İşte 15 Temmuz’u Sarsacak Belge: Savcı, olaylar daha olmadan tutanağa yazmış [Ahmet Dönmez]
15 Temmuz resmi tezini çökertecek önemli bir belge ulaştı elime. Bu belge, Akıncı dava dosyasında bulunan resmi bir tutanak. Altında, o sırada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu Savcısı olan Serdar Coşkun’un imzası var. İlk soruşturmalara dayanak teşkil etmesi amacıyla hazırlanan ve ilgili yerlere gönderilen tutanağın tarihi 16 Temmuz 2016. Saati ise 01.00. Yani kalkışmanın fiilen başlamasından 3 saat sonrası. Ancak tutanakta, daha henüz gerçekleşmemiş olaylar sanki olmuş gibi yazıyor.Mesela TBMM’nin ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi kavşağının bombalanması gibi… Ayrıca o gece hiç yaşanmayan olaylar da sanki cereyan etmiş gibi tutanağa yazılmış. MİT yerleşkesinin askeri birliklerce kuşatılması, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın ve Emniyet İstihbarat Dairesi’nin bombalanması gibi… Yaşanmış olayların saatleri ise hep yanlış. Bu skandal belge, “Tutanak önceden hazırlanmış bir simülasyona göre mi düzenlendi?” sorusunu akıllara getiriyor. “Tutanağı gerçekten savcı mı hazırladı?” kuşkusuna yol açacak kadar skandallarla dolu.
****
Önce belgede ne yazıyor, kelimesi kelimesine bakalım:
“Ankara’da 15/07/2016 günü saat 21.00 sıralarında bir kısım askeri birliklerde hareketlilik başladığı, aynı saatlerde İstanbul’daki Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri’nin jandarma kuvvetleri tarafından ulaşıma kapatıldığının haber kanallarında yayınlandığı, Ankara’daki Emniyet birimlerinden edinilen bilgiye göre askeri birliklerin bir grubunun emir komuta zinciri dışında darbe yapmaya kalkıştığını bildirdiği, bu haberle birlikte savaş uçaklarının saat 21.00 sıralarında Ankara semalarında uçuşlara başladığı, bu uçuşların halkı korkutmak için alçak uçuş şeklinde gerçekleştirildiği, helikopterlerin havalanıp bazı kamu binalarına saldırı gerçekleştirdiği, savaş uçakları ve helikopterde kamu binalarına ateş açılmaya başlandığı, Ankara Yenimahalle’deki Milli İstihbarat Teşkilatı binalarının askeri birliklerce kuşatıldığı, MİT ile kuşatan askeri birliklerin çatışmaya girdiği, aynı şekilde TSK’ya bağlı zırhlı birliklerin Ankara’daki kritik kamu kurumlarını silahlı olarak kuşattığı, kamu kurumlarındaki görevlilerin hedef alındığı, ateş açıldığı, ölümlerin meydana geldiği, Gölbaşı’nda Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın bombalandığı, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın hava saldırısına uğradığı, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nü zırhlı birliklerin kuşatıp içeriye girdiği, uçakların alçak uçuş yapıp bombalamalar gerçekleştirdiği, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin kuşatıldığı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve bazı kamu görevlilerinin, kuşatan askeri birliklerce rehin alınıp götürüldüğü, TRT’ye el koyan askeri birliklerin yayın akışını durdurduğu, basın açıklaması yaptıkları, TSK’nın yönetime el koyduğunu açıkladıkları, aynı şekilde bazı özel televizyon kanallarının kuşatılıp askeri birliklerce ele geçirildiği, Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı’nda çatışma çıktığı, bir kısım askeri personelin rehin tutulduğu, TBMM’nin bombalandığı, bu bombalamalar sırasında ölümler meydana geldiği, uçakların bombalamalara katıldığı, TSK’nın içindeki bir cuntanın darbe yaptığının öğrenilmesi üzerine halkın meydanlara çıktığı, darbeyi sivil inisiyatifin önlemeye çalıştığı, savaş uçaklarının halkın toplandığı yerlerde ses bombaları patlatıp kişileri yıldırmaya çalıştığı, Genelkurmay sitesinde basın açıklaması yapıldığı, darbenin gerekçesinin 3 sayfa basın açıklaması şeklinde kamuoyuna duyurulduğu, tüm Bakanlıklara ‘harekat yıldırım’ öncelik dereceli, gizli 152215C TEM 16 tarih saat gruplu, YSK:26702250-1920-97480-16/PER.PL.VE YNT.D.GEN. AMİRAL/1 dosya numaralı mesaj formunun ‘Yurtta Sulh Konseyi Başkanı’ imzası ile yayımlandığı, kaleme alanın Kurmay Albay Cemil Turhan, Tuğgeneral Mehmet Partigöç olduğu, her ile bir sıkıyönetim komutanı atandığı, ayrıca sıkıyönetim mahkemelerinde görevlendirmeler yapıldığı (Askeri Savcı ve Hakim), aynı şekilde diğer atamalar başlığı altında kuvvet komutanlıkları, Genelkurmay Başkanlığı ve diğer askeri makamlara atamalar yapıldığı, darbeyi gerçekleştirmeye çalışan kişilerin çeşitli askeri makamlara bu atamaları yaptıklarının kamuoyuna duyurulduğu, bombalama ve darbe teşebbüsü sırasında kaç kişinin öldüğünün kesin şekilde belli olmadığı, ancak birçok sivil, polis ve askerin bu olaylar sırasında öldüğünün anlaşıldığı, benzer şekilde İstanbul ve diğer illerde de uçak ve askeri helikopterlerin benzer fiillerde bulunduğu, Türkiye genelinde Fethullah Gülen’in askeri birimlerde yapılanan kadrolarının mevcut hükümeti yıkmak ve devlet yönetimini ele geçirmek üzere Anayasa’yı ihlal eden darbe teşebbüsünde bulundukları anlaşıldığından re’sen bu tutanak düzenlenip olayların soruşturulmasına başlanmasına.. 16/07/2016 Saat 01.00”
SAATLER TAMAMEN YANLIŞ
Sıra sıra gidelim. “İstanbul’daki Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri’nin jandarma kuvvetleri tarafından ulaşıma kapatıldığı” haberi 21.00 civarında değil, Akıncı iddianamesine göre tam 22.28’de. Tutanakta yaklaşık 1 buçuk saatlik bir sapma var.
Aynı şekilde F-16’ların saat 21.00 sıralarında Ankara semalarında uçuşa başladığı yazıyor. Oysa Akıncı iddianamesine göre o gece Ankara üzerinde ilk uçağın kalkış saati 22.08. Dönemin Muharip Hava Kuvveti Komutanı Mehmet Şanver’in ceride defterlerini sıkı sıkı inceleyerek yazdığı kitabı “15 Temmuz – Kartal Yuvasının İstilası” isimli kitaba göre de ilk kalkış 22.01’de. Savcı Serdar Coşkun, burada da 1 saatten fazla bir sapmaya imza atmış.
Saat 21.00’de henüz hiç bir yerde hareketlilik yok. Beylerbeyi’ndeki küçük çaplı olaylar saat 21.30’da başlıyor. Köprünün bir ayağının kapatılması ise 22.00 civarı.
Tutanakta, “Ankara Yenimahalle’deki Milli İstihbarat Teşkilatı binalarının askeri birliklerce kuşatıldığı” ve “MİT ile kuşatan askeri birliklerin çatışmaya girdiği” de yazılı. Ancak o gece hiç bir zaman MİT binası askeri birliklerce kuşatılmadı. Dolayısıyla bahsedildiği gibi bir çatışma da olmadı. Havadan 2 adet Cobra ve 1 Skorsky tipi helikopterle MİT yerleşkesine ateş açıldı. MİT’in TBMM’ye gönderdiği 36 sayfalık rapora göre, bu ateşe hafif silahlarla karşılık verildi. Ama belgede bahsedildiği şekilde bir çatışma değildi bu.
Ayrıca tutanakta yazdığı gibi Özel Kuvvetler Komutanlığı hiç bombalanmadı. Polis Özel Harekat bombalandı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’na da bomba atılmadı. Ankara Emniyet’e hava saldırısı oldu, evet ama bunu zaten tutanakta belirtiyor. Yani Ankara Emniyet yerine yanlışlıkla İstihbarat Daire yazmış olma ihtimali yok. Bu arada Ankara Emniyet de zırhlı birliklerce kuşatılmadı. Bu şekilde karadan içeriye giren askeri birlikler olmadı. 2 kişinin şehit olduğu, 39 kişinin de yaralandığı bombanın atılma saati ise 00.56. Yani tutanağın tutulmasından 4 dakika önce. Bu sırada savcının bunu duyup anında tutanağa geçirme ihtimali yok gibi bir şey.
MECLİS BOMBALANMADAN 1.5 SAAT ÖNCE ‘BOMBALANDI’ DİYE YAZMIŞ
Gelelim TBMM’ye… Tutanağın yazıldığı sırada TBMM’ye bomba atılmasına yaklaşık 1 buçuk saat vardı. Ama savcı, tutanağa bunu da sanki bombalanmış gibi yazdı. Akıncı iddianamesi ile Mehmet Şanver’in açıkladığı ceride kayıtları bu noktada örtüşüyor. Her ikisine göre de Meclis’e atılan ilk bombanın saati, 02.35. İkinci bombalamanın saati ise 03.24. Savcı Serdar Coşkun’un öngörüsü, akıllara durgunluk verecek cinsten. Yalnız öngörüde eksik olan bir şey var. O da Meclis’te kimsenin ölmemesi. Tutanakta, TBMM’ye yapılan saldırı sonucu ölüler olduğu yazılı.
Resmi belgede, bazı özel televizyon kanallarının askeri birliklerce kuşatılmasından da söz ediliyor. Nedense isim verilmiyor. O gece sadece CNN Türk, Hürriyet ve Kanal D’nin bulunduğu Doğan Medya Center darbeci askerlerce basıldı. Peki saat kaçta? Bu olayla ilgili hazırlanan iddianameye göre saat 03.10’da. Yani bu olay da Savcı’nın tutanağı yazmasından 2 saat sonra başlıyor. Hem de onun belirttiği ile hiç ilgisi olmayan bir şekilde. Çünkü zırhlı birliklerce değil, helikopterle gelen bir avuç darbeci asker tarafından baskın yapılıyor. Bunu küçük görmüyor ve basitleştirmiyorum. Sonuçta darbe gecesi silahlı askerler geldiği için, büyük bir tehdit söz konusu. Burada dikkat çekmeye çalıştığım şey, savcının tutanağının hiç bir şekilde gerçeklerle örtüşmemesi. İddianameye göre baskına, 3’ü yüzbaşı, 11’i er olmak üzere toplam 14 kişi geldi. Sonra saat 04.00 sularında, Binbaşı Mehmet Türk komutasındaki 17 öğrenci astsubay takviye amaçlı geliyor. Bu baskınla ilgili davada yargılanan sanık sayısı zaten 19.
Son olarak Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ile ilgili bölüme bakalım.Tutanakta yazıldığı gibi Cumhurbaşkanlığı Külliyesi kuşatılmadı. Saray’ı “teslim almak üzere” giden asker sayısı kaç biliyor musunuz? Sadece 13. Bunların üçü rütbeli, geri kalan 10 tanesi er.
Külliye’ye bomba da atılmadı. Nedense yan taraftaki köprülü kavşak ve otopark bombalandı. Bunun saati ise Akıncı iddianamesine göre 06.19. Yani Coşkun’un tutanağından yaklaşık 5 buçuk saat sonra.
Tek sayfalık tutanaktaki bir diğer yanlış , o gece uçakların ses bombası attığı bilgisi. O geceses bombası kullanılmadı. Alçak uçuş ve hızdan dolayı oluşan sonik patlama, ses bombası sanıldı.
Bir diğer hata, darbecilerin Genelkurmay başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarına atama yapıp bunu kamuoyuna duyurduğu bilgisi. Böyle bir şey de olmadı.
Ayrıca o saat itibariyle savcının hemen Fethullah Gülen’i ‘fail’ ilan etmesi de soru işareti taşıyor. Siyasiler bu yönde açıklama yapabilir ama bir savcının hiç bir delile ulaşmadan böyle bir tutanak tutması, hukuki olmaktan ziyade ’siyasi’ bir metin hazırlandığını gösteriyor.
BELGE NE MANAYA GELİYOR?
UYAP’a girmiş bu belgenin ardından hızlı bir şekilde soruşturma başlatılıp ilk gözaltılar yapıldı.
Tek sayfalık bir tutanakta, bu kadar çok hata olması normal değil. Neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Neredeyse her bir cümle, her bir bilgi yanlış. Savcının ve 15 Temmuz sözcülerinin bunu açıklaması gerekiyor.
Bu kadar önemli bir olayda, bu kadar önemli bir belgenin baştan sona yanlışlarla dolu olması izaha muhtaç.
Ayrıca yaşanmamış hadiseler ve ölümler de "Acaba, başka şeyler de planlandı da hayata geçirilemedi mi?" sorusunu sorduruyor.
Haydi diyelim ki o gecenin heyecanı ile saatleri karıştırdı. Özel Harekat yerine Özel Kuvvetler yazdı. Ankara Emniyet’i de Emniyet İstihbarat Daire başkanlığı ile karıştırdı. Peki ya hiç olmayan olaylar? Peki ya o saatte henüz vuku bulmamış hadiseler?
Haydi yine diyelim ki tutanağın saatini sehven yanlış yazdı. Ki böyle bir şeyin olma ihtimali çok çok düşük. Çünkü adı üstünde tutanak bu. Tutanakta en önemli şey, o belgenin kayıt altına alındığı tarih, saat ve imzadır. Tutanak, yaşanan bir hadisenin bütün maddi bilgileri ve doğruları ile kayıt altına alınması amacıyla yazılır zaten.
Tek başına bu belgenin her şeyi çözeceğini iddia etmiyorum. Sadece bu belge üzerine bir gerçeklik kurgulanamaz. Bunu da kabul ediyorum. Fakat çok şey anlattığı kesin. Bu belge, 15 Temmuz’un öncesi ve sonrasında yaşananlara baktığımızda bir yere tekabül ediyor. Bir şeyleri tamamlıyor. O gece Cumhurbaşkanı’nın, MİT Müsteşarı’nın ve diğer bir çok üst düzey devlet yöneticisinin tavırlarına, çelişkili açıklamalarına, yargıdan kaçmalarına, ifade vermemelerine, o tutanağın imzalanmasından itibaren yaşanan olaylara, tasfiyelere ve siyaseten Türkiye’nin hangi noktaya geldiğine bakarak şunu net olarak söyleyebiliriz: O gece yaşanacak olayların büyük bölümü devlet tarafından biliniyordu. O yüzden de kontrollü darbe idi.
Peki nasıl biliniyordu? İki ihtimal var:
1- Planı yapan Saray, MİT, Hulusi Akar ve Ergenekon uzantıları idi. Bu planlamaları yapıp cemaat içerisindeki elemanları eliyle hayata geçirdiler. Birileri gerçekten darbe yaptığını zannederken aslında bir kurgunun figüranlarıydı. Akıl almaz bir kumpasa düşürüldüler.
2- Planı yapanlar cemaat içinden Adil Öksüz gibi birileri idi ama içeriden ‘yukarıya’, yani Saray’a bilgi iletiliyordu. ‘Yukarısı’ an be an planı haber alıyor ve hatta ona göre yönlendiriyordu. Gerekli bütün tedbirleri alarak, “Bırakın gelsinler” dediler ve planın hayata geçirilmesine göz yumdular.
Her iki ihtimalde de affedilmez bir şekilde karşımıza fail olarak ‘devlet’ çıkıyor. Cumhurbaşkanı ile, istihbarat teşkilatı ile, Genelkurmay Başkanı ile bazı kuvvet komutanları ile bir ‘devlet’ organizasyonu var. Ama bu, demokratik, laik, sosyal bir HUKUK DEVLETİ olan Türkiye Cumhuriyeti devleti değil. Zaten hiç bir zaman öyle bir devlet olmadı. O ilkeler daima kağıt üzerinde kaldı. Hukuksuzluğu, kumpas kurmayı, katletmeyi, zulmetmeyi, dönemsel olarak hedef seçtiği bir vatandaş grubunun başına çorap örmeyi, kriminalize etmeyi, düşmanlaştırmayı çok iyi bilen o ‘devlet’, burada da sahne aldı.
SKANDALI, BİR TUTUKLU ALBAY ORTAYA ÇIKARDI
Bu arada dikkat edileceği üzere belgenin kenarlarında bazı el yazısı notlar var. Onlar, Akıncı davasında tutuklu olan bir hava kurmay albaya ait. Savunmasını hazırlarken dosyadaki belgeleri tek tek inceleyen eski Albay, bu tutanağa rastlıyor, üzerine küçük notlar alıyor ve avukatına veriyor. Avukatı da 15 Temmuz üzerine yazdığım yazıları takip ettiği için bana ulaştırıyor. Belgenin hikayesi böyle.
[Ahmet Dönmez] 4.2.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
Mazlumder, öğretmen Halime Gülsu’yu ölüme götüren ihmaller için cezaevinde
İnsan Hakları ve Mazlumlarla Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) Adana Şubesi, eşleri tutuklu KHK’lı ailelere yardım ettiği için tutuklanan ve Mersin Tarsus Cezaevi’nde ilaçları verilmemesi sebebiyle iki kere komaya girip vefat eden Halime Gülsu ile ilgili girişim başlattı.
Mazlumder Adana Şubesi, Halime Gülsu’nun tutuklu kaldığı sürede ve vefatında “hak ihlallerinin” olup olmadığı konusunun incelenmesi için Adana Şube Başkanı Avukat Mehmet Ali Önal, Şube Başkan Yardımcısı Avukat Ali Çaldır, GYK üyesi Orhan Göktaş’ı görevlendirdi. Yapılan sosyal medya açıklamasında, “Bir soruşturma kapsamında 03.Mart 2018 tarihinde tutuklanarak 28.04.2028 tarihinde “İlaçların verilmediği ve tedavisinin yapılmadığı iddiası ile Tarsus Kadın Kapalı ceza evinde hayatını kaybeden HALİME GÜLSU olayına Derneğimiz Adana Şubesi müdahil olmuştur. @mazlumder ” ifadeleri kullanıldı.
Mazlumder Adana Şube Başkanı Mehmet Ali Önal da yaptığı açıklamada, “Mazlumder Adana şubemizin görevlendirdiği heyet, Tarsus Cezaevinde ilaçların verilmediği iddiası ile SLE hastası Halime Gülsu’nun ölümüne ilişkin ilk görüşmesini Cezaevi heyeti ile yaptı.” ifadelerini kullandı.
HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları aktivisti Ömer Faruk Gergerlioğlu, gelişmeyi, “Önemli bir girişim, tebrik ederim” sözleriyle duyurdu.
Geçtiğimiz günlerde 4. Olağan genel kurulunu yapan Mazlumder Adana Şubesi Üyeleri yönetime yeni isimleri de katarak önümüzdeki 2 yıllık yönetimi belirledi.
Adana ve çevresinde meydana gelen insan hakları ihlallerini yakından takip ederek birçok basın açıklaması ve raporlamalara imza atan Mazlumder Adana Şubesi, Mersin İl Emniyet Müdürlüğü KOM Şube müdürlüğü tarafından gözaltına alınıp nezarethanede tutulan kadınların nezarethanede başlarının açtırıldığı olayı raporlayarak kamuoyu ile paylaşmıştı.
Raporlamayı yapan Heyet Raporun Netice ve Tespit Bölümünde şu ifadelere yer vermişti:
“Yapmış olduğumuz görüşmeler ve gözlemler neticesinde:
Mersin İl Emniyet Müdürlüğü KOM Şube müdürlüğü tarafından gözaltına alınıp nezarethanede tutulan kadınların nezarethanede başlarının açtırıldığı,
Nezarethanede dağıtılan yemeklerin erkek ve kadın görevlilerce dağıtıldığı,
Kadınların lavabo ve tuvalet ihtiyaçları için bulundukları bölümden başı açık olarak çıktıkları, başları açık olduğu halde erkek görevlilerce görüldükleri,
Nezarethanelerde bulunan kamera görüntülerinin erkek personeller tarafından da görülebilme ihtimalinin kuvvetli olduğu,
Yemeklerin kötü olduğu, su ihtiyaçlarının yeterli ve uygun şartlarda karşılanmadığı gibi ihlallerin olduğu gözlenmiştir.
Avukat nezaretinde olmaksızın ön görüşme/mülakat adı altında yapılan görüşmelerin ve tutulan notların şüphelinin özgür iradesi ile vermesi gereken ifadesini yönlendirebileceği, bunun da savunma hakkının ihlali niteliği arz edebileceği,
hususları heyetimizce tespit edilmiştir.”
KENDİ ÖLÜMÜNÜ HABER VERDİ, DİNLEYEN OLMADI
KHK’lı aileler için içli köfte yaptığı gerekçesiyle tutuklanan ve cezaevinde ihmal sonucu ölen Halime Gülsu’nun maruz kaldığı kayıtsızlığı ve ihmalleri ortaya koyduğu bir mektup yazdığı ortaya çıktı.
Öğretmen Gülsu’nun 1 Mayıs 2018’de cezaevinde vefat etmeden 4 gün önce BİMER’e gönderdiği dilekçeyi Halkların Demokratik Partisi Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, yayınladı.
İşte Halime Gülsu’nun son mektubu:
Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER)
20.02.2018 günü Mersin’de bulunan ikametimden, Mersin Emniyeti’nde çalışan sonradan TEM Şube Müdürlüğü’nde çalıştıklarını öğrendiğim polis memurları beni gözaltına alacakları zaman acele ettirdiklerinden sadece 1 haftalık kalan sistemik LUPUS teşhisi sebebi ile kullandığım ilaçlarımı zorla alabildim. Acele ettirildiğim için aileme bitmek üzere olan ilaçlarımı derhal temin etmeleri için bilgi veremedim. Hatta ana ilacımı da yanıma alamadım.
Sistemik LUPUS hastalığı; bağışıklık sistemi kendi vücut dokularını tanımayarak yabancı bir madde olarak görüp saldırmaktadır. Vücudum aşırı derecede antikor (beyaz küre) üreterek savunma sistemi ile kendi kendisini öldürmektedir. Bu durum öncelikle kan seviyesinin hızlı bir şekilde düşüşüne sebebiyet vermekle birlikte, eklem ağrıları, halsizlik, yorgunluk, güçsüzlük, kendi başına hayatımı minimum düzeyde dahi idame ettiremeyecek düzeye getirmektedir. Teşhis sonrası ilaç tedavisi başladığında ise düzenli olarak haftalık ve günlük olarak kullanılması gereken ilaçlardır. Yine hastalığın sürekli doktor kontrolünde olup, tetkikler ile değerlerin karşılığında ilaç etken maddeleri ve dozajlarında değişiklikler yapılması gerekmektedir. Söz konusu, hastalık sadece Romatoloji doktorları tarafından takip edilerek tedavi ettirilmesi gerekmektedir. Ayrıca tedavi aşamasında vücudun antikor (beyaz-küre) üretimi ilaçlar ile baskılandığından, dış dünyadaki gerçek mikrop ve virüslere karşı vücut gerçekten tehlike altına girmektedir. Steril ve sürekli kontrol altında tutulması gerekmektedir. Hastalığın tedavi aşaması ciddi bir prosedür ve süreç gerekmektedir.
15 yıldır Sistemik LUPUS hastasıyım. Uzun prosedür ve süreç sonunda hastalığım baskılanarak pasif hale gelmişti. Ancak ilaç tedavim devam etmekteydi. Gözaltına alındığım günden itibaren ancak günlük kullandığım ilaçlara devam edebildim. Tedavinin ana ilacı olan ve haftalık kullandığım ilacı, ilk bir hafta aileme nerede olduğum bilgisi dahi polisler tarafından verilmediği için kullanamadım. Görevli polisler tarafından ailemi aradıkları yönünde verilen bir kağıdı imzaladım. Ancak tutuklanarak cezaevine gönderildikten sonra abim ile görüşüm esnasında ‘O dönem aranmadığımı hatta ilaçlar ile ilgili bir bilgisinin olmadığını’ söyledi. Gözaltındayken bir hafta sonra günlük olan ilacın sonra yazılı bir kağıt ile gönderemediğim için görevli polisler yüzünden tarafıma ulaştırılamadı. Evde bulunduğu halde ilacımın iki haftalık iki dozunu gözaltındayken alamadım.
Mersin 4. Sulh Ceza Hakimliği’nce tutuklandığım duruşma esnasında da ne görevli Cumhuriyet Savcısı ne de Sulh Ceza Hakimi hastalığım ile ilgili bir işlem yapmadılar. Tutuklanarak Tarsus Kadın Kapalı C.İ.K Müdürlüğü’ne gönderildim. Burada günlük aldığım ilaç bitti ve haftalık olan ilacımı hala alamamış durumdayım. Cezaevi kuralları gereği revire çıkmak için defalarca sayısını dahi hatırlayamadığım ve üzerine ‘Acil’ ibaresi düştüğüm dilekçelerime cevap verilmedi ve revire de götürülmedim. Gözaltına alınmamdan tutukluluğum süreci dahil bir ay sonra Tarsus Devlet Hastanesi Dahiliye servisinde götürüldüm. Doktora hastalığımı anlattım. Tüm tetkikleri yaptırmasını istedim. Ancak sadece hemogram, karaciğer enzim testi, TSH, ferritin değerlerime bakılıp, asıl test olan anti-DSDNA, C3,C4 ve ANA değerlerime bakılmadığını sonradan öğrendim. Bu arada hastalığa dair sağlık raporumu TEM Şube Müdürlüğü kaybettiği için, abimin de haberi olmadığı için cezaevi reviri de görevli memurlar ve doktor hastalığımın tedavisi için herhangi bir girişimde bulunmadılar. Dahiliye doktoru eksik tetkik yaptırması ve asıl hastalık değerlerini gösteren tetkiklerin yapılmaması sebebi ile cezaevi görevlilerine sağlıklı olduğumu söylemiş. Bunun üzerine cezaevi revir görevlisi bana şifai olarak ‘Bir şeyin yokmuş.’ Şeklinde ifadeler kullandı. Bunun üzerine ben de baş memur görüşü için dilekçe yazdım. Görevli baş memur benimle ilgilenerek revir görevlisine Romatoloji bölümüne sevk edilmemi söyledi. Abimle kapalı görüş sonrasında ilaçlarımı ve sağlık kurulu raporumu getirmesini istedim. Abim bir hafta sonra ancak bana ulaştırabildi. Toplamda iki ay boyunca ben ilaçlarımı kullanamadım.
Bu arada hastalığım tekrar nükset etti. Halsizlik, yorgunluk ve eklem ağrılarım tekrar başladı. Ayrıca mide bulantılarım da başladı. Revire tekrar dilekçe yazdım ve revir görevlilerince Dâhiliye Servisi’ne tekrardan sevkim yapıldı. Tarsus Devlet Hastanesi’nde Romotoloji servisi bulunmadığı için yine Dâhiliye servisine götürüldüm. Durumumu doktora anlatınca hastalığımın tekrardan nüksedebileceğini söyledi ve Şehir Hastanesi Romotaloji servisine sevk yaptı. 23.04.2018 tarihinde halen bu bölüme götürülmedim.
İlaçlarımı kullanmama rağmen bir türlü kendimi iyi hissedemiyorum. Zaten prosedür ve süreç açısından zor bir hastalık olduğu için herhangi bir hastalık gibi ilaç kullanımı ile beraber iyileşme süreci doğru orantılı olarak başlamıyor. Bu sebeple kötü olduğum kan değerlerimin bir an önce tespit edilmesi gerektiği için cezaevindeki görevlilere durumu anlattım. 20.04.2018 günü 112 acil servisten ambulans geldi. Ambulans görevlilere hastalığımı anlattığım halde tansiyonumu ve nabzımı ölçerek ‘inşallah bir şey olmaz diyerek’ beni koğuşuma geri gönderdiler. Hastalığım fiziki olarak bir etki göstermediği için cezaevinde görevli İKM’ler yalan söylediğimi düşünmekteler ve beni azarlamaktalar. Hastalığım son derece ciddi ve ölümcül bir hasatlık olup, gözaltına alındığım günden itibaren tutuklu bulunduğum ve dilekçeyi yazdığım bu güne kadar, dilekçe içerisinde bahsettiğim olayda, görevini ihmal eden, savsaklayan sıralı tüm görevliler için Mersin Emniyet Müdürlüğü (TEM Şube Müdürlüğü), Tarsus Kadın Kapalı C.İ.K, Tarsus Devlet Hastanesi’nde gerekli işlemlerin başlatılmasını talep ediyorum.
Söz konusu yasal işlemlerin makamınızca başlatılmasını, bu dilekçeler ile ilgili evrak kayıt sayısının ve işlem tarihinin tarafıma Tarsus Kadın Kapalı C.İ.K Müdürlüğü İnfaz Birimi görevlilerince bilgi olarak verilmesini, yasal işlemler ile ilgili tarafıma bilgi verilmesi hususunun anayasal hakkım olup, bilgi verilmemesi halinde yasal haklarımın saklı olduğunun bilinmesini hususunda gereğini arz ederim. 24.04.2018
OTOPSİ RAPORU İHMALİN DELİLİ
Hapisteki KHK’lı ailelere yardım için içli köfte yapıp satmakla suçlanan ve tutuklu bulunduğu cezaevinde kullanması zorunlu ilaçlarının verilmemesi sonucu hayatını kaybeden İngilizce öğretmeni Halime Gülsu ile ilgili skandallar bitmiyor.
HDP Milletvekili ve insan hakları aktivisti Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Ölümünden 8 gün önce BİMER’e şikayet etmiş ama 9 aydır cevap yok. Hakkında 9 ay önce yazdığım tutuklu Halime Gülsu’nun mektubuna (2 ay ilaçlarını alamadığını söylüyor), otopsi raporuna ulaştım. Doktor olarak tahmin ettiğim gibi… Tüm organlarda yaygın konjesyon. Büyük bir ihmal” diyerek skandalın peşini bırakmadı.
[Samanyolu Haber] 4.2.2019
Mazlumder Adana Şubesi, Halime Gülsu’nun tutuklu kaldığı sürede ve vefatında “hak ihlallerinin” olup olmadığı konusunun incelenmesi için Adana Şube Başkanı Avukat Mehmet Ali Önal, Şube Başkan Yardımcısı Avukat Ali Çaldır, GYK üyesi Orhan Göktaş’ı görevlendirdi. Yapılan sosyal medya açıklamasında, “Bir soruşturma kapsamında 03.Mart 2018 tarihinde tutuklanarak 28.04.2028 tarihinde “İlaçların verilmediği ve tedavisinin yapılmadığı iddiası ile Tarsus Kadın Kapalı ceza evinde hayatını kaybeden HALİME GÜLSU olayına Derneğimiz Adana Şubesi müdahil olmuştur. @mazlumder ” ifadeleri kullanıldı.
Mazlumder Adana Şube Başkanı Mehmet Ali Önal da yaptığı açıklamada, “Mazlumder Adana şubemizin görevlendirdiği heyet, Tarsus Cezaevinde ilaçların verilmediği iddiası ile SLE hastası Halime Gülsu’nun ölümüne ilişkin ilk görüşmesini Cezaevi heyeti ile yaptı.” ifadelerini kullandı.
HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları aktivisti Ömer Faruk Gergerlioğlu, gelişmeyi, “Önemli bir girişim, tebrik ederim” sözleriyle duyurdu.
Geçtiğimiz günlerde 4. Olağan genel kurulunu yapan Mazlumder Adana Şubesi Üyeleri yönetime yeni isimleri de katarak önümüzdeki 2 yıllık yönetimi belirledi.
Adana ve çevresinde meydana gelen insan hakları ihlallerini yakından takip ederek birçok basın açıklaması ve raporlamalara imza atan Mazlumder Adana Şubesi, Mersin İl Emniyet Müdürlüğü KOM Şube müdürlüğü tarafından gözaltına alınıp nezarethanede tutulan kadınların nezarethanede başlarının açtırıldığı olayı raporlayarak kamuoyu ile paylaşmıştı.
Raporlamayı yapan Heyet Raporun Netice ve Tespit Bölümünde şu ifadelere yer vermişti:
“Yapmış olduğumuz görüşmeler ve gözlemler neticesinde:
Mersin İl Emniyet Müdürlüğü KOM Şube müdürlüğü tarafından gözaltına alınıp nezarethanede tutulan kadınların nezarethanede başlarının açtırıldığı,
Nezarethanede dağıtılan yemeklerin erkek ve kadın görevlilerce dağıtıldığı,
Kadınların lavabo ve tuvalet ihtiyaçları için bulundukları bölümden başı açık olarak çıktıkları, başları açık olduğu halde erkek görevlilerce görüldükleri,
Nezarethanelerde bulunan kamera görüntülerinin erkek personeller tarafından da görülebilme ihtimalinin kuvvetli olduğu,
Yemeklerin kötü olduğu, su ihtiyaçlarının yeterli ve uygun şartlarda karşılanmadığı gibi ihlallerin olduğu gözlenmiştir.
Avukat nezaretinde olmaksızın ön görüşme/mülakat adı altında yapılan görüşmelerin ve tutulan notların şüphelinin özgür iradesi ile vermesi gereken ifadesini yönlendirebileceği, bunun da savunma hakkının ihlali niteliği arz edebileceği,
hususları heyetimizce tespit edilmiştir.”
KENDİ ÖLÜMÜNÜ HABER VERDİ, DİNLEYEN OLMADI
KHK’lı aileler için içli köfte yaptığı gerekçesiyle tutuklanan ve cezaevinde ihmal sonucu ölen Halime Gülsu’nun maruz kaldığı kayıtsızlığı ve ihmalleri ortaya koyduğu bir mektup yazdığı ortaya çıktı.
Öğretmen Gülsu’nun 1 Mayıs 2018’de cezaevinde vefat etmeden 4 gün önce BİMER’e gönderdiği dilekçeyi Halkların Demokratik Partisi Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, yayınladı.
İşte Halime Gülsu’nun son mektubu:
Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER)
20.02.2018 günü Mersin’de bulunan ikametimden, Mersin Emniyeti’nde çalışan sonradan TEM Şube Müdürlüğü’nde çalıştıklarını öğrendiğim polis memurları beni gözaltına alacakları zaman acele ettirdiklerinden sadece 1 haftalık kalan sistemik LUPUS teşhisi sebebi ile kullandığım ilaçlarımı zorla alabildim. Acele ettirildiğim için aileme bitmek üzere olan ilaçlarımı derhal temin etmeleri için bilgi veremedim. Hatta ana ilacımı da yanıma alamadım.
Sistemik LUPUS hastalığı; bağışıklık sistemi kendi vücut dokularını tanımayarak yabancı bir madde olarak görüp saldırmaktadır. Vücudum aşırı derecede antikor (beyaz küre) üreterek savunma sistemi ile kendi kendisini öldürmektedir. Bu durum öncelikle kan seviyesinin hızlı bir şekilde düşüşüne sebebiyet vermekle birlikte, eklem ağrıları, halsizlik, yorgunluk, güçsüzlük, kendi başına hayatımı minimum düzeyde dahi idame ettiremeyecek düzeye getirmektedir. Teşhis sonrası ilaç tedavisi başladığında ise düzenli olarak haftalık ve günlük olarak kullanılması gereken ilaçlardır. Yine hastalığın sürekli doktor kontrolünde olup, tetkikler ile değerlerin karşılığında ilaç etken maddeleri ve dozajlarında değişiklikler yapılması gerekmektedir. Söz konusu, hastalık sadece Romatoloji doktorları tarafından takip edilerek tedavi ettirilmesi gerekmektedir. Ayrıca tedavi aşamasında vücudun antikor (beyaz-küre) üretimi ilaçlar ile baskılandığından, dış dünyadaki gerçek mikrop ve virüslere karşı vücut gerçekten tehlike altına girmektedir. Steril ve sürekli kontrol altında tutulması gerekmektedir. Hastalığın tedavi aşaması ciddi bir prosedür ve süreç gerekmektedir.
15 yıldır Sistemik LUPUS hastasıyım. Uzun prosedür ve süreç sonunda hastalığım baskılanarak pasif hale gelmişti. Ancak ilaç tedavim devam etmekteydi. Gözaltına alındığım günden itibaren ancak günlük kullandığım ilaçlara devam edebildim. Tedavinin ana ilacı olan ve haftalık kullandığım ilacı, ilk bir hafta aileme nerede olduğum bilgisi dahi polisler tarafından verilmediği için kullanamadım. Görevli polisler tarafından ailemi aradıkları yönünde verilen bir kağıdı imzaladım. Ancak tutuklanarak cezaevine gönderildikten sonra abim ile görüşüm esnasında ‘O dönem aranmadığımı hatta ilaçlar ile ilgili bir bilgisinin olmadığını’ söyledi. Gözaltındayken bir hafta sonra günlük olan ilacın sonra yazılı bir kağıt ile gönderemediğim için görevli polisler yüzünden tarafıma ulaştırılamadı. Evde bulunduğu halde ilacımın iki haftalık iki dozunu gözaltındayken alamadım.
Mersin 4. Sulh Ceza Hakimliği’nce tutuklandığım duruşma esnasında da ne görevli Cumhuriyet Savcısı ne de Sulh Ceza Hakimi hastalığım ile ilgili bir işlem yapmadılar. Tutuklanarak Tarsus Kadın Kapalı C.İ.K Müdürlüğü’ne gönderildim. Burada günlük aldığım ilaç bitti ve haftalık olan ilacımı hala alamamış durumdayım. Cezaevi kuralları gereği revire çıkmak için defalarca sayısını dahi hatırlayamadığım ve üzerine ‘Acil’ ibaresi düştüğüm dilekçelerime cevap verilmedi ve revire de götürülmedim. Gözaltına alınmamdan tutukluluğum süreci dahil bir ay sonra Tarsus Devlet Hastanesi Dahiliye servisinde götürüldüm. Doktora hastalığımı anlattım. Tüm tetkikleri yaptırmasını istedim. Ancak sadece hemogram, karaciğer enzim testi, TSH, ferritin değerlerime bakılıp, asıl test olan anti-DSDNA, C3,C4 ve ANA değerlerime bakılmadığını sonradan öğrendim. Bu arada hastalığa dair sağlık raporumu TEM Şube Müdürlüğü kaybettiği için, abimin de haberi olmadığı için cezaevi reviri de görevli memurlar ve doktor hastalığımın tedavisi için herhangi bir girişimde bulunmadılar. Dahiliye doktoru eksik tetkik yaptırması ve asıl hastalık değerlerini gösteren tetkiklerin yapılmaması sebebi ile cezaevi görevlilerine sağlıklı olduğumu söylemiş. Bunun üzerine cezaevi revir görevlisi bana şifai olarak ‘Bir şeyin yokmuş.’ Şeklinde ifadeler kullandı. Bunun üzerine ben de baş memur görüşü için dilekçe yazdım. Görevli baş memur benimle ilgilenerek revir görevlisine Romatoloji bölümüne sevk edilmemi söyledi. Abimle kapalı görüş sonrasında ilaçlarımı ve sağlık kurulu raporumu getirmesini istedim. Abim bir hafta sonra ancak bana ulaştırabildi. Toplamda iki ay boyunca ben ilaçlarımı kullanamadım.
Bu arada hastalığım tekrar nükset etti. Halsizlik, yorgunluk ve eklem ağrılarım tekrar başladı. Ayrıca mide bulantılarım da başladı. Revire tekrar dilekçe yazdım ve revir görevlilerince Dâhiliye Servisi’ne tekrardan sevkim yapıldı. Tarsus Devlet Hastanesi’nde Romotoloji servisi bulunmadığı için yine Dâhiliye servisine götürüldüm. Durumumu doktora anlatınca hastalığımın tekrardan nüksedebileceğini söyledi ve Şehir Hastanesi Romotaloji servisine sevk yaptı. 23.04.2018 tarihinde halen bu bölüme götürülmedim.
İlaçlarımı kullanmama rağmen bir türlü kendimi iyi hissedemiyorum. Zaten prosedür ve süreç açısından zor bir hastalık olduğu için herhangi bir hastalık gibi ilaç kullanımı ile beraber iyileşme süreci doğru orantılı olarak başlamıyor. Bu sebeple kötü olduğum kan değerlerimin bir an önce tespit edilmesi gerektiği için cezaevindeki görevlilere durumu anlattım. 20.04.2018 günü 112 acil servisten ambulans geldi. Ambulans görevlilere hastalığımı anlattığım halde tansiyonumu ve nabzımı ölçerek ‘inşallah bir şey olmaz diyerek’ beni koğuşuma geri gönderdiler. Hastalığım fiziki olarak bir etki göstermediği için cezaevinde görevli İKM’ler yalan söylediğimi düşünmekteler ve beni azarlamaktalar. Hastalığım son derece ciddi ve ölümcül bir hasatlık olup, gözaltına alındığım günden itibaren tutuklu bulunduğum ve dilekçeyi yazdığım bu güne kadar, dilekçe içerisinde bahsettiğim olayda, görevini ihmal eden, savsaklayan sıralı tüm görevliler için Mersin Emniyet Müdürlüğü (TEM Şube Müdürlüğü), Tarsus Kadın Kapalı C.İ.K, Tarsus Devlet Hastanesi’nde gerekli işlemlerin başlatılmasını talep ediyorum.
Söz konusu yasal işlemlerin makamınızca başlatılmasını, bu dilekçeler ile ilgili evrak kayıt sayısının ve işlem tarihinin tarafıma Tarsus Kadın Kapalı C.İ.K Müdürlüğü İnfaz Birimi görevlilerince bilgi olarak verilmesini, yasal işlemler ile ilgili tarafıma bilgi verilmesi hususunun anayasal hakkım olup, bilgi verilmemesi halinde yasal haklarımın saklı olduğunun bilinmesini hususunda gereğini arz ederim. 24.04.2018
OTOPSİ RAPORU İHMALİN DELİLİ
Hapisteki KHK’lı ailelere yardım için içli köfte yapıp satmakla suçlanan ve tutuklu bulunduğu cezaevinde kullanması zorunlu ilaçlarının verilmemesi sonucu hayatını kaybeden İngilizce öğretmeni Halime Gülsu ile ilgili skandallar bitmiyor.
HDP Milletvekili ve insan hakları aktivisti Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Ölümünden 8 gün önce BİMER’e şikayet etmiş ama 9 aydır cevap yok. Hakkında 9 ay önce yazdığım tutuklu Halime Gülsu’nun mektubuna (2 ay ilaçlarını alamadığını söylüyor), otopsi raporuna ulaştım. Doktor olarak tahmin ettiğim gibi… Tüm organlarda yaygın konjesyon. Büyük bir ihmal” diyerek skandalın peşini bırakmadı.
[Samanyolu Haber] 4.2.2019
Efendimiz’in muhacir kızı Hz. Zeyneb geride kaldığında neler yaşadı ? [Ali Demirel]
Bedir savaşı onu niçin endişelendirdi?
Allah Resûlü (s.a.s) Mekke’den hicret ettikten sonra aradan on altı ay geçmişti. Bir gün, Damdâm b. Amr adında bir elçi soluk soluğa Mekke’ye geldi. Şehre yaklaşır yaklaşmaz devesinin üzerinde, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:
- Baskın! Baskın! Muhammed arkadaşları ile birlikte, Ebû Süfyân’ın kervanında bulunan mallarınıza saldırdı.
Haberi duyan müşrikler, önce şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemez hâle geldiler. Ancak şaşkınlıkları fazla uzun sürmedi. Hızlıca bir ordu hazırlayıp kervanlarını kurtarmak için yola çıktılar. Gerekirse Müslümanlarla savaşacak, hepsini öldüreceklerdi. Olanlardan haberdar olan Hz. Zeyneb çok endişelenmişti.
Ne yapacağını bilmeden büyük bir endişeyle beklerken eşi eve geldi. Ona bir şey söylemeden acele ile hazırlanarak orduya katıldı. Ebû’l- s’ın kendisi ile konuşmadan gitmesi onu çok üzmüştü. Konuşsaydı veya konuşabilseydi belki gitmesini engeller, çok sevdiği eşinin babasına karşı savaşma acısını yaşamazdı.
Ordu yola çıktığında Hz. Zeyneb dua dua Rabbine yalvarıyordu. Bir tarafta canından çok sevdiği babası, bir tarafta sevgili eşi; bir tarafta Müslümanlar, diğer tarafta müşrikler. Eşini anlamaya çalışsa da babası ile savaşmaya gittiği için ona kırıldı. Ordunun yola çıkmasından itibaren günler geçmek bilmedi. Saatler durmuş, nefesler tutulmuş, herkes Bedir’den gelecek haberi bekliyordu.
Vefa timsali Allah Resûlü (s.a.s), savaş başlamadan hemen önce, ashabına seslenerek bazı kişiler hakkında özel talimatlar verdi. Savaş meydanında kendilerine karşı savaşsalar bile yine de sahabilerine onları öldürmemeye özen göstermelerini emretti.
Tam o sıralarda Hakem b. Hizâm, Bedir kuyusundan su içiyordu. O, abluka sırasında üç yıl boyunca müşriklerin yasağına aldırmadan Müslümanlara yiyecek götüren kişiydi. Allah Resûlü’nün (s.a.s) ona minnet borcu vardı. İşte Hakem b. Hizâm, şimdi Bedir kuyusundan su içiyordu. Sahabiler Hakem b. Hizâm’ı öldürülmek isteyince Efendimiz onlara müdahale etti.
- Onu bırakın! buyurdu.
Yine Müslümanlarla birlikte abluka altına alınan Haşimoğulları ve her vesile ile müşriklere karşı Allah Resûlü’nün (s.a.s) yanında olan Ebû’l-Bahterî hakkında:
- Ben biliyorum ki Haşimoğulları’ndan ve diğer insanlardan bazı kimseler zorla savaşa getirildiler. Onları öldürmemiz doğru olmaz. Sizden kim Haşimoğulları’ndan birine rastlarsa onu öldürmesin! Kim Ebû’l-Bahterî’ye rastlarsa onu öldürmesin!
Korunması gerekenlerden biride damadı Ebû’l- s’tı. Allah Resûlü (s.a.s) onun için de:
- Ebû’l- s’ı gören kişi, onu öldürmeyip esir alsın! buyurdu.
Savaş başlayınca sahabiler büyük bir kahramanlık destanı yazarak kendilerinden üç kat fazla olan müşrik ordusunu darmadağın ettiler. Savaş sonunda pek çok müşriki esir aldılar. Bunlardan biri de Ebû’l- s’tı. Hirâş b. Simme veya Abdullah b. Cübeyr tarafından esir alınmıştı.
Müslümanlar büyük bir zaferle Medine’ye dönerken müşrikler, büyük bir üzüntü ve yıkım içindeydiler. Hz. Zeyneb’in duaları kabul olmuş, eşini ona bağışlamıştı. Eşinin esir düşmesine fazla üzülmedi. Hatta Müslümanlardan biri hidayetine vesile olur diye sevinmişti belki. Düşüncesinde yanılmamıştı. Ebû’l- s esir kaldığı süre içersinde Müslümanlardan çok etkilenmişti. Bu hâlini kendisi şöyle anlatır:
“Müslümanlar bizi esir alınca Allah Resûlü (s.a.s):
- Esirlere iyi davranın! Yediğinizden onlara da yedirin, buyurdu. Allah Resûlü’nü (s.a.s) duyan bütün sahabiler, emrini en güzel şekilde yerine getirdiler. O sırada ben, bir grup Medineli Müslüman ile birlikte oturuyordum. Akşam yemeğinin vakti gelince yemek için hazırlık yaptılar. Yiyecek olarak biraz ekmekleri, biraz da hurmaları vardı. Ekmekleri azdı. Allah Resûlü’nün (s.a.s) ‘Esirlerinize iyi davranın!’ emrinden dolayı ellerindeki zaten az olan ekmek kırıntılarının tamamını bana verdiler.”
Mekkeliler bir süre bekledikten sonra esirlerini kurtarmak için Medine’ye fidye göndermeye başladılar. Durumu değerlendiren Hz. Zeyneb, annesinin düğün hediyesi olarak verdiği gerdanlığı boynundan çıkararak fidye için eşinin kardeşi Amr b. Rebî’ye verdi. Uzun bir yolculuktan sonra Medine’ye gelen Amr, doğruca Allah Resûlü’nün (s.a.s) yanına gitti gerdanlığı uzatarak:
- Kızınız Zeyneb, eşi Ebû’l- s’ın fidyesi olması için bu gerdanlığı size gönderdi, dedi. Yanında götürdüğü mallarla birlikte gerdanlığı da vererek kardeşini kurtarmak istedi.
Allah Resûlü (s.a.s) gerdanlığı görünce hem sevgili eşi Hz. Hatice’yi hatırladı hem de kızı Zeyneb’i düşünerek hasret acısından yüreği sızladı. Geçmiş film şeridi gibi önünden akıp gitmişti belki. Hüzünlendi. Gözlerinden inci tanesi gibi yaşlar döküldü. Ashabına döndü:
- Eğer Zeyneb’in esirini serbest bırakmayı ve gerdanlığı kendisine geri vermeyi uygun görürseniz böyle yapın, buyurdu.
Sahabe-i Kirâm o derde yapmaz mı!? Sahabeydi onlar. Tereddütsüz iman eden ve tâbi olan!.. Hiç düşünmeden Hz. Zeyneb’in gerdanlığını geri verdiler, sonra da Ebû’l- s’ı serbest bıraktılar.
Ebû’l- s’ı yanına çağıran Allah Resûlü (s.a.s) kendisi ile konuşarak ondan Mekke’ye döndüğünde Hz. Zeyneb’i serbest bırakması konusunda söz aldı.
Eşinden ayrılması onu üzdü
Ebû’l- s büyük bir sıkıntı içinde Medine’den ayrılarak Mekke’ye doğru yola çıktı. Bir tarafta Allah Resûlü’nün (s.a.s) ve Müslümanların kendisini âdeta büyüleyen davranışları ve ona verdiği söz, bir tarafta çok sevdiği eşi, diğer bir tarafta ise hâlen etkisinden kurtulamadığı kör cehalet ve atalarının dini. Bu günün tabiriyle elalem/başkaları ne der kaygısı…
Endişe ve üzüntü içinde derin düşüncelerle Mekke’ye döndü. Doğruca evine gitti. Eşi ile hasret giderirken aslında onunla vedalaşıyordu. Bir süre dinlendikten sonra başından geçenleri bütün ayrıntıları ile eşine anlattı ve hüzünle:
- Babana seni göndermek için söz verdim. Seni ona göndereceğim. Ancak bu durum hazırlanıncaya kadar aramızda kalsın, kimse bilmesin, dedi.
Zeynep annemiz üzülsün mü, sevinsin mi bilemedi. Bir hasret bitip vuslat yolu açılırken bir başka hasret başlayacaktı.
- Olur, dedi sessizce. Bir taraftan Allah Resûlü’ne (s.a.s) ve Müslümanlara kavuşacağı, bir anlamda hapis hayatından kurtulup inancının gereğini rahatlıkla yaşayacağı için seviniyor, bir taraftan da çok sevdiği eşinden ayrılacağına üzülüyordu.
Son bir kez eşini Müslüman olması için ikna etmeye çalıştıysa da ümitleri bir kez daha boşa çıktı. Eşi Allah Resûlü (s.a.s) ve Müslümanları takdir etmesine ve yanlış yolda olduğunu bilmesine rağmen bir türlü Müslüman olma cesaretini gösteremiyordu.
Bu nedenle İslam ve eşi arasında bir seçim yapmak mecburiyetinde kaldı. Üstelik o sırada, karnında Ebû’l- s’ın çocuğunu taşıyordu. Yalnızca eşinden ayrılmayacak çocuklarını da babasız büyütecekti. O her şeye rağmen tereddüt etmeden İslam’ı seçti.
[Ali Demirel] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
Allah Resûlü (s.a.s) Mekke’den hicret ettikten sonra aradan on altı ay geçmişti. Bir gün, Damdâm b. Amr adında bir elçi soluk soluğa Mekke’ye geldi. Şehre yaklaşır yaklaşmaz devesinin üzerinde, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:
- Baskın! Baskın! Muhammed arkadaşları ile birlikte, Ebû Süfyân’ın kervanında bulunan mallarınıza saldırdı.
Haberi duyan müşrikler, önce şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemez hâle geldiler. Ancak şaşkınlıkları fazla uzun sürmedi. Hızlıca bir ordu hazırlayıp kervanlarını kurtarmak için yola çıktılar. Gerekirse Müslümanlarla savaşacak, hepsini öldüreceklerdi. Olanlardan haberdar olan Hz. Zeyneb çok endişelenmişti.
Ne yapacağını bilmeden büyük bir endişeyle beklerken eşi eve geldi. Ona bir şey söylemeden acele ile hazırlanarak orduya katıldı. Ebû’l- s’ın kendisi ile konuşmadan gitmesi onu çok üzmüştü. Konuşsaydı veya konuşabilseydi belki gitmesini engeller, çok sevdiği eşinin babasına karşı savaşma acısını yaşamazdı.
Ordu yola çıktığında Hz. Zeyneb dua dua Rabbine yalvarıyordu. Bir tarafta canından çok sevdiği babası, bir tarafta sevgili eşi; bir tarafta Müslümanlar, diğer tarafta müşrikler. Eşini anlamaya çalışsa da babası ile savaşmaya gittiği için ona kırıldı. Ordunun yola çıkmasından itibaren günler geçmek bilmedi. Saatler durmuş, nefesler tutulmuş, herkes Bedir’den gelecek haberi bekliyordu.
Vefa timsali Allah Resûlü (s.a.s), savaş başlamadan hemen önce, ashabına seslenerek bazı kişiler hakkında özel talimatlar verdi. Savaş meydanında kendilerine karşı savaşsalar bile yine de sahabilerine onları öldürmemeye özen göstermelerini emretti.
Tam o sıralarda Hakem b. Hizâm, Bedir kuyusundan su içiyordu. O, abluka sırasında üç yıl boyunca müşriklerin yasağına aldırmadan Müslümanlara yiyecek götüren kişiydi. Allah Resûlü’nün (s.a.s) ona minnet borcu vardı. İşte Hakem b. Hizâm, şimdi Bedir kuyusundan su içiyordu. Sahabiler Hakem b. Hizâm’ı öldürülmek isteyince Efendimiz onlara müdahale etti.
- Onu bırakın! buyurdu.
Yine Müslümanlarla birlikte abluka altına alınan Haşimoğulları ve her vesile ile müşriklere karşı Allah Resûlü’nün (s.a.s) yanında olan Ebû’l-Bahterî hakkında:
- Ben biliyorum ki Haşimoğulları’ndan ve diğer insanlardan bazı kimseler zorla savaşa getirildiler. Onları öldürmemiz doğru olmaz. Sizden kim Haşimoğulları’ndan birine rastlarsa onu öldürmesin! Kim Ebû’l-Bahterî’ye rastlarsa onu öldürmesin!
Korunması gerekenlerden biride damadı Ebû’l- s’tı. Allah Resûlü (s.a.s) onun için de:
- Ebû’l- s’ı gören kişi, onu öldürmeyip esir alsın! buyurdu.
Savaş başlayınca sahabiler büyük bir kahramanlık destanı yazarak kendilerinden üç kat fazla olan müşrik ordusunu darmadağın ettiler. Savaş sonunda pek çok müşriki esir aldılar. Bunlardan biri de Ebû’l- s’tı. Hirâş b. Simme veya Abdullah b. Cübeyr tarafından esir alınmıştı.
Müslümanlar büyük bir zaferle Medine’ye dönerken müşrikler, büyük bir üzüntü ve yıkım içindeydiler. Hz. Zeyneb’in duaları kabul olmuş, eşini ona bağışlamıştı. Eşinin esir düşmesine fazla üzülmedi. Hatta Müslümanlardan biri hidayetine vesile olur diye sevinmişti belki. Düşüncesinde yanılmamıştı. Ebû’l- s esir kaldığı süre içersinde Müslümanlardan çok etkilenmişti. Bu hâlini kendisi şöyle anlatır:
“Müslümanlar bizi esir alınca Allah Resûlü (s.a.s):
- Esirlere iyi davranın! Yediğinizden onlara da yedirin, buyurdu. Allah Resûlü’nü (s.a.s) duyan bütün sahabiler, emrini en güzel şekilde yerine getirdiler. O sırada ben, bir grup Medineli Müslüman ile birlikte oturuyordum. Akşam yemeğinin vakti gelince yemek için hazırlık yaptılar. Yiyecek olarak biraz ekmekleri, biraz da hurmaları vardı. Ekmekleri azdı. Allah Resûlü’nün (s.a.s) ‘Esirlerinize iyi davranın!’ emrinden dolayı ellerindeki zaten az olan ekmek kırıntılarının tamamını bana verdiler.”
Mekkeliler bir süre bekledikten sonra esirlerini kurtarmak için Medine’ye fidye göndermeye başladılar. Durumu değerlendiren Hz. Zeyneb, annesinin düğün hediyesi olarak verdiği gerdanlığı boynundan çıkararak fidye için eşinin kardeşi Amr b. Rebî’ye verdi. Uzun bir yolculuktan sonra Medine’ye gelen Amr, doğruca Allah Resûlü’nün (s.a.s) yanına gitti gerdanlığı uzatarak:
- Kızınız Zeyneb, eşi Ebû’l- s’ın fidyesi olması için bu gerdanlığı size gönderdi, dedi. Yanında götürdüğü mallarla birlikte gerdanlığı da vererek kardeşini kurtarmak istedi.
Allah Resûlü (s.a.s) gerdanlığı görünce hem sevgili eşi Hz. Hatice’yi hatırladı hem de kızı Zeyneb’i düşünerek hasret acısından yüreği sızladı. Geçmiş film şeridi gibi önünden akıp gitmişti belki. Hüzünlendi. Gözlerinden inci tanesi gibi yaşlar döküldü. Ashabına döndü:
- Eğer Zeyneb’in esirini serbest bırakmayı ve gerdanlığı kendisine geri vermeyi uygun görürseniz böyle yapın, buyurdu.
Sahabe-i Kirâm o derde yapmaz mı!? Sahabeydi onlar. Tereddütsüz iman eden ve tâbi olan!.. Hiç düşünmeden Hz. Zeyneb’in gerdanlığını geri verdiler, sonra da Ebû’l- s’ı serbest bıraktılar.
Ebû’l- s’ı yanına çağıran Allah Resûlü (s.a.s) kendisi ile konuşarak ondan Mekke’ye döndüğünde Hz. Zeyneb’i serbest bırakması konusunda söz aldı.
Eşinden ayrılması onu üzdü
Ebû’l- s büyük bir sıkıntı içinde Medine’den ayrılarak Mekke’ye doğru yola çıktı. Bir tarafta Allah Resûlü’nün (s.a.s) ve Müslümanların kendisini âdeta büyüleyen davranışları ve ona verdiği söz, bir tarafta çok sevdiği eşi, diğer bir tarafta ise hâlen etkisinden kurtulamadığı kör cehalet ve atalarının dini. Bu günün tabiriyle elalem/başkaları ne der kaygısı…
Endişe ve üzüntü içinde derin düşüncelerle Mekke’ye döndü. Doğruca evine gitti. Eşi ile hasret giderirken aslında onunla vedalaşıyordu. Bir süre dinlendikten sonra başından geçenleri bütün ayrıntıları ile eşine anlattı ve hüzünle:
- Babana seni göndermek için söz verdim. Seni ona göndereceğim. Ancak bu durum hazırlanıncaya kadar aramızda kalsın, kimse bilmesin, dedi.
Zeynep annemiz üzülsün mü, sevinsin mi bilemedi. Bir hasret bitip vuslat yolu açılırken bir başka hasret başlayacaktı.
- Olur, dedi sessizce. Bir taraftan Allah Resûlü’ne (s.a.s) ve Müslümanlara kavuşacağı, bir anlamda hapis hayatından kurtulup inancının gereğini rahatlıkla yaşayacağı için seviniyor, bir taraftan da çok sevdiği eşinden ayrılacağına üzülüyordu.
Son bir kez eşini Müslüman olması için ikna etmeye çalıştıysa da ümitleri bir kez daha boşa çıktı. Eşi Allah Resûlü (s.a.s) ve Müslümanları takdir etmesine ve yanlış yolda olduğunu bilmesine rağmen bir türlü Müslüman olma cesaretini gösteremiyordu.
Bu nedenle İslam ve eşi arasında bir seçim yapmak mecburiyetinde kaldı. Üstelik o sırada, karnında Ebû’l- s’ın çocuğunu taşıyordu. Yalnızca eşinden ayrılmayacak çocuklarını da babasız büyütecekti. O her şeye rağmen tereddüt etmeden İslam’ı seçti.
[Ali Demirel] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ali Demirel
Saray'ı ürkütüp korkutmanın da bir cezası olmalı! [Kadir Gürcan]
Gelişmiş ülkelerin, rutin dışı uygulamaları gün yüzüne çıktığında, az gelişmiş ve antidemokratik ülkeler, bunu avantaja çevirip, iç siyaset malzemesi yapmayı pek severler. Ortadoğu'daki zalim ve müstebitlerin seçim propagandaları için bu malzemenin hiç modası geçmez. Ayaklarına gelen topu gole çevirme ihtirası vazgeçemedikleri takıntılardandır.
Venezüella'nın Madura'sı için verilen sekiz günlük süre sonunda ne olacağını kestirmek çok zor değildi. Bir tek şey kesin, Madura'dan dolayı, Üçüncü Dünya Savaşı beklentisi yok. Halbuki, 2019 yılı kehanetleri içinde yeni bir dünya savaşı beklentisi listede ilk on'a giriyor. Ne yani, Madura'nın başı kel mi? Türkiye'li meslektaşı, kendisini dünyanın altındaki fil yerine koyuyor da, Madura neden yaprak kıpırdatamıyor? Kazın ayağı öyle değil de ondan!
Venezüella'ya coğrafik olarak uzaklığımız kadar, kültür, tarih ve devlet ilişkileri olarak da epey mesafeliydik. Bir önceki devlet başkanları olan Chavez'i de ABD'ye kafa tutup, her yıl kendi lehine ama Venezüella Halkı zararına ambargoları yenilettiği zamanlarda görürdük. Hatta Chavez'in Venezüellası, diğer Güney Amerika Ülkeleri gibi, Rusya'nın yakın müttefiki ve doğal olarak ABD karşıtı olduğu ayrıntısı hiç kimsenin dikkatini çekmedi. Aynı kuşaktaki Küba daha sanslıydı. Efsane Liderleri Fidel Castro daha hayatta iken, idareyi kardeşine devrettiğinde, Castro'nun Küba'sı, ABD ile aralarını düzeltti. Yani Yaşlı Baykuş Castro, üç çeyrek asır düşman olduğu ya da öyle göründüğü ABD ile arayı düzeltip öldü. Küba Halkı, Castro'nun ölümüne mi sevinsin, yoksa ABD ile aralarının düzelmesine mi? Zavallı Kübalılar çifte bayram yaptılar.
Venezüella'nın Madura'sı, sahibi Türk, köşebaşı restoranda, açlık sınırının altında yaşamaya çalışan, fakir Venezüella halkının gözünün içine baka baka kendisine ziyafet çekince, birden Türk Dostu (!) oluverdi. Zorba ve müstebitlere karşı nedense, daha şefkatli ve yakın durmaya başladık. Hatta Madura'nın özel uçağı, sadece yemek yemek için İstanbul'a uğramıştı. Bu kadarlık tanışıklığın, ABD-Venezüalla sürtüşmesinde, herkesten fazla Maduracı kesilmek için yeter ve artar sebep olsa gerek. Yahu bize ne? Dünyanın despot ve anti-demokratik ülke liderlerini savunup, koruyup-kollamak bize mi düştü?
Türkiye'nin, Anti-Amerikan kıpırdanmaları karşı refleksleri kontrolsüz ve gelişigüzel. Bu zaaf, Ortadoğu ülkelerinden bir kaçı hariç, bölgenin “Düşmanımın düşmanı dostumdur!” perakendeciliğinde işlem görüyor. Rusya ile bir şekilde ilişki içinde olanların, onun yanında yer almaktan başka seçenekleri kalmıyor. Türkiye'nin İran, Çin, Rusya arasında ne kadar iğreti ve emanet durduğunu söylemeye gerek var mı?
ABD ile Venezüella arasındaki sürtüşme asıl ABD ile Rusya arasında bir boy ölçüşme. Rusya, Güney Amerika'da üst elde etmek ve burada hayatiyetini devam ettirmek için milyar dolarlar döküyor. Ne pahasına olursa olsun, ABD'nin arka bahçesinde iş çevirmek, Rusya'nın Soğuk Savaş yıllarından kalma rüyalarından. Venezüella üzerindeki ısrarı da bölgede Rus uydusu olarak direnen son ülke olması. Rus Dışişleri Bakanı, Sergei Lavrov “Müttefikimizi korumak ve yardım etmek için her şeyi yaparız!” çıkışı boşuna değildi. Madura, son Rusya ziyaretinde, Kremlin'den altı milyar dolarlık petrol ve maden yatırımlari sözü almış. 2005 ile 2017 arasında Rus ile Venezüella arasında onbir milyar dolarlık silah ve lojistik ticareti gerçekleştirilmiş. Rus Dışişleri Bakanı'nın Venezüella muhabettinin bir sebebi var.
Avrupa ve ABD'nin Madura'ya aldıkları tavır tesirini göstermeye başladı. Madura, Trump ile her türlü uzlaşma yoluna açık olduğunu ifade etti. Rusya'nın, sadece sembolik olarak gönderdiği dörtyüz eğitimli askerin kendisini koruyamayacağını o da çok iyi biliyor. Bıyıklı Bolton'ın Kolombiya'ya beşbin Amerikan Askerini yerleştirme dedikodusu, daha ürpertici. Amerikalı bir araştırmacının hadiseye yaklaşımı gayet makul, “Rusya, şu an için seçimle gelmiş başkan'ın yanında duruyor. Bu, Venezüella üzerindeki yatırımlarının istikbali açısından Madura muhalifleri ile çalışmayacağı manasına gelmez.”
Eğer, ABD-Venezüella sürtüşmesi, Madura'nın havasını alırsa, Türkiye yine yanlış topa kafaya çıkmış olacak. Daha şimdiden, “Madura'dan sonra sırada Türkiye var!” söylentisi ile Saray'ın ödünü patlatan gazeteci taifesi kendilerine mahkemelerden savcı, hapislerden hücre beğensinler. Saray'a hakaretin cezası olur da, Saray'ı korkutup, ürkütmenin olmaz mı?
Madura'dan sonra sıra Türkiye'de demek, Saray'da onun gibi anti-demokratik ya da despot demek değil mi? Sadece merakımızdan soruyoruz! Saray'ın savcılarına iş çıksın!
[Kadir Gürcan] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
Venezüella'nın Madura'sı için verilen sekiz günlük süre sonunda ne olacağını kestirmek çok zor değildi. Bir tek şey kesin, Madura'dan dolayı, Üçüncü Dünya Savaşı beklentisi yok. Halbuki, 2019 yılı kehanetleri içinde yeni bir dünya savaşı beklentisi listede ilk on'a giriyor. Ne yani, Madura'nın başı kel mi? Türkiye'li meslektaşı, kendisini dünyanın altındaki fil yerine koyuyor da, Madura neden yaprak kıpırdatamıyor? Kazın ayağı öyle değil de ondan!
Venezüella'ya coğrafik olarak uzaklığımız kadar, kültür, tarih ve devlet ilişkileri olarak da epey mesafeliydik. Bir önceki devlet başkanları olan Chavez'i de ABD'ye kafa tutup, her yıl kendi lehine ama Venezüella Halkı zararına ambargoları yenilettiği zamanlarda görürdük. Hatta Chavez'in Venezüellası, diğer Güney Amerika Ülkeleri gibi, Rusya'nın yakın müttefiki ve doğal olarak ABD karşıtı olduğu ayrıntısı hiç kimsenin dikkatini çekmedi. Aynı kuşaktaki Küba daha sanslıydı. Efsane Liderleri Fidel Castro daha hayatta iken, idareyi kardeşine devrettiğinde, Castro'nun Küba'sı, ABD ile aralarını düzeltti. Yani Yaşlı Baykuş Castro, üç çeyrek asır düşman olduğu ya da öyle göründüğü ABD ile arayı düzeltip öldü. Küba Halkı, Castro'nun ölümüne mi sevinsin, yoksa ABD ile aralarının düzelmesine mi? Zavallı Kübalılar çifte bayram yaptılar.
Venezüella'nın Madura'sı, sahibi Türk, köşebaşı restoranda, açlık sınırının altında yaşamaya çalışan, fakir Venezüella halkının gözünün içine baka baka kendisine ziyafet çekince, birden Türk Dostu (!) oluverdi. Zorba ve müstebitlere karşı nedense, daha şefkatli ve yakın durmaya başladık. Hatta Madura'nın özel uçağı, sadece yemek yemek için İstanbul'a uğramıştı. Bu kadarlık tanışıklığın, ABD-Venezüalla sürtüşmesinde, herkesten fazla Maduracı kesilmek için yeter ve artar sebep olsa gerek. Yahu bize ne? Dünyanın despot ve anti-demokratik ülke liderlerini savunup, koruyup-kollamak bize mi düştü?
Türkiye'nin, Anti-Amerikan kıpırdanmaları karşı refleksleri kontrolsüz ve gelişigüzel. Bu zaaf, Ortadoğu ülkelerinden bir kaçı hariç, bölgenin “Düşmanımın düşmanı dostumdur!” perakendeciliğinde işlem görüyor. Rusya ile bir şekilde ilişki içinde olanların, onun yanında yer almaktan başka seçenekleri kalmıyor. Türkiye'nin İran, Çin, Rusya arasında ne kadar iğreti ve emanet durduğunu söylemeye gerek var mı?
ABD ile Venezüella arasındaki sürtüşme asıl ABD ile Rusya arasında bir boy ölçüşme. Rusya, Güney Amerika'da üst elde etmek ve burada hayatiyetini devam ettirmek için milyar dolarlar döküyor. Ne pahasına olursa olsun, ABD'nin arka bahçesinde iş çevirmek, Rusya'nın Soğuk Savaş yıllarından kalma rüyalarından. Venezüella üzerindeki ısrarı da bölgede Rus uydusu olarak direnen son ülke olması. Rus Dışişleri Bakanı, Sergei Lavrov “Müttefikimizi korumak ve yardım etmek için her şeyi yaparız!” çıkışı boşuna değildi. Madura, son Rusya ziyaretinde, Kremlin'den altı milyar dolarlık petrol ve maden yatırımlari sözü almış. 2005 ile 2017 arasında Rus ile Venezüella arasında onbir milyar dolarlık silah ve lojistik ticareti gerçekleştirilmiş. Rus Dışişleri Bakanı'nın Venezüella muhabettinin bir sebebi var.
Avrupa ve ABD'nin Madura'ya aldıkları tavır tesirini göstermeye başladı. Madura, Trump ile her türlü uzlaşma yoluna açık olduğunu ifade etti. Rusya'nın, sadece sembolik olarak gönderdiği dörtyüz eğitimli askerin kendisini koruyamayacağını o da çok iyi biliyor. Bıyıklı Bolton'ın Kolombiya'ya beşbin Amerikan Askerini yerleştirme dedikodusu, daha ürpertici. Amerikalı bir araştırmacının hadiseye yaklaşımı gayet makul, “Rusya, şu an için seçimle gelmiş başkan'ın yanında duruyor. Bu, Venezüella üzerindeki yatırımlarının istikbali açısından Madura muhalifleri ile çalışmayacağı manasına gelmez.”
Eğer, ABD-Venezüella sürtüşmesi, Madura'nın havasını alırsa, Türkiye yine yanlış topa kafaya çıkmış olacak. Daha şimdiden, “Madura'dan sonra sırada Türkiye var!” söylentisi ile Saray'ın ödünü patlatan gazeteci taifesi kendilerine mahkemelerden savcı, hapislerden hücre beğensinler. Saray'a hakaretin cezası olur da, Saray'ı korkutup, ürkütmenin olmaz mı?
Madura'dan sonra sıra Türkiye'de demek, Saray'da onun gibi anti-demokratik ya da despot demek değil mi? Sadece merakımızdan soruyoruz! Saray'ın savcılarına iş çıksın!
[Kadir Gürcan] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
Soyer ve soylara geçen utanç belgesi [Ali Emir Pakkan]
Tunç Soyer’i n İzmir adaylığı, babası Savıcı Nurettin Soyer’’i gündeme getirdi. 12. Eylül darbesinin tüm günahlan, dönemin Askeri Savcılarından Soyer’e yüklendi ve “Böyle işkenceci bir babanın oğlu nasıl aday olur? “ dendi!
Nurettin Soyer’in adı hep olağanüstü dönemlerde öne çıktı.
12 Mart’ta.İzmir Sıkıyönetim savcısıydı. Nur talebeleri hakkında iddianame hazırladı. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi de yargıladı.
1980’de Anlara sıkıyönetim savcısıydı.
MHP, MSP ve Dev Yol iddianamelerini hazırladı. Cezaevlerinde işkence vardı. Mamak’daki C-5 dünya işkence tarihine geçti.
Nurettin Soyer, 1998’de uzun süre çektiği hastalıktan kurtulamayarak, 65 yaşında öldü.
12 Eylül davalarında Türkeş’ten sonra 2 numaralı sanık olarak yargılanan Agah Oktay Güner, darbenin yıldönümünde cezaevlerindeki işkenceleri anlatan bir yazı kaleme almıştı. Eski Bakan, yazısının sonunda, “12 Eylül işkenceleri, cuntacı asker ve polislerin soylarına yetecek bir utanç belgesidir. “
demişti. (14 Eylül 2017, Yeniçağ) )
39 yıl sonra Nurettin Soner’in oğlunun karşısına işte o utanç belgeleri çıktı!
Hiç kuşkunuz olmasın...
Bugünkü zalimleri ve onların soylarından gelenleri de bekleyen akıbet bundan farklı olmayacaktır.
Keşke biraz ders çıkartabilselerdi..
[Ali Emir Pakkan] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
Nurettin Soyer’in adı hep olağanüstü dönemlerde öne çıktı.
12 Mart’ta.İzmir Sıkıyönetim savcısıydı. Nur talebeleri hakkında iddianame hazırladı. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi de yargıladı.
1980’de Anlara sıkıyönetim savcısıydı.
MHP, MSP ve Dev Yol iddianamelerini hazırladı. Cezaevlerinde işkence vardı. Mamak’daki C-5 dünya işkence tarihine geçti.
Nurettin Soyer, 1998’de uzun süre çektiği hastalıktan kurtulamayarak, 65 yaşında öldü.
12 Eylül davalarında Türkeş’ten sonra 2 numaralı sanık olarak yargılanan Agah Oktay Güner, darbenin yıldönümünde cezaevlerindeki işkenceleri anlatan bir yazı kaleme almıştı. Eski Bakan, yazısının sonunda, “12 Eylül işkenceleri, cuntacı asker ve polislerin soylarına yetecek bir utanç belgesidir. “
demişti. (14 Eylül 2017, Yeniçağ) )
39 yıl sonra Nurettin Soner’in oğlunun karşısına işte o utanç belgeleri çıktı!
Hiç kuşkunuz olmasın...
Bugünkü zalimleri ve onların soylarından gelenleri de bekleyen akıbet bundan farklı olmayacaktır.
Keşke biraz ders çıkartabilselerdi..
[Ali Emir Pakkan] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
Diktatör edebiyatı [Can Bahadır Yüce]
Modern çağın diktatörleri milyonlarca insanı mezara gönderirken sayısız ağacın da katili oldular: Yazdıkları yavan, sıkıcı, tuğla gibi kitaplar yıllar boyu baskı üstüne baskı yaptı.
Lenin’in 55 ciltlik toplu yapıtlarından Mao’nun “İncil’den sonra en çok basılan kitap” diye bilinen Küçük Kırmızı Kitap’ına, diktatörlerin elinden çıkmış metinler “diktatör edebiyatı” (dic-lit) başlığı altında değerlendiriliyor.
“Diktatör edebiyatı” yetersiz ve zorlama bir terim gibi görünse de adlandırmayı ikna edici bulan, üzerine kafa yoranlar var. Bunun son örneği, Daniel Kalder yeni kitabında* şu soruya yanıt arıyor: Diktatörler niçin kitap yazar?
Kalder için kıvılcımı diktatör edebiyatının en kof kitaplarından biri çakmış: Türkmenbaşı Saparmurat Niyazov’un ölümünden sonra dev bir Ruhname her gece farklı bir sayfası açık kalacak biçimde sergilenince, yazar tiranların kaleme aldığı metinleri incelemeye karar vermiş. (Ruhname o kadar kötü yazılmış ki Kalder’ın kitabı bitirmesi üç yıl sürmüş.)
Diktatörlerin kitap takıntısının ardında gerçekten ne var? ‘İcraat’larının kalıcılığından hep kuşku duyduklarını düşünürsek, her şeye rağmen kalıcı bir eser bırakma arzusu olabilir. Belli ki toplumları denetim altına almak diktatörlere yetmemiş, insan ruhunu da (Stalin yazarları “insan ruhunun mühendisleri” diye tanımlamıştı) kontrol etmek istemişler.
Diktatörlerin yazma merakı bize aslında yazının güçle ilişkisi hakkında çok şey söyleyebilir (Kalder konuya pek girmiyor). Belli ki despotlar yaşamdaki iktidarlarını yazıya da taşımaya hevesliydiler. 1960’larda Kızıl Muhafızlar “en çok Başkan Mao’nun kitaplarını severim” flamaları taşımak zorundaydı.
Yirminci yüzyıl diktatörleri “tumturaklı, savruk, içi boş, muğlak, aptalca, hatta rezil” kitaplarını yazarken kupkuru bir dil kullandılar, çünkü o dil gerçeği eğip bükmeye daha elverişliydi. (Bürokratik resmi dilin otoriterliğe zemin hazırladığına ilk dikkati çeken galiba Orwell’dir.)
Okudukları kitaplar diktatörleri, diktatörler dünyayı (kitapları değilse de yaptıklarıyla) şekillendirdi. Örneğin Ne Yapmalı, Lenin’in yaşamını değiştirmişti—Çernişevski’nin didaktik romanını okuduktan sonra Lenin yazılı metnin de bir “savaş alanı” olduğuna inandı. Stalin ise henüz liderinin yapıtıyla tanışmadan önce Hugo’nun devrim romanı Doksan Üç’ün tutkunuydu.
Evet, kitaplar tehlikelidir. Bazen de kitaplar hiçbir şeyi değiştirmiyor—öldüğünde 16 bin kitabı olan Hitler 35 yaşında temel yazım kurallarını bile öğrenememişti. Belki yazının ironisi: Tutarsız bir laf salatası olsa da Kavgam bugün hâlâ okunan tek diktatör kitabı. Oysa yazdıkları kimi zaman “okunabilir” olan diktatör Mussolini’ymiş—ola ki gazetecilik tezgâhından geçtiği için hiç değilse etkili cümle kurmayı öğrenmiştir.
Kalder’e göre ana beşlinin (Lenin, Stalin, Mussolini, Hitler, Mao) yazdıkları “diktatör kanonu”nu, gerçek cehennem kütüphanesini oluşturuyor. Ötekilerin, yazarın deyişiyle “küçük şeytanlar”ın yazdıkları ise önemsiz kitaplar. Franco’nun fantezilerinden Çavuşesku’nun Temmuz Kuramı’na, Saddam’ın gülünç tarihi romanlarından Kaddafi’nin o berbat Yeşil Kitap’ına kadar diktatörlerin yazdıkları kendileriyle birlikte tarihinin çöplüğüne gitti. Tozlanmış raflardaki diktatör sözleri bugün yalnızca ibret ve ürperti uyandırıyor.
Elbette kitapların hepsi ‘kuram’ metni değil ama Kalder sanki şunu demeye de getiriyor: Modern zamanlarda diktatör olmanın bir koşulu kitap yazmaktır. (Kafamızı daha önce de kurcalamış bir soru: Cahil diktatör olur mu?)
Daniel Kalder’ın kitabı beklentiyi karşılamasa da ilginç ve ürkütücü bir dünyaya kapı aralıyor. Bizim yerimize diktatörlerin kitaplarını okuduğu için yazara teşekkür etmeliyiz. Çünkü diktatörlerin ve diktatör bozuntularının yeterince tatsızlaştırdığı hayatlarımız bir de onların kitaplarını okumak için çok kısa.
* The Infernal Library: On Dictators, the Books They Wrote, and Other Catastrophes of Literacy, Daniel Kalder, Henry Holt and Co., 2018
[Can Bahadır Yüce] 2.2.2019 [Kronos.News]
Lenin’in 55 ciltlik toplu yapıtlarından Mao’nun “İncil’den sonra en çok basılan kitap” diye bilinen Küçük Kırmızı Kitap’ına, diktatörlerin elinden çıkmış metinler “diktatör edebiyatı” (dic-lit) başlığı altında değerlendiriliyor.
“Diktatör edebiyatı” yetersiz ve zorlama bir terim gibi görünse de adlandırmayı ikna edici bulan, üzerine kafa yoranlar var. Bunun son örneği, Daniel Kalder yeni kitabında* şu soruya yanıt arıyor: Diktatörler niçin kitap yazar?
Kalder için kıvılcımı diktatör edebiyatının en kof kitaplarından biri çakmış: Türkmenbaşı Saparmurat Niyazov’un ölümünden sonra dev bir Ruhname her gece farklı bir sayfası açık kalacak biçimde sergilenince, yazar tiranların kaleme aldığı metinleri incelemeye karar vermiş. (Ruhname o kadar kötü yazılmış ki Kalder’ın kitabı bitirmesi üç yıl sürmüş.)
Diktatörlerin kitap takıntısının ardında gerçekten ne var? ‘İcraat’larının kalıcılığından hep kuşku duyduklarını düşünürsek, her şeye rağmen kalıcı bir eser bırakma arzusu olabilir. Belli ki toplumları denetim altına almak diktatörlere yetmemiş, insan ruhunu da (Stalin yazarları “insan ruhunun mühendisleri” diye tanımlamıştı) kontrol etmek istemişler.
Diktatörlerin yazma merakı bize aslında yazının güçle ilişkisi hakkında çok şey söyleyebilir (Kalder konuya pek girmiyor). Belli ki despotlar yaşamdaki iktidarlarını yazıya da taşımaya hevesliydiler. 1960’larda Kızıl Muhafızlar “en çok Başkan Mao’nun kitaplarını severim” flamaları taşımak zorundaydı.
Yirminci yüzyıl diktatörleri “tumturaklı, savruk, içi boş, muğlak, aptalca, hatta rezil” kitaplarını yazarken kupkuru bir dil kullandılar, çünkü o dil gerçeği eğip bükmeye daha elverişliydi. (Bürokratik resmi dilin otoriterliğe zemin hazırladığına ilk dikkati çeken galiba Orwell’dir.)
Okudukları kitaplar diktatörleri, diktatörler dünyayı (kitapları değilse de yaptıklarıyla) şekillendirdi. Örneğin Ne Yapmalı, Lenin’in yaşamını değiştirmişti—Çernişevski’nin didaktik romanını okuduktan sonra Lenin yazılı metnin de bir “savaş alanı” olduğuna inandı. Stalin ise henüz liderinin yapıtıyla tanışmadan önce Hugo’nun devrim romanı Doksan Üç’ün tutkunuydu.
Evet, kitaplar tehlikelidir. Bazen de kitaplar hiçbir şeyi değiştirmiyor—öldüğünde 16 bin kitabı olan Hitler 35 yaşında temel yazım kurallarını bile öğrenememişti. Belki yazının ironisi: Tutarsız bir laf salatası olsa da Kavgam bugün hâlâ okunan tek diktatör kitabı. Oysa yazdıkları kimi zaman “okunabilir” olan diktatör Mussolini’ymiş—ola ki gazetecilik tezgâhından geçtiği için hiç değilse etkili cümle kurmayı öğrenmiştir.
Kalder’e göre ana beşlinin (Lenin, Stalin, Mussolini, Hitler, Mao) yazdıkları “diktatör kanonu”nu, gerçek cehennem kütüphanesini oluşturuyor. Ötekilerin, yazarın deyişiyle “küçük şeytanlar”ın yazdıkları ise önemsiz kitaplar. Franco’nun fantezilerinden Çavuşesku’nun Temmuz Kuramı’na, Saddam’ın gülünç tarihi romanlarından Kaddafi’nin o berbat Yeşil Kitap’ına kadar diktatörlerin yazdıkları kendileriyle birlikte tarihinin çöplüğüne gitti. Tozlanmış raflardaki diktatör sözleri bugün yalnızca ibret ve ürperti uyandırıyor.
Elbette kitapların hepsi ‘kuram’ metni değil ama Kalder sanki şunu demeye de getiriyor: Modern zamanlarda diktatör olmanın bir koşulu kitap yazmaktır. (Kafamızı daha önce de kurcalamış bir soru: Cahil diktatör olur mu?)
Daniel Kalder’ın kitabı beklentiyi karşılamasa da ilginç ve ürkütücü bir dünyaya kapı aralıyor. Bizim yerimize diktatörlerin kitaplarını okuduğu için yazara teşekkür etmeliyiz. Çünkü diktatörlerin ve diktatör bozuntularının yeterince tatsızlaştırdığı hayatlarımız bir de onların kitaplarını okumak için çok kısa.
* The Infernal Library: On Dictators, the Books They Wrote, and Other Catastrophes of Literacy, Daniel Kalder, Henry Holt and Co., 2018
[Can Bahadır Yüce] 2.2.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
Efendimiz’in muhacir kızı Hz. Zeyneb - 2 [Ali Demirel]
Annesinin vefatını nasıl karşıladı?
Büyük acılar çeken ve bunlara daha fazla dayanamayan annesi Hz. Hatice, Allah Resûlü’ne (s.a.s) peygamberliğin gelişinin onuncu yılında vefat etti. Annesinin ölümü Hz. Zeyneb’i derinden sarstı. Annesinin vefatından sonra yükü daha da ağırlaştı. Babasının evine daha sık gidip gelmeye, kardeşleri ile yakından ilgilenmeye ve onlara manevî destek olmaya gayret etti.
Tam o günlerde hamile kalan Hz. Zeyneb’in dünyalar güzeli bir kızı oldu. Kızının doğumu ile buruk bir sevinç yaşadı. Zira yakın zamanda dünyanın en iyi annesini Rabbine yolcu etmişti. Ayrıca babasının yıllardır yaşadığı acı, eşinin hâlâ Müslüman olmayışı kalbini kanatan yaralardı.
Çocuklarına Ümame ismini verdiler. Bütün aileye meltem rüzgârı gibi gelen Ümâme, Allah Resûlü (s.a.s) dâhil herkesin yüzünü güldürdü. Gönüllerini hoş etti. Kalplerinin üzerinde tatlı bir esinti bıraktı.
Zulümler karşısında nasıl dik durdu?
Medineliler İslam ile şereflenmeye başlayınca Müslümanlar hicret etmeye başladılar. Bir süre sonra Mekke’de neredeyse hanımlar, hapsedilenler ve hicrete güç yetiremeyenlerden başka Müslüman kalmadı. Allah Resûlü (s.a.s) Rabbinden emir alınca Hz. Ebû Bekir ile birlikte hicret etti. Müşriklerin babasını öldürmek için ardına düşmesi Hz. Zeyneb ve kardeşlerini endişelendirdi. Medine’ye ulaştıklarını haber alınca çok sevindiler.
Mekke’de boynu bükük öksüz kalan Hz. Zeyneb, müşrikler karşısında dik durmaya, hâlini belli etmemeye çalışıyordu. Mekke’de kalan kız kardeşlerine kol kanat gerdi. Sık sık yanlarına giderek onlara destek olmaya, teselli etmeye ve ümit vermeye çalıştı.
Mekke’de yalnız başlarına müşriklerin arasında zaman geçmiyor, günler bir türlü bitmiyordu. Aylar yıl gibi uzuyordu. Yedi sekiz ay böylece sabrettiler. Allah Resûlü (s.a.s) kızları ve eşi için uygun ortamı hazırlayınca hanımları getirmeleri için Zeyd b. Hârise ve Ebû Râfi’yi görevlendirdi.
Sahabilerin Allah Resûlü’nün (s.a.s) ev halkını alıp Medine’ye götüreceklerini haberdar olan Ebû’l- s endişelendi. Ne olur ne olmaz diyerek, onlar Mekke’den çıkıncaya kadar eşini eve hapsetti.
Mekke’de tek başına kalan Hz. Zeyneb, kardeşlerini bile yolcu edemedi. Müslümanlar Medine’de Rabbine serbestçe ibadet ve dua ederken o, Mekke’de bir başına müşriklerin arasında kalmıştı. Sanki çilesi her gün biraz daha ağırlaşarak devam ediyor, geceler uzadıkça uzuyordu.
Sabır ve dua ile ümide sarılmaktan başka çaresi de yoktu. Büyük bir metanet ve sabırla gece gündüz dua ediyor, Allah Resûlü (s.a.s) ve inananlara kavuşacağı anı ümitle bekliyordu.
Bedir savaşı onu niçin endişelendirdi?
Allah Resûlü (s.a.s) Mekke’den hicret ettikten sonra aradan on altı ay geçmişti. Bir gün, Damdâm b. Amr adında bir elçi soluk soluğa Mekke’ye geldi. Şehre yaklaşır yaklaşmaz devesinin üzerinde, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:
- Baskın! Baskın! Muhammed arkadaşları ile birlikte, Ebû Süfyân’ın kervanında bulunan mallarınıza saldırdı.
Haberi duyan müşrikler, önce şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemez hâle geldiler. Ancak şaşkınlıkları fazla uzun sürmedi. Hızlıca bir ordu hazırlayıp kervanlarını kurtarmak için yola çıktılar. Gerekirse Müslümanlarla savaşacak, hepsini öldüreceklerdi. Olanlardan haberdar olan Hz. Zeyneb çok endişelenmişti.
Ne yapacağını bilmeden büyük bir endişeyle beklerken eşi eve geldi. Ona bir şey söylemeden acele ile hazırlanarak orduya katıldı. Ebû’l- s’ın kendisi ile konuşmadan gitmesi onu çok üzmüştü. Konuşsaydı veya konuşabilseydi belki gitmesini engeller, çok sevdiği eşinin babasına karşı savaşma acısını yaşamazdı.
Ordu yola çıktığında Hz. Zeyneb dua dua Rabbine yalvarıyordu. Bir tarafta canından çok sevdiği babası, bir tarafta sevgili eşi; bir tarafta Müslümanlar, diğer tarafta müşrikler. Eşini anlamaya çalışsa da babası ile savaşmaya gittiği için ona kırıldı. Ordunun yola çıkmasından itibaren günler geçmek bilmedi. Saatler durmuş, nefesler tutulmuş, herkes Bedir’den gelecek haberi bekliyordu.
Vefa timsali Allah Resûlü (s.a.s), savaş başlamadan hemen önce, ashabına seslenerek bazı kişiler hakkında özel talimatlar verdi. Savaş meydanında kendilerine karşı savaşsalar bile yine de sahabilerine onları öldürmemeye özen göstermelerini emretti.
Tam o sıralarda Hakem b. Hizâm, Bedir kuyusundan su içiyordu. O, abluka sırasında üç yıl boyunca müşriklerin yasağına aldırmadan Müslümanlara yiyecek götüren kişiydi. Allah Resûlü’nün (s.a.s) ona minnet borcu vardı. İşte Hakem b. Hizâm, şimdi Bedir kuyusundan su içiyordu. Sahabiler Hakem b. Hizâm’ı öldürülmek isteyince Efendimiz onlara müdahale etti.
- Onu bırakın! buyurdu.
Yine Müslümanlarla birlikte abluka altına alınan Haşimoğulları ve her vesile ile müşriklere karşı Allah Resûlü’nün (s.a.s) yanında olan Ebû’l-Bahterî hakkında:
- Ben biliyorum ki Haşimoğulları’ndan ve diğer insanlardan bazı kimseler zorla savaşa getirildiler. Onları öldürmemiz doğru olmaz. Sizden kim Haşimoğulları’ndan birine rastlarsa onu öldürmesin! Kim Ebû’l-Bahterî’ye rastlarsa onu öldürmesin!
Korunması gerekenlerden biride damadı Ebû’l- s’tı. Allah Resûlü (s.a.s) onun için de:
- Ebû’l- s’ı gören kişi, onu öldürmeyip esir alsın! buyurdu.
Savaş başlayınca sahabiler büyük bir kahramanlık destanı yazarak kendilerinden üç kat fazla olan müşrik ordusunu darmadağın ettiler. Savaş sonunda pek çok müşriki esir aldılar. Bunlardan biri de Ebû’l- s’tı. Hirâş b. Simme veya Abdullah b. Cübeyr tarafından esir alınmıştı.
Müslümanlar büyük bir zaferle Medine’ye dönerken müşrikler, büyük bir üzüntü ve yıkım içindeydiler. Hz. Zeyneb’in duaları kabul olmuş, eşini ona bağışlamıştı. Eşinin esir düşmesine fazla üzülmedi. Hatta Müslümanlardan biri hidayetine vesile olur diye sevinmişti belki. Düşüncesinde yanılmamıştı. Ebû’l- s esir kaldığı süre içersinde Müslümanlardan çok etkilenmişti. Bu hâlini kendisi şöyle anlatır:
“Müslümanlar bizi esir alınca Allah Resûlü (s.a.s):
- Esirlere iyi davranın! Yediğinizden onlara da yedirin, buyurdu. Allah Resûlü’nü (s.a.s) duyan bütün sahabiler, emrini en güzel şekilde yerine getirdiler. O sırada ben, bir grup Medineli Müslüman ile birlikte oturuyordum. Akşam yemeğinin vakti gelince yemek için hazırlık yaptılar. Yiyecek olarak biraz ekmekleri, biraz da hurmaları vardı. Ekmekleri azdı. Allah Resûlü’nün (s.a.s) ‘Esirlerinize iyi davranın!’ emrinden dolayı ellerindeki zaten az olan ekmek kırıntılarının tamamını bana verdiler.”
Mekkeliler bir süre bekledikten sonra esirlerini kurtarmak için Medine’ye fidye göndermeye başladılar. Durumu değerlendiren Hz. Zeyneb, annesinin düğün hediyesi olarak verdiği gerdanlığı boynundan çıkararak fidye için eşinin kardeşi Amr b. Rebî’ye verdi. Uzun bir yolculuktan sonra Medine’ye gelen Amr, doğruca Allah Resûlü’nün (s.a.s) yanına gitti gerdanlığı uzatarak:
- Kızınız Zeyneb, eşi Ebû’l- s’ın fidyesi olması için bu gerdanlığı size gönderdi, dedi. Yanında götürdüğü mallarla birlikte gerdanlığı da vererek kardeşini kurtarmak istedi.
Allah Resûlü (s.a.s) gerdanlığı görünce hem sevgili eşi Hz. Hatice’yi hatırladı hem de kızı Zeyneb’i düşünerek hasret acısından yüreği sızladı. Geçmiş film şeridi gibi önünden akıp gitmişti belki. Hüzünlendi. Gözlerinden inci tanesi gibi yaşlar döküldü. Ashabına döndü:
- Eğer Zeyneb’in esirini serbest bırakmayı ve gerdanlığı kendisine geri vermeyi uygun görürseniz böyle yapın, buyurdu.
Sahabe-i Kirâm o derde yapmaz mı!? Sahabeydi onlar. Tereddütsüz iman eden ve tâbi olan!.. Hiç düşünmeden Hz. Zeyneb’in gerdanlığını geri verdiler, sonra da Ebû’l- s’ı serbest bıraktılar.
Ebû’l- s’ı yanına çağıran Allah Resûlü (s.a.s) kendisi ile konuşarak ondan Mekke’ye döndüğünde Hz. Zeyneb’i serbest bırakması konusunda söz aldı.
[Ali Demirel] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel, alidemirelshaber@gmail.com
Büyük acılar çeken ve bunlara daha fazla dayanamayan annesi Hz. Hatice, Allah Resûlü’ne (s.a.s) peygamberliğin gelişinin onuncu yılında vefat etti. Annesinin ölümü Hz. Zeyneb’i derinden sarstı. Annesinin vefatından sonra yükü daha da ağırlaştı. Babasının evine daha sık gidip gelmeye, kardeşleri ile yakından ilgilenmeye ve onlara manevî destek olmaya gayret etti.
Tam o günlerde hamile kalan Hz. Zeyneb’in dünyalar güzeli bir kızı oldu. Kızının doğumu ile buruk bir sevinç yaşadı. Zira yakın zamanda dünyanın en iyi annesini Rabbine yolcu etmişti. Ayrıca babasının yıllardır yaşadığı acı, eşinin hâlâ Müslüman olmayışı kalbini kanatan yaralardı.
Çocuklarına Ümame ismini verdiler. Bütün aileye meltem rüzgârı gibi gelen Ümâme, Allah Resûlü (s.a.s) dâhil herkesin yüzünü güldürdü. Gönüllerini hoş etti. Kalplerinin üzerinde tatlı bir esinti bıraktı.
Zulümler karşısında nasıl dik durdu?
Medineliler İslam ile şereflenmeye başlayınca Müslümanlar hicret etmeye başladılar. Bir süre sonra Mekke’de neredeyse hanımlar, hapsedilenler ve hicrete güç yetiremeyenlerden başka Müslüman kalmadı. Allah Resûlü (s.a.s) Rabbinden emir alınca Hz. Ebû Bekir ile birlikte hicret etti. Müşriklerin babasını öldürmek için ardına düşmesi Hz. Zeyneb ve kardeşlerini endişelendirdi. Medine’ye ulaştıklarını haber alınca çok sevindiler.
Mekke’de boynu bükük öksüz kalan Hz. Zeyneb, müşrikler karşısında dik durmaya, hâlini belli etmemeye çalışıyordu. Mekke’de kalan kız kardeşlerine kol kanat gerdi. Sık sık yanlarına giderek onlara destek olmaya, teselli etmeye ve ümit vermeye çalıştı.
Mekke’de yalnız başlarına müşriklerin arasında zaman geçmiyor, günler bir türlü bitmiyordu. Aylar yıl gibi uzuyordu. Yedi sekiz ay böylece sabrettiler. Allah Resûlü (s.a.s) kızları ve eşi için uygun ortamı hazırlayınca hanımları getirmeleri için Zeyd b. Hârise ve Ebû Râfi’yi görevlendirdi.
Sahabilerin Allah Resûlü’nün (s.a.s) ev halkını alıp Medine’ye götüreceklerini haberdar olan Ebû’l- s endişelendi. Ne olur ne olmaz diyerek, onlar Mekke’den çıkıncaya kadar eşini eve hapsetti.
Mekke’de tek başına kalan Hz. Zeyneb, kardeşlerini bile yolcu edemedi. Müslümanlar Medine’de Rabbine serbestçe ibadet ve dua ederken o, Mekke’de bir başına müşriklerin arasında kalmıştı. Sanki çilesi her gün biraz daha ağırlaşarak devam ediyor, geceler uzadıkça uzuyordu.
Sabır ve dua ile ümide sarılmaktan başka çaresi de yoktu. Büyük bir metanet ve sabırla gece gündüz dua ediyor, Allah Resûlü (s.a.s) ve inananlara kavuşacağı anı ümitle bekliyordu.
Bedir savaşı onu niçin endişelendirdi?
Allah Resûlü (s.a.s) Mekke’den hicret ettikten sonra aradan on altı ay geçmişti. Bir gün, Damdâm b. Amr adında bir elçi soluk soluğa Mekke’ye geldi. Şehre yaklaşır yaklaşmaz devesinin üzerinde, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:
- Baskın! Baskın! Muhammed arkadaşları ile birlikte, Ebû Süfyân’ın kervanında bulunan mallarınıza saldırdı.
Haberi duyan müşrikler, önce şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemez hâle geldiler. Ancak şaşkınlıkları fazla uzun sürmedi. Hızlıca bir ordu hazırlayıp kervanlarını kurtarmak için yola çıktılar. Gerekirse Müslümanlarla savaşacak, hepsini öldüreceklerdi. Olanlardan haberdar olan Hz. Zeyneb çok endişelenmişti.
Ne yapacağını bilmeden büyük bir endişeyle beklerken eşi eve geldi. Ona bir şey söylemeden acele ile hazırlanarak orduya katıldı. Ebû’l- s’ın kendisi ile konuşmadan gitmesi onu çok üzmüştü. Konuşsaydı veya konuşabilseydi belki gitmesini engeller, çok sevdiği eşinin babasına karşı savaşma acısını yaşamazdı.
Ordu yola çıktığında Hz. Zeyneb dua dua Rabbine yalvarıyordu. Bir tarafta canından çok sevdiği babası, bir tarafta sevgili eşi; bir tarafta Müslümanlar, diğer tarafta müşrikler. Eşini anlamaya çalışsa da babası ile savaşmaya gittiği için ona kırıldı. Ordunun yola çıkmasından itibaren günler geçmek bilmedi. Saatler durmuş, nefesler tutulmuş, herkes Bedir’den gelecek haberi bekliyordu.
Vefa timsali Allah Resûlü (s.a.s), savaş başlamadan hemen önce, ashabına seslenerek bazı kişiler hakkında özel talimatlar verdi. Savaş meydanında kendilerine karşı savaşsalar bile yine de sahabilerine onları öldürmemeye özen göstermelerini emretti.
Tam o sıralarda Hakem b. Hizâm, Bedir kuyusundan su içiyordu. O, abluka sırasında üç yıl boyunca müşriklerin yasağına aldırmadan Müslümanlara yiyecek götüren kişiydi. Allah Resûlü’nün (s.a.s) ona minnet borcu vardı. İşte Hakem b. Hizâm, şimdi Bedir kuyusundan su içiyordu. Sahabiler Hakem b. Hizâm’ı öldürülmek isteyince Efendimiz onlara müdahale etti.
- Onu bırakın! buyurdu.
Yine Müslümanlarla birlikte abluka altına alınan Haşimoğulları ve her vesile ile müşriklere karşı Allah Resûlü’nün (s.a.s) yanında olan Ebû’l-Bahterî hakkında:
- Ben biliyorum ki Haşimoğulları’ndan ve diğer insanlardan bazı kimseler zorla savaşa getirildiler. Onları öldürmemiz doğru olmaz. Sizden kim Haşimoğulları’ndan birine rastlarsa onu öldürmesin! Kim Ebû’l-Bahterî’ye rastlarsa onu öldürmesin!
Korunması gerekenlerden biride damadı Ebû’l- s’tı. Allah Resûlü (s.a.s) onun için de:
- Ebû’l- s’ı gören kişi, onu öldürmeyip esir alsın! buyurdu.
Savaş başlayınca sahabiler büyük bir kahramanlık destanı yazarak kendilerinden üç kat fazla olan müşrik ordusunu darmadağın ettiler. Savaş sonunda pek çok müşriki esir aldılar. Bunlardan biri de Ebû’l- s’tı. Hirâş b. Simme veya Abdullah b. Cübeyr tarafından esir alınmıştı.
Müslümanlar büyük bir zaferle Medine’ye dönerken müşrikler, büyük bir üzüntü ve yıkım içindeydiler. Hz. Zeyneb’in duaları kabul olmuş, eşini ona bağışlamıştı. Eşinin esir düşmesine fazla üzülmedi. Hatta Müslümanlardan biri hidayetine vesile olur diye sevinmişti belki. Düşüncesinde yanılmamıştı. Ebû’l- s esir kaldığı süre içersinde Müslümanlardan çok etkilenmişti. Bu hâlini kendisi şöyle anlatır:
“Müslümanlar bizi esir alınca Allah Resûlü (s.a.s):
- Esirlere iyi davranın! Yediğinizden onlara da yedirin, buyurdu. Allah Resûlü’nü (s.a.s) duyan bütün sahabiler, emrini en güzel şekilde yerine getirdiler. O sırada ben, bir grup Medineli Müslüman ile birlikte oturuyordum. Akşam yemeğinin vakti gelince yemek için hazırlık yaptılar. Yiyecek olarak biraz ekmekleri, biraz da hurmaları vardı. Ekmekleri azdı. Allah Resûlü’nün (s.a.s) ‘Esirlerinize iyi davranın!’ emrinden dolayı ellerindeki zaten az olan ekmek kırıntılarının tamamını bana verdiler.”
Mekkeliler bir süre bekledikten sonra esirlerini kurtarmak için Medine’ye fidye göndermeye başladılar. Durumu değerlendiren Hz. Zeyneb, annesinin düğün hediyesi olarak verdiği gerdanlığı boynundan çıkararak fidye için eşinin kardeşi Amr b. Rebî’ye verdi. Uzun bir yolculuktan sonra Medine’ye gelen Amr, doğruca Allah Resûlü’nün (s.a.s) yanına gitti gerdanlığı uzatarak:
- Kızınız Zeyneb, eşi Ebû’l- s’ın fidyesi olması için bu gerdanlığı size gönderdi, dedi. Yanında götürdüğü mallarla birlikte gerdanlığı da vererek kardeşini kurtarmak istedi.
Allah Resûlü (s.a.s) gerdanlığı görünce hem sevgili eşi Hz. Hatice’yi hatırladı hem de kızı Zeyneb’i düşünerek hasret acısından yüreği sızladı. Geçmiş film şeridi gibi önünden akıp gitmişti belki. Hüzünlendi. Gözlerinden inci tanesi gibi yaşlar döküldü. Ashabına döndü:
- Eğer Zeyneb’in esirini serbest bırakmayı ve gerdanlığı kendisine geri vermeyi uygun görürseniz böyle yapın, buyurdu.
Sahabe-i Kirâm o derde yapmaz mı!? Sahabeydi onlar. Tereddütsüz iman eden ve tâbi olan!.. Hiç düşünmeden Hz. Zeyneb’in gerdanlığını geri verdiler, sonra da Ebû’l- s’ı serbest bıraktılar.
Ebû’l- s’ı yanına çağıran Allah Resûlü (s.a.s) kendisi ile konuşarak ondan Mekke’ye döndüğünde Hz. Zeyneb’i serbest bırakması konusunda söz aldı.
[Ali Demirel] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel, alidemirelshaber@gmail.com
Etiketler:
Dr. Ali Demirel
“Allah Rızası, Hizmet’in Barışçıl Bir Dünya Adına Kolektif Hedefidir” [Abdullah Aymaz]
Bugüne kadar Hizmet Hareketi ve Hocaefendi’yle ilgili birçok eser kaleme alındı ve Türkçeyle birlikte onlarca yabancı dilde yayımlandı. Bu eserlerin Hizmet’e tuttukları ayna elbette ki yazarlarının Hizmet’le aşinalıkları, yaptıkları saha çalışmalarının kapsamı ve süresi, vicdan, akıl ve dünya görüşlerinin Hizmet’in değerleriyle örtüştüğü ya da örtüşmediği oranda hakikati aksettirebildi ya da edemedi. Bu zaviyeden bakıldığında, uluslararası ilişkiler profesörü Hintli yazar Anwar Alam’ın İngilizce yayımlanan son kitabı For the Sake of Allah Hizmet’e dair akademik araştırmalar içerisinde çok muteber bir yeri hak ediyor. Kitap, sosyal bilimcilerin daha çok aşina olduğu bir dille yazılmış olmakla birlikte, Hizmet’i tanımak ve başkalarına anlatmak isteyenler için önemli bir başucu eser. *** Anwar Alam’a göre bugüne kadar Hizmet’i araştıranların birçoğu onu ya dini ya da seküler yönü itibariyle müstakilen incelerken bu yönlerden bir tanesini daha çok merkeze aldı. Böyle bir tercih yapıldığında Hizmet’i birbirinin zıttı iki tanımdan biri olarak göstermekten başka çare kalmıyor: ya daha çok dindarlaştıran ya da daha çok sekülerleştiren bir hareket. Ancak Alam Hizmet’in bu iki yönünün birlikte ele alınması gerektiğini düşünüyor. Çünkü Hizmet, kendine has seküler bir kavramsallaştırmaya sahip olmakla birlikte, seküler olanı ahlaki ve etik açıdan yönlendirme kapasitesine de sahip. Anwar Alam bir taraftan Hizmet’in temelden Sünni bir İslami hareket olduğunu vurgularken, diğer taraftan muhafazakar, gelenekçi, reformcu, modernist, ilerlemeci, ılımlı İslam, liberal İslam vs. gibi kategoriler altında tasnif edilmemesi gerektiğine inanıyor. Hocaefendi’nin İslami söyleminin “ne gelenekçi ne de modern” olduğunu, hem devamlılığa hem de değişime vurgu yaptığını, İslami ve modern fikirlerin karşılıklı aşılanmalarına imkan tanırken, bunları birbirine dayatmadığını belirtiyor. Alam’e göre “gelenek” ve “modernite” kavramları yekpare birer gerçeklik değil. “Hangi gelenek, hangi modernite” sorusundan dolayı Hizmet’i bir köprü gibi algılamak da resmi tam yansıtmıyor. Hocaefendi’nin eserlerinde ve Hizmet’in faaliyetlerinde “modern değerleri toptan kabullenme”, “İslami ve modern değerler arasında bir sentez oluşturma” ya da “moderniteyi İslamileştirme” gibi hedefler değil, moderniteyle temkinli ve kritik eden bir etkileşim söz konusu. Hizmet, geniş bir insan sermayesi ve sosyal sermaye üretmiş, eğitim müesseseleriyle İslam’a, evrensel değerlere ve bütün insanlığa katkı sağlamış bir harekettir. “Bireysel alan-kamusal alan” çatışmasından sıyrılarak dini inancın her iki alanda da insanlığa fayda sağlayacağını ortaya koymuştur. Yazar, kimlik söylemi, tanınma, temsil, çoğulculuk, çeşitlilik, bireysel haklar ve insan hakları gibi kaygıları taşıması yönüyle Hizmet’in daha çok postmodern bir olgu olarak görülmesi gerektiğine inanıyor. Bu kitabı diğerlerinden ayıran önemli bir hususiyeti Anwar Alam’in 2010 yılında Türkiye’ye gelip yerleşmesi ve 15 Temmuz’a kadar yaklaşık altı yılını bu projeye ayırması. Yazar, bu süre zarfında Fatih Üniversitesi ve Zirve Üniversitesi gibi kurumlarda çalıştı ve bu Hareket’e gönül vermiş insanlarla aynı ortamları paylaştı, aynı havayı soludu. Ayrıca, yazarın Türkiye’de yaşadığı yıllar, ülkenin olumlu-olumsuz çok hızlı dönüşümlere sahne olduğu, demokraside, hukukta ve ekonomide korkunç iniş-çıkışlar yaşadığı, uluslararası itibarının zirveye çıkıp dibe indiği, belki 1970-1980’lerden beri görülmemiş ölçüde çalkantılarla sarsıldığı bir dönem oldu. Bu süre içerisinde Hizmet kitlesel olarak benzersiz bir sosyal soykırıma maruz kalırken yazar da bu zulme bizzat şahit oldu ve öğretim üyesi olduğu kurumlardan dolayı kendisi de mağdur oldu. *** Kitabın ana başlığında yazarın şuurlu bir tercihi var ve bunu önsözünde izah ediyor: “Allah Rızası İçin” başlığı iki düşünce çizgisini aksettiriyor: Birincisi, Gülen Hareketi gönüllülerinin başkalarından hiçbir beklentileri olmaksızın barışçıl ve şiddetsiz bir dünyayı hedefleyen samimi kolektif hedefleri olarak “Allah rızası”. İkincisi ise, “Müslüman aktörler” tarafından sahnelenen terör barbarlıklarını meşrulaştırmak için sıklıkla gasp edilen bir tabir olarak “Allah rızası”. Bu kitapta bu tabirin asıl anlamı olan barış, adalet, özgürlük, hizmet ahlakı ve Gülen Hareketinin günlük pratiğine yansıyan bütün diğer değerler aktarılmak istenmektedir.” Kitap sırf bu başlığıyla bile Hizmet’e dışarıdan bakanlara bir başlangıç noktası ve nihayetsiz bir ufuk çizerken, günümüzde ciddi badirelerden geçen Hizmet gönüllülerine de asıl mefkurelerini yeniden hatırlatıyor aslında. Çünkü inşa edilen her okulda, temeli atılan her hazırlık kursunda, pansiyonda, evde, açılan her müessesede, yayınlanan her mecmua ve kitapta, her diyalog programında ve ziyarette Hizmet’in asıl maksadı hep Allah rızası idi. Hizmet’in ortaya koyduğu projelerin maksadına ulaşıp ulaşmadığı ve atılan adımların doğruluğu elbette ki objektif kriterlerle değerlendirilmelidir. Ancak, bir kefesinde salt dünyevi kriterler ya da misallerin, diğer kefesinde ise “Allah rızası” gibi aşkın bir mefkurenin bulunduğu terazilerde mizanın pek de isabetli olmayacağı da aşikardır. Hizmet’i bekleyen zorlukların üstünde durduğu kitabın onbirinci bölümünde, Türkiye’deki antidemokratik muamele ve zulme karşı gelişen bazı reflekslerin Hizmet gönüllüleri için dünya sahnesinde bir yük olabileceğini vurgulayan Anwar Alam, yaşanan bütün bu zulümlere karşı gösterilen büyük direncin ve Hocaefendi’yle birlikte Hareket içerisindeki güçlü manevi bağın Hizmet’in “Allah rızası” adına daha nice hayırlara vesile olacağına işaret ettiğini belirtiyor. Kitabın güçlü bölümlerinden bir tanesi en sondaki ek bölüm. Demokratik olmayan, Müslüman çoğunluklu bazı ülkelerin Türkiye baskısına dayanamayıp okulları kapattığını, ancak 15 Temmuz sonrası Hizmet’e yapılan darbe suçlamalarının hiçbir Batı ülkesinde kabul görmediğini aktaran yazar, Hizmet’le ilgili daha evvel olumlu yazmış bazı yazarların ise darbe sonrası yazdıkları eleştirel yazıların “sipariş” analizler olup, sadece Türk hükümetinin iddialarını temel aldığını ve akademik tutarlılıktan uzak polemiklerden ibaret olduğunu söylüyor. Bunlara mukabil hükümetin hiç cevap vermediği, araştırılmasını da istemediği yolsuzluk operasyonları ve tiyatrosuyla ilgili birçok hususu gündeme getiriyor ve bu olayları araştıranlara makul bir çerçeve sunuyor. İngilizce konuşan dünyada Hizmet’i merak edenlerle paylaşılabilecek ciddi bir kitap For the Sake of Allah – Allah Rızası İçin.
[Abdullah Aymaz] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
[Abdullah Aymaz] 4.2.2019 [Samanyolu Haber]
Çocuğum yalan söylüyor!
Çocuğunuz sorumluluktan kaçmak için yalan söylüyor olabilir. Peki bunu anladığınızda nasıl davranmalısınız?
5 yaşına kadar çocukların bazı abartılı söylemlerine şahitlik ederiz. Bir şeyi sanki gerçekmiş gibi anlatabilir veya olması mümkün olmayan doğa üstü şeylerden bahsedebilirler. Örneğin televizyondaki bir karakterin kendisi ile konuştuğunu, başka bir şehirdeki bir mekâna bir anda gidip-geldiğini söyleyebilir. Bu bazen bir istek bazen bir rüya olabilir. Bunlara doğrudan yalan yaftası yapıştırılmamalı. Ancak 6-7 yaşından sonra bu söylemler hâlâ devam ediyorsa, bir davranış sorunu olarak değerlendirilebilir.
Çocuklar neden yalan söyler?
Yalan söylediği anda ne yapmalı?
Yalan söylediği anda çocuğa “yalan söylüyorsun” gibi bir müdahalede bulunmak doğru değil. Çocuğun yalanı yüzüne vurulmamalı ve haya duygusu incitilmemeli. Daha sonrasında “doğruyu söylemek” üzerine bir eğitim ve yetiştirme anlayışı benimsenerek, davranışın temeline nüfuz edilmeye çalışılmalı. “Neden doğruyu söyleyemiyor?” sorusuna cevap aranmalı. Cezadan mı korkuyor, olmasını arzu ettiği şeyi mi söylüyor, hayal mi kuruyor ayırt etmek ve ona uygun bir yol izlemek gerekir.
Eğer ortada bir yalan varsa orada karşılanmaya çalışılan bir de ihtiyaç vardır. Yani “Hangi ihtiyaca binaen çocuk yalan söyleme durumunda kaldı?” bunu bulmak önemlidir. Çünkü alttaki ihtiyaç bulunur ve tatmin edilirse ortada yalanın hizmet ettiği bir şey kalmaz.
Yalan söyleyen çocukların bilinen özellikleri nelerdir?
Ebeveyn ne yapmalı?
[TR724] 4.2.2019
5 yaşına kadar çocukların bazı abartılı söylemlerine şahitlik ederiz. Bir şeyi sanki gerçekmiş gibi anlatabilir veya olması mümkün olmayan doğa üstü şeylerden bahsedebilirler. Örneğin televizyondaki bir karakterin kendisi ile konuştuğunu, başka bir şehirdeki bir mekâna bir anda gidip-geldiğini söyleyebilir. Bu bazen bir istek bazen bir rüya olabilir. Bunlara doğrudan yalan yaftası yapıştırılmamalı. Ancak 6-7 yaşından sonra bu söylemler hâlâ devam ediyorsa, bir davranış sorunu olarak değerlendirilebilir.
Çocuklar neden yalan söyler?
- Cezadan kaçmak için
- Hakaret ya da küçümsenmek gibi girişimlerden kaçınmak için
- İlgi ve sevgi ihtiyacının karşılanması için
- Çevrenin hayranlığını kazanmak için
- Çocukluk döneminde aşırı takdir veya ödüllendirildiği için
- Kaygı duyduğu için
- Aile içinde ufak yalanlara şahit olduğu için
Yalan söylediği anda ne yapmalı?
Yalan söylediği anda çocuğa “yalan söylüyorsun” gibi bir müdahalede bulunmak doğru değil. Çocuğun yalanı yüzüne vurulmamalı ve haya duygusu incitilmemeli. Daha sonrasında “doğruyu söylemek” üzerine bir eğitim ve yetiştirme anlayışı benimsenerek, davranışın temeline nüfuz edilmeye çalışılmalı. “Neden doğruyu söyleyemiyor?” sorusuna cevap aranmalı. Cezadan mı korkuyor, olmasını arzu ettiği şeyi mi söylüyor, hayal mi kuruyor ayırt etmek ve ona uygun bir yol izlemek gerekir.
Eğer ortada bir yalan varsa orada karşılanmaya çalışılan bir de ihtiyaç vardır. Yani “Hangi ihtiyaca binaen çocuk yalan söyleme durumunda kaldı?” bunu bulmak önemlidir. Çünkü alttaki ihtiyaç bulunur ve tatmin edilirse ortada yalanın hizmet ettiği bir şey kalmaz.
Yalan söyleyen çocukların bilinen özellikleri nelerdir?
- Kendisini değersiz olarak görür.
- Sahip olduklarının farkında olmak yerine sahip olmadıklarına odaklıdır, yetersizlik hisseder.
- Başkalarını memnun etmeye odaklıdır.
- Eleştirilmekten, hata yapmaktan ve bulunduğu ortamda sevilmemekten korkar.
Ebeveyn ne yapmalı?
- Öncelikle iyi bir rol model olmalı. En ufak bir yalandan dahi uzak durulmalı.
- Çocuğun potansiyelinin, kapasitesinin ve gelişiminin farkında olarak sorumluluk verilmeli.
- Suç ile ceza arasında denge kurulmalı.
- Kıyaslamalardan, kontrolcü ve müdahaleci yaklaşımlardan uzak durulmalı.
- Sevgiyi herhangi bir koşula bağlamamalı. Yani her şart ve koşulda sevginizin baki olduğunu söylemeli ve hissettirmeli.
- Aşırı ödüllendirme ve taktirden kaçınmalı.
[TR724] 4.2.2019
Uzungöl bitti, sıra Salda’ya geldi! [İlker Doğan]
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un, 1. derece doğal sit alanı olan Burdur’un Salda gölüne ‘Millet Bahçesi’ yapacaklarını açıklaması kamuoyunda büyük tepki çekti. Uzungöl’ü örnek gösteren kamuoyu, doğa harikası Salda’nın akibetinin de Uzungöl gibi olacağından endişe ediyor. İktidar temsilcileri ve yandaş medyaya göre ise söz konusu proje ile Salda ‘cazibe merkezi’ haline gelecek.
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Türkiye’nin Maldivleri olarak bilinen Salda gölüne ‘millet bahçesi’ yapacakları açıklamasını 2 Şubat’ta yaptı. Anadolu Ajansına konuşan Kurum, proje kapsamında içerisinde otopark, mescit, tuvalet, bungalov, kafe gibi yapıların bulunduğu bir ‘Millet Bahçesi’ inşaa edeceklerini anlattı. Kurum, “Biz burayı Cumhurbaşkanlığımızın açıkladığı manifesto çerçevesinde özel çevre koruma bölgesi ilan edeceğiz. Bu ilan çerçevesinde, bulunduğumuz yaklaşık 300 bin metrekarelik alanda Salda Millet Bahçesi yapacağız. Bu da bir ilk olacak. Millet Bahçesi Projesi çerçevesinde buraya gelen turistlerimiz, yapacağımız otoparkta araçlarını park edecek. Geliş gidiş yollarını daha iyi şartlar altında yapmak suretiyle bu bölgeye gelen vatandaşımızın bungalov evlerde, kafeteryalarda dinlenmesi, yürüyüş yollarında, gezinti alanlarında gezmesini sağlayacak birçok düzenlemeyi de bu proje kapsamında yapmış olacağız.” ifadelerini kullandı.
ORAYA AYAK BİLE BASILMAMALI
İktidar temsilcileri ve yandaş medyaya göre söz konusu proje Salda’yı cazibe merkezi haline getirecek. Ancak Murat Kurum’un açıklamaları kamuoyunda büyük tepkiye neden oldu. 5 yılda beton yığını haline gelen Uzungöl’ü hatırlatan vatandaşlar, projeye sert tepki gösterdi. Twitter’da #SaldayaDokunma etiketine kısa sürede binlerce yorum yapıldı. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Bilim Danışmanı Yard. Doç. Dr Erol Kesici, “Göl kıyısındaki beyaz yapı Mars’ın toprağıyla benzerlikler barındırıyor. Mars’ı anlamak için burası eşsiz bir örnek. Bir nevi doğal laboratuvar. O beyazlıklar çok hassas. Ayakla bile basılmamalı. Söz konusu proje bölgede ekosistemi tamamen yok eder. Sırf moda oldu diye burayı millet bahçesi yapmasınlar. Sonra çok pişman olacaklar.” ifadelerini kullandı.
YASAL OLARAK MÜMKÜN DEĞİL
Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı Orhan Sarıaltun ise tepkisini şu cümlelerle dile getirdi: “Böylesi bir şey yapılabilmesi için oranın statüsünün değiştirilmesi gerekir. Yani yasal olarak da mümkün değil. Yasal olarak koruma kararları olan bir alanda park düzenlemesi kesinlikle yapılamaz.”
UZUNGÖL’Ü HATIRLATTI: DOKUNMAYIN!
Projeye tepki gösteren CHP Burdur Milletvekili Mehmet Göker ise, “Türkiye’nin en güzel doğa harikalarından biri olan Trabzon ilinin simgesi Uzungöl’ün çevresindeki yapılaşma nedeniyle nasıl kirlendiği ve manzarasının yok olduğu herkesin malumudur. Salda Gölü’nün çevresinde yapılacak olan bir yapılaşma gölün tüm orijinalitesini ve doğal yapısını bozacaktır. Doğal sit alanı olan Salda Gölü’ne park yapmak çevreye ve Salda Gölü markasına ihanet olacaktır. Salda Gölü çevresinde olacak olan herhangi bir yapılaşma doğa katliamına yol açmakla eşdeğerdir. Millet Bahçesi adı altında yapılması planlanan proje derhal durdurulmalıdır” ifadelerini kullandı.
İMARA AÇMAYACAĞIZ!
Kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine Bakan Murat Kurum, dün bir açıklama daha yaptı. Bölgenin imara açılacağı iddialarını yalanladı. Açıklamada, “Bembeyaz kumları ve turkuaz rengiyle göz kamaştıran tabiat harikası Salda Gölü’nün imara açılması veya etrafının betonlaşacağı şeklindeki iddia asla doğru değildir. Böyle bir adımın atılması söz konusu dahi olamaz.” denildi.
Mars’a benzeyen iki gölden biri
Salda Gölü, beyaz toprak yapısı sebebiyle dünyada Mars’a benzeyen iki gölden biri olarak biliniyor. Diğeri ise Kanada’daki Spotted Gölü. Türkiye’nin Maldivleri olarak isimlendirilen Salda Gölü’nün yaklaşık 2 milyon yıl önce oluştuğu tahmin ediliyor. 1989 yılından beri birinci derece sit alanı olarak korunuyor. Yani bilimsel ve arkeolojik çalışmalar hariç, kesinlikle dokunulmaması gereken bir yer. Yaklaşık 180 metre ile Türkiye’nin en derin ikinci, dünyanın en temiz 5. gölü olan Salda, Burdur’a 55, Yeşilova ilçesine ise 5 km uzaklıkta. Gölün yüzölçümü 44 kilometrekare…
[İlker Doğan] 4.2.2019 [TR724]
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Türkiye’nin Maldivleri olarak bilinen Salda gölüne ‘millet bahçesi’ yapacakları açıklamasını 2 Şubat’ta yaptı. Anadolu Ajansına konuşan Kurum, proje kapsamında içerisinde otopark, mescit, tuvalet, bungalov, kafe gibi yapıların bulunduğu bir ‘Millet Bahçesi’ inşaa edeceklerini anlattı. Kurum, “Biz burayı Cumhurbaşkanlığımızın açıkladığı manifesto çerçevesinde özel çevre koruma bölgesi ilan edeceğiz. Bu ilan çerçevesinde, bulunduğumuz yaklaşık 300 bin metrekarelik alanda Salda Millet Bahçesi yapacağız. Bu da bir ilk olacak. Millet Bahçesi Projesi çerçevesinde buraya gelen turistlerimiz, yapacağımız otoparkta araçlarını park edecek. Geliş gidiş yollarını daha iyi şartlar altında yapmak suretiyle bu bölgeye gelen vatandaşımızın bungalov evlerde, kafeteryalarda dinlenmesi, yürüyüş yollarında, gezinti alanlarında gezmesini sağlayacak birçok düzenlemeyi de bu proje kapsamında yapmış olacağız.” ifadelerini kullandı.
ORAYA AYAK BİLE BASILMAMALI
İktidar temsilcileri ve yandaş medyaya göre söz konusu proje Salda’yı cazibe merkezi haline getirecek. Ancak Murat Kurum’un açıklamaları kamuoyunda büyük tepkiye neden oldu. 5 yılda beton yığını haline gelen Uzungöl’ü hatırlatan vatandaşlar, projeye sert tepki gösterdi. Twitter’da #SaldayaDokunma etiketine kısa sürede binlerce yorum yapıldı. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Bilim Danışmanı Yard. Doç. Dr Erol Kesici, “Göl kıyısındaki beyaz yapı Mars’ın toprağıyla benzerlikler barındırıyor. Mars’ı anlamak için burası eşsiz bir örnek. Bir nevi doğal laboratuvar. O beyazlıklar çok hassas. Ayakla bile basılmamalı. Söz konusu proje bölgede ekosistemi tamamen yok eder. Sırf moda oldu diye burayı millet bahçesi yapmasınlar. Sonra çok pişman olacaklar.” ifadelerini kullandı.
YASAL OLARAK MÜMKÜN DEĞİL
Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı Orhan Sarıaltun ise tepkisini şu cümlelerle dile getirdi: “Böylesi bir şey yapılabilmesi için oranın statüsünün değiştirilmesi gerekir. Yani yasal olarak da mümkün değil. Yasal olarak koruma kararları olan bir alanda park düzenlemesi kesinlikle yapılamaz.”
UZUNGÖL’Ü HATIRLATTI: DOKUNMAYIN!
Projeye tepki gösteren CHP Burdur Milletvekili Mehmet Göker ise, “Türkiye’nin en güzel doğa harikalarından biri olan Trabzon ilinin simgesi Uzungöl’ün çevresindeki yapılaşma nedeniyle nasıl kirlendiği ve manzarasının yok olduğu herkesin malumudur. Salda Gölü’nün çevresinde yapılacak olan bir yapılaşma gölün tüm orijinalitesini ve doğal yapısını bozacaktır. Doğal sit alanı olan Salda Gölü’ne park yapmak çevreye ve Salda Gölü markasına ihanet olacaktır. Salda Gölü çevresinde olacak olan herhangi bir yapılaşma doğa katliamına yol açmakla eşdeğerdir. Millet Bahçesi adı altında yapılması planlanan proje derhal durdurulmalıdır” ifadelerini kullandı.
İMARA AÇMAYACAĞIZ!
Kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine Bakan Murat Kurum, dün bir açıklama daha yaptı. Bölgenin imara açılacağı iddialarını yalanladı. Açıklamada, “Bembeyaz kumları ve turkuaz rengiyle göz kamaştıran tabiat harikası Salda Gölü’nün imara açılması veya etrafının betonlaşacağı şeklindeki iddia asla doğru değildir. Böyle bir adımın atılması söz konusu dahi olamaz.” denildi.
Mars’a benzeyen iki gölden biri
Salda Gölü, beyaz toprak yapısı sebebiyle dünyada Mars’a benzeyen iki gölden biri olarak biliniyor. Diğeri ise Kanada’daki Spotted Gölü. Türkiye’nin Maldivleri olarak isimlendirilen Salda Gölü’nün yaklaşık 2 milyon yıl önce oluştuğu tahmin ediliyor. 1989 yılından beri birinci derece sit alanı olarak korunuyor. Yani bilimsel ve arkeolojik çalışmalar hariç, kesinlikle dokunulmaması gereken bir yer. Yaklaşık 180 metre ile Türkiye’nin en derin ikinci, dünyanın en temiz 5. gölü olan Salda, Burdur’a 55, Yeşilova ilçesine ise 5 km uzaklıkta. Gölün yüzölçümü 44 kilometrekare…
[İlker Doğan] 4.2.2019 [TR724]
Siz varken tellallığa ne hacet! [Semih Ardıç]
Mevcut iktidar kavram icat etmekte o kadar mahir ki habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapabiliyorlar. Dün siyah bugün beyaz… Dün dost bugün düşman…
Memleket en ağır iktisadi buhranın girdabında boğulurken ekonomide aksayan taraflara işaret eden iktisatçı ve bir elin parmakları kadar gazeteci “kriz tellallığı” ile itham edilebiliyor.
HEM SUÇLU HEM GÜÇLÜ
Hem suçlu hem güçlü olma halinin hazzını iliklerine kadar hisseden dünün mazlumları, bugünün mütekebbir siyasî İslamcıları sebebiyet verdikleri krizi inkâr ederek işlerin yoluna gireceğini zannediyor.
Aksi kanaat beyan edenlerin akıbeti malum: Her biri “düşman”, “vatan haini” ve “haricî mihrakların dahilindeki uzantıları” gibi ağır ithamlarla itibar suikastine maruz bırakılıyor.
Başlarını deve kuşu gibi kuma gömerek hakikati sakladıklarından o kadar eminler ki Türkiye gemisinin seneler boyu dar ve uzun, bir o kadar da tehlikeli siyasî ve iktisadî kriz boğazından çıkıp açık denizlere vasıl olamayacağını akıllarının ucundan dahi geçirmiyorlar.
3Y İDAELİNDEN BİRKAÇ GALAKSİ UZAKLAŞTILAR
2002 senesinde iktidara gelirken “yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele” şeklinde hülâsa ettikleri 3Y’yi mezara gömme mefkûresinden birkaç galaksi mesafesinde uzaklaştılar.
Büyük savrulmanın tesiri ile baş dönmesi, yakını görememe (hipermetropi) ve serap görme gibi fizikî-ruhî rahatsızlıklara düçar oldular.
Âlemi de kendileri gibi zannediyorlar. Saray muharrirlerinden bir hanımefendi çıkmış, “Kriz tellallarının sesi kısıldı.” diyor.
DOLAR DALGALANMIŞ DA DURULMUŞ
Güya Türkiye’de kriz yokmuş, 2018 senesinin ağustos ayında dolar yükselmiş akabinde durulmuş. Velhasıl kriz tellallığı yapanların hevesi kursağında kalmış…
O hanımefendi makaleyi yayımladığı gün 5,20 Türk Lirası (TL) verince 1 Amerikan Doları satın alınıyordu. Bir sene evvel 1 dolar 3,75 TL seviyesinde idi.
Türk-İş’in araştırmasına göre açlık sınırı 2019 yılı ocak ayında 2 bin 8 TL oldu. Asgari ücret ise 2 bin 20 TL
Bir başka ifadeyle TL’nin kıymeti son bir senede yüzde 38,6 azaldı. Geçen sene 428 dolara tekabül eden asgari ücret 1 Ocak 2019’da 388 dolar!
Dolar için “durulma” değil olsa olsa silindir gibi ezip geçme denilebilir.
KREDİ ALMAK HAYAL OLDU
Üstelik doların yüzde 70-80 artmaması ve biraz geri çekilmesi için Merkez Bankası (TCMB) faizleri yüzde 8’den yüzde 24’e kadar yükseltti.
Kredi maliyetleri haliyle yüzde 35-40’ı buldu. Borcu borçla çeviren şirketler için deniz tükendi, reel sektör duvara tosladı
Enflasyon yüzde 26’ya kadar tırmandı ki sokağın enflasyonu yüzde 55-60 civarında seyrediyor.
Türkiye’nin toplam dış borcunun millî gelire oranı (yüzde 53) 2001 krizindeki seviyelere döndü.
Soğan depolarını basmakla ya da Azerbaycan’dan kuru soğan ithal etmekle semt pazarında, markette, manavda etiketlerin ucuzlayacağını zanneden hükûmet hata üstüne hata yapıyor.
Mutfağı saran yangının üzerine her ay benzin dökülüyor. Vatandaş işsizlik ve yüksek enflasyon presinde dümdüz oldu. Dolar duruldu, öyle mi?
GÖREV ZARARI DEĞİL, YANDAŞA KIYAĞIN FATURASI
Ziraat Bankası’nın hükûmet müteahhitlerini ve futbol kulüplerine kurtarmak için harcadığı paraların kaynağını biz bulamamıştık.
Kaynak borçlanmadan ibaret. Piyasadan afaki maliyetle borç alan Ziraat’in görev zararı 2 milyar TL’yi aştı.
Böylece 1990’lı senelerde tanıştığımız “görev zararları” kavramı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) marifetiyle mezardan çıkardı. Kulağa hoş gelen o kavramın karşılığı yandaşa kıyağın vatandaşa çıkardığı faturadır.
BAHARI BEKLEYEN KUMRULAR…
Aynı Ziraat’in Genel Müdür Hüseyin Aydın ise herkesin gözünün içine baka baka, “Öncü göstergeler bahar mevsiminin yaklaştığını müjdeliyor.” diyebildi.
Hangi göstergelermiş onlar? Sanayide kapasite kullanım oranı, perakende satışlar ve istihdam rakamları tepetaklak olurken Aydın’ın bahsettiği baharı bekleyen kumrular Türkiye’de olamaz.
Gazetecisinin, bürokratının ve siyasetçisinin yok birbirinden farkı.
Ekonomi teknik olarak krize (resesyon) girdiği halde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak “dengelenme” ibaresini dilinden düşürmüyor. “Dengelenme” aşağı, “dengelenme” yukarı gidiyor.
Albayrak’ın kayınpederi Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kriz mriz yok!” sözleriyle perdesini açtığı inkâr tiyatrosuna methiye dizmek vazifesi de Saray gazetelerinin kiralık muharrirlerine düştü.
TRİPLEKS HAVUZLU VİLLA TAKSİDİ NE OLACAK?
Kiralık kalemler biraz zekâ kırıntısı ile bile daha tutarlı olabilirdi. Krizin vatandaşın bağrını delip geçtiği bir devirde “Ne krizi kardeşim!” gibi akla ziyan bir mukabelede bulunmaları mabeyni öfkelendirebilir.
“O kadar maaş ve hediyenin diyeti böyle mi ödenir? Zırvalamanız için mi gönderiyoruz o zarfları size?” ihtarnamesi gelirse vay hallerine!
Tripleks havuzlu villaların kredi taksitleri dağ gibi önlerine yığılmış. Fransa’da, Amerika’da ve İngiltere’de özel kolejlerde okutulan çocukların taksitleri ne olacak!
AKP’nin Hizmet Hareketi’ne ait dershane ve kolejleri kapatmak için önlerini açtığı temel lise gibi dünyada karşılığı olmayan ucube özel eğitim müesseseleri de haziran ayında kapatılacak.
Çocukları yurt dışından getirmek bile çare değil. Robert Kolej’e kıyasla daha hesaplı temel lise bile olmayacak. Mahalle mekteplerinin perişan halini söylemeye bile lüzum yok.
TEK MEDYA PATRONU KALDI, O DA SARAY
İşsiz kalırlarsa çalacakları kapı da kalmadı. Eskiden işsiz kalan gazeteci mesleğini diğer gruplardan birinde idame ettirebiliyordu. Alternatif çoktu, artık tek grup kaldı. O da Saray Medya Grubu.
Saray ne derse mecburen tâbi olacaklar. Zilletin hududu ve kuralı yoktur. Mamafih ekonomiyi her geçen gün daha da batıran bir iktidarın erbab-ı kaleminin kriz tellallığından dert yanmaya hakkı yok.
Aynanın karşısına geçip kendileri ile yüzleşme cesareti gösteremeyen erbab-ı kalem, müflis iktidarla beraber okyanusun dibini boylayacak.
Kriz o kadar bariz ki tellallığa ne hacet!
[Semih Ardıç] 4.2.2019 [TR724]
Memleket en ağır iktisadi buhranın girdabında boğulurken ekonomide aksayan taraflara işaret eden iktisatçı ve bir elin parmakları kadar gazeteci “kriz tellallığı” ile itham edilebiliyor.
HEM SUÇLU HEM GÜÇLÜ
Hem suçlu hem güçlü olma halinin hazzını iliklerine kadar hisseden dünün mazlumları, bugünün mütekebbir siyasî İslamcıları sebebiyet verdikleri krizi inkâr ederek işlerin yoluna gireceğini zannediyor.
Aksi kanaat beyan edenlerin akıbeti malum: Her biri “düşman”, “vatan haini” ve “haricî mihrakların dahilindeki uzantıları” gibi ağır ithamlarla itibar suikastine maruz bırakılıyor.
Başlarını deve kuşu gibi kuma gömerek hakikati sakladıklarından o kadar eminler ki Türkiye gemisinin seneler boyu dar ve uzun, bir o kadar da tehlikeli siyasî ve iktisadî kriz boğazından çıkıp açık denizlere vasıl olamayacağını akıllarının ucundan dahi geçirmiyorlar.
3Y İDAELİNDEN BİRKAÇ GALAKSİ UZAKLAŞTILAR
2002 senesinde iktidara gelirken “yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele” şeklinde hülâsa ettikleri 3Y’yi mezara gömme mefkûresinden birkaç galaksi mesafesinde uzaklaştılar.
Büyük savrulmanın tesiri ile baş dönmesi, yakını görememe (hipermetropi) ve serap görme gibi fizikî-ruhî rahatsızlıklara düçar oldular.
Âlemi de kendileri gibi zannediyorlar. Saray muharrirlerinden bir hanımefendi çıkmış, “Kriz tellallarının sesi kısıldı.” diyor.
DOLAR DALGALANMIŞ DA DURULMUŞ
Güya Türkiye’de kriz yokmuş, 2018 senesinin ağustos ayında dolar yükselmiş akabinde durulmuş. Velhasıl kriz tellallığı yapanların hevesi kursağında kalmış…
O hanımefendi makaleyi yayımladığı gün 5,20 Türk Lirası (TL) verince 1 Amerikan Doları satın alınıyordu. Bir sene evvel 1 dolar 3,75 TL seviyesinde idi.
Türk-İş’in araştırmasına göre açlık sınırı 2019 yılı ocak ayında 2 bin 8 TL oldu. Asgari ücret ise 2 bin 20 TL
Bir başka ifadeyle TL’nin kıymeti son bir senede yüzde 38,6 azaldı. Geçen sene 428 dolara tekabül eden asgari ücret 1 Ocak 2019’da 388 dolar!
Dolar için “durulma” değil olsa olsa silindir gibi ezip geçme denilebilir.
KREDİ ALMAK HAYAL OLDU
Üstelik doların yüzde 70-80 artmaması ve biraz geri çekilmesi için Merkez Bankası (TCMB) faizleri yüzde 8’den yüzde 24’e kadar yükseltti.
Kredi maliyetleri haliyle yüzde 35-40’ı buldu. Borcu borçla çeviren şirketler için deniz tükendi, reel sektör duvara tosladı
Enflasyon yüzde 26’ya kadar tırmandı ki sokağın enflasyonu yüzde 55-60 civarında seyrediyor.
Türkiye’nin toplam dış borcunun millî gelire oranı (yüzde 53) 2001 krizindeki seviyelere döndü.
Soğan depolarını basmakla ya da Azerbaycan’dan kuru soğan ithal etmekle semt pazarında, markette, manavda etiketlerin ucuzlayacağını zanneden hükûmet hata üstüne hata yapıyor.
Mutfağı saran yangının üzerine her ay benzin dökülüyor. Vatandaş işsizlik ve yüksek enflasyon presinde dümdüz oldu. Dolar duruldu, öyle mi?
GÖREV ZARARI DEĞİL, YANDAŞA KIYAĞIN FATURASI
Ziraat Bankası’nın hükûmet müteahhitlerini ve futbol kulüplerine kurtarmak için harcadığı paraların kaynağını biz bulamamıştık.
Kaynak borçlanmadan ibaret. Piyasadan afaki maliyetle borç alan Ziraat’in görev zararı 2 milyar TL’yi aştı.
Böylece 1990’lı senelerde tanıştığımız “görev zararları” kavramı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) marifetiyle mezardan çıkardı. Kulağa hoş gelen o kavramın karşılığı yandaşa kıyağın vatandaşa çıkardığı faturadır.
BAHARI BEKLEYEN KUMRULAR…
Aynı Ziraat’in Genel Müdür Hüseyin Aydın ise herkesin gözünün içine baka baka, “Öncü göstergeler bahar mevsiminin yaklaştığını müjdeliyor.” diyebildi.
Hangi göstergelermiş onlar? Sanayide kapasite kullanım oranı, perakende satışlar ve istihdam rakamları tepetaklak olurken Aydın’ın bahsettiği baharı bekleyen kumrular Türkiye’de olamaz.
Gazetecisinin, bürokratının ve siyasetçisinin yok birbirinden farkı.
Ekonomi teknik olarak krize (resesyon) girdiği halde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak “dengelenme” ibaresini dilinden düşürmüyor. “Dengelenme” aşağı, “dengelenme” yukarı gidiyor.
Albayrak’ın kayınpederi Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kriz mriz yok!” sözleriyle perdesini açtığı inkâr tiyatrosuna methiye dizmek vazifesi de Saray gazetelerinin kiralık muharrirlerine düştü.
TRİPLEKS HAVUZLU VİLLA TAKSİDİ NE OLACAK?
Kiralık kalemler biraz zekâ kırıntısı ile bile daha tutarlı olabilirdi. Krizin vatandaşın bağrını delip geçtiği bir devirde “Ne krizi kardeşim!” gibi akla ziyan bir mukabelede bulunmaları mabeyni öfkelendirebilir.
“O kadar maaş ve hediyenin diyeti böyle mi ödenir? Zırvalamanız için mi gönderiyoruz o zarfları size?” ihtarnamesi gelirse vay hallerine!
Tripleks havuzlu villaların kredi taksitleri dağ gibi önlerine yığılmış. Fransa’da, Amerika’da ve İngiltere’de özel kolejlerde okutulan çocukların taksitleri ne olacak!
AKP’nin Hizmet Hareketi’ne ait dershane ve kolejleri kapatmak için önlerini açtığı temel lise gibi dünyada karşılığı olmayan ucube özel eğitim müesseseleri de haziran ayında kapatılacak.
Çocukları yurt dışından getirmek bile çare değil. Robert Kolej’e kıyasla daha hesaplı temel lise bile olmayacak. Mahalle mekteplerinin perişan halini söylemeye bile lüzum yok.
TEK MEDYA PATRONU KALDI, O DA SARAY
İşsiz kalırlarsa çalacakları kapı da kalmadı. Eskiden işsiz kalan gazeteci mesleğini diğer gruplardan birinde idame ettirebiliyordu. Alternatif çoktu, artık tek grup kaldı. O da Saray Medya Grubu.
Saray ne derse mecburen tâbi olacaklar. Zilletin hududu ve kuralı yoktur. Mamafih ekonomiyi her geçen gün daha da batıran bir iktidarın erbab-ı kaleminin kriz tellallığından dert yanmaya hakkı yok.
Aynanın karşısına geçip kendileri ile yüzleşme cesareti gösteremeyen erbab-ı kalem, müflis iktidarla beraber okyanusun dibini boylayacak.
Kriz o kadar bariz ki tellallığa ne hacet!
[Semih Ardıç] 4.2.2019 [TR724]
Kışanak ve Tuncel’e verilen cezalar da Cemaat’e kesildi: İşin aslı ne idi? [Ramazan Faruk Güzel]
Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada HDP’li Gülten Kışanak’a üyelikten 11 yıl 3 ay, propagandadan 3 yıl, Sebahat Tuncel’e ise 9 yıl 9 ay, propagandadan 5 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Bundan önce KCK, Demirtaş, diğer HDP’lilerin yargılamalarında da olduğu gibi, bu ceza da “Fetö” denilip Cemaat’e kesildi.
Nitekim HDP’liler olduğu kadar Hilal Nesin gibi niceleri olayın üstüne hemen atlayıp, “Fetö yaptı, onlara ceza verdi” demeye başladı. Bu psikozu kritize eden tarihçi Ayşe Hür’ün sosyal medya hesabında dediği gibi, AKP iktidarının en büyük başarısı, “17 yıldır iplerin hep başkalarının elinde olduğu hissini yaratması ve böylece her türlü sorumluluktan kurtulmasıdır. Bu “başkaları” bazen “derin devlet”, bazen “dış güçler”, bazen “takdir-i ilahi”, bazen “PKK”, bazen bu twitteki gibi “Fetö” olur.”
Evet, AKP ve Erdoğan bu illüzyonu 17 yıldır kullansa da her defasında sazan gibi buna atlayan sürüsüyle insan var!.. Peki, o dönemlerde Doğu’da görev yapmış olanlar arasında Cemaat ile gönül bağı olan yargı mensupları var mıydı, varsa onlar bu insanlara karşı gerçekten de husumetle hareket etmiş miydi, hukuksuz/ kanunsuz işler yapmış mıydı? Şu 17 yıllık AKP iktidarında Cemaat’in kadrolarının Kürt siyasiler üzerinde bir etkisi olmuş muydu?
Bunlar hep tartışılıyor şu son dönemde. Bunların arka planına göz atmadan önce şu anki gidişata bir bakalım hele.
SEÇİMLER YAKLAŞTIKÇA MARKAJ ARTIYOR
Evet, 31 Mart tarihinde gerçekleşecek olan yerel seçimlere şunun şurasında 2 ay kaldı ve iktidardaki AKP ve de ortakları MHP, BBP ve Vatan Partisi için manzara pek parlak gözükmüyor. Artık doldur boşaltlarla giden ekonomi ve ülke yönetimindeki krizler perdelenecek gibi değil.
Her gün bir partili vatandaş eline faturayı alıp feryat ediyor, pazardaki fiyatlara isyan eden vatandaşların tepkileri artık susturulacak gibi değil.
AKP ve Erdoğan öyle bir yola girdi ki, artık onlar için her seçim bir “beka sorunu” ve dolayısıyla kaybetmek gibi bir lüksleri yok. Gözyaşları ile yükselttikleri bu fildişi kule bir sarsılsa, ellerindeki her şeyi kaybetme riskleri var.
O yüzden de tam markaj halindeler. Seçimler yaklaştıkça da seçimi etkileyecek figürleri saf dışı etme ve baskılama için her yola başvuruyorlar. Bu işte de yargıyı tam bir manivela gibi kullanıyorlar.
Muhalif birçok kesimi bir şekilde dize getirmiş ve saflarına katmışken, hala karşı muhalefet yapmaya çalışan HDP’ye karşı amansız bir teyakkuz halindeler ve onlara hiç göz açtırmıyorlar. HDP’nin ve Türkiye siyasetinin artık önemli bir figürü haline gelmiş olan (ve Nobel Barış Ödülü adaylığı da olan) Selahattin Demirtaş’ı içeride tutmak için de ellerinden geleni yapıyorlar… İç hukuk kadar uluslararası hukuku da hiçe sayarak hem de! (AİHM kararı ortada.)
Bu bağlamda şimdi de Erdoğan ve Yargısı, Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada HDPli Gülten Kışanak’a üyelikten 11 yıl 3 ay, propagandadan 3 yıl, Sebahat Tuncel’e ise 9 yıl 9 ay, propagandadan 5 yıl 3 ay hapis cezası verdi.
‘DEVLETİN ÖZÜR BORCU VAR’ SAHİDEN DE!
Kışanak’ın duruşmada söylediği öyle sarsıcı ifadeler var ki, üzerine yorum yapmayı gereksiz bırakıyor:
“19 yaşında cezaevine girdim ve Esat Oktay’ın zulmüne boyun eğmedim. Yanında ayağa kalkmadığım için beni köpeğinin iki metrekarelik odasına koydu iki ay o pisliğin içinde kaldım.
Zorla okutmak istedikleri marşları okumadım askeri saç traşı olmadım diye işkenceler gördüm. Bunca olana rağmen zulmün biteceğine inandım, umudumu korudum böylece ruh sağlığımı da korudum. Bunları hiç bir yerde dile getirmedim ama yaşadıklarım suçlama olarak karşıma çıkıyor.
Bu hiç bir şekilde suç olarak karşıma çıkamaz. Diyarbakır cezaevinde o vahşetle yüzleşilmeden hiçbir sorun çözüme kavuşmaz. Bülent Arınç yaşadıklarımı kıyısından duymuş, ‘ben o kadının yerinde olsaydım dağa çıkardım’ demiş. Ama ben öyle yapmadım ayakta kaldım direndim. Yan koğuşumda bir erkek dövülerek işkence edilerek katledildi. Eşi yanımdaydı, birlikte feryadını işitiyorduk. Bu devlet bana özür borçludur ama kalkmış suç olarak önüme koyuyor, asla suç olarak kabul etmiyorum.”
12 Eylül Diyarbakır zindanı işkencelerini yaşamış Kışanak bu defa AKP faşizminin zulmünü yaşarken, bu duruma sosyal medya hesabından tepki veren onurlu bir devrimci olan Veli Saçılık’ın ifadesi ile:
“Kışanak ve Tuncel’e verilen ceza 12 Eylül zulmünün hâlâ iktidar olduğunu kanıtlar nitelikte.”
10 YIL ÖNCE, ON YIL SONRA…
Şu an halen açlık grevinde olduğu için Sebahat Tuncel, duruşmada olamamış ama buna rağmen –avukatların bütün hatırlatmalarına rağmen karara geçilmiş ve ceza verilmiş…
Aydın Engin’in tabiri ile “Bedenini namluya sürmek” zorunda kalmış, zulme tepki için açlık grevi ile hayatını dahi ortaya koymuş birisine yapılan oldu-bitti çok kötü/ art niyetli bir mizansen!
Bu kötülüğü anlamaya çalışırken, sanıkların avukatlığını yapan Cihan Aydın’ın, “Müvekkilimizin beyanlarına aynen katılıyoruz. Gerek Gültan Kışanak’ın gerek Sebahat Tuncel’in davanın soruşturma ve kovuşturmanın Fetö izi var.” sözleri şaşırttı. Bu paralelde, HDP Genel Merkezi’nin sosyal medya hesabından yaptığı şu açıklama da aynı şekilde:
“Amed halkının iradesi Gültan Kışanak ile DBP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel’e Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verilen cezalar hukuki değil siyasidir. FETÖ yargısının oluşturduğu iddianameler üzerinden verilen kararlar demokratik siyaseti tasfiyeye yöneliktir, tanımıyoruz.”
Bu yaşananlar beni 10 yıl öncesine götürdü. (#10YearChallenge etiketindeki gibi…)
Hatırlarsınız; Sebahat Tuncel, terör örgütü PKK’nın üst düzey yöneticileriyle toplantı yaptıklarına dair ihbar doğrultusunda, 5 Kasım 2006’da İstanbul Bağcılar’da gözaltına alınmıştı. HDP Eşbaşkanı Sabahat Tuncel hakkında, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen 8 yıl 9 ay hapis cezası Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanmıştı. Tuncel, tutuklu olarak yargılanırken, 2007 yılında milletvekili seçilmiş ve tahliye edilmişti.
İşte o hareketli yıllarda Tuncer, Osman Baydemir ile bir toplantı için Stockholm’de bulunduğu esnada tekrar tutuklanması gündeme gelmişti. Türkiye’ye giriş yaptığı anda gözaltına alınmasının söz konusu olduğu o gün ben de Stockholm’de bulunuyordum. (Zira İstanbul’da avukatlık ofisim vardı ve İstanbul- Stockholm arasında adeta mekik dokuyordum.)
Tuncer hakkında böyle bir işlem yapılmasının yersiz olacağı düşüncesi ile, kendisinin bu gelişmelere tepkisini ortaya koymasına bir fırsat oluşturma arayışına girmiştim. Hemen kameramı kapıp onun toplantı için bulunduğu yere intikal etmiştim ve kendisine bu “arama- gözaltı” kararına dair düşüncelerini, duygularını sormuştum. Ve bu dolu dolu röportajı hemen Türkiye’ye internet üzerinden ulaştırmıştım. Bunu başta Cihan Haber Ajansı olmak üzere, birçok yayın kuruluşu son dakika haberi olarak geçmişti. Oluşan bu havayla birlikte, Tuncel için çıkarılan arama kararına büyük bir tepki oluşmuş, o Türkiye’ye döndüğünde –sanırım biraz da bu yayının da etkisi ile- o badireyi kolayca atlatması mümkün olmuştu.
Bana dejavu yaşatan kısma gelince:
Sebahat Tuncel’in sesini ve tepkisini duyurmak için koşturduğum o Stockholm’deki konferans salonunda yaşadığım o rahatsız edici olaylara dair.
Ben kendimi tanıtıp röportaj talebimi ilettiğimde kabul etmişti. Ben röportaja başladığımda birisi gelip arkadan oturduğum sandalyeyi çekmiş ve benim sırt üstü yere düşmeme sebep olmuştu. Bu ani düşüşüm o kadar şiddetli olmuştu ki, kafamı bir yere vurduğumdan gözüm kararmış, kendimi çok kötü hissetmiştim. Yerimden doğrulup bir yere oturduğumda, baktım karşımda Sebahat Tuncel ve yanındakiler kahkahalar ile, küçük dilleri görünür şekilde katıla katıla gülüyorlardı.
Benim niyetim, çabam ne, karşımdaki insanların tutumu ne?!
O an yüzümün cayır cayır yandığını hissetmiştim, bu yanma hissi kafamdaki acıma hissini bile bastırmıştı. Duygularımı ve üzüntümü bastırarak kendi kendimi şöyle terapi etmiştim:
“Tamam Ramazan, duygularına sahip ol. Sen buraya mağdur edilmek istenen bir insana söz hakkı sağlayabilme niyeti ile geldin. O insan/lar, buna mukabil böyle densiz tavırlar içinde olsa da sen niyetini ve istikametini bozma ve işine devam et.”
Neyse, kendimi toparlayıp mülakatımı bitirmiş ve (zaman kaybı olmasın diye) aynı saat içerisinde de röportaj görüntülerini ve metinlerini Türkiye’ye iletmiştim. Sonrasında bu görüşmenin yankılarının çok pozitif olmasını öğrenmenin huzuru ile yaşadığım bu travmayı unutmuştum.
“Unutmuştum” desem de sadece dibe gömmüşüm. Son yaşananlar noktasında tekrar hortladı.
Nitekim, bu yaşananlardan yıllar sonra avukatlıktan hakimliğe geçmiş, sonrasında Diyarbakır’da görev yapmaya başlamıştım. Kaderin cilvesi, bu sefer de karşıma HDP ile ilgili davalar gelmeye başlamıştı. Ayrıca “PKK üyeliği ve örgüt propagandası”na dair davalar da vardı.
Bütün bu yargılamalar esnasında tamamen hukuk ve adalet çerçevesinde hareket etmeye, bütün sanıkların ve tarafların haklarını gözetecek, kollayacak şekilde hareket etmeye çalışmıştım. Detayalarına girmiyorum fakat sonrasında ihraç olmuştum 11 Eylül 2015 tarihinde. Hem de yaralayıcı ithamlarla…
On yıl önce olduğu gibi yine işimi, doğru bildiğimi yapmaya çalışırken sırt üstü düşmüştüm. Yine aynısı oldu;
Empati beklediğim insanlardan sadece nefret dolu kahkahalar buldum.
MAĞDUR DAYANIŞMASINA ENGELLER…
On yıl önce de mağdur olan Kürt kesimindeki insanlar, bugün de mağdur. On yıl önce onlar hakkında soruşturma yapmış olan bazı yargı mensupları da mağdur ve içeride şu an. Ve bunlardan bir kısmı ile birlikte çalışma ve onları yakından tanıma imkanım da oldu. Görevine bağlı, işini düzgün yapmaya çalışan kimseler idi gördüklerim… Bir kısmı belki de fazla devletçi refleksle hareket ediyorlardı, biraz da o dönemler hükümetin propagandalarından etkileniyorlardı, kim bilir. Niyet okuyuculuğu yapmak istemem.
Fakat bütün bunlar yaşanırken 2002 yılından beri, 17 yıldır ülkeyi yönetenler hep aynı kimseler idi. Şu an da zaten hükümet, o faili meçhullerle anılan “JİTEM/ Derin Devlet” diye anılan güçlerle ortak hareket ediyor. Bu derin yapının da Doğu’da ne kadar kimsenin kanına girdiğini herkes bilir. (Görev yaparken de o zulüm yapılan mekanları yakından görme imkanım olmuştu.)
Evet, avukatlık yıllarımda Stockholm’e gittikçe oradaki aydınlarla, önemli simalarla da görüşürdüm. Malum, İsveç ve Stockholm bir zamanlar ülkeden ayrılmak zorunda kalmış kimselerin sığınma yeri olmuştu. Bu bağlamda Kürtlerin önemli simaları ile de görüşmüştüm. Kürtlerin önemli fikir ve sanat adamlarından Kemal Burkay bey ile mükerreren görüşmüş, yaptığım mülakatları kamuoyu ile de paylaşmıştım, geniş yankı da bulmuştu. Ayrıca eski PKKlı, itirafçı/ Jitemci Abdülkadir Aygan ile yaptığım röportajlarla da Türkiye’nin faili meçhullü karanlık yıllarına ışık tutmaya çalışmıştım, “çözüm/ açılım süreci” denilen o yıllara bir katkı babından…
Gerek kendim, gerekse de başkalarının “Kandil ile İmralı arasında sıkışıp kalmış” siyasi harekete dair yapılan anlamaya, dinlemeye dair girişimler hep havada kalmıştır. Bana yapılan gibi ya “insanın altından sandalyesini çekme”, ya “düşene gülme/ bir tekme de sen vurma” mantığı içerisinde…
Aynı kafa karışıklığı içerisindeki bu siyasi hareket, şimdi kendisini döven siyasi derin iradeye karşı tepkisini koyarken dahi başka insanların sırtına basma arayışında.. Altlarındaki sandalyesi çekilmiş, düşmüş yargı mensuplarının tepesine çıkma, “bir tekme de sen vur” telaşına girilmiş vaziyette…
Burada şöyle bir de art niyet seziyorum. Aslında herkes biliyor, mazlumlara zulmeden kimselerin aynı kimseler olduğunu; aynı ceberrut idare! Fakat özellikle bu Kürt hareketin içinde birileri, mağdurların ortak hareket etmesi halinde bu zalim yönetimin gücünün sarsılacağını, bu oyunun bozulacağını biliyor. Nasıl ki devlet bütün cemaatleri, tarikatleri, dini grupları ihmal etmeksizin içlerine sızdığı gibi, Kürtleri de hiç ihmal etmemiş. PKK-KCK/ MİT bağlantısına dair yazılanlar, çizilenler ortada… Uğur Mumcu’nun cinayetinin de bu mesele üzerine gidilmesinden olduğu çokça konuşuldu.
DEĞİŞMEYECEK TUTUM!
O yüzden de mevcut iktidarın yaptıklarını öteleyerek bütün haksızlıkları “Fetö yaptı” kolaycılığı ile izah edenleri hiç iyiniyetli olarak okumuyorum. Evet, belki o soruşturmalarda adı geçen savcıların bir kısmı şu an “Fetö’den içeride” olabilir. Zaten “Fetö” dediğiniz şey, hükümetin işine gelmeyenlerin içine doldurulduğu çok geniş bir torba. Burda akla şu soru geliyor:
Acaba içerideki o savcılar HDP’lilere, PKK’lılara karşı daha ılımlı ve olumlu yaklaşmış olsalardı, bugün yine eleştirilirler miydi? O, altımdan sandalyelerin alınmalarından, düşmelerimden, ihraçlarımdan ve kürsülerimden alınmalardan vb yaşadıklarımdan yola çıkarak diyeyim;
Şu an her mağduriyette işi ‘Fetö’ye bağlayanlar, kendilerine zulmeden zalimlere şirin görünmek, bıçağını yalayıp ondan medet ummak için: “İyi de o savcılar, hakimler neden çok daha fazla ilgili ve yardımcı davranmadılar? Daha da iyi olabilirlerdi” diyerek yine onları suçlayacaktı, yine suçlayacaktı.
Zira bizim bu topraklarda kuraldır; düşenin dostu olmaz, düşene bir tekme de sen vurursun ki düşürenin şerrinden emin olmak için.
Bütün bunları bilmeme rağmen (bana gelen mesajlarda “O insanlar bu kadar merhametsiz ve anlayışsız davrandığı halde sen niye onların haklarını savunuyorsun hala?!” diyenlere inat) bu dönemde haksızlığa uğrayan herkesin haklarını savunmaya devam edeceğim. Bu noktada tekrar hatırlatıyorum; Kışanak ve Tuncel’e verilen cezalar tamamen siyasidir ve bu karara imza atanlar ileride hukuk önünde hesap vereceklerdir.
Torunlarımızın “Demokrasi ve özgürlüklerin ağır baskı altında olduğu, adaletin pervasızca çiğnendiği o günlerde ne yapmıştın” sorusuna verecek bir cevabımız olmalı” diyen Aydın Engin’in sözüne mukabil:
“Başta Sebahat Tuncel olmak üzere, özgürlüğü için açlıkla hayatını namlunun ucuna sürenlerin yanında olmak, onların sesine ses vermeye çalıştım, fırsat buldukça daha da ötesini yapma sözünü verdim” diyebiliyorum.
[Ramazan Faruk Güzel] 4.2.2019 [TR724]
Nitekim HDP’liler olduğu kadar Hilal Nesin gibi niceleri olayın üstüne hemen atlayıp, “Fetö yaptı, onlara ceza verdi” demeye başladı. Bu psikozu kritize eden tarihçi Ayşe Hür’ün sosyal medya hesabında dediği gibi, AKP iktidarının en büyük başarısı, “17 yıldır iplerin hep başkalarının elinde olduğu hissini yaratması ve böylece her türlü sorumluluktan kurtulmasıdır. Bu “başkaları” bazen “derin devlet”, bazen “dış güçler”, bazen “takdir-i ilahi”, bazen “PKK”, bazen bu twitteki gibi “Fetö” olur.”
Evet, AKP ve Erdoğan bu illüzyonu 17 yıldır kullansa da her defasında sazan gibi buna atlayan sürüsüyle insan var!.. Peki, o dönemlerde Doğu’da görev yapmış olanlar arasında Cemaat ile gönül bağı olan yargı mensupları var mıydı, varsa onlar bu insanlara karşı gerçekten de husumetle hareket etmiş miydi, hukuksuz/ kanunsuz işler yapmış mıydı? Şu 17 yıllık AKP iktidarında Cemaat’in kadrolarının Kürt siyasiler üzerinde bir etkisi olmuş muydu?
Bunlar hep tartışılıyor şu son dönemde. Bunların arka planına göz atmadan önce şu anki gidişata bir bakalım hele.
SEÇİMLER YAKLAŞTIKÇA MARKAJ ARTIYOR
Evet, 31 Mart tarihinde gerçekleşecek olan yerel seçimlere şunun şurasında 2 ay kaldı ve iktidardaki AKP ve de ortakları MHP, BBP ve Vatan Partisi için manzara pek parlak gözükmüyor. Artık doldur boşaltlarla giden ekonomi ve ülke yönetimindeki krizler perdelenecek gibi değil.
Her gün bir partili vatandaş eline faturayı alıp feryat ediyor, pazardaki fiyatlara isyan eden vatandaşların tepkileri artık susturulacak gibi değil.
AKP ve Erdoğan öyle bir yola girdi ki, artık onlar için her seçim bir “beka sorunu” ve dolayısıyla kaybetmek gibi bir lüksleri yok. Gözyaşları ile yükselttikleri bu fildişi kule bir sarsılsa, ellerindeki her şeyi kaybetme riskleri var.
O yüzden de tam markaj halindeler. Seçimler yaklaştıkça da seçimi etkileyecek figürleri saf dışı etme ve baskılama için her yola başvuruyorlar. Bu işte de yargıyı tam bir manivela gibi kullanıyorlar.
Muhalif birçok kesimi bir şekilde dize getirmiş ve saflarına katmışken, hala karşı muhalefet yapmaya çalışan HDP’ye karşı amansız bir teyakkuz halindeler ve onlara hiç göz açtırmıyorlar. HDP’nin ve Türkiye siyasetinin artık önemli bir figürü haline gelmiş olan (ve Nobel Barış Ödülü adaylığı da olan) Selahattin Demirtaş’ı içeride tutmak için de ellerinden geleni yapıyorlar… İç hukuk kadar uluslararası hukuku da hiçe sayarak hem de! (AİHM kararı ortada.)
Bu bağlamda şimdi de Erdoğan ve Yargısı, Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada HDPli Gülten Kışanak’a üyelikten 11 yıl 3 ay, propagandadan 3 yıl, Sebahat Tuncel’e ise 9 yıl 9 ay, propagandadan 5 yıl 3 ay hapis cezası verdi.
‘DEVLETİN ÖZÜR BORCU VAR’ SAHİDEN DE!
Kışanak’ın duruşmada söylediği öyle sarsıcı ifadeler var ki, üzerine yorum yapmayı gereksiz bırakıyor:
“19 yaşında cezaevine girdim ve Esat Oktay’ın zulmüne boyun eğmedim. Yanında ayağa kalkmadığım için beni köpeğinin iki metrekarelik odasına koydu iki ay o pisliğin içinde kaldım.
Zorla okutmak istedikleri marşları okumadım askeri saç traşı olmadım diye işkenceler gördüm. Bunca olana rağmen zulmün biteceğine inandım, umudumu korudum böylece ruh sağlığımı da korudum. Bunları hiç bir yerde dile getirmedim ama yaşadıklarım suçlama olarak karşıma çıkıyor.
Bu hiç bir şekilde suç olarak karşıma çıkamaz. Diyarbakır cezaevinde o vahşetle yüzleşilmeden hiçbir sorun çözüme kavuşmaz. Bülent Arınç yaşadıklarımı kıyısından duymuş, ‘ben o kadının yerinde olsaydım dağa çıkardım’ demiş. Ama ben öyle yapmadım ayakta kaldım direndim. Yan koğuşumda bir erkek dövülerek işkence edilerek katledildi. Eşi yanımdaydı, birlikte feryadını işitiyorduk. Bu devlet bana özür borçludur ama kalkmış suç olarak önüme koyuyor, asla suç olarak kabul etmiyorum.”
12 Eylül Diyarbakır zindanı işkencelerini yaşamış Kışanak bu defa AKP faşizminin zulmünü yaşarken, bu duruma sosyal medya hesabından tepki veren onurlu bir devrimci olan Veli Saçılık’ın ifadesi ile:
“Kışanak ve Tuncel’e verilen ceza 12 Eylül zulmünün hâlâ iktidar olduğunu kanıtlar nitelikte.”
10 YIL ÖNCE, ON YIL SONRA…
Şu an halen açlık grevinde olduğu için Sebahat Tuncel, duruşmada olamamış ama buna rağmen –avukatların bütün hatırlatmalarına rağmen karara geçilmiş ve ceza verilmiş…
Aydın Engin’in tabiri ile “Bedenini namluya sürmek” zorunda kalmış, zulme tepki için açlık grevi ile hayatını dahi ortaya koymuş birisine yapılan oldu-bitti çok kötü/ art niyetli bir mizansen!
Bu kötülüğü anlamaya çalışırken, sanıkların avukatlığını yapan Cihan Aydın’ın, “Müvekkilimizin beyanlarına aynen katılıyoruz. Gerek Gültan Kışanak’ın gerek Sebahat Tuncel’in davanın soruşturma ve kovuşturmanın Fetö izi var.” sözleri şaşırttı. Bu paralelde, HDP Genel Merkezi’nin sosyal medya hesabından yaptığı şu açıklama da aynı şekilde:
“Amed halkının iradesi Gültan Kışanak ile DBP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel’e Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verilen cezalar hukuki değil siyasidir. FETÖ yargısının oluşturduğu iddianameler üzerinden verilen kararlar demokratik siyaseti tasfiyeye yöneliktir, tanımıyoruz.”
Bu yaşananlar beni 10 yıl öncesine götürdü. (#10YearChallenge etiketindeki gibi…)
Hatırlarsınız; Sebahat Tuncel, terör örgütü PKK’nın üst düzey yöneticileriyle toplantı yaptıklarına dair ihbar doğrultusunda, 5 Kasım 2006’da İstanbul Bağcılar’da gözaltına alınmıştı. HDP Eşbaşkanı Sabahat Tuncel hakkında, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen 8 yıl 9 ay hapis cezası Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanmıştı. Tuncel, tutuklu olarak yargılanırken, 2007 yılında milletvekili seçilmiş ve tahliye edilmişti.
İşte o hareketli yıllarda Tuncer, Osman Baydemir ile bir toplantı için Stockholm’de bulunduğu esnada tekrar tutuklanması gündeme gelmişti. Türkiye’ye giriş yaptığı anda gözaltına alınmasının söz konusu olduğu o gün ben de Stockholm’de bulunuyordum. (Zira İstanbul’da avukatlık ofisim vardı ve İstanbul- Stockholm arasında adeta mekik dokuyordum.)
Tuncer hakkında böyle bir işlem yapılmasının yersiz olacağı düşüncesi ile, kendisinin bu gelişmelere tepkisini ortaya koymasına bir fırsat oluşturma arayışına girmiştim. Hemen kameramı kapıp onun toplantı için bulunduğu yere intikal etmiştim ve kendisine bu “arama- gözaltı” kararına dair düşüncelerini, duygularını sormuştum. Ve bu dolu dolu röportajı hemen Türkiye’ye internet üzerinden ulaştırmıştım. Bunu başta Cihan Haber Ajansı olmak üzere, birçok yayın kuruluşu son dakika haberi olarak geçmişti. Oluşan bu havayla birlikte, Tuncel için çıkarılan arama kararına büyük bir tepki oluşmuş, o Türkiye’ye döndüğünde –sanırım biraz da bu yayının da etkisi ile- o badireyi kolayca atlatması mümkün olmuştu.
Bana dejavu yaşatan kısma gelince:
Sebahat Tuncel’in sesini ve tepkisini duyurmak için koşturduğum o Stockholm’deki konferans salonunda yaşadığım o rahatsız edici olaylara dair.
Ben kendimi tanıtıp röportaj talebimi ilettiğimde kabul etmişti. Ben röportaja başladığımda birisi gelip arkadan oturduğum sandalyeyi çekmiş ve benim sırt üstü yere düşmeme sebep olmuştu. Bu ani düşüşüm o kadar şiddetli olmuştu ki, kafamı bir yere vurduğumdan gözüm kararmış, kendimi çok kötü hissetmiştim. Yerimden doğrulup bir yere oturduğumda, baktım karşımda Sebahat Tuncel ve yanındakiler kahkahalar ile, küçük dilleri görünür şekilde katıla katıla gülüyorlardı.
Benim niyetim, çabam ne, karşımdaki insanların tutumu ne?!
O an yüzümün cayır cayır yandığını hissetmiştim, bu yanma hissi kafamdaki acıma hissini bile bastırmıştı. Duygularımı ve üzüntümü bastırarak kendi kendimi şöyle terapi etmiştim:
“Tamam Ramazan, duygularına sahip ol. Sen buraya mağdur edilmek istenen bir insana söz hakkı sağlayabilme niyeti ile geldin. O insan/lar, buna mukabil böyle densiz tavırlar içinde olsa da sen niyetini ve istikametini bozma ve işine devam et.”
Neyse, kendimi toparlayıp mülakatımı bitirmiş ve (zaman kaybı olmasın diye) aynı saat içerisinde de röportaj görüntülerini ve metinlerini Türkiye’ye iletmiştim. Sonrasında bu görüşmenin yankılarının çok pozitif olmasını öğrenmenin huzuru ile yaşadığım bu travmayı unutmuştum.
“Unutmuştum” desem de sadece dibe gömmüşüm. Son yaşananlar noktasında tekrar hortladı.
Nitekim, bu yaşananlardan yıllar sonra avukatlıktan hakimliğe geçmiş, sonrasında Diyarbakır’da görev yapmaya başlamıştım. Kaderin cilvesi, bu sefer de karşıma HDP ile ilgili davalar gelmeye başlamıştı. Ayrıca “PKK üyeliği ve örgüt propagandası”na dair davalar da vardı.
Bütün bu yargılamalar esnasında tamamen hukuk ve adalet çerçevesinde hareket etmeye, bütün sanıkların ve tarafların haklarını gözetecek, kollayacak şekilde hareket etmeye çalışmıştım. Detayalarına girmiyorum fakat sonrasında ihraç olmuştum 11 Eylül 2015 tarihinde. Hem de yaralayıcı ithamlarla…
On yıl önce olduğu gibi yine işimi, doğru bildiğimi yapmaya çalışırken sırt üstü düşmüştüm. Yine aynısı oldu;
Empati beklediğim insanlardan sadece nefret dolu kahkahalar buldum.
MAĞDUR DAYANIŞMASINA ENGELLER…
On yıl önce de mağdur olan Kürt kesimindeki insanlar, bugün de mağdur. On yıl önce onlar hakkında soruşturma yapmış olan bazı yargı mensupları da mağdur ve içeride şu an. Ve bunlardan bir kısmı ile birlikte çalışma ve onları yakından tanıma imkanım da oldu. Görevine bağlı, işini düzgün yapmaya çalışan kimseler idi gördüklerim… Bir kısmı belki de fazla devletçi refleksle hareket ediyorlardı, biraz da o dönemler hükümetin propagandalarından etkileniyorlardı, kim bilir. Niyet okuyuculuğu yapmak istemem.
Fakat bütün bunlar yaşanırken 2002 yılından beri, 17 yıldır ülkeyi yönetenler hep aynı kimseler idi. Şu an da zaten hükümet, o faili meçhullerle anılan “JİTEM/ Derin Devlet” diye anılan güçlerle ortak hareket ediyor. Bu derin yapının da Doğu’da ne kadar kimsenin kanına girdiğini herkes bilir. (Görev yaparken de o zulüm yapılan mekanları yakından görme imkanım olmuştu.)
Evet, avukatlık yıllarımda Stockholm’e gittikçe oradaki aydınlarla, önemli simalarla da görüşürdüm. Malum, İsveç ve Stockholm bir zamanlar ülkeden ayrılmak zorunda kalmış kimselerin sığınma yeri olmuştu. Bu bağlamda Kürtlerin önemli simaları ile de görüşmüştüm. Kürtlerin önemli fikir ve sanat adamlarından Kemal Burkay bey ile mükerreren görüşmüş, yaptığım mülakatları kamuoyu ile de paylaşmıştım, geniş yankı da bulmuştu. Ayrıca eski PKKlı, itirafçı/ Jitemci Abdülkadir Aygan ile yaptığım röportajlarla da Türkiye’nin faili meçhullü karanlık yıllarına ışık tutmaya çalışmıştım, “çözüm/ açılım süreci” denilen o yıllara bir katkı babından…
Gerek kendim, gerekse de başkalarının “Kandil ile İmralı arasında sıkışıp kalmış” siyasi harekete dair yapılan anlamaya, dinlemeye dair girişimler hep havada kalmıştır. Bana yapılan gibi ya “insanın altından sandalyesini çekme”, ya “düşene gülme/ bir tekme de sen vurma” mantığı içerisinde…
Aynı kafa karışıklığı içerisindeki bu siyasi hareket, şimdi kendisini döven siyasi derin iradeye karşı tepkisini koyarken dahi başka insanların sırtına basma arayışında.. Altlarındaki sandalyesi çekilmiş, düşmüş yargı mensuplarının tepesine çıkma, “bir tekme de sen vur” telaşına girilmiş vaziyette…
Burada şöyle bir de art niyet seziyorum. Aslında herkes biliyor, mazlumlara zulmeden kimselerin aynı kimseler olduğunu; aynı ceberrut idare! Fakat özellikle bu Kürt hareketin içinde birileri, mağdurların ortak hareket etmesi halinde bu zalim yönetimin gücünün sarsılacağını, bu oyunun bozulacağını biliyor. Nasıl ki devlet bütün cemaatleri, tarikatleri, dini grupları ihmal etmeksizin içlerine sızdığı gibi, Kürtleri de hiç ihmal etmemiş. PKK-KCK/ MİT bağlantısına dair yazılanlar, çizilenler ortada… Uğur Mumcu’nun cinayetinin de bu mesele üzerine gidilmesinden olduğu çokça konuşuldu.
DEĞİŞMEYECEK TUTUM!
O yüzden de mevcut iktidarın yaptıklarını öteleyerek bütün haksızlıkları “Fetö yaptı” kolaycılığı ile izah edenleri hiç iyiniyetli olarak okumuyorum. Evet, belki o soruşturmalarda adı geçen savcıların bir kısmı şu an “Fetö’den içeride” olabilir. Zaten “Fetö” dediğiniz şey, hükümetin işine gelmeyenlerin içine doldurulduğu çok geniş bir torba. Burda akla şu soru geliyor:
Acaba içerideki o savcılar HDP’lilere, PKK’lılara karşı daha ılımlı ve olumlu yaklaşmış olsalardı, bugün yine eleştirilirler miydi? O, altımdan sandalyelerin alınmalarından, düşmelerimden, ihraçlarımdan ve kürsülerimden alınmalardan vb yaşadıklarımdan yola çıkarak diyeyim;
Şu an her mağduriyette işi ‘Fetö’ye bağlayanlar, kendilerine zulmeden zalimlere şirin görünmek, bıçağını yalayıp ondan medet ummak için: “İyi de o savcılar, hakimler neden çok daha fazla ilgili ve yardımcı davranmadılar? Daha da iyi olabilirlerdi” diyerek yine onları suçlayacaktı, yine suçlayacaktı.
Zira bizim bu topraklarda kuraldır; düşenin dostu olmaz, düşene bir tekme de sen vurursun ki düşürenin şerrinden emin olmak için.
Bütün bunları bilmeme rağmen (bana gelen mesajlarda “O insanlar bu kadar merhametsiz ve anlayışsız davrandığı halde sen niye onların haklarını savunuyorsun hala?!” diyenlere inat) bu dönemde haksızlığa uğrayan herkesin haklarını savunmaya devam edeceğim. Bu noktada tekrar hatırlatıyorum; Kışanak ve Tuncel’e verilen cezalar tamamen siyasidir ve bu karara imza atanlar ileride hukuk önünde hesap vereceklerdir.
Torunlarımızın “Demokrasi ve özgürlüklerin ağır baskı altında olduğu, adaletin pervasızca çiğnendiği o günlerde ne yapmıştın” sorusuna verecek bir cevabımız olmalı” diyen Aydın Engin’in sözüne mukabil:
“Başta Sebahat Tuncel olmak üzere, özgürlüğü için açlıkla hayatını namlunun ucuna sürenlerin yanında olmak, onların sesine ses vermeye çalıştım, fırsat buldukça daha da ötesini yapma sözünü verdim” diyebiliyorum.
[Ramazan Faruk Güzel] 4.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Hukuk mu zorbalık mı? [Nurullah Albayrak]
Hukukçu oldukları zannedilen kişilerin “örgüt talimatıyla hareket ederek hamile kalmak”, “örgütsel tavırla atılı suçu inkâra yönelik beyanlarda bulunmak” şeklinde suçlar icat ettikleri ve uydurdukları bu suçlarları gerekçe göstererek hamile kadınları nasıl tutukladıkları ileride ibretle anlatılacak.
Yırtıcı hayvanların dahi yavrularına gösterdiği merhameti göstermeyen bu insanların, hamile kadınları özgürlüklerinden yoksun bırakarak kelepçeli olarak doğumhaneye gönderdiği, yeni doğum yapmış kadınları bir günlük bebekleriyle apar topar tekrar cezaevine götürdükleri anlatılacak. Cezaevine acımasızca gönderilen yeni doğmuş bu bebeklerin annelerinin suçlarının ‘öğretmenlik’ olduğu anlatıldığında ise bu kararları verenlerin hukukçulukları da insanlıkları da sorgulanacak.
Hamileliğin doğasından kaynaklanan zorluklar ve özgür bir hamilenin yaşamını sürdürürken karşılaştığı zorluklar dikkate alındığında, hamile bir kadının cezaevinde tutulması ve yeni doğum yapmasına rağmen bebeğiyle birlikte cezaevinde tutulmaya devam etmesi, hem hukuki kriterlere hem de vicdani kıstaslara göre insanlık dışı muamele oluşturur. Bu nedenledir ki, Ceza İnfaz Kanunu m. 16/ 4 ile 116. maddeleri hamile ve yeni doğum yapmış kadınların cezaevinde tutulmasını yasaklamıştır.
Hamile bir kadının normal şartlar altında kendi evinde dahi günlük yaşamını sürdürmesinin zorlukları ortada iken, olması gereken tutuklu sayısından üç katı insanın bulunduğu uygunsuz bir ortamda tutulmaya zorlanması, hamileliğin ağır şartları ile cezaevi şartları ve yeni doğum yapmış bir kadının bebeği ile birlikte aynı ortamda tutulmasının izahı yoktur.
Yasal gerçeklere rağmen hamile kadın ve bebeklere yapılan bu hukuksuzluklar unutulmaz.
Tamamı temel bir hakkın kapsamında olan faaliyetleri suç olarak gösteren hiçbir ceza kanunu hükmü yoktur. Suç olarak gösterilen faaliyetlerin tamamı, YASAL olup, gerçek anlamda delil olmadığı için, terör örgütü üyeliği suçlamasına sadece bahane olarak gösterilebilmekte. Bahane olarak gösterilen bu suçlar vicdanen rahatlatmadığı için olsa gerek, ‘evet suçluyum, suçu kabul ediyorum’ dedirtmek için hamile kadınları tehdit etmeyi hukuk zannediyorlar.
Eğer söz konusu faaliyetler suç ise herkes için suç, değilse hiç kimse için suç olmamalıdır. Başta Cumhurbaşkanı, Başbakan ve birçok bakanla birlikte AKP milletvekili veya mensubu, suç olarak gösterilen tüm faaliyetlere katılmış veya iştirak etmiştir. Birçok hâkim ve savcı çocuklarını bahse konu okullarda okutmuş ve AKP mensupları da Bank Asya’ya para yatırmış veya benzeri faaliyetlere katılmışlar, ABD’de Sayın Fethullah Gülen’i dahil, yurt dışındaki okulları da ziyaret etmişlerdir. Eğer bu eylemler suç oluşturmakta ise herkes için suçtur; suç değilse hiç kimse için suç değildir.
Tabi ki bu eylemler suç değil ve bunlar gerekçe gösterilerek de kimse suçlanamaz. Hukukun gereği budur. Bunun dışında yapılan her hareket hukuk değil sadece yapılacak hukuksuzluğa bahane olur.
Dönemin hukukçuları tarafından, siyasi iktidarın muhalifi olarak görülen herkes, “suçlu” olarak kabul edilmekte, hukuki anlamda tedbir olması gereken tutuklamayı da “bir ceza” olarak kullanmakta. Bunun sonucu olarak da masum insanlar, hamile kadınlar kendisini suçlayıcı beyanda bulunmadığı için cezalandırılmaktadır.
Hukukçu oldukları düşünülen bu kişiler bilmese de, adil yargılanma hakkının en temel güvencelerinden biri, hiç kimsenin kendisini suçlamaya zorlanamayacağı ilkesidir. Bir kişinin suçlu olduğunu iddia eden kimse, suçlu olduğunu ispat yükü de ona aittir. Elde hiçbir delil olmadan suçlanan kadınları, bebekleriyle cezaevine gönderme tehdidinde bulunarak kendilerini suçlamalarını istemek, hukuk değil zorbalıktır.
Kötüler, tek bildikleri şey olan kötülüğü yapmaya devam edecek. İyi olduğuna inanan ve yapılanların yanlışlığına inanan kişilere düşen de, haksızlığı ve hukuksuzluğu durdurmak, haksızlığın faillerinin hukuk ve vicdanlarda mahkum olması için çalışmak, yaşanan tüm bu haksızlığı en azından anlatmak olmalı.
[Nurullah Albayrak] 4.2.2019 [TR724]
Yırtıcı hayvanların dahi yavrularına gösterdiği merhameti göstermeyen bu insanların, hamile kadınları özgürlüklerinden yoksun bırakarak kelepçeli olarak doğumhaneye gönderdiği, yeni doğum yapmış kadınları bir günlük bebekleriyle apar topar tekrar cezaevine götürdükleri anlatılacak. Cezaevine acımasızca gönderilen yeni doğmuş bu bebeklerin annelerinin suçlarının ‘öğretmenlik’ olduğu anlatıldığında ise bu kararları verenlerin hukukçulukları da insanlıkları da sorgulanacak.
Hamileliğin doğasından kaynaklanan zorluklar ve özgür bir hamilenin yaşamını sürdürürken karşılaştığı zorluklar dikkate alındığında, hamile bir kadının cezaevinde tutulması ve yeni doğum yapmasına rağmen bebeğiyle birlikte cezaevinde tutulmaya devam etmesi, hem hukuki kriterlere hem de vicdani kıstaslara göre insanlık dışı muamele oluşturur. Bu nedenledir ki, Ceza İnfaz Kanunu m. 16/ 4 ile 116. maddeleri hamile ve yeni doğum yapmış kadınların cezaevinde tutulmasını yasaklamıştır.
Hamile bir kadının normal şartlar altında kendi evinde dahi günlük yaşamını sürdürmesinin zorlukları ortada iken, olması gereken tutuklu sayısından üç katı insanın bulunduğu uygunsuz bir ortamda tutulmaya zorlanması, hamileliğin ağır şartları ile cezaevi şartları ve yeni doğum yapmış bir kadının bebeği ile birlikte aynı ortamda tutulmasının izahı yoktur.
Yasal gerçeklere rağmen hamile kadın ve bebeklere yapılan bu hukuksuzluklar unutulmaz.
Tamamı temel bir hakkın kapsamında olan faaliyetleri suç olarak gösteren hiçbir ceza kanunu hükmü yoktur. Suç olarak gösterilen faaliyetlerin tamamı, YASAL olup, gerçek anlamda delil olmadığı için, terör örgütü üyeliği suçlamasına sadece bahane olarak gösterilebilmekte. Bahane olarak gösterilen bu suçlar vicdanen rahatlatmadığı için olsa gerek, ‘evet suçluyum, suçu kabul ediyorum’ dedirtmek için hamile kadınları tehdit etmeyi hukuk zannediyorlar.
Eğer söz konusu faaliyetler suç ise herkes için suç, değilse hiç kimse için suç olmamalıdır. Başta Cumhurbaşkanı, Başbakan ve birçok bakanla birlikte AKP milletvekili veya mensubu, suç olarak gösterilen tüm faaliyetlere katılmış veya iştirak etmiştir. Birçok hâkim ve savcı çocuklarını bahse konu okullarda okutmuş ve AKP mensupları da Bank Asya’ya para yatırmış veya benzeri faaliyetlere katılmışlar, ABD’de Sayın Fethullah Gülen’i dahil, yurt dışındaki okulları da ziyaret etmişlerdir. Eğer bu eylemler suç oluşturmakta ise herkes için suçtur; suç değilse hiç kimse için suç değildir.
Tabi ki bu eylemler suç değil ve bunlar gerekçe gösterilerek de kimse suçlanamaz. Hukukun gereği budur. Bunun dışında yapılan her hareket hukuk değil sadece yapılacak hukuksuzluğa bahane olur.
Dönemin hukukçuları tarafından, siyasi iktidarın muhalifi olarak görülen herkes, “suçlu” olarak kabul edilmekte, hukuki anlamda tedbir olması gereken tutuklamayı da “bir ceza” olarak kullanmakta. Bunun sonucu olarak da masum insanlar, hamile kadınlar kendisini suçlayıcı beyanda bulunmadığı için cezalandırılmaktadır.
Hukukçu oldukları düşünülen bu kişiler bilmese de, adil yargılanma hakkının en temel güvencelerinden biri, hiç kimsenin kendisini suçlamaya zorlanamayacağı ilkesidir. Bir kişinin suçlu olduğunu iddia eden kimse, suçlu olduğunu ispat yükü de ona aittir. Elde hiçbir delil olmadan suçlanan kadınları, bebekleriyle cezaevine gönderme tehdidinde bulunarak kendilerini suçlamalarını istemek, hukuk değil zorbalıktır.
Kötüler, tek bildikleri şey olan kötülüğü yapmaya devam edecek. İyi olduğuna inanan ve yapılanların yanlışlığına inanan kişilere düşen de, haksızlığı ve hukuksuzluğu durdurmak, haksızlığın faillerinin hukuk ve vicdanlarda mahkum olması için çalışmak, yaşanan tüm bu haksızlığı en azından anlatmak olmalı.
[Nurullah Albayrak] 4.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Nurullah Albayrak
City, gençleri oynatmadan milyonlara satıyor [Hasan Cücük]
Manchester City, 2008’de Arap sermayesini arkasına aldıktan sonra muazzam bir maddi güce sahip oldu. Kısa sürede transfer piyasasının önemli aktörlerinden biri olan City, on milyonlarca Euro’yu gözünü kırpmadan harcadı. Kadrosu yıldızlar topluluğu olan Manchester City’nin önemli bir başarısı da kadrosunda yer bulamayan genç oyuncuları hatırı sayılır bir rakama satması oldu.
İspanya La Liga takımlarından Real Valladolid formasını kiralık olarak giyen Enes Ünal’ın Bursaspor’la başladığı yolculuğunda bir sonraki durağı Manchester City olmuştu. Temmuz 2015’te City’ye 4,4 milyon Euro karşılığında giden Enes Ünal, İngiliz kulübünün formasını hiç giymeden kiralık olarak gönderildi. Genk, NAC Breda ve Twente formalarını kiralık olarak giyen Enes Ünal, gösterdiği performansla birçok takımın transfer listesine giriyordu. Hala City kadrosunda oynayacak kaliteye ulaşamayan Enes Ünal, bir kez bile İngiliz kulübünün formasını giymeden Temmuz 2017’de 14 milyon Euro bedelle Villerreal’e satıldı. 2 yıl önce 4,4 milyon Euro’ya alıp, hiç oynatmadığı Enes Ünal’dan City’nin kazancı tam 9,4 milyon Euro oluyordu.
City’nin oynatmadan veya çok az forma giydikten sattığı oyuncular Enes Ünal’la sınırlı değil. Liste oldukça kabarık. Manchester City’nin en yüksek ücrete sattığı isim Nijeryalı Kelechi Iheanacho oldu. 22 yaşındaki Kelechi’nin City ile yolu 2014’te U18 takımıyla kesisti. Temmuz 2015’te A takım kadrosuna alınan Nijeryalı oyuncu 20 maçta ilk 11’de forma buldu. Yıldızlar topluluğu kadroda yer bulma sıkıntısı yaşayan Kelechi sezon başında 27,7 milyon Euro bedelle Leicester City yolunu tuttu.
Malaga alt yapısından yetişen Brahim Diaz, henüz 15 yaşındayken 350 bin Euro karşılığında Manchester City’nin genç takımı kadrosunda kendini buldu. Ocak 2018’de City’nin A takım kadrosunda yer bulmaya başlayan Diaz sadece 4 maçta forma giydi. A takıma yükseldikten tam bir yıl sonra City ile yollarını ayıran Brahim Diaz, Real Madrid yolunu tutarken, 19 yaşındaki genç oyuncu için ödenen rakam 17 milyon Euro oluyordu.
23 yaşındaki Angus Gunn’un Manchester City günleri 2011’de başladı. 300 bin Euro bedelle Norwich’ten transfer edilen Gunn, 2016’da A takım kadrosunda yer buldu. Ancak hiç oynama şansı bulmadan altyapısından yetiştiği Norwich’e kiralandı. Sezon başında 11,3 milyon Euro karşılığında Southampton yolunu tuttu. Tıpkı Enes Ünal gibi, City formasını hiç giymeden satılan isimlerden biri oldu.
[Hasan Cücük] 4.2.2019 [Tr724]
İspanya La Liga takımlarından Real Valladolid formasını kiralık olarak giyen Enes Ünal’ın Bursaspor’la başladığı yolculuğunda bir sonraki durağı Manchester City olmuştu. Temmuz 2015’te City’ye 4,4 milyon Euro karşılığında giden Enes Ünal, İngiliz kulübünün formasını hiç giymeden kiralık olarak gönderildi. Genk, NAC Breda ve Twente formalarını kiralık olarak giyen Enes Ünal, gösterdiği performansla birçok takımın transfer listesine giriyordu. Hala City kadrosunda oynayacak kaliteye ulaşamayan Enes Ünal, bir kez bile İngiliz kulübünün formasını giymeden Temmuz 2017’de 14 milyon Euro bedelle Villerreal’e satıldı. 2 yıl önce 4,4 milyon Euro’ya alıp, hiç oynatmadığı Enes Ünal’dan City’nin kazancı tam 9,4 milyon Euro oluyordu.
City’nin oynatmadan veya çok az forma giydikten sattığı oyuncular Enes Ünal’la sınırlı değil. Liste oldukça kabarık. Manchester City’nin en yüksek ücrete sattığı isim Nijeryalı Kelechi Iheanacho oldu. 22 yaşındaki Kelechi’nin City ile yolu 2014’te U18 takımıyla kesisti. Temmuz 2015’te A takım kadrosuna alınan Nijeryalı oyuncu 20 maçta ilk 11’de forma buldu. Yıldızlar topluluğu kadroda yer bulma sıkıntısı yaşayan Kelechi sezon başında 27,7 milyon Euro bedelle Leicester City yolunu tuttu.
Malaga alt yapısından yetişen Brahim Diaz, henüz 15 yaşındayken 350 bin Euro karşılığında Manchester City’nin genç takımı kadrosunda kendini buldu. Ocak 2018’de City’nin A takım kadrosunda yer bulmaya başlayan Diaz sadece 4 maçta forma giydi. A takıma yükseldikten tam bir yıl sonra City ile yollarını ayıran Brahim Diaz, Real Madrid yolunu tutarken, 19 yaşındaki genç oyuncu için ödenen rakam 17 milyon Euro oluyordu.
23 yaşındaki Angus Gunn’un Manchester City günleri 2011’de başladı. 300 bin Euro bedelle Norwich’ten transfer edilen Gunn, 2016’da A takım kadrosunda yer buldu. Ancak hiç oynama şansı bulmadan altyapısından yetiştiği Norwich’e kiralandı. Sezon başında 11,3 milyon Euro karşılığında Southampton yolunu tuttu. Tıpkı Enes Ünal gibi, City formasını hiç giymeden satılan isimlerden biri oldu.
[Hasan Cücük] 4.2.2019 [Tr724]
Sizi külahımla tanıştırayım bayım [Hakan Zafer]
Daha önemli bulmak, diğerlerinden vazgeçmek midir?
Diyelim öyle; listede alta yazdıklarınız, hemen başkasının mı olur?
“En önemli” bulmamak, neden gaspın faturasını ödetmek gibi bir intikamla insanı karşı karşıya getirir?
Dikkatli kimseler için bunlar hep mesele.
Biri, başını kaldırmış, gözünü, bastığı ince ipten çekerek, ayağını izleyen telaşlı cambaz titremesinden kurtularak düz yürümeyi tercih etmişse, “düşüp ölmüş” de dünyalığını geride bırakmış olur mu hiç?
Babasının bostanı muamelesi yaptığı dünyayı size dar eden sahiplenicilerin, hem orayı hem burayı, ihmal etmeden yaşayamazmışsınız gibi mübahlaştırıcı bir yargıları var. Fare üfürüğü gibi, size, “Sen uğraşma, bize bırak bu süfli işleri.” demelerinin ne kadar hoşunuza gittiğini, hatta kendinizi ulvi hissettirdiğini fark ederlerse daha da azabilirler. Hükmü terk etmişsiniz de boru öttürmek onlara kalmış gibi yabancılık hissine kapılmışsanız, geçmiş olsun, kulağı çoktan kemirmişlerdir.
Bu bostancıların,
gidişata göre kıstas değiştirmek,
sınırı, kolunun uzandığı kadarıyla çizmek,
dışında kalanı bir utanca mecbur etmek,
istediğini teslim etmeyene, ayarını yitirmiş ağzında biriktirdiğini tükürmek gibi, zapt etmesi marifet huyları da olur. Her türlü kabahatini bastıran özgürlük naraları atıp, türlü türlü cebri başkasına layık görmeyi meziyet kabul edişleri yok mu, dayanabilirseniz ayrı seyirlik.
Bu sınırcılardan başka bir de mutlu tayfa var. Diğerlerinin sınırları dışında kalıyorlar ama bakmayın, pek farkları yok. Onlar da kendi kolları yettiği kadar sınır çizmekten öte iş yapmıyorlar. Sırf inanıyorlar diye, her kabahati din, dava boyasına batırıp satar, alıcı da bulurlar. Yalandan yere mutlu gözükerek bir ideale kahramanlık yapmalarının, çoğu zaman onları dava adamı, adanmış insan kılığına soktuğunu düşünürler. Başkasını özel hissettirmekle, daha doğrusu özel hissettirilmekle girdikleri türlü şekli, mutluluk; bunu da gayret bilirler.
Olur ya bir gün, çizip sahiplendiği alan dışındakilerin çokluğundan, nasıl katı inandıklarını anlayabileceğiniz bu iki tip insanla karşılaşırsanız, “aha şuraya bir külah bırakıyorum, kendisine dilediğiniz tantanayla anlatabilirsiniz” deyip, efendi efendi uzaklaşmaktan başkaca alternatifiniz gözükmüyor ama Allah da Kerim…
[Hakan Zafer] 4.2.2019 [TR724]
Diyelim öyle; listede alta yazdıklarınız, hemen başkasının mı olur?
“En önemli” bulmamak, neden gaspın faturasını ödetmek gibi bir intikamla insanı karşı karşıya getirir?
Dikkatli kimseler için bunlar hep mesele.
Biri, başını kaldırmış, gözünü, bastığı ince ipten çekerek, ayağını izleyen telaşlı cambaz titremesinden kurtularak düz yürümeyi tercih etmişse, “düşüp ölmüş” de dünyalığını geride bırakmış olur mu hiç?
Babasının bostanı muamelesi yaptığı dünyayı size dar eden sahiplenicilerin, hem orayı hem burayı, ihmal etmeden yaşayamazmışsınız gibi mübahlaştırıcı bir yargıları var. Fare üfürüğü gibi, size, “Sen uğraşma, bize bırak bu süfli işleri.” demelerinin ne kadar hoşunuza gittiğini, hatta kendinizi ulvi hissettirdiğini fark ederlerse daha da azabilirler. Hükmü terk etmişsiniz de boru öttürmek onlara kalmış gibi yabancılık hissine kapılmışsanız, geçmiş olsun, kulağı çoktan kemirmişlerdir.
Bu bostancıların,
gidişata göre kıstas değiştirmek,
sınırı, kolunun uzandığı kadarıyla çizmek,
dışında kalanı bir utanca mecbur etmek,
istediğini teslim etmeyene, ayarını yitirmiş ağzında biriktirdiğini tükürmek gibi, zapt etmesi marifet huyları da olur. Her türlü kabahatini bastıran özgürlük naraları atıp, türlü türlü cebri başkasına layık görmeyi meziyet kabul edişleri yok mu, dayanabilirseniz ayrı seyirlik.
Bu sınırcılardan başka bir de mutlu tayfa var. Diğerlerinin sınırları dışında kalıyorlar ama bakmayın, pek farkları yok. Onlar da kendi kolları yettiği kadar sınır çizmekten öte iş yapmıyorlar. Sırf inanıyorlar diye, her kabahati din, dava boyasına batırıp satar, alıcı da bulurlar. Yalandan yere mutlu gözükerek bir ideale kahramanlık yapmalarının, çoğu zaman onları dava adamı, adanmış insan kılığına soktuğunu düşünürler. Başkasını özel hissettirmekle, daha doğrusu özel hissettirilmekle girdikleri türlü şekli, mutluluk; bunu da gayret bilirler.
Olur ya bir gün, çizip sahiplendiği alan dışındakilerin çokluğundan, nasıl katı inandıklarını anlayabileceğiniz bu iki tip insanla karşılaşırsanız, “aha şuraya bir külah bırakıyorum, kendisine dilediğiniz tantanayla anlatabilirsiniz” deyip, efendi efendi uzaklaşmaktan başkaca alternatifiniz gözükmüyor ama Allah da Kerim…
[Hakan Zafer] 4.2.2019 [TR724]
Yarasa Tayyip! [Bülent Korucu]
Karar gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren’in başı TV5’te katıldığı televizyon programında kullandığı ifadeler yüzünden derde girdi. Yıldıray Oğur’un sunduğu Medya Analiz programına konuk olan Taşgetiren, bugünkü baskıyı geçmiş darbe dönemleriyle kıyasladı ve “12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat döneminde yazdım, kendimi bu zamandaki kadar kısıtlı bir duygu içinde görmedim” dedi. Kıyamet bu sözlerden sonra koptu. Yumuşatmak için olağanüstü çaba sarfedildiği belli sözlerden dolayı, yandaş medya ve sosyal medya trolleri Taşgetiren’i bombardımana tutuyor.
Hangi tarafın haklı olduğunu anlamak için basit bir test yapabiliriz. Herhangi biri Cumhurbaşkanı Erdoğan için ‘Yarasa Tayyip’ ifadesini kullansın; gazeteler de bunu yazsın! Olmaz mı? O halde iddiayı kaybettiniz. Hatırlayın dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, 1997’de 8 yıllık eğitim ve imam hatip liseleri bağlamında kullandığı “bizim getirdiğimiz ışıktan rahatsız oluyorlar” sözleriyle yarasa imasında bulunmuştu. Haklı olarak hem RP/FP milletvekilleri Meclis düzleminde hem de pek çok gazeteci köşelerinde bunu eleştiren çıkışlar yaptı. Başbakan Yılmaz uzun süre ‘Yarasa Mesut’ diye anıldı.
Taşgetiren’in kırk derenin suyu ile sulandırdığı “kendimi bu zamandaki kadar kısıtlı bir duygu içinde görmedim” cümlesi üzerine linç kampanyası yapanlar, aslında 28 Şubat’tan daha ağır baskı ortamında olunduğunun delili. ‘O günlerde senin niye başına iş gelmedi?’ türünden bel altı vuruşlar ve darbeci imaları gırla gidiyor. Umarım özgür olduğunu itiraf ettirmek için cezaevine atmazlar!
ILICAK’IN BAŞINA GELENLER
Mukayese için kullanacağımız başka örnek olaylar da var. Nazlı Ilıcak’ın yaşadıkları başlı başına yeter. 28 Şubat’la yalınkılıç mücadele eden, Andıç Skandalı’nı ortaya çıkaran gazeteci, 74 yaşından sonra 30 aydır cezaevinde ve mahkumiyetler peşpeşe geliyor. Başı açık bir kadın olarak hakkını savunduğu başörtülü Merve Kavakçı maaile devlet kademelerinde ama Ilıcak’a zincir zincir üstüne. Kavakçı ve diğer başörtülüler suspus!
Kavakçı başka bir açıdan daha turnusol görevi görüyor. Savcı Nuh Mete Yüksel’in Kavakçı’yı evinde gözaltına alma girişimi ters tepmiş, tepkiler üzerine eli boş dönmek zorunda kalmıştı. Meclis’te Kavakçı’nın yemin etmesini haksız yere engelleyen Bülent Ecevit bile şu açıklamayı yapmıştı: ‘‘Ben şimdiye kadar yargının işlerine hiç karışmadım ve karışmayı doğru bulmam. Ama dün gece Sayın Merve Kavakçı’nın evinin önünde çıkan olay beni son derece üzdü. Eminim ki kamuoyunu da üzmüştür. Biz Merve Kavakçı olayını Meclis çatısı altında çözdük. Artık daha fazla üstüne yürümenin, hele gece geç saatlerde polislerle kapısına dayanmanın, gece geç vakit bir hanımı gözaltına almaya çalışmanın, hele bu gözaltı işlemini bizzat Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel’in üstlenmiş olmasını son derece yadırgadığımı belirtmek isterim. Sayın Merve Kavakçı yurtdışına çıkacaksa da, onda da hiç mahsur görmem.’’ Bugün başörtülü kadınların evini kar maskeli polisler basıyor, 743 bebek annesiyle birlikte tutuklu. Kanunun açık emrine rağmen hamile kadınlar cezaevinde ve doğumuna refakatçi bile alınmıyor. Kavakçının aksine normal yollardan değil, ölümü göze alarak bir kısmı da çocuklarıyla birlikte ölerek yurt dışına çıkmaya çalışıyor.
Hâlâ ikna olmadıysanız; Erdoğan’la Selahattin Demirtaş’ın yargılanma ve cezaevi şartlarını kıyaslayın. Dört aylık mahkumiyetini beş yıldızlı tatil ve parti kurma kampına çeviren Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’de Demirtaş ve pek çok yurttaş mahkemeye çıkana kadar onun beş katı kadar tutuklu kalıyor. Tecrit ve işkence de cabası.
Bir istatistik de üniversitelerden. 1997-2000 arasında, YÖK tarafından Kılık Kıyafet Yönetmeliği’ne uymadıkları gerekçesiyle 139 kişi kamu görevinden çıkarıldı. Belediyeler başta olmak üzere her yerde sorunsuz iş bulabildiler. Çocuklarının eğitiminde herhangi bir sorunla karşılaşmadılar.
15 Temmuz’dan bu yana 15 üniversite kapanmış, çoğu devlet üniversitelerinden 8863 öğretim görevlisi işinden olmuş. İş bulamıyorlar, (sadece doktorlar 75 ile 125 bin lira haraç ödeyerek özel sektörde çalışma hakkı elde ediyor) yurt dışına çıkamıyorlar, birinci derece yakınları iş bulamıyor, haklarında onlarca yıl hapis cezasına hükmedildi.
Daha sayalım mı!
[Bülent Korucu] 4.2.2019 [TR724]
Hangi tarafın haklı olduğunu anlamak için basit bir test yapabiliriz. Herhangi biri Cumhurbaşkanı Erdoğan için ‘Yarasa Tayyip’ ifadesini kullansın; gazeteler de bunu yazsın! Olmaz mı? O halde iddiayı kaybettiniz. Hatırlayın dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, 1997’de 8 yıllık eğitim ve imam hatip liseleri bağlamında kullandığı “bizim getirdiğimiz ışıktan rahatsız oluyorlar” sözleriyle yarasa imasında bulunmuştu. Haklı olarak hem RP/FP milletvekilleri Meclis düzleminde hem de pek çok gazeteci köşelerinde bunu eleştiren çıkışlar yaptı. Başbakan Yılmaz uzun süre ‘Yarasa Mesut’ diye anıldı.
Taşgetiren’in kırk derenin suyu ile sulandırdığı “kendimi bu zamandaki kadar kısıtlı bir duygu içinde görmedim” cümlesi üzerine linç kampanyası yapanlar, aslında 28 Şubat’tan daha ağır baskı ortamında olunduğunun delili. ‘O günlerde senin niye başına iş gelmedi?’ türünden bel altı vuruşlar ve darbeci imaları gırla gidiyor. Umarım özgür olduğunu itiraf ettirmek için cezaevine atmazlar!
ILICAK’IN BAŞINA GELENLER
Mukayese için kullanacağımız başka örnek olaylar da var. Nazlı Ilıcak’ın yaşadıkları başlı başına yeter. 28 Şubat’la yalınkılıç mücadele eden, Andıç Skandalı’nı ortaya çıkaran gazeteci, 74 yaşından sonra 30 aydır cezaevinde ve mahkumiyetler peşpeşe geliyor. Başı açık bir kadın olarak hakkını savunduğu başörtülü Merve Kavakçı maaile devlet kademelerinde ama Ilıcak’a zincir zincir üstüne. Kavakçı ve diğer başörtülüler suspus!
Kavakçı başka bir açıdan daha turnusol görevi görüyor. Savcı Nuh Mete Yüksel’in Kavakçı’yı evinde gözaltına alma girişimi ters tepmiş, tepkiler üzerine eli boş dönmek zorunda kalmıştı. Meclis’te Kavakçı’nın yemin etmesini haksız yere engelleyen Bülent Ecevit bile şu açıklamayı yapmıştı: ‘‘Ben şimdiye kadar yargının işlerine hiç karışmadım ve karışmayı doğru bulmam. Ama dün gece Sayın Merve Kavakçı’nın evinin önünde çıkan olay beni son derece üzdü. Eminim ki kamuoyunu da üzmüştür. Biz Merve Kavakçı olayını Meclis çatısı altında çözdük. Artık daha fazla üstüne yürümenin, hele gece geç saatlerde polislerle kapısına dayanmanın, gece geç vakit bir hanımı gözaltına almaya çalışmanın, hele bu gözaltı işlemini bizzat Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel’in üstlenmiş olmasını son derece yadırgadığımı belirtmek isterim. Sayın Merve Kavakçı yurtdışına çıkacaksa da, onda da hiç mahsur görmem.’’ Bugün başörtülü kadınların evini kar maskeli polisler basıyor, 743 bebek annesiyle birlikte tutuklu. Kanunun açık emrine rağmen hamile kadınlar cezaevinde ve doğumuna refakatçi bile alınmıyor. Kavakçının aksine normal yollardan değil, ölümü göze alarak bir kısmı da çocuklarıyla birlikte ölerek yurt dışına çıkmaya çalışıyor.
Hâlâ ikna olmadıysanız; Erdoğan’la Selahattin Demirtaş’ın yargılanma ve cezaevi şartlarını kıyaslayın. Dört aylık mahkumiyetini beş yıldızlı tatil ve parti kurma kampına çeviren Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’de Demirtaş ve pek çok yurttaş mahkemeye çıkana kadar onun beş katı kadar tutuklu kalıyor. Tecrit ve işkence de cabası.
Bir istatistik de üniversitelerden. 1997-2000 arasında, YÖK tarafından Kılık Kıyafet Yönetmeliği’ne uymadıkları gerekçesiyle 139 kişi kamu görevinden çıkarıldı. Belediyeler başta olmak üzere her yerde sorunsuz iş bulabildiler. Çocuklarının eğitiminde herhangi bir sorunla karşılaşmadılar.
15 Temmuz’dan bu yana 15 üniversite kapanmış, çoğu devlet üniversitelerinden 8863 öğretim görevlisi işinden olmuş. İş bulamıyorlar, (sadece doktorlar 75 ile 125 bin lira haraç ödeyerek özel sektörde çalışma hakkı elde ediyor) yurt dışına çıkamıyorlar, birinci derece yakınları iş bulamıyor, haklarında onlarca yıl hapis cezasına hükmedildi.
Daha sayalım mı!
[Bülent Korucu] 4.2.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
