Namusluymuş namussuz! [Seyfi Mert]

“Bu ülkede sağcı-solcu yoktu.
Bu ülkede ilerici-gerici yoktur.
Bu ülkede yalnız namuslular ve namussuzlar vardır. ”
(Cemil Meriç)

Avantacı bir toplumun sinematik topografisidir Ertem Eğilmez’in Namuslu’su. 

Türkiye daha Kenan Evren cuntasının etkisindedir ve toplum inanılmaz bir iki yüzlülük girdabında sürüklenirken, göstermelik bir erdem, bizzat Evren’in her fırsatta dile getirdiği “Biz bize yeteriz, düşmanlar çatlasın” mottosu toplumun tüm dokusuna sirayet etmiştir. 

Yani gerekirse tezek yakan bir toplumu resmeder Eğilmez. 

Başar Sabuncu da iyi hikâye çıkarmış, toplumu iyi okumuştur. 

Namuslu filmindeki Türkiye enteresandır. İzleyen seyirci karakterlerin neredeyse tamamından nefret eder. Zira Şener Şen’in canlandırdığı Ali Rıza karakterinden başka olumlu, iyi bir tek kişi yoktur, buna çocuklar da dahildir. 

Enteresandır, seyirci olarak bizi bir tek Ali Rıza karakteri yakalar zannederiz ama çakal kayınbirader, fırsatçı kaynana, dünya umurunda olmayan evlat, kariyer için namusunu feda eden sekreter, iki yüzlü arkadaşlar, para olduktan sonra senden iyi olmadığına seni ikna eden eş vesaire…

Aslında Türkiye’nin halı altına süpürdüğü iç yüzümüzün perdeye yansımasıdır Namuslu filmindeki karakterler. Ama biz hepsinden tiksiniriz. 

Çünkü şerefsiz, alçak, beş kuruş etmez kişiliklerdir. 

Yalancıdırlar, menfaatçidirler, ikiyüzlüdürler, haysiyetleri yoktur, karakterleri yoktur, vefa, ahlak hele hele namus diye bir dertleri hiç yoktur. 

Zehirli ve efsunlu bir sudan içmediği için en yakınları da dahil toplum tarafından önce dışlanan, ardından taciz ve nihayetinde cezalandırılmaya kadar giden bir memurun, toplumun geneline benzedikçe yükselmesini ve bu yozlaşmanın takdir görmesini anlatır. 

İlginç değil mi?

Ahlaksızlaştıkça övgü alıyorsunuz, yükseliyorsunuz. 

Namussuz oldukça örnek gösteriliyorsunuz, zenginleşiyorsunuz, itibarınız artıyor. 

Aksi durumda herkes sizi aşağılıyor ve hayat hakkı tanımıyor. 

Çok Sevgili Şebnem Hocam’ın (Korur Fincancı)  verdiği söyleşide şöyle demiş: “15 Temmuz sonrası infaz koruma memurlarının mahpuslara şiddet uygulamadığında ‘cemaatçi’ diye ihbar edildiği, veya edileceği tehdidi ile karşı karşıya kaldığı bizlere aktarılan bilgiler arasında.”

İşkence yapmıyorsanız cemaatçisiniz!.

Şebnem Hoca son derece değerli bir akademisyen olduğu gibi aynı zamanda Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı’dır. Yani öyle kulaktan duyma değildir bu verileri. 

Eğilmez’in filmindeki en enfes sahnelerden biri şöyledir. 

Ana karakterimiz Ali Rıza Bey arkadaşlarının tüm ısrarlarına rağmen rüşvet almaz, çalmaz, kaytarmaz...

Adam gibi çalışır. 

En yakın mesai arkadaşı şöyle der;

“Namusluymuş namussuz!”

Namusun namussuzluk sayıldığı bir ülkede kavramlar zıtlığıyla neşet etmeye başlamış demektir. 

Hırsız değilseniz hırsız, dinci değilseniz din düşmanı, hain değilseniz hain sayılırsınız. 

Çünkü tüm kavramlar artık iç dış edilmiştir. 

Namussuzluk norm olarak kabul edilmiştir. 

Din adamları, akademisyenler, hukukçular, medya, iş adamları...

Hepsi bir otoritenin önünde iki büklüm oluyorsa, olmayana ‘Namussuz hain’ diyecektir elbette. 

“Yargı bağımsız, işkence yok” diye iki de bir suçlu psikolojisiyle sallayıp duran bakandan cumhurbaşkanına kadar herkes biliyor ki, tarihin en ağır işkenceleri isminde adalet olan bir parti iktidarında yapılmaktadır. 

Adalet intikam, kin ve nefret adına paspas edilmiştir. 

Neredeyse hapisteki bebeklere tek tip elbise giydirelim diyebilecek kadar insanlıktan çıkmışlar artık. 

Buna rağmen kalemi, mikrofonu eline alan ahlaktan, namustan, Allah’tan bahseder.

AYM Başkanı, Reis’in önünde iki büklüm duruyor. Sembolik olarak çok büyük anlamı var bu sefalet tablosunun. Sonra bir de kıvırmaya çalışıyor, görüntüler montaj diyor. Anında video kaydını yayınlıyor saray. Kendi başkanını boşa düşürüyor. Basbayağı yalakalık adına boynunu kırıyor başkan. 

Atar yapıyor sonraki açıklamasında. 

“Bunlar montaj, kadraj hilesi… Ben hayatım boyunca Allah’tan başka kimsenin önünde eğilmedim, eğilmem de!”

Hah!

İşte tam da mesele bu..

Allah’tan korkar gibi korkmak birinden. 

Allah’a tapar gibi tapmak bir güce…

Friedrich Nietzsche  “Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o’dur.” Der.

Utanıp sıkılmamalarının sebebi de budur. 

Hepsi içmiştir o efsunlu suyu ve rahatlamıştır artık. 

Bu sebeple kin beslerler bu sudan içmeyene ve şöyle derler ahlaksızlık, hırsızlık, işkence yapmayana “F..Öcü imiş hain!”

Çünkü işkence etmez, çalmaz, çırpmaz, iftira atmaz…

Namussuz namusluların ülkesinden herkese merhaba!

[Seyfi Mert] 6.9.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

"İftitah Tekbirlerimiz ne kadar da boş!.." [Safvet Senih]

İzmir’den Ege Üniversitesinin dermatoloji bölümü başkanlığını uzun zaman sürdüren merhum Prof. Dr. Saffet Solak Hocamız Ömer Özcan Beye Üstad Hazretleri ve Risale-i Nurlarla ilgili hatıralarını anlatırken diyor ki:

“Size çok enteresan bir hatıramı arz edeceğim: İstanbul Çukurbostan’da bir cami vardır. Babamla beraber oraya ikindi namazı kılmaya gitmiştik. Caminin avlusuna girdik. Birden, avlunun doğu tarafından en dip köşesinden Bediüzzaman Hazretleri çıktı…. Geliyor. Yanında talebeler var… Heyecanla babama: ‘Baba! Bediüzzaman Hazretleri geliyor!’ dedim. Hemen tazime geçtik… Üstad yanımızdan geçerken selam verdik, elini öpmeye çalıştık. Tebessüm etti, selamımızı aldı, fakat elini vermedi. Camiye girdik. Sünneti kılacağız ya… Ben sünnete durmadım… Tam Bediüzzaman’ın arkasına geçtim. Bakalım nasıl namaz kılıyor diye, merakımdan kendisini takip etmeye başladım. Mahsus sünnete durmadım.

“Aman Azizim! Bediüzzaman ‘Allahü Ekber!’ diye öyle bir tekbir aldı ki, inanın zangır zangır titredi… Mübarek vücudunun her zerresiyle öyle bir titreyiş vardı ki! Anlatmak kabil değil. Bakın bunu anlatırken hâlâ tüylerim ürperiyor. Bunu gözümle ben müşahede ettim.

“Allahü Ekber!’ deyişini şimdi bile hâlâ yaşıyorum. Bu benim için çok önemli bir hatıradır. Bizim iftitah tekbirlerimizin ne kadar boş olduğunu da o gün gördüm ben…

“1946’da İstanbul’a Tıp Fakültesine gidince, orada da (Risale-i Nur ile ilgilenmeye ) devam ettim. Ama daha tam anlamıyordum. Anlamak için bakın ne yapıyordum. Kaldığım yurtta İhsan adında yaşlı bir üniversite talebesi vardı. Kendisi doğu illerinde okuyor; Arapça, Urduca biliyordu. Yurtta beraber yemek yerken onun karşısında otururdum: ‘İhsan Abi, şu kelimelerin mânasını söyler misin?’ derdim. Hem yemeğimi yer, hem de kelimelerin mânasını yazardım. Ondan çok istifade ettim. Sonra o Risaleyi tekrar okurdum. İşte o zaman çok lezzet alırdım, çok tatlı oluyordu o zaman.

“Şemseddin Yeşil ile çok görüşürdüm. Bediüzzaman hakkında çok sorular sordum kendisine. Çok şeyler anlattı bana. Bir gün dedi ki, ‘Bu zât eğer Avrupa câmiasında doğmuş olsa idi, dünyanın şekli bambaşka olurdu. Bütün yer yüzündeki insanlar, bu zatın elini, ayağını öpmek için âdeta seferber olurlardı. İşte bu zât, böyle birisidir.’ dedi. 

“Şemseddin Yeşil 1943 Denizli Mahkemesine sevk ediliyor. Hâkim diyor ki: ‘Sen münevver bir din adamısın. Böyle saçma sapan eserler senin evinde ne arıyor?’ O da “Evvela şunu arz edeyim: İnşaat mevzuunda bir inşaat amelesinin fikri, bir doktorun, bir hâkimin fikrinden daha üstündür. Onun için, siz, bunların kıymetini bilemezsiniz; ben bilirim.’ Sonra hâkim, ‘Peki nedir bu Risaleler?’ diyor. O, ‘Ben tarif edeyim: Bu eserler bir hazinedir. Kur’an’ı tarif eden… Yedi yaşından yetmiş yaşına kadar, bir pîr-i fâninin hâfızasında saklanabilen, elfazı; ulemayı, mânâsı da urefâyı (ârifleri, bilgeleri) hayrette bırakan… Kâfirin şah damarına neşter vuran… Kâinat kitabının hülâsası olan insanın, hüsrana uğramaması için elde yeğâne kitap olan… Kur’an-ı Kerimin tefsirinden ibarettir bu Risale-i Nur…”

“Benim, Allah ömür versin hâli hazırda dört tane torunum var. Onlara devamlı diyorum ki: ‘Bakın ortalık karpuz kabuğu ile dolu… Bu Nur Câmiasının dışında bir yere gitmeyin… Onların ellerinde Risale-i Nur zaten var… ‘Anlamadığınız yerleri bana getirin, ben her gün size yardım edeceğim.’ diyorum. Bana geliyorlar. Beraber okuyup mütalaa ediyoruz… ‘Siz de bunları arkadaşlarınıza öğretin…’ diyorum onlara… Nitekim torunlarım harıl harıl Risalelere çalışıyorlar. Onlara ‘Bediüzzaman Hazretlerini iyi tanıyın. Hayatını, gayesini, mertliğini, dürüstlüğünü ve aşkını iyi anlayın. Devamlı bunları telkin ediyorum torunlarıma. Allah’a şükür bu sayede tertemiz kaldı çocuklar… Hiçbir kötü alışkanlıkları olmadı, sigara bile içmezler. Bunlar nurcular sahip çıktığı için oldu. Bu zamanda gençler için en büyük çare de Risale-i Nur zaten. Torunlarıma verdiğim bu mesajın bütün insanlara ve nesillere de söylüyorum.

“Şemseddin Yeşil Efendiden nakledeceğim son bir haberim var: Vukuundan evvel ve zamanı gelince aynıyla vâki olan bir sözü de arz etmek istiyorum. İstanbul’dayım. 23 Mart 1960 günü, Şemseddin Yeşil Efendinin Sahaflar Çarşısındaki dükkanına uğradım. Selam verdim ve başsağlığı diledim. Meğer haberi yokmuş. Duyunca âdeta şok geçirdi. Derin bir düşünceye daldı. Kendine gelince ilk cümlesi şu oldu: ‘Bu hükümet gider!’ deyiverdi. Ekledi: ‘Zira, mânen, onun mânevî desteği ve duası altında idiler!’ Hakikaten 1960 yılının martında Üstad, Mayısında da Menderes Hükümeti gitti. Allah hepsinden râzı olsun.”  

Evet büyüklerin sâyesi ve himayesi çok mühimdir. Bu tesbit de o kadar isabetli işte… 

[Safvet Senih] 6.9.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Tr724 ve düşünce özgürlüğü [Selim Gündüz]

Voltaire’in düşünce özgürlüğüyle ilgili meşhur cümlesinin aslı bilinenden az farklı. 1770’lerde Le Riche başkeşişine şu cümleyi yazar Voltaire: “Muhterem Başkeşiş, yazdıklarınızdan nefret ediyorum ama yazmaya devam etmeniz için canımı veririm.” Yeri geldiğinde hepimiz böyle düşündüğümüzü öne süreriz. “Ben düşünce özgürlüğüne karşıyım” diyen tek kişi çıkmaz. Ama düşüncemizin zıddı bir fikirle, hatta az farklı bir versiyonuyla karşılaşınca bir anda işler değişir.

Yeniçeriler, isyan ettiklerinde kendileriyle müzakere etmek isteyen vezir ve sadrazamlara “söyletmen urunnn!” vaveylasıyla saldırırdı. Maalesef bu kod genetiğimize işlemiş. Bize birebir paralel düşünmeyen hiç kimsenin konuşmasına veya yazmasına tahammülümüz yok. Bir insanın kendi ‘aile’sinden birilerinin konuşmasına tahammülü yoksa evin dışındakilerin konuşmasına nasıl tahammülü olsun!

BEĞENMEZSENİZ…

Köşe yazısı demek ‘yorum’ demektir. “Ben böyle düşünüyorum” demektir. Okursunuz. Beğenmezseniz, saçma bulursanız -diyelim ki gerçekten saçma!- yarım bırakırsınız okumazsınız. Kalkıp o yazının üstünden mevzi kurup toptan bir genellemeye girişirseniz en basitiyle ayıp edersiniz. Hele hele ‘üst akıl’ benzeri sözlerle gıyabi düşmanlar hayal edip “Onlar basit birer piyon, yazdırıyorlar, yaptırıyorlar, saldırtıyorlar, imdat bizi yok etmek istiyorlar…” derseniz komik olursunuz. “Uhuvvet ve kendini yenileme gayreti” bir yazıyla yıkılabilecek bir şeyse bırakın yıkılsın! Bu değerler lafla gerçekleşmeyeceği gibi lafla da yıkılmaz. Endişelerinizde samimiyseniz normalde 3-5 bin okunacak bir yazıyı feryad-ı figanla on binlere okutmaya çalışmazsınız, durup durup ‘timeline’ı velveleye vermezsiniz.

Bir de diyelim ki siz “dil bilmeyen” “şarka bakmaz, garbı bilmez” biri değilseniz oturur yazının “tehlikeli” ve “yıkıcı” tezlerine karşı, bir başka yazı yazarsınız. Yayınlamayanın ‘iki yüzü kara’! Tüm mevzu bu kadar basit.

ALATURKA VE ŞARKLI OLMAMA

“Alaturka ve şarklı olmama” mücadelesi verenler önce düşünce özgürlüğüne sahip çıkmalı. “Söyletmen urunnn!” diye sayhalanan bir ‘Yeniçeri’ye dönüşmemeli. Bir yandan herkesin istişarelerde fikrini açıktan söyleyebileceği bir özgürlük ve şeffafiyet atmosferi iste, diğer yandan “falanlar niye yazıyor, niye hala atmadılar, niye şunu diyorlar, şurda yazmasın da burda yazsın” de!

TR724’te “Özeleştiri yapma, kendini yenileme, şark kurnazı olmama, eski alışkanlıkları atma, faşist kalıntılardan arınma…” ile ilgili onlarca yazı çıktı. Tüm bunları görmezden gelip bir iki yazıda siteyi ‘gericilik’le suçlamak kimseye yakışmaz.

Somut bir delil olmadan ithamda bulunmama -velev düşmanınız olsa- genellememe, hissi olmama, komplo teorilerine sığınmama, insanları “proje” ve “piyon” gibi sözlerle yaftalamama tabii ki herkesten beklenmez. Ancak söz söyleme pozisyonunda bulunanların bu konuda daha insaflı olması, üzerlerindeki sorumluluğun gereğidir.

ÖZÜR

Bu nedenle de düşünce özgürlüğünü herkes bu kıvamda içselleştirmemiş olabilir. Onların da başımızın üstünde yeri var. O nedenle bu son yazı ve TR724’te şimdiye kadar çıkmış rencide edici tüm yazılar için hepsinden özür dileriz.

Müstear isimlerimiz de var. Bunlar bir yerlere rahat “atış” yapabilmek için değil. Bunu iddia edenler çok ayıp ediyor. Malum mafya tarafından işgal edilmiş, fütursuzca insan ve akraba avcılığı yapılan talihsiz bir ülkemiz var. Daha ötesinden bahsetmeye gerek var mı?

Tr724’ÜN HEDEFİ

TR724’ün yayıncılık hedefi sadece ‘hizmet’le ilgili tüm düşüncelere yer vermek değil. Geniş bir hedefimiz var. Evrensel hak ve özgürlüklerden mahrumiyetin zulmünü çeken her kesimin sesi olmayı düşlüyoruz. Hatta bu konudaki bazı eski ve yanlış reflekslerimizi köreltmek, yaptığımız hataları telafi etmek derdindeyiz.

Türk, Kürt, Ermeni, Alevi… diye bir ayrımımız yok. ‘İnsan’ olma paydasında tüm mazlumlara omuz verme peşindeyiz. Her biri vicdani rüştünü defaatla ispat etmiş genel yayın yönetmenleri, akademisyenler, yazar ve mahir gazetecilerden oluşan güçlü bir kadromuz var. Hepsi medar-ı iftiharımız. Yanlış yaparsak cevabını, sözünü sakınmayan bu kadrodan alacağımız bilinciyle hareket ediyoruz. Ki onlar da sağ olsunlar her yanlışımızda bizi kibarca uyarıyor. Dersimizi alıyoruz.

Acı olan, düşünce özgürlüğü düzeyimizin henüz 18. yüzyılda yaşamış Voltaire düzeyine ulaşamamış olduğunu idrak etmek.

[Selim Gündüz] 6.9.2017 [TR724]

6-7 Eylül Olaylarını kim organize etti? [Dr. Serdar Efeoğlu]

Sanık ifadeleri basına yansıdıkça 15 Temmuz darbesiyle ilgili soru işaretleri daha da artıyor. O gece AKP’li belediyeler, AKP teşkilatları, MİT, SADAT ve Diyanet’in oynadığı roller, bundan 62 yıl önce yaşanan 6-7 Eylül Olayları’nı akıllara getiriyor.

6-7 EYLÜL OLAYLARI

5 Eylül 1955 tarihinde gece vakti Selanik’te Atatürk’ün evinin yer aldığı bahçede bir bomba patladı. Ertesi gün saat 13.00’de Radyo vasıtasıyla haber bütün Türkiye’de duyuldu.

Ardından İstanbul Ekspres gazetesinin normal baskı haricinde iki baskıyla “Atamızın Evi Bomba İle Hasara Uğradı” başlığı ile haber yapması olayların fitilini ateşledi. Öğrenci dernekleri Taksim’de olayı protesto etmek için “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti (KTC)” öncülüğünde toplandılar. “Kıbrıs Türk’tür, Türk Kalacak” sloganları eşliğinde İstiklal Marşı okundu ve göndere Türk bayrağı çekildi. Bu sırada tanıkların ifadesiyle ‘bir gizli el’ devreye girdi.

Binlerce kişi İstiklal Caddesi’nde Rumlara ait dükkanları ve evleri yağmalamaya başladı. Yağmalama olayları Şişli, Nişantaşı, Beyazıt, Kadıköy, Kumkapı ve Yedikule semtlerine yayıldı. Ankara ve İzmir’de de benzer olaylar yaşandı. Hedef Rum, Ermeni ve Musevilere ait ev, dükkan ve kiliselerdi.

Günler önce bazı camilerde vaizler, halkı Rumlara karşı kışkırtan ve onları eyleme davet eden konuşmalar yapmışlardı. Olaylara karışanların bir kısmı önceden tren ve kamyonlarla İstanbul’a getirilmişti. Yağmacıları KTC üyeleri yönlendiriyordu. Ellerindeki sopalar bile tek elden çıkmış gibiydi. Polis olaylara müdahalede yetersiz kaldığı gibi, itfaiye de yangına müdahalede gecikti. Olaylar, askeri birliklerin müdahalesi ve sokağa çıkma yasağı konulmasıyla önlenebildi.

İki gün süren olayların bilançosu korkunçtu. Resmi kaynaklara göre 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 26 okul tahrip edilmişti. Öfke sınır tanımamış, Müslümanlara ait 400 işyeri de yağmalanmıştı. 11 kişi ölmüş, 300-600 kişi yaralanmış, onlarca kadın tecavüze uğramıştı.

Olayların, İstanbul’da çeşitli ülkelerden ekonomi uzmanları, polisler ve hukukçuların katıldığı dört ayrı uluslararası kongrenin yapıldığı bir zamanda yaşanmasıyla dünya kamuoyu gelişmeleri detaylı olarak öğrendi.

6-7 Eylül olaylarının arkasında kimin ve hangi örgütlerin olduğu bugüne kadar çok tartışıldı, farklı kesimler ve kurumlar suçlandı.

BİRİNCİ ŞÜPHELİ: KOMÜNİSTLER

Olaylar sonrasında DP Hükümeti önce komünistleri suçlayarak “İstanbul ve memleket, esas itibariyle bir komünist tertip ve tahrikine ve ağır bir darbeye maruz kalmıştır” şeklinde bir açıklama yaptı. Gerekçe olarak, komünistlerin NATO’da yer alan Türkiye ve Yunanistan’ın arasını bozmak istemeleri gösterildi. Aziz Nesin, Kemal Tahir ve Asım Bezirci’nin de aralarında olduğu 45 kişi tutuklandıysa da somut bir delil olmadığından serbest kaldılar.

DP’nin komünistleri suçlaması hedef saptırmaktan başka bir şey değildi. Nitekim ABD’den getirilen bir uzman, “komünistlerde böyle bir güç olsa, devrim yapacaklarını” söylemiştir.

İKİNCİ ŞÜPHELİ: DP ve MENDERES

Asıl nedenin Kıbrıs sorunu olduğu dikkate alınırsa olayların ilk planda Hükümetin bir organizasyonu olduğu akla gelmektedir. Buna delil olarak Dışişleri Bakanı F. Rüştü Zorlu’nun Londra Konferansı esnasında Menderes’e bir telgraf göndererek ses getirecek bir eylemin Türkiye lehine olacağını belirtmesi gösterilmektedir.

Yassıada yargılamalarında bu telgraf gündeme gelmiş, Zorlu böyle bir şey kastetmediğini söylemiş, diplomat Coşkun Kırca ise böyle bir talebin olduğunu iddia etmiştir. Yassıada’da Menderes aleyhinde tanıklık yapan eski bakan Prof. Dr. Fuat Köprülü ise bomba olayı ve 6-7 Eylül olaylarını “Zorlu’nun ilhamı ile Menderes ve İçişleri Bakanı Namık Gedik’in tertiplediği” iddiasında bulunmuştur.

CHP, TBMM’de bir tahkikat açılması için önerge vermişse de teklif DP’lilerin oylarıyla reddedilmiştir. Böylesine önemli bir olayın, TBMM’de tahkikata bile dönüşmemesi her yönden büyük bir talihsizliktir.

Yassıada’da yargılama konularından birisi de 6-7 Eylül olayları oldu. Menderes Yassıada’da da iddiaları reddederek “nezih bir talebe topluluğu” ile başlayan nümayişin bir anda galeyana dönüştüğünü söylemiş, KTC Başkanı Hikmet Bil ise Menderes’i suçlayarak “Cemiyetin daha aktif” olmasını istediğini belirtmiştir.

İlginç olan KTC, öğrenci dernekleri ve MAH’ın Yassıada’da yargılama dışı bırakılmasıdır. Sonuçta Menderes ve Zorlu’ya bu davadan altışar yıl hapis cezası verilmiştir.

ÜÇÜNCÜ ŞÜPHELİ: PARAMİLİTER YAPILAR

Bunların başında KTC geliyordu. KTC, MTTB’nin desteği ile 1954’de kurulmuş, şubelerinin bir kısmı DP teşkilatları tarafından açılmıştı. Kurucuları arasında Hürriyet gazetesi editörü Hikmet Bil, Kâmil Önal ve A. Emin Yalman yer almıştı.

Olaylardan sonra tutuklananların önemli bir kısmını KTC üyeleri oluşturmuştur. Tahkikat sonunda KTC suçlu bulunarak kapatılmış, şubeleri mühürlenmiş, evrak ve paralarına el konulmuştu. Gerekçe, cemiyetin amacından uzaklaşması ve faaliyetlerinin saldırıların başlamasına neden olmasıydı.

KTC ve MTTB öncülüğünde milliyetçi grupları harekete geçirmek amacıyla toplantılar düzenlenmiş, hatta Rumlara karşı bazı eylemler yapılmıştır. 4 Eylül 1955’de bazı Rum gazetelerinin yakılmasında KTC’nin kurucuları Hikmet Bil ve Kâmil Önal aktif olarak rol almışlardı.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü, olayların organizatörleri olarak KTC ve MTTB’yi suçlamıştır. İlginç bir nokta da Menderes’in 5 Eylül akşamı Bil’le bir yemek yemesi ve burada Zorlu’nun telgrafının konuşulmasıdır.

Olaylarda DP teşkilatlarından birçok kişi yer almışsa da liderliği KTC’liler yapmıştır. Hatta bazı kişilerin üzerinden tahrip edilecek yerlerin listesi çıkmıştır. KTC’nin olaylar sırasında kullanılan pankartları çok önceden bastırdığı ve Selanik’teki bombalamanın faili Oktay Engin’e para gönderdiği anlaşılmıştır.

KTC üyelerinin tutukluluk döneminde diğer mahkumlara göre “ayrıcalıklı” bir muamele gördükleri anlaşılmakta ve bazılarının geceleri evlerine gitmelerine izin verildiği iddia edilmektedir. Birçok sanığın KTC, öğrenci dernekleri ve DP teşkilatlarının yönlendirmesiyle olaylara iştirak ettiklerini belirten ifadelerinin ve Kâmil Önal’ın MAH’a çalıştığının iddianamede yer almaması, olayın üstünün örtülmek istendiğini göstermektedir. Zaten duruşmalar 1957’de bütün sanıkların beraatıyla sonuçlanmıştır.

DÖRDÜNCÜ ŞÜPHELİ: MAH ve İSTANBUL EKSPRES GAZETESİ

Bugünkü MİT’in önceki adı olan MAH’ın olaylarda aktif bir rol üstlendiği çok açıktır. Selanik’teki bomba eylemi için “ajan-provokatör” tanımlaması yapılmış, Emniyet incelemesinde bombanın Konsolosluğun bahçesinden atıldığı belirtilmişti.

Provokatörlükle suçlanan Batı Trakya Türk’ü Yunan vatandaşı Oktay Engin, Türkiye’nin verdiği bursla Selanik’te hukuk okumaktaydı. Olaydan sonra Engin ve Konsolosluğun bekçisi tutuklanmış, ancak Türkiye’nin Selanik Konsolosluğu’nu ve dolayısıyla Yunanistan’ın İstanbul Konsolosluğu’nu kapatmakla tehdit etmesi üzerine Yunan mahkemesi davayı düşürmüştür.

MAH üyesi olan Oktay Engin’e makam ve para sözü verilmişti. Nitekim Türkiye’ye kaçmış ve DP’li İstanbul Belediyesi’nde işe yerleştirilmişti. Engin, MAH’taki görevlerinden sonra da kaymakam ve vali oldu.

Diğer şüpheli İstanbul Ekspres Gazetesi’nin sahibi DP’ye yakınlığı ile bilinen Mithat Perin’di. Perin’in MAH’a çalıştığı, 1960 yılında yazdığı mektuptan anlaşılıyordu. Mektupta MAH’ta üstlendiği görevleri sıralıyor ve mali destek istiyordu.

ASIL FAİL KİM?

Olayların arka planına bakıldığında Selanik’te bombanın patlaması ve Taksim’deki mitingin bir anda iki gün sürecek yağmaya dönüşmesinde bir “gizli el”in devrede olduğu ve planın mükemmel bir şekilde uygulandığı anlaşılmaktadır. Yargı, olayları tam olarak incelememiş ve olayın üstü kapatılmıştır. Yassıada yargılamalarında da Menderes hedeflendiğinden detaya girilmemiş, diğer şüphelilerin üzerine gidilmemiştir.

Olaylar, Menderes Hükümeti’nin Kıbrıs sorunuyla ilgili mesaj verme kaygısıyla başlamıştır. Ancak MAH aracılığıyla İstanbul Ekspres gazetesi kullanılarak milli galeyana dönüştürülmüş, Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti ve MTTB’nin öncülüğü ile DP teşkilatları, öğrenci dernekleri ve işçi sendikaları kullanılarak iki gün sürecek bir yağma yaşanmıştır.

Sonuç olarak yıllar sonra Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun “Elbette 6-7 Eylül saldırılan Özel Harp Dairesi tarafından planlanmıştı. Olağanüstü planlı bir operasyondu ve amacına da ulaştı. Sorarım size; bu, sıra dışı başarılı bir eylem değil miydi?” sözleri de asıl faili göstermektedir.

Kaynaklar: D. Güven, “6-7 Eylül Olayları”, Tarih Vakfı, İstanbul 2005; Resul Babaoğlu, “6-7 Eylül Olaylarının Muhtemel Failleri Üzerine Değerlendirme”, JASS, S. 6, 2013.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 6.9.2017 [TR724]

‘Darbeciler’ TBMM’yi ortadan nasıl kaldırdı? [Adem Yavuz Arslan]

Kestirmeden, doğrudan ve ‘kitabın ortasından’ ifade etmek gerekirse TBMM şu anda fiilen ortadan kaldırılmış durumda.

Peki bunu kim yaptı?

15 Temmuz akşamı yaşanan tuhaf darbe girişimine katılan pilotlar değil. (Meclisin bombalanması hadisesi tek başına 15 Temmuz’un bir ‘operasyon’ olduğunun delili sayılabilir fakat bu yazının konusu o değil.)

Tutuklanan muhalif milletvekilleri de.

TBMM’yi ortadan kaldıran bizzat Erdoğan ve AKP’nin kendisi. Üstelik bunu o kadar ustaca yaptılar ki Türkiye kamuoyu konudan haberdar bile olamadı.

ASIL DARBE 22 TEMMUZ’DA YAPILDI

Rakamlara ve tarihlere boğmadan izah edeyim…

15 Temmuz bahanesiyle Erdoğan, 22 Temmuz 2016’da OHAL ilan etti. ‘Üç aylık bir süre için’ denilen OHAL, sürekli uzatıldı ve bugün itibariyle artık ‘rejimin resmi adı’ denebilir.

Zira Erdoğan’ın açıkça söylediği şekliyle ‘ihtiyaç hissedildiği sürece OHAL devam edecek’.

OHAL rejiminin simgesi ise KHK’lar oldu.

Bugüne kadar kış lastiğinden evlilik programlarına, rektör seçimlerinden iflas düzenlemelerine kadar onlarca başlıkta KHK çıkarıldı.

Söz konusu yasaların evrensel hukuk kuralları ile uzaktan yakından ilgisi yok.

TBMM’nin ortadan kaldırılması ise geçtiğimiz günlerde sabaha karşı çıkarılan 693 ve 694 sayılı KHK’lar ile tartışılmaya başlandı fakat mesele o kadar basit değil.

Gerçi 694 sayılı KHK ile milletvekilleri hakkında soruşturma yetkisi tek elde toplandı ve Saray’ın emrindeki Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verildi. Bu madde ile TBMM’nin lağvedildiğini söylemek mümkün.

Fakat karşımızda daha sistematik bir yok etme politikası var.

TBMM 1 YILDA SADECE 18 YASA YAPABİLDİ

Şöyle ki…

Erdoğan rejimi TBMM’de görüşülerek çıkarılması gereken yasaları artık KHK ile tek celsede çıkarıyor. Mesela OHAL’in ilan edildiği 22 Temmuz 2016’dan bu yana TBMM’de yapılan kanun sayısı 301.

Rakamı görüp ‘neredeyse her gün bir yasa yapmışlar’ diyebilirsiniz fakat kazın ayağı öyle değil.

Çünkü söz konusu 301 yasadan 275’i uluslararası anlaşmaların onaylanmasından ibaret. Yani uluslararası hukuku ilgilendiren bir konu ve söz konusu yasalar için zaten KHK çıkarılamıyor.

Geriye kalan 26 kanundan 2’si bütçe 1’i ise Anayasa ile ilgili. 5 tanesi ise OHAL ilanından sonra çıkartılan bazı KHK’ların Meclis’te onayı. Bu üç başlıkta da KHK çıkarılamıyor.

Geriye ise 18 kanun kalıyor. Yani TBMM son bir yılda toplam 18 kanun çıkarabilmiş.

Oysa aynı dönemde 28 OHAL KHK’sı çıkarıldı.

Bunların 26 tanesinde kanunlarla ilgili değişiklikler var. Söz konusu 26 KHK’da 1048 maddelik işlem yapılmış ve toplamda 439 kez mevzuat değişikliğine gidilmiş.

OHAL darbecilere karşı çıkartılmıştı ve mantıken yapılacak düzenlemelerin bunlarla ilgili olması gerekirdi. Fakat gelin görün ki hükümet OHAL bahanesiyle iğneden ipliğe her konuda KHK çıkardı.

Öyle ki evlilik programlarından rektör atamalarına, vergi mevzuatlarından orman yasalarına, pasaport düzenlemelerinden icra iflaslara kadar her konuda KHK çıkarıldı. 110 binden fazla kamu çalışanı sorgusuz sualsiz, hiçbir hak hukuk gözetilmeden işinden atıldı.

Üstelik bu yapılan düzenlemeler, Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki tüm içtihatlarına aykırı olarak ‘KHK’ları denetleyemeyeceği’ yönündeki kararı nedeniyle kalıcı hale geldi.

Yani günün birinde OHAL bitse bile KHK’larla yapılan bu düzenlemeler kalıcı olacak.

ERDOĞAN’IN ARTIK VEKİLLERE İHTİYACI KALMADI

Rakamlar son derece açık.

15 Temmuz’u bahane eden Erdoğan rejiminin TBMM’nin yetkilerini gasp ettiğini teyit ediyor. TBMM’nin yapması gereken yasama faaliyetleri artık KHK’lar eliyle yapılıyor ve bu düzenlemeler yargı denetiminin dışında.

Erdoğan’ın başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu artık yasama organı gibi çalışıyor ve milletvekillerine ihtiyaç kalmamış durumda.

Şimdi en başa dönelim.

15 Temmuz akşamı yaşanan tuhaf darbe girişiminin gizemi halen çözülemedi. Cevapsız sorular ve çelişkiler ortada duruyor.

Üstelik aradan geçen sürede ortaya çıkan detaylar ve sanıkların ifadesi gösteriyor ki o gece yaşananlar bir darbe girişiminden çok ‘iktidar tarafından kurgulanmış bir kumpasa’ benziyor.

Yaşanan her ne olursa olsun darbeciler “cebir ve şiddet kullanarak TBMM’yi ortadan kaldırma” eyleminde bulundular.

Allah’tan başarılı olamadılar.

Darbeciler başarılı olamadılar fakat 22 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL rejiminde çıkarılan KHK’lar ile “TBMM’nin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engelleme” suçu işlenmeye devam ediyor.

Hem de bizzat Erdoğan’ın eliyle.

(NOT: www.avukatmektuplari.com adresindeki sitede konuyla ilgili çok kapsamlı bir çalışma yayınlandı. Meraklısı oradan detaylarına bakabilir)

[Adem Yavuz Arslan] 6.9.2017 [TR724]

AB defteri kapanırken… [Semih Ardıç]

Türkiye’nin yarım asırlık ‘Avrupa’ hayalinde mutlu son ihtimali hiç kalmadı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın demokrasinin üçlü sac ayağını teşkil eden kuvvetler ayrılığını fiilen ortadan kaldırmasına Brüksel daha fazla sessiz kalmayacak.

Almanya Federal Meclisi’nin 24 Eylül genel seçimleri öncesindeki son genel kurulunda konuşan Başbakan Angela Merkel, “Avrupa Birliği’ndeki (AB) ortaklar bundan böyle Türkiye’ye uygulanacak politikada ayrılığa düşmemeli. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gözleri önünde gelecekteki Türkiye siyaseti hakkında kavgaya tutuşmamız kadar hayret verici bir şey olamaz. Böyle bir durum AB’nin pozisyonunu dramatik şekilde zayıflatacaktır. Bu hataya düşülmemeli” çağrısında bulundu.

SCHULZ: MÜZAKERELERİ SONLANDIRACAĞIM

Türkiye ile AB arasında durmuş vaziyetteki müzakereler Almanya’da 24 Eylül’de yapılacak seçimin öznesi haline geldi. Türkiye’nin tam üyeliğine destek vermiş siyasetçiler bile artık aleyhte konuşuyor. Pazar akşamı Merkel ile televizyon düellosu yapan Sosyal Demokrat Parti (SPD) başbakan adayı Martin Schulz’un Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerine dair, “Başbakan olursam buna son vereceğim” ifadelerinin ardından AB’den gelen açıklamalar maalesef Türkiye adına umut verici değil.

TÜRKİYE DEV ADIMLARLA AB’DEN UZAKLAŞIYOR

AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, “Türkiye ile her konuda mutabık değiliz. Özellikle insan hakları, temel hürriyetler, gazetecilerin durumu gibi bazı konularda tutumlarımızda büyük farklılıklar var” ifadelerini kullandı.

Reuters haber ajansına konuşan bir Avrupa Komisyonu sözcüsü, “Türkiye, Avrupa’dan dev adımlarla uzaklaşıyor ve bu Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasını imkânsızlaştırıyor. Görüşümüz budur” dedi. Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker de geçen hafta buna yakın sözler sarf etmişti.

Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesi de şu yoruma yer verdi: “Evet, Türkiye’nin AB üyelik müzakereleri bir komediydi. Evet Türkiye hızla Avrupa’dan uzaklaşıyor ve otoriterleşiyor. Türk yetkililer takas işlerinde kullanmak üzere seyahat edenleri tutukluyor. Bu korkunç bir durum. İlişkilerin bu aralar kopması Almanların ya da genel olarak Avrupalıların suçu değil. Ana sebep Erdoğan ve partisi AKP’nin tüm gücü elinde toplama iddiası. Türkiye’nin günün birinde AB üyesi olabileceği ve böylece modern, demokratik bir ülke haline gelmesi zaten her zaman bir hayaldi. Ancak bazıları bu görüşü ancak seçim tarihinden önce, geç idrak etti.”

LİDERLER EKİM AYINDA KARAR VERECEK

Yukarıdaki yorumlar günden güne sertleşiyor. Avrupa’da Türkiye’nin imajı hiç olmadığı kadar berbat. Muhtemelen Ekim ayında en umut verici haliyle bile olsa AB tam üyelik müzakereleri askıya alınacak. Şimdiden konuşulan haliyle üyelik defterinin tamamen kapatılması sürpriz olmaz. Zira hükûmet başkanları ve devlet başkanlarının iştirak edeceği ‘Liderler Zirvesi’nin tek gündemi olacak: Türkiye için tamam mı, devam mı?

Siyasetin cilvesine bakın ki aynı kişi dün müdafaa ettiği, hatta uğruna baldıran zehri içmeyi göze aldığı değerleri bugün kendi elleriyle imha ediyor. Türkiye’nin 2005’te tam üyelik müzakerelerini başlamasına vesile iki isimden biri (diğeri devrin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül) olan Erdoğan, 12 senenin akabinde 180 derece farklı bir tarz-ı siyaseti tercih etti.

Gerçi 17 Aralık 2004’te Roma’da Erdoğan ve Gül’ün imza atarken taahhüt ettikleri ileri demokrasinin bir durakta binilip canları istediğinde inilen bir tramvaydan ibaret olduğunu yine Erdoğan’ın beyanları sayesinde idrak etmiştik.

Erdoğan sadece dahilde AB reformlarını destekleyen kesimleri değil bütün Avrupa’yı aldattı. Vasıta olarak kullandığı AB’nin tasavvur ettiği tek adam rejimiyle telif edilemeyeceğini bildiğinden Saray’da çizdiği yolu takip etmek istiyor. Bunu yaparken de testiyi kendisinin değil AB’nin kırdığına dair kuvvetli delillere ihtiyaç duyacak.

AB’NİN SİNİR UÇLARI İLE OYNANIYOR

55 Alman vatandaşının Türkiye’de tevkif edilmesi başta olmak üzere Olağanüstü Hal bahanesiyle (OHAL) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sıfırlanması, mahkemelere ‘sene sonuna kadar bitirin bu davaları’ nevinden alenen talimat yağdırılması Erdoğan’ın istikbalde, başkanlık seçiminden evvel kullanacağı AB düşmanlığının kilometre taşlarıdır.

AB’nin, hassaten birlik içinde siyasî ve iktisadî nüfuzu hiç olmadığı kadar artan Almanya’nın sinir uçlarına dokunuyor. Hesabı çok basit: ‘Türkiye ile ipleri koparan biz olmayalım, bunun tarihî mesuliyetini üstlenmeyelim’ diyen Avrupalı siyasetçilerin kanaati ağır basacak, dolayısıyla üye yapmasalar bile müzakerelerin ucunu açık bırakacaklardır. Bu kozu da seçim meydanlarında ‘Biz hak ettik, fakat üye yapmıyorlar’ sloganına dönüştürecek.

AB, TÜRKİYE’YE MUHTAÇ, ÖYLE Mİ?

Erdoğan’a ve mabeynindeki müşavirlere kalsa AB, Türkiye’ye muhtaç. Zira kapıları açar, yüz binlerce Suriyeliyi otobüslerle Avrupa’ya yollayabilirmiş! Dolayısıyla hem Türkiye hudutları içinde bildiklerini okuyabileceklerini hem de AB’nin bütün imkânlarından müstefit olacaklarını zannediyorlar. Üstelik bizi kıskanıyorlarmış….

Oysa eğitimden sanata, teknolojiden fert başına gelire, hayat kalitesinden çoğulculuğa, ticaretten bilime hemen her sahada AB’nin fersah fersah gerisinde bir Türkiye dağa küsen tavşan haline düşmemeliydi. Bilakis ‘tavşan ile kaplumbağa’ hikâyesinde geçen azim ve cehdin timsali kaplumbağaya imrenmeliydi.

MÜLTECİ KRİZİNİ ÇOKTAN ÇÖZDÜLER

Mültecilerin ‘şantaj’ olarak kullanılmasına gelince… Bu bahisteki beyanlar mide bulandırıyor ve zerre kadar insanî değil. Hal-i hazırda mülteci krizinde Avrupa’nın dünden çok daha hazırlıklı olduğunu, muazzam bir altyapı ve muntazam işleyen sistem sayesinde Suriye’den gelen insanların Almanya’ya hızla intibak ettiklerini bilmeyecek kadar cahil olanların tavsiye ve telkinleri ile Türkiye’nin yeni rotası çiziliyor.

Temel hak ve hürriyetler üzerine bina edilmiş AB birileri tarafından teraziye konulabiliyor. Daha müreffeh ve daha insanî bir hayat ideali ne yazık ki Erdoğan ve etrafının saadetine menfaate feda ediliyor.

AB’ye üye olmanın Türkiye’ye getireceği refah ve demokrasiye kilitlenmek yerine yolsuzluk ekonomisi, kaba milliyetçilik ve sathî muhafazakârlık üzerine bina edilen Erdoğan’ın şahsî ikbalinin memlekete maliyeti zannedilenden çok fazla olacak.

YA 2005 İKLİMİ YA DA GÜLE GÜLE…

AB liderleri kendi ikame ettikleri kurallardan feragat edemeyeceğine ve hesap vermek mecburiyetinde oldukları seçmenlerinden gelen itirazlara bîgane kalamayacağına göre sabrın da bir hududu olduğu hakikati ile yüzleşmeye hazır olalım.

Ya Türkiye tekrar 2005 iklimine rücu edecek ya da Ekim’den itibaren hep beraber kazanma kuşağında kaybetmenin elemini duyacağız. Daha fazla demokrasi ve daha fazla hürriyetin bir lüks olmadığını evvela Erdoğan kabul etmeli ki son üç senenin enkazını kaldırma yolunda ilk adım atılabilsin.

Son çıkışları seçim arifesine tekabül etse bile Merkel ve Schulz, AB’nin hissiyatına tercüman oluyor.

Erdoğan’ın taht-ı tasarrufundaki propaganda makinesinin imal ettiği muhayyel zaferlerin kocaman bir hiç olduğunu müşahede ettiğimizde nedamet hissinin bir faydası olmayacak.

AB defteri kapanırsa ne mi olacak? Görünen köy kılavuz istemez…

[Semih Ardıç] 6.9.2017 [TR724]

Avrupa’da bir bayram namazı ve ‘ürkütülen kurbağalar’ [Bülent Keneş]

O meşhur atasözünün “attığın taş ürküttüğün kurbağaya değmeli” versiyonu da var ama bizim vakamıza “kıldığın namaz ürküttüğün kurbağaya değmeli” versiyonu sanki daha uygun gibi. Bu atasözünün salık verdiği şey, yapılan işlerin, takınılan tavrın, hal ve hareketlerin sonuçlarının, yararının ve hikmetinin sebep olacağı muhtemel mahsur ve zararlarından fazla olmasını gözetmenin gerekliliği… İlkesel olduğu kadar pragmatik ve pratik açıdan da hiç fena sayılmayacak bir ölçü bu.

Peki yaşadıkları ya da hükümferma oldukları coğrafyalardaki halleriyle ibretlik bir perişanlığı temsil eden Müslümanlar bu ölçünün ne kadar farkında. Dahası, yaşanmışlıklardan süzülüp gelen bir tecrübeyle oluşmuş bu ölçünün gereklerini ne kadar yerine getirebiliyorlar?

Pek yerine getiremedikleri Müslüman ülkelerin mevcut perişan hallerinden yeterince belli. Neredeyse tüm Müslüman ülkelerinde ya kavga-döğüş ve kan var ya da zulüm, baskı, yolsuzluk ve ahlaksızlıklar… İnsanın insan olarak en değersiz olduğu, insan hayatına beş paralık kıymet verilmediği coğrafyalarla Müslüman coğrafyaların neredeyse birebir örtüşmesi bir tesadüf olmasa gerek.

MÜSLÜMANLAR ACI TECRÜBELERDEN DERS ÇIKARMAKTAN BİLE ACİZ

Bu feci tablonun bir başka somut göstergesini ise, inandığı veya tercih ettiği şekilde özgürce yaşayamadıkları ya da zulüm ve hayati tehlike altında bulundukları için baskıcı İslam ülkelerinden kaçarak çareyi Avrupa ülkelerine sığınmakta bulan milyonlarca göçmenin varlığı oluşturuyor. Peki kendi ülkelerindeki zulüm ve baskıdan kaçan bu Müslüman göçmenler yaşadıkları acılardan hiç ders çıkarıyorlar mı? Sığınmak zorunda kaldıkları ve kendilerine yeni vatan edinmeye çalıştıkları bu ülkelerin gerçekliklerine duyarlı bir şekilde hareket edebiliyorlar mı? Maalesef, bu soruya da olumlu bir cevap verebilmek mümkün gözükmüyor.

Bugün Avrupa ülkelerinde farklı İslam ülkelerinden gelmiş milyonlarca Müslüman göçmen bulunuyor. Bu göçmen Müslümanlar, inançlarını şimdi bulundukları ülkelerde terketmek zorunda kaldıkları kendi ülkelerinden çok daha rahat yaşayabiliyor. Kendilerini inandıkları gibi ifade etmekte herhangi bir sıkıntı ile de karşılaşmıyorlar. Bazı ciddi sorunlar olmakla birlikte, demokratik, çoğulcu, çok kültürlü hoşgörü ve anlayış ortamı içerisinde mescit ve camilerin sayısı hızla artıyor. Ama belli ki, Müslüman göçmenler için bu hoşgörü ve anlayış yeterli olmuyor. İlla ki bir gövde gösterisi yapmak konusunda hep hastalıklı bir istek, sınırlanamaz bir arzu ve şehvet duyuyorlar.

Özgürlük ve demokrasi ortamının vermiş olduğu rehavet ve aşırı özgüvenden olsa gerek, sonradan gelerek bir parçası olmaya çalıştıkları toplumun çoğunluğunun duyarlılıklarına, korku ve endişelerine, kendilerinin hal ve hareketlerinin nasıl algılandığına dair alabildiğine bir duyarsızlık gösterebiliyorlar. Kendilerine ev sahipliği yapan toplumların endişe ve korkularını, doğru ya da yanlış algılarını hiç hesaba katmayarak pervasızca sergiledikleri gösterişli hareket ve eylemlere girişebiliyorlar.

SIĞINDIKLARI ÜLKELERDE DE GERİLİM VE ENDİŞE KAYNAĞI OLUYORLAR

Kendi ülkelerindeki bağnazlık, yobazlık, hoşgörüsüzlük ve anlayışsızlık kaynaklı tehditlerden ve tehlikelerden kaçarak sığındıkları ülkelerde de hızla bir gerilim ve endişe kaynağı ve konusu olabiliyorlar. Sonra da kendi hal ve hareketlerine, kendi sorumluluklarına hiç aldırmadan, kendi yaptıkları hataların muhasebesini hiç yapmadan Batı’da yükselen İslamofobi ve Müslüman karşıtlığından yakınıp duruyorlar. Hızla yayılan İslamofobi ve yabancı düşmanlığı hastalığından yakınmakta belki haklı olabilirler ama bu hastalığa önemli ölçüde kendilerinin takındığı hal ve hareketlerin yol açtığından pek haberdar gibi görünmüyorlar.

Dahası bu Müslüman göçmenler Hristiyanların veya başka din mensuplarının hiçbir Müslüman ülkesinde konforunu süremedikleri özgürlüklerin tadını alabildiğine çıkarırken tefrite kaçmaktan kendilerini alıkoyamıyorlar. Sığındıkları ülkelerin ırkçı ve İslam karşıtı marjinal kesimlerinin damarına bastıkça basıyor, sığındıkları toplumun sinir uçlarını gerdikçe geriyorlar. Bu yolla kendilerini hedef alan İslamofobi hastalığının daha geniş kitlelere yayılmasına en büyük katkıyı bizzat kendileri veriyorlar.

Bahsettiğim şey IŞİD, el-Kaide gibi sapkın terör örgütlerinin İslam’ı istismar ederek yaptıkları insanlık dışı terör saldırıları, vahşetler ya da kendi pisliklerini örtmek için İslam’ı bir kamuflaj gibi kullanarak başka kültürlere yönelik biteviye düşmanlık ve nefret saçan Erdoğan gibi şarlatanların yaptıkları değil. Bahsini ettiğim şey kendi ülkelerindeki zulüm ve katliamlardan kaçarak Avrupa ülkelerine sığınmak zorunda kalmış Müslümanların bu Avrupa ülkelerinde sergiledikleri bilinçsiz, basiretten, firasetten, empatiden ve anlayıştan yoksun hal ve hareketler.

LÜZUMSUZ ŞOVLAR, GEREKSİZ GÖVDE GÖSTERİLERİ İBADETE DAİR Mİ?

Oysa isteyen o ülkenin yasaları ve kuralları çerçevesinde istediği yerde istediği büyüklükte ibadet yerleri kurmakta serbest. Bu konuda bir sıkıntı yaşanmadığı Avrupa’nın her yerinde kolayca bulunabilen mescitlerin varlığından, hatta camilere dönüştürülen eski kiliselerden belli. Ama yok, şu ya da bu sebeple Avrupa ülkelerine sığınmış Müslümanlar için bu yetmiyor. İlla sokaklara, parklara, caddelere taşmaları gerekiyor. İbadetlerini kolayca sığabilecekleri kapalı mekanlarda değil, illa çok daha büyük kalabalıklarla ve gövde gösterileri şeklinde yapmaları gerekiyor…

Sanki yüzlerce kişilik bir cemaatle bir camide, mescitte ya da önceden belirlenmiş herhangi bir kapalı mekânda bayram namazı, Cuma namazı kılmak o farzı veya vacibi yerine getirmeye yetmiyormuş gibi bu ibadetleri illa bulundukları ülkelerin endişeli kesimlerinin korkularını tetikleyecek bir gösteriye dönüştürmeyi belli ki bir marifet sanıyorlar. O yüzden olsa gerek binlerce insanı kamuya açık alanlarda toplayarak bu ibadetleri bir toplu gösteriye ve o ülkelerin yerel halkını endişeye sevk etmekle kalmayıp ırkçı-faşist marjinal grupların yaydığı nefret söylemlerini geniş kitleleri ikna edecek bir siyasi şova dönüştürmeleri gerekiyor. Bilerek ya da bilmeyerek ileride kendilerini ve çocuklarını da kökten etkileyecek olan o toplumun huzurunu temelden sarsacak korku ve nefret tohumlarını kendi elleriyle ekiyorlar. Açıkçası çok yazık ediyorlar.

Buraya kadar genel ifadelerle anlatmaya çalıştığımız sorunun somut bir örneğini bu bayram sırasında gördük. Voice of Europe‏ (@V_of_Europe) isimli bir medya organının “Burası Pakistan ya da İran değil, burası İsveç…” mesajıyla paylaştığı ormanlık bir alanda binlerce kişiyle kılınan bayram namazı görüntülerinin altına yapılan yorumlardan, ibadetin asla gerektirmediği bu tür lüzumsuz gövde gösterilerinin ve gereksiz toplu şovların nelere yol açabileceğinin işaretlerini görmek mümkün.

BU DUYARSIZLIK, BÜYÜK FELAKETLERİN KAPILARINI ARALAYABİLİR…

Bu yazıyı yazarken yeniden kontrol ettiğim bu mesaj ve görüntü tam 6,759 kişi tarafından paylaşılmıştı. 4,946 kişi tarafından beğenilmiş ve 1,342 kişi tarafından yorum yapılmıştı. Yorumların sayısından ziyade içeriklerine damga vuran hissiyat önemli. Bu hissiyatın Müslüman göçmenler tarafından dikkate alınmaması durumunda çok büyük felaketlerin kapılarını aralayacağını şimdiden söylemek için ne kâhin ne de müneccim olmaya gerek yok.

İsterseniz hiçbir ayrım, seçim ya da edite tabii tutmadan yoğun bir şekilde paylaşılan bu görüntü ve mesajın altında yer aldığı sırayla tercüme ettiğim mesajlara kendiniz bakın ve sanki illa binlerce kişiyle ve açık alanda kılınması farzmış gibi İsveç’te açık alanda çok büyük bir kalabalıkla kılınarak adeta gövde gösterisine dönüştürülen bayram namazının milyonlarca insanın ürkütülmesine değip değmediğine siz kendiniz karar verin.

‘HUZUR İÇİNDE UYU İSVEÇ’

“Kaçırdığım bir şey mi var? Dininizi barışçıl bir şekilde yaşamanızda sorun nedir?”

“Bu Müslümanların geldikleri ülkelerde Hristiyanlığı yaşamayı bir deneyin bakalım. Avrupa’daki bu önemli sorun karşısında göz göre göre ciddiyetten çok uzak olmayın.”

“Huzur içinde uyu (RIP) İsveç.”

“Bu İsveç’te medeniyetin ve ahlakın sonu.”

“Bildiğimiz anlamdaki İsveç bitti.”

“Bu bir cinnet.”

“Sevimli namaz. Batılı kulaklar için egzotik. İdeolojiyi unutmayın. Kuzu postunda kurtlar. Yüzyıllardır bildiğiniz İsveç bitmiş.”

“(İsveçliler) Ülkelerinin işini bitirmişler.”

“Barışçıl bir şekilde namaz kılıyorlar… Belki daha fazla Hristiyan ve Yahudi barışçıl dualar için toplanmalı. IŞİD, ANTİFA, Klu Klax Klan ve BLM gibi değil.”

“Hristiyanlar ve Yahudiler her gün barışçıl bir şekilde ibadet ediyorlar! Ama onlar bunu barışçıl ve sessiz bir şekilde kendi evlerinde, kiliselerinde, sinagoglarında yapıyorlar!”

“Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların ortak olduğu şey ne? Aynı Tanrı! Ortak olmadığımız şey ise Şeriat Kanunları!”

“Açık sınırlar, sonucu bu.”

“Huzur içinde uyu (RIP) İsveç.”

“Farkındaysanız hiç kadın ve çocuk yok.”

“İsveç Pakistan olmuş, geri dönüşü olmayan noktaya varılmış gibi görünüyor. Myanmar’dan ders alın.”

“Dünyayı uyandıracak alarm zilleri çalıyor ya da dünyanın ebediyen mezarında uyuması gerekecek.”

“Hayır, bu bir İsveçistan! Hadi bakalım iyi şanslar. Avrupa halkları kuşatılıyor.”

“Yabancılar sürünerek beleş hayat için geliyorlar ve kalmaya karar veriyorlar. Sonra da teslim alıyorlar.”

“BU, İŞGAL PLANININ BİR PARÇASI OLMALI”

“Anlamadığım şey, Müslümanların neden batı kültüründen ve özgürlüklerden nefret edip sonra burada yaşamak istemeleri. Bu, ‘işgal’ planının bir parçası olmalı.”

“Avrupa’nın kültürel dönüşümü Ortadoğulu göçmenler aracılığıyla devam ediyor. Bu dönüşümün kaderi katliam ve cehalet olacak.”

“Korkarım ki bu sadece bir başlangıç.”

“Lanet olsun!!”

“Aynen devam et İsveç! Açık ve sevgi dolu bir milletin mükemmel bir örneği. Bu dünyada nefrete yer yok. #Peace”

“Kendisini küçük düşüren İsveçliler, tarihin çöplüğü kendileri için sonuna kadar açık.”

“Tanrı (İsveçlilerin) yardımcıları olsun.”

“İslam’ın sesiyle tepeler canlı…”

“Ve orada özgürlükler kaybolur…”

“Lanet olası korkunç bir tablo!”

“Sanırım bütün camiler bunun için inşa edilmişti!” (Camiler varken açıkta namaz kılmanın tuhaflığını ifade için…)

“O kadar hızlı göçmen alıyorlar ki yeterince hızlı cami inşa edemiyorlar…”

“Nötral olanların başına gelecek olan bu.”

“Berbat bir konser… Beni yok sayın.”

“Çok yakında İsveçistan şeklinde anılacak.”

“Bir zamanlar kudretli olan medeniyetlerinin yabancı bir ideolojiye boyun eğmesi karşısında Odin, Thor ve diğerleri Valhalla’da ters dönmüş olmalı!”

“İsveçliler neye sahipse hepsi ellerinden alınmak isteniyor.”

“DÜZELTME: BURASI İSVEÇ’Tİ”

“Acı verici, rahatsız edici.”

“İsveç için üzgünüz.”

“İsa’ya muhtaçlar.”

“Dünya hakimiyetine dair planları için çalışıyorlar ve Avrupa buna yardım ediyor. Ne yazık ki hükümet liderleri tek gerçek Tanrı’dan habersizler. İsa Mesih!”

“Yavaş yavaş dünyayı ele geçiriyorlar ve tüm diğer dinler bunun olmasına sadece müsaade ediyor.”

“Bu bir ABBA konseri mi?”

“İsveçliler atalarınızın ruhuna ne oldu????”

“Lanet olsun.”

“İsveç’e gerçekten kış geliyor…”

“Huzur içinde uyu İsveç ve huzur içinde uyu Avrupa.”

“İsveç bitmiş.”

“Bu aranıza sızmış bir ordu. Buradan hayır çıkmaz. Ülkeniz için tek gerçek Tanrı’ya dua ediyorum.”

“Gözlerinizi açma (uyanma) vakti.”

“Din değiştirmeye zorlama ya da öldürülme ile neticelenecek bir işgal bu.”

“Bütün Avrupa’da atalarımız mezarlarında ters dönmüş olmalılar!!!”

“İstedikleri bu değil miydi? Umarım tez elden uyanırlar.”

“Bu, Avrupa’nın ölümüdür.”

“Düzeltme: Burası İsveç’ti.”

“Tüm bunlar AB yüzünden. Kim hala kalmak istiyor?”

“İsveç’in acilen biraz domuz kanına ihtiyacı var! Ülkenizi teslim almalarına müsaade etmeyin!”

“İŞGAL EDİYORLAR”

“Tüm bunlar çok tuhaf. Neden ülkenizi harap etmek istiyorsunuz?”

“İşgal ediyorlar.”

“Aman Tanrım… Avrupa’yı bu çöpten kurtar.”

“Nasıl olabilir? Artık geriye döndürülemez sanırım.”

“Komik, aklınızı başınıza alın! Artık çok geç.”

“Korku yaymak amacıyla izin almadan kamusal alanda dini pratikler yapmak suretiyle toplumun genelini terörize etmek…”

“Aman Tanrım”

“İşgal… Huzur içinde uyu Avrupa kültürü ve değerleri… Çok üzüntü verici… AB bir utanç kaynağı.”

“Bu bir son. Güle güle İsveç.”

Vesaire vesaire… Mesajlar ve yorumlar böyle uzayıp gidiyor…

Evet, sevgili mülteci Müslüman dindaşlarımız, sadece bir kısmını seçmeden, sırasına dokunmadan, edit etmeden sansürsüz olarak buraya aldığım mesajlarda görüldüğü gibi, şayet amacınız benzer nefreti ve tepkileri çoğaltmak ise, en hoşgörülü, en demokrat, en insancıl ve en makul insanları bile İslamofobik bir paranoyaya mahkûm etmek ise, hiç çekinmeyin, yaptıklarınızı aynı şekilde yapmaya devam edin.

Allah, kendi yaşadıkları acı tecrübelerden bile ders çıkarmaktan aciz Müslümanlara akıl, fikir, basiret, firaset ve içinde yaşadıkları toplumla azıcık da olsa bir empati kurma kabiliyeti lütfetsin. Amin…

[Bülent Keneş] 6.9.2017 [TR724]

Makam-ı İbrahim -Hac Hatıraları-5 [Harun Tokak]

Tatlı bir sonbahar akşamı…

Mina dönüşü Hasan Abdullah’la Kâbe’nin merdivenlerinde oturuyoruz. Kalabalığın arasında bir adam ilişiyor gözümüze. Yaralı bir kartal gibi tek ayağı ile sekerek Kâbe’yi tavaf ediyor. Ayaklarından birisi, balta yemiş bir dal gibi kopmuş. O hali rikkatime dokunuyor. Kim bilir Afrika’nın ta neresinden tek ayakla gelmiş buralara.

Tavafı tamamlayanlar, Makam-ı İbrahim’de veya yakınında tavaf namazı kılıyorlar. Peygamberimiz, Veda Haccı’nda, tavaf sonrası burada iki rekât namaz kılmış.

Üzerinde Hazreti İbrahim’in ayak izleri bulunan taş yarım küre şeklinde cam bir fanus içine alınmış. Fanusun dışı altından bir ferforje ile kaplı.

Hazreti İbrahim, Kâbe’nin yüksek bölümlerini bu taşı kendisine iskele haline getirerek inşa etmiş.

Ne kadar sarsıcı, titretici, ürpertici değil mi?

Büyük bir peygamberin ayak izleri, Allah’ın apaçık ayetlerinden biri.

“Orada apaçık ayetler var, İbrahim’in makamı var” (Âli İmran, 97) diyor İlahî beyan.

Kâbe’nin, biri ateşte yanmaktan, diğeri kurban olmaktan kurtulmuş iki “bina edici” sinin ayak izlerindeyiz.

MAKAM-I İBRAHİM’İN ANLATACAKLARI…

Makam-ı İbrahim’in anlatacaklarını büyük bir heyecan ve merakla bekliyorum.

“Nedir senin hikâyen, sırrın, ey yüce makam?” diye soruyorum.

Bir ömür boyu beklediği evladını boğazlamak gibi, tüm zamanların en büyük imtihanından birinden başarı ile çıkan Allah’ın sadık dostu İbrahim, Kâbe’yi inşa edeceği günü, ne büyük bir hasretle beklemiş olmalı.

“Evet” diyor. “Ama Kâbe’yi inşa edecek mananın içinde, küçücük yaşında büyük bir sadakat sınavı veren İsmail de vardı ve İsmail’in büyümesi için biraz daha zaman gerekiyordu.

Hz. İbrahim, bir müddet daha ailesinin yanında kaldıktan sonra Filistin topraklarına geri döndü.

Sabır, eşyanın bağrında saklı ritme ayak uydurmak değil miydi?

İsmail babasını, Hâcer hayat arkadaşını, Kâbe inşasını bekledi. Ben de ezelde benim için takdir edilmiş bu yüce anlamı kazanacağım günü…

Gözyaşı Vadisi iyiden iyiye şenlenmişti.

Çorak topraklar Zemzem’in şırıltısında yeşeriyordu.

İsmail bir yetişkindi artık. Annesi onu Cürhümlülerden bir kızla evlendirdi.

Oğlunun mürüvvetiyle mutlu olsa da hayat Hazreti Hacer’i yormuştu. Gözü ahiret yurdundaydı.

Oğlunu evlendirdikten sonra çok yaşamadı.

İsmail, annesinin cenazesini Zemzem Kuyusuna yakın bir yere defnetti.

Hacer adı kıyamete kadar Zemzem, Safa, Merve ve Sa’y ile birlikte anılacaktı artık.

Bir akşam vakti kül rengi tepelerin ardından Hazreti İbrahim çıkageldi.

Gün geceye dökülüyordu.

Oğlu ve gelini karşıladı onu.

Hazreti İbrahim’in yüzüne vuslatın mutluluğu vursa da Hazreti Hacer’i göremeyince işkillendi.

“Annen?” dedi, “annen nerde oğlum?”

İsmail’in bir anda göz pınarları doldu. Başını öne eğdi, yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı.

Hazreti İbrahim’in yüreğine bir kor düştü. Hacer’in yaşadıkları geldi gözlerinin önüne.

“Oğlum annenin yanına götür beni.” dedi.

Akşamın alacasında, Zemzemin gönüllere ferahlık veren serinliğine doğru baba oğul birlikte yürüdüler.

Hayatı çilelerle örülü o muhteşem kadın, küçük bir toprak yığınının altında yatıyordu.

Hazreti İbrahim, gözyaşlarını tutamadı.

O kadın, iman ve sadakatiyle ıssız çölleri şenlendirmiş, çölde bir kent kurmuştu. Kıyamete kadar gelecek bütün müminler tarafından, ‘yol budur’ diye adımları takip edilecekti.

Hacer’in başucunda durdu İbrahim. “Gerçek vuslat, ahiret vuslatıdır.” der gibiydi. Oğlu İsmail’e bir kez daha annesinin fedakârlıklarını anlattı.

Uzun uzun dualar ettikten sonra baba oğul, Hazreti Hacer’in yanından ayrıldılar.

Nuh tufanından sonra Hazreti Âdem’in inşa ettiği Kâbe’den hiçbir iz kalmamıştı. Yeri bile belli değildi.

“Oğlum,” dedi İbrahim. “Allah Kâbe’yi seninle birlikte yeniden inşa etmemizi emretti.

“Nereye?”

“Annenin başucuna”

Hz. İsmail, bu büyük misyon, bu ulvî vazifede çırak olmak için seçilmiş olmasına şükürler etti.

Sonraki gün, baba oğul kolları sıvadılar. Oğul taş taşıyor, yüz yaşını geçkin baba temel taşlarını örüyordu.  Baba oğulun dilleri sürekli dua ile kıpırdıyordu:

“Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul et! Kuşkusuz sen her şeyi işiten, her şeyi bilensin.” (Bakara, 127)

Hazreti İbrahim Kâbe’nin duvarlarını bir buçuk metre kadar yükselttikten sonra, tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla şu andaki Hacerü’l Esved’in olduğu yere bir taş koymak istedi.

Taş bulup getirmesi için Hazreti İsmail’i Ebu Kubeys Dağı’na gönderdiğinde, Cebrail aleyhisselam parlak yakuttan iki taşla geldi ve elindeki taşları bırakıp gitti.

Hazreti İsmail döndüğünde o parlak taşları gördü.

O iki taşın biri bendim, diğeri Hacerü’l Esved’di. Baba oğul, Hacerü’l Esved’i şimdiki yerine koydular.

Hazreti İbrahim beni iskele olarak kullanmaya başladı. Onu istediği her yüksekliğe ulaştırdım.  Üzerime bastıkça ayak izlerini içime çektim, cevherime nakşettim. O günden sonra bazen kürsü, bazen minber oldum. Şimdilerde gördüğünüz gibi iki kardeş, on metre kadar mesafeden, birbirimize bakarak, yeryüzündeki görevimizi tamamlayıp asıl vatanımız olan cennete döneceğimiz günü bekliyoruz.

EY İBRAHİM!

Allah’ın evinin inşası bittiğinde göklerden bir nida geldi:

“Ey İbrahim! İnsanları çağır. Benim evimi, etraftan gelerek tavaf edecek olanlar için temizle. Uzak ve yakın bütün insanlara seslen, inşa ettiğin Kâbe’ye gelsinler, hac etsinler.”

“Ya Rabbi! Sesimi duyarlar mı?” dedi İbrahim aleyhisselam.

“Sen davet et!” dedi Allah, “Duyurmak bana aittir.”

Hz. İbrahim, Ebu Kubeys dağının üzerine çıkarak dört bir yana seslendi.

Hazreti Hacer’in çöldeki sesini duyan bu yerlerin sahibi, Hazreti İbrahim’i davetini bütün zaman ve mekânlara duyurmuştu.

Sesin gücü, yüksekliğinde değil, yüceliğindeydi. Bazen fısıltı, haykırıştan daha inandırıcı olabilirdi.

Bugün dahi dünyanın dört bir yanından kalkıp buraya gelen sizler, Hz. İbrahim’in davetine icabet ederek geliyorsunuz. O davet, kıyamete kadar tüm müminlerin gönüllerine eriştirilecek.

O yıl insanlar dünyanın dört bir yanından kimi yayan, kimi develerle, kimi ise atlarla Kâbe’ye doğru aktılar.

Yer gök sesti. Kâbe’yi uzaklardan görenler. “Lebbeyk Allahümme lebbeyk!” (Buyur Allah’ım, buyur!) diye selamlıyordu.

Baba oğulun inşa ettikleri muhteşem mabet, müminlerin kalbinin müşterek attığı bir mihrap haline geldi.

Kâbe, kâinatın kalbiydi.

Kâbe iki şeyi temsil ediyordu: Tevhidi ve aşkı…

Kâbe İbrahim’di.

Kâbe Hacer’di.

Kâbe İsmail’di.

İsmail’in soyundan gelecek Muhammed’di. (sav)

Babil’den tek bir insan olarak yola çıkmıştı Hazreti İbrahim. Bugün milyonlar İbrahim olmuş Kâbe’nin etrafında dönüyordu.

Tavaf, aşkın hareket hali. Tavaf, varlığın ilahi korosuna insanın iştiraki. Döne döne yükseliş.

ZERREDEN KÜREYE HER ŞEY TAVAF HALİNDE

Ay dünyayı tavaf ediyor, dünya güneşi. Güneş, sistemiyle birlikte ait olduğu galaksinin merkezini tavaf ediyor. Samanyolu galaksisi bilinmeyen bir merkezi, kendi Kâbe’sini tavaf ediyor. Zerreden küreye her şey tavaf halinde. Evrensel tavaf bir an dursa, evren sanki kalbi duran bir beden gibi kendi üzerine kapanıp ölecek.

Kıyamet, kozmik tavafın durması değil mi?

Hazreti İbrahim, Kâbe’yi de inşa ettiği bu son gelişinde her zamankinden daha çok kaldı oğlunun yanında, hasret giderdi. Baba oğul hem Kâbe’yi inşa etmişler, hem de dünyanın dört bir yanından gelenlerle birlikte hac ibadetini ifa etmişlerdi.

İbrahim bir sabah erkenden yine Kenan diyarlarına dönmek için yollara düştü.

Bir sonraki yıl, insanlar yine dünyanın dört bir yanından kimi yayan, kimi develerle, kimi ise atlarla Kâbe’ye akmaya başladılar.

Kâbe’yi uzaklardan görenler, “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk!” diye selamlıyordu.

O yıl gelenlerin arasında Hazreti İbrahim ve eşi Sâre Annemiz de vardı. İkisi de çok yaşlıydı.

Hazreti İsmail Mekke’de yoktu. Peygamberlik vazifesi ile Yemen taraflarına gitmişti.

Sâre Annemiz, muhteşem manzarayı görünce gözlerine inanamadı.

Hicaz bütünüyle Hacer’di.

Hacer’in yakarışlarından fışkıran Zemzem çöle can olmuştu.

Safa ile Merve arasında her mümin Hacer gibi yürüyordu.

Bu ıssız çöllere annesinin kucağında gelen Hazreti İsmail’e Allah neler lütfetmişti.

Zemzem, kurban, Kâbe ve sonra peygamberlik…

Sâre Annemiz, İlahi rahmet ve kudreti hayranlıkla seyretti.

Hac mevsimi sona erince Hazreti İbrahim ve eşi bu topraklardan ayrıldılar.

Çok geçmeden vefat haberleri geldi.

Hazreti İsmail vefat ettiğinde onu da annesinin yanına defnettiler.

Adeta ana oğul Kâbe’nin harimine uzanıvermiş, nesillerinden gelecek Son Peygamber’i bekliyorlardı.

MERVE

Hasan Abdullah’la yine Merve tepesindeyiz. İkindi güneşi, Mekke’yi uzaktan bir billur kâse gibi aydınlatıyor.

Mekke Melike’si, Güllerin Efendisi ile evlendikten sonra taşındıkları ev şuralarda bir yerlerde olmalı. Zaman zaman geçirdiği bakım ve onarımlarla Osmanlının son dönemine kadar korunan bu kutlu ev ne yazık ki yok edilen kutsallar kervanına çoktan katılmış.

Bir zamanlar Kâbe’den sonra en kutsal mekân kabul edilen bu saadetli mekânın ışığının söndüğünü görünce, biz de yaşananların en yakın görgü tanığı olarak Merve ile konuşmaya karar veriyoruz.

Merve anlatıyor bu kutlu evin bilcümle hikâyesini:

“Yeni sahiplerine kavuştuğu günden beridir ki o kutlu evin her yanı gülüyor, her yanı konuşuyordu.

Güneş, gül misali yanıyor, bahçeyi ve evi dolduran tatlı esinti, içinde binlerce şarkıyı besteliyordu.

Mekke Melikesi, en taze baharlarda bağrını güneşe vermiş bir su perisi gibiydi. Saadetten uçuyordu.

O, ilklerin kadınıydı…

Her sabah bir “ilk”e açıyordu gözlerini.  İlk bahar, ilk çiçek, ilk yağmur, ilk tebessüm, ilk fark ediş…

Huzur kol geziyordu evinin odalarında.

Güllerin Efendisi ne zaman dışarda başı sıkışıp huzurunu kaçıran bir durumla karşılaşsa, cennet esintilerinin odaları dolaştığı bu eve gelir ve sevgili eşinin yanında sükûn ve huzura erişirdi.

Mekke Melikesi, tatlı cömert bir gülümseyiş ya da anlayış dolu sessiz bir bakışla her defasında Efendisinin gönlünü alırdı. Aralarında hayranlık uyandıran samimiyet ve şüphe duyulmayan bir emniyet vardı.

Yiğit amca Ebu Talib’in cariyesi Neba, bir gün Güllerin Efendisi ile birlikte buradaki eve geldi.

Mekke Melikesi Hazreti Hatice, onları kapıda karşıladı. Misafirine “Hoş geldin” dedi, Efendisinin elinden sevgiyle tuttu. Neba, Hatice’nin eşine iltifat ve hürmetine şahitlik etti. Sonra gördüklerini Ebu Talib’e bir bir anlattı. “Gördüklerim ve duyduklarım çok ilginçti!” dedi. “Ben onlar arasındaki sevgi ve saygıyı hiçbir karı kocada görmedim.”

Ebu Talib’in içindeki, yeğeninin yeni evinde nasıl karşılandığı ile ilgili endişelerinin yersiz olduğunu anladı.

Herkesin sevip hayranlık duyduğu bu güzel çift, küçük Kâsım’la yeni mutluluklara kanat açtılar.

Güllerin Efendisi artık “Ebu’l Kasım” (Kasım’ın Babası) diye anılmaya başladı.

Hazreti Âmine‘nin emaneti Ümmü Eymen ve Zeyd Bin Harise de bu kutlu evin sakinlerindendi.

Zeyd Bin Harise, sekiz yaşlarındayken Annesi Sûdâ ile birlikte ziyaretlerine gittikleri Beni Maanlerin yurdunda uğradıkları bir baskında esir edilmişti. Ukaz panayırında köle olarak satışa çıkarılmış, Hakim Bin Hizam tarafından halası Hazreti Hatice için satın alınmıştı.

Hazreti Hatice onu Güllerin Efendisine düğün hediyesi olarak sunmuştu. Yıllar sonra oğullarının Mekke’de olduğunu öğrenen anne baba, gelip onu Güllerin Efendisinden istediler.

“Bedelini öderiz, yeter ki evladımızı bize ver!” dediler.

Güllerin Efendisi, “O benim oğlum gibidir. Eğer sizinle gelmek isterse götürebilirsiniz, bedel gerekmez, kararında özgürdür.” dedi.

Anne baba bu duruma çok sevindilerse de Zeyd, Güllerin Efendisinden ayrılmak istemedi. İlerde, büyük ordulara komutanlık dâhil, İslam’a pek çok yararı dokunacak, Kur’an’da adı geçen tek sahabe olma şerefine de nail olacaktı.

O günlerde Ebu Tâlib’in hanımı Fatma Hatun bir rüya gördü.

“Evi nurla dolup taşmış… Etraftaki dağlar Kâbe’ye doğru secdede… Eline dört kılıç veriyorlar. Bunlardan biri gökyüzüne çıkıyor, biri suya, biri toprağa düşüyor, biri de aslan oluveriyor ve heybetinden bütün yaratıklar kaçıyor. Rüyada korkuyla ellerini uzatıyor, birdenbire karşısında Güllerin Efendisini buluyor ve ellerine yapışıyor.”

Rüyasını anlattığında, tatlı bir tebessümle, “hayırdır inşallah!” dedi Güllerin Efendisi.

Mekke’de yalımların ipil ipil oynaştığı bir gün baktım, Güllerin Efendisi, amcası Ebu Tâlib’in evine doğru koşarcasına gidiyordu. Takvimler 7. Yüzyılın ilk günlerini gösteriyordu.

SANA BENZESİN. İZİNDEN AYRILMASIN!

Aralanan kapıdan, yeni doğmuş bir bebek sesi yayıldı sokağa. Asırların yüreğinde yankılanacak ve kıyamete kadar hiç susmayacak yiğit bir ses…

Güllerin Efendisi, yeni doğan bebeği kucağına aldı ve adını sordu:

“Ali” dediler.

Yine en tatlı tebessümü ile “Haydar (Aslan) olsun!” dedi.

Güllerin Efendisi, Ali’nin doğumuna kendi çocuğu olmuş kadar sevindi.

“Ali senin terbiyende büyüsün.” dedi yengesi. “Sana benzesin. İzinden ayrılmasın!”

O günlerde bu kutlu evde derin bir hüzün yaşandı. İki yaşını daha yeni doldurmuş olan Kasım vefat etti. Hazreti Hatice’nin kucağı boş kaldı. Çok geçmeden Zeynep hüzne doğan bir çiçek gibi evin sevinci oldu.

Zeynep’ten sonra Rukiye ve Ümmü Gülsüm’le sevindirdi Allah onları. …

O günlerde Ebu Talip ailesini geçindirmekte hayli zorlanıyordu. Babası Abdulmuttalib’den devraldığı yoksul hacıların bakımı, görümü, su, erzak dağıtımı gibi işler, elde avuçta ne var ne yoksa alıp götürmüştü.

Durumu daha iyi olan Abbas,  hacılara yemek yedirilmesi ve su dağıtımı gibi görevleri ağabeyi Ebu Talib’den devraldı.

Bu vesile ile Ebu Talib’in küçük oğullarından Ali’yi Efendimiz, Cafer’i amcası Abbas yanına alıp bakım ve görümlerini üstlendiler.

Fatıma binti Esed’in arzusu yerine gelmişti. Ali, artık Efendimizin iklimindeydi.

Takvimler 605 yılını gösterirken Fatımatüzzehra doğdu.

Güllerin Efendisi, “Kızım, benim koklayacağım bir çiçektir. Ben kızlar babasıyım.” dedi.

Efendimizin ciğerparesi Fatıma, ebede kadar açık kalacak olan bir kapıydı. Bir Kevser’di, bir ırmaktı, bolluktu, bereketti.

Efendimizin kızlarına düşkünlüğü adeta çöldeki çığlıklara, vahşete bir isyandı.

Çünkü o yıllarda bir kız çocuğu haberi alan babaların suratları düşüyor, gölgeleniyor ve kapkara kesiliyordu.

Baba, utancından günlerce evinden dışarı çıkamıyordu.

Kız çocukları kendi katilleri ile yıllarca aynı çatı altında yaşıyor, sonra bir gün “babaları” onları ellerinden tutup “Haydi seni dayına götüreceğim.” diyordu. Çocuklar, attıkları adımların son adımları, aldıkları nefeslerin son nefesleri olduğunu bilmeden babalarının önünde seke zıplaya uzaklaşıyorlardı evlerinden. Anneleri yaşlı gözlerle bakıp kalıyordu arkalarından. Kız çocuğunu çöldeki binlerce kör kuyudan birinin dibine fırlatan baba eve yalnız dönüyordu.

Geceleri, kız çocuklarının feryatları yankılanıyordu kızgın çöllerde.

Güllerin Efendisi Medine’ye hicretine kadar aynı evde oturdu. Bütün aile fertleri için bu mekân, cennet köşelerinden bir köşe ve başka bir yerde olmayı asla tercih etmeyecekleri bir “ışık ev”di…

Yarın: 6. Bölüm: KÂİNATIN KUTLU TAŞI

[Harun Tokak] 6.9.2017 [TR724]

Operasyon sırası Menzil’de mi? [Sefer Can]

İslam’ı ‘cemaat’ halinde yaşamaya çalışan tabir yerindeyse ‘örgütlü’ müslümanları en genel tasnifle ikiye ayırabiliriz: Köktenciler ve gelenekçiler.

Müslümanların yeniden güçlenmesi idealini köke/asli kaynaklara inmekle mümkün görenlere farklı isimler verilebilir. Selefiler, radikaller, köktendinciler ya da batı literatüründeki fundamentalistler diyebiliriz. ‘Geleneksel Müslüman’ köktencilerin kendileri dışındaki herkese verdikleri isim. Dini bireysel yaşayan cami cemaati de, tarikat ve cemaatler de onların gözünde aynıydı. Geleneksel Müslüman, onların nazarında bilinçlenmemiş, İslam’ı bir kültür olarak yaşayan insanlardı. Bireysel dindarlara da çok kızarlardı ama asıl öfkeleri bilhassa tarikatlaraydı. Marks’ın ‘din afyondur’ önermesine bile hak verecek şekilde tarikatların müslümanları uyuşturduğunu savunurlardı. Bilinçlenme diye sundukları şey ise siyasal talepli örgütlenmelerin dışında kalmaktı. Esasta ana kaynaklara dönüşle birlikte usulde çağcıl metotların kullanılması gerektiğini öne sürerlerdi. Partileşme, kamuoyu oluşturma, sokak hareketleri gibi gelenekte ve ana kaynaklarda kaydı olmayan yöntemleri kullanmamayı neredeyse nifak sayarlardı.

Bizdeki köktenci/Siyasal İslamcı kesim kendi ideologlarını yetiştiremedi. Onun için bir tercüme hareketi niteliğinden sıyrılamadı. İran, Pakistan ve Mısır’da yazılanlarla kendilerine rota belirlemeye çalıştılar. Gelenekçiler ise ‘müceddid’ olarak tanımladıkları Süleyman Hilmi Tunahan, Zahit Kotku ve Said Nursi gibi isimlerle topluma daha fazla ulaştı ve etkin hale geldi. Onlar, siyasallaşmadan devletten pay almayı tercih etti. Merkez sağ siyasetçiler bu alışverişten kârlı çıktığını düşünerek tarikat ve cemaatlere pay vermeyi sürdürdü.

ERBAKAN’LA BAŞLAYAN SÜREÇ

Necmettin Erbakan’la birlikte ilk defa Siyasal İslam tanımına yakın bir hareket ile bir tarikat ortak küme oluşturdu. Nakşibendiliğin Zahit Kotku kolu partiyi kurmuş gibiydi. Fakat parti ile tarikatın birlikte yürümesi hiç kolay değildi ve kısa süre sonra daha gevşek ve inorganik bir ilişkiye dönüştü. Her iki taraf da bundan hoşnut değildi ama başka seçenekleri yoktu birbirlerine katlanarak devam ettiler. Milli Görüş, siyasi alanda ilerledikçe hem İskenderpaşa Cemaati’nden bağımsızlaşmaya çalıştı hem de diğer cemaat ve tarikatlara da sınırlı ölçüde açıldı. Diğer büyük Nakşi kolu İsmailağa ise orta sınıf ticaret erbabı içinde varlığını sürdürüyor, sadece büyük oy deposu işlevi görüyordu.

MENZİL TARİKATI ODAKTA

Tam bu günlerde başka bir tarikat sosyal ve siyasal alanda görünürlük kazanmaya başladı. Adıyaman’da kurulduğu küçük beldenin adıyla anılan Menzilciler, 12 Eylül Çanakkale sürgünüyle bütün Türkiye’ye adını duyurdu. Tarikatın şeyhi Muhammed Raşit Erol, Çanakkale’de daha kolay ulaşılır hale geldikten sonra iki grup insanın ilgi odağı haline geldi. Alkol bağımlılarının bu tarikata gidererek bu kötü alışkanlığı terk ettiği kulaktan kulağa yayılıyordu. Fakat gerçek patlamayı yapmalarını Ülkücü akını sağladı. 12 Eylül’de cezaevine düşen veya dışarıda sahipsiz kalma duygusu yaşayıp tutunacak dal arayan Ülkücüler, Menzil’e intisap etti. Devletteki paylaşıma yeni bir ortak gelmişti. Milli Görüş hareketine göre devletle daha fazla içli dışlı bir gruptu. Bazıları MHP’de devam etti, bazıları ise Turgut Özal’ın ANAP’ına yaklaştı. Çoğunluk genç olduğundan siyasi vitrinde görünmek yerine bürokrasiye bilhassa emniyete ağırlık verdiler.

Özal’la birlikte bürokraside etkinliği artan diğer grup Fethullah Gülen’in ‘Hizmet Hareketi’ idi. Başlangıç günlerinde Siyasal İslamcıların burun kıvırdığı çocuklar iyi bir eğitim alarak büyümüştü. Bediüzzaman’ın tespitleri doğrultusunda eğitim faaliyetlerine odaklanan Cemaat kısa sürede sadece Türkiye’de değil, dünyada tanınan bir markaya dönüştü. Özal’dan sonra Süleyman Demirel ve Tansu Çiller de ‘Hocaefendi’nin eğitim ağırlıklı ekolünü destekledi. 28 Şubat’ın biçme hamlesi ise Bülent Ecevit’in direnişine takıldı.

2002’DEKİ AKP’NİN VİTRİNİ VE TABANI

2001 ekonomik krizinin tetiklediği siyasi kaos yeni bir parti doğurdu. AKP, Cem Uzan’ın sağ partileri barajın altına çekmesinin de katkısıyla iktidar oldu. Belediye ağırlıklı bir kadroydu. Milli Görüş kadrolarının azımsanmayacak kısmı Erbakan’ın yanında kalmıştı ve AKP’yi ‘mescid-i dırar’ (fitne mescidi) olarak görüyorlardı. Partinin lideri Recep Tayyip Erdoğan, hem Batılılarla hem de Çevik Bir gibi yerel dinamiklerle yaptığı görüşmelerde ‘Milli Görüş gömleğini çıkaracağı’ sözünü vermişti. Bu yüzden o kadroları ilk anda vitrine koyamazdı. Yıllarca Avrupa Birliği karşıtlığı yapmış kadrolarla uyum sürecini yürütmesi de kolay ve inandırıcı olmayacaktı.

Erdoğan’ın tek seçeneğindeki vardı: Hizmet Hareketinin iyi eğitimli kadrolarıyla çalışmak. Ancak onları hep orta kademe bürokratı olarak tuttu. Meclis’te birkaç sembolik isim dışında kimseye yer vermedi. Bırakın bakanı, müsteşar ve genel müdür düzeyinde bile alternatifsizlikten atanmış birkaç isim haricinde yapmadı. Yüzde yüz biat etmeyeceklerini ve hukuksuz emre direneceklerini düşünüyordu. Nitekim 17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmalarını cemaatten bildi. Ortadaki delillere rağmen, başka güçlü bir motivasyon olmadan kimsenin böyle bir şeye cesaret edemeyeceğinden hareketle bu sonuca varıyordu. Yolsuzluk soruşturması değil darbe yapıldığını gösterecek delil olsa polislerin yargılanması 3 yıldır sürüncemede kalmazdı.

KENDİ BÜROKRASİSİ HÂLEN YOK…

Erdoğan, bürokraside kendi kadrosunu henüz yetiştiremedi. İmam hatip liselerinin çoğalması ve zeki öğrencileri toplamak için promosyon yapması filan hep bu çabanın sonucu. O güne kadar diğer cemaat ve tarikatlardan faydalanacak. Yararlanacağı grupların yekpare olmaması ve yüzde yüz biat konusunda kararlı. Sorunsuz çalıştığı camialar hep onun müdahalesiyle birkaç parçaya bölündü. İnanmayan İsmailağa’ya baksın kaç parça olduklarını kendileri bile sayamıyor. Hizmet Hareketi’nde bunu başaramadığı için yok etmeye çalışıyor. Menzil Tarikatını da benzer bir sonuç bekliyor. Zira onlar hem tek parça halindeler, hem de Gavs mı Erdoğan mı tercihinde tereddütsüz şeyhlerini seçerler. Erdoğan da bunu biliyor. Sağlık ve enerji başta olmak üzere önemli bakanlıkları yıllardır yönettiler. Ve yavaş yavaş mevzi kaybedecekler. Son günlerdeki taht görüntüleri ve diğer paylaşımlar düğmeye basıldığını gösteriyor.

Zaten Siyasal İslamcılarla tarikatlar arasında kan uyuşmazlığı var. İstanbul merkezli tarikatlara bile Müslümanları uyutuyor gözüyle bakıyorlar, Menzil görüntüleri laikçilerden fazla onların öfkesini kabartır. Köktenciliğin/Selefiliğin fikir babası İbni Teymiyenin mutasavvıflara ‘şeytanın velileri’ diyecek kadar ileri gittiğini unutmayın.

[Sefer Can] 6.9.2017 [TR724]

Nefreti büyüterek ‘karşı devrim’ mi olur? [Erhan Başyurt]

Türkiye, dünyada her gün biraz daha itibar kaybediyor.

Bu hızlı düşüşün iki temel nedeni var.

Birincisi, iktidarın demokrasiden uzaklaşıp otoriter ve baskıcı uygulamaları rutin hale getirmesi.

İkincisi, iktidarın dış politikayı iç politik malzemeye dönüştürmesi, ‘içi boş kabadayılık’ yapması ve politik krizleri popülizm adına ülke liderleriyle ‘sokak dalaşı’ ile çözmeye çalışması…

***

Ülke itibarımız hızla 1980’lere, darbe dönemine doğru geriliyor.

Birçok bakan Avrupa’ya gidemiyor.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı büyük devletlerden davet alamıyor.

Cumhurbaşkanı’nın ‘dayakçı’ korumalarına ABD’de dava açılıyor, Almanya gelmelerini kabul bile etmiyor.

Ülke artık canlı yayınlarda liderler tarafından eleştiri yağmuruna tutuluyor.

‘Yağdanlıklar’ bundan bile ‘yağ’ çıkarma derdindeler: ‘Yarım saat Türkiye konuşuldu… Dünya lideriyiz…’

Yuh artık!

***

Gelinen noktayı dünyaca ünlü iki yazarımız ‘roman’ gibi özetliyor.

***

‘Darbe girişimi liberalleri tasfiye için kullanıldı’ diyen Nobel ödüllü Orhan Pamuk dert yanıyor:

Kitabımı okumayan insanlar bana ülkemdeki siyasi durumu nasıl değerlendirdiğimi soruyor. Bense romanım hakkında bir söyleşi istiyorum. Çünkü hayatımın altı yılını Mevlüt’e (Kafamda Bir Tuhaflık’ın karakteri) verdim ve sorulan ilk soru ‘Erdoğan hakkında ne düşünüyorsunuz’ oluyor. Umberto Eco’yla bir gün geçirdim, ona bunun belki de tipik bir Türk problemi olduğundan bahsettim. Bana, ‘Hayır, bana da her zaman Berlusconi hakkında soru soruyorlar’ dedi. Altı yıl boyunca çalışıyorsun, 650 sayfa yazıyorsun ve ilk soru: ‘Erdoğan’. Ama Türkiye İtalya değil. DURUM KORKUNÇ.

***

Beşinci kez uluslararası ödül almaya gitmesi engellenen yazar Aslı Erdoğan isyan ediyor:

Çok iyi değilim açıkçası. Pek çok travmayı art arda yaşıyorum. Ünlü olmak da bir travmadır. Basının önüne atılmak. Her şey bitti, çıktım derken, ‘Yo’, diyorlar, ‘Bitmedi. İstediğimiz an, kedinin fareyle oynadığı gibi oynarız senle’. Adalet Yürüyüşü’ne katılıyorum, ‘Aman ne yaptın, çok kızdı sana gene’. Niye katılmayayım? Dostoyevski’nin bir lafı vardır, çok severim ve çok doğrudur, ‘EN BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ YAPTIĞIMIZ İNSANLARDAN BİR DE ÜSTÜNE NEFRET EDERİZ’. Bu bir psikolojik işkence. Çok ağır bir işkence. Bana, açlık grevi ya da İNTİHARDAN başka bir seçenek bırakmayacaklar mı?

***

İktidar ne yapıyor? Karşı devrim mi? Başkanlık için seçimleri için ‘2019 (1919) ve 2024 (1924) tarihleri özellikle seçildi’ diyenler var…

‘İmam hatip dayatması, müfredat değişiklikleri, ordu ve emniyette, kamuda yapılan tasfiyeler, büyük değişim için ön hazırlık’ diyenler var.

Diyelim haklılar ve halkı da yanlarına alıp ‘karşı devrim’ yapılıyor.

İnsan hakları ihlalleri yaparak, özgürlükleri kısarak, baskı ve adaletsizlikle yapılacak bir ‘karşı devrim’den ne hayır çıkar?

Ülkenin yarıdan fazlasının nefret ettiği, ‘zorbalığa biat etmeyen’ herkese ‘hukuk’ eliyle zülüm edilen bir ülkeden, çıksa çıksa İran çıkar, Sudan çıkar, Libya çıkar, Suriye çıkar, Irak çıkar…

[Erhan Başyurt] 6.9.2017 [TR724]