Cübbeli Ahmet’ten Alparslan Kuytul’a: Sen ajan mısın, provakatör müsün?

'Bayram namazı neden yasak? Çünkü bizim iyiliğimiz için. Resululla emretti yasak etti. Yok İçişleri Bakanlığı yasak etti yok Tayyip bey yasak etti… O çıkmış Kuytul mudur nedir ne biçim bir adam ya!'

KRONOS -24 Mayıs 2020

Kamuoyunda Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, AKP’nin bayram namazının cemaatle kılınmasını yasaklamasına tepki gösteren Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul‘u ‘sen ajan mısın, provokatör müsünüz, katil mi olmak istiyorsun?” ifadeleriyle eleştirdi.

Cübbeli Ahmet, Alparslan Kuytul’un bayram namazı istemesini sosyal medya platformu YouTube kanalından şunları söyledi:

“Bayram namazı neden yasak? Çünkü bizim iyiliğimiz için. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem emretti yasak etti. Yok İçişleri Bakanlığı yasak etti yok Tayyip bey yasak etti… O çıkmış Kuytul mudur nedir ne biçim bir adam ya! İslama ihanettir dine hiyanettir diyor neymiş bayram namazımızı kıldırmıyorlar. Ya sen aklını peynirle mi yedin sen ajan mısın? Provokatör müsünüz ya? Milleti camide toplayıp korona mı yapsınlar orada. Bir kişinin iki kişinin ölümün sebep olursa katil mi olacaklar ya?”

“SEN NE YAPMAK İSTİYOTRSUN YA!”

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem emrediyor yanaşmayın, bulunduğunuz yerden çıkmayın. Evinizde bulunun sebat edin. Sen ne yapmak istiyorsun ya? Bizde size ne dedik. Kardeşim açtık Youtube’dan kanal Allah herkese imkan vermiş. Otur evinde bayram namazımızı kılalım seccadelerde oturalım dualara amin diyelim. Zikirlerimizi çekelim ölmüşlerimize dualarımızı gönderelim. Ondan sonra evimizde sabah namazımızı kılalım bayram sabahı namazları var onları kılalım.

“MİLLETE NİYE FİTNE SOKUYORSUN?”

Bayram namazını kılamıyorsan camide bayram sabahı namazı var nafileler var anlatacağım onları dinle. Milleti niye fitneye sokuyorsun. Ama şu var biz madem camide toplanamıyoruz o zaman zikirde ibadette toplanma imkanımız var. Bizde Youtube’da toplanacağız. Allah bizi mağdur etmez ki ibadette.”

[Kronos.News] 24.5.2020

Dövize yüzde 1 vergi: Bin dolar alan devlete 10 dolar ödeyecek

Gider Vergileri Kanunu’na ek bir madde eklenerek döviz alışverişine yüzde 1 oranında vergi getirildi. Böylece bin dolar alan 10 dolar vergi ödeyecek.

KRONOS -24 Mayıs 2020

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmi gazetede yayımlanan yeni düzenleme ile kambiyo muamelelerinde döviz satış tutarı üzerinden yüzde 1 vergi alınması karara bağlandı.

Gider Vergileri Kanunu’na ek bir madde eklenerek döviz alışverişine yüzde 1 oranında vergi getirildi. Böylece bin dolar alan 10 dolar vergi ödeyecek.

TÜSİAD Başekonomisti Zümrüt İmamoğlu, kambiyo vergisinin bütün dünyada sermaye kontrollerinin başlıca aracı olduğuna dikkat çekti. Uzmanlar da, vatandaşların vergi vermemek için elden dövizle ödeme yapmaya başlayacağı, işlemlerin kayıt dışına çıkacağı, tahtakale piyasasının tekrar hareketleneceği ve TL’nin kullanımı da bu karardan olumsuz etkileneceği uyarısı yaptı.

Sanayi Sicil Belgesi ve İhracatçı Birlikleri’ne üye olan patronlar ise bu döviz alıp satma vergisinden muaf tutuldu.

[Kronos.News] 24.5.2020

Devrik lider Ömer el-Beşir’in 4 milyar dolarlık malvarlığına el konuldu

Kuzey Afrika ülkesi Sudan’ın geçen yıl darbeyle indirilen ve hapse atılan eski devlet başkanı Ömer el-Beşir’in 4 milyar dolarlık malvarlığına el konulduğu belirtildi.

BOLD – 30 yılı aşkın bir süredir Sudan’ı yönettikten sonra geçen yıl askeri darbe ilen devrilen Ömer el-Beşir ile ilgili açıklamayı ülkenin yolsuzlukla mücadele eden kurumu yaptı.

Bloomberg’in haberine göre Yolsuzlukla Mücadele ve Rejimi Dağıtma Komitesi Sözcüsü Salah Manaa, “İlk verilerimize göre el-Beşir ve ailesinin farklı şirket ve binalarda ele geçirilen malvarlığı 3.5 milyar ile 4 milyar dolar arasında” ifadesini kullandı.

ULUSLARARASI CEZA DİVANINDA YARGILANACAK

Geçen yıl ülkede başlayan protestoların ardından askeri darbe ile görevden alınan el-Beşir, milyonlarca doları usulsüzce kişisel hesabına aktardığı gerekçesiyle hapse atılmıştı. 1989’dan 2019’a kadar ülkeyi yöneten el-Beşir, Darfur’un batısında insanlık suçu işlediği için Uluslararası Ceza Divanında yargılanacak.

[Bold Medya] 24.5.2020

Brüksel’in en etkili 100 kadınından biri seçildi

Aktivist Selma Aydoğan, virüs salgını nedeniyle geliştirdiği “Gözden Uzak Kalbe Yakın” projesiyle Brüksel’in en etkili 100 kadını arasına seçildi.

BOLD – Merkezi Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunan Fedactio Diyalog Platformu Başkanı Sema Aydoğan (33), korona virüs salgını sürecinde yaptığı faaliyetlerinden dolayı “Brüksel’in En Etkili 100 Kadını” arasına seçildi.

Belçika’da Hizmet Hareketi gönüllülerinin, Huzur Evleri’nde kalanlar ve onlara hizmet edenler için yapmış olduğu resim ve ikram kampanyaları W100 platformu tarafından ödüllendirildi.

“GÖZDEN UZAK KALBE YAKIN” PROJESİYLE

“Brüksel’de birlikte nasıl daha iyi yaşarız?” sorusuna cevap arayan etkili aktivist ve düşünürler tarafından kurulan W100, Sema Aydoğan’ın ‘Gözden uzak, kalbe yakın’ projesini toplumda birlikte yaşamaya katkısı nedeniyle ödüle değer gördü. Aydoğan’ı “Brüksel’in En Etkili 100 Kadını” arasında gösterdi. Aydoğan, projesinin ayrıntılarını anlattı.


[Bold Medya] 24.5.2020

Furkan Vakfı, Almanya’daki bayram namazı fotosuyla AKP’yi eleştirdi!

Adana’da teravih namazı için toplanan üyeleri polisin sert müdahalesine maruz kalan Furkan Vakfı, Almanya’nın izin verdiği Bayram namazı görüntülerini paylaşarak AKP’ye tepki gösterdi.

BOLD- Türkiye’de koronavirüs önlemleri kapsamında Bayram namazı dahil toplu tüm ibadetler hala yasak. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da, Ramazan Bayram namazını kılmak isteyenlere alternatif ibadet tavsiyesinden bulundu.

AÇIK ALANDA SOSYAL MESAFE KURALLARINA UYGUN

Almanya ise bayram namazı kılmak isteyen müslümanlara izin verdi. Açık alanda yüzlerce müslümanın katıldığı namaz sosyal mesafe kurallarına uygun kılındı.

BÖYLE HATIRLANACAKSINIZ!

Öte yandan, görüntüleri paylaşan Furkan Vakfı üyelerinden AKP hükumetine tepki yağdı. Vakıf üyelerinin geçen çarşamba Adana’da kılmak istediği Teravih Namazı polis tarafından basılmış, sert müdahalenin ardından 40 vakıf üyesi gözaltına alınmıştı. Hükumetin AVM’ler konusundaki hassasiyetini ibadethaneler için göstermediğini savunan Furkan Vakfı üyeleri, ‘Böyle hatırlanacaksınız’ etiketine yaptıkları paylaşımla tepkilerini sosyal medyadan dile getirdi.
[Bold Medya] 24.5.2020

Bülent Ortaçgil: Düşlediğim Türkiye başkaydı

Türk müziğinin duayen sanatçıların Bülent Ortaçgil Türkiye ile ilgili hayal kırıklığı yaşadığını, düşlediği ülkenin başka olduğunu söyledi.

BOLD – Yeni çıkan nehir söyleşi kitabı “Bu Su Hiç Durmaz” vesilesiyle konuşan Bülent Ortaçgil, “Diyanetin bütçesi Milli Eğitim’inkini solladığında sarsıldım ben sadece. Benim düşlediğim Türkiye başkaydı.” dedi.

“POLİTİK SIĞLIK BENİ YORUYOR”

“Daha eğitimli, daha demokrat, gelirin daha dengeli dağıldığı, iyi planlanmış modellere göre insanların meslek sahibi olabildikleri, dini etkileşimlerin azaltıldığı” bir Türkiye hayali kurduğunu belirten Ortaçgil, politik sığlıktan artık yorulduğunu ifade etti.

Güncel politikadan hiç hoşlanmadığını belirten Ortaçgil şöyle devam etti: “Şarkılarıma da yaklaştırmadım. Ne var ki politik tercihlerim tabii var ve yaşamda politika hep çok önemli. Nerede durduğumu sürekli tekrarlamaktansa sizler gibi okuduğunu anlayıp değerlendirenler düşünsün. Şu doğru; ben kendi partimi bulamadım hala. 50 yıldır her gün gazete okurum. Her seçimde isteksizce oy veririm ancak bu politik sığlık beni bozuyor artık.”

“DEVLET KİMİN DEVLETİ AŞİKAR”

Daha önce ilaç sektöründe çalıştığını, virüslere yabancı olmadığını belirten Ortaçgil, korona virüs nedeniyle tüm gördüğü manzaradan da korktuğunu söyledi. Cumhuriyet’e röportaj veren Ortaçgil, “Bence devlet işin sağlık bölümünü iyi becerdi. Ne var ki sosyal politikalar kötü çuvalladı. Devlet kimin devleti çok aşikâr. Türkiye’de unutturulan sınıfsal bilinç umarım filizlenir. Şu anda can derdine düşenler azaldı çoğunluk haklı olarak para derdinde. Ben ilaç endüstrisinde çalıştım. Virüs işine yabancı değilim. Yaşam tabii değişecek yoksa ölürüz bu kadar basit. Arkadaşlarımla çalmayı ve deniz kıyısında olmayı özledim en çok. Ben gördüğümden çok korktum arkadaş! Cahillik tehlikeli. Tek kazancımız bence dayanışma duygusunun hala var olması.” ifadelerini kullandı.

Söyleşinin tamamı 

[Bold Medya] 24.5.2020

Köln’deki ünlü kilisede kılınan bir bayram namazı

Almanya’nın Köln şehrindeki kilisede 1965 yılında bir bayram namazı kılındı. 700 Türk işçinin katıldığı namaz, gazetelere ‘tarihi gün’ diye yansıdı.

BOLD – Köln’deki tarihi Dom Kilisesi’nde 1965 yılında kılınan Ramazan Bayramı namazı, demokrasinin, hoşgörünün, gurbetteki insanları anlamanın ve dinlerini yaşamalarına izin vermenin en güzel örneklerinden biri olarak tarihi bir anlam taşıyor.

@diaspora_turk adlı Twitter hesabından paylaşılan bilgilere göre 1965 yılının ilk günlerinde Köln’deki Türk işçilerinin tatlı bir telaşı vardır. Yaklaşan Ramazan Bayramı için bayram namazını kılacakları geniş ve kapalı bir mekan ararlar. Düşünüp taşınırken akıllarına birden sürekli önünden geçip gittikleri tarihi Dom Katedrali gelir. Hem yeterince büyük hem de en nihayetinde bir ibadethane diye düşünürler. Olurdu olmazdı derken inşası 632 yıl süren, Katolik dünyasının en önemli merkezlerinden biri olan Dom Katedrali’nde bayram namazı kılmak için girişimlere başlarlar.

KATEDRAL YÖNETİMİNDEN BİR ÜYE İZİN VERİR

Hemen işçilerden bir heyet oluşturulur. Katedrale giderek isteklerini iletirler ve çok geçmeden talepleri bir şekilde Kardinal Frings Denkmal’a kadar ulaşır. Katedral’de namaz kılınması fikri ilk başta şaşkınlıkla karşılanır, hatta tartışmalar çıkar. Aslında Türk işçiler arasında da bu fikri kabul etmeyenler vardır. Ancak katedral yönetiminden bir üyenin kararıyla beklenen izin çıkar.

“NAMAZLIK VE BATTANİYELERİNİZLE, TEDARİKLİ GELİNİZ”

3 Şubat 1965 günü bayram namazı Dom’da kılınacaktır. Yusuf Topçu ve İbrahim Toparslan’ın başını çektiği heyetin önünde iki hafta vardır. Bu haberi Köln’deki 15 bin Türk’e duyurmaları gerekmektedir. Her gün defter yapraklarına el yazıyla 50-60 tane ilan yazıp Türk işçilerin kaldığı yurtlara dağıtıp, fabrikaların duvarlarına asarlar. Bir bisiklete binerek tüm Köln’ü birkaç gün içerisinde dolaşırlar. İlanlarda herkesin hazırlıklı olarak en münasip şekilde gelmesi rica edilir.

Ve beklenen bayram günü gelir. Günlerden çarşambadır… Türk işçileri tıraşlarını olmuş, takım elbiselerini giyinmiş halde Dom’da toplanmaya başlarlar. Yanlarında getirdikleri gazete ve örtülerle heykellerin üzeri kapatılır.

3 Şubat 1965 günü Dom’un kuzey yakasında yaklaşık 700 kişiyle bayram namazı kılınır. O an orada katedral görevlilerinin dışında ne olup bittiğini merakla izleyen gazeteciler ve çok sayıda Alman da vardır. Namaz biter, bayramlaşılır, küçük ikramlar yapılır.

GAZETE MANŞETLERİ: TARİHİ BİR GÜNDÜ, DOM’DA EZAN SESİ

Birkaç gün sonra Kölnische Rundschau “tarihi bir gündü” manşeti atar. Die Zeit, “Haçlı Seferi’ne gidenlerin uğurlandığı Dom’da ezan sesi” diye başlar yazısına ve şöyle der: “Türk işçiler Dom’da bayram namazı kıldılar. Giderken kilisenin yardım kutusuna para atıp öyle gittiler.”

Birkaç gün sonra Kölnische Rundschau “tarihi bir gündü” manşeti atar. Die Zeit, “Haçlı Seferi’ne gidenlerin uğurlandığı Dom’da ezan sesi” diye başlar yazısına ve şöyle der: “Türk işçiler Dom’da bayram namazı kıldılar. Giderken kilisenin yardım kutusuna para atıp öyle gittiler.”

[Bold Medya] 24.5.2020

RTÜK Başkanı Saray’daki küçük bir grubun talimatına göre hareket ediyor!

Eski RTÜK üyesi, gazeteci Faruk Bildirici, RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in Saray’da küçük bir grupla birlikte çalıştığını söyledi. “Cumhurbaşkanlığı’ndan gelen kamu spotları, kurulda görüşülmeden Ebubekir Şahin televizyonlara gönderiyor” dedi.

BOLD – RTÜK için “Siyasi iktidarın arka bahçesi” diyen Bildirici, Cumhurbaşkanlığından gelen kamu spotlarının kurulda görüşülmeden televizyonlara gönderildiğini ifade etti.

RTÜK’ün tartışmalı kararlarına ilişkin Cumhuriyet’ten Nagihan Yılkın’a konuşan eski RTÜK üyesi, gazeteci ve medya ombudsmanı Faruk Bildirici, RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in Saray’ın talimatıyla hareket ettiğini söyledi.

Kamu spotları ve zorunlu yayınlar konusunda da eleştiride bulunan Bildirici, “Cumhurbaşkanlığı’ndan gelen kamu spotları, kurulda görüşülmeden Ebubekir Şahin televizyonlara gönderiyor. Kurallar ve yönetmeliklerin onlar için bir önemi yok “ dedi.

GÜNLÜK 230 AVRO HARCIRAHLA BİRBİRLERİNİ AĞIRLIYORLAR

Bildirici, “RTÜK Başkanı üç ayrı yerde görev yapınca kamu kaynaklarını haksız yere cebe aktarmalarına itiraz etmiyorlar ya da Nurullah Öztürk’ün reklam kurulunda ikinci bir görev almasını itiraz etmiyorlar. Dış ülke gezilerinde RTÜK üyelerinin günlük harcırahları 230 Avro. Sürekli dış gezilere gidip birbirlerini ağırlıyorlar” ifadelerini kullandı.

SARAY’DA KÜÇÜK BİR GRUBUN TALİMATLARINA GÖRE DAVRANIYOR

Bildirici, “Sarayda küçük bir grup ile birlikte çalışıyor, onların talimatlarına göre davranıyor ve RTÜK şu anda siyasi iktidarın bir arka bahçesidir” eleştirisinde bulundu. Bildirici, AKP’nin kontrolündeki RTÜK’le ilgili eleştirilerini şu sözlerle sürdürdü:

“RTÜK Başkanı Bekir Şahin baştan söylediği sözün arkasında duramadı. İlk söylediğinde Sevda Noyan’ın programında bir suç görmüyordu ve hatta darbecileri sevindiren bir ceza olmaması gerektiğine yönelik şeyler söylemişti. O zaman cezalandırmadan yana olmadığı çok açıktı. Ülke TV ve program sunucu tarafından yapılan özür açıklamasını da gerekçe gösterdi. Belli ki o özürlere de dayanarak ceza vermemekten yanaydı. Sonra tavrı değişti hem de 180 derece değişti . Neden? Çünkü, kamuoyundan ciddi bir tepki geldi. Bu tepkinin karşısında Bekir Şahin değil, Ebubekir Şahin’e talimat veren insanlar duramadılar. Çünkü Şahin, kendi başına davranmıyor bu çok açık ve net. Sarayda küçük bir grup ile birlikte çalışıyor, onların talimatlarına göre davranıyor ve RTÜK şu anda siyasi iktidarın bir arka bahçesidir. Böyle bakınca da zaten kanallar, ceza verilecek kanallar ve korunacak kanallar olarak ikiye ayrılıyor. Ülke Tv de öyle bir kanaldı ama kamuoyundan gelen tepki karşısında duramadı, muhtemelen uyarıldı ve uyarılınca da geri adım attı.”

RTÜK ADİL DEĞİL

Can Ataklı’ya 5 program durdurma cezası veriliyor, Nihat Sırdar’ın, bir izleyicinin ‘Bira’ ile ilgili paylaşımı okuması üzerine 3 kez yayın durdurma cezası veriliyor. Ülke TV’de de 50 kişinin öldürülmesi ve komşularla ilgili listeler tutulmasından söz edilen bir programa ise 3 kez program durdurma cezası veriliyor. Burada RTÜK’ün adil olmadığı çok net.

ERDOĞAN’DAN BİR KINAMA DUYMADIM

(Sevda Noyan’ın sözleriyle ilgili Ülke TV’ye verilen ceza) Üst sınırdan ceza verilmesi gerekirdi. Burada sadece RTÜK’ün tavrı değil, ilk başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere ülkeyi yöneten bütün siyasetçilerin de tavrını eleştirmek gerek.  Çünkü en küçük bir olayda hemen ayağa kalkıp eleştiri yağmuruna tutan insanlar bu konuda fikirlerini söylemediler.  Ben Sevda Noyan’ın söylediği  sözlerle ilgili AKP yöneticilerinden ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan bir kınama duyamadım. Olayın temelinde ülkeyi şu anda yönetenlerin maalesef bu tavırlara onay vermesi , bir şekilde görmezden gelmesi  yatıyor. Şu anda AKP yöneticileri ve AKP Genel  Başkan Yardımcısı Mahir Ünal,  sosyal medyada kimseye hakaret edilmemesi ayrımcılık yapılmaması gibi sosyal medya ilkeleri hazırladı. Elbette böyle şeylerin yapılması doğru ama bir takım insanları kurşun dolu kavanozlarla hedef gösteren paylaşımlara ne bir eleştiri ne bir görüş ortaya koyuyorlar. O zaman da insan ‘bu tür görüşler ve davranışlar nereden cesaret alıyor’ diye kuşkulanıyor”

[Bold Medya] 24.5.2020

Bayram günü bir çocuk daha hapse girdi

Bu sabah tutuklanan HDP’li meclis üyesi Gönül Aslan ve 3 yaşındaki oğlu Dilgeş Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.

BOLD – Ramazan Bayramının ilk günü bir çocuk daha demir parmaklıklar ardına konuldu. Gözaltındaki annesi Gönül Aslan ile birlikte eve gitmek için sabah saatlerine kadar Diyarbakır Adliyesi’nde bekleyen 3 yaşındaki Dilgeş, tutuklama kararının ardından hapse girdi. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı Kürt soruşturmaları kapsamında gözaltına alınanlar arasında bulunan Bağlar Belediyesi Meclis üyesi Gönül Aslan, 11 kişi ile birlikte örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı.

“EVE GİDELİM”

Rosa Kadın Derneği hakkında başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan Aslan, dün öğleden sonra saat 15.00’te adliyeye sevk edildi. Aslan, tutuklama istemiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk edildi. Aslan’ın ifade işlemlerinin iftardan sonraya bırakılması üzerine Dilgeş iftardan sonra saat 20.00’da adliyeye geldi.

MA’nın haberine göre sabah saat 05.00’e kadar bekleyen Dilgeş’in tek isteği annesiyle birlikte eve gitmekti. Ancak, Dilgeç’in bu isteği gerçekleşmedi. Dilgeş’in annesi Rosa Kadın Derneği üyesi olması ve HDP’nin düzenlediği eylem ve etkinliklere katılması gerekçeleriyle tutuklandı. Dilgeş de annesiyle birlikte Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’ne götürüldü.

EVDEKİ ÇOCUĞU BÖBREK HASTASI

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, Dilgeş’in olduğu videonun görüntüsünü sosyal medya hesabında paylaştı. Beştaş, “3 buçuk yaşındaki Dilgeş bizimle beraber adliyede bekliyor” ifadeleriyle birlikte paylaştığı görüntüde Dilgeş’in “Eve gidelim” dediği görülüyor. Eşi yurt dışında olan 3 çocuk annesi Gönül Aslan’ın bir çocuğunun böbrek hastası olduğu öğrenildi.

En son açıklanan resmi rakamlara göre Türkiye cezaevlerinde 780 bebek ve 0-6 yaş arası çocuk, anneleriyle birlikte cezaevinde bulunuyor.

[Bold Medya] 24.5.2020

Yeni alarm… Hiç olmayan şehirlerden yeni vaka haberleri geliyor

30 gündür corona virüsü (Covid-19) vakası görülmeyen Bingöl'de, bazı kişilerin test sonucu pozitif çıktı. Pozitif vaka çıkanların temasta bulunduğu kişiler filyasyon ekipleri tarafından belirlenerek tedbir alındı. Elazığ'da da uzun süre sonra dün yeniden vaka görülmüş ve şehre dışarıdan gelen bir kişide tespit edildiği açıklanmıştı. Artvin'de de bir ay aradan sonra önceki gün 4, Rize'de ise 21 Mayıs'ta yeni bir vaka kayda geçmişti.

Corona virüsüyle mücadele kapsamında “Evde Kal” çağrısına uyulmasıyla son bir aydır yeni vakanın görülmediği Bingöl'de, bayram için şehir dışından 4 günlük kısıtlama öncesi kente gelen bazı kişilerin testi pozitif çıktı. Bunun üzerine İl Sağlık Müdürlüğüne bağlı filyasyon ekipleri sahada çalışma yaptı. Yapılan çalışma ile yeni vakalar ile birlikte temas ettiklerinin kontrol altına alındığı öğrenildi.

BİR AYDIR VAKA YOKTU

Kısıtlama öncesinde kente gelenlerin 14 gün süreyle kimseyle temas etmemesi istenirken, bayram sonrasında da tedbirin elden bırakılmamasının önemli olduğu vurgulandı.

Son bir aydır yeni vakaların olmadığını ancak şehir dışından gelen vatandaşların birkaçının testinin pozitif çıktığını belirten İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Mehmet Emin Gündoğdu, vakaların ve temasların kontrol altına alındığını söyledi.

“MAALESEF KISMİ ARTIŞ”

Gündoğdu, “Pandemi sürecinde tüm sağlık çalışanlarımızın göstermiş olduğu gayretle son bir aydır salgın ilimizde kontrol altında tutulmuştu ancak şehir dışından gelen vatandaşlarımızla beraber son birkaç gündür maalesef kısmi artışlar görülmekle beraber, bunlar da filyasyon ekiplerimizin ve hastane çalışanlarımızın yoğun bir gayretiyle tekrar kontrol altında tutulmuştur” dedi.

“ÖNEMLİ” DİYEREK UYARDI

Bayram sonrasında da tedbirlere uyulması gerektiğinin altını çizen Gündoğdu, “Bayram sonrası da vatandaşlarımızın kontrollü sosyal mesafe ve tedbirlere uymasıyla salgın kontrol altında tutulabilir, istenilen düzeyde salgını götürebiliriz. Özellikle 1,5 metre kuralına uyulması ve maske takılmasına dikkat edilmesi şart ve bizler için önemli” ifadelerini kullandı.

[Samanyolu Haber] 24.5.2020

Ölen askerin ailesi anlattı

Van’da askerlik yapan Ahmet Türeli, geçen hafta nöbetteyken yaralı halde bulundu. Kaldırıldığı hastanede ölen Türeli'nin ailesi, "Bize intihar ettiği söylendi, fakat ben buna inanmıyorum. Kardeşim terhisine az kalmıştı. Bu ayın 31’de gelecekti. Biletini bile kesmiştik. Herhangi bir sıkıntısı yoktu" dedi. Aile, Türeli'nin göğsünden üç kurşunla vurulduğunu belirtti.

Van’da askerlik yapan Muş’un Malazgirt ilçesi doğumlu 21 yaşındaki Ahmet Türeli, bir hafta önce nöbette olduğu sırada ağır yaralı halde bulundu ve kaldırıldığı hastanede öldü. Terhisine az bir süre kalan Türeli’nin ihtihar ettiği iddiasına ailesi tepki gösterdi.

Göğsünün sol üst tarafında üç adet G-3 (Piyade tüfeği) kurşunuyla yaralandığı belirtilen Türeli, Van Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. İki gün sonra Van’dan Ankara Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne (GATA) sevk edilen Türeli, dün sabah saatlerinde öldü. Cenazesi Malazgirt’te getirilen Türeli, bugün Bahçe Köyü’nde defnedildi.

‘DAVANIN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ’

Ağabey Fecri Türeli, kardeşinin intihar etmediğini, öldürüldüğünü öne sürdü: “Kardeşim sol göğüs üstünden, kalbe bir santim kala G-3 ile 3 mermiyle vuruldu. Bize intihar ettiği söylendi, fakat ben buna inanmıyorum. Kardeşim terhisine az kalmıştı. Bu ayın 31’de gelecekti. Biletini bile kesmiştik. Herhangi bir sıkıntısı yoktu. Neden intihar etsin ki? Bu olay bir hafta önce yaşandı. Dün sabah yaşamını yitirdi. Bugün defnettik. Kesinlikle bunun intihar olmadığını düşünüyoruz ve bununla ilgili gereken soruşturmayı açacağız. Davanın takipçisi olacağız.”

[Samanyolu Haber] 24.5.2020

Hayat orucu ve Bayram [Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan]

İlkokul ve ortaokulda dünyanın yuvarlak olduğu gemi örneğiyle anlatılırdı. Çok uzaklardan gelen bir geminin önce bacası, sonra güvertesi, sonra her tarafı görülür. Demek dünya yuvarlak ki bu şekilde görünüyor, eğer dümdüz olsa o zaman aynı anda geminin bütünü görünürdü. Bunun gibi “Her gelecek yakındır” prensibince daha önceden bilinen, duyulan, öğrenilen şeyler bugün de aynen geçerli, bugünün insanları da bunları yaşıyorlar, yaşayacaklar. İnsan, doğuyor, büyüyor, ihtiyarlıyor. Bu prensip hepimiz için geçerli, biz de, başkaları da öleceğiz.

Gemi misalinde olduğu gibi, işte bu da bize bu dünyanın geçici olduğunu, herkesin belli bir süre kalıp gittiğini açık seçik gösteriyor.

Evet bir bayramı daha idrak ediyoruz. Bu ne anlama geliyor? 30 gün oruç tutuluyor, sonunda da bayram geliyor. Yani Yüce Yaratıcı böyle bir sistem yaratmış. Eğer siz nefsinize sahip çıkar oruç tutarsanız, belli sıkıntılara katlanırsanız sonunda sevineceksiniz, bunlar geçecek ve bayramı göreceksiniz. Bu durum böyle devam ediyor. Yaşadığımız hayat da bir bakıma oruç gibidir, ama tutulursa, dikkat edilirse. Okuduğumuz öğrendiğimiz şeyler, Allah’ın emirleri olarak yerine getirilirse bu hayat orucunun da sonunda bir bayram olacak. Fakat bu bayram şu anda yaşanılan üç günlük süreli bir bayram gibi değil, kalıcı sonsuz bir zaman diliminde yaşanacak bir bayram. Allah’ın emirlerine uyarak, bunların da kazançlarıyla o zaman bayram üstüne bayramlar yaşanacak ötelerde inşallah. Allah muhafaza, aksi durumda ise kelimelerle ifade edilemeyen matemler.

Gelin bu bayramda bir yandan sevinelim, diğer yandan bunları da düşünerek hayat orucu içinde olduğumuzu ve bunun neticesinin de inşallah cennet olduğu müjdesini hatırlayalım. Rabbim bizleri umduklarımıza nail, korktuklarımızdan da emin eylesin, ahiret endeksli, Rabbin rızası endeksli, cennet düşünceli bir hayat yaşamaya nail eylesin.

Hayat denilen muammayı iyi anlamak, yani çözmek gerekiyor. İnsanın yaradılışı, insan organlarının mükemmelliği, asla tesadüfe bırakılamayacak bir şekilde mutlaka bir Yaratıcısının olduğu aşikardır. Dış alemde gördüğümüz her canlının her bitkinin, her olayın, gezegenlerin, güneşin, ayın, Samanyolu’nun bunların hiçbirisinin gelişigüzel tesadüf olamayacağı aşikarsa,- ki aşikar-, o zaman bizi yaratan Yüce Yaratıcının da bu yaratmasının altında bir hikmet yatmaktadır. İnsan bu muammayı okumaya, çözmeye çalışmalıdır. Mademki beni yaratan birisi var, -ki var-, benden istedikleri var, -ki var- başımıza her şey gelebilir bunlar kaderdir, kadere inanarak bunları karşılama, ama esas enerjimizi öbür âleme göre endeksliyerek yaşamamız çok önemli. Çünkü burası çok kısa bir süre, ama öbür alem kalıcı buyruluyor.

97 yaşında felsefe profesörü Herbert Fingarette bir mülakatında; “Hayatla ilgili, ölümle ilgili çok kitap yazdım, ama bir türlü hayatı ve ölümü çözemedim” diyor. Çünkü yaratıcı bilinmeden, onun zatî sıfatları, varlığı, tam anlaşılmadan ne hayatın anlamı anlaşılabilir ne de ölümün ne anlama geldiği. Ama biz elhamdülillah bu durumu çözmüşüz, çözmeye çalışıyoruz. Rabbimiz lütfetmiş, anlamışız, anlamaya çalışıyoruz. O zaman bize düşen, bu gerçeklere uygun davranışlar içinde olmamız. Başka insanları da, öncelikle en yakınlarımız olmak üzere, bu hakikatler hakkında uyarmamız, yani yaşatma ideali içinde bulunmamız çok önemli.

Tıp fakültesinde asistanken, genç bir anne baba yanlışlıkla klorak içmiş ve yemek borusu yanmış olan çocuklarını hastaneye getirmişlerdi. Onlara belli bir zaman sonra tekrar gelmelerini ve yanan bu yemek borusunu yavaş yavaş genişletmek için sonda koyacağımızı söylemiştim. Bir pazar günü geldiler. Ben sondayı yemek borusuna yavaş yavaş ve dikkatli bir şekilde yerleştirdim. Bunun bu şekilde bir saat kalması gerekiyor ki yapışan yerleri açsın, genişletsin. Sonra bazı işlerim için kliniğe gittim. Geri döndüğümde bir köşede bu anne babanın ağladığını gördüm. Niye ağlıyorsunuz dedim. “Bu çocuk ölürse biz ne yaparız, biz yaşayabilir miyiz, dünyamız altüst olur” dediler. Ben de evet şu anda tedavileri yapılıyor, bununla da genişlemezse daha sonra bunun ameliyatı da var, merak etmeyin dedim. O anda zamanım da müsait olduğu için yanlarına oturdum. “Evet bu yapılması gerekenlerin hepsi sırasıyla yapılacak ve çocuğunuz da kurtulup normal hayatına devam edecek inşallah” dedim. “Ama bir komplikasyon olarak Allah korusun istenilmediği halde vefat ederse, evet üzüleceksiniz, ama asla söylediğiniz gibi artık bizim için de hayat bitti moduna girmeyeceksiniz, çünkü bu da bir kaderdir. Bir de bu dünyanın sonunda öbür alem var, öbür alem kalıcı bir alem, işte orada çocuğunuzla tekrar buluşacaksınız, ve sonsuz bir hayat yaşayacaksınız. Ama öbür alem için de mutlaka şimdiden hazırlık, plan yapmak gerekiyor ki hem birlikte olunabilinsin öbür alemde, hem de huzur içinde inşallah!”  demiştim. Anne baba bana “Sizin bu anlattığınız şeyleri ilk defa duyuyoruz hayatımızda. Ne kadar rahatlattınız bizi. Çok teşekkür ediyoruz.” diyerek çocuklarıyla beraber ayrılmışlardı.

Kur’an-ı Kerim’de “kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın”(Bakara, 195) buyuruluyor. Yani asıl hedefi daima gözümüzün önüne alarak hayatı Kur’an ve sünnet yörüngeli yaşama, eşya ve hadiseleri Kurani makuliyet içinde değerlendirirsek inşallah kendimizi tehlikeye atmamış oluruz.

Sizlere bayramla ilgili değişik şiirler, bayram türküleri yazacaktım ama bunların neredeyse hepsi de üzüntülü, gurbet endeksli, insanın elde edemediği şeyler karşısında keşke onlar da olsaydı, şunlar olmasaydı şeklinde olduğu için hiçbirini bu yazıya almadım. Çünkü bayramın hakkı üzülme değil sevinme, sevinç içinde olma, yaşama sevincini yakalayabilme. Bu sevinç yakalanınca Allah’ın izniyle o zaman engeller çok rahat bir şekilde geçilir ve hedefe doğru giden yolda yanlışlar yapılmamış olur.

Dün geçmiş, yarın şimdilik yok, ama bugün elimizde. Fırsat varken yaşama sevinci içinde bu günü değerlendirelim. Her gün çok daha anlamlı, çok daha değerli, çok daha verimli yaşayalım. Kendimiz yemesek de başkalarına yedirmeye, kendimiz giymesek de başkalarına giydirmeye, kendimiz üzülsek de başkalarını sevindirmeyi gayret edelim. Bunların her birisi bizim için bir kazanma kuşağı. Nasıl ki fiziki egzersizleri yaparak eklemlerimizin ve kaslarımızın sağlıklı kalmasına çalışırız, vücudumuz sağlıklı olur, Aynen bunun gibi yaşatma ideali doğrultusunda da devamlı çalışabilirsek, kendimizi geliştirirsek, bu egzersiz de bizim Allah’ın izni ile ma’nevi yönümüzü geliştirecek ve karşılığını da öbür tarafta göreceğiz. İnsanlardan hiçbirşey beklemeden, esas beklenilmesi gereken O’ndan bekleme, Allah’tan bekleme.

İçinde bulunduğumuz konjonktür (zulümler,haksızlıklar,virus..) veya bundan sonra bulunacagimız durumlar bizi çok farklı hadiselerle karşı karşıya getirebilir. Problem üstüne problem, dert üstüne dert yaşayabiliriz. Bütün bunlar karşısında, iman, ümit, azim, kararlılık ve sabırla bunları aşmalıyız, aşarız da Allah’ın izniyle. Bizden öncekilerin bunlardan daha ağırlarını yukardaki prensiplerle çözdüklerini, bu hayat oyununun karşılığını öbür alemde almak endeksli, Allah’ın rızasını kazanma esaslı, bu yarışı tamamladıklarını görüyoruz. Biz niye olmayalım ki onlar gibi. Haydi gelin bu bayramda esas öbür bayramı kazanabilmenin plan ve programlarını yapalım, birbirimize yardım edelim, aktif-ümit ve aktif-sabırla, iman, azim ve kararlılıkla hedefimize ulaşalım. Ki bizi Yaradan da bunun için yaratmış; “Ben, cinleri ve insanları ancak ve yalnız bana ibadet etsinler (her şeyi Benden bilip, Benden isteyip, Benden beklesinler ve her konuda hükümlerimi yerine getirsinler) diye yarattım.” (Zâriyât, 56)

Herkesin ramazan bayramını kutlar, Rabbimden, O’nun rızasını kazanma endeksli, dünyanın her yerinde cereyan eden zulüm ve adaletsizliklerin, salgın hastalıkların biran önce bitmesini, insanlığın bundan sonra, birbirini anlayarak, birbirini kabul ederek,barış adacıklarından oluşan bir dünyada, kavgasız, savaşsız,adalet içinde  yaşamayı ve böyle bir dünyayı gelecek nesillere miras bırakabilmeyi lütfetmesini niyaz ederim.

[Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan] 24.5.2020 TR724

CHP’li Özdemir’in avukatı: Tutuklamak için suçlamayı değiştirdiler

Banu avukatı Süleyman Karadağ, yöneltilen “Halkın dini değerlerini aşağılama” suçlamasının tutuklama için değiştirildiğini söyledi.

KRONOS -24 Mayıs 2020

CHP’li Banu Özdemir, İzmir’de camilerin hoparlörlerinden yayınlanan Çav Bella marşını sosyal medya hesaplarından yayınladığı gerekçesiyle dün tutuklandı. Banu avukatı Süleyman Karadağ, yöneltilen “Halkın dini değerlerini aşağılama” suçlamasının tutuklama için değiştirildiğini söyledi.

Türk Ceza Yasası’nın 216’ncı maddesi, Banu Özdemir’in tutuklanması nedeniyle yine gündemde. Banu Özdemir, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının açıklamasında söz edilen “dini değerleri alenen aşağılamak” (216/3) suçlamasıyla değil, aynı maddenin ilk fıkrasıyla, “halkın bir kesimini diğer kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” iddiasıyla (216/1) suçlanıyor.

“TUTUKLAMAK İÇİN SUÇLAMA DEĞİŞTİRİLDİ”

T24’e konuşan Özdemir’in avukatı Süleyman Karadağ Banu Özdemir’e yöneltilen “Halkın dini değerlerini aşağılama” suçlamasının değiştiğini söyledi.

Karadağ, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Özdemir hakkında “Dini değerleri alenen aşağılamak” suçunu işlediği gerekçesi ile soruşturma başlatıldığını duyurmasına rağmen müvekkilinin Türk Ceza Kanunu’nun 216/3 maddesinden değil 216/1’den tutuklandığını ifade etti.

Karadağ bunun gerekçesini de şöyle yorumladı:

“TCK 216/1’da düzenlenen bu suçun yaptırımı 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezası olup; isnat edilen suçun cezasının üst sınırının müvekkilimin tutuklanması için yeterli olmadığını fark eden soruşturma makamı, isnadını değiştirerek soruşturmayı TCK 216/1 maddesine çevirmiş ve böylelikle suçun üst sınırı 3 yıl hapis cezasına çıkarılmıştır. Aslında müvekkilimin tutuklanmasına işte tam da bu anda karar verilmiş sonrası mizansene dönüşmüştür.”

TCK 216/1 maddesindeki düzenleme “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” diyor.

“VİDEOLAR SOSYAL MEDYADAN İNDİRİLDİ”

Banu Özdemir’in mahkemesindeki savunmasında “Çav Bella” isimli şarkının çalındığını yerel basında yapılan haberler ve paylaşılan videolardan öğrendiğini söylüyor. Telefon incelemesinde de Özdemir’in paylaştığı videoları söylediği gibi sosyal medyadan indirdiği teyit ediliyor.

Banu Özdemir’le karantina nedeniyle cezaevinde henüz görüşmediğini ifade eden avukat Süleyman Karadağ, İzmir 3. Sulh Ceza Mahkemesi’ne Banu Özdemir’in tutukluluğuna itiraz dilekçesini sunuyor.

CEZAEVİNDE KARANTİNADA

Şakran Cezaevi’nde Covid-19 testi uygulandığı için Banu Özdemir’in karantinada tutulduğunu ifade eden avukat Karadağ, itirazın en geç gelecek hafta çarşamba günü karara bağlanması gerektiğini söylüyor.

ÇALAN KİŞİ BULUNAMADI

Diğer yandan camilerin sistemine girerek Çav Bella şarkısı çalan kişi ya da kişiler henüz yakalanmış değil. İzmir emniyeti kamera kayıtlarının incelendiğini açıkladı.

[Kronos.News] 24.5.2020

Şirketler ‘ev ofisi’ sevdi, plazalar geçmişte mi kalacak?

Şirketler, salgın sırasında uygulanan evden çalışma modelinin ‘daha az maliyetli’ olduğunu keşfetti. Yöneticiler, bu modele krizden sonra da devam etmeyi düşünüyor. Ana sebep plazalara ödenen yüksek kiralar. Ama evden çalışma işçilere kaybettiriyor; mesailer ortalama 2-3 saat uzadı.

KRONOS -24 Mayıs 2020

Kimileri için yüksek katlı ofis binaları güç ve modernitenin özü, kimileri plazaları ucube olarak görüyor. Nasıl görülürse görülsün, korona virüsü salgını başladığından beri plazalar sessizliğe gömüldü; bu binalardaki ofislerde çalışan binlerce kişi aylardır tüm işlerini evden yapıyor.

Birkaç aydır uygulanan “ev ofis” sistemi, plazaların ne kadar gerekli olduğuna dair soru işaretleri yaratmaya başladı. Şimdiden bir çok şirket yöneticisi, “daha az maliyetli olduğunu” keşfettikleri evden çalışmayı, krizden sonra da devam ettirmeyi düşünüyor.

Alman Spiegel dergisine konuşan İngiliz bankası Barclays’ın başkanı Jes Staley de böyle düşünenler arasında. Steley, ’ev ofis’ modeli sayesinde şirketlerin, şehirdeki pahalı ofis kiralarından kurtulabileceğini düşünüyor. Bankanın lüks ofisleri Londra’nın bankacılık bölgesi Canary Wharf’da. Staley, bir binaya 7 bin kişiyi doldurmanın, “geçmişte kalacağını” söylüyor.

Birçok uluslararası şirket de benzer görüşte. Fransız otomobil üreticisi PSA, üretim bandında görevli çalışanlar dışında kalanlar için evden çalışma modelini yeni bir yöntem haline getirmeyi planlıyor.

Sosyal ağ Twitter’ın CEO’su Jack Dorsey de çalışanlara gönderdiği e-postada, Covid-19 salgını nedeniyle uygulanan kısıtlamalar sona erdikten sonra da evlerinden kalıcı olarak çalışabileceklerini duyurdu.

ABD danışmanlık firması Edelman’dan Cydney Roach, şu anda yaşanan bu gelişmelerin iş dünyasını tam olarak nereye götüreceğinin henüz belli olmadığını söylese de gelecekte esnek çalışmanın yaygınlaşacağını düşünüyor.

Borsacı Numis Securities’in eş başkanı Alex Ham ise İngiliz gazetesi The Telegraph’a verdiği demeçte, “Asla normale dönülmeyecek” diyerek pazartesiden cumaya ofise gitmenin “geçmişte kaldığını” belirtiyor.

Bu eğilimi, emlak devi Cushman & Wakefield’in Nisan ayında yaptığı çalışma da doğruluyor. Dünya çapında 300 şirketin katıldığı araştırmanın sonucu çarpıcı: Ankete katılanların yüzde 89’u, evden çalışma modelinin korona salgını sona erdikten sonra da devam edeceğini düşünüyor.

İngiliz Warwick Üniversitesi’nden bilim insanları Clare Lyonette ve Beate Baldauf, bu eğilimin hem şirketlere hem de çalışanlara fayda sağlayabileceği görüşünde. Onlara göre birincisi şirketler şehir merkezindeki korkunç yüksek kiralardan kurulacak, ayrıca çalışanların daha az devamsızlık yapacak ve bu da verimi artıracak.

Ancak, iki araştırmacı, uzun süreli evden çalışmanın risklerine de dikkat dikkat çekiyor ve evden çalışmanın şirketlerdeki ‘topluluk hissi’ üzerinde olumsuz bir etki yaratabileceğini vurguluyorlar. Çalışanların şirkete karşı aidiyetinin azalabileceğini belirten Lyonette ve Baldauf, uzun vadede bunun verimliliği düşüreceğini belirtiyor.

Krizden sonra da evden çalışma modeli devam ederse, bundan en çok çalışanların zarar edebilir. VPN erişimi sunan teknoloji şirketi NordVPN’in açıkladığı verilere göre, çalışanlar korona krizi sırasında evden çalışırken daha fazla mesai yaptı: Fransa’da mesailer ortalama iki saat, ABD’de ise ortalama üç saat uzadı.

[Kronos.News] 24.5.2020

Döviz ve altın satışında vergi arttı

Bankaların çıkardığı ve vergisi düşük olduğu için daha çok mevduat yerine tercih edilen finansman bonoları ile döviz ve altın alımında alınan vergiler yükseltildi. Döviz ve altın alım satımında Banka Sigorta ve Muamele Vergisi binde 2’den yüzde 1’e yükseltildi.

BOLD – Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı kararnameye göre, finansman bonosundan alınan yüzde 10 düzeyindeki vergi yüzde 15’e çıkarılarak, mevduatın vergisi ile eşitlendi. Döviz ve altın alım satımında uygulanan Banka Sigorta ve Muamele Vergisi de (BSMV) “binde 2″den “yüzde 1.0” düzeyine yükseltildi.

Koronavirüs salgınının ekonomik etkilerini en aza indirme gerekçesiyle, kaynak sağlamak üzere yapılan düzenlemeler bugünden itibaren geçerli olacak.

BİREYSEL YATIRIMCILARI ETKİLEYECEK

Yeni düzenlemeler ile, finansman bonolarında son dönemde bankaların kısa vadeli finansman bonolarını gittikçe artan bir şekilde mevduata alternatif bir finansman kaynağı olarak kullanması, vergi kaybına neden olduğu gerekçesiyle, bireysel yatırımcıların kısa vadeli mevduattan ve finansman bonolarından elde ettiği faize uygulanan stopaj oranı eşitlenmiş oldu. Kurumsal yatırımcılar için ise finansman bonolarında stopaj oranı yüzde sıfır olarak uygulanmaya devam edecek.

Banka Sigorta Muamele Vergisi’nde ise, altın ve döviz almak isteyenlere, banka, yetkili müessese (döviz büfeleri) ve diğer finansal kuruluşlar tarafından satılan dolar, euro vb yabancı paralar ile yine bankalarda açılan altın mevduat/yatırım hesapları için fiziki olmayan altın satış tutarı üzerinden kambiyo işlem vergisi alınıyor.

Buna karşılık, şu kambiyo işlemlerde ise BSMV sıfır oranında uygulanıyor:

– Bankalar ile yetkili müesseselerin kendi aralarında veya birbirlerine yaptıkları kambiyo satışları,

– Hazine ve Maliye Bakanlığına yapılan kambiyo satışları,

– Döviz kredisinin ödenmesine yönelik olarak, döviz kredisi kullanılan ya da kullanımına aracılık eden banka tarafından kredi borçlusuna yapılan kambiyo satışları,

– Sanayi sicil belgesini haiz işletmelere yapılan kambiyo satışları,

– İhracatçı Birliklerine üye olan ihracatçılara yapılan kambiyo satışları.

[Bold Medya] 24.5.2020

Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Özkan: Vakaların yüzde 60’ı İstanbul’da

Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Seçil Özkan, Ankara, İstanbul, İzmir gibi nüfusu yoğun olan şehirlerde yeni normale geçişlerin daha sonra olmasını beklediklerini belirtti. “Türkiye’deki olguların yaklaşık yüzde 60’ı İstanbul’da” dedi.

BOLD – Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Öğretim Üyesi ve Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Seçil Özkan, kısıtlamaların kaldırılmasında nüfusu yoğun şehirlerde vaka ve ölüm sayılarının bir bütün olarak değerlendirilerek karar verileceğini kaydetti.

Özkan, koronavirüs salgını çıktığında okulların kapanması, bazı iş yerlerinin vardiyalı çalışmaya geçmesi, 65 yaş üstü nüfusun evde kalması gibi adım adım bazı önlemlerin alındığını hatırlattı. Türkiye’nin 11 Mayıs’tan itibaren ise yeni normal döneme adım attığını söyleyen Prof. Dr. Özkan, yeni normal döneme geçişte alınan önlemlerin adım adım kaldırılacağını vurguladı. Prof. Dr. Özkan, şu anda 15 ilde seyahat kısıtlamasının olduğunu, bayramda ise 81 ilde uygulanacak sokağa çıkma yasağının olumlu etkilerinin olacağını ifade etti.

OLGULARIN YÜZDE 60’I İSTANBUL’DA

Prof. Dr. Özkan, “11 Mayıs’ta başlayan bu adımlara 4-8 hafta içerisinde adım adım devam edeceğiz. Bunları planlarken ‘şu il yarın açılır bu il 3 gün sonra açılır’ diye bir şey söz konusu değil, verileri takip etmemiz gerekiyor. Vaka sayımız nasıl gidiyor, ölüm sayıları nasıl gidiyor, iyileşen sayısı vaka sayısının üstünde mi bütün bunları takip ederek, hatta il il değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’deki olguların yaklaşık yüzde 60’ı İstanbul’da. İstanbul belki biraz daha geç bu sürece adım atabilir. Vaka sayılarını ve ölüm sayılarını, virüsün bulaştırıcılık kat sayısını da inceleyerek ilerlememiz gerekiyor” ifadelerini kullandı.

ANKARA, İSTANBUL VE İZMİR’DE GEÇİŞLER DAHA SONRA

Kononavirüs salgınına yakalananların hepsinin belirti göstermediğini, bazı kişilerin asemptomatik olduğunu söyleyen Prof. Dr. Özkan, yeni normale geçerken onlarla karşılaşma ihtimali olduğu için kısıtlamaların kaldırılması konusunda nüfusu yoğun şehirlerde vaka ve ölüm sayılarının bir bütün olarak değerlendirilerek karar verileceğini vurguladı. Prof. Dr. Özkan, “Nüfus yoğunluğu çok önemli. Çünkü bu yeni normale geçerken vaka sayısına, ölüm sayısına bakarken nüfusu yoğun olan şehirleri de çok dikkate alacağız. Bunlar arasında Ankara, İstanbul, İzmir gibi nüfusu yoğun olan şehirlerimizde geçişlerin biraz daha sonra olmasını bekliyoruz. Bütün bunların ayrıntılı değerlendirilmesi gerekecek” dedi.

[Bold Medya] 24.5.2020

Cezaevinde geçen 3 bayram

KHK’lı öğretmen, yazar Muhammed Fehmi Acat, hapiste geçirdiği bir Ramazan, iki Kurban bayramında yapılanları anlattı.

BOLD – Pandemi nedeniyle yasaklanan açık görüşler cezaevinde geçirilen bayramları daha da zorlaştırdı. Kaç bayramdır yol gözleyenler artık ‘iyi olsunlar, sağlıkları yerinde olsun da ne olursa olsun’ diye kendini avutmak zorunda kalıyor. Acaba şimdi ne yapıyorlardı diye düşünüyor. 19 ay cezaevinde kalan yazar Muhammed Fehmi Acat, hapiste geçirilen bayramları, yaşadıklarını ve hazırlıklarını Youtube kanalı Renkli Dünyam’da anlattı:

“Cezaevlerinde Ramazan ibadet ve dua yönüyle çok güzel geçiyor. Dünyaya kapalı, Allah’a açık bir Ramazan… Ardından gelen bayramlarda dini ritüellerimizi elimizden geldiğince yapmaya çalışıyorduk. Bayram hazırlıkları 10 gün öncesinde başlıyordu. Bayram temizliği koğuşlarda da yapılıyordu. Toplu bir şekilde kimi mutfağı, kimi bahçeyi, kimi lavaboları kimi de yatakhaneleri temizliyor, pencereleri siliyordu. Bayram havası olsun diye mutlak surette temizlik yapılıyordu. Bu süreçte hapse giren herkes mutlaka bunları yapmıştır.

KOĞUŞLARA BAYRAM ŞEKERİ DAĞITIMI

Bunun dışında bayramda en önemli şeylerden biri ikramlaşmak, hediyeleşmekti. Bayram hediyelerinin alınması bir hafta, on gün önce kantin gününe göre yapılırdı. Kendi ihtiyaçlarımız dışında komşularımıza da şeker alırdık. Bizim koğuşta Kent şekerleri satılırdı. Onlardan alırdık ve diğer koğuşlara dağıtırdık. Bizim koridorumuzda yan yana 10 koğuş vardı. Şekerleri her koğuştaki kişi sayısına göre poşetleyip üzerine ‘Bayramınızı tebrik ederiz’ diye yazardık. Hangi koğuştan olduğumuzu da belirtirdik. Biz TV-4 koğuşundaydık o zaman. Dokuza, sekize, yediye, sıra sıra bütün herkese… Kuru kuru bir bayram kutlamasından ibaret olmuyordu cezaevindeki bayramlar.

AHMET AMCANIN ÇİKOLATALARI

Kendi koğuşumuz için de aynı hazırlık yapılırdı. Tatlı sipariş edecek olan tatlısını söylerdi, çikolata isteyen onu sipariş ederdi. Ahmet Amca çok fazla çikolata siparişi vermişti. Dolapta duruyordu, ara ara biz onu aşırıyorduk. 10 gün önce almış, bayrama kadar kim dayanacak 🙂 O da tabi bunu fark ediyordu ve çoluk çocuk eğleniyor diye sesini çıkarmıyordu.

KOĞUŞTA BAYRAM ZİYARETİ NASIL OLURDU?

Kantin alışverişine bayram ikramlarını yazmamızın bir nedeni de bayram ziyaretlerimizdi. İçeride de mutlaka bayram ziyaretlerimiz olurdu. Nasıl ziyaret yapıyorduk? Yatak ziyaretleri yapıyorduk. Yatak yatak gezerek herkes aldığı ikramların bir kısmını dağıtıyordu.

KOLA ŞİŞESİNDE KEMALPAŞA TATLISI

Hapiste çok sevdiğim, değer verdiğim bir amcamız daha vardı. Sağolsun tatlı dağıtıyordu. Peki tatlıyı nasıl dağıtıyordu? Çaydanlığın içinde Kemalpaşa tatlısı yapardı. Sonra onları 2,5 litrelik kola şişelerine koyardı. Tabi tatlılar o şişenin içinde erirdi, helvaya dönüşürdü. Sonra o kola şişeleri yine yan koğuşlara atılırdı. Üzerlerine tek tek koğuşların adını yazardık, elden ele ulaştırılırdı. Böylece tatlı yollayarak da bayramlaşma olurdu. Bunun ön hazırlığı kantinden onlarca Kemalpaşa siparişiyle olurdu. Kantinciler ‘bu kadar Kemalpaşa’yı ne yapacaksınız’ derdi. Tatlıyı severiz derdik ama 200 kişiye tatlı ikram edilirdi. Tabi bu geleneğimiz cezaevi bahçelerinin üstleri kapatılınca sona erdi. Ben girdiğimde henüz kapanmamıştı. Ben oradayken bazı bölümler kapandı, çıktığımda hepsi kapandı.

BAYRAM HUTBESİ

Bayram öncesi hazırlıklarımızdan biri de hutbeydi. Bayram hutbesinin coşkulu, insanlara moral ve motivasyon verecek şekilde hazırlanması ve sanki çok özgür bir ortamda, çok kalabalık kitlelere okunuyormuş gibi hazırlanırdı. Bence de bunun böyle olması gerekiyordu. ve ben bir “Toplanma Yeri” başlıklı bir bayram hutbesi yazdım. Hutbeyi de yan koğuşlara atıyorduk.

Bununla ilgili ilginç bir anımı anlatayım. Biz dörtte idik. 9. koğuşta kalan bir arkadaşla hatırladığım kadarıyla 8-10 ay sonra aynı koğuşa denk geldik. Sürekli koğuş değişiklikleri oluyordu. Cuma namazı kılacağız. “Hocam geçen bayramdaki hutbeyi siz mi atmıştınız? Çok güzel bir hutbeydi. Bizim koğuşta bayram namazı kıldıracak kimse yoktu. İmamlık yapmış, namaz kıldıracak kimse yoktu. Bir arkadaşı ikna ederek öne geçirdik. Tabi hutbeyi nasıl yapacağız diye düşünürken yan taraftan geldi. Okuduk ve çok duygulandık, koğuşta herkes ağladı. Ben onu ayrıca bir kağıda yazdım ve açık görüşte eşime verdim. Eşim de tutuklu yakınları olarak hep birlikte okumuşlar ve çok sevinmişler” dedi ve kendisi de çok sevindiğini ifade etti. Ben de çok mutlu oldum. İçeride yazmış olduğunuz bir hutbe siz dışarı çıkmadan başkalarına ulaşıyor ve o atmosferi bir şekilde yaşamış oluyorlar. Yani esaret aslında bizim zihnimizdeki prangalarımızı kırmamızla yok oluyor.

BAYRAM GÜNÜ AĞLAMAYAN KALMAZDI

Bayram günü özgür hayatta nasıl yaşıyor ve tasarlıyorsak o şekilde olurdu. Kişisel hazırlıklar bir gün öncesinden başlardı. Arkadaşlar tıraşlarını olurdu. Sakal uzatanlar düzeltmeleri yapardı. Kıyafetler özel hazırlanırdı. Giyinip kuşanıp bayram namazına o şekilde gelirlerdi. Eşofmanla gideyim kılayım, öyle bir şey yoktu. Sonra bahçede bayram namazı kılardık. İşin en duygusal tarafı tabi, çoluk çocuğunuzla ailenizle geçireceğiniz bir bayramda cezaevindesiniz. Kimse yok, kiminle sarılacaksınız? Fakat herkes aynı durumda. Namazdan sonraki bayramlaşma bu yüzden çok duygusal geçerdi. Yaşı büyük olanlar evlatlarına sarılır gibi sarılırdı. Küçük olanlar anne babalarının elini öper ve bayramlarını kutlar gibi kutlardı ve o atmosferi o şekilde yaşardı. Ağlaşmalı sarılmalar olurdu, yüzde yüz herkes ağlardı…

AVLUDA ‘AÇIK BÜFE’ KAHVALTI

Bahçede kahvaltı yapardık, menü sınırsız… Sınırsız derken kantinde o gün ne alabildiysek. Açık büfe şeklinde hazırlardık masayı. O sofra bayrama özel bir sofraymış gibi, yemekler o gün bayrama özel yemeklermiş gibi hazırlanırdı. Kahvaltıdan sonra dediğim gibi bayramlaşma başlardı. Orada tabi herkes birbirini tanımıyor, farklı illerden farklı mesleklerden birçok insan bir arada… Koğuşlardan sesler yükselmeye başlardı. Ahmettt… Mehmettt… TV-3’ten Mustafaa… “TV-3’ten Mustafa dinlemede” “Bayramın kutlu olsun, seninki de kutlu olsun” bağrışmaları havada uçuşurdu. Herkes mutlaka birbirinin bayramını bu şekilde kutlardı. Bütün gün sürerdi bu bayramlaşmalar, bağrışmalar…


19 ay Eskişehir Cezaevinde tutuklu kalan Muhammed Fehmi Acat (43) ve ailesi bir görüş gününde, Aralık 2016.

BAYRAM GÖRÜŞÜ: “AĞLAYARAK DEĞİL, ALKIŞLAYARAK KARŞILAYIN”
Hapishanede asıl bayram açık görüş olduğu zaman yaşanırdı. Benim ilk bayramım ve ilk açık görüşüm bayram gününe denk gelmişti. O dönemde cezaevlerinde iki ayda bir açık görüş yapılırdı. OHAL dönemiydi. İki ay kimse ailesini göremezdi. Telefon görüşü ve kapalı görüşler olurdu ama kimse çocuğuna sarılamazdı. İlk açık görüşüme çıkıyorum. 40 ayrı masanın olduğu, 40 ailenin buluştuğu bir salon. Her bir aile için 6 kişi sınırı vardı. Daha fazla kişi gelemiyordu. Yan salonda yine 40 aile. Toplam 80 aile giriş koridoruna dizilmiş bekliyor.

Oradaki insanların yüzde 80’i cezaeviyle ilk kez tanışan, cezaevini ilk kez gören, daha doğrusu hukuk müeyyidelerinin böyle ağırlığıyla ilk kez karşılaşan insanlar. Simalarına, yaşantılarına, duruşlarına bakıyorsunuz Anadolu’nun mağdur, mazlum, gariban halkı… Tabi insanlar ne yapacaklarını bilemiyordu, ilk açık görüş, bir kültür de oluşması lazım. Ben 40 kişilik grubun en önündeydim. Beklemedeyiz, biraz sonra ailelerimizle buluşacağız. Herkes mahzun gözlerle yakınlarını arıyor, kafalarını kaldırıp geldi mi gelmedi mi diye uzaklara bakıyor, o heyecan o kıpırtı hali, bir kez nasıl görebilirim telaşı… Tabi karşı tarafta kimseden ses yok. Cenaze evi gibi. Ağlayanlar var, anneler babalar durur mu orada. İnsanların o halini, o atmosferi görünce ben yüksek sesle seslendim herkese: “Ağlayarak değil alkışlayarak karşılayın”. Bir anda bir çığlık bir alkış fırtınası koptu… Çünkü hiçbirimiz ağlanacak bir şey yapmadık, alkışlanacak işler yaptık. İçimden öyle geldi ve öyle söyledim. Muazzam bir coşku oluştu.

Hazırladığımız ikramları yanımıza almıştık. İlk defa pasta yaptık. Bisküvili pasta işte, çok fazla alternatifimiz yoktu ama çok güzel sanat eseri değerinde pastalar ortaya çıkaran arkadaşlarımız vardı. Çocuklar nasıl gelirdi bayramlaşmaya? İşte bazı anlar vardır ki onlar yazarak anlatılmıyor. O anlar şiir yazdırıyor. İlk bayram dönüşü ben de bir şiir yazdım.

Muvakkat Buluşmalar

Yine bir buluşma vakti
Hazırlanıyor çocuklar..
Yüzlerinde mahzun gülümseme
Giyinip kuşanıyorlar…
Taranmalı özellikle saçlar,
Kesilmez mi hiç tırnaklar,
Hiçbir eksiklik olmamalı,
Gülüyor görünmeli başlar
Yine bir buluşma vakti
Heyecandan yerinde duramıyorlar
Kimi kemerini arıyorken,
Kızlar tokasını takıyorlar

Bir şeyler yemeye kalmıyor fırsat,
Karınları aç yola çıkıyorlar

Gözler ışıltılı umutlar taze
Sarılacaklar babalarına gönüllerince
Öpüp öpüp koklayacaklar
Koklamaya doyamayacaklar yine de
Kavuşan bırakmayacak ellerini
Hasretle sardıkları eşsiz sineyi

Yolculuk başladı ses yok,
Herkes sus pus neşeden eser yok
Nasıl Bayram bu, eğilmiş başlar
Biri dokunsa gözlerden dökülecek yaşlar
Vardılar buluşma yerine mutlular,
Karşıladı onları yine,
Ellerinde silahlarla jandarmalar
Bayram var dediler geldik
Aldığınız bu tedbir nedir
Üzüldü Jandarma kıstı sesini,
Döküldü dudaktan ‘bu bir emir’

Heyecan dorukta bekleniyor buluşma,
Onca hazırlık sonrası kısa bir kavuşma
Bayrama benzemese de,
Bayram yaşatacak yine de onlara

Uzun bir yürüyüş sanki kilometrelerce,
Koğuştan başlıyor bitiyor buluşma yerinde
Çığlıklar sarılmalar gözyaşları
Bayram başlıyor,
Sevenlerle bayram yaptırmayan hapishanede
Kırk beş dakikalık buluşma yetmiyor kimseye,
Dünya daha hızlı dönüyor sanki durmuyor yerinde
Ne Gözlerde doluyor bakmaya
Ne sözlere doyuyor kulaklar
Ne sarılmalar gideriyor özlemi
Ciğerleri lime lime doğranıyorlar

…Ve ayrılık anı başlıyor yine,
Yaprağın dalından koparılışı
Tüm baharın renklerini bırakışı,
Bulutların acıya ortak ağlayışı
Denizlerin sinirden homurdayışı,
Yerin dayanamayıp sarsılışı
Bir çocuğun, acımasızca babasından koparılışı,
Bir annenin, çocuklarına ağlayışı
Bir babanın, evlatlarından ayırtırılarak sahipsiz bırakılışı

Ayrılıyor eller bitiyor son öpüşler,
Uzaklaşırken bayram, doluyor yine gözler
Son anın heyecanı,
Bir saniye daha el sallama anı
Kaybolmadan ayıran koridordan,
Kopmadan yağmur,
Göze gelmiş yüklü bulutlardan

Bir buluşma da böyle geçti
Anne yoksa, baba yok
Baba yoksa anne nafile,
İkisi de yoksa bayram ne ki?
Ne anlamı olur ki kıyafetlerin,
Takılar tokalar kemerlerin
Nicedir bayramlar, açık görüş
Açık görüşleri oluyor bayram
Ayrılığı keskinleştiren,
Hasreti derinleştiren,
Özlemleri katmerleştiren,
Muvakkat buluşmalar

PANDEMİ VE CEZAEVİ

Evet, açık görüşler böyleydi. Açık görüşler bizim için bayram idi. Gelenler için de açık görüş bayramdı. Çünkü onlar da evde bayram yapmıyordu. Evde harçlık alacağı, bayram kutlayacağı, bir büyüğü olmayan nice çocuk, evladını göremeyen binlerce anne baba vardı. Bunların mahzunluğuyla ne bayramlar geçti, geçiyor. Fakat şu an bayramlar daha zor geçiyor. Pandemi var ve maalesef görüşler iptal edildi. O görüşleri de arar oldu arkadaşlarımız. Allah tahliye bayramıyla arkadaşlarımızı sevindirsin. İnşallah o günler çok yakındır. Tek duamız, temennimiz.”

19 AY HAPİS YATTI, CEZAEVİNDE 9 KİTAP YAZDI

1977’de Mardin Derik doğumlu sınıf öğretmeni Muhammed Fehmi Acat, 10 Temmuz 2016’da Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandı. 19 ay Eskişehir Cezaevinde kaldı. Tutuklu olduğu dönemde yayınlanan 672 sayılı ilk KHK ile görevinden ihraç edildi. 2 Şubat 2018’de tahliye edilen Acat, hakkında bir yıl sonra tekrar soruşturma başlatıldı. Ankara’daki evini 22 Nisan 2019 sabahı polis bastı. Bu sırada Acat evden ayrıldı. Bunun üzerine polisler, Acat’ın 16 yaşındaki oğluna işkence yaptı. Artık İsviçre’ye yerleşen Acat ailesinin yaşadıklarını 3 ay önce Muhammed Fehmi Acat Bold Medya’ya verdiği röportajda anlatmıştı.

Muhammed Fehmi Acat, cezaevindeyken 9 kitap yazdı. Havaalanına Kaçış ve Donör adlı iki kitabı dijital kitap platformu Crub Publishing’de yayınlandı. İlk kitabı Havaalanından Kaçış lisede yaşanan problemlerin çözümü üzerine bir roman. İkinci kitabı Donör’de ise Acat cezaevindeki koğuş arkadaşlarının hikayelerini anlatıyor.

[Bold Medya] 24.5.2020

Güney Afrikalı Bakan: Hapishanelerdeki Hizmet insanları için dua ediyorum [Türkmen Terzi]

Koronavirüsten dolayı bu yıl diyalog iftarlarına katılamayan Güney Afrikalı önemli isimler Hizmet gönüllülerinin Ramazan Bayramı’nı kutlayan mesajlar yayınladı.

TÜRKMEN TERZİ- GÜNEY AFRİKA

Güney Afrika Çevre, Orman ve Balıkçılık Bakanı Barbara Creecy mesajında, “hapisteki dostlarınızın koronadan korunmaları için dua ediyorum, ümit ederim dünyanın her bir köşesinde birbirinden ayrı kalanlarınız bir an önce kavuşur” dedi.

Dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi Güney Afrika’da da Ramazan bayramı boyunca ibadet yerleri kapalıydı. Turkuaz Harmoni Enstitüsü ve Johannesburg’taki Nizamiye Camii bu yıl farklı dinden ve kültürden insanları biraraya getiremeyince online programlarla hizmetlerine devam etti. Güney Afrikalı bakan, rektör, farklı dinlerin temsilcileri, sanatçılar, akademik dünyadan önemli isimler geçmişteki iftarları hatırlayarak Hizmet Hareketi için özel Ramazan mesajları yayınladılar. Nizamiye’de hatimle teravih kıldıran, Cuma hutbeleri veren İslam alimleri ve imamlar online programlarda vaazlar verdiler ve bu sene Nizamiye’nin kapalı olmasından dolayı üzüntülerini dile getirdiler.

Geçen yıllardaki iftarların müdavimlerinden Bakan Creecy, mesajını şöyle tamamladı, “Uncle Ali, Turkuaz Harmoni Enstitüsü çalışanları ve benim bütün Türk arkadaşlarım, Ramazan Bayramı’nızı içten dileklerimle kutluyorum.  Birbirimizi tanıdığımızdan beri ilk defa bu Ramazan’da iftarlara katılamadık.  Bu yıl ayrı kalmamız sizleri unuttuğumuz anlamına gelmez. Koronavirüs zamanında ayrı kalmamız, birbirimizi daha çok düşündüğümüz anlamına gelir.”

Bayan Bakan Hizmet Hareketi’ne uygulanan zulümlerden dolayı üzüntüsünü ise şu sözlerle dile getirdi, “Ramazan Bayramı’na ulaştığınız bugün sizleri düşündüm ve Türk komitesi olarak  pandemiden dolayı biraraya gelemeyeceğiniz, Türkiye ve farklı yerlerdeki sevdiklerinizden ayrı kaldığınız için üzüldüm. Ama biliyorum ki sizin aranızda çok sağlam bir beraberlik var ve bu ruh sizi uzakta olanlarınızla bile yakınlaştırıyor. Sizler için bayramınızda özel dua ettim; hala hapishanede aile fertleri olanlar için, tutukluların güvenliği ve koronavirüsten korunmaları için.” Nizamiye’deki iftarları özleyen Bakan anılarını tazeledi: “Umarım bir an önce Nizamiye Camii’nde tekrar buluşur ve çarsısında oturur dondurma yeriz ve çay içeriz.”

Anamuhalefet Partisi Demokratik İttifak’ın Gauteng Başkanı ve partinin başkan adaylarından John Moodey ise samimi mesajında şunları söyledi: “Bütün Türk dostlarım, kardeşlerim, hepinizin Ramazan Bayramı’nı kutluyorum. Covid-19 bizlere çok büyük zorluklar çıkardı. Beraber ibadet edemedik. Sizler için dua ediyorum ve ümit ediyorum ki bir an önce ülkenize dönersiniz ve sevdiklerinize kavuşursunuz. Esenlikle kalın ve her zaman benim desteğim sizinledir”.

Turkuaz Harmoni Enstitüsü’nün Ramazan boyunca Youtube kanalından yayınladığı, radyocu-avukat Shamnam Mohamed’in sunduğu “Ramazan Konuşmaları” programlara ünlü isimler konuk oldu. Cape Town Başpiskoposu Thabo Makgoba şunları söyledi, “Bütün Müslüman dostlarımın Ramazan Bayramı’nı kutluyorum. Hepinize mutlu bayramlar diliyorum. Bayram kutlamalarınız ve dualarınız; Koronavirüsten dolayı sıkıntıda, korkuda, açlıkta, endişede olanlara bir serbestlik ve rahatlama getirsin”.

Hindistan’ın Kurucusu Mohandas Gandi’nin torunu Ela Gandi ise şöyle mesaj verdi, “Bu sıkıntılı pandemi döneminde kutsal günlerimizin ne kadar önemli olduğunu anladık. Birbirimizle fiziki olarak buluşamasak da ruhen sizlerle beraber olup; sizin yanınızdayız, mükemmel bir Ramazan Bayramı’nız olsun diyoruz. Allah nimetlerini üzerinize yağdırsın.” Johannesburg merkezli Evrensel Haklar Derneği (URA), torun Gandi’nin, Kadınlar Günü vesilesi ile hapisteki Hizmet gönüllüsü bayanların koronavirüs salgınında serbest bırakılması ve çocuklarına kavuşması için gönderdiği video mesajını da yayınlamıştı.

45 kişinden oluşan Güney Afrika Sağlık Bakanlığı Covid-19 Danışma Kurulu Başkanı dünyaca ünlü epidemiyolojist ve bulaşıcı hastalıklar uzmanı Prof. Dr. Salim Abdool Karim’de yoğun programına ragmen Turkuaz’ın programına katılanlardan oldu. Turkuaz iftarlarının sosyal dayanışma, birlikte yaşamaya katkısı nedir sorusuna şöyle yanıt verdi, “İftarlar farklı dinlerden insanların biraraya gelmesi ile ortak insani değerlerimizi, birbirimize ihtiyaç duyduğumuzu anlamamız için iyi bir fırsat. Bu ortak paydalarımız farklılıklarımızdan çok daha önemli. Turkuaz ve Star Kolej iftarlarında farklı dinden insanlar sadece fiziki olarak biraraya gelip yemek yemiyorduk, farklı insanlar akıllarıyla, zihinleriyle de biraraya geliyordu”. AIDS’i önleme alanındaki araştırmaları ile dünyaca tanınan ve bir çok uluslararası ödül sahibi olan Colombia Universitesi Profesörü Karim, “Turkuaz iftarlarında insanlar çözümün bir parçası olmak için biraraya geliyor, sorunun parçası olmak için değil” diye hislerini dile getirdi.

[Türkmen Terzi] 24.5.2020 [Samanyolu Haber]

Benliğimizi ve Ruhumuzu Saran Hüzünlü Bayram! [Mehmet Ali Şengül]

Rahmetiyle, mağfiretiyle ehl-i îmanı firdevslere hazırlayan, Allah’ın rahmetinin sağanak sağanak üzerimize döküldüğü, mânevî atmosferinin ruhları okşadığı, kalp ve ruh hayatı mertebesine çıkıldığı mübarek ay Ramazan-ı Şerif, içimizde hüzün bırakarak ayrıldı.

Mü’minlerin uhrevîleşmesini temin eden, şer düşüncelerin önünü kesen, inananlara huzur iklimini tattırıp mânevî bahar mevsimi yaşatan,  oruç, teravih namazı, iftar, sahur, muhtevâyı anlama niyet ve gayretiyle Kur’an-ı Kerim tilâvetleri ve mukâbeleler, sohbetler, zikir ve fikirler, zekât, yardım, sadaka-i fıtır ile fakirlerin, gariplerin, yetimlerin imdadına koşulan, insî ve cinnî şeytanları çatlatan, yapılan hayır ve hasenatın coşkulu bir şekilde hayata yansımasına vesîle olan Ramazan-ı Şerif, içimizde ayrılık ateşini yakıp hüzün bırakarak gitti.

Ramazan-ı Şerif; kalblere inşirah vererek, ümitle coşturarak, bir meltem esintisiyle, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiç kimsenin tahayyül ve tasavvur edemediği sürpriz nimetlerin vadedildiği, ölümsüz ve ebedi âlemin güzelliklerini ruhlara üfleyerek, ömrü olanlara ‘seneye tekrar buluşmak üzere’ temennisiyle vedâ etti.

Bütün bunları ve daha nice güzellikleri insanlığa kazandıran, ilâhi rahmetin, af ve mağfiretin gönülleri yıkayarak, âhiret hesabına yatırım yapma fırsatının yakalandığı, rahmet, mağfiret ve günahlardan arınma imkanı kazandıran ve Allah’ın husûsi lütuflarının ruhları sardığı bu atmosferle, her ne kadar hüzünlü de olsa Allah (cc) bayrama kavuşmayı lutfeyledi.

Sevincin, sevginin en uygun mevsimi olan bayramı yine hüzünle kutluyoruz. Çünkü dünyânın bir çok yerinde husûsiyle de ülkemizde; parçalanmış aileler, mağdur, mazlum, mahkum durumda bulunan boynu bükük, gözü yaşlı, yetim, özürlü ve buruk hale getirilen insanlarla dolu olduğunu görerek, idrak ettiğimiz bu bayramda  elbette sevinemez ve gülemeyiz. Bunun yanında virüs âfeti de, hâlâ dünyayı kasıp kavuruyor ve insanlar ölüyor.

Bütün bunlara rağmen, ümitliyiz; -inşaallah- şafak söküyor, ortalık ağarıyor, nesl-i cedidle dünya kurtuluş arefesinde, günler yavaş yavaş gerçek bayrama kayıyor. Bizler için önemli olan, Allah’ın lütfettiği, ikram ettiği nimetlere şükürle mukâbele, musîbetlere de sabırla dayanmak olmalıdır. 
 
Mübârek Ramazan-ı Şerif’te bir ay emre itaat şuuruyla, helal nimetlere bile el uzatmadan oruç tutmanın, bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini ihya etmenin ve bir aylık orucun toplu iftarına ermenin, Allah’ın affına ve mağfiretine ulaşmanın bir sevinci olan Bayram da bir nimettir. Bu nimetin şükrü de, bir yıl boyu her gününü Ramazan bilip, her gecesini de Kadir gecesi gibi değerlendirmekle, ümmet-i Muhammed’e (sav), ve insanlığa duâ etmekle mümkündür.

Gecelerin gündüz, kışların bahar olması, gönüllerin ve hayallerin bir daha kirlenmemesi, cennet kapılarının aralanması; emr-i ilâhî olan  ötelere dâvet  henüz vukû bulmadan,  Allah’ın lütfettiği imkanların en iyi şekilde değerlendirilmesine ve ‘bu günüm hayatımın son günü ve son gecesi’ mülahazasıyla hayatı tanzim etmeye bağlıdır. 

Ramazan-ı Şerif’e, O’nun Orucuna, Kadir gecesine ve Bayram’a bir daha ulaşmak ya nasip olur ya olmaz. Nice sevdiklerimiz, dost ve akrabalarımız, komşu ve arkadaşlarımızdan bu yıl kaybettiklerimiz, hatta Ramazan-ı Şerif’e beraber başladığımız halde bizlere ‘elveda’ deyip, bayrama kavuşamadan ölümsüz âleme, sevdiklerine ulaşan nice dostlarımız, kardeşlerimiz ve akrabalarımız vardır. Bu insanlar gibi bizler de, her an bu dâvetin namzetleriyiz.

Evet, insanların  hâkimler Hakimi Allah huzurunda zerre kadar hayır ve şerden hesap verecekleri kıyâmetin vukû bulacağı muhakkaktır. Her geçen gün insanlığın, sırların çözüleceği, hesapların süratle görüleceği o Büyük Mahkeme’ye yaklaştığını bilmem kaç insan düşünüyor ve kaç insan hayatını ona göre tanzim ediyor?
     
Cenab-ı Hak Enbiya suresi 35.ayette, “Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.”  ve Müddessir suresi 38.-39.ayetlerde;
“Ashab-ı yeminden, hesap defterini sağ tarafından alan cennetlikler dışında herkes, yaptığı işlerin rehini ve esiri olacaktır.” Buyurmaktadır. Ve yine Müddessir suresi 40.-47. ayetlerde;
“Onlar mutlaka cennetlerde mücrimlerin hallerini hatırlarını soracaklar: “Neydi bu cehenneme sizi sürükleyen?”
 Onlar şöyle cevap verecekler: “Biz namaz kılanlardan değildik.”
“Fakirleri doyurmaz, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik.”
“ Batıl sözlere dalanlarla beraber biz de dalardık.” “Bu hesap gününü yalan sayardık.”
“Ölüm bizi yakalayıncaya kadar hep böyle idik.” diyecekleri ifâde buyurulmaktadır.
 Rabbimiz Bakara sûresi 207.âyette, “İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.”
 Hud sûresi 117.âyette de, “…onlar hayırlı işlere koşuşur, iyilikte yarışır, hem ümit, hem de endişe içinde Bize yakarırlardı. Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helak etmez.” buyurmaktadır.
     
Dünyanın mahiyetini bize hatırlatan günlük hayat o kadar sür’atli geçiyor ki, insanın eli ayağı dolaşıyor, yapmak istediği nice hayırlı işler ve kulluk vazifelerinin  hakkını vermekte zorlanıyor. Buna rağmen mü’minin vazifesi  zorlukları sabırla aşmak ve başarmak olmalıdır.
       
Zaman durmuyor, süratle gidiyor. Bize emânet edilen paha biçilmez nice kıymetler, değerler ve fırsatlar bir bir elimizden kaçıyor, şu an Ramazan-ı Şerif’in geride kaldığı gibi..
     
Görülüyor ki, bizden evvel dünyaya sahip olanlar bırakıp gittiler. Bizler de gidenleri takip ediyoruz. İnkar edenler ebediyen sevdiklerini kaybetmiş olarak haşredilecek ve azâb-ı elimle kucaklaşacaklardır. İnandığı halde inandığı gibi yaşamayanlar bütün dostlarından, sevdiklerinden mahrum kalarak ebedi bir haps-i münferit içinde yaşamaya mahkum edileceklerdir.
     
İnancını gönülden, ihlâs ve samimiyetle yerine getirenler, Allah’ın rızâsını hedefleyenler ise; dünya açısından her türlü mihnet ve sıkıntılara rağmen, vaad edilen cennet saraylarına açılan bir koridor durumunda bulunan kabre, -inşaallah- emniyet ve huzur içinde girecekler ve bütün dostları ile beraber cennetin nimetlerine mazhar olacaklardır. Orada herkes inancına, niyetine göre muâmele görecek, kimseye zulmedilmeyecektir.
     
İnsanların cehennemden korunması ve kurtulması, ölümsüz, elemsiz cennet hayatına kavuşabilmesi; iman, sâlih amel, vefâ ve sadâkatle istikametlerini korumak ve imanlarının hakkını vermekle mümkün olacaktır.
     
İnsan, evvelâ Allah’a ve âhirete îman ederek, rızây-ı İlahi’yi elde etme niyetiyle, bütün sevdiklerine kavuşma ve onlarla cennette buluşma yolunda, ciddi gayret göstermek sûretiyle, ebedi hayatı kazanma imkanını elde edecektir. Yoksa, kabir kapısında insanı yalnız bırakacak olan dünyanın geçici lezzet ve menfaatleri, makam, mansıb, şan ve şöhretleri, haram ve günahları, insana hiçbir şey kazandıramayacaktır.
         
İnanmış gönüller, Bayram günlerini ahiret hazinelerinin kapılarının açılmasına vesile olacak şekilde değerlendirmeli; büyüklere saygı ve hürmeti, küçüklere sevgi, şefkat ve merhametle muâmeleyi, kötülük yapanlara karşı bile dişimizi sıkıp iyilikle mukâbelede bulunmayı; yani, imkanlar ölçüsünde  barışa, huzur ve güvene katkıda bulunmayı ihmal etmemelidirler.
     
Mü’minler, bilhassa bu günlerin gecelerini, günahları yıkayacak, marziyât-ı ilâhiyeye yaklaştıracak, namazları Allah’ı görüyor şuuruyla ikâme edip, O’na en yakın olunan secde halinde; ‘Tesbih ederim yüce Rabbimi; her çeşit kusurdan münezzehdir O! ’ zikirlerini,  ‘“Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen!(Ali İmran- 8) ’ dualarını ve başka bilinen duaları bol bol yapmalıdırlar.  Allah’a, her türlü şerirlerin şerrinden, şeytan ve nefs-i emâarenin tuzaklarından koruması adına yalvarıp yakarmalı, aciz, zayıf ve fakir olduklarını, hiçliklerini Allah’a karşı ifâde etmelidirler.
     
Başta Efendiler Efendisi Efendimiz (Sallallahu Aleyhi vesellem), Sahabe Efendilerimiz ( Radiyallahu Anhüm) ve bütün hak dostlarının, gecelerini hep kıyamla, tezekkür ve tefekkürle geçirdiklerini ve mü’minlere örnek olduklarını görüyoruz. Mü’minler de, bütün samimiyetiyle gelecek nesillere, hüsn-ü misal olacak şekilde hayatını ve ömrünü değerlendirmeli, bu mevzuda gayret göstermelidirler.
     
Bu vesileyle, bütün kardeşlerimizin ve Ümmet-i Muhammed’in (sav) bayramlarını tebrik ediyor, bütün insanlık hakkında hayırlara vesile olmasını, sulh-u umûminin gerçekleşmesini, hastalık ve musibetlerin biran önce terketmesini Allah’tan bekliyor; mazlum, mağdur, mahkum bütün kardeşlerimizin necâtını, asırlarca din-i mübin-i İslam’a hizmet vermiş ve alem-i İslam’a bayraktarlık yapmış şerefli milletimizin torunlarına Allah’ın basiret vermesini diliyor ve duâ ediyorum.
     
Bayramınız mübârek, ömrünüz, yuvalarınız ve hizmetiniz bereketlerle dolsun. Âmin.

[Mehmet Ali Şengül] 24.5.2020 [Samanyolu Haber]

Bayramımız ne zaman? [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Kur’ân’ın “birkaç gün” olarak nitelediği, iftarıyla, sahuruyla, mukâbelesiyle, terâvihiyle, Kadir Gecesi’yle ve dünya ile aramıza koyduğu zorunlu mesafesiyle mübarek Ramazan Ayı’na vedâ ettik. Bir ay önce, evlerimize nazlı bir misafir olarak gelmişti. Bu alelâde bir geliş değildi. Gelirken beraberinde ezelî kelâm olan Kur’ân-ı Kerim’i ve Allah Resûlünü de getirmiş ve hayatımızın içine daha bir derinden yerleştirmişti.

Ona öylesine çabuk ısınmış ve onunla öylesine gönülden bir arkadaş olmuştuk ki, artık âdeta hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Sanki her gece onunla uyanacak, her gün onunla mukâbele okuyarak melekliğe bir adım daha atacak, onunla namaz vakitlerimizi daha bir düzene sokacak, onunla diğer zamanlarda bazen aksattığımız teheccütleri daha büyük bir şevkle kılacak, infaklarımızı, zekâtlarımızı ve fıtır sadakalarımızı tam anlamıyla yerine getirmenin verdiği neşeyi vicdanlarımızda hissedecek, dilimize, gözlerimize, ellerimize, kulaklarımıza daha dikkat edecek ve derken kalpte zamanla pas haline dönüşecek her türlü günahı silmiş olacaktık.

Bütün fânilerin bitişe ve fenâya gittiği gibi, bu bereketli zaman dilimi de bütün semeresi, lütufları ve kazandırdıklarıyla, şayet yaşayacak olursak bir yıl sonra yeniden bizlerle buluşmak üzere vedâ etti ve gitti.

Artık bugün bayram. Günahlardan arınmanın bayramı. Yepyeni bir hayata başlamanın ve kazandıklarımızla mânevî dünyalara açılmamızın bayramı. Ebedi âlemde ereceğimiz gerçek mutluluğu hatırlatmanın bayramı. Muhtaçların ellerinden tutmanın, yetimlerin başlarını okşamanın ve sahipsizlerin yanında olmanın verdiği mutluluğu, daha yakından hissederek, hislerimizin de hisselerini aldıkları bir bayram.

Gerçek anlamda Bayramlar, insan olarak başkalarıyla iletişime geçmemizde, önümüze şans kapıları aralar ve buluşma yolları açarlar. Komşulara gider, randevusuz kapılarını çalar ve içeriye girerek musâfahanın vereceği yakınlığı yakalamış oluruz. 

Özellikle de hicret ederek yeni beldelere yerleşmiş muhacirler, bir yandan geride kalan bir avuç yakınlarından ve dostlarından ayrılmanın hüznünü ve gurbetini yaşarken, diğer taraftan da yeni komşulara ulaşmanın ve onlarla tanışmanın en iyi vesilelerinden biri olarak gördükleri bu özel ve güzel günleri, daha değerli ve bereketli geçirmenin heyecanını yaşarlar.

Bayram günleri, sevginin zirvede olduğu, kırgınlıkların izâle edildiği ve unutulduğu, uzaklıkların yakına dönüştürüldüğü, dostluk, kardeşlik ve güzelliklerin dolu dolu yaşandığı muhabbet günleridir. Bayram günleri, unuttuğumuz büyüklerin ellerini öptüğümüz, dualarını aldığımız, şayet uzaklarda ise iletişim vasıtalarıyla onları, görüntü ve sesli olarak sanki yanımızdalarmış gibi sıcaktan hissedeceğimiz ve hasretlerin sılaya dönüştüğü neşe günleridir.

Bayramlar, özellikle de boş ve tertemiz hayallere sahip çocukları, değişik hediyelerle sevindirerek, bu günlerin güzelliklerini fıtratlarına işleyeceğimiz, geleceğe hazırlama günleridir.

Bayramlar, sadece mü’minleri değil, hangi dini, felsefeyi, izmi taşırsa taşısın, yepyeni ilgi ve alakalar yakalayarak, samimiyetlerimizi, güzelliklerimizi, ortak evrensel değerlerimizi, her türden insanla paylaşma ve yakınlaşma günleridir.

  Bayramlar, akrabası kalmamış, evlatları terketmiş ya da dünyadan göç etmiş olan ve Cenab-ı Hakk’ın yeryüzüne göndereceği bereketin de sebebi sayılan yaşlıları ziyaret edeceğimiz, küçük hediyelerle gönüllerini alacağımız ve sohbet edip bir nebze de olsa yalnızlık hissettirmeyeceğimiz bulunmaz fırsat dilimleridir.

Bayramlar, özelikle de yaşadığımız bu süreçte, ailelerin parçalandığı, yarısının hapiste, yarısının dışarıda olduğu ve aile fertlerinin zorunlu olarak farklı ülkelerde yaşamak zorunda kaldığı kimseleri, zâlim avcıları da dikkate alarak ziyaret edeceğimiz, hal ve hatırlarını soracağımız, çocukların ellerine mahcup etmeden harçlıklar koyacağımız, küçük de alınan hediyelerle babasızlığı, annesizliği, abisizliği, ablasızlığı ve evlatsızlığı, kısa süreliğine de olsa unutturacağımız zaman dilimleridir.

Ve Bayramlar, bir yandan bu güzellikleri ve heyecanı yaşarken, bir yandan da tam anlamıyla değerlendiremediğimiz ve kadrini bilemediğimiz, böylelikle de elimizden kaçırdığımız nazlı misafirimizin ayrılık hüznünü, içimizde derinlemesine hissettiğimiz, gelecek sene yeniden evlerimize konuk olacağı inancıyla, şimdiden beklemeye koyulduğumuz hüzün günleridir. 

Hepinizin Bayramının, gerçek bayramlardan olması dileklerimle. 

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 24.5.2020 [TR724]

Bayramda Korona da bayram eder mi? [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]

Bayramlar bütün kültürlerde sevinç ve neşe zamanlarıdır ve bunun bir gereği olarak insanlar sevdikleriyle bir araya gelirler, o zaman dilimini büyük bir lezzetle değerlendirmeye çalışırlar. Aslında bayramlar bir toplumun kültürünün belki de en can alıcı parçalarından biridir. Kültürlere, dinlere, coğrafyalara göre değişse ve adları farklı farklı da olsa herkes bu bayram (yortu, karnaval vs.) günlerinde hayatın sıkıcı ve ağır yüklerinden bir miktar olsun kurtulmaya çalışır, en azından öyle hissetmek ister. Hepimizin çocukluğumuzda yaşadığımız bayramlara dair nostaljilerimiz vardır. Bu sanırım masumiyete, sorumlu olmamaya, karşılıksız sevgiye, dostlara ve memlekete bir özlemdir. Hele ülkenizden, sevdiklerinizden ve birçok imkanlarınızdan mahrum olarak uzaklarda yaşıyorsanız çocukluğunuzdaki bayramlar sizin için çok daha farklı şeyler ifade edebilir. Biz böyle hatıralarla ve nostaljilerle özlem gidermeye çalışsak da hayatın gerçekleri kendisini bize dayatıyor ve hükmünü icra ediyor. Kimileri özgürlüğe sahip olmayan kimileri de memleketinden çok uzaklarda yaşamak zorunda kalan bizler yine buruk bir bayramla sevinçlerimizi yaşamaya çalışacağız.

Yaşadığımız Korona salgını bize daha önce hiç tecrübe etmediğimiz yeni bir bayram yaşatacak gibi görünüyor. Altı aya yaklaşan dünya çapındaki salgında henüz tünelin ucu görünmüş değil. Virus bütün dünyanın gündemini o kadar yoğun şekilde meşgul etti ki bir anda bütün diğer gündemleri geri itti ve birinci sıraya oturdu. Ülkeler ve toplumlar temel karakteristiklerine uygun tepkiler verdiler, çözüm yolları denediler ve buna uygun kriz yönetimi sergilediler. Salgını başlangıçta hafife alanlar daha ağır bedeller ödediler ve ödemeye devam ediyorlar. Daha önceki bir yazımda kültürün hayatımızda ne kadar derin, önemli ve belirleyici olduğuna dikkat çekmiştim. İleri demokratik ülkelerin bazıları kültürlerinde zaten var olan sosyal mesafeyi iyi uygulayarak çok sınırlandırıcı olmayan, hafif tedbirlerle salgını kontrol etmeyi başardılar. Bazı ülkelerde hakim olan populist dalga salgınla mücadeleye de yansıdı ve başlangıçta popülist söylemlerle salgını atlatabileceklerini sandılar ancak onlar da bunun bedelini can kaybı ve ekonomik zararlarla ödediler, hala ödüyorlar. Demokrasiyi sindirmiş ülkelerin bir kısmı halkın duyarlılığı ile ciddi sokağa çıkma yasağı bile uygulamadan salgını yavaşlattılar. Buna karşılık bazı otoriter rejimler insanları evlerine kapattı ve hatta bazıları kapılarını bile çivilediler. Bunlardan bazılarında sokağa çıkanları polis copla kovaladı, hatta vurup öldürdü, bazılarında iyi organize edilmemiş, gerekli tedbirleri alınmamış şekilde belli yaşlara uygulanan sokağa çıkma yasakları ile insanların hayatları çekilmez hale getirildi. Başlangıçta tedbir almayanlar şimdi bayramlarda bile sokağa çıkma yasağı uygulamak zorunda kaldılar. Herkes kendi karakteristik kültürel özellikleri ile problemi çözmeye çalışıyor.

Müslümanlar yarından itibaren belki tarihlerinde hiç görmedikleri şartlarda bir bayram yaşayacaklar. Dinimizin bir gereği olan Bayram Namazını camilerde kılmak ve sonrasında dostlarımızla musafaha etmek ve kucaklaşmak hepimizin hasretle beklediği bir an olduğu halde bundan tamamen mahrumuz. Birçok ülkede mabetler kapalı, açık olanlarda da omuz omuza saf tutup Bayram Namazı kılmak mümkün değil. Birçok ülkede zaten belli sayıda kişiden fazlasının bir araya gelmesi yasak, dolayısıyla bayram namazı kılmak için ancak çok sınırlı sayıda kişi bir araya gelebilecek. Yasak olan ülkelerde gizlice böyle bir şeye kalkışmak hem kendimizi hem de dostlarımızı doğrudan riske atmak olacağı için dikkatle uzak durulması gereken bir davranıştır. Evet hakikaten kültürümüzün de bir parçası olan bu mübarek günde yaşça bizden büyük olanları ziyaret etmek ve bayramlarını kutlamak bizim olmazsa olmazlarımızdan biridir. Ancak salgının önlenebilmesi için temasların ve ziyaretlerin asgariye indirilmesi de bir zorunluluktur.

Zira SARS-Cov2 virüsünü taşıyan ve hiç belirti vermeyen çok büyük bir kitlenin bulunduğunu biliyoruz. Bilimsel çalışmalar yeni tip Korona virüsünün bulaştığı kişilerin bir kısmının hiç belirti vermediğini, tıbbi terimle asemptomatik olduğunu bildiriyorlar. Virüse musab oldukları ve testleri pozitif çıktığı halde hiç belirti vermeyenlerin oranı farklı yerlerdeki çalışmalarda yüzde 30 ile yüzde 96 arasında değişmektedir. Sosyal mesafenin ortadan kalktığı bayramlaşma gibi ortamlarda bu taşıyıcı kişilerden birisinin bile onlarca hatta yüzlerce kişiyi enfekte edebileceğini dikkate almak zorundayız. Yaşadığımız bu kısa ama çok acı tecrübeler döneminde tek bir kişinin yüzlerce hatta binlerce kişiye hastalık bulaştırdığını hep beraber gördük. Henüz hastalıktan koruyucu bir aşı geliştirilemedi ve bu konuda bir netlik bulunmuyor. En iyimser tahminler bile bu senenin güz aylarından önce etkili bi aşının uygulamaya girebileceğini söylemiyorlar. Hastalığı tedavi edeceğini düşündüğümüz ilaçlar da maalesef sadra şifa olmadılar. Her ne kadar bir kısım şarlatanlar yerli ve milli ilaç yapma iddialarıyla safları ve cahilleri avlasa da henüz elde yeni geliştirilmiş bir ilaç yok. AIDS ve Sıtma tedavilerinde kullanılan bazı ilaçlar çaresizlikten kullanılıyor ama bilimsel olarak etkinlikleri gösterilemedi.

Bütün bu bilgiler ve bulgular ışığında bizler bu bayramı iç içe kalp kırıklıkları ile evlerimizde sanal ortamları kullanarak sesli ve görüntülü uzaktan bayramlaşmalarla geçirmek zorundayız. Aksi takdirde bizim bayramımızla birlikte Korona’ya da bayram yaptırabiliriz. Özellikle yaşlı nüfusun daha fazla tehlikede olduğunu dikkate almak durumundayız. Bayramın en önemli ritüellerinden olan yaşlı ziyareti ve bayramlaşması bizi daha sonra yaşlılarımızdan tamamen mahrum edebilir. Hiçbirimiz böylesi bir sorumluluğu üstlenmek istemeyeceğinden eminim. Evlerimize kapandığımız veya ihtilattan men edildiğimiz bu zaman dilimini tefekkür ve okumalar ile yeni bir başlangıca vesile edebiliriz. Belki değerlendiremediğimiz imkanlarımızı ve kıymetini bilemediğimiz bayramlarımızı düşünür, bu sükunet zamanında kendimizi daha iyi tanır ve bayram sonrasında yapmamız gereken işlerimize daha hazır hale gelebiliriz. Herkese sevdikleriyle geçirecekleri nice bayramlar diliyorum.

Kaynaklar

http://med.stanford.edu/content/dam/sm/id/documents/COVID/AsymptCOVID_TransmissionShip.pdf

https://www.scripps.edu/science-and-medicine/translational-institute/about/news/sarc-cov-2-infection/


[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 24.5.2020 [TR724]

Hangi saftayım? [Ahmet Kurucan]

15 Temmuz “sahte askeri darbe kalkışması” vesile yapılarak gerçekleştirilen “sivil darbe” sonucu, eline çakı bile almamış cemaat mensubu insanlar bir gecede silahlı terör örgütü üyesi ilan edilerek sosyal ve siyasal soykırıma maruz bırakıldılar. Hamile kadınlara, yaşını başını almış annelere, bebekli annelere hatta küçük yaşta çocuk ve bebeklere kadar uzanan hapisler ve işkenceler, kötülüğün sıradanlaştığı bir zulüm atmosferine taşıdı hepimizi. Masum olduklarına kendilerinin de inandığını düşündüğüm insanlara bu zulmü reva gören zalimler, 18’nci yüzyılda yaşasalardı binlerce insanı giyotine gönderen Maximilien Robespierre olur ve zulümlerini ölümle neticelendirirlerdi. Ya da daha öncesinin Roma’sında gördüğümüz Julius Caesar’ları, Commodus’ları, Tiberius’ları ve Caligula’ları olurlardı.

Kendi gözlerinin önünde cereyan eden böylesi bir zulüm tablosu varken bazılarının bana donup “hangi saftasın?” sorusunu sormaları insanı çileden çıkartıyor. Bu soruyu soranlar hiç şüphesiz iktidarın borazanı olan havuz medyasının yapmış olduğu iftiralarla, yalanlarla dolu ithamlarını hakikat yerine koyan insanlar.

Sorgulayıcı bir mantık ve eleştirel bir düşünce ile meselelere yaklaşamayanlar. Konforunu bozmak istemeyenler. Hızla faşizme doğru sürüklenen otoriter iklimde ‘kim vurdu’ya gideriz diye korkan kişiler. Katılıyorum, “At izinin it izine” karıştığı zamanlar bu zamanlar. Böylesi zamanlarda ilk incinen gerçek olur. Savaşta ilk şehit olanın hakikat olması gibi. Fakat hakikat aşığı insanlar her şeye rağmen onu bulabilirdi.

Yıllardan beri bu cemaatin bir ferdi olmakla birlikte “kesin inançlı” olarak hareket etmedim. Ne bağnaz bir tarafgirlik ne de amansız bir düşmanlıkta bulundum. Yıllardan beri Cemaat aleyhinde dile getirilen bütün iddiaları, ithamları, yazılan kitapları, raporları okudum, tartışma programlarını hem de notlar alarak tek tek dinledim ve izledim. 15 Temmuz darbe esnasında da hemen ertesi gün başlayan ve devam eden günlerde kaleme aldığım yazılarda da darbeyi meşru görenleri, darbeye kalkışanları, haberi olduğu halde engellemeyenleri kimliğine, kişiliğine, vasfına ve pozisyonuna bakmadan lanetledim. Doğruya doğru eğriye eğri dedim. Zaten böyle davranmayı bu camia içinde öğrendim. “Seni severim ama hakikati daha çok severim” dediğim bir zemine ayaklarımı bastım. Fotoğrafın tüm karelerini göremedim. Kimsenin de gördüğünü sanmıyorum. Ama gördüğüm kadarıyla da doğrunun temsilcisi olmaya çalıştım.

Bütün bunlara rağmen madem ki sordunuz hangi saftasınız diye; buyurun durduğum safi sizlere bir kez daha söyleyeyim. Tarihe böyle kayıt edilsin.

Ben, kardeşini hunharca katletmek isteyen Kabil’in değil, “sen beni öldürmek istesen de sana karşılık vermeyecek, elimi dahi kaldırmayacağım” diyen Hz. Habil’in safındayım. 

Ben, kendilerini cehennem ateşinden koruyacak tekliflerle gelmesine rağmen yıllar ve yıllar boyu onu alaya alan, maddi ve manevi eziyet ve işkencelerde bulunanların değil; bütün bunlara sabırla mukabele edip tebliğ vazifesine devam eden Hz. Nuh’un safındayım. 

Ben, Ona duyduğu kini, nefreti ve öfkeyi şehrin tüm insanlarını yakmaya yetecek büyüklükte hazırladığı cehennemvâri ateşle gösteren Nemrud’un değil; Allah’ın o ateşleri kendisine berd ü selam kıldığı Hz. İbrahim’in safındayım.

Ben, kula kulluğun insanı alçaltan derekelerinden kendilerini kurtarmak için mücadele eden peygamberini en kritik noktada “Sen ve Rabbin git savaş, biz burada oturuyoruz” diyerek yalnız bırakan Beni İsrail’in değil; bütün bunlar hiç olmamış gibi vazifesine devam eden, Allah’ın Tur’da tecellilerine muhatap kıldığı ve “Kelimim” dediği Hz. Musa’nın safındayım. 

Ben, gözsüzlere dahi pinhân olacak mucizelerine gözlerini kapatan ve onu gözü dönmüş muhaliflerinin önüne bir yem gibi atan hainlerin değil; ahirette “Sen onlara azap edersen onlar Senin kulların; bağışlar merhamet edersen Sen Merhametlilerin en Merhametlisisin” diyerek af dileyen Hz. İsa’nın safındayım. 

Ben, 23 yıllık Peygamberlik hayatında akla hayale gelmedik işkence ve eziyetleri ona reva gören Mekke’li müşriklerin değil; onlara her şeyi yapabilecek bir konumda iken “Kardeşim Hz. Yusuf gibi derim. Gidin bugün hepiniz serbestsiniz” sözüyle enginlerden engin gönle sahip olduğunu gösteren şefkat ve merhamet abidesi, insanlığın iftihar tablosu Hz. Muhammed’in (sas) safındayım. 

Ben, faziletinde, mahviyetinde, sadakatinde hiçbir şüpheleri olmamasına rağmen cahiliye alışkanlarına dönerek ona nice çileler çektiren insanların değil; kelimelerin kendisini anlatmada aciz kaldığı ve onun için sadece ismini anmakla yetineceğim Hz. Ebu Bekir’in safındayım.

Ben, Müslümanlığı, insanlığı, yönetişim anlayışının merkezinde adaletin, özgürlüğün, hak ve hukukun yer aldığı sistemini çekemeyip onu şehit eden Ebu Lülü’lerin değil; tek kelimeyle Hz. Ömer’in safındayım. 

Ben, haklı ya da haksız olmaları bir yana, hatta ne kadar haklı olsalar da merkezi devlet ve icraatları ile alakalı problemlerini sulh ve sükûnet içinde çözmek için sonuna kadar ısrarlı davranmayan eli kanlı eşkıya güruhunun değil, Efendimizin (sas) Rıdvan biatında elini diğer elinin üzerine koyarak “Bu da Osman’ın biatidir” dediği Hz. Osman’ın safındayım. 

Ben, siyasetin çirkin yüzünün kanla buluştuğu yerde katil olarak tarih sahnesine çıkan İbn-i Mülcem’lerin değil; İslam’ın hayat sahnesini çıktığı günlerde 7 yaşında bir çocuk olarak kervana katılan ve din uğruna, iman uğruna nice fedakârlıklara katlanan Dâmad-ı Nebi, Haydar-ı Kerrâr, Şâh-ı Merdân Hz. Ali’nin safındayım. 

Ben, zulmü, kurdukları siyasi sistemle sistematik hale getiren Mansur’ların degiI; fitne ve fesada yol açmaksızın böylesi zulümlere karşı yapılacak direnişin temel taşlarını döşeyen ve bedelini de hapishanelerde ömür geçirerek ödeyen, 15 asırdır başımızın tacı olan İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin safındayım. 

Ben, halk nezdindeki kabulünden dolayı “Halk bu vergileri kaldıramaz” görüşünün başlarını ağrıtacağını düşünerek ellerini bağlayıp kilometrelerce uzakta bulunan hilafet merkezine sürükleyerek getiren irade ve idarenin değil; gördüğü onca cefa ve eziyete rağmen doğruyu, hak ve hakikati haykırmaya devam eden İmam Şafi’nin safındayım. 

Ben, sadece ‘Kur’an mahluk’ demediği için bütün muhaliflerini zindanlarda çürüten, işkencelere maruz bırakan Abbasi halifeleri Me’mun, Mu’tasım ve Vâsık’ın değil; aynı işkencelerden nasibini alarak önce Tarsus’ta ardından Bağdat’ta tam 28 ay hapishanelerde kalan ama buna rağmen düşüncelerinden ve duruşundan vazgeçmeyip asırlar boyunca Müslümanlara ışık tutan Ahmed b. Hanbel’in safındayım. 

Ben, adaleti temin adına olsa neyse, sırf statükosunu korumak, nüfuzunu korku pompalayarak sağlamlaştırmak için kuzeni İmam Malik gibi devâsâ bir şahsiyet dahil eş-dost-akraba demeden herkese zulmeden Mansur ve Mansur benzeri Emevi halifelerinin değil; mazlum ve mağdur büyük alim İmam Malik b. Enes’in safındayım. 

Ben, üzerinden 15 asır geçmiş olmasına rağmen hala her müminin vicdanını kanatan Kerbela’nın önde görünen faili “Ben burada Yezid’in emirlerini uygulayacağım. İyiliklerinize karşı müşfik bir baba, itaat edenlerinize karşı bir kardeş gibi davranacağım. Kılıç ve kırbacım emrimi kabul etmeyen, bana karşı çıkanların üzerinde olacaktır. Artık herkes dilediğini yapabilir” diyen vali Ubeydullah b. Ziyad’ın değil; Kerbela şehitlerinin ve o şehitlerin şahı Hz. Hüseyin’in safındayım.

Ben, kendisine biat edilmemesi sebebiyle çapulcu sürüsü gibi girdikleri Mekke’yi günlerce talan eden, malları yağmalayan, evinde bir şey bulamadıkları için şanlı sahabi Ebu Said el-Hudri’nin sakallarını dahi yolan, hatta kadınlara tecavüz eden ordu ve o ordunun kumandanı Müslim b Ukbe’nin değil; Harre şehitlerinin ve Mekke halkının safındayım. 

Ben, Yezid’in otoritesini kabul etmedikleri için aylarca Mekke’yi kuşatan, Ebu Kubeys ve Ahmar dağlarına kurduğu mancınıklarla Kabe dahil şehre taşlar ve ateşli mızraklar atan, bu sebeple Kabe’nin yanmasına vesile olan Husayn b. Numeyr’lerin, tarihe zalim vasfıyla geçen Haccac b. Yusuf’ların değil; doğru bildiği ve doğru olduğuna inandığı yolda inançla, azimle, aşkla yürüdüğü için gözü dönmüş katilleri aratmayan barbarlıkla şehit edilen Abdullah b. Zübeyr’in safındayım. 

Bir genelleme yapacak olursam, ben, yüz yıla yakın hilafet dönemlerinde ‘meşru muhalefete’ bile göz yummayıp ‘mutlak itaat’ diye direten ve bu uğurda İspanya topraklarını feth etti diye bir zamanlar baş üstünde taşıdıkları Musa b. Nusayr ve Tarık b. Ziyad’ları bir zaman sonra görevlerinden azledip sefalete mahkûm eden, vefadan, sadakatten nasipsiz zalimlerin değil; bu zalimlerin zulmüne maruz kalan mazlumların safındayım. 

Ben, “Er-Rıza min âl-i Muhammed” sloganları ile Emevi hanedanını yıkıp iktidara gelen ve daha ilk konuşmasında halka “Allah başınıza devlet kuşu kondurdu. Artık insanların en mutlusu ve en şereflileri sizlersiniz. Size verilecek bağışları 100 dirhem artırıyorum. Hazır olun; ben çok kan dökücüyüm ve mahvedici bir intikamcıyım” diyen ve iktidarı boyunca dediğini yaptığı için tarihe çok kan dökücü manasında Seffah diye geçen Ebu Abbas’ın değil; kadınıyla- erkeğiyle, çoluğuyla-çocuğuyla kanları dökülen, malları müsadere edilen, asırlık vatanlarından göçe zorlanan, başta ehl-i beyt olmak üzere bütün mağdurların safındayım. 

Hasılı, ben, siyasi çekişmeleri, iktidar hırsları, koltuk sevdaları, nefsani hazları, mal-menal tutkuları uğrundaki yanlışlıklarına Kur’an’ı alet etmekten, yaptıklarına meşruiyet kazandırmak için hadis uydurmaktan çekinmeyen, Kaderiye’den Mürcie’ye, Hariciye’den Rafiziye’ye kadar nice oluşumlara sebebiyet veren mihne dönemi ve dönemlerinin mimarlarının safında değil; inandıkları değerleri korumak için hapislerde çürüme, kılıçlara masum boyunlarını uzatma dahil her türlü bedeli ödeyen masumların, şehitlerin, gazilerin safındayım.

Ben, istiklal mücadelesi esnasında canıyla malıyla ölümüne mücadele eden zatı ülkesinden ayrılmaya mecbur edecek tarzda tazyiklere maruz bırakan, geri döndüğünde de her türlü sefaleti reva gören vefasız zalimlerin değil; üç kuruşa muhtaç olduğu anda bile yazdığı istiklal marşına takdir edilen ücreti almayarak “Allah bu millete bir istiklal marşı yazdırmasın” diyecek kadar gani gönüllü Mehmet Akif’in safındayım. 

Ben, Kur’an etrafından oynanan oyunların farkına vararak bütün himmet ve gayretini Kur’an’ın tilavetinden tefsirine kadar uzayacak bir talim sürecine sarf eden ve bu uğurda önüne çıkartılan her türlü engeli meşru bir şekilde aşmaya çalışan Süleyman Hilmi Tunahan’ın safındayım.

Bugün de örneklerini gördüğümüz karakuşî kararlarla kanunun çıkmasından çok önce yazdığı şapka risalesinden dolayı hapishanelere konularak özgürlüğünden edilen ve ardından bu yetmezmiş gibi idam edilen İskilipli Atıf Efendi’nin safındayım.

Ben, “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!

Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen kusur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyen Bediüzzaman’ın safındayım. 

Ben, 82 yıllık hayatında kendisini düşman belleyenlerin zulmü altında inim inim inlemesine rağmen “Sabır benden sabır dileneceği ana kadar sabredeceğim” diyen, bırakın ihkak-ı hak peşinden koşmayı ona kapı bile aralamayan, 35 yılı aşkın birlikteliğimiz içinde bizatihi müşahede ettiğim tavırları, ortaya koyduğu eserleri, dünya sathına yayılan hizmetleri ile bir neslin uyanışına öncülük eden, bir insan ya da bir idareci ve kanaat önderi olarak iddia ettikleri gibi hataları varsa dahi o hatalara karşı 7 yıldan beri yapılan muameleleri katiyen hak etmeyen, devletin bütün kurumları, özellikle “siyasetin köpeği olan yargı”, basın-yayın kuruluşları ve yandaş sivil toplum örgütleri ile itibar suikastına, şeytanlaştırılmaya maruz bırakılan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin safındayım.

Ben, “Doğu Perinçek kardeşimize şükranlarımızı arz ederiz” diyen Cübbeli’lerin, “Yolsuzluk hırsızlık değildir” diyen Hayrettin Karaman’ların, cemaat mensupların katline ferman kesen Ahmet Akgündüz’lerin, Diyanet İşleri Başkanı ve dini ilimlerde yaptığı çalışmalarla profesör payesini elde etmiş İlahiyat hocaları olduğu halde peynir-ekmek yeme içme kolaycılığı içinde imanları kadar masum olduğuna inandıkları insanlara hayasızca ve pervasızca “terörist” diyen Mehmet Görmez’lerin ya da Ali Erbaş’ların değil; isimleri ülke genelinde bilinmeyen Türkiye’nin dört bir yanında dinlerine hizmet ederken işlerinden atılan sayıları binleri aşan müftülerin, vaizlerin, imam ve müezzinlerin, daha kapsayıcı bir dille ifade edecek olursam, 15 Temmuz sonrası devletin ceberut yüzünün muhatapları olup işlerinden edilen binlerce KHK’lının safındayım. 

Dahası var. Ben, Hidayet Karaca’lar, Mümtaz’er Türköne’ler, Ahmet Altan’lar, Sedat Laçiner’ler, Mustafa Ünal’lar, Gültekin Avcı’lar, Fevzi Yazıcı’lar, Mehmet Baransu’lar, Akın İpek’ler, Melek İpek’ler, Memduh Boydak’lar, Hacı Boydak’lar, Halit Dumankaya’lar, Hazım Sesli’ler, İlhan İşbilenler’ler, Kazım Avcı’lar, Alaaddin Kaya’lar, Ömer ve Özer Yerkazanoğlu’lar, Şemseddin Ayyıldız’lar, sırf Hocaefendi’ye uzak yakın akrabalıklarından dolayı hapse atılan Kutbettin Gülen’ler, Mazhar Gülen’ler, Selman Gülen’ler, Ramiz Gülen’ler, Mehmet Türk’ler, Said Seven’ler ve kim bilir  bu yazıyı kaleme aldığım dakikalarda göz altına alınan veya tutuklanan ya da ‘şu kadar yıl’ denilerek hükümlülüklerine karar verilen, fakir çocuklar hayrına düzenlenen kermese mantı ile katkı sağlayan ev hanımları, kurban bayramında et dağıtan hayırsever iş adamları, hamile kadınlar, geleceğimiz teminatı bebekler ve çocuklar ve daha kimler kimler. İşte ben bunların safındayım.

Ben, yandaşlığın kitabını yazan ya da yazacak olan yeni nesillere akıllara hayret verecek ölçüde destek veren, “bunlarla mücadele de çok vicdanlı gidiyorsunuz” diyerek bunu ispat eden, vicdanı ölmüş, insanlığını kaybetmiş  Hilal Kaplan’ların, Hüseyin Gülerce’lerin, Hasan Ali Karaosmanoğulları’nın, Ahmet Hakan’ların, Abdurrahman Dilipaklar’ın ve bunlar gibi Kabataş Yalancılarının arkasında saf tutan yüzlercesinin değil; zulmün elinden özgürlüğüne kavuşarak yaşadıkları coğrafyalarda mazlumun sesi olmak için mücadelelerine devam eden Alp Aslandoğan’ların, Adem Yavuz Aslan’ların, Erkam Tufan’ların, Doğan Ertuğrul’ların, Ekrem Dumanlı’ların, Abdülhamit Bilici’lerin, Basri Doğan’ların, Selçuk Gültaşlı’ların, Bülent Keneş’lerin, Metin Yıkar’ların, Aydoğan Vatandaş’ların, Nurullah Albayrak’ların, Tarık Toros’ların, Engin Sezen’lerin, İsmail Sezgin’lerin, Erhan Başyurt’ların, Fatih Akalın’ların, Bülent Korucu’ların, Ahmet Dönmez’lerin, Veysel Ayhan’ların, Mehmet Tahsin’lerin, Nedim Hazar’ların, Levent Kenez’lerin, Mehmet Efe Çaman’ların, Abdullah Bozkurt’ların, Mahmut Akpınar’ların, Sıtkı Özcan’ların safındayım.

Bitmedi; ben, milletten almış olduğu vekillik yetkisini anayasa ve kanunların kendine verdiği görev tanımı içinde yerine getirmeyip vatandaşına düşman muamelesi yapılması için ateşe odun taşıyan, “Hüseyin ile Yezid karşı karşı geldiğinde bizim tavrımız Yezid’ten yanadır” diyen Metin Metiner’lerin veya Özlem Zengin, Feti Yıldız, Cahit Özkan misali iktidar ve iktidar yanlısı milletvekillerinin değil, göğüslerini bu hayasızca akına siper ederek mücadele eden Ömer Gergerlioğlu, Sezgin Tanrıkulu ve emsali vekillerin safındayım.

İnanç adına İslam, düşünce adına yelpazenin sağından verdiğimiz bu zulüm örneklerine, başka inanç ve ideolojiler adına birçok isim ilave edilebilir, edilmelidir de. Çünkü değişen bir şey yok; sağ-sol, müslim-gayrimüslim, erkek-kadın, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, okumuşu-okumamışı mazlum olarak zalimin açmış olduğu zulüm şemsiyesinin altında birleşiyor.

Hatta bazen zulmün toptancılığının yapıldığı zamanlarda öyle birleşmeler oluyor ki kundaktaki bebek bile bu zulmün mazlumu, bu gadrin mağduru oluyor. İnanmıyorsanız Dersim’e, Maraş’a, Gazi’ye, Madımak’a, Başbağlar’a, Uludere’ye, Cizre’ye, Sur’a, Ankara’daki bombalı gar katliamına bakın.

Uzattım, farkındayım. Öyleyse bitirelim.

Zulüm ve adalet aralığından bakıldığında tarihimizin karanlık günlerini bir kez daha yaşadığımız şu günlerde sizlere “Allah’a şükredin” demeyi haddi aşmışlık sayarım ama ben Allah’a şükür ve hamd ediyorum.

20 yıldır yurt dışında hayatını yaşayan bir insan olarak söz konusu zulümlere birebir muhatap olmadığım için değil elbette.

Ben de böyleyim demek büyük iddia olur ama empati duygusunun gelişmişliğine, insanlıktan almış olduğu nasibe göre dünyanın neresinde olursa olsun herkes kendine göre üzüntü ve sıkıntılar çekiyor, kalaklar içinde hayat sürüyor, yüzlerinden uzaklaşan tebessümler bir turlu geri gelmiyor ve nice fedakârlıklara katlanılıyor. Bunun şahidiyim.

Öyleyse ben neden Allah’a şükrediyorum?

Şundan:

Zalim olmadığım ve zalimlerin safında yer almadığım için.

Hatta bu şükrüme bir de Tıpkı Tevfik İleri gibi şükür namazları ilave ediyorum. 

Menderes döneminin Ulaştırma ve Milli Eğitim Bakanı’na müebbet hapis cezası kararı kendisine tebliğ edilince hemen iki rekât namaz kılar. “Neden?” derler. Cevabı: “Zalim değil mazlum olduğum için şükür namazı kıldım.” olur.

Evet, şükür ediyorum, “Sahte peygamber, içi boş alim müsveddesi, alçak, lümpen, hain gürûh, cahil, İsrail uşağı, maşa, ajan, karanlık aydın müsveddesi, paralel” ve son noktada “terörist” denilenlerin safında yer aldığım için.

Umarım şaşırmamışsınızdır bu tavrımdan dolayı.

Kendinizden eminseniz şaşırmamanız lazım.

Çünkü her şeyden önce siz bilirsiniz ne olduğunuzu ya da olmadığınızı.

Ben biliyorum ne olduğumu ve olmadığımı.

Benim bildiğimi, sizin bildiğinizi Allah bilmez mi?

Allah da biliyor elbette.

Beni bildiği, sizi bildiği gibi onu da biliyor, onları da biliyor.

Evet, ben bir hiç olabilirim ama yukarıda sayılanlardan hiçbiri değilim elhamdülillah.

Onun için bu saflarda duruyor, Rabbime karşı duruşumu minnet ve şükranla taçlandırıyorum.

İkrar etmeseler ve edemeseler de feraseti, basireti, fetaneti ve akleden kalbi olan herkes de görüyor ve biliyor. Görmeyenler ve bilmeyenlere gelince; ömürleri vefa ederlerse yakın veya uzak gelecekte, etmezse ahirette görecek ve bilecekler bütün gerçekleri.

İster canı gırtlağına gelmiş insanların duası isterse bedduası deyin, Ahmet Arif’in sözüyle bitiriyorum yazımı: “Çiçek gibi insanların kalbini kırdınız, bahçeleriniz bahar görmesin.”

Ramazan Bayramınız mübarek olsun!

[Ahmet Kurucan] 24.5.2020 [TR724]