Bir daha asla… [Rüya Karlıova]

Holokost’u unuttuk. Üzerinden henüz bir asır geçmedi. Rakamların soğukluğuyla tekrar hatırlamalı: 1933-1945 yılları arasında 6 milyon insan gaz odalarında boğuldu, silahla vuruldu ya da toplama kamplarındaki koşullar yüzünden hayatını kaybetti. 17 milyon insanın yaşamı altüst oldu. Düşleri, günlük sevinçleri, dertleri, aileleri, sevdikleri olan milyonlarca Yahudi. Üzerinden bir insan ömrü ancak geçti, geçmedi… Şimdi bizi o karanlıkla sadece bir nesil ayırıyor.

“Arka bahçemiz bir pazara benziyordu. Değerli eşyalar, halılar, gümüş mumluklar, kutsal kitaplar ve diğer tören nesneleri tozlu zemine yayılmıştı – hiçbir eve ait değilmiş gibi görünen acınası yadigârlar. Bütün bunlar muhteşem, mavi bir gökyüzünün altında.” (Elie Wiesel – Gece)

Zamanın kopuşu o muhteşem mavi gökyüzünün altında oldu. Tam da bu nedenle Holokost çok daha akıl almaz. Üstelik modern zaman daha hızlı akıyor ve daha büyük uçurumlar açıyor insanlarla acılar arasında. O büyük felaketi bir metafora dönüştürerek unuttuk. Çünkü unutmamış ve anlamış olsaydık, bugün Suriye’de bir milyon insanın bir iç savaşta ölümünden, milyonlarca insanın yerinden edilişinden, dünyanın pek çok yerinde renginden, dininden, dilinden, cinsiyetinden dolayı ayrımcılığa uğrayan insanlardan bahsediyor olmazdık.

YAŞADIĞIMIZ HİÇBİR ŞEYE BENZEMİYOR

Çok basit bir çıkarım gibi geliyor kulağa, oysa bu neden-sonuç ilişkisi bu cümle kadar basit. Demek önce şunu kabul ederek ve Holokost’u bir metaforun ötesinde düşünerek başlamalı: Yaşadığımız hiçbir şey Holokost’a benzemiyor. Holokost zamanı kırdı, ondan sonra devam eden her neyse başka bir tarihti artık, öyle olmalıydı. Milyonlarca insan için zaman zaten çoktan orada durdu. Geride kalanlar ise travmasıyla mücadele ederek geçirdiler yaşamlarını.

Isaac Bashevis Singer’ın “Düşmanlar” romanında, üç yıl bir ahırda saklanarak Holokost’tan kurtulan kahraman şöyle der: “Benim yaşadıklarımı yaşayan biri artık bu dünyanın bir parçası değildir.” Geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden, çocukken ormana kaçarak Nazi zulmünden kurtulan Aharon Appelfeld de “Hayatımın Hikâyesi” adlı otobiyografisinde anlatır: “Zamanla eşyaların ve hayvanların gerçek dostlar olduğunu öğrendim. Ormanda etrafım ağaçlarla, çalılarla, kuşlarla ve küçük hayvanlara çevriliydi. Onlardan korkmuyordum. Bana zarar vermeyeceklerinden emindim. İneklere ve atlara alıştım, bana beni bugüne kadar saran bir sıcaklık verdiler. Bazen öyle hissediyorum ki beni kurtaran yol boyunca karşıma çıkan hayvanlardı, insanlar değil.”

HİTLER YAVAŞ YAVAŞ İLERLEDİ

Neredeydi insanlar? Bu soru Holokost’un ardından sorulan en önemli soruydu. Holokost’u anlamayı bu kadar zor kılan en büyük etken etrafındaki sessizlikti. Holokost bir anda olmadı, Hitler yavaş yavaş ilerledi. Yahudi karşıtı politikalarını yavaş yavaş uygulamaya soktu. Önce Nuremberg Kanunlarını geçirdi, tüm Yahudileri Alman vatandaşlığından attı. Daha sonra Yahudiler mesleklerinden edildiler, dükkanları boykot edildi, özel vergilere tabi tutuldular, Yahudi olmayanlarla evlenmeleri yasaklandı.

Neden sonra Kristal Gece (Kristallnacht) yaşandı ve sinagoglar, evler, iş yerleri taşlandı. Dünyanın sesi hâlâ çıkmıyordu. Üstelik ülkelerine gelmek isteyen Yahudilere zorluk çıkarıyor, sınırlar koyuyorlardı; ABD’den İngiltere’ye, Kanada’ya, Küba’ya kadar. Sonra toplama kampları ve gaz odaları geldi. Dünya hepsinin yerinin nerede olduğunu biliyordu.

Arthur Morse, “Altı Milyon İnsan Ölürken” (While 6 Million Died) adlı kitabında tam da bu sessizliği ve aslında o insanların kurtarılabileceğini anlatıyor. Kurtarılabilirlerdi ama sessizlik üstün geldi. S.S. St. Louis gemisindeki 937 Yahudi, önce Küba’ya ve Küba onları almayınca da Florida kıyılarına gitmişti, bir kez daha reddedildiler ve nihayet Kanada da onları geri gönderdi Avrupa’ya. Bazı Avrupa ülkeleri yolcuları alsa da, pek çok yolcu yine de kamplarda hayatını kaybetti. Sessizlik ve sıradanlık Holokost’u hatırlarken akılda tutulması gereken, kulağa masum gelen iki dehşetli kelimeydi.

Nazi subayı Adolf Eichmann yargılanırken sıradan insanların nasıl ölüm makinelerine dönüştüğünü de gösterdi. Hannah Arendt izlediği Eichmann duruşması sonrasında bunu “kötülüğün sıradanlığı” olarak adlandıracaktı. Arendt’in tanımlaması önemli bir uyarıydı aslında. Anlayabilmiş olsaydık… Kötülüğün sıradanlığı anlaşılması ve mücadele etmesi en zor olanı, bunu dünyanın çeşitli yerlerinde bugün de deneyimliyor insanlık. Holokost’ta hayatta kalan başka bir yazar, Primo Levi bu sıradanlığı şöyle anlattı: “Canavarlar vardır ama sayıları gerçekten tehlikeli olamayacak kadar azdır. Daha tehlikeli olan sıradan insanlardır, inanmaya ve sorgulamadan harekete geçmeye hazır memurlardır.”

‘HATIRLIYORUZ: BİR DAHA ASLA’

Evet hiçbir şey Holokost’un karanlığına benzemiyor. Ama bir yandan da dünyadaki savaş tehditleri, kendisi gibi olmayana duyulan nefretin, tahammülsüzlüğün artışı düşünüldüğünde yaşanan her şey Holokost’a benziyor. Böyle bir saptama Holokost’u yaşamamış ya da ondan doğrudan etkilenmemiş biri tarafından yapılmamalı elbette. Ama bunu ben söylemiyorum, Holokost’ta hayatta kalanlar söylüyor.

Bugün, 27 Ocak, Uluslararası Holokost Anma Günü. Dünya Yahudi Kongresi, Holokost’ta hayatta kalanları bir araya getirerek tam zamanında bir çağrı hazırladı. Dünyayı hep birlikte “Hatırlıyoruz” (We Remember) ve “Bir Daha Asla” (Never Again) demeye çağırıyorlar. Çünkü bugün dünyanın pek çok yerinde olanlar Holokost’a giden yoldan izler taşıyor. Ötekine nefretin bu kadar meşru olduğu bir dönemi bizim neslimiz hatırlamıyor. Onlarsa çok iyi hatırlıyor ve bize de hatırlatıyorlar.

Adı “Unutulmaz” olan bir çağrı videosunda Holokost’ta hayatta kalan ama asla unut(a)mayanlar şöyle anlatıyor bizim de neden unutmamamız gerektiğini:

“Çılgınca bir fikrimiz var. Daha önce hiç yapılmadı ve siz de bunun bir parçası olabilirsiniz. Unutulmaz bir söz söylemek istiyoruz. Ki hep hatırlayalım, bir ömürden de az bir zaman önce, sadece Yahudi oldukları için 6 milyon kişi katledildi. Biz de söz verdik: Bir Daha Asla. Ama Holokost’tan sonra da ölüm tarlaları gördük; Bosna’da, Ruanda’da, Darfur’da ve Suriye’de süregelen trajedide. Siyahilere, Müslümanlara, Yahudilere artan nefreti gördük. Bu nedenle geçmişi ve ölen insanları hatırlayacak altı milyon kişiye ulaşmaya çalışıyoruz. Bir kağıda ‘Hatırlıyoruz’ yazıp ses çıkarmanın ve ırkçılık eylemlerini, nefret işaretlerini durdurmanın bizim yükümlülüğümüz olduğunu asla unutmayacağız diye söz vererek fotoğrafınızla birlikte bu kampanyaya #WeRemember hashtag’iyle katılın lütfen, lütfen, lütfen unutmayın.”

[Rüya Karlıova] 27.1.2018 [Kronos.News]

Suriye’de kazanan ve kaybeden aslında kim? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Hâlihazırda Suriye’de saha hâkimiyeti tümüyle Rusya ve ABD’dedir. Bu duruma neden olan uluslararası olaylar ve bölgesel gelişmelerde Türkiye’nin izlemiş olduğu dış politika, bölgesel strateji ve özellikle de Suriye’ye yönelik tutumu görmezden gelinemeyecek derecede belirleyici olmuştur. 2011 yılı itibariyle Suriye kendi sınırları kontrol edebilen, topraklarında güvenlik boşluğuna yer bırakmayan bir yönetime sahipti. Hiç kimse Suriye’deki rejimin demokratik falan olduğunu iddia etmiyordu. Fakat Suriye lideri Esad ile bugünkü “Zeytin Dalı Harekâtı’nın” karar alıcısı Erdoğan arasında oldukça samimi ilişkiler mevcuttu. Esad ve Erdoğan liderliğinde iki ülke arasında vize muafiyeti sağlanmış, turizmden ortak projelere, ikili ticari ilişkilerin ivme kazanmasından güvenlik ve su sorunundaki potansiyel sıkıntıların diyalog ortamında çözüm yönünde ilerletilmesine kadar birçok alanda işbirliği mevcuttu. Bugün aynı iki ülkeye baktığımızda gördüğümüz tablo ibret vericidir. Üniversitelerde dış politika analizi derslerinde vaka analizi olarak okutulması gereken bir tablo var ortada.

Bugün Fırat nehrinin batısındaki Suriye hava sahası tümüyle Rusya tarafından kontrol ediliyor. Fırat nehrinin doğusunda ise ABD, bölgenin tümünde hava sahasını kontrol ediyor. Adeta 1945’te doğu ve batı olarak bölünen Avrupa’da ya da Almanya örneğinde olduğu gibi, iki dünya gücü – birisi hegemonya etkisi azalmakta olan küresel süper güç, diğeri süper güç olma durumunu 1991’de yitiren ama bunu son on yılda hızla onarmaya başlayan bir büyük güç – tarafından iki etki sahasına bölünmüş durumda Suriye.

Rusya statükocu, ABD ise statüko karşıtı bir görünümde

Suriye’nin geleceğini bu iki güç arasındaki anlaşma veya anlaşamama durumu belirleyecek. Her ikisinin de beklentileri ve kendilerine biçtikleri işlev farklı. Her ikisi de birbirlerinden farklı çıkarların peşindeler. Her ikisi de, Suriye sahasında, kendi küresel mücadeleleri doğrultusunda hareket ediyorlar. Bu iki gücün istediği bir şeyin aksini elde etmek zor olduğu gibi, istemediği bir şeyi gerçekleştirmek de kolay değil.

Rusya Suriye merkezi hükümetini krizin 2011 yılında ortaya çıkmasından beri büyük bir istikrarla ve ısrarla destekliyor. Bu bakımdan Rusya, Suriye’de sahada baştan beri kendisi bakımından tutarlı hareket ediyor. ABD ise, sahadaki duruma ve kendi içinde bulunduğu çalkantılı iç politik iklime uygun olarak pragmatik ve kısmen de değişken politikalar takip ediyor. Rusya statükocu, ABD ise statüko karşıtı bir görünümde. Çünkü Rusya, Suriye’de merkezi hükümetin değişmesinden yana değil. ABD ise – her ne kadar bu konuda çelişkili demeçler de olsa – özü itibarıyla Esad rejimi karşısında pozisyon almış görünüyor. Devirmek değil de orta vadeli geçiş süreci tezine geriletmiş olsa da beklentilerini, ABD ile Rusya, Esad rejimi konusunda anlaşmış değiller.

Sahada ABD ve Rusya ekseni dışında manevra alanı yok

Rusya’nın Esad’ın ve rejiminin devam etmesinden yana oluşu, kendi dış politika stratejisi ile uyumlu. Ruslar için Akdeniz’deki tek donanma üssü olan Tartus’u kaybetmemek, öncelikler listesinde elbette ki birinci sırada. Dahası Suriye’de artık iyiden iyiye aktive ettikleri ve genişlettikleri hava üssü de, Rus askeri varlığının Suriye denklemindeki vazgeçilmezleri arasında. Elbette Baas tipi partilerin Ortadoğu’da daima Sovyet/Rus yönetimlerine yakın olması, bu gelenekten gelen Esad rejiminin aynı davranış çizgisinde hareket etmesi de analize eklemlenmeli. Ruslar için Suriye’nin Atlantikçilerin (ABD-NATO-Batı) kontrolü altına girmemesi hayatiydi. Bu nedenle Suriye denklemine dâhil oldular. ABD için Esad yerine ABD ve Batı politikalarına daha sıcak yaklaşabilecek bir yönetimin Suriye’de egemen olması, önemli stratejik avantajlar sağlayacaktı. Bu nedenle anti-statükocu cepheyi kurdu ABD. Sonuçları bakımından incelendiğinde Rus ve ABD çıkarları taban tabana birbirine ters de olsa, bu iki farklı stratejinin de açılımı, Suriye’ye müdahil olmaktı. Bugün itibarıyla sahadaki bu iki belirleyici güç ekseni dışında manevra sahası yok.

Bugün Türk medyasında ve basınında bazı seslerin hararetle Türkiye’nin askeri operasyonuna methiyeler düzmesinin altında yatan trajedi de bundan ileri geliyor. Türkiye, Rusya Fırat’ın batısında kontrol ettiği Suriye hava sahasını Türk hava unsurlarına açmasa, bu operasyonu yapabilecek miydi Türkiye? Rusya izin vermese, bu güçlü askeri ofansa Erdoğan kalkışabilir miydi? Operasyon başlamadan önce Akar ve Fidan’ı Moskova’ya gönderen Erdoğan, Ruslarla ne konuştu? Beraber Borş Corbası içip Olivye yedikten sonra, akşam da Bolşoy Balesine mi gittiler Rus istihbarat görevlileri ve askeri erkânıyla beraber? Ne anlarlar sanattan, baleden, Rus mutfağından bir kenara, Ruslardan izin kopartmak ve sonrasında ne olur diye düşünmeden stratejisi belirsiz bu harekâta bir an evvel başlayabilmek için tırım-tırım Moskova yollarına düştüler. Neden sonrasında ne olur diye düşünmeden? Gelin birlikte bakalım:

Türkiye ne yapıyor?

Moskova Esad’ı başta tutuyor. Bu sabiteyi not etmiştik. Peki Türkiye ne yapıyor? 2011’den beri Esad’ı devirmeye çalışıyor. Hem de kraldan fazla kralcılık yaparak. Suriye çöllerinde ne kadar İslamcı, cihatçı, fanatik militan varsa, tümü Esad’a bayrak açmış durumda. Peki bunların silahları nereden geliyor? Cephaneleri, lojistik gereksinimleri kimin tarafından sağlanıyor? Bunlara katılan “uluslararası cihatçılar” hangi transit yolu kullanıyor? MIT tırlarında yakalanan silah ve mühimmatı nereye naklediyorlardı? Kime teslim edilecekti o “emanetler”? Tüm bunların amacı, Ankara’ya göre Esad’ı devirmekti. Esad’ın iktidardan düşürülmesine o kadar odaklandılar ki, Suriye’de Irak-Suriye-Türkiye kesişim noktasından Akdeniz’e dek sınır hattı boyunca ortaya çıkan bir Kürt hâkimiyet alanını görmediler, görmek istemediler. Irak’taki gibi kendi kendisini yöneten bir fiili otonom bölge ortaya çıktı. Kuzey Irak Kürtleri gibi, bölge kontrolünü ellerine aldılar, silahlandılar, teşkilatlandılar. Dahası, sahada bulunan Rusya ve ABD tarafından aktör olarak kabul edildiler, onlarla belirli al-ver ilişkilerine, kısa ve orta dönem ortaklıklara soyundular. Erdoğan yönetiminin IŞİD ile savaşma konusundaki isteksizliği ABD’de baş ağrısı yaparken, Hızır gibi ABD’nin imdadına yetiştiler. Kendi askerlerini Suriye’ye sokmak istemeyen ABD, Suriye Kürtlerinin bu yaklaşımından fazlasıyla memnun kaldı. Onları silah ve teçhizatlarla donattı. IŞİD’in ilerlemesini bu koalisyon durdurdu. Bu Kürt güçlerine (YPG) hava sahası kontrolü ile destek, İncirlik’te konuşlu ABD unsurları tarafından sağlandı. Türkiye buna izin verdi. Yani Suriye Kürt bölgesinin tekâmülünde, Erdoğan ile ABD arasındaki bu İncirlik mutabakatı, en mühim rolü üstlendi.

Ruslar Türkiye’ye Fırat’ın doğusundaki hava sahasını neden açtı?

Bugün askeri harekât düzenlenen yer, Rus kontrolünde olan Kürt bölgesi. ABD kontrolünde olan Kürt bölgesi, Fırat’ın doğusunda bulunuyor. Neden Ruslar Türkiye’ye Fırat’ın doğusundaki hava sahasını açtılar? Menfaatleri ne? Ruslar için şu avantajlar var, düşünülmesi gereken: a) Bu bölgedeki Kürtleri Türk tehdidi ile yola getirip, Esad rejiminin pazarlık payını yükseltmek; b) Türkiye’ye operasyon konusunda yeşil ışık yakıp, kendisine daha fazla bağımlı hale getirmek; c) Türkiye’ye “kirli işi yaptırtıp”, Türkiye askeri unsurlarını çekince bu bölgeyi Esad güçlerine devretmek; d) Türkiye’nin (iç siyaset gereği) yaptığı ABD-Batı karşıtlığı propagandasına malzeme vererek, Ankara’yı büsbütün NATO’dan kopartmak.

Türkiye’deki Erdoğan rejimi ve onun arkasındaki Avrasyacı derin yapı, 15 Temmuz sonrasında çok stratejik bir tür “nasyonalist cephe” oluşturmayı başardı. Nasyonalizm virüsü öyle büyüdü ki, Erdoğan’ın karizmasını bile geçti. Eğer Erdoğan karşısında başkanlık adayı olarak nasyonalizm (milliyetçilik/ulusalcılık) çıkabilecek olsa, açık ara nasyonalizm seçimi alır. Şaka bir yana, Türkiye kamuoyu, inanılması güç derecelere varan bir nasyonalizm patlaması içinde, ülkedeki tüm diğer ideolojik akımları kendi içinde eritti, harmanladı. Bu ortamda İslamcılık da esasen bir tür üçüncü dünya nasyonalizminin şehvetine kendisini kaptırdı. Erdoğan’ın liderliğinde ete-kemiğe bürünen bu nasyonalizm, ne tümüyle Türkiye siyasetini ve sosyolojisini yeniden dizayn etmeye yönelik bir miyopluk içinde. Ne Suriye, ne savruldukça dağılan Türk dış politikası, ne ekonomik kriz riski onların umurlarında bile değil!

Yakın gelecekte Rusya’ya daha da bağımlı – ve hasarlara açık – bir Türkiye olacak. NATO ve Türkiye arası bu operasyonla telafisi güç zararlar görecek. NATO’nun olası bir Rus sert güç kullanımında Türkiye’ye destek verme gücünün azalacağından söz etmek, tehlikenin boyutunu izah eder kanısındayım. Ama bundan daha da trajik olanı, buna gerek bile kalmadan, siyasilerin şahsi zafiyetleri veya stratejik körlükleri sebebiyle, Türkiye’nin Rusya yörüngesinde bir bölgesel uydu devlet olmayı kabullenmesi, bu olurken de trajediyi iç kamuoyuna “Batı karşısında kükreyen Erdoğan” illüzyonu ile yumuşatarak, yutulmasını kolaylaştırması.

‘Zeytin Dalı’ Moskova devam dediği kadar sürer

Bugünkü “Zeytin Dalı Harekâtı”, süresi bakımından tümüyle Moskova’nın kontrolündedir. Moskova devam dediği kadar sürebilir. Moskova’nın dur dediği yerde, durmak zorundadır. Çünkü hava sahası da bölge de Moskova’nın elinde. Suriye’deki güç vakumunu Rusya doldurdu. ABD ise kendi çıkarları nokrasında bazı mevzilerini sağlama aldı. Açıkta kalan ise Türkiye oldu. Esad’ı devirmekten, Esad’ı iktidarda tutan güce teslim olmaya uzanan acılar ve kayıplarla dolu bir Suriye politikasında, sonunda iç politika-güvenlik kaygılarıyla belirlenen bir savunma hattına kadar geriledi. 2011’deki sahip olduğu güvenliğin tahayyüller ötesi mesafelerde gerisine düşen Ankara’da, kendisine “biz bu naneyi neden yedik” diyen tek bir kişi kaldı mı, aklı başında, bunu merak ediyorum doğrusu!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.1.2018 [TR724]

Davos’tan geriye kalan… Silaha değil müşfik kalpli insanlara ihtiyaç var [Semih Ardıç]

Dünya Ekonomik Forumu 48. defa İsviçre’nin dağ kasabası Davos’ta yapıldı. 70 devlet ya da hükûmet başkanı 3 bine yakın iş âlemi temsilcisi ile üç gün boyunca müzakerelerde bulundu. Mazinin muhasebesi yapılırken en zenginle fakir arasındaki uçurumun büyümesine mani olunamadığının altı yine çizildi.

Dünyada servetin yüzde 82’sini nüfusun yüzde 1’ine ait olduğu yeni bir raporla tescillendi. İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın raporuna göre nüfusun en yoksul yüzde 50’sini oluşturan 3,7 milyar kişi ise bu pastadan hiç pay alamadı.

2010 senesinden bu yana milyarderlerin serveti sıradan çalışanlara göre altı kez daha hızlı büyüdü. Mart 2016 ile Mart 2017 arasında her iki günde bir yeni bir milyarder ortaya çıktı ve dünyada milyarder sayısı rekor bir seviye olan 2 bin 43’e ulaştı.

GENEL MÜDÜRÜN 4 GÜNLÜK MAAŞINI BANGLADEŞ’TE İŞÇİ ÖMÜR BOYU KAZANAMIYOR

Oxfam Direktörü Winnie Byanyima’nın ifade ettiği gibi milyarder patlaması büyüyen ekonomiden ziyade başarısız olan iktisadî sisteme emaredir. Dünyanın en büyük beş moda markasının genel müdürlerinin maaşlarının sadece dört günlük toplamı Bangladeş’teki tekstil işçilerinin bir hayat boyu kazandığından daha fazla ise gelirin taksimatında adaletten bahsedilemez.

Gelir adaletsizliğine baş döndüren hızla gelişen teknoloji bile merhem olamadı. Bilakis 21. asırda ilk 20 sene geride kalmak üzere. Amma velakin zengin daha zengin olurken fakir giderek fakirleşiyor… Kapitalizmin ağır tenkitlere maruz kaldığı kısımların başında gelir dağılımındaki çarpıklık geliyor.

KÖRLER SAĞIRLAR BİRBİRİNİ AĞIRLAR

Türkiye’nin başbakan yardımcısı seviyesinde iştirak ettiği Davos’ta bakanlar Mehmet Şimşek ve Nihat Zeybekci’nin ne kadar sıkıldıkları çehrelerine aksetmişti.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının gözde işadamlarından turizmci Fettah Tamince’nin yemekli daveti Türkiye’nin yalnızlığını müşahade etmek isteyenler açısından maalesef tek kelime ile ibretlikti. Salonda Türkiye’den gelenlerin birbirini ağırladığı o yemekle üç-beş sene evvel verilen davetlerin ihtişamı arasında dağlar kadar fark vardı.

FERİT ŞAHENK DE ÇEKİLDİ

Daha evvel Ferit Şahenk (Doğuş Grubu) sponsor olarak orada hazır bulunuyordu. Yerli-yabancı misafirlerini bizzat ağırlıyordu. Şahenk birkaç gün için 2-3 milyon dolar harcasa da Garanti Bankası’nın İspanya’dan BBVA’ya satışına giden yolda o sponsorluğun karşılığını fazlasıyla almıştı. Artık Şahenk de yok Davos’ta.

Sabancı, Koç ve Eczacıbaşı gibi yerli grupların yanısıra dünyanın önde gelen markaları Türkiye’nin isminin geçtiği her davete icabet ediyordu. Dünya devlerinin patronları ya da genel müdürleri hükûmet adına gelen bakanlardan yatırım imkânları hakkında malumat alıyor, hatta ortaklıklara orada imza atıyorlardı. Hatta ses getiren yatırımların bazıları Davos’ta kotarılmıştı.

ÇİPRAS’TAN ERDOĞAN’A ‘SALDIRGAN’ İMASI

Nereden nereye? Ne kadar hazin ki zirveden dibe indik. Yıldızımız söndü. 2018 zirvesi geride kalırken Türkiye’nin Davos’taki yalnızlığından müteessir olmamak mümkün değil. Bakışlar değişti, imaj yerle bir.

Komşumuz Yunanistan’ın Başbakanı Aleksis Çipras’ın dünyanın en etkili şahsiyetlerinin önünde Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye hakkında şu sözleri sarfetti: “Lüksemburg ya da Hollanda gibi ülkelerde yaşayanlar için agresif olmak kolay. Çünkü komşuları Belçika ya da Lüksemburg; Türkiye değil. Ancak bizim için hiç kolay değil. Aynı zamanda Türkiye’nin agresif davranışı hakkında ne yapacağımız konusunda da karar vermeliyiz.”

ERDOĞAN: İSTESEK AFRİN’İ BİR GÜNDE DÜMDÜZ EDERİZ

Suriye’nin kuzeyinde Afrin bölgesini hedef alan askerî harekât devam ederken Çipras ‘agresif komşu’ teşbihini anlatması hiç de zorluk çekmedi.

Medeniyetler İttifakı projesinin yılmaz müdafiî Erdoğan hali hazırda, “İstesek Afrin’i tanklarımızla, uçaklarımızla bir günde yerle bir ederiz.” perdesinden tehditler savuran bir lidere dönüştü. Afrin ile iktifa etmeyeceklerini, Suriye’nin kuzeyinden Irak hududuna kadar bütün bölgeyi PYD/YPG’den temizleyeceklerini söylüyor. Zeytin Dalı uzattığını iddia etse de dilinden zehir zemberek sözler dökülüyor.

KÜRTLERE TOP YEKÛN İLAN-I HARP

Erdoğan’ın ABD ve Rusya’nın farklı saiklerle himaye ettiği Suriye kürtlerine top yekûn harp ilan ettiği saatlerde dünyaya yön veren isimler Davos’ta bugünden ziyade beş-on sene sonrasını inşâ etmekle meşguldü. Siyasî ikbal hırsının insan hayatını nasıl hiçe saydığını esefle müşahede ediyoruz.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, “İnsanlık olarak bugün daha fazla silaha değil beyine ihtiyacımız var.” beyanatı eksik haliyle de olsa dünyanın ihtiyaç duyduğu reçeteyi işaret etmesi bakımından Davos’un tarihine geçti.

DÜNYA LİDERLERİNİN FOTOĞRAFLARI

Silaha değil beyine ihtiyacımız var, elhak öyle. Esasında insanlık en az muhakeme kabiliyeti yüksek beyinler kadar müşfik kalplere de muhtaç. Doğudan batıya, kuzeyden güneye mevcut dünya liderlerinin fotoğraflarına bu gözle bir daha bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi idrak edebilirsiniz.

Türkiye’nin Davos 2018’deki hali bana buz çölünün ortasında yalnız bir insanı tedai ettirdi.

Zavallı Türkiye! Eli ayağı donan insanın en son yapacağı işin ateşe yaklaşmak olduğunu bilemeyecek kadar gaflet içinde…

DAVOS’TA KİM, NE DEDİ?

Donald Trump (ABD Başkanı): “İş adamı iken basın bana iyi davranmıştı. Siyasetçi olana kadar basının ne kadar kötü, saldırgan ve yalancı olabileceğini bilmiyordum. (Trump’ın medyayı hedef alan sözleri davetliler tarafından yuhalandı) Ben başkan olduğumdan beri borsa tam 84 kez rekor kırdı.”

Angela Merkel (Federal Almanya Başbakanı): “Pek çok ülkede popülist siyaset yapılıyor. Millî egoizmin yükselişinden hepimiz endişe duymalıyız. Bu kutuplaştıran bir ortama sebep oluyor. Euro krizi ve göç gibi sebeplerle Almanya’da da popülizmde artış gözlendi. Veri, 21. asrın yeni ham maddesidir.”

Paolo Gentiloni (İtalya Başbakanı): “Trump’ın ‘önce Amerika’ düşünce yapısını anlıyorum, ancak uygulaması serbest ticaretle çelişmemelidir. Herbirimizin kendi iç pazarındaki bazı piyasaları koruma kaygısı meşrudur, ancak bu korumacılıkla karıştırılıyor.”

Emanuel Macron (Fransa Cumhurbaşkanı): “Millî bir kripto para düzenlemesine ihtiyacımız var. Global yatırımlar için global geçerliliği olan düzenlemeler yapmalıyız.”

Narendra Modi (Hindistan Başbakanı): “Eğer zenginlikle birlikte iyilik görmek istiyorsanız, barış ve refahın yanında birlik görmek istiyorsanız Hindistan’a gelin. Hindistan’da demokrasi, demografi ve dinamizm gelişmeyi ve büyümeyi şekillendirdi.”

Mehmet Şimşek (Türkiye/Başbakan Yardımcısı): “Afrin operasyonunun ekonomiye etkisini sınırlı görüyorum, bizim mali alanımız çok güçlü.ABD’deki dava ile alakalı olarak Halkbank, Amerikan Hazinesi ile Amerikan Adalet Bakanlığı ile yakın çalışma içinde. Eğer bu konu teknik ve ekonomik çerçeve içinde kalacaksa zaten sorun olmaz, farklı boyutlara çekilecekse cevabı farklı olur.”

Christina Lagerde (IMF Başkanı): “Blockhain sisteminde çok daha fazla inovatif girişim önümüzdeki dönemde gelecek. Yatırımcılar bu projeleri dikkatle takip etmeli.”

Steve Mnuchin (ABD Hazine Departmanı Şefi): “Benim kripto paralar ve özel olarak Bitcoin hakkındaki en büyük ve en birincil endişem bunların yasa dışı kullanımı. Ülke olarak bu noktada yapmaya çalışacağımız tek şey bunların böyle sebepler için kullanılmamasını sağlamaya çalışmak olacak.”

Stephen Poloz (Kanada Merkez Bankası Başkanı): “Kripto paraların Blockhain teknolojisi gerçek bir deha örneği. Felsefî olarak yaklaşırsak Blockhain teknolojisi gerçekten büyüleyici. Bu teknolojinin ve sistemin önü hayli açık. İlerideki etkilerini görmek için sabırsızlanıyorum.”

[Semih Ardıç] 27.1.2018 [TR724]

Polis tehdit mesajlarının kaynağını tespit etti: IP’ler Türk Konsolosluğu’na ait [TR724]

Belçika polisi 1,5 yıl süren araştırmasını neticelendirdi ve internetten üzerinden gönderilen tehditlerin Türk Konsolosluğu’na ait IP adreslerinden yapıldığını tespit etti.

Belçika’da en çok satan gazetesi Het Laatste Nieuws,  eylül 2016’da Brüksel’de eski Zaman gazetesi’nde çalışan muhabire Twitter üzerinden gönderilen tehdit mesajlarının IP adreslerinin kaynağının Brüksel konsolosluğu olduğunu yazdı. Gazetenin haberine göre, Selim Guzel (@SelimGuzel_FC) adlı Twitter hesabı üzerinden atılan mesajlar peşine düşen Belçika polisi, 1,5 yıl süren araştırmasını tamamladı. Türkiye’nin Brüksel konsolosluğu’ndan skandal duruma ilişkin bilgi isteyen gazeteci Jeroen Bossaert, ‘Selim Guzel isimli birisini taniyormusunuz?’ sorusuna ‘Hayır. Bizde böyle birisini tanımıyoruz ve böyle birisi de biz de çalışmadı.’ cevabını aldı. Fakat kapatılan hesabın ve silinen tehdit Tweet’lerin peşine düşen gazete, ilginç bilgilere ulaştı. Selim Guzel hesabının, 27 Haziran 2016 tarihinde, “Saraybosna’da düzenlenen Avrupa İslamofobi Zirvesine katıldık. AB Bakanlığımızdan Volkan Kocagül ile beraberdik. Konu çok boyutlu,yazacağım.” şeklinde tweetler atığını tespit etti. Sözkonusu kişinin,  zaman zaman Türk bakan ve diplomatlarla birlikte olduğu yerlerden Twitter’da paylaşımlar yaptığı anlaşıldı. Bu bilgileri de Türk Konsolosluğu’na soran gazeteci Jeroen Bosaert’a bu kez, ‘O polisin bileceği bir iş.’ karşılığını aldı.

Konsolosluktan aldığı cevapları ve Tweet mesajlarını polise soran gazeteci Bossaert, Selim Guzel hesabından atılan Tweet’lerin IP adreslerinin kaynağının Türkiye’nin Brüksel Konsolosluğu binası olduğunu teyit etti.

Het Laatste Nieuws’in haberi Belçika’da gündem oldu. Ülkenin De Standaard ve De Morgen gibi büyük gazeteleri başta olmak üzere tüm medya söz konusu skandalı Het Laatste Nieuws’ten alıntılayarak yayımladı.

“ZES MAANDEN POLİTİE AAN HUİS NA DREİGEMENTEN UİT TURKSE AMBASSADE”


DE STANDAARD
BELGİSCHE JOURNALİSTEN BEDREİGD VANUİT TURKSE AMBASSADE
Verscheidene journalisten van Turkse afkomst zijn in juli en september 2016 bedreigd vanuit de Turkse ambassade in Brussel. Dat blijkt uit politieonderzoek, zo berichten Het Laatste Nieuws en De Morgen. Het gaat om bedreigingen en intimidatie via sociale media waarbij de slachtoffers – onder anderen Mete Özturk, oud-hoofdredacteur van de krant Zaman Vandaag, en collega-journalist Riza Dogan – gebrandmerkt werden als terroristen die meegewerkt hebben aan de mislukte staatsgreep in Turkije.

***

DEMORGEN
BELGEN BEDREİGD VANUİT TURKSE AMBASSADE
POLİTİEONDERZOEK NAAR İNTİMİDATİE LEİDT NAAR DİPLOMATEN
Verschillende Belgen en inwoners van ons land zijn in juli en september 2016 bedreigd vanuit de Turkse ambassade. Dat blijkt uit politieonderzoek. De slachtoffers – allemaal journalisten – reageren verbaasd. ‘Komt een buitenlandse overheid daar in België zomaar mee weg?’

Hoe ver wagen de Turkse overheid en haar diplomaten zich om de Turkse gemeenschap in ons land te controleren? Dat is de vraag na de resultaten van een politieonderzoek naar bedreigingen op sociale media in de nasleep van de mislukte staatsgreep in Turkije. Belgen van Turkse afkomst en een Nederlander die al jaren in België woont, dienden in juli en september 2016 klachten in tegen mensen die hen bedreigd en geïntimideerd hebben.

Uit onderzoek van de politie blijkt nu dat minstens één van de personen die de bedreigingen verstuurde, dat deed vanop een computer die in de Turkse ambassade stond.

***

HET NİEUWSBLAD
BELGİSCHE JOURNALİSTEN BEDREİGD VANUİT TURKSE AMBASSADE
Verscheidene journalisten van Turkse afkomst zijn in juli en september 2016 bedreigd vanuit de Turkse ambassade in Brussel. Dat blijkt uit politieonderzoek, zo berichten Het Laatste Nieuws en De Morgen. Het gaat om bedreigingen en intimidatie via sociale media waarbij de slachtoffers – onder anderen Mete Özturk, oud-hoofdredacteur van de krant Zaman Vandaag, en collega-journalist Riza Dogan – gebrandmerkt werden als terroristen die meegewerkt hebben aan de mislukte staatsgreep in Turkije.

***

VTM
BELGEN BEDREİGD VANUİT AMBASSADE TURKİJE
Verschillende journalisten van Turkse afkomst zijn in juli en september 2016 bedreigd vanuit de Turkse ambassade in Brussel. Dat blijkt uit politieonderzoek, zo berichten Het Laatste Nieuws en De Morgen.

***

BNNVARA
BELGİSCHE JOURNALİSTEN BEDREİGD VANUİT TURKSE AMBASSADE
De Belgische politie heeft achterhaald dat een deel van de bedreigingen die in 2016 tegen journalisten werden geuit, afkomstig waren vanuit de Turkse ambassade in Brussel. Dat meldden Belgische media als De Standaard

***

KNACK
BELGİSCH-TURKSE JOURNALİSTEN BEDREİGD VANUİT TURKSE AMBASSADE
Meerdere journalisten van Turkse afkomst zijn in juli en september 2016 bedreigd vanuit de Turkse ambassade in Brussel. Dat blijkt uit politieonderzoek, melden Het Laatste Nieuws en De Morgen.

***

NEWSMONKEY
BELGİSCH-TURKSE JOURNALİSTEN BEDREİGD VANUİT TURKSE AMBASSADE İN BRUSSEL
Een aantal Belgische journalisten van Turkse komaf hebben in juli en september 2016 bedreigingen gekregen vanuit de Turkse ambassade in Brussel. Dat blijkt uit een politieonderzoek, net nu Turkije een militaire inval gepleegd heeft in de Syrische regio Afrin. De verontwaardiging bij de slachtoffers is groot.

[TR724] 27.1.2018

BuzzFeed, Twitter’da yasaklı hesapları masaya yatırdı [Orhan Akkurt]

Amerika’nın önde gelen haber sitelerinden BuzzFeed News, dünyanın çeşitli ülkelerinde engelli olan Twitter hesaplarını gündeme taşıdı. Siteye göre Twitter, daha önce görülmemiş bir şekilde hükümet ve hükümete yakın milliyetçi gruplarla işbirliği içinde görünüyor. Türkiye’de hükümetin politik sebeplerle çok takipçili Twitter hesaplarını engellemek için başvuruda bulunduğunu belirten haberde, “2017’nin ikinci yarısında da Almanya ve Fransa da hükümet ve diğer kurumların talebi üzerine eşine rastlanmayan sayıda Twitter hesabı engellendi” ifadelerine yer verildi.

Türkiye’de engellenmiş en popüler iki hesap: Ekrem Dumanlı ve Enes Kanter.
Twitter, engellenen hesaplarla ilgili detaylı ve net bir liste yayınlamıyor. Bu sebeple BuzzFeed de Almanya, Fransa, Türkiye, Rusya, İngiltere, Brezilya ve Hindistan’da Ekim 2017 ile Ocak 2017 arasında engellenen 1,700’ün üzerinde hesabı kendi imkânlarıyla incelemiş. Haberde, Türkiye’de “üçüncü en popüler engelli hesap, Gülen ile bağlantılı olduğu belirtilen ve 2016’da yasaklanan Zaman Gazetesi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’ya ait” olduğu belirtiliyor. Bunun yanında NBA oyuncusu Enes Kanter’in 535 bin takipçili hesabının da engellendiği kaydedildi. Fethullah Gülen’e yakınlığı ile bilinen Kanter için Türkiye’de yakalama kararı çıkarıldığı ve geçtiğimiz yıl pasaportunun iptal edildiği de haberde yer alıyor.

Haberde verilen son bilgilere göre 2017’nin ilk 6 ayında Türk yetkililer, 2 bin 700’den fazla hesabın engellenmesi için talepte bulunmuş. Twitter ise bu taleplerden 204 hesap ve 497 tweet için geçerli olanları dikkate almış ve uygulamış. Bu sonuçlara göre Türkiye, en fazla Twitter hesabı engellenmesi talebinde bulunan ülke konumunda.

BuzzFeed’deki haberde ayrıca Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı, mahkemeler ve ulusal iletişim kurumlarının toplu engellemeler için bir sistem kurduğundan bahsediliyor: “2013’te Gezi Parkı’nda hükümete karşı protestolar arttığında, Twitter organize olmak ve dikkat çekmek için önemli bir araç haline geldi. Bir yıl sonra başbakanın yolsuzluk yaptığı iddialarına dair paylaşımlar artınca Twitter tehlike arz etmeye başladı. Erdoğan bu durumunda bu araçların kökünü kurutacağı uyarısında bulundu.”

Erdoğan, miting meydanında Twitter aleyhinde şu sözleri sarf etmişti: “Artık mahkeme kararımız var. Twitterin kökünü kurutacağız. Uluslararası komitelerin ne dediği umrumda değil. Herkes Türk hükümetinin gücüne şahit olacak.”

Bu sözün üzerinden çok geçmeden, seçim arefesinde Twitter ülke genelinde engellenmişti. Ayrıca 2016’da darbe girişiminden sonra ve IŞİD yanlılarının Türk askerlerini yakarak öldürdüğüne dair videolar yayıldığı günlerde yine kapandı. BuzzFeed’in araştırmasına göre 2014’ten önce Türkiye sadece 16 hesabın engellenmesini talep etmiş, Twitter ise bunları reddetmiş. 2014’ün ilk 6 ayında ise 186 hesabın engellenmesi istenmiş ve Twitter bunların 17’sini kabul etmiş. O günden beridir hesap engelleme talepleri artarak devam ediyor.

YAMAN AKDENİZ: TWİTTER, TÜRK KOLLUK KUVVETLERİNİN UZANTISI GİBİ

Haberde ayrıca Türkiye’den gazeteci Engin Önder ve Can Pürüzsüz’le yapılan bir çalışmaya da yer veriliyor. İki gazeteci, Türkiye’de engelli 719 Twitter hesabının 286’sının PKK ile yakınlık gerekçesiyle, 242’sinin ise Gülen ile yakınlık gerekçesiyle kapatıldığı anlaşılıyor. Diğer 58 hesap ise sol görüşlü kullanıcılara ait deniliyor. Hükümete yakın gazetecilerin hesaplarından engellenen olmaması da ayrıca dikkat çekiyor. Twitter’da 1,4 milyon takipçisi olan @PerisCopeCo hesabı da Türkiye’de engelli durumda.

Reuters Institute for the Studies of Journalism 2017 raporuna göre Twitter’ın Türkiye’de haber kaynağı olarak kullanımı düşüş göstermişti. Buna gerekçe olarak Twitter’da hükümet yanlısı haberlerin ağır basması analizi yapılıyordu.

BuzzFeed’in haber için görüş aldığı İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Yaman Akdeniz ise şu ifadeleri kullanıyor: “Twitter, Facebook’la birlikte Türk kolluk kuvvetlerinin uzun kolu haline geldi.” Yaman Akdeniz, Twitter’a hesapların engellenmesinin sona erdirilmesi için çağrı içeren bir mektup da yazmıştı. Hesabın engellenmesiyle geçmişte paylaşılan bütün tweet’lerin de yok olduğunu belirten Akdeniz ayrıca, “Twitter gibi sosyal medya şirketleri vatandaşlarına baskı yapan hükümetlere yardım etmemeli” görüşünü savunuyor.

[Orhan Akkurt] 27.1.2018 [TR724]

“Günah işleme özgürlüğü”nün önündeki sur yıkılınca… [Bülent Keneş]

İslamofaşist bir tek adam rejimi kurma yönünde epey yol alan Erdoğan’ın çocukluk yıllarından beri yanından ayırmadığı hemşehrisi, mahallelisi, radikal/siyasal İslamcı ideolojik mahallenin delisi, çetecilikte yoldaşı, rüşvet ve hırsızlıkta paydaşı, despotlukta yandaşı Metin Külünk’e hepimizin büyük bir özür borcu var. Meğer, birike birike sıkışmış tazyikli bir lağım gibi 17/25 Aralık 2013’te büyük bir gümbürtüyle portlayan yolsuzluk ve rüşvet skandalından sonra en doğru tespiti Külünk yapmış…

Bilemiyorum, belki de birçoklarınızın hilafına, konusunu başkalarının hakkına tecavüz oluşturmayan, kul hakkına girmeyen, evrensel hukuk kaideleri bakımından herhangi bir suça tekabül etmeyen, nihayetinde sadece Allah ile kul arasındaki münasebeti ilgilendiren başkalarının günahlarıyla ben şahsen hiç ilgili değilim. Başkalarının haklarını ihlal etmeyen, sadece Allah’la kul arasındaki ilişkileri enterese eden şahsi günahlar aslına bakarsanız sadece beni değil, hiç kimseyi ilgilendirmez.

Tanımını ve alanını dinin belirlediği günahlarla, dini, örfi ve ahlaki temelleri de olan hukukun belirlediği suçlar arasında büyükçe bir kesişim kümesi olduğunu bilmekle birlikte, her günahın suç, her suçun günah olmadığının farkındayım. Külünk’ün ise, bunun ne kadar farkında olduğunu bilemiyorum. Tek bildiğimiz şey, 17/25 Aralık 2013 operasyonlarıyla “insanların günah işleme özgürlüğüne müdahale edildiğini,” savunan Külünk’ün suçu ve günahı karıştırmış olması. Bu karıştırmayı cehaletinden mi, yoksa kasıtlı olarak mı yaptığını da bilmiyoruz.

“GÜNAH İŞLEME ÖZGÜRLÜĞÜ” GÖRÜŞÜNE KATILMAMAK İMKANSIZ(!)

Külünk, 5 Mart 2014 tarihinde Habertürk’te Balçiçek İlter’in programında yaptığı açıklamalarla sadece suç ile günahı değil, dini olanla felsefi olanı da yine aynı şekilde karıştırmıştı. Hatırlayacak olursak Külünk aynen şöyle demişti: “Bu noktada kaçırdığımız çok önemli bir ayrıntı var. Allah, insana günah işleme özgürlüğü vermiştir. Günahsızlık talep etme hakkı vermemiştir. Af dileme hakkıyla günah işleme özgürlüğü vermiştir. Hz. Peygamber günahları açan (açığa çıkaran) değil örtücü olan bir rahmet geleneğinin mimarıdır. 17 Aralık’ın felsefi boyutu konuşulmadı. 17 Aralık’la insanların günah işleme özgürlüğüne müdahale edildi. Günahları ortaya saçarak Allah’ın hududuna müdahale edildi.”

Mevzumuz hakikaten de şayet Allah’la kul arasında kalması gereken şahsi günahlar olsa, mahremiyete neredeyse kutsallık atfeden dinler açısından da felsefi olarak da Külünk’e katılmamak imkansız olurdu. Ancak, Külünk’ün bu ifadelerindeki “günah” kavramını dini ve felsefeyi yozlaştırmak pahasına “suç” yerine kullandığını varsaydığımızda işin rengi bayağı değişiyor. Doğruya doğru rüşvet, hırsızlık, yolsuzluk, kamu malının gasbı ve irtikabı, yargıya müdahale ile adaletin tesis edilmesini engelleme vesaire neredeyse bütün dinlerde günah olmaya günah ama, en ilkel hukuk sistemlerinde bile bu eylemler aynı zamanda büyük birer suç.

Konusu suç olan eylemler mevzu bahis olduğunda sapkın olmayan hiçbir din ve izanını yitirmemiş hiçbir felsefe bu eylemleri özgürlük alanının bir parçası olarak tanımlamamıştır. Dinlerin günaha yaklaşımı ise, suça yaklaşımına kıyasla daha subjektiftir. İlahi kaynaklı olsalar dahi günahlar dinden dine farklılıklar gösterebilir. Zaman içerisinde bazı günahların kriminalize edilmesi gibi, bazı suçların günah kabilinden muamele görmesi de rastlanmayan şeyler değildir. Konunun dini, felsefi ve hukuki boyutunu sayfalar boyunca tartışmamız mümkün. Ancak, mevzumuz o değil.

“GÜNAH” YERİNE “SUÇ” KONULDUĞUNDA İŞ DEĞİŞİYOR…

Birazcık kelime oyunu yapıp Erdoğan ve avenelerinin işlediği suçlara sadece “günah” boyutuyla yaklaşarak kurduğu cümlelerde “günah” dediği yerlere “suç” kelimesini yerleştirdiğimizde ise, Külünk’ün yontma taş devrinde bile örneğine rastlanmayacak bir ilkellikte sözler ettiği rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu, sonuçları üzerinden değerlendirildiğinde, Külünk’ün yaptığı tespitin doğru olduğu gerçeğini değiştirmez. Çünkü, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalının patlak vermesinden bu yana geçen sürede ülkede yaşananların her halükarda Külünk’ü haklı çıkardığını teslim etmemiz gerekiyor. Külünk’ün akıl ve izanı amuda kaldırmak suretiyle yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından sorumlu tuttuğu Hizmet Hareketi’ne yönelik sarfettiği suçlama amaçlı bu sözler, aslında çok büyük bir itirafın da ete kemiğe bürünmüş hali.

Hakikaten de Hizmet Hareketi, medya, özel sektör, sivil toplum ve kamudaki etkin varlığıyla Türkiye’de kabına sığmayan kötülüklerin, şerlerin, keyfiliklerin, ihtirasların, hukuksuzlukların, cinayetlerin, katliamların, yolsuzlukların, hırsızlıkların, hak gasplarının, yağmanın, talanın, her türden yıkıcılıkların, mafyanın, çetelerin vesaire önünde çok büyük surmuş. Tüm bu suçların la-yüsel bir şekilde işlenme özgürlüğünün önünde gerçekten devasa bir engelmiş.

Hizmet Hareketi Kürdünden Türküne, Alevisinden Sünnisine, liberalinden solcusuna, işçisinden işverenine, öğrencisinden öğretmenine varıncaya kadar toplumun tüm kesimlerini ve katmanlarını özellikle muktedirlerin şer ve kötülüklerinden koruyan kıymeti anlaşılamayan bir kalkanmış. Ancak kaderde, tüm hataları ve eksikliklerine rağmen, toplumu görünür-görünmez sıyanet zırhlarıyla koruyan bu surun hayatiyetini, şer şebekelerinin elbirliği ederek yıkmasından sonra, anlamak da varmış. Ülkenin başına gelen bunca kötülüklere, felaketlere rağmen bunu hala anlayamayanlara, anlamak istemeyenlere, anladıkları halde bu hakkı şu ya da bu sebeple teslim edemeyenlere veyl olsun.

DEMOKRASİ VE HUKUK KALESİNİN ÇEVRESİNDEKİ SURLAR YERLE BİR OLDU

İnsafını hala yitirmemiş olanlar iki dakikalığına elini vicdanına koysun ve Allah aşkına 17/25 Aralık 2013’ten bu yana yaşananlara şöyle bir baksın. Halkın tamamını ilgilendiren vahim suçlara dair Hizmet Hareketi’nin önleyici, ön alıcı, bir nevi koruyucu hekimlik etkisi bertaraf olduğunda kötülüklerin, şerlerin birbiri ardına nasıl sökün ettiğini, çetelerin, eli kanlı suç şebekelerinin, radikal terör örgütlerinin ipini koparmış azgın hayvanlar gibi sağa sola nasıl saldırdıklarını eminim ki herkes görecektir.

Örgütlü kötülük şebekelerinin birbirlerinin kirli hacetlerini halletmekte uzlaşarak elbirliğiyle taaruza geçtiği Hizmet müesseselerine, Zaman, Today’s Zaman, Samanyolu, Bugün, Taraf ve benzeri demokrasi kalelerine yapılan saldırılar sırasında bugün yaşananların yaşanacağını avazımız çıktığı kadar anlatmaya çalışmıştık da çok azı dışında neredeyse herkes kulaklarını tıkamış, gözlerini kapamış ve anlamazlıktan gelmişti. Hala inşa edilmekte olduğu için kendisini bile korumaktan aciz olan Türkiye’nin zayıf demokrasi ve hukuk kalesi, Hizmet Hareketi’nin koruyucu surlarının elbirliğiyle yıkılmasıyla maalesef neredeyse tamamen savunmasız kaldı. Şer şebekelerinin türlü dümenleri, hak-hukuk tanımaz despotluklarıyla ülkede Hizmet’in eli ayağı kesilip, can suyu çekilince mafyası-çetesi, radikal terör örgütü, hırsızı-arsızı, namussuzu karanlığı fırsat bilip aydınlıkken gizlendikleri deliklerden sökün eden hamam böcekleri gibi dört bir yanı sarıverdiler.

Öylesine ifritten bir düzen inşa ettiler ki taşları bağladılar, köpekleri saldılar. Devir mafyaların, çetelerin, terör örgütlerinin, aşağılık kompleksinden kıvrım kıvrım kıvrandıkları için ellerine geçirdikleri gücü herkesin gözüne sokmak amacıyla sürekli bela çıkaran sonradan görme görgüsüz güç sarhoşlarının, değeri 5 kuruş etmeyecek kabiliyetsiz paçozların devri oldu. İyi olan veya iyilik adına ne varsa ya içeri tıkıldı ya sürgün edildi ya da sindirildi. Meydan her yerde pervasızca cirit atan hokkabaza, düzenbaza, üçkağıtçıya, ite kopuğa kaldı. Binlerce aydın, akademisyen, öğretmen, gazeteci, hukukçu, namuslu işadamı, hayırsever hapse atıldı.

ŞER VE KÖTÜLÜKLER SINIRLARIMIZA SIĞMAZ OLDU!

Namusuyla iş yapan, sektörlerinin parlayan yıldızı binlerce şirket gasp edildi. Özellikle Özallı yıllardan itibaren görünürlük kazanmakla birlikte, yüzyıllık çilelerin, geceyi-güzdüze katan gayretlerin ve alınterinin semeresi olan Anadolu sermayesinin yüz akı ne kadar şirket varsa talan edildi. En dürüst hayır kurumları, en aktif sivil toplum örgütleri, en cesur ve en demokrat medya organları, en namuslu gazeteciler, en parlak beyinler, en verimli akademisyenler, en çalışkan bürokratlar ve daha pek çok alanda işinin ehli ve sektörlerinin en iyileri ya hapsedildi ya iş yapamaz hale getirildi ya da sürgüne zorlandı. Türkiye paçozluğun geçer akçe, vasatlığın hakim olduğu iradi bir çölleşmeye makhum edildi. 80 milyonluk koskoca ülke geleceğe dair umurunu yitirdi, gidemeyenlerin ülkesi haline geldi.

Hayatlar karartıldı. İnsanlar ağır suçlamalarla yaftalandı. Sorgusuz sualsiz açlığa mahkum edildi. Yuvalar yıkıldı. Bacalar tütmez oldu. Gizli ya da açık işkence hortladı. Yargısız infazlar patladı. Gün ortasında şehirlerin göbeğinde mafya usulü adam kaldırmalar aldı yürüdü… Sedat Peker ve benzeri türlü mafya bozuntuları gençlerin önüne rol modeller olarak sürüldü. İşkenceciler yüceltildi. Yargısız infazcılar baştacı edilip ödüllendirildi. Eğitim IŞİD, el-Kaide zihniyetinde yeni bir toplum inşa etmek isteyen radikal İslamcı dinbaz sürülerinin yobazlığına terk edildi. Hayırseverler, öğretmenler, toplumun yüzakı fazilet timsali insanlar şakiler gibi izlenip zindanlarda çürütülürken İBDA-C’sinden Selam Tevhid’ine, IŞİD’inden el-Kaide’sine, Hizbullah’ından Nurettin Yıldız’ına, Sadat’ından İHH ve HÖH’üne varıncaya kadar bir sürü radikal terör örgütü ve suç şebekesi devlet kisvesine büründü.

Okullar, üniversiteler gasp edildi. Yayınevleri kapatıldı. Milyonlarca bilginin yer aldığı eşşiz hazineler niteliğindeki dijital arşivler görülmedik bir barbarlıkla yok edildi. Yüzbinlerce kitap yobazlarca yakıldı… Tanklarla, toplarla kendi kentlerimiz, kasabalarımız bombalandı… Fakir fukaranın fakirhaneleri yakıldı, yıkıldı… Yüzbinlerce insan yerinden yurdundan edildi. Yüzlercesi çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden katledildi. Kötülük ve şerlerin arkası bir türlü gelmek bilmedi ve nihayet sınırlarımıza sığmaz oldu. Ülke topraklarını da aşıp başka ülkelerin gariban halklarının kendi kaderlerinin ve geleceklerinin peşinde gitmelerine musallat oldu.

TÜM KURUMLARI RAYINDAN ÇIKARILAN TÜRKİYE’NİN EKSENİ DE KAYDI

Rayından, yolundan çıkarılmayan tek bir kurumun, istismar edilerek yozlaştırılmayan tek bir değerin kalmadığı Türkiye’nin kendisi de nihayet rayından çıktı. Ekseni kaydı. Hırs ve ihtiras körü kadroların elinde yolunu yitirmiş, yörüngesinden çıkmış, birgün oraya birgün şuraya savrulan serseri bir mayına döndü. Demokrasi, özgürlükler, hak-hukuk ve adaletle birlikte medeniyet adına geriye ne kalmışsa onlara da veda edildi. Sözün özü insanlıktan çıkıldı. Kalabalıkların ilkel güdülerine hitap eden ne kadar kötülük varsa sökün edip, sıraya girdi.

Önce dinbazlığın şahikalarına çıkılıp ne idüğü belirsiz bir ümmetçiliğe sapıldı, oradan kafatasçı bir ırkçılığa geçiş yapıldı. İnsanlığın hayvan haline tekabül eden ne kadar ilkel, kokuşmuş düşünce ve ideoloji varsa ihya edildi, yeniden hayat buldu. Mesela Kızıl Elmacılık hamaseti aldı başını gitti. Dünyanın alay konusu olan içi boş böbürlenmeler, boyun damarları şişirilerek yüksek perdeden her gün cihana nizamat veren nutuklar, her an küstahlığa varan büyüklük taslamlar aldı başını gitti. Kesintisiz aşırı doz propagandayla düşünme yetileri budanarak  mankurtlaştırılan kalabalıklar, sürüklenmekte oldukları uçurum şöyle dursun burunlarının dibini bile göremez hale getirildi. Kendi Cehennemlerine doğru koşar adım yol alan on milyonlar, kendi şuursuzluklarının sırtını kendi coşkun tezahüratlarına ve elleri parçalarcasına yaptıkları alkışlara dayadı.

Kabul edelim ki, Erdoğan ve işbirliği içerisinde hareket ettiği şer şebekelerinin Türkiye’de gerçekleştirdikleri öz-yıkım, potansiyeli son derece yüksek devasa bir ülkeyi ve yüzlerce yıllık mazisi olan köklü bir milleti kendi elleriyle çökertme adına az bir başarı değil. Erdoğan’ın liderlik ettiği kötülükler bendini yıkmış azgın mı azgın bir sel niteliğinde artık. Önlenmesi ise, neredeyse imkansız. Öylesine yıkıcı bir sel ki bu, önüne ne gelirse silip süpürüyor. Kendi yatağını, kendi sınırlarını da zorlayıp başka havzaları da tarumar ediyor.

Kanla, canla, gözyaşıyla beslenen bu sel, devamlılığını sağlamak için hep daha fazla kana, haha fazla cana ve gözyaşına ihtiyaç duyacak. Kan ve gözyaşı aktıkça, masum canlar heba oldukça güçlenecek, coşacak… Gelinen noktada, önünde sıfırdan yeni bir set kurmanın artık neredeyse imkansız olduğu bu selin kendi kendisini tüketmesini, şer, kötülük ve sebep olduğu acılardan beslenen iç enerjisini bitirmesini beklemekten başka çare kalmadı gibi.

Yine de isterseniz bu korkunç tabloya Külünk’ün gözlükleriyle bakıp; akla, mantığa, izana, insafa takla attırıp, “Türkiye’de en azından sınırsız bir suç ve günah işleme özgürlüğü var,” deyip mutlu olmayı da deneyebilirsiniz. Günün sonunda on milyonların istediği şey şayet buysa, kendi elleriyle kendi Cehennemlerini inşa etmelerini keder içinde izlemekten başka elimizden ne gelir ki? Kahredeceğimiz tek şey, insan yutan canavarlar gibi yükselen dev yalımları artık dünyanın en uzak köşesinden bile görülebilen bu Cehennem’in sadece kendisini inşa eden şuursuz zebanileri değil, herkesi yakacak olması…

[Bülent Keneş] 27.1.2018 [TR724]

Kim demiş erkekler daha güçlü diye! [TR724]

Kadınların kriz zamanlarında erkeklere oranla hayatta kalmaya daha meyilli olduklarını, biyolojik olarak da kadınların erkeklere göre daha ‘dayanıklı’ olduğunu biliyor muydunuz? Peki kadınların erkeklere göre daha “güçlü” olmasının sebepleri neler? En önemli etkenlerden biri, hormonlar. Kadınlarda görülen östrojen hormonunun antienflamatuvar (bir maddenin iltihap azaltıcı niteliği) özelliğinin olması sayesinde vücuttaki damar yolu sistemini koruduğu biliniyor. Erkeklerin salgıladığı testosteron hormonu ise birçok ölümcül hastalık için risk teşkil ederken, bir yandan da bağışıklık sistemine zarar verebiliyor.

İngiliz Daily Telegraph gazetesi, Danimarkalı bilim insanlarının ilginç yaptığı araştırmanın sonuçlarını yayımladı. Araştırmaya göre, yaşam koşullarının hem erkekler hem de kadınlar için oldukça sert olduğu kıtlık, salgın gibi kriz dönemlerinde, kadınlar çok daha uzun yaşıyor. Böyle dönemlerde kayıtlara geçen kadın ve erkek ölüm oranlarının karşılaştırıldığı çalışamada, örneğin, İrlanda’da 1845 ve 1849 yılları arasında yaşanan patates kıtlığı sırasında, iki cinsiyet grubu için de 38 yaş olan beklenen yaşam süresi, kriz tırmandığında erkeklerde 18,17’ye, kadınlarda ise 22,4’e düştü.

İsveç’te 1772-1773 yılları arasında ve Ukrayna’da 1933 yılında milyonlarca kişinin ölümüne neden olan kıtlık felaketleri sırasında da, benzer bir durum görüldü. 19’uncu yüzyılda İzlanda’da görülen kızamık salgınlarında da, kadınlar erkeklere göre iki yıl daha uzun yaşadı.

Bilim dergisi PNAS’ye konuşan araştırma ekibinden Epidemiyoloji Profesörü Virginia Zarulli, ölüm oranlarının çok yüksek olduğu bu dönemlerde özellikle bebek ölümlerinde farklılık gözlemlediklerini söyledi ve ekledi: “Salgın ve kıtlık dönemlerinde yeni doğan kız bebeklerin yeni doğan erkek bebeklere oranla hayatta kalmaya daha meyilli olması, çok çarpıcı.”

Tek istisna

Araştırmada istisna olan tek tarihi vaka, Trinidad’da yaşanan köle ticareti. Hayatta kalan erkeklerin sayısı bu dönemde kadınlara göre daha uzun yaşadı. Araştırmacılar bunu erkek kölelerin kadın olanlara göre daha değerli olduğunu düşünen köle tacirlerinin, hayatta kalmaları için erkekleri hayatta tutmaya daha çok çabalamasıyla açıklıyor.

‘Erkekler daha hızlı pes ediyor’

Bir başka çalışmaya göre ise, kadınlar erkeklere göre çok daha kararlı. Erkekler işler zorlaştığında daha çabuk pes ediyor. Kadınlar yaşamlarının son dönemlerinde bile hayata tutunmayı tercih ederken, erkeklerin vazgeçtiği görülüyor.

Araştırmanın bulguları, kültürel ve sosyal farklılıklar ile günlük yaşamdaki alışkanlıklarla da açıklanıyor. Daha çok sigara ve alkol tüketmeleri ve daha dikkatsiz araba kullanmaları gibi nedenlerle, erkeklerde kalp rahatsızlıkları, akciğer kanseri, siroz ve kaza sonrası ölümler daha çok görülebiliyor.

[TR724] 27.1.2018

Uygur Türkleri, ‘yeniden eğitim’ adı altında toplama kamplarına götürülüyor [Asım Yılmaz]

Ramazan ayında zorla oruç bozdurma, cenaze namazlarına 9 kişiden fazla cemaatin katılmasını engelleme, Uygurca’nın yasaklanması gibi insan haklarına aykırı bir çok uygulamayı hayata geçiren Çin hükümeti dünya kamuoyunun sessizliğini de arkasına alarak asimilasyon çalışmalarını hızlandırdı. Bu kapsamda yeni başlattığı yöntemin adını ‘yeniden eğitim’ olarak koydu. Her şehirden binlerce insan gözaltına alınarak Nazilerin toplama kamplarını anımsatan yerlere götürüldü. Amerika merkezli Radio Free Asia’nın (RFA) bölgedeki haber kaynaklarından elde ettiği bilgilere göre, sadece Kaşgar bölgesinde 120 bin insanın gözaltına alınıp kamplara sürüldüğü belirtiliyor. Çin’in bu yani baskı yöntemini Komünist Parti’nin Ekim ayındaki son Kongresi’nde aldığı kararların neticesi olarak devreye soktu. Diğer şehirlerdeki toplu gözaltılarla birlikte Nazivari zorunlu eğitim kamplarına götürülen Uygur ve Kazak Türkleri’nin sayılarının milyonu bulduğu ifade ediliyor.

Doğu Türkistan’dan ulaşan bilgelere göre önce gözaltına alınıp sonra yeni yapılan okul binalarına gönderilen Uygur Türkleri, insan haklarına aykırı bir şekilde sınıflara yerleştiriliyor. Bu sınıflarda zaman zaman sadece bir noktaya saatlerce bakmak, sözde eğitim ve propaganda yapılan sınıflarda yatmak, geceleri sürekli ışıkların açık bırakılması gibi hapishane şartlarına eşit ortamlarda tutuluyor. Gözaltına alınarak eğitim kamplarına gönderilen kişilerin aileleri ile irtibat kurmalarına kesinlikle izin verilmiyor. Kampların başında duran görevliler orada kalan Müslüman Türkleri kamp kurallarına uymadıkları gerekçesi ile hücre cezası ve benzeri yöntemlerle daha ağır şiddette cezalandırıyor. İnsanlar sık sık sorguya çekilirken, hasta olma veya yaralanma gibi bir vaka gerçekleştiğinde yeterli tedavi almalarına dahi izin verilmiyor. Yemek ve diğer ihtiyaçlar ise asgari derecenin altında karşılanıyor. Amerika, Avrupa ve dünyanın bir çok yerinde yaşayan Uygur Türkleri’nin memleketleri hakkında haber almalarının önüne geçilmesi için haber alma haklarına da kısıtlama getirilmiş durumda. Bazı ailelerin aylardır yakınları ile irtibat kurumadığı, bir çok yerde internetin kesildiği de gelen bilgiler arasında. Çin hükümeti, okul binalarının yetmediği yerlerde ise diğer kamu binalarını birer toplama kampına dönüştürüyor. 6 veya 8 kişinin normalde kalabileceği yerlerden bunun iki katı sayıda insan yerleştiriliyor.  Uygur Türkleri yeniden eğitim hapishanelerinde Komünist Parti’nin doktrinleri ile kendi öz kültürlerinden ve değerlerinden koparılmaya çalışıyor. Kamplarda kalanlara Çin resmi doktrinleri Çince ezberletiliyor. Buna direnen veya başarılı olamayanlar da yine hücre cezası gibi cezalara çarptırılıyor.

Cenazelere katılmak izinle

Uygur Türkleri’nin İslam dininden koparılması için de dini yaşantıya yönelik devam eden baskıların son dönemde gittikçe arttığı ifade ediliyor. Uygur Türkleri’nin cenazelerine katılacak insan sayısına bile sınırlama getirilmiş durumda. Bir cenazeye en fazla 9 kişinin katılmasına izin veriliyor. Geçmiş yıllarda Hacca gitmek veya Türkiye’ye gidip eğitim görmek de artık Çin hükümeti tarafından suçlu kabul edilmek için yeterli sebep kabul ediliyor. Özellikle genç yaşta sakal bırakmaya çalışan Müslüman Türkler potansiyel terörist muamelesi görüyor. Uygur Türkleri’nin yurt dışına çıkmalarını engellemek için pasaportlarına engeller konulduğu gibi bazı bölgelerde yaşadıkları şehirlerden çıkmalarına dahi izin verilmiyor. Yurt dışından dönmek zorunda kalanlar ise hemen havalimanlarında gözaltına alınarak toplamla kamplarına gönderiliyor ve burada itirafçı olmaları için her türlü baskıya maruz bırakılıyor.

Doğu Türkistan’ın büyük şehirlerinden Hoten’deki Müslüman Türk halkının en az yarısının bu kamplara sürülmesinin hedeflendiğinin dile getiren RFA kaynaklarının bölgeden elde ettiği diğer bazı veriler ise şöyle: Korla şehrindeki kampların her birinde en az 3 bin 600 tutuklu bulunuyor. Kamplardaki bu kişilerin dışında, hükümetin bu baskıcı uygulamalarına direnenlerden de 2 bin 100 kişinin gözaltına alındığı, onların da başka bir bölgede inşa edilen kamplara sürüldüğü dile getiriliyor. Her şehrin önde gelen alimleri ve aydınları da gözaltına alınarak hükümete karşı gelmek suçundan hapis cezalarına çarptırılıyor. Çin hükümeti her ne kadar bu kampların kültürel ve sosyal anlamda insanların gelişmesinin amaçlandığı ve bir süre sonra insanların eski hayatlarına geri döneceğine dair açıklamalarda bulunsa da bugüne kadar hiç kimsenin kamptan çıkmasına izin verilmediği vurgulanıyor.

Dünya Uygur Kurultayı yetkililerinden alınan bilgiye göre de Çin hükümeti son dönemde Uygur gençleri üzerindeki baskıyı da artırmış durumda. Özellikle genç ve kuvvetli olanlar çeşitli bahanelerle gözaltına alınarak çalışma kamplarına gönderiliyor. Yaşı daha genç ve daha kuvvetli olanlar daha uzun süre çalışsın diye daha çok cezaya çarptırılıyor. Bu gençlerin Çin’in hem kendi ülkesinde hem de diğer ülkelerdeki şantiyelere işçi olarak gönderildiği böylece bu insanların emekleri üzerinden yeni bir sömürü düzenin kurulduğu belirtiyor. Bu kişilerin yakınlarının ise onlar hakkında haber almalarına kesinlikle izin verilmiyor.

Çin’in bu artan baskı ve zulümlerine karşı hem Müslüman liderlerin hem de dünyanın insan hakları ve demokrasi alanında öncü olduğunu ileri süren ülkelerinin sesini çıkarmaması dikkat çekiyor. Dünya Uygur Kurultayı ve benzeri sivil toplum kuruluşları konuyu uluslararası kamuoyunun gündemine getirmeye çalışsa da bugüne kadar güçlü bir karşılık verildiğini söylemek mümkün değil. Uygur sivil toplum kuruluşları yöneticileri başta Birleşmiş Milletler olmak üzere Avrupa Konseyi ve diğer uluslararası kuruluşları bir önce bu zulmün durdurulması için harekete geçmeye çağırıyor. Hem Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel hem de BM’nin merkezi New York’ta Uygur Türkleri’nin sesini duyurabilmek için çeşitli etkinlikler yapılması planlanıyor.

Human Rights’tan çağrı: Kampları kapat

Diğer taraftan New York merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Çin hükümetine çağrıda bulundu ve Nisan 2017’den bu yana kamplara kapattığı binlerce etnik Müslüman Uygur vatandaşını serbest bırakmasını ve bu kampları kapatmasını istedi. HRW Direktörü Sophie Richardson, “Çinli yetkililer Müslüman Uygurları bu siyasi eğitim merkezlerine onların herhangi bir suç işlediği için değil, fakat onları siyasi olarak ‘güvenilmez’ olarak gördükleri için kapatmış bulunuyor.” açıklamasında bulunuyor. HRW Asya bölümü yetkilisi ve kıdemli Araştırmacı Mike Wang’in bu konudaki açıklaması ise şöyle: “Çin hükümeti, belirli bir etnik gruba (Müslüman Uygurlara) karşı uygulanan baskıyı ve ayrımcılığı, eşi benzeri görülmemiş bir düzeye kadar yükseltmiştir."

[Asım Yılmaz] 27.1.2018 [TR724]

Hem Bayern Münih’e hem kendine geldi! [Hasan Cücük]

2014 Dünya Kupası’ndan aklımızda kalanların başında; Hollanda’nın İspanya’yı sahadan silmesi, Neymar’ın sakatlığı, Suarez’in rakibini ısırması, Almanya’nın Brezilya’ya tarihi hezimet yaşatması ve Mario Götze’nin golüyle Panzerlerin kupanın sahibi olması. Bir de Kolombiya’nın genç yıldızı James Rodriguez’in adını herkesin duyması… 2014’te 22 yaşındayken kupaya damgasını vuran Rodriguez, aradan geçen 4 yılda futbolun kaybolan isimlerinden biri olma yolunda ilerledi. Ta ki bu yıla kadar.

Kolombiya 2014 Dünya Kupası’na yıldızı Rafamel Falcao’dan yoksun gelirken, otoriteler tarafından fazla şans tanınmayan bir ekipte. Kupanın başlamasıyla Kolombiya farkını gösterirken, takımın yıldızı olarak 22 yaşındaki James Rodriguez öne çıkıyordu. Dikkatler bu isim üzerine yoğunlaşırken, yıllarca adının Avrupa’da yanlış telafuz edildiğini de öğreniyorduk. İngilizce telafuz yanlış olurken, ‘James’ oluyordu ‘Hamez’ Rodriguez. Kolombiya çeyrek finale kadar yükselirken, başarıda aslan payı 6 gol atan James Rodriguez’e aitti. İkinci turda Uruguay’a attığı gol kupanın en iyi gollerinden biri oluyordu.

Uruguay’ı 2-0 yenip çeyrek finale yükseldikleri maç sonrası teknik patrın Jose Pekermen, ‘Bütüm sorumluluğu James üzerine yüklüyorum. 22 yaşında olmasına rağmen bunun altından başarıyla kalkıyor’ diyordu. Uruguay teknik direktörü Oscar Tabarez ise genç yıldız için ‘kupanın en iyisi’ yorumunu yaparken, ‘Kesinlikle kupanın en iyisi Messi değil James seçilmeliydi’ diye konuşacaktı. 2014 Dünya Kupası’nda yeni bir yıldız doğmuştu.

Monaco, 45 milyon Euro ödemişti

Tüm dünya James Rodriguez adını 2014 Dünya Kupası’yla tanımış olsa da yıldız oyuncu 2009-13 arasında tam 4 şampiyonluk yaşamış biriydi. İlk şampiyonluğunu Arjantin’in Banfield kulübüyle yaşayan Rodriguez, 2010’da geldiği FC Porto ile 3 yıl üst üste ligi zirvede bitirmişti. İkinci sezonundan itibaren FC Porto’nun yükselen yıldızı olarak öne çıkıyordu. 2013’te Monaco 45 milyon Euro ödeyerek genç yıldızı kadrosuna katıyordu. Monaco’daki ilk sezonunda 9 gol atıp, 13 asist yaparak ödenen paranın hakkını veriyordu.

Dünya Kupası’yla birlikte Monaco’nun kapısını çalan Real Madrid genç yıldız için 75 milyon Euro ödeyip, kadrosuna katıyordu. 10. Şampiyonlar Ligi kupasını kazanan Real Madrid, La Liga’da şampiyonluğu Atletico Madrid’e kaptırmış, ancak Barcelona’nın ardından ligi üçüncü sırada bitirmişti. Takımın takviyeye ihtiyacı vardı ve James Rodriguez aranan kanlardan biriydi. Ronaldo, Benzema, Di Maria, Gareth Bale ve Isco gibi hücum oyuncularının yanına Rodriguez’in gelmesiyle Real Madrid’in hücum hattı oldukça güçleniyordu. 45 bin taraftarın önünde James Rodriguez imza atarken, Real Madrid taraftarları 10 numaranın yeni sahibini selamlıyordu.

Zidane döneminde formadan uzak kaldı

Carlo Ancelotti, orta sahada Luka Modric ve Toni Kroos’un önünde James Rodriguez’e yer veriyordu. Genç yıldız sezon boyunca 44 maçta forma giyip 17 gol atıp, 15 asist yapıyordu. Real Madrid topladığı 92 puana rağmen, Barcelona’nın 2 puan gerisinde kaldığı için şampiyon olamıyordu. Ancelotti’nin sezonun bitimiyle kovulup, göreve Rafael Benitez’in gelmesiyle James Rodriguez’in sıkıntılı günleri başlıyordu. Ancelotti’nin tersine defansif anlayışı benimseyen Benitez’in ilk kestiği isim Kolombiyalı yıldız oluyordu. Benitez’in kovulup göreve Zidane’in gelmesiyle Rodriguez, ilk 11 yolunun açıldığını sanıyordu. Ancak Zidane döneminde Isco parlarken, Rodriguez formadan uzak kaldı. 2016 ve 17’de kazanışan Şampiyonlar Ligi finalinde forma giyme şansını bulamıyordu.

Rodriguez’in Real Madrid’de forma şansı bulamaması ülkesinde endişeye yol açıyordu. Formsuz bir Rodriguez 2018 Dünya Kupası finallerinde Kolombiya açısından büyük eksiklik demekti. 26. yaşına bastığı 12 temmuz 2017’de Rodriguez Real Madrid’den ayrılmaya karar veriyordu. Bayern Münih’e yıllığı 13 milyon Euro’dan 2 yıllığına kiralanan Kolombiyalı oyuncunun en büyük şansı Alman kulübünün başında Real Madrid’den hocası Carlo Ancelotti’nin olmasıydı. Sakatlığından dolayı sezonun ilk haftalarında forma giyemeyen Rodriguez için Ancelotti’nin kovulmasıyla sıkıntılı yeni bir dönem başlıyordu.

Ancelotti sonrası koltuğun yeni sahibi Jupp Heynckes, Thomas Müller’e forma verip, Rodriguez’i yedek bırakıyordu. Ancak antremanlarda çok çalışan Rodriguez, Heynckes’in gözüne girerek formasını kapıp alıyordu. Bu sezon forma giydiği 14 maçın 11’inde sahaya işk 11’de çıkan Rodriguez 3 gol atıp, 6 asistle klasını gösteriyordu. Artık Bayern Münih’in değişmezleri arasında yer bulan Kolombiyalı yıldız 2 yıl aradan sonra yeniden kalitesini göstermenin mutluluğunu yaşıyordu. 2018 Dünya Kupası yolunda forma giydiği 13 maçta 6 gol atan Rodriguez, milli forma ile 60 maçta 21 gol kaydetti.

[Hasan Cücük] 27.1.2018 [TR724]