Boğaz’da Erdoğan’a yetki devrinin nedeni Katarlılar mı? [Hicran Aygün]

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan ve İstanbul Boğazı’na dair yetkilerin Büyükşehir Belediyesi ve dört ilçe belediyesinden alınıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’a devrine ilişkin tasarı, Boğaz hattında arsaları bulunan müteahhit işadamlarını tekrar gündeme getirdi.

Boğaz ön ve arka görünümündeki arsalarına, şimdiye kadar mevcut yasa nedeniyle inşaat ve imar izni alamayan işadamları, projeleri hazır bir şekilde tasarının kanunlaşmasını bekliyor. Müteahhit işadamları arasında en çok dikkat çeken isimlerden biri ise Ali Ağaoğlu… 

BUTİK OTEL VE VİLLALAR

Aşaoğlu’nun, İstanbul Boğazı’na ilişkin tasarının yasalaşıp yetkinin Erdoğan’a devredilmesinin hemen ardından Boğaz’daki arsalarına inşaata başlayacağı öne sürüldü. İstanbul Finans Merkezi’ni parasızlıktan tamamlayamayan Ağaoğlu, iddiaya göre Boğaz’daki yeni inşaatın finansmanını ise geçen hafta  Varlık Fonu’ndan kendisine aktarılan 1 milyar 400 milyon lira ile karşılayacak.

Ağaoğlu’nun yıllar önce hazırlattığı ancak imar alamadığı için başlayamadığı inşaatlar arasında en çok dikkat çeken projelerden biri butik otel. Türkiye’nin en pahalı arsalarının bulunduğu Sarıyer Yeniköy’de denize sıfır arsa alan ve buraya butik otel yapmak isteyen Ağaoğlu, imar izni olmadığı için projeyi rafa kaldırmiştı. Ağaoğlu, yasa çıkar çıkmaz halen Sait Halim Paşa Yalısı ve çevresindeki lüks mekanların “otopark” olarak kullandığı arsaya “yatay mimariyle” butik otel yapacak. Müteahhitin bir diğer inşaatı ise otel yapmayı planladığı arsanın hemen karşısında yer alacak. İddialara göre Ağaoğlu, söz konusu ikinci arsaya ise lüks villalar yapmayı planlıyor. Batık inşaatçının arsaları Sarıyer Yeniköy’le de sınırlı değil. Kanlıca, Üsküdar ve Kuleli’de de arsaları bulunan Ağaoğlu, Boğaz ön ve arka görünümdeki bu değerli arazilere de lüks villalar yapacak. 

 EN KAZANÇLI KATARLILAR

Tasarının yasalaşması halinde Boğaz’dan yararlanacak tek isim Ali Ağaoğlu değil. Sarıyer’e bağlı İstinye’de bulunan denize sıfır arsalar da büyük rant merkezi olmak için sıra bekliyor. Borsa İstanbul, Şahin Tepesi gibi kıymetli arsaların yer aldığı ve 6 parselden oluşan ada, yaklaşık 4 yıl önce Tahincioğlu Şirketler Grubu’na ihaleyle satıldı. İmar ve inşaat izni olmayan parsellere Tahincioğlu ve Nida Şirketler Grubu rezidanslar dikti. Ancak bir süre sonra parsellerin Katarlılar tarafından satın alındığı hatta bu parsellere Emirgan Korusu’nun da dahil olduğu iddia edildi.

Emirgan Korusu’nun içerisine AVM ve rezidans yapılacağına ilişkin haberlerin gündeme gelmesinin ardından Sarıyer Belediyesi bir açıklama yaparak bu iddiaları yalanladı. Ancak Tahincioğlu Şirketler Grubu, 6 parselin Katarlılar’a satıldığına ilişkin çıkan haberlere herhangi bir açıklama yapmadı.

Bu haberlerden kısa bir süre sonra ise AKP hükümeti “Katarlılar’ın Türkiye’ye yaptığı yatırımları” gerekçe göstererek İstinye Bayırı’nın ismini Katar Caddesi olarak değiştirdi. Katarlılar’ın özellikle Şahin Tepesi olarak bilinen bölgeye ikişer katlı villa yapmak istedikleri öne sürüldü. 

 TARİHİ KORUYA SOSYAL TESİS

Boğaz’dan rant elde edecek işadamlarından biri de beklendiği gibi AKP iktidarıyla birlikte büyüyen Cengiz İnşaat… Havalimanları, barajlar, nükleer santraller, otoyollar ve daha birçok kritik ihale verilen Cengiz İnşaat’ın sahiplerinden Mehmet Cengiz de Boğaz yasasından faydalanacak isimler arasında. Tarihi Fethi Paşa Korusu’nun içerisinde yer alan Hüseyin Avni Paşa Köşkü’nü para ödemeden TMSF’den alan ve hemen inşaata başlayan Cengiz, kamuoyundan gelen tepkiler nedeniyle başladığı işi yarım bırakmıştı.

Uzun süre inşaat tabelasını kaldırmayan Cengiz yasa çıkar çıkmaz, TMSF’den devraldıktan “5 gün sonra kül olan” Hüseyin Avni Paşa Köşkü’nün yerine “sosyal tesisler” yapmayı planlıyor.

 ORMAN İÇERİSİNE VİLLA

İstanbul’un Anadolu yakasında “yarım kalan” inşaatlardan biri de İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden biri olan Kiptaş’ın. Dönemin AKP’li Belediye Başkanı Kadir Topbaş tarafından altına imza atılan proje, Beykoz’da ormanlık alanın içerisinde ve Boğaz arka görünümünde yer alıyor. 553 villa ve yaşam alanlarından oluşması planlanan proje, Boğaziçi İmar Yasası engeline takılmış ve yarım bırakılmıştı. Tasarı yasalaşırsa projenin devam edip etmeyeceğine Erdoğan karar verecek. 

[Hicran Aygün] 5.11.2019 [Kronos.News]

AKP’nin Süleymancı vekili yurt olayında kendi cemaatini suçladı

Süleyman Hilmi Tunahan’ın torunu AKP’li Milletvekili Fatih Süleyman Denizolgun partisi ile cemaatinin arasını açan olaylı yurt yıkımı hakkında konuştu. Kendi cemaatini haksız buldu.

BOLD – Fatih Süleyman Denizolgun, geçen hafta İstanbul Kağıthane’de gerçekleşen olaylı yurt yıkımı hakkında açıklamada bulundu. Yıkım olayını araştırdığını söyleyen AKP’li Denizolgun, cemaatin idarecilerine “Kağıthane Belediyesinde beni mahcup ettiniz” dedi. AKP yönetimindeki Kağıthane Belediyesinden bilgi alan Tunahan’ın torunu Denizolgun cemaatinin çürük binaya öğrencileri taşıyarak, çocukların hayatlarını riske attığını ileri sürdü. Denizolgun’un olaylı yıkım sonrası cemaatini suçladığı açıklama şöyle:

BELEDİYE YİNE KIYAK YAPMIŞ

“En çarpıcı bilgiyi paylaşayım; cemaatimizin bazı idarecileri bu binanın çürük olduklarını bildikleri için ve ne kadar uzatırsa uzatsınlar, eninde sonunda mahkeme kararıyla yıkılacağını çok iyi bildikleri için, yıkılan binanın yan parselinde yeni bir yurt inşa ediyorlar. Yeni yapı olarak yapıyorlar. Ve şu anda faal. Orası da hazine arazisiydi. Belediye, devlet diğer bina kesinkes yıkılacağı için bu araziyi satın almanız için kolaylık sağlıyor ve yeni yurt binasının yapılması, açılması için her türlü kolaylığı sağlayıp, tüm izinleri veriyor.”

TAHRİK KİN VE NEFRET TOHUMU EKİLİYOR

“Bu kadar hakikatin ters yüz edilmesi hangi saiklerle yapılmaktadır” diye soran Denizolgun, gerçeklerin cemaatin tabanından saklandığını savundu. Tahrik, kin ve nefret tohumlarının ekildiğini vurguladı.

Geçen hafta Süleymancılara ait Kağıthane’deki yurt, belediyenin aldığı kararla yıkıldı. Öğrenciler ve idarecilerin içerisindeyken başlayan yıkım sırasında, polis yıkımı engellemek isteyen cemaat mensuplarına biber gazıyla müdahale etti.

[BoldMedya] 5.11.2019

“Ben Hatice Civelek 672 KHK’lıyım iki çocuğumu kaybettim”

İki çocuğunu cezaevi ziyareti yolunda kaybeden KHK’lı Hatice Civelek, halen tutuklu eşi, Tenkil Süreci’nde yaşadıklarını unutulmaz cümlelerle KHKTV’ye anlattı..

BOLD – Keskin Cezaevi’nde tutuklu öğretmen Enis Evren Civelek’i ziyarete giden ailesi 2018 yılı Aralık ayında kaza yaptı. Kazada Civelek ailesi iki çocuğunu kaybetti..

Hatice Civelek’in beli kırıldı ve vücudunda çok sayıca kırıkla aylarca hastanede yattı.

Evren Civelek, ailesinin başına gelen felakete rağmen tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmedi. Ardından 25 yıl hapis cezası verildi. Halen Kırıkkale Keskin Cezaevi’nde.

Hatice Civelek (32) kızları Betül Civelek (3) ve Naime Civelek’in (8) acısıyla yalnız başına hastanede kaldı. Eşi ise Cezaevi’nde bir dizi psikolojik problem yaşadı.

KHK’yla ihraç edilen sınıf öğretmeni olan Hatice Civelek süreç içinde yaşadıklarını KHK TV’ye anlattı.


[BoldMedya] 5.11.2019

Tenkil Müzesi izlenimleri: Caddeye çıkıp haykırmak istedim… [Sevinç Özarslan]

Tenkil Müzesi’nin beşinci sergisi Belçika Limburg’da açıldı. Üç yılı aşan Tenkil Süreci’nin en çarpıcı izleri ve hatıralarının bulunduğu sergiden izlenimler…

BOLD ÖZEL – Halime Gülsu’nun sarı kazağı ve başörtüsü, Ege’de hayatını yeni kaybeden çocukların eşyaları, Ahmet Turan Özcerit’in oğluna mektubu, Meriç’i protez bacaklarıyla aşan Zeynep’in kırmızı ayakkabıları ve Gökhan Açıkkollu’nun eşofmanının cebinden 3 yıl sonra çıkan not…

Her yıl Ölüler Günü olarak anılan 1 Kasım’da Belçika’nın Limburg şehrinde anlamlı bir sergi açıldı. Merkezi Frankfurt’ta bulunan Tenkil Müzesinin hazırladığı sergi, 15 Temmuz’dan bu yana cezaevlerinde işkence sonucu ölüme sürüklenen, kalp krizi ya da kanser gibi hastalıklara yakalanıp hak ihlalleri nedeniyle hayatını kaybedenler ile Meriç Nehri ve Ege Denizinden geçip özgürlüğe kavuşmak isterken ölenlerin yaşadıklarını anlatıyor.

1 Kasım’da Belçikalılar kapısını bacasını kapatıp mezarlıklara akın ediyor. Vefa ve saygının gereği olarak ölülerinin evlerini çiçeklerle donatıyorlar. Cuma günü öğleden sonra vardığımız şehirde dükkanlar bu yüzden kapalı, in cip top oynuyordu. Bir süre şaşkınlıkla Hasselt Havermart Caddesi üzerinde gezindikten sonra sergi hazırlıklarının devam ettiği Limburg eski adalet sarayının içine girdim ve Ölüler Günüyle özdeşleşen; Tenkil sürecinde yitip giden birçok isimle karşılaştım…

Esma Uludağ, Halime Gülsu, Gökhan Açıkkollu, Ahmet Turan Özcerit, Hatice Akçabay ve çocukları, 9 aylık Nurbanu, Betül ve Naime Civelek, Halil Dinç, Kevser teyze… Sonra da tekrar caddeye çıkıp haykırmak geldi içimden. “Buradaki ölüleri de ziyaret edin. Onlar işkenceden, zulümden kaçarken ölen masum insanlar!’ diye.

Yapmadım tabi ama adalet sarayının karşısındaki yeşil banka oturup tam 3 yıl önce 31 Ekim 2016’da İstanbul’dan uçağa binip Belçika’ya indiğim o güne gittim. Adalet ve hukukun artık mumla arandığı Türkiye’de tepe taklak edilen hayatımı, tepe taklak edilen hayatları düşündüm. Yaşatılan bu acılar uzun yıllar unutulacak gibi değil. Sergilenen eşyalara baktıkça ve sergi açılışında Ceyda’nın cam vitrinde sergilenen ayakkabısına sarılmasına tanık olunca bunu daha iyi anlıyorsunuz.

HİLMİ YAVUZ GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE BAYILDI

Akşam saat 19.00’da açılan sergide ilk olarak küçük bir panel düzenlendi. Mete Öztürk’ün yönettiği panele, 35 günlük bebeğiyle hapse giren Rana Öğretmen (isim müsteardır), Mümtazer Türköne’nin koğuş arkadaşı Zafer Özsoy, “Gülerek Geçtim Meriç’ten” şiirini yazan Halil Dinç’in eşi Nihayet Dinç, protez bacaklarıyla Meriç’i aşıp Avrupa’ya sığınan Zeynep ve annesi katıldılar ve yaşadıklarını bir kez daha anlattılar.

Özellikle Rana Öğretmen, 11 ay boyunca cezaevi ortamında bir bebekle kalmanın zorluklarını anlatırken gözyaşlarını tutamadı. Hayatının en zor günlerinin 9 gün kaldığı gözaltı süreci olduğunu ifade eden Zafer Özsoy, yazar Hilmi Yavuz’un gözlerinin önünde nasıl bayıldığına şahit olduklarını anlattı.

CEYDA AYAKKABILARINI GÖRÜNCE…

Eşini Tenkil Sürecinde Atina’da kaybeden, Tenkil Müzesinin Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Ali Uludağ sergiye eşi ve çocukları; Veli Said, Müşerref Zümra ve Ceyda ile gelmişti. Konferans bittikten sonra sergi alanına dağılan herkes eşyalara doğru yönelmişti ki Ceyda, koştu koştı koştı ve cam vitrinde sergilenen ayakkabılarına sarılıp öylece kalakaldı. Uzunca bir süre ben de öylece onu izledim. Sonra ablası, abisi ve babasıyla birlikte anneleri Esma Uludağ’ın köşesini seyredurdular.

Mehmet Ali Uludağ ve çocukları…

KIZIM SARI KIYAFETLERİNİ ÇOK SEVERDİ

Limburg Sergisini anlamlı kılan birkaç özellik daha bulunuyor. 2017 yılında kurulan müze, iki yıldır Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde gezici sergiler gerçekleştiriyor. Limburg’taki sergide mağdurlara ait birçok eşya ilk kez sergileniyor.

27 Eylül 2019’da Ege’de botun batması sonucu ölen Işık, Kara ve Zenbil ailelerine ait eşyalar Tenkil Müzesinin koleksiyonuna hemen dahil edilmiş. Serginin girişinde ilk onlarla karşılaşıyoruz.

Gonca-Ebubekir Kara, evlatları Mustafa (6) ve Gülsüm’ün (8) o gün giydiği kıyafetlere notlar iliştirilmişler: “Kızım sarı kıyafeti çok severdi ama Ege Denizi yeşile dönderdi. Mustafa kıyafetlerine çok önem verirdi, düzenli bir çocuktu. İnşallah onlar Allah’ın cennetine gittiler. Rabbim bir daha hiçbir kardeşimize bu acıyı yaşatmasın. Zalimlerin son kurbanı bizim çocuklarımız olsun.” Eşyaların yanında ayrıca mavi bir balon, oyuncak telefon, Gülsüm’ün gözlükleri, Mustafa’nın cebinden çıkan kağıt para da yer alıyor.

YAVRUM BİBERONUNU ESKİTEMEDEN ÖLDÜ

Aynı gün Fatma-Nazir Işık çifti de Ege’de iki çocuğunu kaybetti. Mir İbrahim Işık’ın (3) biberonunu ve siyah terliğini müzeye bağışlayan Fatma Işık oğlunu şöyle anlatmış:

“Mir İbrahim suyu çok severdi. Suyla oynamayı çok isterdi ancak elbisesi ıslandığında çok rahatsız olurdu, onun değiştirilmesini isterdi. Bu mavi çorap yolculuğa başlamadan önce hafif ıslandığı için değiştirilmesini istedi, değiştirdik, cebimizde kalmıştı. Kendimize saklamıştık ancak müzede olması daha uygun olur diye düşündük. Mir bu terliği çok severdi. Bir sürü terliği olmasına rağmen sadece bunu giyerdi. Sırf o seviyor diye yanımıza aldık. Biberen Mir Mahirimin ilk biberonuydu. Yavrum tek biberonunu eskitemeden vefat etti. İnşallah Rabbim diğer tarafta bizleri kavuştursun. Geride kalanlara uzun ömürler versin.”

Zenbil ailesinden ise Kevser Sezer ve kızı Meltem Zenbil’in başörtüleri sergileniyor. 58 yaşındaki Kevser Sezer yola çıkmadan önce yanına ‘diploma kayıt örneği’ yazan bir belge de almış. Sergide tanıştığımız damadı Oğuz Zenbil’e ne olduğunu sorduk: “Belge, sertifika ne varsa gelirken getirmek istemiştik. Kayınvalidem de kaymakamlıktan eğitim durumunu gösteren bu belgeyi almış. Naylon poşetin içindeydi, zarar görmemiş.” dedi Oğuz Zenbil, nemli gözyaşlarıyla sergiyi gezerken.

CANIM OĞLUM SİNAN

Tenkil sürecinde cezaevlerinde yazılan mektuplar büyük önem taşıyor. Özellikle hak ihlali nedeniyle vefat edenlerin duygularını ve durumlarını yansıtan bu belgelerin ayrı bir anlamı oluyor. Cezaevinde kanser olduktan sonra hayatını kaybeden Doç. Ahmet Turan Özcerit’in oğlu Sinan’a yazdığı mektup, müzenin koleksiyonuna dahil edilen ilk mektup.

Mektubuna “Oğlumun gün geçtikçe olgunlaştığını görmek çok güzel bir duygu” diyerek başlayan Özcerit, bir babadan oğluna yazılabilecek belki de en güzel mektuplardan birini tarihe bırakmış oldu. Özcerit mektubunda oğluna insanlıktan, adaletten yana olmasını, vicdanıyla hareket etmesini tembihliyor. Bir akademisyen olarak gelecek planlarıyla ilgili vizyon çiziyor. Mektubun yanı sıra Ahmet Turan Özcerit’in cezaevinde kullandığı spor ayakkabısı, çizgili tişörtleri ve bir bilekliği de bulunuyor.

9 AYLIK NURBANU’NUN MAKASLA KESİLEN KIYAFETLERİ

Serginin en hüzünlü bebek kıyafeti 8 aylık Nurbanu Yeni’ye aitti. Ege Denizinde yitip giden Yeni ailesinden Gökhan Yeni ve iki çocuğunun kıyafetleri de eşi tarafından müzeye bağışlanmış. Gökhan Yeni’nin ayakkabıları, Nurbanu’nun beyaz tişörtü ve morgda makasla kesilerek çıkarılan pantolonu, Burhan’ın (2) yine kesilerek çıkarılmış tişörtü Tenkil sürecinin sembol kıyafetleri arasında.

GÖKHAN AÇIKKOLLU’NUN CEBİNDEN 3 YIL SONRA ÇIKAN NOT

Tenkil Müzesi Gökhan Açıkkollu’nun işkence gördüğü sırada kırılan gözlüğünü daha önce sergilemişti. Bu sergide ilk kez kalp krizi geçirdiği anın görüntülerine ve o anda üzerinde bulunan kıyafetlere yer veriyor. Sergide eşyaların yanına yerleştirilen 1 saat 25 dakikalık video sürekli izlenebilecek.

Açıkkollu’nun gözlüğü, saati ve gözlük kabının yanında bir not dikkat çekiyor. Şöyle yazıyor notta: “Seni çok seviyoruz. Bizi merak etme. Kendine dikkat et. Allah’a emanet ol. Ailen. 28.06.2016 Saat: 02.00”

Mümine Açıkkollu, 24 Temmuz 2016’da gözaltına alınan eşinin İstanbul Emniyet Müdürlüğünde olduğunu öğrenince gece yarısı apor topar ona birkaç parça eşya hazırlar, ilaçlarını da alır ve götürür. Kıyafetleri polise teslim etmeden önce de eşofmanın cebine bu notu koyar. Artık çocuklarıyla birlikte bir Avrupa şehrinde yaşayan Mümine Açıkkollu bu not ile tekrar sergi hazırlıkları sırasında karşılaşınca çok duygulanmış.

Mersin Tarsus Cezaevinde ilaçları verilmediği için hayatını kaybeden İngilizce Öğretmeni Halime Gülsu (32), cezaevine ilk girdiği günlerde avluda sarı kazağı ve çiçekli başörtüsüyle bir kare çektirmişti. Ölmeden önce çekilen bu fotoğraftaki kıyafetler ile kullandığı ilaçları kapları için de özel bir vitrindeki yerini almıştı.

PROTEZ BACAKLARIYLA SINIRLARI AŞAN ZEYNEP

Meriç’te üç çocuğuyla birlikte hayatını kaybeden Hatice Akçabay’ın çocuklarının kıyafetleri, Yunanistan’da kalp krizi geçirerek vefat eden “Gülerek Geçtim Meriç”ten şiirinin şairi Halil Dinç’in tişörtü ve şapkası, görüş yolunda ölen Hatice-Enes Civelek’in kızları Betül ve Naime’nin mor ve gri hırkaları, protez bacaklarıyla Meriç’i geçip  Yunanistan’a yürüyen Zeynep’in kırmızı ayakkabıları yine ilk kez sergilenen eşyalar arasında bulunuyor. Zeynep o akşam çok mutluydu. Böyle zor bir yolculuğu başarıyla tamamlamış olmanın mutluluğu vardı üzerinde… Ölüler Gününde, ölümü hatırlatan Limburg sergisinde, Zeynep’in mutluluğuna giden engellerle dolu ama güzel de bir başlangıç vardı…

Tenkil Müzesi gezici sergilerine devam edecek. Aralık 2019’da Almanya’nın Kassel şehrinde, Ocak 2019’da Romanya Bükreş’te olacak bu özel eşyalar… (www.tenkilmuseum.com, @TenkilMuzesiTR @tenkilmuzesi)


[Sevinç Özarslan] 5.11.2019 [BoldMedya]

“Rabbim hiç kimseye, hiçbir anneye böyle acılar yaşatmasın!” [Barbaros Kaya]

“Rabbim hiç kimseye, hiçbir anneye böyle acılar yaşatmasın! Biri vefat edip biri kalsaydı; diğeri dayanamazdı… 3 çocuğum var ikisi cennette.”

BARBAROS KAYA

BOLD ÖZEL – 27 Eylül 2019 tarihinde Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan, akademisyen, öğretmen ve yargı mensupları ile çocuklarından oluşan 19 kişilik grubun tekneleri alabora oldu. Kazada 5’i çocuk 7 kişi hayatını kaybetti. Sahil güvenliğin 10 saatlik araması sonucu 12 kişi kurtarılmıştı.

Kazada hayatını kaybeden 6 yaşındaki Mustafa ve ve 8 yaşındaki Gülsüm Kara’nın annesi anne ve babası Bold’a konuştu:


[Barbaros Kaya] 5.11.2019 [BoldMedya]

Zor günler geçirirken 3 S'ye dikkat etmeli mi?

Samanyoluhaber yazarı Dr. Ali Demirel, MC EU TV'de yayınlanan programda okuyuculardan gelen soruları cevaplıyor.

YouTube kanalında da yayınlanan programda Demirel, zor zamanlarda 3 sağlığın korunması gerektiğini söyledi.

Beden, ruh ve iman sağlığının korunmasının öneminin altını çizen Ali Demirel özellikle zor zamanlar geçtiğinde sağlıklı insanlara ihtiyaç olacağını söyledi.


İlahiyatçı yazar Dr. Ali Demirel, günlük hayatta sık karşılaşılan dini problemler ve sorular; çocuk, ergen ve yetişkin psikolojisi, aile içi iletişim başta olmak üzere pek çok alanda bilgi birikimini sizlerle paylaşıyor.

Sorularınızı yorumlar üzerinden ya da alidemirellesorucevap@gmail.com ile sorucevap@mceu.tv mail adresleri üzerinden gönderebilirsiniz.

[Samanyolu Haber] 5.11.2019

Büyük dramın sessiz şahitleri...

Belçika'da www.hbvl.be haber sitesi, Hasselt şehrinde 10 Kasım'a kadar açık kalacak Tenkil Müzesi'ne geniş yer ayırdı. Sitenin haberinde, "Sadece ayakkabılar, giysiler, oyuncaklar vb. kaldı geride. Bu objeler, büyük bir Türk dramasının sessiz ifadeleri ve şahitleridir." tespitinde bulunuldu.

Tenkil Müzesi; Türkiye’deki baskının kurbanlarına ait objeleri sergiliyor. Hasselt'te mahkeme binasında 1 Kasım Cuma günü ziyaretçilerin mağdurlara ait objeleri görebilecekleri bir sergi açıldı.

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) Hasselt'in de sergide bir yazı standı var. Ziyaretçiler sergi esnasında yazılmış mektuplara imza atabiliyor.

Açılışta, 2016 darbesinden sonra Türk rejiminin mağdurlarının konuşmaları oldu: Erkekler, kadınlar, çocuklar, aileler, artık onlar için güvenli olmadığı için Türkiye'den çıkmak zorunda kaldı.

BU EŞYALAR BÜYÜK BİR TÜRK DRAMASININ SESSİZ ŞAHİTLERİDİR...

Mahkeme binasında Türkiye’den çıkmak zorunda kalan insanların/mağdurların eşyaları sergileniyor. Bazıları hayatlarını kaybetti.

Sadece ayakkabılar, giysiler, oyuncaklar vb. kaldı geride. Bu objeler, büyük bir Türk dramasının sessiz ifadeleri ve şahitleridir.

Fedactio’nun organize ettiği sergide Uluslararası Af Örgütü’nün bir yazı standı da bulunuyor. Şu anda, 2016'dan beri baskının mağduru olan (zorla kaybedilen) 2 kişiyle ilgili Uluslararası Af Örgütü’nün yazı kampanyası var.

Türkiye'de iki erkek ortadan kayboldu ve şu anda nerede oldukları bilinmiyor.

SERGİ 10 KASIM'A KADAR ZİYARET EDİLEBİLECEK

Fedactio ve Uluslararası Af Örgütü; özellikle Hasselt halkının programa çok ilgi gösterdiğini ve mektupları imzaladığını ifade etti.

Uluslararası Af Örgütü, bu sergiye ve girişime katıldığı için onur duyduğunu ifade etti.

Sergi (ve yazma eylemi) 10 Kasım’a kadar devam edecek.

Sergi her gün saat 11:00-19:00 arası ziyaret edilebilir.

[Samanyolu Haber] 5.11.2019

Cennete uçanlar

27 Eylül 2019 tarihinde Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan, akademisyen, öğretmen ve yargı mensupları ile çocuklarından oluşan 19 kişilik grubun tekneleri alabora oldu. Kazada 5’i çocuk 7 kişi hayatını kaybetti. Sahil güvenliğin 10 saatlik araması sonucu 12 kişi kurtarılmıştı.

Kazada hayatını kaybeden 6 yaşındaki Mustafa ve ve 8 yaşındaki Gülsüm Kara’nın annesi anne ve babası Bold’a konuştu:


[Samanyolu Haber] 5.11.2019

'Yıldız'lar Sönmesin Diye... [Mevlüt Karakaplan]

Günlerden Atina ve hava en az Atinalılar kadar sıcak. Ümit yolculuğumuzun geriye kalan yarısını tamamlamak üzere bu kadim şehirde tekrarladığımız girişimlerimizden sonra ümitsizce eve dönüşlerimizden birindeyiz. Yanımda Meriç arkadaşım kıymetli Yüksel Abim. Bilenler bilirler; ''Meriç arkadaşlığı'' ''kan kardeşliği'' kadar yakın kılar insanı bir günde. Belediye otobüsünde hararetli ve bir o kadar da endişeli ve ümitsiz yolculuk denemelerimizi konuşarak, tüm dünyaya kapandığımız bir muhabbetin koyuluğu ile eve doğru ilerliyoruz...

İlk defa o gün karşılaştım onunla. Sırtıma çekinerek ve hafifçe dokundu, sonra da otobüs kartını uzatarak bana; 'delikanlı şu kartımı da basabilir misin?' dedi. İstanbul dolmuş ve otobüslerinde günlük ritüellerden olan bu davranışa tabii bir refleksle karşılık verdim. Kartı uzatanın kim olduğuna bile bakmadan bilinçsizce kartı basmaya gittim. Olayı ancak kartı bastıktan sonra fark etmeye başlamıştım. Burası Atina idi ve yaşlı bir teyze aşinası olduğumuz bir dilde, bu gurbet elde memleket tonuyla bir memleket davranışı sergiliyordu. Sahibinin kim olduğunu öğrenmek için büyük bir merakla kartı iade etmeye gittim.

''Siz Türk müsünüz?'' diye sordu. ''Sayılır' dedim, ''Türk olmasam da Türkiyeliyim. Ama arkadaşım Türk'' dedim tebessüm ederek.
''Hayrola ne işiniz var buralarda?'' dedi. ''Mülteciyiz, siyasi sebeplerden dolayı ülkeyi terk etmek zorunda kaldık'' dedim. Şaşırdı, bir anlam veremedi ilkin. Muhtemelen ülkeyi terk eden birçok insan görmüştü şimdiye kadar. Çünkü bu kadim memleket aynı zamanda bir mülteci geçiş güzergâhıydı ve o bugüne kadar gördüğü birçok profile bizi oturtamamıştı. Ve artık duymaya hiç şaşırmadığım ve beklediğim o soruyu sordu; ''Siz neden ülkeden kaçmak zorunda kaldınız ki? Temiz insanlara benziyorsunuz.'' dedi.

Memleket topraklarından bir yudum su içmiş neredeyse herkesin meseleye baktığı gibi bakıyordu o da. Ve muhtemelen şöyle düşünüyordu: Memleketi terk etmek zorunda kalmışsa bir insan, muhtemelen çok da iyi bir şey yapmamıştır ve yine muhtemelen hak etmiştir.

''Hiçbir şey yapmadığımız halde terörist ilan edildik. Bütün her şeyimize el konuldu. Arkadaşlarımızın çoğu yakalanıp hapse atıldı, bir kısmına da ciddi işkenceler maruz kaldı. Bu yüzden de kendimizi kurtarmak için kaçıp terk ettik memleketi. Anlattıklarımız çok mantıklı gelmemiş olmalı ki tereddütle baktı bize. Ama yine de gözümüzün içine bakıp bakıp istemsizce bizimle bağ kuruyor ve bize inanmak istiyordu. ''Nerede kalıyorsunuz? Ne yiyor, ne içiyorsunuz?'' diye sordu. Geçici olarak bir yer kiraladığımızı ve buradan ayrılana kadar bu gibi yerlerde kalacağımızı söyledik.

''Bir şeye ihtiyacınız var mı?'' ''Hayır, teşekkür ederiz. Biz de sizi Merak ettik; Siz burada ne yapıyorsunuz? Burada mı yaşıyorsunuz?'' dedik. ''Evet'' dedi. ''40 yıldır burada yaşıyorum. Buradan biriyle evlendim ve yerleştim buraya.''

İneceğimiz durağa yaklaşırken muhabbetin vermiş olduğu güvenden olsa gerek iyice yakınlaşmıştı bize ve bizlere ''lütfen inmeyin'' bakışları ile bakıyordu. Zaten bizler gurbet hisleriyle dolup taşmışken, teyzenin bakışlarıyla iyice garip hissetmiştik. Aslında ben de teyzeden ayrılmak istemedim ve eğer isterse ve uygun bir zamanı olursa, bizi ziyaret etmesinin bizi çok sevindireceğini söyledim. Bu davetin karşısında çok şaşırıp duygulandı.

''Ama zaten siz mültecisiniz. Ne yiyip içersiniz? Bir de ben gelip sizi zor durumda bırakmayayım.'' dedi. ''Hiç zor durumda kalmayız. Çok şükür ki hala yiyecek ekmeğimiz ve içecek çorbamız var. Gelirseniz çok memnun oluruz.''

''Peki, o zaman; 2 gün sonra, yani Cumartesi günü gelsem olur mu?'' dedi. Ben de Ramazan ayında olduğumuzu, gelirse eğer, kendisi ile birlikte bir şeyler yiyip içemeyeceğimizden kendisine ayıp olacağını, ama isterse iftara gelebileceğini söyledim. Bu sözü duyunca sanki kafasından şimşek çakmış gibi irkildi. Şaşırdı, heyecanlandı ve biraz da utandı. Kısık, mahcup ve özlem dolu bir sesle: ''Ramazan ayında mıyız?'' diye sordu nemli ve buğulu gözlerle. ''Evet'' dedim. ''Son günlerindeyiz. Birkaç gün sonra da Ramazan Bayramı olacak.''

''O zaman ben sizi rahatsız etmeyeyim. Bayramın 2. günü uygun görürseniz size gelmek isterim'' dedi. Bundan büyük memnuniyet duyacağımızı ve muhakkak bekleyeceğimizi söyledim. Aceleyle telefon numarasını alıp indim inmemiz gereken durakta.
Çok heyecanlanmış ve etkilenmiş olmalı ki geleceği güne kadar birkaç defa telefonla aradı beni. Bu heyecanların sebebini hikâyesini dinleyince anlayacaktım. Ve Nihayet o gün geldi. İşte iniyordu taksiden kapımızın önünde. 65-70 yaşlarında kimsesiz, yaşlı ama bir o kadar da heyecanlı ve davet edildiği yere özenle hazırlanmış şekilde gördüm onu. Balkondan onu izlerken, daha taksiden indiğinde fark ettim gözlerindeki nemi. İçeri girer girmez eşime sarılıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sanki yıllardır tanıyormuş gibi, sanki yıllardır bizim evin özlemini çekiyormuş gibi… 

Sonra da dört yaşındaki oğlumuza sarılıp ağladı ve bu yaklaşık yarım saat sürdü. Evde gördüğü her şey ya da her davranışımız onu çok etkiliyordu. İkramlara bakıp duygulanıyordu, çocuğumuza bakıp hüzünleniyordu, evdeki halı bile çok tesir etmişti ona. Biraz havadan sudan ve tanışma faslından sonra meraklı bakışlarımızın bütün merakını gidermek üzere o unutulmak üzere olan Türkçesi ile anlatmaya başladı hikâyesini:

''Ben 40 yıldır memleketten birinin ya da bir Müslümanın evine ayak basmadım daha'' dedi ve hıçkırıklara boğuldu tekrar.

Kendisine gelince devam etti:
''40 yıl önce Türkiye’deyken bir Yunan askeri ile tanıştık ve birbirimize gönlümüzü kaptırdık. Babam orduda üst düzey bir subaydı. (sanırım General) Bu Yunan askeri ile evlenmek istediğimi söyleyince babam çılgına döndü. Nasıl olurdu da asil bir Türk subayının kızı bir düşman askeri ile evlenmek isteyebilirdi? Ben çok ısrar edince babam da beni evlatlıktan reddetmekle tehdit etti. Ve nitekim bunu yaptı da. Babam beni evlatlıktan attıktan sonra hayatımın şokunu yaşadım. Çünkü öğrendim ki; Zaten ben o ailenin evlatlık çocuğuymuşum. Aslında ben çok çocuklu (sanırım 7 ya da 8 kardeş) fakir bir ailenin kızıymışım. Bu vesileyle kendi gerçek ailemi öğrenme ve tanıma fırsatım olmuş oldu o kısa zamanda. Öz ailemi buldum ve tanıştım onlarla, kardeşlerimi gördüm, anneme-babama sarıldım. Ama kısa süre sonra aşık olduğum adamla birlikte evlenmek üzere Yunanistan’a geldik ve evlendik. Eşim başlarda çok iyi bir insandı, bana çok iyi davranırdı. Ama daha sonraları kötü alışkanlıklar edinmeye başladı. Çok alkol alıyordu ve sonunda alkolik oldu. Bu yüzden de iş bulamıyor, parasız kalıyordu. Maalesef daha sonra insan kaçakçılığına başladı ve yakalandı. 15 yıl hapis yatmak zorunda kaldı. Bu arada iki çocuğumuz olmuştu ve ben yapayalnız kalmıştım. Başlarda zengin ve itibarlı bir subayın şımarık kızı iken, şimdi ise yabancı bir yerde iki çocuğumla imkânsızlıklar içinde yapayalnız ve tek başıma kalmıştım.
Önceleri kendi öz ailemle ve kardeşlerimle mektuplaşıyorduk. Ama daha sonraları onlarla da bir şekilde irtibatım koptu. Artık tamamen kimsesizdim. 15 yıl çok zor geçmişti benim için. Büyük çabalar harcayarak çocuklarımı okutup büyütmüştüm. Tam eşimin çıkmasına seviniyorken, sevincim kursağımda kaldı. Çünkü eşim 15 yıl öncekinden daha da kötü bir halde çıkmıştı hapisten. Her gün beni dövüyor ve çalışmam için beni çok zorluyordu. Çalışınca da bütün paramı alıyordu. Türkiye'ye de gitmemem için bütün evraklarımı aldı ve sakladı. Çocuklarım ise artık büyük olmalarına rağmen bütün bu olanları hiç umursamıyorlardı. Tüm bunlara çocuklardan çok uzak kalmamak için katlanıyordum ve bu yüzden de Türkiye'ye gitmek için çok da zorlamadım şansımı. Şimdilerde ise benden daha yaşlı ve bakıma ihtiyacı olan birisinin bakımını yapmak için ücretli olarak çalışıyorum ve bakımını yaptığım yaşlı bayanla yaşıyorum. Eşimle resmi olarak boşanmamış olsak da ayrı yaşıyorum. Oğlum ve kızım ay sonlarında beni çağırıp paramın çoğunu alıyorlar. Çok yalnız ve kimsesizim. Türkiye'ye dönüp kardeşlerimi bulmak istiyorum ve orada ölüp orada gömülmek istiyorum'' dedi ve hıçkırıklarına devam etti. ''Ne yapacağımı nasıl yapacağımı hiç bilmiyorum. Lütfen ailemi bulmak için bana yardımcı olur musunuz?''…

Yetmişine merdiven dayamış bu pir-i faninin internet ve benzeri iletişim yöntemlerinden de haberi yoktu. Ailesini internet üzerinden, sosyal medya aracılığıyla bulabileceğimizi söyledim. Şok oldu bu kadar basit olacağına. Bulduk da nitekim. Bir-iki kardeşini bulduk, resimlerinden tanıdı onları. Ben kardeşlerine durumu özetleyen bir mesaj yazdım ve bana dönmelerini istedim. Ama iki kardeşi de asla mesajlarıma geri dönmediler. Konsolosluğa ya da elçiliğe giderse yardımcı olabileceklerini söyledim. Bu arada ailesini bulmak için elimden gelen her şeyi yapacağımı da söyledim. Epey muhabbet ve memleket nostaljisinden sonra ayrıldık Yıldız Teyze ile. O günden sonra da neredeyse her gün aradı beni dört gözle beklediği cevaplardan bir haber var mı diye. Ama o mesaj hiç gelmedi nihayet bizim de Yunanistan’dan ayrılma zamanımız gelmişti. Biraz apar topar oldu ama mecburduk buna. Kendisine gitme vaktimizin geldiğini söyleyince uzun uzun ağlamış ve: ''Beni unutmayın… Beni unutmayın... Beni unutmayın…'' cümlesini tekrar etmekten başka bir şey diyememişti. Kendisini bazı arkadaşlara emanet etmiştim ama buraya her gelen kısa süre sonra buradan ayrılmak zorunda olduğu için bir süre sonra bağlantı kopmuştu ve Yıldız Teyze eski yalnızlığıyla baş başa kalmıştı yine.

Şimdilerde varmam gereken menzilde, Yıldız Teyze’den çok uzak bir diyardayım. Hiç unutamadım Yıldız Teyzeyi. Bu ihtiyar ve kimsesiz kadıncağızı ahir ömründe muradına nasıl kavuşturabileceğimi düşündüm durdum. Belli ki o da hiç unutmamış bizi bunu birkaç gün önce kendisini telefonla aradığımda öğrenmiş oldum. Aradan geçen 1,5 yıla rağmen, kuracağı cümleleri- söyleyeceği kelimeleri bile unutan bu yaşlı teyze, ben ''alo'' der demez ismimi söyleyerek ''Oğlum sen misin?'' dedi ve her zamanki gibi yine ağladı. Demek ki bir buçuk yıl boyunca her gün telefon beklemiş ve telefonun ucunda sadakatle ve ümitle bunu ummuş. Sordum kendisine; konsolosluğa ya da elçiliğe gittin mi diye. Gitmiş, lakin bir hüsran da orada yaşayıp evine dönmüş. Kendisine yardımcı olamayacaklarını, ancak İstanbul'a gidip oradaki yetkililerle görüşürse akrabalarını bulabileceğini söylemişler. Ben de gitmesini tavsiye ettim. Ama ''Gidecek param yok, gidersem kalacak yerim yok, onları bulamazsam dönecek param yok ve bu habere dayanacak takatim yok.'' dedi ve hüzünlü hüzünlü ağlamaklı bir şekilde telefonu kapattı.

Yıldız Teyzenin hikâyesi bencil insanoğlunun özetiydi işte. Kendi dünyalarımızdan başımızı dışarı çıkaramayışımızla, kendi dertlerimizde kaybolmalarımızla kendi, benlik ve bencilliklerimizin peşinden koşmalarımızla geçiyor ömür. Oysa milyonlarca yıldız var yeryüzünde, milyonlarca çocuk var; annesiz babasız, milyonlarca yaşlı var; gözü yolda ve kimsesiz, milyonlarca evsiz-barksız. Milyonlarca göz var; haber bekleyen ama habersiz… Evet, milyonlarca yıldız var ışığı sönmek üzere olan. 'Yıldız'lar sönmesin diye hiç durmadan ilerlememiz gereken koca bir dünyada var. Çünkü 'Yıldız'lar sönerse Dünya karanlığa gömülür.

Yıldız Teyze hala kardeşinin bana yazacağı mesajın haberini bekliyor benden. Ben ise çaresizce elden bir şey gelememenin kıvranmaları ile baş başa ne yapacağımı düşünüyorum...

[Mevlüt Karakaplan] 5.11.2019 [Samanyolu Haber]

Öyle Hassas Bir Ölçü ki... [Abdullah Aymaz]

Üstad Bediüzzaman  “Kur’an kainatı okuyor” diyor. Kur’an-ı Kerim ise, “Rahman Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı talim etti. Güneş ve Ay, bir hesap ile hareket ederler. Yıldızlar ve bitkiler hep secdededirler. Göğü bu âhenkle O yükseltti. Ve bu mizanı koydu ki, siz de ders alıp ölçü dışına taşmayın. Öyleyse siz de tartıyı adaletle yapın. Sakın teraziyi, dengeyi aksatmayın.” (Rahman Suresi, 55/1-9) buyuruyor. Zaten Cenab-ı Hak herşeyi hassas bir âhenk ve düzenle, ölçü ve dengeyle yaratarak, samanyollarından güneş sistemlerine ve arzdaki elementlere, tâ  insanın gözbebeğinin perdelerine, gül goncasının yapraklarına, mısır sümbülünün gömleklerine ve kavunun çekirdeklerine kadar iç içe daireler gibi cüz’î ve küllî hükmünde aynı intizam ve sanat güzelliğinde tam bir hikmetle tasarruf ve icraatta bulunmaktadır. Bizim de fiillerimizde, davranışlarımızda aynı fıtrî güzelliğe uymamız, ölçüden, adâletten aşıp taşmamamız lâzım.

Bu hususları izah ederken merhum Ali İhsan Tola Ağabeyimiz şöyle demişti: “Bir sperm, ancak beş bin defa büyütülünce, bir saç teli kadar olur ve kıpırdadığı fark edilir. Daha sonra insan olacak o küçücük şeyin içinde her organ aslında mevcuttur. Her organ bir elementten bir madenden yaratılmaktadır. Kalb mıknatıstan yapılır… Mıknatısta artı, eksiye gelince çekiyor, cezbediyor ve celbediyor. Artı artıya gelince, itiyor… Kalbin atışları buna bağlı. Soğan-sarımsağın yanında mıknatısın çekme kabiliyeti gider…  Ama mıknatıs sirkeye sokulursa çalışır. Onun için sirkenin eksikliği kalb için krize sebep olabilir. Ritim bozukluğu sirkeyle düzelir. Unutmayalım SİRKE  BULUNMAYAN  EV  FAKİRDİR. Sirke ise, her meyvenin kabuğundan imâl edilir. Göz fosfordan… Beyin gümüşten… Cevizde gümüş vardır. Beyindeki gümüş eksikliğine karşı ceviz yemek gerekir…

“Evet spermde her organın maddesi vardır. Acaba beş bin defa büyütüldükten sonra sadece kıl kadar görülebilen spermde bunu ölçecek bir terazi var mı? Nano teknoloji bile buna yeter mi? Ama meleklerin elinde bu terazi var. Şu anda eczanedeki ilaçlarda böyle bir ince ve hassas ölçü var mıdır? Meleklerden bu sırrı almak için, melâike gibi ilhama açık olmak gerekir… Şimdi yeni doğan bazı bebeklerdeki acaip garâib şekiller ve durumlar hormonlu yiyeceklere benziyor… Yanlış müdâhaleler, ölçüsüzlükler bu hale getiriyor. Rahman Suresinde belirtildiği gibi zerrelerden kürrelere kadar her şeyde bir mizan, bir ölçü var ve çok hassas… Sırf ticarî gayelerle ‘Mama, anne sütünden daha faydalıdır’ diye bir reklam vardı. Ama bunların terazisi bozuk… Tedavî şekillerini  de değiştirmek ve anne sütüne dönmek gerekiyor.

“Aslında hâzık hekimin hangi maddeden yaratıldığını bilmesi gerekiyor. Bu kainat Cenab-ı Hakkın eczahane-i kübrası… Doğum kontrolü haplar, çeşitli kanser tiplerini tetikliyor ve rahatsızlıklara zemin hazırlıyor. Buğday  genleriyle oynama ve katır gibi kısır hâle getirilmiş hibritler, doğumlarda düşüklere sebep oluyor. Kur’an-ı Kerim’in de Rahman Suresinde dört defa MÎZAN  yani ölçü, ölçü, ölçü, ölçü… buyrulmuş…

Elmalılı tefsirinde bu “MİZAN” hususunda şöyle deniliyor: “Eskiler bunun yalnız yeryüzünde kullanıldığını zannediyor idiyseler de, sema ve yerdeki bütün cisimler hakkında geçerli genel bir kanun olduğu ve astronomi ilmi bakımından hususî bir önemi bulunduğu artık anlaşılmıştır. Bununla beraber GENEL  DENGE  KANUNU  yalnız cansız, duygusuz ve fizikî olan çekim kanununa hasredilmeyip kimyevî ve ruhî münasebetleri dahi içine almak üzere adalet kanunu adıyla daha kapsamlı olarak izah edildiği takdirde, faydasının daha fazla olacağı âşikardır. Bu, her şeyi eşya arasında lâyık ve münasip olduğu yer ve mertebeye koyma demektir.”

Buna uyulmadığında cezası da çok ağır olur. Medyen halkına Şuayb Aleyhisselam şöyle demişti: “Ey halkım! Ölçü ve tartıyı dengi dengine tam tutun, halkın hakkını yemeyin ve ülkede müfsitlik ederek fenalık yapmayın. Eğer mümin iseniz, Allah’ın helâlinden bıraktığı kâr, sizin için daha hayırlıdır. Ben sadece sizin iyiliğinizi düşünerek öğüt veriyorum, yoksa sizin üzerinde bir bekçi değilim. (…)  Ey  milletim! Siz var gücünüz ile elinizden geleni yapın, ben de vazifemi yapıyorum. Zelil ve perişan eden azabın kime geleceğini ve asıl yalancının kim olduğunu yakında bilip öğreneceksiniz. Gelecek azabı gözleyip bekleyin, ben de gözlüyorum.’  Azap emrimiz gelince, tarafımızdan bir  lütuf olarak Şuayb ve beraberindeki müminleri o azaptan kurtardık. Zulmedenleri ise o korkunç ses bastırıverdi de diyarlarında çöke kaldılar.” (Hûd Suresi, 11/85-95)

Bu ikazları, her sahada unutmayalım, fıtrî davranışları terk etmeyelim…

[Abdullah Aymaz] 5.11.2019 [Samanyolu Haber]

Yakup Şimşek’in kızı: “Bir kez daha gördük Allah’tan başka kimsemiz yok; olsun, O ne güzel vekildir”

Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan’ın tahliye olduğu davadan “örgüt üyeliği” suçundan 10 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırılan ve tahliye edilmeyen Zaman Gazetesi eski Marka Pazarlama Müdürü Yakup Şimşek’in kızı ve avukatı Büşra Şimşek bugün yaşadıklarını anlattı.

Babasının duruşmada gülüşüne bile mahkeme başkanını hazmedemediğini söyleyen Büşra Şimşek, “Bir kez daha gördük ki bizim Allah’tan başka kimsemiz yok. Olsun, O ne güzel vekildir. Segbis ekranında gördüğüm babama gülümsediğim için başkan “niye gülüyosun bi sorun mu var” dedi. Gülüşümüzden bile haz edemeyen Kemal Selçuk gülüşlerimizi solduramazsın.” dedi.

İşte o paylaşım;
Yakup Şimşek: Zaman’da çalıştım ve bundan gurur duyuyorum

Zaman eski çalışanlarından Yakup Şimşek bufünkü savunmasını tutuklu olduğu Silivri Cezaevi’nden Segbis aracılığıyla yaptı. Şimşek, şunları söyledi: “Ahmet Altan’ı burada tanıdım. Kitaplarını burada okudum. Onunla aynı dosyada yargılanmaktan gurur duyuyorum. Onun gibi dünya çapında bir yazarın bu dosyada olması büyük haksızlık. Savcının mütalaası bana Cuma günü tebliğ edildi. Mütalaanın 3 yıl önceki iddianameden tek bir farkı var: İddianameyi hazırlayan savcı darbecilikten, mütalaayı hazırlayan savcı silahlı terör örgütü üyeliğinden cezalandırılmamı istiyor. Hakkımda suçlamaya alet edilen beş sözde delil var. İlki Zaman Gazetesi’nde çalışmış olmam. Ben Zaman’da çalıştım ve bundan gurur duyuyorum. Zaman Gazetesi’nin hisseleri 17-25 Aralık’tan sonra alındı. Bu kişilerin değil tutuklanması, yargılanması bile söz konusu olmadı. İkinci delil Bank Asya’da hesap. Bank Asya’nın kuruluşunu, açılışını ben mi yaptım? Bunu devlet yaptı. Üçüncü delil HTS kayıtları. Örgüt üyesi olduğu söylenen 7 kişi ile telefon kaydım varmış. İnsanlarla telefonda konuşmak ne zamandan beri suç? O 7 kişi ne zaman örgüt üyesi ilan edilmiş? Eğer bu suçsa ben bu insanlarla yalnız telefonda değil, yüz yüze de görüştüm. Dördüncü delil sözde örgütsel döküman. Beni Trabzon’da babamın evinde gözaltına aldılar. Beş tane Said Nursi’nin kitabına da el koydular gözaltına alırken. Bana ait değiller, ama zaten halen satılan kitaplar bunlar. Bu kitaplar şu an odamda. Hapishane yönetiminin izniyle içeri aldım. Beşinci delil reklam filmi: Taleplerimizi yerine getirip bir kere izleseydiniz, reklam filminde suç unsuru olacak bir şey olmadığını görecektiniz. O bebeğin 9 aylık değil, iki yaşında olduğunu görürdünüz. Örgüt suçlamasına karşı atfedilen paragraf beş satırdır. Bu çürük delilleri bir kez daha huzurunuzda reddediyorum. Beraatime ve tahliyeme karar verilmesini istiyorum. Sizlerden, merhamet değil adalet istiyoruz.”

[TR724] 5.11.2019

Prof. Dr. Anwar Alam: Hizmet’in geleceğine ilişkin hiçbir endişem yok [Basri Doğan]

Hizmet Hareketinin eğitim, evrensellik, inanç, disiplin ve değişime açık olduğunu belirten Batı Asya Çalışmaları Merkezi Direktörü Prof. Dr. Anwar Alam, bundan dolayı Hizmet’in geleceği ile alakalı hiç bir endişe duymadığını söyledi.

Uluslararası İlişkiler Profesörü Anwar Alam’ın İngilizce kaleme aldığı, For The Sake Of Allah, The Origin, Development, And Discourse Of The Gulen Movement –Allah Rızası İçin: Hizmet Hareketinin Kökeni, Gelişimi ve Söylemi- adlı kitabın tanıtımı Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki Aristo Konferans ve Medya Merkezinde yapıldı.

Hollandalı yazar, akademisyen ve eğitimcilerin katıldığı programda konuşan Prof. Dr. Anwar Alam, “Türkiye dışındaki Hizmet Hareketi’ne baktığım zaman çok güçlü olduğunu görüyorum. Türkiye’de AKP ve Erdoğan tarafından Hizmet Hareketi’ne karşı başlatılan cadı avının Dünya genelinde tersine doğru Hizmet lehine olduğunu müşahede ediyorum. Hizmet Hareketi’ne mensup insanlar ile konuştuğumda yaşanan sıkıntıları Allah’ın kendilerine yönelik bir ikazı ve bir sınavı olarak gördüklerini söylüyorlar. Bu söylem geleceğe yönelik ümidimi daha da artırıyor. Hizmet Hareketi’nin yönelik başlatılan bu menfi havanın Erdoğan tarafından yönlendirildiğini biliyorum. Hizmet Hareketi bir siyasi hareket değil. Ama Erdoğan Hareketi kendisine siyasi bir rakip olarak gördü.” saptamalarında bulundu.

‘HİZMET GÖNÜLLÜLERİ BİRER KAHRAMAN’

Hizmet Hareketi’nin gönüllü, Rıza-i İlahi’ye dayalı bir  hareket olduğuna dikkat çeken Prof. Anwar Alam, eserinin adını neden For The Sake Of Allah, The Origin, Development, And Discourse Of The Gulen Movement, -Allah Rızası İçin: Hizmet Hareketinin Kökeni, Gelişimi ve Söylemi- olarak belirlediğini ise şöyle anlattı: “Bazı Müslümanlar kendilerini bomba ile patlattıkları zaman  Allah rızası için yaptıklarını ifade ediyor. Oysa Hizmet Hareketi’nde bunun tam zıddını görüyoruz. Yani Hizmet insanları yeni bir dünya inşaa etmek için çaba sarf ediyor. Hizmet mensupları eğitim kurumlarını dünyanın yüzlerce ülkesinde başarı ile yürütüyor. Bunu halis bir şekilde Allah Rızası için yapıyorlar. Bu yüzden Hizmet gönüllüleri birer kahraman. Fethullah Gülen, bir alim olarak insanları hayra davet etti. Bu davet de muhataplarında tam manasıyla karşılık buldu.”

Kitabında Gülen’i, ‘Dindar, siyasetin üstünde bir barış adamı’ olarak tanımlayan Prof.  Dr. Anwar Alam, “Gülen’in dünya barışına ve uzlaşmaya katkısı öncelikle maneviyat ve kültürel eksenli.  Şekilciliğe değil, dinin aslına, ruhuna önem veriyor.’’ ifadelerini kullandı.

BATILI OKURLAR İÇİN YENİ KAYNAK

İngilizce kaleme alınan ‘Allah Rızası İçin: Hizmet Hareketinin Kökeni, Gelişimi ve Söylemi ‘ adlı kitabın tanıtımı için Amsterdam’a gelen Prof. Dr. Anwar Alam, program sonunda kitaplarını imzaladı. Alam, Platform İNS’nin Konferans salonunda ise kitaba ve Hizmet Hareketine yönelik sorulara cevaplar verdi.

Prof. ANWAR ALAM KİMDİR?

Yeni Delhi Politika Perspektifleri Vakfı Kıdemli Üyesi olan Uluslararası İlişkiler Profesörü Anwar Alam, Batı Asya Çalışmaları Merkezi Direktörü olarak görev yapıyor. Jamia Millia Islamia ve Yeni Delhi Jawaharlal Nehru Üniversitelerinde dersler veriyor. Almanya’nın prestijli Alexander von Humboldt bursu sahibi olan Alam Batı Asya ve Güney Asya Çalışmaları üzerine uzmandır.

[Basri Doğan] 5.11.2019 [TR724]

Memlekette insan kaçırılıyor, İnsan Hakları Komisyonu’nun umrunda değil!

İnsan Hakları Savunucusu HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun Türkiye’deki insan hakları ihlallerini görmezden geldiğini söyledi. Gergerlioğlu, “Memlekette insan kaçırılıyor, umurunda değil. Hiç bir araştırma yapmıyor. Gel beraber araştıralım diyoruz, gelmiyor. İsyan etmemek mümkün değil!” ifadelerini kullandı.

Ömer Faruk Gergerlioğlu, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi: “Memlekette insan kaçırılıyor, Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun umurunda değil. Gidip araştırıp bir rapor düzenlemiyor. Halfeti’de Ankara Emniyeti’nde işkenceler yapılıyor önüne koyuyoruz buyrun araştırın, ‘Hayır’ diyor araştırmayacağız. Anne baba tutuklular, bir sürü vahim olaylar umrunda değil. Hiç bir şekilde araştırma yapmak istemiyor; sadece İçişleri bakanlığına soru soruyor; ‘Böyle birşey olmuş mudur?’ Bakanlık da diyor ki, ‘Hayır olmamıştır’. Daha sonra biz gidip araştırıyoruz, olmuş! Kaçırılma olayı yaşanmış. Diyorum ki başkana, ‘gel gidelim beraber araştıralım, Ankara’da Çamlık Mahallesi’nde olmuş bu olay diyorum. Gelmiyor. Daha sonra Türkiye’de hiç bir insan hakları ihlali yok’ diyor. İsyan etmemek mümkün değil!”

[TR724] 5.11.2019

Pastırma ekonomisi [Ali Deniz]

Türkiye ekonomisini ekonomi bürokratları yönetmiyor, Tayyip Erdoğan yönetiyor.

Merkez Bankası ve TUİK bile onun emrinde. Bağımsız çalışması gereken bütün kurumlar ondan gelecek direktifleri bekliyor. Erdoğan ne isterse kurumlarda ona göre rakamlar açıklıyorlar. Onun sözünü dilemeyen bürokratlar görevden alınıyor.

Erdoğan faizin düşmesi ile enflasyonun düşeceğine inanan bir lider.

Bildiğiniz gibi Amerika’da enflasyonun biraz yukarı çıkması için faiz indirimi yapıldı. Batı ülkeleri Erdoğan’ın düşüncelerinin tam tersine inanıyor. Ekonomi teorilerinde faizin düşmesi ile enflasyonun yükseleceği kuramı vardır.

Türkiye’de şu an nasıl bir ekonomik sistemin olduğunu bilen var mı? Serbest piyasa ekonomisini çoktan bıraktık. Hormonlu, makyajlı bir ekonomi var. Daima bir gaz verme, hayal satma, popülizm var.

Sürekli bu hormonlu yapının er ya da geç çökeceğini söylüyorum. Bu böyle daha fazla gitmez.

Erdoğan en teknik konularda bile hiç kimseyi dinlemeyip tamamen siyasi çıkarlarının gereği olarak ekonomiyi baskıladıkça baskılıyor, dışarı kapalı bir hale getiriyor.

Para ürkektir, en ufak bir tereddütte kaçar. Para için dünyada kaçacak yer çok! Türkiye’de sermaye sıkıntısı var. Dışardan para bulmak zorundayız.

Siyasi kazanım için savaş çıkartan, milyarlarca dolar harcayan hatta o kadar ki kaç para harcadığını ve daha ne kadar harcayacağını bilmeyen bir ülkeyiz!

Tabelaya göre çok karlı bir ülkeyiz. Müthiş faiz oranlarımız var. Ama yüzümüze bakan yok, neden acaba?

ABD’de faiz yüzde 1,75, İngiltere’de yüzde 0,75, Avrupa’da yüzde 0, İsviçre’de yüzde -0,75, Japonya’da yüzde -0,10.

İsviçre ve Japonya’da eksi faiz var! Yanlış okumuyorsunuz (-) eksi! Yani paranızı bankada tutuyorsunuz ama faiz almadığınız gibi paranız eksiliyor.

Buna rağmen paralar neden yüzde 14 faiz olan Türkiye’ye gelmiyor? Yabancılar Türkiye gibi ülkelerde paralarını büyük risklere atacaklarına bu ülkelerde eksi faize razı oluyorlar!

İstediğiniz kadar promosyon yapın, malınızın fiyatı düşürün eğer müşteriye ‘kalite’ mal ve hizmet veriyorsanız kimse gelmez.

Siyasiler şapkayı önlerine koyup sadece bu sorunun cevabını bulabilirse ekonomiyi kurtarırlar.

Boş işlerle daha çok kaynak israfına sebep oluyorlar.

Bu işin üstüne titreyen, gerçekten ekonomiyi düşünen bir iktidar olsa idi ekonomi bugün çok farklı bir yerde olurdu.

Devlette hesap kitap yok. Saraydan sabah bir nida yükseliyor ve devlet bürokrasisi yerine getiriyor.

Haythuytlarla seçmeni kandırıp iktidar olabilirsiniz ama ekonomiyi bunlarla yönetemezsiniz.

Türkiye yönetimi dünyadaki para kaynakları için muteber değil. Olsa idi emin olun o paralar bize akardı. Kim para kazanmak istemez! Türkiye’de kaybetme riskinin daha yüksek olduğunu görüyorlar.

AKP seçmeni de sürekli dolar alıyor. Ekonomi yönetiminin açıkladığı rakamlara asla güvenmiyorlar. Kendi vatandaşını ikna edememişsin yabancı sana gelip ne yapsın!

Siyasetin elinde oyuncak olmuş bir ekonomide öngörüde bulunmak kolay değil. Ekonomi rasyonel yönetilmiyor. Ekonomiyi bürokratlar yönetmiyor. Siyasiler de devlet adamı olamadıkları için siyasetle algı oluşturarak, pembe tablolarla, yalanlarla halkı idare etmeye çalışıyorlar. Devlet adamı olmayı başaran ve halka gerçekleri söyleyen Mehmet Şimşek ‘tulumbada su bitti’ dedikten bir süre sonra dışlandı.

Bu durumda kimse doların ve ekonominin durumu ile ilgili öngörülerimize boşuna kızmasın.

Ben gene de dolara karşı uyarımı tekrarlamaya kendimi mecbur hissediyorum;

Şu ana dolar kurunun 5.70’lerde durmasının, 8-10’lara çıkmamasını gerektirecek hiçbir sebep yok. Dolar asıl yerini bulacaktır. Kasım’daki pastırma sıcaklarına aldanmayın, kış kapıda.

Ne diyordu Orhan Veli;

‘Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma!..

Bu günlerde doları şahlanmış göreceksiniz sakın şaşırmayın.

[Ali Deniz] 5.11.2019 [TR724]

Böyle olur tetikçinin adaleti [Mehmet Tahsin]

Ahmet Altan ve arkadaşlarını yargılayan mahkemenin yerinde olmayı kimse istemezdi. Sadece Ahmet Altan değil; Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı, Yakup Şimşek ve Tuğrul Özşengül’ün savunmaları karşısında taş duvar kesilen, arsızlaşan, yüzsüzleşen ve hukuku ayaklar altına alan bir mahkeme heyeti vardı karşımızda.

Sanıkların savunma yapmalarına izin vermeyip, “biz zaten kararımızı verdik, uzatmayın işimiz var…” diyerek sürekli azarlayan mahkeme başkanı, işini erkenden bitirip evinin yolunu tuttu. Çoluk çocuğuyla akşam yemeğini afiyetle yedi, onlara şefkatle sarıldı belki de…

Ama her biri 10’ar yıl hapse mahkum edilerek, cezaevinde tutulmaya devam kararı verilen Fevzi, Yakup ve Tuğrul’un çocukları yine evlerine mahzun döndüler…

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinin Başkanı Kemal Selçuk Yalçın, üye hakimler Recep Kurt ve Mehmet Akif Ayaz’dan oluşan heyet, yangından mal kaçırırcasına herkese müebbet hapsi verip geçmişti geçen yılın Şubat ayında. Suçlama: Darbe yapmak suretiyle anayasal düzeni değiştirmek!..

Bu yılın Temmuz ayında Yargıtay bu kararı bozdu. Sanıklar hakkında darbe suçundan beraatlarını, Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın örgüte yardım, diğerlerinin ise örgüt üyeliğinden cezalandırılmalarını istedi.

Dosya döndü dolaştı yine İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesine geldi. 8 Ekim’de ilk duruşma yapıldı. Mahkeme heyeti yine aynı, sadece duruşma savcısı değişmişti.

İlk duruşma olaylı geçti. Yargıtay’da bozulan karar sonrası ümitlenen sanıklar tekrar savunma yapmak istediler ancak Mahkeme Başkanı Kemal Selçuk Yalçın engelini aşmak ne mümkün! Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek savunma yaparken sürekli sözlerini kesti ve en sonunda salondan attı. İzleyiciler dahil herkesi tehdit etti ve duruşmayı bitirdi.

Geçen hafta duruşma savcısı Ensar Bulutoğlu, esas hakkında mütalaasını verdi. Savcı Can Tuncay tarafından hazırlanan iddianame için “hukuk pornosu” tabirini kullanan Ahmet Altan’ın bu mütalaa karşısında ne diyeceğini çok merak etmiştim.

Sanki bu dava hiç Yargıtay’a gitmemiş, hiç bozulmamış gibi Savcı Can Tuncay tarafından yöneltilen iddialar aynen tekrarlandıktan sonra sanıkların en yüksek sınırdan cezalandırılmaları ve tutukluluklarının devamını istemişti Savcı Bulutoğlu. İnsan şaşırıyor, meslekte üç yılını henüz doldurmuş genç bir savcının bu kadar cevval olmasına. Öyle ya, cezalandırılmasını istediği sanıklar tutuklandığında Ensar Bulutoğlu henüz savcı bile değildi!

Hangi tecrübesine binaen ağır ceza mahkemesinde görevlendirildiği muamma. Belki de kendisine söylenilen her şeyi harfiyen yapmasından olsa gerek. Suizan etmeyelim, kendi yazmıştır diyeceğim ama ilk iddianamedeki maddi hataları bile düzeltmeksizin aynen mütalaasına koyması, işini ne kadar ciddiye (!) aldığını gösteriyor.

Hem ilk iddianamede hem de Bulutoğlu’nun esas hakkındaki mütalaasında geçen “Mustafa Bilici’nin 18/10/2015 tarihli köşe yazısında reklam filmiyle ilgili olarak…” kısmını duruşmada avukatlar söylediğinde, “Ben onu Abdülhamit Bilici olarak biliyorum.” diyen mahkeme başkanı Kemal Selçuk Yalçın da hem iddianameyi hem de savcı mütalaasını ciddiyetle okumadığını göstermiş oldu.

Nitekim önceki savcı Can Tuncay gibi, duruşma savcısı Muhammed Ensar Bulutoğlu da Ahmet Altan’ın kılıç gibi sözlerinden nasibini aldı. Zerre kadar şeref ve haysiyeti olan biri o sözlerin sonunda cübbesini çıkartır gider başka iş yapar. Nerde… Bunu yapamayacak oldukları için o kürsüde bulunduklarını hepsi biliyor.

Mahkemenin diğer üyesi Mehmet Akif Ayaz da savcı Bulutoğlu’ndan farklı değil. 2016 Ekim ayında hakim olarak mesleğe başlamış. Yani bu davada yargılama başladığında henüz iki yıllık bir hakim bile değildi.

Eskiden Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) veya Özel Yetkili mahkemelerde görev alabilmek için birinci sınıfa ayrılmış hakim olma ve emsalleri arasında temayüz etme şartı vardı. Birinci sınıfa ayrılmış olmak için en az 14 yıllık hakim-savcı olmak gerekiyordu. Şimdilerde bu kural kaldırıldı. Bunun yerine Hakyol vakfından referanslı olmak bu mahkemelere atanmak için yeterli ve gerekli kriter haline geldi.

İşte bu Hakyol grubundan olduğu söylenen, bir yargıçtan çok tetikçi gibi hareket eden Hakim Kemal Selçuk Yalçın dün bir kere daha görevinin başındaydı. Yalçın, hasta olduğu için bir süredir duruşmalara gelemiyordu ama yarım kalmış bir hesabını görmek istercesine dünkü duruşmaya katıldı.

Sanıklar mahkeme salonunda değildi. Segbis’le duruşmaya bağlanarak mahkeme başkanı Yalçın’ın izin verdiği kadar savunmalarını yaptılar. Savunma için ek süre isteyenlere süre vermeyip ‘Konuşmama hakkını kullanabilirsin. Heyetçe bugün bitirme kararı aldık’ diyerek rengini baştan belli etti zaten. Bir yargılamadan daha çok intikam duruşması gibiydi. Hakyol grubu arasında uzun zamandır var olan ‘bizler cihat ediyoruz, cihat sırasında her şey mübahtır’ anlayışı bütün mahkeme heyetine hakimdi.

Ve beklendiği gibi oldu. Bir an önce işlerini bitirip evlerine dönmek isteyen heyet ‘önceden verilmiş’ kararlarını apar topar okudular ve çıkıp gittiler.

“Örgüte üye olmamakla birlikte bilerek yardım” suçunu işledikleri gerekçesiyle Ahmet Altan’a 10 yıl 6 ay, Nazlı Ilıcak’a 8 yıl 9 ay hapis cezası ve tahliyelerine,

“Örgüte üye olmak” suçunu işledikleri gerekçesiyle Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’e 10’ar yıl 15 ay, Tuğrul Özşengül’e ise 12 yıl hapis cezası ve tutukluluklarına devam kararı.

İşin garibi kimse bu kadar hapiste kalacağına inanmıyor. Ahmet Altan’ın savunmasında dediği gibi “bu savcı AKP’nin normal bir seçimle işbaşından gitmeyeceğine inanıyor herhalde. Ona kötü haberi bir kere daha vereyim; AKP iktidardan gidecek…” AKP iktidardan gittiğinde, artık ‘batıl bir yolun yolcusu’ haline gelmiş cemaatlerinin referansıyla oturdukları kürsülerinden indirilecekler. Verdikleri hukuksuz kararların hesabını birer birer verecekler.

Yakup Şimşek’in şu sözlerinin de heyetin kalbine bıçak gibi saplandığına eminim: “Bana silahlı terör örgütü üyesi denmesi bir iftiradır. Ama iftiraya sadece bugün maruz kalan ben değilim. Kainatın Efendisi de eşi Hz. Aişe de iftiraya uğradılar. Ve haklarında ayet indi. Bugün bizim hakkımızda ayet inmeyecek elbette ama ‘men dakka dukka’ kaidesince bugün kapımı haksız çalanların bir gün kapılarının çalınacağını biliyorum.” Onları rahatsız edecek, verdikleri hukuksuz karar değil elbette, bir gün hesap verecekleri korkusu.

Eğer Allah’a, ahirete ve hesap gününe azıcık inançları varsa, zerre kadar suça bulaşmayan bu insanları bile bile hapiste tuttuklarının hesabını dünyada vermeyi tercih ederler. Ötede hesap vermek çok zor olacak çünkü!

[Mehmet Tahsin] 5.11.2019 [Tr724]

Futbolun uslanmaz çocuğunun hüzünlü geçmişi [Hasan Cücük]

Mario Balotelli, İtalyan futbolunun yetenekli olduğu kadar problemli çocuğu. Disiplinsiz davranışları oynadığı futbolun önüne geçen Balotelli, tribünlerden en fazla ırkçı tezahüratlara maruz kalan oyunculardan biri. Brescia formasını giyen Balotelli, ligin 11. haftasında oynanan Hellas Verona maçında yine ırkçı tezahüratların muhatabı oldu.

Brescia’nın 29 yaşındaki forveti Mario Balotelli, kariyeri boyunca bir türlü kurtulamadığı ırkçı söylemlerle bir kez daha maruz kaldı. Hellas Verona karşısında Berescia’nın gerçekleştirdiği atak esnasında top ayağına geldiği anda rakip taraftarın yaptığı tezahüratlara sinirlenen Balotelli, sinirlenerek topu sert bir şekilde tribünlere gönderdi. Sahayı terk etmek isteyen Balotelli’ye takım arkadaşlarının yanı sıra rakip oyuncular da engel oldu. Yeniden oyuna dönen Balotelli 85. dakikada rakip ağları havalandırmayı başarsa da, karşılaşmayı Verona 2-1 kazandı. 2019 yılının başında Cagliari taraftarının Moise Kean’e yaptığı ırkçılığa karşı tepki gösteren Balotelli, 2009 yılında Inter formasıyla çıktığı maçta Juventus taraftarlarının ve İtalya Milli Takımı ile katıldığı 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Hırvat ve İspanyol taraftarlarının ırkçı tacizlerine engel olamamıştı.

Futbol dünyasının uslanmaz çocuğu Mario Balotelli, İtalya’nın Palermo kentinde göçmen bir ailenin çocuğu olarak 12 Ağustos 1990’da dünyaya geldi. Gana asıllı Rose ve Thomas Barwuah çiftinin 4 çocuğundan ikincisi olarak doğan Mario’nun hayatının ilk yılı hastalıklardan dolayı hastahanede geçti. Zayıf bir bebek olarak doğan Mario için doktorlar uzun yaşamayacağını belirtti. Babası Thomas Barwuah, demircilik ailesini kıt kanaat geçindiren biriydi. Mario’nun hastalıklarından dolayı masrafları karşılayamayacak duruma geldiklerinde, eşiyle birlikte çocuğu evlatlık vermeye karar verdiler. Sosyal hizmet kurumuna başvurmak yerine henüz 2 yaşında olan Mario’yu hastanede bırakıp, kayıplara karıştılar. Sahipsiz kalan Mario’ya Balotelli çifti Thomas ve Sylvia sahip çıkıp, evlatlık edindi.

Küçük yaşta ailesi ve kardeşlerinden ayrılan Mario, evlatlık edinen Balotelli ailesiyle sağlam bir bağ kurdu. Aile, Mario’yu öz evladı gibi benimsedi. Hiçbir zaman evlatlık olduğunu hissettirmedi. Ailede ayrımcılığa maruz kalmayan ve sevgi içinde büyüyen Mario, okul hayatı boyunca ise ırkçı söylemlerin muhatabı oldu. 18 yaşına geldiğinde Mario, Barwuah soyadı yerine onu büyüten ailenin soyadı Balotelli’yi aldı.

Futbol topuyla küçük yaşta tanışan Mario Balotelli, milli forma tercihini köklerinin geldiği ülke Gana’dan yana kullandı. Gana’nın U15 ve U17 takımlarının formasını giyen Mario Balotelli, İtalyan ailenin soyadını aldıktan sonra radikal bir karar vererek Gana adına oynamayı sonlandırdı. İtalya için ter dökmeye başlayan Mario Balotelli bu kararıyla kendisini küçük yaşta evlatlık veren ailesinden bir nevi intikamı aldı. İtalya adına ilk kez ağustos 2011’de Fildişi Sahilleri maçında sahaya çıkan Mario Balotelli, 35 maçta 14 gole imza attı. Yıldız oyuncu, biyolojik anne ve babasıyla görüşmezken, kardeşleriyle arasına hiçbir mesafe koymadan ilişkisini sürdürüyor. Aradan geçen yıllara rağmen Mario Balotelli, kendisini hastanede bırakıp giden anne-babasını hala affetmedi. İşte böyle bir çocukluk geçirdi Mario Balotelli. Futbol sahalarının yaramaz çocuğu olmasında küçükken yaşadıkları etkili oldu.

Ağustos 2006’da İnter formasını giymeye başlayan Mario Balotelli, profesyonel kariyerine de bu kulüpte başladı. Kariyeri boyunca İnter, Manchester City, Milan ve Liverpool gibi dev kulüplerin formasını giyen Balotelli, hiçbir zaman takım oyuncusu olmadı. Daha doğrusu yeteneğinin uyumsuz karakterinin önüne geçmesine izin vermedi. Gittiği her takımda problem oldu. 2007-10 arasında 59 maçta İnter formasını giyen Balotelli 20 gole imza attı. Defalarca disiplinsiz davranışlarından dolayı kadro dışı kaldı. Bir televizyon programına ezeli rakipleri Milan formasını giyip gitmesi İnter döneminin sonu oldu.

Ağustos 2010’da 30 milyon Euro karşılığında Manchester City’ye satıldı. İngiltere’de kısa sürede adından söz ettiren bir futbol ortaya koyan Mario Balotelli, 2010 yılında ‘Golden Boy’ ödülünün sahibi oldu. Ancak kısa süre sonra yine bildik Balotelli davranışları kendini gösterdi. Takım arkadaşıyla kavga etmekten kırmızı kart gördü. Evinin banyosunda arkadaşlarıyla havai fişeklerle oynarken çıkan yangında evi kullanılmaz hale geldi. Son model arabasını parçalayan Balotelli, takım arkadaşına kızıp dart oku atması ve City antrenmanında teknik direktör Roberto Mancini ile Balotelli boğaz boğaza kavga etmesi bardağı taşıran son damla oldu.

2013’te İtalya’ya dönüp Milan’la anlaşan Mario Balotelli için ödenen bonservis ücreti 20 milyon Euro oldu. Ancak Mario Balotelli uslanmaz davranışlarına devam etti. O dönem İtalyan milli takımını çalıştıran Prandelli, takımda huzursuzluk çıkaran Balotelli’yi milli takıma almayacağını deklare etti. Milan’dan sonra Liverpool’a transfer olan Mario Balotelli, Fransa Ligi’nde OGC Nizza ve Marsilya formalarını giydikten sonra bu yaz Brescia’ya transfer oldu. Kariyerinin en verimli dönemini City formasında geçiren Balotelli 80 maçta 30 gole imza attı. Özellikle penaltıları büyük bir ustalıkta kullanan Balotelli, İnter’de 6, City’de 9, Milan’da 3 ve İtalya milli takımında kullandığı iki penaltı vuruşunu da gole çevirdi. Günün 5 saatini playstationda FİFA oynayarak geçiren Balotelli, ya disiplinsiz davranışları ya da uğradığı ırkçı tezahüratlarla gündem olmaya devam ediyor.

[Hasan Cücük] 5.11.2019 [TR724]

Suriye harekâtı: Ne umdu ne buldu! [Hakan Taner]

Türkiye yaklaşık 35 yıldır PKK terörü ile mücadele ediyor.

Egemen güçlerin Irak, Suriye, İran ve Türkiye coğrafyasının kesiştiği noktada bir Kürt devleti kurdurmak istediği bilinen bir gerçek.

Irak ve Suriye’deki iç karışıklık biraz da buna zemin hazırlamak için çıkarıldı.

Coğrafyanın iki egemen gücü Türkiye ve İran’ın böyle bir teşebbüse izin vermeyeceği bilindiği için bu iki ülkeye diz çöktürmenin altyapısı yıllardır adım adım hazırlanıyor.

Türkiye’de halkın en hassas olduğu konu vatandır. Mevzu vatan olunca hangi siyasi görüş, mezhep veya ırka ait olursa olsun herkes albayrak altında toplanmıştır. “Toplanmıştır” diyorum, çünkü son yıllarda bu duygu da hemen hemen her şeyde olduğu gibi biraz örselense içimizdeki en diri duygudur.

ASKERİ HAREKÂTIN HEDEFİ

Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik askeri harekâtla dış dünyaya “Bu coğrafyada bana rağmen bir oyun kuramazsınız.” mesajını vermek istedi.

Harekâtın dış mesajları kadar içeriye dönük hedefleri daha çok önem arz ediyordu.

Özetle;

Konu vatan olduğu için sert esen muhalif rüzgâr dindirildi.

Ekonomik kriz unutturulmaya çalışıldı, ekmeğin fiyatı değil, kurşunun fiyatı öne çıktı.

İktidarın son seçim yenilgisi unutuldu, gündem Suriye operasyonu oldu.

Kürt vatandaşlarımızın yoğun olduğu ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) seçimi kaybettiği Diyarbakır, Mardin ve Van gibi büyükşehirlerde belediyelere kayyım atandı.

Ülkedeki muhalif sesler yerini sessizliğe bıraktı. Çünkü hadiselere eleştirel gözle bakan vatandaşlar vatan haini edilmesine ramak kala gözaltına alındı.

Ülkenin bütün mesebelerinin üstü örtüldü, gündem tek bir konuya odaklandı: Suriye harekâtı.

Bu arada beklenmeyen hâdiseler oldu. ABD’nin delişmen adamı Donal Trump diplomatik ahlak ve nezaket sınırlarını aşan bir mektup yazdı. Yazmakla kalmadı bu mektubu bir de okudu.

Türkiye’ye yaptırımların kapısı aralandı.

Merkez Bankası dövizdeki muhtemel hareketlenmelere karşı piyasaya müdahale etti.

Türkiye 30 kilometre gideceğini söylediği operasyonda 10 kilometre ilerledikten sonra varılan mutabakat sonucu sınıra mevzilendi.

Erdoğan operasyona karşı tavır alan Avrupa Birliği (AB ülkelerine “Suriyeli mültecileri size gönderirim.” diyerek her zamanki kozunu sahaya sürdü.

Görüldüğü üzere harekâtın dış hedeflerinden daha çok içeriye dönük hamlelerinin daha gözle görülür ve somut olduğu aşikar.

HAREKÂTIN EN BÜYÜK BAŞARISI NE?

Gelelim işin finaline… AKP’lilere siyasette yeni açılımları sorduğunuzda size son anketlerde partilerinin oy oranlarının arttığı ile cevap veriyor.

Evet bu doğru.

Metropol araştırmanın ekim ayı araştırma sonuçlarına göre Suriye harekâtı sonrası Cumhur İttifakı’nın Millet İttifakı’na tam yüzde 4 puan fark attığı görülüyor.

İktidar elinden gelse seçimi böyle bir harekâtın sonuna ekler.

Bu sonuç oldukça manidar.

Suriye’nin kuzeydoğusunda başlamadan biten harekâta bir de bu gözle bakmakta fayda var…

[Hakan Taner] 5.11.2019 [TR724]

Kanun ve düzen maskesinde zulüm… [Erhan Başyurt]

Osmanlı’nın ilk dönem tarihçilerinden Ahmedi, 600 yıl önce yazdığı kitapta şöyle diyor;

‘Zülm kim kanun u zabt ile ola

‘Adl bigi’ halka ol asan gele…’

Nihad Sami Banarlı’nın aslından çevirdiği ’’Desitan-ı Tevarih i Muluk-i Ali Osman’’ eserinden alıntıladığım bu satırları, Prof. Ahmet Şimşirgil ‘Kayı’ isimli eserinde şu şekilde tercüme ediyor;

‘Zulüm, kanun ve düzen maskesine sokulunca,

Halk tarafından kolaylıkla adalet sanılır…’

Ahmedi, Osmanlı’nın adaletle hüküm sürdüğünü, kendisinden önceki Moğollar başta zulüm icra ettiklerini dile getiriyor…

***

Ünlü ‘İskendername’ ve ‘Cemşid ile Hurşid’ eserlerinin de müellefi Ahmedi, bu satırlarla ne yazık ki bugün Türkiye’de altı asır sonra yaşadıklarımıza ışık tutuyor…

‘Zulüm, kanun ve düzen maskesine sokulmuş’ durumda…

Halk da bunu ‘adalet’ sanıyor ve sessiz sedasız seyrediyor, destekliyor.

***

AKP içinden Mustafa Yeneroğlu ve Bülent Arınç’ın son çıkışları, ‘adalet maskesinde zulüm’ yapıldığının artık parti içinden de kabul gördüğünü gösteriyor.

AKP’nin parçalanma sürecine girmesi de, ‘tek adam rejimi’ne dönüştürülen ülkede yaşanan insan hakları ihlalleri ve hukukun ayaklar altında çiğnenmesinden kaynaklanıyor.

***

Seçimle gelmemiş İçişleri Bakanı, iki kez seçimle gelmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’na apaçık şekilde ‘ahmak’ diye hitap ediyor…

Cumhurbaşkanlığı, 25 yıldır sanki yeterince talan edilmemiş gibi bir KHK ile Boğazlar’ın imar yetkisini Belediye’den kendi uhdesine alıyor…

Halen önemli bir kitle ‘’zulüm, kanun ve düzen maskesinde icra edildiği için adalet sanıyor’’ ve süreci destekliyor…

***


AKP rejimi, 31 Mart yerel seçimlerinde yüzde 77’ye yakın oy alan Cizre Belediye Başkanı Mehmet Zırığ’ın yerine kayyım atadı.
HDP’li yüzde 75’e varan oylarla belediye başkanı seçilen isimler birer görevden alınıyor. Yerlerine kayyım atanıyor.

Tutuklanıyorlar. Kelepçeli halde cezaevi aracıyla 10 uzak şehre naklediliyorlar. Halen koro halinde, yaşananlara ‘oh olsun’ diyen bir kitle var…

Halen önemli bir kitle ‘’zulüm, kanun ve düzen maskesinde icra edildiği için adalet sanıyor’’ ve süreci destekliyor…

***

Alparslan Kuytul, hukuksuz şekilde tutuklu. Serbest bırakıldıktan hemen sonra tutuklandı.

Eşine, kız çocuklarına bile dava açıldı. Sevenlerinin barışçıl protestolarına polis biber gazı ve job ile müdahale ediyor.

Halen önemli bir kitle ‘’zulüm, kanun ve düzen maskesinde icra edildiği için adalet sanıyor’’ ve süreci destekliyor…

***

Süleymancılar’a ait 25 yıldır faaliyette olan bir yurt, kendilerine oy vermedikleri için gece yarısı öğrencilerin içini boşaltmasına izin verilmeden, polis şiddeti ile yıkılıyor.

Acelenin sebebini ‘’Sabah olursa, yürütemeyi durdurma kararı aldırırsınız’’ diye de avukatların yüzlerine söylüyor, hukuksuzluğu icra edenler…

Halen önemli bir kitle ‘’zulüm, kanun ve düzen maskesinde icra edildiği için adalet sanıyor’’ ve süreci destekliyor…

***

AYM, KHK’lılar konusunda karar veriyor. Pasaportları iade edilmeli diyor. İktidar uygulamıyor.

Eşleri nedeniyle pasaportları iptal edilen için yasak kalkıyor. Bakanlık ‘rehineleri’ serbest bırakmıyor…

KHK’lılar mahkemeden iade kararı alıyor, beraat ediyor, göreve iade edilmiyor. Fişlemelere dayalı bir zulüm yürütülüyor…

Esir durumdaki insanlar yasadışı yollardan ekmek ve can derdinde kaçarken, Ege’de, Meriç’te ailecek boğuluyor…

Halen önemli bir kitle ‘’zulüm, kanun ve düzen maskesinde icra edildiği için adalet sanıyor’’ ve süreci destekliyor…

***

Cemaat’e yönelik kitlesel kıyım, tenkil süreci olanca hızıyla yürütülüyor.

Hamile kadınlar, bebekler hapse atılıyor. Hakim, doktor raporunu değil, şüphelinin profiline bakarak ‘hamile değilsin’ deyip tutukluyor.

Anneleriyle birlikte hapis yatan bebeklerin sayısı, 900’e yaklaştı…

Ne loğusalı anne, ne emzikli bebek vicdanları uyandırıp, gözleri açabiliyor…

Halen önemli bir kitle ‘’zulüm, kanun ve düzen maskesinde icra edildiği için adalet sanıyor’’ ve süreci destekliyor…

***

Önce 28 Şubat’ın Ali Kalkancıları tarzında ‘Şehvetiye Tarikatı’ ortaya çıkarıldı. Şimdi, hedefte bitirilen Cemaat değil, Süleymancıların AKP’ye oy vermeyenleri, biat etmeyen Alparslan Kuytul ve sevenleri var…

Giderek artan oranda Menzilciler de ’METÖ’ denilerek hedefe oturtuluyor…

Cemaat’i bitirip, sonra diğer Cemaat ve tarikatları da ‘siyasal islamcı’ AKP eliyle yok edip, sonunda AKP’nin üzerine sifonu çekecekler…

AKP’nin yolsuzluklar ve rüşvet zayıf karnı, yurt dışında olduğu gibi, yurt içinde de belli çevrelerce istismar ediliyor. Oyun belli. Oyun kurucular inkar da etmiyorlar zaten…

Halen önemli bir kitle ‘’zulüm, kanun ve düzen maskesinde icra edildiği için adalet sanıyor’’ ve süreci destekliyor…

***

Türkiye’de ifade ve fikir hürriyeti tamamen yok edildi. Ülke, dünyanın en büyük gazeteci cezaevi haline getirildi.

Halen 120’ye yakın meslektaşımız demir parmaklıklar arkasında…

Dün Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın da tutuklu yargılandığı davanın duruşması vardı… Ahmet Altan, bir kez daha savcının yalanlarını ve iddiaların nasıl dayanaktan yoksun ve kurgu olduğunu en net ifadelerle mahkeme heyetinin yüzüne çarptı…

Demir parmaklıkların ardında kaleme aldığı kitapları ve savunmaları, hapishane duvarlarını açtı ama kayalaşmış vicdanları aşamıyor!..

Halen önemli bir kitle ’zulüm, kanun ve düzen maskesinde icra edildiği için adalet sanıyor’ ve süreci destekliyor…

***

Evet, Ahmedi tam 6 asır önce öyle güzel tespit etmiş ki, modern çağın moğollarının yakıp yıkmalarını, gasplarını, insan hakkı kıyımlarını ’zulüm, kanun ve düzen maskesinde icra edildiği için halk adalet sanıyor’ ve süreci destekliyor…

Zulme sessiz kalan kitle, ateş kendisine dokunmadıkça da efsunlanmış gibi yaşanan hukuk katliamı ve insan hakları ihlallerinin farkına varamıyor. Kulaklarını ve gözlerini bağlamışlar, gerçeği duymak ve görmek de istemiyorlar…

Zulüm, adalet ve düzen kılıfında icra edildiği için halk onu adalet sanabilir ama ‘’Zulüm ile abad olunmaz’’…

İktidar, adaletsizliğini büyüttükçe kendisini daha da kötü bir sona doğru yakınlaştırıyor… İnsanlık tarihi kendisini vazgeçilmez sanan hiç saltanatları son bulmayacakmış gibi pervasız davranan güç sarhoşlarının acı hikayeleriyle dolu…

[Erhan Başyurt] 5.11.2019 [TR724]

Çok canlı bir hikâye [Tarık Toros]

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, şöyle konuşmuş:

-Yabancı ülkeler DEAŞ (IŞİD) mensuplarını vatandaşlıktan çıkarmak suretiyle kabul etmeme yoluna gidiyor.

-“Ben vatandaşlıktan çıkardım, siz başınızın çaresine bakın”, bu kabul edilebilir değil.

-Biz kimsenin DEAŞ mensubunun oteli değiliz. (2 Kasım 2019)

**

Okuyunca yaşanmış çok canlı bir örneği hatırlattı.

Anlatayım:

Londra Heathrow Havaalanı.

Saat sabahın 06’sı.

İngiltere’den ülkesine dönüyor.

Türkiye’de tutuklanmış, işkence görmüş, sonra tahliye edilmiş.

İki yıl kaçak yaşadıktan sonra…

Bir biçimde İngiltere’ye ulaşmış.

Suçu sendikacılık.

**

Sabahın köründe havalimanında yalnız.

Eşi ve çocuklarının ülkelerine dönüş hakkı yok.

Cebinde, Türkiye hariç tüm ülkeler için geçerli “mülteci seyahat belgesi” var.

**

Anne babası Sapanca’da.

Öğretmen kardeşi işten atılmış, 13 ay tutuklu kalmış, işkence görmüş. Bakkal işleterek yaşamını kazanıyor.



**

Uçağa binmeden önce kameralara konuşuyor:

“Dönmemin üç nedeni var:

-Ülkemde yaşama hakkımı kullanmak istiyorum.

-Demokrasi ve insan hakları mücadelesine katkıda bulunmak istiyorum.

-Vatandaşlığımı geri almak istiyorum.”

**

Çılgınca bir hareket değil mi?

Bana göre öyle.

Devamı var:

Gözyaşları içinde yürüyen merdivene doğru yöneliyor.

Uçakta İngiliz vekiller, sendikacılar, gazeteciler var.

Bir Avrupa Parlamentosu üyesi diyor ki, “Türkiye bugün kararımı belirleyecek bir sınavda. İşler kötüye giderse (AB) üyelik müzakerelerinin derhal sonlandırılmasını isteyeceğim.”

Uluslararası Af Örgütü yöneticisi diyor ki, “Türkiye’de işkence, itiraf elde etmek için kullanılıyor. Sonra mahkemeler tarafından kullanılıyor.”

**

Uçak Ankara Esenboğa Havaalanı’na iniyor.

Sivil polisler aşağıda bekliyor.

Derhal, derdest edilip ayrı kapıya götürülüyor.

Uçaktakiler şaşkın.

Pasaport kontrolüne gidiyorlar, orada yok.

Alanda bekleyen annesi kendini tutamıyor:

“Yıllardır görmedim, pasaport vermediler. Buraya kadar gelmişken nasıl oğlumu göstermezler, insan bu kadar zalim olur mu?”

**

Ülkeye giriş yapmasına izin verilmeden sınır dışı ediliyor.

Anne artık kendini tutamıyor:

“Bir iğne deliğinden bile oğlumu göstermediler. Utanç duyuyorum bu hükümetten, bu devletten.”

**

Kişinin adı Nafiz Bostancı’ydı.

Olay 10 Aralık 1988’te yaşandı.

O gün Uluslararası İnsan Hakları Günü’ydü.

1983’ten beri başbakan olan Turgut Özal, ikinci kez tek başına iktidara geleli 1 sene olmuştu.

**

Nafiz Bostancı 1994’te silahlı saldırıya uğradı.

2015’te eski MİT’çi Mehmet Eymür mahkemede, “Bostancı’nın, 90’lı yıllarda devletin vurulacaklar listesinde olduğunu” açıkladı.

Bostancı ve ailesi halen İngiltere’de yaşıyor.

İltica hikayesi 40 sene önce başladı lakin yaşadıkları halen çok çok taze ve şu an on binlerce insanın benzer öyküsü var.

**

Mini not: BBC Türkçe’nin Youtube sayfasında Türkçe altyazılı belgeseli var. 30 sene önce yayımlanmış. İbretlik. Gelgelelim, ibret alan olmamış.


[Tarık Toros] 5.11.2019 [TR724]

Militer devlete hoş geldiniz! [M.Nedim Hazar]

“Analar ağlamasın”, “Vesayete karşıyız”, “3 Y ile mücadele edeceğiz” iddiasıyla ilk yıllarda iç ve dış kamuoyundan büyük takdir ve destek toplayan Erdoğan iktidarı, bugün öyle bir noktaya savrulmuş durum da ki, bir yeni parti Ak Parti’nin kuruluş manifestosuyla faaliyete geçmek istese, hepsini içeri atar ve o partiye anında kilit vururdu.

Ülke bir yandan hızla kayyımlar cumhuriyetine dönüşürken “devlet” kavramının yereni de öncelikle bir parti aldı. Parti devletiyle de yetinmeyen Erdoğan, ülkeyi şahıs devletine dönüştürdü.

Öyle ki, kendi partisinin cumhurbaşkanı ve başbakanını “hain” olarak yaftalayan bir kitle ve devlet aklı oluşturdu.

Gül ve Davutoğlu artık “devlet” için birer tehlike ve hain.

Geçtiğimiz gün Cumhuriyet Bayramı resepsiyonu vardı. Erdoğan bu akşam 4 ayrı nokta ile canlı bağlantı yaptı.

Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla yapılan bu bağlantıların tamamı cephelerden ve askerlerleydi.

Sivil cumhuriyet bir şekilde militer tek kişilik rejime dönmüş durumda.

Erdoğan ağzını her açtığında artık istisnasız iç ve dış düşmanlardan bahsediyor ülkenin “İstiklal Savaşı” verdiğini ileri sürüyor. Biliyor ki, ne kadar çok tekrarlarsa o kadar inanan fazlalaşacak.

Şüphesiz artık hiçbir alanda tutulacak tek yönü kalmayan bir ülkeye dönüşmenin yanısıra, muhalif kesime ödetilen bedel ile beraber, iktidar çevresine kümelenen çevreler için benzersiz ödüller de içeriyor bu dönüşüm süreci.

Bir ülke düşünelim şimdi…

Özel okul sahibi kişi milli eğitim bakanı olmuş.

Oteli olan şahsa turizm bakanlığı verilmiş.

Hastanesi olan sağlık, hububat, et, tavuk işiyle uğraşan kişi tarım bakanlığı yapıyor.

Ekonomi ile ilgilenen bakanın ne işlere sahip olduğu hakkında net bilgimiz bile yok. Ulaştırma bakanının tır ve tanker filosu var…

Olay tam anlamıyla kasap dükkanının anahtarını kedilere teslim etme durumu.

Bal tutan parmaklarını değil, dirseğine kadar yalıyor bir şekilde.

Durum böyle olunca elbette millete yeteri kadar düşman göstermek zorunluluğu var.

Batan ülkenin gerçek tablosunu görmemek için rakamları öylesine iğdiş ettiler ki, açıklanan enflasyon rakamına kendi çevreleri bile inanmıyor.

Artık her şeyde bir ikili durum var.

Devlete göre olanı ya da gerçek olanı.

Dövizi sorduğunuzda aldığınız cevap şu; gerçek kuru mu soruyorsun yoksa iktidarın oluşturduğu sanal kuru mu?

Büyüme rakamları yalan, bükçe açığı tutarsız, Merkez Bankası’nın kasasında tam olarak kaç para olduğunu bile kimse tam olarak bilmiyor.

Havuz önceki gün bir manşet ile çıktı: Açıklanan enflasyon rakamları sonrasında büyük düşüş!

Haberi okuduğunuzda görüyorsunuz ki, 5.70 olan Amerikan doları 5,68’e inmiş. İki kuruşluk azalma büyük düşüş oluyor böyle toplumlarda.

Muhalefet ise ayrı bir alem.

Kendini devlet olarak gören bir yapı, kendisine yapılan her eleştiriyi ülkeye yapılan ihanet olarak görüyor doğal olarak. O yüzden “Tayyip Erdoğan Türkiye’dir” diyorlar. AKP biterse ülke batar!

İnanış bu.

Bu inanışa en fazla su taşıyan ise başta ana muhalefet olmak üzere istisnasız tüm partiler.

Halbuki çok basit ve sıradan tutarlı/cesaret isteyen birkaç hamle ile ülkenin berbat gidişini durdurmak kendi ellerinde.

Öyle çok büyük ve derin stratejilere filan da gerek yok esasen.

Birkaç gün önce, bu ülkede daha önce rastlamadığımız türden bir olay yaşandı. İlk kez bir cemaat kendi dışında bir cemaate destek için demokratik bir tepki göstermek istedi.

Süleymancılar olarak bilinen gruba yapılan haksızlığı protesto etmek isteyen Furkan Vakfı grubuna polis akıl almaz bir şiddet göstererek karşılık verdi.

Küçücük çocuklar, yaşlı teyzelere gaz sıkıldı, şiddet uygulandı.

Ana muhalefet partisi tarihinde bir ilk yapıp bu alayı kınasa ve sahiplense idi, belki de biz yarın farklı bir ülkeye uyanıyor olabilirdik.

Öyle olmadı ve olacak gibi de değil.

NOT: Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın özgürlüklerine kavuşmasına çok sevindim ancak zulmün Zaman gazetesi mensuplarına en ağır şekilde uygulanmaya devam ettiğini de Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’i tekrar esir etmeleriyle anlamak mümkün. Haksızlıklara topyekün karşı çıkmadıkça bu zehirli çağ bitmeyecek, benden söylemesi.

[M.Nedim Hazar] 5.11.2019 [TR724]