Saymaz: Erdoğan ailesi Tayyibiye cemaati kuruyor, yandaş işadamları kaynak aktarıyor

Erdoğan ve ailesinin bir Tayyibiye cemaati  kurduğu; hava limanından köprüye temel yatırımları alan yandaş iş adamları eliyle bu yapıya kaynak aktarıldığını öne süren gazeteci İsmail Saymaz, Gülen cemaatinin biat etmediği için cezalandırıldığını söyledi.

KRONOS 16 Eylül 2020 GÜNDEM

İsmail Saymaz ve Ruşen Çakır Medyascope Tv'de Türkiye'de Erdoğan ailesi eliyle gerçekleşen yeni cemaat yapılanmasını konuştu.

Gazeteci İsmail Saymaz, Erdoğan ve ailesinin bir Tayyibiye cemaati  kurduğunu öne sürerek; hava limanından köprüye temel yatırımları alan yandaş iş adamları eliyle bu yapıya kaynak aktarıldığını söyledi. Saymaz, Bugün AK Parti’yi ulu’l emir kabul edip ona biatını açıklayan her tarikata kamuda alan açıldığını belirterek, biat etmeyen Gülen cemaati ve benzeri grupların cezalandırıldığını ve müsadere edildiğini kaydetti.

Medyascope Tv’de “Ruşen Çakır ve İsmail Saymaz tartışıyor: Tüm yönleriyle tarikat ve cemaatler” adlı YouTube yayınında AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vakıflar üzerinden dini bir örgütlenmeye gittiği iddia edildi.

“HEPSİNİ ERDOĞAN AİLESİ KONTROL EDİYOR”

Gazeteci İsmail Saymaz Erdoğan’ın kendi cemaatini kurduğunu söylerken Çakır, şunları söyledi:

“Evet, mesela nedir, cemaatlerin en çok hitap ettiği alanlar eğitimdir. Okul açar, yurt açar, kurs açar. Bunları şimdi bakıyoruz devletin bir takım kurumları var, vakıfları var, daha doğrusu devletin vakfı değil, (AK Parti’nin) ailenin bireylerinin, Erdoğan ailesinin kontrol ettiği ve yurt dışında da okullaşmayı vesaireyi ne üzerinden yapıyor, bir Diyanet üzerinden, esas Maarif Vakfı üzerinden yapıyor. Tarikatlara, şunlara bunlara gidin Fethullahçılarla yurt dışında okullarla mücadele edin demiyor (Bunu bizzat yapıyor) kendi kontrolünde tutmak için. Böyle ikili bir şey söz konusu. Esas olan bence güvenmemek.

“BİR TAYYİBİYE CEMAATİ KURULUYOR, İHALE ALANLAR KAYNAK AKTARIYOR”

İsmail Saymaz ise siyasetin cemaatleşmeye doğru evrildiğini söyleyerek şu ifadeleri kullandı:

“Şu an artık AK Parti tarikatlere olan güvensizliği nedeniyle kendi alt cemaatini yaratıyor. Ensar, bunun bir örneği, İlim Yayma bunun bir örneği, MTTB’nin diriltilmesi bunun bir örneği. TÜGVA, TÜRGEV bunun bunun bir örneği. İnsan Vakfı galiba, yeni bir şey daha kuruldu. Bunlar eliyle aslında şöyle oldu, bir Tayyibiye cemaati kuruluyor. Bu örneğin, hava limanından köprüye temel yatırımları alan yandaş iş adamları eliyle yaratılan kamu ihale rejimi delik deşik edilerek yaratılan bu pasta, bu artı değer bu iş adamları üzerinden işte bu yandaş vakıflara aktarılıyor. Kızılay üzerinden TÜRGEV’e aktarılan para örneğinde gördüğümüz gibi. Dolayısıyla bu aktarılan bu parayla ilim irfan faaliyeti adı altında tarikatlerin uzağında bir siyasal islam faaliyeti yürütülüyor. Bu siyasal islam faaliyeti tarikatların tapulu arazisine göz dikmiş durumda. Gençlik faaliyeti, okuma faaliyeti, yurt faaliyeti yapıyorlar.”

“FETHULLAHÇILAR BİAT ETMEDİĞİ İÇİN CEZALANDIRILDI”

“Tarikat piyasasını devlet kamulaştırdı, şu an müsadere etti resmen” diyen Saymaz konuyla ilgili sözlerini şöyle tamamladı:

“Kamuna göre yasa dışı olmalarına rağmen kanun değiştirilmeksizin hemen hemen hepsi kamulaştırıldı. Bu alan kamulaştırıldı, AK Parti tarafından yapıldı. Bugün itibariyle AK Parti’yi ulu’l emr kabul edip ona biatını açıklayan her tarikata kamuda alan açıldı. Onun dışındakilerin tamamı cezalandırılıyor. Fethullahçılar ilk önde gelen, ikincisi Alparslan Kuytul grubu, üçüncüsü Süleymancılar… Yurtlarının hepsi denetim altında çünkü onlar İYİ Parti’ye oy veriyor. Bunun dışında kalan tarikatların önemli bir bölümü AK Parti tarafından arka bahçe yahut kendi sivil toplumu olarak değerlendiriliyor. Ve Fethullahçılardan boşaltılan alanların büyük bölümü bu konfederasyon gücü nispetinde pay edilmiş durumda.”


[Kronos.News] 16.9.2020

Korona tedavisinde kalpten ölümlere neden olan ilaç dünyada yasak Türkiye’de serbest

Dünya Sağlık Örgütü’nün listesinden çıkardığı sıtma ilacı, Türkiye’de koronavirüs tedavisinde test yapılmayanlar için de kullanılmaya devam ediyor. Kalpte ritim bozukluğu yapan ilaç, hasta olmayan kişiler için de ritim bozuklukları sonucu ölüme yol açabiliyor.

BOLD – Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ufuk Tütün, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) listesinden çıkardığı hidroksiklorokin ilacının (sıtma ilacı), Türkiye’de koronavirüs tedavisinde test yapılmayanlar için de kullanıldığını belirterek, “Bu ilaç kalpte ritim bozukluğu yapıyor. Hasta olmayan kişiler için de kullanılması ritim bozuklukları sonucu ölüme yol açabilir” dedi.

HASTALARIN YÜZDE 40’I KALPTEN ÖLÜYOR

Cumhuriyet’ten Sarp Sağkal’a ilacın testsiz kişilerde uygulanmasının riskini değerlendiren Prof. Dr. Ufuk Tütün, “İlacın tek dozunun vücuttan atılım süresi 48 saat. Vücutta birikme ve zehirleme sıkıntısı oluyor” dedi. İlacın kalpte ritim bozukluklarına yol açtığına dikkat çeken Tütün, “Yapılan bir araştırmada hastaların yüzde 30-40’ının ritim bozukluğu nedeniyle vefat ettiği, bunun da söz konusu ilaca bağlı olabildiğini söyleniyor. Çoğu yerde de bu ilaç kullanılmıyor” diye konuştu.

SALGINDA KONTROL ARTIK YOK

Koronavirüs hastalarının evde tedavi sırasında yaşadığı sıkıntılara da değinen Tütün, “Şu anda hastaneler dolu. Sadece ağır vakaları almaya çalışıyorlar. Bu durumda hastalar evlerine gönderilmek zorunda kalınıyor. Kontrol artık yok gibi. Hastalara evine git diyorsunuz ama dışarılarda geziyor. Hastalık Türkiye’de ve dünyada patlamış vaziyette. İnsanlar bir şey yapmadı demesinler, diye sahneye oynuyoruz. Yapmamız gereken insanların dikkat etmesi, maskelerini takması ve temizliğe önem vermesi” dedi.

16.9.2020 [Bold Medya]

Kadınlar çıplak arama dayatmasını anlatıyor: Kurbağa gibi zıplattılar! [Sevinç Özarslan]

Uşak’ta gözaltına alınan öğrencilerin çıplak aramadan geçirilip, çıplak vaziyette otur kalk yapmaya zorlanmasının ardından aynı işkenceye maruz kalan kadınlar BOLD’a konuştu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Uşak’ta kız öğrencilere yapılan çıplak arama ve çıplak biçimde otur kalk yaptırma işkencesinden sonra birçok kadın Bold Medya’ya ulaşıp başından geçen benzer olayları anlattı. Güvenlik nedeniyle isimlerinin açıklanmasını istemeyen kadınlar, Uşak olayı ortaya çıkana kadar çıplak arama sırasında yaşadıklarını kimseye anlatamadıklarını belirttiler.

BOLD’a konuşan 44 yaşında, 4 çocuk sahibi ilk kadın mağdur, Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nin girişinde çırılçıplak soyulduğunu ve 3 kez otur-kalk yaptırıldığını söyledi. KHK’lı bir öğretmen olduğunu ifade eden 2. kadın ise Aydın E Tipi Cezaevinde, alt iç çamaşırları çıkarıldıktan sonra 3 kez kurbağa gibi zıplatıldığını belirtti. Artık Avrupa’da yaşanan 50 yaşındaki 3. kadın, çıplak aramadan geçtiğini ilk kez başka birisine anlattığını söylerken, 21 yaşındaki kızı da annesinden cesaret alarak görüşmemiz sırasında “Aynı şeyi ben de yaşadım” diyebildi. Anne, 8 gün Konya TEM’de gözaltında kalan kızının bunu ilk defa söylediğini belirtirken şaşkındı.

4. kişi ise bir öğrenci. Şu anda 27 yaşında olan kadın öğrenci, 24 yaşındayken Konya Asayiş Şube, Çocuk Şube ve Konya Cezaevinde olmak üzere 4 kez çıplak aramaya maruz bırakıldığını anlattı. “Önüne gelen her polis aradı” diyen öğrenci, “Asla yaşadıklarımı unutmadım” diyor.

GERGERLİOĞLU: SUSMAYIN, KONUŞUN

Çıplak arama terör soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan ve tutuklanan kadınlara yıllardır yapılıyor. Yüksel Caddesi’nde “İşimi Geri İstiyorum” eylemleri yaptıkları için tutuklanan solcu kadınlara da yapıldı. 3 hafta önce tutuklanan mimar Alev Şahin HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup göndererek 13 Ağustos 2020’de Ankara’da Asayiş Şube’de yaşadığı taciz ve işkenceyi yazmıştı.

“AŞAĞILAMAK İÇİN YAPIYORLAR”

Kadınlara yapılan çıplak aramayla ilgili konuştuğumuz Gergerlioğlu, “Bu arama yıllardır Kürt soruşturmaları kapsamında alınan kadınlara da solcu kadınlara da uygulanıyor. Aslında uyuşturucu bağımlısı olanlara yapılır. Ancak siyasi sebeplerle tutuklananlara aşağılama amaçlı yapılıyor. Muhafazakar kadınlar maalesef bunu anlatmıyor. Anlatılması lazım. Bu şekilde mücadele olmaz.” dedi.

ÇIPLAK ARAMADAN GEÇEN KADINLARIN YAŞADIKLARI…

Uşak’ta kız öğrencilere yapılan çıplak arama ve çıplak çök kalk yaptırma olayından sonra bir grup kadın yaşadıklarını anlattı:

1. KADIN: “Ben 44 yaşında, 4 çocuk sahibi bir anneyim. Eşimle aynı gün alındık. İstanbul Vatan Emniyet Müdürlüğüne götürüldük. Eşim 15 gün, ben 7 gün gözaltında kaldım. Orada kötü bir muameleyle karşılaşmadım. Bir kadın polis vardı. Çocuğu hastaymış. Gizlice bir pet şişede su getiriyor, dua okumamı istiyordu. Sonra şişeyi yine gizlice alıyordu. Orada şartlar kötüydü. Sadece sandviç veriyorlardı. Banyo yoktu. Orada mesela orada ufak bir kriz yaşadım, acil doktora gitmem gerekirken şeker vermeye kalktılar. Sonra nefesim kesilince doktora götürdüler. EKG vs birtakım şeyler yapıldı. Doktorlar bile bu şartlarda yaşadığınız normal dedi. Sonra geri getirdiler ve ertesi gün hemen tutukladılar. Bir şey olursa diye sorumluluk almak istemediler.

“SOLCU VE KÜRT KIZLAR BENİM HAKKIMI SAVUNUYORDU”

Kürt bir kızcağız vardı gözaltında. Hemşireymiş. ‘Bu kadın kalp krizi geçiriyor olabilir ve bütün sorumluluk sizde’ bağırıp duvarları yumrukluyordu. O esnada kadın polis geldi, şeker vereyim belki düzelir diyor. Lavaboya da çıkarmıyorlardı. Bir sürü insan… Ben de şeker hastalığı var. Streslendiğimde sık sık gitmem gerekiyor. Solcu ve Kürt kızlar, genç kızlardı hepsi, onlar benim adıma bağırıyor, hakkımı savunuyorlardı. Biz çocuk gibi seyrediyorduk, halbuki aralarında en yaşlı bendim ama tecrübesizdik. İlk defa böyle şeyler yaşıyorduk, o yüzden çekingenlik vardı.

“TAMAMEN ÇIRILÇIPLAK KALDIM”

Nisan 2018’de tutuklanıp Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevine gönderildim. Girişte yapılan çıplak arama beni çok rahatsız etti. Ve üslupları çok kötüydü. Azarlayarak, aşağılayarak, bağırarak… Mahkeme gecenin bir vakti tamamlandı ve oraya götürüldüm. Hayatımda ilk defa böyle bir şey yaşıyorum. Geride 4 çocuk bırakmışım, aklım onlarda. Gardiyanların ne dediklerini de anlamıyorum, bağırarak şunu yap bunu yap demeleri çok yaralıyor. Sonra soyun dediler. Onu çıkart bunu çıkart, diye diye ben tamamen çırılçıplak kaldım. O halde 3 kez otur-kalk yaptırdılar. Kadın gardiyan yaptı bunu. Ama benim onu anlayıp yapmam… İlk başta anlamadım ne demek istediğini, hayatımda ne duydum, ne işittim, beceremiyorum da.. Yok ya böyle değildir diyorum, kafamda yorumlayamıyorum. Gardiyan azarlayarak nasıl yapacağımı tarif etti.

“GARDİYANIN BİRİ GÜLERKEN DİĞERİ AZARLIYORDU”

Sonrasında hücreye gönderildim. 3 gün hücrede kaldım ve günlerce ben ne yaşadım diye kendime gelemedim. Bakırköy Cezaevinin girişinde bir bölmede oluyor bunlar. Karavanın arkasında bir yer. İki kadın gardiyan yaptı bunu. Biri gülerken diğerini beni azarlıyordu. Benim anlamamama gülüyorlardı.

“KENDİMLE BİLE YÜZLEŞEMEDİM”

Ben 9 ay hapiste kaldım. Bunları hiç kimseye anlatamadım. Kendimle bile yüzleşemedim. 6 ay olmuştu hapse gireli. Koğuşa yeni bir kız geldi. Diğerleri ona takıldı, ‘sana da otur-kalk’ yaptırdılar mı” diye. Ben o zaman demek ki başkaları da yaşamış, tek bana yapmadılar, bu utanılacak bir şey değil, anlatılabilir diye düşünerek biraz rahatlamıştım (Ağlıyor).

“HALA TOPARLANAMADIM”

İki sene geçti. Kendimi hala toparlamış değilim. Cezaevinden enerjim o kadar düşük çıktım ki, daha kendime yeni kabul ettirebildim yaşadıklarımı. Artık Türkiye’de yaşamak istemediğimi düşündüm ama Yunanistan’da gözaltına alınırsam diye yine çıplak arama korkusu yaşadım. Çıplak aramalar, gözaltılar, nezaretler bunlara tahammülüm, enerjim olmadığı için vazgeçtim.”

2. KADIN: “ÇAMAŞIRLARIMIZI ÇIKARTIP KURBAĞA GİBİ ZIPLATTIRDILAR”

“19 yıl görev yaptıktan sonra KHK ile ihraç edilmiş bir öğretmenim. 51 yaşında, 3 çocuğu olan bir kadınım. 24 Ekim 2018’de ailece Aydın’da gözaltına alındık. Eşim, ben ve oğlum. Gözaltındayken başörtülü polis memurları bana hiç iyi muamele etmediler. Ben örtülü değilim bu arada, belirteyim.

“İLETİŞİM YÖNTEMİ, POŞET”

Hipertansiyon hastasıyım. Bir tanesi gece 5 saat tuvalete götürmedi. Artık zıplıyordum yerimde. Cevap olarak ‘uyumuş, kalmışım’ dedi. Ben dedim ki ‘Devlet size uyuyun diye para vermiyor.’ Çok ilkel şartlarda kaldık. Nezaretteki demir parmaklığa bir poşet bağlamışlar. Onu yukarı kaldırdığınızda kameradan görüyorlar ve bir isteğiniz olduğunu anlıyorlar. Poşeti yukarı kaldırıyorsun, iletişim tarzı bu. Beş saat boyunca o poşeti kaldırdım, indirdim.

“O POLİSE O KADAR DUA ETTİM Kİ”

Nezaret karakolun altında. Zaten karanlık bir yer olduğu için gece-gündüz ayrımını çok zor yapabiliyorsunuz. Çok küçük bir penceresi var. Orası da zeminle eşit bir pencere. Yine başörtülü bir polisten limon istedim. “Sana nereden limon bulacağım ki” dedi. Beslenme şartları zaten çok kötü, sadece tost ve ayran. Üç öğün. O tostun da içinde sucuk olduğu için asla yiyemiyorum. Sıfır tuz tüketmem lazım, asla yemedim. İkinci gün aklıma geldi, bana sadece ekmeğin arasına domates koyun.

Üçüncü gün açık bir polis memuru bana limon buldu geldi, dilimlemiş. Meğer zaten karakolun bahçesinde limon varmış. Aydın’da her evin bahçesinde limon ve zeytin vardır. O polis hanıma ben o kadar dua ettim ki, annesine ve babasına hala dua ediyorum. O gün duruşmaya giderken o polis memuru 2 limon daha dilimlemiş, peçeteye sarıp getirdi, sizin ne zaman nereye gideceğiniz belli değil, dedi.

“YASAK SORGU DA YAPTILAR”

Yasak sorgu da yaptılar bana. Yasak sorgu, kameraların olmadığı odaya götürüyorlar sizi ve sorguluyorlar. 3 gün gözaltında kaldıktan sonra tutuklandım ve Aydın E Tipi Cezaevine gönderildim. Oradaki kadın gardiyan bana pantolonumu ve çamaşırımı çıkarttırdı. Üst kıyafetleri çıkartmadım. Sonra da sıçrama hareketi yaptırdı. Yani alt iç çamaşırımı çıkarttıktan sonra kurbağa gibi 3 kere zıplattılar beni. “Bunu uyuşturucu bağımlılarına yapıyorlar, ben sigara içmeyen insanım, neden yapıyorsunuz” dedim, cevabı “Prosedürler böyle” oldu.

“DUVARLAR GERÇEKTEN SAĞIR VE DİLSİZ”

Avukatım bunu bilmiyordu. Konuşma sırasında ağzımdan kaçırdım. Çok bozuldu, sen bunu bana niye söylemedin dedi. Söylesem de o kadar çaresizsiniz ki… Allah kimseye yaşatmasın. O dört duvarın arasında siz varsınız sadece, duvarlar gerçekten sağır ve dilsiz. Dışarıya hiçbir şekilde elinizi kolunuzu uzatamıyor, hiçbir talebinizi iletemiyorsunuz. Geride kalanları düşünüyorsunuz. İnsan onurunu incitici bir durumdu yaşadıklarımız. Ben yanlış bir şey yapmadığımı düşünmediğim için yaşadıklarımın hepsine imtihan nazarıyla yaklaştım.

“CEZAEVİ PSİKOLOĞU AFALLAYIP KALDI”

Cezaevine girdikten 2-3 gün sonra psikolog görüşmesi oluyor. “İntihar etmeyi düşünüyor musunuz?” gibi sorular soruyorlar. Bu da absürd bir durum. İnsanın aklında intihar yoksa bile böyle sorularla getiriyorlar. Ben şu anda hamd makamındayım, şekva makamına düşmeyi hiç düşünmüyorum, dedim. Afalladı adam, beni anladı mı bilmiyorum, pek zannetmiyorum.

“AMAÇ PSİKOLOJİK EZİYET”

Cezaevinde de yaşadık bazı şeyler. Müdür, biz çamaşır makinesi almak isteyince ‘paranız varsa battaniye alın’ deyip ikinci battaniye vermemişti. Cezaevi savcısıyla görüşme talebimizi hiçbir şekilde kabul etmeyip sürekli savsaklardı. Bizim telefon görüşünü hep ikinci plana atarlardı. Diğer tutuklular daha öncelikli idi. Aramalarda çamaşırlarımızı yere atar, her tarafı dağıtıp giderlerdi. Amaç psikolojik eziyet. En sıkıntılı durumda, kargodan gelen kıyafetler çoğu zaman doğru düzgün verilmezdi. Üzerinde kıyafet görünüyor, dolu deyip vermezlerdi.”

3. KADIN: “18 YAŞINDAKİ KIZIM DA BEN DE AYNI ŞEYİ YAŞADIK”

“Ben 50 yaşında, 4 çocuk sahibi bir anneyim, torunlarım var. Muğla KOM’da ben de çıplak aramadan geçtim. 2017’nin yazında oldu bu olay. Şube’ye alındıktan sonra bir süre kadın polis bekledik. Ardından beni odaya aldılar. Tamamen soyunmadım ben, önce üst kısmı kaldırarak aradılar sonra alt kısmı tamamen çıkarttık. Tuniğim uzundu, o şekilde hallettim ben. Otur-kalk yaptırdılar. Neden bunu yaptırıyorsunuz dedim, bazı kişiler oraya bir şey saklıyormuş, o ruh haliyle bir şey de diyemiyorsunuz. Üç gün kaldım orada.

“O KADIN GARDİYAN HERKESE AYNI UYGULAMAYI YAPIYORDU”

Daha sonra tutuklanıp Muğla Cezaevine gönderildim. 16 ay da orada kaldım. Cezaevine girmeden önce de aynı şeyi yaşadım. O kadın gardiyan herkese yapmış bu uygulamayı, ama diğerleri yapmamış mesela. Bazıları normal şekilde girdiler.

“NORMAL ZANNEDİYORDUM”

Benden 10 gün önce oğlum ve kızım Konya’da gözaltına alınmıştı. Muğla’da bunları yaşarken 18 yaşındaki kızım da Konya TEM’de çıplak aramadan geçmiş. Bana şimdi söylüyor, size anlatırken. Kızım o zaman 18 yaşındaydı, normal zannediyordum, diyor. Konya TEM’de 8 gün kaldı.

Zaten ben ilk defa siz yazdıktan sonra bu konu üzerinde düşündüm. Çocuklarım da hiç duymadı. İlk defa konuşuyorum. Ayıp geldi, pek anlatılacak bir şey değil gibi. Daha önce böyle şeyler yaşamadığımız için herkese yapılıyor mu bilmediğim için kimseye söylemeye gerek duymadım.”

4. KADIN: “DÖRT KEZ ÇIPLAK ARAMADAN GEÇTİM”

“Ben uzun bir süre kimseye anlatamadım yaşadıklarımı. Ailem zaten çok üzülmüştü, onları üzmek istemedim. Çevremde bunu anlayamayacak insanlar vardı. Ağustos 2016’da gözaltına alındım. O zaman üniversitede okuyordum. 24 yaşındaydım. Aradan yıllar geçtiği için unutulduğu düşünülebilir ama ben asla yaşadıklarımı unutmadım.

“KAMERA VAR DEDİM, DİNLEMEDİLER”

Aramaların bazıları kamera önünde yapıldı. Abdest alıp namaz kılmak istediğimi söyledim. Erkeklerin görebileceği yerde abdest almaya zorladılar. Bir tane daha lavabo vardı, erkeklerin göremeyeceği bir yerdeydi. Hayır orada alamazsın, bizim seni görmemiz lazım dediler. Kadın polisler aradı beni. Bir kere kameranın önünde aradılar. Kamera var dedim, kale almadılar.

Önce üst bölgemi açıp oraya elle dokundular. Sonra alt iç çamaşırımı indirip 3 kere otur-kalk yaptırdılar. Pantolonumu tamamen çıkarttım. Önüne gelen polis beni aramak istedi. Hepsi kadın polisti. Biraz önce arkadaşınız aradı diyorum. Olsun ben de arayacağım, dediler. Birbirinize mi güvenmiyor musunuz dedim. Olabilir dedi. O yüzden de önüne gelen herkes arıyordu.

İlk arama gözaltına alındığım yerde oldu. Trafik tescil, çocuk şube müdürlüğü mü öyle bir yerdi. İkisi Konya Asayiş Şubenin nezarethanesine girmeden önceydi. Sonuncusu da cezaevine girmeden önce. Bir günde 3 kez olmak üzere 4 kez çıplak aramadan geçtim.

“ADALET BAKANLIĞININ TALİMATIYLA BAŞÖRTÜLERİMİZİ ALDILAR”

Nezarethanedeyken başımız açıktı zaten. Girer girmez başörtülerimizi almışlardı. Neden alıyorsunuz diye sorduğumda ‘Adalet Bakanlığının talimatı var, bize boşu boşuna kızmanıza gerek yok’ dedi. O kadar yorulmuş ve bitmiştim ki açmak zorunda kaldık. Erkek polislerin hepsi bizi açık gördü. Ben 3 gün kaldım orada. Sabah beni emniyete götürüyorlardı, başörtümüzü erkekler getiriyordu, o şekilde çıktık hep.

“MESAİ SAATLERİ DIŞINDA 3 KEZ SORGULANDIM”

Gözaltına alındığımda perşembe günüydü. Sabah alıp götürdüler nezarethaneye, sonra gece gelip emniyete götürdüler. İfademi tekrar almak istediklerini söylediler. Ertesi sabah tekrar götürdüler. Mesai saatinin dışında nezarethaneye gelip beni alıp alıp emniyete götürdüler. Sorguladılar. Normalde bunlar kanuni değilmiş. Üç gün boyunca 3 kez bu şekilde sorgulandım.

Bizi ev sahibi şikayet etmişti. “Benim evimde kız öğrencileri kalıyordu, onlar da fetöcüydü” demiş. Üniversite okurken kaldığım evdi orası. Kontratı benim üzerimeydi. 7,5 ay hapis yattım. Hem Konya Cezaevinde hem de Konya Ereğli Cezaevinde.

“İFADEMİ ALAN POLİS CEZAEVİNE GELDİ”

Bir de ben cezaevine girdikten sonra ifademi alan bir polis tekrar cezaevine gelip bana bir fotoğraf gösterip bu kişiyi tanıyıp tanımadığımı sormuştu. Normalde bu da kanunlara uygun değilmiş.

“SENİN UYGUNSUZ VİDEON MU VAR DA İTİRAFÇI OLMUYORSUN”

Mesela asla ismini unutmayacağım M. T. adlı bir avukat vardı. Karşımdaki savcıdan daha çok o savcı gibiydi. Sürekli itirafçı olmam için beni zorladı. Bu insanların elinden senin uygunsuz video fotoğrafın mı var da itiraf etmiyorsun. Biz senin vereceğin isimlerin hepsini zaten biliyoruz sadece senin ağzından duymak istiyoruz diyordu. O avukat “Eskiden Allah’ın rızası orada olabilir ama artık Allah’ın rızası bu tarafta” diye benim itirafçı olmam için ısrarcı oldu.

[Sevinç Özarslan] 16.9.2020 [Bold Medya]

Prof. Dr. Mustafa Erdoğan: Cemaat günah keçisi ilan edildi, çoğu kimse rejim değişikliğini fark etmiyor!

TR724 HABER – Türkiye’nin önde gelen anayasa hukukçularından Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Türkiye’de rejimin günah keçisi ilan edilen cemaat üzerinden değiştirildiğini, çoğu kimsenin bunu fark etmediğine söyledi.

Facebook hesabından paylaşım yapan Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, son 5 yıldır Gülen Cemaati’ne yönelik devlet iddiasını ve toplumun gidişata yönelik suskunluğunu değerlendiren bir analiz kaleme aldı.

Günah keçisi ilan edilen Gülen Cemaati üzerinden yapıldığı için çoğu kimsenin rejim değişikliğinin farkında olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Erdoğan’ın paylaştığı analizi şöyle:

“Çoğu kimse neden farkında değil rejimin değişmekte olduğunun?…

“Rejim değişikliği ‘FETÖ’ denen günah keçisi üzerinden gerçekleştiriliyor da ondan.

“Şu veya bu nedenle Gülen Cemaati’ne husumet besleyen, antipati duyan, ondan zarar görmüş veya görmemiş herkes, devlet tokatının mağduru Cemaatçiler veya hatta Cemaatin sempatizanları olduğu sürece bunu dert edinmiyor; dert edinmek ne demek, hatta ‘oh olsun’ diyor.

”DAYAK YİYEN SOLCU DEĞİLSE, HELE CEMAATÇİ İSE, MESELE YOKMUŞ GİBİ”

“Hiç ummadığınız kişiler (ki bunların içinde, 15 Temmuz öncesinde Cemaat sempatizanı olduğunu düşündüren paylaşımlar yapanlar da var) bazı kimselerin ‘FETÖ’cü’ veya ‘FETÖ-bağlantılı’ olduklarına dair resmi iddia ve isnatları devletin onlara zulmetmesi için yeterli görüyor.

“Bu arada, ‘FETÖ’cü’ diye gözaltına alınan, tutuklanan veya işten atılan biri veya birileri solcu çıktığında da, geri kalan solcular, genellikle, o kişi veya kişilerin ‘FETÖ’cü’ değil solcu olduklarına tanıklık etmeyi yeterli görüyorlar. Dayak yiyen solcu değilse, hele Cemaatçi ise, mesele yokmuş gibi.

“Bu gidişatı hepimizin değil de sadece Cemaatin dert edinmesi gerekirmiş gibi…”

[TR724] 16.9.2020

‘Cübbeli Ahmet’in şirketinde üretilen sucuklarda at eti çıktı!

Tarım ve Orman Bakanlığı taklit ve tağşiş yapıldığı tespit edilen ürünlerin ve firmaların listesini kamuoyuyla paylaştı. 91 firmanın yer aldığı listede, ‘Cübbeli Ahmet Hoca’ olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün sahibi olduğu Lalegül Tekstil Tarım ve Gıda İnşaat Sanayi Ticaret ve Limited şirketinin ürettiği sucuklardan at eti çıktığı belirtildi.

Halkın sağlığıyla oynayarak piyasaya sürülen birçok üründe zehirli maddeler bulundu. Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, 91 firmaya ait 113 üründe taklit, tağşiş ve ilaç etken maddelerini bulunduğunu ve bu firmaların listesini kamuoyuna açıkladıklarını ilan etti.

Listede, Ahmet Mahmut Ünlü’nün ‘perde arkasındaki sahibi’ olduğu Lalegül Tekstil Tarım ve Gıda İnşaat Sanayi Ticaret ve Limited şirketi dikkat çekti. Şirketin ürettiği sucuklarda at eti bulunduğu belirtildi.

Gazeteci Celal Eren Çelik, bakanlığın yayınladığı listedeki Lalegül detayını sosyal medya hesabından paylaştı.

VATANDAŞIN İHBARIYLA ORTAYA ÇIKTI

Lalegül firmasının ürettiği sucukları “helal et” diye alıp, ailesine yediren vatandaş yemekten sonra sağlık sorunları yaşadı. Konuyu Bakanlığın ihbar hattına bildirdi. Konuyla ilgili birçok şikâyetin daha bakanlığa ulaşmasından sonra yapılan incelemelerde sucukların içinde at eti bulunduğu bildirildi.

At etlerinin kaçak çiftliklerde yapılan sağlıksız kesimler sonrasında elde edildiği ve “merdiven altı” tabir edilen yerlerde sucuk haline getirildiği öğrenildi.

[TR724] 16.9.2020

İntikam hırsıyla attığı sahte tweet onlarca insanı hapiste çürüttü!

2017 yılında Ülker tarafından 1 Nisan için hazırlatılan reklam filminin ‘sübliminal darbe’ mesajı verdiğini, açtığı sahte bir hesapla ilk ortaya atan eski reklamcı Tuğra Yazbahar’dan yıllar sonra itiraf geldi.

Çalıştığı reklam ajanslarından olaylı bir şekilde ayrılan ve işten çıkmasına neden olan kişilere kin ve nefret besleyen Tuğra Yazbahar, intikam almak için 31 Mart 2017 gecesi yayına alınan Ülker’in reklam filminin ‘sübliminal darbe’ mesajı verdiği yönündeki tweetini açtığı sahte bir hesapla AKP’li birkaç trolü de etiketleyerek dolaşıma soktuğunu itiraf etti.

Attığı sahte tweetin kısa sürede viral olduğunu AKP’nin en üst düzey kişilerince günlerce gündemde tutulduğunu belirten Tuğra Yazabahar, ‘Anlatılan benim hikayemdir’ başlığıyla bu linkte https://medium.com/@tugrayazbahar/anlat%C4%B1lan-benim-hik%C3%A2yemdir-5377a74b1264 anlattı.

GAZETECİLER YILLARCA HAPİS YATTI

Sadece eski çalıştığı ajanslardan ve çalışma arkadaşlarından intikam almak için uydurduğu yalanın ülke gündeminde günlerce konuşulması, onlarca insanın işinden olması bir yana oluşturduğu kaos atmosferi nedeniyle aralarında cemaatin medya yapılanması davasından tahliye edilen Atilla Taş’ın da aralarında bulunduğu 13 gazetecinin özgürlükleri yeniden elinden alındı.

Cemaatin medya yapılanması davasından tahliye edilen gazeteciler Atilla Taş, Gökçe Fırat Çulhaoğlu, Yakup Çetin, Bünyamin Köseli, Cihan Acar, Abdullah Kılıç, Oğuz Usluer, Ali Akkuş, Hüseyin aydın, Murat Aksoy, Mustafa Erkan Acar, Seyit Kılıç, Yetkin Yıldız tahliye olduktan sonra haklarında “Anayasal düzeni ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlarından soruşturma açılan ve cezaevinden çıkar çıkmaz gözaltına alınarak yeniden 17 Nisan 2017’de yeniden tutuklandı.

‘‘İNTİKAM AŞKIYLA YANIP TUTUŞUYORDUM’’

Onlarca insanın cezaevinde çürümesine neden olan tweeti nasıl attığını eski reklamcı Yazbahar, kendi ağzından şöyle itiraf ediyor:

‘‘31 Mart’ı 1 Nisan bağlayan gece, önüme Ülker’in 1 Nisan reklam kampanyası dahilinde, çok ilginç bir reklam düştü. Bakın o gece, benim kafam milyon değildi. Milyar değildi. Trilyon da değildi. O gece benim kafam, gerçekten katrilyondu. Kafam gerçekten çok güzeldi sevgili dostlar… Evde Rocky’nin ünlü soundtrack’i Eye of the Tiger eşliğinde, duvarları yumruklayarak, hayatımın en kötü 10 gününü geçirmiştim. Sinirim inanılmaz bozuktu ve kelimenin tam anlamıyla, intikam aşkıyla yanıp tutuşuyordum. Ve önüme düşen bu reklam filminin sloganı ise “Şimdi Hesaplaşma Zamanı” idi.

‘‘MUHTEMELEN O GÜN, DÜNYA ÜZERİNDE BENDEN DAHA ARTNİYETLİ BİR İNSAN DA YOKTU’’

Reklam gerçekten enteresandı ve sesiyle, müziğiyle, görüntüleriyle şiddet öğeleri barındırıyordu. Artniyetli birileri tarafından, sağa sola çekmeye çok müsaitti. Muhtemelen o gün, dünya üzerinde benden daha artniyetli bir insan da yoktu.

‘‘HERKES DARBEYLE YATIYOR, DARBEYLE KALKIYORDU’’

Bu arada Ekşi’de yediğim linç, aklıma müthiş bir fikrin gelmesini sağlamıştı. “Zeki çocuklar” olarak bildiğimiz Ekşi Sözlük’teki zekâ ortalaması bile içler acısı vaziyetteydi, bunu görmüştüm. Yani sosyal medya dediğimiz ortamda, sürü psikolojisiyle hareket eden ve bildiği/bilmediği, anladığı/anlamadığı her konuda, müthiş bir özgüvenle yorum yapan milyonlarca cahil ve aptal insan vardı. Ki o dönem, Türkiye’nin tek gündemi de darbe meselesiydi. Herkes darbeyle yatıyor, darbeyle kalkıyordu. Yani ben, bu reklamın sübliminal darbe mesajları verdiğini iddia etsem, elbet buna inanacak ve bu fikrimin yayılmasını sağlayacak birileri olacaktı.

Hemen Twitter’a girdim ve sıradan, anonim bir hesapla, bu reklamın sübliminal darbe mesajları verdiğini, bu nedenle de tetikte olmamız gerektiğini belirten bir tweet attım. Ardından bu tweet’ime; Büyük Resmi Görme Uzmanı çok takipçili hesapları ve troll’leri tek tek etiketlemeye başladım. Birkaç tanesi retweet etti. Hemen ardından konu Ekşi’ye düştü: https://eksisozluk.com/ulker-1-nisan-reklami–5332989

Çok kısa bir süre içerisinde de virale dönüştü ve günün en çok konuşulan konusu olmayı başardı. Artık herkes bu reklamın darbe mesajları verdiğinden bahsediyor ve sokağa çıkma çağrıları yapıyordu.

MURAT ÜLKER TWEET ATTI

Bu arada gece 01:02’de Murat Ülker aşağıdaki tweet’i attı.

Kısa bir süre sonra, AKP milletvekili Metin Külünk önderliğindeki bir ekibin, Erdoğan’ın Kısıklı’daki evinin önünde toplandığını gördüm.

Bu arada ben o dönem Taksim/Gümüşsuyu’na taşınmıştım ve Tophane’deki Demokrasi Nöbeti’nde, önceki günlerden çok daha büyük ve coşkulu bir kalabalığın olduğunu fark edebiliyordum. Önceki günlerden çok daha sesli bir şekilde sloganlar, Mehter Marşı, Dombıra, Tekbir sesleri vs. geliyordu. Yani bu olay nedeniyle o gece sokağa kim bilir kaç kişi çıktı, gerçekten çok merak ediyorum. Belki on binlerce, belki de yüz binlerce…

‘‘BENİM İÇİN ÖNEMLİ OLAN TEK ŞEY, TBWA’DEN ALACAĞIM İNTİKAMIMDI’’

Bu arada sevgili dostlar… Reklamcılığa girerken en büyük hayalim, Erdoğan’ı devirecek olan seçim kampanyasının reklamcısı olmaktı, hatırlıyorsunuzdur… Bir reklamcı olarak ilk büyük işim ise, insanların Erdoğan için sokaklara dökülmesini sağlamak olmuştu. Yani bu hayatta elbet hiçbir şey planlandığı gibi gitmez, ama ben hiç bu kadar ters giden bir plan görmemiştim. Neyse ama, sonuç olarak o sırada benim siyasi görüşlerimin, hayallerimin, ideallerimin falan hiçbir önemi yoktu. Benim için önemli olan tek şey, TBWA’den alacağım intikamımdı.

‘‘ÜLKER PAZARLAMA EKİBİ KOMPLE İŞTEN ATILDI’’

Neyse devam ediyorum… Öğleye doğru, Ülker’in dijital pazarlama ekibinin komple işten atıldığını duydum. Bu olay, müthiş bir biçimde keyfimi kaçırmıştı. Yani bu mevzu, gerçekten çirkin yerlere gitmeye başlamıştı. Facebook hesabımdan “Bu reklamı benim fikrimi çalan mal yaptı ama darbeyle falan ilgisi yok, lütfen sakin olun. Eleman sadece mal olduğu için böyle bir reklam yaptı.” gibisinden bir paylaşım yaptım. Yalnız ben bir canavar yaratmıştım ve bu canavarın artık beni tanıması da mümkün değildi. Post’umu da sildim. “Boşver Tuğra, sen karışma şimdi.” dedim kendi kendime.

‘‘O TAŞI O KUYUYA ATAN DELİ BENDİM’’

Gün içinde, Murat Ülker’in apar topar Türkiye’ye geldiğini gördüm.

Bakın Murat Ülker‘in bu hamlesi çok akıllıcaydı. Yalnız sevgili dostlar; bu olay artık “Delinin biri kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış.” hikâyesine dönmüştü. O taşı o kuyuya atan deli bendim ve bir Murat Ülker değil, kırk Murat Ülker de gelse, o taş artık o kuyudan çıkmazdı.

Öğle saatlerinde TBWA’den bir açıklama geldi. (O değil de bu arkadaşlar istediklerinde gayet güzel açıklama yapabiliyorlarmış, onu fark ettim. Sadece birazcık korkmaları gerekiyormuş sanırım.) Yalnız açıklama beni şok edecek cinstendi. Reklamla bir alâkalarının olmadığını söylüyorlardı.

Müthiş bir şok yaşamıştım… TBWA’den hesap sormaya çalışırken, yanlış birilerinin başını yakmıştım sanırım. İnanılmaz bir vicdan azabı içimi kaplamaya başlamıştı. Peki ya bu reklamı kim yapmıştı?

Çok kısa bir süre sonra, Plasenta isimli reklam ajansından aşağıdaki açıklama geldi.

Plasenta ise suçu TBWA’e atıyordu… Bakın bilmeyenler için şöyle özetleyeyim: Evet, Ülker’in 1 Nisan temalı reklam kampanyası ve TV filmi, TBWA tarafından yaratılmıştı. Yalnız olay olan internet reklamı ise Plasenta tarafından yapılmıştı. Yani bir marka, birden fazla reklam ajansıyla çalışabilir. TV reklamını bir ajans yapar, internet reklamını ise başka bir ajans yapabilir. Buradaki durum da tam olarak buydu.

‘‘BİR TAŞLA ÜÇ KUŞ VURDUM’’

Yalnız sevgili dostlar… İşin asıl bomba kısmını size daha anlatmadım. Şimdi size Plasenta isimli ajansı tanıtacağım. Bu ajansın kurucularından ve hissedarlarından biri kim, biliyor musunuz? Enis O. Evet. Aynı zamanda WPP’ye bağlı bir ajans Plasenta. Ve C-Section’ın da kardeş ajansı olarak bilinir. Yani ben bu olayda yalnızca TBWA’i vurmaya çalışırken, yanlışlıkla Enis O. ve WPP’yi de vurmuş oldum. Bir taşla üç kuş. Yani buna artık karma mı dersiniz, ilahî adalet mi dersiniz, ne dersiniz bilmiyorum.

Neyse… Konu artık tüm Türkiye’nin gündemindeydi. Hatta akşam haberlerinde Başbakan Binali Yıldırım bile bu konu hakkında konuşuyordu.

Bakın ben bunu sıradan bir Twitter hesabından atılmış sadece tek bir tweet’le ve bir kuruş dahi reklam bütçesi harcamadan başarmıştım. Dünya üzerinde hiçbir reklamcının portfolyosunda da böyle manyak bir şey yoktur diye düşünüyorum. Varsa da saygı duyar, ellerinden öperim.

5 Nisan’da bir Sabah yazarının, Plasenta Ajans Başkanı Cem Batu’yu hedef gösteren bir yazı yayınladığını gördüm.

Aradan günler geçmesine rağmen; bu olay TV’de, internette, gazetelerde, her yerde konuşulmaya devam ediyordu.

Cem Batu’nun tüm görevlerinden istifa edip, ABD’ye yerleştiğini öğrendim. Kendisi ve bu yaşadıkları adına çok üzgün olduğumu bilmesini isterim. Kendisiyle hiç tanışmadım ama tanıdığım ve sevdiğim insanlar tarafından sevilen biri olduğunu biliyorum. Tanışsaydık, ben de kendisini severdim diye düşünüyor, iyi biri olduğunu tahmin ediyorum. Ayrıca bu olayda kendimi suçlu olarak görmesem de, kendisinden tüm kalbimle özür diliyorum. Yalnız ben sadece hakkımı aramaya çalışıyordum, olayın buralara gelebileceğini hiç tahmin etmemiştim. Affını diliyorum.

‘‘BANA BİR AÇIKLAMA YAPMIŞ OLSALARDI, BUNLARIN HİÇBİRİSİ YAŞANMAYACAKTI’’

Bu arada reklamlarla ilgili dava açıldığını öğrendim. Bu dava da Eylül ayında sonuçlandı.

TBWA, 241 bin 413 lira ceza aldı. Üstelik Ülker ve Türk Telekom başta olmak üzere, çok sayıda müşterisini kaybetti. Yani on milyonlarca lira para ve müthiş bir itibar kaybına uğradı. Halbuki ben kendilerine “Bakın benim senaryomu çalmışsınız, lütfen bana bir açıklama yapın.” dediğimde, bana bir açıklama yapmış olsalardı, bunların hiçbirisi yaşanmayacaktı. Evet, pek hoş bir üslup kullanmamış olabilirim, bu da benim ayıbım olsun. Yalnız aşırı tatlı bir üslup kullanmış olsaydım da bana bir açıklama yapmayacaklardı, lütfen birbirimizi kandırmayalım. Neyse, sonuç olarak benden çaldıkları senaryoyla ne kadar kazandılar bilmiyorum ama ben bu arkadaşlara bunu misliyle ödetmeyi başardım.

Kurucularından ve hissedârlarından birinin Enis O. olduğu, bir WPP ajansı olan Plasenta ise 60 bin 353 lira ceza aldı ve bu olaylar sonrasında yaşadığı itibar kaybı nedeniyle battı. Ki öncesinde Türkiye’nin en büyük sosyal medya ajansıydı. Geçmiş olsun. Bundan sonra WPP’ye, yöneticilerini daha düzgün insanlardan seçmelerini ve kendileri için gece-gündüz demeden çalışan insanlara biraz değer vermelerini, hiç değilse bir derdini dinlemelerini öneririm. Bakın benle o kadar davalık oldular, ona rağmen bir kişi bile gelip bana ne olup ne bittiğini sormadı. Eğer sormuş olsalardı, muhtemelen bunların hiçbiri yaşanmayacaktı.

Yani evet, sonuç olarak ben intikam listemdeki Enis O., WPP ve TBWA’i tek seferde vurmayı başarmıştım. Reklam sektöründe tokatlanıp kenara atılmış bir Jr. Metin Yazarı olan ben; sadece reklamcılık yeteneklerimi kullanarak, dünyanın en büyük iki reklam grubunu dize getirmeyi de başarmıştım. Evet, şimdi böyle söyleyince çok havalı oldu ama, artık Türkiye’yi bırakın, Papua Yeni Gine’deki bir reklam ajansında bile işe girebilmem mümkün değildi tabii, o ayrı mesele. Yani kariyerimi zaten yakmıştım ama bu olayla da artık yaktığım kariyerimin küllerini savurmuş oldum. Pişman mıyım? Kesinlikle hayır.

‘‘YAPTIĞIM SUÇ DEĞİL’’

Neyse…

Peki ya bu olaylar nedeniyle benim başıma bir şey gelebilir miydi? Bakın dostlar… Ben altı üstü, “Bu reklam darbe mesajı veriyor olabilir, lütfen tetikte olalım.” gibisinden bir tweet attım ve birkaç tane de Twitter hesabını etiketledim. Bu kadar. Bu suç mudur? Elbette değildir.

TCK’da böyle bir suç tanımı da yok. Buna en yakın suç tanımı olarak “Savaşta Yalan Haber Yayma Suçu” diye bir suç var. Ama takdir edersiniz ki; ben bu eylemi yaparken ortada bir savaş da yoktu. Üstelik ben ülkenin direncini azaltacak bir şey de yapmadım.

‘‘BU BİR İNTİKAM EYLEMİ FALAN DEĞİL, RESMEN SANAT ESERİYDİ’’

Hani belki biraz zorlasanız; halkı kin ve düşmanlığa tahrik, halkı galeyana getirmek veya ticarî itibar zedeleme suçlarına bağlayabilirsiniz ama en nihayetinde, ortada somut bir suç kanıtı olması gerekir.

Yani mahkeme, sizden attığım tweet’in ekran görüntüsünü ve o hesabın bana ait olduğunu kanıtlamanızı ister. Bu da ne yazık ki, mümkün değil. Yani geçmiş olsun.

Sonuç olarak reklam sektöründe beni nasıl ki, hukukî boşluklardan faydalanarak tokatlamışlarsa, ben de reklam sektörünü aynı bu şekilde, hukukî boşluklardan faydalanarak tokatladım. Övünmek gibi olmasına ama; bu bir intikam eylemi falan değil, resmen sanat eseriydi sevgili dostlar.’’

[TR724] 16.9.2020

Dış politikada bir U dönüşü daha [İlker Doğan]

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 29 Ağustos’ta yaptığı açıklamada “Açıktan karaya gelerek çalışmaları, araştırmalarımızı sürdürüyoruz. Oruç Reis bölgede 90 gün daha çalışmaya devam edecek,” ifadelerini kullanmıştı.

Ancak açıklamanın üzerinden 1 hafta geçmeden Oruç Reis’in Antalya Limanı’na döndüğü duyuldu. AB’nin 24 Eylül’deki liderler zirvesi öncesinde Oruç Reis’in limana demirlemesi ‘geri adım’ tartışmalarını alevlendirdi. Zira söz konusu görüşmede AB, Türkiye’ye karşı uygulanması muhtemel yaptırımlar üzerinde konuşacaktı. Kademeli bir yaptırım planı üzerinde çalışıldığı kamuoyuna yansımıştı.

Doğu Akdeniz, AKP rejiminin ilk dışişleri krizi ve geri dönüşü değil. Öyle anlaşılıyor ki son da olmayacak. Daha önce de rejim birçok ülkeyle kriz yaşadı. Ve neredeyse tamamında geri adım atmak zorunda kaldı.

ESAD DİMDİK AYAKTA

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Eylül 2012’deki konuşmasında, “İnşallah biz en kısa zamanda Şam’a gidecek, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız,” ifadelerini kullandı. Söz konusu ifadelerin üzerinden 8 yıl geçti. AKP rejiminin yıkılması için ‘muhaliflere silah temini’ dahil her şeyi yaptığı Beşar Esad, dimdik ayakta duruyor.

Rusya ve İran’ı da arkasına alan Esad, koltuğunu 8 yıl öncesine göre çok daha sağlamlaştırmış durumda. AKP’nin Suriye politikası tam anlamıyla hezimetle sonuçlandı. Milyonlarca Suriyeli yerinden yurdundan edildi. Türkiye’deki Suriyeli sayısı 4 milyondan fazla. Türkiye’yi önümüzdeki 15-20 yılda çok ciddi bir sosyal sorun bekliyor.

MAVİ MARMARA FİYASKOSU

Mavi Marmara faciasının üzerinden 10 yıl geçti. İktidar ve yandaşlarının inadı ve İsrail’in hukuk tanımayan pervasızlığı nedeniyle 10 Türk vatandaşı uluslararası sularda katledildi. AKP rejimi, göz göre göre gelen facia sonrası üç şart koştu; İsrail özür dileyecekti, dilemedi. Ölenlerin yakınlarına tazminat verilecekti, verilmedi! Anlaşmaya göre, ‘ex gratia’ lütuf ödemesi, bağış yapıldı… Gazze’ye yönelik abluka kalkacaktı, daha da ağırlaştı.

Ancak zamanla AKP ve İsrail’in ilişkisi normale döndü. AKP döneminde İsrail’le ekonomik ilişkiler daha da arttı. Filistin’i bombalayan jetlerin yakıtları bile Türkiye üzerinden gidiyor! Seçim meydanlarında Cemaati İsrail yandaşı gösteren Erdoğan ise geçen yıl İHH’yı hedef gösterdi: “Gazze’ye giderken bana mı sordunuz?”

RUSYA’DAN ÖZÜR DİLENDİ

24 Kasım 2015’te sınırları ihlal ettiği gerekçesiyle bir Rus uçağı Türk F-16’lar tarafından düşürüldü. Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki gün sonra CNN International’a verdiği mülakatta Rus uçağının düşürülmesiyle ilgili olarak Rusya’dan özür dilenmeyeceğini söyledi. Erdoğan, “Özür dilemesi gereken bir taraf varsa, bu biz değiliz. Hava sahamızı ihlal edenler özür dilemeli,” ifadelerini kullandı.

Rusya Devlet Başkanı Putin ise “Sırtımızdan bıçaklandık, çok ciddi sonuçları olacak,” dedi. Özür ve tazminat istedi. Bunun üzerine Erdoğan, “Rus uçağı olduğunu bilseydik farklı davranırdık. Özür dilemeyeceğiz, yine olsa yine yaparız,” karşılığını verdi.

Sonuç: 27 Haziran 2016’da Erdoğan, düşürülen uçak için özür diledi!

MERKEL İSTEDİ; GAZETECİ TAHLİYE EDİLDİ

Alman Die Welt gazetesinin Türkiye temsilcisi Deniz Yücel, 27 Şubat 2017’de tutuklandı. “Terör örgütü propagandası yapmak” ve “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik”le suçlandı. Yücel’in Almanya’ya iadesi hakkındaki bir soruya Erdoğan, “Hiçbir surette olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla. Elimizde görüntüler, her şey var. Bu tam bir ajan terörist,” ifadelerini kullanmıştı.

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye’ye hukuku hatırlattı ve Yücel’in tahliyesini istedi. Merkel’in açıklamalarından birkaç gün sonra, 16 Şubat 2018’de iddianamesinin kabul edildiği gün tahliye edildi. Yurt dışı yasağı bile konmadı! Deniz Yücel özel bir uçakla Almanya’ya gitti.

TRUMP: DERHAL TAHLİYE EDİN, YOKSA…

Rahip Andrew Brunson ajanlıkla suçlanıyordu. Erdoğan, iadesinin mümkün olmadığını söyledi. Ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın bir tweet’i sonrası ev hapsi kararı çıktı. Ardından 26 Temmuz 2018’de Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Mike Pence çok sert bir açıklama yaptı: “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk hükümeti, size bir mesajım var: ABD Başkanı adına konuşuyorum. Pastör Brunson’ı derhal serbest bırakın. Yoksa sonuçlarına katlanmaya hazır olun.”

Dolar bir anda 7,28’e fırladı. Trump, 17 Ağustos’ta, “Bu iş henüz bitmedi. İnsanlarımızı alıkoyamazlar,” ifadelerini kullandı. Ve 12 Ekim’de Rahip Brunson tahliye edildi.

[İlker Doğan] 16.9.2020 [TR724]

Rumen hoca Sumudica bu sezon yalnız değil [Hasan Cücük]

İlk kez 21 takımla oynanan Süper Lig’in ilk haftası geride kalırken bütün maçlarda gol sesi geldi. Berabere biten maçın olmadığı haftada 6 karşılaşmada ev sahibi, 4’ünde ise deplasman takımları güldü. Sürprizlerden biri, tarihinde ilk kez Süper Lig’e çıkmayı başaran Hatayspor’un son şampiyon Başakşehir’i 2-0’lık skorla geçmesiydi. Tarihe geçen ilk golü Selim Ilgaz kaydetti. Bu arada takımı yabancı teknik adamlara emanet eden 5 ekip, haftayı puansız kapattı. İşte ligin ilk haftasında teknik adamların görünümü…

5 YABANCI HOCA SIFIR ÇEKTİ

Ligde bu sezon da kenar yönetiminde hakimiyet yerli teknik adamların. 16 takımı yerli, 5 takımı ise yabancı hocalar çalıştırıyor. Şampiyonluk görmüş takımlardan sadece Trabzonspor’un hocası yabancı. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Başakşehir yerli hocalarla liderliği kovalayacak. En kıdemli teknik adam Fatih Terim. 2017’de yeniden oturduğu koltukta bugüne kadar 8 şampiyonluk gördü. Lig tarihinde en fazla şampiyonluk yaşamış hoca. Hem de açık ara. 21 teknik adam arasında Terim dışında şampiyonluk yaşamış sadece 2 hoca daha var. Yeni Malatyaspor’u çalıştıran Hamza Hamzaoğlu, 2014-15 sezonunda Galatasaray’la maratonu zirvede tamamlamıştı. Diğeri ise Okan Buruk, Başakşehir’in hocası.

Geçen sezon başında 18 takımın tek yabancı hocası Romen Marius Sumudica’ydı. Gaziantep FK’yı çalıştırıyordu. Bu yıl Trabzonspor İngiliz Eddie Newton, Denizlispor Hırvat Robert Prosinecki, Rizespor Hırvat Stjepan Tomas, Gençlerbirliği de Türk vatandaşlığına geçen Brezilyalı Mert Nobre yönetiminde sezona başladı. Sumudica, Antep’te görevine devam ediyor. İlginç olan, bu hocaların hiçbirinin ilk haftada maç kazanamamış olması.

DAHA İLK HAFTADA İSTİFA

Ligin daha ilk haftasında teknik direktörler arasından bir istifa haberi geldi. İlk haftayı bay geçen, maça çıkmayan Konyaspor’da Bülent Korkmaz görevi bıraktı. Geçen sezonun sonunda aldığı peş peşe galibiyetlerle ligde tutunmayı başaran Korkmaz’ın istifası sürpriz. Yeri ise hemen doldu. Daha önce Fenerbahçe’yi yöneten İsmail Kartal. Geçen sezon ligdeki 13 takım hoca değişimine gitti. Bazı takımlar birden fazla kez teknik kadrosunu yeniledi. Toplam 33 hoca görev yaptı.

62 yılı geride bırakan ligimizin en istikrarlı teknik adamı İngiliz Gordon Milne oldu. 1987 yılında Türkiye’ye ayak basan İngiliz teknik adam, tam 6,5 yıl Beşiktaş’ı çalıştırdı. Maç boyunca yedek kulübesinde oturması ve yıllarca kaldığı ülkemizde Türkçe öğrenmemesinin yanı sıra siyah-beyazlı ekibi üç yıl üst üste şampiyonluğa taşıması hafızalarda kaldı. 6,5 sezonunun 3’ünde şampiyonluk, diğer üçünde ise lig ikinciliği yaşadı. Bir anlamda ligimizin gördüğü en başarılı teknik adam oldu. Beşiktaş’tan sonra yolu iki kez daha Türkiye’ye düşen Milne’nin Bursaspor ve Trabzonspor döneminden geriye hayal kırıklığı kaldı.

EN DENEYİMLİ İSİM BOŞTA

Şimdilerde boşta olan Samet Aybaba, ligde en çok maça çıkan teknik adam unvanını elinde bulunduruyor. Kariyerine 1993’te Kayserispor’la başlayan Aybaba’nın son çalıştırdığı takım ise yine Kayserispor oldu. 15 değişik takımın başında 610 maçta sahaya çıktı. Şenol Güneş çalıştırdığı takımların başında çıktığı 578 maçla, Aybaba’yı takip eden isim oldu. Teknik adamların “Evliya Çelebisi” Yılmaz Vural ise 529 karşılaşmayla üçüncü sırada yer alıyor. Bu sezon görev yapacak teknik adamlar arasında ligde en fazla maça çıkan isim ise Rıza Çalımbay. Sivasspor’da ikinci sezonunu geçiren Rıza Çalımbay, ligde daha önce 520 karşılaşmada görev aldı.

Karagümrük’ün teknik direktörü Şenol Can, Gençlerbirliği çalıştırıcısı Mert Nobre, Hatayspor’un teknik adamı Ömer Erdoğan, Alanyaspor’un başındaki Çağdaş Atan kariyerlerinde ilk kez Süper Lig deneyimi yaşayan isimler. 67 yaşına basan Fatih Terim 21 teknik adamın en yaşlısı olurken, en genci 37 yaşındaki Şenol Can. 21 teknik adam içinde sadece birinin sezon sonunda yüzü gülecek.

Ve maalesef sezon için çok sayıda teknik adam değişikliği haberi okuyacağız.

[Hasan Cücük] 16.9.2020 [TR724]

Osmanlı sadrazamlarının kısa hikâyesi [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Osmanlı Devleti’nde padişahtan sonraki en yetkili kişi “vezir-i azam” veya “sadrazam” adıyla anılan kişilerdi. Kuruluş devrinde daha çok Türk kökenli “Çandarlı” ailesinin tekelinde gibi gözüken bu makam, Fatih’ten itibaren 17. yüzyıla kadar “devşirme devlet adamlarına” tevcih edildi.

Fatih Kanunnamesi’ne göre “padişahın mutlak vekili” olan sadrazamların içinde Makbul İbrahim Paşa (Maktul-Pargalı), Sokollu Mehmet Paşa ve Köprülüler gibi çok güçlü kişiler olduğu gibi fazla etkili olamayan kişiler de yer aldı.

Osmanlı bürokrasisinin bir numaralı koltuğuna oturan sadrazamların bir kısmı padişahlara “damad-ı şehriyarî” de oldular. Ancak bu görevin çok ağır sorumlulukları da vardı. Bu durum sadrazamların en küçük hatalarında idam edilmelerine yol açtı.

Bu makama gelen kişiler bir taraftan “makbul” olarak birçok imkana kavuşmakta, diğer taraftan bu imkanların bedelini “maktul” olarak hayatlarıyla ödemekteydiler.

Sadrazamlık kurumu

Osmanlılarda ilk vezir görevlendirmesi Orhan Gazi döneminde gerçekleşmiş, vezirlerin sayısının artmasıyla da “Vezir-i azam” tayin edilmiştir. “Sadrazam” ifadesinin ilk defa ne zaman kullanıldığı tespit edilememişse de “Vezir-i azam” ifadesiyle birlikte kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kanuni devrinde, İbrahim ve Rüstem Paşalara sadece “Sadrazam” denildiği görülmektedir.

Bütün “ümeranın başı ve padişahın vekili” olarak görev yapan sadrazam, “mühr-i hümayunun” kendisine verilmesiyle göreve başlar ve mühür geri alındığında görevi son ererdi.

Sadrazamlar Fatih’in divan toplantılarına başkanlık yapmaktan vazgeçmesiyle bu görevi de üstlendiler ve bir nevi yürütmenin başı olarak görev yaptılar. Sadrazamın “siyaseten katl” yetkisi olsa da padişahlar da Tanzimat’a kadar sadrazamları “siyaseten katl” ettirerek mallarını “müsadere” etmişlerdir.

Sadrazamlar divan toplantılarının olmadığı günlerde devlet işlerini kendi konaklarında takip ederlerdi. Muayede (bayramlaşma) merasimlerine büyük bir debdebe ile iştirak ederler ve “asayiş ve ticari hayatından” sorumlu oldukları İstanbul’u da denetlerlerdi. Ayrıca vakıfların takip ve kontrolü de görevleri arasındaydı.

Padişahların ordunun başında sefere gitmediği zamanlarda komutanlık görevi “Serdar-ı Ekrem” olarak sadrazama aitti. Sefer esnasında idam, sürgün ve kısas gibi cezaları verme yetkisine de sahiplerdi.

Sadrazamlara yıllık 1 milyon 200 bin akçelik “has” toprak verilir, ayrıca haraç ve peşkeşlerden hisse alırlar, çeşitli yerlerden gelen hediyelerle birlikte büyük bir gelire kavuşurlardı. Bu durum sadrazamları padişahtan sonraki en zengin kişi yapmıştır.

Kanuni döneminin ünlü sadrazamı Rüstem Paşa öldüğünde göz kamaştıran metrukâtı şöyle tespit edilmişti: 815 çiftlik, 476 su değirmeni, 1.700 köle, 2.900 at, 1.106 deve, 100 gümüşlü eyer, 500 altın eyer, 2.000 zırh, 130 çift altın üzengi, 760 murassa kılıç, 800 Mushaf-ı Şerif, 5.000 kitap, 78.000 duka altını, 11.200.000 akçe değerinde 32 mücevher.

 Önce Türk kökenliler

Osmanlı Devleti’nde ilk vezir ataması Orhan Bey devrinde yapılmış ve bu kişiler kadılar ve ulema içinden seçilmişti. İlk Vezir-i azam da I. Murat devrinde tayin edilen Çandarlı Kara Halil Hayreddin olmuştu.

1385-1453 yılları arasında Çandarlı ailesinin birçok üyesinin vezirlik ve vezir-i azamlık yaptığı anlaşılmaktadır. Böylece Osmanlı toplumunda “Saltanat Âl-i Osman’a, sadrazamlık Çandarlılara aittir” şeklinde bir algı oluşmuştu. Pek çok riskine rağmen bu makama gelmek için yüzyıllarca büyük bir rekabet yaşanmıştır.

“Kul kökenli” vezirlerle “ulema kökenli” Türk vezirlerin rekabeti, Fatih’in doğrudan “kendisine bağlı devşirmeleri” tercihiyle “kul kökenliler” lehine sonuçlanmıştır. Hatta dönemin meşhur alimlerinden Molla Gürani kendisine yapılan teklifi, sadrazamlığın devşirmelere ait olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.

Çandarlı’nın ortadan kaldırılmasıyla “hanedana rakip olabilecek” güçlü bir Türk aile büyük bir darbe yemiş ve 1543-1656 arasında yetmiş bir sadrazamın sadece dokuzu Türk kökenlilerden tayin edilmiştir. 

Sadrazamların bazıları uzun bir süre ve farklı zamanlarda görev yaparken bazılarının görev süresi çok kısa olmuştur. Örneğin Sokollu Mehmet Paşa; Kanuni, II. Selim ve bir süre de III. Murat’a sadrazamlık yapmış, Koca Sinan Paşa beş defa azledilip tekrar tayin edilmiş, Lala Mehmet Paşa’nın sadrazamlığı ise şirpençeden vefatı nedeniyle dokuz gün devam edebilmiştir.

Osmanlı sadrazamları devletin “çok uluslu” yapısına uygun bir şekilde çok farklı milletlerden oluşmuştur. Zeki Pakalın, sadrazamların etnik kökenlerini şöyle tespit etmiştir: Türk: 121, Arnavut: 22, Gürcü: 10, Abaza: 6, Çerkez: 5, Rum: 3, İtalyan: 2, Hersekli: 2, Arap: 1, Rus: 1, Bulgar: 1.

Devşirme kökenli sadrazamların “en seçkin çocuklar olarak” Enderun Mektebi’nde eğitim aldıktan sonra bürokrasiye dahil oldukları düşünüldüğünde altmışa yakın sadrazamın Enderun’dan yetiştiği anlaşılmaktadır.

Güçlü sadrazamlar

Sadrazamlar içinde, çeşitli şartların etkisiyle güç ve şöhret açısından öne çıkan kişiler görülmektedir. Bunlardan Pargalı İbrahim Paşa ilginç bir örnektir. Kanuni “has odabaşısı” olarak görev yapan İbrahim’i gerekli tecrübe ve kariyere sahip olmadığı halde bütün hiyerarşiyi altüst ederek önce Rumeli beylerbeyi sonra da vezir tayin etmiş, sonunda da sadrazam yapmıştı.

“Makbul İbrahim Paşa” büyük hizmetleri sonrasında kendisini farklı bir şekilde konumlandırmanın ve gurura kapılmanın faturasını ağır bir şekilde ödemiş ve padişah tarafından davet edildiği bir iftar sonrasında boğdurularak “Maktul İbrahim Paşa” olmuştur. 

Kanuni yine bir başka sadrazamı ve kız kardeşi Şah Sultan’la evli Lütfi Paşa’yı kız kardeşiyle olan şiddetli tartışmaları nedeniyle hem kardeşinden boşatmış hem de görevinden azletmiştir. Çandarlı Halil, İbrahim Paşa ve Lütfi Paşa örnekleri aslında sadrazamların çok güçlü olsalar da iktidarlarının ve hayatlarının padişahın iki dudağı arasında olduğunun önemli bir göstergesidir.

16. yüzyılın en kudretli sadrazamı kuşkusuz Sokollu Mehmet Paşa’dır. Kanuni’nin son yıllarından itibaren üç padişaha sadrazamlık yapmış ve Osmanlı Devleti’nin ihtişamlı günlerinin, “silik padişahlar” II. Selim ve III. Murat’a rağmen devam etmesini sağlamıştır.

Köprülü Mehmet Paşa da bir başka önemli örnektir. Mehmet Paşa sadrazamlık teklifi geldiğinde Valide Sultan’a bazı şartlar ileri sürmüş ve şartlarının kabulü üzerine bu makamı kabul etmiştir. Köprülü Mehmet Paşa’dan sonra oğlu ve damadı da sadrazamlık yapmış ve bu dönem “Köprülüler Devri” olarak adlandırılmıştır.

Maktul sadrazamlar

Pakalın’ın tespitine göre sadrazamların 140’ı eceliyle vefat ederken 44 tanesi Padişah emriyle öldürülmüş, 11’i isyanlar sırasında katledilmiş, 6 tanesi savaşta şehit düşmüştür. Bazı sadrazamlar çok güçlü konumlara sahip olsalar da değişik nedenlerle padişahların gazabından kurtulamamışlardır. Bunun ilk örneği Çandarlı Halil Paşa’nın İstanbul’un fethi sonrasında Fatih tarafından idam ettirilmesidir.

Sadrazamların görevden alınma nedenlerine bakıldığında yaşlılık, dirayetsizlik, geçimsizlik, cesaretsizlik gibi nedenler yanında seferde başarısızlık da önemli bir yer tutmaktadır. Örneğin Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, II. Viyana Kuşatması’ndaki başarısızlığı sonrasında idam edilmiştir.

Bazı sadrazamlar da görevleri sırasında öldürülmüşlerdir. Bunların en meşhuru Sokollu Mehmet Paşa olup bir divan toplantısı sonrasında şikâyet mektubu vermek isteyen ve “derviş” olduğu iddia edilen bir kişi tarafından öldürülmüştür.

18. yüzyılda Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, uzun süren savaşlardan bunalan Osmanlı Devleti’ne Ahmet Refik’in isimlendirmesiyle “Lale Devri’ni” yaşatmış, ancak Patrona Halil isyanında asilerin isteği üzerine kayınpederi Padişah III. Ahmet tarafından boğdurulmuş ve cesedi asilere teslim edilmiştir. Padişahın emriyle öldürülen son sadrazam ise II. Mahmut’un idam ettirdiği Benderli Ali Paşa’dır.

Son sadrazamlar

18. yüzyıldan itibaren sadrazamlar genellikle kalemiye sınıfından gelen yani bürokrasiden yetişen kişilerdi. 19. yüzyıla gelindiğinde M. Reşit, Âli ve Fuat Paşalar çok büyük bir güç elde ettiler.

Buna karşılık Abdülaziz’den itibaren sadrazamlar eski güçlerini kaybetmiş, Abdülhamit döneminde yönetimin “padişah merkezli” olarak tamamen Yıldız Sarayı’nda toplanmasıyla sadrazamlar da yetki kaybına uğramışlardır.

Dedesi II. Mahmut otuz yılda on yedi sadrazam değiştirirken Abdülhamit otuz üç yıl süren hükümdarlığı boyunca yirmi sekiz sadrazam değiştirmiştir. Abdülhamit’in bu tavrında “jurnaller” ve kendisinden önceki iki padişahın (Abdülaziz ve V. Murat) tahttan indirilmesi etkili olmuştu.

Son dönem sadrazamları öncelikle “mülkiye” sonra da “askeriye” kökenli olup birkaç yabancı dil bilmekteydiler. Tayinlerde de “sadakat”, “ehliyet”, “tecrübe” ve “dirayet” gibi özellikler aranmaktaydı. Tanzimat’tan itibaren sadrazam tayin ve azillerinde İngiltere, Fransa ve Rusya’nın baskıları da etkili olmuştur. 

Sadrazamlar hükümetin başı gibi bir konum elde etseler de genel olarak bir kabine sorumlulukları yoktu. Türkiye’de kabine sistemi ancak II. Meşrutiyet sonrasında başlamıştır. 1876 Kanun-i Esasi’sinde ise sadrazam, “dâhilî ve haricî umuru mühimmenin mercii” ve Meclis-i Vükela’nın başkanı olarak tanımlanmıştır.

İttihat ve Terakki de II. Meşrutiyet’ten sonra Abdülhamit’in sadrazamlarını tercih etmiş, 1913’deki Babıali Baskını sonrasında bu göreve M. Şevket Paşa tayin edilmiştir. İttihatçıların sonraki sadrazamları da Sait Halim ve Talat Paşalar olmuştur.

Altı yüzyıllık Osmanlı Devleti’nin son sadrazamı olan Tevfik Paşa’nın saltanatın kaldırılması sonrasında 4 Kasım 1922’de istifa etmesiyle Osmanlı Devleti ile birlikte bu kurum da tarihe karışmıştır.

***

Kaynaklar: M. Zeki Pakalın, “Sadrazam”, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul, MEB, 1971, C. III; İ. Ortaylı, Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi, Ankara, Cedit, 2008; M. İpşirli, “Sadrazam”, TDV İA, C. 35; H. İnalcık, “Vezir”, TDV İA, C. 35; O. Kaşıkçı, “Osmanlı Devleti’nde Vezir-i Azam (Sadrazam)”, MÜ HAD, C. 21, S. 2, 2015; A. E. Yaman, “Sadr-ı azamlık”, Türkler, C. 13; İ. Satış, “Sadaretten Başvekâlete Sadrazamlık”, Turkish Studies, 6/3 Summer, 2011.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 16.9.2020 [TR724]

Reklam arası kim için? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Bir AKP Milletvekili bir ara “600 yıllık imparatorluğun 90 yıllık reklam arası sona erdi” demişti. Bu sözüyle AKP ile Cumhuriyet döneminin bittiği, Osmanlı devletinin devamı yeni bir devrin başladığı ima edilmişti. Kemalistler bu söze sert tepki göstermişti.

Muhafazakâr tarafları olan bazı Atatürkçüler de oy vermesine rağmen genelde Atatürkçüler Erdoğan’dan hazzetmezler. AKP’nin çelik çekirdeğini İslamcılar, cemaatler, tarikatlar, Şeriat isteyen dini gruplar oluşturuyor. Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayalindeki muhafazakar milliyetçiler, Türkçüler de AKP’ye destek veriyor.

Erdoğan tek adam haline gelince, yüksek perdeden nutuklar atınca AKP tabanını oluşturan kesimler heyecana ve galeyana geldiler. Bazıları şeriatın gelmesinin “an meselesi” olduğunu düşünüyor. Bazıları “Cumhuriyetin bittiğini”, artık bütün ümmeti ve Türk dünyasını toparlayacak Osmanlının devamı olan bir döneme geçildiğini düşünüyor. Tabandaki beklentiyi filmlerle, özel konuşmalarla, hamasi söylemlerle, sahte şeyhlere söylettikleri manevi beşaretlerle canlı tutuyorlar.

Ekonomik kriz boş taahhütlerle sarhoş olup kendinden geçen kesimleri biraz sarsıyor olsa da, hala önemli bir kitle Türkiye’nin Erdoğan’la yeni bir çağa geçtiğini sanıyor. Ülkenin dünyaya nizam verecek, tüm Müslümanlara umut olacak muhteşem bir döneme girdiğini düşünüyor. Yaşanan bazı problemlerin “büyük kutsal yürüyüşün cilvesi” olduğunu, katlanıp şikayet etmemek gerektiğini söylüyorlar.

Ayasofya’nın açılması, başörtülü hakim-savcıların, polislerin olması, her yerin imam hatiplerle dolması, dün aşağılanan dindarların sokaklarda kasılarak, hatta sekülerleri aşağılayarak dolaşması, eskiden kendilerine “mürteci” diyen laikleri, “bak ararın 155’i” diyerek tehdit edebilmesi onlara bu güveni veriyor.

Aldıkları fazla dozdaki propaganda dünyadan kopuk, miyopluk yaşayan kesimleri reklam arasının bitmek üzere olduğu konusunda ikna ediyor. “Yıllarca hayalini kurduğumuz rüya gerçekleşmek üzere iken küçük şeylere takılmanın anlamı yok! Erdoğan’ın, Halifeyi Ru-yi Zemin’in, Dünya Lideri’nin sadakatle yanında durma zamanı” diyerek problemleri önemsizleştiriyorlar.

Gerçekten İslamcılar hayallerine çok mu yakın? Reklam arası bitiyor mu?

Cumhuriyet sona eriyor ve “Kemalist küfür düzeni” can mı çekişiyor?

Muhteşem Osmanlı geri gelip tekrar dünyaya nizam verecek mi?

Dini gruplar, cemaatler artık Kemalistlerin aşağılamasından, irtica yaftalarından ilelebet kurtulacak ve “devletin efendileri!” “toplumun imtiyazlıları” olacaklar mı?

AKP’NİN SONU YAKLAŞIYOR

Bence bir reklam arası var, ama reklamlarda Cumhuriyet, Kemalizm değil, AKP var. 2010’lardan sonra kirli, hukuksuz din soslu otoriter bir düzen kuruldu, şimdilerde bunun sonu görünüyor. Bir devlet formuna takılıp kalmış İslamcıların, yozlaşmış dindarların kabarmış iştahları, gerçeklikten kopuk umutları için zaman tükeniyor.

Kemalist rejime, belki bazı amaçlara yönelik, belki konjonktürel sebeplerle, belki de ördekler suya çıksın ve avlaması kolay olsun diye nispeten ara verilmişti. Şimdilerde bu aranın bittiğine dair alametler artıyor. Her darbe dönemi öncesi, 28 Şubat öncesi yaşanan tablo var ülkede. Bu sıralar cemaatlerin, dindarların kirli yanları, vicdanları rahatsız eden tarafları, kokuşmuş ilişkileri ortalığa dökülüyor, medyada çarşaf çarşaf yer buluyor.

Toplum dindarlara atılacak sıkı bir dayağa, cemaatlere çarpmak üzere hızla yaklaşan bir tehlikeye hazırlanıyor gibi. Meydana geldiğinde kimse şaşırmasın, vicdan yapmasın diye altyapısı yapılıyor sanki.

Erdoğan şahsi hırsı için, kirli yanlarını örtmek için dindarları, milliyetçileri arenaya yığdı. O her türlü manevrayı yapar, herkesle anlaşabilir. “Ölümüne yanındayız Reis!” diyenleri anında yolda bırakır. Her şeyi tükettiği, ülkeyi sıfırladığı bir ortamda elinde anlaşılmaya değecek koz olan bir Erdoğan kalacak mı emin değilim.

Reklam arası Türkiye Cumhuriyeti için değil ama sanki Erdoğan’ın arkasına sıralanıp her türlü yozlaşmaya, yolsuzluğa bulaşan dindarlar, cemaatler, tarikatlar için bitiyor. Eğer aklı başında birileri çıkıp ülkeyi yeniden hukuka, demokrasiye döndürmek için adım atmaz, AKP’yi, Erdoğan’ı bir şokla uyandırmazsa 28 Şubat’ı aratacak bir Kemalist döneme doğru gidiyoruz.

FİLMİN DEVAMINDA OLACAKLAR

Bunu neye dayanarak söylüyorsun?

Mevcut dindar profiliyle ne yeni bir Osmanlı kurulabilir ne de Türkiye Cumhuriyeti yürüyebilir. Bunlar ancak diktatör Ömer Beşir’in Sudan’ına benzetirler Türkiye’yi. Dikkatle bakarsanız güçlenen değil, çöken bir ülke, tükenen, fakirleşen ve yozlaşan bir toplum görürsünüz. Destekçisi, siyasetçisi, bürokratı, işadamı bu profilde olan bir siyasi hareketle bir diriliş, bir yükseliş hayal etmek naif ve basiretten mahrum olmaktan başka bir şey değil.

Sadece ekonomi, üretim değil, hukuk, ahlak, eğitim, diplomasi bitmiş iken neyle ve nasıl bir diriliş, dünyaya meydan okuma olabilir!

Ayrıca, şeriat hayali gören, Kemalizm’i silip süpüreceğini düşünen efsunlanmış dindarlara ve İslamcılara Anayasa’ya ve yasalara, oralarda geçen Atatürkçülük ve laiklikle ilgili konulara göz atmalarını isterim. Kemalist rejimin bütün anayasal, yasal dayanakları aynen duruyor. Ulusalcı-Ergenekoncu yapılar vak-i merhûnu geldiğinde, Erdoğan’a ihtiyaçları kalmadığında dişlerini nefret biriktirdikleri cemaatlere, dindarlara geçireceklerdir.

Bir reklam arası durumu var ama filmin devamında dindarlara, İslamcılara düşecek rol pek parlak görünmüyor!

Keşke başkalarının inancına, değerlerine, görüşlerine saygı duyarak demokratik, hukuka dayalı, yaşanabilir bir ortam oluşturabilsek ülkede. Keşke kimse “devletin sahibi”, “toplumun efendisi” olmaya çalışmasa. Ama sanırım bunu başarmaya eskiye göre daha uzağız.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 16.9.2020 [TR724]

ABD seçimlerinde son düzlüğe girerken… [Adem Yavuz Arslan]

Beni sosyal medyada blokladığı için dolaylı olarak görebildim.

“Devrik Başbakan” Ahmet Davutoğlu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı televizyon düellosuna davet etmiş ve demiş ki, “Bize medya ambargosu koyuyorlar. Biliyorlar ki biz 3 gün konuşsak, 3 ay nefes alamazlar.”

Davutoğlu’nun bu açıklaması üzerine bir yazı yazacak değilim.

Zira benzeri ifadeleri AKP’den atıldığı günden bu yana sarf ediyor. Ancak şu ana kadar bu lafların altını doldurabildiğini gören olmadı.

Özellikle Şehir Üniversitesi’ne kayyım atanması ve kapatılması sürecinde esti gürledi ama arkasını getir(e)medi. Oysa ki Davutoğlu’nun danışmanlıktan başbakanlığa uzanan siyasi kariyeri birçok olaya birinci elden şahit olmasını sağladı.

Eğer şantaj yapmıyorsa siyasi rakibi Erdoğan’ın canını yakacak donelere sahip.

Ankara’da öyle “Bizans oyunları” dönüyor ki olayları yerli yerine oturtmak kolay değil.

Erdoğan’a kavgada bile söylenmeyecek laflar eden MHP lideri Devlet Bahçeli Saray’ın en büyük destekçisi oldu.

Üstelik Erdoğan’ın danışmanlarının kendisiyle ilgili ağza alınmayacak küfürlerini bile sineye çekerek.

Davutoğlu’nun “Beni konuşturmayın” mealli açıklamaları sonrası Pelikan Çetesi’nin temsilcileri televizyon ekranlarında ‘Konuşmazsan adam değilsin’ dedi ama Davutoğlu sessiz kalmayı tercih etti.

O yüzden “3 gün konuşsak, 3 ay nefes alamazlar” lafının bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum.

Tabi olayın bir de şu boyutu var: Davutoğlu beni bloklamış derken ironi yapıyorum. Çünkü Davutoğlu çıkacak televizyon kanalı, konuşacak gazete bulamıyor.

Sesini duyurabileceği tek yer sosyal medya.

Orada da muhalif gazetecilerin hepsini bloklamış. Böyle bir iletişim stratejisi için insanın profesör olması gerekirdi herhalde.

Davutoğlu’nun açıklaması üzerine yazı yazacak değilim dedim ama neredeyse yazının yarısına geldim.

Neyse ki internette yer sıkıntısı yok.

ABD’DE TANSİYON YÜKSELİYOR

Erdoğan’ın rakipleriyle televizyon programına çıktığı günleri şimdiki gençler bilmezler. Çünkü Erdoğan çok uzun süredir siyasi rakipleri ve zor soru sorabilecek gazetecilerin karşısına çıkmıyor.

Özellikle de 2013 sonrası tek kişilik tiyatro oynuyor.

Yani Davutoğlu boşuna bekliyor. ABD’de ise seçim kampanyaları hızlandı ve şimdi televizyon tartışmaları zamanı.

ABD seçimlerinde televizyon tartışmaları köklü bir gelenek. Hem de öyle böyle değil. Bir televizyon tartışmasındaki performansı ile seçimi kaybeden ya da kazanan adaylar oldu.

COVID-19 yüzünden parti kurultayları sönük geçtiği için şimdi gözler ayın 29’unda yapılacak ilk televizyon tartışmasında. Şimdiden söyleyeyim, 29 Eylül’de Cleveland’da yapılacak televizyon tartışması reyting rekorları kıracak.

Çünkü Trump anketlerde geride, kişisel olarak ekranla arası iyi ve rakiplerine agresif vuruşlar yapmasıyla biliniyor. Rakibi Biden da Trump’tan aşağı kalır değil, iyi bir polemikçi. Öte yandan Biden kırdığı potlarla da polemiklere konu olmuş bir isim.

İkinci televizyon tartışması 15 Ekim’de Miami’de, üçüncüsü de 22 Ekim’de Nashville’de yapılacak.

Dediğim gibi adayların televizyon tartışmaları başlı başına bir yazı konusu ve tartışma öncesi bu konuyu ‘Amerika Günlüğü’ bölümünde ayrıca yazacağım.

TRUMP’TAN ERDOĞAN TAKTİĞİ

Trump ve rakibi Biden arasındaki yarış her geçen gün daha da sertleşiyor.

Hatta Amerikalı siyasi gözlemciler 2020 seçimlerinin ülke tarihinin en sert kampanya dönemine şahit olabileceğini ifade ediyorlar.

Trump, Biden ile ilgili komplo teorileri (hatta birisi Erdoğan’ın Kabataş Yalanına çok benziyordu) ortaya atıyor. Biden’in seçilmesi halinde polise kaynak aktarmayacağını, sokaklarda kaos yaşanacağını iddia ediyor.

Trump’ın kampanyası aslında bir çok yönüyle Türk halkı için tanıdık gelebilir.

Başkan Trump da Erdoğan gibi kutuplaşmaya oynuyor ve milliyetçilik balonunu şişiriyor. Trump’ın destekçileri de aynı minvalde kampanya yürütüyor.

Öyle ki eski seçim danışmanı Roger Stone, Trump’ın seçimi kaybetmesi halinde sıkıyönetim ilan etmesini ve önde gelen muhalifleri tutuklatmasını önerdi.

Biden cephesi ise bir yandan Trump’ın salvolarına cevap yetiştirmeye çalışırken öbür taraftan “Amerikan değerleri”ne vurgu yapan bir kampanya yürütüyor. Trump’ın salgın günlerindeki performansı da Biden’in seçim kampanyasının en önemli ayaklarından.

ANKETLER NE DİYOR?

Seçim kampanyasının sert geçmesinin nedenlerinden birisi de anketler.

Çünkü anketlere göre Trump ile Biden arasındaki fark oldukça yüksek. Gerçi bir ara Trump aleyhine 10 puana çıkan fark şimdilerde 6,2 puana kadar geriledi ama Trump için tablo yine de parlak değil.

Tabi şunu da unutmamak lazım: ABD sisteminde en çok oyu olan başkan olmuyor. Seçici Kurul oyları belirleyici ve bir eyaleti alan o eyaletin delege oylarının tamamını alıyor. Nitekim 2016 seçimlerinde Clinton, Trump’tan 3 milyona yakın fazla oy almasına rağmen Seçici Kurul oylarıyla başkanlığı kaybetmişti.

Seçimde “Salıncak Eyaletler” denen kritik eyaletlerde kıran kırana bir mücadele var. Kısacası seçimin kaderi Pensilvanya, Michigan, Florida ve Wisconsin gibi eyaletlerde belirlenecek.

Bu arada bir not daha ekleyeyim: ABD yasalarına göre hiçbir başkan iki dönemden fazla aday olamıyor. 300 milyon Amerikalı Beyaz Saray’ın önüne toplanıp “lütfen devam et” dese bile 2 dönemden sonra devam imkansız.

Ancak Trump bu kuralı değiştirmek istediğine dair sinyaller verdi. Son düzlüğe girildiğinde daha ilginç açıklamalar göreceğimiz kesin.

TRUMP’IN BAŞI KİTAPLARLA DERTTE

Keşke Türkiye gündemi izin verse de ABD seçimlerine dair daha fazla yazı yazma, video yapma imkanı olsa.

Çünkü kampanya süreci hayli ilginç. Mesela Trump’ın başı bugünlerde kitaplarla dertte.

Öyle ki hakkında yazılan kitaplar, onu rakibi Biden’dan daha çok zorluyor.

Mesela öz yeğeni Mary Trump’ın kitabı Başkan Trump’ı yerden yere vurdu. Mary Trump’a göre Donald Trump “dünyanın en tehlikeli adamı” ve hemen “başkanlıktan alınmalı.”

Trump’ın başını ağrıtan bir diğer kitap ise uzun yıllar avukatlığını yapan Michael Cohen tarafından kaleme alındı. O da başkanı yerden yere vurdu. Hatta başkanın “ırkçı ve sahtekar” olduğunu iddia etti.

Trump’a son darbe ise ABD’nin en saygın gazetecilerinden Bob Woodward’ın yeni kitabıyla geldi. Watergate Skandalını ortaya çıkartan gazeteci olan Woodward yeni kitabında Trump’ın “Korona ile ilgili gerçekleri halktan sakladığını, riski daha küçük gösterdiğini” yazdı.

Tabi ortalık fena karıştı.

Sonuçta salgın nedeniyle şu ana kadar yaklaşık 200 bin kişi hayatını kaybetti ve Trump riski bilmesine rağmen hafife alan açıklamalar yaptı.

Ünlü gazeteci Woodward meşhur 60 Minutes programında kitaba dair konuşurken “Trump başkanlık için yanlış adam” tanımlamasını yaptı.

AKP İKİLİ OYNUYOR

Peki süreç ABD ile Türkiye ilişkilerini nasıl etkiler?

Erdoğan’ın mevcut başkanla sıcak ilişkileri var. Hatta Washington’da Erdoğan’ın tek destekçisi Başkan Trump denebilir.

Eğer Trump yeniden kazanırsa Erdoğan’ın eli rahatlayacak. Ancak Biden kazanırsa Türkiye’nin işi kısmen de olsa zorlaşır.

İlişkilerin tümden bozulmasını, kopmasını beklemek gerçekçi değil. Türkiye önemli bir ülke ve ABD’nin Türkiye ile ilgili stratejik çıkarları var. O yüzden ilişki ne kadar gerilirse gerilsin kopmaz.

Biden’in seçilmesi halinde insan hakları ihlallerinin, muhaliflere ve basına yönelik baskıların ikili gündemlerde daha fazla yer tutacağını tahmin etmek zor değil.

Peki Erdoğan yarışta kimi destekliyor?

Trump diyenlerdenseniz yanılıyorsunuz. Erdoğan her iki adayı da destekliyor. Normalde Biden’e yönelik sert eleştiriler yapan AKP, ABD’deki uzantıları aracılığıyla Biden’in kampanyasına destek veriyor.

Yani Erdoğan, “Kim kazanırsa onunla devam ederim” stratejisi izliyor.

Sonuç olarak ABD seçimleri dünyanın tamamını ilgilendiriyor ve geride kalan sürede tansiyon hayli yükselecek.

Takipte kalmakta fayda var.

[Adem Yavuz Arslan] 16.9.2020 [TR724]

Erdoğan sonrasına dair hiçbir garanti yok [Tarık Toros]

İslamcılarının nasıl şeriat özlemi varsa…

Türk solcusunun da devrim özlemi vardır.

Her iki grup da talep ettikleri şeyin içeriğinden ve sonuçlarından emin değillerdir.

Demokrasinin nimetlerinden yararlanırlar.

Oysa, ne demokrattırlar ne de özgürlükçü.

Hümanizmden anladıkları:

İnsanlığın yararına olan sistemi bulduklarına inanç ve bunu cebren dayatmaktan ibarettir.

***

Demokratik sosyalizm mi, sosyal demokrasi mi?

Gazi Mustafa Kemal mi, Mustafa Kemal Atatürk mü?

Türk solunda Atatürk öyle bir tabudur ki…

“Salaklaşmayın hanımlar beyler” diye çıkışamaz, linç edilirsiniz.

***

Erdoğan’a kalsa Canan Kaftancıoğlu’nu çiğ çiğ yer.

Buna gerek kalmayacak.

Onun yerine CHP gereğini yapacak gibi.

Kaftancıoğlu, bir konuşmasında Atatürk’ten bahsederken “Gazi Mustafa Kemal” dedi diye taşlanıyor.

İlla “Atatürk” diyecekmiş.

Ona çemkiren ulusalcı kanattan bir milletvekili de Twitter mesajını “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye bitirmiş.

Güler misin ağlar mısın.

***

Türkiye’yi takip eden sağduyulu insanların en büyük yanılgısı şu:

Sivil darbe ile demokrasiyi rafa kaldıranların karşısındaki unsurları demokrat sanıyorlar.

***

Biraz daha açayım.

Karşınızda bir savaş var ve savaş sahnesindeki tarafların arzuları ortak:

-Devleti ele geçirmek.

-Muhaliflerini sindirmek.

-Kendi yasaklarını devreye sokmak.

-Kendi hukuku ile yargılamak.

-Kendi milli medyasını tesis etmek.

-Kendinden olmayanı içeri tıkmak, malzeme yoksa itibarsızlaştırmak, işsiz bırakmak.

-Mala mülke çökmek.

-Bu uğurda hukuku değil siyaseti hakim kılmak.

***

Devrimin başladığı yerde:

-Devrim hukuku devreye girer.

-Devrim mahkemeleri kurulur.

-Devrim kamulaştırmaları başlar.

-Devrim karşıtları darağacına gider.

Sonra…

-Devrim döner kendi evlatlarını yer.

***

Fransız ihtilalinde böyle olmuştur.

Rusya, Bolşevik devriminde bu yaşanmıştır.

Atatürk devrimi böyledir.

***

Türk solunun ve Türk medyasının kahir çoğunluğu devrimcidir.

Yadırgıyor değilim.

Yadırgadığım şey, bunu saklamaları.

Türk solu kabilecidir.

Kendi cemaatlerinin selameti için…

Başka mahalleleri ustaca gömerler.

Daha önce eleştirdikleri “telefon dinlemeleri”, “gizli tanık ifadeleri” ile adam asmaca oynarlar.

“Devran dönünce hukukun içinde yargılanmanızın takipçisi olacağız” diye söz verirler…

Mahkemeleri takip etmez, kazara tahliye kararı filan çıkarsa ortalığı ayağa kaldırırlar.

7 yılı geçti… Bu ikiyüzlülük, bu nankörlük ve bu çifte standartla mücadele ediyorum.

***

Erdoğan, ülkenin bir numaralı güvenlik sorunudur.

Herhalde artık bu konuda mutabıkız.

Devamla şunu diyeyim:

Erdoğan sonrasının güvenliğine ilişkin maalesef hiçbir teminat yoktur.

Daha çok can yanacak.

[Tarık Toros] 16.9.2020 [TR724]

Koronavirüe karşı hiç bir koruma sağlamadığı ifade edildi

Koronavirüs tedbirleri kapsamında pek çok noktada uygulanan ateş ölçümünün aslında koruma adına bir faydasının olmadığı ifade edildi.

ABD'li bilim insanları yeni tip Koronavirüs (Covid-19) pandemisi ile birlikte yeni normallerden biri haline gelen restoran, okul, hastane AVM'lerin önünde ateş ölçme faaliyetlerinin hastalığa karşı koruma sağlamada bir faydası olmadığını söyledi. Bilim insanları, ateş kontolünün yalnızca hastalığı ağır semptomlarla geçiren kişileri tespit ettiğini, ancak semptomları olmayan ya da hastalığın ilk aşamasında bulunan kişileri ıskaladığını ve bulaş riskinin yüksek olduğu restoran ve AVM gibi ortamlarda gerçek olmayan bir güvenlik algısı meydana getirdiği belirtti.

Koronavirüs pandemisinin dünyanın gündemine oturduğu mart ayından bu yana hastanelerin, ofis binalarının ve üretim tesislerinin girişlerinde Koronavirüsle enfekte olan yüksek ateşe sahip insanları tespit etmek için termometre silahlarıyla donanmış yeni bir kapı bekçisi kadrosu ortaya çıktı. Bu kapsamda insanların herhangi bir restoranın iç mekanında yiyebilmek, ofisine girebilmek ya da AVM'den alışveriş yapabilmesi için ateşinin 38 derece altında olması gerekiyor.

New York Times'tan Roni Caryn Rabin'in haberine göre, pandeminin başlangıcından itibaren, ateş kontrol etme uygulamaları giderek daha yaygın hale geldi ve kızılötesi temassız termometreler ve vücut ısısı tarayıcılarının satışlarında, etkili olduklarına dair bilimsel kanıtlar bulunmasa da artışa neden oldu.

ABD'de Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) tarafından yapılan yeni bir araştırmada, Covid-19 hastalarının  iki hafta içinde bir restoranda yemek yemiş olma olasılığının diğerlerinden iki kat fazla olduğu bulundu. Bununla birlikte çalışmada, çoğu uzmanın daha tehlikeli olduğunu düşündüğü kapalı ortamda yemek yeme ile açık havada yemek yeme arasında risk açısından bir fark olmadığı belirtildi.

"Tiyatrodan başka bir şey değil"

Uzmanlar Koronavirüsün yayılmasını engellemek için etkili önlemler olarak maskeleri ve sosyal mesafeyi onayladı, ancak birçok araştırmacı ateş kontrolünün anlamsız olduğunu belirtti. Giriş noktalarında vücut ısısını ölçmenin tiyatrodan başka bir şey olmadığını belirten araştırmacılar, bunun Covid-19'la enfekte olan pek çok insanı es geçtiğini açıkladı.

Ateşi olmayan pek çok kişi es geçiliyor

Sıcaklık kontrolleri ciddi şekilde hasta olan kişileri belirleyebiliyor, ancak bu durumdaki insanlar zaten çok fazla sosyalleşebilecek ya da dışarıda yemek yiyebilecek zindeliğe sahip olmuyor.  Bununla birlikte giderek artan sayıda kanıt, Koronavirüsün bar, restoran, avm gibi kalabalık yerlerde ateş ve öksürük gibi belirgin semptomları olmayan kişiler tarafından yayıldığını gösteriyor.

Sahte güvenlik algısı meydana getiriliyor

Öte yandan araştırmacılar, kapıda ateş ölçümünün yapıldığı yerlerde sanki o mekanın tamamen güvenli bir yermiş gibi sahta bir güvenlik algısı meydana getirdiğini belirtti. Girişinde ateşin ölçüldüğü restoranlarda yemek yiyen insanların birçoğunda Covid-19'a saptandığı belirtildi.

[Samanyolu Haber] 16.9.2020

Koronavirüs bağışıklığı için düşündüren açıklama

Hollandalı bilim insanları tarafından yapılan araştırmada koronavirüse yakalanıp iyileşen kişilerde bir yıl ya da daha kısa bir süre içinde yeniden virüs görülebildiğinin ortaya çıktığı ifade edildi.

SHABER3.COM

BBC Türkçe'den Yusuf Özkan'ın haberine göre Hollandalı bilim insanlarının yaptığı araştırmaya göre koronavirüse yakalanmış hastalarda, iyileşmeleri sonrası bir yıl ya da daha kısa bir süre içinde yeniden bu virüs görülebiliyor.

Araştırmacılar, koronavirüse karşı bağışıklığın "endişe verici derecede kısa" olduğunu vurguluyor.

Amsterdam Üniversitesi Tıp Fakültesi uzmanları tarafından yapılan ve bilim dergisi Nature Medicine'da yayınlanan araştırmaya göre koronavirüse yakalanmak, hastaların bağışıklık geliştirdiği anlamına gelmiyor.

Hastalık, bir yıl ya da daha kısa süre içerisinde yeniden görülebiliyor.

Araştırma ekibi başkanı Lia van der Hoek Hong Kong, Hollanda ve Belçika'da tekrarlayan enflasyon vakaları ortaya çıktığında, yeniden hastalık riskinin sıfır olmadığını zaten bildiklerini vurguladı.

Hollandalı araştırmacı, "Ancak bir kişinin virüse yeniden yakalanabilecek hale gelmesinin ortalama ne kadar sürdüğü şimdiye kadar bilinmiyordu" dedi.

Yeni koronavirüs SARS-CoV-2, insanlar arasında kısa bir süredir yayılıyor. Araştırmacılar bu nedenle bu araştırmayı yaparken tekrarlayan enfeksiyon risklerini araştırmak için hafif soğuk algınlığına neden olan zararsız dört başka koronavirüs türünü inceledi.

Bilim insanları, zaman içinde farklı noktalarda insanlardan alınan 513 kan örneklerindeki antikor miktarını analiz etti. Araştırmada, koronavirüsün bir yıl ya da daha kısa süre içerisinde, yeniden aynı hastaya bulaşabildiği ortaya çıktı.

Araştırma ekibinden Arthur Edridge, büyük ölçüde farklılık gösteren tüm virüsler için aynı sonuca ulaştıklarını belirterek "Bunun, tüm koronavirüslerin ortak özelliği olduğunu düşünüyoruz" dedi.

Hollandalı araştırmacılara göre, bu nedenle koronavirüse yakalanmış ve iyileşmiş kişiler, o andan itibaren hastalığa karşı bağışıklık kazandıklarını düşünmemeli.

Virolog Lia van der Hoek geçtiğimiz aylarda Covid-19'a yakalanmış kişilerin tekrar enfeksiyon kapabileceğine işaret ederek, bu nedenle koronavirüs önlemlerine uymaya özen gösterilmesi gerektiğini vurguladı.

[Samanyolu Haber] 16.9.2020

İnanmış insanın nitelikleri [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendinin ÇAĞLAYAN DERGİSİNİN AĞUSTOS 2020 sayısının başyazısında “İnanmış İnsanın Nitelikleri” başlıklı bir yazısı yayınlandı.
SHABER3.COM

Safvet  Senih - Samanyoluhaber.com

M. Fethullah Gülen Hocaefendinin ÇAĞLAYAN  DERGİSİNİN  AĞUSTOS  2020  sayısının başyazısında “İnanmış İnsanın  Nitelikleri”  başlıklı bir yazısı yayınlandı. Topluma rehber olacakların, günümüzde her şeyden daha çok, Allah’a karşı vazifesini yerine getirme şuuruyla gerilmiş mesuliyet nesillerine, ideal insanlar olduğunu ifade ile bu yazısına başlayan Hocaefendi sonra ihtiyaç duyulan bu insanların diğer özelliklerini de şöyle sıralıyor: “(Bunlar)  Hemen her bunalım döneminde, dînî, fikrî ictimaî, iktisadî ve ahlâkî buhranlarla kıvranan yığınlara ışık tutmuş, insan, kainat ve topyekûn varlığı, hatta varlığın  perde arkasını yeniden yorumlamış, duygu ve düşüncelerimizdeki tıkanıklıkları açmış bu cins dimağlar sayesinde, şimdiye kadar insanoğlu elli defa kefeni gömlek yapmış… Elli defa eşya ve hadiseleri yeni baştan yorumlamış… Sığ mantıklar nazarında renk atmış, matlaşmış ve abes rengini almış varlık kitabını yeniden bütün derinlikleriyle hem de duyarak, hissederek bir mûsikî gibi seslendirmiş… Bir meşher gibi temâşa edebilmiş… Bütün eşyayı fasıl fasıl, paragraf paragraf tahlile tâbî tutup kainatın ruhundaki gizli hakikatleri ortaya çıkarmıştır. Bu kutluların mazhar oldukları en önemli hususiyetleri imanları ve imanları başkalarına duyurma gayretleridir. Bu iman ve gayretleri sayesinde onlar, herşeyi aşıp Allah’a ve gerçek huzura ulaşabileceklerine, dünyayı Cennetlere çevirip ötelerde de otağlarını Firdevslere kurabileceklerine inanır ve akıbetlerinin zevkiyle hayatı da hizmeti de  âdeta Cennet yamaçlarında seyahat ediyor gibi duyarlar.”

Evet “İmanın derecesi ne olursa olsun, hiçbir sistem, hiçbir doktirin, hiçbir felsefe onun insanoğlu üzerinde olumlu müessiyetine denk bir tesir ortaya koyamamıştır.”  Bir arkadaşımız anlatmıştı: “Biz güzel futbol oynardık. Sadece bir Cuma namazım vardı. Biyoloji bölümünde okuyordum. Bir komünist öğrenci musallat oldu bana. Peşimi hiç bırakmıyor. Durmadan evrim teorisini anlatıyor. Benim de hiç bilgim ve cevap verecek hazırlığım yok. En son bütün direncimi kırıp beni mağlup etti. Bir anda bütün dünyam yıkıldı. Kendi kendime, ‘Madem inandığımız her şey boşmuş… Öyleyse intihar et, git…’ dedim. Meğer bir Cumalık Müslümanlık ne kadar mühim imiş. Dağ gibi güce dayanıyormuşum!..  O bile  olmayınca, yaşamanın ne mânası var!” diyorum. Tam her şey bitti dediğim anda, bir arkadaş yanımda bitiverdi!.. Dedi ki: “Ben sizi dinledim. Zannetme ki, dediklerinin cevabı yok… Otur bakayım şöyle’ dedi ve cebinden bir kitap çıkardı ve okumaya başladı. Tabiat Risalesiymiş. Zaten eczane misalinden sonra her şey yerli yerine oturmaya başladı.”

Hocaefendi: “Evet bir mümin, imanın derecesine göre her zaman benliğinin derinliklerinde  köpürüp duran düşünceleri sayesinde, sınırlılığı içinde sınırsızlaşır, zaman ve mekanla mukayyetken, kayıtsızlığın üveyki haline gelir, mekân üstü varlıkların, safına ulaşır ve meleklerden nağmeler dinler.
“Evet, bu ölçüde enginleşmiş ufuklu bir ruh, her zaman kendini yepyeni âlemlere açılma rampalarında, olabildiğine gerilimli ve insanî normları aşkın bir azim ve kararlılık içinde duyar. Sahip olduğu iman ve o imanın arkasındaki kuvvet sayesinde daha ne mazhariyetlere ereceğini ve ne başarılara imza atacağını düşünür… Ufku açık, önü açık irade hür ve gönlü huzur içinde yorgunluğunu hissetmeden koşar  durur. Uğradığı her konakta kendisine ve çevresine alâkası daha bir artar ve derinleşir. Tam farkına varır veya varamaz; ama ruhunu dinlediğinde, sürekli kendini, bitmeyen, tükenmeyen bir huzur sath-ı mâlinde görür; başkaları için söz konusu olan onca gurbet ve yalnızlık sâikine rağmen o, katiyen yol yalnızlığı ve  gurbet yaşamaz; yaşamaz, çünkü nereden geldiğini, niçin geldiğini, nereye sevk edildiğini bilir ve dünyadaki bütün toplanmaların, dağılmaların farkında, gayesi ve hedefi belli bir kulvarda koştuğunun da şuurundadır; ne yol meşakkatini duyar ne de başkalarının yaşadığı korkuları, endişeleri ve ızdırapları yaşar. Allah’a güvenir, ümitle şahlanır ve mutlu yarınların masmavi hülyalarıyla zirveye ulaşma neşvesini yudumlar durur.

“Evet, bu engin iman kahramanları imanlarının derinlikleri ölçüsünde bir yandan, âlemin düşe-kalka yürüdüğü yollarda, Cennet yamaçlarında tenezzühe çıkmışçasına huzur soluklayarak yol alırlar, diğer yandan da Hak’la irtibatları sayesinde, bütün kainatlara meydan okuyabilir, her şeyin üstesinden gelebilir; kıyametler kopsa bile endişeye kapılmaz ve karşılarına Cehennemler çıksa, da korkup geriye durmazlar. Başlarını her zaman dimdik tutar ve Allah’tan  başkası karşısında katiyen eğilmezler. Kimseden çekinmez, kimseden bir şey  beklemez ve hiç kimsenin minneti altına girmezler… Kazandıkları ve başarıdan başarıya koştukları zaman, bir taraftan imtihan geçiriyor olma endişesi tir tir titrer; diğer taraftan da şükran hisleriyle iki büklüm olur ve sevinç gözyaşlarıyla boşalırlar. Kaybettikleri zaman sabretmesini bilir, azimle gerilir ve bilenmiş bir irade ile ‘yeni baştan’  der yola koyulurlar. Bu  nimetler karşısında küstahlaşır ve nankörlük ederler ne mahrumiyetler düçar olduklarında ye’se düşerler.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tesbit ettiği bu NİTELİKLERİ iyi belleyip bu hedeflere doğru yürümemiz icap ediyor.

[Safvet Senih] 16.9.2020 [Samanyolu Haber]

İnsana Ait Çok Emirler Var [Mehmet Ali Şengül]

Bu haftaki yazımda ben devreden çıkıyorum. Helaketler ve felaketler asrının söz sultanı Hz.Üstad'la sizleri başbaşa bırakıyorum.

İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mahiyetlerinden ve ne akibetlerinden haberin olmuyor. Biri, cesettir. Evet cesedin genç iken latîf, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder. Biri de hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevaldir.

Biri de insaniyettir. Bu ise zeval ve beka arasında mütereddittir. Daim-i Bâki’nin zikri ile muhafazası lâzımdır.

Biri de ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu tayin edilmiştir. Ne ileri ve ne de geri bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzun olma. Tahammülünden âciz, takatinden hariç olduğun tûl-ü emel yükünü yüklenme!

Biri de, vücuddur. Vücud zâten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü’l-mülk’tür. Ve senden daha ziyade senin vücuduna şefkatlidir. Binâenaleyh Mâlik-i Hakikî’nin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman
zarar vermiş olursun. (Ümitsizliği intaç eden hırs gibi.)

Biri de belâ ve musibetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevalleri düşünülürse, zıdları zihne gelir, lezzet verir. Biri de sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcid’ine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü feda etmediğin takdirde, ya bâd-i heva zâil olur, gider; veya O’nun malı olduğundan yine O’na rücu eder. Eğer vücuduna itimat edersen, ademe düşersin. Çünkü ancak vücudun terkiyle vücud bulunabilir. Ve keza vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuddan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihât-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma, o noktayı da elinden atarsan vücudun tam manasıyla nurlar içinde kalır. Biri de dünyanın lezzetleridir. Bu ise kısmete bağlıdır. Talebinde kalaka düşer. Ve sürat-i zevali itibarıyla aklı başında olan onları kalbine alıp kıymet vermez. Dünyanın akibeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünkü akibetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi?! Dünyasının akibetini küfür sâikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de, terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü o lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler, o elemlere galebe edemez.

İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Merayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musâb olan bir koyun, lisan-ı hâliyle: “Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade faydamızı düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim.” diye kendisi döner, sürü de döner.

Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman, “Biz Allah’ın kullarıyız, sonunda yine ona döneceğiz.” (Bakara suresi 156) söyle ve Merci-i Hakikî’ye dön, imana gel, mükedder olma. O, seni senden daha ziyade düşünür.

İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lâzımdır:
1– Dünyanın ömrü kısa olup, süratle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti zeval buluyor.
2– Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nispetinde elemi de vardır.
3– Seni intizar etmekte ve senin de süratle ona doğru gitmekte olduğun
“kabir”, dünyanın zînetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir.
4– Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki muvâzene, kabir ile dünya arasındaki aynı muvâzenedir. Maahâzâ, Cenâb-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et. Fesübhanallah, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara fazl u keremi o kadar büyüktür ki insana vedîa olarak verdiği malı, büyük bir semeni ile insandan satın alır, ibka ve himaye eder. Eğer insan o malı temellük edip Allah’a satmazsa, büyük bir belâya düşer. Çünkü o malı uhdesine almış oluyor. Hâlbuki kudreti taahhüde kâfi gelmiyor. Çünkü arkasına alırsa, beli kırılır; eli ile tutarsa, kaçar, tutulmaz. En nihayet meccanen fenâ olur gider, yalnız günahları miras kalır.

İ’lem Eyyühe’l-Aziz! “Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uyumuş idi, ancak ihtiyarlık sabahıyla uyandım.” meâlinde olan;

“Ve aynî kadnâmet bileyli şebîbetî
Velem tentebih illâ bissubhı meşîbi”

şiirin şümulüne dahilim. Çünkü gençliğimde en yüksek bir intibah şahikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki o intibah intibah değilmiş; ancak uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş. Binâenaleyh medenîlerin iftihar ile dem vurdukları tenevvür-ü intibahları, benim gençlik zamanımdaki intibah kabilinden olsa gerektir. Onların misali, rüyasında güya uyanıp, rüyasını halka hikâye eden nâim meselidir. Hâlbuki rüyasında onun o intibahı, uykunun hafif perdesinden derin ve kalın bir perdeye intikal ettiğine işarettir. Böyle bir nâim ölü gibidir; yarıbuçuk uykuda bulunan insanları nasıl ikaz edebilir? Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalâlete düşer boğulursunuz. (Habbe)

Yıllardır okumuş olmama rağmen, sizlerle beraber bende tekrar okudum. Elhamdülillah bütün latifelerimle beraber istifade ettim. Adeta kurumakta olan bir ağaca su nasıl bir hayat veriyor ise, bu gerçek ve hakikatlerde susuz kalmış ruhuma ab-ı hayat olduğunu ifade etmek isterim.

[Mehmet Ali Şengül] 15.9.2020 [Samanyolu Haber]