Doları bozdurma, yakında lazım olacak [Tarık Ziya]

Bir tas çorbayı bedavaya getirmek umudu ile yastık altındaki son üç yüz dolarını bozduranların vay haline! İstanbul Boğazı üzerinde inşâ edilen 3. köprünün ücretinin tahsilatı dolar üzerinden yapılıyordu ya Avrasya Tüneli de öyle olacakmış. Tek yön için 4 Dolar+KDV ödenecek.

İzmit Körfezi'nde Osman Gazi Köprüsü'nde veya yeni havalimanlarında olduğu gibi AKP'nin kamu tarifesi dolar ya da Euro geçiyor. TL'nin kredibilitesi çorba içecek kadar var! Türk Lirası kamuda, hasseten 'yandaş' işadamlarına verilecek ihalelerde para etmiyor.

Kamu kurumları dolar/TL kurunu mu, yoksa Euro/TL kurunu mu esas alacak onda biraz müşkül vaziyete düşüyor. O zor anlarda Diyanet İşleri Başkanlığı, 112 Acil gibi yetişiyor. Zira Diyanet'in kur tahminleri muhteşem. Henüz 3,60'ı görmediği halde dolar cinsinden umre fiyatlarını bu seviyeden TL'ye çevirerek Merkez Bankası'nı gölgede bırakmayı başardı. Diyanet'in Euro değer kaybettiğinde dolara, dolar değer kaybettiğinde Euro'ya geçmekte ne kadar cevval olduğu da hatırdan çıkarılmasın.

YANDAŞIN CEBİ DOLSUN DA

Bir hususta hükûmetin hakkını teslim etmek lazım. Yandaş dayanışmasını iki eli kanda da olsa ihmal etmiyor. Vatandaşa 'dolarını bozdur, TL'ye sahip çık' derken çıkardığı genelgelerle yandaş işadamlarını oturdukları yerden paraya boğuyor.

Hastane inşâ edene 'hasta garantisi'; yol, köprü veya tünel için 'araç garantisi'; enerji santrallerinde 'elektrik alım garantisi' verdiği yetmiyormuş gibi şimdi de kur artışından kaynaklanan fark da ödenecek. 

KUR ARTTIKÇA KÖPRÜ DE ZAMLANACAK

2016 için dolar/TL'de 3,0 hesabı yapan hükûmet 3,50 sene sonu rakamını görünce alelacele değişiklik yaptı. Vatandaşın cebinden milyarlarca TL fazladan para çıkmasına sebep olacak bir adım atıldı. Bugüne dek garanti tutarları her yıl ocak ayında belirlenen kur üzerinden hesaplanıyordu. Artık güncelleme yapılıp garanti tutarı yükseltilecek. 2016 için hesap 3 TL'den yapılacaktı, artık 3,50'den yapılacak. 

Muhasebat Genel Müdürlüğü sessiz sedasız Kamu-Özel İşbirliği (KOİ) projelerine uygulanacak muhasebe işlemlerini sessiz sedasız değiştirdi. Tebliğ Resmi Gazete'de yayımlandı. 

Değişikliğin özeti şu: Döviz kurları arttıkça müteahhitlere ödenecek garanti tutarları da vatandaşın ödeyeceği geçiş ücretleri de artacak. Dün 90 TL'ye geçtiğiniz Körfez Köprüsü'nden bugün 95 TL'ye geçtiğinizde 'hata mı var?' diye ümitlenmeyin. Dolar arttı böyle oldu. Tarifeler sürekli değişecek. Tabelalar yanıltmasın, cebinden çıkan paraya bakınca ne demek istediğimi anlayacaksın.  

Pekâlâ kur düştüğünde fiyat düşecek mi? Sizin ki de işgüzarlık! Petrol 30 dolara kadar düşünce şehir içi veya şehirler arası ulaşım zamları, akaryakıt zamları geri alındı mı? THY ucuzladı mı?  Elbette hayır. Devletin yazılı olmayan kaidelerinden birini ne çabuk unuttunuz? 

Yapılan zam katiyen geri alınmaz. 

161 MİLYAR DOLARLIK YÜK

Baştan yanlış iliklenen anlaşmaların kamuya getirdiği yük 161 milyar doları buldu. O köprü ve yollardan hiç araba geçmese, o hastanede kimse tedavi olmasa da firmalar paralarını tıkır tıkır alacak. Anlaşma öyle. İran ve Rusya ile geçmişte yapılan 'al ya da öde' anlaşmalarının Türkiye içine tatbik edilmiş hali. 

Müteahhitlerin yatırım için aldıkları borçlara Hazine garantisi, işletme için 'gelir garantisi' 25-30 sene geçerli. Devran döndüğünde savcılar en fazla Türkiye'nin geleceğini ipotek altına alan bu adamlarla hükûmet arasındaki münasebeti tahkik edecektir.

Bedava çorba içmek için yastık altındaki üç yüz dolarını hâlâ bozdurmayan vatandaşımızın dikkatine! 

Doları sakın bozdurma, köprüden geçerken lazım olacak.

[Tarık Ziya] 24.12.2016 [Samanyolu Haber]

Bir cinayetin anatomisi [Barbaros J. Kartal]

Birkaç saat önce geldiği yerdeydi. Korumalığını ve şoförlüğünü yaptığı kişiyi bıraktıktan sonra dışarıda birkaç saat geçirmiş, geri dönmüştü. Elinde  bu kez bir çanta vardı.

Dış kapıdan geçmek sorun değildi. Dört rakamlı şifrenin tuşlarına bastı, yukarı çıktı, kapıyı tıkladı. İçeridekilerden biri kapıyı açtı. Toplantı halindeydiler. Kenarda beklemeye koyuldu.

Kafasına koyduğu şeyi yapacaktı bundan şüphesi yoktu ama yine de biraz tedirgindi, evin içinde küçük adımlarla sağa sola voltalar attı.

Ve vakit tamam deyip bir anda silahını çıkardı, etrafa kurşun yağdırmaya başladı. O kadar yakınlarındaydı ki hiçbir mermisi sekmedi. 10 kurşunun hepsi maktullerin vücudundaydı. Silahını yerde cansız yatanlardan birinin ağzına yerleştirdi. Öylece bıraktı. Ateş etmedi. İhtimal mesajını böyle vermek istiyordu.

Olay duyulur duyulmaz bütün arkadaşları şok olmuştu. Hemen onu aradılar. Kendisi de duyduklarına inanamıyordu. Nasıl olurdu? Şahsı kendisi bırakmış ve bir daha görmemişti. Ben seni ararım demişti kendisine. Arkadaşları “Hemen polise git ifade ver” dediler. Ölen kişileri tanıyanlar gidip tanıklık yapıyor, soruşturmaya yardımcı oluyordu.

Gitmezse kendisinden şüphe duyulacağını düşünerek karakola gitti. Ölenlerden birini kendisinin oraya getirdiğini sonra bir daha görmediğini anlattı. Polisin elinde giriş kapısını gören bir kamera görüntüsü yoktu. İstihbaratın mutlaka giriş çıkışları takip etmesi gereken bir binayı gözlemlemiyor olması skandaldı. Etraftaki kameralar da halen inceleniyordu. Sorgu uzmanları adamın anlattıkları dinlediler. Sanki bir şeyler tam oturmuyordu. Sorgu biraz daha derinleşince çelişkilerden şüphelendiler ve gözaltına aldılar.

Polis adamın evini basmış, olay günü elindeki çantayı bulmuş ve çantada barut izine rastlamıştı. Artık bütün soruşturma adamın üzerinde yoğunlaşmıştı. Etraftaki kameralardan birisi katilin şahsı bıraktıktan sonra tekrar binaya geri geldiğini gösteriyordu. Şahısların ölüm saatleri ile giriş çıkışlar birbirini teyit ediyordu. Polis tetikçiyi bulduğuna inanmıştı. Ama olayın büyüklüğünden dolayı savcı işi sadece katille sınırlandırmak istemiyordu. Arkasında kim ya da kimler vardı?

Ölenlerin ve katilin memleketinde televizyonlar son dakika ve şok gelişme haberleri geçmeye başlamıştı. Kamuoyu ölenleri tanımıyordu ama haberlerin dilinden örgütten önemli birileri olduğunu tahmin etmek zor değildi. PKK’lılar şoktaydı. Ölenlerden bir tanesi örgütün iki kadın kurucusundan biriydi.

Nasıl olurdu? Daha Ahmet Türk 5 gün önce İmralı’dan gelmiş barış mesajları vermişti. Görüşmelerin olumlu gittiğini her iki taraf da söylüyordu.

Yine karanlık bir el barışın önünü mü tıkıyordu?

Ankara’nın ilk açıklaması örgüt içi hesaplaşma olduğu yönündeydi. Halbuki kamuoyuna cinayet ve ölenler dışında hiçbir açıklama yapılmamıştı. Fransızlar şaşırdı. Daha hiçbir ayrıntı ortada değilken Ankara bu açıklamayı nasıl yapıyordu? Ne biliyorlardı?

PKK’lılar devleti ve Fransa’yı suçlarken daha önce iddia ettikleri KCK soruşturmalarına benzer bir sabotajın üzerinde duruyorlardı. Katil kimdi? Sakine Cansız ve yanındaki diğer iki kadını neden öldürmek istesindi?

Devlet, barış görüşmelerinde örgüte mesaj mı veriyordu? “Sonuç alamazsak lider kadroyu  gerekirse öldürürüz” mü diyordu? Cansız’ın o gün örgütte ciddi bir görevi bulunmuyordu. Sembol olduğu için mi seçilmişti? Yoksa Apo’ya karşı çıkacakların başına gelecekler gösterilmek mi isteniyordu? Ya da büyük komplo teorilerinin aksine bir gencin aşk uğruna işlediği öfke cinayeti miydi?

Katilin kimliği belli olduktan sonra birçok haber yapıldı. “Yüzde yüz Kürdüm” diyen katil tam tersi milliyetçi bir geçmişten ve ülkücü gelenekten geliyordu. Öyle ki daha sonra cezaevi duvarına kurt resmi yapıştıracaktı. Beyninde tümör çıktıktan sonra hayatı değişmiş önce karısından ayrılmış Paris’te ailesinin yanına gelmişti. Lüks merakı vardı. Pahalı takım elbiseler seviyordu.

Ne PKK ne de devlet işin garibi olayın aydınlatılması için çaba göstermiyordu. Sakine Cansız ve diğer kadınlar için diasporadaki PKK’lılar etkinlikler düzenliyor, belgeseller çekiyordu, ama o kadar.

Devlet Fransa’nın taleplerini ağırdan alıyor, dosyayı görmeden bir şey diyemeyiz diyordu. Fransa katilin Türkiye temasları ve bağlantılarını soruyor ama pek cevap alamıyordu. Katilin, telefonunda 329 PKK’lının fotoğrafının neden bulunduğuna verdiği cevaplar Fransızlara tahmin ettikleri şeyi düşündürtüyordu. 

BİR YIL SONRA

Her şey unutulmaya başlarken cinayetin yıl dönümünde olayın seyrini değiştirecek şok belgeler ortaya çıkmaya başladı.

Katilin yer aldığı iddia edilen bir ses kaydında katil, istihbaratçı oldukları düşünülen kişilerle konuşuyor, onlarla yapılacakları tartışıyorlardı.

Konuşmalarda bir suikast için zaten anlaşıldığı doğru zaman, maddi yardımın ve emrin gelmesini beklediğini anlatılıyordu. PKK’lılar ses kaydındaki şahsın aralarında yıllarca dolaşan Ömer Güney olduğunu teyit etti. Büyük bir şok yaşamışlardı. Ses kaydında sadece katil ile adı geçen şahsın bilebileceği ayrıntılar da muhataplar tarafından teyit edilmişti.

Kaydı zaten katilin kendisi almış, başıma bir iş gelirse bunu kullan diye bir arkadaşına vermişti. Kurtarılacağından umudu kesen bozkurt hamle yapıyordu:

Ablam gibi bir meclis divan başkanı genç Halil İbrahim Gündoğdu çok önemli birisiydi. Bugüne kadar Avrupa’dan dağa 200 kişi göndermiş bu adam. Ormanın içine affedersiniz tuvalet ihtiyacını görmeye gidiyor. Ben arkasında bekliyorum. İstesem, isteseydim Nedim’i de Uzun’u da yani bu heval Şiyar dedikleri ikisini de orada yok edebilirdim. Öldürebilirdim. Zaman vardı, yer müsatti. Ormanın içinde yalnızdım. Baş başa tabii. Ben izin gelmediği için dokunmadım.

MİT ses kaydının şokunu yaşarken yeni bir şok daha yaşadı. Ortaya çıkan MİT belgesinde Sakine Cansız’ın öldürülmesi için ajana maddi yardımın yapıldığı ve talimat beklendiği yazıyordu.

Cinayetin arkasında MİT olabileceği iddiaları somut kanıtlara dayanmış ve MİT yine eline yüzüne bulaştırmıştı.

MİT’in buna en net cevabı birkaç gün sonra havuz medyasında yer alan şu haberler oldu:

“MİT’in flagramlı kağıtları kayıp iddiası

Oslo görüşmelerini Fransa istihbaratı üzerinden aldığı ses kayıtları ile sabote eden paralel örgüt, 9 Ocak’ta Paris’te işlenen cinayetlerle çözüm sürecini ikinci kez sabote etti.

Paris cinayetlerini MİT‘in üzerine yıkmaya çalışan örgütün, ‘MİT imamı’ Murat Karabulut vasıtasıyla 2 balya ‘hologramlı kağıt‘ çaldığı da ortaya çıktı.     Ömer Güney ile bir kısım şahısların cinayet öncesi görüşmesi iddiasıyla ses     kaydı servis eden örgüt, hemen ardından MİT antetli emir kağıdını kendi mensuplarına yayınlattı.

MİT‘ten çalınan boş resmi evrakın, ‘çeşitli eylemler sonrası içi doldurulmak üzere’ örgütte tutulduğu kaydedildi.” (Yeni Şafak 14 Mart 2014)

Kamuoyunda cemaate yıkılan bir cinayetin yine ayrıntıları ortaya çıkmış keyifler bozulmuştu. PKK’ya bu işin içinde biz yokuz diyen MİT’e öfke büyüktü.

Cemil Bayık, Ahmet Şık’a verdiği röportajda “Hakan Fidan bizim resmi kâğıtlarımız kullanılmış dedi. Kurum içerisinde kurum teknolojisiyle üretilmiş belgeler var dedi. MİT’in bunun dışında olduğunu inkâr etmedi ama dedi ki biz yapmadık. MİT’in içinde olan çeşitli kesimler yaptı. MİT içinde cemaatçiler, ulusalcılar var onlar yaptı dedi” diye aktarıyor.

Hakan Fidan cemaat ve ulusalcıları hedef gösterirken Erdoğan ihtimalleri teke indirecekti:

“Oslo sürecini sabote ettiler. Arkasından MİT müsteşarımızı tutuklayıp devre dışı bırakmak istediler. Arkasından Paris’te suikastlar yaptılar. İşte en son 17 ve 25 Aralık darbe girişimiyle çözüm sürecine saldırdılar. Kim yaptı? Pensilvanya’daki bir zat ve onun buradaki maşaları.”

Katil Ömer Güney geçtiğimiz hafta hayatını kaybetti…

Not: Paris cinayeti hakkında şimdiye kadar yapılmış en güzel çalışma için http://aliyurttagul.com/uncategorized/paris-cinayetinde-mitler-ve-gercekler/

[Barbaros J. Kartal] 24.12.2016 [TR724]

7 yılda 7 kıtada 196 ülkeyi gördü [Haber-İzlenim: Hasan Cücük]

Dile kolay 7 kıtada 196 ülke. Gitti gördü, gezdi, denizi olan ülkelerde dalış yaptı. Dünyaya kapalı Kuzey Kore’de dalış izni alıp, bunu gerçekleştiren ilk Avrupalı oldu. Bu isim 56 yaşındaki emekli pilot Danimarkalı Frode Kjems Uhre.

Frode Kjems Uhre, 26 yaşında ilk uçak biletini alıp, uçağa binerken ABD’nin Massachusetts şehrine pilotluk eğitimi almak için gidiyordu. Eğitimini bitirip diplamasını alan Uhre, birkaç yıl Colorado’da bir uçak fabrikasında çalıştıktan sonra İskandinavya havayolları SAS’ta pilot olarak işe başladı. Uzun yıllar SAS ile dünyanın değişik ülkelerine uçan Uhre, 7 yıl önce havadan gördüğü ülkeleri karadan daha yakından görmeye karar verdi. Bu arzusunu, emekli olduktan sonra hayata geçirecektir.

193+3 ülke

Hedefi Birleşmiş Milletler (BM) üyesi 193 ülkeyi görmektir. Hayatının seyrini değiştirecek yolculuğa 7 yıl önce başlayan Frode Kjems Uhre, hedefine bu yılın mayıs ayında Libya’yı görerek ulaşır. BM üyesi olmayan Kosova, Tayvan ve Vatikan’ı da görerek bu yolculuğa tam 196 ülke sığdıran 3’üncü Danimarkalı olarak tarihe geçer. Uhre, birçok ülkeyi motosiklet üzerinde görmüş. İki teker üzerinde 53 bin km yol kateden Uhre’nin yolculuğuna zaman zaman yaşları 5 ila 23 arasında değişen 4 çocuğu da eşlik etmiş. 5 yaşındaki oğlu Oliver ile Mogolistan çöllerinde 3 hafta yolculuk yapmış. En zorlu motosiklet yolculuğunu ise Altay dağlarında yaşamış. Köprülerin yıkıldığı yerlerde dereden geçmiş.

Son ülke Libya

Uhre, listesinin son sırasında yer alan Libya’yı görmek için tam 1,5 yıl beklemek zorunda kalmış. Arap Baharı’nın etkisiyle başlayan süreçte iç savaşın ve düzensizliğin hüküm sürdüğü Libya’ya vize alması oldukça zor olmuş. Yılmadan ve ısrarlı takibi sonucu 1,5 yıllık bir beklemeden sonra mayıs ayında vizesini alarak Libya’ya haraket etmiş. Trablus’tan sonra Roma kalıntılarının olduğu başkentin 120 km doğusundaki Leptis Magna’yı görmek istediğinde karşısına güvenlik engeli çıkmış. Kaçırılma ve öldürülme riskinden dolayı başkentten ayrılmamasını isteyenlere aldırış etmeden Roma kalıntılarının olduğu yeri görmüş. Yol boyunca birkaç kez tehlike atlatan Uhre, Libya ile birlikte 196 ülkeyi görerek 7 yıl önce koyduğu hedefine ulaşmış.

Kuzey Kore’de dalış

Frode Kjems Uhre’nin en zorlu yolculuğu kapalı kutu olan Kuzey Kore’ye olmuş. Kuzey Kore’de dalış yapan ilk turist olarak tarihe geçen Uhre’nin bu isteğini gerçekleştirmek için izin alması 3-4 ay sürmüş. Kuzey Kore yönetimini ikna etmesi hiç de kolay olmamış. Kuzey Kore’de dalış aletleri satan mağaza olmadığı için, Danimarka’dan yanında getirmiş. Ancak oksijen tüpünü getirme imkanı olmamış. Çaresiz Kuzey Kore’den yürüyerek Çin’e geçen Uhre buradan aldığı oksijen tüpüyle tekrar Kuzey Kore’ye dönmüş. Kuzey Kore’de dalış yapan ilk turist olan Uhre, bu kapalı ülkede bulunduğu sürece polis tarafından adım adım takip edilmiş.

Danimarkalı gezgin gittiği ülkeler ve gördüklerini Facebook’tan paylaşıyor. Gördüğü ülkenin tarihi ve kültürü hakkında bilgi veriyor. 196 ülkeyi gören Uhre’nin şimdiki hedefi tüm dünya denizlerinde dalış yapmak. 116 değişik ülkede dalış yapan Uhre, denizin altındaki hayatın denizin üstünden daha cazip olduğunu söylüyor.

[Hasan Cücük] 24.12.2016 [TR724]

Mehmetçik Suriye’de Esed için mi savaşıyor? [Akif Umut Avaz]

Suriye’den gelen acı haberlerle herkesin yüreği kavruldu. Önce, resmi rakamlara göre bile, 16 olduğu söylenen şehit ve 130’un üzerinde yaralı Mehmetçik haberi, arkasından radikal terör örgütü IŞİD tarafından diri diri yakılarak vahşice infaz edilen iki askerimizin dehşeti… Şehit, yaralı ve kayıp rakamlarının açıklananın çok üzerinde olduğu ise tüm fısıltı gazetelerinin gündemi…

Hepimiz çok üzgünüz. Hepimiz çok öfkeliyiz. Hepimiz çok kızgınız… Ama “Koskoca Türkiye bu perişan hale nasıl getirildi? Bu durumlara nasıl düşürüldü? Bu belayı başımıza kim sardı? Milyonlarca Suriyelinin mahvolmasına, yapılan tüm uyarılara rağmen Türkiye’nin göz göre göre Pakistanlaşarak her gün teröre, dehşete ve ölümlere maruz kalmasına kimler, nasıl sebep oldu? Gittikçe kabaran ve maalesef daha da kabaracak gibi gözüken ağır faturasıyla bu felaketin hesabını kim verecek?” diye soran kimse yok.

İMRENİLEN BİR RÜYADAN DEHŞET VEREN BİR KABUSA

Hâlbuki 5-6 yıl öncesine kadar Türkiye, Avrupa Birliği üyelik sürecinin tetiklediği muazzam bir sinerjiyle nasıl da doğru bir yolda ilerliyordu. Hak ve özgürlükler genişliyor, hukuk devleti güçleniyor, askeri vesayetin gölgesi halkın ve demokrasinin üzerinden kalkıyor, ekonomi büyüyor, ihracat artıyor, insanlar gün be gün zenginleşiyor, Türkiye dünyayı dünya Türkiye’yi kucaklıyordu. Bütün olumlu gelişmeler AKP ve başındaki Erdoğan’a mal ediliyor, her ikisinin de yıldızı hem içeride hem dışarıda parladıkça parlıyordu. Tüm dünyada Türkiye imrenilen, ilham ve model alınan bir ülke olarak görülüyor ve gösteriliyordu.

Bir salih daire içerisinde yol alan normal ve sağlıklı bünyelerde iyi yöndeki işlerin ivmesini daha da artıracak bu başarılar, maalesef hastalıklı kişilikleri zamanla ortaya çıkan muhterislerde baş dönmelerine, güç sarhoşluklarına, nispetsiz bir özgüven patlamasıyla kendilerini dev aynasında görmelerine yol açtı. Hem kendilerinin, hem de kendisine yeni yeni gelmekte olan Türkiye’nin güç ve potansiyelini abarttıkça abarttılar. Büyüklendikçe büyüklendiler, kibirlendikçe kibirlendiler. İşin kötüsü ellerindeki güçlü medya nüfuzuyla iflah olmaz bu hastalıklarını geniş halk kitlelerine de sirayet ettirdiler.

Ayakları yerden iyice kesilip kendi kurguladıkları sanal gerçeklikten devşirdikleri güç ve iktidar vehmine gün be gün daha fazla dayanır oldular. Türkiye’nin kişi başına milli geliri henüz 10 bin dolar iken (bugün 9 bine gerilemiş durumda) sanki 40-50 bin dolarmış gibi, ihracatı yıllık en fazla 150 milyar dolarken sanki 1 trilyon dolarlık ihracatı varmış gibi, Türk ekonomisi 750 milyar dolarlık değil de sanki 5 trilyon dolarlık bir ekonomiymiş gibi, mahut askeri-sivil ve entelektüel insani sermayesi sanki sınırsızmış gibi, doğru dürüst bir piyade tüfeğini bile üretim safhasına ancak getirebilmiş savunma sanayiimiz sanki savunma, uzay ve bilişim teknolojilerinde rakiplerinin fersah fersah önündeymiş gibi vesaire… davranılmaya kalkışıldı.

HALK DESTEĞİ, IŞILDAYAN İMAJ VE HASTALIKLI İHTİRASLAR…

İçeride muazzam halk desteği, dışarıda müthiş ışıldayan bir imaj ve Arap isyanlarının kabarttığı hastalıklı ihtiraslar… Aşırı özgüven patlaması yaşamış, güçten başı dönmüş kompleksli bir Erdoğan ve çevresine yığdığı dalkavukluktan başka belirgin bir özellikleri olmayan muhteris kifayetsizler… Stratejik derinlikler, büyük büyük laflar, büyük güç, büyük devlet, büyük dünya lideri safsataları… Ve uydurdukları bu safsatalara önce kendileri inanan oldum olası türlü aşağılık kompleksiyle malul siyasal İslamcı paçoz muktedirler… Bu paçoz muktedirlerin Suriye ile birlikte ülkemizi de yıkıma sürükleyen yanlış varsayımları, yanlış hesapları… Sorunlu geçmişlerinden bugüne ve daha da kötüsü devlete taşıyıp adına “dava” dedikleri kendileri gibi hastalıklı hedefleri…

İşte tüm bunların bir araya gelmesi, o güne kadar doğru yolda ilerlemekte olan Türkiye’yi hem baştan, hem yoldan çıkardı… Türkiye’nin yıllar boyunca ilmek ilmek dokuduğu “yumuşak güç (soft power)” kabiliyetlerini ve bu yolla elde ettiği kazanımlarını bir çırpıda yok ettiler. Yumuşak ve sert güçlerin kombinazyonundan oluşan “akıllı güç (smart power)”e bile tenezzül etmeyip, eni konu orta ölçekli bir bölgesel güç olmasına rağmen Türkiye sanki bir süper gücün dayatmacı ve caydırıcı imkânlarına sahipmiş gibi doğrudan “sert güç (hard power)” paradigmasına geçiş yapıverdiler.

‘KÜÇÜK TÜRKİYE LOBİSİ’, ‘ESKİ TÜRKİYE KALINTISI’, ‘ESEDÇİ HAİN’…

Hesapsız kitapsız girişilen yanlışlara itiraz edenleri, Türkiye’nin gücünün ve potansiyelinin (lüzumsuzluğu ayrı konu) ihtiraslı siyasi iradenin ve taşkın hamasetin zorunlu kıldığı ihtiyaçları karşılayamayacağına dair görüş beyan edenleri küstah bir alaycılıkla “küçük Türkiye lobisi” veya “Eski Türkiye kalıntısı” diye yaftaladılar ve en nihayet Esedçi “hain” olarak damgaladılar. İşler sarpa sardıkça sesi her çıkan aydının, muhalifin ve bağımsız medyanın üzerinden silindir gibi geçtiler. Alternatif söz edebilecek hiç kimsenin sesi duyulmasın diye yalan ve iftiralar dâhil her türlü kepazeliğe ve despotluğa tenezzül ettiler.

Suriye rejiminin sadece Esed’den Suriye’nin ise sadece Suriye’den ibaret olmadığını bir türlü anlayamadılar. Esed’in sanılandan çok daha fazla Suriye, Suriye’nin ise fazlasıyla İran, Rusya, Lübnan (Hizbullah), Irak (Şii Yönetimi), Çin olduğunu da bir türlü anlamak istemediler. Tunus, Mısır ve Libya’da oyun dışı kaldığını düşünen Rusya, İran, Çin ve Hizbullah’ın Ortadoğu’daki en önemli dayanakları Suriye’de ellerinden geleni artlarına koymayacaklarını hesap edemediler. Bu konuda temkinli olma uyarılarında bulunanları ise ahlaksız trol ordularıyla, müptezel tetikçi medyalarıyla alçakça linç ettiler.

GEÇEN CUMA, HAFTALAR VE HATTA YILLAR…

İlk Cuma geçti… “Esed haftalar içinde değilse bile aylar içinde mutlaka gidecek” diyen stratejik şarlatanların bahsettiği haftalar, aylar ve hatta yıllar bile geçti. Tıpkı bugün Erdoğan rejiminin Türkiye’de yaptığına benzer şekilde kendi halkına zulmetmekten çekinmeyen Esed, gitmek şöyle dursun, karşıtlarının kendisinden de insanlık dışı yanlışlarından dolayı gün geçtikçe ülkesindeki ve uluslararası toplum nezdindeki meşruiyeti yeniden güçlendi.

Yanlış hesapları iyice ayağına dolaşan muhteris Erdoğan ve ekürisi, Esed’in tez elden gitmeyeceğine dair umutsuzluğa kapıldıkça, “Esed karşıtı olsun da kim olursa olsun” açmazına girdi. En radikal, en insanlık dışı, ilkel ve vahşi terör örgütleri ile türlü alengirli ilişkiler kurdular. Türkiye’yi IŞİD, el-Kaide, el-Nusra ve daha bir sürü eli kanlı radikal terör örgütünün, kafa kesen türlü Selefi insanlık müsveddelerinin lojistik üssüne dönüştürdüler. Bu örgütlere tırlar dolusu silah ve mühimmat taşıdılar. Türkiye’yi uluslararası radikal İslamcı militanların, cihatçıların, paralı teröristlerin, satılık lejyonerlerin rahatça kullanabildiği, kolayca gidip gelebildikleri güvenli bir otobana dönüştürdüler.

Türkiye’yi IŞİD ve benzeri örgütlerin militanlarının canları istediklerinde istedikleri yerde tatil yapabildikleri, istedikleri kadar zaman geçirebildikleri, yaralılarsa istedikleri yerlerde tedavi olabildikleri, kolayca propaganda yapabildikleri, adam devşirebildikleri bir ülke haline getirdiler. Üstelik eli kanlı bu terör örgütlerine Türkiye yasalarının ve görevlerinin bir gereği olarak soruşturma açanlar, operasyon yapanlar artık tutuklanıp hapse bile atılıyordu.

TERÖR ÖRGÜTLERİYLE GAYRİ MEŞRU İLİŞKİLER VE KARAPARA…

Suriye’deki radikal örgütlerle girişilen gayri meşru ilişkilerin gerektirdiği paranın yasal olarak karşılanma imkânı doğal olarak kısıtlıydı. Bu yüzden Erdoğan rejimi, kirli işlerinde kullanmak üzere yolsuzluk, rüşvet ve benzeri yollarla kirli sermaye toplamaya hız verdi. Zarrab olayında olduğu gibi sistematik yolsuzlukların, rüşvetin ve uluslararası karapara trafiğinin odağı haline geldi.

Zaman içerisinde uluslararası toplumdan gelen baskıların artması ve tüm engellemelere rağmen yapılan bazı operasyonlarla kirli ilişkilerinin kısmen afişe olması üzerine Erdoğan rejimi bu radikal örgütleri mecburen ve kısmen yüzüstü bırakmak zorunda kaldı… Dışişlerinden sızan ve 2014’teki seçimler öncesi Suriye’de savaş çıkarma komplosunu kamuoyuna mal eden ses kaydında, hatırlanacağı üzere, bir generalin “silah akışı durursa bize dönerler” sözüne karşılık Suriye batağının başmimarı Davutoğlu’nun “zaten döndüler” sözü kayıtlara geçmişti. Bu sözden sadece birkaç ay önce IŞİD’in Reyhanlı saldırısında 53 vatandaşımızı katletmesi de…

Erdoğan rejimi, hatalarından ders almak yerine bu hatalarına bugün de yenilerini ekliyor. Yıllardır orduyu Suriye’ye sokmaya çalışan Erdoğan, bu saplantılı ihtirasının karşısında hep TSK’daki sağduyulu komutanları bulmuştu. Erdoğan’ın ihtiraslarına boyun eğecek kadır aklını, izanını ve izzetini yitirmemiş bu generaller 15 Temmuz komplosundan sonra ipe sapa gelmez suçlamalarla sistematik şekilde tasfiye edildi. Orduda bırakılanlar ise tam tersi bir tavır aldı ve nihayet bundan 123 gün önce Erdoğan amacına ulaştı. Mehmetçiği Suriye batağına sürmeyi başardı.

PEKİ, MEHMETÇİK KİME KARŞI KİMİN İÇİN SAVAŞIYOR?

Peki, Mehmetçik niçin Suriye’de, kime karşı kimin için savaşıyor? Sakın kimse Türkiye için demesin! Çünkü, Erdoğan rejiminin 20 Aralık 2016 günü Moskova’da altına imza koyduğu anlaşma metni (aynen olması gerektiği gibi) öyle söylemiyor. Mutabakat metninin ilk maddesi bakın ne diyor? “İran, Rusya ve Türkiye; çok sayıda etnik yapı barındıran, çok dinli, mezhepsel olmayan, demokratik ve laik bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne olan saygılarını yinelerler.”

Bugüne kadar tükürdüğü her şeyi afiyetle yalayan Erdoğan rejiminin imzaladığı anlaşmadaki bu maddenin bize söylediği, IŞİD’e ve türlü yobaz sürüsüne yem edilen Mehmetçiğin, Suriye’de Esed rejimi için savaştığından başka bir şey değil. İster el-Bab’da, ister başka bir yerde olsun Suriye topraklarında şehit düşen her askerimiz, IŞİD ve benzeri vahşi yobaz sürülerinden kurtarabildikleri her toprak parçasını anlaşma gereği Esed’e teslim etmek zorunda. Yani Erdoğan’ın batağa sürdüğü Mehmetçik, Suriye’de Esed’in toprakları için toprağa düşüyor.

Sakın ola ki yalanı din edinmiş dinbaz muktedirlerin, askerin PKK/PYD’ye karşı mücadele için Suriye’de olduğu yalanına da inanmayasınız! Çünkü, Erdoğan rejiminin Moskova’da altına imza koyduğu mutabakat metninin son maddesi İran, Rusya ve Türkiye’nin birlikte mücadele edecekleri örgütler arasında ne PKK’yı ne de PYD’yi sayıyor. Üstelik bununla da kalmıyor, “diğer silahlı muhalif grupları bunlardan ayırma konusundaki kararlılıklarını yinelerler” ifadesiyle PKK ve PYD’ye bir çeşit dokunulmazlığı da garanti altına alıyor. Mutabakat metninin son maddesi aynen şöyle diyor: “İran, Rusya ve Türkiye; IŞİD/DAEŞ ve El Nusra’ya karşı birlikte mücadele etme ve diğer silahlı muhalif grupları bunlardan ayırma konusundaki kararlılıklarını yinelerler.”

BELKİ DE İŞ İŞTEN GEÇMİŞ OLACAK…

Kaldı ki, yıllar boyu örgütleyip, eğitip taşıdıkları binlerce tır silah ve mühimmatla semirttikleri IŞİD, el-Kaide ve türevlerine, bugün, Suriye’de Mehmetçiği yem eden Erdoğan rejimi, bu mücadelesinde azıcık samimi olsa bu örgütlere karşı önce Türkiye’de kapsamlı bir mücadele başlatırdı. En azından halen rahatça adam ve imkân devşirmelerine bugünkü kadar hoşgörü göstermezdi.

Türkiye’de IŞİD, el-Kaide, el- Nusra ve benzeri radikal İslamcı terör örgütlerine dokunana asla yaşam hakkı tanımayan Erdoğan rejiminin ölümcül kirli oyunlarını anlamak için acaba daha kaç yüz, kaç bin evladımızın ölmesini bekleyeceğiz? Erdoğan rejiminin, ülkedeki sayısız militanları üzerinden Suriye’deki savaşı istedikleri zaman Türkiye’ye taşıma gücü bulunan bu terör örgütlerine yönelik hoşgörüsünün ve korumacılığının vatana ihanet derecesinde olduğu anlaşıldığında belki de iş işten çoktan geçmiş olacak.

[Akif Umut Avaz] 24.12.2016 [TR724]

Adalette de dışa bağımlı ekonomi [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye’nin dışa bağımlılığı saman, sığır, pirinç, kuru fasulye, mercimek, bitkisel yağ, araba, kömür, doğalgaz ve petrol ile mahdut (sınırlı) kalsaydı keşke. Eksik kalemleri paramız oldukça ithal eder, ihtiyaçları giderir, şükrederdik.

Adalet öyle mi?

Dışarıdan adalet ithal etmek ile petrol ithal etmek arasındaki derin uçurumu göremeyen idarecilerimiz Türkiye’nin bu demokrasi açığının altından kalkamayacağını ne vakit idrak edecek?

Koza İpek Holding’in Londra’da kazandığı hukuk zaferinin haberini okurken hem sevindim hem müteessir oldum. Sevindim, zira Akın İpek’in ‘tek kuruş kara para bulsunlar, bütün servetimi onlara bağışlayacağım’ feryadına kulaklarını tıkamış 78 milyona mukabil kayyımların hak ve adaletten uzak talepleri, Londra’daki Yüksek Mahkeme’den döndü. Akın Bey memleketinin insanına, hukukçularına meramını anlatamamıştı. Feryadına Londra’daki hukukçular kulak verdi.

Gruba dâhil olan Koza Altın ve diğer şirketler, muhasebe kayıtlarının ‘mükemmel’ olduğu gerekçesi ile 27 Ekim 2015’te kayyıma devredilmişti. İşin esası başka. El koyma tamamen kılıf. Hakikatin peşindeki Bugün Gazetesi, Millet Gazetesi, Bugün TV ve Kanaltürk’ü susturmak için grubun tamamına el konulmuş, hükümet rahatlatılmıştı.

O günden beri kayyımların yaptığı incelemelerde de herhangi bir kayıt dışı işlem tespit edilemedi. Buna rağmen holding esas sahibi olan İpek ailesine iade edilmediği gibi İpek Üniversitesi de Kanun Hükmünde Kararname ile kapatıldı.

Kayyımlar Akın İpek’e ait Angels Peninsula Hotel’de kazı yapmış, ancak kazıda iddia edildiği gibi saklı altın bulunamayınca TMSF otelin eski genel müdürü hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.

SUÇ DELİLİ YOK, İŞGAL SÜRÜYOR

Siyasî gasp bitmedi. Koza ile başladılar, cesaret buldukça devam ettirdiler. Türkiye’de 14 aydır yönettikleri Koza şirketlerinde yasa dışı tek bir işlem tespit edemedikleri halde işgale devam edenler, utanmadan Londra’daki Koza Ltd’in de kendilerine devir edilmesini mahkemeden talep etmişti. ‘Nereden çıkarıyorsunuz böyle bir yetkiniz olduğunu kuzum!’ cevabını almaları ile Londra’dan ilk İstanbul uçağına bilet almaları bir oldu. Kayyımlar, ‘Temel hukuka giriş’ dersini alıp yurda dönmenin şaşkınlığını bir süre üzerlerinden atamaz.

Mahkemenin bu kararından müteessir oldum. Zira adalet için de dışa bağımlı hale gelmiş bir Türkiye’nin yarınları maalesef bugünlerden daha karanlık geçecek. İşadamını taltif edeceğine başka memleketlerin mahkeme kapılarına mahkûm eden AKP siyasetinin vaat ettiği Yeni Türkiye, ‘ya sev ya terk et’ sloganından öte bir kapıya çıkmıyor. Maalesef ifade/medya hürriyeti, mülkiyet hakkı, masumiyet karînesi, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti, velhasıl demokrasinin asgarî şartları top yekûn imha ediliyor.

Ailelerin binbir emekle, alın teri ile kurup büyüttüğü şirketlerine ‘paşa gönlüm böyle arzu etti’ diyerek el koyanlar, mülkü temelinden yıktıklarını nasıl fark edemez? Dünyadaki adaleti de elin insanından beklemek mecburiyetinde kalıyoruz.

YERLİ SERMAYE LONDRA, PARİS’TE ADALET ARIYOR

İleri demokrasiler için yüz kızartıcı hukuk cinayetlerinin devlet eli ile taammüden işlenmesinin mahcubiyeti ile ne kadar yaşanabilirse mağdur işadamları da o kadarıyla iktifa ediyor. Onlara bu zulmü reva görenler, Akın Bey ve diğerlerinin haklarını ararken bile ne kadar derin bir teessür içinde olduklarını görebilselerdi keşke.

Esasında bu mahcubiyetin birinci derecede mesuliyeti Anadolu sermayesini adalet için Londra, Paris, Strazburg ve Lahey kapılarında bekletenlere aittir.

İngiliz mahkemesi, Koza İpek Holding’in İngiltere’deki varlıkları üzerinde Türk kayyımların yetkili olmadığına karar verdi. Aynı gün Murat Ülker, Ülker Bisküvi’nin yüzde 21’ine tekabül eden 71.8 milyon adet hisseyi Londra’da kurduğu Pladis’e Borsa İstanbul dışında satacağını açıkladı.

Kasım ayında hükümete yakın gazetelerde hedef gösterilen Ülker’in şirketlerine el konulacağı ima edilmişti. Bank Asya, Koza İpek, Kaynak, Zaman, Boydak, Naksan, Dumankaya, Alfemo ve Süvari gibi gruplarda tatbik ettikleri algı operasyonlarının merkezine Ülker’i yerleştirenler bu satışı duyunca ‘paraları yurt dışına kaçırıyor’ yaygarası kopardı. Ülker’in Twitter’dan verdiği cevap etkileyiciydi: “Yanlış anlatma çabaları boşuna. Pladis, Yıldız Holding’in, o da T.C. şirketi ve ailemizin ve öyle kalacak. Gayemiz Türkiye’yi globale taşımak.”

Murat Bey, özlü konuşmuş. Sonuna kadar haklı. O haberleri tekzip eden kimse çıkmadı hükümet cenahından. Ateş olmayan yerden çıkmadı o haberler! Ülker hisseleri yüzde 7’den fazla kıymet kaybetti. Giden yüz milyonlarca doların hesabını kim verecek?

Türkiye küçük adamların elinde günden güne küçülen bir ülke haline geldi. Dünyada var olabilmek için dışarı çıkmaktan başka çare yok. Böylece patronlar hem sermayesini haydutlardan kurtaracak hem de geleceğini garanti altına alacak.

Kayyım atanan, TMSF’ye devredilen holdinglerin perişan hali ortada iken geride kalan sermayenin teminatı mı var? Hukukî teminatı yok etmişseniz işadamlarının paralarını güvenli limanlara taşımasından niye rahatsız oluyorsunuz ki!

KOÇ VE SABANCI DA PARAYI DIŞARI YATIRIYOR

Koza veya Ülker gibi Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, Süzer ve Fiba (Özyeğin) gibi gruplar da yatırımlarını dışarı kaydırıyor. O gruplara kızanlar, kıt olan yerli sermayenin niye göç etmek mecburiyetinde kaldığının cevabını vermeli.

Bu tablo yabancı sermayenin dikkatinden de kaçmıyor. Yılın ilk 10 ayında doğrudan yabancı yatırımlar yüzde 44 azalmış. Onlar da eski güzel günlerin hatırına geldi. 2017’de gelişler daha da azalacak. Doların yükselişine bir de bu zaviyeden bakın.

Londra’da yaşayan Akın İpek, Yüksek Mahkeme’nin kararını haber yapan Reuters’e gönderdiği e-posta mesajında, “Adaletin gerçekleştiğini görmekten çok mutluyum” ifadelerini kullanmış.

Hariçte de olsa adaletin tecelli etmesi güzel. Darısı adalette de dışa bağımlı hale getirilen Türkiye’nin başına…

ADALETTE DIŞA BAĞIMLI EKONOMİDE;

-Yatırım olmaz,
-Sermaye girişi azalır,
-İhracat artmaz,
-Turizmde kriz yaşanır,
-İşsizlik tırmanır,
-Kayıt dışı ekonomi yaygın hale gelir,
-Ekonomi küçülür,
-Memleket borç sarmalına girer,
-Enflasyon ve faizler yükselir,
-Dövizin fiyatı alır başını gider,
-İçtimaî patlamalara kapı aralanır,
-Siyasî istikrarsızlık baş gösterir.

[Semih Ardıç] 24.12.2016 [TR724]

AKP, IŞİD’e niye sessiz? [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

Terör örgütü IŞİD’in, elinde esir tuttuğu 2 Türk askerini diri diri yakması, Türkiye’yi ayağa kaldırdı. AKP ve yandaşları ise sessizliğe büründü. Bunun tabi ki çok anlaşılır sebepleri var. Şu ana kadar yaşananlar, atılan adımlar, izlenen politikalar, kullanılan söylemler ortada son derece girift bir ilişkinin var olduğunu ispatlıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Damat Berat Albayrak’ın petrol ticaretinden IŞİD-MİT ilişkilerine, Erdoğan’ın “Velev ki pazarlık yaptık” diyerek terör örgütünü muhatap haline getirmesinden dönemin başbakanı Davutoğlu’nun “Öfkeli gençler” tanımlamasına, militanların Türkiye’de tedavi edilmesinden İstanbul’da kılınan bayram namazlarına, yandaş gazeteci ve akademisyenlerin IŞİD övgülerinden Saray’a bağımlı yargının bütün şüphelileri serbest bırakmasına kadar yüzlerce örnek, ister istemez AKP’yi hedefe oturtuyor.

HEM GÜÇ BİRLİKTELİĞİ HEM GÖNÜL BİRLİKTELİĞİ

Suriye’de bütün planlarını Beşşar Esad’ın gitmesi üzerine kurgulayan AKP rejimi, bu uğurda El Nusra’dan IŞİD’e kadar hemen bütün terör örgütlerini öyle ya da böyle destekledi. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin, “IŞİD’e, Esad’ı devirmek isteyenler sebep oldu” açıklaması da bunu kastediyordu. Bu cümlenin muhatabının Türkiye ve Suudi Arabistan olduğunda hemen bütün uzmanlar hemfikir. İzlenen taktik, “Esad devrilecek, sonra da IŞİD tasfiye edilecek” şeklindeydi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, o dönem söylediği, “Esad gitsin, Suriye halkı onları içlerinde barındırmaz” cümlesi de bunu ifade ediyordu. Fakat Esad’ın bir türlü gitmeyip daha da güçlenmesi ile birlikte AKP rejimi daha da agresifleşip bu tür terör örgütleriyle kurduğu ilişkiyi daha da ilerletti.

Vahşi terör örgütü ile ilişki maalesef sadece ‘stratejik müttefik’lik düzeyinde değildi. Ne kadar inkâr edilirse edilsin bir ‘gönül birlikteliği’ de söz konusu. AKP tabanında ya da yandaş kalemler arasında IŞİD’e övgüler dizenden bir türlü ‘terör örgütü’ demeye içi el vermeyene kadar değişik tonlarda ‘sempatizan’a rastlamak mümkün.

‘NANKÖR IŞİD’

AKP yöneticilerinin de uzun süre IŞİD’i ‘terör örgütü’ olarak niteleyememesi belki şimdilerde hatırlanmıyor olabilir. Fakat bu, 2013 ve 14’ün popüler tartışma konularından biriydi. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun örgütü ‘bir grup öfkeli Sünni genç’ olarak tanımlaması ise unutulmayanlar arasında. 7 Ağustos 2014 tarihli açıklamasında IŞİD’in Irak’taki varlığını ‘bir nevi reaksiyon’ olarak tanımlayan Davutoğlu, “IŞİD dediğimiz yapı radikal, terörize gibi bir yapı olarak görülebilir ama oraya katılanlar arasında Türkler, Araplar, Kürtler vardır. Oradaki yapı, daha önceki hoşnutsuzluklar öfkeler büyük bir cephede geniş bir reaksiyon doğurdu” değerlendirmesini yapmıştı.

22 Ekim 2015’te başbakan olarak IŞİD’e ‘nankör’ demesi de siyasi hafızaya kaydolan ‘itiraflar’ arasında. 17 Haziran 2014’te yandaş Ülke TV’nin Bıçak Sırtı programına katılan Star yazarı (daha sonra AKP Milletvekili oldu) Orhan Miroğlu’nun, “PKK ve IŞİD’i terör örgütü olarak görmüyorum” cümlesi de semboller arasına girdi.

SARAY’IN IŞİD’LE PETROL TİCARETİ

Söz konusu AKP olunca ilişkinin  ‘ekonomik  boyutu’ da olmazsa olmazlardan. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’ın mailleri, IŞİD’le kurulan ‘petrol hattını’ gözler önüne sermişti. Redhack ve Wikileaks tarafından yayınlanan maillerde, Albayrak’ın, IŞİD’le petrol ticareti yapan Powertrans isimli şirketin yöneticisi olduğu anlaşılmıştı. Personel alımından maaşlarına kadar şirketin her şeyinin Berat Albayrak’a sorulduğu ortaya çıkmıştı.

Uçak krizinin ardından Erdoğan’ın ‘kirli çamaşırlarını’ dökme noktasında hiç de ‘diplomatik’ davranmayan Rusya da bu ilişkiyi uluslararası arenaya taşımıştı. Aralık 2015’te Moskova’da gazetecilere bir brifing veren Rusya Savunma Bakan Yardımcısı Anatoly Antonov, Erdoğan ve ailesini IŞİD’le doğrudan petrol ticareti yapmakla suçladı. Rusya, iddialarını daha da ileri boyutlara taşıyarak Türkiye’nin IŞİD’e silah yardımı yaptığına dair bir takım belgeleri BM Güvenlik Konseyi’ne götürmüştü.

Nisan 2016’da Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vitaliy Çurkin, Türkiye’nin Suriye’de IŞİD’in kontrolü altında bulunan bölgelere yasadışı yollardan silah ve mühimmat gönderdiğine ilişkin belgeleri BM Güvenlik Konseyi’ne sundu. Güvenlik Konseyi’ne sunulan belgede, “Türkiye, IŞİD’in ana silah ve askeri teknoloji tedarikçisi durumunda. Bu amaç doğrultusunda yasadışı örgütleri kullanan Türkiye’de tüm bu organizasyonu idare eden Milli İstihbarat Teşkilatı. Sevkiyat, arabalarla ve insani yardım konvoylarıyla gerçekleştiriliyor” denilmişti.

Aslında BM, bu iddiaya çok da yabancı değildi. Temmuz 2015’de BM Güvenlik Konseyi’nin El Kaide Yaptırımlar Komitesi’ne gönderilen bir raporda, Türkiye üzerinden IŞİD’e kaçak silah taşındığı öne sürülmüştü.

IŞİD-MİT İLİŞKİLERİ

Rusya’nın gündeme getirdiği MİT-IŞİD ilişkileri hakkında ise oldukça zengin bir müktesebat mevcut. Ankara Gar katliamı davası sanıklarından Mehmettin Baraç, Kasım ayı başındaki duruşmada ne demişti, hatırlayalım. IŞİD lideri Ebubekir el Bağdadi’ye mektup gönderdiği iddiası sorulan Baraç, “Bağdadi’ye mektup göndermiş olsaydım şu an sizinle değil, Hakan Fidan ile görüşüyor olurdum” şeklinde manidar bir cevap vermişti. Halen AKP Bingöl Gençlik Kolları üyesi olduğunu söyleyen Baraç’ın Bağdadi ile Fidan arasında böyle bir bağ kurması dikkat çekiciydi.

Ancak bu ilk değildi. HDP Mersin ve Adana binalarına bombalı saldırı gerçekleştiren IŞİD üyesi Savaş Yıldız’ın itirafları ilk akla gelenlerden. Yıldız, Suriye’de YPG’nin elindeyken 22 Mart 2016 tarihinde ANHA haber ajansına görüntülü bir röportaj verdi. ‘Ebu Bekir’, ‘Efe’ ve ‘Ebu Mus’ab’ kod adlı Türkiye’deki 3 üst düzey IŞİD yöneticisi için “MİT ajanı” dedi. Bu üçü de daha sonra Ankara Garı katliamında karşımıza çıkacaktı.

Bu isimler, İlhami Balı, Yunus Durmaz ve Edremit Türe. Bu isimlerden Yunus Durmaz’ın daha önce de MİT’le karanlık bağlantıları gündeme geldi. CHP İstanbul Milletvekili Eren Erdem, katliamın 1. yıldönümünde ABC Gazetesi’ndeki köşesinde, Durmaz’ın 2009 yılında El Kaideci olduğu şüphesiyle yakalandığını ama MİT’ten gelen bir yazıyla serbest bırakıldığını iddia etti. Gar katliamı sanıkları arasında Durmaz’a bağlı çalıştığı iddia edilen 3 isim daha var ki iddiaya göre onlar da 2014 yılında MİT sayesinde hapisten kurtulmuşlardı. Bunlardan biri Yunus Durmaz’ın ağabeyi Ökkeş Durmaz. Diğer ikisi Ahmet Güneş ve Mustafa Delibaşlar.

Evrensel’den Tamer Arda Erşin, 7 Ağustos 2016 tarihli haberinde MİT’in bu 3 isim için 2014 yılında devreye girdiğini yazdı. Haberde, gözaltına alınan bu 3 kişinin, beraberlerinde IŞİD militanı olduklarını ispat eden çeşitli dokümanlarla yakalanmasına rağmen MİT’in 30 Ekim 2014 tarihinde mahkemeye “Sanıkların IŞİD’le alakası yoktur” diye rapor gönderdiği bilgisi yer alıyordu Sonuçta Antep 5. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, raporun geldiği gün oybirliği ile 3 sanığı tahliye etmişti.

MİT’LE YAZIŞAN IŞİD EMİRİ

‘IŞİD’in teknoloji emiri’ ünvanı taşıyan Ersen Çelik de MİT bağlantılarını gündeme getirenlerden. Gaziantep Emniyeti’ne verdiği bir ifadede, Suriye’deyken MİT’le görüştüğünü anlattı. MİT yetkilileri ile WhatsApp’tan yazıştığını söyleyen Çelik, telefonunda hala bu yazışmaların ve numaraların bulunduğunu belirterek Emniyet’e teslim etti.

Yine iddianamede Ankara katliamı da dâhil Türkiye’deki tüm IŞİD saldırılarının emrini verdiği öne sürülen İlhami Balı da şüpheli ilişkileri ile dikkat çeken biri. Savaş Yıldız’ın kod adını verdiği 3 MİT ajanından biri de oydu. Ankara saldırısının baş faili olduğu iddia edilen Balı’nın bütün faaliyetlerinin Emniyet ve MİT tarafından takip edildiğini, telefonlarının dinlendiğini ama bir kere bile operasyona maruz kalmadığı, belgeleriyle ortaya çıkmıştı.

MİT ve IŞİD bağlantıları Niğde saldırısında da gündeme gelmişti. 1 polis, 1 asker ve 1 sivili şehit eden IŞİD militanlarının yargılandığı davanın firari sanığı Heysem Topalca’nın, MİT çalışanı olduğu iddia edilmişti.

‘BİZ BAKKAL DÜKKÂNI İŞLETMİYORUZ’ DEMİŞTİ

Bu özet, terör örgütü ile istihbarat teşkilatı arasındaki bağlara ilişkin. Bundan daha önemlisi ise siyasi irade ile ilişkileri. Eski başbakan yardımcısı Emrullah İşler’in, “IŞİD öldürüyor ama işkence bari yapmıyor” diye yücelttiği bir örgütten bahsediyoruz.

Örgütün İstanbul’da açık alanda kalabalık bir grupla kıldıkları bayram namazı çarşaf çarşaf gazetelerde yayımlandı. IŞİD militanlarının Hatay, Gaziantep, Urfa hastanelerinde tedavi oldukları resmi Emniyet raporlarına bile girdi. Hatta hastaneler yetmeyince Diyanet’in misafirhanelerini kullandıkları da resmi evraklarda görülen gerçekler. Teröristlerin Türkiye’de nerelerde eğitim aldıklarını artık sokaktaki vatandaş bile biliyor.

Oysa Erdoğan, sorulduğunda “Biz bakkal dükkânı işletmiyoruz, devlet yönetiyoruz” diyor. Malum, Musul’da rehin alınan 49 vatandaşımızın 40 IŞİD militanı ile takas edildiği ortaya çıkmıştı. Bunun için terör örgütü ile ‘resmi pazarlık’ yapılmıştı. Erdoğan, 21 Eylül 2014’te ‘takas’ iddiaları sorulunca “Velev ki takas ettik, ben bir cumhurbaşkanı olarak şuna bakarım, artık ülkeye geldiler, ailelerine kavuştular. Devlet yönetmek, bakkal işletmeye benzemez” demişti. Ama şimdi anlaşılıyor ki bakkal bile yönetemeyecek haldeler.

[Ahmet Dönmez] 24.12.2016 [TR724]

17/25 Aralık yargılansaydı, nasıl olurdu? [Haber-Analiz: Mehmet Yıldız]

Büyük gün gelip çatmış, dönemin Başbakanı savcıların iddiaları karşısında ‘hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa elini keserdim’ diyen Peygamberin (SAV) ümmetine yakışır bir tutum sergileyerek tarihe geçmişti. Adeta yolsuzluklara karşı meydan okumuş, ‘hesabını veremeyeceğimiz bir işimiz yok, ben buradayım, istediğiniz her yerde hesabımı veririm’ demişti. Kendinden o kadar emin bir tavrı vardı ki, TBMM’ye parti olarak müracaat edilmiş ve yolsuzluk soruşturmasında adı geçen bütün milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmış, savcıların daha etkili soruşturma yapmalarının önü açılmıştı.

Türk siyasi tarihinde eşine rastlanmayacak bu hesap verilebilirlik karşısında, dönemin başbakanına destek zirve yapmış ve yüzde 70’lere ulaşmıştı. AK Parti ‘AK’ olduğunu bir daha ispatlamış, içindeki çürükleri de bu şekilde temizleme imkanına sahip olmuştu.

17/25 Aralık: Asrın en büyük yolsuzluğu

17/25 Aralık savcıları soruşturmayı derinleştirdikçe adeta lağım patlamış, bütün pislikler ortaya saçılmıştı.

Belediyelerdeki yolsuzluklar, başta Etiler polis okulu arazisi olmak üzere birilerine peşkeş çekilen kupon araziler ve maden ocakları, içine fesat karıştırılmış ihaleler ve bu ihalelerden alınan paylarla ‘Reis’i kayıtsız şartsız destekleyecek Havuz Medyası teşekkülü ve TÜRGEV…

Henüz 30 yaşında bir İran’lı ‘soytarı’ tarafından bakanlara dağıtılan astronomik rakamların havada uçuştuğu rüşvetler, bakan çocuklarının evinde bulunan kasalar dolusu paralar, 700 bin TL’lik hediye saatler ve ayakkabı kutuları içine istiflenmiş dolarlar…

Uluslararası arenada Türkiye’yi zora sokacak, İran ambargosunu delmek için bulunan formül gereği yapılan altın ticareti… Amerikan resmî belgelerinde El-Kaide lideri Usame bin Ladin ile bağlantısından dolayı adı ‘Küresel Terörist’ olarak geçen Yasin El Kadı’nın ülkenin kılcallarına yerleşmesi ve hatırlı bir ‘aile dostu’ olarak ülkemizdeki faaliyetleri gibi birçok konuda titizlikle soruşturma yapılmış ve sonuçta Cumhuriyet tarihinin en büyük ve en müdellel yolsuzluklarına ilişkin 1400 sayfalık bir iddianame hazırlanmıştı.

Adalet sarayında Saray adaletine…

Asrın yolsuzluk davasının görüleceği, Avrupa’nın en büyük adliyesi olan Çağlayan Adliyesi’nde hummalı bir hazırlık vardı. Çağlayan adliyesinin en büyük duruşma salonu bu dava için bir kat daha büyütülmüş ve bütün hazırlıklar tamamlanmıştı.

Asıl büyüklüğün devasa binalarda değil, mahkeme salonlarında yazdığı gibi ‘mülkün temeli olan adaleti’ ne pahasına olursa olsun tesis edecek cesarete sahip hakim ve savcılarla mümkün olduğunu bütün dünya görecekti. Başta da dediğimiz gibi ‘hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa elini keserdim’ diyen Peygamber’e (SAV) ümmet olmakla öğünen bir Başbakan’ın olması da büyük avantajdı.

Bu dava Asrın davasıydı ve bu isme yakışır bir şekilde yargılama yapılmalıydı. Davaya yabancı basın, milletvekilleri, uluslararası kuruluşlar, AB, BM temsilcileri büyük ilgi göstermişti.

Meğer her şey bir rüya imiş!

Saat tam 09:30 da başlayacak olan duruşmadan yarım saat önce, Dönemin Başbakanı adliye kapısından giriş yaptığı sırada, birden bir gürültüyle uyandım. Kaldığım mahallede elektrikler kesilmiş, jeneratör devreye girmiş, duruşmada yaşananları göremeden uyanmıştım. Meğer her şey bir rüya imiş!

Evet, bir rüya görmüştüm, ülkemin geldiği hazin durumu düşününce gördüğüm rüyanın gerçek olmasını ne kadar çok isterdim. Gördüğüm bir rüyaydı. Tıpkı demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin bütün bir toplum tarafından içselleştirildiği, modern ülkelerde olduğu gibi benim ülkemde de tesis edildiğini gördüğüm bir rüya!

Türkiye artık üçüncü dünya ülkeleri liginde

Eğer bu soruşturmalar ve yargılama adil ve tarafsız bir şekilde tamamlanmış olsaydı ne olurdu? 17/25 Aralık soruşturmaları karşısında en kolay ve olması gereken ‘yargı yoluyla aklanma’ yerine ‘Reis’in emrindeki Havuz Medyasının üstün performansı sayesinde halk yığınları ‘çalıyorlar ama çalışıyorlar, olur o kadar yolsuzluk’ noktasına getirildi ve sandıkta aklanma yolu tercih edildi.

Halk farkında değildi. Cebine giren sosyal yardımlar hatırına görmezlikten geldiği yolsuzluk ve rüşvet çok büyüktü, sonunda faturanın kendisine ödetileceğini hesap edemedi. Eğer bu yargılama olsaydı belki şüpheliler ciddi cezalar alacaklardı. Ama Türk adaleti, demokrasi ve hukuk devleti kazanacaktı. Bunun yerine çok daha zor, çok daha yıkıcı, sistemi altüst eden bir yola girildi. Rüşvet ve yolsuzlukları kapatmak uğruna hukuk devleti ilkesi rafa kaldırıldı, yargı yürütmeye bağlandı, özgür basının sesi tamamen kesildi, insanlara ve kurumlara kurulan kumpaslarla kurumlar işlevsiz hale getirildi, ülke liyakatsiz insanlara mahkum edildi ve ekonomi sıfırlandı.

Bugün geldiğimiz nokta meydanda. 2015 yılında Dünya Hukukun Üstünlüğü Endeksinde Türkiye, 102 ülke arasında 80. sırada yer aldı. Türkiye sıralamada bir önceki yıla göre 21 basamak geriledi (3 Haziran 2015, Zaman). Dünya Adalet Projesi’nin (JWP) 2016 Küresel Hukukun Üstünlüğü Endeksi verilerine göre Türkiye, ‘iktidar üstünde en az denetimin olduğu ülkeler’ arasında 6. sırada. 113 ülke içinde 99. sırada yer alan Türkiye, Temel Haklar kategorisinde 105, suç adaleti sisteminde 75, sivil adalet sisteminde ise 86, güveliğin sağlanması kategorisinde ise 98. sıralarda yer aldı. (20 Ekim 2016, Cumhuriyet)

Tarih bugünlere not düşerken kara insanların ülkeye verdikleri zarar ve kötülüklerden ayrıntısıyla bahsedecek ve tarihin derin dehlizlerinde mahkum edecektir.

Türkiye’de adaletin içler acısı hâlinin detayları için bakınız (İngilizce):


[Mehmet Yıldız] 24.12.2016 [TR724]