Farkında mısınız bilmem, bizden önceki bir kaç nesil gibi, biz de bir elin parmaklarını geçmeyen, siyasi yüzlere mahkum ve mecbur olduk. Baba ve dedelerimiz aynı siyasi aktörlerden bahsediyorlardı. Biz onların teker teker sahneden çekilişlerine, birer birer tükenişlerine şahit olduk. Ülkenin kaderine iki ya da üç çeyrek asır yapışmak, gerçekten ilginç bir hikaye. Ah o Ankara'nın sokakları dile gelse de konuşsa! Siyasette bu kadar uzun kalmanın ya bir sihri ya da bir şifresi olmalı.
Mart'ta yapılacak Yerel Seçimler, ciddi bir heyecan trendi yakalayamadı. Son beş yıldır yapılan seçimlerin ortak kaderi bu. Kaydedilmiş eski boks maçlarını seyrediyoruz gibi bir halet içindeyiz. Sonucu bile bile, heyecanlanmak için kendimizi zorluyoruz. Taksit taksit açıklanan aday listelerinin de seçmen memnuniyetinden daha çok, parti aidiyeti öne çıkanlar üzerinden oluşturulması sıradan hale geldi.
Büyükşehir adayları da dahil, şehir ve beldeleri evirip çevirecek becerikli insanlar yerine, merkeze bağlılıkları tescilli yüzler ödüllendiriliyor hissi veriyorlar. İktidar ile içli-dışlı olmayı başarabilecek olan yerel idareler, il, ilçe ve nahiyelerde mülki amirlerden daha güçlü olduklarını biliyoruz. Mülki amirlerin ayaklarını bağlayan kanunlar, iktidar belediyelerini frenlemeye yetmiyor. Yolsuzluğa adı karışmış belediye başkan adaylarını listeleyen birisi olsa da cümle alem bir görse. Seçimler yaklaşırken, aklı bir karış havada İstatistik ve Kamuoyu Araştırma şirketleri, Türkiye'deki Dindarlık oranlarını tesbit için anket yapıyorlar.
Kabiliyet ve vizyondan mahrum adaylar, ille de bir şey yapmış olmak için, ya yumurtası bol menemen yapıp kameralara gülümsüyor ya da kar yağışı olan illerde bir kaç kar topu atıp, ne kadar halk ile içli dışlı olduklarını göstermeye çalışıyorlar.
Son güne kadar saklanan büyükşehir adayları da sürpriz değil. Zaten herkes kimin ne olduğunu ne işe yaradığını, her mevsimde havada-karada payına düşeni alacağını az çok biliyor. Ancak şu ayrıntıyı gözden kaçırmayalım; geçtiğimiz dönemde İstanbul ve Ankara'nın seçim ile gelen belediye başkanları, iktidar partisinden olmalarına rağmen Saray'ın başını ağrıtmışlardı. Neydi o, düşük kalitedeki Bizans oyunları? Acele getirilip yerlerine konulan emanetçi başkanlar, ancak bu kadar istiskal edilip, hafife alınabilir ve yok sayılabilirdi. Adamları aday bile göstermediler iyi mi? Anlaşılan, neredeyse iki senedir Türkiye'nin iki büyük şehri, İstanbul ve Ankara kendi haline bırakılmış. Şu an, şehirler için açıklanan İktidarın iki adayı, “Eline vur lokmasını al!” kıvamında adaylar. Yani “ Her daim sadakatleri tescilli, Başkan'ın adamları!”
İstanbul ve Ankara adayları, sırtlarında Saray'ın desteği ile yarışa girecekler, Başkan'ın gölgesinde bir seçime girdikleri için başarıları onların değil, Saray'ın hesabına yazılacak. Olur da kazanırlarsa, bu ödünç sevincin diyetini Belediye Başkanlıkları süresince, Saray'a taksit taksit ödemek zorunda kalacaklar.
İktidarın Ankara adayı, deplasmanda olmanın avantajı ile rahat. Adaylığı red etme lüks ve seçeneği yok. Eğer kaybederse, “Ev sahibi değildik. Seyirci desteğimiz yoktu. Hakem adil değildi! Kayseri'de olsaydım, başkandım!” deme kozunu elinde bulunduruyor. Saray'ın arkadan itekleyip durmasına ses çıkarmaz ve seçime kadar katlanabilirse Başkan'ın hoşnutluğunu kazanabilir.
İstanbul Adayı, İktidar'ın joker'i. “Nereye çekilirse oraya gitme!” açısından hiç bir sıkıntısı yok. Oyunun içinde, nereye konursa kabiliyeti ölçüsünde orada durmaktan rahatsız değil. “Yedek Başbakan ol” dediler oldu. “Meclis Başkanı ol!” dediler hayır demedi. Şimdi de “Hem Meclis Başkanı kal, hem de İstanbul Belediye Başkan Adayı ol!” deniyor, en küçük bir itiraz, kaş çatma, burun kıvırma ya da hafiften bir yüz işmizazı bile yok. Tek istediği, özlediği şey, çimento, kireç, tuğla ve kum kokularını doya doya içine çekebileleceği inşaat şantiyelerine bir an önce kavuşabilmek.
Geçenlerde, internette kullanılan en yaygın şifrelerin neler olduğu ve herkesin hemen aklına gelen kombinasyonların, internet korsanları için kolay hedef teşkil ettiklerine dair ilginç bir haber yayınlandı. Meğer, herkes, bir'den altı, ya da sekiz'e kadar olan rakamları herkes kullanıyormuş. İşin uzmanları, artık bu tür hemen akla gelen şifreleri kullanmayın diyorlar. İnsanlar, alıştığı ve işe yaradığını gördüğü şeyleri pek kolay terke edemiyorlar.
Her dönemin adamı, her iktidarın aranan figürü olmak kolay bir şey değil. Saray'ın ısrar ve dayatmalarına direnenler, sadece kendilerine yazık ediyorlar (!). Direnmeye gerek yok, herkesin kullandığı şifreleri siz de kullanın; “Doğru söylediniz efendim. Öylesi uygundur. Siz haklısınız, milyonlar hatalı...” replikleri her zaman işe yarar ve Türk Siyasi Hayatı'nın kodları bu bir kaç cümlede gizlidir. Şifreleri çözdük ama, değiştirmeye kimseyi ikna edemiyoruz.
[Kadir Gürcan] 7.1.2019 [Samanyolu Haber]
Şifreler hala işe yarıyor! [Kadir Gürcan]
Fuat Sezgin’in yolu [Ali Emir Pakkan]
24 Ekim 1924’te Bitlis'te doğdu.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü’nde öğrenim gördü.
1950 yılında Arap Dili ve Edebiyatı'nda 'Buhari'nin Kaynakları' isimli doktora tezini bitirdi.
1954'te İslam Araştırmaları Enstitüsü'nde doçent oldu.
27 Mayıs 1960 askeri darbesinde, 147 öğretim üyesi ile birlikte üniversiteden uzaklaştırıldı.
Onu bilim dünyasında uluslararası bir değere kavuşturan gelişme, üniversiteden ihraç edilmesi ile başladı. Yurtdışında çalışmasa belki de aynı başarıyı gösteremeyecekti.
1961'de Almanya'ya gitti. Frankfurt’taki Goethe Üniversitesi'nde misafir doçent unvanı ile ders vermeye başladı.
1965’te profesör oldu. 1982 yılında Goethe Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü'nü kurdu.
İslam bilim tarihi hocası olarak uluslararası bir şöhrete ulaşmıştı.
Yıllar sonra karşılaştığı 27 Mayısçı Mehmet Özgüneş’e şunları söyler:
“Siz askeri darbe yaptığınız andan itibaren daima sizin yanlış yaptığınıza inandım ve size karşı hep muhalif oldum. Maalesef her şeyi yanlış yaptınız. Ama bir şeyi doğru yaptınız. Bu da beni memleketten çıkarmış olmanızdır. Kıpkırmızı oldu.” ( Yitik Hazinenin kaşifi: Fuat Sezgin, İrfan Yılmaz, Yitik Hazine Yayınları)
Prof. Dr. Fuat Sezgin, 30 Haziran 2018 tarihinde, 93 yaşında hayata veda etti.
27 Mayısçıların yolundan giden AKP, 5000 in üzerinde akademisyeni KHK’larla ihraç etti.
Ülkenin değer üreten bilim adamlarına üniversite kapıları kapatıldı.
Şimdi onlara düşen de Fuat Sezgin’in yolunu izlemek olmalı...
[Ali Emir Pakkan] 7.1.2019 [Samanyolu Haber]
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü’nde öğrenim gördü.
1950 yılında Arap Dili ve Edebiyatı'nda 'Buhari'nin Kaynakları' isimli doktora tezini bitirdi.
1954'te İslam Araştırmaları Enstitüsü'nde doçent oldu.
27 Mayıs 1960 askeri darbesinde, 147 öğretim üyesi ile birlikte üniversiteden uzaklaştırıldı.
Onu bilim dünyasında uluslararası bir değere kavuşturan gelişme, üniversiteden ihraç edilmesi ile başladı. Yurtdışında çalışmasa belki de aynı başarıyı gösteremeyecekti.
1961'de Almanya'ya gitti. Frankfurt’taki Goethe Üniversitesi'nde misafir doçent unvanı ile ders vermeye başladı.
1965’te profesör oldu. 1982 yılında Goethe Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü'nü kurdu.
İslam bilim tarihi hocası olarak uluslararası bir şöhrete ulaşmıştı.
Yıllar sonra karşılaştığı 27 Mayısçı Mehmet Özgüneş’e şunları söyler:
“Siz askeri darbe yaptığınız andan itibaren daima sizin yanlış yaptığınıza inandım ve size karşı hep muhalif oldum. Maalesef her şeyi yanlış yaptınız. Ama bir şeyi doğru yaptınız. Bu da beni memleketten çıkarmış olmanızdır. Kıpkırmızı oldu.” ( Yitik Hazinenin kaşifi: Fuat Sezgin, İrfan Yılmaz, Yitik Hazine Yayınları)
Prof. Dr. Fuat Sezgin, 30 Haziran 2018 tarihinde, 93 yaşında hayata veda etti.
27 Mayısçıların yolundan giden AKP, 5000 in üzerinde akademisyeni KHK’larla ihraç etti.
Ülkenin değer üreten bilim adamlarına üniversite kapıları kapatıldı.
Şimdi onlara düşen de Fuat Sezgin’in yolunu izlemek olmalı...
[Ali Emir Pakkan] 7.1.2019 [Samanyolu Haber]
Gökteki Yıldızların İzdüşümü [Fikret Kaplan]
Şeytan hiç boş durmuyor. Durmaz da. Zira, insanoğluna karşı çok büyük bir kini var: "Yemin ederim ki Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım, sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım. Çoğunu Sana şükredenlerden bulmayacaksın.” (Â'raf, 7/16-17)
Değişik yerlerde kendi ocaklarını yakıyor, tüttürüyor o. Özellikle dokuz asır dine hizmet etmiş Anadolu topraklarında onun tutuşturduğu yangınların sisi-dumanı her tarafı sarmış ve göz gözü görmez olmuş bugün. Herkesin bozgunculuk yaptığı bu dönemde tamir yolunu tutup can siperane mücadele veren gariplere karşı öfkesi ise hiç görülmemiş şekilde.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashab-ı kiramın başına bir elini koyarken, öbür elini de ahir zamanda gelecek bir cemaatin başına koyuyorsa şayet, şeytan onlara karşı daha bir gazaplanacak ve avenelerini var gücüyle onların üzerine salacaktır. Bu düşmanlığı, o cemaatin, temsil ettiği ehemmiyetli meseleden ötürüdür. Bir cemaat, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve güzide ashabının icra ettiği vazifenin altına girmişse elhak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine lâyık kadirşinaslığı gösterecek ve bu cemaate kendi asrından elini uzatarak onlara "Selâm olsun!" diyecektir. Buna karşılık şeytan ve avaneleri de gayzla bileneceklerdir.
Bir zamanlar, şeytan ve avaneleri bize ilişmiyor, çünkü, biz akıl ve firasetimizle güzergah emniyetimizi sağlıyoruz, derken aslında peygamberlerin başına neler geldiğini ve zalimlerin kimlere musallat olduğunu göz ardı etmiştik. İnsan ve cin şeytanları ancak kendi dostlarına, yakın buldukları kimselere ve “Şimdilik bunların zararları yok!” dediklerine musallat olmazlar. Bunu atlamıştık.
Hiç şüphesiz bir kısmımızın da dinine hizmet ettiğini zannederek esas nefsine hizmet etmesi, gafil ve cahil çevrenin alkışlarıyla da şımarması ve kendisine yönelen övgü ve takdirlerle hizmeti kendi malıymış ve hakkıymış gibi sahip çıkması şeytanın elini son derece güçlendirmişti.
Önümüzde bize yol gösteren dertli Rehberimiz onlarca yıl bugün yaşadığımız bu imtihan sürecini anlatmasına rağmen onu da anlayamamıştık. Hep kulak arkasına atıp durmuştuk. Şimdi sosyal medyada yaşadığımız bu ağır süreci en ince ayrıntısına kadar şerh eden o yazıları okuyup hayretle ‘Vay be! Vay be!’ diyoruz. Toz pembe günlerde Cennetin hülyalarını kurarken, bunun mutlaka kandan irinden deryalardan, sarp yokuşlardan, zindanlardan, esaretlerden, zulümlerden, işkenceden geçeceğini hiç hesaba katmıyorduk. Yolun kaderinin bu olduğunu hiç düşünmemiştik. O yüzden bugün, hep birilerini suçlama; bir suçlu arama, bulma peşindeyiz. Uhuvveti bozacağımız anı heyecanla bekliyor şeytan.
Elbette, doğru bildiğimiz şeyin müdafaasından geriye durmamalıyız. Ama bugün asıl yapılması gereken bu yangın içerisinde, falanı filanı suçlu göstermek yerine öncelikle kendimizle meşgul olmak ve kendimizi düzeltmektir. Bize bunları reva gören zalimleri dünyaya teşhir ederken diğer yandan da: “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat etti?” diye düşünmektir.
Bir de kaderi yönden, meseleye nasıl bakarsak bakalım Allah’ın dediği olur. O (celle celâluhu) ne murad buyurmuşsa, o olur: “Ben bu hizmetin iyilik ve güzelliklerinin bütün dünyaca duyulmasını istiyorum!” derse, öyle olur.
Allah, o yüzden bizi saçtı-savurdu tohumlar gibi, dünyanın dört bir yanına. Fideler gibi dikti. Tâ ki İslamiyet’in o güzel çehresini gösterelim. Mevsimi gelince başağa, ağaca yürüyelim. Meyveye duralım. İhlasın derinliğine göre, bire yedi başak, on başak verelim; her başak, yüz dâne versin Allah’ın izni ve inayetiyle.
Bugün, arkada kalan, sorguda, zindanda, çaresizliğin kollarında veya göç yolunda, hicret yurdunda ızdırap çekenlere hem fiili hem de kavli duayla el uzatırken diğer taraftan Rabbimiz’in muradı istikametinde bulunduğumuz ülkelerde toplumla entegre olmaya çalışıyoruz. Zira, İslam’ın o aydınlık çehresi o kadar karanlık gösterilmiş ki onu kendi aydınlığı ile gösterecek, yaşatacak insanlara çok ihtiyaç var. Evet, televizyon kameraları karşısında insanları öldürmekle, kesmekle kendilerini ifade etmeye çalışan, radikal, taşkın vahşî ruhların, İslam’ın çehresini karartmasına karşılık, bizim İslamiyet’in sevgi, hoşgörü ve barışçı yüzünü göstermemiz farzlar üstü farz bir görev olarak duruyor önümüzde. Korkunç bir radikalizm problemiyle sarsılıyor dünya.
Ensar ve muhacir bütün hizmet gönüllüleri her geçen gün büyüyen ve kanser haline gelen bu problem karşısında el ele, omuz omuza verip çözüm üretmek zorundalar. Artık, Müslümanlar olarak kendi problemlerimizle yüzleşmekten bizi alıkoyan komplo teorilerine sığınmaktan vazgeçip bir muhasebe yapmalıyız. Aktif olarak hayatın içinde yer almalıyız. İnsanlar, gerçek Müslüman profilini yaşayışıyla ortaya koyan temsiller görmeli. Cazibe merkezi haline gelmeliyiz. Cemiyetler, İslam’ı yanlış temsil etmemizden dolayı totaliter zihin yapılı grupların eline düşmemeli. Boşlukta olan kimselerin ümitsizliğe düşmesine ve farklı arayışlara girmesine fırsat vermemeliyiz.
İslam anlayışımızı ve yaşayışımızı zamanın yaptığı tefsirlerin ışığında gözden geçirmeli ve özeleştiri yapabilmeliyiz. Bu, İslami gelenekten kopmak demek değil, tam tersine muhtemel inhiraflarımızın farkına varma ve onlardan sıyrılarak Kur'an ve Sünnetin ruhuna ve özüne tekrar sahip çıkmak demektir.
İnsanlığın radikalizm belasından kurtulması için herkesle omuz omuza çalışırken öte yandan dinimizin dırahşan çehresine atılan bu ziftin ancak sahabe hayatıyla temizlenebileceğini unutmamak gerek.
Bediüzzaman,1925 yılında Van’dan sürgüne mecbur edilirken çok şiddetli geçen kış nedeniyle iki gece Erzurum’un Pasinler İlçesi’nin Korucuk Köyü’nde Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin dedesinin hanında askerlerle birlikte konaklar. Bu sırada Hoca Efendi’nin amcalarından Hacı Münir Efendi, Üstadın ayağındaki lastik ayakkabıların delindiğini, ayaklarının su aldığını ve bu parçalanmış ayakkabıların ayaklarını çok rahatsız ettiğini görür. Kıymetli ve sağlam bir ayakkabısını Üstad Bediüzzaman’a hediye etmek ister. Çok istirham etmesine rağmen Bediüzzaman kabul etmez.
Münir Efendi, sonra yemek hazırlar, istirahatı için yatağını yapar. Ertesi gün geldiğinde yatak hiç bozulmamış, yemeklere de hiç el sürülmemiştir. Şark insanının dünyasında hizmet ve ikramın ayrı bir yeri vardır. Yemeklerin yenilmediğini ve yatağın hiç bozulmadığını gören Münir Efendi:
– Benim ekmeğim helâldir. Allah’ını seversen ekmeğimi ye! der ve yemek için ısrar eder. Bediüzzaman, Münir Efendi’nin bu ısrarı karşısında:
– Bana bir kâse yoğurt getir, der.
Ertesi gün geldiğinde yoğurt kâsesinden bir veya iki kaşık kadar yoğurt alınmış; yatak yine bozulmamıştır. Bu durumu gören Münir Efendi;
– Efendi Hazretleri, seni gece boyunca izledim. İki gündür doğru dürüst yemek yemedin, yatağa girmedin. Gece sabaha kadar gözyaşı ile dua ve iltica ile meşgul oldun, nedir sendeki bu hal? der.
Bediüzzaman Hazretleri ona:
– Kardeşim, bu milletin omzuna inen musibet Cehennem ateşine denk bir musibettir. Bende ne uyku bıraktı ne de iştah… diye cevap verir.
Hocaefendi’nin babası Ramiz Efendi ile Üstad’ın buluşması da bu mekânda gerçekleşir. O döneme kadar dinî ilimlerle meşgul olamayan Ramiz Efendi’nin:
- Alem-i İslam bu halinden nasıl kurtulur?” sorusuna karşılık Üstad:
- Herkes kendi çocuğunu okutursa, sahabeyi öğretirse sorun kalmaz, cevabını verir.
Bediüzzaman daha o günlerden radikalizm tehlikesine dikkat çeker. Buna karşı koymanın en etkili yolunun sahabe hayatını öğrenmek ve öğretmek olduğunu anlatır. Ramiz Efendi’ye nasihatlerde bulunur. Bu diyalogdan sonra Ramiz Efendi kendisini ilme adar. Kur’an-ı Kerim, fıkıh, siyer, hadis gibi İslâmî ilimlerde derinleşir. Ramiz Efendi’deki coşkun sahabe aşkının Bediüzzaman’la karşılaştığı o günlerden geldiği söylenir.
Hocafendi, babasındaki bu sahabe muhabbetini şöyle anlatıyor:
- (Babam) Sünniydi. Sünnilik yanı çok kuvvetliydi. Bütün imamlara sonsuz saygı duyardı. Sahabi Efendilerimize cinnet derecesinde bir merbutiyeti vardı. Onun sahabiden bahseden kitapları hep aşınmış ve yer yer yırtılmıştır. Kimbilir her birini kaç defa okumuştur.’
‘Sahabe-i kiramın hayatlarını konu alan eserleri sıkça okumak ve okunanları tatbikte kararlı olmak günümüzde daha çok ehemmiyet arzetmektedir. Çünkü onlar misaldir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabeyi gökteki yıldızlara benzetmiş ve "Hangisinin atmosfer ve kudsî cazibesine girseniz bana ulaşırsınız." işaretinde bulunmuş ve onların birer hidayet meşalesi olduklarını söylemiştir. Sahabenin hasbiliği, feragati, diğergâmlığı, derdi, ızdırabı, çilesi ve bütün bunların yekûnunu çerçeveleyen şuuru öğrenilmedikçe, onlar gibi olma, onlar gibi davranma elbette imkânsızdır.
Sahabeleri, tarih sahnesinden öğrenmek çok rahat şeylerdir. “Asıl mesele, onlar hakkında anlatılan o güzellikleri içinde yaşamaktır.” diyor Hocaefendi ve şöyle devam ediyor: “Yolumuzu aydınlatan o yıldızların ifade ettiği manaları nefsimizde yaşayabilme şevki, aşkı, vecdi ve bu husustaki cehdimizdir. Eğer bu sözler içimizde gerçekten onlar gibi olma aşkını, ateşini uyandırıyorsa çok güzeldir. Yok sadece bir anlık bir duygu, iki üç damla gözyaşından sonra mesele olduğu yerde kalıyorsa çok fenadır. Biz batıyoruz demektir. Çünkü bu yıldızlarla ilgili anlatılan meseleler çocukları uyku saatinde uyutmak için söylenen ninni mahiyetinde olmadığı gibi basit hayalet nevinden hikayeler de değildir. Allah’ın beğendiği ve Kutsal kitabında bize örnek olsun diye tablolaştırdığı, hakikati yaşamış bir cemaatin hayatından kristallerdir. Resulullah Aleyhissalat u vesselam, bu ashabı gökteki yıldızlara benzetmiştir. Anlatılan konular karşısında kalbimizde teessür ve bir parça da hasret uyanıp biz ne zaman onların mahiyetinde olacağız şevki, iyi olmak iştiyakı uyanıyorsa inşallah iyi yoldayız demektir. Herkes vicdanına sorsun…”
Sa'd İbn Rebi, Efendimiz tarafından çok sevilen bir sahabiydi. Uhud'da, bir an gözlerden kaybolur. Efendimiz yanındaki sahabilere, etrafı bir arayın der. Arar ve onu koma halinde ağır yaralı yatıyor bulurlar. O kendisini bulan zata döner ve şu ibret verici sözleri söyler: 'Sizin nabzınız attığı müddetçe Efendimiz'e bir şey olursa, Allah'a vereceğiniz hesabın altından kalkamazsınız. Allah Resûlü'ne benden selam söyleyin, Uhud'un verasından üfül üfül esen Cennetin kokularını duyuyorum..'
Evet, bugün insanlar, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşayışımızdan okuyamıyor ve biz o güzellikleri kendi imajımıza kurban etmişsek Allah’a hesabını veremeyiz. Zira, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahirzamandaki kardeşleri olarak bize ümit bağlamış.
Ve son söz olarak, Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kim kendisine ümit bağlayanın ümidini kırarsa, Allah da kıyamet gününde onun beklentilerini karşılıksız bırakır.”
Hasılı, bize bağlanan ümitleri kırmayalım… Hizmet erlerine bu yaraşır.
[Fikret Kaplan] 7.1.2019 [Samanyolu Haber]
Değişik yerlerde kendi ocaklarını yakıyor, tüttürüyor o. Özellikle dokuz asır dine hizmet etmiş Anadolu topraklarında onun tutuşturduğu yangınların sisi-dumanı her tarafı sarmış ve göz gözü görmez olmuş bugün. Herkesin bozgunculuk yaptığı bu dönemde tamir yolunu tutup can siperane mücadele veren gariplere karşı öfkesi ise hiç görülmemiş şekilde.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashab-ı kiramın başına bir elini koyarken, öbür elini de ahir zamanda gelecek bir cemaatin başına koyuyorsa şayet, şeytan onlara karşı daha bir gazaplanacak ve avenelerini var gücüyle onların üzerine salacaktır. Bu düşmanlığı, o cemaatin, temsil ettiği ehemmiyetli meseleden ötürüdür. Bir cemaat, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve güzide ashabının icra ettiği vazifenin altına girmişse elhak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine lâyık kadirşinaslığı gösterecek ve bu cemaate kendi asrından elini uzatarak onlara "Selâm olsun!" diyecektir. Buna karşılık şeytan ve avaneleri de gayzla bileneceklerdir.
Bir zamanlar, şeytan ve avaneleri bize ilişmiyor, çünkü, biz akıl ve firasetimizle güzergah emniyetimizi sağlıyoruz, derken aslında peygamberlerin başına neler geldiğini ve zalimlerin kimlere musallat olduğunu göz ardı etmiştik. İnsan ve cin şeytanları ancak kendi dostlarına, yakın buldukları kimselere ve “Şimdilik bunların zararları yok!” dediklerine musallat olmazlar. Bunu atlamıştık.
Hiç şüphesiz bir kısmımızın da dinine hizmet ettiğini zannederek esas nefsine hizmet etmesi, gafil ve cahil çevrenin alkışlarıyla da şımarması ve kendisine yönelen övgü ve takdirlerle hizmeti kendi malıymış ve hakkıymış gibi sahip çıkması şeytanın elini son derece güçlendirmişti.
Önümüzde bize yol gösteren dertli Rehberimiz onlarca yıl bugün yaşadığımız bu imtihan sürecini anlatmasına rağmen onu da anlayamamıştık. Hep kulak arkasına atıp durmuştuk. Şimdi sosyal medyada yaşadığımız bu ağır süreci en ince ayrıntısına kadar şerh eden o yazıları okuyup hayretle ‘Vay be! Vay be!’ diyoruz. Toz pembe günlerde Cennetin hülyalarını kurarken, bunun mutlaka kandan irinden deryalardan, sarp yokuşlardan, zindanlardan, esaretlerden, zulümlerden, işkenceden geçeceğini hiç hesaba katmıyorduk. Yolun kaderinin bu olduğunu hiç düşünmemiştik. O yüzden bugün, hep birilerini suçlama; bir suçlu arama, bulma peşindeyiz. Uhuvveti bozacağımız anı heyecanla bekliyor şeytan.
Elbette, doğru bildiğimiz şeyin müdafaasından geriye durmamalıyız. Ama bugün asıl yapılması gereken bu yangın içerisinde, falanı filanı suçlu göstermek yerine öncelikle kendimizle meşgul olmak ve kendimizi düzeltmektir. Bize bunları reva gören zalimleri dünyaya teşhir ederken diğer yandan da: “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat etti?” diye düşünmektir.
Bir de kaderi yönden, meseleye nasıl bakarsak bakalım Allah’ın dediği olur. O (celle celâluhu) ne murad buyurmuşsa, o olur: “Ben bu hizmetin iyilik ve güzelliklerinin bütün dünyaca duyulmasını istiyorum!” derse, öyle olur.
Allah, o yüzden bizi saçtı-savurdu tohumlar gibi, dünyanın dört bir yanına. Fideler gibi dikti. Tâ ki İslamiyet’in o güzel çehresini gösterelim. Mevsimi gelince başağa, ağaca yürüyelim. Meyveye duralım. İhlasın derinliğine göre, bire yedi başak, on başak verelim; her başak, yüz dâne versin Allah’ın izni ve inayetiyle.
Bugün, arkada kalan, sorguda, zindanda, çaresizliğin kollarında veya göç yolunda, hicret yurdunda ızdırap çekenlere hem fiili hem de kavli duayla el uzatırken diğer taraftan Rabbimiz’in muradı istikametinde bulunduğumuz ülkelerde toplumla entegre olmaya çalışıyoruz. Zira, İslam’ın o aydınlık çehresi o kadar karanlık gösterilmiş ki onu kendi aydınlığı ile gösterecek, yaşatacak insanlara çok ihtiyaç var. Evet, televizyon kameraları karşısında insanları öldürmekle, kesmekle kendilerini ifade etmeye çalışan, radikal, taşkın vahşî ruhların, İslam’ın çehresini karartmasına karşılık, bizim İslamiyet’in sevgi, hoşgörü ve barışçı yüzünü göstermemiz farzlar üstü farz bir görev olarak duruyor önümüzde. Korkunç bir radikalizm problemiyle sarsılıyor dünya.
Ensar ve muhacir bütün hizmet gönüllüleri her geçen gün büyüyen ve kanser haline gelen bu problem karşısında el ele, omuz omuza verip çözüm üretmek zorundalar. Artık, Müslümanlar olarak kendi problemlerimizle yüzleşmekten bizi alıkoyan komplo teorilerine sığınmaktan vazgeçip bir muhasebe yapmalıyız. Aktif olarak hayatın içinde yer almalıyız. İnsanlar, gerçek Müslüman profilini yaşayışıyla ortaya koyan temsiller görmeli. Cazibe merkezi haline gelmeliyiz. Cemiyetler, İslam’ı yanlış temsil etmemizden dolayı totaliter zihin yapılı grupların eline düşmemeli. Boşlukta olan kimselerin ümitsizliğe düşmesine ve farklı arayışlara girmesine fırsat vermemeliyiz.
İslam anlayışımızı ve yaşayışımızı zamanın yaptığı tefsirlerin ışığında gözden geçirmeli ve özeleştiri yapabilmeliyiz. Bu, İslami gelenekten kopmak demek değil, tam tersine muhtemel inhiraflarımızın farkına varma ve onlardan sıyrılarak Kur'an ve Sünnetin ruhuna ve özüne tekrar sahip çıkmak demektir.
İnsanlığın radikalizm belasından kurtulması için herkesle omuz omuza çalışırken öte yandan dinimizin dırahşan çehresine atılan bu ziftin ancak sahabe hayatıyla temizlenebileceğini unutmamak gerek.
Bediüzzaman,1925 yılında Van’dan sürgüne mecbur edilirken çok şiddetli geçen kış nedeniyle iki gece Erzurum’un Pasinler İlçesi’nin Korucuk Köyü’nde Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin dedesinin hanında askerlerle birlikte konaklar. Bu sırada Hoca Efendi’nin amcalarından Hacı Münir Efendi, Üstadın ayağındaki lastik ayakkabıların delindiğini, ayaklarının su aldığını ve bu parçalanmış ayakkabıların ayaklarını çok rahatsız ettiğini görür. Kıymetli ve sağlam bir ayakkabısını Üstad Bediüzzaman’a hediye etmek ister. Çok istirham etmesine rağmen Bediüzzaman kabul etmez.
Münir Efendi, sonra yemek hazırlar, istirahatı için yatağını yapar. Ertesi gün geldiğinde yatak hiç bozulmamış, yemeklere de hiç el sürülmemiştir. Şark insanının dünyasında hizmet ve ikramın ayrı bir yeri vardır. Yemeklerin yenilmediğini ve yatağın hiç bozulmadığını gören Münir Efendi:
– Benim ekmeğim helâldir. Allah’ını seversen ekmeğimi ye! der ve yemek için ısrar eder. Bediüzzaman, Münir Efendi’nin bu ısrarı karşısında:
– Bana bir kâse yoğurt getir, der.
Ertesi gün geldiğinde yoğurt kâsesinden bir veya iki kaşık kadar yoğurt alınmış; yatak yine bozulmamıştır. Bu durumu gören Münir Efendi;
– Efendi Hazretleri, seni gece boyunca izledim. İki gündür doğru dürüst yemek yemedin, yatağa girmedin. Gece sabaha kadar gözyaşı ile dua ve iltica ile meşgul oldun, nedir sendeki bu hal? der.
Bediüzzaman Hazretleri ona:
– Kardeşim, bu milletin omzuna inen musibet Cehennem ateşine denk bir musibettir. Bende ne uyku bıraktı ne de iştah… diye cevap verir.
Hocaefendi’nin babası Ramiz Efendi ile Üstad’ın buluşması da bu mekânda gerçekleşir. O döneme kadar dinî ilimlerle meşgul olamayan Ramiz Efendi’nin:
- Alem-i İslam bu halinden nasıl kurtulur?” sorusuna karşılık Üstad:
- Herkes kendi çocuğunu okutursa, sahabeyi öğretirse sorun kalmaz, cevabını verir.
Bediüzzaman daha o günlerden radikalizm tehlikesine dikkat çeker. Buna karşı koymanın en etkili yolunun sahabe hayatını öğrenmek ve öğretmek olduğunu anlatır. Ramiz Efendi’ye nasihatlerde bulunur. Bu diyalogdan sonra Ramiz Efendi kendisini ilme adar. Kur’an-ı Kerim, fıkıh, siyer, hadis gibi İslâmî ilimlerde derinleşir. Ramiz Efendi’deki coşkun sahabe aşkının Bediüzzaman’la karşılaştığı o günlerden geldiği söylenir.
Hocafendi, babasındaki bu sahabe muhabbetini şöyle anlatıyor:
- (Babam) Sünniydi. Sünnilik yanı çok kuvvetliydi. Bütün imamlara sonsuz saygı duyardı. Sahabi Efendilerimize cinnet derecesinde bir merbutiyeti vardı. Onun sahabiden bahseden kitapları hep aşınmış ve yer yer yırtılmıştır. Kimbilir her birini kaç defa okumuştur.’
‘Sahabe-i kiramın hayatlarını konu alan eserleri sıkça okumak ve okunanları tatbikte kararlı olmak günümüzde daha çok ehemmiyet arzetmektedir. Çünkü onlar misaldir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabeyi gökteki yıldızlara benzetmiş ve "Hangisinin atmosfer ve kudsî cazibesine girseniz bana ulaşırsınız." işaretinde bulunmuş ve onların birer hidayet meşalesi olduklarını söylemiştir. Sahabenin hasbiliği, feragati, diğergâmlığı, derdi, ızdırabı, çilesi ve bütün bunların yekûnunu çerçeveleyen şuuru öğrenilmedikçe, onlar gibi olma, onlar gibi davranma elbette imkânsızdır.
Sahabeleri, tarih sahnesinden öğrenmek çok rahat şeylerdir. “Asıl mesele, onlar hakkında anlatılan o güzellikleri içinde yaşamaktır.” diyor Hocaefendi ve şöyle devam ediyor: “Yolumuzu aydınlatan o yıldızların ifade ettiği manaları nefsimizde yaşayabilme şevki, aşkı, vecdi ve bu husustaki cehdimizdir. Eğer bu sözler içimizde gerçekten onlar gibi olma aşkını, ateşini uyandırıyorsa çok güzeldir. Yok sadece bir anlık bir duygu, iki üç damla gözyaşından sonra mesele olduğu yerde kalıyorsa çok fenadır. Biz batıyoruz demektir. Çünkü bu yıldızlarla ilgili anlatılan meseleler çocukları uyku saatinde uyutmak için söylenen ninni mahiyetinde olmadığı gibi basit hayalet nevinden hikayeler de değildir. Allah’ın beğendiği ve Kutsal kitabında bize örnek olsun diye tablolaştırdığı, hakikati yaşamış bir cemaatin hayatından kristallerdir. Resulullah Aleyhissalat u vesselam, bu ashabı gökteki yıldızlara benzetmiştir. Anlatılan konular karşısında kalbimizde teessür ve bir parça da hasret uyanıp biz ne zaman onların mahiyetinde olacağız şevki, iyi olmak iştiyakı uyanıyorsa inşallah iyi yoldayız demektir. Herkes vicdanına sorsun…”
Sa'd İbn Rebi, Efendimiz tarafından çok sevilen bir sahabiydi. Uhud'da, bir an gözlerden kaybolur. Efendimiz yanındaki sahabilere, etrafı bir arayın der. Arar ve onu koma halinde ağır yaralı yatıyor bulurlar. O kendisini bulan zata döner ve şu ibret verici sözleri söyler: 'Sizin nabzınız attığı müddetçe Efendimiz'e bir şey olursa, Allah'a vereceğiniz hesabın altından kalkamazsınız. Allah Resûlü'ne benden selam söyleyin, Uhud'un verasından üfül üfül esen Cennetin kokularını duyuyorum..'
Evet, bugün insanlar, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşayışımızdan okuyamıyor ve biz o güzellikleri kendi imajımıza kurban etmişsek Allah’a hesabını veremeyiz. Zira, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahirzamandaki kardeşleri olarak bize ümit bağlamış.
Ve son söz olarak, Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kim kendisine ümit bağlayanın ümidini kırarsa, Allah da kıyamet gününde onun beklentilerini karşılıksız bırakır.”
Hasılı, bize bağlanan ümitleri kırmayalım… Hizmet erlerine bu yaraşır.
[Fikret Kaplan] 7.1.2019 [Samanyolu Haber]
Onu oraya Allah yerleştirdi [Abdullah Aymaz]
Kardeşleri Yusuf’u kıra götürüp onu bir kuyunun dibine atmayı kararlaştırdıklarında, kendisine, “İleride, hiç beklemedikleri bir sırada, sana yaptıkları bu işi kardeşlerine hatırlatacaksın’ diye vahyettik.” (Yusuf Suresi, 12/15)
İleri tevhid ve iman adına büyük hizmetlerde bulunacaklara, teselli ve müjde için, belâ ve musibetler başlarına gelince sekineleri inmeye başlar. Bu zulümlü ve gadirli süreçte de mağdur ve mazlumlar için benzer mazhariyetler olmuştur.
“Akşam olunca, ağlayarak babalarına geldiler. Dediler ki: ‘Ey babamız, Yusuf’u eşyalarımızın yanına bırakarak yarış yapmaya gitmiştik, o sırada onu kurt kapıverdi; her ne kadar söylediğimiz doğru olsa da, bize inanmayacaksın. Yusuf’un yalandan kana bulanmış gömleğini getirdiler. Babaları Yakub dedi ki; ‘Anlaşılan nefsiniz sizi kötü bir işe sürüklemiş. Bana düşen güzel bir sabırdır. Anlattıklarınız karşısında Allah’ın yardımına sığınıyorum.’ (12/16-18)
İçlerindeki hasedin korkunç dürtülerini denetleyip gemleyemedikleri için yaptıkları kötülüğü yalanla örtmeye çalıştılar. Ama her söz ve tavırları, Allah’ın Peygamberi Hz. Yakup karşısında âdeta “Biz yalan söylüyoruz!..” diye bas bas bağırıyordu. Çünkü en başta kendisinden de daha büyük bir peygamber olacağının müjdesi kutlu bir rüya ile bildirilen Yusuf’u kurtların yemesi mümkün değildi. Hiç parçalanmadan çıkarılıp üzerine yalancı bir kan sürülmüş olan ‘gömlek yalanı’ da bir ucundan güçlü bir delil olarak ele veriyordu. Te’vîl-i Ehâdis hakikatına yani hem rüyaların hem de olayların dilini çözüp, olacak ve olmuşları anlama ilmine mazhar bir peygamberin bu toyların, acemice davranışlarını hemen okumaması mümkün değil. Peki mesele bu kadar net iken niçin o koca peygamber onları yanından kovmadı veya teker teker falakaya yatırıp yaptıkları suçu itiraf ettirmedi. Yani yaptıkları suça uygun ağır bir ceza vermedi? Bizler evet buna benzer şeylerle de karşılaşıyoruz. “Niye suçu sabit falancalar hâlâ huzurla tutuluyor?” diye itirazlar geliyor.
Yakup Aleyhisselam bu bedâhet karşısında “Artık bana zorlu, yaman ama güzel bir sabır düşüyor” deyip Allah’ın yardımına sarılıp sığınıyor. Çünkü bozuk bir toplum içinde, evlatların bozulup gitmelerine, haset ve inat ile inkâra kapılmalarına gönlü râzı olmuyor. Yaptıkları kötülük ve hıyanete karşı öfke, nefret duysa da, o işler ona çok iğrenç gelse de onların cehennem ateşiyle cezalandırılmalarını istemiyor. Onları yavaş yavaş, düzeltmeye, terbiye etmeye çalışıyor ve gün gelip de suçlarını itiraf ederek derin bir tevbe-istiğfarla dönüş yapmalarını aktif sabırla bekliyor. Bilmiyorum anlatabiliyor muyum… Günümüzde akıllara gelen bazı sorulara da cevap olabilir diye bunları ekliyorum…
“Bir kervan geldi, sucularını su almaya gönderdiler. Adam kovasını kuyuya sarkıtınca, ‘Müjde! İşte size bir oğlan çocuğu!’ dedi. Kervandakiler onu satmak için sakladılar. Halbuki Allah ne yaptıklarını biliyordu. Yusuf’u ucuz bir fiyatla, birkaç paraya sattılar. Çünkü onu bir an önce ellerinden çıkarmak istiyorlar (paraya önem vermez gibi görünüyorlar)dı.” (12/19-20)
Bakınız bu masum çocuğu kader nasıl ve ne şekillerde nelere sürüklüyor. İşte bu yolun kaderi böyle!.. Hasede uğrayacaksın, kuyuya atılacaksın bir köle gibi satılacaksın… Ama kaderin bir haset rüzgarı ile buralara sürüklediği ve bizlere zâhiren acı gelen bu ibretli olayı biz de takip ediyoruz. Ama bir de bakıyoruz onu satın alıp saraya götüren kişi Mısır Azizi, yani Baş Vezir, yani Başbakan… Yusuf’un iyi bir karakter taşıdığının farkına varmış ve köle pazarından tercihan sarayına alıp getirmişti.
“Onu satın alan Mısır Azizi, karısına, ‘Bu çocuğa iyi bak, ileride işimize yarayabilir, belki de onu evlat ediniriz.’ dedi. Böylece Yusuf’u (mekkennâ) oraya Biz yerleştirdik (Mısır’da ona güvenli bir barınak sağladık.) ona olayların (rüyaların da ) tabirine ait bilgiler öğrettik. Allah her zaman işine, emrine galiptir ( yapmak istediği işleri kesinlikle yürütür.) Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (12/21)
Kehf Suresinde bahsedilen Zülkarneyn Aleyhisselam için hakkında da “mekkennâ” yerleştirdik, arzda icraat yapması için müknetler, yönetim hürriyeti verdik. (Hatta ayrıca herşeyden sebepler hazırladık) ifadeleri kullanılıyor. Zülkarneyn Aleyhisselam Hz. İbrahim döneminde gelmiş ve Hızır Aleyhisselamdan ders almış, Allah tarafından desteklenmiş bir zâttır…
Kur’an âyetlerinin çok yönlü mânâ yüklü bu ifadelerinden anlıyoruz ki, üvey kardeşler hangi planları kurarlarsa kursunlar, kervancılar hangi fırıldağı çevirirlerse çevirsinler, neticede bunların hepsi de sadece Kader Plânına, Allah’ın muradına hizmet ediyorlar.
Aynı şekilde 180’den fazla ülkede eğitim hizmeti vererek fakirlikle, tefrika ile, anarşi ve terörle mücadele eden, diyaloglarla sulh-i umûbiyi temine çalışan bu hizmete test için çok yukarılardan planlananlar, Türkiye’deki derinlerin hınç ve öfkesiyle maşalarına yaptırdıkları akıl almaz haksızlıklar, hukuksuzluklar, işkence ve zulümler sadece Hizmeti dünya çapında kaliteli işler yapmak için Kaderin Planı üzerine hayırlı işler yapmaya mecbur eder.
Çünkü “eşik gardiyanları” bir alt eşikten, bir üst eşike yükselmeye engel teşkil eder. İnsanlar yerlerini yurtlarını kolay kolay terkedip daha iyi, daha yüksek pozisyonlara ilerleyebilmek için alışkanlıklarını, ülfet-ünsiyet ettikleri yerleri terkedip gitmek istemezler. Masum Ehl-i Beyt, dünyaya yayılıp, İslami Güzellikleri yaşayarak göstermek için güneşin doğup battığı her yere gitmek zorunda idiler. Ama Medine’yi, Mekke’yi nasıl terketsinler. Tarihleri ve herşeyleri orada 50 bin, 100 bin kat sevaplar orada. Ama yapacakları hicretler daha büyük sevapları saklıyordu. Masum ve mazlum oldukları halde bazı zâlimlerin, Yezidlerin kahrına uğrayıp dünyaya dağılmışlardı… Kader öyle istiyordu. Murad-ı İlahî öyle idi…
[Abdullah Aymaz] 7.1.2019 [Samanyolu Haber]
İleri tevhid ve iman adına büyük hizmetlerde bulunacaklara, teselli ve müjde için, belâ ve musibetler başlarına gelince sekineleri inmeye başlar. Bu zulümlü ve gadirli süreçte de mağdur ve mazlumlar için benzer mazhariyetler olmuştur.
“Akşam olunca, ağlayarak babalarına geldiler. Dediler ki: ‘Ey babamız, Yusuf’u eşyalarımızın yanına bırakarak yarış yapmaya gitmiştik, o sırada onu kurt kapıverdi; her ne kadar söylediğimiz doğru olsa da, bize inanmayacaksın. Yusuf’un yalandan kana bulanmış gömleğini getirdiler. Babaları Yakub dedi ki; ‘Anlaşılan nefsiniz sizi kötü bir işe sürüklemiş. Bana düşen güzel bir sabırdır. Anlattıklarınız karşısında Allah’ın yardımına sığınıyorum.’ (12/16-18)
İçlerindeki hasedin korkunç dürtülerini denetleyip gemleyemedikleri için yaptıkları kötülüğü yalanla örtmeye çalıştılar. Ama her söz ve tavırları, Allah’ın Peygamberi Hz. Yakup karşısında âdeta “Biz yalan söylüyoruz!..” diye bas bas bağırıyordu. Çünkü en başta kendisinden de daha büyük bir peygamber olacağının müjdesi kutlu bir rüya ile bildirilen Yusuf’u kurtların yemesi mümkün değildi. Hiç parçalanmadan çıkarılıp üzerine yalancı bir kan sürülmüş olan ‘gömlek yalanı’ da bir ucundan güçlü bir delil olarak ele veriyordu. Te’vîl-i Ehâdis hakikatına yani hem rüyaların hem de olayların dilini çözüp, olacak ve olmuşları anlama ilmine mazhar bir peygamberin bu toyların, acemice davranışlarını hemen okumaması mümkün değil. Peki mesele bu kadar net iken niçin o koca peygamber onları yanından kovmadı veya teker teker falakaya yatırıp yaptıkları suçu itiraf ettirmedi. Yani yaptıkları suça uygun ağır bir ceza vermedi? Bizler evet buna benzer şeylerle de karşılaşıyoruz. “Niye suçu sabit falancalar hâlâ huzurla tutuluyor?” diye itirazlar geliyor.
Yakup Aleyhisselam bu bedâhet karşısında “Artık bana zorlu, yaman ama güzel bir sabır düşüyor” deyip Allah’ın yardımına sarılıp sığınıyor. Çünkü bozuk bir toplum içinde, evlatların bozulup gitmelerine, haset ve inat ile inkâra kapılmalarına gönlü râzı olmuyor. Yaptıkları kötülük ve hıyanete karşı öfke, nefret duysa da, o işler ona çok iğrenç gelse de onların cehennem ateşiyle cezalandırılmalarını istemiyor. Onları yavaş yavaş, düzeltmeye, terbiye etmeye çalışıyor ve gün gelip de suçlarını itiraf ederek derin bir tevbe-istiğfarla dönüş yapmalarını aktif sabırla bekliyor. Bilmiyorum anlatabiliyor muyum… Günümüzde akıllara gelen bazı sorulara da cevap olabilir diye bunları ekliyorum…
“Bir kervan geldi, sucularını su almaya gönderdiler. Adam kovasını kuyuya sarkıtınca, ‘Müjde! İşte size bir oğlan çocuğu!’ dedi. Kervandakiler onu satmak için sakladılar. Halbuki Allah ne yaptıklarını biliyordu. Yusuf’u ucuz bir fiyatla, birkaç paraya sattılar. Çünkü onu bir an önce ellerinden çıkarmak istiyorlar (paraya önem vermez gibi görünüyorlar)dı.” (12/19-20)
Bakınız bu masum çocuğu kader nasıl ve ne şekillerde nelere sürüklüyor. İşte bu yolun kaderi böyle!.. Hasede uğrayacaksın, kuyuya atılacaksın bir köle gibi satılacaksın… Ama kaderin bir haset rüzgarı ile buralara sürüklediği ve bizlere zâhiren acı gelen bu ibretli olayı biz de takip ediyoruz. Ama bir de bakıyoruz onu satın alıp saraya götüren kişi Mısır Azizi, yani Baş Vezir, yani Başbakan… Yusuf’un iyi bir karakter taşıdığının farkına varmış ve köle pazarından tercihan sarayına alıp getirmişti.
“Onu satın alan Mısır Azizi, karısına, ‘Bu çocuğa iyi bak, ileride işimize yarayabilir, belki de onu evlat ediniriz.’ dedi. Böylece Yusuf’u (mekkennâ) oraya Biz yerleştirdik (Mısır’da ona güvenli bir barınak sağladık.) ona olayların (rüyaların da ) tabirine ait bilgiler öğrettik. Allah her zaman işine, emrine galiptir ( yapmak istediği işleri kesinlikle yürütür.) Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (12/21)
Kehf Suresinde bahsedilen Zülkarneyn Aleyhisselam için hakkında da “mekkennâ” yerleştirdik, arzda icraat yapması için müknetler, yönetim hürriyeti verdik. (Hatta ayrıca herşeyden sebepler hazırladık) ifadeleri kullanılıyor. Zülkarneyn Aleyhisselam Hz. İbrahim döneminde gelmiş ve Hızır Aleyhisselamdan ders almış, Allah tarafından desteklenmiş bir zâttır…
Kur’an âyetlerinin çok yönlü mânâ yüklü bu ifadelerinden anlıyoruz ki, üvey kardeşler hangi planları kurarlarsa kursunlar, kervancılar hangi fırıldağı çevirirlerse çevirsinler, neticede bunların hepsi de sadece Kader Plânına, Allah’ın muradına hizmet ediyorlar.
Aynı şekilde 180’den fazla ülkede eğitim hizmeti vererek fakirlikle, tefrika ile, anarşi ve terörle mücadele eden, diyaloglarla sulh-i umûbiyi temine çalışan bu hizmete test için çok yukarılardan planlananlar, Türkiye’deki derinlerin hınç ve öfkesiyle maşalarına yaptırdıkları akıl almaz haksızlıklar, hukuksuzluklar, işkence ve zulümler sadece Hizmeti dünya çapında kaliteli işler yapmak için Kaderin Planı üzerine hayırlı işler yapmaya mecbur eder.
Çünkü “eşik gardiyanları” bir alt eşikten, bir üst eşike yükselmeye engel teşkil eder. İnsanlar yerlerini yurtlarını kolay kolay terkedip daha iyi, daha yüksek pozisyonlara ilerleyebilmek için alışkanlıklarını, ülfet-ünsiyet ettikleri yerleri terkedip gitmek istemezler. Masum Ehl-i Beyt, dünyaya yayılıp, İslami Güzellikleri yaşayarak göstermek için güneşin doğup battığı her yere gitmek zorunda idiler. Ama Medine’yi, Mekke’yi nasıl terketsinler. Tarihleri ve herşeyleri orada 50 bin, 100 bin kat sevaplar orada. Ama yapacakları hicretler daha büyük sevapları saklıyordu. Masum ve mazlum oldukları halde bazı zâlimlerin, Yezidlerin kahrına uğrayıp dünyaya dağılmışlardı… Kader öyle istiyordu. Murad-ı İlahî öyle idi…
[Abdullah Aymaz] 7.1.2019 [Samanyolu Haber]
2018’in ekonomi öyküsü [Bahadır Polat]
Soğan kuru dolar kuruna karşı…
2018 erken seçim yılıydı ama sene boyunca asıl konuşulan ekonomi oldu. Aslında seçimlerin erkene alınmasının asıl gerekçesi de ekonomideki kriz havasıydı. Yaklaşan tehlikenin kokusunu almakta gecikmeyen Saray, yine Devlet Bahçeli formülünü kullanarak, 1,5 yıl önceden seçime gitti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yeni sistemin bu ilk seçiminde işi riske atmak istemedi ve ekonomideki hava henüz “sonbahar” aşamasındayken seçime gitti ve istediğini aldı.
Nitekim erken seçim hamlesinin önemi yaz aylarında ortaya çıktı.
Türkiye ağustos ayında kur şokuyla sarsıldı. Dolar 7, Euro ise 8 liraya dayandı. Döviz borcu çok yüksek seviyedeki özel sektör elbette büyük sarsıntı yaşadı. OHAL döneminde yasaklanan iflas ertelemeler yerini, konkordato ilanlarına bıraktı. Yılın ikinci yarısında, iflastan önce son çıkış denebilecek konkordato ilanlarında patlama yaşandı. Ticaret Bakanlığı verilerine göre 2018 sonlarında konkordato ilan eden şirket sayısı 1000’di. Resmi olmayan rakamınsa çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.
Konkordato ilan eden şirketler alacaklıların baskısından geçici de olsa kurtuldu, borçlar ertelendi ancak olan bu firmalara iş yapan yüzbinlerce küçük şirkete oldu. Alacaklarını tahsil edemeyen Anadolu’dan binlerce esnaf, konkordato bile ilan edemeden kepenk kapattı. İşsizlik oranları 2008-2009 küresel krizinden bu yana en yüksek seviyeye tırmandı.
2018, artık unutmaya başladığımız “enflasyon canavarının” da yeniden sahne aldığı yıldı. Ağustostaki döviz krizi yatışmaya başlamışken, eylül ayında yıllık enflasyon yüzde 25’i aşarak, 2002 seviyesine yükseldi. AKP’nin alışık olmadığı bu yüksek enflasyon oranı, Türkiye İstatistik Kurumu başkan yardımcısı Enver Taştı’nın da başını yedi! 3 ekimde yüzde 25,2 enflasyon açıklayan bürokrat, 6 ekimde görevden alındı.
Nitekim bu idari tasarruftan sonra düşüşe geçen enflasyon, yılı Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın, Yeni Ekonomi Programı’nda açıkladığı yüzde 20,80 seviyesininde altında kapattı! Düşen enflasyon sayesinde memur ve emeklinin maaş zamları yüzde 10’da kaldı. Hazinemiz de muradına erdi. Bu hengamede, “Merkez Bankası’nın sene başında ilan ettiği yüzde 5 enflasyon hedefine ne oldu” diye kimse sormadı elbette!
Enflasyon demişken kuru soğana değinmeden olmaz. Ağustosta döviz kuru şokunu yaşayan ekonomi bu kez kuru soğanla sarsıldı! Şaka gibi gelse de evet, gerçekten sarsıldı. Ekim kasım ayları soğan ve patates deposu baskınlarıyla geçti. Zabıtalar, jandarma eşliğinde enflasyon canavarını uyandıran kuru soğanın peşine düştü!
Depo baskınlarıyla yara almış görünse de, enflasyon sepetinde kuru soğan yüzde 185’lik fiyat artışıyla 2018’in şampiyonu olmayı yinede başardı. Böyle giderse seçim öncesi kameralar eşliğinde yine depo baskınları görmemiz muhtemeldir. Ne de olsa kuru soğan her evin ihtiyacı, acısı da bol malzemesi de…
NOT DEFTERİ…
Borç ‘şirketin’ kamçısıdır
2018, küçük ve orta büyüklükteki şirketler için iflas ve konkordato yılıysa, büyükler için de “yapılandırma” dönemiydi. Mayıs ayında, Ülker ve Doğuş Grubu gibi iki dev holdingin devasa borçlarını yapılandırmak için bankalarla masaya oturduğu haberi düştü ajans bültenlerine. Ülker’in sahibi Yıldız Holding 30, Doğuş Grubu ise 25 milyar liralık borcunu yapılandırmak için bankalarla görüşmelere başladı.
Bu iki grubu Türk Telekom hissedarı Otaş, Arkas, Bereket Enerji, Yeni Elektrik Üretim AŞ, BİS Enerji, Boyabat Hidroelektrik Santrali, Ak Enerji, Gama Holding, Emay İnşaat, Derindere Otomotiv, IC İçtaş Astaldi, Compenanta Dökümcülük ve Bimeks izledi.
Türkiye Bankalar Birliği, aralık sonunda yaptığı açıklama ile büyükler için “işlem tamam” dedi. Murat Bey ve Ferit Beyler derin bir nefes aldı! Yapılandırılan borç miktarı da 78 milyar liraya ulaştı.
Büyükler cephesinde vaziyet böyleyken, Şişli dolaylarından bir açıklama düşüyordu ajans bültenlerine. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu enflasyonla mücadeleye devam kararı aldığını ilan ediyordu. TMSF bu mücadeleyi, 15 Temmuz’dan sonra, “cemaat bağlantısı” gerekçesiyle hukuksuzca gasp edilen ve halen kendi yönettiği şirketler üzerinden yapacaktı!
Hayatın garip bir cilvesi olsa gerek, hep doğru yönetilmiş, kuruluşlarından bu yana vergi rekortmenliğini kimseye bırakmamış, bankalardan hiç yapılandırma istememiş ama buna rağmen hükümet tarafından gasp edilmiş şirketler; TMSF eliyle, “enflasyonla mücadele” adı altında hükümet kurtarıcılığına memur edilirken, bol bol devlet ihalesi alıp, bol keseden krediler kullanmış ve sonuçta borca batmış bazılarıysa, “siyaseten doğru pozisyon” almanın karşılığını “kurtarılarak” alıyordu…
BİR ŞİRKET ÖYKÜSÜ
Yüzyılın soygunu ve Telekom gerçeği
2018’de şirket halleri çok konuşuldu ama bunların hiç biri “Telekom soygunuyla” kıyaslanamaz. 2005 yılında “büyük bir başarı öyküsü” diye ambalajlanan bu özelleştirme, 13 yıl sonra, “büyük bir fiyaskoyla” sona eriyordu.
Süreci kısaca hatırlayacak olursak…
Lübnanlı Hariri ailesine ait Oger Telecom, 2005 yılında Türk Telekom’un yüzde 55’ini satın almak için Oger Telekomünikasyon AŞ’yi (OTAŞ) kurdu.
Türk Telekom’un yüzde 55’i, Suudi bağlantılı Lübnanlı Hariri ailesine satıldığında borcu yoktu ve kasasında da 2 milyar dolar nakit vardı. 2005-2015 arasında 14 milyar dolar net kâr elde etti. 2016’ya dek 12,6 milyar dolar temettü ödendi. Hariri’nin Oger şirketi, bunun 7 milyar dolarını kasasına koydu.
Oger, Türk Telekom’u borçlandırmaya başladı. Satılırken borçsuz şirket, 2016 sonu itibariyle 3,5 milyar dolar borca batırıldı. Üstelik bu borçlar dövize bağlı ve değişken faizli haldeydi.
Bu arada Oger şirketi özelleştirme parasını da ödemedi. Sadece ilk 1,4 milyarlık ilk ödemeyi ve sonraki 600 milyonluk iki taksiti 2013’te ödedi. Yani 7 milyar temettüyü ve kasadaki 2 milyar lirayı kasasına koydu ama borcunun yarısını bile ödemedi. Bütün bunlar olurken Telekom’un ikinci büyük ortağı “Türkiye Hazinesi” bu soyguna ses çıkarmadı.
Oger, özelleştirme bedelini ödeyecek parayı yurt dışından borç olarak aradı ama bulamadı. Bunun üzerine, hükümetin devreye girmesiyle, Türk bankalarından Oger’e 4,75 milyar dolar borç verdirildi.
Böylece Hariri’nin Oger’i sırasıyla hem devleti, hem satın aldığı şirketi, hem de Türk bankalarını soydu. Ayrıca ihale şartnamesine göre yasak olmasına rağmen Türk Telekom’un taşınmazlarını da satarak, parasını kasasına koydu.
Sonuçta, Telekom’un Hariri ailesinde bulunan yüzde 55 hissesi, kreditör bankaların kurduğu (Garanti, Akbank, İş Bankası ve Yapı Kredi) “Levent Yapılandırma Yönetimine” geçti.
Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirme hikayesi, cumhuriyet tarihinin en büyük devlet soygunu olarak yakın tarihimizdeki yerini aldı.
EKONOMİ SÖZLÜĞÜ
Konkordato:
Konkordato (İtalyanca aslıyla concordato) tarihte “Papalık makamıyla başka hükümetler arasında yapılan anlaşmalar” için kullanılan bir terim aslında.
Türkçeye iflas anlaşması olarak geçen konkordato, borçlunun, alacaklılarının üçte ikisiyle anlaşarak borçlarının en az yarısını ödemesi ve kalanını da ödeme planına bağlaması anlamına geliyor.
Ticaret mahkemesinin onayladığı bu anlaşmada alacaklılar, alacaklarının belli bir bölümünden feragat eder ya da vadesi gelmiş borçların vadesi uzatabilir.
RAKAMLARLA EKONOMİ
Enflasyon: %20,2
İşsizlik oranı: % 11,4 (Eylül 2018)
Genç işsizlik: % 21,6
Hane halkı toplam borcu: 541,7 milyar TL (2018 üçüncü çeyrek)
Toplam batık kredi tutarı: 96 milyar TL
Mahkemelerdeki icra dosyası sayısı: 25 milyon
Açlık sınırı: 1.950 lira (4 kişilik aile)
Yoksulluk sınırı: 6 bin 745 TL (4 kişilik aile)
Asgari ücret: 2 bin 20 TL (2019 için)
[Bahadır Polat] 7.1.2019 [Kronos.News]
2018 erken seçim yılıydı ama sene boyunca asıl konuşulan ekonomi oldu. Aslında seçimlerin erkene alınmasının asıl gerekçesi de ekonomideki kriz havasıydı. Yaklaşan tehlikenin kokusunu almakta gecikmeyen Saray, yine Devlet Bahçeli formülünü kullanarak, 1,5 yıl önceden seçime gitti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yeni sistemin bu ilk seçiminde işi riske atmak istemedi ve ekonomideki hava henüz “sonbahar” aşamasındayken seçime gitti ve istediğini aldı.
Nitekim erken seçim hamlesinin önemi yaz aylarında ortaya çıktı.
Türkiye ağustos ayında kur şokuyla sarsıldı. Dolar 7, Euro ise 8 liraya dayandı. Döviz borcu çok yüksek seviyedeki özel sektör elbette büyük sarsıntı yaşadı. OHAL döneminde yasaklanan iflas ertelemeler yerini, konkordato ilanlarına bıraktı. Yılın ikinci yarısında, iflastan önce son çıkış denebilecek konkordato ilanlarında patlama yaşandı. Ticaret Bakanlığı verilerine göre 2018 sonlarında konkordato ilan eden şirket sayısı 1000’di. Resmi olmayan rakamınsa çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.
Konkordato ilan eden şirketler alacaklıların baskısından geçici de olsa kurtuldu, borçlar ertelendi ancak olan bu firmalara iş yapan yüzbinlerce küçük şirkete oldu. Alacaklarını tahsil edemeyen Anadolu’dan binlerce esnaf, konkordato bile ilan edemeden kepenk kapattı. İşsizlik oranları 2008-2009 küresel krizinden bu yana en yüksek seviyeye tırmandı.
2018, artık unutmaya başladığımız “enflasyon canavarının” da yeniden sahne aldığı yıldı. Ağustostaki döviz krizi yatışmaya başlamışken, eylül ayında yıllık enflasyon yüzde 25’i aşarak, 2002 seviyesine yükseldi. AKP’nin alışık olmadığı bu yüksek enflasyon oranı, Türkiye İstatistik Kurumu başkan yardımcısı Enver Taştı’nın da başını yedi! 3 ekimde yüzde 25,2 enflasyon açıklayan bürokrat, 6 ekimde görevden alındı.
Nitekim bu idari tasarruftan sonra düşüşe geçen enflasyon, yılı Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın, Yeni Ekonomi Programı’nda açıkladığı yüzde 20,80 seviyesininde altında kapattı! Düşen enflasyon sayesinde memur ve emeklinin maaş zamları yüzde 10’da kaldı. Hazinemiz de muradına erdi. Bu hengamede, “Merkez Bankası’nın sene başında ilan ettiği yüzde 5 enflasyon hedefine ne oldu” diye kimse sormadı elbette!
Enflasyon demişken kuru soğana değinmeden olmaz. Ağustosta döviz kuru şokunu yaşayan ekonomi bu kez kuru soğanla sarsıldı! Şaka gibi gelse de evet, gerçekten sarsıldı. Ekim kasım ayları soğan ve patates deposu baskınlarıyla geçti. Zabıtalar, jandarma eşliğinde enflasyon canavarını uyandıran kuru soğanın peşine düştü!
Depo baskınlarıyla yara almış görünse de, enflasyon sepetinde kuru soğan yüzde 185’lik fiyat artışıyla 2018’in şampiyonu olmayı yinede başardı. Böyle giderse seçim öncesi kameralar eşliğinde yine depo baskınları görmemiz muhtemeldir. Ne de olsa kuru soğan her evin ihtiyacı, acısı da bol malzemesi de…
NOT DEFTERİ…
Borç ‘şirketin’ kamçısıdır
2018, küçük ve orta büyüklükteki şirketler için iflas ve konkordato yılıysa, büyükler için de “yapılandırma” dönemiydi. Mayıs ayında, Ülker ve Doğuş Grubu gibi iki dev holdingin devasa borçlarını yapılandırmak için bankalarla masaya oturduğu haberi düştü ajans bültenlerine. Ülker’in sahibi Yıldız Holding 30, Doğuş Grubu ise 25 milyar liralık borcunu yapılandırmak için bankalarla görüşmelere başladı.
Bu iki grubu Türk Telekom hissedarı Otaş, Arkas, Bereket Enerji, Yeni Elektrik Üretim AŞ, BİS Enerji, Boyabat Hidroelektrik Santrali, Ak Enerji, Gama Holding, Emay İnşaat, Derindere Otomotiv, IC İçtaş Astaldi, Compenanta Dökümcülük ve Bimeks izledi.
Türkiye Bankalar Birliği, aralık sonunda yaptığı açıklama ile büyükler için “işlem tamam” dedi. Murat Bey ve Ferit Beyler derin bir nefes aldı! Yapılandırılan borç miktarı da 78 milyar liraya ulaştı.
Büyükler cephesinde vaziyet böyleyken, Şişli dolaylarından bir açıklama düşüyordu ajans bültenlerine. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu enflasyonla mücadeleye devam kararı aldığını ilan ediyordu. TMSF bu mücadeleyi, 15 Temmuz’dan sonra, “cemaat bağlantısı” gerekçesiyle hukuksuzca gasp edilen ve halen kendi yönettiği şirketler üzerinden yapacaktı!
Hayatın garip bir cilvesi olsa gerek, hep doğru yönetilmiş, kuruluşlarından bu yana vergi rekortmenliğini kimseye bırakmamış, bankalardan hiç yapılandırma istememiş ama buna rağmen hükümet tarafından gasp edilmiş şirketler; TMSF eliyle, “enflasyonla mücadele” adı altında hükümet kurtarıcılığına memur edilirken, bol bol devlet ihalesi alıp, bol keseden krediler kullanmış ve sonuçta borca batmış bazılarıysa, “siyaseten doğru pozisyon” almanın karşılığını “kurtarılarak” alıyordu…
BİR ŞİRKET ÖYKÜSÜ
Yüzyılın soygunu ve Telekom gerçeği
2018’de şirket halleri çok konuşuldu ama bunların hiç biri “Telekom soygunuyla” kıyaslanamaz. 2005 yılında “büyük bir başarı öyküsü” diye ambalajlanan bu özelleştirme, 13 yıl sonra, “büyük bir fiyaskoyla” sona eriyordu.
Süreci kısaca hatırlayacak olursak…
Lübnanlı Hariri ailesine ait Oger Telecom, 2005 yılında Türk Telekom’un yüzde 55’ini satın almak için Oger Telekomünikasyon AŞ’yi (OTAŞ) kurdu.
Türk Telekom’un yüzde 55’i, Suudi bağlantılı Lübnanlı Hariri ailesine satıldığında borcu yoktu ve kasasında da 2 milyar dolar nakit vardı. 2005-2015 arasında 14 milyar dolar net kâr elde etti. 2016’ya dek 12,6 milyar dolar temettü ödendi. Hariri’nin Oger şirketi, bunun 7 milyar dolarını kasasına koydu.
Oger, Türk Telekom’u borçlandırmaya başladı. Satılırken borçsuz şirket, 2016 sonu itibariyle 3,5 milyar dolar borca batırıldı. Üstelik bu borçlar dövize bağlı ve değişken faizli haldeydi.
Bu arada Oger şirketi özelleştirme parasını da ödemedi. Sadece ilk 1,4 milyarlık ilk ödemeyi ve sonraki 600 milyonluk iki taksiti 2013’te ödedi. Yani 7 milyar temettüyü ve kasadaki 2 milyar lirayı kasasına koydu ama borcunun yarısını bile ödemedi. Bütün bunlar olurken Telekom’un ikinci büyük ortağı “Türkiye Hazinesi” bu soyguna ses çıkarmadı.
Oger, özelleştirme bedelini ödeyecek parayı yurt dışından borç olarak aradı ama bulamadı. Bunun üzerine, hükümetin devreye girmesiyle, Türk bankalarından Oger’e 4,75 milyar dolar borç verdirildi.
Böylece Hariri’nin Oger’i sırasıyla hem devleti, hem satın aldığı şirketi, hem de Türk bankalarını soydu. Ayrıca ihale şartnamesine göre yasak olmasına rağmen Türk Telekom’un taşınmazlarını da satarak, parasını kasasına koydu.
Sonuçta, Telekom’un Hariri ailesinde bulunan yüzde 55 hissesi, kreditör bankaların kurduğu (Garanti, Akbank, İş Bankası ve Yapı Kredi) “Levent Yapılandırma Yönetimine” geçti.
Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirme hikayesi, cumhuriyet tarihinin en büyük devlet soygunu olarak yakın tarihimizdeki yerini aldı.
EKONOMİ SÖZLÜĞÜ
Konkordato:
Konkordato (İtalyanca aslıyla concordato) tarihte “Papalık makamıyla başka hükümetler arasında yapılan anlaşmalar” için kullanılan bir terim aslında.
Türkçeye iflas anlaşması olarak geçen konkordato, borçlunun, alacaklılarının üçte ikisiyle anlaşarak borçlarının en az yarısını ödemesi ve kalanını da ödeme planına bağlaması anlamına geliyor.
Ticaret mahkemesinin onayladığı bu anlaşmada alacaklılar, alacaklarının belli bir bölümünden feragat eder ya da vadesi gelmiş borçların vadesi uzatabilir.
RAKAMLARLA EKONOMİ
Enflasyon: %20,2
İşsizlik oranı: % 11,4 (Eylül 2018)
Genç işsizlik: % 21,6
Hane halkı toplam borcu: 541,7 milyar TL (2018 üçüncü çeyrek)
Toplam batık kredi tutarı: 96 milyar TL
Mahkemelerdeki icra dosyası sayısı: 25 milyon
Açlık sınırı: 1.950 lira (4 kişilik aile)
Yoksulluk sınırı: 6 bin 745 TL (4 kişilik aile)
Asgari ücret: 2 bin 20 TL (2019 için)
[Bahadır Polat] 7.1.2019 [Kronos.News]
‘Öldüremeyeceksek delirtelim…’ [Selahattin Sevi]
Tecrit altında, başlarına geçirilmiş siyah çuvalla oradan oraya sürüklenen üç mahkûmdan Mujica’nın hücresinin kapısı sertçe açılır. Omuzu kalabalık asker kendinden emindir. En zayıf yerinden yaklaşır, “Aileni seviyorsun değil mi” diye başlar söze. Elindeki Merkez Ordu Karargâhından gelen kararı duyurur:
“Bir saldırı durumunda seni öldürmemiz söyleniyor. Artık mahkûm değil rehinsiniz. Sizi öldürme fırsatımız varken öldürmeliydik. Şimdi ise delirteceğiz!”
Ülkeye ihanet etmekle suçladığı mahkûm Mujica ile bir de alay eder:
“Savaşı kaybettiniz. Bir de dünyayı değiştirmek istiyordunuz. Şu halinize bakın bir de…”
Tekrar hücreye atılan Mujica’nin saçları kırpılır, bir emir eri güçlü tazyikle gelen suyu üzerine sıkar.
Birkaç gün önce yaptığımız mutat telefon görüşmelerinde sevgili Doğan Ertuğrul söz etmeseydi daha geç fark edecektim belki 12 Yıllık Gece’yi. Meğer Antalya Film Festivali’ne de gelmiş Uruguay’daki ilk gösterimine denk gelen Ekim ayında.
Yıl 1973, Uruguay askeri dikta ile yönetilmektedir. Bir sonbahar akşamı gizli bir askeri operasyonla alınan üç siyasi mahkûm için 12 yıl sürecek hücre hapsi başlar. Emir kesindir: “Onları öldüremeyeceksek delirtelim.” Bu üç mahkumdan biri Uruguay’ın sonraki yıllardaki mütevazı cumhurbaşkanı Mujica’dır.
Türkiye’nin bütün dünyada cezaevindeki hak ihlalleri ve işkencelerle gündeme geldiği bir dönemde filmin yönetmeni Álvaro Brechner’in, Antalya’da, tecrit cezasının tarihi çok geçmişe dayanan çok ağır bir ceza olduğunu vurguladığını okuyoruz çıkan haberlerde.
Şöyle diyor Brechner: “Birkaç hafta önce Jose Mujica (eski Uruguay Devlet Başkanı) filmi bir kez izledi ve bir daha izlemek istemediğini söyledi. Bu yaşanan olayları film dahi olsa bir daha tecrübe etmek istemedi. Tecrit ölüm cezasından bile daha korkunç bir ceza. Maalesef geçmişe bakıp onunla hesaplaşmak bir zorunluluk ama kimse bu hesapları ödemiyor. Her toplumun bu hesapları kendine sorması gerekiyor. Uruguay’da sadece birkaç askeri personel hapse girdi o kadar. Üstelik Mojica Cumhurbaşkanı olmasına rağmen sadece birkaç askeri personel yargılanabildi.”
Hakkında çok az şey bildiğimiz bu uzak ülke Uruguay demokrasi ve özgürlük mücadelesi hakkında çok şey söylüyor…
Güney Amerika anakarasının güneyinde, nüfusunun yarısı başkent Montevideo’da yaşayan küçük bir ülke Uruguay. Fakat diktatörlükle sınanması, sendikal haklar ve demokrasi için destansı mücadelesi bütün dünya tarafından biliniyor.
Yerlilerin dili Guarani’de “Boyalı Kuşlar Irmağı” anlamına gelen ülke günlük 8 saatlik çalışma süresini dünyada uygulamaya koyan ilk devlet. Kişi başına milli geliri 20 bin doların üzerindeki ülkede yapılan darbelerin karanlık bir tarihi var.
Adı daha çok Galatasaraylı Muslera ile ve Çiftlik Bank’la bütün Türkiye’yi dolandıran Mehmet Aydın’la anılsa da, Uruguay Ermeni Soykırımı’nı 1965’te ilk kabul eden ülke olarak Türkiye kamuoyunun gündemine gelmiş.
Ve 1915’te Anadolu’dan gönderilen Ermenilerin ilk sığındığı liman olmuş Montevideo. Halen 20 binden fazla Ermeni Uruguay topraklarında yaşıyor. 1916’da ilk siyahi oyuncuyu oynatması da o dönem bir özgürlük adası olduğunun kanıtı kimi yorumlara göre.
Filmlere konu olan 1973’teki askeri darbeye liderlik eden eski diktatör Juan Maria Bordaberry 81 yaşında anayasayı ihlalden 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
1973 ile 1985 arasında ülkede hüküm süren diktatörlük döneminde işlenen suçların hâkim önüne gelmesinin yolu da bir dönem ağır tecrit ve işkenceler altında ömründen ömür çalınan Başkan José Mujica tarafından açıldı. İlk etapta açılan seksen davada eski polis ve askerler yargılandı.
Dikta döneminde ülkede 40 bin insan tutuklanmış ve işkence görmüş, 200 kişi faili meçhul cinayete kurban gitmişti. (İşkence ve kötü muamelenin insanlık suçu olduğu ve zaman aşımının olmadığını kulak ardı edenler…)
Başkan Mujica başkan olarak geldiğinde işsizliği yüzde 13’lerden yüzde 6’ya düşürdü. Yoksulluk oranı ise yüzde 40’lardan yüzde 8’e geriledi. Eğitim ve sağlık, müzeler, parklar ve plajlar ücretsiz hale geldi.
Üç arkadaşıyla birlikte 12 yıl boyunca işkencenin her türlüsüne göğüs geren yürekli insanlar için o dönemin egemenleri, “Onlarla kimse konuşmamalı. Ülkemize ihanet ettiler. Çok tehlikeliler, ikna edici olabilirler” demişlerdi. Ve onlar hain olarak girdikleri cezaevinden kahraman olarak çıktılar.
Filmden öğrendiğimiz kadarıyla hapishanede birbirleriyle alfabedeki her harfin sırası kadar duvara tıklayarak kısa sözcükler kuran gençler, olgunluk günlerinde de saygın insanlar olarak yaşadılar. Biri yazar, bir diğeri de senatör olarak saygın bir hayat sürdü.
Ve filmdeki o unutulmaz sahne… İki eli kelepçelenmiş Mujica, açık görüşe gelen kızının, “Baba senin neden ellerin yok?” sorusuna bağlı elleriyle kelebek, maymun taklidi yaparak yanıt verir. Fakat onlara esas direnci anneleri verir. Anne öğütlerini yüzüne haykırır ve ‘pembe plastik lazımlığı’ bırakır gider. Haklı olduklarına inandıkları çocukları aklını kaybetmek üzereyken azar şokuyla kendine getirir: “Yalnızca direnmeyi bıraktığında kaybetmiş sayılırsın. Bunun da üstesinden geleceksin ve yaşamaya devam edeceksin. Hiç kimse içindekini ele geçiremeyecek.”
Ondan sonra, rahatlıkla askeri savcının yüzüne, “Evet, burada ölebilirim. O vakit geldiğinde sırtımdaki yükün değerini biliyorum.” diyebilir.
Filmi izledikten sonra Doğan’la bir kez daha konuştuk. O, seriye devam etmiş, Costa Gavras’ın 1972 yapımı Sıkıyönetim’ini de izlemişti. Son seçim döneminde HDP tarafından sosyal medyada kullanılan sahneyi hatırlarsınız. Baskın yapılan üniversiteninin bahçesine yerleştirilen hoparlörlerden yayılan Che Guevara’ya adanmış Carlos Puebla’nın Hasta Siempre (Sonsuza Kadar) şarkısını duyunca avludaki polislerden bir kısmı öğrencileri bırakıp hoparlöre saldırır. Fakat hoparlör biraz yüksekte olduğu için susturmak için akrobatlık yapmak zorunda kalırlar. Hoparlör susturulunca bu kez tam karşı taraftan aynı müzik duyulur. Polisler müziğin geldiği yöne saldırırlar. Bu komedi böyle devam eder.
Hani bazen duyuyoruz veya okuyoruz ya, “Türkiye’de yaşanan zulmlerin şiiri romanı yazılsa, filmi yapılsa” diye. Aslında yapılmışı var: Yazılan, senin hikayen! Mesele dünyadaki mazlumların sesine kulak verebilmekte, başka hak arayışları ve özgürlük mücadeleleriyle özdeşlik kurabilmekte. Çünkü hiçbir şey bizim yaşadıklarımızla başlamadı ve çektiklerimizle bitmeyecek. Demokrasi ve özgürlük mücadelesinin yaşlı gezegenimizin her bir köşesinde şanlı direnişleri oldu. Duruşumuzla ve yaptıklarımızla onların yanında yer alıp alamayacağımızla ilgili her şey.
[Selahattin Sevi] 7.1.2019 [Kronos.News]
“Bir saldırı durumunda seni öldürmemiz söyleniyor. Artık mahkûm değil rehinsiniz. Sizi öldürme fırsatımız varken öldürmeliydik. Şimdi ise delirteceğiz!”
Ülkeye ihanet etmekle suçladığı mahkûm Mujica ile bir de alay eder:
“Savaşı kaybettiniz. Bir de dünyayı değiştirmek istiyordunuz. Şu halinize bakın bir de…”
Tekrar hücreye atılan Mujica’nin saçları kırpılır, bir emir eri güçlü tazyikle gelen suyu üzerine sıkar.
Birkaç gün önce yaptığımız mutat telefon görüşmelerinde sevgili Doğan Ertuğrul söz etmeseydi daha geç fark edecektim belki 12 Yıllık Gece’yi. Meğer Antalya Film Festivali’ne de gelmiş Uruguay’daki ilk gösterimine denk gelen Ekim ayında.
Yıl 1973, Uruguay askeri dikta ile yönetilmektedir. Bir sonbahar akşamı gizli bir askeri operasyonla alınan üç siyasi mahkûm için 12 yıl sürecek hücre hapsi başlar. Emir kesindir: “Onları öldüremeyeceksek delirtelim.” Bu üç mahkumdan biri Uruguay’ın sonraki yıllardaki mütevazı cumhurbaşkanı Mujica’dır.
Türkiye’nin bütün dünyada cezaevindeki hak ihlalleri ve işkencelerle gündeme geldiği bir dönemde filmin yönetmeni Álvaro Brechner’in, Antalya’da, tecrit cezasının tarihi çok geçmişe dayanan çok ağır bir ceza olduğunu vurguladığını okuyoruz çıkan haberlerde.
Şöyle diyor Brechner: “Birkaç hafta önce Jose Mujica (eski Uruguay Devlet Başkanı) filmi bir kez izledi ve bir daha izlemek istemediğini söyledi. Bu yaşanan olayları film dahi olsa bir daha tecrübe etmek istemedi. Tecrit ölüm cezasından bile daha korkunç bir ceza. Maalesef geçmişe bakıp onunla hesaplaşmak bir zorunluluk ama kimse bu hesapları ödemiyor. Her toplumun bu hesapları kendine sorması gerekiyor. Uruguay’da sadece birkaç askeri personel hapse girdi o kadar. Üstelik Mojica Cumhurbaşkanı olmasına rağmen sadece birkaç askeri personel yargılanabildi.”
Hakkında çok az şey bildiğimiz bu uzak ülke Uruguay demokrasi ve özgürlük mücadelesi hakkında çok şey söylüyor…
Güney Amerika anakarasının güneyinde, nüfusunun yarısı başkent Montevideo’da yaşayan küçük bir ülke Uruguay. Fakat diktatörlükle sınanması, sendikal haklar ve demokrasi için destansı mücadelesi bütün dünya tarafından biliniyor.
Yerlilerin dili Guarani’de “Boyalı Kuşlar Irmağı” anlamına gelen ülke günlük 8 saatlik çalışma süresini dünyada uygulamaya koyan ilk devlet. Kişi başına milli geliri 20 bin doların üzerindeki ülkede yapılan darbelerin karanlık bir tarihi var.
Adı daha çok Galatasaraylı Muslera ile ve Çiftlik Bank’la bütün Türkiye’yi dolandıran Mehmet Aydın’la anılsa da, Uruguay Ermeni Soykırımı’nı 1965’te ilk kabul eden ülke olarak Türkiye kamuoyunun gündemine gelmiş.
Ve 1915’te Anadolu’dan gönderilen Ermenilerin ilk sığındığı liman olmuş Montevideo. Halen 20 binden fazla Ermeni Uruguay topraklarında yaşıyor. 1916’da ilk siyahi oyuncuyu oynatması da o dönem bir özgürlük adası olduğunun kanıtı kimi yorumlara göre.
Filmlere konu olan 1973’teki askeri darbeye liderlik eden eski diktatör Juan Maria Bordaberry 81 yaşında anayasayı ihlalden 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
1973 ile 1985 arasında ülkede hüküm süren diktatörlük döneminde işlenen suçların hâkim önüne gelmesinin yolu da bir dönem ağır tecrit ve işkenceler altında ömründen ömür çalınan Başkan José Mujica tarafından açıldı. İlk etapta açılan seksen davada eski polis ve askerler yargılandı.
Dikta döneminde ülkede 40 bin insan tutuklanmış ve işkence görmüş, 200 kişi faili meçhul cinayete kurban gitmişti. (İşkence ve kötü muamelenin insanlık suçu olduğu ve zaman aşımının olmadığını kulak ardı edenler…)
Başkan Mujica başkan olarak geldiğinde işsizliği yüzde 13’lerden yüzde 6’ya düşürdü. Yoksulluk oranı ise yüzde 40’lardan yüzde 8’e geriledi. Eğitim ve sağlık, müzeler, parklar ve plajlar ücretsiz hale geldi.
Üç arkadaşıyla birlikte 12 yıl boyunca işkencenin her türlüsüne göğüs geren yürekli insanlar için o dönemin egemenleri, “Onlarla kimse konuşmamalı. Ülkemize ihanet ettiler. Çok tehlikeliler, ikna edici olabilirler” demişlerdi. Ve onlar hain olarak girdikleri cezaevinden kahraman olarak çıktılar.
Filmden öğrendiğimiz kadarıyla hapishanede birbirleriyle alfabedeki her harfin sırası kadar duvara tıklayarak kısa sözcükler kuran gençler, olgunluk günlerinde de saygın insanlar olarak yaşadılar. Biri yazar, bir diğeri de senatör olarak saygın bir hayat sürdü.
Ve filmdeki o unutulmaz sahne… İki eli kelepçelenmiş Mujica, açık görüşe gelen kızının, “Baba senin neden ellerin yok?” sorusuna bağlı elleriyle kelebek, maymun taklidi yaparak yanıt verir. Fakat onlara esas direnci anneleri verir. Anne öğütlerini yüzüne haykırır ve ‘pembe plastik lazımlığı’ bırakır gider. Haklı olduklarına inandıkları çocukları aklını kaybetmek üzereyken azar şokuyla kendine getirir: “Yalnızca direnmeyi bıraktığında kaybetmiş sayılırsın. Bunun da üstesinden geleceksin ve yaşamaya devam edeceksin. Hiç kimse içindekini ele geçiremeyecek.”
Ondan sonra, rahatlıkla askeri savcının yüzüne, “Evet, burada ölebilirim. O vakit geldiğinde sırtımdaki yükün değerini biliyorum.” diyebilir.
Filmi izledikten sonra Doğan’la bir kez daha konuştuk. O, seriye devam etmiş, Costa Gavras’ın 1972 yapımı Sıkıyönetim’ini de izlemişti. Son seçim döneminde HDP tarafından sosyal medyada kullanılan sahneyi hatırlarsınız. Baskın yapılan üniversiteninin bahçesine yerleştirilen hoparlörlerden yayılan Che Guevara’ya adanmış Carlos Puebla’nın Hasta Siempre (Sonsuza Kadar) şarkısını duyunca avludaki polislerden bir kısmı öğrencileri bırakıp hoparlöre saldırır. Fakat hoparlör biraz yüksekte olduğu için susturmak için akrobatlık yapmak zorunda kalırlar. Hoparlör susturulunca bu kez tam karşı taraftan aynı müzik duyulur. Polisler müziğin geldiği yöne saldırırlar. Bu komedi böyle devam eder.
Hani bazen duyuyoruz veya okuyoruz ya, “Türkiye’de yaşanan zulmlerin şiiri romanı yazılsa, filmi yapılsa” diye. Aslında yapılmışı var: Yazılan, senin hikayen! Mesele dünyadaki mazlumların sesine kulak verebilmekte, başka hak arayışları ve özgürlük mücadeleleriyle özdeşlik kurabilmekte. Çünkü hiçbir şey bizim yaşadıklarımızla başlamadı ve çektiklerimizle bitmeyecek. Demokrasi ve özgürlük mücadelesinin yaşlı gezegenimizin her bir köşesinde şanlı direnişleri oldu. Duruşumuzla ve yaptıklarımızla onların yanında yer alıp alamayacağımızla ilgili her şey.
[Selahattin Sevi] 7.1.2019 [Kronos.News]
Siyah astar ve kan kırmızısı… İşte Türkiye tablosu! [Cevheri Güven]
Doksanların zorunlu göç mağdurlarının sığınma alanı Diyarbakır Bağlar’da büyüyen genç kızlardan biriydi o. Ailesiyle beraber yaşadığı köyden kopartılmış, karnını doyurmanın mutluluk sayıldığı çocukluk yılları yaşamıştı.
Doğru dürüst temel eğitimin dahi olmadığı Diyarbakır’da, Zehra’nın sanat eğitiminden haberi yoktu zaten. Liseyi böylece bitirmişti ve üniversite ona çok uzaktı. İyi resim çizdiğini bilen arkadaşları özel yetenek sınavlarından sözettiler ona günün birinde. Üniversite sınavlarında rakipleriyle yarışacak donanıma ulaşması zordu ama özel yetenek sınavları üniversite eğitimi için bir şans olabilirdi. Heyecanlandırmıştı bu fikir onu.
Ve sonunda büyük gün geldi çattı. Mahalledeki kırtasiyeden aldığı H2B kalemiyle sınav salonuna girdi…
“O anı hiç unutmuyorum. Modeli oturttular ve çizin dediler. O an o salonda toplanan yüzlerce adayın arasında kendimi çok yalnız hissettim. Herkesin çantasında adını ve modelini dahi bilmediğim kalemler vardı. Yıllarca resim kurslarından aldıkları oran orantı dersleriyle ustalaşan bu adayların kalemleri ustaca tıraş etme şekilleri dahi bana çok artistik geldi, salondan çıkmak istedim ama çok geçti, sınav başlamıştı. Mecbur çizmeye başladım ne istedilerse kendimce çizdim ama kağıdın üzerine tüm bedenimi atmış şekilde oturuyordum, çizimlerimi kimsenin görmesini istemiyordum.
O kalemlerle ve o artistik duruşla muhtemelen harikalar yaratmışlardır diye düşünüyordum. Sınav bittikten sonra çıkıp ailemin yanına köye gittim, sınav sonuçlarına dahi bakmadım, bir ay sonra arkadaşlarımdan sınavı kazandığımı öğrendim. Demek gerçekten de insanlar aldıkları eğitimle ve ellerindeki teknik imkanlarla sanatçı olmuyormuş, sanatçıysan zaten sanatçısındır. Yani üniversiteyi ve resim bölümünü okumamın bir amacı yoktu. Öylesine okudum, zaten egemenler tarafından belirlenen ve çok kısıtlı olan birkaç saçma teknik bilgiden başka hiçbir şey öğrenemedim.”
Bu cümleler Zehra Doğan’ın, Erdoğan’ın kapattığı Nokta Dergisi’nde yayınlanan röportajından…
Zehra Doğan’ı bir haberin ayrıntısında görmüştüm. Polise gittiği haberlerin resimlerini de çizdiğini izah etmeye çalışıyordu umutsuzca. Kim bilir Zehra’nın resimlerden ne tip terör mesajları çıkarmıştı polisler..
Zehra farklı biriydi. Nokta’da bu farklılığa dikkat çekmek istemiştik.
Profesyonel mesleği gazetecilikti ve Türkiye’nin tek kadın haber ajansı JİNHA için çalışıyordu. Gündüz tanık olduğu ölümleri ve acıları gecenin sessizliğinde tuvale döküyordu. Çünkü gazetecilik, 20’li yaşlardaki Zehra’nın tanık oldukları için yetersiz kalıyordu.
“Cizre’de Eylül ayında ilan edilen sokağa çıkma yasağında Nur Mahallesi’nde Mehmet Emin Lokman adlı bir genç kapısının önünde katledilmişti. Annesi ölüm anını pencereden feryatlarla izledi. Dışarı çıkamazdı çünkü çıktığı an onu da öldüreceklerini çok iyi biliyordu. Annesi günlerce o evde kalmak zorunda kaldı, oğlu ise cansız bir şekilde kapının önünde yatıyordu. Evleri delik deşik olmuştu ve biz sadece annesinin çığlıklarını duyuyorduk ama yanına gidemiyorduk. Aynı mahallede 35 günlük Tahir Yaranmış adlı bebek de öldü. Gün geçtikçe bebeğin cesedi kokmaya başladı ve tüm sokağı kapladı. O kokuyu hala unutamıyorum”
Zehra o iki annenin acısın hangi haberle, hangi fotoğrafla ifade edebilirdi ki? Bu yüzden tuvalle gazetecilik arasında bir köprü kurmuştu.
Doktor Qasimlo, Kürt kadınlarını anlatırken “Bir çay doldur saki, Kürdün kadını kadar tatlı, bahtı kadar kara olsun” der..
Zehra Güneydoğu’da bir kadın gazeteci olarak zorluğu ikiyle çarpmıştı. Maaşını güçlükle alabiliyordu çünkü çalıştığı bağımsız kurumlar ekonomik olarak iktidar tarafından boğulmuş vaziyetteydi. Boya alabilmek bile yüktü. Cizre ve Nusaybin’de sıkışıp kaldığı sokağa çıkma yasağı günlerinde boya bulamamak dramatik bir mahrumiyetti Zehra için.
Nokta’daki röportajından sonra Zehra’nın hikâyesi ve resimleri, uluslararası ilgi çekmeye başladı. Pek çok uluslararası kurum Zehra’nın hikâyesini eserlerini yayınladı. Bu küçük şöhret Zehra için yeni problemler demekti.
Türkiye’de yaşanan hak ihlallerini bir biçimde dünyaya duyurabilen herkes Erdoğan Rejimi için hedefti çünkü. Hele de bunu sanat gibi evrensel bir yöntemle yapıyorsa. Zehra’nın rejimin yargısının radarına girmesi de uzun sürmedi. Her Türkiyeli gazeteci gibi o da adliye koridorlarının müdavimi oldu.
“Allah’ın Lütfu”dan bir hafta sonra 23 Temmuz 2016’da gözaltına alındı. Bir gizli tanığın ifadesiyle ‘örgüt üyeliği’ ve ‘örgüt propagandası’ suçlamasıyla tutuklandı. 5 ay gerekçesiz biçimde tutuklu kaldıktan sonra ilk duruşmada tahliye oldu. Ardından 2 yıl 9 ay 22 gün hapis cezası verildi. İstinaf mahkemesi kararı onayınca Zehra’nın cezası kesinleşti ve şimdi genç ömrünün bir kısmını tüketmek üzere zindanda.
Kötülük burada bitseydi keşke. Geçen hafta öğrendim ki cezaevinde Zehra’ya renkleri de yasaklamışlar, boyalarını vermiyorlar.
Cezaevi idaresi, hücresine boya sokabilmesi için savcılıktan özel izin alması gerektiğini buyurmuş. Savcılığa izin dilekçesi yazınca da, Cezaevi müdürü, “OHAL’de içeride resim, takı, bileklik yapmak yasak, savcı izni olsa bile biz buna izin vermiyoruz” diyerek dilekçeyi savcılığa iletilmesi için işleme koymamış.
Zehra belki avluda bulduğu taşlardan, domates ve yumurta kabuklarından Aziz Nesin’lik bu durumu hücresinin duvarına çizmiştir.
Zehra, 20’lerinde zindana tıkılsa da Türkiye’yi yöneten kötülüğün anlayamayacağı kadar hayatın sırrına hakim. Ve bahtın karasının da kanın kızılının da nereye evrileceğinin sırrını çözmüş bir düşünür o aynı zamanda.
Olanı ve olacakları özetlediği defalarca okuduğum Nokta’daki o sözlerini, sizinle de paylaşmak isterim:
“Her rengin üstüne önce siyah astar atıldı sonrada kan kırmızısıyla yeni bir şekil verildi. İşte size Türkiye tablosu.. Sadece siyah ve kırmızıdan ibaret bir tablo. Zorunlu yasaların, zorunlu dilin, zorunlu inancın, zorunlu modern köleliğin bu kapkara ülkesinde, kan gölünden bir millet tablosu ortaya çıkarmaya çalışan acemi zanaatkarların ellerindeki her bir fırça darbesinin götürdüğü yöne evrilmek zorunda kalan tepkisiz bir halk oluverdik. Oysa siyah nötr bir renk değil, sıcak bir renk. Siyahla renkler asla kaybolmaz içinde saklanır sadece. Her ne kadar renkleri yok etmek üzere kullanılsa da, üzerini biraz kazıdığınızda altında sakladığı o eski renkler ortaya çıkıverir. Bunu başarmak siyahı kazma yöntemindeki marifette gizli.”
[Cevheri Güven] 7.1.2019 [Kronos.News]
Doğru dürüst temel eğitimin dahi olmadığı Diyarbakır’da, Zehra’nın sanat eğitiminden haberi yoktu zaten. Liseyi böylece bitirmişti ve üniversite ona çok uzaktı. İyi resim çizdiğini bilen arkadaşları özel yetenek sınavlarından sözettiler ona günün birinde. Üniversite sınavlarında rakipleriyle yarışacak donanıma ulaşması zordu ama özel yetenek sınavları üniversite eğitimi için bir şans olabilirdi. Heyecanlandırmıştı bu fikir onu.
Ve sonunda büyük gün geldi çattı. Mahalledeki kırtasiyeden aldığı H2B kalemiyle sınav salonuna girdi…
“O anı hiç unutmuyorum. Modeli oturttular ve çizin dediler. O an o salonda toplanan yüzlerce adayın arasında kendimi çok yalnız hissettim. Herkesin çantasında adını ve modelini dahi bilmediğim kalemler vardı. Yıllarca resim kurslarından aldıkları oran orantı dersleriyle ustalaşan bu adayların kalemleri ustaca tıraş etme şekilleri dahi bana çok artistik geldi, salondan çıkmak istedim ama çok geçti, sınav başlamıştı. Mecbur çizmeye başladım ne istedilerse kendimce çizdim ama kağıdın üzerine tüm bedenimi atmış şekilde oturuyordum, çizimlerimi kimsenin görmesini istemiyordum.
O kalemlerle ve o artistik duruşla muhtemelen harikalar yaratmışlardır diye düşünüyordum. Sınav bittikten sonra çıkıp ailemin yanına köye gittim, sınav sonuçlarına dahi bakmadım, bir ay sonra arkadaşlarımdan sınavı kazandığımı öğrendim. Demek gerçekten de insanlar aldıkları eğitimle ve ellerindeki teknik imkanlarla sanatçı olmuyormuş, sanatçıysan zaten sanatçısındır. Yani üniversiteyi ve resim bölümünü okumamın bir amacı yoktu. Öylesine okudum, zaten egemenler tarafından belirlenen ve çok kısıtlı olan birkaç saçma teknik bilgiden başka hiçbir şey öğrenemedim.”
Bu cümleler Zehra Doğan’ın, Erdoğan’ın kapattığı Nokta Dergisi’nde yayınlanan röportajından…
Zehra Doğan’ı bir haberin ayrıntısında görmüştüm. Polise gittiği haberlerin resimlerini de çizdiğini izah etmeye çalışıyordu umutsuzca. Kim bilir Zehra’nın resimlerden ne tip terör mesajları çıkarmıştı polisler..
Zehra farklı biriydi. Nokta’da bu farklılığa dikkat çekmek istemiştik.
Profesyonel mesleği gazetecilikti ve Türkiye’nin tek kadın haber ajansı JİNHA için çalışıyordu. Gündüz tanık olduğu ölümleri ve acıları gecenin sessizliğinde tuvale döküyordu. Çünkü gazetecilik, 20’li yaşlardaki Zehra’nın tanık oldukları için yetersiz kalıyordu.
“Cizre’de Eylül ayında ilan edilen sokağa çıkma yasağında Nur Mahallesi’nde Mehmet Emin Lokman adlı bir genç kapısının önünde katledilmişti. Annesi ölüm anını pencereden feryatlarla izledi. Dışarı çıkamazdı çünkü çıktığı an onu da öldüreceklerini çok iyi biliyordu. Annesi günlerce o evde kalmak zorunda kaldı, oğlu ise cansız bir şekilde kapının önünde yatıyordu. Evleri delik deşik olmuştu ve biz sadece annesinin çığlıklarını duyuyorduk ama yanına gidemiyorduk. Aynı mahallede 35 günlük Tahir Yaranmış adlı bebek de öldü. Gün geçtikçe bebeğin cesedi kokmaya başladı ve tüm sokağı kapladı. O kokuyu hala unutamıyorum”
Zehra o iki annenin acısın hangi haberle, hangi fotoğrafla ifade edebilirdi ki? Bu yüzden tuvalle gazetecilik arasında bir köprü kurmuştu.
Doktor Qasimlo, Kürt kadınlarını anlatırken “Bir çay doldur saki, Kürdün kadını kadar tatlı, bahtı kadar kara olsun” der..
Zehra Güneydoğu’da bir kadın gazeteci olarak zorluğu ikiyle çarpmıştı. Maaşını güçlükle alabiliyordu çünkü çalıştığı bağımsız kurumlar ekonomik olarak iktidar tarafından boğulmuş vaziyetteydi. Boya alabilmek bile yüktü. Cizre ve Nusaybin’de sıkışıp kaldığı sokağa çıkma yasağı günlerinde boya bulamamak dramatik bir mahrumiyetti Zehra için.
Nokta’daki röportajından sonra Zehra’nın hikâyesi ve resimleri, uluslararası ilgi çekmeye başladı. Pek çok uluslararası kurum Zehra’nın hikâyesini eserlerini yayınladı. Bu küçük şöhret Zehra için yeni problemler demekti.
Türkiye’de yaşanan hak ihlallerini bir biçimde dünyaya duyurabilen herkes Erdoğan Rejimi için hedefti çünkü. Hele de bunu sanat gibi evrensel bir yöntemle yapıyorsa. Zehra’nın rejimin yargısının radarına girmesi de uzun sürmedi. Her Türkiyeli gazeteci gibi o da adliye koridorlarının müdavimi oldu.
“Allah’ın Lütfu”dan bir hafta sonra 23 Temmuz 2016’da gözaltına alındı. Bir gizli tanığın ifadesiyle ‘örgüt üyeliği’ ve ‘örgüt propagandası’ suçlamasıyla tutuklandı. 5 ay gerekçesiz biçimde tutuklu kaldıktan sonra ilk duruşmada tahliye oldu. Ardından 2 yıl 9 ay 22 gün hapis cezası verildi. İstinaf mahkemesi kararı onayınca Zehra’nın cezası kesinleşti ve şimdi genç ömrünün bir kısmını tüketmek üzere zindanda.
Kötülük burada bitseydi keşke. Geçen hafta öğrendim ki cezaevinde Zehra’ya renkleri de yasaklamışlar, boyalarını vermiyorlar.
Cezaevi idaresi, hücresine boya sokabilmesi için savcılıktan özel izin alması gerektiğini buyurmuş. Savcılığa izin dilekçesi yazınca da, Cezaevi müdürü, “OHAL’de içeride resim, takı, bileklik yapmak yasak, savcı izni olsa bile biz buna izin vermiyoruz” diyerek dilekçeyi savcılığa iletilmesi için işleme koymamış.
Zehra belki avluda bulduğu taşlardan, domates ve yumurta kabuklarından Aziz Nesin’lik bu durumu hücresinin duvarına çizmiştir.
Zehra, 20’lerinde zindana tıkılsa da Türkiye’yi yöneten kötülüğün anlayamayacağı kadar hayatın sırrına hakim. Ve bahtın karasının da kanın kızılının da nereye evrileceğinin sırrını çözmüş bir düşünür o aynı zamanda.
Olanı ve olacakları özetlediği defalarca okuduğum Nokta’daki o sözlerini, sizinle de paylaşmak isterim:
“Her rengin üstüne önce siyah astar atıldı sonrada kan kırmızısıyla yeni bir şekil verildi. İşte size Türkiye tablosu.. Sadece siyah ve kırmızıdan ibaret bir tablo. Zorunlu yasaların, zorunlu dilin, zorunlu inancın, zorunlu modern köleliğin bu kapkara ülkesinde, kan gölünden bir millet tablosu ortaya çıkarmaya çalışan acemi zanaatkarların ellerindeki her bir fırça darbesinin götürdüğü yöne evrilmek zorunda kalan tepkisiz bir halk oluverdik. Oysa siyah nötr bir renk değil, sıcak bir renk. Siyahla renkler asla kaybolmaz içinde saklanır sadece. Her ne kadar renkleri yok etmek üzere kullanılsa da, üzerini biraz kazıdığınızda altında sakladığı o eski renkler ortaya çıkıverir. Bunu başarmak siyahı kazma yöntemindeki marifette gizli.”
[Cevheri Güven] 7.1.2019 [Kronos.News]
Kış mektubu [Can Bahadır Yüce]
Yazmak için karlı bir cumartesiyi bekliyordum. Gerçek bir kış mektubu en sevdiğimiz günde, sessizce kar yağarken yazılmalıydı. Kışı yarıladık, o cumartesi hâlâ gelmedi. Ben de güneşli bir cumartesi ikindisinde size yazmaya karar verdim. Artık günlerin birbirinden farkı yok diye düşünebilirsiniz ama o eski cumartesi sabahlarının hâlâ üzerimizde hakkı var.
Gerçi yer değiştireli çok oluyor ama yeni masamdan, manzaramdan bahsetmemiştim. Eskiden penceremin önünde tek ağaç vardı –tıpkı bir zamanlar odanızda olduğu gibi– şimdiyse oturduğum yerden sıra sıra servilere bakıyorum. Karşımdaki ağaçlar o kadar sık ve görkemli ki, yaz aylarında odaya neredeyse güneş girmedi. Neyse ki serviler şimdi çıplak, yüksek dalların arasından mavi gökyüzünü görebiliyorum. Burada gök çoğu gün pırıl pırıl; bu renksiz şehrin en güzel yanı. Bir zamanlar çok okuduğumuz şair, “serviliklerde sükûn” bulurdu. Bu Ortabatı servilerindeyse sanki daha çok yabancılık var.
Yine de yabancılık meselesiyle zihnimi meşgul etmemeyi öğrendim. Aklıma Melisa Gürpınar’ın dizeleri geldi geçen gün: “sonraları yıkıldı zamanın tozdan kulesi / insanlar öldü dağıldı / insanlar tutuklandı sürüldü / göç etti / unuttu birbirini / sular altında kaldı adresleri / ben hâlâ İstanbul’da sanıyorum kendimi.” İşte bazı şiirler gelip kaderimiz oluyor. Zaten Gürpınar’ın hakkı yenmiş şairlerden biri olduğunu düşünürüm. Belki daha önce anlatmamışımdır: Kuleli’de son sınıftayken Harbiye Orduevi’ndeki mezuniyet balosundan kaçıp Melisa Gürpınar’ın imza gününe gitmiştim. Küçükparmakkapı Sokak, kapıdan girince yüze çarpan kitap kokusu unutulmaz Adam Kitabevi. Melisa Hanım tıpkı şiiri gibi alçakgönüllüydü, yanında Enver Ercan. (Evet, biz görüşmeyeli o da gitti. İkisine de rahmet…)
Alemdağ’da Var bir Yılan’ı yıllar sonra yeniden elime aldım. (Aynı kitabı aynı zamanda okumak da bir tür dost sohbetidir.) Sait Faik’in bu en güzel kitabını ilk kez o güneşli Küçükyalı günlerinden birinde okumuştum. Hatta çocuklarla –Panco’nun Rüyası!– adaya gittiğimizi hatırlıyorum. On yıldır Amerika’da kentten kente, o kitap hiç yanımızdan ayrılmadı. Sıkça dönemesem de kitabın rafta olduğunu bilmek bir teselliydi. Şimdi yeniden okuyunca Sait Faik’in dipdiri dili şaşırttı beni. İlk hikâyedeki “Yaşasın demokrasi, yaşasın millet, yaşasın cumhuriyet!” bölümü nedense zihnimde yer etmemiş. Okuduğumuz koşullar metne bakışımızı bu kadar değiştiriyor mu sahiden? Gerçek okuma yeniden okumaktır sözünü kaçıncı kez tecrübe ediyorum. Kitabın en güzel cümlesi hâlâ doğru: Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Ama bir mektup yalnızlığı azaltıyor işte.
Son aylarda rüyalarım birbirine benziyor. Sonuncusunda İstanbul’dayız (nedense Levent’te), bir apartman dairesinin penceresinde göz göze geliyoruz. Konuşmadan, bakışlarımızla anlaşıyoruz. Büyük gözaltı, diye geçiriyorum içimden … Dünyanın çivisi çıktı çıkalı beni mutlu eden rüya pek görmüyorum. O rüya biraz korkuluydu ama mutluluktu.
Sadece rüyalar değil, anlatacak başka şeyler de öyle birikti ki, günü gelince hiçbirini konuşamayacağız galiba. Hep öyle olur. Anlatılmadan kalır bazı şeyler, gene de anlatılmış kadar olur.
Geçenlerde yazarlarınızı, kahramanlarınızı düşündüm. Masasında tek başına oturan adamı en çok Harry Haller’a benzetiyorum: Seçerek ya da zorla, bu da bir tür “bozkırkurdu” yaşamı nihayetinde. Yine de olan biteni kalenderce kabullenişimiz beni rahatlıyor. Düşününce, aslında her şey o kadar da kötü değil: Hayatlarımızdan ne çok fuzuli meşguliyet, ne çok gereksiz insan ayıklandı mesela. Unuttuğumuz heyecanları hatırladık, “ağır posta paketini / neyin nesi belirsiz / telaşlı, sevinçli, kuşkulu” açmak gibi. Belki zaten bizim meşreptekiler için ideal yaşam biçimi buydu. Bir de şu ayrılık, acılar olmasaydı…
Şu sıralar yeni Neruda biyografisini, diktatörlerin yazdıkları kitaplar üzerine bir incelemeyi, eleştirmen Michiko Kakutani’nin “gerçeğin ölümü” üzerine kitabını okuyorum… Bir de After Emily (Emily’den Sonra) adlı bir kitap, Dickinson’ın edebi mirası hakkında. Tam “o” hafta çıktı, bunu da hayatla edebiyatın kesiştiği işaretlerden biri saydım. Son yazılardan anlamışsınızdır, bu tür işaretlere kafayı taktım bir süredir. “Emily’den sonra”sını yüz yüze anlatacağım günleri iple çekiyorum.
Bunun dışında havadis sorarsanız, her şey yerli yerinde, hafif bel ağrılarını saymazsak. O “tüy gibi gövde” bir süre sonra kucakta nasıl ağırlaşıyor, bilirsiniz. Şairim yine doğru söylemiş: Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı. Bir de gelecek hafta okul başlıyor. Yine ders hazırlığı, koşturmaca… Şikayetçi değilim, bu sayede ülke gündemine mesafeli durmayı başarıyorum. Yorucu da olsa yaptığım en zevkli iş, “mihneti kendine zevk etme” hünerini kazandım galiba.
Mektuplarda “ben” kullanmaya izin var, yine de fazla gevezelik ettim. Önümüzdeki haftalarda belki kar yağar, o zaman yine yazarım. İyi ki yıllar önce o karlı gecede sokak lambasının altında fotoğraf çektirmişiz. Yoksa her şeyin bir rüya olduğuna inanacağım. O en hüzünlü fotoğrafımız bana şimdi sevinç veriyor. Kar yağışını niye beklediğimi de aslında bilmiyorum. Kar yağmazsa zaten bahar geldi demektir. Bir bakarız kış geçmiş… Kim demişti, belki ileridedir yaşanacak günlerin en güzelleri.
Kış havadisi böyle… E. B. ellerinizden… Buradan ta oralara upuzun sevgi, selam. Daima,
Bahadır
[Can Bahadır Yüce] 6.1.2019 [Kronos.News]
Gerçi yer değiştireli çok oluyor ama yeni masamdan, manzaramdan bahsetmemiştim. Eskiden penceremin önünde tek ağaç vardı –tıpkı bir zamanlar odanızda olduğu gibi– şimdiyse oturduğum yerden sıra sıra servilere bakıyorum. Karşımdaki ağaçlar o kadar sık ve görkemli ki, yaz aylarında odaya neredeyse güneş girmedi. Neyse ki serviler şimdi çıplak, yüksek dalların arasından mavi gökyüzünü görebiliyorum. Burada gök çoğu gün pırıl pırıl; bu renksiz şehrin en güzel yanı. Bir zamanlar çok okuduğumuz şair, “serviliklerde sükûn” bulurdu. Bu Ortabatı servilerindeyse sanki daha çok yabancılık var.
Yine de yabancılık meselesiyle zihnimi meşgul etmemeyi öğrendim. Aklıma Melisa Gürpınar’ın dizeleri geldi geçen gün: “sonraları yıkıldı zamanın tozdan kulesi / insanlar öldü dağıldı / insanlar tutuklandı sürüldü / göç etti / unuttu birbirini / sular altında kaldı adresleri / ben hâlâ İstanbul’da sanıyorum kendimi.” İşte bazı şiirler gelip kaderimiz oluyor. Zaten Gürpınar’ın hakkı yenmiş şairlerden biri olduğunu düşünürüm. Belki daha önce anlatmamışımdır: Kuleli’de son sınıftayken Harbiye Orduevi’ndeki mezuniyet balosundan kaçıp Melisa Gürpınar’ın imza gününe gitmiştim. Küçükparmakkapı Sokak, kapıdan girince yüze çarpan kitap kokusu unutulmaz Adam Kitabevi. Melisa Hanım tıpkı şiiri gibi alçakgönüllüydü, yanında Enver Ercan. (Evet, biz görüşmeyeli o da gitti. İkisine de rahmet…)
Alemdağ’da Var bir Yılan’ı yıllar sonra yeniden elime aldım. (Aynı kitabı aynı zamanda okumak da bir tür dost sohbetidir.) Sait Faik’in bu en güzel kitabını ilk kez o güneşli Küçükyalı günlerinden birinde okumuştum. Hatta çocuklarla –Panco’nun Rüyası!– adaya gittiğimizi hatırlıyorum. On yıldır Amerika’da kentten kente, o kitap hiç yanımızdan ayrılmadı. Sıkça dönemesem de kitabın rafta olduğunu bilmek bir teselliydi. Şimdi yeniden okuyunca Sait Faik’in dipdiri dili şaşırttı beni. İlk hikâyedeki “Yaşasın demokrasi, yaşasın millet, yaşasın cumhuriyet!” bölümü nedense zihnimde yer etmemiş. Okuduğumuz koşullar metne bakışımızı bu kadar değiştiriyor mu sahiden? Gerçek okuma yeniden okumaktır sözünü kaçıncı kez tecrübe ediyorum. Kitabın en güzel cümlesi hâlâ doğru: Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Ama bir mektup yalnızlığı azaltıyor işte.
Son aylarda rüyalarım birbirine benziyor. Sonuncusunda İstanbul’dayız (nedense Levent’te), bir apartman dairesinin penceresinde göz göze geliyoruz. Konuşmadan, bakışlarımızla anlaşıyoruz. Büyük gözaltı, diye geçiriyorum içimden … Dünyanın çivisi çıktı çıkalı beni mutlu eden rüya pek görmüyorum. O rüya biraz korkuluydu ama mutluluktu.
Sadece rüyalar değil, anlatacak başka şeyler de öyle birikti ki, günü gelince hiçbirini konuşamayacağız galiba. Hep öyle olur. Anlatılmadan kalır bazı şeyler, gene de anlatılmış kadar olur.
Geçenlerde yazarlarınızı, kahramanlarınızı düşündüm. Masasında tek başına oturan adamı en çok Harry Haller’a benzetiyorum: Seçerek ya da zorla, bu da bir tür “bozkırkurdu” yaşamı nihayetinde. Yine de olan biteni kalenderce kabullenişimiz beni rahatlıyor. Düşününce, aslında her şey o kadar da kötü değil: Hayatlarımızdan ne çok fuzuli meşguliyet, ne çok gereksiz insan ayıklandı mesela. Unuttuğumuz heyecanları hatırladık, “ağır posta paketini / neyin nesi belirsiz / telaşlı, sevinçli, kuşkulu” açmak gibi. Belki zaten bizim meşreptekiler için ideal yaşam biçimi buydu. Bir de şu ayrılık, acılar olmasaydı…
Şu sıralar yeni Neruda biyografisini, diktatörlerin yazdıkları kitaplar üzerine bir incelemeyi, eleştirmen Michiko Kakutani’nin “gerçeğin ölümü” üzerine kitabını okuyorum… Bir de After Emily (Emily’den Sonra) adlı bir kitap, Dickinson’ın edebi mirası hakkında. Tam “o” hafta çıktı, bunu da hayatla edebiyatın kesiştiği işaretlerden biri saydım. Son yazılardan anlamışsınızdır, bu tür işaretlere kafayı taktım bir süredir. “Emily’den sonra”sını yüz yüze anlatacağım günleri iple çekiyorum.
Bunun dışında havadis sorarsanız, her şey yerli yerinde, hafif bel ağrılarını saymazsak. O “tüy gibi gövde” bir süre sonra kucakta nasıl ağırlaşıyor, bilirsiniz. Şairim yine doğru söylemiş: Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı. Bir de gelecek hafta okul başlıyor. Yine ders hazırlığı, koşturmaca… Şikayetçi değilim, bu sayede ülke gündemine mesafeli durmayı başarıyorum. Yorucu da olsa yaptığım en zevkli iş, “mihneti kendine zevk etme” hünerini kazandım galiba.
Mektuplarda “ben” kullanmaya izin var, yine de fazla gevezelik ettim. Önümüzdeki haftalarda belki kar yağar, o zaman yine yazarım. İyi ki yıllar önce o karlı gecede sokak lambasının altında fotoğraf çektirmişiz. Yoksa her şeyin bir rüya olduğuna inanacağım. O en hüzünlü fotoğrafımız bana şimdi sevinç veriyor. Kar yağışını niye beklediğimi de aslında bilmiyorum. Kar yağmazsa zaten bahar geldi demektir. Bir bakarız kış geçmiş… Kim demişti, belki ileridedir yaşanacak günlerin en güzelleri.
Kış havadisi böyle… E. B. ellerinizden… Buradan ta oralara upuzun sevgi, selam. Daima,
Bahadır
[Can Bahadır Yüce] 6.1.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
Koğuş arkadaşı yazdı: Ahmet Altan’la Silivri günleri [İbrahim Karayeğen]
Bu yazıdan önce çok düşündüm. Çünkü, “Silivri’de olan Silivri’de kalsın” şeklinde bir mottomuz vardı ama üstat Almanca çıkan kitabında anılarımıza yer verdiği için onun açtığı kapıdan girmeye karar verdim.
Ahmet Altan herkesin bildiği gibi polemikçi, doğru bildiğinden şaşmayan, eğilip bükülmeyen, korkusuz bir cesur yürek. Gazeteci ve roman yazarı. Hürriyet’te başlayan gazetecilik serüvenini Taraf gazetesi genel yayın yönetmenliğiyle taçlandırmıştı. Askeri vesayetin geriletilmesinde emsalsiz bir rol oynadı. Fakat bu başarısı cezasız kalmadı. Hükümet yandaşları tarafından önce ‘askeri vesayeti yıkan adam’ olarak görülürken iktidarın Ergenekoncularla ittifakından sonra ‘kumpas’ kurmakla itham edildi.
Aslında kendisi hedef değildi. Elini eteğini çekmiş, evinde romanını yazıyordu. Ama gazetenin yazarlarından Mehmet Baransu’nun tutuklanması, Taraf’a saldırılar, özgür medya mecralarının bir bir kapatılması karşısında dayanamadı, sessizliğini bozdu. Televizyonlara çıktı ve o tok sesiyle eleştirilerini en yüksek perdeden dile getirdi.
Darbe girişiminden bir gün önce de Nazlı Ilıcak ve Mehmet Altan’ın program konuğuydu. Programda hem son romanını anlattı hem de gidişattan duyduğu rahatsızlığı bir aydın duyarlılığıyla ifade etti. Ve ne hazindir ki o program nedeniyle ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırıldı. Davası şu anda Yargıtay’da.
15 Temmuz darbe girişiminden elli gün sonra kardeşi Mehmet Altan ile birlikte gözaltına alınan Ahmet Altan, Emniyet’teki nezarethanede 12 gün kaldı. Daha sonra adliyeye sevk edildi. Kendisi serbest bırakılırken, kardeşi tutuklandı. Ahmet Altan, kardeşinin tutuklandığını görünce adliyenin önünde zehir zemberek bir açıklama yaptı. Polis, akşam saatlerinde bir kez daha kapısını çaldı. Gözaltına alındı ve bu kez tutuklandı.
Benim kendisiyle teşrik-i mesaim olmamıştı ama hayranlıkla izlediğim bir meslek büyüğümdü. Özel televizyonların ilk yıllarında saatlerce süren tartışma programları olurdu. TRT’nin monotonluğundan, etliye sütlüye karışmayan yayınından sıkılan halk büyük bir ilgiyle bu programlar izlerdi.
Bu programların birinin moderatörüydü Ahmet Altan. Ayrıca, Neşe Düzel’le birlikte “Kırmızı Koltuk” programını hazırlıyordu. Daha sonraki Taraf macerasında da akılda kalan, meydan okuyan manşetler atmıştı.
40 YILLIK DOST GİBİ…
Kendisiyle tanışmam hapishanede oldu. 6,5 ay sonra tek kişilik hücreden alınıp üç kişilik hücreye attıklarında beni 40 yıllık dost gibi karşıladı, kucakladı, geçmiş olsun, dedi. İlk sohbetimizi hatırlıyorum, fizik ve metafizik üzerine konuşmuştuk.
Ben hoşgörüsüne sığınarak, “Siz kaşındınız. Güzel, sıcacık evinizde oturup roman yazmak varken kendinizi ortaya atıp medya özgürlüğünü savundunuz,” dedim. Yaptıklarından asla pişman değildi. Ahmet Altan’ı doğru bir yerde durmanın bedelini ödemeye hazır halde gördüm, gülümsüyordu.
Savunmalarında geri adım atmadı. Ergenekon ve Balyoz haberlerinin ardında kaya gibi durdu. Bu yüzden Ergenekoncular, Ahmet Altan’ı asla affetmedi. Her fırsatta gayz halinde hakaretlerini devam ettiriyorlar. Hapiste olması bile onları yumuşatmıyor.
15 Temmuz’a şüpheyle yaklaşıyordu Altan, çok karanlık noktalar görüyordu. Akşam saatlerinde, insanların sokakta olduğu bir saate yapılan bir darbe girişimine anlam veremiyordu. 31 Mart’la arasındaki 10 benzerliği savunmasında işlemişti. Her iki kalkışmada da lider yoktu. Her ikisinde de ordunun çok küçük bir kısmı, yaklaşık 3 bin asker kullanılmıştı. Altan, 31 Mart’ın arkasında bir ülkenin olduğuna inanır, çünkü bir süre sonra Osmanlı devleti o ülkenin yörüngesine girmiştir. 15 Temmuz’dan kim yararlanmışsa failinin o olduğunu düşünüyor.
BAŞUCU KİTABI: FELSEFE SÖZLÜĞÜ
Beraber kaldığımız 15 ay boyunca sıkça felsefe üzerine değerlendirmelerde bulundu. Felsefe sözlüğü başucu kitabıydı. Sürekli okuyor, notlar alıyordu. Yayınevleri son çıkan kitapları kendisine gönderiyordu.
Yurt dışından inanılmaz bir ilgi vardı. Savunmaları büyük salonlarda okunuyor, kitapları yabancı dillere çevriliyordu. Hatta romanını film yapmak üzere sözleşme bile imzaladı.
Babasına hayrandı Ahmet Altan. Kendisini hep babasına beğendirmeye çalıştığını söylerdi. Çetin Altan’ın, “Biz en gizli şeyimizi Taksim Meydanı’nda söyleriz” deyişini sık sık hatırlatırdı. Yani, gizli saklı herhangi bir işleri olmadığını, kavgasını kalemle verdiğini, sokak hareketlerine de siyasi oluşumlara da uzak durduğunu anlatırdı.
Babası gibi kendisinin de 300 davası olmuştu. Hapisteyken bile davalar açılmaya devam ediyordu. Çoğu ‘hakaret’ suçlamasıydı ve delil olarak yazı ve konuşmalardaki eleştiriler gösteriliyordu. Türkiye’nin geldiği nokta itibariyle ibret vericidir.
Babası 12 Mart 1971 muhtırasından sonra cezaevine girmiş 3,5 yıl hapis yatmıştı. Babasının askeri mahkemede gür sesiyle yaptığı savunmayı ve ardından askerlerin arasından başı dik biçimde yürüyüşünü gururla anlatırdı.
Ahmet Altan cezaevine girdiğinde yaşı 70’e dayanıyordu. Şunu söyledi mahkemeye: “Önümdeki 3-5 yıl için geride bıraktığım onlarca yılı çöpe atamam.” Son kitabının kapağında da şu başlık yer aldı: Dünyayı Bir Daha Asla Göremeyeceğim.
Çocuklarının, torununun, okurlarının kendisini dik görmelerini istiyordu. Muhatabı mahkeme heyeti değildi, tarihe not düşüyordu Ahmet Altan. Tahliye olduktan sonra İstinaf Mahkemesi’nde görülen duruşmayı takip etmiştim. Altan savunmasına başlayınca salon tıklım tıklım dolmuştu. Adliyedeki görevliler de bu tarihi ana tanıklık yapmak için koşarak salona gelmişti. Mahkeme heyeti pür dikkat kendisini dinliyordu. Özetle şöyle dediğini hatırlıyorum: “Bir devlet askersiz olur, polissiz olur ama asla yargıçsız olamaz. Sizler bu devletin orta direğisiniz. Bu devlet çöküyor. Bu direği ayağa kaldırmak sizin elinizde.”
7-8 SAAT YERİNDEN KALKMADAN YAZARDI
Ahmet Altan, yazısını önce kafasında tasarlar daha sonra masaya oturur ve bitirmeden kalkmazdı. Genellikle volta atarken hep düşüncelidir çünkü yazacağı makaleyi kafasında kurgulamaktadır. 7-8 saat yerinden kalkmadan yazdığını hatırlıyorum. Yazının demlenmesini beklemez. Savunmalarını bazen bize de okur, görüşlerimizi alırdı.
Hapiste sigarayı epey azaltmıştı. Ancak yazıya oturunca sigaranın biri biter diğerini yakardı. Elbette yanında da kahve. Böylece, yazar, kahve ve sigara üçlemesi tamamlanmış oluyordu.
Siyasilerle işi olmamıştı Altan’ın. Liderlerden herhangi bir beklentisi olmamış, onlara temenna durmamıştır. Müdanasızdır. Buradan aldığı güçle vesayetin her çeşidine şiddetle karşı çıkmıştır.
Israrlı davetler sonucu görüştüğü liderler olduğunu söylemişti. Örneğin, Tayyip Erdoğan’la iki kez buluşmuş. İlki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde olmuş. Yemekte şunu söylemiş Erdoğan’a: “Bu milletin dinle bağlantısı senin zannettiğinden daha zayıftır. Kızdığında ilk önce ‘Beni dinden imandan etme’ diye tepki verir.”
Dindarlarla liberallerin ittifakından Türkiye demokrasisi adına çok ümitliydi. AB perspektifi, askeri vesayetin geriletilmesi, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi çalışmalarına destek verdi. Ama iktidarın 2013’ten sonra baskıcı ve otoriter bir yönetimi benimseyerek destek aldığı kesimleri dışlaması onu hayal kırıklığına uğrattı.
Bizim koğuşumuz ilginç bir karışımdı. Bir ateist, iki Müslüman aynı koğuşta 24 saat birlikteydik. Ben ona ateist yerine agnostik demeyi tercih ediyorum. “Bir köy muhtarsız olmaz… Neydi gerisi” deyince ben devam ediyordum, “Bir iğne ustasız olmaz, böyle muhteşem, harikulade, uçsuz bucaksız bir kainat nasıl yaratıcısız olabilir ki!” Bir yaratıcı var ama bu varlığın vasıfları konusunda farklı düşünüyorduk.
Aralarında 15 yaş olan, mizaçları, tarzları, yetişme muhitleri farklı üç insanın günün 24 saatini aynı oda içinde geçirmesi elbette kolay değildi. Büyük bir olgunluk ve fedakarlık gerektiriyordu.
Ahmet Altan’ın ziyaretine gelen avukatlar ve siyasiler de aynı soruyu soruyordu, “Gerçekten onlar beş vakit namaz kılıyorlar mı, siz nasıl kalıyorsunuz, zorluk yaşamıyor musunuz?” gibi. Bunları duyunca ben kendimi uzaydan gelmiş gibi hissediyordum. Öte taraftan ise toplumun birbirine nasıl yabancılaştığını görüyordum. Altan ise sadece gülüyordu. “Ezan” ve “Ey Kavmim” gibi efsane olmuş yazıların müellifinin böyle bir problemi yoktu. İnanca ve inançlı insanlara karşı saygısını belli ediyordu. Ama ahlaktan yoksun bir din anlayışını, kendisine dindarım diyen insanların zalimleşmesini anlayamıyordu.
İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ DERSİ
Bir defasında gardiyanlar seccadenin altına serdiğimiz battaniyeyi fazla diye almak istediler. Onlara inanç özgürlüğü dersi verdi, sonunda battaniyeyi almadan gittiler. Onlar çıkarken, “Allah’ın işine bak, dindarların hakkını hem de İslamcı bir idareye karşı savunmak benim gibi birine kaldı.” diye mırıldanıyordu.
Ahmet Altan koğuşumuzun adı konmamış ağasıydı. Son söz ona aitti. Bizimle sevinir, bizimle üzülürdü. En çok yakınlarımızın tutuklanmasına üzülüyordu. “Bunlar bizim çoluk çocuklarımızla uğraşıyorlar” derdi.
Bir gün kızımı kapalı görüşte görmüş, adını ‘Meryem’ koymuştu. Bir süre sonra kızımın tutuklandığını öğrendik. Benim üzüldüğümü görünce, “22 yaşındaki bir çocuktan darbeci mi olur” diye isyan etmişti. Daha sonra beni teselli etmek ve yanımda olduğunu göstermek için, “Meryem tahliye olsun, şükür namazı kılacağım.” dedi. Kızım hapisteyken sürekli sordu, bilgi aldı, hatta savunmasını hazırlamasına yardımcı olmak istedi.
Kızım beş ay sonra tahliye olmuştu. Açık görüşte kızım kendisine teşekkür edince mutluluğunu gözlerinden okuyordum. Aylar geçti, söz verdiği şükür namazını kılmıyordu. Konudan eşim de haberdardı ve bunu bir şifre olarak görüyordu. Sanki o namazı kılınca hepimiz tahliye olacaktık.
En sonunda ben, “Anlaşıldı, namaz kılmayacaksın, bari şükür secdesi yap” dedim. “Hayır, sözümü yerine getireceğim,” diye cevap verdi. Gerçekten de bir süre sonra üçümüz şükür namazı kılıp Yaradana dua ettik. Çok geçmeden ben tahliye oldum ama koğuş arkadaşlarım hâlâ içeride.
Böyle usta bir yazarı düşüncelerinden dolayı hapiste tutmak büyük ayıp. Bu davayı dünya yakından takip ediyor ve olanlara anlam veremiyor. Her ne kadar Ahmet Altan hapisteki iki buçuk yılı geride bıraktığı 68 yıldan daha bereketli görse de böyle velut bir kalem özgürce yazmalı. Özlemle ve hasretle bekliyoruz.
[İbrahim Karayeğen] 7.1.2019 [Kronos.News]
Ahmet Altan herkesin bildiği gibi polemikçi, doğru bildiğinden şaşmayan, eğilip bükülmeyen, korkusuz bir cesur yürek. Gazeteci ve roman yazarı. Hürriyet’te başlayan gazetecilik serüvenini Taraf gazetesi genel yayın yönetmenliğiyle taçlandırmıştı. Askeri vesayetin geriletilmesinde emsalsiz bir rol oynadı. Fakat bu başarısı cezasız kalmadı. Hükümet yandaşları tarafından önce ‘askeri vesayeti yıkan adam’ olarak görülürken iktidarın Ergenekoncularla ittifakından sonra ‘kumpas’ kurmakla itham edildi.
Aslında kendisi hedef değildi. Elini eteğini çekmiş, evinde romanını yazıyordu. Ama gazetenin yazarlarından Mehmet Baransu’nun tutuklanması, Taraf’a saldırılar, özgür medya mecralarının bir bir kapatılması karşısında dayanamadı, sessizliğini bozdu. Televizyonlara çıktı ve o tok sesiyle eleştirilerini en yüksek perdeden dile getirdi.
Darbe girişiminden bir gün önce de Nazlı Ilıcak ve Mehmet Altan’ın program konuğuydu. Programda hem son romanını anlattı hem de gidişattan duyduğu rahatsızlığı bir aydın duyarlılığıyla ifade etti. Ve ne hazindir ki o program nedeniyle ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırıldı. Davası şu anda Yargıtay’da.
15 Temmuz darbe girişiminden elli gün sonra kardeşi Mehmet Altan ile birlikte gözaltına alınan Ahmet Altan, Emniyet’teki nezarethanede 12 gün kaldı. Daha sonra adliyeye sevk edildi. Kendisi serbest bırakılırken, kardeşi tutuklandı. Ahmet Altan, kardeşinin tutuklandığını görünce adliyenin önünde zehir zemberek bir açıklama yaptı. Polis, akşam saatlerinde bir kez daha kapısını çaldı. Gözaltına alındı ve bu kez tutuklandı.
Benim kendisiyle teşrik-i mesaim olmamıştı ama hayranlıkla izlediğim bir meslek büyüğümdü. Özel televizyonların ilk yıllarında saatlerce süren tartışma programları olurdu. TRT’nin monotonluğundan, etliye sütlüye karışmayan yayınından sıkılan halk büyük bir ilgiyle bu programlar izlerdi.
Bu programların birinin moderatörüydü Ahmet Altan. Ayrıca, Neşe Düzel’le birlikte “Kırmızı Koltuk” programını hazırlıyordu. Daha sonraki Taraf macerasında da akılda kalan, meydan okuyan manşetler atmıştı.
40 YILLIK DOST GİBİ…
Kendisiyle tanışmam hapishanede oldu. 6,5 ay sonra tek kişilik hücreden alınıp üç kişilik hücreye attıklarında beni 40 yıllık dost gibi karşıladı, kucakladı, geçmiş olsun, dedi. İlk sohbetimizi hatırlıyorum, fizik ve metafizik üzerine konuşmuştuk.
Ben hoşgörüsüne sığınarak, “Siz kaşındınız. Güzel, sıcacık evinizde oturup roman yazmak varken kendinizi ortaya atıp medya özgürlüğünü savundunuz,” dedim. Yaptıklarından asla pişman değildi. Ahmet Altan’ı doğru bir yerde durmanın bedelini ödemeye hazır halde gördüm, gülümsüyordu.
Savunmalarında geri adım atmadı. Ergenekon ve Balyoz haberlerinin ardında kaya gibi durdu. Bu yüzden Ergenekoncular, Ahmet Altan’ı asla affetmedi. Her fırsatta gayz halinde hakaretlerini devam ettiriyorlar. Hapiste olması bile onları yumuşatmıyor.
15 Temmuz’a şüpheyle yaklaşıyordu Altan, çok karanlık noktalar görüyordu. Akşam saatlerinde, insanların sokakta olduğu bir saate yapılan bir darbe girişimine anlam veremiyordu. 31 Mart’la arasındaki 10 benzerliği savunmasında işlemişti. Her iki kalkışmada da lider yoktu. Her ikisinde de ordunun çok küçük bir kısmı, yaklaşık 3 bin asker kullanılmıştı. Altan, 31 Mart’ın arkasında bir ülkenin olduğuna inanır, çünkü bir süre sonra Osmanlı devleti o ülkenin yörüngesine girmiştir. 15 Temmuz’dan kim yararlanmışsa failinin o olduğunu düşünüyor.
BAŞUCU KİTABI: FELSEFE SÖZLÜĞÜ
Beraber kaldığımız 15 ay boyunca sıkça felsefe üzerine değerlendirmelerde bulundu. Felsefe sözlüğü başucu kitabıydı. Sürekli okuyor, notlar alıyordu. Yayınevleri son çıkan kitapları kendisine gönderiyordu.
Yurt dışından inanılmaz bir ilgi vardı. Savunmaları büyük salonlarda okunuyor, kitapları yabancı dillere çevriliyordu. Hatta romanını film yapmak üzere sözleşme bile imzaladı.
Babasına hayrandı Ahmet Altan. Kendisini hep babasına beğendirmeye çalıştığını söylerdi. Çetin Altan’ın, “Biz en gizli şeyimizi Taksim Meydanı’nda söyleriz” deyişini sık sık hatırlatırdı. Yani, gizli saklı herhangi bir işleri olmadığını, kavgasını kalemle verdiğini, sokak hareketlerine de siyasi oluşumlara da uzak durduğunu anlatırdı.
Babası gibi kendisinin de 300 davası olmuştu. Hapisteyken bile davalar açılmaya devam ediyordu. Çoğu ‘hakaret’ suçlamasıydı ve delil olarak yazı ve konuşmalardaki eleştiriler gösteriliyordu. Türkiye’nin geldiği nokta itibariyle ibret vericidir.
Babası 12 Mart 1971 muhtırasından sonra cezaevine girmiş 3,5 yıl hapis yatmıştı. Babasının askeri mahkemede gür sesiyle yaptığı savunmayı ve ardından askerlerin arasından başı dik biçimde yürüyüşünü gururla anlatırdı.
Ahmet Altan cezaevine girdiğinde yaşı 70’e dayanıyordu. Şunu söyledi mahkemeye: “Önümdeki 3-5 yıl için geride bıraktığım onlarca yılı çöpe atamam.” Son kitabının kapağında da şu başlık yer aldı: Dünyayı Bir Daha Asla Göremeyeceğim.
Çocuklarının, torununun, okurlarının kendisini dik görmelerini istiyordu. Muhatabı mahkeme heyeti değildi, tarihe not düşüyordu Ahmet Altan. Tahliye olduktan sonra İstinaf Mahkemesi’nde görülen duruşmayı takip etmiştim. Altan savunmasına başlayınca salon tıklım tıklım dolmuştu. Adliyedeki görevliler de bu tarihi ana tanıklık yapmak için koşarak salona gelmişti. Mahkeme heyeti pür dikkat kendisini dinliyordu. Özetle şöyle dediğini hatırlıyorum: “Bir devlet askersiz olur, polissiz olur ama asla yargıçsız olamaz. Sizler bu devletin orta direğisiniz. Bu devlet çöküyor. Bu direği ayağa kaldırmak sizin elinizde.”
7-8 SAAT YERİNDEN KALKMADAN YAZARDI
Ahmet Altan, yazısını önce kafasında tasarlar daha sonra masaya oturur ve bitirmeden kalkmazdı. Genellikle volta atarken hep düşüncelidir çünkü yazacağı makaleyi kafasında kurgulamaktadır. 7-8 saat yerinden kalkmadan yazdığını hatırlıyorum. Yazının demlenmesini beklemez. Savunmalarını bazen bize de okur, görüşlerimizi alırdı.
Hapiste sigarayı epey azaltmıştı. Ancak yazıya oturunca sigaranın biri biter diğerini yakardı. Elbette yanında da kahve. Böylece, yazar, kahve ve sigara üçlemesi tamamlanmış oluyordu.
Siyasilerle işi olmamıştı Altan’ın. Liderlerden herhangi bir beklentisi olmamış, onlara temenna durmamıştır. Müdanasızdır. Buradan aldığı güçle vesayetin her çeşidine şiddetle karşı çıkmıştır.
Israrlı davetler sonucu görüştüğü liderler olduğunu söylemişti. Örneğin, Tayyip Erdoğan’la iki kez buluşmuş. İlki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde olmuş. Yemekte şunu söylemiş Erdoğan’a: “Bu milletin dinle bağlantısı senin zannettiğinden daha zayıftır. Kızdığında ilk önce ‘Beni dinden imandan etme’ diye tepki verir.”
Dindarlarla liberallerin ittifakından Türkiye demokrasisi adına çok ümitliydi. AB perspektifi, askeri vesayetin geriletilmesi, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi çalışmalarına destek verdi. Ama iktidarın 2013’ten sonra baskıcı ve otoriter bir yönetimi benimseyerek destek aldığı kesimleri dışlaması onu hayal kırıklığına uğrattı.
Bizim koğuşumuz ilginç bir karışımdı. Bir ateist, iki Müslüman aynı koğuşta 24 saat birlikteydik. Ben ona ateist yerine agnostik demeyi tercih ediyorum. “Bir köy muhtarsız olmaz… Neydi gerisi” deyince ben devam ediyordum, “Bir iğne ustasız olmaz, böyle muhteşem, harikulade, uçsuz bucaksız bir kainat nasıl yaratıcısız olabilir ki!” Bir yaratıcı var ama bu varlığın vasıfları konusunda farklı düşünüyorduk.
Aralarında 15 yaş olan, mizaçları, tarzları, yetişme muhitleri farklı üç insanın günün 24 saatini aynı oda içinde geçirmesi elbette kolay değildi. Büyük bir olgunluk ve fedakarlık gerektiriyordu.
Ahmet Altan’ın ziyaretine gelen avukatlar ve siyasiler de aynı soruyu soruyordu, “Gerçekten onlar beş vakit namaz kılıyorlar mı, siz nasıl kalıyorsunuz, zorluk yaşamıyor musunuz?” gibi. Bunları duyunca ben kendimi uzaydan gelmiş gibi hissediyordum. Öte taraftan ise toplumun birbirine nasıl yabancılaştığını görüyordum. Altan ise sadece gülüyordu. “Ezan” ve “Ey Kavmim” gibi efsane olmuş yazıların müellifinin böyle bir problemi yoktu. İnanca ve inançlı insanlara karşı saygısını belli ediyordu. Ama ahlaktan yoksun bir din anlayışını, kendisine dindarım diyen insanların zalimleşmesini anlayamıyordu.
İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ DERSİ
Bir defasında gardiyanlar seccadenin altına serdiğimiz battaniyeyi fazla diye almak istediler. Onlara inanç özgürlüğü dersi verdi, sonunda battaniyeyi almadan gittiler. Onlar çıkarken, “Allah’ın işine bak, dindarların hakkını hem de İslamcı bir idareye karşı savunmak benim gibi birine kaldı.” diye mırıldanıyordu.
Ahmet Altan koğuşumuzun adı konmamış ağasıydı. Son söz ona aitti. Bizimle sevinir, bizimle üzülürdü. En çok yakınlarımızın tutuklanmasına üzülüyordu. “Bunlar bizim çoluk çocuklarımızla uğraşıyorlar” derdi.
Bir gün kızımı kapalı görüşte görmüş, adını ‘Meryem’ koymuştu. Bir süre sonra kızımın tutuklandığını öğrendik. Benim üzüldüğümü görünce, “22 yaşındaki bir çocuktan darbeci mi olur” diye isyan etmişti. Daha sonra beni teselli etmek ve yanımda olduğunu göstermek için, “Meryem tahliye olsun, şükür namazı kılacağım.” dedi. Kızım hapisteyken sürekli sordu, bilgi aldı, hatta savunmasını hazırlamasına yardımcı olmak istedi.
Kızım beş ay sonra tahliye olmuştu. Açık görüşte kızım kendisine teşekkür edince mutluluğunu gözlerinden okuyordum. Aylar geçti, söz verdiği şükür namazını kılmıyordu. Konudan eşim de haberdardı ve bunu bir şifre olarak görüyordu. Sanki o namazı kılınca hepimiz tahliye olacaktık.
En sonunda ben, “Anlaşıldı, namaz kılmayacaksın, bari şükür secdesi yap” dedim. “Hayır, sözümü yerine getireceğim,” diye cevap verdi. Gerçekten de bir süre sonra üçümüz şükür namazı kılıp Yaradana dua ettik. Çok geçmeden ben tahliye oldum ama koğuş arkadaşlarım hâlâ içeride.
Böyle usta bir yazarı düşüncelerinden dolayı hapiste tutmak büyük ayıp. Bu davayı dünya yakından takip ediyor ve olanlara anlam veremiyor. Her ne kadar Ahmet Altan hapisteki iki buçuk yılı geride bıraktığı 68 yıldan daha bereketli görse de böyle velut bir kalem özgürce yazmalı. Özlemle ve hasretle bekliyoruz.
[İbrahim Karayeğen] 7.1.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
İbrahim Karayeğen
Utanç verici skandal; Turgutreis’i kendi sularımızda karaya oturttular! [İlker Doğan]
Donanma zor olanı yaptı ve kendi karasularımızda İzmit Körfezi’nde savaş gemimiz TCG Turgutreis fırkateynini karaya oturttu! Hem de neredeyse hiç dalganın olmadığı bir zamanda ve normal seyir koşullarında! Konuyla ilgili bugüne kadar tek bir satır açıklama bile yapılmadı. Bu haberdeki detayları Türkiye’deki gazete ve internet sitelerinde okuyamazsınız!
İddianın sahibi ‘f.tö’ safsatasıyla ihraç edilen Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş. Hakkında açılan ‘terör örgütü üyeliği’ davası sebebiyle ülkesini terketmek zorunda kalan Demirtaş, iddiasını görüntülerle de destekliyor. Kurmay Albay, 3 Ocak’ta yaşanan skandalı sosyal medya hesabından duyurmakla kalmamış, ilgili kurumlara konuya ilişkin ‘ihbar ve suç duyurusunda’ da bulunmuş. Donanma Komtanlığı’nın ilk tepkisi Demirtaş’ın Twitter hesabını bloke etmek olmuş. Konuyla ilgili bugüne kadar hiç bir makamdan açıklama yapılmadı. Rezaletin sorumluları hakkında soruşturma açılıp açılmadığı bile bilinmiyor.
Demirtaş’ın iddiasına göre, Türk donanmasının ana muharip unsurlarından TCG Turgutreis fırkateyni normal seyir koşullarında ilerlerken tamamen gemi sevk ve idaresindeki ihmaller sebebiyle karaya oturtuluyor. Olay tam anlamıyla bir skandal zira geminin karaya oturtulduğu yer Aden körfezi ya da başka herhangi bir uluslararası sular değil İzmit Körfezi yani kendi evimiz! Söz konusu bölge, bugüne kadar gemilerimizin binlerce kez seyir yaptığı yer!
‘YEDEKLENME’ GÖRÜNTÜLERİ SABİT
Hüseyin Demirtaş’ın paylaştığı görüntülerde skandal net olarak görülüyor. Buna göre deniz son derece durgun. TCG Turgutreis sabit bir şekilde duruyor. Bu sırada makam botuna benzeyen küçük bir deniz aracı hiç bir sallantı olmadan fırkateyne doğru rahat rahat ilerliyor. Görüntülerde savaş gemisinin ‘yedeklenmesi’ yani çekme halatı bağlanarak bir başka gemiyle çekilmesi de net olarak görülüyor. Demirtaş, sosyal medya paylaşımında, “Karaya oturtulan yer Aden vb değil, evimiz bildiğimiz İzmit Körfezi. Bir savaş gemisi İzmit körfezinde görevde tekasül haricinde karaya oturmaz. Hadi oturdu bu tekasülün faturası vatandaşa çıkarılamaz. Vatandaşı uyutalım da hesap sormasın diye saklanmaz. Taraf olacaksanız suçludan değil milletten taraf olun.” ifadelerini kullanıyor.
ZOR OLANI YAPMIŞLAR!
Kurmay Albay, ihbar dilekçesinde ise vehameti şu sözlerle gözler önüne seriyor: “Turgutreis de dahil olmak üzere savaş gemilerinde suyun sığlığını gerçek zamanlı ölçecek şekilde iskandil ve sonar cihazlarıyla donatılmıştır. Bunun yanı sıra gemide seyir timi oluşturulur, seyir pilot hazırlığı yapılır. Yapılan seyir pilot hazırlığı gemi komutanına sunulur. Onun imzası ve onayı alınır. Hatta tüm bu hazırlıklar ve teknik cihazlarla yetinilmeyip ilave olarak el iskandili bile kullanılır.”
UTANÇ VERİCİ BİR SKANDAL
“Bütün bu saydığım işlemler gemi bir kaza yaşamasın, kamu zararı doğmasın, gemilerimiz harekattan ve hareketten sakıt (yoksun) kalmasın diyedir. TCG Turgutreis konumundaki bir savaş gemisi için utanç duyulacak bir şey gerçekleşmiş ve Türk donanma tarihinde nadiren rastlanılacak bir şekilde bir savaş gemimiz hareketten sakıt kalmıştır.”
[İlker Doğan] 7.1.2019 [TR724]
İddianın sahibi ‘f.tö’ safsatasıyla ihraç edilen Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş. Hakkında açılan ‘terör örgütü üyeliği’ davası sebebiyle ülkesini terketmek zorunda kalan Demirtaş, iddiasını görüntülerle de destekliyor. Kurmay Albay, 3 Ocak’ta yaşanan skandalı sosyal medya hesabından duyurmakla kalmamış, ilgili kurumlara konuya ilişkin ‘ihbar ve suç duyurusunda’ da bulunmuş. Donanma Komtanlığı’nın ilk tepkisi Demirtaş’ın Twitter hesabını bloke etmek olmuş. Konuyla ilgili bugüne kadar hiç bir makamdan açıklama yapılmadı. Rezaletin sorumluları hakkında soruşturma açılıp açılmadığı bile bilinmiyor.
Demirtaş’ın iddiasına göre, Türk donanmasının ana muharip unsurlarından TCG Turgutreis fırkateyni normal seyir koşullarında ilerlerken tamamen gemi sevk ve idaresindeki ihmaller sebebiyle karaya oturtuluyor. Olay tam anlamıyla bir skandal zira geminin karaya oturtulduğu yer Aden körfezi ya da başka herhangi bir uluslararası sular değil İzmit Körfezi yani kendi evimiz! Söz konusu bölge, bugüne kadar gemilerimizin binlerce kez seyir yaptığı yer!
‘YEDEKLENME’ GÖRÜNTÜLERİ SABİT
Hüseyin Demirtaş’ın paylaştığı görüntülerde skandal net olarak görülüyor. Buna göre deniz son derece durgun. TCG Turgutreis sabit bir şekilde duruyor. Bu sırada makam botuna benzeyen küçük bir deniz aracı hiç bir sallantı olmadan fırkateyne doğru rahat rahat ilerliyor. Görüntülerde savaş gemisinin ‘yedeklenmesi’ yani çekme halatı bağlanarak bir başka gemiyle çekilmesi de net olarak görülüyor. Demirtaş, sosyal medya paylaşımında, “Karaya oturtulan yer Aden vb değil, evimiz bildiğimiz İzmit Körfezi. Bir savaş gemisi İzmit körfezinde görevde tekasül haricinde karaya oturmaz. Hadi oturdu bu tekasülün faturası vatandaşa çıkarılamaz. Vatandaşı uyutalım da hesap sormasın diye saklanmaz. Taraf olacaksanız suçludan değil milletten taraf olun.” ifadelerini kullanıyor.
ZOR OLANI YAPMIŞLAR!
Kurmay Albay, ihbar dilekçesinde ise vehameti şu sözlerle gözler önüne seriyor: “Turgutreis de dahil olmak üzere savaş gemilerinde suyun sığlığını gerçek zamanlı ölçecek şekilde iskandil ve sonar cihazlarıyla donatılmıştır. Bunun yanı sıra gemide seyir timi oluşturulur, seyir pilot hazırlığı yapılır. Yapılan seyir pilot hazırlığı gemi komutanına sunulur. Onun imzası ve onayı alınır. Hatta tüm bu hazırlıklar ve teknik cihazlarla yetinilmeyip ilave olarak el iskandili bile kullanılır.”
UTANÇ VERİCİ BİR SKANDAL
“Bütün bu saydığım işlemler gemi bir kaza yaşamasın, kamu zararı doğmasın, gemilerimiz harekattan ve hareketten sakıt (yoksun) kalmasın diyedir. TCG Turgutreis konumundaki bir savaş gemisi için utanç duyulacak bir şey gerçekleşmiş ve Türk donanma tarihinde nadiren rastlanılacak bir şekilde bir savaş gemimiz hareketten sakıt kalmıştır.”
[İlker Doğan] 7.1.2019 [TR724]
Çiftlikspor yoksa kredi de yok [Semih Ardıç]
Müteahhit batarsa kurtarır. Milyonlarca dolar-euroya futbolcu transfer eden kulüpler batarsa yine kurtarır.
Çiftçi mazot ve gübre için aldığı kredinin taksitini iki gün geç ödediğinde icraya verir. Kuruluş gayesi ise bambaşka.
Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e miras kalan nadide müesseselerden biri olan ve isminden de anlaşılacağı üzere ziraati teşvik etmekle vazifelendirilen bir banka Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) devr-i iktidarında siyasetin çiftliğine dönüştürüldü.
BANKALAR FUTBOL KULÜPLERİNİ KURTARACAK
Toplu Konut İdaresi (TOKİ) müteahhitlerinde batırdığı kredi tutarı milyarlarca TL ile ifade edilen Ziraat Bankası şimdi de batık futbol kulüplerini kurtaracak.
İstanbul Bayrampaşa’da ORA Alışveriş Merkezi’nde batırdığı 270 milyon euronun hesabını vermeden futbola el atıyor. (http://www.tr724.com/orada-donen-dolaplar/)
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı Yıldırım Demirören ile Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Başkanı Hüseyin Aydın mukaveleye imza attı.
Halen Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü vazifesini de ifa eden Aydın ay sonuna kadar başta 4 büyük futbol kulübü olmak üzere gırtlağına kadar borçlu kulüplerden bilançolarını beyan etmelerini istedi.
Bankalar Birliği üyeleri kendi aralarında, “Krizde bu da nereden çıktı şimdi!” dese de yeni Türkiye’de elleri mahkûm.
SARAY’DA KARAR VERİLDİ
Nitekim kurtarma planına Saray’da karar verildi. Ötesi teferruat. TFF Başkanı Demirören, Başkan Recep Tayyip Erdoğan’a “Bizi kurtarın.” talebinde bulunmuştu. Erdoğan da damadı Hazine Bakanı Berat Albayrak ile TBB Başkanı Aydın’a talimat vermişti.
Mütereddit davrananları cesaretlendirmek üzere “tavşan atlet” misyonunu yine Ziraat Bankası üstlenecek.
Batık derken öyle 15-20 milyon TL değil kurtarılacak tutar. Sadece Beşiktaş’ın borcu 2,5 milyar TL.
Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’un borçları dikkate alındığında 7 miyar TL borç bankaların masasına geri gelecek.
2018 senesinin son 3 aylık rakamları borca dahil edilmedi. Zira bilançolar bu ay sonunda açıklanacak. 4 büyük futbol kulübünün borcunun 10 milyar TL’ye yaklaştığı belirtiliyor.
Avrupa’da sportif başarıdan zerre kadar eser olmadığı bir dönemde borçları bu kadar artıran kulüplerin iyi idare edilemediği aşikâr.
UEFA KURALLARI DA ÇİĞNENDİ
UEFA “Malî Fair Play Kuralları” ile borcun gelire ve öz kaynağa oranına kadar kırmızı çizgiler tespit ettiği halde kulüplerin gelirlerinin 15-20 katı borçlanabilmesini nasıl izah edeceğiz?
Kulüp başkanları ve mali işler müdürlerinin hesap bilmezliği kadar Futbol Federasyonu ile batacağını bile bile o kredilere imza atan bankacıların mesuliyeti yok mu?
Devlet otoritesi nerede? Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) bankaları niye ikaz etmedi?
Madem “kurtarın” demekle bu kadar batık kredi kurtarabiliyorsa futbola gelinceye kadar sanayicileri, esnafları, KOBİ’leri, çiftçilere yardım edilmeliydi.
ZİRAAT BANKASI’NIN BAŞKA İŞİ YOK MU?
Ziraat Bankası’nın kurtarma harekâtında “armada” olarak tayin edilmesi tek kelime ile pişkinliktir. Çiftçi kan ağlıyor. Süt para etmediği için ahırdaki ineğini kesilsin diye mezbahaneye gönderiyor.
Şeker pancarı tarlada kaldı. Zeytin 3 TL bile etmedi. Gübre, mazot, elektrik, ilaç ve tohum derken masrafları yüzde 50-60 zamlandı. Kredi için gittiği Ziraat Bankası şubelerinde yüzüne bakan yok.
ÇİFTÇİYE YOK, ÇİFTLİKSPOR’A NİYE OLMASIN!
Hal böyle iken Ziraat’i evvela Türkiye Kupası maçlarına sponsor yapan AKP şimdi de aynı bankaya kredi borçlarını ödeyemeyen kulüplere can simidi attırıyor.
Çiftçi güğümlerle getirdiği sütleri bankanın önünde döktü sesini duyuramadı. Saman ve tütün balyalarını AKP binalarının önüne saçtı yine olmadı.
Çiftçi deplasmanda boşuna uğraşıyor. Çiftlikspor vb. isimlerle futbol kulübü kursalar onlar da bugün Saray’dan icazetli Ziraat Bankası kurtarma paketine dahil edilmişti.
Üstelik Çiftikspor’un vergi borçları da iki-üç senede bir çekirdek parasına indirilirdi, daha doğrusu affedilirdi.
[Semih Ardıç] 7.1.2019 [TR724]
Çiftçi mazot ve gübre için aldığı kredinin taksitini iki gün geç ödediğinde icraya verir. Kuruluş gayesi ise bambaşka.
Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e miras kalan nadide müesseselerden biri olan ve isminden de anlaşılacağı üzere ziraati teşvik etmekle vazifelendirilen bir banka Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) devr-i iktidarında siyasetin çiftliğine dönüştürüldü.
BANKALAR FUTBOL KULÜPLERİNİ KURTARACAK
Toplu Konut İdaresi (TOKİ) müteahhitlerinde batırdığı kredi tutarı milyarlarca TL ile ifade edilen Ziraat Bankası şimdi de batık futbol kulüplerini kurtaracak.
İstanbul Bayrampaşa’da ORA Alışveriş Merkezi’nde batırdığı 270 milyon euronun hesabını vermeden futbola el atıyor. (http://www.tr724.com/orada-donen-dolaplar/)
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı Yıldırım Demirören ile Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Başkanı Hüseyin Aydın mukaveleye imza attı.
Halen Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü vazifesini de ifa eden Aydın ay sonuna kadar başta 4 büyük futbol kulübü olmak üzere gırtlağına kadar borçlu kulüplerden bilançolarını beyan etmelerini istedi.
Bankalar Birliği üyeleri kendi aralarında, “Krizde bu da nereden çıktı şimdi!” dese de yeni Türkiye’de elleri mahkûm.
SARAY’DA KARAR VERİLDİ
Nitekim kurtarma planına Saray’da karar verildi. Ötesi teferruat. TFF Başkanı Demirören, Başkan Recep Tayyip Erdoğan’a “Bizi kurtarın.” talebinde bulunmuştu. Erdoğan da damadı Hazine Bakanı Berat Albayrak ile TBB Başkanı Aydın’a talimat vermişti.
Mütereddit davrananları cesaretlendirmek üzere “tavşan atlet” misyonunu yine Ziraat Bankası üstlenecek.
Batık derken öyle 15-20 milyon TL değil kurtarılacak tutar. Sadece Beşiktaş’ın borcu 2,5 milyar TL.
Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’un borçları dikkate alındığında 7 miyar TL borç bankaların masasına geri gelecek.
2018 senesinin son 3 aylık rakamları borca dahil edilmedi. Zira bilançolar bu ay sonunda açıklanacak. 4 büyük futbol kulübünün borcunun 10 milyar TL’ye yaklaştığı belirtiliyor.
Avrupa’da sportif başarıdan zerre kadar eser olmadığı bir dönemde borçları bu kadar artıran kulüplerin iyi idare edilemediği aşikâr.
UEFA KURALLARI DA ÇİĞNENDİ
UEFA “Malî Fair Play Kuralları” ile borcun gelire ve öz kaynağa oranına kadar kırmızı çizgiler tespit ettiği halde kulüplerin gelirlerinin 15-20 katı borçlanabilmesini nasıl izah edeceğiz?
Kulüp başkanları ve mali işler müdürlerinin hesap bilmezliği kadar Futbol Federasyonu ile batacağını bile bile o kredilere imza atan bankacıların mesuliyeti yok mu?
Devlet otoritesi nerede? Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) bankaları niye ikaz etmedi?
Madem “kurtarın” demekle bu kadar batık kredi kurtarabiliyorsa futbola gelinceye kadar sanayicileri, esnafları, KOBİ’leri, çiftçilere yardım edilmeliydi.
ZİRAAT BANKASI’NIN BAŞKA İŞİ YOK MU?
Ziraat Bankası’nın kurtarma harekâtında “armada” olarak tayin edilmesi tek kelime ile pişkinliktir. Çiftçi kan ağlıyor. Süt para etmediği için ahırdaki ineğini kesilsin diye mezbahaneye gönderiyor.
Şeker pancarı tarlada kaldı. Zeytin 3 TL bile etmedi. Gübre, mazot, elektrik, ilaç ve tohum derken masrafları yüzde 50-60 zamlandı. Kredi için gittiği Ziraat Bankası şubelerinde yüzüne bakan yok.
ÇİFTÇİYE YOK, ÇİFTLİKSPOR’A NİYE OLMASIN!
Hal böyle iken Ziraat’i evvela Türkiye Kupası maçlarına sponsor yapan AKP şimdi de aynı bankaya kredi borçlarını ödeyemeyen kulüplere can simidi attırıyor.
Çiftçi güğümlerle getirdiği sütleri bankanın önünde döktü sesini duyuramadı. Saman ve tütün balyalarını AKP binalarının önüne saçtı yine olmadı.
Çiftçi deplasmanda boşuna uğraşıyor. Çiftlikspor vb. isimlerle futbol kulübü kursalar onlar da bugün Saray’dan icazetli Ziraat Bankası kurtarma paketine dahil edilmişti.
Üstelik Çiftikspor’un vergi borçları da iki-üç senede bir çekirdek parasına indirilirdi, daha doğrusu affedilirdi.
[Semih Ardıç] 7.1.2019 [TR724]
Yazarından siyasetçisine, gidenlere laf yetiştirenlere dair [Ramazan Faruk Güzel]
Şu ara Türkiye dolup dolup boşalıyor! Ülkeye doğudan akın akın mülteciler geliyor, Suriye’den, Irak’tan, Afganistan’dan… Rakamlar havada uçuyor; 4 milyon diyen de var, 5 milyon diyen de… Birileri ülke verileri ile keyfine göre oynadığından, olup bitenlere dair sağlıklı veriler elde etmek çok zor.
Ülkeye bu girişler sağlıklı ve kontrollü olmadığından, bir entegrasyon, kriz yönetimi planlaması da yok. Dolayısıyla bu akımın nereye varacağı meçhul. Diğer taraftan halkın bir kesimi ve eli kalem tutanlar özellikle Suriyelilere yönelik derin, ırkçı bir nefret söylemi pompalıyor. Buna dair aklı selim yazılar kaleme alındı ama yeterli mi? Değil… Biz de buna dair bir yazı ortaya koymaya çalışmıştık, oraya detayları havale ediyoruz.
BEYİN VE SERVET GÖÇÜ
Ülkeye gelenlere ağza alınmayacak laflar söylenirken, ülkeden giden/ gitmek zorunda kalanların ardından da laf yetiştirme yarışı var!
Konuşanlar, sanırsınız ki yazılarını başka bir gezegenden dünyaya bakarak yazıyormuş gibi; gördükleri sadece romantik mavi bir küre!
Bu akımı gören New York Times gibi uluslararası basın ise meseleyi: “Varlıklı ve yetenekli Türkler kitleler halinde ülkeyi terk ediyor” şeklinde görürken, olayı da iyi özetlemiş oldular. (Önce bunu “sürüler halinde” diye çevirmişlerdi, “biz koyun muyuz?” şeklindeki tepkiler üzerine “kitleler halinde” değiştirmek zorunda kalmışlardı ama asıl çevirisi “kafileler halinde ülkeyi terk” “Batı’ya göç” olsa gerekti. Evet adeta göçmen kuşlar gibi insanlar öbek öbek, kafileler halinde ülkeyi terk ediyor, etmek için her şeyini ortaya koyabiliyor…)
Cumhurbaşkanlığı’ndan New York Times’ın ‘beyin göçü‘ haberi hakkında açıklamalarına da atıfta bulunan haber kaynakları, ülkenin kuruluşundan bu yana ilk kez, kültür ve iş hayatına yön veren üst sınıf ailelerin Türkiye’yi terk ettiğini yazarken, çok sayıda kişinin de Yunanistan, Portekiz ve İspanya’dan mülk alma yoluyla göç yolunu kullandığını da ekliyor.
Son olarak da Türkiye’nin en zenginlerinden olan Sabancı Ailesi başta olmak üzere, bazı ultra zenginlerin de Malta vatandaşlığına geçtiği haberi düştü gündeme.
Yine yabancı basın, Ülker grubunun servetini “Türk makamlarının ulaşamayacağı yerlere taşıdıkları” bilgisini de paylaşmış oldular. Çünkü herkesin, dünyanın gözü önünde başta Akın İpek olmak üzere bir çok işadamının mal varlığına ve medya gruplarına el konulmuştu; Ortada da somut hiçbir iddia olmamasına rağmen… Can ve mal güvenliğinin olmadığı, en temel insan haklarının bile güvenceden yoksun olduğu yerde niye insanlar dursun, niye her sabah güne “bugün acaba benim malıma çökerler mi?!” endişesi ile başlasınlar ki!
CANI PAHASINA GÖÇ
Verilere göre çeyrek milyondan fazla insan şu son yıllarda yurt dışına, Batıya göç etmiş. Bunların neredeyse tamamı eğitimli, üniversiteli insanlar. Bunların içindeki bir grup bilim insanını da geçenlerde Hollanda, ülkesine kabul edip oturum vermişlerdi. Aklı başında ülke, yetişmiş insana önem verir tabii ki.
Türkiye’de mi? Uzay Araştırma Merkezi kurulurken, NASA’da çalışmakta olan bir bilim adamını, tatil için geldiği ülkesinde cebinde 1 Dolar bulunduğu için 2 yıla yakındır hapiste tutuyor. O şekil yani!!
Hem bu gidiş öylesine ölümüne bir gidiş ki, ülkeyi terk edebilmek için insanlar bütün mal varlıklarını ortaya döküyorlar. Ellerindeki bütün birikimlerini insan kaçakçılarına dökebiliyorlar, yeter ki ülke sınırlarından çıkabilsinler diye… Bu yolda canını, evladını, bebeğini kaybeden yüzlerce insan var!! İki yavrusunu birden sularda kaybedenler var! Meriç’i, Ege’yi geçse de, bu yoğun strese dayanamayıp kucağındaki 2 yavrusu varken kalbi çatlayıp ölen Esma öğretmenler var!
“Öz yurdunda garip, öz vatanında parya” muamelesi gören, hayat hakkı tanınmayan, “ağaç kabuğu yemeye” mahkum edilen insanlar, öyle bir daralmışlık içesindeki ölümü dahi göze alabiliyor. Gideceği yerlerde başına neler geleceğini dahi bilmeden…
GİDENLERE LAF YETİŞTİRME
Şu son 3-4 yılda ve özellikle de 15 Temmuz 2016 tarihinden beri ülkede akla hayale gelmedik hukuksuzluklar yaşanıyor, zulümler işleniyor. Anayasa fiilen askıda, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının bile bağlayıcılığı yok. Magna Carta’dan beri Avrupa’da 1000 yıldır tartışılan, güvence altına alınmaya çalışılan “Can, mal güvenli, ifade özgürlüğü, teşebbüs hürriyeti” şu an Türkiye’de bin yılın da gerisinde.
İnsanlar bu kadar acılar yaşarken, tuzu kuru, tatlı su balığı bazı kimseler; canı pahasına ülkeden gitmek isteyenlerin arkasından onlara laf sokma yarışındalar. Sosyal medya üzerinden paralı olarak insanlara hakaret etmeye, laf yetiştirmeye çalışan trollerin: “Lan hain, niye terk ettin, sıkıysa gelsene. Masumsan gelip hesap versene..” şeklindeki herzelerini saymıyorum. Kendisine köşe verilince, bu mağdur insanlara laf söylemekle muktedirlerin/ o mazlumlara zulmedenlerin takdirini kazanacağını düşünen Ahmet Hakanları kastım. Ülkeden ayrılmak zorunda kalanlara “Türkiye’den kaçanlar” diyerek, “onlara altı okkalı laf ettim” başlığı ile yazdığı talihsiz yazı gibi…
“Kalıp mücadele etmeyi denemek yerine kaçıp kurtulmayı seçmek, Atatürk’ün kesip attığı tırnak bile olamamaktır… Tamam mı ha tamam mı?” diyerek bir de Atatürk’ten dem vuruyor ya… Atatürk ilke ve inkıaplarının hemen hepsi ayaklar altına alınmış, kurduğu sistem ve devlet delik deşik edilmiş, bunlara hiç ses çıkarılmamış, şimdi Atatürk üzerinden bu dönemin mağdurlarına ses etmeye çalışmak ne kadar akıl karıdır?!
Bunu söyleyen de yakın zamanda yazdıklarına kızan mafyatik tiplerce yumruklar yemiş kişi… Demokrat pozları takınmaya çalışırken, iki yumrukla insan feleğini şaşar mı?!
“Kaçtığınız ülkelerde krallar gibi yaşayacağınızı falan mı sanıyorsunuz? Herkesin üç tık gerisinde kalacaksınız, üç tık gerisinde!” diyerek de yazısının sonuna tüy dikmiş. İnsanlar, 1960’lardaki gibi “iş umudu, daha refah bir yaşam beklentisi” ile değil, en temel hakları için gidiyor.
Hani bir tartışma vardır: “Giden mi terk eder yoksa kalan mı?” diye. Giden çoğu zaman değerlerini koruyabilmek, sözünü devam ettirebilmek için gider. Kalanların da bir kısmı, sözlerini bırakmak, yani susmak zorunda kalır. Ya da bu örnekteki gibi, faşizm adına konuşma zarureti duyar, olur olmadık.
Bu bir kural haline gelmiştir zira:
“La fascisme ce n’est pas l’inderdiction de dire c’est l’obligation de dire“. (Faşizm, konuşma yasağı / susma mecburiyeti) değil, söyleme mecburiyetidir.)
Şu son dönemde ülkenin beyin ve sermaye kaybı, Çanakkale Savaşı’nda yaşanan kayıpları fazlasıyla geçti. İçeri alınmadan önce Ali Bulaç’ın harika bir tespiti vardı, bu AKP dönemini Türk tarihinin en kayıp yıllarından ve hatta Çanakkale Savaşından beter olduğunu söylemişti. Bu, sözün gelişi zannedilmişti ama tahribatın büyüklüğü ortaya çıkmaya başladıkça bu kıyasın az bile kaldığı görüldü.
Bu kadar kayıp yaşanırken, bunlara sebep olanlara “bir yumruk daha yeme korkusu ile” laf edemiyorsun, zaten mağdur olan ve Günter Wallraff’ın tabiriyle “Ganz Unten” (En Alttakiler)e laf yetiştime telaşı…
YA MUHALEFET?
Varın adını siz koyun böyle gazetecilere de, bu esnada siyasetçisi, muhalefeti ne yapıyor dersiniz? Anamuhalefetin en insaflılarından sayılan Aykut Erdoğdu, Halk TV’deki bir programda “Nereye gidiyorsunuz?” diye soruyor. İkramda bulunmak için mi soruyor” diye bakıyorsunuz, hayır. Enişteleri olduğum Kayserililer’in bazen, “Nereye gidiyon, daha karpuz kesicedik?” diye laf olsun sormaları gibi.
Sosyal medyada dediklerimi burada tekrarlayayım:
Beylik laflar, güzel de.. Peki:
– Geri dönersek avukat ayarlar mısın,
– İşkence ve infazlarımızı engelleye bilir misin,
– Hiç olmazsa anlatsak, derdimizi dinler misin?
Hiç dinlemediniz, hiç derdimizi dillendirmediniz şu ana kadar.. anca ithamlar duyduk. Erdoğan, böyle muhafete şükrandır sanırım.
Herşeyin “mış gibi” yapıldığı muhalefet de “mış gibi” yapılıyor. Bu haliyle de “Majestelerinin muhalefeti” de bir yere kadar oluyor. Söyleyen söylesin, “ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.”
“Gitmekle gitmiş olmazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır.”( Cemal Süreya) ama “Bir trene binip, rastgele defolup gitmek” (Atilla İlhan) istersin sadece… Zira koruman gerekenler vardır. Yaşamayana ise herşey hikaye… Yazılması gereken başka hikayeler var sanırım.
[Ramazan Faruk Güzel] 7.1.2019 [TR724]
Ülkeye bu girişler sağlıklı ve kontrollü olmadığından, bir entegrasyon, kriz yönetimi planlaması da yok. Dolayısıyla bu akımın nereye varacağı meçhul. Diğer taraftan halkın bir kesimi ve eli kalem tutanlar özellikle Suriyelilere yönelik derin, ırkçı bir nefret söylemi pompalıyor. Buna dair aklı selim yazılar kaleme alındı ama yeterli mi? Değil… Biz de buna dair bir yazı ortaya koymaya çalışmıştık, oraya detayları havale ediyoruz.
BEYİN VE SERVET GÖÇÜ
Ülkeye gelenlere ağza alınmayacak laflar söylenirken, ülkeden giden/ gitmek zorunda kalanların ardından da laf yetiştirme yarışı var!
Konuşanlar, sanırsınız ki yazılarını başka bir gezegenden dünyaya bakarak yazıyormuş gibi; gördükleri sadece romantik mavi bir küre!
Bu akımı gören New York Times gibi uluslararası basın ise meseleyi: “Varlıklı ve yetenekli Türkler kitleler halinde ülkeyi terk ediyor” şeklinde görürken, olayı da iyi özetlemiş oldular. (Önce bunu “sürüler halinde” diye çevirmişlerdi, “biz koyun muyuz?” şeklindeki tepkiler üzerine “kitleler halinde” değiştirmek zorunda kalmışlardı ama asıl çevirisi “kafileler halinde ülkeyi terk” “Batı’ya göç” olsa gerekti. Evet adeta göçmen kuşlar gibi insanlar öbek öbek, kafileler halinde ülkeyi terk ediyor, etmek için her şeyini ortaya koyabiliyor…)
Cumhurbaşkanlığı’ndan New York Times’ın ‘beyin göçü‘ haberi hakkında açıklamalarına da atıfta bulunan haber kaynakları, ülkenin kuruluşundan bu yana ilk kez, kültür ve iş hayatına yön veren üst sınıf ailelerin Türkiye’yi terk ettiğini yazarken, çok sayıda kişinin de Yunanistan, Portekiz ve İspanya’dan mülk alma yoluyla göç yolunu kullandığını da ekliyor.
Son olarak da Türkiye’nin en zenginlerinden olan Sabancı Ailesi başta olmak üzere, bazı ultra zenginlerin de Malta vatandaşlığına geçtiği haberi düştü gündeme.
Yine yabancı basın, Ülker grubunun servetini “Türk makamlarının ulaşamayacağı yerlere taşıdıkları” bilgisini de paylaşmış oldular. Çünkü herkesin, dünyanın gözü önünde başta Akın İpek olmak üzere bir çok işadamının mal varlığına ve medya gruplarına el konulmuştu; Ortada da somut hiçbir iddia olmamasına rağmen… Can ve mal güvenliğinin olmadığı, en temel insan haklarının bile güvenceden yoksun olduğu yerde niye insanlar dursun, niye her sabah güne “bugün acaba benim malıma çökerler mi?!” endişesi ile başlasınlar ki!
CANI PAHASINA GÖÇ
Verilere göre çeyrek milyondan fazla insan şu son yıllarda yurt dışına, Batıya göç etmiş. Bunların neredeyse tamamı eğitimli, üniversiteli insanlar. Bunların içindeki bir grup bilim insanını da geçenlerde Hollanda, ülkesine kabul edip oturum vermişlerdi. Aklı başında ülke, yetişmiş insana önem verir tabii ki.
Türkiye’de mi? Uzay Araştırma Merkezi kurulurken, NASA’da çalışmakta olan bir bilim adamını, tatil için geldiği ülkesinde cebinde 1 Dolar bulunduğu için 2 yıla yakındır hapiste tutuyor. O şekil yani!!
Hem bu gidiş öylesine ölümüne bir gidiş ki, ülkeyi terk edebilmek için insanlar bütün mal varlıklarını ortaya döküyorlar. Ellerindeki bütün birikimlerini insan kaçakçılarına dökebiliyorlar, yeter ki ülke sınırlarından çıkabilsinler diye… Bu yolda canını, evladını, bebeğini kaybeden yüzlerce insan var!! İki yavrusunu birden sularda kaybedenler var! Meriç’i, Ege’yi geçse de, bu yoğun strese dayanamayıp kucağındaki 2 yavrusu varken kalbi çatlayıp ölen Esma öğretmenler var!
“Öz yurdunda garip, öz vatanında parya” muamelesi gören, hayat hakkı tanınmayan, “ağaç kabuğu yemeye” mahkum edilen insanlar, öyle bir daralmışlık içesindeki ölümü dahi göze alabiliyor. Gideceği yerlerde başına neler geleceğini dahi bilmeden…
GİDENLERE LAF YETİŞTİRME
Şu son 3-4 yılda ve özellikle de 15 Temmuz 2016 tarihinden beri ülkede akla hayale gelmedik hukuksuzluklar yaşanıyor, zulümler işleniyor. Anayasa fiilen askıda, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının bile bağlayıcılığı yok. Magna Carta’dan beri Avrupa’da 1000 yıldır tartışılan, güvence altına alınmaya çalışılan “Can, mal güvenli, ifade özgürlüğü, teşebbüs hürriyeti” şu an Türkiye’de bin yılın da gerisinde.
Hımm, beylik laflar, güzel. Peki:— Ramazan F. Güzel (@rfguzel) 5 Ocak 2019
- Geri dönersek avukat ayarlar mısın,
- İşkence ve infazlarımızı engelleye bilir misin,
- Hiç olmazsa anlatsak derdimizi dinler misin?
Hiç dinlemediniz, hiç derdimizi dillendirmediniz şu ana kadar, anca itham.
Erdoğan, böyle muhafete şükrandır. https://t.co/7ekOwceDdo
İnsanlar bu kadar acılar yaşarken, tuzu kuru, tatlı su balığı bazı kimseler; canı pahasına ülkeden gitmek isteyenlerin arkasından onlara laf sokma yarışındalar. Sosyal medya üzerinden paralı olarak insanlara hakaret etmeye, laf yetiştirmeye çalışan trollerin: “Lan hain, niye terk ettin, sıkıysa gelsene. Masumsan gelip hesap versene..” şeklindeki herzelerini saymıyorum. Kendisine köşe verilince, bu mağdur insanlara laf söylemekle muktedirlerin/ o mazlumlara zulmedenlerin takdirini kazanacağını düşünen Ahmet Hakanları kastım. Ülkeden ayrılmak zorunda kalanlara “Türkiye’den kaçanlar” diyerek, “onlara altı okkalı laf ettim” başlığı ile yazdığı talihsiz yazı gibi…
“Kalıp mücadele etmeyi denemek yerine kaçıp kurtulmayı seçmek, Atatürk’ün kesip attığı tırnak bile olamamaktır… Tamam mı ha tamam mı?” diyerek bir de Atatürk’ten dem vuruyor ya… Atatürk ilke ve inkıaplarının hemen hepsi ayaklar altına alınmış, kurduğu sistem ve devlet delik deşik edilmiş, bunlara hiç ses çıkarılmamış, şimdi Atatürk üzerinden bu dönemin mağdurlarına ses etmeye çalışmak ne kadar akıl karıdır?!
Bunu söyleyen de yakın zamanda yazdıklarına kızan mafyatik tiplerce yumruklar yemiş kişi… Demokrat pozları takınmaya çalışırken, iki yumrukla insan feleğini şaşar mı?!
“Kaçtığınız ülkelerde krallar gibi yaşayacağınızı falan mı sanıyorsunuz? Herkesin üç tık gerisinde kalacaksınız, üç tık gerisinde!” diyerek de yazısının sonuna tüy dikmiş. İnsanlar, 1960’lardaki gibi “iş umudu, daha refah bir yaşam beklentisi” ile değil, en temel hakları için gidiyor.
Hani bir tartışma vardır: “Giden mi terk eder yoksa kalan mı?” diye. Giden çoğu zaman değerlerini koruyabilmek, sözünü devam ettirebilmek için gider. Kalanların da bir kısmı, sözlerini bırakmak, yani susmak zorunda kalır. Ya da bu örnekteki gibi, faşizm adına konuşma zarureti duyar, olur olmadık.
Bu bir kural haline gelmiştir zira:
“La fascisme ce n’est pas l’inderdiction de dire c’est l’obligation de dire“. (Faşizm, konuşma yasağı / susma mecburiyeti) değil, söyleme mecburiyetidir.)
Şu son dönemde ülkenin beyin ve sermaye kaybı, Çanakkale Savaşı’nda yaşanan kayıpları fazlasıyla geçti. İçeri alınmadan önce Ali Bulaç’ın harika bir tespiti vardı, bu AKP dönemini Türk tarihinin en kayıp yıllarından ve hatta Çanakkale Savaşından beter olduğunu söylemişti. Bu, sözün gelişi zannedilmişti ama tahribatın büyüklüğü ortaya çıkmaya başladıkça bu kıyasın az bile kaldığı görüldü.
Bu kadar kayıp yaşanırken, bunlara sebep olanlara “bir yumruk daha yeme korkusu ile” laf edemiyorsun, zaten mağdur olan ve Günter Wallraff’ın tabiriyle “Ganz Unten” (En Alttakiler)e laf yetiştime telaşı…
YA MUHALEFET?
Varın adını siz koyun böyle gazetecilere de, bu esnada siyasetçisi, muhalefeti ne yapıyor dersiniz? Anamuhalefetin en insaflılarından sayılan Aykut Erdoğdu, Halk TV’deki bir programda “Nereye gidiyorsunuz?” diye soruyor. İkramda bulunmak için mi soruyor” diye bakıyorsunuz, hayır. Enişteleri olduğum Kayserililer’in bazen, “Nereye gidiyon, daha karpuz kesicedik?” diye laf olsun sormaları gibi.
Sosyal medyada dediklerimi burada tekrarlayayım:
Beylik laflar, güzel de.. Peki:
– Geri dönersek avukat ayarlar mısın,
– İşkence ve infazlarımızı engelleye bilir misin,
– Hiç olmazsa anlatsak, derdimizi dinler misin?
Hiç dinlemediniz, hiç derdimizi dillendirmediniz şu ana kadar.. anca ithamlar duyduk. Erdoğan, böyle muhafete şükrandır sanırım.
Herşeyin “mış gibi” yapıldığı muhalefet de “mış gibi” yapılıyor. Bu haliyle de “Majestelerinin muhalefeti” de bir yere kadar oluyor. Söyleyen söylesin, “ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.”
“Gitmekle gitmiş olmazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır.”( Cemal Süreya) ama “Bir trene binip, rastgele defolup gitmek” (Atilla İlhan) istersin sadece… Zira koruman gerekenler vardır. Yaşamayana ise herşey hikaye… Yazılması gereken başka hikayeler var sanırım.
[Ramazan Faruk Güzel] 7.1.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Bu onur Harry Kane’nin [Hasan Cücük]
İngiliz futbolunun son yıllarda yetiştirdiği bir numaralı forvet olan Harry Kane, oynadığı futbol ve attığı gollerle adından başarıyla söz ettirmeye devam ediyor. Cardiff City deplasmanından Tottenham 3-0 galip dönerken, forveti Harry Kane ise 3. dakikada attığı golle Premier Lig tarihine geçiyordu. Dünyanın bir numaralı liginde nice golcüler gelip geçmişti ama hiçbiri Harry Kane’nin Cardiff City maçında kırdığı rekoru kıramamıştı.
Thierry Henry, Sergio Agüero, Andy Cole, Alan Shearer, Cris Armstrong, Jermain Defoe, Robin van Persie, Diego Costa, Fernando Torres ve Wayne Rooney gibi golcüleri Harry Kane, Cardiff City’ye attığı golle geride bırakıyordu. Bu rekorun adı; Premier Lig’de oynadığı tüm takımlara karşı gol atan ilk futbolcu. Şu ana kadar 28 takıma karşı sahada yer döken Kane hepsine gol atmayı başardı. Cardiff City’ye karşı daha önce 3 kez gol arayan Kane, meşin yuvarlağı filelerle buluşturmayı başaramamıştı. Dördüncü maçında şansızlığını kırınca, rekorun da sahibi oldu. Kane, bu sezon attığı 14 golle krallık yarışında Pierre Aubameyang ile ilk sırada yer alıyor.
Harry Kane, Premier Lig’de mücadele ettiği 28 takımın filelerini 122 kez havalandırdı. En çok gol attığı takım Leicester City oldu. 2015 yılının sürpriz Premier Lig şampiyonu Leicester City’ye 11 gol atan Kane, Everton ve Stoke City’ye 9’ar gol attı. Kane’nin en çok gol attığı üçüncü takım ise filelerini 8 kez havalandırdığı Arsenal oldu. Kane en az golü Cardiff City ve Middlesbrough’a attı. Her iki takıma sadece bir gol attı.
Harry Kane’den önce rekorun sahibi Arsenal’in ünlü Fransız golcüsü Thierry Henry idi. Premier Lig’de 175 gole imza atarken, mücadele ettiği 35 takımdan 34’ünün kalecilerini mağlup etmeyi başarmıştı. Henry’nin gol atamadığı tek takım ise Swensea City oldu.
Manchester City’nin Arjantinli golcüsü Sergio Agüero, Premier Lig’de şu ana kadar 32 takıma karşı sahada yer aldı. Bu takımlardan 31’ine gol atmaya muvaffak olan Agüero’nun gol atamadığı tek takım ise Bolton oldu. Championschip’te düşme hattında bulunan Bolton’un Premier Lig’e yükselmesi çok uzak ihtimal olarak duruyor. Muhtemelen Agüero kariyerini Bolton’a gol atamadan tamamlayacaktır.
Premier Lig’de mücadele ettiği takımlara karşı gol atmada başarılı olan oyuncular arasında Robin van Persie de bulunuyor. Arsenal ve Manchester United formaları altında 36 Premier Lig takımına karşı mücadele eden Robin van Persie bu takımların 33’üne gol atmayı başardı. Robin van Persie, Premier Lig’de fırtına gibi eserken geldiği Fenerbahçe’de hüsranın adı olmuştu.
Premier Lig’de en çok takıma gol atan oyuncular
Oyuncu Oynadığı takım sayısı Gol attığı takım sayısı
Harry Kane 28 28
Thierry Henry 35 34
Sergio Aguero 32 31
Andy Cole 40 38
Alan Shearer 29 27
Chris Armstrong 32 30
Jermain Defoe 40 37
Robin van Persie 36 33
Diego Costa 23 21
Fernando Torres 32 29
Wayne Rooney 40 36
Harry Kane’nin gol attığı Premier Lig takımları
Takım Maç Gol
Leicester 8 11
Everton 9 9
Stoke 9 9
Arsenal 8 8
Bournemouth 6 7
Southampton 8 7
West Brom 7 7
West Ham 12 7
Liverpool 8 5
Aston Villa 5 4
Burnley 6 4
Chelsea 9 4
Huddersfield 3 4
Hull 5 4
Norwich 2 4
Crystal Palace 9 3
Sunderland 7 3
Swansea 7 3
Watford 7 3
Brighton 3 2
Fulham 2 2
Manchester City 8 2
Manchester United 9 2
Newcastle 8 2
QPR 2 2
Wolverhampton 2 2
Cardiff 4 1
Middlesbrough 1 1
Thierry Henry, Sergio Agüero, Andy Cole, Alan Shearer, Cris Armstrong, Jermain Defoe, Robin van Persie, Diego Costa, Fernando Torres ve Wayne Rooney gibi golcüleri Harry Kane, Cardiff City’ye attığı golle geride bırakıyordu. Bu rekorun adı; Premier Lig’de oynadığı tüm takımlara karşı gol atan ilk futbolcu. Şu ana kadar 28 takıma karşı sahada yer döken Kane hepsine gol atmayı başardı. Cardiff City’ye karşı daha önce 3 kez gol arayan Kane, meşin yuvarlağı filelerle buluşturmayı başaramamıştı. Dördüncü maçında şansızlığını kırınca, rekorun da sahibi oldu. Kane, bu sezon attığı 14 golle krallık yarışında Pierre Aubameyang ile ilk sırada yer alıyor.
Harry Kane, Premier Lig’de mücadele ettiği 28 takımın filelerini 122 kez havalandırdı. En çok gol attığı takım Leicester City oldu. 2015 yılının sürpriz Premier Lig şampiyonu Leicester City’ye 11 gol atan Kane, Everton ve Stoke City’ye 9’ar gol attı. Kane’nin en çok gol attığı üçüncü takım ise filelerini 8 kez havalandırdığı Arsenal oldu. Kane en az golü Cardiff City ve Middlesbrough’a attı. Her iki takıma sadece bir gol attı.
Harry Kane’den önce rekorun sahibi Arsenal’in ünlü Fransız golcüsü Thierry Henry idi. Premier Lig’de 175 gole imza atarken, mücadele ettiği 35 takımdan 34’ünün kalecilerini mağlup etmeyi başarmıştı. Henry’nin gol atamadığı tek takım ise Swensea City oldu.
Manchester City’nin Arjantinli golcüsü Sergio Agüero, Premier Lig’de şu ana kadar 32 takıma karşı sahada yer aldı. Bu takımlardan 31’ine gol atmaya muvaffak olan Agüero’nun gol atamadığı tek takım ise Bolton oldu. Championschip’te düşme hattında bulunan Bolton’un Premier Lig’e yükselmesi çok uzak ihtimal olarak duruyor. Muhtemelen Agüero kariyerini Bolton’a gol atamadan tamamlayacaktır.
Premier Lig’de mücadele ettiği takımlara karşı gol atmada başarılı olan oyuncular arasında Robin van Persie de bulunuyor. Arsenal ve Manchester United formaları altında 36 Premier Lig takımına karşı mücadele eden Robin van Persie bu takımların 33’üne gol atmayı başardı. Robin van Persie, Premier Lig’de fırtına gibi eserken geldiği Fenerbahçe’de hüsranın adı olmuştu.
Premier Lig’de en çok takıma gol atan oyuncular
Oyuncu Oynadığı takım sayısı Gol attığı takım sayısı
Harry Kane 28 28
Thierry Henry 35 34
Sergio Aguero 32 31
Andy Cole 40 38
Alan Shearer 29 27
Chris Armstrong 32 30
Jermain Defoe 40 37
Robin van Persie 36 33
Diego Costa 23 21
Fernando Torres 32 29
Wayne Rooney 40 36
Harry Kane’nin gol attığı Premier Lig takımları
Takım Maç Gol
Leicester 8 11
Everton 9 9
Stoke 9 9
Arsenal 8 8
Bournemouth 6 7
Southampton 8 7
West Brom 7 7
West Ham 12 7
Liverpool 8 5
Aston Villa 5 4
Burnley 6 4
Chelsea 9 4
Huddersfield 3 4
Hull 5 4
Norwich 2 4
Crystal Palace 9 3
Sunderland 7 3
Swansea 7 3
Watford 7 3
Brighton 3 2
Fulham 2 2
Manchester City 8 2
Manchester United 9 2
Newcastle 8 2
QPR 2 2
Wolverhampton 2 2
Cardiff 4 1
Middlesbrough 1 1
[Hasan Cücük] 7.1.2019 [TR724]
Önce hangisi, dua mı, tevbe mi? [Hakan Zafer]
“Yüzü olmamak” diye bir deyim var. Kendisinden henüz af dilemediğimiz, evvelce ona karşı bir kusurumuz olmuş kimseden bir şey istememiz gerektiği esna için söyleniyor. Düşürdüğü camın kırıklarını süpürmediği için kıpırdayamamak gibi. “Yüz vermek”, “yüzsüzlük etmek”, “yüz bulmak”, “yüz bulunca astar istemek”, “yüzü kasap süngeriyle silinmiş olmak” gibi birçok benzer deyim var. Ortak noktaları; özür dilememişken yeni istek sahibi olmayı ifade etmeye yarıyor olmaları.
Allah’tan bile (her şeyi bildiği halde) isterken istiğfar ile başlanması usulü var. Yani önce istemez, af diler, af dilemek için biraz sonra kendisinden isteyeceğiniz ilahi iradeye karşı yaptığınız kusurları kabul edersiniz. Çok örneği var. Kuran’ın öğrettiği peygamber duaları da benzer şekilde. Mesela, Hz. Eyüp (as), önce af dileyip sonra kendisine dokunan zararı Allah’ın kaldırmasını istiyor. Hz. Yunus (as) da farklı değil, önce vakitsiz ayrılışından dolayı kendine kızıyor, durumunu Allah’a itiraf ediyor, sonra kurtarılıyor. Hz. Nuh (as) için de durum aynı, Allah’tan yardım talebine başlangıcı; “Mağlup oldum!”
“Sen onların aralarındayken Allah onlara azap edici değildi, istiğfar ettikleri müddetçe de onlara azap edecek değildir.”
Enfâl Suresinin ilgili şu 33. ayetinden; hatayı kabullenip af dilemenin, bir musibeti, azabı durduracak potansiyele sahip olduğunu öğreniyoruz. Talihliyiz ki ayeti açıklayan bir de hadis var. Resulullah (sav), ayette geçen iki durumu (aralarında olması ve toplumun istiğfar etmesi) Allah’ın ümmeti hakkında ona verdiği iki eman olarak ifade ediyor. Vefatıyla aralarından ayrıldığı vakit bunlardan sadece ikincisini, istiğfarı kıyamete kadar inananların arasında (güvence olarak) bırakacağını söylüyor.
Allah’a karşı tevbe etmeden dua üstüne dua edip aynı doğrultuda çok şey istiyoruz da insana farklı mı yaklaşıyoruz? Öyleyse nedir özür dilemeye, telafi etmeye engel olan?
Galiba, yumuşak dikenleri çoktan cildimizi yoklamış gururdan başkası değil. Kalbinde zerre kibir olanın giremeyeceği cennete rota belirlemiş kimselerin, “İnsanların bana/bize bakışı bozulmasın!” diye af dilememesi gurur değil de nedir?
Ortada her hangi bir özür dileme yok ve plan değişmeden istemeye devam eden kimseler, üstüne bir de iyi ettiğini düşünüyorsa, bu durum bizde bir yanılgıya da sebep olabilir: Ya bile isteye yapıyorlarsa?
“Nerede yaşıyorsun, dünyanın kuralları bu maalesef” derseniz, zorla sizi bir yüzsüzlükle aynı denkleme sokmak isteyen mecburiyetlere, sabırla iyi kalarak direnmekten başkaca bir çare gözükmüyor.
Hasılı
Geleceğe dair endişem var ama bunların, anlam dünyamı yaşama bağlayan kökleri kemirmelerine izin verecek değilim. Bu endişeli hal bana, insanlara dua tavsiye ettiğimiz, onlardan bir şeyler talep ettiğimiz ölçüde, duadan, istemeden önceki adım olan tevbe nasıl edilir, özür nasıl dilenir konusunda da örnek olunması gerektiğini düşündürtüyor. Maalesef, ortadaki manzara Bernard Shaw’ı haklı çıkaracak, bizi de üzecek cinsten;
“Tarihten, insanların tarihten hiçbir şey öğrenmediğini öğreniyoruz.”
[Hakan Zafer] 7.1.2019 [TR724]
Allah’tan bile (her şeyi bildiği halde) isterken istiğfar ile başlanması usulü var. Yani önce istemez, af diler, af dilemek için biraz sonra kendisinden isteyeceğiniz ilahi iradeye karşı yaptığınız kusurları kabul edersiniz. Çok örneği var. Kuran’ın öğrettiği peygamber duaları da benzer şekilde. Mesela, Hz. Eyüp (as), önce af dileyip sonra kendisine dokunan zararı Allah’ın kaldırmasını istiyor. Hz. Yunus (as) da farklı değil, önce vakitsiz ayrılışından dolayı kendine kızıyor, durumunu Allah’a itiraf ediyor, sonra kurtarılıyor. Hz. Nuh (as) için de durum aynı, Allah’tan yardım talebine başlangıcı; “Mağlup oldum!”
“Sen onların aralarındayken Allah onlara azap edici değildi, istiğfar ettikleri müddetçe de onlara azap edecek değildir.”
Enfâl Suresinin ilgili şu 33. ayetinden; hatayı kabullenip af dilemenin, bir musibeti, azabı durduracak potansiyele sahip olduğunu öğreniyoruz. Talihliyiz ki ayeti açıklayan bir de hadis var. Resulullah (sav), ayette geçen iki durumu (aralarında olması ve toplumun istiğfar etmesi) Allah’ın ümmeti hakkında ona verdiği iki eman olarak ifade ediyor. Vefatıyla aralarından ayrıldığı vakit bunlardan sadece ikincisini, istiğfarı kıyamete kadar inananların arasında (güvence olarak) bırakacağını söylüyor.
Allah’a karşı tevbe etmeden dua üstüne dua edip aynı doğrultuda çok şey istiyoruz da insana farklı mı yaklaşıyoruz? Öyleyse nedir özür dilemeye, telafi etmeye engel olan?
Galiba, yumuşak dikenleri çoktan cildimizi yoklamış gururdan başkası değil. Kalbinde zerre kibir olanın giremeyeceği cennete rota belirlemiş kimselerin, “İnsanların bana/bize bakışı bozulmasın!” diye af dilememesi gurur değil de nedir?
Ortada her hangi bir özür dileme yok ve plan değişmeden istemeye devam eden kimseler, üstüne bir de iyi ettiğini düşünüyorsa, bu durum bizde bir yanılgıya da sebep olabilir: Ya bile isteye yapıyorlarsa?
“Nerede yaşıyorsun, dünyanın kuralları bu maalesef” derseniz, zorla sizi bir yüzsüzlükle aynı denkleme sokmak isteyen mecburiyetlere, sabırla iyi kalarak direnmekten başkaca bir çare gözükmüyor.
Hasılı
Geleceğe dair endişem var ama bunların, anlam dünyamı yaşama bağlayan kökleri kemirmelerine izin verecek değilim. Bu endişeli hal bana, insanlara dua tavsiye ettiğimiz, onlardan bir şeyler talep ettiğimiz ölçüde, duadan, istemeden önceki adım olan tevbe nasıl edilir, özür nasıl dilenir konusunda da örnek olunması gerektiğini düşündürtüyor. Maalesef, ortadaki manzara Bernard Shaw’ı haklı çıkaracak, bizi de üzecek cinsten;
“Tarihten, insanların tarihten hiçbir şey öğrenmediğini öğreniyoruz.”
[Hakan Zafer] 7.1.2019 [TR724]
2019’da Avrupa Parlamentosu’nu bekleyen tehlike [Ebubekir Işık]
Avrupa merkez sağ ve merkez sol partilerinin, son birkaç on yıldır Avrupa Parlamentosu’nun gündemini işgal eden en önemli konularla alakalı yön tayin etme, siyaset tarzı ortaya koyma ve nihai olarak karar alma yetkinlikleri sallantıda… Çünkü, AB’nin en önemli kurumlarında sayısal çoğunluğa sahip bu partiler 2019 yılı ve sonrasında ayrıcalıklı konumlarını önemli ölçüde kaybetme ihtimali ile karşı karşıyalar.
751 sandalyeli Avrupa Parlamentosu’nda hali hazırda Avrupa merkez sağ partisi olan EPP’nin 219 vekili, Avrupa merkez sol partisi olan S&D’nin ise 189 vekili var. Küçük merkez partiler olan Avrupa Muhfazakar partisi (ECR) 71 vekile, Avrupa Liberaller partisi (ALDE) 68, Avrupa Birleşik Kuzey Sol partisi (GUE/NGL) 52 ve son olarak Avrupa Yeşiller partisi ise 51 vekile sahip. Diğer tarafta, AB projesine en katı eleştirileri getirmekle bilinen diğer iki grup ise 45 vekille EFDD ve 35 vekille ENF olarak karşımıza çıkıyor.
Yukarıda ismi geçen merkez partilerin Avrupa Parlamentosu’ndaki sandalye sayısı biraz düşecek olmasına rağmen, parlamento çoğunluğuna sahip olacaklarına dair bir tereddüt yok. Fakat, 2019 Mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerine bugünden baktığımızda üç faktörün bu on yıllara baliğ siyasal geleneği kısmen sarsacağı ve bu durumun yalnızca Avrupa Parlamentosu için değil, AB’nin diğer tüm organları ve aldıkları kararlar üzerinde son derece büyük etkilere sahip olabileceğini iddia etmek mümkün.
Bu üç faktörü sırasıyla ifade etmek gerekirse: Merkez partilere verilen geleneksel desteğin giderek azalması, gerek radikal sol spektrumda gerekse de radikal sağda AB karşıtı partilerin Avrupa seçmeninden giderek daha fazla destek görmesi ve son olarak Avrupa siyaset sahnesine çıkan yeni partiler olarak ifade edebiliriz.
Yukarıda ki bu üç siyasal gelişmeyi dikkate aldığımızda, bu faktörlerle ilintili olarak karşımıza Avrupa Parlamentosunu son derece yakından ilgilendiren muhtemel bir riskin oluşabileceğinin altını çizebiliriz.
Avrupa Parlamentosu’nun by-pass edilme riski
Şayet son birkaç on yıldır Avrupa Parlamentosu’nda devam eden merkez partilerin hakimiyeti 2019 yılında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde kısmi ya da tamamen sona ererse, karşımıza biri Avrupa Parlamentosu’nu direkt ilgilendiren diğeri ise AP’nin ötesinde tüm Avrupa Birliği kurumları üzerinde negatif etkilere sahip olabilecek iki muhtemel gelişmeden bahsedebiliriz.
İlkinden başlayalım. 2019’da yapılacak AB seçimleri sonrası oluşacak yeni siyasal atmosfer, AB karşıtı partilerin merkez partilere karşı mücadelesini her zamankinden daha güçlü ve meşru yapma şansı tanıyacak. Bu bağlamdan hareketle, Macaristan’dan İtalya’ya, Danimarka’dan Almanya’ya kadar birçok üye ülkeden gelip AP’de temsil edilme hakkı yakalayan AB karşıtı bu partiler, Avrupa Parlamentosu’nda geleneksel partiler arası ittifakların ötesinde, kısa vadeli ve özel amaçlara mahsus (ad hoc) yeni koalisyonlar kurarak AP’nin karar alma süreçlerini kendi lehlerine çevirmeyi deneyeceklerdir. Bununla birlikte, merkez partiler tarafından desteklenen bazı karar süreçlerini bloke etme noktasında birlikte hareket etmeye çalışacaklarını da şimdiden öngörmek son derece mümkün. Böylesi bir senaryo söz konusu olduğunda, Avrupa Parlamentosu bir yönü ile Avrupa Birliği projesine karşı var gücüyle çalışan hareketlere ve partilere de her zamankinden daha fazla ev sahipliği yapmış olacak.
İkinci muhtemel tehdide gelirsek…Yukarıda resmedilen durum Avrupa Parlamentosu’nun işlevselliğini derinden sarsarak kaotik bir durumun oluşmasına sebep olabileceği gibi, bu durumun etrafından dolaşmak isteyen bazı üye ülkelerin elini de güçlendirecektir.
Kamu gelirlerinin nasıl harcandığı, AB’nin en önemli kurumlarını denetleme yetkisi ve ortak pazarın nasıl idare edileceği gibi hayati yetki ve sorumlulukları olan AP’nin son derece önemli konularla alakalı bölünmüş bir resim vermesi ve alınması gereken kararları içinde barındırdığı siyasal parçalanmışlıktan ötürü alamaması, AB’nin bazı üye ülkelerinin AP’yi bypass ederek ikili anlaşmalarla yollarına devam etmesi sonucunu doğurabilir. Böylesi bir ihtimal yalnıza Avrupa Parlamentosu’nun değil, bir bütün olarak AB’nin etkinliğini ve işlevselliğini derinden sarsacaktır. Böylece, üye ülkeler istedikleri zaman Avrupa Parlamentosu dahil AB’nin önemli kurumlarının etrafından dolanarak istedikleri kararları kendi meclislerinde alacak ve belki de bu durumun oluşmasını Avrupa Parlamentosu’nun bölünmüşlüğüne ve yeknesaklığına fatura edeceklerdir.
[Ebubekir Işık] 7.1.2019 [TR724]
751 sandalyeli Avrupa Parlamentosu’nda hali hazırda Avrupa merkez sağ partisi olan EPP’nin 219 vekili, Avrupa merkez sol partisi olan S&D’nin ise 189 vekili var. Küçük merkez partiler olan Avrupa Muhfazakar partisi (ECR) 71 vekile, Avrupa Liberaller partisi (ALDE) 68, Avrupa Birleşik Kuzey Sol partisi (GUE/NGL) 52 ve son olarak Avrupa Yeşiller partisi ise 51 vekile sahip. Diğer tarafta, AB projesine en katı eleştirileri getirmekle bilinen diğer iki grup ise 45 vekille EFDD ve 35 vekille ENF olarak karşımıza çıkıyor.
Yukarıda ismi geçen merkez partilerin Avrupa Parlamentosu’ndaki sandalye sayısı biraz düşecek olmasına rağmen, parlamento çoğunluğuna sahip olacaklarına dair bir tereddüt yok. Fakat, 2019 Mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerine bugünden baktığımızda üç faktörün bu on yıllara baliğ siyasal geleneği kısmen sarsacağı ve bu durumun yalnızca Avrupa Parlamentosu için değil, AB’nin diğer tüm organları ve aldıkları kararlar üzerinde son derece büyük etkilere sahip olabileceğini iddia etmek mümkün.
Bu üç faktörü sırasıyla ifade etmek gerekirse: Merkez partilere verilen geleneksel desteğin giderek azalması, gerek radikal sol spektrumda gerekse de radikal sağda AB karşıtı partilerin Avrupa seçmeninden giderek daha fazla destek görmesi ve son olarak Avrupa siyaset sahnesine çıkan yeni partiler olarak ifade edebiliriz.
Yukarıda ki bu üç siyasal gelişmeyi dikkate aldığımızda, bu faktörlerle ilintili olarak karşımıza Avrupa Parlamentosunu son derece yakından ilgilendiren muhtemel bir riskin oluşabileceğinin altını çizebiliriz.
Avrupa Parlamentosu’nun by-pass edilme riski
Şayet son birkaç on yıldır Avrupa Parlamentosu’nda devam eden merkez partilerin hakimiyeti 2019 yılında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde kısmi ya da tamamen sona ererse, karşımıza biri Avrupa Parlamentosu’nu direkt ilgilendiren diğeri ise AP’nin ötesinde tüm Avrupa Birliği kurumları üzerinde negatif etkilere sahip olabilecek iki muhtemel gelişmeden bahsedebiliriz.
İlkinden başlayalım. 2019’da yapılacak AB seçimleri sonrası oluşacak yeni siyasal atmosfer, AB karşıtı partilerin merkez partilere karşı mücadelesini her zamankinden daha güçlü ve meşru yapma şansı tanıyacak. Bu bağlamdan hareketle, Macaristan’dan İtalya’ya, Danimarka’dan Almanya’ya kadar birçok üye ülkeden gelip AP’de temsil edilme hakkı yakalayan AB karşıtı bu partiler, Avrupa Parlamentosu’nda geleneksel partiler arası ittifakların ötesinde, kısa vadeli ve özel amaçlara mahsus (ad hoc) yeni koalisyonlar kurarak AP’nin karar alma süreçlerini kendi lehlerine çevirmeyi deneyeceklerdir. Bununla birlikte, merkez partiler tarafından desteklenen bazı karar süreçlerini bloke etme noktasında birlikte hareket etmeye çalışacaklarını da şimdiden öngörmek son derece mümkün. Böylesi bir senaryo söz konusu olduğunda, Avrupa Parlamentosu bir yönü ile Avrupa Birliği projesine karşı var gücüyle çalışan hareketlere ve partilere de her zamankinden daha fazla ev sahipliği yapmış olacak.
İkinci muhtemel tehdide gelirsek…Yukarıda resmedilen durum Avrupa Parlamentosu’nun işlevselliğini derinden sarsarak kaotik bir durumun oluşmasına sebep olabileceği gibi, bu durumun etrafından dolaşmak isteyen bazı üye ülkelerin elini de güçlendirecektir.
Kamu gelirlerinin nasıl harcandığı, AB’nin en önemli kurumlarını denetleme yetkisi ve ortak pazarın nasıl idare edileceği gibi hayati yetki ve sorumlulukları olan AP’nin son derece önemli konularla alakalı bölünmüş bir resim vermesi ve alınması gereken kararları içinde barındırdığı siyasal parçalanmışlıktan ötürü alamaması, AB’nin bazı üye ülkelerinin AP’yi bypass ederek ikili anlaşmalarla yollarına devam etmesi sonucunu doğurabilir. Böylesi bir ihtimal yalnıza Avrupa Parlamentosu’nun değil, bir bütün olarak AB’nin etkinliğini ve işlevselliğini derinden sarsacaktır. Böylece, üye ülkeler istedikleri zaman Avrupa Parlamentosu dahil AB’nin önemli kurumlarının etrafından dolanarak istedikleri kararları kendi meclislerinde alacak ve belki de bu durumun oluşmasını Avrupa Parlamentosu’nun bölünmüşlüğüne ve yeknesaklığına fatura edeceklerdir.
[Ebubekir Işık] 7.1.2019 [TR724]
‘Büyük çöküş’ öncesi önemli gelişme! [Erhan Başyurt]
The New York Times gazetesi dikkat çekici bir inceleme yayınladı. 2016-2017 arasında Türkiye’nin varlıklı diliminin yüzde 12’sine tekabül eden 12 bin dolar milyoneri Türkiye’den göç etmiş.
Gazete gelişmeyi, “Tarihte, ülkelerin yaşadığı önemli çöküşlere bakılırsa, bu yıkımların öncesinde varlıklı insanların o ülkeden göç ettiği görülür” yorumuyla vermiş.
Bilginin kaynağı, Küresel Varlık Göçü İncelemesi (Global Wealth Migration Review). Rapor her yıl yayınlanıyor.
2018 raporu yayınlanırsa, bu rakamın düşmediği aksine daha da arttığı görülecektir.
***
Neden?
Zira Türkiye’de adalet yitirildi. Devlet firmalara çökerek, sermayeyi ürküttü. İşadamları ‘el koyarız’ şantajı altında korku sarmalına sokuldu…
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Okyay, Meclis’teki Bütçe Komisyonu’na gururla anlatıyor;
‘’25 Ekim 2018 itibarıyla 42 ilde bin 4 (1004) şirkete kayyım atandı. Söz konusu şirketlerin aktif büyüklüğü 55 miyar 570 milyon lira. Toplam ciroları 21 milyar 950 lira. Toplam özkaynakları 21 milyar 50 milyon lira. Dönem karları 1 milyar 530 milyon lira. Bu şirketlerde 45 bin 477 kişi istihdam edilmektedir…’’
***
Aferin (!) Otur, sıfır!!!
***
‘’Şecaat arz ederken, sirkatin söyleyen’’ adam misali övündükleri şeye bak!
Henüz mahkeme aşamasında hatta önemli bir kısmının yargı süreci başlamadan el konulan şirketlerle övünüyorlar.
İçlerinde Koza, Boydak, Zirve gibi dev firmalar da var.
***
Tabii bunlar TMSF’ye devredilen ve halen faaliyette olan ‘gasp edilen’ mallar…
Bir de, kapatıp mülklerine el koydukları, 2 bin dernek, bin özel okul, 30 özel hastane, 15 özel üniversite ve bir özel katılım bankası var.
Eserleriyle, pardon yıkımlarıyla, ne kadar övünseler azdır.
Hızla ülkeyi ‘büyük çöküşe’ sürüklüyorlar.
***
Kaçan sadece sermaye de değil. Kutuplaştırıp umutsuzlaştırdıkları toplumdam genç ve yetişmiş beyinler de kaçıyor.
KHK ile sebepsiz işten attıkları ve açlığa mahkum ettikleri 200 bin aile var.
4 bin hakim ve savcıyı, 8 bin akademisyeni KHK ile atmakla övünüyorlar.
Utanmıyorlar, vicdanları sızlamıyor. Bu özgürlük katliamlarıyla övünüyorlar.
‘Barış’ istediler diye akademisyenleri kanlarında ‘kan banyosu’ yapmakla tehdit ediyorlar.
Bilimi, araştırma ve üretimi baltalıyorlar…
***
Sermaye kaçışı ve beyin göçünün ‘büyük çöküş’ işareti olduğu yorumu, Küresel Varlık Göçü İncelemesi’ne ait.
Benzer bir tespiti, 6 yüzyıl önce tarih ve sosyoloji biliminin öncüsü kabul edilen İbn Haldun da dile getiriyor.
Sultanın, vergileri yükseltmesi ve ardından israf harcamalarını finanse etmek için insanların varlıklarına el koymasının en büyük zulüm olduğunu ve ‘umranın harap olması’ ile sonuçlandığını belirtiyor.
***
Türkiye, iktidarın yalan ve iftiraları ışığında adaleti yitirdi. Sadece vicdanını değil aklını da kaybetti.
Cezaevlerinde Türkiye tarihinin en yüksek tutuklu sayısı 260 bin insan yatıyor. Türkiye’de cezaevlerinin kapasitesi ise sadece 210 bin… Yani çoğu hükümsüz tutuklu insanlık dışı şartlarda en basit ifadesiyle psikolojik işkenceye maruz bırakılıyor…
***
Osmanlı’da ‘adalet dairesi’ diye bilinen bir ordu, mal, devlet ve adalet sıralaması vardır.
Adilliği ün salan Nuşirevan’a atfedilen bundan biraz daha farklı ancak daha sağlıklı bir ölçüttür.
“Mülk ordu ile; ordu mal ile; mal vergiyle; vergi imaretle; imaret adâlet ile; adâlet devlet görevlilerinin ıslahıyla; devlet görevlilerinin ıslahı vezirlerin istikamet etmeleri, doğru yoldan ayrılmamalarıyla mümkün olur…’’
Fasit bir dairedir, velut hale dönüşmesi devleti yönetenlerin istikamet üzere olmaları ve güçlü bir adalet ile mümkündür.
***
Türkiye’de ekonomik kriz dahil tüm sorunların kaynağı yöneticilerin istikameti kaybetmiş olmaları ve halka zulüm etmeleridir.
Halkın malına çökmeyi marifet saymalarıdır.
Böyle olunca, işadamları ‘yargı kılıcı’ ile şantaja maruz kalmak veya mallarının gasp edilmesine seyirci kalmamak için kaçıyorlar veya mallarını kaçırıyorlar.
Parasına el konacak diye, yatırım yapmayan hatta bankada para tutmaya korkan işadamları var.
Zira, hakkında iftira ile soruşturma açıp, varlığına göre şantaj ile para sızdıran ‘çeteler’ bile kurulmuş durumda.
***
Atalarımız boşuna ‘balık baştan kokar’ dememişler…
Yine İbn Haldun’a bir atıfta daha bulunarak bu yazıyı sonlandıralım;
‘’Halk, hükümdarın dinindendir…’’
[Erhan Başyurt] 7.1.2019 [TR724]
Gazete gelişmeyi, “Tarihte, ülkelerin yaşadığı önemli çöküşlere bakılırsa, bu yıkımların öncesinde varlıklı insanların o ülkeden göç ettiği görülür” yorumuyla vermiş.
Bilginin kaynağı, Küresel Varlık Göçü İncelemesi (Global Wealth Migration Review). Rapor her yıl yayınlanıyor.
2018 raporu yayınlanırsa, bu rakamın düşmediği aksine daha da arttığı görülecektir.
***
Neden?
Zira Türkiye’de adalet yitirildi. Devlet firmalara çökerek, sermayeyi ürküttü. İşadamları ‘el koyarız’ şantajı altında korku sarmalına sokuldu…
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Okyay, Meclis’teki Bütçe Komisyonu’na gururla anlatıyor;
‘’25 Ekim 2018 itibarıyla 42 ilde bin 4 (1004) şirkete kayyım atandı. Söz konusu şirketlerin aktif büyüklüğü 55 miyar 570 milyon lira. Toplam ciroları 21 milyar 950 lira. Toplam özkaynakları 21 milyar 50 milyon lira. Dönem karları 1 milyar 530 milyon lira. Bu şirketlerde 45 bin 477 kişi istihdam edilmektedir…’’
***
Aferin (!) Otur, sıfır!!!
***
‘’Şecaat arz ederken, sirkatin söyleyen’’ adam misali övündükleri şeye bak!
Henüz mahkeme aşamasında hatta önemli bir kısmının yargı süreci başlamadan el konulan şirketlerle övünüyorlar.
İçlerinde Koza, Boydak, Zirve gibi dev firmalar da var.
***
Tabii bunlar TMSF’ye devredilen ve halen faaliyette olan ‘gasp edilen’ mallar…
Bir de, kapatıp mülklerine el koydukları, 2 bin dernek, bin özel okul, 30 özel hastane, 15 özel üniversite ve bir özel katılım bankası var.
Eserleriyle, pardon yıkımlarıyla, ne kadar övünseler azdır.
Hızla ülkeyi ‘büyük çöküşe’ sürüklüyorlar.
***
Kaçan sadece sermaye de değil. Kutuplaştırıp umutsuzlaştırdıkları toplumdam genç ve yetişmiş beyinler de kaçıyor.
KHK ile sebepsiz işten attıkları ve açlığa mahkum ettikleri 200 bin aile var.
4 bin hakim ve savcıyı, 8 bin akademisyeni KHK ile atmakla övünüyorlar.
Utanmıyorlar, vicdanları sızlamıyor. Bu özgürlük katliamlarıyla övünüyorlar.
‘Barış’ istediler diye akademisyenleri kanlarında ‘kan banyosu’ yapmakla tehdit ediyorlar.
Bilimi, araştırma ve üretimi baltalıyorlar…
***
Sermaye kaçışı ve beyin göçünün ‘büyük çöküş’ işareti olduğu yorumu, Küresel Varlık Göçü İncelemesi’ne ait.
Benzer bir tespiti, 6 yüzyıl önce tarih ve sosyoloji biliminin öncüsü kabul edilen İbn Haldun da dile getiriyor.
Sultanın, vergileri yükseltmesi ve ardından israf harcamalarını finanse etmek için insanların varlıklarına el koymasının en büyük zulüm olduğunu ve ‘umranın harap olması’ ile sonuçlandığını belirtiyor.
***
Türkiye, iktidarın yalan ve iftiraları ışığında adaleti yitirdi. Sadece vicdanını değil aklını da kaybetti.
Cezaevlerinde Türkiye tarihinin en yüksek tutuklu sayısı 260 bin insan yatıyor. Türkiye’de cezaevlerinin kapasitesi ise sadece 210 bin… Yani çoğu hükümsüz tutuklu insanlık dışı şartlarda en basit ifadesiyle psikolojik işkenceye maruz bırakılıyor…
***
Osmanlı’da ‘adalet dairesi’ diye bilinen bir ordu, mal, devlet ve adalet sıralaması vardır.
Adilliği ün salan Nuşirevan’a atfedilen bundan biraz daha farklı ancak daha sağlıklı bir ölçüttür.
“Mülk ordu ile; ordu mal ile; mal vergiyle; vergi imaretle; imaret adâlet ile; adâlet devlet görevlilerinin ıslahıyla; devlet görevlilerinin ıslahı vezirlerin istikamet etmeleri, doğru yoldan ayrılmamalarıyla mümkün olur…’’
Fasit bir dairedir, velut hale dönüşmesi devleti yönetenlerin istikamet üzere olmaları ve güçlü bir adalet ile mümkündür.
***
Türkiye’de ekonomik kriz dahil tüm sorunların kaynağı yöneticilerin istikameti kaybetmiş olmaları ve halka zulüm etmeleridir.
Halkın malına çökmeyi marifet saymalarıdır.
Böyle olunca, işadamları ‘yargı kılıcı’ ile şantaja maruz kalmak veya mallarının gasp edilmesine seyirci kalmamak için kaçıyorlar veya mallarını kaçırıyorlar.
Parasına el konacak diye, yatırım yapmayan hatta bankada para tutmaya korkan işadamları var.
Zira, hakkında iftira ile soruşturma açıp, varlığına göre şantaj ile para sızdıran ‘çeteler’ bile kurulmuş durumda.
***
Atalarımız boşuna ‘balık baştan kokar’ dememişler…
Yine İbn Haldun’a bir atıfta daha bulunarak bu yazıyı sonlandıralım;
‘’Halk, hükümdarın dinindendir…’’
[Erhan Başyurt] 7.1.2019 [TR724]
Travma günlerinde hizmet [Bülent Korucu]
Hizmet Hareketine mensup insanlar eşine az rastlanır bir süreçten geçiyor. Kabataslak bir tasnif yaptığımızda; KHK’lılar, tutuklular, arananlar, yurt dışına çıkabilenler ve hepsinin toplamından daha fazla ‘yakınlar’ kategorisi var. Acıyı doğrudan yaşayanlar ve bu ateşte onlarla birlikte pişen, eş, çocuk, anne-baba ve kardeşler diye liste uzuyor. Kategorilerin maruz kaldığı imtihanlar farklı olduğu gibi neredeyse her aileye özgü bir kader senaryosu gözlemliyoruz.
Büyük bir travma yaşanıyor. Belki istisnası vardır ama çoğumuz aslında profesyonel desteğe ihtiyaç duyuyor. Bu realitenin kabulü hem bizim için hem de muhataplarımızla iletişimimiz açısından önemli. Hastalığın/hasarın kabulü tedavinin yarısı olduğu tespitini şuraya bırakıp muhataplarımız meselesine odalanmak istiyorum. Birbirimizin yaralı olduğunu ve bunun hafifletici önemli bir mazeret teşkil ettiğini kabullenerek işe başlamalıyız. Küçük meselelerden büyük tartışmalar yaşandığına şahit oluyoruz.
Arkadaşımızın kolunu incitmesini ev taşımamızda yardım etmemesi için haklı bir gerekçe görüyoruz. Ama aynı kişinin kalbinin kırıklığını, travma kaynaklı patlamalarını hoşgörü ile karşılamıyoruz. Psikolojik hastalıkları ve sosyal yaraları kendimize konduramadığımız gibi karşımızdakiler için hafifletici sebep olarak görmüyoruz. Fiziki gözümüzde oluşan kayıpları normal karşılayıp, gönül gözümüzdeki travma kataraktlarını yok farzediyoruz. Buzda ayağı kayıp üzerimize düşen arkadaşımızı rahatlatıp, kalkması için elini tutuyoruz. Ama mülteciliğin sıkıntısı ile yüz ekşitene tokat vurmaya hakkımız var sanıyoruz.
Başta söylemiştim; herkesin hikayesi dolayısıyla travması farklı. Doğal olarak çözümler de kişi sayısınca olabilir. Kimsenin ceketi kimseye tam tamına oturmuyor. Haliyle talepler ve beklentiler de çeşitliklik arzediyor. Aynı meslekte yanyana çalışan iki kişi cezaevine düşüyor. Biri görüşlerde çocuklarına medyayı kullanmalarını tembihliyor, hakkında yazılan çizilen şeyleri soruyor. Diğeri tam tersine kimsenin yazıp çizmesini istemiyor; teşebbüs edenlerin engellenmesini arzu ediyor. Hangisi haklı? Bence ikisi de haklı ya da haksız olabilir. Bunu ayırt edecek bir ölçüye sahip değiliz. O halde haklarındaki kararı kendisine bırakmak ve saygı duymak tek yol. Bana danışılırsa yazılmasını tavsiye ederim. Zira bazen yazılan beraat ediyor, sessizliği tercih eden ceza alıyor. Bazen tersi mümkün. ‘O halde kamuoyu oluşturmak için konuşmak en iyisi derim’, ancak kararı kendisine bırakırım. Bu ayrıntıyı bilmeyenler şöyle düşünebiliyor: Ali’yi üç kere yazdılar, Veli için tek satır yok. O halde bla bla bla… Halbuki hüsn-ü zan etse problem kalmayacak.
Travma ve fitne zamanının en büyük imtihanlarından biri ‘fasıkların haberi’. Hucurat Suresi 6. Ayeti şöyle diyor: “Ey iman edenler! Bir fasık size bir haber getirdiğinde, doğru olup olmadığını tesbit etmek için onu iyice araştırın. Aksi halde, hiçbir gerçeğe dayanmadan bir topluluğa zararınız dokunur da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” Ayet kafir demiyor; fasık yani günaha girmesi muhtemel hepimiz bu kapsamdayız. Duyduğunu, gördüğünü teyit etmeden, muhatabın savunmasını dinlemeden; nakleden ve yayan kişi buradaki fasık tanımına tıpatıp uyar. Yoksa bu kişinin hırsız, ayyaş ya da katil olması gerekmez. O halde birbirimize dair haber ve dedikoduları; doğruluk terazisinde tartmadan inanıp muhatabımızı linç etmeye hakkımız yok. Güvendiğimiz insanlar hakkında hayal kırıklığı yaşayıp kendimize gadr etmemiz de cabası… Hele havuz medyasının ya da o zihniyetteki insanların tezviratlarına inananlara hayret ediyorum. Yalanı böylesine rahat söyleyebilenlere inanmak umarım travmanın bir sonucudur; yoksa ciddi bir karakter zaafı var demektir.
Travmanın ilacı bazen zannettiğimiz kadar uzakta olmayabilir. Bir kadının, evine aldığı ve eski günlerini hatırlatan bir süs eşyası normalleşme için yetebilir. Çok maliyetli olmayan bir seyahat bizde ve çocuklarımızdaki sıkışmışlık duygusunun telafisini sağlayabilir. Ayakta kalabilmek için normalleşmek zorundayız. Bunu acı çekenleri unutmak, onları görmezden gelmek olarak yorumlamak doğru değil. Psikolojik olarak güçlü olduğumuzda geride bıraktıklarımıza daha fazla faydamız dokunacaktır. Bu çabaları vefasızlık olarak yaftalamak travmayı büyütebilir. Kolu incinmiş olanın tedavisini desteklerken psikolojik hasarların telafisine karşı çıkmak travmanın varlığını red çabasının sonucu.
[Bülent Korucu] 7.1.2019 [TR724]
Büyük bir travma yaşanıyor. Belki istisnası vardır ama çoğumuz aslında profesyonel desteğe ihtiyaç duyuyor. Bu realitenin kabulü hem bizim için hem de muhataplarımızla iletişimimiz açısından önemli. Hastalığın/hasarın kabulü tedavinin yarısı olduğu tespitini şuraya bırakıp muhataplarımız meselesine odalanmak istiyorum. Birbirimizin yaralı olduğunu ve bunun hafifletici önemli bir mazeret teşkil ettiğini kabullenerek işe başlamalıyız. Küçük meselelerden büyük tartışmalar yaşandığına şahit oluyoruz.
Arkadaşımızın kolunu incitmesini ev taşımamızda yardım etmemesi için haklı bir gerekçe görüyoruz. Ama aynı kişinin kalbinin kırıklığını, travma kaynaklı patlamalarını hoşgörü ile karşılamıyoruz. Psikolojik hastalıkları ve sosyal yaraları kendimize konduramadığımız gibi karşımızdakiler için hafifletici sebep olarak görmüyoruz. Fiziki gözümüzde oluşan kayıpları normal karşılayıp, gönül gözümüzdeki travma kataraktlarını yok farzediyoruz. Buzda ayağı kayıp üzerimize düşen arkadaşımızı rahatlatıp, kalkması için elini tutuyoruz. Ama mülteciliğin sıkıntısı ile yüz ekşitene tokat vurmaya hakkımız var sanıyoruz.
Başta söylemiştim; herkesin hikayesi dolayısıyla travması farklı. Doğal olarak çözümler de kişi sayısınca olabilir. Kimsenin ceketi kimseye tam tamına oturmuyor. Haliyle talepler ve beklentiler de çeşitliklik arzediyor. Aynı meslekte yanyana çalışan iki kişi cezaevine düşüyor. Biri görüşlerde çocuklarına medyayı kullanmalarını tembihliyor, hakkında yazılan çizilen şeyleri soruyor. Diğeri tam tersine kimsenin yazıp çizmesini istemiyor; teşebbüs edenlerin engellenmesini arzu ediyor. Hangisi haklı? Bence ikisi de haklı ya da haksız olabilir. Bunu ayırt edecek bir ölçüye sahip değiliz. O halde haklarındaki kararı kendisine bırakmak ve saygı duymak tek yol. Bana danışılırsa yazılmasını tavsiye ederim. Zira bazen yazılan beraat ediyor, sessizliği tercih eden ceza alıyor. Bazen tersi mümkün. ‘O halde kamuoyu oluşturmak için konuşmak en iyisi derim’, ancak kararı kendisine bırakırım. Bu ayrıntıyı bilmeyenler şöyle düşünebiliyor: Ali’yi üç kere yazdılar, Veli için tek satır yok. O halde bla bla bla… Halbuki hüsn-ü zan etse problem kalmayacak.
Travma ve fitne zamanının en büyük imtihanlarından biri ‘fasıkların haberi’. Hucurat Suresi 6. Ayeti şöyle diyor: “Ey iman edenler! Bir fasık size bir haber getirdiğinde, doğru olup olmadığını tesbit etmek için onu iyice araştırın. Aksi halde, hiçbir gerçeğe dayanmadan bir topluluğa zararınız dokunur da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” Ayet kafir demiyor; fasık yani günaha girmesi muhtemel hepimiz bu kapsamdayız. Duyduğunu, gördüğünü teyit etmeden, muhatabın savunmasını dinlemeden; nakleden ve yayan kişi buradaki fasık tanımına tıpatıp uyar. Yoksa bu kişinin hırsız, ayyaş ya da katil olması gerekmez. O halde birbirimize dair haber ve dedikoduları; doğruluk terazisinde tartmadan inanıp muhatabımızı linç etmeye hakkımız yok. Güvendiğimiz insanlar hakkında hayal kırıklığı yaşayıp kendimize gadr etmemiz de cabası… Hele havuz medyasının ya da o zihniyetteki insanların tezviratlarına inananlara hayret ediyorum. Yalanı böylesine rahat söyleyebilenlere inanmak umarım travmanın bir sonucudur; yoksa ciddi bir karakter zaafı var demektir.
Travmanın ilacı bazen zannettiğimiz kadar uzakta olmayabilir. Bir kadının, evine aldığı ve eski günlerini hatırlatan bir süs eşyası normalleşme için yetebilir. Çok maliyetli olmayan bir seyahat bizde ve çocuklarımızdaki sıkışmışlık duygusunun telafisini sağlayabilir. Ayakta kalabilmek için normalleşmek zorundayız. Bunu acı çekenleri unutmak, onları görmezden gelmek olarak yorumlamak doğru değil. Psikolojik olarak güçlü olduğumuzda geride bıraktıklarımıza daha fazla faydamız dokunacaktır. Bu çabaları vefasızlık olarak yaftalamak travmayı büyütebilir. Kolu incinmiş olanın tedavisini desteklerken psikolojik hasarların telafisine karşı çıkmak travmanın varlığını red çabasının sonucu.
[Bülent Korucu] 7.1.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)