Yeni “Allah'ın lutfu” sondajları! [Kadir Gürcan]

İktidarlar, ekonomik krizden korkup çekindikleri kadar, harp-darp, iç-dış terör tehlike ve söylentilerinden endişe etmezler. Öyle ya, harpsiz devlet, sağında solunda terör tehdidinden kendini kurtarabilmiş ülke mi var? Yiğit bit’siz olur mu? Devletlilerin, Dolar’ın çığ gibi yuvarlana yuvarlana büyümesine karşı çaresizlikleri, AP özelinde bütün Avrupa ülkelerine saydırma yarışına girmelerinde daha iyi okunuyor.

Bir kaç yıl önce, kötü giden hükümet işlerini düze çıkarmak için yakın aile çevresine “düzmece suikast”  söylentileri yayıp, maaşlı gazeteci ve yazarlara da senaryo sipariş eden bir başbakanımız vardı. Aradan yıllar geçti. Bütün söylenti ve hikayelerin uydurma olduğu ortalığa döküldü. Suikast hikayelerinin sözde kurbanları, kimisi yurt dışında, kimisi evlenip yuva kurdu, diğeri de iktidarın zirvesine oturdu. Allah ömürlerini uzun, maişetlerini geniş eylesin! Anlayacağınız herkes muradına erdi. 

Şimdi işler, bir kaç yıl öncesinden çok daha kötü ve her yeni gün gittikçe büyüyen kriz yumakları üretiyor. Dış işlerindeki tükenmişliği bir kenara koysak bile ülke içinde gittikçe çıkmaza giren bir siyasi zemin söz konusu.

15 Temmuz senaryosu sıcağı sıcağına “Allah’ın lütfu!” olarak tüketilince, baş aktörlerin hazım sistemi iflas etti. Kusursuz gibi görünen sahte darbe gerekçesinin bu kadar çabuk eriyeceğini kimse ihtimal vermiyordu. Kendi kendilerine “Yahu elimizdeki en iyi kartı erken mi tükettik ne?” diye soruyor da olabilirler. İşin garibi, Türkiye’nin kısa vadeli hiçbir problemini de çözecek bir icraata rastlamadık. Aksine OHAL giyotini ile katledilen asgari-insani haklar dünyanın her tarafından ciddi tepki çekiyor. AP’nin son kararı kimse için sürpriz olmadı. Şaşırmış gibi yapanlar, rol bile yapamayacak kadar beceriksizler. 

İç siyasette kaybedilen itibarı tekrar kazanabilmek için çok fazla seçenek yok. Suriye ile savaş bile vaziyeti kurtaramayacak kadar zayıf bir alternatif. “Başkumandanlık” imajı, gönülleri cuş-u huruşa getirmeye yetmiyor. İşin kötüsü, Rusya ve İran’ın müsaadesi olmadan yürünecek fazla bir hareket zemini de yok. “Öldürdük!” dedikleri terör örgütü üyeleri, “yedi canlı” olarak bir başka yerden çıkıyor. 

Daha romantik, hem kahramanlığı köpürtüp, yerle bir olan ‘delikanlı’ imajını kurtaracak,  hem de gönülleri titretecek kısa metrajlı, yerli bir yapım olmalı. İktidarı, icraatlarıyla değil de, şahsi muhabbetiyle destekleyenler için romantik alternatif her zaman işe yarar. 

Epeydir buzlukta bekletilen ve inandırıcılığını kaybeden suikast iddialarının, destursuz tekrar gündeme düşmesinden, perde arkasında mayalanmaya başladığını tahmin edebiliriz. Neyi, nasıl, ne zaman ve hangi üslupla yazıp, söyleyeceği dikte edilen medya memurlarının bu tür ince işçilik gerektiren şeyleri kendilerinin düşünebileceğini zannetmeyin. Onların buna aklı ermez. 

Malumunuz, ancak profesyonel eleman ve alet-edevat ile gerçekleştirilen siyasi suikastların ihale ve sipariş adresi bellidir. Bakkal, manav, terzi gibi sıradan esnaf takımı bu tür ‘büyük akçeli’ ihalelere alınmaz. İktidarı elinde bulunduranların uzun bir zamandır, Ergenekon, Devrimci Karargah gibi operasyonel hücrelerle düşüp kalktığı artık sır değil. Onlar da hem ülkeyi kurtaracak(!) hem de kendilerini, akıncı, yiğit ve alp eren yapacak taşeron işler için sırada bekliyorlar. 

Komplo teorisi bu ya, tahmin ve öngörülerin uçuk olmasına bakılmaz. Böyle bir suikast senaryosunda, kurbanların kimlerin olabileceği de insanın zihnini kurcalıyor. Onun için de iki seçenek göz kırpıyor: Biri, 15 Temmuz’un perde arkasına, istenenden fazla muttali olanlar. Diğeri de, yabancıların “expendable” dedikleri, kullanım süreleri bitmiş ve gözden çıkarılabilir olanlar. 

Güvenlik, emniyet ve kolluk birimlerinin yıllardır dillerde pelesenk olan suikast iddiaları konusunda sessizlikleri göz göre göre lades. 15 Temmuz “Allah’ın lutfu” haline nasıl geldi zannediyorsunuz? 

Yeni içtimai sondajları birileri ciddiye alsa fena olmaz.

Kadir Gürcan, 27.11.2016 /Samanyolu Haber

1919-1995-2016 [Yavuz Alp]

Yıl 1919. Topraklarımızda amansız bir kurtuluş mücadelesi devam etmektedir. Dünyanın dört bir yanındaki müslümanlar çeşitli şekillerde bir araya gelip toplantılar düzenleyerek bu kurtuluş mücadelesine maddi manevi destek olma çabası içerisindedir. Bunlardan biri de Pakistan'ın Lahor kentinde düzenlenmiş, meydana büyük bir kalabalık toplanmıştı.

Hatipler güzel konuşmuş, Hintli Müslümanların dillerindeki dua gözlerindeki yaş ile meydan yek vücut olmuş, kalpler Anadolu'da devam eden kurtuluş mücadelesi için atıyordu.

Kürsü son hatibini bekliyordu, kalabalığın arasından biri kürsüye doğru ilerliyordu. O Pakistan'ın manevi kurucusu, çileli günlerinin şairi Dr Muhammed İkbal idi. Kürsüye geldi, cemaate bir göz gezdirdi, bakışları engindi sanki farklı bir buudda yaşıyordu. Cemaate şöyle seslendi;

- 'Şu anda Resulullah (a.s) karşımda duruyor ve bana, 'İkbal bana ne hediye getirdin' diye soruyor. Ben de Ya Resulallah ben kim size hediye getirmek kim' diyor elimdeki kaseyi çıkararak 'Ya Resulallah sana bir kase kan getirdim. Bu kan Anadolu'da kurtuluş mücadelesi veren Mehmetçiğin kanıdır diye cevap veriyorum' dedi ve sözlerinin sonunu getiremeden olduğu yerde yığılıp kaldı.

O meydanda bulunan fakir ama civanmert kalabalık ellerinde, avuçlarında ne varsa Lahor meydanına bıraktılar.

Gönderecek bir şeyi olmayan bir annenin birkaç aylık bebeğini satarak aldığı parayı getirip vermesi de o günlerin tatlı bir hatırasıdır. (Bebeği alan kişi annenin yaptığı civanmertliği öğrenince bebeğini geri vermiştir)

Yıl 1995. Yaşamayı değil yaşatmayı hayatının gayesi edinen Anadolu insanı dünyanın değişik yerlerine gidip okullar açıp sevgi köprüleri kurduğu gibi, Doktor İkbal'in ve Pakistan halkının tarihteki vefasına bir vefa gereği olarak Pakistan'a gitmiş, orada da okullar açmıştır.

Kısa sürede Pakistan halkı bu fedakar insanlara gönüllerini açmıs, en kıymetli varlıkları olan çocuklarını hiç tereddüt etmeden teslim etmişlerdir. Kendilerinden daha fazla okul açmalarını istemişler, böylece okulların sayısı kısa sürede artmıştır.

Yıl 2016. Hiç bitmeyen kin, haset ve öfke bu fedakar Anadolu insanının dişinden tırnağından arttırarak kurduğu müesseseleri ülke içinde kapatmış, kapattırmış bu da yetmezmiş gibi devletin bütün imkanlarını kullanarak 170 ülkedeki okulları da kapattırmak için uğraşmaktadır.

Kardeş ülke Pakistan için de benzer oyunlar oynanmış, kendilerini baskı altında hisseden yetkililer; 'Okulları kapatamayız halk buna müsade etmez' demiş.

Bu ifadeler öfkelerini daha da arttırmış, 'bari kapatmıyorsunuz Türk öğretmenleri gönderin' demişler. Yetkililer buna razı olmak zorunda kalıp öğretmenleri gönderme kararı almışlar.

Kararı istemeye istemeye kabullenmek zorunda kalan öğrenci velileri öğretmenleri gözyaşları içinde uğurlarken Dr İkbal zamanındaki gibi ellerinde avuçlarında ne varsa lazım olur diye öğretmenlerine vermek istemişlerdir.

Öğrenciler ise gözyaşları içerisinde;

-'Öğretmenim sizleri fiziki olarak bizden ayırabilirler ama gönlümüzden koparamazlar, siz gitseniz de sizin içimizde açılmasına vesile olduğunuz sevgi çiçekleri yeşerecek ve etrafa gül kokuları yaymaya devam edecek' diyerek öğretmenlerini uğurlamışlardır.

Sevindirici haber günlerce devam eden öğrenci ve velilerin tepkileri meyvesini vermiş, yüksek mahkeme öğretmenlerin ülkeyi terk etme kararını durdurmuştur.

Umarım büyük bir kin, öfke ve hasetle yurt dışındaki okulları kapattırmaya çalışanlar bunda başarılı olamayacaklarını, okulları kapattırsalar bile bugüne kadar gönüller arasında kurulan sevgi köprülerini yıkamayacaklarını anlarlar.

Yavuz Alp, 27.11.2016 /Samanyolu haber