Koronavirüs’ü nasıl atlattım?

İşadamı Abdülkadir Dikici, teşhis ve tedavi sürecini Tr724’e anlattı.

Hangi belirtilerle başladı?

Neler yaşadı?

Hastanede nasıl bir tedavi uygulandı?


[TR724] 7.4.2020

Hapishanelerde virüs ile öldürmeye teşebbüs [Dr. Ergün Çapan]

Başta insan hayatının korunması ile ilgili yetki sahipleri olmak üzere salgın ve öldürücü hastalıklardan hapishanelerdeki yüzbinlerce insanın hayatının kurtarılması için elden gelen performansın gösterilmesi insanî, dinî, hukukî, tarihi ve uhrevî bir mesuliyet olsa gerektir. Böylesine hayati ve değişik boyutları olan bir konuyu İslamî perspektiften ele alıp kısaca analiz etmek istiyoruz.

İslam Hukuku’nda öldürme suçu

İslam’a göre haksız yere bir insanı öldürmek en büyük suç ve günahtır.  Kur’an’da en ağır ceza, kasten bir insanı öldürmeye verilmiştir: “Kim bir mümini kasden öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa sûresi, 4/93) Genel yaklaşıma göre haksız yere bir insanı öldürmek şirkten sonra en büyük günahtar. Bununla birlikte ümmetin allamesi İbn-i Abbas, haksız yere bir insanı öldürmenin şirk ölçüsünde bir günah olduğunu ve böyle bir suçu işleyen kimsenin ebedi cehennemlik olduğu görüşündedir. (Taberi, Câmiu’l-beyan, 9/83, İbn-i Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-azîm, (Muhtasar)1/423)

 Bütün ilahi dinlerde de haksız yere bir insanı öldürmek en büyük suç ve günahlardan biri olarak kabul edilmiştir. (Tekvin, 9/5-6; Matta, 5/21-24) Haksız yere bir insanı öldürme Kur’an’da “hata” ve “kast” olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Fıkıh kitaplarında bu iki çeşit öldürme, kasda benzer öldürme, hata sayılan öldürme ve tesebbüben öldürme  ilaveleriyle genişletilerek ve detaylandırılarak beşe kadar çıkarıldığı da olmuştur. (Cassas, Ahkâmu’l-Kur’an, 3/191; Serahsî, Mebsut, 26/59) Kur’an’da bu iki çeşit hata ve kasten öldürme olarak peşi peşine zikredilmiştir.

1- Hata ile öldürmek:  Kur’an’da, gerçek bir müslümanın mümin kardeşini ancak hata ile öldürebileceği beyan edilmiştir: “Müminin mümini öldürmesi olacak iş değildir, ancak yanlışlıkla olursa başka.” (Nisa, 4/92)

Ayette bildirilen hata ile öldürme ise fıkıh alimleri tarafından bir şahsın vurmayı ve öldürmeyi istemediği halde yani ona öldürücü bir aletle bilfiil teşebbüs etmeksizin hata ile bir başkasını öldürmesidir. Bir kimsenin av hayvanına veya hedefe nişan almışken farkında olmadan bir insanı öldürmesi veya uyuyan bir insanın bir başkası üzerine düşüp onun hayatına son vermesi gibi. (İbn-i Abidin, 5/341, İbn-i Kudame, Muğni,  7/65)

2- Kasten öldürmek: Nisa, 4/93. ayette geçen kasten öldürme İslam alimleri tarafından  kullanılan aletin öldürücü olmasına bağlanmış; kılıç, bıçak, mızrak, ok v.s. misal olarak zikredilmiştir.  Zira, bir insanın bir başkasını öldürmeyi kast etmesi kalbe ait bir fiildir. Bu da ancak bir delil ile bilinir. Kalben bir insanı öldürmeyi kastetmenin delili de kullanılan alettir. Kullanılan alet insanları öldüren bir alet ise bu kasten öldürmeye teşebbüs demektir. (İbn-i Abidin, 5/339; Nevevî, Ravdatu’t-tâlibin, 9/123; Behûtî, Keşşâfu’l-gına, 5/504) Bu açıdan meseleye bakıldığında sebepler açısından insan hayatına son veren her türlü silah, kimyevi madde, virüs gibi şeylerin kasten öldürme  aleti olarak değerlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla hapishanelerde coronavirus gibi pandemic ve öldürücü hastalıkla insanları başbaşa bırakmak, onları tahliye etmemek kasten insan öldürmeye teşebbüstür. Tabii buradaki kast kimi ne zaman öldüreceği belli olmayan gayr-i muayyen kast ile katildir. Tıpkı bir stadyuma veya kapalı salona giren silahlı birisinin rasgele ateş ederek insanları öldürmesi gibidir. Bu şekilde kasten öldürülmek istenen insanların nasıl bir suç işlediğinin de bilinmesi gerekir.

Diğer taraftan Türk Ceza Kanunu’ndaki kasten insan öldürme ile ilgili maddeleri hatırlatmanın da faydalı olacağı kanaatindeyiz. TCK’nın 76. maddesinde soykırım amaçlı kasten öldürme fiilinin cezası, 77. maddesinde insanlığa karşı suç kapsamında kasten öldürme fiilinin cezası, 95/4 maddesince işkence neticesinde öldürme fiilini cezası, 81. maddesinde kasten insan öldürme fiilinin cezası; 82. maddesinde kasten insan öldürme fiilinin nitelikli hallerinin cezası, 83. maddesinde, kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi fiilinin cezası; 84. maddesinde intihara yönlendirme fiilinin cezası; 85. maddesinde de taksirle öldürme fiilinin cezası düzenlenmiştir.

Tahliye edilmeyen insanların  suçu

İslam Hukuku’na göre bir suç somut delil ile tespit edilir. Delili de iddia edenin getirmesi gerekir. Suçun tespiti ile ilgili bu temel esası, Peygamber Efendimiz  şu şekilde bildirmiştir: “İddia eden delil, hakkındaki iddiayı kabul etmeyenin de yemin etmesi gerekir.” (Darakutnî, Sünen, 4509; Müslim, 223) Bu itibarla delil olmadığı halde bir insanı suçlu ilan edip sonra da ondan suçsuz olduğunu ispatlamısını istemek İslam Hukuku’na tamamen zıttır. Bu şekildeki bir suç tespit anlayışı her türlü keyfi muameleye, zulüm ve fecaate zemin hazırlamak demektir.  Nitekim modern hukuk sistemlerinde de iddia eden iddiasını somut delil ile ispat etmekle yükümlüdür.

Bir insanın terör suçu ile suçlanabilmesi için terör kabul edilen suçları işlediğinin somut deliller ile ispat edilmesi gerekir.  Klasik İslam Fıkıh kitaplarında bu konu daha çok “Bağy” ve “Hırabe” bölümlerinde ele alınmıştır. Konu ile ilgili pek çok ayet ve hadisin değerlendirildiği bahse geçen bölümlerde terör suçunun cebir ve şiddet merkezli olduğu görülür.  Nitekim modern dünyada terörün değişik açılardan tanımı yapılmaya çalışılmakla birlikte cebir ve şiddet hemen hepsinde temel unsurdur. Dolayısıyla somut delil ile terör işlediği ispatlanamayan insanlara terörist muamelesi yapılamaz.

Bu temel esaslar açısından bakıldığında  İslam’ın emrettiği mali ibadeti yerine getiren, sohbete iştirak eden insanlar “Terör” suçu ile hapsedilemez. Zira, Kur’an’da otuzdan fazla ayette zekat verilmesi emredilmiş;  (Mesela, Bakara, 2/43, 83, 110; Nisa, 4/73) zekat verenlerden övgü ile bahsedilmiş (Bakara, 2/177; Maide, 5/55; Hacc, 22/41, 78) ve bu ibadeti yapan insanlara Allah’ın lutfedeceği mükafatlar müjdelenmiştir. Allah’ın mükellef tuttuğu mali ibadeti, zekat, burs, himmet, kermes ve değişik eğitim  faaliyetleriyle yerine getiren insanların terörist ilan edilerek hapsedilmesi ve salgın hastalıkla ölüme terk edilmesinin dinî, hukukî ve insani bir kriteri yoktur. Nitekim dünya genelinde hangi din ve milletten olursa olsun meşru dairede kazanıp hayır faaliyetlerinde bulunan, bağış yapan insanlar bırakın terörist ilan edilmeyi takdirle karşılanmaktadır.

Aynı şekilde sohbete katılmak ta bir fazilettir, suç değildir. Peygamber Efendimiz,  Allah’ın mesajının okunduğu, ders yapıldığı, müzakere edildiği meclislere katılmanın faziletini anlatarak oralara iştirak etmenin faziletinden bahsetmiştir: “Bir topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine sekîne iner, onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır. Allah Teâlâ da o kimseleri kendi nezdinde bulunanların arasında anar.” (Müslim, zikr 38; Ebû Dâvûd, vitr 14) Böyle bir sohbet ortamına katılmak Allah ve Resulüllah’a göre bir fazilettir, terör faaliyeti değildir.

Diğer taraftan düşünce ve fikir insanlarının, şiddete, teröre karşı çıkmış, gazeteci, akademisyen, eğitimci, esnaf ve öğrencinin, kanun ve mevzuat çerçevesinde açılan okul, dernek,  banka, hayır kurumu, gazete, dergi, vs. kurumlarında çalışan, üye olan, oralarda işlem yapan kimselerin terör kapsamında değerlendirilerek hapsedilmesi ve hapishanede öldürücü salgın hastalıkla başbaşa bırakılması tarihi bir katliamdır.

Savaşta bile kadın çocuk yaşlı öldürülmez

Peygamberimiz, savaş meydanında bile muharip statüsünde olmayan kadın, çocuk, mabede kapanmış insanların öldürülmesini yasaklamıştır. (Buhari, 3015; Müslim, 1744; Tehanevi, İlaü’s-Sünen, 12/31-32)

Peygamberimizin ilgili hadislerini değerlendiren İslam Hukuku alimleri, kadınların, çocukların, yaşlıların, rahiplerin, kilisede ibadet eden insanların,  görmeyenlerin, kötürümlerin savaşta öldürülmelerinin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. (Tahavî, Muhtasaru İhtilafı’l-Fukaha, 3/455-456)

Savaş esnasında bile öldürülmeyen insanların hapishanelerde katledilmesi, öldürülmesine zemin hazırlanması  tarihte eşi benzeri pek görülmemiş korkunç bir fecaatir.

Hapishaneler ıslah/rehabilite yeridir

İslam hukuku’nda ve beşeri hukuk sistemlerinde hapishaneler suçu somut delil ile sabit olmuş kimselerin insanî yaşama şartlarının sağlanarak rehabilite edildiği yerlerdir. Yoksa balık istifi gibi yığılarak, normal hayat şartlarından mahrum edilerek imha edilmesine zemin hazırlanan yerler değildir. (Hasan Ebu Gudde, Ahkâmu’l-sicn ve muameletü’l-sücena fi’l-İslam; Diyanet Islam Ansiklopedisi, “Hapis” Madd.)Nitekim, Birleşmiş Milletler kararları ve uzlaşılmış model standartları ve yönergeleri BM Genel Kurulunca kabul edilerek mahkumların sağlık hakkı, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar arasında sayılmıştır. Buna göre bu hak evrensel ve uygulamada eşitlikci olmak zorundadır.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 2. maddesi, Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 2. ve 26. maddeleri ile Birleşmiş Milletler’in pek çok beyannameleri ve sözleşmelerine göre herkesin her hangi bir fark ya da ayrım gözetilmeksizin hayat hakkı korunmalıdır. Herkes bu hakkın ihlaline karşı  çarelere kanunlarca eşit ve etkin erişim garantisi altında olmalıdır ve kimse keyfi olarak hayat hakkından mahrum bırakılamaz.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi uyarınca da devlet, bir kişinin insan onuruyla bağdaşan koşullarda alıkonmasını, tedbirin infazına yönelik yol ve yöntemin kişiyi, alıkonmanın doğasında kaçınılmaz olarak bulunan sıkıntı düzeyini aşacak yoğunlukta ızdırap ve zorluğa maruz bırakmamasını, infazın pratik gerekliliklerini dikkate alarak, diğer şeylerin yanı sıra kişiye gerekli tıbbi yardımı sağlamak suretiyle, sağlık ve refahının yeterince sağlandığını güvence altına almakla yükümlüdür.

Netice itibariyle İslam Hukuku’na göre hapishanelerde coronavirus gibi pandemic ve öldürücü hastalıkla insanları başbaşa bırakarak onları tahliye etmemek kasten insan öldürmeye teşebbüstür. Böylesine bir tarihi katliama karşı çıkmak, dine, hukuka, evrensel insani değerlere inanan vicdan sahibi herkesin tarihi ve uhrevî bir mesuliyetidir.

[Dr. Ergün Çapan] 6.4.2020 [TR724]

Çin kolonyayı uçakla satın alıyor

Eyüp Sabri Tuncer Yönetim Kurulu Başkanı Engin Tuncer, koronavirüs salgınıyla birlikte ihracat oranlarının arttığını belirtti. Uzak Doğu ülkelerinin ihracat kapısına dönüştüğünü kaydeden Tuncer, “Çin şu anda kolonyayı uçak ile satın alıyor” dedi.

KRONOS -7 Nisan 2020

ANKARA – COVİD-19 salgınıyla birlikte Türkiye’de adeta gündemin ortasına yerleşen, ilk haftalarda neredeyse karaborsaya düşen kolonyanın Türkiye’deki önemli ismi Eyüp Sabri Tuncer’in Yönetim Kurulu Başkanı Engin Tuncer, yeniden kolonyanın öneminin anlaşıldığını aktardı. Korona salgını sonrası Ankara Ulus’ta yer alan satış mağazalarına bir günde 10 bin ayak basımı gerçekleştiğini aktaran Engin Tuncer, “Anafartalar ve Denizciler Caddesi’nde metrelerce kuyruk oluştu. Biz buna kolonyanın yeniden keşfedilmesi diyoruz. Eyüp Sabri Tuncer Türkiye’nin markası. Bu hepimizin değeri” açıklamasında bulundu. MAG Dergi’ye konuşan Tuncer, sadece kolonya değil kişisel bakım ürünlerine de önem verdiklerini kaydetti: “Anti-bakteriyel ruhsatımız da mevcut. O da çıkacak yakında. Dezenfektan üzerine de yatırım yapıyoruz. Ankara fabrikamızı üretim üssü haline getirdik. Çıkan ürün anında depolara sevkiyata gidiyor.”

“KOLONYANIN 36 VİRÜS ÜZERİNDE ETKİSİ SAPTANDI”

Yeditepe Üniversitesi ile yaptıkları çalışmadan da bahseden Engin Tuncer, “Yaptığımız çalışmalar sonucunda kolonyanın 36 virüste etkili olduğunu tespit ettik. 60 derece ile 80 derece alkolün dezenfektan özelliği bulunuyor. Bu süreçte gönül rahatlığı ile tercih edilebilir. Limon kolonyamızın derecesi 80, ürettiğimiz ünlü Bodrum mandalinası, Kapadokya üzümü, Ayvalık zeytin çiçeği gibi ürünlerimiz ise 70 derece. Her zevke hitap edecek ürünler yaptık. Türkiye genelinde dağılımımız çok iyi. Yurt dışında Uzak Doğu ülkeleri şu an ihracat kapımız diyebiliriz. Çin Hong Kong zincirleri, Singapur, Marcus Adası, Rusya, ABD ve Uzak Doğu üzerinde duruyoruz. Çin şu anda kolonyayı uçak ile satın alıyor” ifadelerini kullandı.

“FİYAT ARTTIRMADIK, ARTTIRMAYACAĞIZ”

Bu süreçte fiyat arttırmadıklarını kaydeden Tuncer, “Yüzde 200’e yakın ham maddelerde fiyat artışı var ama biz fiyat arttırmadık. Hammaddede zorlanır gibi olduk ama Sanayi Bakanlığı ile alkol fabrikaları kapasiteleri arttı. Yoğun bir şekilde 2 vardiyalı üretim başladı. Malsız kalmadık piyasayı da malsız bırakmadık. 11 Mart’ta kolonya üzerine haber çıkmaya başlayınca kapasitemizin üzerinde 18 bin koliye yakın sipariş geldi 1 günde. Sitemizi açık bıraktık fakat sevkiyatlarımızda biraz zorlandık. İnternet üzeri satışlarımıza yüklenmeye devam edeceğiz” dedi.

[Kronos.News] 7.4.2020

TTB: Çalışma hayatı devam ettiği sürece salgını önleyemeyiz

Salgını önlemek için katı bir izolasyonun şart olduğunu hatırlatan TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Adıyaman "Siz hem insanlara dışarı çıkmayın derseniz hem de milyonlarca insan dışarı çıkıp çalışırsa bu salgını önlememiz mümkün değil" dedi.

KRONOS -7 Nisan 2020

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Tarafsız Haber Ajansı’ndan Mehtap Gökdemir‘e konuşan Adıyaman, “Anladığımız kadarıyla Sağlık Bakanlığı test yani laboratuvar testi pozitif olan vakaları yayınlıyor. Test pozitifleri yayınlıyor. Ama biz de biliyoruz ki Türkiye’nin birçok yerinden bilgi geliyor bize, özellikle 3 büyükşehirden. Test negatif çıkıp ama klinik olarak ve radyolojik olarak tomografi ve akciğer filmi olarak Covid-19 teşhisi konulup Covid tedavisi yapılan hastalar var” ifadelerini kullandı.

‘TEST YÜZDE 45 ORANINDA YALANCI NEGATİF VERİYOR’

Adıyaman şöyle devam etti: “Bu testin duyarlılığı yüzde 55-60, yani yüzde 40 oranında 45 oranında yalancı negatif verebiliyor. Virüs varken de negatif verebiliyor. Onun için zaten tekrarlanıyor bunlar, hatta ikinci testte de bazen negatif gelebiliyor. Dolayısıyla bunlar hesaplanırken en azından klinik olarak Covid tedavisi yapılan ve radyolojik olarak biz de tomografi kullanımı çok sağlıklı değildir ama burada işe yaradı. Çok kullanılıyor. Test negatif gelmesine rağmen Covid tanısı almış hastaların da ilave edilmesi hasta sayısını artıracaktır.”

‘İSTANBUL’DA 1000’İN ÜZERİNDE SAĞLIK ÇALIŞANI ENFEKTE OLDU’

“Sağlık çalışanlarından hangi ilde ne kadarı bu işten etkilendi, o konuda bilgiler geliyor” diyen Adıyaman, “İstanbul’da binin üzerinde testi pozitif gelen sağlık çalışanı Covid-19 hastalığına yakalanmış. Sağlık çalışanı İstanbul’da binin üzerinde, İzmir’de 111, Ankara’da 100-150 arasında bir bilgi gelmişti” ifadelerini kullandı.

‘ORTA YAŞLI İNSANLAR SOKAĞA ÇIKIP ÇALIŞIRSA SALGINI ÖNLEYEMEYİZ’

Baskılama yöntemi olması gerektiğini ifade eden Adıyaman, “Bir yandan siz 65 yaş üstünü ve 20 yaş altını sokağa çıkma yasağı veriyorsunuz, sonra bir gün bir genelgeyle 18-20 yaş arası çalışanları tekstil ve tarımda çalışan, inşaatta çalışanları çıkabilir diyorsunuz. Baskılama yöntemi yapılması lazım artık. Bir strateji olarak bunun uygulanması lazım. Onun için de hayatı birazcık yavaşlatmak gerekiyor. Siz hem insanlara dışarı çıkmayın derseniz hem de milyonlarca İstanbullu ya da Türkiye’nin dört bir yanından milyonlarca insan, 18-20 yaş arası genç ya da 20-65 yaş arası olan orta yaşlı insanlar dışarı çıkıp çalışırlarsa bu salgını önlemeniz mümkün değil” diye konuştu.

‘KATI BİR İZOLASYON UYGULAMASI LAZIM’

Toplumsal hareketliliğin ciddi ölçüde yavaşlatılması gerektiğini vurgulayan Adıyaman, “Ve katı bir izolasyonun uygulanması gerekiyor. Bunun için de çok ciddi olmak gerekiyor. Biz ne diyoruz, önce tanı test yapacaksınız, ikincisi tanıyı koyacaksınız, üçüncü de tecrit edeceksiniz, dördüncü takip edeceksiniz, beşinci de tedavi edeceksiniz. Bunlar olmadan gerçekten bir salgınla mücadele etmenin imkanı yoktur.”

‘HAYATIN NORMALE DÖNMESİ 11 HAFTAYI BULABİLİR’

“Hayat ne zaman normale döner?” sorusuna Adıyaman, “Bizim danışmanlarımız var, uzmanlık derneklerinden, ekiplerimiz var; onların söylediği ‘9 haftayı bulur’ diyorlar, bir plato çizmesi için” yanıtını verdi. Adıyaman şöyle devam etti:

“İlk defa bir koronavirüs pandemisiyle karşılaşıyor insanlık. Dolayısıyla tam nasıl bir virüsün nasıl bir yol izleyeceğini tam bilemiyorlar. Burada bilgi eksikliği var. Onun için diğerlerinden farklı olabilir. Normal şartlar altında yaz ayına gelirken sönümlenirdi, ufak tefek şeyler kalırdı ama bunu bilemiyorlar onun için de bizim arkadaşlarımız bunun 9 haftaya hatta 11 haftaya kadar uzayabileceğini söylüyorlar. Bunu zaman gösterecek.”

[Kronos.News] 7.4.2020

KHK’lı mülteci akademisyen koronavirüsü nasıl yendi? [Selahattin Sevi]

KHK ile ihraç edildikten sonra tutuklanan, tahliye edildikten sonra Almanya'ya iltica eden eğitimci akademisyen koronavirüsle mücadele günlerini Kronos'a anlattı: Demek buraya kadarmış. Yolun sonuna geldik..." diye düşündüm...

SELAHATTİN SEVİ -7 Nisan 2020

Eşi Sümeyra Papatga ve çocukları Büşra ve Talha ile birlikte koronavirüse yakalanan Erdal Papatga zor günler yaşadı.

Bir cumartesi akşamı yüksek ateşle birlikte öksürük başlayınca önemsemedi. Çocuklarını parka götürmüştü, “üşüttüm herhalde” diye düşündü. Ertesi gün ateş 39 dereceye çıkınca, “tamam, bu virüs” dedi, kendi kendine.

Dortmund Teknik Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Erdal Papatga (34), KHK ile ihraç edilen akademisyenlerden biri. 10 ay cezaevinde tutulduktan sonra Türkiye’yi terk etti ve önce Yunanistan’a, ardından da Almanya’ya geldi.

Kronik astım hastalığından dolayı nezarette ve cezaevinde zor zamanlar yaşamıştı ama yeni bir hayatın başlangıcındayken bütün dünyayı kasıp kavuran koronavirüs (COVID-19) salgınından etkileneceğini aklına bile getirmemişti. İlk belirtilerin görüldüğü günün ertesinde pazar günü en yakın hastaneye gittiğinde doktorlar hemen muayene etti ve “Bir şey yok, evine gidebilirsin” dedi. “Bir daha baksanız, bende korona olabilir” diye üstelese de sonuç değişmedi. Çünkü gittiği sağlık merkezinde korona testi yapılmıyordu. Bunun için ev doktoruna gitmesi gerektiği, ancak ev doktoru uygun görürse test yapılabilen bir hastaneye sevkinin gerçekleşeceği söylendi.

“Ben de o gecenin sabahında pazartesi günü doğrudan ev doktoruna gittim” diyor Papatga. Ev doktorunun da sadece muayene ettiğini, korona testi için kendisine Gesundheimamt’ın adres gösterildiğini anlatıyor. Yüksek ateş ve sık tekrarlayan öksürükle birlikte Gesundheimamt’ta koronavirüs testi sırasına girmiş. Ayakta duracak hali olmadığı için Papatga, bendeki semptomlar ciddi; sıraya girmeden test yaptırabilir miyim, diye ricada bulunmuş ama faydası olmamış. Yaklaşık bir buçuk saat sırada bekledikten sonra test yapılmış ve ailece evde karantinaya gönderilmiş. İki gün sonra 18 Mart’ta da Gesundheimamt’tan arayarak testin pozitif çıktığını ve kesinlikle evden çıkmaması gerektiğini söylemişler.

Papatga, “Çok ağır değildim ama ateşim vardı, eşimde de başladı belirtiler. Onda çok ateş yoktu ama çok şiddetli bir ağrı vardı. Göz kapaklarını açamayacak şekilde yorgunluk oluyordu. Üç-dört gün kaldık biz böyle evde. Perşembe günü biraz kendimize geldik.” diyerek ailece korona virüsüne maruz kaldıkları ilk günleri şöyle anlatıyor:

“Eşim iyi toparladı ama bende astım vardı. Tedirginliğim daha da arttı. Astımla yaşamak zorunda olan bir kişi olarak nefes darlığı bazen oluyordu, bu sefer daha da arttı. Türkiye’den kalma bir hastalıktı ama Almanya’da nüksetmemişti. Perşembe gecesi öksürük arttı, nefesim daha da daralmaya başlayınca ben ambulansı aradım. Ambulans geldi. Testin pozitif çıktığını da söylemiştim onlara. Aldıkları gibi beni hastaneye götürdüler.”

Yakalandığı hastalığın ciddiyetini hastanede daha iyi anlamış. “Hemen testler, kan tahlilleri yapılmaya başlandı. Hastaneye cuma günü gelmiştim ama pazartesi günü doktor röntgen filmi çektirdi.” diyor. Ve müdahale ile ilgili süreci şöyle anlatıyor:

“Röntgen filmlerinden de bir şey çıkmadı. Ama hekimler kan değerlerimin düşük olduğunu, bir sorun olduğunu ama henüz bulamadıklarını söylediler. Bu sefer beni renkli röntgene gönderdiler hastane içinde. Öte yandan nefes darlığı da had safhaya ulaşmıştı. Röntgene giderken yürüyemedim, o kadar yani…”

Yoğun karantina önlemlerinin alındığı ve hastane içinde özel bir koronavirüs servisinin oluşturulduğu Dortmund Nordklinikum’da yaklaşık bir saat sonra renkli röntgen sonuçları gelince doktorlar ve hemşireler başına toplanmış Papatga’nın: “Senin ciğer perişan, neredeyse iflas edecek! Çok kötü bakteri enfeksiyonu var!”

“MAKİNE BANGIR BANGIR BAĞIRIYORDU”

Koronavirüsün üstüne astım, astımın üstüne ciğerlerde bakteri enfeksiyonu… “Beni perişan eden kısım orası olmuş” diyor Erdal Papatga. Doktorların kendisini apar topar yoğun bakım odasına kaldırdıklarını söyleyerek endişesinin daha da arttığı saatleri şöyle aktarıyor:

“İnhalasyon makinesi var, bir de burundan verilen oksijen var. O bende sürekli takılıydı. Yoğun bakıma götürürken bile arada takıyorlar onu, ciğer sürekli oksijen alsın diye. Yoğun bakımda gayet güzel baktılar, Allah razı olsun. Ciddi ekipmanlar vardı. Sağ bileğimin oradaki atardamara bir makine taktılar. Hem rahatlıkla kan alabiliyorlar hem de tansiyon nabız her şeyi oradan ölçebiliyorlardı. Doğrudan ayrı bir makineye bağlıydı. Nefes darlığı ve öksürük arttığında makine bangır bangır bağırıyordu. Normal serviste acil butonuna basıyorsunuz, hemşire geliyor. Yoğun bakımda makine kendisi bangır bangır bağırıyordu zaten.”

“YOLUN SONUNA GELDİK DİYE DÜŞÜNDÜM”

Yoğun bakımın kendisi için çok zor olduğunu ve yıprattığını ifade eden Papatga, kendi kendine, “Demek buraya kadarmış. Yolun sonuna geldik…” diye aklından geçirdiğini söyleyerek korktuğunu belirtiyor:

“Sonuçta bir mülteci olarak Almanya’dayım. Çoluk çocuk burada, tek başlarına. Endişe ediyorsunuz. Garip gelebilir ama durumun olumlu tarafı doktorların söylediğine göre bende bakteri enfeksiyonu olmasıymış. Nasıl diyeceksiniz, çünkü savaşacakları bir şey vardı ellerinde. Müdahale edebilecekleri bir sorun ve bir tedavi yöntemi vardı. Damardan antibiyotiğe başladılar. Sabah akşam antibiyotik veriyorlardı. Üçüncü günde toparlamaya başladım. Kardeşim de Atina’da, onun arkadaşları var. Avrupa’dan Amerika’ya kadar insanların haberi olmuş, dua etmişler. Bunlar da beni motive etti. ”

13 GÜNLÜK KORONAVİRÜS MÜCADELESİ

Hastalığının seyri ile ilgili başlangıcından itibaren Türkiye’den iltica eden başka bir doçent tanıdığının da olması işini kolaylaştırmış Papatga’nın. Almancasının yetmediği yerlerde o doktor ve hastanedeki Türk hemşireler yardıma koşmuş.

Yoğun bakımda olduğu sürede kıpırdayamayacak kadar halsiz olduğu zamanlarda bile bilincinin hep açık olduğunu söyleyen Papatga, normal zamanlara göre günlerin geçmek bilmediğini belirtiyor: “Eskişehir cezaevinde 10 ay kaldım ama burada hastanede 13 gün çektiğim berbat bir şeydi. İlk semptomların görüldüğü 14 Mart’tan taburcu olduğum 1 Nisan’a kadarki dönemi hayatım boyunca unutmayacağım.”

“KARANTİNADA HEP TÜRKİYE’DEKİ CEZAEVLERİNİ DÜŞÜNDÜM”

Hastanedeyken hayatının bir film şeridi gibi gözünün önünden geçtiğini; ailesini, Türkiye’de bıraktığı yakınlarını, cezaevindeki insanları düşündüğünü anlatan Erdal Papatga, özellikle cezaevlerindeki şartların ne kadar kötü olduğunu yaşayan biri olarak anlatıyor:

Türkiye’de cezaevindeyken üç kere astım krizi geçirdim. Doktorlar gelmedi, revire bile götürmediler. Burada, Almanya’da ise yoğun bakımda etrafıma baktım, bir sürü makine var. Sağlığım ile ilgili anormal bir durum olduğunda söylememe bile gerek kalmadan, bangır bangır bağıran ve durumumu bildiren makinelere bağlıyım. Hemşireler sürekli kontrole geliyorlar. Öksürük şurubu, antibiyotik, inhalasyon.. sürekli ilaçlarımı getiriyorlar. Orada aklıma ailem de geldi ama en çok cezaevindeki arkadaşları düşündüm. Eğer bu hastalığa cezaevinde yakalanmış olsaydım şimdiye çoktan ölmüştüm diye düşündüm. Çünkü cezaevi ortamını da gördüm. Bir defasında zehirlendik, iki-üç gün öyle kaldık, kimse müdahale etmedi. Üçüncü astım krizi geçirdiğimde bayılmışım, o zaman beni revire kaldırmışlar. Sedyeyle götürmüşler, o durumda bile hastaneye sevk etmemişlerdi. Hakikaten ağırıma gitmişti. Hastaneye 10-15 gün sonra sevk etmişlerdi. Prosedürler falan derken, giderken bile olağanüstü güvenlik önlemleri vardı. Doktorun yanında fazla duramadık zaten, girdik, hemen bir ciğer dinlemesi. Elimde iki kelepçe… Yoğun bakım süreci boyunca hep bunları düşündüm. Dedim ki, Rabbim cezaevindeki arkadaşların yardımcısı olsun. Allah’ım onları hasta etme, sen onları koru, diye dua ettim. Allah korusun biri yakalandığında, hele ki kronik bir rahatsızlığı varsa benim gibi çok daha kötü… Mesela bana nezarette ilaç vermediler, doktor çağırmadılar. İyi bir polis “tanıdığın biri varsa ilaçları getirsin” dedi, öyle getirdiler. Cezaevinde 25 kişilik bir ortamda astımlı olarak yaşamak korkunçtu. Akşamları nefes alamıyordum, panik atak olmuştum. Toz, toprak… Hijyen deseniz yok. Bir kere koğuşça zehirlendik, bakan olmadı.

ÖLÜMÜN KIYISINDA: BİRAZ ACI ÇEKERLER SONRA UNUTURLAR…

Papatga için yine de ölümün kıyısında olmak, farklı bir deneyim olmuş, “Bir de hep, yatakta gidiyorum, herhalde bizim sonumuz da burada, Almanya’da olacak dedim. Öyle bir şey ki eşim ve çocuklarım gelemiyor, annem ve babam da öyle. Burada yatakta tek başıma öleceğim galiba.. bir hastane odasında tek başına gitmek varmış kaderde dedim. Düşünmedim değil tüm bunları…”

Eşinin ve çocuklarının iltica ettikleri bir ülkede tek başlarına kalma ihtimali ise kaygılarını daha da artırmış, hatta bazen kendi kendine teselli bile vermiş Papatga: “Biraz acı çekerler, üç-beş ay sonra ne bileyim belki bir sene sonra unuturlar, eski acıları kalmaz… Kardeşim Yunanistan’da, o da orada kaldı diye düşündüm. Onun eşi ve çocukları ne olacak… En azından kardeşim burada olsa o ilgilenirdi diye düşünüyorum. Çünkü ben Yunanistan’a kaçınca, aileme o sahip çıkmıştı.”

KORONA SERVİSİ TAM BİR CAN PAZARI

Dört günlük koronavirüs yoğun bakımının psikolojik olarak kendisini daha çok yıprattığını anlatan genç akademisyen Papatga, “Geceleri kalkıyordum, üzerimde bir sürü kablo var. Sonda var, hareket edemiyorsunuz… Hatta kafanızı bile kaldıramıyorsunuz… Ateş sürekli 38’in üstünde… Yapabildiğim tek şey gözlerimle etrafı seyretmekti.” diyerek hayatta kalacağına dair inancının kırılma anlarını anlatmaya devam ediyor:

Üçüncü gündü, yanıma birini verdiler. O kişi, benden biraz daha yaşça büyüktü. Normalde konuşuyordu ilk geldiğinde. Hatta çocukları falan vardı İtalya’da, onlarla konuşuyordu bazen. Ama arada perde vardı göremiyordum. Akşamleyin fenalaştı. Vücudu bir tepki verdi. İçeri doktorlar ve hemşireler geldi, hemen müdahale ettiler. Adam öylece yatıyordu, galiba makineye bağlamışlardı. Tabii ben onu görünce daha kötü oldum. Çünkü benim de vücudum tepki verebilir, elinizde olan bir şey değil. Neler olacağını bilmiyorsunuz.”

“BENİ BURADAN ÇIKARIN, DAHA KÖTÜ OLUYORUM DEDİM”

Yanındaki hastalara yapılan müdahale esnasında gözlerini, kulağını kapatmaya veya pencereden bakmaya çalışmış Papatga:

İlk girdiğimde beni de makineye bağlamaya çalışmışlardı. Elimden denediler olmadı, makat arasına bağlamaya çalıştılar olmadı. Ben bir ara gözümü açtım her taraf kan içerisinde. Sonra tekrar elime bağladılar ama elim de kan içindeydi. Yani dışarı bakmaya çalışıyorum, çünkü bir adım sonrası orada… Ardından iki terapist geldi. Yanımdaki hastaya müdahale edilirken onlar beni meşgul etmeye çalıştılar. Elime üfleme aleti verdiler, ciğerleri açmak için. Nasıl nefes alacağımı falan gösteriyorlar. Ama biliyorum ki amaçları beni oyalamaktı. İlgimi, dikkatimi adama değil de -çünkü yanımda müdahale ediliyordu- başka yere çekmeye çalışıyorlardı. O beni ciddi anlamda yıprattı. Gözümün önünde oldu. Haliyle benim başıma da gelecek mi diye soruyorsunuz kendinize. Panik olmamdan dolayı müdahale eden doktor geldi ve açıklama yaptı; senin durumun tamamen farklı, değerlerin iyiye gidiyor dedi. Endişe etmene gerek yok, sana böyle bir şey yapmayacağız dedi. Ama ben yine de panik oldum tabii. Sonra Türk hemşire hanım da aynısını söyledi. Ben de, eğer iyiye gidiyorsam doktorla görüşseniz de beni buradan çıkarsanız, dedim. Sağ olsun, görüştü, doktor da son bir röntgen çekeceğiz, iyi çıkarsa normal servise alabiliriz demiş. Tek derdim yoğun bakımdan çıkmak tabii. Kaç gün oldu, ne zamandır buradayım bilmiyorum. En sonunda, perşembeydi galiba, yoğun bakımdan çıkardılar şükür. Pazartesi de doktorlar geldi. Değerlerimin iyiye gittiğini, çarşamba günü tekrar bakacaklarını ve istedikleri gibiyse taburcu edeceklerini söylediler. Ama olmazsa maalesef biraz daha kalabileceğimi de belirttiler. Son gün oksijen maskesini burnuma taktım, bu olmadan yaşayabilir misin, diyorlardı. Ben de çıkarıp pratik yapıyordum, olmadan yaşamaya çalışayım diye. İki gün kala ateşim düştü, bir daha da çıkmadı şükür. Hastaneye yattığımda ateşim yoktu aslında, sonradan çıktı. O ateşler galiba, bakteri ve enfeksiyondan olmuş galiba. Çarşamba taburcu olduk, doktora gittim, ilaçlarımı aldım, tedavi evde devam ediyor.

“TEDAVİM EVDE AİLEMİN YANINDA DEVAM EDİYOR”

Tekrar evine geldiği için mutlu olan Papatga, kendisine astım ilaçları verildiğini, öksürük için de bir başka hap verdiklerini söylüyor:
“Evde fazladan bir önlem almıyorum. Öksürük olunca bir önlem almam gerekiyor sadece. Hastanede, tencerenin içine kaynar su koy ve üzerini havluyla kapat ve ona birkaç kere nefes alıp ver demişlerdi. Onu uyguluyorum evde. Benim şimdi tek sıkıntım öksürükle ilgili. Öksürük olunca çok ciddi oluyor ve nefesimi kesiyor. O öksürüğü gidermek için tedbir alıyorum. O buhar inhalasyon gibi oluyor. Onun dışında bir arkadaş tavsiye etmişti: keçiboynuzu pekmezi, zeytinyağı ve limon suyunu karıştırıp içiyorum. Bir kere öksürük ilacı kullandım, bir gece öksürükten uyuyamadım. Bu aralar çok şükür iyiyim. Sadece kendimi yorunca nefes nefese kalıyorum. Mesela ev üçüncü katta, çıkana kadar nefesim kesiliyor ve eve girince öksürük krizi başlıyor hemen.

“KORONA HERKES İÇİN AYNI ETKİYİ GÖSTERMİYOR”

Koronavirüsün herkes için aynı etkiyi göstermediğini belirten Papatga, 33 yaşında olan eşini örnek veriyor: Eşim sadece beş gün kadar evde yattı. Ateşi çok az çıktı. Benim sıkıntım kronik astım olmamdı. Üstüne bir de bakteri ve enfeksiyon çıktı. Çocuklarım ise daha hızlı, normal bir gripmiş gibi atlattı.

KORONAVİRÜSÜ YENEN PAPATGA’DAN ÖNERİLER

Bütün dünyanın gece gündüz koronavirüs gündemiyle yatıp kalktığı bugünlerde koronavirüsü yenmiş bir hasta olarak insanlara tavsiyesi ise şöyle Erdal Papatga’nın:

Öncelikle insanlar başka önemli hastalıkları var mı, onu düşünsünler. Ben kendimde astım olduğunu biliyordum. İlk semptomlar çıkınca bir doktor arkadaşımı aradım, ne yapayım diye. Bana evde dinlenmemi, Parasetamol kullanmamı ve bol bol su içmemi tavsiye etti. Bitkisel çaylar içmemi de önerdi. Ta ki nefes darlığı başlayana kadar dedi ama bunları. Nefes darlığı başladığında hemen hastaneyi ara, hiç bekleme dedi. Mesela ben hastanedeyken 26 yaşında genç bir hasta geldi. Baş ağrısı şikayetiyle gelmiş. Koronavirüs vardı ama testlerini yaptılar, baktılar ve maske verip eve gönderdiler. Eşine bulaştırmak istemiyorsan kendini bir odaya kapat, dışarı çıkma dediler. Yani kronik bir rahatsızlık olmadığı sürece.. Tabii çok basite alınacak bir hastalık değil, çok fena bir şekilde yatağa düşürüyor insanı, ateşler içinde yanıyorsun. Eşimin sinüziti vardı, onu perişan etti ağrılar. Bir ara ağladı, ben panik oldum. Ağrısı bile çok fena gerçekten. Basite alınacak bir hastalık değil.

“KRONİK HASTALIĞINIZ YOKSA PANİK YAPMAYIN”

Ama pek çok insan da aşırı bir şeklide panik yapıyor. Mesela bende doktor raporu var, klinik olarak bulaştırıcı değildir, yazıyor. Ama yolda arkadaşlarla karşılaşıyorum, yaklaşmıyorlar. Ben demedim bile, raporum var bulaştırıcı değilim, diye.. desem de boş çünkü insanlar aşırı panik halinde ve korkuyor. Anlıyorum onları, hem de çok iyi anlıyorum. Sonuçta aileleri var. Dediğim gibi basite alınacak bir hastalık değil. Ama kronik rahatsızlık yoksa çok panik olmaya ve korkmaya gerek yok. Zaten nüfusun yüzde yetmişine bulaşacak deniliyor. Ben nerde kaptım virüsü hâlâ bilmiyorum. Otobüs bile kullanmıyorum, arabayla gidiyordum işe. Kursta kaptım desem, hepsi hâlâ sapasağlam.

KARANTİNA GÜNLERİNDE NE YAPMALI?

Karantina günlerinde ne yapmalı, nelere dikkat etmeli sorularına ise Papatga’nın yanıtı şöyle:

Evden çıkmamakta fayda var. Elden geldiğince tedbirli olmak lazım. Özellikle de bir rahatsızlık yoksa önceden, yakalanınca da panik yapmamak gerek. Arkadaşlar arıyor ne tavsiye edersiniz diye, bir arkadaşın eşi ateşlenmiş. Aradı, ateşi var, öksürüyor deyince ben de korktum. Kronik rahatsızlığı yoktu ama. Ertesi gün doktora gitti. Boğazı tahriş olmuş, ondanmış. Korona çıkmadı mesela.

Bir başkası aradı. Öksürük var ateş var, ne yapsam diye soruyor. Test yaptıralım mı diyorlar. Onlara da söyledim. Test yaptırınca zannediyorlar ki eve gelecekler, ilgilenecekler, yok öyle bir imkân şu anda. Test sadece, kafandaki soru işaretlerini bitirip kendini eve kapatman gerektiği anlamına gelecek. Gerekirse yine kendini eve kapat, etrafa yaymamak gerekiyor. Bende belirtiler cumartesi başladı, pazartesi hastaneye gittim. Şükür, etrafımda hiç kimsede çıkmadı hastalık. Sadece eşimde çıktı.

KİMDİR | ERDAL PAPATGA

Yaklaşık iki senedir Almanya’da yaşayan Erdal Papatga bir akademisyen.
15 Temmuz’dan sonra ilan edilen OHAL döneminde 8 Ağustos 2016’da açığa alınmış ve 18 Ağustos 2016 tarihinde gözaltına alınmış. 30 Ağustos’ta ise tutuklanarak Eskişehir’de cezaevine konulmuş.

25 kişilik bir koğuşta 10 ay cezaevinde tutulan Papatga’nın eşi de kovuşturma geçirmiş.

2017 yılının Ekim ayında ise yapılacak mahkemesinden önce Yunanistan’a çıkmış. Atina’da yaklaşık bir ay kaldıktan sonra Almanya’ya gelmiş. Beş ay sonra oturumu gelen Papatga, beş ay içinde de aile birleşimi ile eşini ve çocuklarını yanına almış. 2019’un Ekim ayında kazandığı bir bursla Dortmund Teknik Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlayan Papatga, KHK ile ihraç edilmeden önce Eskişehir Anadolu Üniversitesinde akademisyen olarak görev yapıyormuş.

Eşi Sümeyra Papatga (33) Trakya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu olup en son Kütahya’da yüksek lisans yapan Erdal Papatga’nın 2’nci sınıfa giden sekiz yaşındaki kızı Büşra ve 1’inci sınıfa giden yedi yaşındaki oğlu Talha var.

[Selahattin Sevi] 7.4.2020 [Kronos.News]

CHP: Muhalifler basit suçlarda bile cezaevine girecek

Yeni infaz düzenlemesinin basit suçlardan kısa süreli hapis cezası alanların da artık cezaevinde geçirileceğini belirten CHP, AKP ve MHP'nin infaz düzenlemesine şerh koydu.

YAVUZ GENÇ -7 Nisan 2020

ANKARA – AKP ve MHP’nin ortaklaşa hazırladığı ve TBMM Genel Kurulu’nda ele alınan infaz düzenlemesine ilişkin CHP’nin muhalefet şerhinde önemli noktalara işaret edildi. Şerhte, denetimli serbestlik uygulamasıyla ilgili yapılan değişiklikle muhalif görüş açıklayanlar ya da iktidarın uygulamaları ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirenlere açılan davalarda verilen cezaların büyük bir kısmının artık cezaevinde geçirileceğine işaret edildi.

TBMM Adalet Komisyonu’nun CHP’li üyeleri Zeynel Emre, Tufan Köse, Rafet Zeybek, Turan Aydoğan, Alpay Antmen ve Süleyman Bülbül tarafından hazırlanan 14 sayfalık muhalefet şerhinde özetle şunlar yer aldı:

“TEKLİF ANAYASAYA AYKIRI”

“Yasa teklifi de kısmi af niteliğindedir. Yasa teklifinde tutuklu ve hükümlüler arasında keskin bir ayrım yapılması, gerçek suçlular- siyasi (sanal) suçlular arasında ayrımcılık, terör suçlarının tümden kapsam dışı tutulması Anayasa aykırılıkların başında gelmektedir. Bu düzenleme tarzı ile Anayasanın başta, yaşam hakkını güvence altına alan madde 17, eşitlik ilkesini güvenceleyen madde 10 ile düşünce, ifade ve basın özgürlüklerini düzenleyen madde 25 ve devamı ile başkaca birçok maddesine aykırıdır.”

“DÜŞÜNCE SUÇLARI AF DIŞINDA”

“Teklifin, terör suçlularını kategorik olarak af dışında tutmuş olması da Anayasa’ya aykırıdır. “Terör” suçlarında asıl ölçüt, şiddet öğesi olmalı; şiddet kullanmayan ve şiddete bulaşmayan söz, yazı, slogan ve eylemler, şiddet ve silah kullanımından ayrı tutulmalıdır. Bu düzeltmeler yapılmadığı sürece, teklifin bu şekilde yasalaşması, Anayasaya aykırı olacaktır. Anayasal uyarınca af düzenlemelerinin 3/5 çoğunlukla yasalaştırılması zorunluluğu da teklifin yasalaşıp uygulamaya konulmasının ardından Anayasa Mahkemesi’nin gündemine gelmesi durumunda, aykırılık temelinde genişlemesini kaçınılmaz kılacaktır.”

“BASİT SUÇLARDAN CEZA ALAN MUHALİFLER BİLE CEZAEVİNE GİRECEK”

“Getirilecek uygulamanın en net sonuçlarından biri, basit suçlardan kısa süreli hapis cezası alanların da artık cezaevinde girmesi olacaktır. Özellikle sosyal medyada muhalif görüş açıklayanlar ya da iktidarın uygulamalarını, AKP Genel Başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı olan Erdoğan’ın açıklamalarına eleştirel yorum yapanlara sıklıkla açılan soruşturma ve davalar neticesinde verilen cezaların büyük bir kısmı artık cezaevlerinde geçirilecektir. Şu anda 300 bin civarında olan tutuklu- hükümlü sayısının çok kısa bir zamanda 500 binlere çıkması kaçınılmaz gözükmekte.”

[Kronos.News] 7.4.2020

Bahar mektubu [Can Bahadır Yüce]

T. S. Eliot'ın o artık klişeleşen “ayların en zalimidir nisan” dizesi ilk kez bu kadar anlamlı geliyor bana. Nisanın ilk haftası bu kez gerçekten zalim.

CAN BAHADIR YÜCE -7 Nisan 2020

Vincent Van Gogh / Çiçek Açan Badem Ağacı (1890)
Bahar mektubunu böyle yazmak varmış. İlk kez “bahar mevsimidir kim bakar risalelere” diyemediğimiz baharda… Dışarıda hiç görmediğim kadar ayartıcı bir hava… Ya da odalara kapanıp kaldığımız için bana öyle geliyor. Herkes olan biteni merak, şaşkınlık, kaygı içinde izlerken bazen yüzünüzde bir anlık beliren istihzayı gözümün önüne getiriyorum. Ne denir ki? Kaderiniz dünyanın kaderi oldu.

Bugünlerde bir sizi, bir de Pascal’ı anıyorum. “İnsanın başına ne geliyorsa, bir odada rahat rahat oturmayı bilmemesinden geliyor,” uyarısının bir gün işe yarayacağını biliyordum. Herhalde şikayete hakkımız yok. Kabuğumuza çekilmek zaten en büyük düş değil miydi (tam böyle olmasa da)? Can sıkıcı olan, herkes evdeyken içerde kalma zorunluluğu…  Herkes dışardayken evde olmak güzeldi, şimdi herkes içerdeyken dışarı çıkmak istiyor insan. Neyse, en azından kabuğumuz kalınlaşmıştır.

Hep iyi tarafına baksam da biraz karamsarım. Hapishanelerde binlerce insan ölüme terk edilecek. Bir toplumsal patlama bile olabilir. Kapitalizm, çevre politikaları…. Ulus-devletlerden kurtulalım derken kendimizi şirket-devletlerin kucağında bulursak? Uzun, canınızı sıkmayayım. Zaten kaç haftadır başka konu yok.

Böyle zamanda ne yapılır? Sizin ne yaptığınızı çok merak ediyorum—ben oturup Tom Sawyer’ın Maceraları’nı okudum. İki laf edecek dost yoksa sığınak Vonnegut veya Twain’dir—hiç yanıltmazlar. (Tom Sawyer’ı hep kısaltılmış baskılarından okumuşum. Şimdi yıllar sonra tam metin okuyunca o ünlü mağara sahnesinden belleğimde hiç iz kalmamış olmasına şaşırdım. Korsanlık tutkusunu, define merakını da biraz ona borçlu olduğumuzu anladım.) Hızımı alamayıp Ken Burns’ün Mark Twain filmini de izledim. Tam bizim meşrepten olduğuna kuşku yok (Ege’de yaşasa bir tür K. Ç. olurmuş). Missouri’ye kadar gidip doğduğu köye uğramadığım için kendime kızıyorum. Tom Sawyer’ın dünyasının izlerini o köyde bulabilirdim. (Onun yerine T.S. Eliot’ın doğduğu evin sokağını buldum. Evin yerinde yeller esiyor tabii. Ne kötü bir seçim yapmışım. Bugün mezardan kalkıp gelseler soğuk Eliot’la değil, sıcakkanlı Twain çavuşla tanışmak isterim.)

Eliot demişken, o artık klişeleşen “ayların en zalimidir nisan” dizesi ilk kez bu kadar anlamlı geliyor bana. Nisanın ilk haftası (yanılmıyorsam en sevdiğiniz hafta) bu kez gerçekten zalim. Kim bilür ol bir bahara kim ölüp kim kala sağ…

Her neyse, odada yolculuklar bu minvalde… Güzel havalardan başka insanı dışarıda olmaya özendiren pek bir şey yok. Yalnız sınıfta olmayı özlüyorum. Bilgisayar kamerasına bakarak ders anlatmayı hâlâ sevemedim. Yine de pek şikayetçi değilim. Biraz da abartarak ‘yeni normal’in bu olacağını söyleyenler haklı olsa bile… Dikenli teli icat etmiş yüzyıldan geliyoruz biz, herhalde görünmez sınırlarla baş edebiliriz.

Ne yalan söyleyeyim, bu dinginliği seviyorum. Belki hayatı kasten daraltmayı zaten bildiğimiz için hayat çok zorlaşmadı. Doğu Tennessee’de erguvanlar üç hafta önce açtı. Köşedeki mersin ağacının kokusu da akşamüzeri baş döndürüyor. (Ağaçları keşke daha iyi tanısaydım. Chicago Üniversitesi geçenlerde ağaçlar hakkında nefis bir kitap bastı—size ayırdım.) Her evden çıkışın küçük bir zafere dönüşmesini seviyorum. Kısa yürüyüşler (yürüyüş denmez) birkaç yüz adımda bitse bile… ‘Şimdi köşeden kim çıkacak’ oyunu oynadığımız Kadıköy yürüyüşleri gibi değil. Nereden nereye… Yine de çok özlemiyorum o sokakları. Eloğlu’nun “İstanbulsamak” dediği şey galiba bende yok. Ama geçenlerde kendimi Google haritasında İzmir’in, Girne’nin sokaklarında gezerken buldum ki orta yaşa geçtiğimizin resmidir. “Gurbeti atlastan öğrenme”nin tersi bu, sılayı haritadan ezberlemek. Nerde olursak olalım, yanlış zamanda yanlış yerde doğmuş olma duygusundan kurtulamazmışız gibi geliyor bana.

Bazen değeri bilinmemiş baharları düşünüyorum. Hafıza bir fotoğraf makinesi değil bir sanatçı gibi işliyor, seçici: Bahçeler, yolculuklar, cumartesi sabahları, birikmiş kâğıtlar… Yaşasın hüzün cemaati!

Size bu yıl George Steiner kitaplarını okumaya niyetlendiğimi yazmıştım. Mektubun hemen ardından Steiner öldü. 90 yaşındaydı. (Benimki de kendimce bir 90 yaş kutlaması olacaktı zaten.) Şimdi kitaplar rafta, elim rafa gitmiyor.

Odada, masada durum budur… Altı nisan, iki bin yirmi; öğle vakti oldu, kuşların şarkıları daha bitmedi. Ne olursa olsun, insanın içi umutla doluyor. Bahar bahardır işte…

Buralardan havadis böyle… (Yazılmadan kaldı bazı şeyler / Gene de yazılmış kadar oldu.) Bir mevsime daha çentik attık.

Nasılsa bir gün, başka bir baharda—-

Sevgi, özlem.

Bahadır

[Can Bahadır Yüce] 7.4.2020 [Kronos.News]

Beyninde iki kist tespit edilen hasta tutuklunun tedavisi yaptırılmıyor [Sevinç Özarslan]

Hasta tutuklu Lütfi Koç, 9 aydır kolonoskopi ve endoskopi sırası bekliyordu. Doktor kanserden şüphelendi. Koç’un beyninde iki kist çıkmasına karşın tedavisi engellendi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Korona salgını nedeniyle hasta tutukluların hayatı daha da zorlaştı. Tedavi hizmetlerinden oldukça zor yararlanan, doktora gitmek için sıra bekleyen hastalar, artık hastaneye sevk edilmiyorlar. Mecbur kalınarak götürülenler ise dönüşte 14 gün boyunca hücrede yaşamak zorunda kalıyor.

29 Nisan 2019 tutuklanan Lütfi Koç, Haziran 2019’dan bu yana kolonoskopi ve endoskopi sırası bekliyordu. İzmir Yeşilyurt Devlet Hastanesinde göründüğü doktor, “Kanserden şüpheleniyorum, 3 gün sonra sizi kolonoskopi ve endoskopi için çağıracağım” dedi.

HASTALIK ÜSTÜNE HASTALIK

9 aydır hastaneye götürülmeyi bekleyen Lütfi Koç, bu süreçte 95 kilodan 75’e düştü. Önce İzmir 1 Numaralı F Tipi Cezaevindeydi, sonra Menemen Cezaevine sevk edildi. Hasta olan eşinin Menemen’de daha da kötüleştiğini ifade eden Züleyha Koç, “Kolonoskopi, endoskopi çekilmek üzere Haziran 2019’da doktor talimat verdi, fakat hala o çekilemedi. Derken diğer rahatsızlıkları ortaya çıktı. Menemen’de kasık fıtığı oldu. Uyuşmalar artınca doktor nörolojiye sevk etti. Maalesef beyinde iki tane kist görüldü.” dedi.

TETKİKLER YARIM KALDI

Eşinin ikinci MR çekiminin 31 Mart 2020’de yapılacağını ama koronavirüs nedeniyle hastaneye götürülmediğini söyleyen Züleyha Koç, “Tüm tetkikler yarım olduğu için tedavisi başlanamadı. Maalesef durumun ciddiyeti ne boyutta onu dahi bilemiyoruz.” ifadelerini kullandı.

ARADIĞINDA ÖNCE HELALLEŞİYORUZ
Koç şöyle devam etti: “Eşim hep endişeli. Aradığımda önce helalleşiyoruz. Sonra haftaya sağ kalırsak diye devam ediyoruz. Kistler baskı yapıyormuş. Bu tarz düşünceleri tetikliyor. Doktor felç geçirmişsin demiş. Eşim ben fark etmedim ama uyuşmalarım çok deyince ‘sen fark etmesen de beyin kaydedicidir’ demiş. Kistlerin olduğu yer ameliyat edilecek yerde değil, yapılacak müdahale riskli olabilir demiş doktor. Eşim bir tarafıma vuruyorum, hissedemiyorum, diyor. Kist psikolojik sorunlar oluşturacak yerdeymiş. Kaygı, endişe bozukluğu gibi. Zaten yaşadıkları onu paranoyaya yakın bir yerde tutuyor.”

OĞLU YÜZDE YÜZ AĞIR ENGELLİ

Oğlunu bir yıl içinde sadece iki kez görebilen Lütfi Koç, “Oğlanı görmeyeli aylar oldu, hep rüyamda görüyorum.” diyor.

Özel bir yurtta memur olarak çalıştığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında 2 Kasım 2018’de İzmir’de gözaltına alınan Lütfi Koç (45), oğlu Muhammed Yahya’nın durumu göz önünde bulundurularak 2 gün sonra denetimli serbestlikle bırakılmıştı. 7 ay sonra, 29 Nisan 2019’da duruşma için gittiği mahkemede tutuklanmasına karar verdi. 9 Temmuz 2019’da çıkarıldığı ilk mahkemede savunma yapamadan 8 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstinaf Mahkemesi kararı bozdu, ceza 6 yıl 15 aya düşürüldü.

5 yaşındaki Muhammed Yahya yüzde yüz ağır engelli. Epilepsi nöbetleri geçiriyor. Görmüyor, konuşamıyor, yürüyemiyor. Devamlı gergin ve güvende hissetmek için sürekli elinin tutulmasını istiyor. Uyku düzeni yok, bakıma muhtaç, devamlı birinin yanında olması gerekiyor.

KIZI KAS HASTASI

11 yaşındaki kızında ise geçen sene kas rahatsızlığı başladı ve Müsküler Distrofi (çocuklarda görülen kas erimesi) tanısı ile takibe alındı. Evin tek çocuğu olan Züleyha Koç, hem hasta çocuklarıyla ilgileniyor hem 80 yaşındaki annesine bakıyor, hem de tutuklu eşinin durumuna çare arıyor!

[Sevinç Özarslan] 7.4.2020 [BoldMedya]

Koronavirüs krizinde köprüden önce son çıkış! Adem Yavuz Arslan yorumladı

Türkiye’de ve dünyada hızla yayılan koronavirüs salgını nedeniyle liderlerin ve hükümetlerin aldığı tedbirler ne kadar yeterli? TBMM’de gündeme gelen ‘İnfaz Yasası’ değişikliği oylamasında milletvekillerinin tavrı nasıl olacak.

BOLD-Milyonlarca insanın, cezaevlerindeki Koronavirüs riskinin çok yüksek olması nedeniyle gözü ve kulağı da TBMM’den gelecek haberde. Gazeteciler Fatih Akalan ve Adem Yavuz Arslan Türkiye’de ve dünyada koronavirüs krizi ile ilgili yaşanan son gelişmeleri ve Meclis’e gelen infaz yasasını konuştu.


[BoldMedya] 7.4.2020

Gölgede kalan 10 harika distopik roman

Kendimizi canlı bir distopyanın içinde hissettiğimiz şu günlerde türün en iyi bazı romanlarına bakmak ister misiniz?

BOLD– Koronavirüs salgını çoğumuzu evlere hapsetti. Her gün binlerce ölümün haberini alıyoruz tüm dünyadan. Birçok kişi “Dünya nereye gidiyor?” endişesi içinde. Edebiyat dünyasının usta kalemleri de bu endişeyi yıllar öncesinden yaşamış olmalı ki insanlığı uyarmak adına birçok roman kaleme alınmış. 1984, Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451 gibi örnekleri hepimiz biliyoruz. Bu gün sizler için ülkemizde çok fazla tanınmamış distopik eserleri derledik. İyi okumalar…

1. BİZ- YEVGENİ ZAMYATİN

“Bilgi de neymiş! Bilgi dediğin sizin korkaklığınızdır. Doğru olan nedir ki? Siz sonsuzluğu bir duvarla sınırlamaya çalışıyorsunuz. Evet! Gözleriniz kapalı olarak bakınız. Evet!”

Distopik romanların atası sayılan “Biz” bireyselliğin tümüyle ortadan kalktığı bir zamanda geçiyor. İnsanların artık isimleri değil numaraları vardır. D-503 adlı karakter etrafında öğrendiğimiz bu karanlık gelecekte insanlar belirlenen özelliklere göre üretilmektedir. Tek Devlet, her şeyi “BİZ”e göre ayarlamaktadır. Numaralanmış her kişinin genel adıdır “BİZ”… Zamyatin’in romanı D-503’ün BİZ’den “BEN” olmaya giden yolculuğunun hikâyesi.

2. GÖKDELEN – J.G. BALLARD

“Gökdelen sakinleri ışıkları söndürülmüş bir hayvanat bahçesinde bir arada yatan yaratıklar gibiydiler; arada sırada kısa süreliğine birbirlerine vahşice saldırıyorlardı.”

Her arzunuzu tatmin edebildiğiniz bir gökdelen düşünün. Hem eviniz hem iş yeriniz hem her türlü sosyal ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz alanlar… Hepsi bir arada… Öyle ki hiç dışarı çıkmanız gerekmiyor. Yeterince ürkütücü mü?

3. MAYMUN VE ÖZ – ALDOUS HUXLEY

“Politika alanında bir teorinin eşdeğeri, mükemmel disipline sahip bir ordu devletidir; bir sonenin veya resmin eşdeğeri ise diktatörlükle yönetilen bir polis devletidir.”

Daha çok Cesur Yeni Dünya ile tanınan Huxley’den bir 3. Dünya Savaşı sonrası romanı. Savaş dünyayı bir yıkımla karşı karşıya bırakır. Milyarlarca insanın etkilendiği savaş sonrasında Yeni Zelandalı bir grup bilim dünyanın öteki ucuna, Amerika’ya bir yolculuk gerçekleştirir.

4. EFENDİ UYANIYOR – H.G. WELLS

“Gelecek elimizdeydi. Onu biz hazırlıyorduk. Hiçbirimiz gelecekle ilgili en ufak bir endişe duymadık. Ve işte şimdi…”

Bilim-kurgunun kurucu babalarından Wells’in distopyasında 19. yy.’da uyuyup gözlerini tam 203 yıl sonra 21. yy.’da açan Graham’ın öyküsü anlatılır. Bir kaos ve savaş ortamına gözlerini açıyor Graham. Onun uyanışı tüm dünyayı şaşkına çeviriyor.

5. YER AÇIN! YER AÇIN! – HARRY HARRISON

“Dünya cehenneme gitmiş durumda -gitmekte değil- onu oraya itmekten de hepimiz sorumluyuz.”

1966’da kaleme alınan romanda olaylar 1999 yılının New York’unda geçiyor. Milenyumun eşiğinde kast sisteminin kendini iyiden iyiye belli ettiği, bildiğimizden çok farklı bir New York. Nüfus yoğunluğu ve kaynakların yetersizliği gibi temalara yoğunlaşan kült bir polisiye/bilim-kurgu.

6. GELECEKBİLİM KONGRESİ – STANISLAW LEM

“Demek bu saf ve temiz dünyada da kokuşmuşluk yaşanıyormuş ve her şey göründüğü kadar mükemmel değilmiş.”

Lem’in birçok farklı kitapta canlandırdığı Ijon Tichy’nin başrolde olduğu bu romanda 2039 yılının dünyasına konuk oluyoruz. Yapay zekânın her alanda görüldüğü bu dünya ilk bakışta mükemmeldir. İlk bakışta her şey cennet gibidir. Ancak asıl soru tüm bunların gerçek olup olmadığıdır.

7. SWASTİKA GECELERİ – KATHARINE BURDEKIN

“Düşünce özgürlüğünün olmadığı yerde onur da yoktur.”

2. Dünya Savaşı’ndan önce Hitler henüz “potansiyel” bir tehlike iken yazılan roman bizleri 27. yüzyılda Nazi egemenliğindeki bir dünyaya götürüyor. Tüm dünyayı ele geçiren Hitler artık sadece bir lider değil aynı zamanda tapınılan bir varlıktır ve diğer tüm inanç ve düşünce sistemleri ortadan kalkmıştır. Büyük bir “Ya?” sorusunun peşinden koşuyor Burdekin. Yazarların işi de bu değil midir?

8.OTOMATİK PİYANO – KURT VONNEGUT

“Makineler Amerika’nın işini Amerikalılar’dan şimdiye kadar yaptığından çok daha iyi yapıyordu. Daha çok insana, daha az fiyatla, daha az iyi mallar sunuluyordu, bunun fevkalade ve son derece tatmin edici bir şey olduğunu kim inkar edebilirdi?”

2. Dünya Savaşı’nı bizzat yaşamış ve bu deneyimden “Mezbaha 5” gibi kült bir eser çıkarmış Vonnegut’tan makinelerin kontrol ettiği dünyaya dair karanlık bir öngörü. Sadece çok yüksek zekâya sahip insanların iş bulabildiği, geriye kalanın ise umutsuzluk içinde evlerinde oturduğu bu dünyada insanlık büyük bir boşluk içindedirler.

9. ROSSUM’UN EVRENSEL ROBOTLARI – KAREL CAPEK

“İnsanlar gibi olmak istiyorsanız öldürmek ve hükmetmek zorundasınız. Tarihi okuyun! İnsan kitaplarını okuyun! Eğer insan olmak istiyorsanız hükmetmek ve öldürmek zorundasınız!”

Karel Capek’in eseri aslında bir tiyatro ve tam 100 yıl önce yayınlanmış. Robotlar yaşamın her alanında kullanılmaktadırlar ama bir yandan da insanlar tarafından hor görülmektedirler. Peki bu yapay zekaya sahip robotlar bir gün “insan “ olmaya karar verirse?

10. MEVKİ UYGARLIĞI – ROBERT SHECKLEY

“Hiç kuşkum yok ki, yok olmakta olan tüm toplumlar sonuna dek sürekli oldukları hayalini yaşatırlar.”

Ay’a gitme çalışmalarının henüz teorik aşamada olduğu 1960’ta yazılan romanda dünyada suç işlemiş kişilerin Omega isimli gezegene gönderilmeleri anlatılıyor. 402 numaralı mahkûm gözlerini açtığında kendisini bir uzay gemisinde bulur. Az sonra iniş yapacaklardır ve 402’nin neyle karşılaşacağına dair hiçbir fikri yoktur.

[BoldMedya] 7.4.2020

KHK’lı Cemal Yıldırım Bold’a konuk oldu: İnfaz yasası adil değil!

Hak arama mücadelesiyle tanınan ‘Direnen Adam’ lakaplı KHK’lı Cemal Yıldırım, BOLD Medya Youtube kanalında Fatih Akalan’ın konuğu oldu.

BOLD-15 Temmuz’un ardından 677 sayılı KHK ile Maliye Bakanlığı Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğü’nden ihraç edilen ve Ankara Kızılay’da ve AKP Ankara İl Binası önünde yaptığı oturma eylemleri ile tanınıyor. Hak arama mücadelesinde simge isimlerden biri haline gelen KHK’lı Yıldırım, sağ kesimin hak arama mücadelesinde daha görünür olması gerektiğini vurguladı.

AKP tarafından Meclis gündemine getirilen ‘İnfaz Yasası’ değişikliği teklifinin adil olmadığına da değinen Yıldırım, Koronavirüs sebebiyle tutuklu ve hükümlülerin acilen tahliye edilmesi gerektiğini savundu.


[BoldMedya] 7.4.2020

Bir hesap daha öteye kaldı! Cezaevinde kanser olan öğretmen hayatını kaybetti

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) infaz düzenlemesinin de yer aldığı 3. yargı paketi görüşülürken bir acı haber daha geldi. Cezaevinde kanser olmasına rağmen geç tahliye edilen öğretmen Özgür Doğan’ın hayatını kaybetti.

TBMM’de infaz yasası görüşmeleri devam ederken HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu acı haberi sosyal medyadan duyurdu. Gergerlioğlu, 672 nolu KHK ile mesleğinden ihraç edildikten sonra tutuklanan kanser hastası Edebiyat Öğretmeni Özgür Doğan’ın hayatını kaybettiğini twitter hesabından paylaştı.
Evli ve 3 çocuk babası olan öğretmen Özgür Doğan 4. Evre kanser hastası olmasına rağmen cezaevinden geç tahliye edilmişti.

[TR724] 7.4.2020

Cezaevi doktorlarında Koronavirüs çıktı: Teması olan tutuklulara test yapılmıyor

Meclis’te infaz düzenlemesiyle ilgili yasa değişiklikleri konuşulurken cezaevleri Koronavirüs’e karşı alarm vermeye devam ediyor.

İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İzmir şubeleri, yaptığı ortak yazılı açıklamayla İzmir Şakran Cezaevi’nde bir hekimin daha korona virüsü testinin pozitif çıktığını duyurdu. Salgına karşı riskli grupların göz önünde bulundurulması gerektiği belirtilen açıklamada, “Bu risk gruplarından birisi de cezaevleri gibi özgürlüğünden alıkonulmuş kişilerin bulunduğu mekanlardır. Cezaevleri kişisel alan ve hijyenin en sınırlı olduğu kapalı kurumlardır. Yoğun ve hareketli nüfus, cezaevlerinin özellikleri ve organizasyonu bu tür salgınların yayılması için oldukça elverişli ortamlardır” denildi.

Ege TUHAY-DER ise virüs tespit edilen doktorun bir hafta önce koğuşlarda tutuklularla temasta bulunduğunu kaydetti. Doktorun temasta bulunduğu tutuklulara ise test yapılmaması dikkat çekiyor.

İHD ve TİHV’in açıklamasında “Özel olarak Şakran Cezaevi, genel olarak da tüm cezaevlerine yönelik her düzeydeki önlemlerin hızla alınması gereğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Bu önlemlerin başında, hekimlerin temas ettiği tüm tutukluların ve personelin en uygun koşullarda karantinaya alınması, testlerinin derhal yapılması ve Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi’nin (CPT), 20 Mart 2020 tarihli koronavirüs pandemisi bağlamında özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilere yönelik muameleye ilişkin ilkeler bildirisinde yer alan önlemlerin en uygun şekilde sağlanması gelmektedir” ifadelerine yer verildi.

‘DOKTOR TUTUKLULARLA TEMASTA BULUNDU’

Ege Tutuklu ve Hükümlü Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (Ege TUHAY-DER) Eşbaşkanı Ahmet Ertaş da, ailelerin kendilerine yaptığı başvurular kapsamında Şakran 1 No’lu ve 3 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi doktorlarının koronavirüsüne yakalandığına dair bilgisinin kendilerine ulaştığını söyledi. Ertaş, ailelerin bilgileri doğrultusunda yaptıkları çalışmalar kapsamında cezaevi doktorunun Koronavirüs testinin pozitif çıktığının net bilgisine ulaştıklarını aktardı.

Ertaş, “Aileler tutuklularla yaptığı telefon görüşmesinde, tutukluların bu durumdan haberleri yoktu. Tutuklular cezaevi gardiyanlarına doktorun nerede olduğunu sorduklarında ise başka yere sevkinin çıktığı bilgisini vermişler. Oysa cezaevi doktoru yaklaşık 1 hafta önce cezaevinde bulunan hasta tutukluların koğuşlarına giderek temasta bulunmuştu. Buna rağmen cezaevi yetkilileri tutuklulara koronavirüs testi yapmadı. Bu da bizde kuşku ve korkuyu büyütüyor. Kabul edeceğimiz bir durum değil. Hükümetin, bir an önce bu düşmanca olan hukuk politikasından vazgeçmesini ve bütün siyasi tutukluları serbest bırakmasını talep ediyoruz” çağrısı yaptı.

[TR724] 7.4.2020

Hükümete açık mektup [Aziz Kamil Can]

Çağın güzeli ve sözcüsü Bediüzzaman’ın Atatürk, İsmet İnönü ve Menderes hükümetleri döneminde yaşadığı sıkıntıları bilmeyenimiz yoktur. Buna rağmen o, inancının gereği olarak bu zulme imza atanları eser ve mektupları ile uyarmaktan vazgeçmemiştir.

Üstad Hazretleri böyle bir mektubu da Adnan Menderes’e yazmıştır. Bugünleri de adeta kuşatan temel bazı hak ve hukuk ilkelerinden bahsederek Menderes’i adil ve uyanık olmaya çağırmıştır. Üstad’ın ortaya koyduğu suçun şahsiliği; yöneticinin hukuka uygun hizmet etmesi, tarafsız, birleştirici ve adil olması ve görevini kötüye kullanmaması, particilik yapmaması gibi ilkeler bugün temel haklara ilişkin sözleşmelere ancak geçmiş ve maalesef ülkemiz idare ve hukuk uygulaması da bu ilkelerden halen fersah fersah uzak uygulamalar içerisinde bulunmaya devam etmektedir.

O dönemde yazılan mektubu anlamayan ve sonları hüsran olup darmadağın olan Demokratların yerine ben de anılan mektubu Üstad’ın muhteşem sözleri ile bu dönemin AKP yetkililerine açık bir uyarı ile bu köşede yayınlıyorum. Umulur ki hata ve zulümlerinden tövbe edip geç olmadan partilerindeki “Adalet”i sağlarlar:

“Bismihi sübhanehu (o yüce Zat’ın adıyla),

Ben çok hasta olduğum ve siyasetle alakasız bulunduğum halde, Adnan Menderes gibi bir İslam kahramanı ile bir sohbet etmek isterdim. Hal ve vaziyetim görüşmeye müsaade etmediği için; o suri konuşmak yerine bu mektub benim bedelime konuşsun diye yazdım.

Gayet kısa birkaç esası, İslamiyet’in bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlara beyan ediyorum:

Birincisi: İslamiyet’in pek çok kanun-u esasisinden birisi: (Kimse, kimsenin günahıyla mesul olmaz; En’am Suresi 6/164; İsra Suresi 17/15; Fatır Suresi 35/18; Zümer Suresi 39/7; Necm Suresi 53/38) ayet-i kerimesinin hakikatıdır ki; birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes’ul olamaz. Halbuki şimdiki siyaset-i hazırada particilik tarafdarlığı ile, bir caninin yüzünden pek çok masumların zararına rıza gösteriliyor. Bir caninin cinayeti yüzünden, tarafdarları veyahut akrabaları dahi şeni gıybetler ve tezyifler edilip, bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup, kin ve garaza ve mukabele-i bil’misile mecbur ediliyor. Bu ise hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zir ü zeber eden bir zehirdir ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır’daki hissedilen hadise ve buhranlar, bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hal bizde olsa, pek dehşetli olur.

Bu tehlikeye karşı çare-i yegane: Uhuvvet-i İslamiyeyi ve esas İslamiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, masumları himaye için, canilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lazımdır.

Hem emniyetin ve asayişin temel taşı, yine bu kanun-u esasiden geliyor: Mesela: Bir hanede veya bir gemide bir masum ile on cani bulunsa, hakiki adaletle ve emniyet ve asayiş düstur-u esasisi ile o masumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye ilişmemek lazım; ta ki masum çıkıncaya kadar.

İşte bu kanun-u esasi-i Kur’ani hükmünce, asayiş ve emniyet-i dahiliyeye ilişmek, on cani yüzünden doksan masumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlahinin celbine vesile olur. Madem Cenab-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakiki dindarların başa geçmesine yol açmış. Kur’an-ı Hakim’in bu kanun-u esasisini kendilerine bir nokta-i istinad ve onlara garazkarlık edenlere karşı siper yapmak lazım geldiğini, zaman ihtar ediyor.

 İslamiyet’in ikinci bir kanun-u esasisi şu hadis-i şeriftir: (Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir; Beyhaki, Şuabü’l-İman 6/334…) hakikatıyla, memuriyet bir hizmetkarlıktır; bir hakimiyet ve benlik için tahakküm aleti değil. Bu zamanda terbiye-i İslamiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin za’fiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkarlıktan çıkarıp, bir hakimiyet ve müstebidane bir mertebe tarzına getirdiğinden -abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi- adalet, adalet olmaz, esasıyla da bozulur ve hukuk-u ibad da zir ü zeber olur. Hukuk-u ibad, hukukullah hükmüne geçemiyor ki, hak olabilsin; belki nefsani haksızlıklara vesile olur.

Şimdi Adnan Menderes gibi, “İslamiyet’in ve dinin icablarını yerine getireceğiz” diye ve mezkur iki kanun-u esasiye karşı muhalefet edip tam zıddına olarak iki dehşetli cereyan, gayet büyük rüşvet ile halkları aldatmak ve ecnebilerin müdahalesine yol açmak vaziyetinde hücum etmek ihtimali kuvvetlidir.

Birisi: Birinci kanun-u esasiye muhalif olarak, bir cani yüzünden kırk masumu kesmiş, bir köyü de yakmış. Bu derecede bir istibdad-ı mutlak, her nefsin zevkine geçecek memuriyete bir hakimiyet suretinde rüşvet vererek, dindar hürriyetperverlere hücum ediliyor.

İkinci hücum da: İslamiyet milliyet-i kudsiyesini bırakıp -evvelkisi gibi- bir cani yüzünden yüz masumun hakkını çiğneyebilen, zahiren bir milliyetçilik ve hakikatta ırkçılık damarıyla hem hürriyetperver dindar Demokratlara, hem bütün bu vatandaki yüzde yetmişi sair unsurlardan bulunanlara, hem hükumet aleyhine, hem biçare Türkler aleyhine, hem Demokrat’ın takib ettiği siyaset aleyhine çalışarak ve serseri ve enaniyetli nefislere gayet zevkli bir rüşvet olarak bir ırkçılık kardeşliği veriyor. O zevkli kardeşliğin içinde, o zevkli faideden bin defa daha ziyade hakiki kardeşleri düşmanlığa çevirmek gibi acib tehlikeyi, o sarhoşluğu ile hissedemiyor.

Mesela, İslamiyet milliyeti ile dört yüz milyon hakiki kardeşin her gün (Allah’ım! Erkeği ile kadınıyla bütün müminleri bağışla) dua-yı umumisiyle manevi yardım görmek yerine, ırkçılık dört yüz milyon mübarek kardeşleri, dört yüz serseriye ve laubalilere yalnız dünyevi ve pek cüz’i bir menfaati için terk ettiriyor. Bu tehlike hem bu vatana, hem hükumete, hem de dindar Demokratlara ve Türkler’e büyük bir tehlikedir ve öyle yapanlar da hakiki Türk değillerdir. Necib Türkler böyle hatadan çekinirler. Bu iki taife her şeyden istifadeye çalışıp, dindar Demokratları devirmeye çalıştıkları ve çalıştırıldıkları, meydandaki asar ile tahakkuk ediyor.

Bu acib tahribata ve bu iki kuvvetli muarızlara karşı; kırk sahabe ile dünyanın kırk devletine karşı meydan-ı muarazaya çıkan ve galebe eden ve bin dört yüz sene zarfında ve her asırda üç yüz-dört yüz milyon şakirdi bulunan hakikat-ı Kur’aniyenin sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevi ve uhrevi saadet-i ebediyenin zevklerine o cazibedar hakikatla beraber nokta-i istinad yapmak, o mezkur muarızlarınıza ve hem dahil ve hariçteki düşmanlarınıza karşı en lazım ve elzem ve zaruri bir çare-i yeganedir. Yoksa o insafsız dahili ve harici düşmanlarınız sizin bir cinayetinizi binler yapıp ve eskilerin de cinayetlerini ilave ederek başkaların başına yükledikleri gibi, size de yükleyecekler. Hem size, hem vatana, hem millete telafi edilmeyecek bir tehlike olur.

Cenab-ı Hak sizleri İslamiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkur tehlikelerden muhafaza eylesin diye ben ve Nurcu kardeşlerimiz, yapacağınız hizmete ve mezkur hakikatı kabul etmenize mukabil dua etmeye karar vereceğiz.

Üçüncüsü: İslamiyet’in hayat-ı içtimaiyeye dair bir kanun-u esasisi dahi bu hadis-i şerifin (Bir mümin diğer mümin için, duvarın birbirini perçinleyen tuğlası gibidir; Buhari, Salat 88…) hakikatıdır. Yani, hariçteki düşmanların tecavüzlerine karşı dahildeki adaveti unutmak ve tam tesanüd etmektir. Hatta en bedevi taifeler dahi bu kanun-u esasinin menfaatini anlamışlar ki, hariçte bir düşman çıktığı vakit, o taife birbirinin babasını, kardeşini öldürdükleri halde, o dahildeki düşmanlığı unutup, hariçteki düşman def’ oluncaya kadar tesanüd ettikleri halde; binler teessüflerle deriz ki: Benlikten, hodfüruşluktan, gururdan ve gaddar siyasetten gelen dahildeki tarafgirane fikriyle, kendi tarafına şeytan yardım etse rahmet okutacak, muhalifine melek yardım etse lanet edecek gibi hadisatlar görünüyor. Hatta bir salih alim, fikr-i siyasisine muhalif bir büyük salih alimi tekfir derecesinde gıybet ettiği ve İslamiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve tarafdar olduğu için hararetle sena ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi otuz beş seneden beri siyaseti terk ettim.

Hem şimdi birisi, hem Ramazan-ı Şerif’e, hem şeair-i İslamiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayet yaptığı vakit, muhaliflerinin onun o vaziyeti hoşlarına gittiği görüldü. Halbuki küfre rıza küfür olduğu gibi; dalalete, fıska, zulme rıza da fısktır, zulümdür, dalalettir. Bu acib halin sırrını gördüm ki; kendilerini millet nazarında ettikleri cinayetlerinden mazur göstermek damarıyla muhaliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha cani görmek ve göstermek istiyorlar. İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların neticeleri pek tehlikeli olduğu gibi, içtimai ahlakı da zir ü zeber edip bu vatan ve millete ve hakimiyet-i İslamiyeye büyük bir su’-i kasd hükmündedir.

Daha yazacaktım; fakat bu üç nokta-i esasiyeyi şimdilik dindar hürriyetperverlere beyan etmekle iktifa ediyorum.” (Said Nursi, Emirdağ Lahikası 2, Süreyya Yayınları, s. 511-515).

[Aziz Kamil Can] 7.4.2020 [TR724]

Umutlar ikinci yarıya kaldı! [Yusuf Dereli]

Geçtiğimiz yıl krizin etkisiyle yaklaşık yüzde 23 daralan otomotiv sektörü bu yıldan çok şey bekliyordu. İyi de başladı. Ocak ve şubat aylarında satışlar önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 90 oranında arttı. Ancak koronavirüs salgını bütün sektörleri olduğu gibi otomotivi de vurdu. Fabrikalar durdu, bayiler ve galeriler kapandı. İlk 2 ay yaşanan yüzde 90’lık büyüme mart sonu itibarıyla yüzde 40’a kadar geriledi. Nisan ve Mayıs aylarında büyümenin eksiye düşmesi bekleniyor. Yılın ilk yarısından ümidini kesen sektör temsilcileri, umutları temmuz sonrasına bağladı. Bu yıl otomobil ve hafif ticari araçta 550-600 bin pazar beklentisi olan sektör temsilcileri için geçtiğimiz yılki 479 bin rakamı bile başarı sayılacak!

Otomotiv Sanayi Derneği (OSD) Başkanı Haydar Yenigün’e göre otomotiv pazarı, ancak haziran ayının sonuna doğru normale dönebilir. Ancak bu sürenin daha uzun sürreceği tahmin ediliyor. Pazarın nabzını tutmak için iki ayrı anket yaptıran Taşıt Araçları Tedarik Sanayicileri Derneği (TAYSAD) Başkanı Alper Kanca, “Korona virüsün etkisi 3 ay içinde sona erse bile, etkilerinin en az 1 yıl süreceğini öngörüyoruz.” ifadelerini kullanıyor. Yeni destekler beklediklerini anlatan Kanca, kısa çalışma ödeneğinin 3 ayla sınırlı olmaması gerektiğini anlatıyor. TAYSAD’ın anketlerine göre krizden etkilenen çalışan sayısı 100 binden fazla…

TOYOTA TÜRKİYE CEO’SU: YARAYI SARMAK BİR KAÇ SENE SÜREBİLİR

Toyota Türkiye CEO’su Ali Haydar Bozkurt’un söyledikleri krizin ne kadar ciddi olduğunu da ortaya koyacak nitelikte: “Bu dönemi kârımdan zarar ederek geçiririm, 6 ay sonra normal hayata dönerim’ diyen varsa hayal kuruyordur. Ancak altını çizerek söylemek istiyorum; ‘kardan zarar’ değil kastettiğimiz şey, şirketler işletme sermayelerinden, öz kaynaklarından kayıp yaşayacaklarını bugünden görmeli, planlamalarını buna göre yapmalıdır. Ne yazık ki yaraları sarmak birkaç sene sürebilir. Ciddiye alınmazsa maaşın değil bir ekmeğin derdine düşebiliriz.”

RAKAMLAR ÇAKILDI

Rakamlar da Haydar Bozkut’u doğruluyor. Geçtiğimiz yılı yüzde 23 daralmayla kapatan ve umudunu 2020’ye bağlayan sektör temsilcileri, koronavirüsle sarsıldı. Salgın, bütün sektörleri olduğu gibi otomotivi de vurdu. Ocak-Şubat aylarında geçtiğimiz yıla göre yüzde 90’a yakın artan satışlar, salgının ardından mart ayında bıçak gibi kesildi. Otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2020 yılı Şubat sonunda bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 89,5 artarak 74 bin 395 adet olarak gerçekleşti. 2019 yılı iki aylık dönemde 39 bin 248 adet satış yapılmıştı.

MART AYINDA BÜYÜME DURDU

Ancak  ilk iki aydaki büyüme mart sonu itibarıyla yüzde 40.6’ya kadar geriledi. ODD’nin rakamlarına göre otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2020 yılı Mart sonunda bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 40,6 artarak 124 bin 403 adet olarak gerçekleşti. 2019 yılı üç aylık dönemde 88 bin 469 adet toplam pazar gerçekleşmişti. Mart ayında satışlar geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre sadece yüzde 1.6 oranında arttı. Nisan ve mayıs aylarında pazarın geçtiğimiz yıla göre daha da küçülmesi bekleniyor.

İLK 6 AYDAN UMUT YOK!

Sektör temsilcilerine göre önümüzdeki iki ay olumlu bir gelişme beklenmiyor. Aksine pazar daha da daralacak. En iyi ihtimalle satışların temmuz ayında kıpırdaması bekleniyor. Ancak ekim ve kasım aylarına kadar geçtiğimiz yılın rakamlarına ulaşılması zor görünüyor. Otomotiv Distribütörleri Derneği, 2020 yılı için pazarın 525-575 bin adet seviyesinde gerçekleşmesi yönünde tahmin yapmıştı aylar önce. Piyasanın beklentisi daha yüksekti. 600 bin ve üzerinde bir pazar bekleyenler bile vardı. Ancak bu yıl geçtiğimiz yılki 479 bin rakamı bile ‘başarı’ sayılacak gibi görünüyor!

[Yusuf Dereli] 7.4.2020 [TR724]

Bir ‘virüsün’ düşündürdükleri [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

İçinden geçtiğimiz süreçte, Hz. Âdem’in (a.s.) evlatları olarak topyekün insanlık, belki de ilk defa yeryüzünde yeniden, bir ailenin fertleri olduğu gerçeğini hatırlamış oldu. Hani o Evrensel Beyan’da: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvâda (Allah’ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olandır. Muhakkak ki Allah herşeyi mükemmelen bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır.” (Hucurât Sûresi 13) sözleriyle bizlere, unutmamamız gereken merkezi nokta hatırlatılmıştı.

İlk insandan günümüze, pekçok nesil gelip geçmişti. Renkler, dinler, peygamberler, diller, ırklar, coğrafyalar, felsefeler, izmler ve kültürler çeşit çeşit olmuştu. Bu çeşitlilikler bizleri, ayrılığa, kargaşaya, savaşa, mücadeleye, öldürmeye ve yakıp yıkmaya götürmek için değil, aksine sulha, yardımlaşmaya, birleşmeye, tanışmaya ve kucaklaşmaya götürmek için verilmişti. Zira renklerin ve dillerin farklılığı, farklılaşmak için değil, farklılıklar içinde birlik içindi. Böyle bir birlikte dirlik olacaktı; paylaşma olacaktı ve küçük bir evin farklı odalarında yaşayan, ancak çatısı ve dış duvarları ortak olan bir evde (dünyada), hayatımızı insanca sürdürüp gidecektik.

Haset ve kıskançlık damarından Kâbil’e vesveseler fısıldayarak onu kardeş kâtili yapan azgın şeytan ve şeytan üssü nefis, maalesef her dönemde benzeri yollarla, dostlarını aynı çukurun içerisine çekme de çok da zorlanmadı. Kurdukları farklı câzip tuzak ve oltalarına takmış olduğu sûreten câzip yemlerle, kısa sürede pekçok kimseyi avlamayı başardı. Başardı; çünkü insanın yaratılışının başlangıcında, Cenab-ı Hakk’a âsi olan şeytan, şöyle yemin etmişti: “Öyle ise “Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın!” (A’raf 16-17).

Şeytan, yemininde durdu ve başarılı da oldu. Bütün yolları denedi. Aslında nefsinin hevâsına uyanlar, onun arkasından giderek, -evet emrini değil sadece küçük bir işaretini bekleyen- yığınlar teşkil etti. Önlerine oturdu; geleceği, ebedî hayatı, âhireti, hesap ve kitabı, mizan ve sıratı unutturdu. Dünya hayatının, oyun eğlenceden ibaret bir fırsat diyarı olduğunu fısıldadı ve onları:

“Bir geçmiş gün için beyhûde feryât etme,

Bir gelecek günü boşuna yâd etme,

Geçmiş, gelecek masal hep

Eğlenmene bak, ömrünü berbât etme.” hülyalarıyla, “ye, iç, eğlen!” kıskacına aldı.

Arkalarına oturdu; onlara ölümsüzlüğü, gençliğin, ömrün ve zevklerin hep süreceğini telkin etti. Geçmişle onların bütün bütün bağlarını kopardı. Ne örnek nebiler, ne de onların yörüngesinde yürüyen sâlih kişileri göstermedi; görmezlikten getirdi. Öncüleri olarak onlara, uzak geçmişten; Nemrutlar, Firavunlar, Kârunlar, Sâmiriler, Ashâb-ı Uhdutlar; yakın geçmişten ise Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, Yezidler, Hitler, Stalinler, Saddamlar, Mussoliniler, Çavuşeskular ve Miloseviçleri gösterdi.

Sağlarına oturdu; iyilik yapıyorum düşüncesiyle onlara nice mel’anetler, şenâetler, zulüm ve çirkeflikler işletti. Din ve dindarlık adına, uydurma işleri süsleyip önlerine koydu. Din dışı şeyler, dinin merkezine sabitlenerek, dinin altı üstüne getirildi. Dinin temel kuralları yok sayıldı, yıkıldı, döküldü ve kirletildi. Rüşvet, hediye; devleti soyma, ganimet; Müslümanların hanım ve kızları câriye kabul edildi. Haramlar süslendi, ambalajlandı, helallere baş tacı yapıldı. Müslümana zulüm, hac ve umre sevabına denk tutuldu. Mâsum insanları öldürme, şehid sevabına vesile kılındı. Minareler kirletildi, kürsü ve minber, zulümlerin meşrulaştırma aracı ve zâlimin de sesi soluğu oldu. Mihrap, sahtekâr ve yalancı politikacılara teslim edildi. Mevlitler ve Kur’ân’lar, yığınları efsunlayan muskalar haline dönüştürüldü. Böylece din ve dini değerlerin altı üstüne çevrildi. Azçok dine saygı duyan ve seyrek de olsa dinin kutsallarıyla buluşan insanlar, dinden, mâbetten uzaklaştırıldı; Kitap’tan ve ezandan nefret eder hale getirildi.     

Sollarına oturarak, günahlara yelken açtırdı; şehvetleri azdırdı, nâmus ve şerefi yerlerde süründürdü. Haram-helal çizgisini aynı noktada buluşturdu. Kursaklara gayr-ı meşru kazançlar yerleştirdi. Haramsız bir an, cinayetsiz bir gün, zulümsüz bir fırsat bıraktırmadı. Haramla serpilip boy atanlar, ister istemez haramzâde oldu. İşte insanlığın daha ilk dönemlerinde, günümüzde benzerlerini yaşadığımız zulüm, fısk, fücur, isyan ve tuğyânı karşısında, Hz.Nûh’un (a.s.) şu yakarışları, âdeta semalarda çınladı:

“Nûh Ya Rabbî!” dedi, “ben halkımı gece gündüz dine dâvet ettim. Ama benim dâvetim, onların sadece daha çok uzaklaşmalarına yol açtı. Her ne zaman, onları bağışlaman için çağırdıysam, onlar parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar. Elbiseleriyle örtündüler, direttiler ve çok kibirlendiler. Ben onları bu sefer yüksek sesle dâvet etmeye başladım. Daha sonra onları gâh açıkça çağırdım, gâh sesiz sedasız bir dâvet yönelttim, her türlü yolu denedim. Dedim ki onlara: “Rabbinizden af dileyiniz. Zira o gafurdur.” Mağfiret dileyin ki üzerinize bol bol yağmur indirsin. “Size mal ve evlad ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasib etsin. Neden acaba siz, sizi tavırdan tavıra yaratan Allah’ın büyüklüğünü kabul etmiyorsunuz? Görmez misiniz ki Allah yedi kat göğü tam birbiri ile uyum içinde yarattı? Gökte ayı bir nûr, güneşi ise lâmba yaptı. Allah sizi yerden nebat bitirircesine bitirip yetiştirdi. Sonra sizi tekrar oraya gönderip, yine sizi oradan çıkaracaktır. Allah yeri size bir yaygı yaptı ki onun geniş yollarında yürüyesiniz. Nûh: “Ya Rabbî!” dedi, “Sen de biliyorsun ki onlar bana isyan ettiler; servet ve evladının çokluğunun kendi ziyanını artırdığı kimselere uydular. Büyük hîle ve tuzaklar kurdular. “Sakın tanrılarınızdan vazgeçmeyin, Ved, Suva, Yegûs, Yeûk ve Nesr’i, bunlardan hiçbirini bırakmayın!” dediler. Böylece onlar birçok insanı şaşırttılar. Madem ki öyle yaptılar, Sen de bu zalimlerin şaşkınlığını artır ya Rabbî!” Hâsılı birçok suçları sebebiyle suda boğuldular ve cehenneme tıkıldılar! Allah’a karşı, kendilerine yardım edecek bir tek yardımcı bile bulamadılar. Nûh: “Ya Rabbî!” dedi, “yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma! Zira bırakırsan onlar Senin kullarını, Senin yolundan saptırırlar ve sadece kendileri gibi kâfir, ahlâksız çocuklar dünyaya getirip yetiştirirler. Ya Rabbî beni, annemi, babamı ve evime mümin olarak girenleri, erkek ve kadın bütün müminleri affeyle. O zalimleri ise, daha da beter eyle, daha da perişan eyle!” (Nûh Sûresi 5-28).

Topyekün hepimizin, kendimizi perişan edecek bir düşman etrafında kümelendiğimiz şu günlerde, yeniden düşünmemiz, geçmişi ibretle okumamız ve hepimizin ama hepimizin, kendisine düşen tevbeyi yapmak sûretiyle: “Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümid edebilirsiniz.” (Bakara 21) âyetinin de müjdesiyle, bu korkunç felaketten bir an önce kurtulmamız temennisiyle.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 7.4.2020 [TR724]

Hristiyan toplumlar daha mı Müslüman? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bu elbette provokatif bir başlık, bunu biliyorum! Bundan on yıl kadar önce “Bir Ekonomik İslamilik Endeksi” ve “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami” adlı iki makalede İran kökenli iki akademisyen, George Washington Üniversitesi’nden S. Rehman ve H. Akari, Müslüman ülkelerin ve toplumların İslami ölçütler bakımından ne kadar İslami olduklarını analiz ettiler.  Akabinde, birçok İslamcı veya Müslüman çevrede bu konuya inanılmaz bir ilgi oldu. Bu makalelerden hareketle her yıl bir sıralama yapılıyor ve bu sıralamada, nüfusları içerisinde son derece düşük oranda Müslüman olan birçok Batılı ülke “İslami ölçütler” bakımından “en İslami ülkeler” olarak nitelendiriliyor. Bu durumda mesela Norveç, Kanada veya Japonya gibi nüfuslarının neredeyse tamamına yakını veya çok büyük çoğunluğu gayrı-Müslim olan ülkeler, “en İslami ülkeler” veya “İslami ölçütlere en fazla tekabül eden ülkeler” olarak değerlendiriliyor. Bunun yanında nüfuslarının çok büyük çoğunluğu, hatta tamamına yakını Müslüman olan Afganistan, Türkiye, Fas, Suudi Arabistan, İran, Yemen, Mısır, Irak, Ürdün vs. gibi ülkeler, endeks sıralamasında bu gayrı-Müslim ülkelerin birçok basamak altında, “İslami ölçütlere” daha az tekabül eden ülkeler olarak gösteriliyorlar.

Ben yukarıda adı geçen yazarların makalelerini okudum ve kanımca bu makalelerde kullanılan karşılaştırma metodolojisinin keyfi korelasyonlar – hatta nedensellikler – kurduğunu, olanı değil olması gerekeni ele aldığını, bununla – sanki buna ihtiyaç ya da gereklilik varmış gibi – bir nevi İslam savunması yaptığını, bunu yaparken İslam’ın çoğulcu uygulama biçimlerini bilerek veya bilinçli olarak görmezden geldiklerini düşünüyorum. Bunu yaparken son derece teleolojik yaklaştıkları kanısındayım. Böylece, bir amaç uğruna, tarihsel gerçeklerin ortaya çıkma koşullarını görmezden gelerek, bazı ideal etik (ya da teolojik – Tanrısal) normlar çerçevesinde, sosyolojik İslam’a (yani uygulamada karşımıza çıkan, tarihte ve bugün mevcut olan gerçek İslam’a) ret gerekçesi üretiyorlar. Ve uygulamada var olmayan tarihsel görüngüleri İslam dininin teolojik kaynaklarına dayandırarak kuramsal (nazari) ve kendileri tarafından “doğru olan İslam” olarak gördükleri bir İslam’ı gerçek İslam olarak kabul ederek, bu idealize edilen teorik dinin yansımalarını İslami olmayan toplumlarda gözlemlediklerini iddia ediyorlar! İsveç veya Almanya bu durumda Cezayir veya Türkiye’den daha “İslami” olabiliyor! Bu saydığım temel metodolojik hatanın dışında birçok irili ufaklı hata var.

Birinci hata, devletlerin Müslüman olduğu varsayımı. Devletler sosyal bir kurumdur. Dinleri olamaz. Eğer kast edilen bu devletlerin rejimiyse, her rejim kendisine istediği ismi verir ve bu ismin altını istediği ideolojik diskurla ve ekonomi-politik, yasal, yönetsel vs. uygulamalarla doldurur. Bu o devletleri Müslüman veya İslami yapmaz. Devletler (ve onların rejimleri, ideolojileri veya ekonomi-politikleri) İslami referanslar veya İslam’dan esinlenmelerle bezenebilir. Fakat bu devletlerin ideoloji veya uygulamalarının ne derece İslami olduğu meselesi, öznel bir değerlendirme olacaktır. Oysa toplumlar Müslüman olabilir. Çünkü bireylerden oluşur. Bir devletin halkının büyük bölümü kendisini Müslüman olarak tanımlıyorsa, o devletin politik kültüründe bunun yansımaları olacaktır. Nitekim birçok siyasal ve sosyal konsept politik kültürle yakın bağa sahiptir.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


İkinci hata, endekse Kur’an’ın temel alınması, sosyolojinin es geçilmesi. Kutsal kitaplar veya dinsel metinler normatif olan (olması gereken kural ve kaideleri, davranış ilkelerini ve doğruları, olmaması gereken veya yasak olan davranış ve uygulamaları ele alan) bir genel prensipler bütünüdür. Dahası tarihsel metinlerdir. Yani metinde geçen sosyolojik örnekler (savaşlar, büyük günahlar, yaşanan tarihsel önemde hadiseler vs.) yüzlerce yıl öncesinin toplumlarında, dönemsel “zamanın ruhuna” bağlı, bugüne “tercüme edilmesi” kolay olmayan, yani örnek alınmaları durumunda çok yaratıcı olunması gerekli olan analojilerdir. Bu metinler içinde her dönemde uygulanabilecek genel kaideler olduğu gibi (mesela yalan yere şahitlik yapmamak, öldürmemek vs.), çok daha afakî tavsiyeler (mesela devlet yönetiminde adil olmak, eşitliği gözetmek, düzeni bozmamak vs. gibi) de vardır. Bu olması gerekenler manzumesi, çağdan çağa, nesilden nesle, toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya farklılıklar göstermektedir. Bunların bazılarının bugün karşılığı bile olmayabilir. Yorum yaparak bireysel ve toplumsal bazda uygulanır veya uygulanmaz. Bu genel ve afaki normatif yapıdan hareketle modern devletlerin uygulamalarını “İslami” veya “İslami olmayan” diye tasnif etmek, bilimsel ve rasyonel bir yol değildir.

Üçüncü hata, Batılı medya ve akademisyenlerin dünyadaki İslami yönetimleri ele alırken bunları İslam’la ilintilendirmesini eleştirerek, madem bu yapılıyor, o halde bunun tersi de yapılabilir yaklaşımını meşrulaştırmak. Yukarıda adı geçen iki akademisyen, Batı’da İslam toplumları hakkında geri kalmışlık ve İslam korelasyonu kurulmasından hareketle, İslam ve ilerleme korelasyonu kuruyor. Oysa iki yanlış bir doğru etmez. Birincisi ne kadar hatalıysa, ikincisi de o kadar hatalıdır. Dahası, bu algıları da tam doğruyu yansıtmıyor. Çünkü Batı’da benim okuduğum hiçbir aklı başında makalede İslam dini kuramsal düzeyde (yani teolojisi nedeniyle) bugün Müslüman ülkelerin çoğunda kronik olan sorunların nedeni ilan edilmiyor. Tam aksine, yorumlar sosyolojik gerçeklerden (rakamsal olarak ölçülebilen durumdan) hareketle, sosyolojik, siyasal veya ekonomik yapıları veya görüngüleri (fenomenleri) ele alıyor ve eleştiriyor. Mesela kadına şiddet veya kadın hakları konusunda rakamsal veriler ortaya konuyor, bu veriler diğer toplumların verileriyle mukayese ediliyor ve bu yolla (yani olan durumdan hareketle!) çözümlemeler ve projeksiyonlar yapılıyor. “Yok, bu uygulamalar zaten İslami değil ama!” demek, kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Çünkü İslami toplumlarda ortaya çıkan her türlü sorun, İslami toplumların sorunudur. “Bu sorunlar Finlandiya’da yok, o zaman Finlandiya İslam’a en uygun toplumdur” türü yaklaşım, a) var olan sorunu görmemizi veya tespit etmemizi güçleştirir, b) o sorunu çözmemizi olanaksız kılar. 

Dördüncü ve en önemli hata, ahistorik yaklaşımdır. Bu, son derece önemli tarihi gelişmeleri, medeniyet ve toplumların kültürel, sosyal ve sosyopolitik, ekonomik ve diğer parametrelerde geçmişlerini ve evrimlerini görmezden gelmektir. Örnek olarak, kadın erkek eşitliğini alalım. Çünkü bu insani gelişmişlik endekslerinde standart bir ölçüttür. İnsani gelişmişlik endekslerine göre kadın ve erkek ne kadar eşitse o toplum o kadar gelişmiştir. Kadının toplumsal konumu, yasal hakları, eğitim seviyesi, okullaşma oranındaki payı (erkeklere denk mi meselesi), iş piyasasındaki durumu (çalışıyor mu, eşit koşullarda rekabet şansı var mı, erkeklerle aynı işi yaparak aynı maaşı alabiliyor mu gibi konular) birer veridir. “Bu veriler zaten İslam’a uygundur” demek naif hatta manipülatiftir. Tarihsel gerçeklerle örtüşmez. İslam’ın gelmesi elbette kadınlara haklar vermiştir. Fakat kadınlar İslami toplumlarda örneğin miras hukukunda, ya da uygulamada iş yaşamında temsil oranlarında ileride olmamışlardır. Olmaları istenir (ki bunu istemeyenler de bol miktarda vardır Müslüman toplumlarında!) ama bu olduğu anlamına gelmiyor. Dahası, bunun olduğu toplumlarda mesela Reformasyon veya Aydınlanma gibi tarihsel dönemleri görmezden gelen her yorum sığ kalır. İşte Finlandiya’da veya Almanya’da kadının konumu bu nedenle İslami endekslere göre “İslami” kabul edilemez. Edilirse bu endoktrinizasyondan da öte, gelişime ket vuran, olası ilerlemeleri de baltalayacak bir rehavete sebep olacaktır.

İslam, Norveç’teki sosyal devlet, ABD’deki özgürlük, Kanada’daki etnik haklar, İtalya’daki sanat ve mimarlık, Almanya’daki sağlık sistemini emrediyor demekle sadece kendimizi kandırırız. Biri çıkıp “İyi de neden bunlardan hiç birisi herhangi bir İslam coğrafyasında bugün gözlemlenmiyor?” diye sorsa ne diyeceksiniz? Kuran’da emredilen budur diye mi cevap vereceksiniz? Gelişim için elin taşın altına konması ve hatta bazen acı çekilmesi lazımdır. Batı’da bu seviyeye gelmek için Reformasyon ve rasyonel akıl, sekülerizm (devletin ve kamusal alanın dini dogma dışında ölçütlerle organize edilmesi), politik devrimler (Fransız Devrimi, Amerikan Devrimi), sınırlı iktidarın sağlanması, sınıf mücadelesi (sosyal hakların ve refah devletinin inşası için!) ve başka onlarca mücadele gerekti. Oysa İslam toplumları 19 ve 20. yüzyıllarda “Batı’dan tekniği alalım, sosyolojideki değişimlere gerek yok” ana akımının zararlarını gördü. Bugün, sosyolojik değişim olmadan ekonominin ve siyasetin dönüşmeyeceği artık iyice meydana çıkmış durumdadır. Yöneten ve yönetilen ilişkisi, cinsiyetler arası ilişkiler, ezen ve ezilen ilişkisi (sınıfsal ilişkiler), çevresel meydan okumalar, özgürlük alanındaki inanılmaz genişlemeler gibi alanlarda ilerleme, salt teknikle veya bazı ekonomik reform ve işbirliği (hatta bütünleşme) adımlarıyla olmuyor.

Bakın adını koymakta yarar var. Bugün tüm gelişmişlik endekslerine göre ‘İslami ülkeler’de ve toplumlarda büyük temel yapısal sorunların varlığı göze çarpmaktadır. Bunlara yokmuş gibi yapmakla hiçbir şey olmaz. İki boksörün maçında hakem kararıyla nakavt olan boksöre altın kemer takmak, maçı izleyen kimseyi (en başta da nakavt olan boksörün kendisini) ikna edemez. Çünkü önemli olan, olan durum neyse onu önce ortaya koymaktır. Hasar tespiti yapmaktır. Ya da tıp metaforu kullanacaksak, önce hastalığa teşhisi koymaktır. Finlandiya İslam toplumu değildir. Kanada Müslüman etiğinden esinlenerek etnik dengeleri kurmadı. Almanya Kur’an’daki sosyal adaleti örnek alarak sosyal piyasa ekonomisi gerçekleştirmedi. Özgürlük ortamını sağlarken, ABD onlarca acı yaşadı, yaşamaya da devam ediyor. Bunları İslam’la ilintilendirme çabası takdire şayan elbette. Umarım mesela kadın erkek eşitliği örneğinde olduğu gibi, o pek beğenilen Batılı ülkelerin düzeyine yaklaşmak için çaba gösterilir. Ama “kadın hakları zaten Kuran’da var!” diyerek kadınları Norveç’teki gibi işgücüne katamazsınız. Hristiyan ülkeler İslami değil. Olmaları da gerekmiyor. Olması gereken, İslami toplumların kendi ülkelerindeki standartları Hristiyan toplumlarının seviyesine yükseltecek değişimleri yapmaları! 

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.4.2020 [TR724]

Finlandiya istifçi çıktı! [Hasan Cücük]

Kürsel salgın koronavirüsün etkisinin ne zaman geçeceği konusunda net tarih vermek henüz mümkün değil. En iyimser tahminler, salgının aylar süreceği yönünde. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, ülkenin resmi kanalında katıldığı bir programda, ‘Danimarka 6 Mart öncesi gibi olmayacak’ diyerek, bazı alışkanlıklarımızın değişeceğini ifade etti. Krizin uzaması sıkıntı demek. Krize en hazır ülke ise Finlandiya. Nedeni ise oldukça ilginç.

İki kutuplu dünyadan en fazla etkilenen ülkelerin başında Finlandiya geldi. Doğu Blok’unun lider ülkesi Sovyetler ile sınır komşusu olan Finlanda’ya her an işgal edilme riskine karşı devamlı teyakkuzda oldu. Finlandiya – Rus anlaşmazlığının tarihi 1800’lü yıllara kadar uzanıyor. Uzun süre İsveç Krallığı’nın bir parçası olan Finlandiya, Napolyon Savaşları sonrası ülke 1809’da, Rusya tarafından ele geçirildi. Bağımsızlığını ilan edeceği 1917 yılına kadar Rusya’nın işgalinde kaldı. İki ülke arasında bir başka savaş ise 30 Kasım 1939’da Rusya’nın Polonya’yı işgalinden iki ay sonra gerçekleşti. Tarihe Kış Savaşı olarak geçen çatışmalar, 13 Mart 1940’da ateşkeşle sonuçlandı.

Rusya ile geçmişte yaşadığı savaş ve işgallerden dolayı, 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan iki kutuplu dünyada Finlandiya, teyakkuzda olma halini devam ettirdi. 1990’da Sovyetler’in dağılıp Doğu Blok’un çökmesiyle, Avrupa’da Soğuk Savaş döneminde alınan tedbirlerin bir kısmı rafa kaldırıldı. Bir ülke hariçti. Bu Finlandiya idi. Soğuk Savaş aynen devam ediyor, gibi rutin hazırlıkları devam ettirdi. Orman içlerinde inşa edilen gizli depolarda, gaz maskesi, yüz maskesi, gıda ve sağlık ürünleri depolamaya devam etti.

Kiresel bir salgına dönüşen yeni tip koronavirüs (Kovid -19) etkisini göstermeye başladığında en hazırlıklı ülke olarak Finlandiya ortaya çıktı. Dünyanın birçok ülkesinde sağlık sektörü çökme noktasına gelmiş durumda. Özellikle yüz maskesi ve solunum cihazı ihtiyacı giderek artıyor. Finlandiya’da ise tersi yaşanıyor. Ne yüz maskesi, ne solunum cihazı ne de tıbbi malzeme eksikliği yaşanıyor. Yıllarca kriz ve savaş dönemi için saklanan malzemeler, salgının yayılmasıyla uzun bir aradan sonra depoların kapağı yeniden açıldı.

Sosyal Güvenlik ve Sağlık Bakanlığı üst düzey yetkilisi Päivi Sillanaukee, ‘Depolarımızda milyonlarca operasyon maskeleri, yüz binlerce yüz maskeleri bulunuyor. Kesinlikle herhangi bir malzeme sıkıntısı yaşamayacağız’ açıklamasını yaptı. Ülkenin nüfusunun 5,5 milyon olduğunu ve hazırlıkların onlarca yıldır devam ettiğini dikkate aldığımızda Finlandiya’nın neden sorun yaşamayacağını anlıyoruz. Orman içlerine inşa edilen gizli depolarda sadece tıbbi malzemeler bulunmuyor. Bir savaş sırasında ihtiyaç duyulacak her türlü gıda maddeleri de yer alıyor. Tıbbi ekipmanlarının yanında petrol, tahıl, tarım aletleri ve hammaddeleri de biriktirdi. Özellikle tahıl ürünleri depolarda önemli yer tutuyor. Tabi askeri muhimmatta depolarda bol miktarda yer alıyor.

Sosyal Güvenlik ve Sağlık Bakanlığı, iki hafta önce depoların kapağını açarak, ülkede bulunan hastanelere tıbbi ürünleri göndermeye başladı. Bazı maskelerin eski olduğu dikkatlerden kaçmadı. Ancak hepsi kullanılacak standartta bulunuyor.

İskandinavya’nın diğer ülkeleri Danimarka, Norveç ve İsveç salgının uzamasıyla zor günleri nasıl atlatacaklarının planını yaparken, Finliler bu konuda oldukça rahat. Peki bazı ihtiyaçlar Finlandiya’dan karşılanamaz mı? Cevabı hayır. Nedeni, Finlandiya kanunları. Zira, ülke kanunlarına göre; ihtiyaç gereçlerinin ihracı yasak.

Finlandiya’nın salgına hazırlıklı yakalanması, komşu ülkelerin de Soğuk Savaş sonrası içine düştükleri rehaveti sorgulamasına yol açtı. İsveç Sosyal İşler Bakanı Lena Hallengreen, ülkesinin benzer depoları ihmal etmesinin büyük bir hata olduğunu gördüklerini ifade etti.

Salgınla birlikte ‘istiflemek’ kelimesi hayatımıza yeniden girdi. Bir çok ülke istiflemenin önüne geçmek için bazı ürünlerin satışına da sınır getirdi. Finlandiya ülke olarak istikçilik yaptığı için, halkına yasak getirmeye gerek duymadı!

[Hasan Cücük] 7.4.2020 [TR724]

“Cehennem Topuzu” [Adem Yavuz Arslan]

Ben bilmiyordum…

Saray kontenjanından Hürriyet’te yazan Abdulkadir Selvi’nin yazısından öğrendim; ‘Cehennem Topuzu’ diye bir bitki varmış.

Kalp krizinden kansere kadar bir çok hastalığa iyi geliyormuş.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Korona salgını nedeniyle kendini bahçe işlerine vermiş ve bahçesine domates-biber ekmiş.

Selvi’nin yazdıklarına göre yurt dışından getirilen öğrenciler Bakan Çavuşoğlu ile çok samimiymiş, ona ‘Mevlüt abi’ diye hitap ediyorlarmış.

Yan tarafta Nedim Şener ve Ahmet Hakan’ın köşelerini görmesem kedimi Norveç Dışişleri Bakanı ile röportaj yapan İskandinav bir gazetecinin yazısını okuyor sanacaktım.

Aslında uzun süre tereddüt etmedim değil.

Çünkü Dışişleri Bakanının ‘Cehennem Topuzu’ ekip kabak yetiştirmekle uğraştığı, gazetecilerin bunları köşesine taşıdığı güzide ülkemin Adalet Bakanı da köpeklerle fotoğraf paylaşıp hayvan sevgisi üzerine demeçler veriyordu.

Döndüm baktım fotoğraf eski tarihli mi diye.

Değilmiş, yeni çekilmiş. Abdulhamit Gül resmi sosyal medya hesabından bu fotoğrafı paylaşıp -merhamet-hassasiyet vurgusu yapmış.

Dünyayı kasıp kavuran Korona salgını nedeniyle yüzbinlerce insanın hayatı tehlike altında ancak Erdoğan başta olmak üzere AKP kurmayları ve medyası ‘paralel bir evren’de yaşıyor.

KURT YAPMAZ BU TAKSİMİ !

İktidar ortakları AKP ve MHP’nin imzasını taşıyan yeni infaz düzenlemesi bugün TBMM Genel Kurul’unda görüşülecek. Meclisteki sandalye dağılımı göz önüne alınırsa teklif AKP ve MHP’nin istediği şekilde yasalaşacak.

Maalesef Adalet Komisyonu’nda yaşananlar umutlu olmayı imkansızlaştırıyor.

HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun olağanüstü gayretlerine rağmen AKP ve MHP’li vekiller paketi yangından mal kaçırırcasına geçirdi.

Gelinen noktada katiller, mafya üyleri, hırsızlar, bilimum suçlular haftasonundan itibaren evlerine giderken aralarında Ahmet Altan gibi yazarlar, Sedat Laçiner gibi akademisyenlerin bulunduğu onbinlerce masum insan ölüme terk edilecek.

Lafı eğip bükmeye gerek yok.

Virüsün dünyayı kasıp kavurduğu şu günlerde 300 bin insanı cezaevlerinde tutmak biyolojik soykırımdır.

Gaz odasına atmaktan farksızdır.

15 kişilik koğuşlarda 60 kişi kalan, normal zamanlarda bile hijyeni sağlanamayan cezaevlerinde binlerce kişinin enfekte olması ve (Allah korusun) hayatını kaybetmesi kaçınılmaz.

Durum bu kadar açık ve acil iken Erdoğan rejimi ‘bırakın cezaevlerinde ölsünler’ modunda. Yüzbinlerce insanın hayatından bahsediyoruz ama Saray ve çevresi kapı duvar.

SİZ HANGİ GEZEGENDE YAŞIYORSUNUZ?

Bir de az da olsa vicdan kırıntısı taşıyanlar var.

Onlar Erdoğan rejimine açıktan eleştiri de bulunamıyorlar ancak ‘ara formül’ olarak ‘yeni yasal düzenlemeye gerek yok, hakimler mevcut yasalara göre tahliye kararı verebilir’ görüşünü dillendiriyorlar.

Bu çevrelere göre TBMM gerekli düzenlemeleri yapmadı ama Anayasa Mahkemesi’nde bu hata düzeltilebilir.

Keşke öyle olsa ama her iki görüş de realiteyle uyumlu değil.

Çünkü Anayasa Mahkemesi Saray’a doğrudan bağlı. Saray’ın iradesine muhalif bir karar alması mümkün değil.

Ancak Erdoğan ile AYM arasında bir ‘danışıklı dövüş’ varsa belki.

Fakat bu da reel bir görüş değil. Tüm planlarını sandık endeksli yapan Erdoğan tahliyeler nedeniyle kazanacağı siyasi rantı AYM’ye bırakmaz.

Ayrıca AYM süreci en hızlı şekilde gerçekleşse bile en iyi ihtimalle 2 ay sürer. Ki bu süre zarfında virüs cezaevlerini kasıp kavurur.

Yani TBMM faslı köprüden önceki son çıkış.

Gelelim diğer ‘argüman’a. Yani yeni düzenleme yapılmadan hakimler savcılar ‘gereğini’ yapabilir !

Bu tezi ileri sürenlerin nerede yaşadığını merak ediyorum doğrusu.

Türkiye’de yargı hiçbir zaman tam bağımsız olmadı ama 2013 sonrası yaşananlar kadar da zıvanadan çıkmamıştı.

Erdoğan’ın çakma darbesiyle tutuklanan binlerce hakim savcının yerine atanan AKP’li hakim savcıların hukuku referans alacaklarını mı sanıyorsunuz ?

Sayısız örnek verebilirim ama bugün mecliste görüşülen infaz yasasında ‘kapsam dışı bırakılan’ kişilere dair birkaç hatırlatma yapayım;

Bir çoğu mesai arkadaşım, can yoldaşım, meslektaşım 21 gazeteci bomboş dosyalarla tutuklandı. Yazı yazmak, tweet atmak ya da rt etmekle suçlandılar. İstanbul 25.Ağır Ceza Mahkemesi 31 Mart 2017’de tahliye kararı verdi. İsmail Saymazlar ve Aktroll çetesi kampanya yapınca aynı gün yeniden tutuklandılar. Tahliye kararı veren heyet açığa alındı, soruşturma açıldı ve mahkemeye yeni heyet atandı. Yeni heyetin hangi yönde karar vereceği belliydi; öyle de oldu. Meslektaşlarımın infazı bitti ama Yargıtay süreci bitmediği için hala tahliye edilmeyenler var.

-Benzer bir durum ÇHD avukatlarında da oldu. Tahliye kararı veren hakimlerin yeri jet hızıyla değiştirildi.

-Malatya’da görülen 15 Temmuz yargılamasında bir albaya tahliye veren mahkeme başkanı görevden alındı. Yeni atanan heyet tahliye edilen albayı tekrar tutukladı.

-Antalya’da görülen Cemaat davalarında 8 sanığı tahliye eden 2.Ağır Ceza Mahkemesi heyeti görevden alındı. Başka illere sürüldü.

-MİT tırları davasında tahliye yönünde oy kullanan hakim ve eşi Sarıkamış’a sürüldü.

-Gazeteci Ayşenur Parıldak’a tahliye veren hakim tenzili rütbe ile görevden alındı.

-Bylock’un tek başına delil olmayacağına karar veren Antalya  ve Gaziantep hakimleri tenzili rütbeyle başka illere tayin edildi.

-HDP milletvekili İdris Baluken’e tahliye kararı veren mahkeme başkanı hakim görevden alınıp Ankara’ya düz hakim olarak atandı.

Erdoğan rejiminin ‘bağımsız yargı’ uygulamalarına sayısız örnek verebilirim.

Bizzat Saray’ın müdahalesi ile duruşmasız bırakılan Deniz Yücel ya da ABD ile pazarlık yapılarak bırakılan Rahip Brunson gibi örnekler de var.

Kaldı ki HSK’nın hakim savcılara dağıttığı kitapçıkta “tahliyeler konusunda HSK ile mutlaka istişarede bulunduktan sonra irade oluşturulacaktır” diye açıkça ‘talimat’ verildi.

Kısacası iktidar kendi teşkilatlarından atadığı hakim savcılara bile büyük baskı uyguluyor. Dolayısıyla ‘hakimler dosyaya bakar ve karar verir, suçsuzlarsa çıkarlar,’ diyenler hayal aleminde yaşıyorlar.

‘CEHENEM’İN TOPUZU’

AKP rejiminin hukuk düzeni, mahkemeleri ve cezaevlerine dair sayfalar dolusu örnek verebilirim.

Bırakın tutuklamayı, soruşturma konusu bile yapılmayacak iddialar nedeniyle yüzbinlerce insan hayati tehlike altında.

Tüm dünya salgını önlemek için radikal tedbirler alıp cezaevlerini boşaltırken Türkiye akla ziyan bir düzenleme ile masum insanları cezaevinde tutmaya devam ediyor.

Aslında hala geç değil.

Şimdi siyasi tartışmaların, politik hesapların zamanı değil. Bugün TBMM’de yapılacak küçük düzenlemelerle yüzbinlerce insanın hayatı kurtulabilir.

Burada yaşam hakkından bahsediyoruz ve yarın çok geç olacak.

AKP ve MHP’li vekillere bir hatırlatma yaparak bitirelim;

Mevlüt Çavuşoğlu’nun bahçesine ektiği, ‘kalbe ve kansere iyi gelen Cehennem Topuzu’nu bilmem ama ‘mazlumun ahını almamanız gerektiğini’ iyi biliyorum.

Ölüme terk ettiğiniz yüzbinlerce insanın ahı başınıza gerçek bir ‘Cehennem topuzu’ olarak inebilir.

 [Adem Yavuz Arslan] 7.4.2020 [TR724]