Gökhan Açıkkolu’nun eşi Mümine Açıkkollu: Türkiye’deki kardeşlerimiz bilsin ki yalnız değiller

Merkezi Frankfurt’ta bulunan Tenkil Müzesi’nin ilk sergisi geçtiğimiz hafta Brüksel’de açıldı. Uluslararası Basın Cemiyeti Sergi Salonu’nda açılan sergiye gözaltında işkenceyle öldürülen öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun eşi Mümine Açıkkolu, Ahmet Altan’ın koğuş arkadaşı gazeteci İbrahim Karayeğen ve sanatçı Adem Korkut da katıldı.


TR724’ten Basri Doğan’ın haberine göre Türkiye’de Hizmet Hareketi’ne yönelik kıyım operasyonlarında gözaltına alındıktan sonra işkence ile katledilen öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun eşi öğretmen Mümine Açıkkollu, insanlık adına utanç duyulan bir dönemin yaşandığını söyledi.

Türkiye’de yaşanan zulüm ve hukuksuzlukları, mağdurların hayat hikayeleri üzerinden duyurmayı amaçlayan Tenkil Müzesi’nin ikinci sergisi, Brüksel’de çoğunlukla Avrupa Parlamentosu üyelerinin katıldığı programlara ev sahipliği yapan Uluslararası Basın Cemiyeti (Press Club) sergi salonunda açıldı. Programda, Türkiye’deki basın özgürlüğü ve insan hakları ihlallerini konu alan ve gazeteci Thomas Sideris’in çektiği “Ilmik” belgeselinin gösterimi de yapıldı.

Press Club’da açılan Tenkil Müzesi öncesinde düzenlenen paneli Brüksel’in deneyimli gazetecilerinden Selçuk Gültaşlı yönetti. Tenkil Müzesi Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Ali Uludağ, gazeteci İbrahim Karayağen, Gökhan Açıkkollu’nun eşi Mümine Açıkkollu ve sanatçı Adem Korkut yaşadıkları mağduriyetleri anlattı.

Tenkil Müzesi’nin konuğu olan Mümine Açıkkollu “Keşke bu süreçler hiç yaşanmasaydı da bu tür müzeler hiç açılmak zorunda kalmasaydı. İnsanlık adına çok üzgünüm. Eşimin de burada gözlüğü sergileniyor. Yaşananlar gerçekten çok acı. Belki eşim için çok geç ama Türkiye’de çok sıkıntılı olan insanlar var. İnsanlık adına bu tür müzeler ses getirir ve geride kalan insanlar adına güzel açılımlar olabilir.” dedi.

DUALARIMIZLA TÜRKİYE’DEKİ KARDEŞLERİMİZİN YANINDAYIZ

Zulümleri ve hukuksuzlukları dünya kamuoyuna duyurmak ve mazlumların sesi olmak için çok şey yapılabileceğini vurgulayan Mümine öğretmen elinde imkanı olanlara şu çağrıda bulundu: “Bu tür faaliyetlerden başka zulümleri durdurabilmek için, dernek çalışmaları artırılabilir. Türkiye’de maalesef hukuk adına bir şey yapılamıyor. Avrupa’da olsun, Amerika’da olsun veya dünyanın dört bir tarafında diğer ülkelerde zulmü durdurma adına birlikte çok şeyler yapılabileceğini düşünüyorum. Tüm insanlık bu konuda dik durur ise mesafe kat edileceğini düşünüyorum.”

Tenkil Müzesi’nin mağduriyetlerin canlı şahidi olduğunu belirten Mümine Açıkkollu, Türkiye’deki mağdurlara da şöyle seslendi: Türkiye’de 17 bin kadın ve 700 bebek için endişeli bekleyişimiz devam ediyor. Bilsinler ki onlar yalnız değiller o acıyı tek başlarına orada yaşamıyorlar. Bu süreçte bizlere ‘oh olsun’ diyen insanlar olduğu gibi, bizimle birlikte acıları paylaşan kardeşlerimizin oldukça fazla olduğunu da gördük. Türkiye’deki kardeşlerimiz yalnız değiller. Biz dualarımız ile onların yanındayız. Dik dursunlar. Bu süreç bitecek bittiği zaman, en azından kaybeden tarafta olmayalım.”

Gazeteci İbrahim Karayeğen, tutuklanma süreci ve koğuş arkadaşı Ahmet Altan’ı anlattı


Barbaros Şansal: Adaletsizlik artık ayyuka çıktı


Adem Korkut: Cemaat mensupları, Cumartesi Anneleri, Taybet analar… hepsi insanlık suçu mağduru


ESMA ULUDAĞ’IN DA KIYAFETLERİ SERGİLENİYOR

Bir yıl önce Frankfurt’ta açılan müzede Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan mültecilerin ya da Türkiye’de zulme maruz kalan Hizmet Hareketi mensuplarının müzeye bağışladığı eşyalar, kıyafetleri ya da belgeleri bulunuyor. Atina’ya geçtikten sonra hayatını kaybeden Esma Uludağ’ın ve çocuklarının yolculuk sırasında giydikleri kıyafetler Gökhan Açıkkkolu’nun işkence sırasında kırılan gözlüğü de müzede sergileniyor.

“Düşman veya zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma”, “Herkese ibret olacak bir ceza verme” ve “Uzaklaştırma” anlamlarında kullanılan tenkil kelimesi ve Tenkil Müzesi ile ilgili ayrıntılı bilgi www.tenkilmuseum.com’da.

[MedyaBold.com] 10.4.2019

Washington’un yeni yaptırım paketinde Hizmet Hareketi tutuklamaları da var

S-400’ler üzerinden başlayan yeni Amerika-Türkiye geriliminde Washington yaptırımları farklı bir noktadan başlattı: “Siyasi motivasyonla haksız yere yargılamalar”. İşte tüm detaylar.

BOLD-Rahip Brunson üzerinden başlayan ve doların 7 liraya tırmanmasına neden olan Türkiye-ABD geriliminde yeni bir evreye girildi. Bu kez gerilimin merkez üssü Türkiye’nin Rusya’dan almak istediği S-400 füze savunma sistemi.

ABD, NATO üyesi bir ülkenin karşıt kutuptan böylesi bir sistem almasının NATO’nun tüm güvenliğini tehlikeye atacağı ve bu sistemin yeni nesil F-35 savaş uçaklarıyla ilgili bazı bilgilere ulaşabileceği gerekçelerini öne sürerek satın alıma karşı çıkıyor. Ankara ise kararlı.

ABD Dışişleri, satın alım durumunda Türkiye’ye yeni yaptırımlar geleceğini duyurmuştu ancak yaptırımlar oldukça farklı bir noktadan başladı.

KONGREYE SUNULAN TASARIDA SERKAN GÖLGE’NİN İSMİ DE VAR

ABD Kongresi, S400’den önce Türkiye’de tutuklu ABD’lileri gündeme aldı. Amerikalı iki senatör, Roger Wicker ve Ben Cardin tarafından, ABD vatandaşları ve personelinin tutuklanmasında rolü olan ‘tüm üst düzey yetkililere’ yaptırım öngören yasa tasarısı sundu.

Türkiye’de ‘siyasi motivasyonla haksız yere yargılanıyorlar’ dediği kişiler listesinin başında, Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında üç seneye yakın zamandır tutuklu bulunan NASA çalışanı Serkan Gölge ve ABD İstanbul Başkonsolosluğu çalışanları Metin Topuz, Hamza Ulucay ve Mete Cantürk var.

Tasarıda bu isimlerin ne kadar süredir tutuklu olduğu, hangi cezaların verildiği de detaylı olarak yeralıyor.

Gazeteci Cansu Çamlıbel’e göre; Ekonomiden sorumlu Bakan Berat Albayrak’ın ABD ziyaretinden hemen önce sunulan tasarı Trump’ın geçen yaz Brunson’ın tutukluluğu nedeniyle Türk Adalet ve İçişleri Bakanlarına getirdiği yaptırımın benzerine işaret ediyor.

Sözkonusu yaptırımlar ülkeye giriş yasağı ve mal varlıklarının dondurulması gibi yaptırımlar öngörüyordu. Ancak yeni tasarıda geçen sefer olduğu gibi isimler bulunmuyor.

VENEZUELLA VURGUSU

Tasarı’da Venezuela ve Maduro’ya vurgu yapılmasıyla ilgili ise Cansu Çamlıbel şunları yazdı:

“Cardin ve Wicker’ın tasarısı bu haliyle yasalaşmasa bile Washington’daki Türkiye algısının Ankara S400’leri almaktan vazgeçse bile kolay kolay değişmeyeceğini göstermesi açısından çok kritik. Erdoğan Türkiye’sini Maduro Venezuela’sı+siyasal İslam olarak kodlayan algı değişmiyor.”

[MedyaBold.com] 10.4.2019

Meriç: Mahir, Barbaros ve diğerleri… [Selahattin Sevi]

Türkiye’yi terk etme kararı aldığı günün akşamında sosyal medyada okuduğu bir haberle sarsılmıştı: Meriç Nehri’nde Mahir Mete Kul adlı bir genç kayboldu!

Hayatının baharında genç bir gazeteci olan ve 21 ay cezaevinde tutulan Barbaros Kaya (23) haberle ilgili ayrıntıları arasa da bulamadı. “Hangi güzergâhta denemişti şansını, olay nasıl olmuştu, boğulacak kadar azgın bir nehir miydi Meriç?” sorularıyla gitmişti arkadaşları ile buluşmaya. Bir yandan da kafasında tereddütler dolaşıyordu. Ama hayır, Türkiye’de kendisi için bir gelecek yoktu. Kararını değiştirmeyecekti.

Her zaman arkadaş grubunun neşesi olan Barbaros, o gün durgundu. Hali, tavrı arkadaşlarının gözünden kaçmadı. “Kesin bir sorunun var, haydi anlat!” dediler. “Merak etmeyin, her şey yolunda.” sözleri kimseyi tatmin etmemişti. Geç vakit eve döndü. Kayıp haberini aldığı ve aynı yolu kullanmayı planladığı Meriç’le ilgili “acaba” sorularıyla uyuyakalmıştı.

Burç Anadolu İletişim Lisesi’nde, 2009 döneminden öğrencim olan Barbaros Kaya’yı en son 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Taksim Meydanı’ndaki gösterilerde görmüştüm. İkimiz de fotoğraf çekiyorduk. Gururla izliyordum. Her zamanki gibi kibar ve efendi haliyle, “Hocam yapabileceğim bir şey olursa söyleyin lütfen!” demişti. Ben de kendisine aman dikkat et diye tembih etmiştim.

Hem lisede hem de Marmara Üniversitesi’nde girdiğim fotoğraf derslerinde hedefim öğretmekten çok mesleği sevdirmekti. Temel bilgileri verdikten sonra seven ve benimseyen her halükârda öğrenebilirdi. Barbaros da hem gazeteciliği hem fotoğrafı seviyordu. Gerçi, “Hep bizim anlam veremediğimiz fotoğrafları seçiyordunuz” dese de, onlara farklı bakış açıları kazandırmak en büyük isteğimdi. Zaman’ın 25’inci yılındaki fotoğraf seminerlerine ve etkinliklerine, Artı 1T Tasarım günlerine katılmaları için onları teşvik ediyordum.

Ama genç öğrencime, verdiğim ilk profesyonel iş Atina’da oldu. Daha önce olduğu gibi Yunanistan’a geçtiğini de haber verdiğinde onu Ünzile Anne’ye yönlendirdim. Edindiğim telefon numarasını vererek irtibata geçmesini önerdim. Her zamanki heyecanlı haliyle, yaklaşık bir hafta sonra, yaşıtı Mahir’in aşamadığı Meriç’i geçip Atina’ya ulaştığında beraberinde getirdiği fotoğraf makinesi ile, kendisinden henüz haber alınamayan Mahir Mete Kul’un annesinin başlattığı oturma eylemindeydi.

2008 yılında Atina’da polis kurşunu ile hayatını kaybeden 15 yaşındaki Alexis’in katledildiği yerdeki anıtın olduğu yerde tanıştılar. Genç gazeteci Barbaros Kaya, “O gün, oğlunu bulma mücadelesinde aldığı oturma eylemi kararının ilk günüydü. Gazeteci kimliği ile tanışmış olmama rağmen röportaja başladığımda sohbet ettim. Merak ettiğim soruları sordum. Ona anne olarak yaklaştım. Empati yaparak acısını içselleştirmeye çalıştım. O da hemen hemen benim annemin yaşındaydı. Konuşma boyunca Mahir’in yerine koydum kendimi. Annemi düşünmekten alıkoyamadım kendimi…” diyor.

MAHİR, BARBAROS VE DİĞERLERİ…

Mahir Mete Kul ile Barbaros Kaya arasında çok az yaş farkı var. İkisi de sebebini bilmediği ve anlayamadığı ithamlarla Türkiye’de hapis yattı. Hatta aynı zaman dilimlerinde cezaevinde oldukları dönem de oldu. “Silivri Cezaevi’nde birlikte bulunduğumuz 1 aylık zaman dilimi var.” diyen Kaya, yaşadıklarını ve hissettiklerini ikisi adına da anlatıyor:

“O, 10 ay hapis yattı ve tutuksuz yargılanmak için serbest kaldı. Ben 21 ay hapis yattım ve 9 yıl hüküm yedikten sonra Yargıtay onaylayana kadar dışarda özgür -ne kadar özgürse artık- yaşamama lütfettiler. Yargılandığım Ağır Cezada Mahkeme başkanı bana, “Seni şimdi serbest bırakıyorum, Yargıtay onaylayınca paşa paşa yatacaksın, tamam mı?” dediğini asla unutamıyorum. Tanrı’yı oynamak istiyormuşçasına benden bir de teşekkür bekledi. Muhtemelen Mahir için de böyle trajikomik sahneler yaşanmıştır. İkimiz de farklı mahkemelerden serbest kaldıktan sonra yine aynı süreci yaşamış olacağız ki Türkiye’den kaçak yollarla ebediyen gitme kararı alabilmişiz. Çünkü dışarıdaki hayat bizim için özgürlüğü temsil etmiyordu. Mahalle baskısı, uğradığımız mobingler ve çalışma fırsatının sunulmaması… hayata başlamak isteyen iki insan olarak vebalı muamelesi görmemiz, her şeye rağmen Türkiye’den gitme kararı almamız için yeterliydi. Bu kararı alırken ikimizin de hesapladığı riskler de aynıydı belki. İkimizin de yargılaması devam ediyordu ve eğer yakalanırsak bir daha asla dışarıyı göremeyecektik. Bence Mahir’in de esas düşündüğü olasılık buydu. Çünkü içerden çıkmıştık ve orada yaşadıklarımızı asla tekrar yaşamak istemiyorduk. Bunun için Meriç’te boğulmayı bile göze alabiliyorduk. Bütün bunların sonunda o geçmeye çalışırken yaşama veda etti ve hayalleri ile nehrin derinliklerinde kayboldu, ben de aynı riski aldım; zor olsa da geçebildim. Yeni hayatım için hayaller kuruyorum.”

SATRANÇ ŞAMPİYONU HAYAT DOLU GENÇ: MAHİR METE

Meriç’in sularında yiten ve annesinin çabalarıyla cenazesi bulunan Mahir Mete Kul da kendini, “Beykent Üniversitesi’nde yüzde 50 burslu bilgisayar mühendisliği okuyorum. 12 bin 775 lirayı ücretli öğretmenlik yaparak ödüyorum. Satranç antrenörlüğü sertifikam var, çocuklara öğretmeyi seviyorum bu işi” diye anlatan hayat dolu bir gençti.

20 yaşında, bir satranç turnuvasından evine dönerken polisin Genel Bilgi Toplama (GBT) sorgulaması için içinde bulunduğu araç durduruldu. Gözaltına alındı. Örgütsel faaliyet iddiasıyla tutuklandı. Bir müfterinin ithamlarıyla hayatı karardı. Tutuksuz yargılanmak bırakıldığında ise annesinin bulunduğu Yunanistan’a doğru özgürlük yolculuğuna çıktı. Oradan da sonsuzluğa kanat çırptı.

AİLE BOYU HAPİS, EN SON O CEZAEVİNDEN ÇIKTI

Barbaros Kaya, Samsun’da sahilin hemen yakınında bir mahallede doğdu ve büyüdü. Bütün eğitim hayatı İstanbul’da geçti. Kendi ifadesiyle, fazla evhamlı ve heyecanlı bir anne ile çok sakin ve karşısına ne çıkarsa çıksın heyecanlanamayan bir babanın altıncı çocuğuydu. 3 ağabeyi ve 2 ablası vardı.

15 Temmuz 2016’dan önce aile bireyleri Türkiye’nin ve dünyanın farklı yerlerinde yaşıyordu. Fakat o günden sonra Samsun’da, baba ocağında toplandılar. “Bu dönemi dayanışmayla ve daha az kayıpla atlatabiliriz,” diye düşünmüşlerdi. Öyle olmadı, Barbaros’un iki ağabeyi ve bir ablası ile ilgili soruşturmalar başladı. Ailenin en küçüklerinden biri olarak o da Türkiye’deki cadı avından ve hukuksuzluklardan nasibini aldı. Çok kısa bir süre çalıştığı dergi ve okuduğu kolejler bahane gösterilerek gözaltına alındı. Tutuklanarak 21 ay cezaevinde tutuldu. Ailesinin diğer fertleri teker teker özgürlüğe adımlarını atsa da en son o kalmıştı içeride. O da çıktı. “Baba ocağından ayrılıp tekrar ekmek peşine düşmem gerekiyordu.” diyen Barbaros Kaya için bu mümkün olmadı: “Bütün kapılar yüzüme kapatılmıştı. Kısa sürede bana burada, ülkemde, Türkiye’de hayat hakkı olmadığını anlamıştım. Türkiye’yi terk etmekten başka önümde seçenek yoktu.”

’13 YAŞIMDAN BERİ GAZETECİ OLMAK İSTİYORDUM’

Hayatta en büyük tutkusu bir gün başarılı bir gazeteci olmaktı Barbaros Kaya’nın. Henüz 13 yaşındayken bu fikri kafasına koymuştu. Bunun için lisede bile gazetecilikle ilgili bir okulu, Burç Anadolu İletişim Lisesi’ni tercih etti. Hemen ardından da Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde 4 yıl boyunca gazetecilik okudu.

2015 temmuzunda zorunlu staj için Habertürk’ün Ankara ofisinde çalışmaya başladı. Beş ay Ankara’da muhabirlik yapma fırsatı yakaladı. 2016’nın ocak ayında ise İstanbul’a geldi ve Nokta Dergisi’nde çalışmaya başladı. 15 Temmuz’da Nokta kapatılınca aynı yılın ağustos ayında Al Jazeera Türkiye ofisinde iş buldu. 3 Mayıs 2017 günü Al Jazeera da kapatıldı. Zaten 4 gün sonra da gözaltına alınmıştı çiçeği burnunda gazeteci Barbaros Kaya.

Kaya, “Bazen düşünüyorum da adımımı attığım, çalıştığım her kurum kapatıldı. Okuduğum ilkokul ve lise de buna dahil. Umarım sorun bende değildir.” diyor şaka ile karışık.

GENÇ BİR GAZETECİNİN HAYATINI KARARTMA SÜRECİ

Yargılanma süreci ile ilgili olarak ise, “mahkemeler ve iddianameler size ne yaptığınızı, ne ile suçlandığınızı anlatmıyor” diyerek şöyle devam ediyor Barbaros Kaya:

Gülen Cemaati ile irtibat ve iltisaklı olduğunuz gerekçesiyle sizi tutukluyorlar. 14 gün Vatan Emniyet’te nezarette kalıyorsunuz. Sulh Ceza mahkemesi hiçbir şey sormadan -çünkü toplam iki dakikalık duruşma oluyor- sizi tutukluyor. Önce Metris Cezaevi’ne götürüyorlar. Derme çatma misafir koğuşunda 3 gün kalıyorsunuz. Ardından Silivri Kapalı Cezaevi’ne naklediyorlar. 6 ay sonra iddianame geliyor. 200 sayfalık iddianamenin sadece 5 satırı sizinle ilgili. Siz doğmadan 50 yıl önce yaşanmış olaylardan dolayı yargılanmanın mantığını çözmeye çalışıyorsunuz. Ardından 13 yaşında babamın kaydettiği, milli eğitime bağlı bir kolejde -Burç Koleji- okuduğum için ‘FETÖ’ ile irtibatlı olduğum kanısı uyanıyor savcı ve hakimlerde. Evet, bana bunu mahkemede de söylediler. Ben 13 yaşında olduğumu, sorunun muhatabının babam olduğunu belirttim. Ayrıca terör örgütü gösterilen bu kolejden mezun olurken diplomamı o dönemin tarım bakanı Mehdi Eker’in elinden aldığımı ilave ettim. Bunu söyledikten sonra niye bilmiyorum daha hiç bu konuyla alakalı soru sormadılar. Ardından Nokta dergisi çalışanı olmak ve MİT’in ele geçirdiği serverlardan Bylock kullandığım tespiti ile kuvvetli şüphe uyandırdığımı söylediler. Ne bir kullanıcı adı, ne bir şifre, ne bir mesaj içeriği ve ne de kiminle görüştüğümü söyleyememelerine rağmen kullandığım tespit edilmiş. Ben kullanmadım ama her şeye rağmen kullandığım iddia ediliyor. Hayır! Kullansam kullandım da derdim. Sonuçta silah kaçakçılığı yapmıyorum. İçerikte ne bulmayı düşünüyorlar bilmiyorum. Hapse düşene kadar hayatım üst düzey seviyesinde legaldi.”

HAFİF YARGI, AĞIR CEZA…

İlk mahkemeye 8 ay sonra çıkarıldığını söyleyen Kaya, “Avukatım ile mahkeme başkanı tartıştığı için avukatı dışarı attılar. Ve ben ilk duruşmamda avukatsız savunma yapmak zorunda kaldım. İkinci mahkeme 10. ayda oldu ve karar duruşması olmamasına rağmen hiç söz hakkı tanımadan 9 yıl ceza verdiler. 1 yıl boyunca hüküm özlü olarak Silivri 2 nolu l tipi kapalı cezaevi A-7 koğuşunda yaşamak zorunda kaldım. Hüküm yedikten sonra 11. ay istinaf mahkemesi dosyayı usülden bozdu. Ağır ceza mahkemesi apaçık şekilde ‘silahların eşitliği ilkesini’ çiğnemiş olma gerekçesi ile karar bozuldu ve yeniden yargılandım. 1 ay sonra mahkemeye çıktım ve yine 9 yıl verdi. Bu sefer Yargıtay onaylayana kadar tahliye etti.” derken, karardaki “Delil olmaksızın ‘FETÖ’ üyeliği kanaatine ulaşıldığı” skandalına dikkati çekiyor.

Özgür kalmak genç gazeteci Barbaros Kaya için başka bir tecrübe olmuş. Dışarı çıktıktan sonra arzuladığı hiçbir şey gerçekleşmemiş. “Herkes bunalımda ve hiç kimse de heyecan yoktu.” diyen Kaya, “İnsanların sürekli bana karşı merhamet ve acıma duygularına maruz kaldım. Şovence akıl veriyordu herkes. Bir de ‘şimdi ne yapacaksın’ soruları beni iyice rahatsız etti.” ifadeleriyle yaşadığı çaresizliği anlatıyor:

“Çalışmayı düşündüm ama hiçbir kurum beni çalıştırmayı göze alamadı. Birkaç reklam ajansına kabul edildim ve işbaşı da yaptım ama sigorta girişinde nasıl olduysa hapse girdiğim ve hakkımda cemaat suçlaması olduğu gözüktüğü için daha başlamadan işten çıkarıldım.

YENİ BİR BAŞLANGIÇ ZAMANI…

Yaşadığım bir aylık buhranlı süreç beni iyice ülkemden gitmeye itti. Çevremde çok fazla kişi yurtdışına gitmişti ve beni de davet ediyorlardı. Güzel hayaller beliriyordu gözümde. Hayatım için yeni bir başlangıç ve yeniden heyecanlanabileceğim bir durumdu bu. En sonunda karar verdim, bir şekilde çıkacaktım. Ama şunu belirtmeliyim ki kesinlikle kapının önünde 9 yıl hapis olduğu için yurtdışına geçmedim. Tamamen bulunduğum coğrafyadan bıkmam ve yaşanabilir bir yer bulamamam beni bunu kabul edişe zorladı.”

Yunanistan’a gelmeden önceki dönemiyle ilgili olarak, “Hapisten çıktıktan sonra şunu fark ettim; aslında hâlâ özgür değilim. Çünkü bulunduğum hey yerde sürekli kendimi bastırmak ve düşüncelerimi törpülemek zorundaydım. Çünkü insanların ‘acaba’ diye başlayan şüpheli şeyler duymaya tahammülü yoktu.” diyen Barbaros Kaya duygularını şöyle aktarıyor: “Kimseye hissettiğimi ve düşündüklerimi tam olarak söyleyemiyordum. Yani arzuladığım özgürlüğe ulaşamamıştım. En büyük zevkim benimle aynı koğuşta olan arkadaşlarımın mahkemesini takip etmek ve tahliye olduklarında birlikte sevinmekti. Benden önce ve benden sonra çıkan arkadaşlarımla takılmak ve eski hapis günlerinden bahsetmek yapabildiğim tek şeydi.”

2017’de Türkiye Satranç Federasyonu İstanbul İl Temsilciliği’nce düzenlenen 29 Ekim Cumhuriyet Kupası Satranç Turnuvası’nda şampiyon 20 yaşındaki Mahir Mete Kul oldu.

MERİÇ’TEN ‘GEÇENLER’ VE MERİÇ’TEN ‘KAÇANLAR’

Sonrasında bir kaçakçı bulmak için arayışa girmiş. Meriç’ten Yunanistan’a geçmiş. Yaşanan acıları hiç görmeyen gazete ve televizyonlar olsa da, bir şekilde gündemine alan gazeteciler ise yanlı bir dille bazıları için “Yunanistan’a geçenler” bazıları için “Yunanistan’a kaçanlar” tabirlerini kullansa da o artık özgür… “Üç günlük gözaltı süresinin ardından artık tamamen özgürdüm,” diyor: “Kimse benim düşüncelerimi tehlikeli görmüyor ve istediğim kelimeleri söyleme hakkı tanıyordu. Sadece Türkçe değil, İngilizce… Olsun, bu benim için sorun değildi. Kendimi ifade edebiliyordum. Kısacası iki yıllık hapsin ardından Yunanistan’da özgürlüğün tadına vardım. Şimdi ise hissederek yaşıyorum. Burada kendim olarak yaşayabileceğimi düşünüyorum. Hayallerim ise daha çok anı biriktirmek üzerine. Bol bol gezip bol bol hikâyeler yaratmak. Bunu yaparken de storyteller olup insanların hikâyelerini de dünyaya duyurmak. Yani gazetecilik yapmak. Bir yere bağlı kalmayı düşünmüyorum. Gittiğim yerlerde kesinlikle dil öğrenmeyi planlıyorum. Çok dilli, çok kültürlü bir dünya vatandaşı olmak istiyorum.”

Bazı arkadaşlarının hapisten çıktıktan ve Türkiye’yi terk ettikten sonra söyledikleri “biz seni uyardık” sözleri ise çok anlamsız artık. Çünkü o ne yaptığını, ne yapmak istediğini genç yaşında biliyor.

Ve genç bir mülteci-gazeteci olarak hayatı boyunca görmediği, tanışmadığı ama aynı kaderi paylaştığı bir akranının cenaze işlemlerini takip edecek. Kendi annesinin elini öper gibi Mahir Mete Kul’un annesi Ünzile Hanım’ın elini öpecek, ona sarılacak…

[Selahattin Sevi] 10.4.2019 [Kronos.News]

İslam-devlet ilişkisini yeniden düşünmek-5 [Mevlüt Karakaplan]

KUTSAL DEVLET VE KUTSAL SULTAN

İlginç bir şekilde İslam tarihi ve İslam sosyoloji üzerine eğildiğimizde en dikkat çeken konuların başında toplumsal huzur ve düzen meselesi olduğunu görürüz. Bunun ilginç yanı ise bu mevzunun Allah'a imandan sonra neredeyse ilk sırada yer alıyor olmasıdır ve dolayısı ile ''tevhid'' dini için bu ilginç bir sonuçtur. Sağlıklı bir yaratıcı-kul ilişkisi için toplumsal düzen ve sükûnetin önemi elbette yadsınamaz. Fakat bu konunun kastettiğimiz önemi daha çok tarihsel uygulama sürecinde ağırlığını belirlemişe benziyor.  Bu konuda ifrat-tefrit dengesinin korunamamış olması İslam tarihinde despot devlet örneklerinin bolca görülmesinin başlıca sebeplerindendir.

Tarihte hükümetler, faaliyetleri gayr-i hukuki olsa bile, kendilerine itaati hep bu gerekçeye (devletin bütünlüğü ve toplumsal düzenin önemini öne sürerek) sığınarak talep ettiler. İtaatin ve ülkesel birlikteliğin ibadet boyutunu nazara vererek kendilerini meşrulaştırdılar. Oysa Abdurrahman Kurt'un da belirttiği gibi ''ibadet ve ritüeller bizi bir cemaat halinde bir araya getirmek ya da kaos durumunda akıl ve ruh sağlığımızı korumak için yapılır anlayışı'' dini bütünüyle pragmatik işlevi açısından ele aldığından, indirgemeci bir yaklaşım olur ve din, gerçekte ulviyetin veya kutsalın bir kısmını paylaşmak veya onlara katılmaktan çok, fert ve toplum için işlevsel bir güvenlik kapakçığı, toplumsal dayanışma veya gerilimi hafifletme aracı olarak görülmeye başlar. Nitekim tarihi uygulamalar bu iddiayı ispatlar bolca örnek bize sunmaktadır.

Bu konuya epey kafa yormuş ve bu konuda pek çok çalışma yapmış mühim isimlerden birisi olan Ali Bulaç mevzuyla alakalı önemli tespitlerde bulunur. Ona göre İslam dünyasının doğudan Moğollar, batıdan Haçlılar ve daha sonra örgütlü Avrupa ülkelerinin saldırılarıyla karşı karşıya kalması, ister istemez askeri gücün daima üstün tutulmasına ve savaşçı kesimlere ayrıcalıklar tanınmasına yol açmıştır. Bu da, toplumda en önemli faaliyetin askeri güce transferi gibi yanlış bir tutumun ve bilgi, hukuk ve manevi önderliğin yerini militarizme bırakmasının başlıca nedenidir. Nitekim 18. Yüzyılda batı karşısında gerilemenin farkına varan Osmanlılar, çözümü öncelikle askeri hayatın canlandırılmasında aramışlardır. Moğol ve Haçlı saldırılarının getirdiği ve geliştirdiği koruma ve savunma ihtiyacının müslüman toplumda askeri bir sınıfın birtakım maddi ve psikolojik faktörlerle ön plana çıkması, maalesef İslam yönetim felsefesinin de derinden zedelenmesine yol açmıştır. İbn-Teymiyye gibi görüşlerinde radikal bir insanın dahi Moğol saldırılarını öne sürerek o günkü yönetimin adaletten çok güvenlik esasına dayanmasını yeterli sayması bu tarihsel sapmaya ilginç ve fakat talihsiz bir örnek teşkil eder.

Esasında bu tutum dini olmaktan çok siyasi ve sosyolojik bir tutumdur. Oysa tarihte dinin devletler veya güç grupları tarafından savaşlarda, siyasette veya mücadelelerde farklı amaçlar için kullanıldığını veya suistimal edildiğini hepimiz yakından biliyoruz. Ve yine biliyoruz ki din, siyasi güçlerle ilişki içerisine girdiğinde ne yazık ki çoğu zaman ruhunu, yani manevi boyutunu kaybeder. Ama buna rağmen pek çok yerde toprak, egemenlik, siyasi nüfuz, siyasi gündem ve toplumun varlığını korumak adına yapılan sayısız kanlı mücadelede sürekli olarak din kullanılmaktadır. Bu durum, tarihleri açısından dinlerin çoğu için geçerlidir: Hristiyanlık, İslam, Yahudilik, Budizm, Hinduizm, Şintoizm ve geleneksel yerel dinleri de içeren diğer dinlerin de. Bu tespiti, Ortadoğu üzerine kapsamlı çalışmalar yapmış ve eski CIA çalışanı olan Graham Fuller de başarılı bir şekilde yapar.

Her şeyden öte dogmatik mücadelelerin büyük imparatorlukların politikalarıyla ne kadar yakın bir ilişki içerisinde olduğunu görmemiz gerekir. Bu açıdan söz konusu olan devletlerin Müslüman olmaları, durumu değiştirmez. Çünkü neticede İslam da tamamen yeni ve muazzam bir medeniyete sahip olmasına rağmen içinde bulunduğu geniş çevrenin alışkanlıklarından etkilenerek gelişimini sürdürdü. Dolayısı ile İslam devletlerinde de, devletlerin tekelinde oluşan ve gelişen dini kurumlar, zamanlarının büyük kısmını geleneksel yapılarını muhafaza etmeye ayırdılar ve dolayısıyla yavaş yavaş gelenekselleşmeye başladılar.  Bu bağlamda geleneksellik, gücü etkileyen fikirleri tanımlamak ve kontrol etme hakkını ifade eder. Tabi ki bu noktada dini suçlamamalıyız, çünkü geleneksellik fıtri bir olgudur ve insanoğlunun yaşamının her alanında, tarihinde, felsefesinde, hatta biliminde bile hüküm sürer.

Bazı Pers ve Türk devletlerine yakından bakılırsa bu konuda daha net sonuçlar elde edilebilir. Mesela İran'da yönetimin başı olan Kisraların diğer bütün toplumsal sınıf ve tabakalara göre belirgin ayrıcalıkları vardır. A. Bulaç'ın aktardığına göre yaygın bir şekilde Kisraların damarlarında ''Tanrı''nın kanı akar ve vücutlarında kutsal, yani ilahi bir nesne içkin olarak bulunduğuna inanılır. Kisralar, bu özelliklerinden dolayı herhangi bir kanuna bağlı olmaksızın hukuk üstü bir konuma sahiptirler. Mesela onlar İnsanüstü varlıklar olduklarından, halk gelişigüzel onların adını ağzına alamaz. İnsanlar ancak dini metin ve şiirlerde onların ulviyetini dile getirirken isimlerini zikredebilirler. Üstelik bu krallar karşısında halk herhangi bir hakka sahip değilken, hükümdarlık sadece kralların soyundan gelen bir hanedana ait kutsal ve devredilemez bir haktır. Bu özellikleri dolayısıyla eğer ölen ''Kisra''nın yerine geçecek yetişkin bir erkek yoksa çocuk yaşta biri Kisra olur; eğer hanedanda hiç erkek çocuğu yoksa bu durumda hanedana mensup bir kız çocuğu hükümdar ilan edilir. Hint ve İran gibi kadim toplumlarda yönetimin meşruiyeti kutsal ve ilahi bir kaynağa dayandırıldığı görünür. Bu durumu Babil, Mısır ve Roma gibi devletlerde de ortak paydayı teşkil eder.

Bu açıdan bakıldığında İslam devlet geleneğinde İslam öncesi ve tamamen belli bir kültürün anlayışı olan bu tür izlere fazlaca rastlanabileceği görülür. Krallara ve sultanlara çok büyük önem atfedilerek kutsallaştırılırlar. Sultanın ya da halifenin sözüne (istisna örnekler hariç) kesinlikle karşı gelinmez. Halifelik kısa süre içinde saltanata dönüşmüş ve bu durum kolayca benimsenmiştir. Ve en acısı ise, ulema kitaplarda ve teoride İslam'ın ideallerinden ve düsturlarından bahsederken yönetime karşı ise apayrı bir tutum takınarak mevcut yönetimi meşrulaştıracak argümanlar bulmaya çalışmasıdır. Şiilerdeki gibi bu problem Sünni-Osmanlı ulemasında da görülür. Bu şahıslar bir yandan halife olacak kişinin Kureyş'ten olması gerektiğini yazdıkları eserlerde şart koşarken, öbür taraftan bu sülaleden olmayan Osmanlı sultan-halifelerinin hizmetine giriyor ve başarıları için dua ediyor; sultanın "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" olduğunu söylüyorlardı.

Osmanlı'ya olumsuz eleştiri getirmek muhafazakâr kesimin hedeflerine maruz kalmaya sebep olsa da, A.Bulaç'ın bu önemli saptamalarını gözden kaçırmamak gerekir; Osmanlı uleması devletle sıkı bağlarını sürdürmüştür. Hukuk alanında köklü çalışmaların yapılması ihtiyacının hissedilmesine rağmen, hukukun yaşayan organizma olmasına mani olan şey, dini yapılanması yer yer ''Bizantinizm''i hatırlatan Osmanlı'daki hâkim din-devlet ilişkisi, kısaca dinin devlete bağlı olması ve ulemanın devlet içinde örgütlenmiş bir sınıfsal kurum olmasıdır. Osmanlının en bariz özelliği, devletin bürokratik yapısıdır. İçtihat ihtiyacı hissedilse bile sonuçta içtihadı yapacak olan resmi ulema, yani devlete bağlı din adamları olacağından bağımsız/sivil bu içtihat ile devletin geleneksel yapısı ve güttüğü politika ister istemez çatışacaktı. Böyle bir ortamda özgür müçtehidin bağımsız bir faaliyete girişmesi ve topluma yol göstermesi mümkün değildi. Osmanlıda din ve ulema sivil olamayınca, bu durumda dini temel konular adına karar verecek konumda olan yine devlet oldu. Dolayısıyla gelenek ve dinin birbirine karışıp tek kaynaktanmış gibi algılanmasının izlerine Osmanlı'da da çok görülür.

Oysa sivil toplumun devletten özerk olması ya da devletin vesayeti altında bulunmaması, dinin sağlığı açısından en başta gelen konulardan biridir.  Açıkça anlaşıldığı üzere dinin, sivil toplumun değil de devletin elinde ve güdümünde olduğu, sivil toplum kuruluşlarının ise devletin ideolojik aygıtları gibi çalıştıkları, devletin resmi ideoloji üretme ve yeniden üretme mekanizmaları olarak faaliyet gösterdikleri sürece, ruhuna uygun kalabilmesi mümkün değildir. Bu da dinin siyasal ve ideolojik bir boyuta evrilmesine sebep olur ki din adına asıl felaket o zaman başlar. İslam toplumlarının son asırlarda ve günümüzdeki ahvali biraz da bu konuyla alakalıdır.

İslam'ın siyasallaşması ve bir ideolojiye indirgenmesi mevzusuyla devam edeceğiz.

[Mevlüt Karakaplan] 10.4.2019 [Samanyolu Haber]

Bunca Süslü Tuğralar ve Mühürler [Safvet Senih]

Yirmi İkinci  Söz’ün Birinci Makamının İkinci Bürhanında Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:

(Bu arada bir hatıramı anlatmadan geçemeyeceğim. 12 Mart 1971 Muhtırası hengamında bir akşam arkadaşlarla toplanıp 31 Mart gecesi Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Risale-i Nurlarını okuyorduk. Baskın oldu. Bizi mahkemeye çıkardılar. Hâkim elindeki kağıdı okuyordu. “Said-i Kürsînin, Çuvallar isimli kitabını okurken…” diye bir şey söyledi. Biz de “Said-i Kürsî değil; Said Nursî…  “Çuvallar diye bir kitabı yok o da “Şualar” isimli kitabıdır, dedik. Bu sefer hâkim de “Siz bu işi iyi biliyormuşsunuz” diyerek, bizi tevkif etti… Biz tutuklu iken “sıkıyönetim” ilan edildi. Bu sefer davamız darbecilerin mahkemesine havale edildi. Askeri mahkemede ifade verirken ve müdafaa ederken ben hep “Bediüzzaman” diyordum. Askeri  Savcı Nurettin Soyer, bu kelimeyi çok içerliyormuş. Bir seferinde, Mahkeme Heyetine “Görüyorsunuz işte bu sanık, burada bile Nurculuk propagandası yapıyor; Bediüzzaman deyip duruyor.  Çünkü Bediüzzaman, zamanın hârikası demektir.” dedi. Bunun üzerine  Avukatımız Latif İslam Bey, söz aldı ve “Bediüzzaman ism-i hastır. Yani özel isimdir. Mesela sayın savcının ismi Nureddin… Kelime mânâsı, dinin nuru demek… Peki şimdi Savcımız dinin nuru mu gerçekten?” dedi. Savcı dine inanmayan hatta düşman olan bir materyalist birisiydi. )

“İKİNCİ  BİRHAN: Gel bütün bu ovaları, bu meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et. Her birisinde o gizli Zat’tan (c.c.) haber veren işler var. Âdeta her biri birer turra, birer mühür gibi; o gaybî Zat’tan (c.c.)  haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak; bir dirhem pamuktan ne yapıyor. (Tohuma işarettir. Mesela bir zerre gibi bir afyon tohumu, bir dirhem gibi bir zerdali çekirdeği, bir kavun çekirdeği, nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarı çiçekler, şekerlemeden daha tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha lâtif, daha leziz, daha şirin meyveleri hazine-i rahmetten getiriyorlar, bize takdim ediyorlar.)  Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki; bizim gibi binler adam giyse ve yese, kâfi gelir. Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını; gibi avucuna aldı, bir et parçası yaptı; bak, gör… (Unsurlardan canlı cismi yaratmaya ve nutfeden hayat sâhibi varlığı icat etmeye işarettir.)  İşte ey akılsız adam!  Bu işler öyle bir Zât’a (c.c.) mahsustur ki; bütün bu memleket, bütün eczasıyla (bütün parçalarıyla) O’nun kuvvetinin mucizesi altında duruyor, her arzusuna râm oluyor.”

Kur’an mâkûliyetinde düşünüldüğü zaman bu husus, açıkça görülür:

“Evet, havanın her bir zerresi, her bir canlı varlığın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Halbuki; onların teşkilâtları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizamları var. Bir incir meyvesinin  fabrikası, faraza çuha makinesi gibi olsa; bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkezâ… o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi, hava zerresi bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hikmetlice ve ustabaşı gibi yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar gider. İşte hareketli havanın, hareketli zerresi, ya nebâtâta ve hayvânâta, hatta meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen suretlerin, mikdarların teşkilâtını, biçimini bilmesi lâzım geldiği; veyahut onlar bir bilenin emir ve iradesiyle memur olması lazım geldiği gibi… Sâkin toprak, sakin olan herbir zerresi, bütün çiçekli nebâtatın ve meyvedar ağaçların tohumlarına vesile ve kaynak olmak kâbil olduğundan, hangi tohum gelse ve o zerrede, yani misliyet itibariyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsus bir fabrika ve bütün levazımatına ve teşkilatına lâzım bütün cihazatı bulunduğundan, o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta ağaçlar, nebâtat, çiçekler ve meyvelerin çeşitleri adedince muntazam mânevî makine ve fabrikaları bulunması veyahut mucizekâr, herşeyi hiçten icad eder ve herşeyin herşeyini ve hiçbir cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır; veyahut bir Kadir-i  Mutlak, bir Alîm-i Külli Şey’in emir ve izniyle, havl ve kuvvetiyle o vazifeler gördürülür” (Otuzuncu Söz)

Kör, topal ve sağır bir adam, Amerika ve Avrupa’nın en ileri fabrikalarında gitse ve usta gibi çalışsa elbette biliriz ki, onu yönlendiren bir ustabaşı vardır. Şimdi insan yapısı bu fabrikalara göre binlerce kat daha mükemmel canlı vücudlarda çalışan akılsız, şuursuz atom zerreleri çok daha harika işler yapıyorlar. Bir karaciğer beş bin fabrikadan müteşekkil bir organizma olarak bilim adamlarını hayrette bırakıyor. Şimdi karaciğerin hücrelerinde çalışan atom zerrelerinin ustabaşısı kim? Kendi kendine olması mümkün mü?..

İşte Yirmi İkinci Sözdeki, diğer Burhanları ve Lem’aları da işte bu gözle ve bu duyarlılıkla okumak gerekir. Risale-i Nurlar, çağımıza ve gelecek çağlara Kur’an makuliyetinde mesajlarıdır elbette.

[Safvet Senih] 10.4.2019 [Samanyolu Haber]

Yakup Cemil’den İsmail Hakkı Tekçe’ye komitacılar [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren görülen siyasi cinayetlerin en önemli özelliklerinden birisi üzerlerinin karartılarak birer “faili meçhul” olarak kalmalarıdır.

Son olarak Muhsin Yazıcıoğlu’nun bir helikopter kazasına kurban gitmesinde ve Diyarbakır’daki Tahir Elçi cinayetinde görüldüğü gibi günümüzde de aynı durum devam etmektedir.

Siyasi iktidarlar için “tehlikeli” görünen kişileri ortadan kaldırmayı amaçlayan siyasi cinayetlerin Osmanlı’dan devralındığı söylenilebilir. Özellikle Osmanlı’nın son döneminde komitacılarla örtüşen cinayetler cumhuriyete de intikal etmiş ve belki de bir geleneğe dönüşerek “devletin bekası için illegal yollara sapmayı ve adam öldürmeyi” vazife bilen anlayışla varlığını sürdürmüştür.

KOMİTACILAR

Komitacılık, siyasi iktidarların legal yolla çözemedikleri konuları illegal eylemlerle çözmek amacıyla yapılan faaliyetler; komitacılar da bu faaliyetleri yapan kişiler olarak tanımlanmıştır. Bu tanım zihinlerde “derin devlet” çağrışımı yaptırmaktadır.

Türk siyasal hayatında 20. Yüzyıl başlarına dayanan “komitacılık” Balkanlar’da Bulgar milliyetçilerinin Makedonya’yı elde etmek için örgütlenerek her yöntemi “meşru gören” faaliyetlere başlamalarıyla ortaya çıktı.

Bulgarları Makedon, Sırp ve Yunanlılar takip etti. Bulgar komitacıları Sofya merkezli olarak faaliyet gösteriyor, halk bu hareketlere destek vermeye zorlanıyordu. Böylece “Makedonya Makedonyalılarındır” ilkesi doğrultusunda bu hareket yaygınlaştı. Amaç Makedonya’nın önce özerk olması sonra da bağımsızlığa kavuşmasıydı.

Komitacıların en çok başvurdukları eylemler karışıklık çıkarmak ve suikastlar düzenlemekti. Her şeyi göze alan komitacılar “Ya İstiklal! Ya Ölüm!” sözünü slogan olarak benimsemişlerdi.

Osmanlı subayları ise bu faaliyetlere aynı yolla yani “komitalar” kurarak cevap verdiler.

Bu yapı “İttihat ve Terakki” ile bütünleşti ve İttihat ve Terakki her zaman “komite”, İttihatçılar da “komitacı” olarak adlandırıldı.

YAKUP CEMİL

Komitalar İttihat ve Terakki ile birlikte bir üst kimlik elde etseler de “Cemiyet-i Hafiye”, “Fedai-i Zabitan” ya da “Komitacılar” olarak adlandırılmışlar ve birçok faili meçhule karışmışlardır. İçlerinde sadece askerler değil sivillerin de yer aldığı komitalar İttihat ve Terakki iktidarında “Teşkilat-ı Mahsusa” içinde faaliyetlerine devam ettiler.

“Devlet içinde devlet olmakla” itham edilen komitacıların efsanevi ismi Yakup Cemil olsa da Deli Halit Paşa, Kuşçubaşı Eşref gibi isimler de öne çıkmıştır. Cumhuriyet devrinin öne çıkan komitacısı ise İsmail Hakkı (Tekçe) olmuştur.

Yakup Cemil İttihatçıların “tetikçisi” olarak görülmüş ve orduda bile korku salmış birisidir. Nitekim görüldüğü yerde “savulun Yakup Cemil geliyor” denilip herkesin sağa sola kaçıştığı rivayet edilmektedir.

Yakup Cemil İttihatçıların Makedonya’daki çetecilik faaliyetlerine iştirak etmiş ve Meşrutiyetin ilanı sonrasında İstanbul’a gelmişti. İttihat ve Terakki devrinde işlenen siyasi cinayetlerde hep onun adı öne çıktı. Örneğin muhalif gazeteci Ahmet Samim Bey’in öldürülmesinde cinayetin Yakup Cemil tarzı olduğu söylendi. Babıali Baskını’nda Harbiye Nazırı Nazım Paşa onun silahından çıkan kurşunlarla can verdi. Bu olayla şöhreti iyice artsa da bir taraftan da iyice başına buyruk oldu.

Bir türlü durdurulamayan Yakup Cemil Kafkas Cephesi’nde yaşanan her yenilgiden sonra yanındaki yardımcılarından birisini öldürüyordu. Bir keresinde on altı eri öldürünce bu cepheden sürüldü ve Teşkilat-ı Mahsusa’daki görevlerine son verilerek geri hizmetlere verildi.

İyice çığırından çıkan Yakup Cemil İstanbul’a çağrıldı. Aslında bu Yakup Cemil’in sonunun geldiğini gösteriyordu. Yakup Cemil Enver Paşa’dan beklediği ilgiyi göremeyince Paşa’yı tehdit edecek kadar ileri gitti.

Yakup Cemil’in gözden düşmesinin önemli bir nedeni olarak Atatürk’ün Falih Rıfkı Atay’a anlattığı bir hadiseden bahsedilir. Hikmet Bayur da “Atatürk’ün Hayatı ve Eseri” adlı kitabında “Komutanlar Komplosu” başlığıyla bu hadiseye yer vermiştir.

Buna göre Yakup Cemil bir darbe yaparak Enver Paşa’yı devirmek ve M. Kemal Paşa’yı Sadrazam yapmak istemişti. Ancak darbe planı haber alınınca tutuklanarak bugün İstanbul Üniversitesi’nin merkez binası olan Bekirağa Bölüğü’ne konuldu.

Hakkında idam kararı verildi ve kurşuna dizildi. Efsaneler ölümünden sonra da devam etmiş, rivayete göre Yakup Cemil’in yere akan kanları “İttihat  Terakki” yazmıştı.

İSMAİL HAKKI (TEKÇE)

Komitacıların en meşhurlarından birisi Yakup Cemil olsa da Çerkez Ethem ve kardeşleri, Kuşçubaşı Eşref ve kardeşi Hacı Sami, Sapancalı Hakkı, Topçu İhsan, Süleyman Askeri, Deli Halit Paşa ve İsmail Hakkı (Tekçe) de önemli isimlerdir.

M. Kemal’in de yolu daha çok Halit Paşa ile kesişmiş ve Paşa Ankara’ya geldiğinde Kazım Karabekir’den Halit Paşa’yı talep etmişti. Halit Paşa bulunduğu yerden ayrılamadığından yerine İsmail Hakkı’yı göndermiştir. İsmail Hakkı Tekçe de Atatürk’ün ölümüne kadar yanından ayrılmamış ve “en sadık adam” olarak hizmet etmiştir.

M. Kemal Paşa’yı koruyacak Muhafız Alayı’nı kuran Tekçe, Vehbi Koç’un ifadesiyle “binbaşı” olduğu halde general kadar otoritesi olan ve Yakup Cemil gibi etrafındaki kişilerin korktuğu bir subaydı. Tekçe’nin ismi birçok olaya karışmışsa da suçlamalardan kurtulmayı başarmıştır.

Tekçe Ankara’ya geldikten sonra kendisine verilen Milli Mücadele muhalifi gazeteci Ali Kemal’i “susturma” görevini yerine getirmek için İstanbul’a gitmişse de başarılı olamamıştı. Nitekim Ali Kemal Milli Mücadele’nin kazanılmasından sonra Ankara’ya götürülürken İzmit’te Nurettin Paşa’nın bir tertibiyle yargılanmadan linç edilecektir.

“Komitacıların” önemli yönlerinden birisi de kendilerine diğer komitacıları susturma görevi verildiğinde gözlerini kırpmadan bu emri yerine getirmeleridir.

İttihatçıların meşhur komitacılarından Yahya Kaptan Milli Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa yerine Enver Paşa tarafında yer almış ve bu nedenle Ankara’nın hedefi olmuştu. Özellikle Enver Paşa’nın Anadolu’ya geçme planlarına yardımcı olacağı anlaşılınca Trabzon’da Soğuksu’ya yaptığı seyahatte bir suikasta kurban gitmişti.

Cinayet sonrasında polisin yaptığı soruşturmalarda sonuç alınamayınca bir TBMM heyeti olayı araştırmak için Trabzon’a gelerek incelemeler yaptı. Şüpheler Giresunlu Topal Osman Ağa üzerinde yoğunlaştı. Ancak Atatürk’ün muhafızı Tekçe, cinayetten elli beş yıl sonra yayınlanan anılarında Yahya Kaptan’ı kendisinin öldürdüğünü yazmıştır. Yahya Kaptan’ın öldürülmesiyle eski İttihatçılara Enver Paşa’yı desteklemenin faturasının ne olacağının hatırlatıldığı anlaşılmaktadır.

İsmail Hakkı Tekçe’nin adının karıştığı bir başka olay da Topal Osman’ın öldürülmesi hadisesidir.

Bu süreç M. Kemal Paşa’nın başında bulunduğu Birinci Grup’a muhalif Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in öldürülmesiyle ortaya çıktı. Ali Şükrü Bey TBMM’de aktif bir muhalif olarak öne çıkmış bir isimdi.

Ali Şükrü Bey cinayeti muhaliflerin susturulmasında bir dönüm noktası olmuştur. Bu cinayetle bütün muhalefete çok önemli bir mesaj verilmiş, örneğin M. Akif’in 1936’ya kadar devam edecek Mısır sürgününde bu olayın önemli bir rolü olmuştur.

Lozan Konferansı’nın devam ettiği sırada ve TBMM seçimlerinin yenilenmesinin gündemde olduğu bir dönemde Ali Şükrü Bey aniden ortadan kaybolmuş ve cesedi günler sonra bulunarak cinayetin Topal Osman tarafından işlendiği iddia edilmişti. Muhalifler olayı İttihatçıların İkinci Meşrutiyet dönemindeki faili meçhul cinayetlerine benzetmekte ve bu durum siyasi ortamı iyice gerginleştirmekteydi.

Ali Şükrü Bey’in cesedinin Topal Osman’ın evinin 500 metre yakınında bulunmasıyla tek şüpheli Topal Osman olmuş ve M. Kemal Paşa da İsmail Hakkı Tekçe’ye Topal Osman’ın “ölü veya diri” ele geçirilmesini emretmişti. Topal Osman bunu duyunca M. Kemal Paşa’nın kaldığı köşkü basmış ve üst katı kurşuna tutmuştu.

Bu esnada M. Kemal Paşa ve eşi Latife Hanım köşkte değillerdi. İsmail Hakkı ise adamlarıyla birlikte harekete geçerek Topal Osman ve on iki adamını öldürmüştür. Böylece kamuoyuna Ali Şükrü cinayetinin şüphelisi Topal Osman’ın ortadan kaldırıldığı mesajı verilmiştir.

Fakat Ali Şükrü Bey cinayetiyle ilgili şüpheler ortadan kalkmadı. Topal Osman’ın yakalanması yerine susturulmasının tercih edilmesi, failin başka biri olduğunu gündeme getirdi. Bir süre sonra da asıl failin İsmail Hakkı Tekçe olduğu iddiası ortaya atıldı. Ama Tekçe sağlığında bu cinayetten de yargı önüne çıkmadı.

EFSANE İSİMLER

“Komitacı” İsmail Hakkı Tekçe’nin ismi sonraki yıllarda unutulsa da Yakup Cemil bir efsane olarak varlığını devam ettirdi. Bazı siyasiler başları sıkıştığında veya muhalifleriyle başları derde girdiğinde “Ah Yakup Cemil sağ olsaydı” demeye devam ettiler.

İttihatçılar “devleti yıkılmaktan kurtarmak için” komitacılara ihtiyaç duymuşlardı. Cumhuriyet idaresi de yeni rejimi kurarken ve devrimleri yaparken aynı komitacılardan yararlandı. Ancak her iki dönemin faturası, günümüze birçok faili meçhul olay bırakmak oldu.

Sonraki dönemlerde de “devlet” beka sorunu hissettiğinde aynı yöntemlere başvurmaktan çekinmedi. Kamuoyu günümüze kadar faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmamasına çoktan alıştığı gibi çoğu zaman tetikçiler “devlet için kurşun sıkan kahramanlar” olarak lanse edildiler. Nitekim Osmanlı Arşivleri’ndeki bir belgeye göre Yakup Cemil’in vefatından sonra eşleri ve çocuklarına Osmanlı Hükümeti tarafından maaş bağlandı.

Günümüzde de çeşitli isimler ve paramiliter yapılar şeklinde ortaya çıkıp etrafa tehdit yağdıranları da komitacı geleneğin bir devamı olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Nitekim zaman zaman ortaya çıkıp muhalifleri tehdit eder tarzda konuşabilmeleri, bu cesaretlerinin arkasındaki gücü de açıkça göstermektedir.

Kaynakça: C. Koçak, “Ey Tarihçi Belgen Kadar Konuş”, Tarih ve Toplum, S. 243; A. Hür, “Teşkilatın Tetikçisi: Yakup Cemil”, Radikal, 14.6.2015; H. Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri, ATAM, Ankara, 1990; İ. Akbal, “Komitacı Faaliyetlerin Son Temsilcisi İsmail Hakkı Tekçe ve Faaliyetleri”, CTAD, S. 13, 2011.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 10.4.2019 [TR724]

Sarkaç! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

AKP’nin ilk dönemi ülkeye demokrasi, hukuk, insan hakları, AB gibi güzel şeyler vadetti. Yıllarca ezilmiş, itilmiş kesimlerde rahatlama oluşturdu. Bu nedenle de tarihin herhangİ bir döneminde baskıya, zulme, dışlanmışlığa maruz kalmış bütün kesimler AKP’nin demokrasi hukuk söylemlerine inandı ve destekledi. Hizmet Hareketi’nin karar vericileri başlarda umut ve endişe arasında gelgitler yaşıyordu. Zira daha ilk yıllarda bir taraftan demokratik düzenlemeler yapılırken öte yandan MGK’larda “Gülen’i Bitirme” eylem planlarına hükümetçe imzalar atılıyordu. O dönem AKP yetkililerinin “mecburiyetten yapıyoruz, gerçekte öyle bir amacımız yok!” demeleri yeterli bulunuyordu.

2010’lara kadar ülkede ve Partide dengeler vardı. AKP tek güç, Erdoğan tek adam değildi. Olumsuz bir yasa çıkacağında engellenebiliyordu. İçine tehlikeli maddeler gizlenmiş düzenlemelerde hem medya hem de siyasi/bürokratik kanallarla hükümete baskı oluşturulabiliyor, demokrasinin imkanlarıyla tehlikeler püskürtülebiliyordu. Bu dönemde 15 Temmuz sonrası gibi Cemaat’le ilgili mutlak bir şeytanlaştırma yapılmadığı için Hizmet Hareketi liberallerden Alevilere, Kürtlere kadar pek çok kesime ulaşıp bu tür tuzaklara karşı duyarlılık oluşturabiliyordu. Aslında pek çok defa tuzak düzenlemeler yürürlüğe sokulmak istendi ama bunlar hep ifşa edildi ve uygulanamadı.

Demokrasinin işlediği, çoğulcu bir yapının olduğu ortamda farklı dengeleri harekete geçirmek ve art niyetleri bertaraf mümkündü. Bu sebeple olsa gerektir yargı, ordu, medya üzerinden hedefine ulaşamayan derin odaklar Cemaati bitirme işinin tek adam haline gelmiş ve kendilerine mahkum Erdoğan’la mümkün olacağını gördüler. Dıştan zorlayarak iş yaptırmak, dolambaçlı yollar aramak yerine kılıcı eline verip Cemaati O’na biçtirmeyi, dini değerlerin içini bizzat O’na boşalttırmayı daha uygun görmüş olmalılar. Zira başka herhangi bir aktöre bunu yaptırmak mümkün değildi. Erdoğan’ın İslamcı kimliği, iyi Kur’an okuması, varoşlardan gelmesi savunma mekanizmalarını kırma adına çok önemli avantajdı. Herhangi biri Cemaate bugün yapılanların yüzde birini yapsaydı toplum tepki verirdi, sorgulardı. Ama “dindar”, “İslamcı” geçmişi olan bir adam yapınca insanlar: “yapmışlar demek ki bir şeyler” “vardır Erdoğan’ın/devletin bir bildiği” diyeceklerdi. Baltanın sapı ağaçtan olunca ağacın sesi çıkmadı. Kanaatimce 2007-2008’lerden sonra bütün olaylar bu kurgu üzerine planlandı ve yürürlüğe sokuldu.

E-muhtıradan sonra AKP’yi çoğulcu yapıdan uzaklaştırıp İslamcı-muhafazakar çizgiye çekmeye başladı. Ülkede % 65-70’lerde milliyetçi muhafazakar sağ kitle verdı ve diğer merkez sağ partiler yok olmaya yüz tutmuştu. Başlarda belki “reklendirici” olarak düşündüğü Alevi, Liberal, Kürt kimliğiyle temayüz etmiş insanları partide tutmaya gerek görmedi. AKP hızla homojenleşirken Erdoğan otoriterleşiyordu. Parti içinde kendisiyle gücü paylaşmaya çalışanları itibarsızlaştırdı, biçti veya biata zorladı. Yerlerine mutlak biat edecek kişileri tercih etti.

Tek adam rolüne teşne Erdoğan’ı her başarının mimarı göstermeye başladılar. “One Minute”le öne çıkardı, E-muhtıra sürecinde kahramanlaştırdılar.  O, artık ezilmiş, itilip kakılan kesimlerin dik duran(!) lideriydi. Çok iyi konuşuyor, iyi Kur’an okuyor en görünür yerlere devasa camiler yapıyor, fakir sofralarına oturuyor, milletten biri olduğunu her fırsatta gösteriyordu. Yıllların ezilmişliği içinde ukde olan toplumun hoşuna gidecek şekilde, dünyaya meydan okuyan, (güya) kimseye boyun eğmeyen Kasımpaşalı raconu kesiyordu. Yeni dönemde Erdoğan parti içi dengelerle oynadı ve önce Parti’de sonra hükümet üzerinde tek adam haline geldi. İlginç şekilde Devlet Bahçeli’den Deniz Baykal’a, Yaşar Büyükanıt’tan Metin Feyzioğlu’na, Süleyman Soylu’ya kadar muhalif görünen pek çok aktör Erdoğan’ın yolunu açıyor, önündeki mayınları temizliyordu. YSK, AYM adeta emir eri gibi davranıyordu. Sanki bazı kritik insanlara ne yapacakları, nasıl davranacakları konusunda bilgilendirmeler, belki tehditler gidiyordu. Kanaatimce bu kadar insanın/kurumun böylesine keskin virajlar alması, zurnanın zırt dediği zamanlarda en büyük muhaliflerine can simidi olmaları izah edilir değildi. Sanki kendilerine tevdi edilen rolü bir büyük resmin parçası olarak ifa ediyorlardı.

Uzunca süredir devletin kurulu düzeni, Kemalist zihniyet ve Ergenekoncu-Ulusalcı yapılar için Cemaatin tasfiyesi en önemli konuydu. Zira içte-dışta etkili pek çok karanlık, yerleşik odak Hareketi “engel” ve “tehlike” görüyordu. Cemaatin bu kadar güçlenmesi, büyümesi birilerini rahatsız ediyordu. Kontrol altına alınamayan, eğitimli, nitelikli ve ülkede etkin genç bir kadro vardı. Bu hareket Anadolu’nun insan kaynaklarını değerlendiriyor, ufkunu açıyordu. Kapatılan kurumların sayısına, atılan nitelikli insanlara, malına/şirketine çökülen işadamlarına bakınca rahatsızlığın boyutu daha iyi anlaşılıyor. Ülkede dürüst, nitelikli, işinde başarılı ne kadar işadamı, bürokrat, aydın varsa bir şekilde cemaatten etkilenmiş, esinlenmiş. 15 Temmuz sonrası kıyım yapılan insan profiline dikkat eder, tabloyu tersinden okursanız Cemaatten kimlerin rahatsız olduğu, yok etmek istediği daha net anlaşılır.

Birileri açısından “büyük tehdit” görülen Cemaat önce hedef yapılıp şeytanlaştırldı; sonra da biçildi. Bütün kurumlarına el kondu, faaliyetleri bitirildi. Kurulan düzende ayrıca diğer dini gruplar/cemaat yapıları iktidar imkanlarıyla satın alındı, kirletildi, bütünüyle uysallaştırldı. Din ve dine dair herşeye gençlikte antipati oluşturuldu. Muhalifler sindirildi. Tek Adam’ın kifayetsiz, muhteris kadrosu ekonomiyi tamamen çökertti. Hazine boşaldı, borçlar zirve yaptı, kaynaklar tüketildi. Erdoğan rejimi ülkeye verilebilecek bütün zararları verdi, yol bitti. Artık insanları lafla ikna etme, sloganla coşturma dönemi geride kaldı. Ekonomik çöküntü herkesin canını yakacak.

Erdoğan’ı “tek adam” haline getirenler onu “yok adam” haline de getirirler. Gücünü, itibarını kaybetmiş bir Erdoğan için ne partide ne bürokraside kimse risk almaz, kendini tehlikeye atmaz. İç ve dış derin odakların mutabakatıyla Erdoğan’ın fermanı kesilirse bir anda yalnızlaşır, herkesin sırtını döndüğü bir adam olur. Emirleri dikkate alınmayan bir lidere, kılıcı kesmeyen savaşçıya dönüşelebilir.

Erdoğan ülkeyi ekonomiyi dini, toplum bütünlüğünü bozarak, cemaati bitirerek, insan kaynaklarını biçerek misyonunu tamamladı. Misyonu biten kişilere yol görünür.

Bu kadar yıkımdan nasıl çıkar ülke?

Kolay olmaz. Erdoğan bir işgalcinin veremeyeceği kadar büyük zarar verdi, hasar açtı. Belki bir yıl belki birkaç yıl içinde ülke tamamen dibi görür. Yıkım ve hasarı müteakip hep karşılaştığımız üzere bir tadilat-tamirat dönemi başlar. Geçiş dönemi aktörleri sahne alır, koalisyonlardan oluşan bir yapı kurulur. Geçiş döneminde yeni aktörler çıkar, figürler üretilir. Bir süre de onlarla gidilir.

Eğer Türk toplumu gerçek manada açık, demokratik bir toplum düzeni kuramaz, bu konuda ısrarlı olmazsa, basın ve düşünce özgürlüğünü önemsememeye devam ederse, “bana dokunmayan yılan..” felsefesini sürdürürse, sarkaç gibi bu gelgitleri her 10-15 senede bir yaşar. Birileri güzel taahhütlerle gelir bir süre iyi şeyler yapar sonra çöküşler olur, ülke tahrip olunca tekrar tamir dönemi başlar. Dolap beygiri gibi ülke bir kuyunun etrafında döner dururuz.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 10.4.2019 [TR724]

AKP sadece İstanbul’u kaybetmedi… [Erhan Başyurt]

AKP ve MHP yerel seçimde İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Mersin gibi büyükşehirleri kaybetti.

Hazmedemiyorlar. Özellikle de İstanbul’u. Sebep bir değil bin…

İktidar kağıt üzerinde sadece 7 il kaybedilmiş görünüyor. 2004 seçimlerine göre de oyları toplamda yüzde 2 azalmış durumda… Ama sonuç bir hezimet!

MİLLET ‘SİYASET MÜHENDİSİ’ GİBİ… 

Türk seçmeni, zaman zaman durup ‘siyaset mühendisleri’nin güç ve kuvvet ile yapamadığını sandıkta yapıyor.

2002’de AKP’yi yüzde 38 ile tek başına iktidara taşıyıp, diğer partileri kıl payı baraj altı bırakması gibi…

2019 yerel seçimleri de böyle. Az bir oy kayması çok dengeleri değiştirdi.

AKP’NİN YENİLGİYİ HAZMEDEMEME SEBEPLERİ

İşte AKP’nin gerçekte kaybettikleri ve hazımsızlığının bazı sebepleri;

Birincisi, AKP halk desteğini kaybetti. ‘Yenilmez armada’ algısı yıkıldı. Muhalefet doğru adaylar ve doğru ittifaklarla kazanabileceğini gördü. Kendisine güven geldi…

İkincisi, İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Antalya, Mersin, Eskişehir gibi büyük şehirleri kaybetmek AKP’nin elinden halkı aldı…

BBC’nin yaptığı analiz habere göre; AKP’nin kazandığı 39 şehirde yöneteceği toplam seçmen oranı yüzde 31.99’a düştü…

Buna karşılık CHP’nin kazandığı 21 şehirde yöneteceği toplam seçmen oranı yüzde 39.68…

AKP’nin ortağı MHP toplamda yüzde 4.5’u yönetirken, HDP de yüzde 5.39’u yönetecek…

Rakamlar, nereden bakarsanız bakın açık ve net şekilde AKP ve Cumhur İttifakı’nın başarısız olduğunu ortaya koyuyor. Kaybettiler…

CHP ve Millet İttfiakı’nın başarısını artırması, artık kazandığı belediyelerde gösterecekleri performansa bağlı…

Üçüncüsü, AKP’nin CHP’ye kaybettiği İstanbul, Ankara, Antalya, Adana ve Mersin’in toplam bütçesi 42 milyar TL. Yani sadece yöneteceği seçmen kitlesi azalmıyor, aynı zamanda yerel yönetimlerde yönetecekleri bütçe de azalıyor…

AKP’nin belediyeleri, ‘arpalık’ gibi kullandığı gayrı resmi ‘para havuzları’ oluşturduğu ve bu kayıt dışı paraları seçim desteğini artırmak için kullandığı herkesin malumu.

DW’ye göre, 23.8 milyar TL olan İstanbul’un bütçesine İETT ve İSKİ de eklendiğinde, bütçesi 35 milyar TL’yi aşıyor ve TÜPRAŞ’tan sonra ‘’Türkiye’nin en büyük ikinci sanayi şirketi’’ haline geliyor…

Sadece İstanbul’dan, bir yılda ‘yandaş vakıflara’ aktarılan paranın 1 milyar TL’yi bulduğu, isim isim ve ödenen paralarla açıklandı. Bir de ‘bankamatik’ memurlarından bahsediliyor ki, bu konuda kesin rakam verebilen yok…

Yine, belediye ve iştiraklerinden ‘yandaş medya’ya yapılan destek alımları ve destek reklamları da kesilmiş olacak…

AKP’nin belediyeleri seçim ‘arpalığı’ gibi kullandığı, en son ‘Tanzim Satış’ noktalarıyla da kendisini göstermişti. Garip şekilde, ‘’karne ile kuyrukta satış’’ İstanbul ve Ankara’da bu algı operasyonu ters tepti.

Yine AKP’nin meydan mitingleri, belediyelerin imkanları ve toplu taşıma araçlarıyla teşvik ediliyordu. Bu da son bulacak.

AKP’nin parti teşkilatı referansıyla torpille kadro atamaları da azalacak…

Başka bir deyişle, muhalefet hem daha büyük bir seçmen kitlesini yönetecek hem de AKP’nin gayrı resmi kaynaklarını keserek önümüzdeki seçimlere daha eşit koşullarda girebilme şansına erişecek…

AKP İÇİN SONUN BAŞLANGICI…

Hassaten İstanbul ve Ankara’yı kaybetmenin psikolojik etkileri de mevcut.

AKP lideri Erdoğan’ın siyaset basamaklarında yükselişi İstanbul seçimi ile olmuştu. 25 yıldır İstanbul’u ‘milli görüş’ geleneği yönetiyordu.

Erdoğan’ın son gün 8 miting yaptığı İstanbul’un, ’son başbakan’ ve TBMM Başkanı Binali Yıldırım aday olmasına rağmen kaybedilmesi, sembolik bir yıkımdır.

Aynı şekilde, İstanbul da 25 yıldır ‘milli görüş’ geleneğinin elindeydi. Başkenti kaybetmek AKP için ikinci bir yıkımdır.

AKP için alınan yenilgi, iktidarının bittiği anlamına gelmez ama sonun başlangıcının işaretidir…

MIZMIZLANDIKÇA YENİLGİYİ BÜYÜTÜYORLAR

AKP için İstanbul sonuçlarını daha da yıkım haline getiren unsur, 1 Nisan 2016’dan bu yana ortaya koydukları ‘mızmızcı’ tavırdır.

Önce, AA vasıtasıyla Binali Yıldırım’ı kazandı göstermeye çalıştılar. Yıldırım da ‘kazandım’ açıklaması yaparak, ‘‘Atı alan Üsküdar’ı geçti…’’ denemesi yaptı.

Ancak CHP’nin ıslak imzalı tutanakları topladıklarını ve kendilerinin de verileri girdiklerini, önde olduklarını açıklaması üzerine 8 saat, CHP tüm verileri girene kadar beklediler…

Kaybettikleri YSK verileri ile de ortaya çıkınca bu kez de, farklı yollarla çamura yatma seçenekleri aramaya başladılar.

İlçelerde sonuçlara itiraz ettiler, olmadı.

İptal oyları yeniden saydırdılar, olmadı.

Sondaj yapıp 51 sandığa itiraz ettiler, olmadı.

Utanmadılar, seçime ‘şaibe’ karıştı, ‘FETÖ yaptı’ dediler… Kimse yutmadı.

Halen ‘olağanüstü itiraz’ gibi ‘iptal ettirme’ çabalarını sürdürüyorlar.

Kendi atadıkları sandık başkanlarını, müşahitleri ve hatta YSK üyelerini suçlamaya başladılar.

Seçimden önce itiraz ettikleri, ‘hayali seçmen’ gerekçesine bile sığınabilmek için Büyükçekmece’de evlere hukuksuzca polis gönderdiler…

CHP’nin sandık sonuç tutanaklarının ıslak imzalı kopyasını toplamış olması ve İl ve İlçe Seçim Merklezleri’nde nöbet tutması tüm oyunlarını bozdu.

AKP, bu tavrı ile yıllardır kutsadığı ‘sandık ve milli irade’ye aslında saygısı olmadığını tüm dünyaya gösterdi.

Sandıkta kaybetmeleri halinde saygı göstermeyeceklerini ortaya koydu.

İSTANBUL İPTAL OLURSA, HEZİMET FELAKETE DÖNÜŞÜR

AKP, İstanbul’da kaybetti. Hezimet yaşadı.

Ancak seçimi iptal ettirirse, ‘felaket’i yaşayacak.

Bu hukukun üstünlüğünü yok eden, yargı, yasama ve yürütme arasında kuvvetler ayrılığını kaldıran, hesap verme ve şeffaflığı, özgürlükleri bitiren AKP’nin, ’demokrasinin tabutuna son çivi’yi çakması  demektir.

‘’Seçimle gelip, seçimle gitmek’’ demokrasi de meşruiyetin tek kaynağıdır.

AKP, seçimi iptal ettirirse, meşruiyeti sorgulanır hale gelecektir ve Türkiye az gelişmiş demokrasi liginden ‘otoriter’ veya ‘totaliter’ Tek Adam rejimi ligine düşecektir.

Bu lig değişikliğinin, siyasi sonuçları kadar ekonomik sonuçları da yıkıcı olacaktır.

MUHALEFET, PROTESTO EDECEĞİNİ AÇIKLAMALI

İstanbul’da seçimlerin, YSK eliyle bile olsa hukuk dışı şekilde iptal edilmesi halinde, muhalefetin stratejisini şimdiden açıklaması gerekir.

7 Haziran’da kazanılan genel seçimlerin 4 ay oyalanarak 3 Kasım’da tekrarlanması ile kaybeden muhalefet, sahada kazandığı her seçimi masada kaybetmekten vazgeçmelidir.

Muhalefet, ‘’demokrasinin tabutuna son çivi çakıldığında’’ seçime girmesi halinde, yüzde yüz kazanacak bile olsa, AKP’nin hukuksuzluğuna meşruiyet sağlayan bir konuma düşecektir.

Nasıl 15 Temmuz sonrası verilen destek ve ‘’FETÖ sakızını çiğnemesi’’ Tek Adam rejimine geçiş için istismar aracı yapıldıysa, bu kararı meşrulaştırmak da ‘demokrasi’ dışılığa bir araç haline gelecektir…

***

31 Mart Yerel Seçimleri, beklenenin ötesinde bir etki dalgası oluşturdu ve daha da oluşturacak gibi…

Milletin ‘siyaset mühendisliği’ AKP’yi panikletmiş durumda… Panikle daha büyük hatalar yapıp yapmayacağını ve muhalefetin aklı selimle hareket edip etmeyeceğini bekleyip göreceğiz…

[Erhan Başyurt] 10.4.2019 [TR724]

IMF’den Erdoğan’a “Sen bilirsin!” mesajı [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, 31 Mart Mahallî İdareler Genel Seçimi geride kalınca Washington’ı hatırlayıverdi.

Geçen hafta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu gitti, geldi. Bu hafta da Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak okyanus ötesine uçacak.

“YA S-400 YA NATO!”

Çavuşoğlu, Rus hava savunma sistemi S-400’e Beyaz Saray’ı ikna edebileceği ümidi ile ayak bastığı Washington’dan dönerken kırmızı çantasında “Ya S-400 ya NATO!” muhtırasını taşıyordu.

Şimdi de AKP lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Albayrak, hava ve su kadar muhtaç hale geldikleri para için ABD’de bir-iki teşebbüste bulunacak.

Damat Berat, 10 Nisan’da power point sunumunda “çok önemli” grafikleri anlatacak, akabinde okyanus ötesine uçacak.

IMF TOPLANTILARI VE TÜRKİYE

12-14 Nisan tarihleri arasında Washington D.C’de Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) toplantıları var.

IMF toplantılarında dünyada parayla temas eden en yetkili şahıs ve kuruluşlar hem fikir teatisinde bulunur hem de dünya ekonomisinin istikbaline dair bağlayıcı kararlara imza atar.

Albayrak, IMF toplantısı vesilesi ile kayın pederi Erdoğan’ın “Para buldun mu?” suâline, “Buldum.” diyebilecek bir fırsat kapısı aralamayı ümit etse de nafile!

EKONOMİNİN NATOSU: IMF

Zira askerî sahada Kuzey Atlantik Anlaşması Teşkitalatı (NATO) ne ise malî ve iktisadî mevzularda IMF de odur. Her iki teşkilatta patronun kim olduğuna dair yazılı olmayan kaideler var.

Herkes bilir ki IMF’de Beyaz Saray’dan habersiz kuş uçmaz.

IMF, ABD’nin S-400 muhtırasına misillemede bulunmak için iki gün evvel Moskova’ya uçan ve Rus lider Vladimir Putin ile yan yana, “S-400 işi bitmiştir. Vazgeçmemizi isteyenler beni tanıyamamışlar.” diyen Erdoğan’a tek cent kredi vermez, verdirmez!

“Seçim geçti” diye Erdoğan’ın IMF’den borç para isteme kurnazlığının karşılığı yok.

MUHTIRA MASADA DURURKEN…

Çavuşoğlu’nun eline tutuşturulan muhtıra geri çekilmedikçe ve S-400’de Amerika’nın sabrını test etme hatasından dönülmedikçe IMF toplantılarında damat Berat’a kimse yüz vermez.

Zaten IMF, Damat Berat gelmeden raporu Ankara’ya yolladı bile. “Evvela şunlara çalışın.” der gibi oldu raporun zamanlaması.

IMF’nin Küresel Ekonomik Görünüm (WEO) raporunda Türkiye için açılan fasıllar da gösteriyor ki krizden çıkmak senelerce sürebilir.

IMF, 2019’da milli gelirin yüzde 2,5 azalacağını belirtirken, Türkiye’nin muadili gelişmekte olan piyasalar ise büyüyecek.

TÜRKİYE VE ARJANTİN DÜNYA İÇİN AĞIRLIK!

Endonezya, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika gibi ekonomiler büyürken, Türkiye küçülmeye devam edecek. Rapora göre krizdeki Türkiye ve Arjantin bir nevi dünyayı aşağı çeken ağırlık.

IMF’nin Kasım 2018 raporunda Türkiye için 2019 büyüme tahmini yüzde 0,4 idi. 4 aylık zaman zarfında tahminler yüzde 2,5 küçülmeye savruldu.

Ortalama işsizlik tahmini yüzde 12,7, enflasyon tahmini yüzde 17,5 olarak açıklandı.

BLOOMBERG, BANKALARIN KRİZİNİ YAZDI

IMF ile aynı gün Bloomberg, “Türk bankaları yükselen yeniden yapılandırma yığınının altında terliyor” başlıklı analizini yayımladı.

Analizde bankaların ekonomideki kötü gidişat yüzünden yükselen batıkları karşılamakta zorlandığı vurgulandı. Şimdilik 106 milyar TL.

“Bu ortamda, bankaların bir de kredi yapılandırma talepleriyle uğraşması işin tadını iyice kaçırdı.” denilen analizde, Erdoğan’ın bankaları çok düşük faizlerle kredi vermeye zorladığına işaret edildi.

ERDOĞAN BANKALARA BASKI UYGULUYOR

Bloomberg’in analizinde, “Erdoğan’ın (8 Nisan) Pazartesi günü İstanbul seçimlerinin yenilenmesi için çağrı yapması da hükümetin iyice otoriterleştiği endişelerini depreştirdi. Bankaların yeni şokları göğüslemekte kullanacağı balatalar iyice yıprandı.” tespiti dikkati çekti.

Bankaların üzerinde çalıştığı ya da mutabakata vardığı yeniden yapılandırma tutarı son bir senede 18 milyar dolardan 28 milyar dolara (160 milyar TL) yükseldi. Murat Ülker ve Ferit Şahenk aralamıştı perdeyi.

HEPSİ SIRAYA GİRDİ

Analizde şu ifadeler kullanıldı: “Sırada başka firmalar da var. Çukurova Holding’in Ziraat Bankası’ndan temin ettiği 10 yıl vadeli 1,6 milyar dolarlık krediyi yeniden yapılandırması mümkün. Feribot şirketi IDO da 500 milyon dolar yeniden yapılandırma için Lazard Ltd ile anlaştı.”

BORÇLAR DAĞ GİBİ

Sadece enerji sektörünün bankalara kredi borcu 51 milyar dolar olarak tahmin ediliyor.

Bloomberg, Türkiye’de döviz borçlarını ödeyemeyen belli başlı şirketleri ve ötelenen borç tutarlarını masaya yatırdı.

Batık krediler oranı ise Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre şubat sonunda bir yılda yüzde 2,95’ten yüzde 4,11’e çıktı.

Ancak “Grup 2” kaleminde gösterilen, bir başka ifadeyle yüzdürülen kredilerle oranın yüzde 10’u geçtiğini Standard & Poor’s açıklamıştı.

ÇILGIN PROJELERİN MALİYETİ

İstanbul’un 11 milyar dolarlık yeni havalimanı dahil bütün büyük projeleri üstlenen ortaklıkları döviz kredisi ile borçlanmıştı.

Bahse konu şirketlerin gelirleri TL olduğu için borç krizinin daha da derinleşeceği ve batık kredi tutarının yıl sonuna kadar 150 milyar TL’yi aşacağı belirtiliyor.

IMF ile Bloomberg arasında organik bir bağ yok elbette.

Amma velâkin batı kulübünde Türkiye’nin nasıl göründüğüne dair her iki kuruluşun tespitlerinde müşterek taraflar olduğu dikkatten kaçmasın.

TÜRKİYE BATMAYA DEVAM EDECEK

Müşterek tespit: Türkiye, Erdoğan ve damadının elinde batmaya devam edecek.

IMF, Erdoğan’a ve Damat Berat’a lisan-ı münasiple “Bir kere daha düşünmenizde fayda var!” demiştir.

Erdoğan’ın Türkiye’yi batıdan koparma hamleleri devam ederken ne Damat Berat’ın power point sunum ne de IMF toplantılarında yapılacak ayak üstü sohbetler Türkiye’nin yarasına merhem olabilir.

[Semih Ardıç] 10.4.2019 [TR724]

Çocuklarınız sizden utanacak [Alper Ender Fırat]

Uyuşturucu Baronu Zindaşti’nin kızını öldürten İlhan Ünğan Bağdat Caddesi’nde karısı ve çocuğuyla kahvaltı yaptıktan sonra arabasına binerken öldürüldü. Kırmızı Bültenle aranan İlhan Ünğan’ın öldürüldüğü gün Meriç’te kaybolan 21 yaşındaki Mahir Mete Kul’un cesedine ulaşıldı.

Türkiye’deki sıradan bir gün. Hakkında kırmızı bültenle arama kararı olan adam ailesiyle İstanbul’un en merkezi yerinde, Bağdat Caddesi’nde kahvaltı yapacak kadar rahat hayat sürerken, bir üniversite öğrencisi gördüğü baskılar ve yeniden tutuklanma korkusu yüzünden Meriç’in sularında kayboluyor.

Mahir daha 21 yaşındaydı. Bir yalancı tanığın ifadeleriyle, 10 ay hapis yatmış, tahliye olunca devam eden baskılar ve hakkındaki yurt dışı yasağı nedeniyle kaçak yollardan ülke dışına çıkmaya çalışmış ama Meriç’i geçememişti. Bindiği bot alabora olunca nehrin sularında kaybolmuştu ve günlerdir cesedine ulaşılamaya çalışılıyordu.

Mahir Mete; yaşanmaz, nefes alınamaz hale gelen ülkeden kaçıp Yunanistan’a sığınan annesi Nezihe Araz’ın yanına gitmeye çalışıyordu. Ünzile Araz dört gözle oğlunu beklerken bir gece yarısı nehrin karanlık sularında kaybolduğunu öğrenecekti.

Bir annenin yaşadığı acıyı, dramı, kıyameti düşünebiliyor musunuz? Ünzile Araz oğluna kavuşabildiğine değil, cesedini bulabildiğine sevinebildi ancak: “Teşhis ettiğimde onu öpüp kokladım. İstedim ki bir mezarı olsun, nehrin dibinde unutulmasın, şimdi kendi ellerimle defnedeceğim, mezarını öpüp koklayacağım ömrümün sonuna kadar benimle kalacak.”

Katillerin özgür olduğu ülke

Yine sıradan bir gününü yaşayan Türkiye’de organize suç örgütü reisi olarak her yerde güvenle gezen Sedat Peker, ‘devlet talep ederse sokaklara çıkarız’ diye açıklama yapıyordu. 21 yaşında satranç şampiyona bir üniversite öğrencisini büyük tehdit olarak gören devlet, sokakları her an kan gölüne dönüştürebileceklerini söyleyen bir adamı tehlikeli bulmuyordu.

Peker’in ettiği bu cümle bile tek başına bugünkü Türkiye’nin fotoğrafını göstermeye yeterdi.

Hatırlayacaksınız; seçim sonuçlarını bir türlü sonuçlandırmadığı için çokça eleştiriye maruz kalan Anadolu Ajansı’nın Genel Müdürü Şenol Kazancı’nın mahcup ve kızarık yüzlü bir fotoğrafı ve açıklamaları düşmüştü medyaya. ‘Olanlara kızım çok üzüldü’ diyordu. ‘Ona yanlış bir şey yapmadım dedim ama ikna olmadı’

Şenol Kazancı’nın bütün suçu günahı 31 Mart günü nereden aldığını kimsenin bilemediği seçim sonuçlarını açıklamaması değildi tabi ki. Ama bu konu kamuoyunda gündem olduğu için muhtemelen kızı durumdan haberdar olmuş ve babasına ne oluyor sormuştu. Acaba çocukları diğer yediği haltları bilseler ne sorular sorarlardı babalarına, bir de gerçek cevapları öğrendiklerinde ne yaparlardı?

Şenol Kazancı’nın bu sözlerine tutuklu yüksek yargı mensubu bir babanın, kızı sosyal medyada cevap yazdı: ‘Biz babalarımızla gurur duyarken sizinkiler sizden utanacak diyorduk zaten.’

Hapiste de olsa babasının her zaman adalet ve hukuktan yana olduğunu bilen ve inanan, onunla gurur duyan bir genç kız ve iktidar tetikçisi babasının yaptıklarından utanan bir diğeri.

Tarih bir gün herkese soracak siz hangisinin çocuğu olmak isterdiniz diye!

Mahir Mete ve onlarca insanın Meriç’te boğulmasına neden olan, yüz binlerce insanı yersiz yurtsuz bırakan diktatörlüğü inşa edenlerin çocukları, suç örgütlerinin ortalıkta fink atmasını sağlayan yargı, emniyet, siyaset kurumunun mensupları çocuklarınız gerçekleri öğrendiğinde hepinizden utanç duyacaklar, biliyorsunuz değil mi? Tıpkı Nazilerin çocuklarının reddi miras yaptığı ve ebeveynlerinden dolayı başları önde yaşadıkları gibi.

Evet; Almanya’da babası Nazi olan hiçbir çocuk onunla gurur duyamadı. Kimliğini sakladı, geçmişiyle hiç anmadı kendisini. Vicdanlarında babalarını bir utanç damgası olarak taşıyıp durdular.

[Alper Ender Fırat] 10.4.2019 [TR724]

Mahir Mete Kul’un hikâyesi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Yazmam lazım! Yazmalıyım! “Nice koçyiğitler yere serilir; ölene ağlama ey dost, yarın bizimdir”. Hayır! Yüz bin kere hayır! Yarınlar değil, bugün bizim olmalı, bugün için mücadele etmeli. Bugünü güzelleştirmeli, bugünü “güzeltmeli”. Çünkü yarına ertelenen mutluluklar, iyilikler, sevdalar, hayaller, amaçlar, idealler, her şey, ama her şey, esasında gerçekleşmeyeceğine olan inancı besler, onu kuvvetlendirir istediğimiz her şeyin. Var olmak da dâhil buna! Var olmak! Ölmemek, sağ kalmak!

Yazmam lazım, yazmalıyım! “Ben bir çileyle büyüttüm oğlumu. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim!”. Mahir. Mete. Kul. Bir öğrenci. Beykent Üniversitesi’nde bilgisayar mühendisliği bölümünde okuyordu. Yarı burslu. Satranç tutkunu bir delikanlı; satranç şampiyonasını kazanmış, turnuva düzeyinde satranç oynayan bir genç. Ne güzel. Ben de onun yaşında satranç oynuyordum, İstanbul Satranç Kulübü’nde. Hemen İstiklal Caddesi’nin girişinde, Fransız Konsolosluğu’na yakın bir sokakta, bir apartman dairesindeydi kulüp. Sene 1990’dı. Çok oynamışlığım vardır orada, hiç tanımadığım rakiplerle, sessizce, ama mutlulukla. Mahir gibi, ben de liseden yeni mezun olmuştum, ben de bir sosyalisttim. Mahir gibi. Mahir.

Yazmam lazım, yazmalıyım! “Silinip gitmiyor yüreğimin acısı. Kaybolan cansın be oğul!”. Anacığı diyor. Ağlıyorum. Evlat. Annesi, anne kalbi! Kıvırcık saçları, masum yüzü, hayalleri ve dünyası – doğru yanlış bana ne! – sadece aklımda, gözlerimin önünde, onu düşünüyorum. Annesi onu doğurduğunda onu kucağına aldı, mutlulukla ona sarıldı. Öptü kokladı. “Oğlum bambaşka gelecekti. Sonuç böyle oldu. Benimle kalacak ömrümün sonuna kadar. Mezarı olacak. Ben mezarını öpüp koklayacağım. Kendi elimle defnedeceğim onu. Teşhis ettiğimde öptüm, kokladım. Yine öpüp koklayacağım!” diyor anneciği. Silinip gitmiyor ki yüreğinin acısı, kaybolan canı o çünkü! Var mıdır senin tarifin ey büyük acı? Onu kucağına aşan anneciği, bebekken, öpüp kokladı, bilmeden neler olacak, kimler kıyacak oğluna. Teşhis etmek diyor ana. Ona takıldım ben. Oğlunu teşhis etmek durumunda kalmak! Anneleri oğullarını teşhis etmek durumuna düşürmek, onları çocuklarının cesetlerini teşhis etme durumunda bırakmak!

Yazmam lazım, yazmalıyım! Zulüm sağ sol tanır mı anneler için? İlericisi, tutucusu olur mu nehri geçip kaçmak, yitip gitmek için yola çıkıp da gencecik ömründe ışık olup gökyüzüne kaçanın? Merak ettim de! Türk’ü Kürt’ü farklı olur mu nehri geçmek durumunda kalanın? Cemaat’çisi ya da komünisti, ne bileyim, Alevi’si ya da Sünni’si farklı mı can havline girer mesela? Yankılanışı umutsuz çığlıkların, farklı mı gelir kulağa? Can verişin tınısı? Can çekişmede olsun birleşebilir mi bu toplum? Keşke! Uğursuz rejim, hüzünlü topraklarında kaybolan memleketimin! Susayınca ümit olan, bir zamanlar kana-kana su içtiğimiz nehirler de, gri ve soğuk bir mezarlık olmuşsa eğer artık, kaçış rotalarında! Dağlarında insan avına çıkılıyorsa on yıllardır, bir zamanlar görmek istemediğimiz ve başımızı öte yana döndüğümüz! Şimdilerde utanıyorsak eğer, binlerce kilometre yolda, dağ, tepe, çöl, kaya, kırılan Ermenilerden, mezarı olmadan oracıkta gömülüveren, o da eğer şanslılardıysa! İnsan! İnsanlarım! İnsanlarımız! Teker-teker yitip gidiyorlarsa ya herkesin sonunda varacağı menzile ya da başka diyarlara, can havliyle? Böyle anlarda, böyle bir dönemde, tek bir genç, 21 yaşında, solcu, sosyalist, satranç şampiyonu, belki dinsiz, belki gizlice yattığında hala daha Rabbiyesir okuyan, anneannesinden öğrendiği! Bilme ki, hem ne önemi var! “Gencecik fidan. Yiğitler bitmez bizde! diyor Twitter’da bir yorum. Çileden çıkıyorum, zıvanadan çıkıyorum! “Kahretsin! Kahretsin be!” diyebiliyorum sadece. Çünkü fidandır, evet de, yiğittir hem de, ona ne şüphe; fakat o bitmez denen kısmı var ya cümlenin… Midem bulanıyor, midemi bulandırıyor bu retoriğin dayandığı feodal, cahil, her şeyi bir anlık bir meşrulaştırıcı 1001 gece masalına dönüştüren, buram-buram sahte kokarak! Çünkü yiğitler bitiyor, tükeniyor ey halkım! Tek-tek terk ediyorlar memleketi, doğdukları toprakları. Ne acı.

Yazmam lazım, yazmalıyım! Mahir, 10 ay hapis yattı. Suçlama terörizm. Çocuk bir şey yapmış mı? Hem de nasıl! Bir gösteriye katıldığı iddia ediliyor. Vay be! Gösteri ha? Gel bakalım! Ve Mahir hapiste! Masumiyetini ispat etmesi gereken “Türk hukuk sisteminde” (!), bin bir yalan dolan, gizli tanık ifadesi üzerine binaen suçlar, suçlamalar, Mahire yamanan! Ve 10 ayını kaybettikten sonra, “pardon” bile demeden salıverdiler onu. Saldılar salmasına da, takibat ve psikolojik tahribat devam etti. Ve Mahir, bilgisayar mühendisi olup, belki de memleketinde çok yararlı bir birey olacakken ve yaşlandığında kim bilir, belki de anlatacakken torunlarına biraz da ballandırarak, 20 yaşının hızlı solculuğunu, sıcak evinde, tebessüm eden eşinin gamzelerine bakıp daha da keyiflenerek, şimdi Yunanistan’da bir hastane morgunda, yanağında anasının gözlerinden akan bir damla. “Oğlum, evladım Mahir Mete’m, aramalar sonucu bulundu!” diyor, sesi kırık, oğlunu kaybetmiş o ana yüreğinin, bir taraftan da cesedini bulmuş olmanın o garip, hüzünlü memnuniyeti! Kahretsin! Kahretsin!

Yazmam lazım, yazmalıyım! Turnuvadan tanıdığı biri! Onunla satranç oynamış mı, onu yazmamış. Fakat ne yazmış biliyor musunuz? Bakın ben yazayım da öğrenin: “Turnuvalarda tanışmıştık. Çok saygılı ve kibardın. Çok üzdün be çocuk! Keşke olsan!”. Size sadık olmak için yazıyorum, inanın ağlıyorum bunu yazarken ben, ama yazmam lazım, yazmam lazım, yazmam lazım biliyorum; yazıyorum.

Yazmam lazım, yazmalıyım! Yazmak. Ölümü yazmak. Ölüm sonrasını. Ölüm öncesini yazmak! Ölmeğe dair acıdan gayrı ne var – bunu yazmak! Yalana, iftiraya, ihanete ilişkin yazmak! Devlete dair, rejime dair, hukuka dair yazmak! Yazmak, şehri, denizi ve nehri! Zulmü yazmak, dört bir yandaki! Peki, biraz da Mahir ne diyor, o ne yazmış, bakalım mı? İşte savunmasından bir kesit: hâkime diyor Mahir! “Hâkim Bey, öncelikle şunu söylemek istiyorum. Ben Beykent Üniversitesi’nde yüzde elli burslu bilgisayar mühendisliği okuyorum. İkinci sınıftayım ve bu okula tam olarak 12,775 lira para ödüyorum. Bu parayı da, kimlik tespitinde söylediğim gibi, ücretli öğretmenlik yaparak ödüyorum. Yani benim Satranç sertifikam var, bu şekilde Halk Eğitim Merkezine, İlkokullara gidiyorum, bu şekilde 900 lira maaş alıyorum. Bununla okulumu ödemeye çalışıyorum. Biraz ailem yardım ediyor. Bunun dışında, bu işi, satrancı çocuklara öğretmeyi seviyorum. İstanbul’un hemen her yerinde turnuvalara katıldım. Senede bir de İstanbul il birinciliği oluyor, final, bu finalde oynuyordum, tutuklanmadan önce. 4. turun akşamında, her zamanki gibi evime giderken, Edirnekapı’da GBT kontrolü sırasında gözaltına alındım, sonra tutuklandım. Şimdi 10 aydır tutukluyum ve şöyle bir şey var. Berk Ercan’ın (gizli tanık – M.E.Ç.) ifadesine göre 2011 yılında İzmir’de, 2012 ve 2013 yıllarında gençlik federasyonunda faaliyet yürüttüğümü söylemiş. 2011 yılında ben 14 yaşındaydım! Daha ortaokula gidiyordum. Yani çocuğum o sıra. Ve şöyle bir şey var, İzmir’e hayatımda bir defa gittim, o da 2015 yılında ağabeyim nişanlanmıştı, kız tarafı İzmirliydi, İzmir’de nişan oldu, öyle gittim. 2013 yılında birkaç defa gençlik federasyonuna gittim, ücretsiz keman kursu verildiğini duydum internetten.”

Yazmam lazım, yazmalıyım! Berk Ercan, gizli tanık! Kimdir? Var mıdır bu kişi, gerçek hayatta? Yani acaba ankesörlü telefon hesabı, bir “banko” mudur bu tip suçlamalarda, Berk Ercan da, tüm gizli tanıklar gibi? Rejimin çakma isim arşivinden biri mi? Anne, Ünzile Aras, Türkiye’deki adaletten de – olmayan! – polisten de ümidi kesiyor. Bakıyor, ne basın, ne medya, ne Beykent Üniversitesi, ne muhteşem “sol” muhalefet – diğerlerini saymıyorum bile, çünkü ilgi alanlarını aşar bu vaka! – ilgilenmiyorlar, ilgilenmiyorlar kardeşim! Kahretsin! Kahretsin! Anne yüreği, “aramaları kendi gözlerimle görmek istiyorum” diyor, soluğu Yunanistan’da alıyor. Orada da tam ilgilenilmiyor gerçi, ama en azından halk daha duyarlı, medya ve basın da. Soluğu Atina’da alıyor, oturma eylemi yapıyor Exerhia bölgesinde. 24 Mart’tan 8 Nisan’a dek kayıp oğulcuğu, en sonunda ayın o uğursuz sekizinde bulunana dek Nisan’ın! 21 yaşındaydı. Hikâyelerini o gençliğinin, asla anlatamayacak torunlarına. Gamzelerine âşık olacağı bir eşi de olmayacak Mahir’in. Bilgisayar mühendisi olamadı. Satranç oynayamayacak artık. Mahir’in varlığından bile haberi olmayacak bu Türkiye denen garip ülkenin ve onun kendi kendisiyle kavgalı toplumunun, tıpkı birbirine giren hücreleri gibi bir kanserli vücudun! Berk Ercan Türkiye’dir!

Yazmam lazım, yazmalıyım! Bu yazıyı kendi can kızım ve can oğlum için yazdım. Bundan dolayı yazmam lazımdı, yazmalıydım. Yazmam lazımdı, bir gün okurlar diye belki, kim bilir, eğer merak ederlerse, neden tutunamadık biz Berk Ercanların Türkiye’sinde diye. Ve öğrensinler, önemli olan insan olmaktır, her tür kimlikten önce. Bakmadan insanların ten rengine, dinine, özel tercihleri ve dünya görüşlerine, doğru ve dürüst olsunlar, hürce. Bugün bizim değildir, bizim değildir bugünler, yitip giden can, yitip giden canlar. “Nice koç yiğitler yere serilir! Ölene ağlama ey dost…” diyorsun ama yüreği olanın ağlamaması mümkün müdür, sorsana!

(Mahir Mete’nin aziz anısına! Ve anneciği Ünzile Hanım’a: başınız sağ olsun!)

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.4.2019 [TR724]

“Brad ve Billy’e iletilsin, Çok Gizli” [Adem Yavuz Arslan]

Benim gözümden kaçmış.

Bir okurumun ‘şu videoyu gördün mü?’ uyarısı üzerine fark ettim. Benzerlerine sosyal medyada sıklıkla rastladığım, tek kelime ile ‘iğrenç propaganda videoları’ndan birisiydi.

Muhatabıma ‘ne var bunda? klasik bir Aktroll çalışması’ dedim. Ancak biraz kurcalayınca gördüm ki haber değeri taşıyan olay videonun kendisi değil ardındaki ‘teşkilat’mış.

Özetle anlatayım;

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı ve Türkiye’nin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın e-mailleri 2016’nın sonbaharında RedHack tarafından ele geçirilmiş ve WikiLeaks aracılığı ile yayınlanmıştı. (Meraklısı varsa hepsi şurada: https://wikileaks.org/berats-box)

RedHack’ın hackleyerek ele geçirdiği ve Albayrak’ın Nisan 2003 ile Eylül 2016 tarihlerini kapsayan yaklaşık 60 bin e-maili WikiLeaks’in web sitesinde yayınlandı.

Söz konusu isim Erdoğan’ın damadı ve Türkiye’nin bir bakanı (o dönem enerji bakanıydı) olunca doğal olarak e- mailler sayısız habere konu oldu.

Mesela adı IŞİD ile petrol ticareti yapmakla anılan Powertrans gibi şirketlerle Albayrak’ın ilişkisine dair yazışmalar manşetlere çıktı. E-maillerde haber değeri taşıyan çok başlık var. Ancak bu yazının konusu e-mailler değil. Erdoğan rejiminin Berat Albayrak ve Bilal Erdoğan tarafından koordine edilen ‘ABD faaliyetleri’ne bakacağız.

Girişte bahsettiğim video da bu örgütlenmenin bir ürünü.

Berat Albayrak’ın kamu hazinesinden fonladığı Pelikan Çetesi’nin (Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’na darbe yapan, her türlü kirli işin ardından çıkan Hilal Kaplan ve çetesi) ardında olduğu biliniyordu.

E-mail detaylarından görüldü ki Berat Albayrak aynı şeyi ABD’de de yapmış. ABD’de konuşlu ‘adamları’ aracılığı kara propaganda siteleri kurdurmuş. Videolar, yalan haberler ürettirmiş.

Yazının girişinde bahsettiğim video mesela.

AKP’nin New York ve Washington’daki adamlarından Halil Danışmaz ile Berat Albayrak arasında geçen yazışmalardan anlaşıldığına göre üretilen kara propaganda videoları ‘hükümetle ilgisi yokmuş gibi’ davranılarak Şili üzerinden dolaşıma sokuluyormuş.

Sözkonusu video Kabataş Yalanını devam ettiriyor.

Üstelik ‘camide içki içtiler’ yalanını daha da rezilleştirip ‘camide çiftleştiler’e kadar götürüyor. Merak eden https://wikileaks.org/berats-box adresinden bulabilir. Bu ve bunun gibi vahim bir çok olayın ardında ise Berat ve Serhat Albayrak ile Bilal Erdoğan’ın olması ise işin haber kısmı. Zira konu artık Berat Albayrak’ın ‘özel hayatı’ olmanın çok ötesinde.

ERDOĞAN’IN PARALEL DEVLETİ

Albayrak’ın e-maillerinde yok yok. Ancak söz konusu videonun izini sürerken daha çok ‘ABD ile ilgili olanlara’ baktım.

Yazışmalarda görüldüğü kadarıyla Erdoğan rejiminin Berat ve Serhat Albayrak kardeşler ile Bilal Erdoğan tarafından koordine edilen ‘gayri resmi’ bir yapılanması var.

Bu arada şu notu da düşmem gerek; Berat Albayrak’ın e-maillerini alıcı gözle incelediğinizde Türkiye’de gerçek bir ‘paralel devlet’ olduğunu, bunun da Erdoğan’ın ailesi çevresinde örgütlendiğini görüyorsunuz.  Üstelik söz konusu paralel yapılanma Türkiye ile de sınırlı değil.

Bilindiği gibi son zamanlarda başta Almanya olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde ‘casusluk çetesi’ne benzer yapılanmalar ortaya çıkarılmış ve konu ilgili ülkelerin yargısına intikal etmişti. Hatta geçtiğimiz günlerde ‘Erdoğan’ın uzun kolları’ Avrupa medyasına şema olarak da yansıdı.

Benzer bir soruşturmanın ABD’de de açıldığı, Erdoğan’ın New York ve Washington’da bulunan bazı adamlarının FBI tarafından sorgulandığı e-mail trafiğinden görülebiliyor. FBI’nın soruşturma başlığı ise hayli ilginç; ‘casusluk’ ve ‘Türkiye adına gayri resmi faaliyetler yürütmek’.

E-Maillerde görüldüğü şekliyle ABD’de yapılan tüm faaliyetler Berat Albayrak ve Bilal Erdoğan’ın bilgisi, talimatı ve talepleri dahilinde yürütülüyor. Albayrak ve Erdoğan’ın ABD’deki sağ kolu ise Halil Danışmaz.

Yazının ilerleyen bölümlerinde Berat Albayrak’ın koordinesinde çalışan ‘ABD yapılanması’na dair detayları başlıklar halinde açacağım. Ancak e-mailleri inceledikten sonra peşinen şunu söylemek mümkün; Söz konusu e-maillerde yer alan faaliyetlerin yarısı bile muhatabını uzun yıllar hapiste tutmaya yeter. Üstelik ABD bürokrasisi ve kamuoyu Berat Albayrak adına Başkan Trump’ın ilk ulusal güvenlik danışmanı Mike Flynn olayından aşina.

‘BRAD’ VE ‘BİLLY’

Yazışmalardan net olarak görülebileceği gibi Berat Albayrak ve Bilal Erdoğan’ın başını çektiği ‘ABD yapılanması’nda sıkı bir hiyerarşi var. Adeta resmi bir istihbarat örgütü gibi ‘rapor’, ‘bilgi notu’ ve ‘gizli-confidential’ başlıklı yazışmalar üretilmiş.

‘Resmi-istihbari bir jargon’ ile yazışmışlar.

Bu arada muhatapların kendi aralarında ‘kodlama’ yaptıkları ve ‘gizliliğe azami dikkat’ ettikleri –etme uyarısı yaptıkları görülüyor.

Mesela e-maillere göre ABD’de bulunan Halil Danışmaz ve arkadaşları Berat Albayrak’tan bahsederken ‘Brad’ diyorlar. Bilal Erdoğan için ise ‘Billy’ kod adı kullanılmış. İlginç noktalardan birisi de Berat Albayrak’ın kendisine gelen e-maillerdeki önemli konuları mutlaka Serhat Albayrak’a iletmiş olması.

Halil Danışmaz’ın her adımını rapor etmesi, Berat Albayrak’la arasında ‘hiyerarşik’ bir yapılanmanın olması hayli ilginç. Adeta ‘paralel yapılanma’ söz konusu ve resmi bir görevi olmasa da her konu mutlaka Berat –  Serhat Albayrak’ların önüne düşmüş.

Bu arada e-maillerden görüldüğü kadarıyla AKP’nin ABD yapılanması iki koldan yürütülüyor. Birincisi Danışmaz ve ekibinin de içinde olduğu AKP Milletvekili Metin Külünk liderliğindeki yapılanma. İkincisi ise AKP milletvekili Yasin Aktay’a bağlı çalışan Murat Güzel ve ekibi. Ayrıca Danışmaz’ın sıklıkla ‘istişare ettiği’ isimlerin arasında İbrahim Kalın ve Mustafa Varank’ta var.

E-maillere göre ABD’de yapılan faaliyetlerin büyük bir kısmı Danışmaz kanalıyla Berat Albayrak ve Bilal Erdoğan tarafından finanse ediliyor. Ensar ve Türgev de söz konusu yazışmalarda sıklıkla yer alıyor.

NİJERYA’YA GİDEN SİLAHLAR ‘DEVLET İŞİ’YMİŞ

Daha önce ifade ettiğim gibi, yaklaşık 60 bin e-mail yayınlandı. Hepsini takip etmek, okumak, ayıklamak mümkün değil.

Ben daha çok ABD yapılanması ve tanıdığım isimler üzerinden arama yaptım. Zincirin halkalarını birleştirmeye çalıştım.

Mesela Halil Danışmaz bu anlamda tam bir hazine. Özellikle Berat Albayrak ile yaptığı yazışmalar Erdoğan’ın yakın halkasındaki isimlerin sadece ABD’deki değil dünyanın başka bölgelerindeki icraatları hakkında da fikir verebiliyor.

Mesela Mart 2014’te Youtube’a düşen bir ses kaydında ‘THY ile Nijerya’ya silah sevkiyatı’ anlatılıyordu. İddiaya göre Erdoğan’ın başdanışmanlarından Mustafa Varank ile dönemin THY yöneticisi Mehmet Karataş arasında yapılan görüşmede THY ile Nijerya’ya silah transferi konuşuluyordu.


Dönemin THY özel kalem müdürü Karataş, Varank’a “Mustafa sana bir konu arz etmiştim hatırlıyor musun şu bizim taşıma hususu ile ilgili” derken Varank, MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı işaret edek “Hakan beyle bir araya gelemedik de ondan dönemiyorum sana” cevabını veriyor.

Asıl bomba ise Karataş’ın cevabında geliyor ; “ Tonlarca malzeme taşıyorum, Nijerya’ya gidiyorum şu anda. Müslümanları mı öldürecek, Hristiyanları mı öldürecek, vebal altındayım haberin olsun” diyor. Ardında Fidan ile istişare etmek için irtibat numarası istiyor.

Sözkonusu olaya dair yazışmalar Berat Albayrak’ın e-maillerinde de var. E-maile (https://wikileaks.org/berats-box/emailid/35540) göre olay ‘devletin gizli bilgisi’ olarak tanımlanıyor ve Albayrak’ın konudan bilgisi var.

Berat Albayrak söz konusu transfer olayında ismi geçenlerle yoğun irtibat halinde.

Daha da ilginç olan detaylardan birisi de şu; e-maillerde İK kodlamasıyla yer alan Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın ile Cemaat aleyhine hukuki süreç başlatması için milyonlarca dolara anlaşılan Robert Amsterdam (RA) Halil Danışmaz aracılığı ile görüşüyor.

Sürpriz değil ama yazışmalara göre Gülen aleyhine yürütülen hukuki süreci Erdoğan ve Albayrak yakın takip ediyor, Amsterdam her adımı bilgilendiriyor.

Maillerden nedeni pek anlaşılamıyor ama İbrahim Kalın Amsterdam’ı Nijerya’da birileri ile görüştürmek istiyor. Aralarında geçen yazışmalar dikkate alındığında Nijerya olayı ‘istisnai bir transfer’ gibi durmuyor. Olaydan çok sayıda AKP yöneticisinin haberi varmış.

Yine e-maillerden içeriği pek anlaşılmıyor ama THY ile ABD’ye 25 koli yollanıyor.

Bunun için emniyetten izinler alınıyor. Türkiye ayağını bizzat Mehmet Karataş ABD ayağını ise Halil Danışmaz takip ediyor. Danışmaz sevkiyata dair tüm süreci bizzat Berat Albayrak’a iletiyor. Berat Albayrak’ın sorumluluk alanında olmamasına rağmen ABD’ye yollanan kolileri neden şahsen takip ettiği bilinmiyor.

AYNI İSİMLER AYNI KADROLAR

Berat Albayrak’ın e-maillerine bakıldığında Erdoğan rejiminin ABD uzantılarında hep aynı isimler karşımıza çıkıyor. Halil İbrahim Danışmaz’ın merkezinde bulunduğu yapılanmada elde edilen tüm bilgiler önce Berat Albayrak’a iletiliyor. Berat Albayrak ise bunları Serhat Albayrak’a forwardlıyor.

Berat Albayrak’a ulaştırılan fişlemeler ise ‘ilgili kurumlara’ gönderiliyor.

Mesela bazı fişlemeler polemiklerin  merkezinde yer alan eski aile bakanı Fatma Sayan’ın abisi Fatih Sayan’a iletilmiş. Fişleme taleplerinin bazıları bizzat Berat Albayrak’tan gelmiş. ‘Talebi’ alan ABD ekibi ise titiz bir çalışma ise istenen bilgileri toplamış. Bazen de Danışmaz durumdan vazife çıkarıp ‘gezici-Cemaatçi-HDP’li gördüğü isimleri’ fişleyip Albayrak’a iletmiş.

E-maillere yansıdığı şekliyle Erdoğan rejiminin ABD’de yer alan üç kurumu; ‘Ensar Vakfı’, ‘Türgev’ ve ‘Herşey Türkiye için Platformu’ bütün faaliyetlerin merkezinde. Bilal Erdoğan ve Berat Albayrak’ın liderliğinde  Halil İbrahim Danışmaz, Murat Berk, Mücahit Oktay, Mustafa Tuncer, Metehan Oğuz, Halil Mutlu, Faruk Kabataş ve Memiş Yetimoğlu yer alıyor. Danışmaz’ın e-maillerine göre yapılanma AKP Milletvekili Metin Külünt ve Yasin Aktay ekibi olarak ikiye bölünmüş halde. Murat Güzel’in koordinatörlüğünde 17 kişilik ‘WisdomNet Komisyonu’ da faaliyetlerin içinde yer alıyor.

‘ERDOĞAN ÜMMETİN LİDERİ, AMERİKA ŞER ODAĞI’

Sözkonusu e-mailler Erdoğan rejiminin ‘ideolojik altyapısı’na dair önemli bir kaynak.

‘Kendi aralarında’ yazıştıkları için ‘sansürsüz’ denilebilir. Siyasal İslam anlayışına dair çok çarpıcı örnekler var. ABD yapılanmasında yer alanların ‘radikale yakın’ fikirler benimsediği açıkça görülebiliyor. Erdoğan’ı ‘Ümmetin lideri’ olarak tanımlıyorlar ve ona muhalif herkesi ‘gayri milli-düşman’ olarak sınıflandırıyorlar. Erdoğan için mücadele etmeyi ‘İslami bir vecibe’ olarak tanılmayan bu kişiler ‘ABD-İngiliz-İsrail ve Neoconlar’ı ise ‘şer odağı’ olarak adlandırıyorlar. Özetle “ Aleviler, Gülenistler, Kemalistler, Milliyetçiler, Kürtler, CHP, MHP, BDP, kendilerinden olmayan iş adamları ve gazeteciler, kendilerinin olmayan medya… Bunların hepsi ‘Amerika, İngiliz ve İsrail Yahudileri’nin, ‘Reis’ Erdoğan’ın üzerine saldığı ‘gayri milli düşman’lardır. Reis’leriyle birlikte mücadele etmeleri gereken düşmanlarının başı (perdenin arkasındaki gerçek failler) Yahudiler’dir”

E-mailler yaygın olarak bilinen bazı gerçekleri de temellendiriyor.

Mesela Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği diplomatik bir misyondan ziyade iktidar partisinin il başkanlığı gibi çalışıyor. Büyükelçi Serdar Kılıç ile yakın çalışıyorlar. Hatta ABD medyasında yayınlanacak bir yazıya ‘Halil Danışmaz mı yoksa Serdar Kılıç ismini mi koyalım’ tartışması, yazışması yapılmış. Bir başka ifadeyle resmi sıfatı olmayan kişiler ‘devlet adına’ istişarelerde bulunmuşlar.

Peki neler yapmışlar ?

Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var. Söz konusu yapılanmada yer alan isimler her ne kadar ‘sivil’ olsalarda kullandıkları dil, çalışma şekilleri ve yazışma usulleri ‘casusluk kastıyla ve örgütsel bir sistematik içerisinde’ hareket ettiklerini gösteriyor.

Şöyle ki; mail konu başlıklarında resmi ve istihbari bir jargon var. Takip ve fişleme içerikli e-mailler atılırken ‘bilgi notu’ ‘gizli’ yada ‘confidential’ denmiş. Ayrıca bütün fişleme ve raporlamaların arz edilirken “Brad ve Billy’e iletilsin, çok gizli’ notu düşülmüş. Yazışmalardan Brad’ın Berat Albayrak’ı, Billy’in ise Bilal Erdoğan’ı refere ettiği kolaylıkla anlaşılabiliyor. Mesela 5 Ağustos 2014  tarihli bir e-mailde Halil Danışmaz THY’de çalışan Gülen Cemaatine yakın isimlere dair fişleme notlarını yolluyor.

‘Sivil’ bir isim, neden THY’de çalışan kişileri fişler, bunları raporlaştırır sonra da ‘gizli’ notu düşerek Berat Albayrak’a iletir sorusu makul bir soru. Ancak yazışmalara bütün olarak baktığınızda bu işlemin örgütlü, yaygın ve sürekli olduğunu görebiliyorsunuz.

Bir başka ifadeyle bahse konu e-mailler ‘dedikodu’ değil.

Ayrıca kod isim kullanma ihtiyacı da yaptıklarının legal olmadığını, örgütlü bir yapıda çalıştıklarını ve iradi olarak gizlilikle hareket ettiklerini gösteriyor. Albayrak’ın da sözkonusu fişleme ve takip çalışmalarından haberdar olduğunu, hatta bir çoğunun talimatını verdiği e-maillerde açıkça gözüküyor.

Fişlemelere dair sayısız örnek var.

Öyle ki en küçük bir olayı bile atlamamışlar. Türkiye’de iş başvurusu yapan ve geçmişinden ABD olan kişiler bile Berat Albayrak üzerinden ABD yapılanmasına iletilmiş ve araştırması yapılmış. Halil Danışmaz örgütlü yapıyı teyit ederken Albayrak’a “TR’de iken bahsetmiştim. Ali Çınar’ı ekibe kattım” diyor.

Ali Çınar’a ait bir e-mailde ise Gülen Cemaati mensuplarına yönelik kapsamlı bir fişleme çalışmasından bahsediliyor. Fişlemeler ise belli bir disiplinle yapılmış gözüküyor. Hedef kişilerin vesikalık fotoğrafları, kişisel bilgileri ve referansları not edilmiş.

Sivil birilerinin kendi kendilerine böyle bir fişleme usulü geliştirmeleri pek akla yatkın değil. Mesela bir fişleme dosyasında ;

TaDF baskan yardimcilari;

    Ali baba – kilictarogluna videoyu izleyen adam. Alevi/hiristiyan, kurt/ermeni..ve FG ile devamli irtibatli

    Cenk Coktosun – Reis e, ailesine ve tum Ak Partiye ana avrat soven, asagilik bir bar fedaisi..

    Ekmel Anda – posta212 gazetesinin sahibi.     Zicotti Park/gezi olaylarinin duzenleyicisi, ali koc geldiginde bunda kalir..

    FYI Muhabbetle,

      Halil I Danismaz’

Bülent Erkol gibi isimler ise özellikle IT sektöründe çalışan kişilere dair fişlemeler yapıp bunları Berat Albayrak’a iletmiş. O da bu isimleri BTK Başkanı Fatih Sayan’a iletiyor. E-mailin başlığı “‘Fwd: Turk Telekom Silikon Vadisindeki Fetocu – Argela USA’ şeklinde.

Serhat Albayrak’ın Berat Albayrak’a gönderdiği “ Fwd: Piraye Antika’nın eşinin işleri” konulu bir mailde  (From:serhatalbayrak@hotmail.com To: beratalbayrak@yahoo.com Date: 2013-07-13 08:28) (e-mail Şenol Kazancı’ya da yollanmış)

‘Alicim piraye hanımın kocası Isak Antika adında yahudi bir vatandaşımız, büyük ihtimalle piraye hanımda yahudi yada selanik dönmesi.

    … Türkiyede yaptıkları işleri yazıyorum

    Karma Açıkhava : Billboard firması belediyelerin reklam panolarını kiralıyor. iş yaptıkları iller; Adana,Diyarbakır,Osmaniye,İskenderun,Antakya,Tekirdağ,Sakarya,Malatya. (Ak partili belediyeleri uyarırsın)

ABDULLAH GÜL DE FİŞLENMİŞ

Halil  Danışmaz’ın fişlemelerinde  Abdullah Gül de yer almış. Halil Danışmaz , Berat Albayrak’a yolladığı ‘Abdullah bey, tuskon da’ başlıklı 22 Eylül 2010 tarihli e-mailde eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Tuskon organizasyonuna katılımı raporlaştırılmış.

Danışmaz ayrıca fotoğraflarda ekleyip bunu Berat Albayrak’a iletmiş.  Abdullah Gül’ün Albayrak ekibi tarafından ‘pek sevilmediği’ düşünülürse sözkonusu e-mail daha da anlamlı hale geliyor.

Sözkonusu kişilerin ABD’de gerçekleştirdikleri bu tür fişleme ve takip faaliyetlerinin casusluk ve özel hayatın gizliliği suçları yanında nefret suçu da içerdiğini söylemek mümkün. Çünkü fişleme notlarında yer alan bilgiler en azından ABD’de nefret suçu olarak kabul ediliyor.

FBI’IN RADARINA TAKILMIŞLAR

Berat Albayrak’ın e-maillerine göre Halil İbrahim Danışmaz koordinesinde yapılan bu ‘faaliyetler’ FBI’in dikkatin çekmiş ve adı geçen kişileri sorgulamış.

Mesela MUSİAD-USA yöneticisi İbrahim Uyar’ın Berat Albayrak’a yolladığı ‘önemli bir konu’ başlıklı e-maile göre FBI Uyar’ın ofisine gelip 2 saat sorgulamış ve yaklaşık 40-45 soru sormuş.

Uyar’ın anlatımı şöyle “Beni Sayın Cumhurbaşkanımız’ın adına Amerikan siyasetine müdahale etmek için çalışmak ve Türkiye Cumhuriyeti adına gizli ajanlık yapmakla itham ediyorlar. Son iki yıldaki çalışmalarımızı incelemişler ve aldıkları ihbardan dolayı sorgulamak istemişler… Benden sonra Murat Güzel, Mustafa Tuncer ve asistanım Emre Eren’i ve Halil İbrahim Danışmaz’ı da sorguya çekmişler.”  İbrahim Uyar’ın konuyu Dışişleri’ne değil de o dönem resmi bir sıfatı olmayan Berat Albayrak’a iletmesi ve ‘detaylı bilgi vermek için ziyaret etmek istemesi’ hiyerarşik bir ilişkinin teyidi olarak görülebilir.

İbrahim Uyar’ın e-mailinden öğrendiğimize göre Uyar’ın Green Card’ı da iptal edilmiş. Bu arada söz konusu e-maillerden bağımsız olarak önemli bir detayı da yeri gelmişken ifade edeyim. Green Card’ı iptal edilen tek esim İbrahim Uyar değil. Benzeri şekilde 3 kişi daha Green Card’ını kaybetti. Bu arada görünüşte Anadolu Ajansı muhabiri olarak ABD’de bulunan bazı isimler apar topar Türkiye’ye döndüler.

AMSTERDAM’A ÖDEME CUMHURBAŞKANLIĞI’NDAN YAPILMIŞ

Berat Albayrak’ın e-maillerinde Robert Amsterdam’ın AMSTERDAM & PARTNERS LLP hukuk bürosu ile AKP rejimi arasındaki ilişkiye dair mebzul miktarda yazışma var. Gülen hareketine yönelik çalışmaları sürdürmesi için anlaşılan Amsterdam Hukuk bürosu ile koordinasyonun Saray’ın kontrolünde olduğu görülüyor. Resmi belgeler Danışmaz ile Albayrak arasında gidip gelmiş. Oysa ki hem Danışmaz hem de Albayrak Adalet Bakanlığı personeli değil. Süreç bizzat Erdoğan tarafından takip edilmiş ve ödeme de Cumhurbaşkanlığından yapılmış. Muhtemelen Amsterdam’a yapılan resmi ödemelerin dışında örtülü ödenekten de ödemeler yapılması için bu yöntem kullanılmış. E maillerde ayrıca Türkiye’de devam eden hukuki süreçlerin backgrounduna dair detaylarda var.

Uzatmama adına detaylara girmiyorum ama Danışmaz-Albayrak yazışmalarında ABD’de yapılan lobi faaliyetleri ile ilgili de hayli detaylı bilgiler edinmek mümkün. Ne kadar paraya hangi gazetede yazı çıkartıldığından tutun derneklerin fonlanmasına kadar herşey görülebiliyor. Bu arada Danışmaz’ın ‘herşeyi’ Albayrak’a raporlaması da dikkat çekici.

Mesela 28 Nisan 2014 tarihli e-mailde Danışmaz “TACCI’nin başına bir Ermeniyi getirdiler” diye Albayrak’a şikayette bulunuyor. Erdoğan ve kurmayları ‘Ermeni açılımları, sıcak mesajlar’ verirken yakın ekibi fişlemeler yapıp Ermenilere karşı nefret suçu işlemiş. Türkiye’de çok önem verilmeyebilir, ama ABD’de bu ayrımcılık ve nefret suçu olarak kabul ediliyor.

Bu noktada e-maillerden çıkardığım bazı notları ekleyeyim;

Erdoğan ABD’ye geldiğinde elinde pankartlarla onu karşılayan ekibi Halil Danışmaz organize etmiş. Türkiye’ye ‘Erdoğan’a sevgi seli’ diye anlatılan gösteriler kurguymuş.

Ensar ve Türgev’in ABD çalışmaları için Ziraat ve Vakıfbank’tan kredi alınması planlanmış.
Görünüşte ‘düşünce kuruluşu’ olan AKP uzantılı think thanklere dair ilginç bilgiler var. Düşünce kuruluşu değil lobici olarak çalışıyorlar. Bu arada bu kurumlardan birisi önümüzdeki günlerde Ergenekonun en parlak isimlerinden bir generali Washington’da konuşmacı olarak ağırlayacak.
PH maksatlı hazırlanan‘Tarikat’ isimli bir kitabın Turkuaz kitaptan çıkarılıp seçim öncesi dağıtılması planlanmış.

ALBAYRAK DESTEKLİ TROL EKİBİ

E-maillerden açıkça görülebileceği gibi Albayrak’ın desteklediği bir troll ekibi var. Bu ekip Türkiye’ye yönelik psikolojik harp faaliyetleri yapmak için örgütlenmiş.

Bu çalışmalarda adı geçen Cüneyt Arvasi ise Danışmaz tarafından Albayrak’a öneriliyor. Danışmaz’ın referansı şöyle ; “ Berat, sen kendisini taniyorsun, Cuneyt Arvasi. Cuneyt Abi, ehli sunnet vel cemaat akidesine saglam bagli bir Naksii’dir. … bizzat silahli mucadelenin icerisinde yer almistir. ..’

Danışmaz’ın e mailine göre şunları yapacaklar; “Bugün hükümete saldıran o sanatçı taifesinin uyuşturucu, fuhuş bataklığı ve geçmişleri ifşa edilecekyani rezil edilecekler. ( bu kısmı Vakit işi gibi olacak) İstihbarat servislerinin sosyal medyada oluşturdukları gruplar afişe edilecek. AK partiye karşı CHP alevi ittifakı aslında Anti sünni ittifakı mıdır? zaviyesinden sorgulanacak vesaire. Bu atölye aynı zamanda sizlerden gelen konuları da anında programlaştırabilecek şekilde dizayn edilecek. Hem normal faaliyetine devam edecek hem de ani saldırılara o anda cevap verebilecek şekilde olacak. …’

Bu arada Danışmaz’ın e-mailinde yer alan ‘bu kısmı Vakit işi gibi olacak’ ifadesi hayli ilginç. Malum olduğu üzere CHP eski lideri Deniz Baykal’ın kasetleri Vakit Gazetesi’nin web sitesinde yayınlanmıştı. Bu yazışma o komplonun failleri hakkında ipucu da veriyor.

PH çalışmalarına yani ‘troll ekibine’ dair çok sayıda yazışma yapılmış. Halil Danışmaz hazırlanan videoları Albayrak’ın beğenisine sunmuş. Danışmaz’ın yazdıklarına göre günde 15 ile 30 video üretilebilecekmiş.

Berat Albayrak ise Danışmaz’dan gelen bu e-maili ‘çok hoşuma gitti’ başlığı ile Serhat Albayrak’a yollamış. (21 Haziran 2013). Video ‘Türkiye’deki Lüt Kavmi’ başlığında. İçerik tahmin edebileceğiniz gibi rezil. Özellikle Aydın Doğan medyasını hedefe koymaları da dikkat çekici. Şu ifadeler o videodan;

‘Aydın Doğan Medyasında yılda 25.000 g.t gösteriliyor. Bu fuhuş şarjının sebebi ne? Doğan Medyanın yazarları neden g.t lalesi?’

    ‘Sebebi çok basit; Lut kavmini daha da azdırmak. Türkiye’deki Lut kavmi Sünniler’in düşmanı. Sürüler halinde Erdoğan’a saldırıyorlar’

Danışmaz’ın maillerine göre bu ve benzeri videolardan günlük 20 civarı üretiliyor ve bunlar Şili üzerinden internete yükleniyor. Danışmaz’ın ifadesine göre ‘en aptala göre hazırlanan videolar’.

Cüneyt Arvasi’nin e-maillerinden anlaşıldığı kadarıyla üretilen bu videolar ‘silahlı mücadeleye’ benzetiliyor ve itibarsızlaştırma, özel hayatın ifşaası gibi gayri ahlaki ve sert saldırılarla mücadele edilecek.

Berat Albayrak bu videoların linklerini içeren e-maili Havuz medyasının başındaki Serhat Albayrak’a yolluyor. Serhat Albayrak’ın Sabah Atv başta olmak üzere tüm Havuz medyasında söz sahibi olduğu, ayrıca çok sayıda ‘tetikçi’ siteye finans desteği sağladığı düşünülürse sosyal medyada dolaşan ve her haliyle suç içeren videoların kaynağı da ortaya çıkmış oluyor.

E maillere göre Berat Albayrak bu videoların üretilmesi için finans desteği sağlamış ve bu para Arvasi’ye ödenmiş.

Yazının girişinde bahsettiğim ‘iğrenç’ videonun kaynağı da işte bu psikolojik harp yapılanması. Yani Aktroller. Finansı ve talimatı da bizzat Berat Albayrak’tan almışlar. ‘Damat’ Türkiye’de Pelikan Çetesi’ni yönetirken ABD’de de troll ordusu kurmuş.

‘BERAT’IN KUTUSU’ BAŞ AĞRITABİLİR

Malum olduğu üzere AKP kurmaylarının ABD ile başı dertte. Reza Zarrab davası nedeniyle iki bakan resmen sanık ve haklarında yakalama kararı var. Ekim Alptekin’in yargılandığı davada da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak isimleri dosyaya girdi. Hem Zarrab’ın anlatımları hem de New York Güney Bölge Savcılığı’nın elinde bulunan ‘ikinci bir itirafçı’nın ifadeleri ile yeni davalar gelebilir. Üstelik Pazartesi itibariyle ABD, İran’ın Devrim Muhafızları Örgütü’nü terör örgütü listesine aldı. Bu örgütle irtibatlı olan her kişi ve kurumun başı ağrıyabilir. Listenin ilk sıralarında Türkiye’nin bulunduğunu tahmin etmek ise hiç zor değil.

[Adem Yavuz Arslan] 10.4.2019 [TR724]