Ya Nebi (sav) [Baran]

SEN ALEMLERE RAHMET, GÖNDERİLEN NEBİSİN.
‘’KÜNTÜ NEBİYYEN’’İNLE, ENBİYANIN İLKİSİN.
NURU İLK YARATILAN, HATEM-UL ENBİYASİN.
ADEM’DEN BERİDİR HEP, MÜJDELENİP GELENSİN.

REBİÜLEVVEL AYIN, EŞSİZ BİR İNCİSİSİN.
‘’BEŞ YÜZ YETMİŞ BİR YILI’’ NE MÜBAREK SENESİN.
ÜMMETİN HEM REHBERİ, HEM DE PEYGAMBERİSİN.
HAMD MAKAMI SENİN’DİR, ONUN SAHİBİ SEN’SİN.

RASUL-Ü MÜCTEBASIN, ALLAH’IN HABİBİSİN.
ZİRVEDE SEVGİLERİN AŞKA DÖNÜŞENİSİN.
İNSANLIĞIN UFKUNDA, SEN DOĞAN BİR GÜNEŞSİN.
KIYAMETE KADAR DA BUNU SÜRDÜRECEKSİN.

EZANLARDA ADIN VAR, SEN HEP YAD-I CEMİLSİN.
ŞARKTAN GARBA HER YERDE, SÖZÜNÜ DİNLETİRSİN.
SANA TABİ OLANA, DAİM YOL GÖSTERİRSİN.
TEMİNATIN VAR SEN’İN, SIRAT-I MÜSTAKİMSİN.

HER LAHZA ÜMMETİNİ, HEP SEN TAKİP EDERSİN.
HÜZÜNLERİNDEN MAHZUN, SÜRURDA SEVİNİRSİN.
MAHŞERDE ÜMMETİNİ, SADECE SEN BEKLERSİN.
ŞEFAAT ETMEK İÇİN, RABB’İNDEN İZİNLİSİN.

ŞEREF OLARAK BİZE, ÜMMETİN OLMAK YETSİN.
SEN’İ ÇOK SEVİYORUZ, BUNU DA ALEM BİLSİN,
BU VEFA SERÜVENİ, HEP BÖYLE SÜRÜP GİTSİN.
YA NEBİ! SEN HER ZAMAN, BİZİMLE BİRLİKTESİN.
             
[BARAN] 1.12.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Din adına işlenen cinayetlerin vebali [Safvet Senih]

Din adına işlenen cinayetlerin vebali - Muhammed Fethullah Gülen

Gerçek şecaat ve cesaret bir Müslüman’ın kendi değerlerini müdafaa etme adına dik bir duruş sergilemesi, hak bildiği meselelerde her zaman sabitkadem bulunması; bu istikamette kolu kanadı budansa da, maruz kalacağı her türlü sıkıntıya katlanması demektir.
Bu açıdan Saadet Asrı’na baktığımızda, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun yanında yer alanların, Mekke-i Mükerreme’de on üç sene boyunca bir insanın tahammül etmesi mümkün olmayan nice hâdiseye katlandığını görüyoruz.

Öyle ki sahabe-i kiram efendilerimiz çoğu zaman gözleri dolu dolu bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın kudret-i namütenahisine, diğer yandan da O’nun insanlığı kurtarmak için gönderdiği Habib-i Edib’ine ve O’na inanan insanlara yapılanlara bakmış sonra da hikmetini tam olarak idrak edemedikleri bu tablo karşısında hayret ve dehşetlerini ifade etme adına “Ne kadar halimsin ey Rabbimiz!” demişlerdir.

Bildiğiniz üzere, İnsanlığın İftihar Tablosu, Kâbe’nin karşısında başını yere koyup secdeye kapandığında, inkâr ve cehalete kilitlenenler O’nun başına deve işkembesi koymuşlardır. (Bkz.: Buhârrî, vudû’ 69; Müslim, cihâd 107) Başlarına taş yağası bu zalimler, kaç defa onu taşa tutmuşlardır. (Bkz.: Buhârî, bed’ül’l-halk 7; Müslim, cihâd 111) Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiçbir zaman “Sizin başınıza da taş yağsın!” dememiştir. Aksine kendisine taş atan, dişini kıran, yanağını yaralayan, başını kanlar içinde bırakan insanlar karşısında bile ellerini kaldırmış ve “Allahım, kavmimi hidayet buyur. Çünkü onlar bilmiyorlar!” (Kadı Iyaz, eş-Şifâ, 1/105) demiştir.

Onun bu sözüne hâşiye düşülecek olursa şöyle denilebilir: Şayet onlar Beni, misyonumu, kendileri için nasıl ölüp ölüp dirildiğimi bilselerdi böyle yapmazlardı. Zira Kur’ân-ı Kerim, inanmayanların tutup gittikleri yanlış yol karşısında Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâlini şöyle ifade etmektedir:

“Demek bu söze (Kur’ân’a) inanmıyorlar diye onların peşine düşüp kendini helâk edeceksin!” (Kehf Sûresi, 18/6)

Evet, gönülleri fetheden, kalbleri yumuşatan, herkesi gerçek insanlığa yönlendiren ve insanı, özündeki insanlıkla buluşturan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine düşmanlık eden insanlara karşı öfkeye öfkeyle mukabelede bulunmamış ve hele günümüzdeki bu şenaat ve denaetlerin hiçbirisine asla başvurmamıştır. Kendisine on beş sene düşmanlık yapmış olan Ebû Cehil için bile, “Allah seni yerin dibine batırsın.” dememiştir. Demediğinden dolayı da Ebû Cehil’in kızı Cüveyriye ve oğlu İkrime gün gelmiş, Müslüman olmuş; Müslüman olduktan sonra da baş döndüren bir hayat ortaya koymuşlardır. Yermük’te Romalılara karşı savaşan Hz. İkrime, ağır yaralı olarak çadıra taşındığında birden doğrulmuş ve “Yâ Resûlallah! Sen mi teşrif ettin?” demiştir. Hâlbuki bu hâdise olduğunda İnsanlığın İftihar Tablosu’yla tanışmasından henüz iki sene geçmişti.

İşin doğrusu, Ebû Cehil’in oğlu Hz. İkrime’nin (radıyallahu anh) bu kadar kısa süre içerisinde böylesine dikey yükselmesini şahsen ben izah etmekte zorlanıyorum. Evet, izah etmekte zorlanıyorum, bu kadar kısa zaman içinde böyle bir mârifet ufkuna nasıl ulaştı, içe doğru nasıl bu ölçüde derinleşebildi? Eğer İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm), düşmanlarına bile hilm ve hikmetle muamele etmeseydi bütün bunlar mümkün olabilir miydi?

Esasen Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’deki o sıkıntılı dönemde, küçük bir parmak işaretinde bulunsaydı, Mekke’deki o ilk cesur ve kahraman Müslümanlar pes etmeden kanlarının son damlasına kadar savaşırlardı. Fakat zincire vurulmuş ve çok ağır işkenceler görmüş olmalarına rağmen onlar sabır yolunu tercih etmiş, güvenilirliklerini zedeleyecek ferdî, fevrî, hissî hiçbir davranışta bulunmamış ve hele bu tür canavarlıklara asla başvurmamışlardır. Zira Şefkat Peygamberinin yolu, insanların ebedî saadetine vesile olmak için kalbleri fetih ve kafaları ikna yoludur; bu da hikmetle, merhametle, mülâyemetle muameleyi gerektirir. Evet, bir kere daha ifade edecek olursak, öyle canavarca bir hareket tarzını, Kur’ân’la, Sünnet’le, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun üslûbuyla, stratejisiyle, düşünce tarzıyla telif etmek mümkün değildir.

Nefret Ekip Muhabbet Biçemezsiniz

Saadet Asrı’ndan misalleri çoğaltabilirsiniz. Mesela Kudüs fethedildiğinde Hz. Ömer Efendimiz, şehrin anahtarlarını almak üzere yanındaki hizmetçisiyle birlikte Medine’den yola çıkıyor. Yolda üzerindeki elbiseler yırtılınca yanında taşıdığı iğne ve iplikle onları dikiyor. Hazineye ait iki hayvanı kullanmaya hakkı olmadığı mülâhazasıyla tek bir hayvan alıyor ve hizmetçisiyle birlikte bu hayvana nöbetleşe biniyorlar. Tam Kudüs’e yaklaştıklarında binme sırası hizmetçisine geliyor. Binmesi için Hz. Ömer Efendimiz’e ısrar edilmesine rağmen o, bu teklifi kabul etmiyor ve hizmetçisini deveye bindiriyor. Yahudi ve Hıristiyan ruhanî reisler şehrin girişinde gelip onu karşılıyor, “Burayı fethedecek insanın bu evsafta olduğunu biz zaten kitaplarımızda görmüştük.” diyerek ona tazim ve tekrimde bulunuyorlar ve şehrin anahtarlarını kendisine Kudüs Patriği Sophronios teslim ediyor. Namaz vakti geldiğinde Hz. Ömer, namaz kılması gerektiğini söylüyor. Onlar da “Ey Mü’minlerin Emiri! Mabedimizin bir köşesinde namazınızı kılabilirsiniz.” diyorlar. Fakat Hz. Ömer, “Şayet Mü’minlerin Emiri burada bir yerde namaz kılarsa, arkadan gelenler teberrüken orayı bir mescid hâline getirirler. Bu da sizin hukukunuza tecavüz olur.” diyerek dışarıya çıkıyor ve kayaların üzerinde namazını eda ediyor. Şimdi bir, Hz. Ömer Efendimiz’in diğer dinlerin mabedlerine olan saygısına, incelik, hassasiyet ve basiretine bakın; bir de, güya İslâm adına yapılan bugünkü çirkin saldırılara!

Mevzumuza ışık tutacak başka bir misal: Hz. Ali Efendimiz döneminde fitneler aynen günümüzde olduğu gibi kabardıkça kabarmış, köpürdükçe köpürmüştür. O dönemde Hz. Ali’ye karşı çıkan Hariciler Harura’da toplandıklarında birisi Hz. Ali’ye gelerek, “Yâ İmam! Hariciler falan yerde ordularıyla toplanmışlar, senin üzerine gelecekler. İyisi mi onlar senin üzerine gelmeden, sen onların üzerine git ve onları bütünüyle yok et.” demiştir. Hayber’in kapısını koparan Şah-ı Merdan, kılıcını çektiği zaman bir kılıç darbesiyle birkaç kelleyi birden alan Haydar-ı Kerrar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun velâyetin serkârı yaptığı o büyük imam, “Ne malûm onların bizim üzerimize geleceği?” diyerek kendisine yakışanı söylemiştir. Görebiliyor muyuz bu yaklaşımdaki inceliği! Bence esas şâh-ı merdanlık, Hayber’in kapısını koparmada, Amr İbn Abdivüdd’ü bir kılıç darbesiyle ikiye biçmede değil, enaniyetin “ben, ben” diye Ramazan davulu gibi ses çıkarma ihtimalinin olduğu bir zamanda bu şekilde kendini kontrol altına alıp iradesinin hakkını vermede aranmalıdır. Evet, bence esas yiğitlik, gerçek şecaat ve cesaret, böyle kritik bir zamanda, “Ne malum bize hücum edecekleri?” sözünü söyleyebilmektir. Hazreti İmam Hümam Ebû Hanife Hazretleri de onun bu mülahazasını esas alarak, nereye yürüyecekleri kesin olarak bilinmediği sürece bir yerde toplanmış bir grubun üzerine yürümenin caiz olmayacağı görüşünü benimsemiştir. (Bkz.: el-Merginânî, el-Hidâye 2/170-171; el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâî’ 7/140-142)

Zaten önemli olan stratejik hareket ederek az zayiatla problemleri çözmeye çalışmak değil midir? Mekke’nin fethine bakıldığında, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) kan dökülmemesi, düşmanlıkların katlanmaması ve problemlerin yumuşakça çözülmesi adına gerekli olan her türlü tedbiri aldığı görülecektir. Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), küçük bir iki hâdise istisna edilecek olursa, neredeyse halkının tamamı müşrik olan Mekke’ye kan dökmeden, zayiat vermeden girmiştir. Mekke’ye girdikten sonra da, “Size nasıl muamelede bulunmamı beklersiniz?” diye sorduğunda, çocukluğundan itibaren kendisini çok iyi tanıyan müşrikler, “Sen kerim oğlu kerimsin.” demişlerdir. Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Öyleyse gidin, hür ve serbestsiniz. Size bugün kınama yoktur.” buyurmuştur. (Bkz. İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/74)

O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzından çıkan bu sözler tıpkı Cibril’in solukları gibi ruhlarda öyle bir makes bulmuştur ki, müşrik olan Mekke halkı nasıl yanlış bir yolda olduklarını anlamış ve bir iki gün sonra gelip Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında bir hâle hâlini almışlardır. Evet, yıllarca Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşmanlık yapmış olan bu en mütemerrit insanlar bile yumuşamış ve Müslüman olmuşlardır. Yumuşak ve iyi muamele onları İslâm’ın iyilik atmosferine çekmiştir.

Ne ekerseniz onu biçersiniz. İnsan hep iyi şeyler hasat etmek istiyorsa, o zaman çevresine sürekli iyilik ve güzellik tohumları ekmelidir...

***
Allah'ım kadınıyla erkeğiyle esarette olan, hapsedilen, işkence gören, ezilen kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı ve dostlarımızı kurtar!.. İradî veya cebrî hicrete teşebbüs edenlere kolaylık ver; Bizi iman-ı kamil, amel-i salih, rıza-yı etemm ve ihlas-ı etemm ile serfiraz eyle Allahım.

[Safvet Senih] 1.12.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Kışın gözyaşlarında bahar var [Bahattin Karataş]

Gurbet deyince herkesin mutlaka hasretini, ayrılığını çektiği sevdiği vardır..Kimi yardan, kimi anadan babadan kimi yurttan yuvadan..İnsanın ayrı düştüğüne mi yoksa mahrum kaldığına mı gurbet denilir? Zaman gösterdi ki mahrum kalmaya gurbet denilirmiş..

En acısı ise herkesle beraber olduğu halde anlaşılmama, gariplik gurbetidir. Öz yurdunda, sevdiklerinin içinde olup gurbet yaşayan çok garipler var.. İşte bu gurbetin mağdurlarına Efendimiz a.s. 'ne mutlu gariplere' diyor..

Müslüman içten içe bugün çok derin gurbetler yaşıyor. Allah ve Resulü'nün gurbeti, Kur'anın ve maalesef dinin gurbeti..

Şu sürecin bize verdiği en kıymetli şey; bence kaybettiğimiz gerçek dostluk, arkadaşlık ve kardeşliğimizi bulmamız oldu. Annen baban olmuş ne yazardı? Garip olduktan kovulduktan sonra yurdun vatanın olmuş ne olmamış ne? Kalabalıklar içinde dışlanıp yapayalnız kaldı isen, öz vatanında garip özyurdunda parya kaldıysan.. İşte gurbet, işte garip.. Garipte sen, gurbette sen..

Her şey meğer imanla değer kazanırmış. Bir kalpte iman yoksa orası yıkık harabedir. Bir beldede, bir memlekette din, iman Kur'an garipse, Allah ve Resulü yoksa oranın kıyameti kopmuştur.. Orda sevgi, orda saygı, orda şefkat ve merhamet yoktur.

”Onu bulan neyi kaybeder, onu kaybeden de neyi bulur ki? Bulsa da başına bela bulmuştur..

Bugün yeni bir göç, bir hicret var. Kaybedilenlerin yerine yeni yeni dostlara, arkadaşlara belki eşlere, akrabalara yurt yuvalara göç var.. Yeni diyarlara seferberlik var.. Allah Resulü ve sahabileri (r.a.) de göç etmemiş miydi? Tüm Nebiler kovulmamışlar mıydı ülkelerinden, taşlanmadılar mı halkı tarafından? Hicret etmediler mi yeni diyarlara? Onların a.s. yolu değil miydi bu?

Milyonca garipten biriydi o. İtilmiş kakılmıştı dışlanmıştı o da. Açlıktan susuzluktan ölsün diye görevden atılmış, el attığı tüm işlere engel olunmuş, çaresizdi. Ne ona ne de davasına yaşama şansı tanınmıyordu.. Mesajını başka yerlere taşımalıydı.

Adanmışlardandı.. Başkası için yaşamalı, hayatını başkasının kurtulmasına feda eden hasbilerdendi.. Dert ve davasını anlatamama belki onun için ölümdü. Başka yerlere göç etmeliydi..

İşte Hüseyin öğretmen, eşi çocukları bu kutsal göçe, başka diyarlara varmak için eski bir tekneyle açılmıştı özgürlükler ülkesine... Tam kavuştum derken; belki de manen bir ses 'nereye Hüseyin'im bize gelmez misin? demişti' Kavuşmak dostların en hayırlısına, Resulullah'a olmuştu. Teknesi Midilliye değil, cennet yamaçlarına demirlemişti.

“Yine göç var diye mecnuna haber verme sakın.
Yine matem, yine zâri, yine efgan olacak.
Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
Dahi nezrim bu ki, canım sana kurban olacak.
Nazarın erse garip başıma, ey nur-u Hudâ!

'Bugün artık bu hakir bende de ummân olacak' demiş ve Ege Denizine dalmışlardı..Cennete yol, Ege'denmiş demek...

Üstadın gidecek yeri yoktu.. Dünyayı ona dar etmişlerdi. Hz. İbrahim a.s., Said bize gelmez misin? diye davet etmişti onu.. Bu davetlerden biri İskilipli Atıf Hoca Efendi'ye de yapılmıştı. Gece savunmasını yazmış sabah mahkemeye sunacaktı.. Efendimiz s.a.v, 'ne bunlar Atıf! Yoksa bize gelmek istemiyor musun?' deyince elindeki savunmasını yırtmış, şehadet şerbetini Efendimizin (as) ellerinden içmişti..

Din yoksa zulmet içinde zulmet, gurbet içinde gurbet vardır. Kur’an bir vadide, onlar ayrı bir vadide ise mümin gariptir. Kaderin takdiri ki ahir zamanda Namı Celilin yeryüzüne duyurulması işi vardı.

Bu kez küfür diyarından değil, İslam diyarından kovuluyordu Müslümanlar.. Eziyet ve işkenceyi Ebu Cehil, Ebu Lehep, Utbe, Şeybe yapmıyordu, görünüşte müslümanlar yapıyordu.. Hatta tarihin kaydettiği ender zulüm ve tahakkümler yapılıyordu..

Dışlanan müslümanları yine Necaşiler kabul ediyorlardı.Yine Ebu Cehiller Necaşilere mektuplar yazıyor notalar veriyor, ciddi menfaatler teklif ediyorlardı. Ama varılan yerlerde hukuk vardı. Krallık yoktu.. Bugün de karşılarında hukuk devletlerini buldular. Muhacirler iade edilmiyor. Çetelerle kaçırmalara teşebbüs etmeye çalışıyorlar.. Ciddi tarihi tekerrürler oluyor.

Herkesin gurbeti hasretini çektiği sancısı ile kıymetlenir. Allah Resulü öyle buyurmuyor mu? Kimin hicreti neye ise ona kavuşur..

Kur'ana kucak açmayan yerde mümine de yer yoktur. Ashap efendilerimiz de doğup büyüdükleri Mekke'den dışlanmışlardı.
Onlarsa hayat felsefelerini din eksenli örgülemişlerdi. Mesele sadece canlarını kurtarmak iyi yaşamak değildi. Yeni gelen dini anlatmak hayatlarının gayesi idi..

Efendimiz (as) Taif'e gitmiş umduğunu bulamamış ciddi eziyet ve hakaretlerle dönmüştü. Ama Habeşistan Müslümanlara kucak açmıştı. Necaşi müslüman olmuş, keşke şu saltanatıma bedel Hz. Muhammed'in (as) hizmetçisi olsaydım diye tarihe not düşmüştü.. Tarihî kadirşinaslığını ve hakperestliğini göstermişti.

Ama bunca çile ve ızdıraptan sonra hem göklerin kapısı hem Medine'nin kapısı, hem de Mekke'nin kapıları açıldı.

Demek bedel çile imiş.. Onu bekliyordu. Bugün de aynı kader, dünyanın dört bir tarafına dağılma, devletlerin kapılarının açılması, Necaşilerin kabulü, demokrat hukuk devletlerinin kucak açması çile ve işkence bedeli ödenerek oluyordu. Hicret, işkence, gaybubetler, zindanlar mahrumiyetler mal varlığına el koymalar bu açılımların bedeli imiş..

Gaye-i hayal, dünyalık rahat istirahat olmamalı, yine rıza eksenli hayat felsefemiz olmalı.. İlahi Kudretten ve Adetullah'tan umudumuz o ki nice kalbleri ve kapıları açacaktır..

Çünkü kışın gözyaşlarında bahar var.. Gökler ağlamazsa, yer şak şak çatlamazsa, don vurup zangır zangır sancılanmazsa bahar gelmiyor, dallar tomurcuğa, çiçekler meyveye durmuyor.

Allah’tan ve Rasulüllah’tan uzaklaşma varsa,
Din garip, bize küsmüş gitmiş gurbette ise,
Kuran bir vadide müslüman ayrı bir vadide ise,
Ahlak fersah fersah bizden geçmiş gitmişse,
Gayreti diniyye ve milliyemiz kalmamışsa,
Ar göçmüş, namus yerlerde payimal, haya mahkumsa,
İftira, ithamlar ve hakaretlerin bini bir paraysa,
Zulüm adalet külahı giymişse,
Güvenilir insanlar hain, ihanet şebekelerine emin deniliyorsa
Zalim haklı, mazlum haksız sandalyesinde oturmuşsa,
Öz benliğimizden uzaklaşıp tanınmayacak hale gelmişsek,
Maneviyattan uzaklaşılmış topyekun bunalımdaysak....

Oraların kıyameti kopmadan yine göç var deyip o diyarlardan göçmeli, yeni yeni yurtlar aranmalı ve seferberlik var denmeli...
90'larda Kırgızistan Çin sınırındaki Osh kentinin bir yurdun duvarında okumuştum...
'Hizmette sınır yoktur..Sınırda hizmet vardır..'

Sınır tanımayan adanmış ruhların yüksek efkâr ve ideallerini gösterir bir serlavhaydı, etkilenmiştim..

[Bahattin Karataş] 1.12.2017 [Samanyolu Haber]
bkaratas@samanyoluhaber.com

Felaketlerden doğan güzellikler [Mahmut Akpınar]

İnsanlık tarihinde büyük, acı olaylar, yıkımlar, felaketler yaşanmış bunların bazıları sonraki dönemlerde farklı hayırlara vesile olmuş, yeni oluşumları, doğumları berberinde getirmiştir. “Hayır olduğu sanılan şeylerin altından şerler, şer gibi görünen şeylerin altından hayırlar” çıkmıştır. İstanbul’un fethi bizim tarihimizde çok önemlidir. Ancak bu vak'a Batılıları güvensiz hale getirmiş, yeni arayışlara girmelerine neden olmuş, coğrafi keşifleri tetiklemiştir. Rönesans, reform ve sanayi inkılabı gibi Batı adına pek çok olumlu gelişme içinde bulundukları kuşatılmışlıktan, sıkışmışlıktan çıkma arayışının sonucudur.

680 yılında meydana gelen Kerbela Vak'ası İslam tarihinde en can yakıcı olaydır. Hz. Peygamberin göz nuru torunu Hz. Hüseyin ve beraberinde 70 kadar ehli beyti çöl sıcağında Emevi Halifesi Yezid’in talimatıyla kuşatılmış ve açlığa, yokluğa, ölüme mahkûm edilmişlerdir. Hz. Hüseyin Emevilerin saltanatına, iktidarına tehdit ve tehlike addedildiği için hunharca başı kesilerek öldürülmüştür. Ehli Beyt’e Hz. Peygamberin soyuna, Haşimilere ve bazı sahabelere baskı Kerbela’da yaşanan katliamla son bulmamıştır. Emevilerin ve Yezid’in kanlı komutanı Haccacı Zalim Mekke ve Medine’yi kan gölüne çevirmiş, Kabe’yi mancınıklarla taşlamış, Ehli Beytten bulduğu insanları katlettirmiştir. Ehli Beyt’e yakın duran ve onları destekleyen Sahabe ve Tabiinden insanlar da bu kıyımdan nasibini almıştır. Öyle ki Ehli Beyt ve Emevilerin “düşman”, “hain” ilan ettiği Sahabe, ve Tabiinden insanlar hayatta kalabilmek için evini, yurdunu terkedip dünyanın ücra ve güvenli yerlerine dağılmışlar, yeni ülkelere, coğrafyalara ulaşmışlardır. Anadolu içlerinden Hindistan’a, Çin’e Afrika’ya kadar dağılan bu insanlar gittikleri yerlerde Müslümanlık adına tohum olmuş ve o beldelerin İslamlaşmasına zemin hazırlamışlardır. Ehli Beyt, Emevilere karşı görünürde dünyevi bir kayıp yaşamışsa da “manevi saltanatın sahipleri” olarak yeryüzüne dağılmışlar, tasavvuf ekollerinin, İslami faaliyetlerin taşıyıcı damarı haline gelmişlerdir.

HİKMET PENCERESİNDEN YAŞANANLAR

Bediüzzaman 15. Mektup’ta Kerbela’da yaşanan vak'aya hikmet penceresinden şöyle bakar: “Hasan ve Hüseyin (r.a.) ve onların hanedanları ve nesilleri, mânevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile mânevî saltanatın cem’i gayet müşküldür. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi—tâ, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı mâneviyeye tayin edildiler. Âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular

“Hilafeti islamiye noktasında Hz Ali’nin ve ehli beytin muvaffakiyetsizliği nedendir?” sorusuna “O mübarek zat, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim vazifelere layıktı. Eğer tam muvaffakiyeti siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, Şahı Velayet ünvanı kazanamayacaktı. Halbuki zahiri ve siyasi hilafetin pek çok fevkinde manevi bir saltanat kazandı ve üstad-ı küll hükmüne geçti, hattâ kıyamete kadar saltanat-ı mânevîsi bâki kaldı.”

“Hazreti Ali’nin Muaviye ile mücadelesini ve meselenin özünü ise şöyle izah eder: “Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler…”

19.Mektup beşinci nükteli işaretinde:

“Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir?” sorusuna cevaben: “Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebâtâtın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de, Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrikedip kamçıladı. “İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi istidadına göre, câmia-i İslâmiyetin kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-ı îmâniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur’ân’ın muhafazasına çalıştı, ve hâkezâ, herbir taife bir hizmete girdi. Vezâif-i İslâmiyette hummâlı bir surette sa’y ettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf, o güller ve gülistan içinde, ehl-i bid’a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.

“Güya dest-i kudret, celâlle o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziyye ile, pek çok münevver müçtehidleri ve nuranî muhaddisleri, kudsîhafızları, asfiyaları, aktabları âlem-i İslâmın aktârına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâmı heyecana getirip, Kur’ân’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı.”

YOLA ÇIKIŞ GAYESİNE DÖNMEK

Hizmet Hareketi gönüllere girmek, Müslümanların ve insanlığın problemlerine çözümler üretmek bunun için çaba sarfetmek, didinmek için yola çıktı. Hiçbir dönemde hedefi güç, iktidar, zenginlik olmadı. Hal diliyle ve temsille insanlara ulaşmanın devletle, güçle, parayla, etiketle ulaşmaktan her zaman daha etkili ve verimli olduğuna inandı. Dünyanın heryerine dağılmayı ve İslamın güzelliklerini, evrensel insani değerleri yaymayı misyon edindi. Bu nedenle gencecik insanlar hayatının en güzel günlerini bilmedikleri coğrafyalarda, tanımadıkları insanların hizmetinde, onların çocukları için harcadı. Dünya da bu insanlara kucak açtı bağrına bastı.

Ancak AKP iktidarları döneminde bu siyasi hareketin yetişmiş insan kaynağına duyduğu ihtiyaç nedeniyle ve bazı insanların bu siyasi hareketin “ülke ve Müslümanlar için iyi şeyler yapacağına” dair iyi niyeti nedeniyle iktidarla, güçle, devletle, servetle olması gerekenden daha fazla hemhal olundu. Hizmet etmeye ve insan kazanmaya harcanması gereken imkanlar, enerjiler bazen siyasete payanda yapıldı. İnsanlığa sunulacak reçetenin devletin imkanlarıyla, en azından desteğiyle olacağı gibi bir zanna kapılma oldu. Kolay elde edilen imkanlar, makamlar, binalar bir miktar meselenin ruhunu öldürdü, davanın içini boşalttı. Siyasi güçle bireysel- kollektif bazı angajmanlara girildi ve bunlarla elde edilen zahmetsiz kazanımlar “Hizmet” suretinde göründü.

Siyasetle ve devletle girilen maksadı aşan ilişkiler nedeniyle Hizmet sivil bir tebliğ hareketi, evrensel bir insani hareket olma yolundan uzaklaşıyordu. Siyasetle, devletle, güçle anılmaya başlıyordu.
Dahası bu birliktelikten dolayı AKP’nin defoları, hastalıkları, usulsüzlükleri Hizmet’e de malediliyordu ki hareket kirli bir siyasi iktidarla yolunu ayırdı.

Şimdi Hizmet ve Hizmet insanları ağır bir baskı ve zulüm altında. Bu durum şimdilerde “şer” gibi görünse de uzun vadede Hizmet hareketinin bağımsızlığını, sivilliğini koruması ve kirlenmiş bir siyasi partinin gölgesinden çıkması nedeniyle büyük kazanım haline gelecektir.

Reçete biraz acı ama Kader Hizmet’e asli fonksiyonlarına odaklanma, gerçek ajandasına yönelme ve yeryüzüne dağılarak bütün insanlığa ulaşma yollarını açtı.

[Mahmut Akpınar] 1.12.2017 [TR724]

Gel sen de bir kahramanlık destanı yaz! [Cemil Tokpınar]

Allah’ım bu nasıl imtihandır böyle? Bilmem ki bu sürece hangi isim verilir? Kahramanlar geçidi mi, yiğitler direnişi mi, mübarekler kervanı mı, asiller duruşu mu, adanmışlar yürüyüşü mü, beklentisizler ordusu mu? Yoksa hepsi mi?

Zulüm her türlü acı ve işkenceyi reva gördükçe hizmet erleri de kahramanlığın bin bir türlü destanını yazıyor. Hangi birini analım? Mahpusuyla, muhaciriyle, gaybubet yapanıyla, şehidiyle, mafya tutulup evinden yurdundan kaçırılanıyla, hamile ve lohusa iken kelepçelenip hapse atılan şefkat kahramanlarıyla, malları gasp edilen yiğitleriyle, işlerine son verildiği için helâl rızkını başka işlerle kazanan kadın ve erkeğiyle, belki gününün yarısını namaz ve duayla geçiren kahramanlarıyla, yaraya tuz basar gibi hasretini bağrına basan bekleyenleriyle, çektiklerine sabredemeyip kendilerini intihara mecbur zanneden, belki de aklî muhakemesini kaybettiği için canına kıyan çaresizleriyle, mazlumlara yardım için seferber olmuş ensarlarıyla, sadece İslâm tarihinin değil insanlık tarihinin yıldızları resmigeçit yapıyor.

Aslında muhteşem bir tarih yazılıyor, bilmem ne kadar farkındayız? İnsan kavgada ve kazada acıyı pek fazla hissetmezmiş, savaşın heyecanına kendini kaptırır, belki de ülfet peyda edermiş. Ama kavga geçince, şöyle geriye dönüp bir baktığında, yaşanılan muazzam imtihanı fark edip, yazılan tarihin ihtişamı karşısında hayrete düşüp, “Hey gidi günler, neler neler yaşanmış” derken şu soruyu yarın değil bugün cevaplamak gerekiyor:

“Yazılan bu kahramanlık destanının bir öznesi miyim yoksa bir nesnesi mi?”

ÜZERİMİZE DÜŞEN VAZİFELER

Eğer bugün bu soruyu gönül rahatlığıyla cevaplayamazsak, istikbalde zalimleri ve mazlumları anlatan film ve dizileri izlerken belki gözyaşı dökecek yüreğimiz olabilir, ama zamanında sorumluluğunu yerine getirmemenin kahredici azabı vicdanımızı, ruhumuzu, bir mengene gibi sıkar, “Keşke o zaman üzerime düşen vazifeleri hakkıyla yapsaydım” demek zorunda kalırız. Bu sürecin kahramanları ruz-i mahşerde belki de nebilerle, salihlerle, şehitlerle beraber olurken bir hayıflanma daha yaşar, peş peşe sökün eden “keşkeler” girdabına salarız kendimizi; ama artık olan olmuştur, geçen geçmiştir ve o ifritten imtihanı yaşamak ve destan yazmak mümkün değildir.

Bu sürecin kahramanlarına arkadaş olmak için herkes konumunun yüklediği vazifeye sarılıp sadece “elinden geleni” değil, “elinden gelmeyeni” yapmak için çırpınmalı. Çünkü iman davası için canını, malını, rahatını, huzurunu, çevresini, makamını, işini, hatta bütün ömrünü feda etmenin ne kadar zor olduğunu anlamak için zulüm karşısında ölü taklidi yapan milyonlara bakmak yeter. Demek hak davada sebat etmek, sabretmek, direnmek, her şeye rağmen geleceğin planlarını yapmak her kişinin değil, er kişinin işiymiş. Yarın ahirette rütbelerini görüp “Vay canına” diyeceğimiz bu er kişilerin hangi birini analım demiştik. Anmaya ne yazılar yeter, ne kitaplar. Kıyamete kadar film ve dizileri çekilecek bir muhteşem destanın, belki de iç içe geçmiş milyonlarca destanın kahramanları onlar.

NELER ACILAR YAŞANDI…

Mesela Gökhan öğretmen. Kurgu darbeden bir hafta sonra gözaltına alınan, 14 gün işkence gördüğü hâlde duruşundan taviz vermeyip kahramanlığının bedelini canıyla ödeyen yiğit öğretmen. Masum ve mazlum şehide yaptıkları zulüm yetmiyormuş gibi bir de “hainler mezarlığına” gömme tehdidiyle anne babasının zaif ve nahif yüreğini inciten zalimlere karşı dik duran acılı ailenin izleyeni ağlatan konuşmalarını hatırlayınca daha şimdiden “Hey gidi günler” diyor insan. Gökhan öğretmenin dramını okuyunca 1961’de Risale-i Nur okuduğu için Nazilli’de gözaltına alınıp dövülerek şehit edilen terzi Mehmed Oğuz’u hatırlamıştım.

Allah’ım ne korkunç bir acıdır, karakola sapasağlam giden ciğerparesinin cansız bedeniyle karşılaşmak!

Ya gecenin karanlığında, düşman görüldüğü ülkesinden yarılıp bir selamet yurdu ararken küçük çocuğunu nehrin soğuk sularına veren annenin acısına ne demeli? Dönmek yasak, aramak yasak, ağlamak yasak! Çünkü teknede yalnız değil ve bir çığlık hepsinin yakalanmasına sebep olabilir. Bu nasıl bir acıdır ve o acıya dayanıp sebat etmek nasıl bir kahramanlıktır? Geçmiş asırlarda hak yoldan dönmediği için evladı ateşe atılan annenin sabır ve kahramanlığı gibi…

Nice şehitler gördük. Somali’de şehit edilen Hıdır ve Kemale öğretmenler, evi basılıp pencereden aşağı atılan Mustafa Kayapalı, Ege denizinde boğulan Maden ailesi, ağır hasta oldukları hâlde tahliye edilmeyen Hüseyin Pembe ve Mustafa Erdoğan masum ve mazlum olarak şehit oldu.

EMSALSİZ BİR ZULÜM

Haklarında hiçbir delil olmadığı hâlde tutuklanan 55 bin masumun yaptığı sadece asrın iyilik hareketine destek olmaları. Kurban bağışlayan, burs veren, okul açan insanlara yapılanlar, “düşman olsa bu zulmü yapamazdı” dedirecek cinsten. Bu süreçte şefkat kahramanları olan kadınları hapsetmek tek başına büyük bir zulüm olduğu gibi, bilhassa hamile ve lohusaları, hatta çocuklarıyla birlikte hapse atmak, 17 bin kadını ve 700 çocuğu zindana tıkmak tarihte emsali görülmemiş bir zulümdür.

OHAL ve KHK tezgâhlarıyla işine son verilen yüz binden fazla kahraman, ekmeğini taştan çıkarmaya çalışırken, aileleri de sabır ve tahammülle, belki de çalışarak aynı acıya çözüm bulmak için uğraşıyor.

Bu arada yılların birikimi olan şirketleri, fabrikaları, servetleri gasp edilen yiğitler farklı bir kahramanlık marşının güftesini yazıyorlar. Akın İpek’ten Boydaklara, Dumankaya’dan irili ufaklı yüzlerce firmanın sahibi yiğitlere kadar hepsi bir ayetin edebiyatını yapmakla kalmıyor ve onun manasını hakkıyla yaşıyorlar: “Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe Suresi:111).

Zalimin zulmüne yardım etmemek için yurtlarındaki her şeyi bırakıp kendilerini bir meçhulün kucağına atan ve hayata sıfırdan başlayan muhacirler ise, sürecin hem acıyı hem umudu birlikte yaşayan mazlumları. Dünyanın dört bir yanına yayılmaları her ne kadar nice acılara göğüs germeyi gerektiriyorsa da neticede çok hayırlı ve tatlı hizmetlerin olması hicretin hikmet ve hayır yönü olarak karşımıza çıkıyor.

Neticede bu sürecin kahramanları saymakla bitmez. Bugüne kadar huzur ve barış ortamında canla başla hizmet ederek Allah’ın cemalî tecellisine mazhar olan hizmet hareketi bugün binler hikmetlere gebe acı ve ıztıraplarla celalî tecellisine muhatap oluyor. Zaten rahmetle gazap, lütufla kahır, kabz ile bast, celal ile cemal yan yana değil mi? Şu şiiri çok okumadık mı?


Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül yahut diken,
Ya hil’at ü yahut kefen,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.


Peki, niçin bu acılar çekiliyor?

Demek kader yıllardır okuyup dinlediğimiz sahabe destanlarının bir benzerini yaşatmak ve yazdırmak istiyor, demek herkese gayreti nispetinde bir nam vermek takdir ediyor.

Hani ne diyorduk? Biz kimseyi aldatmayalım, ama ille de aldatan bir taraf olacaksa biz olmayalım. Zulüm de etmeyelim zulme de uğramayalım, ama ille de bir taraf zulme uğrayacaksa zulmeden biz olmayalım.

Ne yapalım, “Kimi atlas libas giyer/ Şükür bize aba düştü” demek lazım. “Ya Ömer istemez misin, dünya onların olsun, ahiret bizim” diyen Nebiye (s.a.v.) kulak vermek lazım.

Ve dua kahramanı olmak lazım. “Allah’ım, masum ve mazlum mahpuslara, esirlere, kaçırılanlara, parçalanmış ailelere, terör ve savaşın hedefi olan müminlere, muhacirlere, gaybubette bulunanlara, işsiz bırakılanlara, malları gasp edilenlere, canını feda edenlere, ensarlık yapanlara yardım ve inayet eyle, rahmet ve mağfiret eyle, teyid ve takviye eyle, himaye ve muhafaza eyle, ferec ve mahrec lütfeyle fetih ve nusret ihsan eyle.

Ey nefsim! Bunca hizmet ve hakikat kahramanlarına dünyada ve ukbada arkadaş olmak istersen, gel sen de bir kahramanlık destanı yaz. Maddeten ve manen konumunun hakkını ver. Varlıkla değil yoklukla, kahkahayla değil gözyaşıyla arkadaş ol. Bugün gereğini yapmazsan yarın bin katını yapsan da telafi edemezsin. Gel, fırsat bu fırsat. Cennetin kapıları ardına kadar açıldı. Bugün yapacağın hizmet, bir değil bin yazılabilir. Gelecekte bütün dünya hizmete koşarken ne kadar fedakâr olursan ol, bugünkünün faziletine yetişemeyeceksin.

[Cemil Tokpınar] 1.12.2017 [TR724]

Suriye ‘Ulusal Diyalog Kongresi’ ve Kürtler [Deniz Ayhan]

Geçen hafta Rusya’nın Soçi şehrinde Vladimir Putin liderliğinde İran devlet başkanı Hassan Ruhani ve Erdoğan bir araya geldi. Basına yansıyan görüntülere baktığımızda son derece enteresan bir resmin ortaya çıktığı aşikâr. Sağına Ruhani’yi soluna Erdoğan’ı alan Putin, Suriye konusunda bu iki ülke arasında farklılıklar olsa da Esad’ın yakın gelecekteki siyasal kariyerine dair iki lideri de ‘ikna’ ettiğini ispatladı. Kamuoyunun dikkatinden kaçsa da Putin aynı yerde ve tam bir gün önce Beşşar El Esad’ı ağırlayarak, bir gün sonra Ruhani ve Erdoğan ile yapacağı toplantının içeriğine dair kendisini bilgilendirdi.

Esasen geçen hafta Soçi’de üçlü bir zirvenin görüntüleri medyaya yansısa da, bu görüşmenin Esad’ın da bir gün farkla katılımıyla dörtlü bir zirve olduğu ve üç liderin de Putin ile Suriye’nin geleceğine dair müzakereler yaptığının altını çizmek gerek. Esad’ın katılımıyla gerçekleşen zirve bir bakıma Putin-Ruhani-Erdoğan zirvesine hazırlık mahiyetindeydi.

PUTİN, TARAFLARI İKNA ETMİŞ GÖRÜNÜYOR

Vladimir Putin bu zirve öncesi ABD başkanı Trump, Suudi Arabistan kralı Salman, Mısır devlet başkanı Sisi ve İsrail başbakanı Netanyahu ile Suriye meselesine dair kapsamlı görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşmelerin akabinde önce Soçi’ye Esad, ardından da Ruhani ve Erdoğan geldi. Aslında geçen hafta Soçi’de gerçekleşen Putin-Esad zirvesine benzer bir görüşme Eylül 2015’te Rusya’nın Suriye’de askeri bir operasyon başlatmasını müteakip Esad’ın Putin’i ziyaret etmesi ile gerçekleşmişti. İki yıl önce yapılan o görüşmede Putin ve Esad başlatılan askeri operasyonun kapsamı ve mahiyeti üzerinde konuşmuşlardı. İki yıldan bu tarafa gelinen son noktaya baktığımızda, Suriye’deki askeri dengelerin Rusya ve müttefikleri lehine alt üst olduğunu ve uzunca bir süredir devam eden askeri sürecin sonuna geldiğimizi ifade edebiliriz. Dolayısıyla, askeri sürecin hemen hemen bittiği bu günlerde ister istemez siyasi bir sürecin de başlamak zorunda olduğunu gerek Rusya gerekse de Suriye’de etkili olan diğer aktörler kabul etmişe benziyorlar.

Bu bağlamdan hareketle, Esad’ın geçen hafta Soçi’de Putin ile görüşmesinin iki temel sebebi vardı. Birincisi, Suriye’nin geleceğine dair başlayacak olan siyasi sürecin konuşulması. İkincisi ise Suriye’nin yeniden inşası hususunun somut projelerle hayat bulmasıydı. Putin-Esad zirvesinin bu iki gündemini biraz daha açmak gerekirse, Rusya’nın liderliği ile başlayacak olan siyasi sürecin Suriye krizinde etkisi olan tüm yerel aktörler ve bölge ülkelerini bir araya getirecek bir ‘Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne evrilmesi planlanırken, Suriye’nin inşası meselesi ile alakalı ise önümüzdeki günlerde Rusya’nın öncülüğünde bir takım donörlere çağrıda bulunulması ve kapsamlı bir iyileştirme programının ilk adımlarının atılması iki liderin prensipte anlaştığı hususlar arasında. Putin ve Esad tarafından üzerinde anlaşılan bu iki hususa İran ve Türkiye’nin de sıcak baktığı bu iki ülkenin yaptığı açıklamalarla resmiyet kazandı.

Fakat, Suriye’de askeri anlamda zaferi Rusya ve Esad yanlısı güçler kazansa da, barışı tesis etmek yalnızca Putin ve Esad’ın başarabileceği bir şey değil. Bu sebepledir ki özellikle Putin’in Kral Salman ve Sisi ile geçtiğimiz haftalarda yaptığı görüşmelerin netice vermesi ile, sahada Kahire ve Riyad destekli ve Esad’a öteden beri karşı olan bir takım yetkililerin bu hafta itibari ile sahadan çekildiklerini duyurmaları Rusya’yı ve Esad’ı son derece memnun etti.

YENİ SURİYE’DE KÜRTLER NE OLACAK?

Tüm bu faktörler göz önüne alındığında 4 Aralık’ta yapılması planlanan Suriye Ulusal Kongresi’nde öne çıkacak olan iki hususu şöyle ifade edebiliriz. Birincisi, Suriye’nin yeni anayasası ya da diğer bir tabirle anayasal reformlar meselesi. İkincisi ise 2018’de yapılması beklenilen cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin düzenlenmesi. Birinci başlık olan anayasal reformlar direkt olarak Suriye’nin devlet yapısı ile alakalı bir husus ve ister istemez bu başlık altında müzakere edilecek en önemli konulardan biri Suriyeli Kürtler meselesi. İkinci başlık ise 2018’de Esad’ın tekrardan seçimlere katılıp katılmayacağı ve muhalefetin buna nasıl bir tepki geliştireceği konusu.

Kürtler meselesine baktığımızda Rusya’nın Yeni Suriye’de Kürtlerin hem sosyo-ekonomik hem de siyasi ve idari haklarının Eski Suriye’ye kıyasla iyileştirmesinden yana olduğunu belirtebiliriz. Fakat, Putin Kürtlere dair bu niyetini ortaya koyarken, Yeni Suriye’de Kürtlerin bu haklarının arttırılması hususuna karşın, Kürtlerin üç noktada Şam’dan bağımsız ve kopuk hareket etmemesini istemekte. Bu noktalar şöyle sıralanabilir: Bir, Rusya Kürtlerin Şam’dan bağımsız olarak dış ilişkilerini düzenlemesine karşı çıkmakta ve bu noktada Kürtlerin Şam ile ortak bir diplomasi dili ve tarzı kullanması gerektiğini belirtmekte. İki, Rusya Kürt bölgelerinde kalan yeraltı kaynaklarından elde edilen gelirlerin yüzde altmış beşini Şam merkezi hükümetiyle, yüzde on beşinin Kütlerle ve geri kalanının ise Suriye’de bulunan diğer bölgeler ile paylaşılmasını diretmekte. Son olarak ise Rusya, özellikle PYD’nin askeri ittifaklar noktasında Şam’dan bağımsız hareket etmesini tolere etmeyeceğini Kürt muhataplarına iletmiş durumda.

Burada Kürtlere dair en önemli hususlardan biri şüphesiz PYD’nin özellikle ABD ile olan ilişkilerinde düğümlenmekte. PYD’nin hali hazırda askeri olarak Suriye’deki tek müttefiki Amerikalılar ve farklı kaynaklara göre Suriye’nin kuzeyinde 10-12 kadar noktada Amerikan askerlerinin konuşlandığı belirtilmekte. Rusya Yeni Suriye’de Kürtlerin temel hak ve taleplerinin ademi merkeziyetçi bir çerçevede verilmesine rıza gösterirken, ABD ile askeri anlamda Şam’a rağmen yapılacak her ittifaka karşı olduğunu Lavrov’un açıklamaları ile defalarca muhataplarına iletti.

DİYALOG KONGRESİ’NE MUHALEFET ELİ ZAYIF OTURACAK

4 Aralık’ta düzenlenmesi muhtemel olan Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’nin ikinci ve son derece önemli diğer bir gündemi ise 2018 yılında Esad’ın seçimlere tekrar katılıp katılmayacağı meselesi. Son iki haftadır Rusya’nın gerek bölgedeki tüm etkili aktörlerle gerekse de ABD ile yaptığı mekik diplomasisinin Esad lehine meyvelerini verdiğinin altını çizebiliriz. Özellikle, iki haftadır Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır destekli gruplardan aşırı Esad karşıtı isimlerin ayıklandığını ve önümüzdeki hafta yapılması muhtemel Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne çağırılmayacaklarını Suriye krizini başından beri takip eden uzmanların ifadelerinden anlamaktayız. Son tahlilde, Putin’in İran’dan sonra Türkiye’yi de yanına alarak Suriye’de Esad lehine bir geçiş sürecini kurumsallaştırmak için ortaya koyduğu yol haritasının taban bulduğunu ve Rusya’nın Suriye’ye barışı tam anlamıyla getiremese de Esad’ın koltuğunda kalmasını temin ettiğini belirtebiliriz.

[Deniz Ayhan] 1.12.2017 [TR724]

Euro Türkler, artık kendi içinde de ‘Biz ve Onlar’ diyor [Hasan Cücük]

Avrupa’da yaşayan 5 milyona yakın Euro Türkler tarihinin en kutuplaşmış dönemini yaşıyor. Türkiye’deki gelişmelerin izdüşümünü hatta daha ilerisini görebiliyoruz. Herkese kapısını açması gereken kurumlar araya kalın duvarlar örüyor. Aşırı sağ oylarını arttırıp iktidar namzedi olmaya doğru hızla ilerlerken, bizler ucuz siyasete geleceğimizi kurban ediyoruz.

SİYASET YAPANLAR ELİYLE KIZIŞTIRMA

21 Kasım’da Danimarka’da yerel seçimler vardı. Uzun bir aradan sonra bir seçim döneminde aktif gazetecilik yapmadım. Ancak olayların da dışında değildim. Özellikle Türkiye kökenli adayların çalışmalarını elimden geldiği kadar yakından takip etmeye çalıştım. Sağ olsunlar sosyal medyayı aktif kullandıkları için bunun için ekstra bir çaba sarf etmeme gerek kalmadı. 100’e yakın Türkiye kökenli adaydan 40’ı çeşitli belediye meclislerine seçilmeyi başardı. Benim dikkatimi Türkiye’deki kamplaşmanın Danimarka’yı da etkisi altına aldığını görmek oldu. Tıpkı Almanya’da yapılan seçimlerde olduğu gibi Türkler arasında ‘biz ve onlar’ söylemi giderek belirgin hale geldi.

‘Biz ve onlar’ kavramı Avrupa siyasetinde aşırı sağın kullandığı sloganların başında gelir. Biz, yerlileri, onlar göçmenleri tanımlar. ‘Biz’ medeni, ‘onlar’ sorunlu insanlardır. Merkez partiler bu sloganı sorunlu görüp, ayrımcılığın göstergesi olarak kabul ederler. Ne yazık ki, bu söylemi artık Türkiye kökenli adaylar da kullanmaya başladı. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra kutuplaşma bizzat siyasiler eliyle yürütülüyor. ‘Vatan haini, terörist, F..Ö’ gibi kavramlar siyasiler tarafından sık sık dile getiriliyor. Garip olan ağzından bu iftiraları düşürmeyenlerin Türk vatandaşlığının bile olmaması.

KENDİ GELECEKLERİNİ BALTALADILAR

Arkasını bir gruba veya topluluğa dayayan bu kişiler, beklediklerinden daha yüksek oy alıp seçildiler ama kendi geleceklerini kendi elleriyle baltaladılar. Neden mi? Yıllarca Avrupalılar, siz (göçmenler) buranın vatandaşı olsanız bile bir türlü bunu benimsemiyorsunuz diyordu. Haklı veya haksız bunun sağlamasını yapmak kolay olmuyordu. Ancak ortaya bu söylemi doğrulayan çok örnek çıktı. İlk kez politikacılar eliyle yıllarca siyaset yaptıkları ülkeyi benimsemediklerini görmüş olduk. Türk vatandaşı olmayan isimler çıkıp, ‘cumhurbaşkanımız, başbakanımız’ diyerek Türkiye endeksli konuştular. Bu aslında şu an için prim yapsa da ilerisi için çok tehlikeli. ‘Ne yaparsak yapalım bu insanlar burayı benimsemeyecek’ tezi daha güçlü hale geldi. Aşırı sağın ‘biz ve onlar’ sloganını eleştiren merkez partiler bundan sonra ‘acaba’ deyip düşünmek durumunda kalacaklar.

‘Türkiye kökenli bazı adaylar yüksek oy almasına karşılık neden parti içinde etkin konuma gelemiyor?’ sorusunun cevabını da bu seçimlerde bir kez daha aldık. Partiler için bu adaylar, birer oy deposu. Daha ötesi yok. Sadece Türklere hitap eden bu adaylar, belediye meclis toplantılarında ağzını açıp bir iki kelam etmeden koca bir dönemi tamamlıyor. Türklerin bir sorunu çözdüyse vazifesini yerine getirmenin huzuruyla görevine devam ediyor. Toplumun sadece azınlık diliminin sorunlarını dert eden insanları ise partiler dikkate almıyor. Aldıkları oyun çok altında görevler veriliyor. Zaten birçoğunun böyle bir derdi de bulunmuyor.

CAMİLER PROPAGANDA MERKEZİ HÂLİNE GELDİ

Seçim vaatleri tam evlere şenlikti. Daha önce ‘Avrupa’da taşra siyaseti’ adını taktığım uygulamaya tam gaz devam edildi. Yerel seçimlerin gündemi bellidir: yaşlıların bakımı, kreş ve yuvalar, çevre gibi konular öne çıkar. Bizim adaylar arasında bulunduğu şehre ‘kubbeli ve minareli cami’ vaadinde bulunan olduğu gibi, vatandaşa daha önce yaptığı iyilikleri madde madde yazanlar da vardı.

Erdoğan, Avrupa’da arka bahçe adına UETD’yi kurarken, camiler ve din görevlileri fazla renk vermeden destek oluyordu. Son 2-3 yıldır camiler birer parti propaganda merkezi gibi kullanılmaya, imamlar parti neferi gibi hareket etmeye başladı. UETD, Türklerin tek temsilcisi konumuna gelirken, temsil kabiliyeti olmayan isimler ‘toplum önderi’ olarak öne çıkarıldı. Erdoğan, Avrupa’da ciddi bir taban buldu ama demokrasi dışı uygulamalarından dolayı Avrupa ülkeleri nezdinde itibarını sıfırladığı için, Erdoğan’la aynı karede olan kurum ve kişilerde marjinal olarak adlandırılmaya başlandı. Bu halkaya son olarak politikacılar eklendi.  Euro Türkler’in mahalleri arasındaki mesafe giderek arttı. Su gidecek ama geriye kum kalacak. Bugün yaşanan kamplaşmanın bedelini Türkiye’den burayı karıştıranlar değil, Avrupa’da yaşayan 5 milyon insanımız ödeyecek. Aslında bazıları kafasını kumdan çıkarıp az etrafına baksa durumun vahametini anlayacak. Ama onlar ‘ver mehteri’ deyip coşmaya devam ediyor.

[Hasan Cücük] 1.12.2017 [TR724]

Âlem-i İslam mescidinin sakinleri [Emine Eroğlu]

“Ümmetin olduğumuz devlet yeter.
Hizmetin kıldığımız izzet yeter.”
                   Süleyman Çelebi

İslam âlemini kocaman bir mescit olarak hayal edin. O mescidin iklimi ihlas olsun ve cemaati hal lisanı ile manen Kur’an ayetlerini okusun.

Böyle bir iklimde dersini Kur’ân-ı Hakim’in kudsî hakikatlerinden alan, amel ve davranışlarını Efendimiz aleyhisselâtü vesselâmın sünnetinin rehberliğinde düzenleyen her bir fert, asırlardır tekrar edilen “Allah’ım mümin erkek ve kadınları mağfiret et!” duasına dahil olur. O ferdin gayret ve başarılarını zaman ve mekân kaydı olmadan tüm müminler alkışlar. Maşallah barekallah diyerek takdir ederler.

Tıpkı bizim kendi ecdadımızın, İslam ahlakının semereleri olan amelleri ile iftihar ettiğimiz gibi.

SAKALLI ÇOCUKLAR HÜKMÜNDE BAZI AHMAKLAR

Fakat âlem-i İslam mescidinin sakinleri hakikat ehlinden ibaret değildir.

O ihlaslı fertlerin amellerini kıymetsiz gören, buna mukabil birtakım münafıkların İslam ahlakı ile hiçbir şekilde tevil edilemeyecek söz ve eylemlerini onaylayan, hatta alkışlayan bir zümre daha vardır o mescitte.

Kimdir onlar?

Bediüzzaman, “Sakallı çocuklar hükmündeki bazı ahmaklar!” olarak tanımlıyor onları. Müslümanların dünyanın dört bir yanında okul açmalarının, talebe okutmalarının, burs ve himmet vermelerinin, diyalog faaliyetlerinde bulunmalarının, gazete çıkarmalarının, asrın ilimlerini tahsil etmelerinin ancak kimin nazarında kıymeti yoksa işte onlar.

Hırsızlık, yalan, iftira, gasp, şiddet gibi bilumum cahiliye adetlerine göz yumanlar, müdafaa edenler…

Ahmaktırlar evet. Çünkü bir mümin, avam ve cahil de olsa, aklen çok hüküm veremese de, “Müminin ferasetinden sakının, çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” hadis-i şerifi hükmünce, benlik satan münafık adamlardan hoşlanmaz. Manen onlardan uzak durur ve nefret eder.

Buna karşılık iyilik düşüncesinden doğan ihlaslı amelleri de kalben takdir eder.

Tarafgirlikten beslenen yalancı siyasetin peşine düşüp İslam âlimlerine ve Müslümanlara cephe almaz.

Ferasetin bu kadarından bile yoksun olup haramı helali, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırt edemeyen, kalbi var gibi göründüğü halde ondan habersiz yaşayan nadanlar, Hazreti Mevlânâ’nın “Ahmaklardan kaç ki, İsa aleyhisselâm onlardan kaçtı.” dediği, “sakallı çocuklar”dır ancak.

ZARARLI HAYVAN NEV’İNDEN BAZI MÜNAFIKLAR

Yine o mescidin içerisinde olup, o ihlaslı fertlerin amellerini engellemeye çalışan; Bediüzzaman’ın, “Hayvanât-ı muzırra (zararlı hayvanlar) nev’inden bazı dalâlet ehli” olarak tanımladığı bir zümre daha var.

Kimdir onlar?

“Acırsanız acınacak hale gelirsiniz” diyerek merhameti, “Devletin bekası için her şey feda edilebilir” diyerek adaleti yok edenler.

“Harp hiledir” hadis-i şerifini gayrimeşru olan her şeye meşruiyet kazandırma aracı haline getirenler.

Canlı bomba olmayı dinin hükümleri ile telif etmeye çalışan, rüşvete humus, zinaya mut’a diyenler…

İşte onlar âlem-i İslam mescidine zulmü hâkim kılanlardır.

Hazreti Pîr onlara menfi milliyetçiliklerine rağmen “milliyetsiz,” camide en önde saf tutmalarına ve Kâbe’yi tavaf etmelerine rağmen “dinsiz herifler, serseri ahlaksızlar!” der. Yapıp ettikleri ile İslam düşmanlarını sevindirdikleri için, ne kadar batı düşmanı görünürlerse görünsünler, “frenkmeşrep”tirler.

Heva ve heveslerini tanrı edinmiş bu riyakâr şöhretperestlerin bütün eylemleri dinin esaslarını yıkıp onların yerine bid’aları ikame etmeye yöneliktir.

KUTLU MİRASIN VARİSLERİ

Süfyaniyet çağı, işte bu iki prototipin âlem-i İslam mescidini doldurması ile başlar.

Fazilet ve kemalat ehli mübarek zatların sesi bastırılır.

Ve bid’alar hayatı istila eder.

Geniş bir cadde hükmünde olan Peygamber (sa) yolu bir patika haline getirilir.

Bediüzzaman, neden herkesten daha fazla ve bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellef olduğumuzu anlatırken, “müthiş bir zamanda, dehşetli düşmanlar, şiddetli baskılar karşısında ve bid’aların hücumu altında” yaşadığımızın altını çizer.

Ona göre, ümmetin fesadı zamanında sünnetin ihya edilmesi demek; ferdi ve sosyal hayatı, farzları ve vacipleri ile Efendimiz’in (as) yolunun yeniden işler hale gelmesi demektir.

“Kim, ümmetimin fesada uğradığı bir zamanda benim sünnetime sarılırsa, ona yüz şehit sevabı vardır.” hadis-i şerifine hayatını imanî hakikatlerin ihyasına adayarak cevap verir.

İmana dair bir şüphenin zihinlerden giderilmesini bin kere şehit olmaktan daha faziletli görür…

İslam coğrafyasında teröre verilen desteğe, antidemokratik uygulamalara ve insan hakları ihlallerine rağmen hala dini şekilden ibaret gören, Peygamber sünnetini sadece yeme, içme, yatma adabı üzerinden okumaya çalışanlara bakarsanız durumun vahameti daha iyi anlaşılır.

***

Öyleyse kimdir bu asırda sünneti yaşayan ve yaşatanlar?

Onlar, Peygamber (as) yolunun geniş bir cadde halinde, kıyamete kadar devam etmesi için adanmışlıkla çalışan “garipler”dir. Kutlu mirasın varisleri…

Ashab-ı Uhdut gibi ateşlere de atılsalar, “yolda olmak” şükründen kopmayanlar. Bu kutsi vazifenin “ihsan-ı İlahi tarafından omuzumuza konulduğu” bilincinden uzaklaşmayanlar.

Üstadları gibi, “Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu baş size eğilmeyecektir!” diyebilenlerdir.

O yola canlarımız kurban olsun!

[Emine Eroğlu] 1.12.2017 [TR724]

Alkol-metreyi üflemektense savaş çıkarmak [Zarrab davası, milli bir dava mı? -1] [Ahmet Dönmez]

Türkiye’de iktidar araçlarını elinde tutan Erdoğan ve Avrasyacıların ABD’deki Reza Zarrab davası (artık Hakan Atilla davası) için bir süredir kullanmak zorunda oldukları söylem bu. Hepsinin ortak görüşünü ihtiva etmesi bakımından koalisyonun küçük ortağının sözlerini alıntılayalım. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek diyor ki, “ABD’nin bu tavrına karşı mücadele etmek bir milli tavırdır. ABD’deki davada Türkiye’nin bütün milli güçlerinin bir ortak tavır içinde olması lazım”.

AKP Sözcüsü Mahir Ünal da dün yaptığı açıklamada, bu davanın ‘sanığının’ Türkiye olduğunu iddia etti. “Bu dava üzerinden Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak isteyenleri görüyoruz, millet de görüyor. Türkiye’yi sanık sandalyesine oturtmak isteyenlere izin vermeyeceğiz” sözlerini sarf etti.

Gerçekten de ‘sanık’ Türkiye mi? Türkiye mi yargılanıyor? Bu Türkiye için milli ve yerli bir dava mı? Yoksa totaliter yalanların ustası ile fabrikatörü, yeni ‘ütme’ taktiği olarak bu yalana mı sarıldı? Erdoğan ve paralel örgütünün işlediği suçlar, neden Türkiye’nin suçu olsun ki?

Etiyopya’nın Ankara büyükelçiliğinden görev yapan bir şahsın, alkollü iken kaza yapınca alkol-metreyi üflemektense “Türkiye ile Etiyopya arasında savaş çıkarırım” diye tehdit etmesi gibi… Kardeşim savaş çıkarmana gerek yok, sadece alkol-metreyi üfleyeceksin. Yalnızca alkollü iken araba kullanıp kaza yapmaktan dolayı hesap vereceksin. O kadar. Buradan “Büyük Etiyopya” ile Türkiye arasında savaş çıkarmana lüzum yok.

Aslında Reza Zarrab etrafında yürüyen soruşturmalarda da olan bu. Aradaki fark, birinin içmekten sarhoş, ötekinin güçten sarhoş olmuş olması. Biri, iki ülke arasında savaş çıkarmaya muktedir değil iken ötekinin fazlasıyla gücünün yetecek pozisyonda olması. Birinin suçu sadece iki arabaya çarpmak iken ötekinin bütün dünyayı karıştırmış olması.

EVET ‘MİLLİ’ BİR DAVA

Bu dava milli bir dava mı? Ben kendi adıma cevap vereyim: Evet, tersten bakarsak benim için bu yerli ve milli bir dava. Miyazaki’nin yedikçe domuza dönüşen karakterleri gibi doymak bilmeyen kursakları için bu ülkeyi soyup soğana çevirenlerle hesaplaşmak milli bir davadır. Bahse konu bu hesaplaşmayı kendi mahkemelerinde yapabilecekken bu ülkenin yerli ve milli polislerini, savcılarını hapse atan haydutların yakasına yapışmak milli bir davadır. Bu ülkenin hükümetini İranlı bir kara para tüccarının önüne yatırdığı için Amerikan ellerinde Türk devletinin haysiyetini yerlere düşüren bir çeteye meydan okumak milli bir davadır.

Yok eğer Perinçek’lerin, AK’perestlerin (Mustafa Ünal’ın kulakları çınlasın) kastettiği manada tartışacaksak da dolandırıcılığın Türkiye topraklarında ve Türk siyasetçilere rüşvet verilerek yapılmış olmasının ötesinde bu davanın yerli ve milli hiçbir tarafı yoktur.

Ne rüşveti veren yerli ve millidir, ne rüşvete konu işlemler yerli ve millidir, ne de ödenen rüşvetler TL olarak yerli ve millidir.

Ambargo delinmiş midir? Delinmiştir?

Bunun yasak olduğunu Erdoğan ve suç ortakları bilmiyor muydu? Biliyordu.

“Devlet” kendisini uyarmış mıydı? Evet, uyarmıştı. Hem Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) hem Bankalar Birliği resmi yazılarla uyarılar yapmıştı.

ABD uyarmış mıydı peki? Evet, o da uyarmıştı. Dönemin ABD Hazine Müsteşarı David Cohen (Daha sonra CIA Başkan Yardımcısı oldu) 2011, 2013 ve 2014’te sırf bu nedenle Türkiye’ye gelmişti. Hem BDDK hem Halkbank hem de Aktifbank yöneticilerini ikaz etmişti.

Peki siz bu ambargoyu haksız buluyorsanız açıkça karşı çıkmış mısınız? Hayır.

ABD bankacılık sistemine dahil misiniz? Evet.

Baştan o sistemin kurallarını kabul etmiş misiniz? Etmişsiniz.

Peki bu ihlaller sırasında başka suçlar işlemiş misiniz? Fazlasıyla.

Neler mesela? Rüşvet, vergi kaçakçılığı, kara para aklama, kamu bankasını zarara uğratma, sahte evrak düzenleme, hayali ticaret, ne ararsan var.

Peki bütün bunlardan Erdoğan’ın haberi var mı? Bittabi.

Erdoğan, Reza’ya sahip çıkmış mı? Hem de ‘hayırsever işadamı’ diyecek, onun için ABD’ye bir günde 2 nota verecek kadar.

Peki Türk polisi bütün bu kirli ilişkileri, suç delillerini yakalamış mı? Yakalamış. Üstelik inkara yer vermeyecek şekilde… Yine de inkâr edebilmiş olmalarının nedeni belgelerin zayıflığı değil, hırsızların yüzsüzlük ve pişkinlikte uzaya erişmiş olmaları.

Savcılık bu kanıtlara dayanarak operasyon yapmış mı peki? Yapmış.

Peki yargılama olmuş mu? Hayır.

Neden? Çünkü o rüşveti alanlar, o kara para tüccarının önüne yatanlar bir gecede bütün polisleri görevden almış, yargıyı askıya almış, demokrasiyi rafa kaldırmış ve mafya gücüyle soruşturmanın üzerini örtmüş. Meclis’teki Yüce Divan oylaması da Zafer Çağlayan’ın “Biz gidersek Bilal da arkamızdan gelir” tehditleri eşliğinde, gençlik tabiriyle ‘LOL Party’e (Kahkaha Partisi) dönüşmüş. Meclis Adalet Komisyonu Başkanvekili Hakkı Köylü de çıkıp delil CD’lerinin üzerinde tepinmiş.

Yetmemiş, polisleri de hapse atmışlar.

O da yetmemiş eşlerini, kızlarını da cezaevine koymuşlar.

BİR GRUP MUHTERİSİN SUÇUNUN FAİLİ NİYE TÜRKİYE OLSUN Kİ?

E o halde neden sanık sandalyesine Türkiye oturuyor ki?

Bir grup açın, bir grup muhterisin haydutluklarının cezasını neden Türkiye çeksin?

Sanık sandalyelerinden kendileri kalkıp Türkiye’yi oturtmaya yeltenenlere en başta bu ‘devlet-millet’ hassasiyeti olanların karşı çıkması lazım değil mi? “Sen bu devleti kendi kepazeliklerine alet edemezsin” demeleri gerekmez mi? Evet ama öyle olmuyor işte. O zaman sırf kendi ideolojik çıkarları veya belli bir kesime iflah olmaz nefretleri yüzünden “AKP’nin yerine Türkiye’yi o sandalyeye oturtanlar”, hiç bize ‘vatan’ edebiyatı yapmasın.

Siz Türkiye’de yerli ve milli bir davaya izin mi verdiniz ki?

Hele o gün sesi çıkmayanlar, itiraz etmeyenler, hukuk iğfaline açık ya da örtülü destek verenler şimdi kalkıp “Hedef Türkiye! ABD bizi yargılayamaz! Biz kendi kendimize cezasını veririz!” diyemez. Derlerse de samimiyetine zerre kadar inanmam, güvenmem.

***

REZA NE KADAR MİLLİ İSE BU DAVA DA O KADAR MİLLİDİR

Bu işin bir boyutu.

Biraz da esasa bakalım.

Mesela bu ‘uygunsuz içerikli’ filmin yardımcı oyuncusunu (başrol oyuncusunu herkes biliyor) biraz yakından tanıyalım. Çünkü kilit isim o. O ne kadar yerli ve milli ise bu dava da o kadar yerli ve millidir.

Kendini “İran rejiminin gayretli çocuğu” olarak tanıtıyor. Kime? İran Merkez Bankası’na. Yıl 2011. Dönemin İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın uluslararası ambargo nedeniyle ‘ekonomik cihad’ ilan ettiği yıl. Kendisi de bundan faydalanmak istiyor. Bu imtiyazı veren makamlara yazılar yazıyor. Hem Ahmedinejad’ın şahsına hem de Merkez Bankası’na mektuplar gönderiyor.

Diyor ki, “Zarrab ailesi, İslam devriminin bilgi liderinin gösterdiği yolda Amerikan yaptırımlarını delmek için çalışmaya hazırdır.”

Buradaki ‘İslam devrimi’ gibi ifadelere takılmayalım. Bizzat ABD’deki davanın savcısı açıkladı ki Reza, New York’taki cezaevinde bile gardiyanlara rüşvet verip içeri kadın, içki, uyuşturucu ve yiyecek sokmayı başaran bir adam. Burada bizi ilgilendiren kısmı rüşvetle içeriye soktuğu şeyler değil. Bu detayı vermemin nedeni, Reza’nın nasıl bir ‘tüccar’ olduğunu örnekleyebilmektir. Haliyle dünyanın en iyi din tüccarları ile frekanslarının tutması da gayet tabiidir. İşin fıtratında var.

Neyse, kaldığımız yerden devam edelim. Başka ne diyor mektupta: “İran’ın bilge liderinin de açıkladığı gibi, bu yıl bir ekonomik cihad yılı da olacağından, yarım yüzyıllık bir döviz alım-satımı tecrübesine sahip Zarrab ailesi, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya ve Azerbaycan’da şubeler açarak, yaptırımlara karşı mali ve döviz politikalarında her türlü işbirliğinin bir ahlaki görev olduğuna inanmaktadır.”

Tamam, elde var bir. Demek ki Reza, kendi çıkarları doğrultusunda İran rejiminin menfaatleri için çalışan ‘gayretli bir çocuktur’.

Ne kadar yerli ve milli bir dava, düşünün artık!

İRAN DERİN DEVLETİNİ FİNANSE EDEN AİLE

Gelelim ikinci belgemize. 2 Eylül 2012 tarihli İstanbul Emniyeti İstihbarat raporu… Mali Şube’ye gönderilen bu raporda, Zarrab’ın değişik ülkelerdeki kara para üsleri sıralanıyor, sonra da “Bu ticari ilişkilerinde kolaylık sağlaması amacıyla İran’lı üst düzey yetkililerle irtibat kurduğu belirlenmiştir” deniyor.

Devamında, “Söz konusu şahısların Rıza Sarraf liderliğinde, hiyerarşik bir sistem içerisinde hareket ederek kaynağını gizli tuttukları, şüpheli para transferleri gerçekleştirdikleri, ticari faaliyetleri dışında elde ettikleri ve kaynağı belli olmayan paraları yurt dışından Türkiye’ye getirdikleri tespit edilmiştir” şeklindeki bulgulara yer veriliyor.

Yazıda Reza ile birlikte hareket ettikleri belirtilen isimler; kardeşi Muhammed Zarrab, ortağı Abdullah Happani, Mehmet Happani, Taha Ahmet Alacacı ve yine İran kökenli Jafar Einaki Koucheh Bagh.

Muhammed Zarrab, Reza’nın Türk vatandaşlığına geçirebilmek için dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’e 1 milyon dolar, dönemin AB Bakanı Egemen Bağış’a da 500 bin dolar rüşvet verdiği ağabeyi Muhammed Reza Recai Zarrab. Muammer Güler, 11 Ekim 2013 tarihinde Reza’yı arayıp Muhammed ile babası Hüseyin’in istisnai vatandaşlıklarının çıktığını müjdeliyordu. Muhammed Zarrab ve baba Hüseyin Zarrab, Reza’nın Dubai’deki ayaklarıydı. Aynı organizasyonun parçalarıydılar.

New York’ta yürüyen davanın iddianamesinde Muhammed Zarrab da var. Zarrab ailesinin İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü ve Hizbullah’a maddi kaynak aktardıkları öne sürülüyor. İran’a yönelik yaptırımlara dahil edilen Mahan Air, Kudüs Gücü ve Hizbullah operasyonlarında kullanılan bir hava yolu şirketi. İddianameye göre Mahan Air, Hizbullah’a ve başta Suriye olmak üzere bölgedeki çatışma bölgelerine savaşçı, para ve silah taşınmasında kullanılıyordu. Zarrab ailesi de Mahan Air üzerinden Kudüs Ordusu’nu finanse ediyordu.

Ne derece milli ve yerli bir dava, siz karar verin!

İRANLI SUİKASTÇİYE PARA DESTEĞİ ZARRAB’DAN

Zarrab’la ilgili bir başka terör suçlaması, 2011 yılında Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Adil el-Cubeyr’e suikast yapmayı planlayan İran asıllı ABD vatandaşı Mansour Arbabsiar’ın finanse edilmesiydi. Olayı soruşturan FBI, tetikçi Arbabsiar’a gönderilen 1.5 milyon dolarda, Reza Zarrab’a ait olan İstanbul Mercan’daki Azra İthalat İhracat Şirketi ile Zarrab’ın sağ kolu Happani’lere ait Hacer Mücevherat Kuyumculuk’un izlerine ulaşmıştı. Ancak Hacer Mücevherat’ın çalışanları da Zarrab’ın adamlarıydı. Yani aslında o da Zarrab’ın şirketiydi.

Bu durumda İran Kudüs Gücü askerleri Suriye’de Esad ordusu için savaşırken Zarrab da onlara maddi destek sağlıyordu. Onun rüşvetlere boğduğu AKP kabinesi ise Esad’a karşı muhalifleri silahlandırıyordu. Erdoğan ve adamları, fiilen savaş halinde olduğu bir ülkenin gizli ordusunu finanse eden adamların önüne yatıyordu.

Bu dava işte bu kadar ‘milli’ ve ‘yerli’dir işte!

Bir de Zarrab’ın kara para ticareti misyonu var. Ona da 2. bölümde değinelim.

[Ahmet Dönmez] 1.12.2017 [TR724]

Tavuk hırsızlığından gangster çetesine [Veysel Ayhan]

Çok eski bir hikayedir. Çinli bilgenin tavuğunu çalarlar. Oğlunu çağırır. “Oğlum ne yap et, çalanı bul. Yoksa başımıza çok büyük felaketler gelir” der. Oğul umursamaz. Birkaç gün sonra koşarak gelir. “Baba bizim koyunlardan ikisini çalmışlar.” Yaşlı bilge: “Oğul ben sana tavuğu çalanı bul” demiştim, bulmadın.” Oğul “Baba sen hala tavuk derdindesin” der, uzaklaşır. Sonra sırasıyla inek, buzağı çalınır. Ev soyulur. Bir müddet sonra oğul ağlayarak koşar “Baba kız kardeşimi kaçırmışlar” der. Baba öfkeyle cevap verir: “Sana demiştim ‘tavuğu çalanı bul’ diye. O gün onu bulsaydın bugün başımıza bu belaların hiçbiri gelmeyecekti. Tavuğumuzu çalabileceklerini anlayınca her şeyi yapabileceklerini bildiler.”

‘ZARARA ‘REZA’SIYLA GİRENE MERHAMET EDİLMEZ.’

Türkiye’nın halini daha iyi anlatacak bir hikaye yok. Reza Zarrap davası kar topu gibi büyüyerek geliyor. Saray için tam bir Çin işkencesi. Her duruşma, her tweet, her saat yeni bir azap. Bizi ilgilendirmez. “Zarara ‘reza’sıyla girene merhamet edilmez.”

Olan Türkiye’ye olacak.

17 Aralık 2013’ten 8 ay önce bir MİT raporu, Türkiye’nin başına gelebilecekleri 3 sayfalık bir rapor halinde Erdoğan’a sunmuştu. Ancak işlem yapılmadı. Çünkü Erdoğan işin göbeğindeydi ve dünya yolsuzluk tarihinde böyle devasa bir “kâr” yoktu.

Sonra 17 Aralık 2013’te meşhur yolsuzluk operasyonları başladı.

Erdoğan hırsızlık ve yolsuzlukların göbeğinde olduğu için hırsızlar değil polisler hapse girdi.

Bu süreçte olanların hikâyemizdeki karşılıkları kim?

Hırsız belli. Onu tartışmaya gerek yok.

Çinli bilge ise “insanlık ve hukuk” olsun.

ABDULLAH ‘HAYRETTİN’ GÜL

Peki oğul kim?

Oğul maalesef o gün cumhurbaşkanlığı makamında oturan Abdullah Gül.

Hırsızların devleti tarumar etmesini “hayret”le seyretti.

Aldığı maaşı kendine haram etti.

Vazifesine ihanet etti.

Cumhurbaşkanlığı gözünü doyurmadı. Bitince yeniden “bi şeyler” olayım diye Erdoğan’a yalandı durdu.

Ama “hırsızlara” yalanmak ve yaltaklanmak işe yaramadı.

“Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister…” Aynen böyle oldu.

Kullanılmış kirli bir peçete gibi kenara atıldı.

Hırsız işine devam etti. Artık “tavuk”la yetinmedi, profesyonelleşti, gelişti, devlette semirdi.

Bir mafya çetesine dönüştü.

Gidişatı ta o zamanlardan en iyi teşhis edenlerden biri Ahmet Altan’dı.

Şöyle diyordu: “AKP artık bir siyasi parti değil. Ciddi bir gangster çetesiyle karşı karşıyayız.”

Ve bu Gangster çetesinin polis ve yargıçlardan sonraki ilk işi medyayı susturmak oldu. O günlerde “Ne güzel cemaate saldırıyorlar” diyenleri şöyle ikaz ediyordu: “Son dört yıldır bu ülkeyi soyuyorlar. Soyuyorlar… Asıl işleri soymak. Bir ülkenin böyle soyulduğunu görmedim. Çok hırsız gördük, ama böyle sistematik soyanı görmedik… Hukuktan kaçmak zorundalar, hukuku yok etmek zorundalar. Hukuk isteyen herkesi de eğer ellerinden geliyorsa hapse atmak, susturmak zorundalar.”

‘HEPİNİZ ORADAYDINIZ…’

Gül, olanları “hayret”le seyrediyor, önüne gelen her diktatörlük yasasını imzalıyordu.

Milletvekilleri, maaşları uğruna ses çıkaramıyordu.

Muhalefet bu korkunç talan karşısında meclisten çekilmeyi düşünmedi bile.

Bugün ABD mahkemelerinin doğruladığı tapelerle hırsızlık sabit olduğu ve bunu aklı eren herkes bildiği halde tek bir “onurlu istifa” sesi duyulmadı.

Arınç, Çelik ve Aksu’lar başımıza bir şey gelmesin diye susta durdular.

Ve ülke Altan’ın dediği gibi hiç bir kural tanımayan bir gangster çetesine tamamiyle teslim oldu.

‘TAVUK’ ÇALAN YAKALANSAYDI!

“Tavuk” çalan yakalansaydı; ülkenin onurunu kurtaran yargıç ve polisler değil, Reza Zarrap ve çetesi şu an hapiste olacaktı. Türkiye kendi hırsızını kendi yargılayacaktı. Dünyaya rezil olmayacaktı. Hiç olmazsa Babek Zencani’yi yargılayan İran kadar onurlu olacaktı. Ama olmadı.

“Tavuk” çalan yakalansaydı; devletin çivileri yerinden çıkmayacaktı, parlamento AKP teşkilatına dönüşmeyecekti, Meclis ve milletvekilleri süs bitkisi haline gelmeyecekti.

“Tavuk” çalan yakalansaydı; kuvvetler ayrılığı çöpe girmeyecek, yüksek yargı Erdoğan’ın paçasına tutunup çay toplamayacaktı.

“Tavuk” çalan yakalansaydı; Kürt şehirleri yerle bir edilmeyecek, insanlar ölmeyecek, yüz binlerce insan evinden işinden olmayacaktı.

“Tavuk” çalan yakalansaydı; halkın milyarlarca lira vergisinin çöpe atıldığı kaçak Saray yapılmayacaktı.

“Tavuk” çalan yakalansaydı; 15 Temmuz olmayacaktı. Ve 15 Temmuz bahanesiyle yapılan mezalim yapılmayacaktı.

Saçma sapan KHK’larla milyonlarca insan mağdur edilmeyecekti.

Ve “Tavuk” çalan yakalansaydı; Türkiye şu an diktatörlükle yönetilmiyor olacaktı.

Çinli bilgenin dediği gibi “Tavuğumuzu çalabileceklerini anlayınca her şeyi yapabileceklerini bildiler.”

[Veysel Ayhan] 1.12.2017 [TR724]

Battıkça batıyorsunuz… Hukuka dönün! [Erhan Başyurt]

Reza Zarrab, New York’taki duruşmada ‘itirafçı’ olarak konuşmaya başladı.

Beklendiği gibi İran’a ambargoyu iktidar ile el ele nasıl deldiklerini, bakanlar ne kadar ve nasıl rüşvetler verdiğini delilleriyle anlatıyor.

Kara para aklama ve İran’a döviz sağlama trafiği dört Türk bankası üzerinden, ABD’de bir muhabir banka kullanılarak gerçekleştirilmiş.

ABD böylece Zarrab ve işbirlikçilerini yargılama hakkını hukuken elde ediyor.

Davanın diğer delilleri, dinleme tapeleri de 2013’ten bu yana Zarrab’ı takip eden FBI tarafından gerçekleştirilmiş.

İddia edilenin aksine yasadışı veya Türkiye’den transfer değil!

Zarrab’ın itirafları demokratik bir ülkede iktidarı yerin dibine sokar.

Rüşvet alanları, ülkenin bankalarını ve itibarını batıranları sokağa çıkamaz hale getirir.

Hukuk önünde mutlaka hesabı sorulur…

***

Türkiye, 17/25 Aralık’ta bu treni kaçırdı.

Zarrab’ın şimdi ABD’de itiraf ettiklerini, hukuk kapsamında delillendiren, yasadışı para trafiği ve rüşveti belgelendiren savcılar, polisler ‘kumpasla’ önce görevden alındı ardından hapse atıldı.

3 yılı aşkın süredir hapis yatırılıyorlar.

ABD’de Zarrab davası yaklaşınca, eşleri, kardeşleri, çocukları da ‘esir’ olarak tutuklandı.

Konuşmasınlar, gerçeği haykırmasınlar diye ‘şantaj’ yapıldı.

Buna karşılık suçlular baş tacı edildi.

Rüşveti veren Zarrab ‘hayırsever’, rüşveti ayakkabı kutusuyla alan Süleyman Arslan ‘saf ve dürüst’ ilan edildi.

Rüşveti aldığı belgelenen bakanlar istifa ettirildi ancak, yargı önünde hesap vermeleri engellendi.

Zarrab’a yurtdışı çıkış izni verilirken, polislerin ve savcıların çocukları ve ailelerinin yurt dışına çıkışları keyfi olarak engellendi…

***

Sonuç ortada…

17/25 Aralık soruşturmalarının ‘yargı darbesi’ veya ‘kumpas’ olmadığı, ses kayıtlarının ‘montaj’ veya ‘delil üretme’ olmadığı artık kesinlik kazandı.

Halen o kahraman polisler ve cesur savcılar hapiste tutulacak mı?

‘Esir’ tutulmaya devam edilecekler mi?

17/25 haberlerine yer verdikleri için tutuklanan gazeteciler serbest bırakılacak mı?

Türkiye’de hukuk yok tamam da, uluslararası hukuk açısından artık şüpheye mahal bırakmayacak şekilde delillendirilmiş bir hususu nasıl yok sayacaksınız?

Rüşvetçinin itiraflarını ve mahkemeye sunduğu delilleri, banka dekontları ve mailleri nasıl yok sayacaksınız?

Farkında mısınız bilmem ama yok yere hapse atılan ve hukuksuzca esir tutulan bu insanlar artık içeride tutuldukları her günün bedelini uluslararası mahkemelerden rahatlıkla alabilirler.

On binlerce mağdurun parasını da halk cebinden ödeyecek.

Tıpkı, kamu bankalarının İran’a ambargoyu ceza alacaklarını bilmelerine rağmen delmeleri gibi…

Bankaların ödeyeceği milyarlar da maalesef halkın cebinden çıkacak…

***

Oysa İran ile gerçekten gıda, ilaç ve inşaat malzemesi ticareti yapılsa, hayali ihracatla rüşvetle para aklama yerine, yasal ticaret gerçekleştirilseydi, Türk yatırımcı kazanacak ve devlet de yüksek vergi kazancı elde edecekti.

Rıza Zarrab ve rüşvetle besledikleri 17/25 Aralık’ta yargılansa, iktidar bugün yaşadığı rezaleti yaşamayacak hatta yolsuzlukla mücadele ettiği için itibar kazanacaktı.

Bilmem farkında mısınız, battıkça batıyorsunuz…

Zararın neresinden dönülürse kardır!

Suçlarınız örtmek için masumlara zulmetmeye son verin.

Tez elden hukukun üstünlüğü ve demokrasiye dönün!

Şüpheniz olmasın! Hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsız ve tarafsızlığına, adil yargılamaya bugün olduğu gibi yakın zamanda da ekmek kadar su kadar en çok sizin ihtiyacınız olacak!

Unutmayın! Ne demiş atalarımız, ‘Ayarını bozduğun kantar gün gelir seni de tartar…’

[Erhan Başyurt] 1.12.2017 [TR724]

Ezeli rakiplerinin ümidi oldular [Efe Yiğit]

Şenol Güneş ve Rıza Çalımbay, Türk futbolunun iki başarılı ismi. Şenol Güneş, kariyerinin ilk 3 yılını Akçaabat Sebatspor’da geçirdikten sonra 15 yıl Trabzonspor kalesini koruyup, şampiyonluklar yaşadı. Rıza Çalımbay, futbola gözünü Beşiktaş’ta açtı, Beşiktaş’ta bıraktı. Kaptanlık yaptı, şampiyonluk turları attı. Kader Şenol Güneş ile Rıza Çalımbay’ın yollarını farklı yönlere çizdi. Şimdi ikisi de yetiştikleri değil rakip oldukları takımın başarısı için ter döküyor.

ŞAMPİYONLUĞA HASRET KALMIŞTI

Beşiktaş, 2008-09 sezonunda Mustafa Denizli yönetiminde şampiyonluğa ulaştıktan sonra uzun bir sessizliğe büründü. Yıldırım Demirören’in 8 yıllık başkanlık döneminde sadece bir şampiyonluk alınabilirken, kulüp hesapsız harcamalardan dolayı iflasın eşiğine gelmişti. Yıldırım Demirören 2012’de görevi bıraktığında geride bir enkaz vardı. Fikret Orman, ‘feda’ deyip oyuncuların yıllık ücretlerinde indirim yapmasını isterken, bir taraftan da kulübe gelir getirecek sponsorluklar peşinde koştu. İnönü Stadı’nı yıkıp yenisini inşa etmeye başlayan Fikret Orman, Carlos Carvahal, Samet Aybaba ve Slaven Bilic’le aradığı şampiyonluğa ulaşamadı.

İLK KEZ İSTANBUL’DA

Şenol Güneş ile Beşiktaş’ın yolu Temmuz 2015’te kesişecekti. Şenol Güneş, Trabzonspor ve milli takımda rüştünü ispat etmiş, Türkiye’nin en iyi teknik adamlarından biriydi ama nedense bir türlü İstanbul’un 3 büyüklerinin radarına girmemişti. Bunda şüphesiz Şenol Hoca’nın kalitesinden ziyade, Trabzonspor menşeili olmasının rolü büyüktü. Ne de olsa bir zamanlar İstanbul’un 3 büyüklerine kök söktüren bir takımın kalecisi ve kaptanıydı. Futbolun yazılı olmayan bu kuralından dolayı Şenol Güneş’in yolu ilk kez İstanbul kulüplerinden birine düşüyordu.

Beşiktaş, Şenol Güneş’le 2+1 yıllık sözleşme imzalarken Başkan Fikret Orman’ın ağzından şu cümleler çıkmıştı: ‘Şenol Hoca konusunu kendi aramızda çok istişare ettik. Şenol Güneş, dürüst, namuslu, çalışkan, çok önemli meziyetleri olan bir spor adamı. Şenol Güneş çok dürüst, çalışkan bir isimdir. İlk göreve geldiğimizde de aklımızdaydı ama bugüne nasipmiş. Kendisine çok güveniyoruz.’ Güneş ise ‘Büyük bir kulübe geldiğimi biliyorum. Beklentilerin farkındayım ve cevap vermek istiyorum’ demişti.

İLK SEZONUNDA KABİLİYETİNİ GÖSTERDİ

Ama kafalarda soru işaretleri de yok değildi. İlk olarak Beşiktaş’ın stadı yapım aşamasında olduğundan maçlarını İstanbul’un değişik semtlerinde göçebe olarak oynuyordu. Hele Atatürk Olimpiyat Stadı’ndaki maçları taraftarlar için tam bir sürgündü. Ve tabi ki doku uyuşmazlığı endişesi vardı. Şenol Güneş tecrübesi, karakteri ve bilgisiyle kısa sürede sorun olması beklenen tüm konuların üstesinden geldi. Kulübün şartlarını dikkate alarak, nokta atışı transfer yaptı. Bonservisi yüksek oyuncuları kiralama yöntemiyle kadroya dahil etti. Bunun meyvesini daha ilk sezonda alıp 7 yıl aradan sonra takımı şampiyonluğa taşıdı.

Güneş, ikinci yıl da aynı başarıyı tekrarladı. İkinci yılında Avrupa’da Beşiktaş’ın adını duyurmaya başladı. Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkamadı ama yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam edip, çeyrek finale kadar yükseldi. Bu sezon ligde işler iyi gitmese de Avrupa’da kelimenin tam anlamıyla tarih yazdı. Şampiyonlar Ligi’nde grup maçlarının bitmesine bir hafta kala liderliğini garantiledi. İlk kez bir Türk takımı gruptan lider çıkıp, adını ikinci tura Şenol Güneş ile yazdırdı. Trabzonspor için futbolcu olarak ter döktü, teknik adamlıkta başarıyı bir zamanlar rakip olduğu Beşiktaş’la tattı.

BEŞİKTAŞ’TA HOCALIK YARAMADI

Rıza Çalımbay, futbol kariyerine, başladığı takım olan Beşiktaş’ta son verdi. 7 yaşında adımını attığı kulübüne 33 yaşında kramponlarını çıkarıp veda etti. Beşiktaş ile 6 lig şampiyonluğu olmak üzere toplam 21 kupa sevinci yaşadı. Kramponlarını çıkardıktan sonra eşofmanlarını giyip takım çalıştırmaya başladı. Yolu 2005’te yeniden ‘kalbinin takımı’ Beşiktaş ile buluştu. Bu kez teknik adam olarak geldi ama sadece 9 hafta görevde kaldı. İstifa edip giderken, Beşiktaş kapısının kendisine kapandığının farkındaydı. Nitekim aradan geçen yıllar boyunca Rıza Hoca’nın adı Beşiktaş’ın muhtemel hocaları arasında hiç anılmayacaktı. Anadolu’da çeşitli kulüpleri çalıştırdı, kadro gücüne göre küçümsenmeyecek başarılı sonuçlara imza attı.

TRABZON’DA ENKAZ DEVRALDI

Türk futbolunun suskun devi Trabzonspor, şampiyonluğa en son 2011-12 sezonunda yaklaştı. Daha sonra şike iddialarıyla gündeme gelen sezonda Fenerbahçe’ye averajla şampiyonluğu kaptırdı. 1995-96 sezonunda da şampiyonluğu yine averajla Fenerbahçe’ye kaptırırken, şampiyonluğa en çok yaklaştıkları her iki sezonda takımın dümeninde Şenol Güneş vardı. Son yıllarda yeniden çıkış arayan Trabzonspor, büyük umutlarla göreve getirdiği Ersun Yanal’dan yana devasa hayal kırıklığı yaşadı.

8 haftada alınan 9 puandan daha acı veren sahasında 3-0 öne geçtiği maçta Alanyaspor’a 4-3 ve sonrasında Akhisar’a 6-1 yenilmesiydi. Rıza Çalımbay, işte bu şartlarda bir Trabzonspor’u devraldı. İlk maçında Malatyaspor’a deplasmanda 1-0 yenildi ama sonraki 4 haftada 10 puan toplayıp hem kendi güven kazandı hem de camiaya umut aşıladı.

Çalımbay ile önce ruhsal, sonra da fiziksel olarak güçlenen Karadeniz Fırtınası, lider Galatasaray’ı 2-1, Osmanlıspor’u 3-2 ve ligin flaş ekiplerinden Sivasspor’u deplasmanda 2-1 mağlup etti. Sivas galibiyeti aynı zamanda, Trabzonspor’un 218 gün sonra ilk dış saha galibiyetiydi. Rıza Hoca, oyuncularına “Bundan sonra yeni felsefemiz maç maç bakarak düşünmek” derken, yıkılan ümitleri yeniden yeşertti.

[Efe Yiğit] 1.12.2017 [TR724]

Onay Erdoğan’dan… [VİDEO] [Adem Yavuz Arslan]

New York Güney Bölge mahkemesinde devam eden davanın bugünkü (30 Kasım 2017) sabah oturumunda Reza Zarrab’ın tanıklığı devam ediyor.

Duruşmaya takım elbise ile gelen Zarrab kıyafetlerin hâkimin talimatı doğrultusunda kendisine verildiğini anlattı.

Savcılık, kıyafetindeki değişikliğin tahliyesiyle ilişkili olup olmadığını sordu. Zarrab, hala FBI gözetiminde yaşadığı cevabını verdi. Bu arada ilk kez cezaevinde tehdit aldığı için FBI tarafından başka bir yere aktarıldığını açıkladı

SÜLEYMAN ASLAN RÜŞVET ÇARKINA NASIL DÂHİL OLDU?

Zarrab sabah oturumunda kurduğu sisteme dair detaylar vermeye devam etti. Özellikle dönemin Halkbank genel müdürü Süleyman Aslan ile olan toplantıları, Aslan’ın kendisinden rüşvet istemesine dair detayları açıkladı.

Savcılık sabah oturumunda çok sayıda telefon tapesi ve e-mail yazışmasını ekrana getirdi. Buradaki konuşmaların ne anlama geldiğini sordu.

Süleyman Aslan, Zarrab’a çok risk aldığını, geleceğini garanti altına almak istediğini söylemiş. Savcı bunun ne anlama geldiğini sorduğunda “Benden rüşvet istiyordu” dedi.

https://www.pscp.tv/w/bO7rZjFNV0V3ZHF4YnZ6UWJ8MVlxeG9hRU1XWGdHdnGYKrLqT9q758XzqUs-veLsgxjfSQ7Rqy1dHv7YIO4u

Ancak Süleyman Aslan’a rüşveti hemen vermemiş. Zafer Çağlayan’la istişare ettikten sonra rüşvet vermeye karar vermiş. Ayrıca Zarrab mahkemeye, Aslan’a ödenen 2 milyon Euro rüşvetin dekontunu da gösterdi.

Savcı ve hâkimin çapraz sorguya aldığı Zarrab, “Süleyman Aslan’a rüşvet vermek için Zafer Çağlayan’ın onayını almam gerekti. Süleyman Aslan bana aldığı risk nedeniyle çok rahatsız olduğunu söyledi. Bir şekilde geleceğini garanti altına almak istedi” diye konuştu.

https://www.pscp.tv/w/bO8lUjFNV0V3ZHF4YnZ6UWJ8MXlwS2ROTGFRT25KV3u2lH2MpZll_HeAzCPd9PPp_bhYNuP2O9HYpsSoWYVl

ÇAĞLAYAN’A ÖDENEN RÜŞVETİN BELGELERİ

Savcılık ekrana başka dekontlar da getirdi. Burada da Zafer Çağlayan’a ödenen rüşvetlerin dökümü vardı. Ekranda yer alan ‘saatçi Yusuf’ ibaresinin ne olduğun, ‘saat meselesinin ne olduğunu’ sorduğunda Zarrab ‘bu hangi saat hatırlamıyorum ama çok sayıda saat vardı’ açıklamasını yaptı.

19 Mart 2012 ile 19 Mart 2013 tarihleri arasında Çağlayan’a ödenen paraların dökümünü gösteren Zarrab, böylece toplam 31 milyon 789 bin 500 bin dolarlık rüşveti belgeledi. 2 milyon doların ise yanlışlıkla Süleyman Aslan yerine Çağlayan’a gittiği için geri alındığını söyledi.

ERDOĞAN VE BABACAN’IN ADI TAPELERDE GEÇTİ

Telefon tapelerinde ilk kez dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve bakan Ali Babacan’dan bahsedildi. Zarrab, Vakıfbank ve Halkbank’ın da İran ticaretinde yer almak istediğini, Erdoğan’ın onay ve talimat verdiğini, Ali Babacan’ın da ilgili imzaları attığını anlattı.

Zarrab, Halkbank üzerinden kurdukları sistemi ihraç etmek için çalıştıklarını, bunun için Hindistanlılar ve Çinlilerle toplantılar yaptıklarını anlattı. Zarrab , Çin’de paravan şirketler kurduklarını bunlar üzerinden bir ay kadar işlem yaptıklarını ancak Çinlilerin olayı fark etmesinden sonra şirketlerin faaliyetinin durdurulduğunu anlattı.

Zarrab, attığı her adımı Zafer Çağlayan ile istişare ettiğini kaydetti. Bu arada savcı ‘Halkbank’ta başka kimseye rüşvet verdin mi?’ diye sordu. Zarrab ise Çağlayan ve Aslan’a rüşvet verdiği için başkasına rüşvet verme ihtiyacı hissetmediğini belirtti.

‘HAKAN ATİLLA BENDEN RÜŞVET İSTEMEDİ’

Savcı sormadan Zarrab, “Hakan Atilla benden rüşvet istemedi. Ona rüşvet vermedim” dedi.

Zarrab, İranlıların Zarrab a alternatif sistemler kurmak istediğini fakat Süleyman Aslan ve Zafer Çağlayan’ın “mevcut sistem var onunla çalışın’ diyerek Zarrab’ı işaret ettiğini anlattı.

Zarrab, Arap Türk Bankası ile çalışmalarını da anlattı. Böylece Arap Türk Bankası da Aktif Bank ve Halk Bank’tan sonra sistemde aktif olarak yer alan bir banka olarak kayıtlara girdi.

Trajikomik bir anekdot olarak da şunu kaydetti: Reza Zarrab, İstanbul’da iken araçlarının emniyet şeridini kullanması için dönemin İstanbul trafik şube müdürünü arayıp bu konuda yardımcı olmasını istemiş.

BAŞKA BANKALAR DA SİSTEME DÂHİL OLMAK İSTEMİŞ

Zarrab, Hindistan’da bulunan İran parasını Türkiye’ye oradan da İran borçlarını ödemeye nasıl kanalize etmeye çalıştıklarını detaylı bir şekilde anlattı. Zarrab, Hindistan’dan Halk Bank’a gelecek olan İran parasının, daha sonra Arap Türk Bankası’na (A&T) aktarılıp oradan da nasıl kendi hesabına geçirilmesini planladıklarını paylaştı.

Zarrab, Çağlayan’ın da ortak olarak kârdan yüzde 50 pay aldığını, onun olmadığı hiçbir iş yapmadığını itiraf etti. ‘Bazen banka ekstrelerimizi alıp kontrol ediyordu’ dedi. Ayrıca Ziraat Vakıf Bank’ın da o dönem Halk Bankası gibi İran ticaretine çalışmak istediğini ifşa etti. Ayrıca Halk Bank’tan Levent Balkan da, Zarrab’ın şemasında yerini aldı.

[Adem Yavuz Arslan] 1.12.2017 [TR724]