Pakistan olayı, dünyadan yükselen sesler ve Hizmet'in yeni evresi [Faruk Mercan]

Pakistan'ın Lahor şehrindeki Rumi Forum'un başında bulunan Mesut Kaçmaz, eşi ve iki kızı bir gece yarısı kaçırıldılar.

Saraydaki şahsın fesat şebekesinin Hizmet mensuplarına yönelik faaliyetlerini yoğunlaştırdığı ülkelerden biri Pakistan... Defalarca gitti Pakistan'a bunun için, ama 30'dan fazla Hizmet okulunu gasp etmeyi başaramadı. Pakistan'ın yüksek mahkemeleri, onbinlerce Pakistanlı gence eğitim veren bu okulların “Maarif Vakfı” adı verilmiş bir gasp şebekesine verilmesini engellediler.

Medya olaya “kaçırma” diyor ama, fesat şebekesinin ifsat etmesiyle, Mesut Kaçmaz ve ailesinin bir devlet birimi tarafından evlerinden alınması sözkonusu... Hadisenin meydana geldiği ilk günden itibaren Pakistan'ın önde gelen gazeteleri ve televizyonları sadece haber yapmadılar, olayın garipliğine ve yanlışlığına dikkat çektiler.

Pakistan'ın önde gelen insan hakları avukatı Asma Jihangir, davayı üstlendi. Asma Jihangir, aynı zamanda Pakistan İnsan Hakları Komisyonu kurucusu ve başkanlarından. Lahor Yüksek Mahkemesi, Kaçmaz ailesinin sınır dışı edilemeyeceğine karar verdi. Pakistan'ın önde gelen aydınları. Pakistan'daki okullarda okuyan öğrenciler, olayı protesto ettiler. Pak-Türk okullarındaki öğretmenler ve aileleri, basın toplantısını Lahor Basın Kulübü'nde yaptılar.

Hizmet mensupları, Pakistan'da tamamen yasal statüdeler. Fesat şebekesinin ifsat girişimleri, bazen siyasi konjonktürden dolayı etkili olabiliyor. Ama Pakistan'da görüldüğü gibi eninde sonunda gelip hukuka ve toplum vicdanına tosluyor.

Pakistan'ın önde gelen gazetecileri, entellektüelleri, üniversite rektörleri ve akademisyenleri Mesut Kaçmaz'ı çok yakından tanırlar. Geçtiğimiz yıl mayıs ayında Lahor'a gittiğimde bazı gazete ve televizyonları Mesut Kaçmaz'la birlikte ziyaret ettik. Üniversite rektörleriyle, Muhammed İkbal'in torunu Mian İqbal Salahuddin'le beraber görüştük, Muhammed İkbal'in kabrini birlikte ziyaret ettik. Kısacası Lahor'un ileri geden aydınlarının bildiği bir isim Mesut Kaçmaz...

Saraydaki şahıs ve fesat ekibinin faaliyetlerinin hepsi, Türkiye'yi her geçen gün “haydut devlet” kategorisine dahil eden eylemler... Daha önce Pakistan'a Hizmet mensuplarını kaçırmak için özel ekipler gönderdi, bu ekipler yakalanıp sınır dışı edildiler. Bu olay, Pakistan devletinin resmi kayıtlarına girdi. Diğer bir çok ülkedeki kaçırma teşebbüslerinin, uluslararası kuruluşların kayıtlarına ve raporlarına girmesi gibi...

Pakistan'ın hemen yanı başındaki Afganistan'ı da ifsat etmek için var gücüyle çalışıyor Saray'ın fesat şebekesi... Saraydaki şahıs şimdiye kadar Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani ile defalarca görüştü buradaki Hizmet okullarını kapattırmak için... Başaramadı. Afganistan bu okullarda görev yapan Hizmet mensuplarının görevden alınması ve iade edilmesi taleplerini kesin bir şekilde reddetti.

Yıllardır dünyanın en sancılı bölgelerinden biri olan Afganistan'da 20'den fazla Hizmet okulu var. Şimdiye kadar binlerce Afgan çocuğunu eğittiler. Geçtiğimiz yıl Afganistan'a gittiğimde başkent Kabil'de görüştüğümüz Afganistan eski Cumhurbaşkanı Hamid Karzai de, bir bilim adamı olan Eşref Gani gibi bu okulların Afganistan'ın geleceği için önemini bilen bir isim. Karzai'nin yeğenleri Kandahar'daki Hizmet okulunda okuyorlardı.

Cumhurbaşkanı Danışmanı ve Afganistan Demokrat Hukukçular Derneği Başkanı Abdussukur Dadres, okulları karalamaya çalışan bir Saray elemanına basın toplantısıyla cevap verdi ve “Akıl sağlığın yerinde mi?” dedi. Afganistan Parlamentosu Maarif ve Yüksek Eğitim Komisyonu Başkanı Kemal Nasır Usuli, “Bu okullardan mezun öğrenciler dünyanın farklı ülkelerinde üniversite bitiriyor, dönüp Afganistan'a hizmet ediyorlar” diyor.

Evet bütün dünyada Hizmet ürettiği değerlerle, okullarıyla ve Sarayın fesat şebekesinin gammazlamaları sonucu uğradığı mağduriyetlerle haber konusu oluyor. Sarayın fesat şebekesi ise hukuk dışı ve illegal eylemleriyle... Daha geçtiğimiz hafta Nijerya yine Türkiye'den giden silahları yakaladı. “Daily Dispatch” gazetesi, Türkiye'den gelen konteynırda 475 uzun namlulu silah yakalandığını belirtiyor. Bu sene Türkiye'den Nijerya'ya gönderilen 2 bin 671 uzun namlulu silah yakalanmış. Türkiye'nin büyükelçisini çağırıp yeniden uyardı Nijerya devleti... Gazete, Nijerya Devlet Bakanı Muhammed Buhari'nin de Saraydaki şahsı uyardığını belirtiyor.

Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün devlet imkanlarını kullanarak, milletin emanet parası olan örtülü ödeneklerden milyarlarca dolar rüşvetler dağıtarak elde edebildiği nedir Saraydaki şahsın?.. Bazı fakir Afrika ülkelerinde bir kaç okulu kapattırmayı “maarif” ve “marifet” zanneden bir zihniyet başarılı olabilir mi? Hayır... Mali'deki okulu sahtekarlıkla devraldıkları ortaya çıkınca kovuldular mesela...

Casus imamları, Almanya'dan kaçıyor. En yakın adamı Rıza Sarraf Amerika'da hapiste... Rıza'yı kurtarmak için masaya milyarlarca dolarlık anlaşmalar koydu, ama başaramadı.

Göreceksiniz, Hizmet hareketini Saraydaki fesat şebekesinden kalın çizgilerle ayıracak bütün dünya... Saraydaki şahsın terör, nefret ve fesat üreten selefi ideolojisi mi, yoksa iyilik, barış, eğitim ve bütün insanlığa hizmet diyen Hizmet hareketi mi? Bu aynı zamanda günümüzde savaşlarla ve çatışmalarla büyük problemler yaşayan dünyanın sormakta olduğu “Hangi İslam?” sorusunun da cevabını oluşturuyor.

Bu yüzden Hizmet artık Türkiye'nin meselesi olmaktan çıktı. Bütün dünyanın taraf olduğu bir mesele artık Türkiye'de olup bitenler ve fesat şebekesinin Hizmet aleyhine yürüttüğü eylemler...

Saraydaki şahıs yalanları, dolanları ve fitneleriyle ne kadar yol gidebilir? Kirli siyasetçilerin kurdukları kirli imparatorluklar, bir kıvılcıma, bir çözülmeye bakar. Bir kıvılcım, bir çözülme, o kirli imparatorluğun sonunu getirir.

Dünyanın en büyük israf sarayında kendisini ebedi zannediyor Saraydaki şahıs... Külliye adını verdiği saray kaçak, üniversite diploması şaibeli.... Dünyanın bir çok yerlerinde sakladığı milyarlarca dolar serveti var. Bunları ilelebet saklamasına imkan yok... Patlayacak bir gün dünyanın bu en kirli kanalizasyonu ve israf sarayından taşacak bir gün bütün o pislikler...

Ve bu dönem sadece Türkiye'de değil, dünyada lanetle, ibretle anılacak... Dünya siyaset tarihine ibretlik bir dönem olarak girecek bu bu pespaye despotluk... Siyasi tarih kitapları, bu üçüncü sınıf despotizmi, bu entrikacı ve fesatçı saray rejimini, diktatörlügün en pespaye şekli olarak örnek verecekler.

Siyasi tarihte ismi Rıza Sarraf ile yanyana anılacak hep Saraydaki şahsın... Ve İslam dünyasında, ülkesinin hazinesini soyan devlet başkanları sıralaması yapıldığında yüz milyarlarca dolar kirli servetiyle listenin hep en başında olacak...

Hizmet, İslam tarihinin en kuşatıcı, inşa edici ve yenilikçi hareketlerinden biridir. Dünyada bu kadar farklı renkten, dilden, dinden insanı entegre eden ikinci bir sistem ve hareket yok... Böyle olduğu için, dünyanın her coğrafyasından insanlar Hizmet'e sahip çıkıyorlar. 175 ülkede binlerce okul, üniversite, hastane, kültür merkezi her milletten insanın bulaşma mekanları...

''Mossad ajanı'' dediği Mesut Barzani, Saraydaki şahsı mı dinleyecek, yoksa yıllardan beri Irak coğrafyasındaki okullarda binlerce Kürt gencini dünyaya entegre eden Hizmet'in mesajına mı kulak verecek? Bütün düşmanlarına İsrail ajanı diyen, ama her Amerika'ya gidişinde Musevi lobisiyle görüşmeler yapan, İsrail ile ticarete hiç ara vermeyen bir ikiyüzlü siyasetin temsilcisi Saraydaki şahıs...

Sadece Türkiye'yi değil Irak'ı, Suriye'yi Mısır'ı, Filistin'i karıştırdı Saraydaki şahıs. Bir hiç uğruna, boş bir halifelik sevdası uğruna... Hizmet'i yıkayım derken Türkiye'yi yıktı...

İslam ve insanlık tarihine bakın, inşa edici hareketler çağları aşmış ve devam etmiş. Ama yıkıcı hareketler ortaya çıktıkları dönemde boğulup kalmışlar. Sarayın fesat şebekesi de böyle yıkıcı bir hareket ve tahrip ettiği Türkiye'nin küllerinde boğulup kalacak... Ama Hizmet, bu badireyi atlatıp yoluna devam edecek...

[Faruk Mercan] 4.10.2017 [Samanyolu Haber]

Günümüz Yusufları'na [Safvet Senih]



Seni kuyuya atan
Seni bir meçhule giden bir kervana satan
İşte o hafakan
Seni esir pazarında
Üç beş kuruşa paylayan
İşte o kafa

Seni yıllar yılı
Hapislerde tutan
Seni bin defa
Beraatten sonra
Yeni mengenelerde sıkan
Yine o hafakan

Hasan Feyzi diliyle hitap edelim sana:
“Boyun bâlâ, gözün şehlâ, gören mecnun seni Leyla,
Sözün ferşte, gözün Arşta, gönül meftun sana cânâ,
Nikabın nur, nigâhın nur, hitabın nur, senin ey nur!
Bağın Nursî huyun munis, özün İdris ferd-i yektâ
Açılmış gül, öter bülbül, yüzünde var zarif bir tül,
Yazılmış üstüne nurdan (Kâb-ı Kavseyni ev ednâ)
Sana cânın fedâ etmez mi, senden hem görenler hak
Sözün hak, özün hak, mesleğin hak, hem merteben ulyâ.”

Yine de sende bir hal var!
Zülüflerin dağınık, nur-efşan sîman mahzun
Boynun bükük, dilin suskun
Sen Yusuf musun?

Ey doygunluğa ermiş ruh!
Nesl-i Cedîd deyip seni ararız;
Issız çölde gece giderken
Bir ateş gören Musa gibi
Almak için bir haber ve ateşten bir kor
Ki, sinede yanıyor
Hem nurundan bir şule…

Nebiler beşiğinde sallanmış gibi
Bir edâ var sende
En mukaddes ninni
Nakşolmuş gibi gönlüne
Ve nağmeleri, hâlâ peşinde
Sevkediyor seni bir hedefe…
Ey dağınık kâkülünde amber kokusu
Kalbinde derin bir huşu taşıyan
Mesih soluklu, Heraklit pazulu!..

Ey Yusuf-meşrep!
Bitmedi mi çilen
Bitmedi mi zindanın;
Yalnızlığın ve hicranın?
Ne zaman sonsuzluk seyahati
Hızır-Musa buluşması
Sırlı yolculuk?
Ne zaman olacak Zülkarneyn gibi
Güneşin doğduğu-battığı
İklimlere varış?
Ne zaman fitneye karşı kuracağın set?
Ne zaman bozgunculuğa dur deyiş?

Bil ki, Kenan ili perişan
Seni ovandan obandan koparalı
Boyunlar buruk
Gözler yaşlı, beller bükük
Durmaz Yakup'ların gözyaşları

Artık bir sahne bekliyoruz
Bedeviyetten medeniyete geçişi hazırlayan
Ne zaman saklanacak Melik’in tası
Bünyamin’in çuvalına
Esrarın düğüm noktası
Ne zaman apaydın çözülecek?
Ve ne zaman dinecek Yakub’un gözyaşı?
Ey boyu bâlâ
Bu kıtlık ne zaman erecek sona?

Kıtlık ki, kıtlık
En başta insan ve vicdan kıtlığı…
Gerçi satsalar da seni
Bir köle gibi kardeşlerin
Ama korkma
Âdil pederin
“Arayın” dedi, “her yerde”
İnse de gözlerine perde…
Kokunu almak ister
Ne olur, hiç olmazsa gönder
Bir gömleğini
Râyihan burnunda tüter…

Ey gözyaşlarının suladığı fidan
Ey ruhlarda açan
Gönüllerde tomurcuklanan
Nâzenin çiçek
Ey kalb sadefinde kıyamete dek
Gülümseyecek inci
Ey duaların meyvesi!...
Bu sesi ve bu nefesi,
Senin destanlarında tükettik…

Şimdi bir ışık belirdi
Ziya ziya gözlerimize
Bir yavuz yürekli
Yunus nefesli
Gökte aranıp yerde bulunan
Adına binler destan yakılan
Bir yiğit gibi çıktı karşımıza
Soruyoruz sana
Hem de son bir defa:
Sen gerçekten Yusuf musun yoksa?..

[Safvet Senih] 4.10.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Son fışkiye kırılana kadar! [Seyfi Mert]

Yüz kızartıcı şeyler, halkın genelince tasvip edildiğinde, 
artık yüz kızartıcı olmazlar.
(Cicero)

Kadrolu meczubun tekini yanlışlıkla içeri aldılar. Daha bir kaç saat kaldı kalmadı çıkardılar. Muhtemelen içerdekiler “bunu alın burdan, gerekirse bir kaç müebbed daha yatarız” diye feveran etti. Bizim meczup sanki Kore Harbi’ne savaşmaya gitmiş de, bir kaç Mavzer mermisi yedikten sonra memlekete dönmüş gibi, daha gidişini farketmemiştik ki, “Gerekirse bedel öderiz” türünden atar filan yaptıydı... 

Erdoğan Rejimi’ne bu açıdan minnet duymalıyız. Eğer bu devir yaşanmasa bu ağır psikopatları normal zannedecektik ve belki aramızda dolaşıyor olacaklardı. Şimdi bakın, hapishaneler bile kabul etmiyor...

MTV, bir müzik kanalı değil. Motorlu Taşıtlar vergisi...

Dışardan yığma yapılan sıcak paranın musluğu kısıldıkça, ülkede işler karışıyor. 

MTV’ye yüklendiler ama orantısız. 

Zaten dünyanın en fazla araç vergisi ödeyen ülkesiyiz. Yetmemiş gibi yüzde 40’ı sağlam dayattılar millete. 

Pek çok AKP yandaşı bile, tırsarak da olsa, “Oha bu kadar da olmaz” anlamına gelen ‘mıymıy’larda bulundu. Bakınız şekil İsmail, soyadını hatırlamadım Yenişafak yazarı, TRT Arap zengini yandaş işte. Reis büyük bir hava ile yurtdışından geldi ve “Bu zam çok” diyerek bir miktar düşürerek yurdum insanının gönlünü aldı. Sanki ilk orandan haberi yokmuş gibi yaptı ve millet olarak da afiyetle yedik. 

Zaten bu ülkenin kaderi böyle sevgili okur. Biz tam “Artık bunu yemezler” diye düşünürken “bir tabak daha alabilirim” diyen müşteri gibi Türk Milleti!

Fakat en az Ömer Turan kadar usta trol ve twitterden kalan vaktini belediyedeki odasında geçiren İ. Melih Başgan öyle bir hattı müdafa yoktur, zammı müdafa vardır, cengine girdi ki AKP’liler bile ‘merkebin kulağından su hattı geçirdi’ şeklinde ifade edebilecek duruma geldiler. Melih Başgan’a göre yüzde 40 zam yapılmazsa vatanın elden gitme riski vardı. 

Bakalım öyle miydi?

Ege’de 18 adamızı işgal eden Yunanistan, önceki gün bir tören düzenledi. Elbette bu haberi yandaş medyada görmek mümkün değildi ama Yunan medyası bangır bangır kendi mehterleri eşliğinde veriyordu haberi. Yunan ordusu, Muğla’ya bağlı Ardıççık Adası’na görkemli bir törenle ‘şehit asker’ anıtı dikti. Törene Savunma Bakanı da katıldı. Bizim kahramanlardan ‘tık’ yoktu elbette. 

Melih Başgan ise pek bir tırsmıştı ama hesap kitapla meşguldu. Makam korkusu nasıl bir şeymiş arkadaş. İman derecesinde zam nasıl savunulur tarihe geçti Gökçek! Eline aldığı hesap makinasıyla öyle bir hesap yaptı ki, yüzde 40 zam sanki bir koli yumurta bile değildi!

Kadir Topbaş, Allah selamet versin vuruşmadan, maraza çıkarmadan kuzu kuzu teslim etti makamını. Seçimle gelen Tayyip ile gitti ama kimse bundan rahatsız olmadı nedense. Tıpkı Davutoğlu gibi, ben şöyleyim böyleyim diyerek gitti üstelik. Bu saatten sonra kendini dine verecekmiş. Allah kabul eder mi bilmem ama epey bir kul itirazı olacaktır. Nasip olursa göreceğiz her iki cihanda da...

Hemen akabinde İstanbul Belediye’sinde operasyonlar başladı. Rivayet o ki, hırsızlıkla ilgili arıza çıkarabilecek kişilere birer Bylock kulbu takılıp kodese yollandı. 

Bu sırada Ankara da eylem yasağı kararı aldı valilik. 

Melih Başgan bundan pek bir tırstı, bir kaç saatlik sosyal medya perhizi yaptı hatta. 

Kanal D haberde kendisiyle alakalı bir haber yayınlandıktan sonra sırra tam olarak kadem bastı. Görevden alınacağı söyleniyordu ve bu haber sadece Ankara’da değil tüm memlekette küçük çaplı bir sevinç dalgası oluşturmayı yetmişti. Kimileri Gökçek’in Topbaş gibi sessizce teslim olmayacağını söylüyordu, kimileri ise bunun bir algı çalışması olduğunu, Erdoğan’ın Gökçek’i alma zamanının henüz gelmediğini ifade ediyordu. Ben ise, Ergenekon’un Doğan medya aracılığıyla Tayyip Erdoğan’ı yalnızlaştırma sürecinde yeni bir aşamaya geçmekte kullandığını düşünüyorum. 

Öldürmüyorlar, ölümcül çizikler atıyorlar iktidarın bedenine. 

Ergenekon hep böyle çalıştı çünkü kendi tarihi boyunca. 

Nitekim gelişmeler de tahminimi doğruladı. Erdoğan yaptığı açıklamada Gökçek’in görevden almak gibi bir durumun olmadığını, ama bunun olmayacağı anlamına da gelmeyeceğini açıkladı. 

Bu düpedüz, “Seni sildim ama daha vakti var” demekti. 

Herkes biliyordu ki, bu ülkede artık iktidar partisi filan yok. Demokrasiyi zaten tartışan bile kalmadı. Tayyip Erdoğan ve kullanacağı kişiler var sadece. Dolayısıyla Reis istese paşa paşa herkes dediğini yapmak zorunda, çünkü başta Gökçek gibi, seçimle gelmediğini, ali cengizlerle oy sahtekarlıklarıyla başkan olduğunu biliniyor. Birbirlerine lolo yapacak halleri yok. Durum ciddi ve kritik olmasa hayatta dokunmaz ama dokunuyorsa durumun çok ciddi olduğunun farkındaydı Gökçek. Öte yandan belki gücü patronuna yetmezdi ama en azından mide bulandırıcı arızalara sebebiyet verme ihtimali yüksek ihtimaldi. Çünkü Ankara’da herkes Gökçek’in yaptığı hazırlıkları, kasetlerini, belgelerini nasıl istiflediğini çok iyi biliyor. Zaten bu dedikodu, kızgın yağa damlatılan yumurta gibiydi. Bakalım Gökçek nasıl tepki verecekti. Her iki taraf da birbirinin reaksiyonunu ölçtü bu dedikodu ile. 

Şimdiki süreç artık çok berrak: Ve durum ciddidir söyleyeyim...

Birincisi şu: Ergenekon artık Erdoğan’ı bitirme aşamasında sona geldi. Bu nedenle etrafını temizleyerek yalnızlaştırıyor. Bu yalnızlaştırma ivmesi yükselecek. Görevden elbette almayı düşünüyordu Erdoğan ama şimdi değil. Şu anda Gökçek’e ihtiyacı var. Bu sebeple şimdi görevden alma ihtimali bana hiç makul gelmiyor, çünkü Melih Gökçek gibi, yüzde 40’lık zammı bile gözü kapalı ve cem i cümle aleme rezil kepaze olma pahasına savunabilecek kadar itaatkar bulmak kendisi için artık tamamen zorlaştı. 

Ancak Gökçek için çanlar çalmaya başladı. 

Bu üç şey demek. 

Bir, Ergenekon yeni aşamaya geçti. 

İki, Erdoğan elini çabuk tutmak zorunda olduğunu anladı, yumurtalar tokuşunca kırılan kendisi olmak istemeyecek şüphesiz. Bunun için hem kendi uzuvlarını kesmeyi göze alacak, hem de olabildiğince popülist söylemlerle cephesini güçlendirmeyi deneyecek. 

Ve üç, hesapta olmayan Gökçek gibiler, ne Ergenekon ne de Erdoğan ile baş edebilecek durumda. Ancak, yaralama ve zayıf düşürme gibi bir özelliği olacak melih başgan’ın. 

Pimi çekilmiş el bombası gibi Melih Gökçek şu anda. Birinin kucağında patlayacak ama bu onun akibetini değiştirmeyecek. 

Bu sebeple şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Güle güle Melih Başgan... 

Güle güle; Parsellerin Tezenesi

Boşuna çırpınma, Erdoğan gibi milletini ellerinde fışkiyelerle sokağa davet etmen de işe yaramaz artık. Belediye hoparlöründen sela bile okutsan vaden geldi sanırım. İster çığlık at, ister Külliye’nin önüne çöp konteynırlarının doldur! Game over!
Bu millet seni nefretle hatırlayacak!

[Seyfi Mert] 4.10.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Örnekleri Kur’an’dan bir hareket [Veysel Ayhan]


36 yıllık “Nerdesin” çağrısı on yıllarca bir dua olarak yankılandı ve bugünü doğurdu. Nihayet “Geldiler”. Kur’an, “Kevser”lere dâyelik edecek imtihan sayfaları halinde hayata aktı. Güllük gülistanlık yollarda koşan narin ayaklara ket vuruldu. Soğuk sudan sıcak suya girmeyen eller kaynar sulara gark oldu, demir kelepçelere maruz kaldı. Yola çıkarken başa neler geleceği söylenmişti ama bizler bunu okunması güzel, romantik bir metin sanmıştık:

“Hizmet insanı, gönül verdiği dâvâ uğrunda kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve basiretli; önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve himmetli; uğruna baş koyduğu dâvânın kara sevdalısı olarak, cânı-cânânı feda edecek kadar vefalı…”

KUR’AN GÜNLERİ

Ya imtihanlarla yüzleşecek veya “Nerden çıktı bu ağır imtihanlar” diye imtihanları sorgulayacaktık. Herkes seçtiği yola yürüdü.

Hocaefendi, “Nerdesin Hubeyb…!” diye seslenmişti. Ama Hubeyb olmak kolay değildi. Ortalıkta “Hubeybler” üretecek bir cendere de yoktu. Şeytan’la Ademoğlu’nu meleklerin seviyesine çıkaran Allah, bir “zalim” eliyle “Hubeyblik”in kapılarını açtı. Bir Hubeyb’e bedel yüzlerce Hubeyb lutfetti.

“Nerdesin Mus’ab..!” bir başka çağrıydı. “Halid nerdesin…!” bir başka. Allah bu duaları binlerle misliyle kabul buyurdu.

Yusuf suresini okuyorduk. Okuması rahattı. Sonra gökler karardı. Gök gürültüleri ve fırtınalar eşliğinde surenin perdesi sıyrıldı. Toplumun en temiz, en nezih insanları “terörist” olarak hedefe kondu. Ortaya konan semere öteden beri kıskançlık ve haset sebebiydi. Hâsitlerin beklediği sadece bir “fırsat”tı. Böylece kıskançlık ve hased, kafirin yapmayacağı bir zulmü başlattı. O gün Yusuf’u kıskanıp kuyuya atan 11 kardeşe bedel, binlerce nevzuhur hâsid “kardeş” birer kurda mesholdu. Ne yazık ki Yusuf’un kardeşleri gibi “insan” değillerdi. Ve yaptıklarıyla “İnsan” olarak da kalamadılar.

YUSUF OLANA YUSUFÎ ARMAĞANLAR

Kadın-erkek on binlerce masum “Yusufî” kuyulara düştü, düşüyor. “Zeliha”msı imtihanlardan başları dik olarak geçtiler, geçiyorlar. “Hikmet” ve “İlim”le yoğruluyorlar. Şimdi zindanda Allah’ın ferec vereceği günü sabırla bekliyorlar. Yusuf olanı Yusufî armağanlar bekler. Beklentileri olmasa da belki de Yusufî bir mukabele ile “mekkennâ li Yûsufe fîl ard” ayetine masadak olacaklar, “Yeryüzüne yerleşecekler” (12/21).

Ashab-ı Kehf yoldaşımız oldu. Tebliğ adına yola baş koymuş o günün babayiğitler gibi mağara hayatı yaşayan ya da gaybubetlerde bunu yaşayan insanlarımız oldu. Kehf’in üçüne, beşine, yedisine karşılık “lâ-yuadd velâ yuhsâ”sıyla. Geleceğe yürümek için “Hikmet” ve “İlim”le donanıyorlar. Berzaha ve haşre ait ne korku varsa peşinen ödeyip amûdi olarak yükseliyorlar.

Sahabenin en zor günleri Şi’b-i Ebu Talib’e sığındıkları boykot yıllarındaydı. Çarşı ve pazarlara giden yollar kesilmişti. Yiyecek sokulmuyordu. Bu yolların başında gece-gündüz nöbet tutanlardan biri de Ebû Cehil idi. İşini gücünü bırakmış, gece boyunca nöbet tutuyor, boykotun tüm şiddetiyle uygulanması için gözüne uyku girmiyordu.

İKİ KAHRAMAN

O günlerin sadece iki kahramanını ismen biliyoruz. Biri Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Hizâm’dı. Gizlice develere erzak yükler, un yükler bir yolunu bulup boykotu delerdi. Yakalanıp ölesiye dövüldüğü çok olmuştu. Ama yılmamış devam etmişti.

Bir diğeri Hişâm b. Amr’dı. Yardım yollarken yakalanmıştı. Dövmüşler, işkence yapmışlar tatmin olmayınca da öldürmeye karar vermişlerdi de Ebu Süfyan kurtarmıştı. O da ölüm pahasına hep yardıma koşmuştu.

O zor yıllar benzer misilleriyle bugüne geldi. Maaşı kesilenler, sokağa atılanlar, yeni bir iş bulması engellenenler, bulaşıkçılık yapıp ailesini geçindirmesine bile izin verilmeyenler, kaçıp bir başka ülkeye gitmesin diye gün aşırı imzaya zorlananlar, sınırdan kaçarken yaklananlar, yollarda kalanlar, çocuklarıyla sulara kapılanlar, gittikleri ülkelerde başlarına çuval geçirilip kaçırılanlar…

BEN DE ÇIKARSAM…

Ve o günün Hakîm b. Hizâm ve Hişâm b. Amr’ına bedel Allah bugün “talattuf” edip “Kehf ashabı”na yardıma koşan “ele geçirilmeyi, taşlanmayı” (18,20) göze alan “lâ-yuadd velâ yuhsâ” arkadaş lutfetti. Ve onlara, elinde ocağında ne varsa yollayan kahramanlar gönderdi. Boykotun içinde Hz. Hatice gibi tüm zenginliğini sıfırlayan ‘Haticecik’ler ortaya çıktı. Boykotun dışından yapılan bu “muavenet”e benim de katkım olsun diyen asgari ücretinden bile pay ayıran kahraman kadınlar ve yiğit erkekler çıktı.

“KİTAPTA MERYEM’İ DE AN!”

“Hadi sen de dışarı çık” dendiğinde “Ben de çıkarsam bunlara kim el uzatacak” diyerek kalıp vefa ile bin bir riske meydan okuyanlar cesur yürekliler var.

Kur’an’da “Kitapta Meryem’i de an!” deniliyor. “Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekiliverdi / uzaklaştı.”(19/16) Surenin altın harflerini kaldırıp kazıyınca bugüne çıkıyoruz. Ailesinin sıcak yuvasını elinin tersiyle itip hizmete koşan, bilmediği diyarlara İbrahimî bir tevekkülle giden bu asrın Meryem’lerini görüyoruz. Onları nasıl unuturuz ki! Kur’an unutmayın diyor.

Hz. Meryem bir arayıştır. “Mi’rac”ını tamamlamak için karanlık ve vahşi ormanlarda uzlete çekilmeyi göze almıştı. Rabbine ulaşmak için olanca tehlikeyi hiçe saymıştı. Ki o korkuları bedel olarak ödediği için en büyük armağanına kavuşmuştu. Hz. İsa gibi bir ul’ul azm bir peygambere annelikle serfiraz kılınmıştı.

Doğum, kadın için bir müjdedir. Bir sevinçtir. Bir bayramdır. Ama Hz. Meryem için bir endişe ve bir korku idi. Bugün binlerce kadın doğumu yaklaştığı için aynı korkuları çekti, çekiyor. Polis kılıklı zebaniler eşliğinde doğuma götürülüyorlar. Başlarında zebaniler nöbet bekliyor. Sezaryen sonrası yeni dikişlerle gözaltına alınıyorlar… Nezarette sabahlıyorlar… Bazı bebekler zindanda dünyaya gözlerini açıyor. Bu korkunç hadiselerin perdesini Kur’anla araladığınızda karşınıza binlerce “Meryemcik” çıkıyor.

Başlarına gelenleri, çektiklerini “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!”(19/23) şeklindeki Meryemî endişeler halinde çehrelerinde görüyorsunuz. Ama metanetlerini görünce de Hz. Meryem’i teselli eden “mahzun olma” (19/24) sesinin onların kulağında da çınladığını fark ediyorsunuz.

CENNETİN SEYYİDELERİ

Hz. Meryem’den daha iffetli kim olabilir? Onu Cennet kadınlarının seyyidesi yapan husus belki de iffetine yapılan iftiraya katlanmasıydı. Kehf Suresi’nın satırlarını araladığınızda bugünle karşılaşıyorsunuz. Eğitim, burs ve yardımdan başka bir derdi olmayan on binlerce iffetli kadına gazetelerle, televizyonlarla ‘kötü kadın’ muamelesi yapılıyor. Akla hayale gelmeyen senaryolarla çamur atılıyor. Ve onlar da Hz Meryem gibi bu iftiralara cevap vermiyor, Allah’a havale ediyor.

Kur’an Hz. İsa’dan bahsederken yirmi yerde onu annesi Hz. Meryem’e nispet eder. Meryem oğlu İsa veya Meryem oğlu Mesih der. Diğer peygamberlerde böyle bir atıf yoktur. Bu, Hz. Meryem’in aylarca çektiği o altından kalkılmaz çile ve korkulardan dolayı bir teşriftir, tekrimdir. Kur’anı tarihsel, kapağı kapalı bir kitap sananlar bugünün “Meryemcik”lerini anlayamaz. Doğdukları andan itibaren zindanla tanışan geleceğin “Mesih soluklu” kutsilerini bilemezler, sezemezler.

O masum bebekler, mazgallar altında emekleyip büyüyen çocuklar o kahraman anneleriyle anılacak ve destanları nesiller boyu hep anlatılacak.

Kur’an bebeği (Hz. İsa) seslendirirken ona şu duayı ettirir: “Doğduğum gün de, öleceğim gün de ve diriltilip yeni bir hayata iade edileceğim gün de bana selâm olsun.” (19/33)

Bu zamanın “Meryemcik”lerine, Mesih soluklularına; ve onların doğdukları güne, ölecekleri güne ve diriltilecekleri güne selâm olsun!

Yarın: 4. Bölüm

[Veysel Ayhan] 4.10.2017 [TR724]

Türkiye bölünür mü? [Barboros J. Kartal]

Son iki yazı ile başlattığımız sesli düşünmenin son parçası Türkiye’nin bölünüp bölünmeyeceği olacak.

Bu sorunun kesin evet ya da kesin hayır diye bir cevabı olduğunu düşünmüyorum.

Dünyadaki ayrılıkçı politikalara ve bağımsızlık hareketlerine baktığımızda meselenin salt ekonomik, etnik, tarih, milliyetçilik, konjonktürel ya da ülkelerin demokratik seviyeleri ile ilgili olmadığını görürüz.

Ekonomik geri kalmışlık ayrılık için bir sebepse İspanya’nın en gelişmiş ve endüstri zengini Bask bölgesindeki ayrılık taleplerini anlamlandırmayız. Mesele özerklik ve federatif bir yapının olmaması ise Katalanların ayrılma taleplerini nereye koyacağız? Ülkenin demokratik seviyesi önemli ise dünyanın en demokratik ülkelerinden olan Kanada’nın bir o kadar refah ve siyasi kazanımlara sahip Quebec eyaletinin de ayrılma sebebini çözemeyiz. Bağımsız olduğunda bir anda ateş çemberine düşme ve savaş ihtimali olan Kuzey Irak’taki bölgesel yönetiminin bu talebinin ne kadar ahmakça olduğunu söylemek de yeterli değildir. Örnekler çoğaltılabilir. Milletlerin kendi devleti ve bayrağı olmasını istemesi doğaldır, çoğu etnik ve tarihsel kökenlidir. Devlet olarak sizin bu gerçeği nasıl ele aldığınız önemlidir.

DUYGUSAL KOPUŞ ZİRVE YAPTI

Türkiye özelinde iç ve dış etmenler rol oynayacak. Önümüzdeki aktüel tablo şudur:

Bölge insanı seçimlere gitmiş ve bir partiye oy vermiş. O partinin iki eşbaşkanı ve 7 milletvekili kimsenin sebebini bilmediği gerekçelerle hapiste. “Dağda silah tutacağına gel ovada siyaset yap” demişsiniz ama siyaset yapanları da sırf size biat etmedikleri için hapse tıkmışsınız.

İnsanlar sandığa gitmiş, kendilerine belediye başkanı seçmişler. Bu belediye başkanlarını hapse atmışsınız, yerlerine kendi devlet memurlarınızı atamışsınız.

Hendekler kazılırken, silahlar depolanırken seyretmişsiniz, göz yummuşsunuz bir nevi müsaade etmişsiniz hendekler tamamlanınca tankla tüfekle girip şehirleri yakıp yıkıp dağıtmışsınız. Olaylarla ilgisi olmayan sivil halk hayatını kaybetmiş, on binlerce insan yerlerinden yurtlarından olmuş. Güvenlik güçleri yıkılan evlerin arasında marşlarla gezip “Türk’ün gücünü gösterdik” diye videolar yayınlamış.

İnsanların saygı duyduğu kişilerin adlarına yapılan parkları, anıtları söküp yerinden atıyorsunuz. Güneydeki aynı milletten akrabalarıyla bir gün kırmızı halı serip meydanlarda beraber halay çekiyorsunuz ertesi gün köpekten tutun haine kadar yiyecek şey bulamayacaklar diye nefret saçıyorsunuz.

Duygusal kopuşun zirve yaptığı bir tabloda bölge insanının beraber yaşaması ve ortak kadere inanması için elinde ne var?

ÜLKEYİ BÖLME PLANI YAPILSA ANCAK BU KADAR OLURDU

Ama PKK… diye başlayacak cümlelerin benim için önemi yok benim muhatabım ülkeyi yönetenlerdir. Mehmed Uzun parkının tabelasının sökülmesini PKK mı emretti? Kürtçe’nin önündeki engelleri PKK yüzünden mi kaldırmıyorsunuz? PKK metropollere silah yığarken MİT’in en üst düzey elemanlarının “Hepsinden haberimiz var” dedikleri kayda girmedi mi?

Ülkeyi bölmek için akıllı bir plan yapılsa ve devreye sokulsa ancak bugün yapılanlar yapılırdı.

Kürtleri bedava elektrik kullanan, çalışmadan devletin verdiği para ile geçinen, Türkiye’deki uyuşturucu işini elinde tutan, kazandıkları kara paralarla batıda gayrimenkul alan, PKK’yı destekleyip ülkenin askerlerinin ölmesine sebep olan, ülkenin ekmeğini yiyip ihanet eden insanlar olarak resmedip her gün nefret pompalayarak nasıl bir gelecek kurabiliriz? O zaman ayrılalım gitsin demekten daha akıllı bir yol yok. Argo tabirle, ‘Neden bu kadar kasıyoruz?’

Kobani olayları gösterdi ki PKK istediği zaman bütün ülkeyi yakıp yıkacak bir potansiyelde. Bunun en temel sebebi yıllardır devletin içindeki akıl tutulması ve ihanet derecesinde ihmalidir. Yarın öbür gün düğmeye basılsa ve PKK bütün ülkede eylemlere girişse ve bölgedeki insanlar bir intifada başlatsa Batı’daki birçok insanın “yeter artık” diyecek konuma gelmesi için çok zaman geçmeyecek. O zaman da birçok aygıttan Türkiye’nin o bölgeden kurtulduktan sonra sıçrama yapacağı, insanların daha huzurlu ve zengin olacağı zaten ülkeye bir hayrı olmayan bir urdan kurtulacağı pompalanacak. Türkiye, Hollanda gibi küçük ama çok zengin olacak diyenler bile çıkacak.

KANSIZ, ÇATIŞMASIZ BÖLÜNME YAŞAYAMAZ TÜRKİYE

Türkiye her şeyden önce bölünmemeli. Bunu savunmamın sebebi Türkiye’nin Çekoslovakya gibi suni bir devlet olarak elma gibi bölünemeyeceğini düşünmemden. Ya da ayrılık hareketlerinin silahsız ya da barışçıl olamayacağından. Türkiye’nin bölünmesi Allah muhafaza Yugoslavya gibi olur ve yaşanacak iç savaşı düşünmek bile istemiyorum. Her iki tarafın faşist damarı yeterince tecrübe edildi. Türkiye haricindeki Kürtler ekseriyetle demografik olarak belli bir yerde yaşarlar. Irak ve Suriye’dekiler ülkeye yayılmamıştır ve Araplara karışmamıştır. Keza İran’dakiler de. Ama Türkiye’de iradi ve cebri sebeplerle Kürtler ülkenin her yerindedir. İstanbul’daki Kürt sayısı birçok ülkedekinden fazladır. Böyle iç içe geçmiş ve akrabalık ilişkileri olan iki halkın bıçakla çizilmiş gibi ayrılması mümkün olmaz. “Güneydoğu bizim, İstanbul’u konuşalım” küstahlığı sadece kan ve gözyaşı getirir. Aynen bugün devletin yaptığı gibi.

En kötü barış savaştan iyidir. Kim ölürse ölsün birilerinin evladı… Ağlayan anneler olacak. Savaşın kendisinin kötü olduğu üzerinde bütün ülke birleşmeden de bu sorun çözülmeyecek.

Güneydoğu’yu elde tutmak oradaki insanlardan bağımsız şekilde bir güç gösterisi ve devletin prestiji ise bu uzun vadede kazandırmaz. Din kardeşliği etkisini yitirmiştir. 10 yaşındaki Cemile buzdolabında beklerken de din kardeşi değil miydik? Çanakkale’de beraber savaştık edebiyatı da bir çözüm değildir. Etle tırnak falan da değiliz. Birimiz hep tırnak uzadıkça kesilen.

Herkesin eşit olduğu ve özgürce yaşadığı bir ülke olmadıkça hamasi nutuklar zaman kaybından başka bir şey değil.

ERDOĞAN’IN NASIL GİDECEĞİ BELİRLEYİCİ OLUR

Türkiye hiç olmadığı kadar bölünme riski taşımaktadır. Erdoğan rejimi bu bölünmenin katalizörüdür. Bir süredir uygulamaya koyduğu İslamcı-Türkçü faşist seçim manevrası her gün bölünme değirmenine su taşımaktadır. Saddam ülkesini parçalayarak gitti, Hitler bıraktığında Almanya hem küçülmüş hem de enkaz haldeydi. Kaddafi’nin arkasında bölünmüş bir Libya kaldı. Esad ülkesinin bölünmesinin önüne geçemedi. Diktatörler sadece güç peşindedir ve bu güç için ülkelerini yakıp yıkmaktan halkları birbirine düşürmekten bir an bile tereddüt etmezler.

Başlıktaki sorunun tam cevabı dış politikada her geçen gün mevzi kaybeden, ülkeyi yaşanmaz bir hapishaneye çeviren bizim diktatörün sonunun nasıl olacağına bağlı.

[Barboros J. Kartal] 4.10.2017 [TR724]

Birinci Dünya Savaşı ve İslam dünyası [Dr.Serdar Efeoğlu]

Bugün İslam Dünyası denildiğinde bir türlü bitmek bilmeyen savaşlar, sınır çatışmaları ve demokrasiden uzak otoriter rejimler akla geliyor. Bu problemlerin temelinde de Birinci Dünya Savaşı ve savaş sırasındaki paylaşma planları önemli bir yer tutuyor.

CİHAT FETVASI VE MÜSLÜMANLAR

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girdikten sonra “cihat fetvası” çıkararak bütün Müslümanları Halife’nin yanında İtilaf devletlerine karşı savaşmaya davet etti. Bu sırada bağımsız iki Müslüman devlet olarak sadece Osmanlı Devleti ve İran bulunuyordu.

Fetva ile İngiliz, Fransız, İtalyan ve Rus hâkimiyetinde yaşayan Müslümanlar ayaklanacak, böylece Osmanlı-Almanya-Avusturya-Macaristan ittifakı büyük bir avantaj sağlayacaktı. Amaçlardan birisi de Abdülhamit devrinde kaybedilen Mısır ve 2. Meşrutiyet devrinde elden çıkan Trablusgarp ve Rumeli’yi geri almaktı.

Cihat fetvasının Müslüman topluluklara ulaştırılarak halkın harekete geçirilmesi büyük önem taşıyordu. Bunun için hacdan yararlanılarak fetvanın Mekke’ye gelen hacılarla Müslüman topluluklara ulaştırılmasına çalışıldı. Ayrıca “Teşkilat-ı Mahsusa” vasıtasıyla sömürge yönetimleri altındaki Müslümanların ayaklandırılması planlandı.

YAPILAN MÜCADELELER

Osmanlı Devleti Mısır’ı İngilizlerden geri almak amacıyla iki harekât düzenledi. Cemal Paşa komutasında büyük hayallerle yapılan ve “Al bayrak Kahire üzerinde yükselsin” sloganıyla başlayan iki harekât da başarılı olamadı. Hatta İngilizler, İskenderiye’yi üs olarak kullanarak sömürgelerinden getirdikleri askerleri burada eğittiler.

Hedeflerden birisi de altmış milyon Müslümanın yaşadığı Hindistan’dı. Buradaki ayaklanma ihtimali, İngilizler için önemli bir endişe kaynağı oldu. Nitekim İngilizler, özellikle kutsal beldelerdeki hareketlerinde Hindistan Müslümanlarının hassasiyetlerini dikkate almak zorunda kaldılar.

Osmanlı Devleti ise Hindistan’da bir isyan çıkarmak için “Rauf Bey Müfrezesini” kurduysa da sonuç alamadı. İngilizler de tedbir olarak Müslümanların etkili yayın organlarını kapatmışlar ve bazı aydınları tutuklamışlardı. Afgan Emiri de isyan davetine İngilizlere verdiği tarafsızlık sözünden ayrılmayacağı şeklinde cevap verdi.

Osmanlı Devleti’nin kısa bir süre önce kaybettiği İtalyan işgalindeki Trablusgarp ise uzun süren mücadelelere sahne oldu. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa, yerel güçleri organize ederek Misrata’da İtalyanlara, Sudan’da İngilizlere, Nijer, Cezayir ve Tunus’ta Fransızlara karşı savaştı. Nuri Paşa’dan sonra da Şehzade Osman Fuat Efendi liderliğinde mücadele devam etti. Hatta Etiyopya ve Somali’de İngilizlere karşı faaliyetlere girişildiyse de bir sonuç alınamadı.

En fazla Müslüman nüfusun yaşadığı bölgelerden birisi olan Rusya da önemli hedeflerden birisiydi. Rusya’da çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Müslümanların nüfusu 25–30 milyon olarak tahmin ediliyordu. Türk toplulukları isyan ederek kendi devletlerini kurabilirlerdi.

Rusların Türkistan’daki zorunlu askerlik uygulaması büyük bir tepkiyle karşılandı. 1916 yılından itibaren üç yıl süren bir isyan çıktı ve bir milyon Türk yurtlarından sürüldü. 1917’de çıkan Bolşevik İhtilali, Türklere bağımsızlık için büyük bir fırsat sağlasa da yeterli imkânlar olmadığından hedefler gerçekleşmediği gibi Kafkas İslam Ordusu’nun harekâtı ile bağımsız olan Azerbaycan da Rus işgaline uğradı.

MÜSLÜMAN MÜSLÜMANA KARŞI

Birinci Dünya Savaşı’nın en acı taraflarından birisi de çeşitli cephelerde Müslümanların birbirine karşı savaşması oldu. Rusya Türkleri, Müslüman Hintliler ve Afrika Müslümanları, Halife’nin başında bulunduğu Osmanlı Devleti’ne karşı savaştılar. Rusların Kafkas Cephesi’ndeki kuvvetleri içinde Türkistan’dan getirdikleri askerler önemli bir yer tuttuğu gibi; İngilizler Hint Müslümanlarını, Fransızlar Senegal ve Cezayir Müslümanlarını Çanakkale cephesinde Türk askerinin karşısına çıkardılar.

En önemli kırılma noktası ise Arapların isyanı oldu. Mekke Emiri Şerif Hüseyin, İngilizlerle anlaşarak 1916 Haziran’ında isyan etti. Hüseyin kendisini “Arap ülkelerinin kralı” olarak görse de İngilizlere göre sadece “Hicaz Kralı” idi.

PAYLAŞMA PLANLARI

Günümüzdeki İslam Dünyasının oluşumunda İtilaf devletlerinin savaş esnasında yaptıkları gizli antlaşmalar önemli bir aşama oldu. Ortadoğu, Bolşevik Rusya tarafından açıklanan bu planlarla İtilaf devletlerinin çıkarlarına göre paylaşılmıştı. Bu planlar, bazı değişiklikler olsa da hayata geçirildi.

Sykes-Picot-Sazanof Antlaşmaları ile Doğu Anadolu, İstanbul ve Boğazlar Rusya’ya; Suriye’nin kıyı bölgesi, Adana ve Mersin Fransa’ya; Bağdat, Basra, Hayfa ve Akka İngilizlere verilecekti. Arap toprakları Akka-Kerkük çizgisi ile bölünerek kuzeyi Fransa’ya, güneyi İngiltere’ye bırakılacak, Filistin uluslararası bölge olacaktı. Böylece “İslam dünyasının kalbi” olan Mekke, Medine, Kudüs, Şam ve Bağdat için yeni statüler öngörülmekteydi.

Bu planlardan haberi olmayan Şerif Hüseyin ise Halifelik hayalleri kuruyordu. Hüseyin, Fahreddin Paşa’nın Mondros’tan sonra da devam eden direnişine rağmen Medine’yi ele geçirerek bütün Hicaz’a sahip oldu. 1917’de Kudüs ve Bağdat, 1918’de Şam ve Halep’in kaybıyla sıra artık planların uygulanmasına geldi.

İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, savaş esnasında “Balfour Deklarasyonu” ile “Filistin’de Museviler için bir yurt” oluşturulmasından söz etti. “İsrail’in tapusu” olacak bu belge ile Müslümanların büyük bir çoğunluğu oluşturduğu Filistin’de Musevi devleti kurulmasının önü açıldı.

YENİ ORTADOĞU

Savaş sonunda Osmanlı Devleti, Anadolu ve Doğu Trakya’dan ibaret kaldı. Galip devletler Paris Konferansı’nda yaptıkları paylaşımı, Sevr ile Osmanlı Devleti’ne kabul ettirdiler. Böylece savaşta işgale uğramayan topraklar bile kaybediliyor; Suriye ve Lübnan Fransız, Filistin ve Irak İngiliz mandası altına veriliyordu.

Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesi, birçok yeni sorunun ortaya çıkmasına neden oldu. T. E. Lawrence, Sunday Times’daki yazısında Irak için şöyle diyordu: “Bizim yönetimimiz Türk sisteminden bile kötü. Onlar yerli halktan yılda 14.000 asker alır ve barışı korumak için 200 Arap öldürürlerdi. Bizim ise uçaklı, zırhlı araçlı, gambotlu ve zırhlı trenli 90.000 askerimiz var. Bu yaz çıkan isyanlarda 10.000 Arap öldürdük. Bu ortalamayı daha fazla devam ettiremeyiz. Ülke yoksul ve nüfusu az”.

Bu süreçte Arap topraklarında birçok devlet kuruldu. Hicaz önce Şerif Hüseyin’in elinde kaldıysa da daha sonra Vehhabi Suudiler, buraya hâkim oldular. Hüseyin’in oğlu Faysal önce Suriye, daha sonra Irak Kralı yapıldı. Diğer oğlu Abdullah ise Ürdün Kralı oldu. Irak 1932’de bağımsız oldu ancak askeri darbeler ve dikta yönetimleri birbirini izledi.

Fransızlar Suriye’yi “Aleviler bölgesi, Şam devleti, Halep devleti, Dürziler bağımsız hükümeti ve Lübnan” şeklinde beşe bölerek yönettiler. 1936’da bağımsız olan Suriye’de çatışmalar ve askeri darbeler eksik olmadı. Lübnan’da ise çok dinli bir yapı oluşturuldu ve 1970’lerde iç savaşa kadar varan çekişmeler yaşandı.

Balfour Deklarasyonu, Filistin’e Yahudi göçünü hızlandırdı. İngilizlerin akıllı stratejisiyle demografik yapı değiştirildi. Araplar, 1918’de Filistin nüfusunun yüzde 93’ünü oluştururken 1938’de yüzde 38’e düştüler. 1948’de de İsrail kuruldu.

Afrika’da da sömürge yönetimleri devam etti. Libya İtalyan, Mısır ve Sudan İngiliz, Fas, Tunus ve Cezayir ise Fransız yönetiminde kaldı. Libya 1952’de, Tunus 1956’da, Fas 1961’de, Cezayir 1962’de bağımsızlığını elde edebildi. Mısır’da ise İngiltere 1936’da askerlerini çekmeyi kabul ettiyse de Süveyş’te asker bulundurmaya devam etti.

BİTMEYEN PROBLEMLER

İttihatçıların Birinci Dünya Savaşı’na girerken çok büyük hayalleri vardı. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet devrinde kaybedilen topraklar geri alınacak ve Türk birliği kurulacaktı. Bu idealler gerçekleşmediği gibi İngilizler “böl ve hükmet-divide and rule” prensibini mükemmel bir şekilde uygulayarak Osmanlı topraklarında yapay devletler kurdular.

Bu devletlerde bir türlü istikrar sağlanamadı. İç savaşlar ve komşu devletlerle uzun süre devam eden çatışmalar yaşandı. Kurulan rejimler, demokrasiyi esas almayan dikta rejimleriydi. Müslümanların birliğini sağlamayı amaçlayan İslam Konferansı gibi teşkilatlar ise temel konularda bile mesafe alamadı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan yüz yıl sonra İslam Dünyası yine büyük bir bölünmenin eşiğine geldi. Bu aşamada Türkiye’ye düşen realist politikalar ve birlikte yaşama kültürüyle ortak değerleri öne çıkarmak ve böylece bu süreçten zararsız çıkmak olmalıdır. Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerinin yanlış politikaları devam ettiği takdirde karışıklıklar hiç bitmeyecek ve hep şikâyetçi olunan Sykes-Picot düzenini bile mumla aratacak gelişmelerin yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

[Dr.Serdar Efeoğlu] 4.10.2017 [TR724]

Taşrayı merkeze taşıma ve illegalite [Türk Sağı’nın hikâyesi-11] [Kemal Ay]

Hatırlarsanız bu serinin ilk yazısında Cumhuriyet’le birlikte sağ ve sol kavramlarının ufak bir değişime uğradığını, çünkü Osmanlı’da ‘sağ (muhafazakâr) politika’ diyeceğimiz şeyin Cumhuriyet’te kaybolduğunu, bu arada yeni dönemde yeni bir ‘sağcılık (muhafazakârlık)’ üretilmek zorunda kalındığını öne sürmüştüm. 1970’lerin Soğuk Savaş ortamı bu kırışıklığı ‘ütüleme’ imkânı sundu ‘sağ’ politikaya. Çünkü ‘devletin bekası’ problemi ortaya atıldı. 1950’de ortaya çıkan Demokrat Parti fenomeni, Tek Parti Türkiye’sine kıyasla, ‘yenilikçi ve reformcu’ olarak adlandırılmalıydı ve Tek Parti dönemi de ‘solcu’ değildi. CHP’de ‘sol’ yaklaşımlar, 1960’ların ortasında ‘ortanın solu’ söylemiyle ve Bülent Ecevit’in çabalarıyla açığa çıkacaktı. Nitekim ‘muhafazakârlar’, bu gelişmenin üzerine Güven Partisi adıyla partiden ayrıldı.

MERKEZ-ÇEVRE OKUMASI NEDEN HÂLÂ GEÇERLİ?

Ancak Demokrat Parti’nin de sol ya da sağ gibi dertleri yoktu. Bugün ‘sağcı’ dediğimiz bazı isimler Tek Parti döneminde yaşadıkları baskıdan sıyrılmak için DP çatısı altında bulunmuşlardı ama DP’nin son yıllarında Sovyet Rusya’ya yakınlaşan bir dış politika benimsediği de ortada. Bu türlü problemlerden dolayı rahmetli Prof. Şerif Mardin, Türk siyasetini sağ-sol kavramlarından ziyade ‘merkez-çevre’ ikiliği üzerinden okumamızı öğütledi. Cumhuriyet kurulduğunda, her katmanda ‘merkezi’ Tek Parti dediğimiz örgütlenme tutmaya başlamıştı. Bu kabaca, sırasıyla şöyle bir yapılanmaydı: Mustafa Kemal Paşa (kurucu cumhurbaşkanı) / Kabine (politik oligarşi; değişken) / Meclis (cumhurbaşkanı belirliyor) / Ankara’dan il merkezlerine uzanan bürokrasi… Bu noktada yargının 27 Mayıs’a kadar ‘ayrı erk’ olmadığını hatırlatalım. Osmanlı’dan tamamen bir ‘kopuş’ gerçekleştiği için de Türkiye’nin en ucundaki şehirlerde bile ‘elit’ diyebileceğimiz ‘merkez’ pozisyonundaki önde gelenler, çoğunlukla bu hiyerarşiye göre hizalandı. Osmanlı’dan bu yana bulundukları şehirlerde ticari ya da siyasi etkinliği olanların bazıları tasfiye oldu, bazıları da yeni düzene uygun şekilde etkinliğini sürdürdü.

Bu yeni ‘merkez’ Tek Parti’nin mutlak iktidarda olduğu 1923–50 arasında olgunlaştı. Bu arada bir askerî-sivil bürokrasi oluştu. Yine Osmanlı’dan devamlılığı olan kurumlar vardı ve yenileri de açıldı. Ankara ‘yeni merkez’ olarak benimsendi ancak İstanbul’un geleneği (Osmanlı şehir kültürü bağlamında) taşıyıcılığı da sürüyordu. Tuhaf bir şekilde İstanbul’un bu gelenekle bağını koparan da, şehrin çehresini tamamen değiştiren, devasa yollar, bulvarlar ve köprüler yapan ‘sağ iktidarlar’ oldu hep. Ancak sağ iktidarların asıl ‘başardığı’ şey bu ‘merkezin’ devinimini sağlamasıydı. Demokrasi biraz da bu demektir: Merkez-çevre ikiliğinde eğer kan değişimi sağlıklı biçimde olmazsa, sistem hata verir. Nitekim DP’nin bir askerî darbe ile devrilmesi, bu çeşit bir sıkıntıya yol açacaktı. (O dönem için DP’nin otoriterleşen politikalarına farklı bir çözüm bulunabilir miydi? Elbette. Ama pek üzerinde durulmamış anlaşılan.)

İMTİYAZLILAR VE İMTİYAZSIZLAR

Öte yandan 1960 ve 70’lerde DP’nin doğal seçmeni olarak algılanan ‘sağ, muhafazakâr’ kitlenin çeşitlenmesi, zenginleşmesi ve şehirlileşmeye başlaması, çevrenin merkeze doğru hareketinin göstergeleriydi. Geçen yazıda bahsettiğim gibi önce DP, ardından Demirel’in Adalet Partisi ve Erbakan’ın Milli Selamet Partisi, taşralı dindarları ve tarikat ehlini ‘merkeze’ taşımaya başlamıştı. Sağ siyaset açısından ‘siyasî temsilin’ en önemli getirisi de bu olarak görüldü hep. Sağ politikacılara göre Türkiye’de iki sınıf vardı: İmtiyazlılar ve imtiyazsızlar. İlki, Tek Parti döneminde toplumun ‘üst kesimlerinde’ yer almış, hiyerarşide Tek Parti sayesinde üst sıralara tırmanmış ayrıcalıklı kesimdi. İkincisi ise bu süreçte sosyo-ekonomik anlamda ‘dışlanmış’ kesimdi. Bu sebeple sağ politikacılar hayat tarzları uyuşmasa bile, ‘dışlanmış’ kesimlerle dayanışmayı önemsedi. Zira kendilerini ‘merkezde’ tutan şey de, o insanların vereceği oylardı.

Bu noktada merkez-çevre ikiliği açısından kritik bir soru karşımıza çıkıyor: Peki, sağ partileri ve siyasetçiler nereden türedi? Tek Parti ve sonrasındaki post-darbe süreçleri için ‘acımasız baskıcı vesayet dönemi’ nitelemeleri yapılsa da, 1950’lerden günümüze kadar ‘sağ siyaseti’ taşıyabilecek kadar ‘merkez’ figürü bulunabiliyordu. Demirel, Erbakan ve Özal’ın ortak özelliği İTÜ’de mühendislik okumalarıydı. Demirel ve Özal, ‘gözde bürokrat’ olarak öne çıkmıştı. Erbakan, 1967’de Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne (TOBB) genel sekreter seçilebilmişti. Erbakan ve Özal’ın tarikatlarla bilinen ilişkileri vardı. Daha sonra bu isimler kendi siyasî partilerini kurup kendilerine yakın görüşleri savunacak isimleri ‘merkeze’ taşımayı başarmışlardı. Anadolu’dan gelen parlak ve dindar gençler, iyi üniversitelerde okuyarak, yabancı dil bilerek ya da yurt dışında doktora yaparak rahatlıkla sosyal statülerini yukarıya taşıyabilmişlerdi. Bugün yargı ya da güvenlik bürokrasisinde ‘muhafazakâr’ olarak bilinen çoğu kimse bürokrasiye adımını bu yıllarda atacaktı. Buna paralel olarak Türkiye’nin taşralı, dindar, orta hâlli tüccarları da işlerini büyütmüş, gözlerini İstanbul ve Ankara’ya dikmişti [1].

KUTUPLAŞMA, OLASI İYİ SENARYOLARI YOK EDER

1970’lerdeki kutuplaşma, bir nevi ‘safları sıklaştırma’ hamlesi olarak dikkat çekiyor. 1974’te Erbakan ve Ecevit bir araya gelerek bir koalisyon kursa da 1970’lerin sonu Milli Cephe hükümetlerine sahne olmuş ve ‘sağcılık’ yeni bir form alma aşamasına girmiş. Burada ön plana çıkan üç önemli ana hat var: Kalkınmacılık (Demirel), İslamcılık (Erbakan) ve Türkçülük (Türkeş). Bu dönemde daha ‘ilkeli’ bir siyaset sürdürmeye çalışan eski DP’li Ferruh Bozbeyli ve arkadaşları ise kısa sürede kutuplaşmanın dişlilerine dayanamayarak siyaset sahnesinden çekildi. Zira Bozbeyli, bir İstanbul beyefendisi edasıyla siyaset yapmaya çalışıyordu fakat kutuplaşma dönemleri aynı zamanda ‘mıntıka temizliği’ anlamı taşıyordu Türk siyaseti açısından. Milli Cephe Hükümetleri giderek yayılan solcu eylemlere karşı ‘sağı’ konsolide etme vazifesini üstlenirken, ‘sağcı gençler’ silahlanarak, yine silahlı ‘solcu gençler’ ile mücadeleye girişecekti.

Sağcılığın fikirden çok siyasete yoğunlaştığı bu dönemlerde iki önemli kırılma oldu: (1) Taşranın merkeze taşınmasının önemi anlaşılırken aynı zamanda merkezde bir ‘taşra dayanışması’ oluştu (bkz. bürokrasideki hemşericilik, kadroculuk). (2) Solcu silahlı hareketlere karşı girişilen ‘silahlı mücadele’, illegalitenin önünü açtı. Bunların ilkine, sağ siyasetin 27 Mayıs’tan kalma ‘devletle mücadele’ dinamiğini de ekleyebiliriz. Demirel de, Özal da sağ siyasette seçilmiş olmanın yeterli olmayacağını, her zaman karşılarına Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, Sayıştay gibi kurumların çıkabileceğini düşünüyordu (bkz. Demirel’in meşhur ‘At iyi de taylardan şikâyetçi’ çıkışı). Kendilerince ‘memleketin hayrına’ gördükleri işleri bu sistemden kaçırarak yapabilmeyi de marifet saymışlardı. Özal’ın meşhur ‘Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz’ sözü, sağ siyasetçilerin bu tavrını kristalleştirdi. Sağ siyasetin çeşitli açılım ve hamlelerine karşı ‘refleksif’ tepki gösteren çelik çekirdek de (ordu ve yüksek yargı) meseleyi hep Anayasa çizgisinde tutmayı amaçlamıştı. İllegalite ise toplumdaki kutuplaşmayı arttırmak isteyenler için her daim maymuncuk görevi gördü.

12 EYLÜL DARBESİ, SAĞIN ÖNÜNÜ AÇTI ÇÜNKÜ…

12 Eylül darbesi kurumsal olarak devlet organlarını yeniden düzenledi, (Senato’yu kaldırdı, Anayasa’yı rötuşlayarak özgürlükleri kısıtladı, bürokrasiyi tasfiyelerle terbiye etti vs.) ancak Meclis siyaseti için pek fazla bir şey değişmedi. Hatta Senato’yu kaldırarak, Meclis’i daha da güçlendirdi. ‘Sokaktaki sol’ ve ‘sokaktaki sağ’ askerlerce iğdiş edildi fakat merkezdeki sol ve sağ siyasetin önemli isimlerine karşı ciddi bir hamle yapılmadı. Siyaseten yasaklı hâle gelen liderler, yalnızca bir süreliğine Turgut Özal’ın ve partisi ANAP’ın önünü açmış, sağ siyasete yeni aktörler kazandırmış oldular. Milli Selamet Partisi kökenli Özal’ın yeni partisine ‘seçime girebilir’ onayı veren de merkezin yeni(den) sahibi olan askerlerdi. Bunun en büyük sebebi, ekonomideki kötü gidişti. Toplumun rahatlatılması gerektiği düşünülüyordu ve Özal gibi hem Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) hem de Dünya Bankası tecrübesi olan birinin varlığı merkez yeniden inşa edilirken, kullanışlı olabilirdi. (Dünya Bankası’ndan Kemal Derviş’in 2001 krizinden sonra Türkiye’ye gelmesi de, benzer bir hikâyeydi ancak sonu beklendiği gibi olmadı.)

1970’lerde sol karşıtlığına indirgenen Türk sağcılığı, 1980’lerle birlikte merkez sağda geniş bir koalisyonun oluşması karşısında ‘uç’ deneyimlerden kısmen uzaklaştı. Özal’ın ANAP’ı, tıpkı Demokrat Parti ve Adalet Partisi gibi tek başına iktidar olacaktı ve 1987’de siyasî yasaklı diğer politik liderlerin yeniden ‘oyuna’ dönüşüne kadar ülkeyi küreselleşme trendinin bir parçası hâline getirecekti. 1950’de Demokrat Parti’nin ABD’yle ekonomik işbirliğinin neticesinde ‘istikrar’ getiren kalkınmacı bir sağ parti olarak görülmesi gibi, 1980’lerde de Özal’ın ANAP’ı, ABD ile yakın işbirliği ve uluslararası finans çevreleriyle kurulan iyi ilişkiler neticesinde evvela ekonomik iyileşmeyi başardı. Son tahlilde, Türk sağcılığı uzun yıllar seçmenine kalkınma, ekonomik istikrar ve çevreden merkeze doğru hareket etme imkânı sunabildi. Bu da orta ve alt sınıfların, solcuların beklentilerinin aksine genelde ‘sağ’ politikalar belirleyen partilere yönelmesini sağladı.

Bu sebeple gelecek yazıda sağ pragmatizm konusu etrafında Özal’lı yılları irdeleyelim.

***
[1] AKP’nin son dönem retoriğinin amacı burada daha da belirginleşiyor: Erdoğan ve ekibi, her şeyi 2002’de başlatmaya ve AKP’yi bir milat olarak algılatma eğiliminde fakat AKP’ye gelene kadar çalkantılı dönemler yaşamış olsa da, ülkede ciddi bir ‘sağ, muhafazakâr birikim’ mevcut. Hatta AKP’ye kadar bu ‘birikim’ toplumda saygın bir konumu da ihraz etmiş.

[Kemal Ay] 4.10.2017 [TR724]

Enflasyonda bunlar iyi günlerimiz [Semih Ardıç]

Tüketici Fiyatları (TÜFE) eylülde yüzde 11,20 arttı. Yeşil soğan zam şampiyonu. Enerji, gıda ve altın fiyatlarının hariç tutulduğu Çekirdek Enflasyon ise yüzde 10,98 oldu. Bu oran 2004’ten beri en yüksek seviyeyi ifade ediyor. Maliyet artışları, döviz kurunun tesirini çekirdek enflasyonda daha berrak müşahede ediyoruz ki karşılaşılan tablodan çıkan netice: Fiyat artışları hemen her sektör ve kaleme yayılmış.

İlan edilen enflasyon rakamları, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ince gösteren filtresinden geçirilmiş halidir. Dolayısıyla hakikî enflasyon açıklanandan iki-üç kat fazla.

ÇİFT HANEDE KALICI OLABİLİR

Türkiye bir dönem enflasyonu yüzde 7’ye kadar indirmeye muvaffak olsa da son iki senelik temayül çift haneye doğru bir seyrin kalıcı hale gelmeye başladığını gösteriyor. Dolardaki en ufak hareketlilik enflasyona çarpan tesiriyle aksediyor. Zira özel sektörün borçları içinde döviz borcunun yekûnu çok fazla. En son rakam 431 milyar dolar. Doların yeniden 3,50 TL bandını aştığı Eylül’de TÜFE’nin yüzde 11’i geçmesi, enflasyonda kur geçişkenliğinin ne kadar yüksek olduğunu bir kere daha ispat etti.

Doların fiyatını Türkiye tayin edemediğine ve Amerikan Merkez Bankası (FED) muslukları kıstığına göre bu cenahtan gelecek kasırgadan kaçma ihtimalimiz var mı? Maalesef yok. Sadece hasarı hafifletebiliriz. O da daha fazla faiz vermek şartı ile mümkün olabiliyor.  

ERDOĞAN MUGALATA YAPIYOR

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan bu hakikati gayet iyi bildiği halde halka yalan söylüyor. Faiz lobisine verdikleri tavizleri kelime oyunları ile örtbas ediyor. Merkez Bankası’nın kararlı tavrı sayesinde TL’nin toparlandığını anlatırken faizlerin yüzde 8’den yüzde 13’e geldiğini saklıyor. Yani Merkez Bankası Türk Lirası’nın faizini yükselterek döviz talebini bir nebze ve muvakkaten durdurabildi. Ortada ne bir başarı ne de bir toparlanma var.

Kaldı ki Erdoğan faizi düşürmeyi o kadar istiyorsa bu emeline nail olması için Kanun Hükmünde Kararname kâfi. Çıkarır KHK’yı. “Bizim sizin paranıza ihtiyacımız kalmadı. Bundan böyle faiz, maiz yok kardeşim!” der ve mevzu kapanır.   

VATANDAŞ 30 MİLYAR DOLAR TOPLADI

Kazın ayağı hiç de öyle değil tabiî. Faiz artışı bile dolar hesaplarının artışına mani olamadı. Sene başında 139 milyar dolar olan döviz tevdiat hesapları Eylül ortasında 169 milyar dolara yükseldi. Herhalde 30 milyar dolar alanların vardır bir bildiği.

Dolayısıyla TL’nin faizinin bu kadar arttığını, buna rağmen döviz kurunda kalıcı bir düşüş elde edilemediğini bilmezden gelip ‘faiz yüksek olduğu için enflasyon da yüksek’ demek tam bir mugalatadır. Erdoğan’ın yaptığı tam da budur.

Erdoğan faizlerin yüksek olmasını hiç üzerine alınmıyor. Oysa hukuk devletini ortadan kaldırarak ekonomideki çöküşün müsebbibi olduğunu da kabul etse ilk doğru adımı atacak.

BÜTÇE KEVGİRE DÖNDÜ

Kamuda örtülü ödenek harcamalarındaki rekor artışlar, Saray’ın bitmek bilmeyen lüks harcamaları, seçim için dağıtılan paralar vs. derken bütçe kevgire döndü. 2017 batık senesi, böyle giderse 2018’de bütçe daha beter olacak. Açık 100 milyar lirayı bulabilir. Bunu aşağı çekmek için Motorlu Taşıtlar Vergisi’nden (MTV) Kurumlar Vergisi’ne kadar akla gelen her kalemde zam taslağı hazırlandı.

Dönelim enflasyona… Malî disiplinin ortadan kalktığı bir dönemde ne enflasyon düşer ne de faizler. Eylül 2017’de TÜFE sepetindeki 414 maddeden; 61 maddenin ortalama fiyatlarında değişim olmazken, 281 maddenin ortalama fiyatlarında artış, 72 maddenin ortalama fiyatlarında ise düşüş gerçekleşti. Burada düşüşe dair bir umut ışığa göremiyorum.

ÜRETİCİ FİYATLARI ÇOK DAHA YÜKSEK

Yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE), 2017 senesinin Eylül ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 16,28 arttı. Bu da demek oluyor ki TÜFE ile ÜFE arasındaki makas hâlâ kapanmamış. Üreticinin maliyetleri önümüzdeki aylarda etiketlere aksettiğinde Türkiye yüksek enflasyonlu ekonomiler liginde şampiyonluğa oynayacaktır.

Son üç ayda sıfır enflasyon olsa senelik TÜFE yüzde 10’nun altına gerileyebilirdi. Amma velakin böyle bir ihtimal bir yana Aralık enflasyon canavarının en sevdiği aydır. Çekirdek enflasyon çift hanede, üretici fiyatları yüzde 16’nın fevkinde iken TÜFE’nin tek haneye inmesi mümkün değildir. Olsa olsa TÜİK marifeti ile olur ki o da muteber çevreler tarafından zerre kadar kale alınmaz. Hükûmetin son şeklini vereceği zam paketinin 2018 enflasyonuna tesiri en az yüzde 2 olacaktır.  

Türkiye’nin risk primi artıyor, borçları katlanıyor…

Düne kadar tek can simidi olan bütçe de yandı bitti kül oldu.

Bundan gayrı en kötüsüne hazırlıklı olalım… 

TÜKETİCİ FİYATLARI (TÜFE, YÜZDE)

Aylar
2017
2016
Ocak
9,22 
9,58
Şubat
10,13 
8,78
Mart
11,29 
7,46
Nisan
11,87 
6,57
Mayıs
11,72 
6,58
Haziran
10,90 
7,64
Temmuz
9,79 
8,79
Ağustos
10,68 
8,05
Eylül
11,20 
7,28
Ekim
7,16
Kasım
7,00
Aralık
8,53

NOT: Gıda, enerji ve altın hariç kalemlerdeki fiyat artışını gösteren Çekirdek Enflasyon eylülde yüzde 10,98 oldu. Bu veri fiyatların umumî olarak artmaya devam edeceğini gösteriyor.

[Semih Ardıç] 4.10.2017 [TR724]

‘Oldu da bitti Maşallah’ mı diyeceğiz? [Adem Yavuz Arslan]

Muhtemelen fark etmemişsinizdir. Son günlerde 15 Temmuz yargılamalarından patır patır kararlar çıkıyor.

Mesela ben bu yazıyı yazarken Ankara Haymana Emniyet Müdürlüğü’nde yaşananlarla ilgili davada ve ‘Telekom’un işgali davası’nda mahkeme kararı açıklandı.

‘Beklendiği gibi’ sanıkların çoğunluğu ağırlaştırılmış müebbet cezası aldı.

‘Beklendiği gibi’ diyorum zira Cumhurbaşkanı Erdoğan zaten ‘mahkemelerin vermesi gereken kararları’ çoktan açıklamıştı. Hatta ‘anlamayan olur, kazara başka türlü kararlar çıkabilir’ diye olsa gerek ‘yıl sonuna kadar müebbet kararlarını bekliyorum’ diye de üstüne basa basa hem de defaatle söyledi.

Benzer açıklamalar başka AKP’lilerden de geldi.

Mesela Erdoğan’ın metin yazarı Aydın Ünal mahkeme önünden yaptığı açıklamalarda ‘buradan tabutları çıkacak’ demişti.

Yayın içerikleri istihbarat kurumundan hazır gelen Havuz Medyası da yargılamaları bitirip sanıkları çoktan mahkûm etti. Maalesef yargı çevrelerinde ‘ayıp oluyor en azından açıktan yapmayın’ diyecek cesaret bile kalmadı.

Hatta Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz darbe yargılamalarının süratle sonuçlandırılacağını açıklayarak ‘talimatı aldığını’ kayda geçirmiş oldu.

YARGITAY SARAY’IN EMRİNDE OLDUĞUNU İLAN ETTİ

Maalesef hukuki süreç açısından Yargıtay safhası da pek farklı olmayacaktır.

Zira Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun son ‘Bylock içtihadı’ gösteriyor ki yüksek yargı hukuki değil siyasi kararlar verecek.

Daha bir yıl önce Ergenekon Davası’nı bozan Yargıtay 16. Ceza Dairesi, teknik olarak aynı konumdaki Bylock (delillerin elde ediliş usulü açısından) davasında 180 derece ters bir karar verdi. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bu açık hukuksuzluğu bozması gerekirdi fakat onlar da hukuku hiçe saydılar.

Anayasa Mahkemesi için de durum farklı değil.

Mahkeme başkanı Zühtü Aslan’ın icraatları ortada. Saray’ın iradesine aykırı bir adım atması ihtimal dahilinde değil.

Yani kısa zaman içinde 15 Temmuz davaları sonuçlanacak, suçlu suçsuz binlerce kişi uzun yıllar hapis cezalarına çarptırılacak.

Erdoğan’ın elindeki devasa propaganda sistemi ile bu kararlar köpürtülecek.

Bir bakıma ‘oldu da bitti maşallah’ olacak!

PİS KOKAN BU ÇORBAYI SİNDİREBİLECEK MİSİNİZ?

İktidar cephesi için bundan iyisi olamazdı. Her şey ‘planlandığı gibi’ gerçekleştiği için AKP çevrelerinden ‘tamam iyi de, sizin anlattığınız senaryodan kötü kokular geliyor, cevapsız sorular ne olacak?’ diye bir itiraz gelmeyecek.

Cemaatin itiraz etse de sesini duyuracak hali yok.

Zaten ‘ben darbeci değilim, içimizde kandırılıp tuzağa çekilen birileri olmuş gözüküyor fakat yaşananların araştırılması lazım’ dese de kimsenin dinlediği yok.

Diğer İslami cemaatler gasp ettikleri kurumların, makamların, paraların hazmıyla meşguller. Erdoğan’a o kadar çok şey borçlandılar ki bu saatten sonra isteseler de bir şey diyemezler.

Seküler ve Beyaz Türkler’den de bir şey beklemenin anlamı yok.

Çünkü onlar için gazeteci ancak Cumhuriyet’te filan yazarsa, solcuysa itibarlı. Akademisyen ya da avukatlar ancak ‘kendi mahallelerinden’ ise uğruna mücadele etmeye değer.

‘Öbürleri’nin sinek kadar bile değeri yok.

Mesela İstanbul Barosu’nun son açıklamalarına bakın. Sanırsınız baro değil Saray’ın yancısı.

Ne tutuklu avukatlardan ne tutuklu gazetecilerden (pardon sadece Cumhuriyet ve Sözcü’ye atıf var) bahis var.

Dile kolay bu ülkede yüzlerce avukat tutuklandı. Baro’nun, Barolar Birliği’nin gündemine bile girmiyor. Neden?

Çünkü ‘onlar Cemaatçi’.

Sorarım size, bu mantığın yaşanan bunca zulme rağmen ‘OHAL rejiminden zarar gören kimse yok’ diyen Erdoğan’dan ne farkı var?

PEKİ CEVAPSIZ SORULAR, PİS KOKULAR NE OLACAK?

Geleceğim yer şurası:

İktidarın resmi bir söylemi var: Cemaat terör örgütü ve 15 Temmuz’u bu örgüt yaptı!

Elindeki devasa imkanlarla da bu tezi şişirdi.

Fakat ortaya konan senaryo delik deşik. Tabiri caizse 15 Temmuz bozuk bir yemek ve fena halde koku yapıyor.

Çünkü cevapsız yüzlerce soru var.

Dahası bu sorular cevap bulmasın diye Erdoğan ve AKP kurmayları inanılmaz mesai harcıyorlar.

Mesela Adil Öksüz’den başlayalım. Güya darbe girişiminin 1 numarası fakat onu aramak için kurulan tim bile lağvedilmiş.

Gerçi zaten çalıştıkları şüpheliydi ama insan sembolik de olsa tutardı. Ama o kadar rahatlar ki buna bile ihtiyaç hissetmiyorlar artık.

15 Temmuz mahkemelerini siyasi baskıyla sonuçlandırıp kararları aldıranlar Adil Öksüz muammasını ne yapacaklar mesela? Her şeyiyle büyük bir soru işareti olan, gözaltına alınmasından tuhaf bir şekilde serbest bırakılmasına ve izinin kaybettirilmesi sürecinde aktif rol olan ‘Erdoğan’ın has adamları’nı ne yapacağız?

Üzerine sünger çekince, hiç bahsetmeyince bu soru işaretleri dağılacak mı?

MİT Müsteşarı Fidan’a dair onlarca soruya gözümüzü kapayınca her şey aydınlanacak mı?

Bize anlatılan ‘Diyanet İşleri Başkanı ile gece 10’da çorba içerken darbeyi öğrendi’ senaryosunu ‘aldık kabul ettik’ mi diyeceğiz?

Ya Erdoğan’ın darbeye dair üç günde 5 ayrı saat söylemesini… Bir insan darbe gibi olağanüstü bir duruma dair her röportajında farklı saatler söyleyebilir mi?

Erdoğan’ın darbeyi eniştesinden öğrendiği tezi size de ‘yok artık’ dedirtmiyor mu?

Ya Erdoğan’a suikast iddiasıyla yola çıkan tim?

Erdoğan otelden ayrılıncaya kadar Çiğli’de bekletilen, saatler sonra Marmaris’e ulaşan, helikopterlerine yakıt bile bulamayan, otelin adresini yoldan çevirdikleri vatandaşa soran ‘suikastçılar’ meselesini kimse sorgulamayacak mı?

Bu senaryonun nesini inandırıcı buldunuz?

DARBEYE RAĞMEN DÜĞÜNE GİDEN PAŞALARA NE DİYECEĞİZ?

Ya efsane düğünler?

Darbe gecesi tüm komuta kademesi düğüne gidiyor. Hem de darbe istihbaratını aldıktan sonra. Türk hava sahası kapatılıyor ama bu haberi alan Hava Kuvvetleri Komutanı ‘halaya devam’ deyip düğüne dönüyor.

İlerleyen saatlerde Akıncı Üssü’ne gidip Ankara’yı bombalayan pilotlara ‘iyi akşamlar çocuklar, kolay gelsin’ diyebiliyor.

TBMM’nin bombalanması, Erdoğan’ın sarayının bahçesinin dış kenarına atılan bomba gibi sorular da cabası.

Bu arada Erdoğan’ı darbecilerden kaçıran pilotun, Erdoğan’ı darbecilere karşı koruyan koruma polislerinin de ‘Cemaatçi’ olarak ihraç edilip tutuklandığını da hatırlatmakta fayda var.

Sayısız soru var ama başlamışken birkaç tane daha sıralayayım…

Mesela her şeyin başlangıcı olan 11 Temmuz tarihli ve bizzat Zekai Aksakallı’nın talimatı ile başlayan Konvansiyonel Olmayan Harekât (KOH) planı neydi. Zekai Aksakallı’yı neden köşe bucak kaçırıyorsunuz?

Semih Terzi’ye bu görevi veren, uçuş yasağına rağmen onu Ankara’ya getiren, orada Ömer Halisdemir’e öldürten, Ömer Halisdemir’i Terzi’nin ekibine yerleştirdiği Mihrali Atmaca’ya vurdurtan, sonra Atmaca’yı tebrik eden, 15 Temmuz sonrası sayısız işkence iddiasına adı karışan Zekai Aksakallı’yı neden mahkemelerden saklıyorsunuz?

MİT’e gidip darbeyi ihbar eden binbaşı O. K.’yı neden apar topar MİT bünyesine aldınız. Savcılardan ve mahkemelerden köşe bucak kaçırmanız neden?

Erdoğan TBMM’de kurulan komisyona neden Fidan, Akar ve kritik diğer isimleri göndermedi, komisyon neden kritik hiçbir soruyu soramadı?

Hangi ihtiyaca binaen darbeden iki gün önce EMASYA düzenlemesi TBMM’den geçirildi ve Erdoğan bunu jet hızıyla imzaladı? Nasıl oluyor da darbeyi eniştesinden (torununa Kur’an öğretirken!) öğrenen Erdoğan için 4 ayrı havalimanında 4 ayrı uçak hazır bekletilebiliyor?

Şu meşhur ÖKK ihtisas kursu ve Akar-Fidan-Aksakallı görüşmelerinin sırrı neydi?

Tutuklama listeleri Perinçek ve Üçok gibilerin ekranlarda söylediği gibi İşçi Partisi tarafından mı hazırlandı? Darbeden önce ölmüş bazı subaylar ya da savcılar tasfiye listelerinde nasıl yer aldılar?

TSK’nın yüzde 1,5’u sokağa çıkıyor, ‘Prime Time’da köprünün bir şeridini kapatarak darbe yapmaya kalkıyor, tanklarda gerçek mermi yok, Ankara’daki tanklar kaybolup Genelkurmay’a bile ulaşamıyor, tutuklanan siyasi yok, tüm televizyonlar canlı yayında, internet açık vs.

Bütün bunlar hala cevapsız…

Darbeye dair 40’tan fazla iddianame yazıyorsunuz ama ortada darbenin planı yok. Savcı garabeti fark edince ‘plan yok, zaten darbe yapma amacında değillerdi, kaos çıkaracaklardı’ diye yazıyor.

OHAL rejimi, KHK’lar, mahkemelere müdahaleler… Bile bile ölüme yollanan 250 kişi…

Eğer 15 Temmuz’a dair soruları sıralasak darbeye katılan asker sayısını geçecek (8 bin 651).

Erdoğan rejimi ‘gerçeğin ortaya çıkması’ korkusuyla 15 Temmuz’a dair soru sorabilen herkesin tepesine çöküp hapse attırıyor.

Fakat bunca sansür ortamına rağmen sağdan soldan sızan detaylar bile 15 Temmuz senaryosunu delik deşik etmeye yetti.

Gelinen noktada ortada kokmuş bir yemek var.

Önünüze konan bu pis kokulu yemeği afiyetle yiyip ‘oldu da bitti maşallah’ diyenlerden mi olacaksınız?

Erdoğan’ın kontrolündeki yargı, Saray’ın talimatları doğrultusunda kararlar verdi ve 15 Temmuz dosyasını kapattı diye siz de kapatacak mısınız?

Yoksa yitirilen canlar uğruna, çekilen acılar hürmetine gerçeğin peşine düşüp sorgulayanlardan mı?

[Adem Yavuz Arslan] 4.10.2017 [TR724]