesap açtırdım, çocuğumun daha iyi eğitim alması için özel eğitim faaliyetlerine maddi manevi destek oldum, bunların terörle ne alakası var?” diyorlarsa -ki doğrusu da budur- o zaman bu etiketlenmeden hiç etkilenmesinler.
İşte burada “miş” gibi, bu beyanları duymamış gibi davransınlar ve önlerine baksınlar. Neden bunu diyorum; çünkü bu bağlamda küçücük bir şüphe insanı mazlum ve mağdur konumundan alır, devletin 4-5 yıldan beri sürdürdüğü, yalan ve iftiralarla dolu haberlerin de etkisi ile “kurban” haline getirir. Birincisine psikolojide “opressed syndrome”, ikincisine ise “victimhood syndrome” denildiğini biliyorum. Birincisi masumiyet ve mazlumiyet sendromu. Bunlar kendilerinden emin. Haksız yere bu muamelelere maruz kaldığının bilincinde. Hayata daha çabuk tutunuyorlar. İkincisi kurban sendromu. Bunlar kendilerini kurban olarak görüyorlar. Başkalarının verdikleri kararların ceremesini biz çekiyoruz diyorlar. Bunların hayata tutunmaları çok zordur. Kader inancı işte tam da buraya devreye girmeli.  Bediüzzaman’ın Müslüman maziye kader istikbale irade açısından bakar sözü bir çıkış yolu olabilir böyleleri için.

Bir de çok sık vurgulanan Ensar-Muhacir kardeşliği var?

Efendimizin hicret sonrası Medine’de yapmış olduğu kardeşleştirme ki Arapçada buna muâhat deniyor. Ben bu muâhat, kardeşlik, ensar olma vb. kavramların tarihi sahih bilgilerden yoksun bir şekilde gelişigüzel kullanıldığını düşünüyorum. Bu kullanım yaşanan mazlumiyet ve mağduriyetin büyüklüğü ile birleşince muhacir canibinde beklentilerin yükselmesine, ensar canibinde ise yükün altında ezilmeyi beraberinde getiriyor. “İşin cılkını çıkartmak” tabiri var ya Türkçemizde, bunun gibi muâhat kavramının da cılkını çıkartan, içini boşaltan yaklaşımlar sergilenebilir endişesini taşıyorum.

Sizin teklifiniz nedir?

Gayet net bir dille ifade edeyim: muhacirler beklentilerini azaltacak, ensar konumunda olanlar da yapabileceklerinin maksimumunu yapmaya çalışacak. Genelleme yapmak istemem ama bir taraftaki beklentinin yüksekliği, karınca-kaderince yapılan şeyleri yeterli görmemek ve tatmin olmamayı beraberinde getiriyor. Bu durum karşı tarafta yardım etme aşk, sevk ve heyecanını öldürüyor. Kendi gözlemlerime dayalı yaptığım bu değerlendirmeyi taraflara bu vesile ile arz etmek isterim. Keşke bu konuda  istikameti yakalayabilsek.

Bir başka zaviyeden baktığımızda, ensar denince neden illa bizden önce o ülkelerde eğitilmiş aynı dil, din, ırk ve kültürü paylaştığımız insanlar anlaşılıyor ki?

Bugün hicret eden insanımza bağrını açan, onlara sığınma hakkı veren, dil öğrenme imkanları sunan, belli bir süreç sonra vatandaşlık da verecek olan ülkeler ve vatandaşları ensar değil mi? Bana göre gerçek ensar onlar ve onların sahip olduğu sistem. Öyleyse insanımız bu nimetlerin kadrini kıymetini bilmeli, kendilerine sunulan imkanları çar-çur etmemeli, su-i istimalde bulunmamalı, “bedava sirke baldan tatlıdır” dememeli.

Son bir şey; insan unsurunun olduğu her yerde problem vardır. Problemlerin üremesine neden olan en önemli nedenlerden birisi maddi çıkarlardır. Bu süreçte hicret etmiş, muhacir olmuş, göçmen veya mülteci olmuş kişilerin yaşamış oldukları ülkelerde yıllardır yaşayan, işini oturtmuş, dil bilen, ticari hayata vakıf bazı kişilerin muhacirleri gerek piyasa standartlarının altında bir ücret ile yevmiye veya saat ücreti karşılığı çalıştırmaları, gerekse maddi birikimlerini ortaklık, danışmanlık vs. diyerek sui istimal etmeleri de söz konusu olabilir. Onun için insanımıza dikkatli olmalarını, mağduriyet ve mazlumiyetlerini sömürecek kötü niyetli insanların çıkabileceklerini de hesaba katmalarını öneririm.

Uzunca bir süredir suskundunuz, yazmadınız. Mahzuru yoksa, sebebini öğrenebilir miyiz?

O kadar çok sebebi var ki.

Bazıları dışarıdan baktığında herkesin anlayabileceği ve sanırım Türkiye’deki şartlardan dolayı hak vereceği sebepler ki bunu zikretmeye değer bile bulmuyorum. Ama son günlerde “artık yeter” dedim.
Bazıları ise tamamıyla benim iç dünyam ile alakalı. Bunu travma ile birlikte yaşamaya çalışıyorum sözünden anlayabilirsiniz. Güven dağının zirvesinde oturuyordum ben. Oradan aşağıya itildim, bir yerlerde tutunmaya çalıştım, sonra birden aşağıya düştüm. Hem de baş aşağı.
57 yaşındayım, çocukluğum hariç ilk delikanlılık günlerinden bugüne adeta hayatımı verdiğim olgunun içine düştüğü ve düşürüldüğü durum, bir devin adeta sekerât-ı mevtte ölümüne şahitlik ediyor olmam gibi bir halete soktu beni ve perişan etti.

Annemi kanserden kaybettim ben 1999 yılında. 54 yaşındaydı vefat ettiğinde. O zaman da aynı hisleri yaşamıştım. Kanser teşhisi konulması ile vefatı arasında geçen 6 aylık sürede aynı hislerle doluydum. Beni çokları çok rasyonel bulur. Fıkıh alanında yazdığım yazıların veya yaptığım konuşmaların bunda etkisi var. Doğrudur da bu tespit. Zaten başka türlü olmaz. Eğer fıkıh çalışıyorsanız, uzmanlık alanı olarak onu seçtiyseniz rasyonel akla sahip olmak mecburiyetindesiniz.  Fakat ben bu rasyonelliğin yanında çok duygusal bir insanımdır.

İhtimal bu darbe benim duygusal yanıma vurdu ve beni kısmî felç etti. Neyse bu röportajı verdiğime göre toparlamaya başladım diyebilirsiniz. Tabii başka artçı şoklar yaşamazsam.

Darbe’den söz açılmışken, 15 Temmuz hakkındaki düşünceleriniz nedir?

 Benim âcizane değerlendirmelerim şöyle:

15 Temmuz’u öncesi, esnası ve sonrası diye üçe ayırmak lazım diye düşünüyorum.
Sonrası’ndan başlayım; 15 Temmuz sonrası derken kastım yediden yetmişe herkesin bildiği, bütün dünyanın gözünün önünde cereyan eden ve birebir yaşadığımız hadiseler. Cemaatin ve daha sonra da siyasi iktidara muhalif olan her kesimin sindirilmeye maruz bırakılması diye özetleyebiliriz bu süreçte yaşananları. Cemaat özelinde konuşacak olursak, Cumhurbaşkanının daha o mel’un darbe girişimi esnasında iken cemaati hem de terör örgütü diyerek sorumlu ilan etmesi, “Allah’ın bir lütfu” demesi bu işin gidişatının nereye doğru uzanacağını zaten gösteriyordu. Nitekim öyle de oldu. Cemaate ait bütün vakıf, dernek, şirket vs. gaspedildi. İnsan unsuru yukarıda ifade ettiğim gibi tenkile maruz bırakıldı. Yüzbinlerce insan işinden gücünden edildi. Onbinlerce insan, kadınıyla-erkeğiyle, çoluk ve çocuğuyla hapishanelere tıkıldı. Hem de traji-komik kavramını bile güldürecek ve ağlatacak ölçüde hukusuzluklar, adaletsizlikler icra edildi ve ediliyor. Cemaatle yolu bir şekilde kesişmiş olan hemen herkes “iltisak” başta, “bylock”, “himmet”, “Bank Asya’ya para yatırma” vb. üretilen muhayyel suçlarla suçlanarak gözaltına alındı, tutuklandı, malları müklerine el konuldu. İşin en ilginci de darbeye teşebbüs suçu ile iddianameler yazıldı ve mahkûm edildi.  Benim STV ekranlarında yayınlanan bir programdan ekran görüntüsü alınan bir fotoğrafım bilgisarayında çıktı diye birisi mahkum oldu daha bir hafta önce. Daha ne diyeyim? Dediğim gibi traji-komik kavramı bile buna hem güler hem de ağlar.

15 Temmuz’un öncesi ve esnasına gelince, o mel’un hadisenin oluşum keyfiyeti demek. Daha çok kapalı kapılar ardında teknik detaylarla dolu gizlice yapılan planlamalar ve herkesin gözü önünde sahneye sürülme safhasını teşkil ediyor 15 Temmuz öncesi ve esnası dediğim şey.  Yaklaşık 2 yıldan beri bu safha ile alakalı birçok şey söylendi, yazıldı ve çizildi. Bundan sonra da söylenecek, yazılacak ve çizilecek. Ama bunların hangisi, hangi ölçüde gerçeğin tamamını bize aktarıyor? Ben bilmiyorum şahsen. Ormanı gösteren yok, herkes ağaçtan bahsediyor. Körlerin fili tarifi gibi bir şey. Ama ben ormanı görmek, filin bütünüyle tarifini istiyorum. Belki ormanı bilen de yok, ya da fili gören. İnanın bilmiyorum.

Gördüğüm şey şu; 15 Temmuz ile bir şekilde alakası olan, Anadolu tabiriyle kıyısından-köşesinden ona bulaşan kişiler doğruyu net olarak söylemiyorlar. Ülkenin Cumhurbaşkanı bile darbenin kendisine haber edilme zamanı ile alakalı birbirinden bağımsız 4 tane zaman veriyor farklı konuşmalarında. Bunlardan birisi doğru ise, diğerleri yalan.

İster senaryo deyin, isterseniz kumpas, pusu veya darbe. Ne olursa olsun, adına ne koyarsanız koyun, bu senaryonun, bu pusunun, bu darbenin, 15 Temmuz 2016 akşamı İstanbul, Ankara başta Türkiye’nin bazı illerinde sahne aldığı gerçeğini değiştirmiyor. Onun için İngilizce’deki ifadesiyle “reality” yani “gerçek” diyorum. Ama perde arkası itibariyle “truth”u yani “doğru”yu bilmiyoruz. En azından ben bilmiyorum. Ben bilmediğim gibi 15 Temmuz ile alakalı çok derin araştırmalar yapanlar da bilmiyor.

Ahmet Dönmez’in size verdiği röportajda sorduğu sorularını isterseniz bir de bu gözle okuyun. Bilinmeyenler o kadar çok ki? Halkımıza gelince; göründüğü kadarıyla “post-reality” ve “post-truth” yani “gerçek ötesi” ve “doğru ötesi” bir durumu yaşıyorlar şu an. İnsanlar “gerçek gibi” gösterilen şeylere “gerçek” diye, “doğru gibi” sunulan şeylere “doğru” diye inanıyor. Ama ortada olan şey gerçeğin ve doğrunun belki de sadece bir parçası.

Resmin tüm karelerini görmeden bir kanaata ulaşmanın imkânsız olduğuna inanıyorum. Evet, gerçeklerin bir gün ortaya çıkma gibi bir kötü huyu vardır. Bunubiliyorum. Ama bu ölçüde büyük, karmaşık, komlike ve teknik detaylarla dolu bir hadisenin bahsini ettiğim ölçüdeki netlikle, perde önü ve arkasındaki gerçek ve doğrularla birlikte bu dünyada pazara döküleceğini, muhatapları yalan makinasına bağlasanız da doğrunun ve gerçeğin bütünüyle ortaya çıkacağını sanmıyorum.
Tarihteki Gordion Düğümünü hatırladım şimdi. Frigler döneminde Kral Gordios’a ait araba, halatlarla tapınaktaki sütuna bağlanmış. Bu düğümü çözenin Asya’ya hâkim olacağına inanılırmış. İskender gelmiş, çözmeye uğraşmış, çözememiş ve elindeki kılıcı ile kördüğümü param parça etmiş. Bu hikâye İskender’in sabırsızlığı, tez canlılığını anlatmak için kullanılır ama halkımız İskender’in kılıcı her türlü kördüğümü çözer manasında da kullanır bunu. Ben ikinci manasından hareketle diyorum ki; İskender’in kılıcının bile bu kördüğümü dünyada çözeceğine kâni değilim.
15 Temmuz’u takiben yaklaşık 3 ay konu ile alakalı çıkan haberleri takip etmeye çalıştım. Sonuç; yoruldum. Takipte zorlandım. O kadar çok bilgi –bilgi kirliliği mi deseydim? – var ki ortada, hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu tespit etmeniz benim gibi sıradan ve hadiseye dışarıdan bakan bir kişi için imkânsız. Kimin doğru kimin yalan söylediğini de bilemiyorsunuz.
İşin aslı, bunun böyle olacağını 15 ve 16 Temmuz’da yapılan açıklamalarda gördüm ben ve yukarıda ifade etmeye çalıştığım konu ile alakalı gerçeği ve doğruyu ancak ve ancak ahirette öğrenebileceğimizi yazdım. Yazımın başlığını da “Ahiret çok şenlikli olacak” şeklinde koydum.  Yukarıda belirttiğim gibi bütün çıplaklığı ile doğruların söylenmemesi nedeniyle bu kanaata vardım. O günden bugüne ulaştığım bu kanaati değiştirecek hatırı sayılır bir gelişme de olmadı.
Bununla beraber 15 Temmuz’un izini süren etkin şahısları günlük olmasa da toptan takip ediyorum. Birikmiş yazılarını bir çırpıda okuyor, video programlarını izliyorum. Ahmet Dönmez, Adem Yavuz Aslan, Kamil Maman, Ahmet Nesin okuma ve izleme listemdeki isimler.

Bir de Havuz Medyası var. Bu konuda gece gündüz tezvirat tefrikaları yapan?

Özellikle 15 Temmuz söz konusu olduğunda, havuzun çamurlu sularında yüzmeyen bir medya organı mı kaldı diye cevaplayayım bu sorunuzu. Onları yukarıda söylediğim gibi üretimine katkıda bulundukları yalanlara inanan zavallı bir kitle olarak görüyorum şu an. Yalanın yalan olduğunu biliyorlar ama o yalanlara da gerçekmiş gibi inanıyorlar. George Orwell’in 1984 romanında “double thinking” çifte düşünce dediği şey.

Ne yapalım? İyi ki ahiret var diyorum. Kur’an’ın ifadeleriyle “Yevme tüble’s-serair; bütün sırların açığa döküleceği gün gelecek. (89/9) “Yevme teşhedu aleyhim elsinetuhum ve eydîhim ve erculuhum bimâ kânû ya’melûn; gün gelecek, dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları bütün kötülükleri tek tek bildirerek aleyhlerinde şahitlik edecektir.” (24/24) İşte o gün göreceğiz 15 Temmuz’un ne olduğunu ne olmadığını? Kimin yalan kimin doğru söylediğini? 250 insanın nasıl ve neden öldürüldüğünü? Onun yansımaları olarak yüzbinlerce insanın neden işten atıldığını, hapse tıkıldığını? Çok çetin bir gün olacak o gün, çok çetin. Zira nice canlar yandı bu nedenle. Nice hayatlar zehir oldu. Göz yaşları çağlayanlar haline döndü. Üst üste konulan kırık kalpler Everest’in boyunu aştı. “Boynuzsuz köyünün boynuzlu koyundan hakkını alacağı o gün” özellikle bu yaşananlara sebebiyet veren insanlar için inanın bana çok çetin geçecek.
Meriç, sizde neler çağrıştırıyor?

Adını bile duymak istemediğim, mümkün olsa hafızamdan sileceğim bir kelime. Coğrafya derslerinde öğrendiğimiz Türkiye ile Yunanistan arasında bir nehir değil artık o benim için. Hüzün yumağının bir başka adı. Kederin, üzüntünün, sıkıntının, travmanın, stresin, deprasyonun iç içe sarmallandığı iplik yumağı. Halkımız arasında tarifi yapılan şekliyle “kıldan ince, kılıçtan keskince” olan Sırat köprüsü gibi bir köprü. Eşiğine gelince geriye dönmek için son bir şansın var. Var ama geride hakk-ı hayat yok, geriye dönmeye mecal de yok. Zaten seni o eşiğe getiren de o. Öyleyse ya geçeceksin ya da içinde boğulacaksın. Geçsen de boğulsan da ayrı ve yeni bir hayata kapı aralıyorsun. Gerçekler ve inancım bana böyle düşündürüyor.

İmdi; o hüzün yumağının bir parçası olup ahirete göç edenlere şehit nazarıyla bakıyor ve şehit olduklarına inanıyorum. Allah rahmet etsin hepsine de. Neden böyle düşünüyorum? Şundan, beni ben, seni sen yapan ruh ve beden ne benim ne de senin; O’nun. Emaneten bende ve sende duruyor ve onu korumak emanet sahibine olan saygının ifadesi. Emrini yerine getirmenin göstergesi. Onun içindir ki can’ı korumak dinin beş temel esasından biri. Onu korumak uğrunda ölmek insana şehadet sevabı kazandırıyor. İman edip hicret etmeyen ve zulmün zirve yaptığı mekanlardan uzaklaşmaya güç yetiremediklerini söyleyenlere karşı ahirette Allah’ın “Peki Allah’ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?” (4/97) demesini bu gözle okuyun.

O hüzün yumağı çözenlere gelince; onların da önünde öyle bilinmezlerle dolu yeni bir hayat var ki ne sen sor ne de ben söyleyeyim. Up uzun bir süreç. Sığınma, kamplarda kalma, dil öğrenme, ekonomik yeterliliklerini kazanmak için hayata yeniden başlama, yaşadıkları topluma entegre olma. Ama onlar için ümidimi koruyorum.  “Sağ olduktan sonra her türlü zorluk aşılır.” denir Türkçemizde. Onların bu zorlukları aşacağına inanıyorum. En başta imanları, ardından eğitim seviyeleri ve ümidin, azmin, kararlığın tetikleyici unsur olduğu hayata bakış açılarının bu bağlamda yeri başka şeylerle doldurulmayacak üç önemli unsur olduğu kanaatindayım. Suriye, Somali, Sudan vb. ülkelerden iltica edenlerle mukayese edince “Siz mültecilerin seviyesini yükselttiniz” sözü mülteci kabul eden bi çok ülkedeki yetkililerin ağızından çıkmış bir söz. Tekrar edeyim; iman, eğitim seviyesi ve hayata bakış açısı. Allah yar ve yardımcımız olsun.

[Engin Sezen, The Circle] 24.4.2018 [thecrcl.ca]

Küçük hayatlar, büyük felaketler [Selahattin Sevi]

Burada büyük meydanlar, geniş bulvarlar, ferah parklar, dev heykeller yok. Daracık sokaklarda birbirine yaslanıyor gibi duran evler harabe halde. Kemerli ve gölgeli yollar küçük bahçelere, onların arkasında taş ve ahşap evlere çıkıyor. Güngörmüş taş ve ahşap kalıntılarının üzerine yapılan beton ‘çıkmalar’ dikkati çekiyor. Bir asır öncesinde buralarda Türklerin, Arapların, başka Müslüman toplulukların yaşadığını yer yer karşınıza çıkan kubbeler, kemerler hatırlatıyor. Erivan’ın mutena bir köşesinde, baharın bahçesine konuk olduğu yaşlı bir teyze üzerine sardığı battaniyesiyle ahşap kapıdan gülümsüyor. Türkçe konuştuğumuzdan olsa gerek “Size kahve yapam” diyor.

Almanya’dan kızı ziyarete geldiği için çok mutlu. İçeride oğlu ve kızı da var. Kahveyi kendi elleriyle hazırlıyor. Oğluna “Alman çikolatalarından” getirmesini söylüyor. Adım “Seda” diyor. Gerçek adı “özgürlük” anlamındaki Azatuhi imiş. Ancak herkes ona Seda diyor, onu Seda diye tanıyor. Bunun sebebini bilmiyor. Ataları 1915 tehcirinde Van’dan göç etmiş.

73 yaşındaki Seda Teyze kahve yaparken bu kez kızı Nona anlatmaya başlıyor. Çat pat Türkçe konuşmaya çalışıyor. Meğer Almanya’da Türklerle iç içe yaşadığından bazı kelime ve cümleleri öğrenmiş. Birçok Türk arkadaşı olduğunu memnuniyetle anlatıyor. Oğlu Gagik o yıl henüz KHK ile kapısına kilit vurulmamış olan Zaman’dan olduğumuzu öğrenince Zaman ve Hürriyet gazetelerini bildiğini, Ermeni haber sitelerinde bu gazetelerden çokça çeviri haberler yapıldığını belirtiyor. Gagik bizi kapıdan uğurlarken annesinin bizi neden eve davet ettiğini anlatıyor: “Annem, iyi insanları yüzünden tanırım, iyi çocuklardı, o yüzden evime davet ettim, dedi.”

Birden annemin Yunanistan’a ve Ermenistan’a gideceğimi her söylediğimde, “Aman oğlum sakın yemeklerini yeme, ikram ettikleri çaylarını kahvelerini içme, zehir atarlar” tembihi geliyor aklıma. Oysa her iki ülkede de bizim “düşman” bildiğimiz birçok ülkede selam verip de sıcak bir çay veya acı bir kahve ikram etmeyen kişi görmedim. İkramları her zaman keyifle ve teşekkürle kabul ettim.

1635 yılında IV. Murat tarafından fethedilen, adına Topkapı Sarayı’nda köşk yaptırılan ‘Revan’ Beylerbeyliğinden veya Revan Hanlığından kalan sayısız sivil ve dini mimari örneklerinden çok az şey var şimdi Erivan’da. Fakat yıkık dökük yapılar, ahşap evler, küçük kapılar, geniş pencereler, duvarlar, kemerler, kayısı ağaçları, kahve ve Seda Teyze geçmişle bugün arasında özel bir köprü kuruyor.

Soykırımın 100’üncü yılında, 2015’te haber için yaptığım Erivan seyahatinin ardından ertesi yıl aynı dönemde yine şehirdeydim. Bu sefer taze çekilmiş Kurukahveci Mehmet Efendi kahvesi, Güllüoğlu’ndan aldığım baklava paketi ve küçük hediyelerle Seda Teyze’nin kapısındaydım. Yanında sadece küçük torunu var. Yine güler yüzle kapısını açıyor. Hürmetle ellerinden öpüyorum. Türkçe, “Anneannem de, babaannem de vefat etti. Artık nine olarak seni ziyaret edeceğim” diyorum. Arada tercüman olmadığı için çok fazla anlaşamasak da sanıyorum bu sözlerimi anlıyor.

Bu yıl Erivan’da büyük meydanlar, geniş bulvarlar, uzun caddeler büyük katliamı anmadan önceki hafta ülkede hukuksuzluğun ve yolsuzluğun müsebbibi olarak gördükleri başbakan Serj Sarkisyan ve hükümeti devirmek için yürüdü. Başardı da… Hemen ardından ise halk insanlık tarihinin gördüğü en büyük sürgün ve katliamlardan biri olan 1915 kurbanları için sokaktaydı.

Bir asır öncesinin Talat’larının, Enver’lerinin siyasi mirasçıları ise yeni suçlar için gece gündüz mesai yapıyor. Toplumda gözlerine kestirdikleri kişi ve gruplar ötekileştiriliyor, hapse atılıyor, sürgüne zorlanıyor, her şeylerine el konuluyor. Üniversiteler, okullar, gazeteler kapatılıyor. Yöntemler ise pek değişmiyor.

[Selahattin Sevi] 24.4.2018 [Kronos Haber]

Kur’an’da tasrif ve HZ. Musa aleyhisselamın kıssaları [Abdullah Aymaz]

Kur’an-ı Kerim, zihinlerde yer etmesi için bazı hakikatları renklendirerek tekrar tekrar ayrı ifade şekilleri, çeşitli varyasyonlarla takdim eder. Buna “tasrif” diyoruz. Bizzat Kur’an-ı Kerim’de “İnsanlar düşünüp ders alsınlar diye Biz Kur’an’da bu gerçekleri farklı üsluplarla beyan ettik (tasrif ettik).” (İsrâ Suresi, 41) ve “Bu Kur’an’da biz, her türlü mesel ve mânâyı, çeşitli tarzlarda tekrar tekrar açıkladık.” (İsra Suresi, 89) âyetlerinde tasrif meselesine dikkat çekilmiştir.

Kur’an, Musa Aleyhisselamın kıssasını anlatırken çok çeşitli ve renkli üsluplar kullanmıştır.

Mesela: “Biz Firavun’a bütün âyetlerimizi delillerimizi gösterdik, fakat o bunları yalan saydı ve gerçeği kabul etmemekte direndi. ‘Ey Musa! Sen sihirdeki mehâretinle bizi yerimizden yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ey Musâ!’ O halde bilmiş ol ki biz de seninki gibi bir sihirle karşı koyacağız. Şimdi sen, bizim de senin de caymayacağımız uygun bir buluşma vakti tayin et, düz, geniş bir alanda karşılaşalım.’ dedi. Musa ‘Karşılaşma zamanı, bayram günü olsun, halk sabahleyin toplansın’ dedi.” (Tâhâ Suresi, 56-59)

Şuara Suresinde şöyle anlatılıyor: “(Cenab-ı Hak, Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’a) ‘Gidin Firavun’a: -Biz Rabbülalemin tarafından sana gönderilen elçileriz, O’ndan sana mesaj getirdik: İsrailoğullarını serbest bırakacaksın, bizimle gelecekler’ Deyin.’ (Buyurdu. Onlar da bu emri yerine getirdiler. Firavun: ) ‘A!’ dedi, ‘Sen şu bebekken alıp yanımızda büyüttüğümüz çocuk değil misin? Sonra da bizim sarayımızda senelerce kalmış, ömrünün bir kısmını bizimle geçirmiştin? Sonunda da bildiğin o işi yapmıştın. Sen doğrusu nankörün tekisin!’ (Hz. Mısa) ‘Ben’ dedi, yanlışlıkla, sonunda ne olacağını bilmeksizin, şaşkın bir vaziyette o işi yapmıştım. Sizden korktuğum için de kaçmıştım. Ama Rabbim bana hüküm ve hikmet verdi ve beni peygamberler arasına dahil etti. O başıma kaktığın iyilik ise, İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucu değil miydi? Firavun ‘Sahi, şu bahsettiğin Rabbülâlemin de ne?’ dedi. (Hz. Musa) ‘Eğer işin gerçeğini bilmek isterseniz söyleyeyim: O, göklerin, yerin ve ikisinin arasında olan herşeyin Rabbidir. Firavun alaycı bir şekilde çevresindekilere: ‘Bu adamın dediklerini işittiniz değil mi?’ (dedi.) Musa onu hiç duymamış gibi sözüne devam ederek: ‘O sizin de, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir.’ Firavun: ‘Dikkat edin! Size gönderilen bu elçi, kesinlikle bir deli!’ (dedi.) Musa: ‘O, doğunun da batının da, doğu ile batı arasındaki herşeyin de Rabbidir. Aklınız varsa bunu anlarsınız.’ (dedi.) Firavun, Musa’ya cevaben “Eğer benden başka tanrı kabul edersen mutlaka seni zindanlık ederim!’ dedi. (Hz. Musa): ‘Ya’dedi. ‘Sana doğruluğumu ispatlayan âşikar bir delil getirmiş olsam da mı?’ (Firavun) ‘Haydi, dedi, doğru söylüyorsan, göster o delilini de görelim!’ Bunun üzerine Musa asasını yere attı. Bir de ne görsünler: Değnek her haliyle tam bir ejderha oluvermiş.” (26/16-32)

Mümin Suresinde ise şunlar da var: “Musa onlara Bizim tarafımızdan gerçeği getirince ‘Onun yanında bulunan müminlerin oğullarını öldürün, kızlarını da hayatta bırakın’ dediler. Fakat kâfirlerin hile ve tuzakları boşa çıkar. Firavun: ‘Bırakın beni, şu Musa’yı öldüreyim. O da varsın Rabbine yalvarsın bakalım O, kendisini kurtaracak mı? Zira bu gidişle onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya ülkede anarşi çıkaracağından endişe ediyorum.’ dedi. Musa da şöyle dedi: “Ben, âhirete, hesap gününe inanmayan her kibirli ve zorbadan benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a sığınırım.’ Firavun hanedanından olup o zamana kadar iman ettiğini saklayan biri çıkıp şöyle hitap etti: ‘Ne o, siz bir insan –Rabbim Allah’tır, dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz? Halbuki o Rabbiniz tarafından açık delilleri ve mucizeler de getirdi. Eğer yalan söylüyorsa, yalanı zaten kendisinin aleyhinedir. Ama şayet doğru söylemişse, en azından onun sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir.” (40/ 25-28)

Mesela: “Firavun ‘Eğer gerçekten getirdiğin bir delilin varsa ve sen doğru söyleyen biri isen, onu ortaya koy da görelim.’ Bunun üzerine Musa, aşasını yere bırakıverdi, bir de ne görsün; o koskoca bir ejderha kesilmiş!” (Araf Suresi, 106-107) âyetlerinde Hz. Musa Aleyhisselamın aşasının koskocaman bir ejderha şeklinde zuhur ettiği anlatılıyor. Halbuki ‘Tahâ Sursinde ise “(Cenab-ı Hak;) ‘Bırak onu ya Musa!’ buyurdu. (Asâsını) hemen bıraktı. Bir de ne görsün hızla, kıvrılıp sürünen bir yılan (hayye) oldu!” (20/19-20)

Yani Musa Aleyhisselamın Asâsı hem koskoca bir ejderha gibi ama küçük hızlı koşan yılanlar gibi hareketliydi.

Bu ayetlerde de gördüğümüz gibi, tekrar gibi görünen hususlar aslında hem gerçekleri zihinlere nakşetme hem de kıssanın her defasında yeni bir yönünü ortaya çıkarma işi görünmektedir. Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi bu meseleyi bir defasında şöyle bir temsille anlatmıştı: “Meselâ bir futbol maçında 20-30 kamera ile çok ayrı ayrı açılardan çekim yapılıyor. Kale arkası… Korner çizgisi… İhtilaf çıkınca, meseleyi aydınlatmak için; farklı bir kamera çekimi konunun ana mihveri ne ise o husustaki detaylara bakma fırsatı veriyor. İşte âyetlerdeki çeşitli versiyonlar da bu ve bilmediğimiz hikmetler bulunmaktadır.”

İşte bu âyetleri, tasrifin bize anlatmak istediği hikmetleri ve sırları düşünerek okumaya ve anlamaya gayret edelim…

[Abdullah Aymaz] 24.4.2018 [Samanyolu Haber]

Berâtımızı kaçırmayalım [Mehmet Ali Şengül]

Allah (cc), akla kapıyı açıp irâdeyi insanın elinden almamıştır. Maddi-mânevî, melekî ve hayvanî duygularla mücehhez kılınan insan, bu dünyâda imtihana tâbî tutulmaktadır. Bu imtihanı başarmak, mânânın maddeye galebesi; îmânın, ahlâkın ve fazîletin nefs-i emmâreye karşı üstünlüğüne bağlıdır.

Günümüzde mâlesef insanlığın büyük çoğunluğu, ölümle sona erecek dünyânın rahat ve lezzetlerini, nefsin arzu ve taleplerini; âhirete, Allah’ın rızâsına tercih etmekte, nefsin kölesi, şeytanın esiri olma durumuna düşmektedirler.

Dünyâda insana emânet edilen maddî-mânevî paha biçilmez değerde olan nîmetler, meccânen verildiği halde, onları ikram edenin hatırlanmaması, hakîki nîmet ve mülk sâhibi Allah’a karşı nankörce bir muâmeledir.

İnfitar sûresi 6,7 ve 8. âyetlerde Rabbimiz, “Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücut sistemini düzenleyen, sana dengeli bir hilkat veren ve seni dilediği bir sûrette terkib eden?” buyurmaktadır.

İnsanı böylesine mükemmel yaratan, hilkatteki güzelliklerini hatırlatan ve kulunu şefkatle îkaz eden Allah (cc), kulunu affetmek için ona büyük fırsatlar tanıdığını ve nîmetlerini kesmeden sonsuz ikramlarda bulunduğunu görmekteyiz.

Bu fırsatlardan birisi de, Şaban ayının on beşinci gecesi olan ‘BERÂT GECESİ’ dir. Bu gece; hür olmanın, vicdânen mutluluğa ermenin, günah tuzaklarından kurtulmanın vesîlesidir. Bu gece, kulların bir yıllık hayatlarının (iradeleri hesâba katılarak) plan ve projesi yapılır ve melekler tarafından kayda geçirilir. (Taberî)

Mâide sûresi 35.âyette merhamet-i Sonsuz Rabb-ül âlemin (cc), “Ey iman edenler! Allah’ın hukûkunu gözetin, O’nun hukûkunu ihlâl etmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesîle arayın ve O’nun yolunda mücâhede edin ki, korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız.’ Buyurmaktadır.

Berât gecesi, Allah’a yaklaşmanın, günahlardan arınmanın, haramlardan kurtulmanın, kalbimizle Allah arasındaki engelleri bertaraf etmenin en güzel bir vesîlesidir. Kullara kurtuluş fermanlarının, mağfiretleri adına fırsatların verildiği, umumî bir af ve ikram gecesidir.

Dünyânın, husûsiyle âlem-i İslâm’ın bir çok yerinde insanlar, bilhassa ehl-i îman; mağdur, mazlum, mahkum, zillet ve sefâlet içinde yaşamaktadırlar. Böyle bir mağduriyet ve mahkumiyetin sona erdirilmesi için, Allah’ın hârika olarak insana emânet ettiği duyguları inkişâf ettirmek, şer’i kanunlar kadar tekvînî kanunları da bilerek onlara da itaat etmek gerekmektedir.

Bununla beraber, meşrû müdafâ haklarını kullanmanın yanında; Rabbimize yaklaşmanın en büyük vesîlesi bu mübârek geceleri değerlendirmek, Allah’tan af dilemek ve duâ etmek en önemli vazifelerden birisidir.

Asırlardır dünyâya model olmuş şerefli bir milletin başına gelen korkunç fırtınalar neticesi, tahrip edilmeye çalışılan âile bağlarını, îman esaslarına bağlı olarak güçlendirmek ve sun’î olarak oluşturulmuş düşmanlıkları sabırla aşmak; yeniden sevgiyi, şefkati ve merhameti tesis etme adına, üzerimize terettüp eden sorumlulukları yerine getirmemiz gerekmektedir.

Berât gecesi ve önümüzde gelecek olan Ramazan ayı, hayatımıza bir yön ve istikâmet vermeli; nefsimiz, neslimiz, ehl-i iman ve insanlığın kurtuluşu adına berâte vesile olmalıdır. Rabbimizin Rahmet kapısının açılması için evvelâ ciddi bir nedâmet, tövbe ve istiğfâr, sonra samîmi bir niyet, daha sonra da sâlih amel ve sadâkat gerekir.

Allah’ın, hangi amelle kullarını bağışlayacağını bilemiyoruz. Affedilmenin vesîlesi küçük bir amel olabilir. Hâlimizi Allah’a arz ederken dökülen bir damla gözyaşı, şuurla edâ edilen bir namaz, Allah için tutulan bir oruç, fakiri, garibi ve yetimi doyurup sevindirecek bir yardım, kalbi kırılan bir insandan helallik dileme, günahları terk etme, kötülüğü iyilikle savma, anne, baba ve büyüklere hürmet ve hizmet ederek duâlarını alma, küçük-büyük günahlardan uzaklaşma, hatta bir hayvana veya bir çiçeğe su vermeye kadar pek çok amel kurtuluş vesîlesi olabilir.

Hârun Reşid’in hanımı Zübeyde Hâtun gördüğü bir rüyâda; kendisine Allah Resûlü (sav), ‘Siz Bağdat’ta soğuk sular içerken, Mekke ve Arafat’ta susuzluktan hacıların ciğerleri yanıyor’ buyurması üzerine, Bağdat’tan Mekke ve Arafat’a su akıtır.

Bunlar mutlaka nezd-i Ulûhiyet’te büyük hayırlardır. Fakat, bu sâliha kadını vefâtından sonra rüyada gören bir mü’minin, ‘Dünyada çok hayır ve hasenâtta bulundun. Karşılığında Allah cennette seni hangisi ile affetti? Sorusu üzerine; ‘Allah beni Ezan’a olan saygım ve sevgim vesilesiyle affetti’ şeklinde ifâde etmiştir.

Allah (cc), üç şeyi üç şeyde gizlemiştir; ‘Rızâsını itaatte, gadabını isyanda, velî kulunu da insanların arasında.’ (Gazâlî, İhyâ) Hiçbir ibâdeti ve günahı küçük, hiç bir kimseyi de hor görmemeli. Zirâ, senin hor gördüğün insan, Allah indinde velî bir kul olabilir.

İbrahim Hakkı Hazretleri ne güzel diyor;

‘Hakkı, gel sırrını eyleme zâhir,

Olayım der isen bu yolda mâhir,

Harâbat ehline hor bakma Zâkir,

Defineye mâlik viraneler var.’

Berât gecesinde, dünyâ ve âhiret nizâmının muhtevası bulunan Allah kelâmı Kur’an-ı Azimüşşan, Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına, (Beyt-ül Mâmur’a) indirilmiştir. Kadir Gecesinde başlanarak da, Efendimize (sav) peyderpey vahyedilmiştir. Hz.Üstad’ın ifâdesiyle, bu gece bir yılın çekirdeği hükmünde olması cihetiyle, Kadir Gecesi kudsiyetindedir. Kadir gecesi 80 küsür yıla tekâbül ederken, Berât Gecesi de 50 küsür yıllık ibâdet mükâfâtına tekâbül etmektedir. (Şuâlar)

Hazret-i Ali (Radiyallahü anh) anlatıyor: ‘İnsanlığın iftihar Tablosu Hazreti Muhammed (Sallallahü Aleyhi Vesellem) şöyle buyurmuşlardır: “Şaban’ın on beşinci gecesi namaz kılın, gündüzü de oruç tutun. Çünkü o gün, güneşin batışıyla rahmet kapıları açılır; (Cenâb-ı Hak) ‘Bana istiğfar eden yok mu mağfiret etsem, benden rızık isteyen yok mu rızık versem, belâya mâruz kalan yok mu âfiyet versem... Buyurur. Bu hal fecrin sökmesine kadar devam eder.” (İbn-i Mace)

Berât Gecesinde Efendimiz’e (sav), Şefaat-i Tâmme verilmiştir. Allah'tan uzaklaşanlar bu şefaatten mahrum kalacaklardır.

Berât Gecesi, muhâsebe, murâkebe, tefekkür gecesi olduğu gibi; gönülden bir tövbe ve istiğfârla, günahlardan teberrî ve yürekten Allah’a yönelme gecesidir.

Tövbe rücûdur, Allah’a dönmektir. Allah’ın yasakladığı, haram kıldığı şeylerden, güzel ve hayırlı olan helal şeylere dönmektir. Tövbe, iman edip Allah’a söz verenlerin ilk menzîlidir. Allah’a kavuşmanın, dostlara ulaşmanın, maddî-mânevî kirlerden, günahlardan arınmanın birinci adımıdır ve Rahmet kapısının tokmağına dokunmaktır. Tövbe, şeytanı sevindiren günahtan, Allah’a itaate dönmenin adıdır.

Tövbe, günahın her türlüsünü; gizlisini açığını, küçüğünü büyüğünü, hayalde- niyette bulunanı, gözde, kulakta, dilde, ağızda olanı, şehvet, şöhret, gurur ve kibir dâhil hepsini terketmek, nedâmet duymaktır. İrâdî olarak bir daha onlara dönmemeye söz vermek ve kime söz verdiğinin şuurunda olarak hareket etmektir. İnsanların hak ve hukukunu ilgilendiriyorsa, haklarını ödemek ve helallik istemektir.

Merhamet-i sonsuz Allah (cc), kullarının mürâcatlarını kabul etmek için, insan hayâtının sonuna kadar tövbe kapılarını açık tutmuş, kullarını affetmek için binlerce vesîleler yaratmıştır.

“De ki; ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmekte ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder, bağışlar. Çünkü O Gafûr ve Rahîm’dir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur)” (Zümer sûresi, 53);

“Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun, O’na itaat edin. Yoksa yardım göremezsiniz” (Zümer sûresi, 54)

Kimsenin görmediği gecelerde Allah için dökülen, cehennemin alevlerini söndürecek, cennet ırmakları kadar kıymetli gözyaşları, meşrû helal yolla âilenin rızkını kazanmak ve istirahat etmek, bütün bunlar hem ibâdet, hem de affa vesîledir.

Ama şunu da unutmamak lazımdır ki; nerede, ne zaman, ne şekilde ölüm yakamızı tutacak belli değildir. Peygamberimiz (sav), ‘vakti geçmeden namaza acele edin, ölüm gelmeden tevbeye acele edin’ (Münavî, Feyz-ül Kadir) tavsiyesi dikkate alınmalı; bu mübârek gecelerde tövbe musluklarından kana kana içilmelidir.

Mü’min hâlis bir niyetle, samîmi bir şekilde Allah’a teveccüh edip, Allah’ın sonnsuz lütuflarına ve nîmetlerine karşı şükürle mukâbelede bulunmalı ve bu fırsatı kçırmamalıdır. Evet, tek tek Allah’a teveccühte bulunmak güzel bir şeydir. Kulu mutlaka Allah’a yaklaştırır. Fakat, esas olan vahdet-i rûhiye içinde ehl-i îmânın hep berâber tövbe etmesidir. Nur sûresi 31.âyette Cenâb-ı Hak; “Ey iman edenler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe ediniz. Umulur ki felah bulursunuz” buyurmaktadır.

Peygamber Efendimiz (sav); ‘Tövbe’nin alâmeti nedir?’ diye sorduklarında, ‘Pişmanlıktır, nedâmettir’ diye cevap vermiştir. (İbn-i Mâce) Enes bin Mâlik’in (ra) rivâyet ettiği bir hadiste de Efendimiz (sav); ‘Allah’ın en çok sevdiği kimse, tövbe eden gençtir’ (Suyûtî) buyurmuşlardır.

Şâban ayının on beşinci günü, Hasan Basri Hazretleri günün ortasında evinden çıktı. Yüzünü gören herkes onu kabre gömülüpte çıkmış sanırdı. Kendisine bu durum sorulduğu zaman; ‘Allah adına yemin ederim ki, gemisi parçalanıp da batan kimsenin musîbeti, benimkinden daha büyük değildir. Günahlarımı yakından biliyorum, iyiliklerim için endişeliyim. Ettiklerim makbul müdür yoksa red mi edildi, bilemiyorum’ diye cevap verdi.

İnsan Berât gecesini, kazâ namazları ve nâfile ibâdetlerle ihyâ etmeli, Kur’an-ı Kerim’i muhtevâsını anlayarak okumaya çalışmalı, gönülden ezkâr ve efkârda bulunmak suretiyle, duâ, istiğfar ve salavât-ı şerifelerle, başta Allah’ın rızâsını kazanmayı esas maksat yaparak, ölümsüz ebedî hayâtı kazanabilmek ve bereketlendirmek için gayret etmelidir.

Her yönü ile bereket dolu olan, günahların affına vesîle bulunan bu mübârek geceyi değerlendirmek, her mü’minin vazifesi olmalı, fırsatı kaçırmamalıdır. Zirâ, insanın gelecek yıl Berât gecesine kavuşup kavuşmayacağı belli değildir.

Bu vesîle ile okurların, bütün kardeşlerimizin ve ümmet-i Muhammed’in (sav) berâtini kutlar, emânetin alınacağı âna kadar hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye’de devâm etmeleri için duâ eder, insanlık hakkında hayırlar lütfetmesini dilerim.

‘Allah’ım! Bu gece hürmetine, Senden îmân-ı kâmil, amel-i sâlih, hâlis bir niyet, vefâ ve sadâkat istiyor, rahmet ve mağfiretinle muâmele etmeni diliyoruz. Âlem-i İslâm’ın içinde bulunduğu zilletten, sefâletten kurtulmalarını, İslâmî şuurla mücehhez hâle gelmelerini, dünyâ ve âhiret saâdeti ve mutluğuna kavuşmalarını Sen’in sonsuz Rahmetinden dileniyoruz.

Allah’ım! Sana düşman olanları, dinine tuzak kuranları, memleket ve milletimizin huzurunu bozan ve bozmak isteyenleri Sana havâle ediyor, hidâyete liyâkatları olanların sinelerini açmanı, doğruyu ve gerçeği görmelerini diliyoruz.

Allah’ım! Dünyânın her yerinde insanlığın saâdeti ve mutluluğu adına, her türlü sıkıntı ve zorluklara katlanarak gece gündüz koşturan, hizmet veren ehl-i imâna, kadın-erkek kardeşlerimize inâyette bulunmanı diliyoruz.

Yâ Rabb-el Âlemin! Ümmet-i Muhammed’in, insanlığın kurtuluşu adına emeklerini zâyi etmemeni, her türlü maddî-mânevî sıkıntı ve hastalıklar içinde kıvrananlara acil şifâlar lütfeylemeni, dünya-âhirette bizi utandıracak, mahcup edecek ayıplardan, günahlardan, bu gece hürmetine bizleri arındırmanı diliyor, dileniyor ve Sen’in sonsuz Rahmetinden ümitle bekliyoruz.’

[Mehmet Ali Şengül] 24.4.2018 [Samanyolu Haber]

Avrupa Konseyi endişeli: Seçimler ertelensin [Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) 2018 bahar oturumu genel kurulunda “Monitoring Committee” izleme komitesinin seçimlerle ilgili tavsiye kararı kabul edildi. Komite seçimlerin ertelenmesini talep ediyor.

Komite, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun siyasi konulardaki danışma organı Venedik Komisyonu’nun tavsiye kararına atıf yaparak belirlenen seçim tarihini gerçek demokratik bir seçim için çok erken buluyor. Planlanan tarihe göre bir buçuk yıl önce yapılması ve yeni belirlenen tarihin 3 aydan daha kısa olması sebebiyle seçmenin tercihini belirlemesi adına yetersiz olduğu görüşünde.

Komite, muhalefetin susturulduğu, medya organlarının kapatıldığı veya iktidara yakın işadamlarına satıldığı, mühürsüz oyların kabul edildiği, OHAL devam ettiği bir dönemde seçimlerin yapılacak olmasını, seçimlerin genel meşruiyeti konusunda tehlikeye düşürdüğü kanaatinde.

Seçimin, belirlenen tarihten 3 ay önce değiştirilmesi Venedik Komisyonu tavsiyelerine aykırı

Komite, seçim yasasına getirilen değişikliğin, seçim tarihinden sadece iki ay önce kabul edilmesinin, seçim kampanyası kurallarını büyük ölçüde değiştirdiğini belirtiyor. Bu sebeple partilerin seçim hazırlıkları yapmaları ve tamamlamaları için kısıtlı süre kalıyor bu durum şimdiye kadar olmayan seçim ittifakları kurmaya sebep oluyor.

Seçimler OHAL gölgesinde yapılacak

Avrupa’daki en yüksek seçim barajına sahip olan Türkiye’nin uluslararası kurumların talep ettiği şekilde barajı indirmediği için üzüntülerini dile getiriyor. Yüksek seçim barajı politiktik çoğulculuğu azaltacağını belirtirken seçimlerin 7. kez uzatılan OHAL gölgesi altında yapılacağının göz önünde bulundurulmasını istiyor. Türkiye’nin Güneydoğusundaki acil durum ve devam eden güvenlik operasyonları altında gerçek anlamda demokratik seçimlerin yapılmasının imkânsız olduğunu bir kere daha ifade ediyor.

Muhalefet ve medya susturuldu

OHAL, Temmuz 2016’dan beri, temel özgürlükler, özellikle ifade özgürlüğü, medya ve meclis üzerinde orantısız tedbirler ve kabul edilemez kısıtlamalara yol açtı. Pek çok muhalif milletvekili (10), gazeteci (yaklaşık 150) ve insan hakları savunucuları, terörle ilgili suçlamalarla karşı karşıya kalırken, hâlâ gözaltına tutulanlar olduğu ifade ediliyor. Birçok STK kapatılırken çok sayıda medya kuruluşu da hükümet yanlısı işadamları tarafından satın alındı veya kapatıldı. Bu durum, seçmenlerin, adaylar arasında bilinçli seçim yapmalarını engelliyor.

Mühürsüz oylar, seçim güveliği ve şeffaflığı sorunu

Komite, seçmenler üzerinde caydırıcı bir etki yaratabilecek olan seçim bölgelerindeki polis kuvvetlerinin muhtemel varlığı nedeniyle kaygı duyarken Yeni seçim sisteminin bazı hükümleri seçim güvenliği ve şeffaflığı açısından ciddi sorular doğurduğu belirtiliyor. Mühürsüz oy pusulalarının kabul edilmesi kararını, çok önemli bir sorun olarak görüyor.

Komite, AKPM, Yolsuzlukla Mücadele komitesi (GRECO) ve AGİT tarafından, medya kampanyaları, seçim kampanyaları ve siyasi partilerin finansmanı ile ilgili olarak daha önce de tekrarlanan tavsiyelerin takip edilmemesinden dolayı üzüntüsünü dile getiriyor.

Seçimlerin sonuçları genel meşruluğu tehlikeye düşürüyor

İzleme Komitesi, bu olumsuz sürecin, gerçekten demokratik seçimlerin yürütülmesini ve örgütlenmesini engelleyeceğinden derinden endişe duymakta ve sürecin sonunda seçimlerin genel meşruluğunu tehlikeye düştüğünü üzerine basarak vurgulamakta.

Tüm bu olumsuzlukların dışında, seçimlerin çok önemli bir yönünün daha altını çiziyor. Bu seçim, başkanlık sistemine geçişin son adımı olacak ve Cumhurbaşkanına geniş yetkiler vererek, kontrol ve dengeleri sınırlayacak.

Komitenin son sözü: Seçimler ertelensin

Komite, son olarak Türkiye’nin serbest ve adil seçimlerin yapılması dahil olmak üzere Avrupa Konseyi’nin temel değerlerine uyması gerektiğini hatırlatırken, bütün bu faktörler, seçimlerin demokratik doğasını ciddi biçimde zedeliyor. Bu sebeplerden dolayı Türk yetkililerin seçimleri ertelemesini tavsiye ediyor.

[Mehmet Dinç] 24.4.2018 [TR724]

Demir parmaklıklar arkasındaki 705. bebek iki aylık Akif oldu; 23 Nisan’da cezaevine gönderildi

OHAL döneminde hukuksuzca tutuklanan anneler ile birlikte cezaevlerine giren bebek sayısı 705 oldu. En son 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çoçuk Bayramı günü 2 aylık bebek Uğur Akif Hazar’ın annesi Zeynep Hazar tutuklandı. Bolu’da yaşanan hukuksuzluktan sonra anne ile birlikte 2 aylık Akif Bebek, demir parmaklıklar arkasına göndedildi.

2 aylık Akif’in sadece annesi değil babası da aynı gün tutuklanarak cezaevine gönderildi. Akif’in 7 yaşındaki ablası ise yakınlarını yanına bırakıldı.

****

Yasalar ve AİHM içtihatları: Hamile kadınlar ve doğum yapmış anneler tutuklanamaz; hakim ve savcılar suç işliyor’

15 Temmuz sonrası hukuksuz operasyonlar kapsamında doğum yapmış anneler tutuklanırken cezaevlerindeki hamile kadınlar da serbest bırakılmıyor. Cezaevlerinde 18 bin kadın ve 700’ün üzerinde bebek bulunuyor. Yasalar ve AİHM içtihatları ise hakim ve savcıların keyfi kararlarının tersini söylüyor.

Herhangi bir sağlık sorunu olmasa bile 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nun 16/4 maddesine göre, “Hapis cezası, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş kadınlar hakkında geri bırakılır.” ifadesi kullanılıyor. Yine aynı Kanunun 16. maddesine göre, “yukarıdaki hüküm “tutuklular”hakkında da uygulanır.” deniyor.

Uzmanlar 5275 sayılı Kanun’un, 16/4 ve 116. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, hamile kadınların ve bebeği altı ayı geçmemiş olanların tutuklanması, iç hukuka göre mümkün olmadığını vurguluyor.

İç hukuktaki bağlayıcı kararlar kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) karar ve içtihatları da hamile kadın ve bebeği olan şüpheli ya da tutuklu anneleri koruma altına alıyor. AİHM kararları, ‘’Tutuklama sadece iç hukuka uygun olmakla kalmamalı, aynı zamanda keyfi de olmamalıdır. Kanunları kötü niyetli uygulama açık keyfiliktir.’’ diyor.

[TR724] 24.4.2018

Cezaevine girme sırası 11 aylık Melike Bebek’te!

OHAL döneminde iktidarın talimatıyla hukuksuz operasyonlara hız kesmeden devam eden yargı, bebekli anneleri cezaeevine göndermeye devam ediyor.  Kırşehir’de bir yıldır adli kontrol ile imza atıp yükümlülüklerini yerine getiren Nazlı Nur Mert 11 aylık bebeği Melike ile birlikte bugün tutuklanarak cezaevine gönderildi. Dün tutuklanan Akif Bebek’ten ve bugün Melike Bebek ile birlikte cezaevlerindeki çoğu 0 -6 yaş arası çocuk sayısı 706 oldu.

Tutuklama kararını veren Kırşehir Ağır Ceza Mahkemesi annenin 1 yıldır adli kontrol ile verdiği imzaları aksatmamasını dikkate almadı. Karardan sonra Melike Bebek polis otosuna bindirilerek cezaevine gönderildi.  Melike Bebeğin babası da tutuklu bulunuyor.

[TR724] 24.4.2018

Meclis’te muhalefet çoğunluğu cumhurbaşkanının kim olacağından önemli… [Erhan Başyurt]

‘Baskın seçim’ için 24 Haziran tarihinin belirlenmesinin ana nedeninin İYİ Parti’nin seçimlere katılmasını engellemek olduğu kesinleşti.

Demek ki, iktidarın elindeki anketler, İYİ Parti ve Saadet Partisi ittifakının Meclis’e güçlü girecek ve Meclis’teki sandalye dağılımını etkileyecek oranda yükseldiğini gösteriyor.

CHP’nin, İYİ Parti’nin seçimlere girmesini sağlamak için 15 milletvekilini transfer etmesi ve İYİ Parti’nin seçimlere girmesini sağlaması, AK Parti’nin dengesini bozmuş gözüküyor.

Tuğrul Türkeş’i MHP’den, Numan Kurtulmuş’u HAS Parti’den, Süleyman Soylu’yu DP’den, Yalçın Topçu’yu BBP’den son dönemde bakanlık ve danışmanlıklar vererek transfer eden ve tüm bu partilerin içini boşaltan AK Parti’nin kurmayları, CHP’nin demokrasiyi kurtarma hamlesini ‘siyasi ahlaksızlık’, ‘hülle’, ‘kiralık milletvekilleri’ gibi hakaretlerle eleştirdi.

Demek ki, CHP’nin bu siyasi fedakarlığı ve akıllı hamlesi AK Parti kurmaylarının canını oldukça sıkmış durumda.

Evdeki hesap daha yolun başında çarşıya uymadı…



OHAL’DEN DE ‘OLAĞANÜSTÜ’ BİR DÖNEM GELİYOR

Gelelim 24 Haziran seçimlerine… Bu seçimin birbirinden mühim iki önemli özelliği var.

Birincisi, ‘tek adam’ yetkileriyle cumhurbaşkanı daha doğrusu ‘başkan’ ilk kez seçilecek.

İkincisi, yeni sistemde başkanın yetkileri üzerinde tek söz sahibi Meclis’teki koltuk dağılımı belirlenecek.

AK Parti’nin getirdiği ‘partili cumhurbaşkanı’ şeklindeki ‘tek adam’ sistemi, ‘başkan’ın yani Cumhurbaşkanı’nın genel başkanı olduğu partinin Meclis’te ezici çoğunluğu almasına dayanıyor. Bu durumda ‘tek adam’, adeta ‘seçilmiş diktatör’e hatta kraldan çok yetkiye sahip oluyor.

Kararname yoluyla kanun çıkarabiliyor, tüm bakanları atıyor, yüksek bürokrasiyi atıyor, yüksek yargıyı atıyor, hatta Meclis’i fesih yetkisi var…

‘Tek adam’ tarafından tamamı atanmış vekillerin olduğu parti şayet, ezici çoğunlukta Meclis’te ise, yasama da yargı da yürütme de onun iki dudağı arasında şekilleniyor.

Sistem hiçbir şekilde demokratik değil. Denge ve denetim kalkıyor, yargı ve yasamanın bağımsızlığı yok oluyor. Tek adam ne derse, kanun da o oluyor, yargı da ona göre karar veriyor.

Kısaca OHAL’dan daha ‘olağanüstü’ bir dönem geliyor.



İYİ PARTİ, HDP, SP… MECLİS’E MUHAKKAK GİRMELİ

İşte bu nedenle, 24 Haziran seçimleri iki ayrı yarış olarak değerlendirilmeli ve Türkiye’de demokrasinin işleyişini korumak ve hukukun üstünlüğünü yeniden inşa edebilmek için farklı stratejiler geliştirilmeli.

Sistemin normalleşmesi ve Türkiye’nin ileri demokrasiye dönüş yapabilmesi için bu iki hedef ayrı ayrı çok önemli.

Birinci hedef, Meclis’e olabildiğince çok partinin girmesi ve Cumhurbaşkanı’nın kim olursa olsun partisinin Meclis’te değil ezici çoğunluk, çoğunluğa bile sahip olmaması için gayret gösterilmeli.

Bu takdirde, ‘tek adam’ kim seçilirse seçilsin bir ‘denge ve denetim sistemi’ kurulmuş ve en azından yasamanın bağımsızlığı korunarak ‘kraldan daha yetkili’ davranması önlenmiş olur.

Hatta bu nedenle, muhalefetin partili ama parti genel başkanı olmayan bir ismi aday göstermeleri, seçilseler bile rejimi ve demokrasiyi kurtarmak için elzem durumda…

Şayet Türk seçmeni olgun siyasi kültüre ve demokrasi duyarlılığına sahip olsaydı, cumhurbaşkanlığı için oy verdiği şahsın partisinin Meclis’te çoğunluk olmaması için bilinçli şekilde farklı oy kullanırdı.

İşte İYİ Parti’nin seçimlere girebilmesi, mümkünse en azından SP ile ittifak yapması bu nedenle çok önemli.

Aynı şekilde HDP’nin de tek başına ya da kurduğu ittifaklarla Meclis’e girmesi hayati önem taşıyor.

Zira Meclis’e ne kadar çok partiden vekil girerse ve AK Parti ve MHP’nin ‘tek adam’ ittifakının sokacağı vekil sayısı da düşecektir.

İktidarın hesabının İYİ Parti, SP ve HDP’yi Meclis’e sokmamak olduğu artık gün gibi ortada. MHP’yi zaten erittiler hedeflerinde şimdi de CHP vardı ama…

Ancak AK Parti, ittifak sistemine yol açarak, kendi hesaplarını alt üst etti. Baraj sistemi devam etse ve ittifaklara izin verilmesiydi, belki bu hedeflerine ulaşmaları mümkün olabilirdi.

Ama güç sarhoşluğu ve aşırı hırs nedeniyle baltayı kendi ayaklarına vurdular. Artık bu hesaplarının tutması muhalefetin yapacağı hatalarla mümkün ancak…

Yeni sistemin ‘aşil topuğu’ işte burası, yani Meclis’te çoğunluğa dayanmayan sandalye dağılımı…

Bu gerçekleşirse, aslında Cumhurbaşkanı’nın kim seçileceği ikinci derece önemli hale geliyor.



AŞIRI BEKLENTİYE GİRMEYİN, UMUTSUZLUĞA DA KAPILMAYIN

İkinci hedef, Cumhurbaşkanı’nın yani ‘tek adam’ yetkileriyle ‘başkan’ın kim olacağının belirlenmesi olmalı…

Şu bir gerçek. AK Parti Genel Başkanı Erdoğan aylardır seçim kampanyası yürütüyor.

HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklanması da, Afrin’e operasyon da, Doğan Grubu’nun ‘tam biat eden yandaş basın’ haline getirilmesi de, internete sansür kararı da, MHP ve BBP ile ‘cumhur ittifakı’ da, seçim yasası ve ittifak kanunları da ‘baskın seçim’e hazırlık hamleleriydi…

Gelinen noktada Erdoğan’ın karşısına kim çıkarsa çıksın, kazanması kolay olmayacaktır.

Erdoğan ve ekibinin, ciddi bir veri çalışması yaptığından şüphe yok.

Bugüne kadar girdiği hiçbir seçimi de, kaybetmediler.

Kaybettilerse de hile veya yeniden sandık yoluyla geri aldılar.

Dolayısıyla, aşırı beklenti içine girmek hata olur.

Ancak adil bir rekabet olmayacaksa da, ortada bir sandık var ve değil umutsuzluk azami gayret göstermemek dahi büyük hata olur.

‘’Her kemalin bir zevali vardır…’’ kutsi düsturunca, bugüne kadar kaybetmemeleri hiç kaybetmeyecekleri anlamına da gelmez.

Türkiye bu kadar ağır bir ekonomik kriz yaşarken, OHAL altında demokratik tüm haklar katledilirken, hukuk ayaklar altında çiğnenirken, insan hakları pas pas edilmiş siyasi yolsuzluklar bu kadar ayyuka çıkmışken, dış politikada tam bir iflas ve sıkışmışlık yaşanıyorken, iktidar karşısında başarı gösteremeyecek bir adayın tek hatayı kendisinde araması lazım…



CUMHURBAŞKANININ KİM OLACAĞINI CHP BELİRLEYECEK!

Garip bir şekilde cumhurbaşkanlığını kimin kazanıp kazanmayacağını belirleyecek olan CHP’nin göstereceği aday olacaktır.

İYİ Parti hamlesinde olduğu gibi CHP, aday göstermede de aynı başarıyı gösterebilirse, tüm hesaplar alt üst olur.

CHP’nin adayı iki nedenden dolayı çok önemli ve belirleyici olacak.

Birincisi, CHP’nin kemik oyu yüzde 20’nin üzerinde.

Mevcut veriler, şayet cumhurbaşkanı seçimi ikinci tura kalacaksa, iyi bir CHP adayının en yüksek oyu alan iki adaydan birisi olarak kalabileceği yönünde.

CHP’nin adayı şayet ikinci tura kalırsa, sadece muhalefeti değil AK Parti’nin kırgınlarının da oyunu alacak nitelikte olması gerekiyor.

Ekmeleddin İhsanoğlu tercihi, siyasetten gelmeyen, iyi hatip olmayan bir kişinin Erdoğan karşısında şansının olmayacağının delili.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, son derece beyefendi bir siyasetçi. Aslında kendisinin aday olması beklenir. Ancak Türkiye o kadar kutuplaştırıldı ki, Kılıçdaroğlu’na ‘mezhep’ temelli saldırı ile Erdoğan karşısında kazanma şansı verilmez.

Peki kim aday olacak? Yılmaz Büyükerşen ve Muharrem İnce isimleri dolaşıma sokuldu bile.

Tahminim, Kılıçdaroğlu’nun bir kez daha fedakarlık yapacağı yönünde.

Adayın siyasetçi ama yalancı değil, solcu ama liberal demokrat, milliyetçi ama Kürtlerin de oyunu alabilecek, laik ama dindarlara saygılı bir isim olması halinde, CHP adayının Erdoğan karşısında ikinci turda fazlasıyla şansı olacaktır.

Peki böyle isimler var mı? Az sayıda da olsa mutlaka ki var…

Haddim olmayarak, kendisinin de affına sığınarak, tarif ettiğim tanıma uyması nedeniyle bir ismi burada zikredeyim: Ertuğrul Günay…

Günay, CHP ve SHP’de genel sekreterlik yapmış, 12 Eylül’de hapis yatmış, imam hatip mezunu ama laik, Kürtler’in kendisine alerjisi olmayan milliyetçi bir solcu, AK Parti’de de bakanlık yapmış birisi olarak AK Partili kırgınların bile dudak bükmesi mümkün olmayan bir isim.

CHP adayı olarak ikinci turda fazlasıyla şansı olur Günay benzeri özelliklere sahip bir CHP adayının…



AK PARTİ’NİN PANİĞİ GÖSTERİYOR Kİ, AKŞENER’İN ŞANSI VAR

Diyelim ki, CHP ikinci turda seçilmesi mümkün olmayan bir aday gösterdi ve ikinci tura da CHP’nin desteklediği bu aday kaldı. Erdoğan’ın kolay kazanmasının önü CHP eliyle açılmış olacak.

Diyelim ki, CHP ikinci tura kalamayacak bir aday gösterdi ya da oylar bölünsün ve CHP’li adaylar ikinci tura kalmasın diye iki aday gösterdi.

Bu durumda en kritik soru, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in ikinci tura kalacak oyu alıp almaması hatta CHP’den de seçmen kayması yaşanıp yaşanmayacağıdır.

AK Parti’nin paniği teyit ediyor ki, Akşener şayet Erdoğan’a karşı bire bir yarışırsa kazanabilir.

Akşener’in tek dezavantajı, partisinin ve yer yer kendi konuşmalarına damga vuran ultra-milliyetçi kimliği… Muhalif Kürt seçmende bu durum her şeye rağmen antipati uyandırabilir.

Hoş AK Parti’nin MHP ile ittifak yaptığı, doğuda birçok şehir merkezini yıktığı, Suriyeli Kürtler’e yönelik ‘ırkçı’ yaklaşımları göz önüne alınırsa o da bir dezavantaj sayılmayabilir.

***

Sonuç olarak, 24 Haziran’da Meclis’e kaç partinin gireceği, muhalefetin çoğunluğu elde etmesi cumhurbaşkanının kim olacağından daha önemli.

Muhalefetin, cumhurbaşkanlığından çok daha fazla bu hedefe kilitlenmesi, Türkiye’de demokrasinin kurtarılmasının tek yolu olacaktır.

Cumhurbaşkanı’nın kim olacağını da esas itibarıyla CHP’nin göstereceği aday belirleyecek.

İkinci turda seçilmesi mümkün bir isim CHP tarafından aday gösterilecek mi, gösterilemeyecekse Akşener’in ikinci tura kalmasının önü açılacak mı?

İYİ Parti’ye 15 vekil transferiyle AK Parti’nin en önemli seçim hilesini boşa çıkaran CHP, bakalım aynı aklı selimi ve ustalığı cumhurbaşkanı adayını belirlerken de gösterebilecek mi?

[Erhan Başyurt] 24.4.2018 [TR724]

Yetenekler değil tercihler belirleyici [Tarık Toros]

Dün 23 Nisan’dı.

Sosyal ağlarda, “Çocuklarımızın geleceğine sahip çıkalım” etiketi paylaşılıyor.

Yakın zamana kadar bu yoktu.

Çocuklarının geleceği için Türkiye yaşamını sonlandıran birinin, bakıp geçemeyeceği bir olaydır bu.



***

Sözüm meclisten içeri:

“Çocuklar ölmesin” dediği için kucağında Deran bebekle hapse giren gencecik Ayşe öğretmene bile sahip çıkamadıktan sonra…

Kaç çocuğun hangi geleceğine nasıl sahip çıkacaksınız?

Tweet atamıyor, paylaşılan mesajları “beğenemiyorsunuz” bile.

Sahip çıkacaklarmış.

Anca bayramlarda Instagram’a Atatürk fotoğrafı koyar, bununla avunur, iç geçirirsiniz.



***

Kanser hastası Yaşar Okuyan bas bas bağırıyor:

“İçim yanıyor, ülke gidiyor” diye…

Levent Gültekin demiş ki, “Ülke elden gidiyor.”

Bunları görünce ilk tepkim otomatikman kocaman harflerle “GÜNAYDIN” oluyor.

Ardından sırasıyla şunlar dökülüyor dilimden:

-Neyse ne.

-Bu bile bir seviye.

-Ben demiştim, demenin sırası değil.

-Tutmasını hiç arzu etmediğimiz tahminlerimiz olmuş olabilir.

-Umarım yanılırım, diye biten çok laf etmiş de olabiliriz.

-Artık yeni şeyler söylemek lazım.

-Herkes aynı anda aynı şeylere uyansaydı hayatın bir manası da olmazdı, yani.

-Sonuçta imtihan dünyası, yetenekler değil tercihler belirleyici.


***

Şu son bir haftada yaşananlar “siyaset” değil esasen…

Ülkeye yaklaşık 5 senedir kan kusturan iktidarın aslında “kağıttan bir kaplan” olduğunun tezahürü.

-Tek başına iktidarı kaybettiler.

-Telaşla ittifak yaptılar.

-Panikle seçim kararı aldılar.

-Karşıtlarının parçalı olmasının sefasını sürerken büyünün bozulduğunu görüp afalladılar.

-Gündemi belirleme inisiyatifini yitirdiler.

-Kendi tabanlarının dahi erozyona uğradığını görüp korktular.



***

Son kelime önemli.

En çok korkan onlar.

En korkak da onlar.

En çok korktukları da:

“Korkmuyoruz” diyenler.

Korkutmadan sürdürememeleri bundan.



***

Saray ve aveneleri biliyorlar ki, ülke hafif normalleşir gibi olursa bitecekler.

Bitmek ne kelime, mühim bölümü suçlarından dolayı hesap verecek.

Onun için artık, demokrasi/hukuk gibi kelimeleri kullanmıyorlar.

Hem… Artık bunlar ağızlarında fena halde sırıtıyor.

Hem de, doğru strateji değil.

Doğru strateji, “Biz olmazsak memleket çöker” propagandası.

Bu aslında, ülkenin uçurumun kıyısına getirildiğinin de kabulü.

Asıl bekâ sorunu, ülkenin değil kendilerinin bekâsı.



***

Muhalefet, son 5 senedir ilk defa aklı başında bir hareket yaptı.

Muazzam bir hamleydi.

Son yazıda:

-Muhalefetin 185 vekili var

-Yirmişer vekil bir aday göstersin

-Çok sayıda aday birinci tura katılsın

önerilerini yapmıştım.

CHP, hiç düşünmediğim bir şey yaptı, Meral Akşener’in partisine grup kurdurup seçime girmesini garantiledi.

Akşener’in 100 bin imza toplamaya ihtiyacı kalmadı.

İYİ Parti’nin resmi Twitter hesabının paylaştığı tweet gördüğüm en harika mesajdı:

– Ne oldu? Çalışmadığınız yerden mi geldi?



***

Bu şahane hamlenin ardından muhalefetin şimdi işi daha zor:

-Sinmeden,

-Bir daha kabuğuna çekilmeden,

-İktidardan gelebilecek en çılgın cevaba hazırlıklı olarak devam etmek…

Enseyi karartmamak.

Hadi hayırlısı.

[Tarık Toros] 24.4.2018 [TR724]

Bu sezon futbola damga vuran isimsiz kahramanlar [Hasan Cücük]

Avrupa futbolunda teknik direktör denilince aklımıza ilk Josep Guardiola, Jose Mourinho, Diego Simeone, Zinedine Zidane, Jupp Heynckes, Massimiliano Allegri, Arsene Wenger gibi isimler geliyor. Kalitelerini gösterip dev takımların başına geçen bu hocalar, kazandıkları kupa ve şampiyonluklarla haklı bir üne kavuştular. Bir de gözlerden uzak ama işini başarıyla yerine getiren teknik adamlar var. Muhtemelen adlarını fazla duymamışınızdır. Bugün bazıları tanınmıyor olabilir ama yarın adından söz ettirmeye aday teknik adamlara mercek tutalım.

Pablo Machin (Girona): Katalonya’nın küçük takımlarından Girona’nın talihi Mart 2014’te teknik patronluk koltuğuna Pablo Machin’in oturmasıyla değişmeye başladı. Önce düşük bütçeli takımı toparlayan Machin, geçen sezon alt ligi ikinci bitirerek takımını La Liga’ya taşıdı. Katalonya’nın yerel kahramanlarından biri haline gelen Machin yönetimindeki Girona bu sezon herkesi şaşırtan sonuçlar aldı. 43 yaşındaki Machin’in takımı, ligde 47 puanla 9. Sırada yer alıyor. Düşük bütçeli Girona’nın bu başarısında aslan payı teknik patrona ait.

Florian Kohfeldt (Werder Bremen): Sezona Alexander Nouri yönetiminde başlayan Werder Bemen, galibiyete hasret kalırken ligden düşmesine kesin gözüyle bakılan bir takım hâline gelmişti. Ligde ilk 10 hafta geride kalırken 5’şer mağlubiyet ve beraberlik alarak ligin dibine demir atmıştı. Takım 11. haftadan itibaren hayatında futbol oynamamış ve teknik adamlık deneyimi sadece 1 yılla sınırlı olan 35 yaşındaki Florian Kohfeldt’e emanet edildi. Kesin düşer gözüyle bakılan Werder Bremen’i kendine getiren genç teknik adam, topladığı 37 puanla ligde kalmayı garantiledi.

Ivan Leko (Club Brugge): Belçika’nın köklü kulüplerinden Club Brugge sezon başında takımı Hırvat Ivan Leko’ya emanet edince taraftarlarından büyük tepki toplamıştı. 40 yaşındaki Leko, büyük takım çalıştırmamış, teknik adamlık tecrübesi sadece 1 yıl olan bir isimdi. Ancak sezonun başlamasıyla birlikte fırtına gibi esen bir Club Brugge ortaya çıktı. Normal sezonu 67 puanla lider tamamlayan Club Brugge en yakın rakibi Anderlecht’e 12 puan fark attı. Ligin zirvesinin oynayacağı Playoff maçlarına lider olarak katılan Club Brugge şampiyonluğun en güçlü adayı konumunda bulunuyor. Bu başarının mimarı ise isimsiz Ivan Leko.

Domenico Tedesco (Schalke 04): Teknik adamlık kariyerine geçen sezon başlayan Domenico Tedesco, Bundesliga 2 takımlarından Erzgebirge Aue’yi lig ortasında devralıp kümede tuttu. Sezon başında Schalke 04’ün başına geçtiğinde ise taraftarlarda büyük güvensizlik vardı. Henüz 32 yaşında tecrübesiz bir isimle ligin sonunun gelmeyeceğine inananlar çoğunluktaydı. Klopp ve Tuchel gibi başarılı teknik adamların ortaya çıkmasını sağlayan Sportif Direktör Christian Heidel’in ise Tedesco’ya güveni tamdı. Bayern Münih’in şampiyon olduğu sezonda Schalke 04 ikinci sıraya yerleşerek Şampiyonlar Ligi biletini aldı. Bu sürpriz başarıda genç teknik adamın imzası var.

Miguel Cardoso (Rio Ave): Portekiz liginin adını fazla kimsenin bilmediği takımlarından Rio Ave bu sezon gösterdiği sıradışı başarıyla dikkat çekti. Benfica, FC Porto, Sporting ve Braga’nın kopup gittiği ligde 44 puanla 5. sırada bulunan Rio Ave’nin başarısının mimarı Miguel Cardoso oldu. Yıllarca farklı takımlarda yardımcı antrenörlük yapan Cardoso, son olarak Shakhtar Donetsk’te  Fonseca’nın yardımcılığını yaptı ve Rio Ave’nin başına geçerek teknik direktörlüğe adım attı. Düşük bütçeli Rio Ave, onun yönetiminde şu anda ligde beşinci sırada bulunuyor. 45 yaşındaki Cardoso adını ilerde çok duyacağız.

Adolf (Adi) Hütter (Young Boys): Adolf Hitler’e benzeyen adı ve soyadı nedeniyle çok kez gündeme gelen Hütter, Adolf’u değil, kısaltması olan Adi’yi kullanıyor. Avusturya’da Salzburg’da başarılı bir grafik çizen Hütter, bu sezon ise İsviçre’de Young Boys’la şampiyonluğa koşuyor. Son 5 haftaya girilirken en yakın rakibi Basel’e 13 puan fark atan Young Boys, bir maçını kazanması halinde şampiyonluğunu ilan edecek. 47 yaşındaki Hütter, Young Boys’u şampiyon yaparak üst üste 8 yıl şampiyon olan Basel’in hegemonyasına son verecek.

[Hasan Cücük] 24.4.2018 [TR724]