Dini kaynaklardan; ayet ve hadislerden mümkün olduğunca uzak bir zeminde, tamamen içime seyahat ederek yazmaya çalışacağım bugün.
Sade bir Müslümanın kendiyle hasbihali de diyebilirsiniz buna. Her an patlamaya hazır volkanlar gibi fokurdayan çalkantılı iç yakarışlarını, ufak bir basınç değişimiyle içindeki yağmur damlalarını boşaltmaya hazır duygu bulutlarını, dibi hiç görünmeyecekmiş hissi veren en derin his mağaralarını, sonu olmayan uzay boşluğunda ney çalıyormuşçasına duygusal iç geçirişlerini ve hüzünlü kalbinin sahillerine çarpan en latif hikmet dalgalarını ve o uğurdaki arayışlarını ve iç sorgulamalarının izlerini bulacaksınız bu yazıda.
Sorunların, zulumlerin, haksızlıkların, iftiraların ve mağduriyetlerin tıpkı ani ve yıkıcı bir deprem ardından gelen Tsunami gibi büyük bir hız ve İsrafilvari ürkütücü bir sesle üzerimize geldiği, duygu-düşünce ve ümit sahillerimizi tarumar ettiği böyle talihsiz bir dönemde, ben nazarımı o vahşi dalgaların çok ötesine taşımakta buluyorum çareyi; büyük bir sabır ve sığınmışlık haleti ruhiyesiyle…
Hikmet okyanusunun en ücra köşelerinde, neredeyse irfan dürbünlerinin ve uydularının bile göremeyeceği kadar küçük bir tevekkül adasında, dua sahillerinde, sabır kumları üzerinde yürürken, kıyıya vuran latif rahmet dalgalarının ayağımı okşadığı, Meltem rüzgarlarının suratıma çarpıp içime huzur doldurduğu uzak iklimlerde arıyorum huzuru. Kimbilir, “Kalbin Zümrüt Tepeleri’’ böyle bir yerdir belkide Issız, sakin; ama hikmet ve sevgi dolu…
Allah için sevmek…
Evet! İnsanın kalbinin derinliklerinde bulabileceği en değerli hazine; iman ateşini daim kılan, hayata değer katan ve kulluğun en zirve noktası Allah’ı gerçek manasıyla sevmek ise şayet; o ufka ulaşabilmemizi sağlayan en değerli kabiliyet de sanırım ‘Allah için sevebilmek’ olmalı. Yunus’un dizelerinde dile getirdiği, ‘’Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü’’ sözünün bile bir adım ötesine geçen bir hal benim tarif edemediğim bu duygu. Allah sevgisiyle öyle yakınlaşabilmeli ki insan, ‘’ötürü’’ kelimesi gibi sanki bir şart, bir tolere etme hali bile barındıramayacak derecede yaradılanla ve yarattıklarıyla bütünleşebilmeli insan ve hak, adalet, hakikat latifelerini bu sevgi kaynağıyla besleyebilmeli.
Etrafıma ve yaşanan hadiselere bakıyorum. Zalimlerin zulmünden korkup başkalarına hakaret eden, onların laflarını tekrar ederek kendine güven alanı açtığını düşünen, mazlumları terkeden, ispiyonlayan, mağduriyetlerini izleyen, hatta ‘’oh olmuş!’’ diyen bilumum insanların hallerini; gelecek endişesiyle, çıkar duygusuyla ve farklı farklı beklentilerle bu zulumlere doğrudan veya dolaylı olarak destek olanlara bakıyorum. Sonra, korkuya kapılıp ‘ben farklıyım’ veya ‘ben artık onlardan değilim’ deme telaşına düşenlere; kah kendi iç boşluklarının üzerini kapama, kah vicdanlarını bastırma, kah egolarını tatmin etme, kah güç karşısında sağlam ve dik duramayıp birtakım aşağılık kompleklerini yenmek gayretiyle; geride kalanları aşağılayan, ‘ben demiştim’ diyerek yaygaralar koparan, ‘suçlu kim’ telaşıyla başkalarının uhuvvet ve ümitlerini kıran; ama bunu yaptıklarının da çoğu zaman farkında olmayan insanlara bakıyorum. Ayrıca tek tük de olsa iyi niyetlerle sorgulamalar yapan ama gereğinden fazla telaşa kapıldığını veya agresif hislerin etkisiyle hareket ettiğini farkedemeyen kişilere göz gezdiriyorum.
Az önce tarif ettiğim bu karakter Tsunamileri üzerime doğru gelirken kendimi bir anda o bahsini ettiğim adada buluyorum. Tüm bu insanların temsil ettikler çirkinlikleri, bayağılıkları, hataları ve kusurları aşan bir duygu kaplıyor yüreğimi ve aslında onları ne kadar da çok sevdiğimi hissediyorum birden.
Sonra bir acıma hissi kaplıyor gönlümü… İnsanların içine hapsoldukları öfke dalgalarıyla birlikte nasıl sahile çarpacaklarını göremiyor olmalarını hayretler içerisinde izliyorum. Dört sene evvel gördüğüm bir rüya geliyor aklıma:
Bir gün geliyor ve bugün mağdur olan insanlar büyük sıkıntıların ardından bir anda feraha kavuşuyorlar ve zaferlerini kutluyorlar sokaklarda. Ben ise büyük bir hüzünle yanımdaki kaldırım taşına çöküyor ve ‘’tüm bunlar için değer miydi!’’ diyerek o zalim güruhun imanlarını nasıl boş bir iş uğruna heba edişlerine ağlıyorum, hıçkıra hıçkıra.
Sahte ve hileli oyunlarla tezgahlanan 15 Temmuz dalgaları geldi bunların ardından. Nice dost bildiğimiz insanlar bu sefer daha büyük korkularla veya yukarıda tarif ettiğim duygu ve düşüncelerle terkettiler bizleri, kendilerince yalnızlığa ittiler ve dışladılar. Çoklarına en çok dokunanı da bu oldu zaten. Zalimlerin zulmünden daha zor olanı da bu idi. Anne, bana, kardeş, akraba, dost, eş dedikleri insanlar terkettiler kendilerini. Gammazlayanları, iftira ve hakaret edenleri zaten saymıyorum.
Bu dalgalar vurduğunda ilk aklıma gelen şey; demekki Allah için sevmemişler bizleri o dost bildiğimiz insanlar demek oldu. Eğer bizi Allah için sevmiş olsalardı, değer verdiğimiz ilkeler ve davalar uğruna bizimle aynı fikirde olmaktan, aynı yolda bulunmaktan vazgeçmiş bile olsalar, farklı da düşünseler en azından yıllara yayılmış arkadaşlık, dostluk ve akrabalık ilişkilerini sonlardırmaz veya söndürmezlerdi diye düşündüm hep. Şahsen içimi çok yokladım ve hep şunu gördüm. Oysa onlar zalimelerin büyülü sözlerine kanıp sevdiğimiz insanlara ve değerlere terörist, hain, en azından yanlış yolda diye baktıkları halde benim onlara karşı olan sevgim hiç sarsılmamıştı. Çünkü onları Allah için sevmeyi başarabilmişim diye geçirdim içimden. Ama sevgi bir taraftan çekilip gidince diğer tarafa da sirayet ediyor ve seviginizin üzeri hayal kırıklıkları ve gönül yaraları ile kaplanıveriyor.
Sadece; masum ve mağdur insanların temsil ettikleri topluluğu onlar gibi terketmediğim için bana karşı duydukları bir kinden veya öfkeden ötürü dışlamamışlardı beni. Ya da zalim insanların zulmüne karşı yazılar yazdığım için benimle ilişkili görünmenin hasıl ettiği korku da değildi bu. Zamanın geçmişe ait koridorlarında ipuçları arayıp, yakaladığım her anı tahlil etmeye çalıştım ve şunu gördüm. Her insanın hataları, kusurları ve noksanları olur. Evlilikte bile eşler arasında bulunur benzer sorunlar; hatta bazen daha da şiddetli hissedilirler beklentilerin farklılığından, duyguların yoğunluğundan dolayı. Ama nedense ilişlilerde Allah için sevme kabiliyeti hakim olunca, sanki ilahi bir boya örter o kusurların üstünü, kalpler birbirine ısındırılır, telif edilirler.
Zalimler hileleriyle bizleri binalarımızdan, emek verdiğimiz işlerden vs. değil de buradan vurdular işte. Kalbi latifelerimizdeki bazı damarlara ulaşıp Allah için sevme kabiliyetlerimizi körelttiler ve o sevgi kaynağını hedef aldılar. Bazı insanlarda bir anda Allah için sevme latifesi sönüverdi. O Cennetvari meltemler kesilince de gönüllerden, ortamı bir anda öfkenin, suizannın ve gıybetlerin kavurucu sıcakları sardı. Artık bir insan olarak hepimizde doğal olarak bulunabilen ve şimdiye kadar İlahi ilhamların üzerini örttüğü o kusurlar batmaya başladı o insanlara; adeta su yüzüne vurdu tüm o eski takıntılar. Bizlere artık o kusurlar penceresinden bakar oldular. İki Müslümanın arasına, ‘zaten şu kusuru da vardı’, ‘şu huyunu da sevmezdim’, ‘zaten çok haz etmiyordum’ benzeri bir sürü şeytani duygu ve vesvese hakim olmuştu artık. O, Allah için sevme ışığı sönünce, o takıntıların sahte ve fosforlu ışıklarını rehber edindi vicdanları.
Evet! Allah için sevme kabiliyeti sönünce, o köprüler yıkılınca bir kalpte; artık hep karşımızdaki muhatabımızın hata ve noksanlarını görür oluruz. Bunun da ötesinde artık o insanı zamanı da geriye sararak o hata ve kusurların aynasında tekrar be tekrar izler ve yeniden tartar; hatta yeniden inşa ederiz. O kişiyi veya kişileri sevmememiz ve dışlamamız gerektiği noktasında vicdanımızı bastırma adına neler söyletmemiz ve hissetmemiz gerekiyorsa onları söyletir dururuz vicdanımıza.
Zalimler böyle yıkıntıları sadece mazlumları yalnız bırakan insanlarda gerçekleştirmezler. Onların tesirleri (hatta asıl hedef noktaları); yıllarını milletin imanının inşasına vermiş insanlarda da görülür. Onların, Allah için sevme, Allah için yapma ateşi ile yanan kalplerini; zulümlerle, fitnelerle, algı operasyonlarıyla, bölme ve birbirine düşürme gibi yöntemlerle hedef alıp zayıflattıklarından dolayı, ö güzel insanları bile o zalimlerin yalanlarına alet olmuş milletlerine karşı öfke dolu bir halde bulabilirsiniz. Oysa o güzel insanların her şeye rağmen; o eğitimsiz ve cahil insanların nasıl bir imani akıbete doğru sürüklendiklerini hissetmeleri ve şefkat kalelerini zalimlere yıktırmamaları gerekir. Zalimlere alet de olsalar, cahillikleriyle destek de olsalar o insanları eskiden nasıl Allah için seviyor idiyseler, şimdi de Allah için sevmeli ve onların akıbetlerine üzülerek bir gün onlara tekrar yardım elini uzatacakları günlerin hayallirini kurmalılar. Yoksa, yüreklerden Allah için sevme duygusu çekilince o kalbi latifeler körelip çoraklaşırlar ve çöllere dönerler Bir daha da eğer Allah’ın Hayy ve Kayyum isimleri tecelli etmezse tekrar hayat bulmaz o körleşmiş latifeler. Artık o milletin her hata ve kusuru gözümüze batar ve sevgi ve şefkat köprüleri hiç tamir edilemeyecek derecede hasar görürler. Bir gün o insanlar sizin himmetinize tekrar ihtiyaç duyup size el uzattıklarında da içinizde ne onlara ulaşacak bir gönül köprüsü, ne de o köprüleri geçmenize yardım edecek sağlam bir niyet, cesaret, ümit ve gayret bulabilirsiniz.
Tüm zulümler devam ederken bence gönül sahillerimizi her gün vuran o Tsunamilerin ardına nazarlarımızı dikmeli ve o his ve idraklerimizi o hikmet adalarında dolaştırmalı değilmiyiz. Zalimler size ait her maddi imkanı yıkıp tarumar edebilirler; ancak ümitlerinizi, hayallerinizi, planlarınız, sevdanızı, imanınızı ve Allah için sevme kabileyetlerinizi çalamamalılar. Onlara bu fırsatı vermeyin! Zira kazandıkları an işte sizden bu güzellikleri de çalabildikleri andır. Kazanacağınız ve karanlık bulutların dağılacağı zaman da; Allah ile tekrar ve hatta daha güzel bir bağ kurup; ‘Ey Rabbim! Senin için sevme, seni sevme ve senin tarafından sevilme kabiliyetinden beni mahrum etme!’ diyebildiğiniz, o şefkat adalarına ayak basabildiğiniz andır. İşte o zaman o çok güçlü imiş gibi görünen Tsunami dalgalarının ve hiç yıkılmayacakmış gibi duran zalimlerin aslında ne kadar sahte ve zayıf olduklarını, nasıl kolaylıkla dağılıp gittiklerini müşahede edeceksiniz.
[Uğur Tezcan] 20.11.2018 [Thecrcl.ca]
Süreç ve Allah için Sevmek… [Uğur Tezcan]
'Bir Hicret eri daha yürüdü Rabbi'ne...' [İsmet Macit]
Paris’te kaldığım eve geldiğimde yüzü yerde utangaç genç bir arkadaşla karşılaştım.Mütebessim ve mahcup bir eda ile adının Yasin olduğunu, Mali’den geldiğini söyledi..
Genç yaşında Afrika’da yıllarca hizmet etmiş pasaportu yenilenmeyince ikinci hizmet beldesi Fransa’ya gelmişti...
Kansermiş... “Abi nasipse tedaviye burada devam edeceğiz” dedi yüreğimi parça parça eden ses tonuyla..
7 ay birlikte kaldık; Yasin, eşi Büşra ve evlatları Muhsin'le. Düşkündü biricik evladına. Muhsin henüz bir yaşında idi. Paris Drancy’de yürümeyi öğrendi. Muhacirlerin gülü idi adeta...
Ağır kemoterapi ilaçları aldığında bile oturarak, da olsa namazlarını hiç aksatmadı..
Fransa devletine çok dua etti Yasin... Hastanedeki tedavisi esnasında gözleri gibi baktılar.
Kalabalık bir ailenin en küçük evladı idi ve yıllardır memleketine gidememişti.
Süreç denen amansız bir fırtına sevdiklerinden ayırmıştı onu.. Yasin gurbette kanser illeti ile boğuşurken çok sevdiği ülkesi O’na ve arkadaşlarına terörist diyordu. En çok da buna kahroluyordu Yasin.
Bir gece dertleşirken dedi ki; “Abi küçükken iki kişiyi görmeden ölmeyim diye çok dua ettim; birisi Hocaefendi diğeri Ahmet Kaya. Ahmet Kaya öldü, herhalde Hocaefendi’yi görmeye de benim ömrüm yetmeyecek” demişti. Tatlı sert “olur mu iyileşeceksin ve Hocaefendi’yi ziyarete gideceksin” demiştim.. Beraber ağladık o gece...
Ömrü vefa etmedi Hocaefendi’yi görmeye ve hepimizin gideceği yere bizden biraz önce gitti.. Bir kandil günü Rabbine..
İçime doğru hıçkırdım.. Bıçaklanmış dal gibi bedenimden bir şeyler koptu...
Vasiyeti vardı... “Beni Hicret beldeme defnedin” demişti...
Vasiyeti üzerine Fransa’nın manevi tapusu olarak Marsilya şehrine defnedilecek... Bir tohum gibi düşüp toprağa boy boy filizler vermek üzere...
Ahh Yasin’im.. Biz de Efendimiz’in (sav) küçük yaşta vefat eden oğlu Hz İbrahim için dediği gibi deriz: “Göz yaşarır, gönül mahsun olur Allah’ın dediğinden öteye yol gitmez.” Selam söyle tüm büyüklerimize ve senden önce giden hizmet ve hicret şehitlerine...
Birlikte yaşadığımız 7 ay boyunca edebin kristal bir heykeli olarak gördüğüm, öz kardeşim kadar sevdiğim Yasin’e fatihalarınızı esirgemeyin...
*Editör Notu: Merhumun ismi Yasin Karaman'dır.
[İsmet Macit] 20.11.2018 [Samanyolu Haber]
Dile benden ne dilersen [Abdullah Aymaz]
Çetin Bey anlattı:
Bizim büyük amcamız Abdülhamid taraflısı imiş… İttihad Terakki taraftarları ile devamlı çatışıyorlarmış. İş iyice kötüye gidince ona “Sen şimdi buralardan biraz kaybol!.. Kendini unuttur” demişler. O da İstanbul’a gitmiş Pera Palas civarında lüks bir lokantada yemek yiyormuş; iki yabancı konsolos kafaları çekip sarhoş olunca başlamışlar Abdülhamid’e ve hanımına küfretmeye. Amcamız yavaşça yanlarına yaklaşıp, “Onlar benim annem, babam; hemen sözlerinizi geriye alıp özür dileyin!” demiş. Ama onlar yine aynı şekilde edepsizlik ve terbiyesizliklerine devam edince, tabancasını çekip, kafalarına birer tane sıkmış. Oradan hızlıca ayrılmış. Bunlar ölünce ülkeleri ayağa kalkmış ve Sultan Abdülhamid’e “Bunu yapanı derhal bul ve hemen cezasını ver!” diye baskı yapmaya başlamışlar. Ama o da bunu kimin işlediğini ve bunları niçin öldürdüğünü bilmiyormuş. Onun için istihbaratı bu işe tahsis etmiş. Herkes onu arıyormuş. O da, şehir şehir kaça kaça tâ Bayburt’a varmış. Sabah namazını camide cemaatle kıldıktan sonra şöyle bir dolaşayım demiş. Bir tane caddesi varmış. Bir gitmiş gelmiş, bakmış başka gezip dolaşacak yeri yokmuş. Manifaturacı esnaftan birisi bunu görmüş ve dükkanına çağırmış. “Evladım, sen tahsilli ve iyi bir insana benziyorsun, anlaşılan buranın yabancısısın… Hem de bir derdin olmalı… Beni baban bil, ne sıkıntın varsa bana güzelce anlat, ben elimden geleni yaparım.” demiş. Güven verici bir simaya sahip bu esnafın bu samimi sözleri üzerine başından geçenleri anlatmış. O zaman “Benim dükkanımın alt tarafında kimsenin girip çıkmadığı bir yerim var. Seni orada saklayayım. Zaman geçip senin meselen unutulunca ayrıca bir çare düşünürüz.” demiş ve amcamızı orada saklamış… Altı ay, evinden yemek taşıyıp ona güzelce bakmış…
Fakat Abdülhamid’in hafiyeleri izini süre süre Bayburt’a gelmişler. Ortalıkta amcamızı bulamayınca, ev ev, dükkan dükkan, aramaya karar vermişler… Bunu duyan manifatura sahibi, “Evladım durum ciddi. Yarın Haleb’e bir kervan gidiyor… Kıyafet değiştirerek sen de katıl ve buradan ayrıl.” diyor. Denilen uygulanıyor ama tam kervan Haleb’e varınca amcamızı yakalıyorlar. Telgrafla Sultan Abdülhamid’e bildiriyorlar. O da “Sakın bu durumu ifşa etmeyin ve kimseye bildirmeyin. Ona dokunmayın, hiçbir şey sormayın. Hem kibar ve nazik davranın. Onu ben sorgulayacağım. Gizlice benim yanıma getirin.” diyor.
Hiç eziyet etmeden amcamızı Haleb’ten alıp İstanbul’a getiriyorlar. Saraya götürüyorlar. Abdülhamid “Bahçede dolaşsın… Ben pencereden önce onu bir seyredeceğim” diyor. Abdülhamid, Kıyafet İlmi de bildiğinden, insanların simasından, tavırlarından bir şeyler anlar ve haklarında isabetli tespitler yaparmış. Bahçede dolaşan amcamızın yarım saat izliyor. Sonra da yanına çağırıyor:
“Sen bunları daha önceden tanıyor musun?” diye soruyor. “Hayır” diyor. “Peki niye öldürdün?” diyor. “Sultanım bunlar benim anneme, babama sövdüler!..” diyor. Abdülhamid “Seni ve anne babanı tanımayan bu insanlar, durup dururken niye küfretsinler ki?” diyor. O da “Sultanım siz bizim anne ve babamız değil misin? Onlar içip içip sarhoş olduktan sonra ismen siz babamıza ve validemize sövüp saymaya başlayınca yanlarına yaklaşıp küfürlerini geri alıp, özür dilemelerini söyledim. Onlar benim annem-babam, dedim, özür dilemedikleri gibi küfürlerine devam ettiler ben de dayanamadım, kafalarına birer tane sıktım… Cezama râzıyım!” diyor.
Sultan Abdülhamid, “Sen bilmeden çok hayırlı bir iş yapmışsın… Bunlar fitnenin başı idiler. Şimdi sen dile benden ne dilersin?” diyor. Dicle üzerinde bir taşıma hakkı talep ediyor. Sultan “Yok sen tahsilli bir gençsin… Kimlik değişikliği ile seni Miralay rütbesiyle Haleb’e vâli tayin ediyorum. Hemen vazifenin başına git” diyor. Resmi evrak, giyim kuşam ona göre ayarlanıp yepyeni bir isim ve kimlikle amcamız Haleb’e gidiyor.
Haleb’e varınca, esnafla tanışıyor. Gelen giden kervanlar ve kafileler hakkında bilgi alıyor. Sonra da “Eğer Bayburt’tan şu isimli kumaş tüccarı gelirse, bana bir haber gönderin” diye tenbih ediyor…
Günlerden bir gün kendisine haber gelince, iki görevliye “Falanca kişiyi hiç incitmeden, saygıyla davranarak, “Efendim sizi vâli çağırıyor, sizinle görüşmek istiyor”, diyerek yanıma getirin.” diyor. Onlar da gidip onu buluyorlar ve davet ediyorlar. O “Benim vali beyle ne işim olabilir ki?” diyor. Onlar “Efendim, biz meseleyi bilmiyoruz. Siz kendisiyle görüşürsünüz, buyurun gidelim.” diyorlar. Valilik binasına giriyorlar. Büyük salonda resmi giyimli vali bey bir baştan bir başa gayet ciddi şekilde volta atıyor. Bayburtlu bir müddet bekliyor… Sonra amcamız yanına gelip “Ya baba, beni tanımadın mı?” diye soruyor. O, şöyle dikkatlice bakınca “Sen ölmedin mi?” diyor. O da “Yok baba… Aslında ben çok iyi, çok hayırlı bir iş yapmışım onun için Sultan beni işte böyle mükafatlandırdı. Bak, sen beni altı ay valide ile nasıl baktınsa, ben de sizlere öyle bakmak istiyorum. Kışın Bayburt soğuk olur, Halep iyidir. Benim yanımda valilik konağında kalacaksınız. Yazın da burası çok sıcak olur, Bayburt yayla sayılır, o zaman oraya gideceksiniz…” İtiraz istemem diyor…
Evet bizde “devlet anamız, padişah babamız” diye bir anlayış vardı. Anne tarafından seyyid olduğu güvenilir şahsiyetler tarafından ifade edilen Osmanlı hanedanının pek çok padişahları gerçek bir baba gibi davranarak devlet ananın imkanlarından halka istifade ettirip onların faydalanmalarını sağlamışlardır…
[Abdullah Aymaz] 20.11.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Bizim büyük amcamız Abdülhamid taraflısı imiş… İttihad Terakki taraftarları ile devamlı çatışıyorlarmış. İş iyice kötüye gidince ona “Sen şimdi buralardan biraz kaybol!.. Kendini unuttur” demişler. O da İstanbul’a gitmiş Pera Palas civarında lüks bir lokantada yemek yiyormuş; iki yabancı konsolos kafaları çekip sarhoş olunca başlamışlar Abdülhamid’e ve hanımına küfretmeye. Amcamız yavaşça yanlarına yaklaşıp, “Onlar benim annem, babam; hemen sözlerinizi geriye alıp özür dileyin!” demiş. Ama onlar yine aynı şekilde edepsizlik ve terbiyesizliklerine devam edince, tabancasını çekip, kafalarına birer tane sıkmış. Oradan hızlıca ayrılmış. Bunlar ölünce ülkeleri ayağa kalkmış ve Sultan Abdülhamid’e “Bunu yapanı derhal bul ve hemen cezasını ver!” diye baskı yapmaya başlamışlar. Ama o da bunu kimin işlediğini ve bunları niçin öldürdüğünü bilmiyormuş. Onun için istihbaratı bu işe tahsis etmiş. Herkes onu arıyormuş. O da, şehir şehir kaça kaça tâ Bayburt’a varmış. Sabah namazını camide cemaatle kıldıktan sonra şöyle bir dolaşayım demiş. Bir tane caddesi varmış. Bir gitmiş gelmiş, bakmış başka gezip dolaşacak yeri yokmuş. Manifaturacı esnaftan birisi bunu görmüş ve dükkanına çağırmış. “Evladım, sen tahsilli ve iyi bir insana benziyorsun, anlaşılan buranın yabancısısın… Hem de bir derdin olmalı… Beni baban bil, ne sıkıntın varsa bana güzelce anlat, ben elimden geleni yaparım.” demiş. Güven verici bir simaya sahip bu esnafın bu samimi sözleri üzerine başından geçenleri anlatmış. O zaman “Benim dükkanımın alt tarafında kimsenin girip çıkmadığı bir yerim var. Seni orada saklayayım. Zaman geçip senin meselen unutulunca ayrıca bir çare düşünürüz.” demiş ve amcamızı orada saklamış… Altı ay, evinden yemek taşıyıp ona güzelce bakmış…
Fakat Abdülhamid’in hafiyeleri izini süre süre Bayburt’a gelmişler. Ortalıkta amcamızı bulamayınca, ev ev, dükkan dükkan, aramaya karar vermişler… Bunu duyan manifatura sahibi, “Evladım durum ciddi. Yarın Haleb’e bir kervan gidiyor… Kıyafet değiştirerek sen de katıl ve buradan ayrıl.” diyor. Denilen uygulanıyor ama tam kervan Haleb’e varınca amcamızı yakalıyorlar. Telgrafla Sultan Abdülhamid’e bildiriyorlar. O da “Sakın bu durumu ifşa etmeyin ve kimseye bildirmeyin. Ona dokunmayın, hiçbir şey sormayın. Hem kibar ve nazik davranın. Onu ben sorgulayacağım. Gizlice benim yanıma getirin.” diyor.
Hiç eziyet etmeden amcamızı Haleb’ten alıp İstanbul’a getiriyorlar. Saraya götürüyorlar. Abdülhamid “Bahçede dolaşsın… Ben pencereden önce onu bir seyredeceğim” diyor. Abdülhamid, Kıyafet İlmi de bildiğinden, insanların simasından, tavırlarından bir şeyler anlar ve haklarında isabetli tespitler yaparmış. Bahçede dolaşan amcamızın yarım saat izliyor. Sonra da yanına çağırıyor:
“Sen bunları daha önceden tanıyor musun?” diye soruyor. “Hayır” diyor. “Peki niye öldürdün?” diyor. “Sultanım bunlar benim anneme, babama sövdüler!..” diyor. Abdülhamid “Seni ve anne babanı tanımayan bu insanlar, durup dururken niye küfretsinler ki?” diyor. O da “Sultanım siz bizim anne ve babamız değil misin? Onlar içip içip sarhoş olduktan sonra ismen siz babamıza ve validemize sövüp saymaya başlayınca yanlarına yaklaşıp küfürlerini geri alıp, özür dilemelerini söyledim. Onlar benim annem-babam, dedim, özür dilemedikleri gibi küfürlerine devam ettiler ben de dayanamadım, kafalarına birer tane sıktım… Cezama râzıyım!” diyor.
Sultan Abdülhamid, “Sen bilmeden çok hayırlı bir iş yapmışsın… Bunlar fitnenin başı idiler. Şimdi sen dile benden ne dilersin?” diyor. Dicle üzerinde bir taşıma hakkı talep ediyor. Sultan “Yok sen tahsilli bir gençsin… Kimlik değişikliği ile seni Miralay rütbesiyle Haleb’e vâli tayin ediyorum. Hemen vazifenin başına git” diyor. Resmi evrak, giyim kuşam ona göre ayarlanıp yepyeni bir isim ve kimlikle amcamız Haleb’e gidiyor.
Haleb’e varınca, esnafla tanışıyor. Gelen giden kervanlar ve kafileler hakkında bilgi alıyor. Sonra da “Eğer Bayburt’tan şu isimli kumaş tüccarı gelirse, bana bir haber gönderin” diye tenbih ediyor…
Günlerden bir gün kendisine haber gelince, iki görevliye “Falanca kişiyi hiç incitmeden, saygıyla davranarak, “Efendim sizi vâli çağırıyor, sizinle görüşmek istiyor”, diyerek yanıma getirin.” diyor. Onlar da gidip onu buluyorlar ve davet ediyorlar. O “Benim vali beyle ne işim olabilir ki?” diyor. Onlar “Efendim, biz meseleyi bilmiyoruz. Siz kendisiyle görüşürsünüz, buyurun gidelim.” diyorlar. Valilik binasına giriyorlar. Büyük salonda resmi giyimli vali bey bir baştan bir başa gayet ciddi şekilde volta atıyor. Bayburtlu bir müddet bekliyor… Sonra amcamız yanına gelip “Ya baba, beni tanımadın mı?” diye soruyor. O, şöyle dikkatlice bakınca “Sen ölmedin mi?” diyor. O da “Yok baba… Aslında ben çok iyi, çok hayırlı bir iş yapmışım onun için Sultan beni işte böyle mükafatlandırdı. Bak, sen beni altı ay valide ile nasıl baktınsa, ben de sizlere öyle bakmak istiyorum. Kışın Bayburt soğuk olur, Halep iyidir. Benim yanımda valilik konağında kalacaksınız. Yazın da burası çok sıcak olur, Bayburt yayla sayılır, o zaman oraya gideceksiniz…” İtiraz istemem diyor…
Evet bizde “devlet anamız, padişah babamız” diye bir anlayış vardı. Anne tarafından seyyid olduğu güvenilir şahsiyetler tarafından ifade edilen Osmanlı hanedanının pek çok padişahları gerçek bir baba gibi davranarak devlet ananın imkanlarından halka istifade ettirip onların faydalanmalarını sağlamışlardır…
[Abdullah Aymaz] 20.11.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
AİHM’nin Demirtaş kararı emsal olacak; OHAL mağdurlarına tazminat yolu açıldı [İlker Doğan]
HDP eski Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğuna en kısa sürede son verilmesini karara bağlayan AİHM, Türkiye’yi tazminata da mahkum etti. AİHM’nin kararlarının bağlayıcı olduğunu belirten hukukçulara göre hüküm benzer siyasi davalar için emsal olacak. 200 binden fazla OHAL mağduru için tazminat yolu açıldı.
CHP İstanbul Milletvekili Avukat Sezgin Tanrıkulu, AİHM’nin kararının sevindirici olduğunu belirtti. Konuya şahsi sosyal medya hesabında değerlendiren Tanrıkulu, “Beklendiği ve hukuken adilane olduğu gibi ağır ihlâl: Çok nadir kullanılan 18. Madde (Haklara getirilecek kısıtlanmaların sınırlanması) de ihlâl edilenler haklar arasında sayıldı. Vekiller için emsal olacaktır.” ifadelerini kullandı.
200 BİN İNSANA TAZMİNAT ÖDENECEK!
HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise OHAL mağduru onbinlerce insanın bu karardan yararlanacağını belirtti. Gergerlioğlu, “AİHM, Türkiye’nin Selahattin Demirtaş’a manevi tazminat olarak 10,000 Euro ödeme yapacağını kararlaştırdı. Masraf ve giderler için de 15.000 Euro… O kadar uyardık… Geriye kaldı 200 Bine yakın diğer OHAL Mağduru insanın kararlarından gelecek tazminatlar!” diye konuştu.
Bir başka HDP’li vekil Garo Paylan ise AİHM’nin Selahattin Demirtaş’ın haklarının defalarca gasp edildiğine hükmettiğini anlattı. Paylan, “4 Kasım 2016 siyasi darbesi mahkum oldu. Selahattin Demirtaş’ı derhal serbest bırakın!” dedi. Pervin Buldan da, konuya ilişkin paylaşımında, “Demirtaş ve vekillerimizin tutuklu kaldığı her an hukuksuzluktur. AİHM son sözü söylemiştir.”ifadelerini kullandı.
İnsan Hakları hukukçusu Kemal Altıparmak ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Şu andan itibaren tutuklu olması hem ulusal hem de uluslararası hukuka aykırıdır. Derhal serbest bırakılması gerekir!” cümlelerine yer verdi.
TAHLİYE İÇİN MAHKEMEYE BAŞVURACAĞIZ
Selahattin Demirtaş’ın avukatı Mahsuni Karaman, Damirtaş’ın tahliyesi için mahkemeye başvuracaklarını açıkladı. Karaman, “Karar üzerine, Sn. Demirtaş’ın tahliyesi için bugün (20 Kasım) Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvuru yapılacaktır. Sn. Demirtaş’ın tahliyesi, hukukun zorunlu gereğidir.” ifadelerini kullandı.
[İlker Doğan] 20.11.2018 [TR724]
CHP İstanbul Milletvekili Avukat Sezgin Tanrıkulu, AİHM’nin kararının sevindirici olduğunu belirtti. Konuya şahsi sosyal medya hesabında değerlendiren Tanrıkulu, “Beklendiği ve hukuken adilane olduğu gibi ağır ihlâl: Çok nadir kullanılan 18. Madde (Haklara getirilecek kısıtlanmaların sınırlanması) de ihlâl edilenler haklar arasında sayıldı. Vekiller için emsal olacaktır.” ifadelerini kullandı.
200 BİN İNSANA TAZMİNAT ÖDENECEK!
HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise OHAL mağduru onbinlerce insanın bu karardan yararlanacağını belirtti. Gergerlioğlu, “AİHM, Türkiye’nin Selahattin Demirtaş’a manevi tazminat olarak 10,000 Euro ödeme yapacağını kararlaştırdı. Masraf ve giderler için de 15.000 Euro… O kadar uyardık… Geriye kaldı 200 Bine yakın diğer OHAL Mağduru insanın kararlarından gelecek tazminatlar!” diye konuştu.
Bir başka HDP’li vekil Garo Paylan ise AİHM’nin Selahattin Demirtaş’ın haklarının defalarca gasp edildiğine hükmettiğini anlattı. Paylan, “4 Kasım 2016 siyasi darbesi mahkum oldu. Selahattin Demirtaş’ı derhal serbest bırakın!” dedi. Pervin Buldan da, konuya ilişkin paylaşımında, “Demirtaş ve vekillerimizin tutuklu kaldığı her an hukuksuzluktur. AİHM son sözü söylemiştir.”ifadelerini kullandı.
İnsan Hakları hukukçusu Kemal Altıparmak ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Şu andan itibaren tutuklu olması hem ulusal hem de uluslararası hukuka aykırıdır. Derhal serbest bırakılması gerekir!” cümlelerine yer verdi.
TAHLİYE İÇİN MAHKEMEYE BAŞVURACAĞIZ
Selahattin Demirtaş’ın avukatı Mahsuni Karaman, Damirtaş’ın tahliyesi için mahkemeye başvuracaklarını açıkladı. Karaman, “Karar üzerine, Sn. Demirtaş’ın tahliyesi için bugün (20 Kasım) Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvuru yapılacaktır. Sn. Demirtaş’ın tahliyesi, hukukun zorunlu gereğidir.” ifadelerini kullandı.
[İlker Doğan] 20.11.2018 [TR724]
Tetkik garantili yasal soygun! [İlker Doğan]
“İş için başvurduğum özel hastaneler aylık belli bir sayıda garanti tetkik, tahlil, MR, ultrason istiyor. Yüzde 20 komisyon teklif ediyorlar. Hastalara gereksiz tetkik yaptıramayacağımı, bunun devleti soymak anlamına geldiğini söyleyince iş başvurum reddediliyor. Kabul etsem vicdan azabından uyuyamam.”
Yukarıdaki cümleler KHK’yla işinden edilen bir hekime ait. İhraç edilmesi yetmedi ve kişisel sosyal medya hesabında yaptığı bir tek paylaşım sebebiyle tutuklandı. ‘Yeniden döneceğiz’ diyordu söz konusu paylaşımında. 1,5 yıl cezaevinde kaldı. ‘Örgüt üyeliği’ iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı, tahliye edildi. Yaklaşık 6 aydır dışarıda ancak iş bulamıyor. CV’sine bakan bir çok hastane zaten iş vermiyor. İş verenler ise neredeyse asgari ücrete yakın bir rakam teklif ediyor. Bu da yetmiyor, SGK’yı ‘yasal yollarla soymak’ için hastalara gereksiz tetkik, tahlil vs. yaptırması talep ediliyor. Bunun için de tetkiklerden alınan paranın yüzde 20’si teklif ediliyor. KHK mağduru doktor, teklifleri kabul edemeyeceğini anlatıyor: “Tamamen gereksiz tetkiklerle devlet soyuluyor. İhtiyacı olmayan hastadan neden tahlil yaptırmasını isteyeyim! Neredeyse yaptığım bütün görüşmelerde bu teklifle karşılaştım. Kabul etmediğim için başvurularım reddediliyor.”
DOKTORUN İNİSİYATİFİ
İnternetteki forum sitelerine göz attığınız zaman KHK mağduru doktorun söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu görüyorsunuz. Bir örnek. Şubat 2018’de bir vatandaş, “M… Konya Hastanesi Endokrinoloji uzmanı M.Ö., hastaneye para kazandırmak için zaten yapılmış onan kan testlerini yeniletti.” cümleleriyle başına geleni sosyal medyada paylaşmış. Hastane yönetimi cevap vermiş aynı sitede hastaya. Yeniden tahlil istendiğini kabul ediyor. Ancak bunun doktorun insiyatifi olduğu vurgulanıyor.
BURKULMAYA 27 RÖNTGEN!
2011 yılında hayata geçen ‘sağlıkta dönüşüm’ projesiyle kamu ve şehir hastaneleri, birçok hizmeti taşeron firmalardan sağlamaya başladı. MR ve röntgen cihazları çok pahalı olduğu için kamu hastaneleri bunları almak yerine kota garantisiyle özelden kiralıyor. Tıpkı ‘yap-işlet-devret’ modeliyle yapılan köprüler ve havayolları gibi devlet bu şirketlere de ‘müşteri/hasta’ garantisi veriyor. Bu nedenle doktorlara kotayı doldurmaları için baskı yapılıyor. Sonuçta gelen hastalara gereğinden fazla tetkik yaptırılıyor. Geçtiğimiz aylarda dizi burkulan bir hastanın tam 27 kez röntgeninin çekildiği medyaya yansımıştı. Her röntgen için özel hastane SGK’dan para alıyor.
MR’LARIN YÜZDE 90’I GEREKSİZ
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, çekilen MR’ların yüzde 90’nının gereksiz olduğunu anlatıyor: “Kanser taramalarının çoğu kandırmaca. Her yıl gereksiz yere binlerce biyopsi yapılıyor, röntgen çekiliyor. Leblebi çekirdek yer gibi anjiyo yapılıyor. Stent takılıyor. Bunlar vücuda zarar veriyor.” Peki Küçükusta, haklı mı? Rakamlar haklı olduğunu ortaya koyuyor. Tam anlamıyla bir ‘hastalar’ ülkesi olan Türkiye, yılda 12,5 milyon MR taramasıyla bu alanda açık ara dünya birincisi. 2016 yılında MR görüntülemede OECD Ülkeleri ortalaması 1000 kişide 57 iken, Türkiye’de 1000 kişide 157. Yani bin hastadan 157’sinin MR’ı çekiliyor. Sağlık Bakanlığı’nın rakamlarına göre yine bir yılda çekilen tomograf sayısı ise 15 milyonun üzerinde. Ultrasonda ise rakam 28 milyona yaklaştı.
YASAL SOYGUN: MR CİHAZLARI HİÇ KAPANMIYOR!
Cihaz başına düşen görüntüleme sayısında OECD ülkeleri ortalama MR sayısı 5.125 iken Türkiye’de 14 bin 992 ile yine dünyada birinci sırada. 2010 yılında Türkiye’de yaklaşık 500 MR cizahı vardı. Bugün bu sayı 850’ye yakın. Ve söz konusu makinalar neredeyse hiç kapanmıyor, gece gündüz çalışarak sahiplerine para kazandırıyor. Şu an ‘hizmet alımı’ olarak bir hastanenin görüntüleme hizmeti için taşeron firmaya ödediği bedel 30 TL civarında. SGK ise MR için 72, tomografi için 60 TL ödeme yapıyor. 1 MR cihazı yılda 15 bine yakın çekim yapıyor.
Dizim ağrıyor diyenin MR’ı çekiliyor!
Antalya’da geçtiğimiz hafta yapılan 39. Ulusal Radyoloji Kongresi’nde tartışılan konulardan biri görüntüleme tetkiklerindeki yoğunluğu oldu. Türkiye’de yaklaşık 4 bin radyoloji uzmanı var. Avrupa’da ortalama 100 bin kişiye 15 radyoloji uzmanı düşerken, Türkiye’de bu sayı 5 dolayında. Ancak radyologlar sorunun uzman azlığından çok, gereksiz tetkik taleplerinden kaynaklandığını söylüyor. Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Tamer Kaya, “1-2 dakikada bir tetkik okuyoruz. Bu kendimizi kandırmaktır. Deneyimli hocalara bile 10 dakika yetmiyor. Bazı meslektaşlarımız bu yüzden görevlerini bırakıyor. Hekimler hastayı dinleyebilse bu kadar MR istenmez. Görüntüleme yöntemleri vatandaşın ‘içeride ne var ne yok’ merakı yüzünden de talep ediliyor. ‘Belim ağrıyor, dizim ağrıyor’ deyip MR istiyorlar. Bir günde 30 hasta doğru bir rakam. Ama 100 tane çekim olunca hastaya 1-2 dakika zaman kalıyor. Hız sınırlaması yapmamız, üst sınır koymamız lazım.” diyor.
[İlker Doğan] 20.11.2018 [TR724]
Yukarıdaki cümleler KHK’yla işinden edilen bir hekime ait. İhraç edilmesi yetmedi ve kişisel sosyal medya hesabında yaptığı bir tek paylaşım sebebiyle tutuklandı. ‘Yeniden döneceğiz’ diyordu söz konusu paylaşımında. 1,5 yıl cezaevinde kaldı. ‘Örgüt üyeliği’ iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı, tahliye edildi. Yaklaşık 6 aydır dışarıda ancak iş bulamıyor. CV’sine bakan bir çok hastane zaten iş vermiyor. İş verenler ise neredeyse asgari ücrete yakın bir rakam teklif ediyor. Bu da yetmiyor, SGK’yı ‘yasal yollarla soymak’ için hastalara gereksiz tetkik, tahlil vs. yaptırması talep ediliyor. Bunun için de tetkiklerden alınan paranın yüzde 20’si teklif ediliyor. KHK mağduru doktor, teklifleri kabul edemeyeceğini anlatıyor: “Tamamen gereksiz tetkiklerle devlet soyuluyor. İhtiyacı olmayan hastadan neden tahlil yaptırmasını isteyeyim! Neredeyse yaptığım bütün görüşmelerde bu teklifle karşılaştım. Kabul etmediğim için başvurularım reddediliyor.”
DOKTORUN İNİSİYATİFİ
İnternetteki forum sitelerine göz attığınız zaman KHK mağduru doktorun söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu görüyorsunuz. Bir örnek. Şubat 2018’de bir vatandaş, “M… Konya Hastanesi Endokrinoloji uzmanı M.Ö., hastaneye para kazandırmak için zaten yapılmış onan kan testlerini yeniletti.” cümleleriyle başına geleni sosyal medyada paylaşmış. Hastane yönetimi cevap vermiş aynı sitede hastaya. Yeniden tahlil istendiğini kabul ediyor. Ancak bunun doktorun insiyatifi olduğu vurgulanıyor.
BURKULMAYA 27 RÖNTGEN!
2011 yılında hayata geçen ‘sağlıkta dönüşüm’ projesiyle kamu ve şehir hastaneleri, birçok hizmeti taşeron firmalardan sağlamaya başladı. MR ve röntgen cihazları çok pahalı olduğu için kamu hastaneleri bunları almak yerine kota garantisiyle özelden kiralıyor. Tıpkı ‘yap-işlet-devret’ modeliyle yapılan köprüler ve havayolları gibi devlet bu şirketlere de ‘müşteri/hasta’ garantisi veriyor. Bu nedenle doktorlara kotayı doldurmaları için baskı yapılıyor. Sonuçta gelen hastalara gereğinden fazla tetkik yaptırılıyor. Geçtiğimiz aylarda dizi burkulan bir hastanın tam 27 kez röntgeninin çekildiği medyaya yansımıştı. Her röntgen için özel hastane SGK’dan para alıyor.
MR’LARIN YÜZDE 90’I GEREKSİZ
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, çekilen MR’ların yüzde 90’nının gereksiz olduğunu anlatıyor: “Kanser taramalarının çoğu kandırmaca. Her yıl gereksiz yere binlerce biyopsi yapılıyor, röntgen çekiliyor. Leblebi çekirdek yer gibi anjiyo yapılıyor. Stent takılıyor. Bunlar vücuda zarar veriyor.” Peki Küçükusta, haklı mı? Rakamlar haklı olduğunu ortaya koyuyor. Tam anlamıyla bir ‘hastalar’ ülkesi olan Türkiye, yılda 12,5 milyon MR taramasıyla bu alanda açık ara dünya birincisi. 2016 yılında MR görüntülemede OECD Ülkeleri ortalaması 1000 kişide 57 iken, Türkiye’de 1000 kişide 157. Yani bin hastadan 157’sinin MR’ı çekiliyor. Sağlık Bakanlığı’nın rakamlarına göre yine bir yılda çekilen tomograf sayısı ise 15 milyonun üzerinde. Ultrasonda ise rakam 28 milyona yaklaştı.
YASAL SOYGUN: MR CİHAZLARI HİÇ KAPANMIYOR!
Cihaz başına düşen görüntüleme sayısında OECD ülkeleri ortalama MR sayısı 5.125 iken Türkiye’de 14 bin 992 ile yine dünyada birinci sırada. 2010 yılında Türkiye’de yaklaşık 500 MR cizahı vardı. Bugün bu sayı 850’ye yakın. Ve söz konusu makinalar neredeyse hiç kapanmıyor, gece gündüz çalışarak sahiplerine para kazandırıyor. Şu an ‘hizmet alımı’ olarak bir hastanenin görüntüleme hizmeti için taşeron firmaya ödediği bedel 30 TL civarında. SGK ise MR için 72, tomografi için 60 TL ödeme yapıyor. 1 MR cihazı yılda 15 bine yakın çekim yapıyor.
Dizim ağrıyor diyenin MR’ı çekiliyor!
Antalya’da geçtiğimiz hafta yapılan 39. Ulusal Radyoloji Kongresi’nde tartışılan konulardan biri görüntüleme tetkiklerindeki yoğunluğu oldu. Türkiye’de yaklaşık 4 bin radyoloji uzmanı var. Avrupa’da ortalama 100 bin kişiye 15 radyoloji uzmanı düşerken, Türkiye’de bu sayı 5 dolayında. Ancak radyologlar sorunun uzman azlığından çok, gereksiz tetkik taleplerinden kaynaklandığını söylüyor. Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Tamer Kaya, “1-2 dakikada bir tetkik okuyoruz. Bu kendimizi kandırmaktır. Deneyimli hocalara bile 10 dakika yetmiyor. Bazı meslektaşlarımız bu yüzden görevlerini bırakıyor. Hekimler hastayı dinleyebilse bu kadar MR istenmez. Görüntüleme yöntemleri vatandaşın ‘içeride ne var ne yok’ merakı yüzünden de talep ediliyor. ‘Belim ağrıyor, dizim ağrıyor’ deyip MR istiyorlar. Bir günde 30 hasta doğru bir rakam. Ama 100 tane çekim olunca hastaya 1-2 dakika zaman kalıyor. Hız sınırlaması yapmamız, üst sınır koymamız lazım.” diyor.
[İlker Doğan] 20.11.2018 [TR724]
Fail-i malum haller [Tarık Toros]
Cemal Kaşıkçı cinayeti tuhaf bir hal aldı.
Nasıl almasın ki.
Ankara, epeydir bulamadığı malzemeyi buldu ve…
Washington ve Riyad’a karşı kanırttıkça kanırtıyor.
Servis edilen haberlerin çoğu MİT ve iltisaklı medya çıkışlı.
Çok elverişli bir koz ve belli ki Saray için tadından yenmiyor.
**
Türkiye’nin sorumluluğu neler mi:
-AKP iktidarına yakın duran Kaşıkçı’nın güvenliği sağlanabilirdi.
-Suud konsolosluğu belli ki dinleniyor, kuzu kurda teslim edilmeyebilirdi.
-Evlilik belgesi gibi basit bir işlem, Türk makamları tarafından halledilebilirdi.
-Kaşıkçı’nın Mısırlı bir kadınla yakın tarihte evlendiği ortaya çıktı. Hangi izinle oldu peki..?
-Kaşıkçı girdiği konsolosluktan çıkamadı ama çıkan iki minibüs dolusu gizemli Suudi istihbaratçı, elini kolunu sallayarak İstanbul’dan iki uçakla uçtu.
-Üstelik uçaklardan biri, istihbarat tarafından kalkmadan önce arandı. Yolcu listesine bakıldı, vs.
-Diplomatik dokunulmazlık olsa dahi cinayet gibi korkunç bir olayla harekete geçilebilir, belli izinlere gerek kalmaksızın suç mahalli incelenebilirdi, bu yapılmadı.
-Cinayetin ses kaydı dahil çoğu bilgi, peyderpey paylaşıldı. Olay diplomatik pazarlığa çevirildi.
-Her hareketi ile şüphe çeken Suudi Başkonsolosun, iki hafta sonra İstanbul’u terk etmesine de göz yumuldu.
-Ceset halen kayıp, olaya böyle abanmış bir Ankara’nın gözden kaçırması çok olası değil.
**
Türkiye’nin pişkinliği diyebileceğimiz konular da var:
-Bile bile salıverdiği 18 Suudi katil zanlısını, “Verin biz yargılayalım” diye istemesi.
-“Ses kaydını nasıl elde ettiniz” sorularına, “Konsolosluğu dinlemiyorduk” diye cevap vermesi.
-Önüne gelene “CIA ajanı” derken… Bilgileri CIA ile paylaşması.
-Kayıtları Suudi Arabistan’la doğrudan ilişkili ülkelere dinletmesi. (Misal, Kanada’nın Riyad elçisi, geçen Ağustos’ta istenmeyen kişi ilan edilmişti.)
-AKP’nin en tepesinden başlayarak onlarca dostu olan Cemal Kaşıkçı’ya yapılan büyük vefasızlık.
-Cezaevlerinde yüzlerce gazeteci yokmuş gibi olayı basın hürriyeti açısından ajite etmesi.
**
Cemal Kaşıkçı cinayeti başta fail-i meçhuldü.
Sonra, fail bulundu.
Şimdi ceset meçhul.
**
Bir de nişanlı vardı, kapıda bekleyen.
Sonra, Mısırlı bir başka kadın daha çıktı düğün fotoğraflarıyla.
O arada…
Türk nişanlının paylaştığı birlikte tek fotoğraf olan “selfie” foto-montaj çıkmasın mı..!
Hatice Cengiz, nedense 1.5 ay sonra ortaya çıkan Mısırlı eşe dair şöyle demiş:
“İnsanlarda oluşan Cemal’in imajını niye değiştirmek istiyor? Ne istiyor?”
Bir imaj var ama, bu imajı Cemal Kaşıkçı’nın oluşturmadığı kesin.
Hatice Cengiz, kendi payını anlatarak başlayabilir mesela, gözyaşlarını içine akıtarak.
[Tarık Toros] 20.11.2018 [TR724]
Nasıl almasın ki.
Ankara, epeydir bulamadığı malzemeyi buldu ve…
Washington ve Riyad’a karşı kanırttıkça kanırtıyor.
Servis edilen haberlerin çoğu MİT ve iltisaklı medya çıkışlı.
Çok elverişli bir koz ve belli ki Saray için tadından yenmiyor.
**
Türkiye’nin sorumluluğu neler mi:
-AKP iktidarına yakın duran Kaşıkçı’nın güvenliği sağlanabilirdi.
-Suud konsolosluğu belli ki dinleniyor, kuzu kurda teslim edilmeyebilirdi.
-Evlilik belgesi gibi basit bir işlem, Türk makamları tarafından halledilebilirdi.
-Kaşıkçı’nın Mısırlı bir kadınla yakın tarihte evlendiği ortaya çıktı. Hangi izinle oldu peki..?
-Kaşıkçı girdiği konsolosluktan çıkamadı ama çıkan iki minibüs dolusu gizemli Suudi istihbaratçı, elini kolunu sallayarak İstanbul’dan iki uçakla uçtu.
-Üstelik uçaklardan biri, istihbarat tarafından kalkmadan önce arandı. Yolcu listesine bakıldı, vs.
-Diplomatik dokunulmazlık olsa dahi cinayet gibi korkunç bir olayla harekete geçilebilir, belli izinlere gerek kalmaksızın suç mahalli incelenebilirdi, bu yapılmadı.
-Cinayetin ses kaydı dahil çoğu bilgi, peyderpey paylaşıldı. Olay diplomatik pazarlığa çevirildi.
-Her hareketi ile şüphe çeken Suudi Başkonsolosun, iki hafta sonra İstanbul’u terk etmesine de göz yumuldu.
-Ceset halen kayıp, olaya böyle abanmış bir Ankara’nın gözden kaçırması çok olası değil.
**
Türkiye’nin pişkinliği diyebileceğimiz konular da var:
-Bile bile salıverdiği 18 Suudi katil zanlısını, “Verin biz yargılayalım” diye istemesi.
-“Ses kaydını nasıl elde ettiniz” sorularına, “Konsolosluğu dinlemiyorduk” diye cevap vermesi.
-Önüne gelene “CIA ajanı” derken… Bilgileri CIA ile paylaşması.
-Kayıtları Suudi Arabistan’la doğrudan ilişkili ülkelere dinletmesi. (Misal, Kanada’nın Riyad elçisi, geçen Ağustos’ta istenmeyen kişi ilan edilmişti.)
-AKP’nin en tepesinden başlayarak onlarca dostu olan Cemal Kaşıkçı’ya yapılan büyük vefasızlık.
-Cezaevlerinde yüzlerce gazeteci yokmuş gibi olayı basın hürriyeti açısından ajite etmesi.
**
Cemal Kaşıkçı cinayeti başta fail-i meçhuldü.
Sonra, fail bulundu.
Şimdi ceset meçhul.
**
Bir de nişanlı vardı, kapıda bekleyen.
Sonra, Mısırlı bir başka kadın daha çıktı düğün fotoğraflarıyla.
O arada…
Türk nişanlının paylaştığı birlikte tek fotoğraf olan “selfie” foto-montaj çıkmasın mı..!
Hatice Cengiz, nedense 1.5 ay sonra ortaya çıkan Mısırlı eşe dair şöyle demiş:
“İnsanlarda oluşan Cemal’in imajını niye değiştirmek istiyor? Ne istiyor?”
Bir imaj var ama, bu imajı Cemal Kaşıkçı’nın oluşturmadığı kesin.
Hatice Cengiz, kendi payını anlatarak başlayabilir mesela, gözyaşlarını içine akıtarak.
[Tarık Toros] 20.11.2018 [TR724]
ORA’da dönen dolaplar [Semih Ardıç]
İstanbul Şehirlerarası Otobüs Terminali’nin yakınında ORA Alışveriş Merkezi (AVM) 2010 senesinde açılmadan kapanmıştı. Müteşebbisin basiretsizliği ile mahdut değil iflasın serancamı.
Türkiye’nin zenginliklerinin devleti ele geçirmiş dar bir zümre tarafından nasıl talan edildiğini anlamamızı kolaylaştıracak vakalardan sadece biri ORA.
ZİRAAT BANKASI 270 MİLYON EURO KREDİ BATIRDI
Zira çiftçiye kredi tahsis ederken bin dereden su getiren Ziraat Bankası ORA’da 270 milyon euro (1,7 milyar TL) batırdı.
O gün de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarda idi. Kamu bankaları Ekonomi Bakanı Ali Babacan’a bağlıydı. Ziraat Bankası’nda genel müdür koltuğunda Can Akın Çağlar oturuyordu.
Kredi Babacan’a rağmen verilmişti. Çağlar kredinin mükâfatı olarak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) üyeliği ile taltif edildi.
ERDOĞAN’IN TALİMATI İLE VERİLDİ
On binlerce çiftçiye gübre, mazot ve traktör alma imkânı sunabilecek kadar ciddi yekûn teşkil eden bir meblağı AVM’ye tek celsede verilmesi sadece bankacıların iradesi ile izah edilebilir mi?
Üstelik o güne dek böyle bir sektöre kredi tahsis ettiği vaki olmamış bir kamu bankası imza attı mukaveleye.
Konuya vakıf herkes o kredinin devrin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tensip ve talimatı olmadan verilemeyeceğini gayet iyi biliyordu.
ZİRAAT GENEL MÜDÜRÜ İTİRAF ETTİ
Batması mukadder 270 milyon euro tutarında kredinin bankacılık saiki ile verilmediğini 8 sene sonra Ziraat Bankası’nın genel müdürü Hüseyin Aydın da itiraf etti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) Komisyonu’nda Ziraat’in hesapları müzakere edilirken Aydın muhalefet cenahının suâllerine muhatap oldu.
Aydın, ORA’da batan 270 milyon euroya dair suâle cevap verirken, “Bu hukukî kavgayı seven bir arkadaş. Yani olayı İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) falan da götürür. Bunu ilk yaptığı zaman olaya siyaset falan birtakım şeyleri sokmuş. Ben şimdi onlara girmek istemiyorum.” ifadelerini kullandı.
KREDİNİN PEŞİNE DÜŞMEKTEN KORKUYORLAR
Aydın’ın bu dediği şahıs krediyi batıran işadamı Ahmet Sabri Uluğ. Hale bak! Kredi alacağı olan bankanın genel müdürü Uluğ ile uğraşmak istemiyor. “Neme lazım AİHM’e kadar gider.” diyor.
Gitsin, niye korkuyorsunuz ki! Evvela aldığı krediyi ödesin devlete. O, AİHM’e gidiyor da Ziraat 270 milyon euro alacağının peşine düşmüyor. Niye?
İLK KREDİYİ GARANTİ VERMİŞTİ
Kimler var bu batık kredinin arkasında? ORA’ya ilk krediyi Garanti Bankası vermişti. Garanti işin içinde başka işler olduğunu anlayınca parasını geri istedi.
Uluğ da hatırı sayılır kimselere müracaat etti ve Ziraat’ten aldığı parayı Garanti’ye ödedi. Garanti bankacılık yaparken devlet bankası batacağını bile bile kredi tahsi ediyordu.
Her ne kadar Hüseyin Aydın, “Oralara girmek istemiyorum.” dese de savcıların, Sayıştay’ın bu dosyanın peşini bırakması kabul edilemez.
KİT Komisyonu da sanki çok makul bir izahatmış gibi Aydın’ı sükûnetle dinledi. El insaf!
Yeri geldiğinde garibana sehven ödenen 1 TL’yi tahsil etmek için 2-3 TL posta masrafına katlanan devlet hazretleri aktüel kur üzerinden 1,7 milyar TL’nin üzerine bir bardak soğuk su içiyor ve siyasetçiler bu garabeti sineye çekmemizi istiyor.
GAYRİMENKUL ZENGİNİ BİR AİLE
“Yanlışlar var, kusurlar oluyor ama asıl kusur, bu işi yapmaya çalışan kişinin, bu işi yapmak istememesi.” diyen Aydın bu şekilde bankacılıktan ne kadar anladığını da cümle âleme ifşa etti.
Krediyi vermeden evvel istihbarat, risk analizi ve teminatlandırma gibi kredinin olmazsa olmazları yerine getirilseydi böyle bir batıkla karşılaşılmazdı.
Velev ki krediyi alan şirket ya da şahıs ödemeye yanaşmasın Ferhat Paşa Çiftliği’nin varisleri değil mi krediyi batıranlar. Niye son kuruşuna kadar tahsil etmiyorsunuz?
Ben söyleyeyim: Uluğ o kredinin rüşvetini peşin ödediği için dosyaya el süren yanar!
Kurcalanırsa onun da anlatacağı hayli çarpıcı çanta hikâyeleri çıkacak.
AİHM’E NE DİYECEK?
Yoksa AİHM’e niye, hangi saikle gitsin? “Mağdurum.” diyemeyeceğine göre… Kredi almış ve batırmış.
Ziraat’in halihazırdaki genel müdürü Aydın krediyi verenlerin vazifelerine son verildiğini belirterek bizleri teskin etmeye çalışıyor. Haklarında adli tahkikat yok idari tahkikat yok. Sadece kredi biriminde değiller o kadar.
Boydak, Koza İpek ve Naksan gibi binden fazla şirkete sudan bahanelerle el koyan AKP iktidarı Uluğ ailesine gelince süt dökmüş kedi misali.
Bahse konu aile taşı toprağı altın denilen İstanbul’da milyonlarca metrekare gayrimenkule sahip. Bauhaus ve Carrefour’a sattıkları arazilere paha biçilemiyordu.
RÜŞVET ÇARKINDA ÖĞÜTÜLEN MİLYARLARCA TL
İstenseydi Ferhat Paşa Çiftliği’nin varislerinden 270 milyon euro son centine kadar tahsil edilirdi. Mamafih edilmedi. 270 milyon euro rüşvet çarkının dişlileri arasında öğütüldü gitti.
ORA’da dönen dolaplar, Türkiye’de “çılgın proje” diyen pazarlanan bütün altyapı projelerine teşmil edilebilir.
1990’ların başında simit-çay hesabı yapan, Üsküdar’da mütevazı apartman dairesinde kirada oturan Erdoğan’ın bitmeyen servetinde ORA’ların payını hafife almayın.
[Semih Ardıç] 20.11.2018 [TR724]
Türkiye’nin zenginliklerinin devleti ele geçirmiş dar bir zümre tarafından nasıl talan edildiğini anlamamızı kolaylaştıracak vakalardan sadece biri ORA.
ZİRAAT BANKASI 270 MİLYON EURO KREDİ BATIRDI
Zira çiftçiye kredi tahsis ederken bin dereden su getiren Ziraat Bankası ORA’da 270 milyon euro (1,7 milyar TL) batırdı.
O gün de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarda idi. Kamu bankaları Ekonomi Bakanı Ali Babacan’a bağlıydı. Ziraat Bankası’nda genel müdür koltuğunda Can Akın Çağlar oturuyordu.
Kredi Babacan’a rağmen verilmişti. Çağlar kredinin mükâfatı olarak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) üyeliği ile taltif edildi.
ERDOĞAN’IN TALİMATI İLE VERİLDİ
On binlerce çiftçiye gübre, mazot ve traktör alma imkânı sunabilecek kadar ciddi yekûn teşkil eden bir meblağı AVM’ye tek celsede verilmesi sadece bankacıların iradesi ile izah edilebilir mi?
Üstelik o güne dek böyle bir sektöre kredi tahsis ettiği vaki olmamış bir kamu bankası imza attı mukaveleye.
Konuya vakıf herkes o kredinin devrin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tensip ve talimatı olmadan verilemeyeceğini gayet iyi biliyordu.
ZİRAAT GENEL MÜDÜRÜ İTİRAF ETTİ
Batması mukadder 270 milyon euro tutarında kredinin bankacılık saiki ile verilmediğini 8 sene sonra Ziraat Bankası’nın genel müdürü Hüseyin Aydın da itiraf etti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) Komisyonu’nda Ziraat’in hesapları müzakere edilirken Aydın muhalefet cenahının suâllerine muhatap oldu.
Aydın, ORA’da batan 270 milyon euroya dair suâle cevap verirken, “Bu hukukî kavgayı seven bir arkadaş. Yani olayı İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) falan da götürür. Bunu ilk yaptığı zaman olaya siyaset falan birtakım şeyleri sokmuş. Ben şimdi onlara girmek istemiyorum.” ifadelerini kullandı.
KREDİNİN PEŞİNE DÜŞMEKTEN KORKUYORLAR
Aydın’ın bu dediği şahıs krediyi batıran işadamı Ahmet Sabri Uluğ. Hale bak! Kredi alacağı olan bankanın genel müdürü Uluğ ile uğraşmak istemiyor. “Neme lazım AİHM’e kadar gider.” diyor.
Gitsin, niye korkuyorsunuz ki! Evvela aldığı krediyi ödesin devlete. O, AİHM’e gidiyor da Ziraat 270 milyon euro alacağının peşine düşmüyor. Niye?
İLK KREDİYİ GARANTİ VERMİŞTİ
Kimler var bu batık kredinin arkasında? ORA’ya ilk krediyi Garanti Bankası vermişti. Garanti işin içinde başka işler olduğunu anlayınca parasını geri istedi.
Uluğ da hatırı sayılır kimselere müracaat etti ve Ziraat’ten aldığı parayı Garanti’ye ödedi. Garanti bankacılık yaparken devlet bankası batacağını bile bile kredi tahsi ediyordu.
Her ne kadar Hüseyin Aydın, “Oralara girmek istemiyorum.” dese de savcıların, Sayıştay’ın bu dosyanın peşini bırakması kabul edilemez.
KİT Komisyonu da sanki çok makul bir izahatmış gibi Aydın’ı sükûnetle dinledi. El insaf!
Yeri geldiğinde garibana sehven ödenen 1 TL’yi tahsil etmek için 2-3 TL posta masrafına katlanan devlet hazretleri aktüel kur üzerinden 1,7 milyar TL’nin üzerine bir bardak soğuk su içiyor ve siyasetçiler bu garabeti sineye çekmemizi istiyor.
GAYRİMENKUL ZENGİNİ BİR AİLE
“Yanlışlar var, kusurlar oluyor ama asıl kusur, bu işi yapmaya çalışan kişinin, bu işi yapmak istememesi.” diyen Aydın bu şekilde bankacılıktan ne kadar anladığını da cümle âleme ifşa etti.
Krediyi vermeden evvel istihbarat, risk analizi ve teminatlandırma gibi kredinin olmazsa olmazları yerine getirilseydi böyle bir batıkla karşılaşılmazdı.
Velev ki krediyi alan şirket ya da şahıs ödemeye yanaşmasın Ferhat Paşa Çiftliği’nin varisleri değil mi krediyi batıranlar. Niye son kuruşuna kadar tahsil etmiyorsunuz?
Ben söyleyeyim: Uluğ o kredinin rüşvetini peşin ödediği için dosyaya el süren yanar!
Kurcalanırsa onun da anlatacağı hayli çarpıcı çanta hikâyeleri çıkacak.
AİHM’E NE DİYECEK?
Yoksa AİHM’e niye, hangi saikle gitsin? “Mağdurum.” diyemeyeceğine göre… Kredi almış ve batırmış.
Ziraat’in halihazırdaki genel müdürü Aydın krediyi verenlerin vazifelerine son verildiğini belirterek bizleri teskin etmeye çalışıyor. Haklarında adli tahkikat yok idari tahkikat yok. Sadece kredi biriminde değiller o kadar.
Boydak, Koza İpek ve Naksan gibi binden fazla şirkete sudan bahanelerle el koyan AKP iktidarı Uluğ ailesine gelince süt dökmüş kedi misali.
Bahse konu aile taşı toprağı altın denilen İstanbul’da milyonlarca metrekare gayrimenkule sahip. Bauhaus ve Carrefour’a sattıkları arazilere paha biçilemiyordu.
RÜŞVET ÇARKINDA ÖĞÜTÜLEN MİLYARLARCA TL
İstenseydi Ferhat Paşa Çiftliği’nin varislerinden 270 milyon euro son centine kadar tahsil edilirdi. Mamafih edilmedi. 270 milyon euro rüşvet çarkının dişlileri arasında öğütüldü gitti.
ORA’da dönen dolaplar, Türkiye’de “çılgın proje” diyen pazarlanan bütün altyapı projelerine teşmil edilebilir.
1990’ların başında simit-çay hesabı yapan, Üsküdar’da mütevazı apartman dairesinde kirada oturan Erdoğan’ın bitmeyen servetinde ORA’ların payını hafife almayın.
[Semih Ardıç] 20.11.2018 [TR724]
Uğradığım haksızlığa gerekçe bulmam! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
15 Temmuz askeri darbesi gerekçe gösterilerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuken hala geçerli olan anayasası ve mevcut kanunları ihlal edilerek, insanlar hukuk tekniğine, akla-mantığa, ahlaka aykırı şekilde darbeyle ilişkilendirildi. Tutuklandı, hapse atıldı, işini kaybetti, işkence gördü, insanlar. Kimi Türkiye’den kaçarken hayatını kaybetti, kimi evladını veya eşini. Kiminin annesini içeri aldılar, kendisini bulamadıklarından, kiminin babasını. Ağabeyi, kardeşi, ablası zulme uğrayanlar var, tek tük değil ama. Oldukça kabarık sayılar!
Siyaset Bilimci Ahmet Kuru Hocanın eleştiri yazısını (Cemaat Neden Hala Varlığını Sürdürüyor) okuduğumda, bunlar aklıma geldi. Başka şeyler de tabii. Ama en çok bunlar! İnsanlar. İnsanlardan bahsetmeli, insanları konuşmalı, insanları düşünmeli, hissetmeli, onlara acımalı azıcık dedim. Onları istatistikî verilere veya bir kategoriye indirgemeden önce, her bir bireyin ve sevdiklerinin biricik oldukları, her birinin bir hayatı olduğu, hayalleri ve sevdaları mesela, her birinde özlemler ve tutkular, zafiyetler ve kaygılar, ne bileyim, her birinin bir yüreği olduğunu mesela, düşünmeyecek miyiz? Düşünmemeli miyiz, her birinin başından geçenleri, öykülerini ve maceralarını, korku ve kâbuslarını, ne dersiniz? Sayıları kabarıktır, evet! Birbirlerine tek dedikleri, sabret! Sabret! Gelenler aklıma, içimi karartsa da, yazmak hatta, aktarmak kağıda zor olsa da, ne dersiniz, bakmaksızın, hissediverip acılarını kendiminmiş gibi, ansızın; başladım duyguları yazmaya. Yazıyı okuduğumda aklıma bunlar geldi, geliverdi. Hep sayılarını düşündüm – ne çoktular! Yine de tek-tek her birinin apayrı hikâyeleri vardı. Birden etrafımı buz gibi bir his sardı!
Cemaat neden varlığını sürdürüyor bilemem. Ahmet Hoca sanırım biliyordur. Benim eksiğim pratikte. Hep öyle oldu gerçi. Çünkü topluluktan hazzetmedim hiç – tek başına düşünmek riskli de olsa bazen. Yalnız düşünmeyi seçtim yine de ben. Başkalarına katılmamayı gerektirmiyor, yalnız olmak. Başkalarını savunmamayı gerektirmiyor, bir gruptan olmamak. Başkalarına üzülmemeyi gerektirmiyor, benim canımın acımaması. Ki acıyor! Hem de salt benim ve ailemin uğradığı haksızlığa benzeyen haksızlıkların, bu hedef alınmış zavallıları hedef aldığından dolayı değil. Yani, bana olanın aynı oldu da şimdi aynı takımdaymışız gibi onları savunayım motivasyonu yok bende – önceden de hiç olmadı onu söyleyeyim! Aksine, Uğur Mumcu’nun, Bahriye Üçok’un, Turan Dursun’un ya da Sivas’ta yakılanların canlarına ne kadar üzüldüysem, başörtüsünden dolayı okuluna giremediğinden gözyaşı döken Kocaeli Üniversitesi’ndeki öğrencilerime de o kadar üzüldüm. Ya da Hrant Dink’in başına gelen suikast ile Cizre’de uzaktan ağır silahlarla yıkılan evin sakinlerine yapılanı ayrı görmedim hiç. Nazım Hikmet Ran ile Halide Edip Adıvar’ı birleştiren yurtdışına kaçış, Türkiye’den geçen yıl geri dönmemek üzere çıkan yüz binlerin hikâyesinden farklı mıydı? Farklı olduğunu düşünsem bu yazıyı yazmazdım ki!
CEMAAT’LE TEKNİK BİR MÜCADELE YOK BUGÜN. OLAN NE PEKİ? MUHALİF BİRÇOK KİŞİYİ, ÇOLUK ÇOCUK, YAŞLI, HAMİLE, BEBEK, ZAVALLI DURUMDA NE KADAR İNSAN VARSA ÜZERİNDEN ACIMASIZCA GEÇEN BİR SOSYAL BULDOZER VAR. CEMAAT AHMET BEY’İN ÖNERDİĞİ GİBİ LAĞVEDİLİRSE EĞER, BU SOYKIRIMCI TAKİBAT POLİTİKASI BİTECEK Mİ?
Cemaat’ten olduğu gerekçesiyle insanların üzerine dehşetli giden bu muktedir korkunç canavar Leviathan, dişleri arasına aldıklarını kimin kimden olduğuna işin özünde bakmaksızın, kendini tarihe değil, tarihi kendine uydurmaya çalışarak, alarak arkasına nefreti sevmeyi seçmiş yıkık insanları, görmediği bir zulmü yapıyor bu toprakların! Yazmayalım mı bunu? Cemaat neden varlığını sürdürüyor bilmem. İlgilenmem de ayrıca – bana ne? Ama devlet olduğunu iddia eden, benim devletimse, işlediği günahlar beni bağlar. Vatandaşıyım ne de olsa – sadece kâğıt üzerinde bile kalmış olsa artık! Öyle ya; artık çocuğu olanlara doğum belgesi, pasaportunun süresi bitenlere pasaport düzenlemeyen, işi düşüp de ezkaza başvuranın kimliğine bile el koyulan uygulama çoğunun kanıksadığı bir sıradan muamele de olmuş olsa, bana söz söyleme hakkı düşer zalimin zulmüne. Gerekçe aramam hem de, başıma, başına, başımıza gelenlere! Cemaat neden varlığını sürdürüyor, bunu bilmem de, varlığını sürdüren ceberut bir rejime neden karşı duyduğumu unutmam! Uğradığım haksızlığa açıklama devşirecek kadar naif olmadım hiç! Çok sağlıklı bir egom vardır – kendime yapılanı unutmam! Hele çocuğuma yapılanı? Asla! Neden varlığını sürdürüyor Cemaat, neden ilgilenmem söyleyeyim: çünkü Cemaat sürdürmese de varlığını, bu rejim sürdürecek zulmünü. Tıpkı yüz binlere zulüm edilirken gerekçe bulan engin hayal gücü ve çirkefi gibi zalimlerin, Cemaat olmasa da, “FETÖ” var olmaya devam edecek! Çünkü zaten var olmayan bir şey yok da olmaz! Çünkü ne o, ne de ortakları 17 Aralık’ta sarıldıkları hayatta kalma ipini bırakmaz, bırakamaz! Şimdi duygusal kısmı geride bırakalım da, akıl yürütelim ve sorular soralım biraz olur mu?
Ben nasıl hiç katılmama hakkına sahiptiysem, sizler de sahiptiniz
Cemaat kendine Hareket diyor. Ona destek verenler kendilerini böyle tanımlıyor. Bu böyle değildir diyemeyiz. Sivil toplum mu değil mi diye spekülasyon yapmadan, durumdan vazife çıkarmaya, zayıfken ben kendimi nasıl aklarım çabasına girmeksizin, Cemaat’in bir dönem bünyesinde olmuş herkesin önce kendisine, sonra da herkese dürüst olmasında yarar var: ne kadar merkeziyetçi bir karar alma yapısı ve hiyerarşisi olduğu iddia edilirse edilsin, bu tür organizasyon yapılarına katılım rıza ve gönüllülük ilişkisine dayanıyor. Eğer yanlış biliyorsam düzeltin. Ayrılmak isteyene engel mi olunmuş? Ben nasıl hiç katılmama hakkına sahiptiysem, sizler de sahiptiniz. Kaldı ki ayrılan bir sürü insan var, yalan mı? Bu insanları Cemaat’te zorla tutan mı oldu? Bilmiyorum soruyorum! Oldu mu? Benin gördüğüm kadarıyla olmadı! Yani isteyen “haydi bana eyvallah” diyor, ayrılıyor. Mesele ne? Yani bireysel tercih kullanarak – varsa – hiyerarşik sistemin dışına çıkmak olanaklı.
Şimdi sadede geleyim bu saptamalardan sonra. İnsanların dini liderlere bazı “özellikler” atfetmeleri – rasyonel ya da değil, buna hiç girmeden – İslam’da da, diğer dinlerde de çok sıklıkla karşılaşılan bir durum. Adam inanıyorsa çıkıp da ona argüman getirmeye ve yolundan çevirmeye kalkmak akıl karı değil. Çünkü adı üstünde, bu tip şeyler inanç meselesidir. İnanan inanır, inanmayanı zorlayan yok. Bu inanç düzleminde vuku bulan bir şey. Mantıklı veya mantıksız – inanıp inanmamaya herkes kişisel bazda karar verir. Buna doğru-yanlış skalasıyla yaklaşmak saçma. Bunları yazan, rasyonel bir kafa, ayrıca tümüyle din sosyolojisinin bakış açısı yansıtılarak yazılıyor bu satırlar!
Evet, Cemaat hata mı yaptı, yaptıysa nerede yaptı, bunun gibi şeyler tartışılsın, tartışılmalıdır serbestçe. Ancak: bütünsel olarak – hatta topyekun – kriminalize edilmiş, şeytanlaştırılmış, tüm sorunların başı ve sonu ilan edilmiş ve dahası en alt sosyal kademelerine kadar dehşetli bir zulme uğratılmakta olan bir kitleden bahsederken, bu insan topluluğunu bir tür yeknesak ve homojen grup gibi ele almak ne derece mantıklı? Sormayalım mı bunu? Cemaat ile kurumsal ve teknik bir mücadele yok bugün. Aksine muhalif birçok kişiyi ezerken sistem, onlara cemaatçi kulpu takıyor. Kaldı ki Cemaat ile bağı olsa ne olur? Yasalarda dini cemaatlere girmeyi engelleyen bir engel mi var? Kemalistler darbe yapınca tüm Atatürkçüleri toplasalar, çocuklarına iş ya da pasaport vermeseler, bunu da kabullenir mi toplum? Farkı ne? Ya da, komünist bir yasa dışı örgüt suç işlemiş olsa, mesela. Bu, bütün komünistleri zan altında bırakır mı? Zan altında bıraktı diyelim. Tutuklanmalarını haklı çıkartır mı? Dedim ki: Cemaat’le teknik bir mücadele yok bugün. Olan ne peki? Muhalif birçok kişiyi, çoluk çocuk, yaşlı, hamile, bebek, zavallı durumda ne kadar insan varsa üzerinden acımasızca geçen bir sosyal buldozer var. Cemaat Ahmet Bey’in önerdiği gibi lağvedilirse eğer, bu soykırımcı takibat politikası bitecek mi? Bu konuda emin değilim!
Bu kadar saf mıyız cidden
Anti parantez belirteyim. Benim gibi bu türden “insan hakları” çerçevesinde yorum yazısı yazıp Cemaat’ten olanların ya da Kürtlerin, ya da ne bileyim herhangi bir Erdoğan rejimi muhalifinin haklarını savunanlar da “Cemaatçi” olarak takibata alınıyor, bilmem farkında mısınız? Cemaat lağvedilince bizim bu sorunlarımız da çözülecekse eğer, lağvedilsin madem, değil mi? Bu kadar saf mıyız cidden?
KEMALİSTLER DARBE YAPINCA TÜM ATATÜRKÇÜLERİ TOPLASALAR, ÇOCUKLARINA İŞ YA DA PASAPORT VERMESELER, BUNU DA KABULLENİR Mİ TOPLUM? FARKI NE? YA DA, KOMÜNİST BİR YASA DIŞI ÖRGÜT SUÇ İŞLEMİŞ OLSA, MESELA. BU, BÜTÜN KOMÜNİSTLERİ ZAN ALTINDA BIRAKIR MI? ZAN ALTINDA BIRAKTI DİYELİM. TUTUKLANMALARINI HAKLI ÇIKARTIR MI?
15 Temmuz sonrası “Cemaat liderliği” neden gerekli dersleri çıkartmadı diyor Ahmet Hoca. Hangimiz 15 Temmuz sonrası demokrasi erozyonunun tam bir çöküntüyle sonuçlanacağını gördük ki? Ahmet Bey gördüyse neden bu yazıyı 16 Temmuz’da yazmadı da aradan bunca yıl geçmesini bekledi? Evet doğru. Biz sosyal bilimciler müneccim değilizdir. Ama “Cemaat yönetimi” müneccim olmalı. Bu mudur? Bakın merkeziyetçilik ya da bulunulan koşullara ayak uydurulması gibi eleştirilere kulak kapatmıyorum. Aksine hak veriyorum. Yani, Ahmet Bey’in dediklerinin tümüne eleştiri yapmıyor, aksine bazı kategorik noktalarda eksik bulduğum noktalara değiniyorum. Karalama yazısı değil bu. İşin teolojik kısmı beni inanın hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Bu tür konulara sosyal bilimci gözlükleriyle bakıyorum. Bir de insan hakları savunucusu gözüyle. Cemaat içindeki karar alma süreçleri nasıl işler bilmiyorum. Bir şeffaflaşma talebi varsa, bunu dillendirsin insanlar. Ve işe kendilerinden başlasınlar. İçe kapanmayıp, samimi şekilde şeffaflaşmakla başlayabilirler bugünden tezi yok. Taban bunu talep ederse, sanırım bu ütopik olmaz. Ama dediğim gibi, önerme, eğer bu karar alma süreçleri şeffaf değilse. Söylediğim üzere, bunu bilebilecek konumum yok. Bildiğim, sivil toplumlar şeffaf olur. Ama tabanla iletişime girmeden, “dükkânı kapa git” tutumunu aklım almıyor. Bu çok “lider merkezli” bir bakış açısı çünkü. Ve teklif edilen stratejinin ruhuna ters! Anlatabiliyor muyum? Yani bir taraftan insanlara birey olun demek (ki ben tüm hayatım boyu öğrencilerime ve herkese birey olmanın önemini ve gereğini anlattım!), diğer taraftan “lider dükkânı kapar iş biter” demek, büyük bir çelişki, hafif değimiyle! Bu önerme, bu iş zaten sivil toplum değildi, hiç olmadı demekle aynı anlamda çünkü. Eğer bu doğruysa, yani bu iş sivil toplumla alakası olmayan, amacı salt siyasi üst yapıya sirayet amacı güden bir yapıdır türü bir savsa ortaya atılan, bu savın sahibinin çıkıp, Erdoğan’dan rejimiyle nasıl bu kadar benzer bir pozisyona geldiğini detaylı olarak izah etmesi gerekir.
15 TEMMUZ SONRASI “CEMAAT LİDERLİĞİ” NEDEN GEREKLİ DERSLERİ ÇIKARTMADI DİYOR AHMET HOCA. HANGİMİZ 15 TEMMUZ SONRASI DEMOKRASİ EROZYONUNUN TAM BİR ÇÖKÜNTÜYLE SONUÇLANACAĞINI GÖRDÜK Kİ? AHMET BEY GÖRDÜYSE NEDEN BU YAZIYI 16 TEMMUZ’DA YAZMADI DA ARADAN BUNCA YIL GEÇMESİNİ BEKLEDİ? EVET DOĞRU. BİZ SOSYAL BİLİMCİLER MÜNECCİM DEĞİLİZDİR. AMA “CEMAAT YÖNETİMİ” MÜNECCİM OLMALI. BU MUDUR?
Ademi merkeziyetçi ve şeffaf bir yapı gerekliliği bir gerçek. Türkiye’de hangi toplumsal hareket veya STK bu yapıyı sağlamış, bunu irdelemek lazım ama. Çok seslilik iyidir. Bu şeffaflığı tetikler. Ama, dükkanı kapa yaklaşımı, sadece rejimin tezlerini doğrular bir tutum olarak algılanır. Ben şahsen Cemaat dışı bir birey olarak bunu böyle okurdum. Yani “biz hata etmişiz, bak dükkânı da kapıyoruz” dedikten sonra, bunun rejim diskurunun kabulü, dahası özür manifestosu olarak okumamanın nasıl mümkün olacağını düşünmek gerekir kanaatimce. Bu, yapılan kısmi hatalardan dolayı muhasebe yapılmasın anlamında okunmasın. Fakat kolektif hata türü bir yaklaşım, akla ve mantığa (ve suçun şahsiliği gibi birincil önemde bir hukuk ilkesine!) tepeden tırnağa ters.
Benim tavsiyem: açık olun, özeleştiri de yapın, ama uğranılan zulmün gerçek olduğuna inanın! Neden mi? Çünkü gerçek de ondan! Ve asıl sorunumuz bu zulümdür! Uğradığım haksızlığa gerekçe bulmam!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.11.2018 [TR724]
Siyaset Bilimci Ahmet Kuru Hocanın eleştiri yazısını (Cemaat Neden Hala Varlığını Sürdürüyor) okuduğumda, bunlar aklıma geldi. Başka şeyler de tabii. Ama en çok bunlar! İnsanlar. İnsanlardan bahsetmeli, insanları konuşmalı, insanları düşünmeli, hissetmeli, onlara acımalı azıcık dedim. Onları istatistikî verilere veya bir kategoriye indirgemeden önce, her bir bireyin ve sevdiklerinin biricik oldukları, her birinin bir hayatı olduğu, hayalleri ve sevdaları mesela, her birinde özlemler ve tutkular, zafiyetler ve kaygılar, ne bileyim, her birinin bir yüreği olduğunu mesela, düşünmeyecek miyiz? Düşünmemeli miyiz, her birinin başından geçenleri, öykülerini ve maceralarını, korku ve kâbuslarını, ne dersiniz? Sayıları kabarıktır, evet! Birbirlerine tek dedikleri, sabret! Sabret! Gelenler aklıma, içimi karartsa da, yazmak hatta, aktarmak kağıda zor olsa da, ne dersiniz, bakmaksızın, hissediverip acılarını kendiminmiş gibi, ansızın; başladım duyguları yazmaya. Yazıyı okuduğumda aklıma bunlar geldi, geliverdi. Hep sayılarını düşündüm – ne çoktular! Yine de tek-tek her birinin apayrı hikâyeleri vardı. Birden etrafımı buz gibi bir his sardı!
Cemaat neden varlığını sürdürüyor bilemem. Ahmet Hoca sanırım biliyordur. Benim eksiğim pratikte. Hep öyle oldu gerçi. Çünkü topluluktan hazzetmedim hiç – tek başına düşünmek riskli de olsa bazen. Yalnız düşünmeyi seçtim yine de ben. Başkalarına katılmamayı gerektirmiyor, yalnız olmak. Başkalarını savunmamayı gerektirmiyor, bir gruptan olmamak. Başkalarına üzülmemeyi gerektirmiyor, benim canımın acımaması. Ki acıyor! Hem de salt benim ve ailemin uğradığı haksızlığa benzeyen haksızlıkların, bu hedef alınmış zavallıları hedef aldığından dolayı değil. Yani, bana olanın aynı oldu da şimdi aynı takımdaymışız gibi onları savunayım motivasyonu yok bende – önceden de hiç olmadı onu söyleyeyim! Aksine, Uğur Mumcu’nun, Bahriye Üçok’un, Turan Dursun’un ya da Sivas’ta yakılanların canlarına ne kadar üzüldüysem, başörtüsünden dolayı okuluna giremediğinden gözyaşı döken Kocaeli Üniversitesi’ndeki öğrencilerime de o kadar üzüldüm. Ya da Hrant Dink’in başına gelen suikast ile Cizre’de uzaktan ağır silahlarla yıkılan evin sakinlerine yapılanı ayrı görmedim hiç. Nazım Hikmet Ran ile Halide Edip Adıvar’ı birleştiren yurtdışına kaçış, Türkiye’den geçen yıl geri dönmemek üzere çıkan yüz binlerin hikâyesinden farklı mıydı? Farklı olduğunu düşünsem bu yazıyı yazmazdım ki!
CEMAAT’LE TEKNİK BİR MÜCADELE YOK BUGÜN. OLAN NE PEKİ? MUHALİF BİRÇOK KİŞİYİ, ÇOLUK ÇOCUK, YAŞLI, HAMİLE, BEBEK, ZAVALLI DURUMDA NE KADAR İNSAN VARSA ÜZERİNDEN ACIMASIZCA GEÇEN BİR SOSYAL BULDOZER VAR. CEMAAT AHMET BEY’İN ÖNERDİĞİ GİBİ LAĞVEDİLİRSE EĞER, BU SOYKIRIMCI TAKİBAT POLİTİKASI BİTECEK Mİ?
Cemaat’ten olduğu gerekçesiyle insanların üzerine dehşetli giden bu muktedir korkunç canavar Leviathan, dişleri arasına aldıklarını kimin kimden olduğuna işin özünde bakmaksızın, kendini tarihe değil, tarihi kendine uydurmaya çalışarak, alarak arkasına nefreti sevmeyi seçmiş yıkık insanları, görmediği bir zulmü yapıyor bu toprakların! Yazmayalım mı bunu? Cemaat neden varlığını sürdürüyor bilmem. İlgilenmem de ayrıca – bana ne? Ama devlet olduğunu iddia eden, benim devletimse, işlediği günahlar beni bağlar. Vatandaşıyım ne de olsa – sadece kâğıt üzerinde bile kalmış olsa artık! Öyle ya; artık çocuğu olanlara doğum belgesi, pasaportunun süresi bitenlere pasaport düzenlemeyen, işi düşüp de ezkaza başvuranın kimliğine bile el koyulan uygulama çoğunun kanıksadığı bir sıradan muamele de olmuş olsa, bana söz söyleme hakkı düşer zalimin zulmüne. Gerekçe aramam hem de, başıma, başına, başımıza gelenlere! Cemaat neden varlığını sürdürüyor, bunu bilmem de, varlığını sürdüren ceberut bir rejime neden karşı duyduğumu unutmam! Uğradığım haksızlığa açıklama devşirecek kadar naif olmadım hiç! Çok sağlıklı bir egom vardır – kendime yapılanı unutmam! Hele çocuğuma yapılanı? Asla! Neden varlığını sürdürüyor Cemaat, neden ilgilenmem söyleyeyim: çünkü Cemaat sürdürmese de varlığını, bu rejim sürdürecek zulmünü. Tıpkı yüz binlere zulüm edilirken gerekçe bulan engin hayal gücü ve çirkefi gibi zalimlerin, Cemaat olmasa da, “FETÖ” var olmaya devam edecek! Çünkü zaten var olmayan bir şey yok da olmaz! Çünkü ne o, ne de ortakları 17 Aralık’ta sarıldıkları hayatta kalma ipini bırakmaz, bırakamaz! Şimdi duygusal kısmı geride bırakalım da, akıl yürütelim ve sorular soralım biraz olur mu?
Ben nasıl hiç katılmama hakkına sahiptiysem, sizler de sahiptiniz
Cemaat kendine Hareket diyor. Ona destek verenler kendilerini böyle tanımlıyor. Bu böyle değildir diyemeyiz. Sivil toplum mu değil mi diye spekülasyon yapmadan, durumdan vazife çıkarmaya, zayıfken ben kendimi nasıl aklarım çabasına girmeksizin, Cemaat’in bir dönem bünyesinde olmuş herkesin önce kendisine, sonra da herkese dürüst olmasında yarar var: ne kadar merkeziyetçi bir karar alma yapısı ve hiyerarşisi olduğu iddia edilirse edilsin, bu tür organizasyon yapılarına katılım rıza ve gönüllülük ilişkisine dayanıyor. Eğer yanlış biliyorsam düzeltin. Ayrılmak isteyene engel mi olunmuş? Ben nasıl hiç katılmama hakkına sahiptiysem, sizler de sahiptiniz. Kaldı ki ayrılan bir sürü insan var, yalan mı? Bu insanları Cemaat’te zorla tutan mı oldu? Bilmiyorum soruyorum! Oldu mu? Benin gördüğüm kadarıyla olmadı! Yani isteyen “haydi bana eyvallah” diyor, ayrılıyor. Mesele ne? Yani bireysel tercih kullanarak – varsa – hiyerarşik sistemin dışına çıkmak olanaklı.
Şimdi sadede geleyim bu saptamalardan sonra. İnsanların dini liderlere bazı “özellikler” atfetmeleri – rasyonel ya da değil, buna hiç girmeden – İslam’da da, diğer dinlerde de çok sıklıkla karşılaşılan bir durum. Adam inanıyorsa çıkıp da ona argüman getirmeye ve yolundan çevirmeye kalkmak akıl karı değil. Çünkü adı üstünde, bu tip şeyler inanç meselesidir. İnanan inanır, inanmayanı zorlayan yok. Bu inanç düzleminde vuku bulan bir şey. Mantıklı veya mantıksız – inanıp inanmamaya herkes kişisel bazda karar verir. Buna doğru-yanlış skalasıyla yaklaşmak saçma. Bunları yazan, rasyonel bir kafa, ayrıca tümüyle din sosyolojisinin bakış açısı yansıtılarak yazılıyor bu satırlar!
Evet, Cemaat hata mı yaptı, yaptıysa nerede yaptı, bunun gibi şeyler tartışılsın, tartışılmalıdır serbestçe. Ancak: bütünsel olarak – hatta topyekun – kriminalize edilmiş, şeytanlaştırılmış, tüm sorunların başı ve sonu ilan edilmiş ve dahası en alt sosyal kademelerine kadar dehşetli bir zulme uğratılmakta olan bir kitleden bahsederken, bu insan topluluğunu bir tür yeknesak ve homojen grup gibi ele almak ne derece mantıklı? Sormayalım mı bunu? Cemaat ile kurumsal ve teknik bir mücadele yok bugün. Aksine muhalif birçok kişiyi ezerken sistem, onlara cemaatçi kulpu takıyor. Kaldı ki Cemaat ile bağı olsa ne olur? Yasalarda dini cemaatlere girmeyi engelleyen bir engel mi var? Kemalistler darbe yapınca tüm Atatürkçüleri toplasalar, çocuklarına iş ya da pasaport vermeseler, bunu da kabullenir mi toplum? Farkı ne? Ya da, komünist bir yasa dışı örgüt suç işlemiş olsa, mesela. Bu, bütün komünistleri zan altında bırakır mı? Zan altında bıraktı diyelim. Tutuklanmalarını haklı çıkartır mı? Dedim ki: Cemaat’le teknik bir mücadele yok bugün. Olan ne peki? Muhalif birçok kişiyi, çoluk çocuk, yaşlı, hamile, bebek, zavallı durumda ne kadar insan varsa üzerinden acımasızca geçen bir sosyal buldozer var. Cemaat Ahmet Bey’in önerdiği gibi lağvedilirse eğer, bu soykırımcı takibat politikası bitecek mi? Bu konuda emin değilim!
Bu kadar saf mıyız cidden
Anti parantez belirteyim. Benim gibi bu türden “insan hakları” çerçevesinde yorum yazısı yazıp Cemaat’ten olanların ya da Kürtlerin, ya da ne bileyim herhangi bir Erdoğan rejimi muhalifinin haklarını savunanlar da “Cemaatçi” olarak takibata alınıyor, bilmem farkında mısınız? Cemaat lağvedilince bizim bu sorunlarımız da çözülecekse eğer, lağvedilsin madem, değil mi? Bu kadar saf mıyız cidden?
KEMALİSTLER DARBE YAPINCA TÜM ATATÜRKÇÜLERİ TOPLASALAR, ÇOCUKLARINA İŞ YA DA PASAPORT VERMESELER, BUNU DA KABULLENİR Mİ TOPLUM? FARKI NE? YA DA, KOMÜNİST BİR YASA DIŞI ÖRGÜT SUÇ İŞLEMİŞ OLSA, MESELA. BU, BÜTÜN KOMÜNİSTLERİ ZAN ALTINDA BIRAKIR MI? ZAN ALTINDA BIRAKTI DİYELİM. TUTUKLANMALARINI HAKLI ÇIKARTIR MI?
15 Temmuz sonrası “Cemaat liderliği” neden gerekli dersleri çıkartmadı diyor Ahmet Hoca. Hangimiz 15 Temmuz sonrası demokrasi erozyonunun tam bir çöküntüyle sonuçlanacağını gördük ki? Ahmet Bey gördüyse neden bu yazıyı 16 Temmuz’da yazmadı da aradan bunca yıl geçmesini bekledi? Evet doğru. Biz sosyal bilimciler müneccim değilizdir. Ama “Cemaat yönetimi” müneccim olmalı. Bu mudur? Bakın merkeziyetçilik ya da bulunulan koşullara ayak uydurulması gibi eleştirilere kulak kapatmıyorum. Aksine hak veriyorum. Yani, Ahmet Bey’in dediklerinin tümüne eleştiri yapmıyor, aksine bazı kategorik noktalarda eksik bulduğum noktalara değiniyorum. Karalama yazısı değil bu. İşin teolojik kısmı beni inanın hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Bu tür konulara sosyal bilimci gözlükleriyle bakıyorum. Bir de insan hakları savunucusu gözüyle. Cemaat içindeki karar alma süreçleri nasıl işler bilmiyorum. Bir şeffaflaşma talebi varsa, bunu dillendirsin insanlar. Ve işe kendilerinden başlasınlar. İçe kapanmayıp, samimi şekilde şeffaflaşmakla başlayabilirler bugünden tezi yok. Taban bunu talep ederse, sanırım bu ütopik olmaz. Ama dediğim gibi, önerme, eğer bu karar alma süreçleri şeffaf değilse. Söylediğim üzere, bunu bilebilecek konumum yok. Bildiğim, sivil toplumlar şeffaf olur. Ama tabanla iletişime girmeden, “dükkânı kapa git” tutumunu aklım almıyor. Bu çok “lider merkezli” bir bakış açısı çünkü. Ve teklif edilen stratejinin ruhuna ters! Anlatabiliyor muyum? Yani bir taraftan insanlara birey olun demek (ki ben tüm hayatım boyu öğrencilerime ve herkese birey olmanın önemini ve gereğini anlattım!), diğer taraftan “lider dükkânı kapar iş biter” demek, büyük bir çelişki, hafif değimiyle! Bu önerme, bu iş zaten sivil toplum değildi, hiç olmadı demekle aynı anlamda çünkü. Eğer bu doğruysa, yani bu iş sivil toplumla alakası olmayan, amacı salt siyasi üst yapıya sirayet amacı güden bir yapıdır türü bir savsa ortaya atılan, bu savın sahibinin çıkıp, Erdoğan’dan rejimiyle nasıl bu kadar benzer bir pozisyona geldiğini detaylı olarak izah etmesi gerekir.
15 TEMMUZ SONRASI “CEMAAT LİDERLİĞİ” NEDEN GEREKLİ DERSLERİ ÇIKARTMADI DİYOR AHMET HOCA. HANGİMİZ 15 TEMMUZ SONRASI DEMOKRASİ EROZYONUNUN TAM BİR ÇÖKÜNTÜYLE SONUÇLANACAĞINI GÖRDÜK Kİ? AHMET BEY GÖRDÜYSE NEDEN BU YAZIYI 16 TEMMUZ’DA YAZMADI DA ARADAN BUNCA YIL GEÇMESİNİ BEKLEDİ? EVET DOĞRU. BİZ SOSYAL BİLİMCİLER MÜNECCİM DEĞİLİZDİR. AMA “CEMAAT YÖNETİMİ” MÜNECCİM OLMALI. BU MUDUR?
Ademi merkeziyetçi ve şeffaf bir yapı gerekliliği bir gerçek. Türkiye’de hangi toplumsal hareket veya STK bu yapıyı sağlamış, bunu irdelemek lazım ama. Çok seslilik iyidir. Bu şeffaflığı tetikler. Ama, dükkanı kapa yaklaşımı, sadece rejimin tezlerini doğrular bir tutum olarak algılanır. Ben şahsen Cemaat dışı bir birey olarak bunu böyle okurdum. Yani “biz hata etmişiz, bak dükkânı da kapıyoruz” dedikten sonra, bunun rejim diskurunun kabulü, dahası özür manifestosu olarak okumamanın nasıl mümkün olacağını düşünmek gerekir kanaatimce. Bu, yapılan kısmi hatalardan dolayı muhasebe yapılmasın anlamında okunmasın. Fakat kolektif hata türü bir yaklaşım, akla ve mantığa (ve suçun şahsiliği gibi birincil önemde bir hukuk ilkesine!) tepeden tırnağa ters.
Benim tavsiyem: açık olun, özeleştiri de yapın, ama uğranılan zulmün gerçek olduğuna inanın! Neden mi? Çünkü gerçek de ondan! Ve asıl sorunumuz bu zulümdür! Uğradığım haksızlığa gerekçe bulmam!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Ağacı meyvesiyle değerlendirin [Mahmut Akpınar]
Ülkeye ulusal ve uluslararası ödüller kazandırmış, sadece Türkiye’de 1200 adet okul açmış, binlerce dershane, etüd eğitim merkezi hizmete sokmuş, üniversiteler, hastaneler inşa etmiş, milletin eğitimi, sağlığı, huzuru, refahı için her alanda başarılı işler yapmış bir Hareket bir gecede “terörist” ilan edildi. Öğretmenler, akademisyenler, esnaflar, ev hanımları, hatta yeni doğmuş bebekler, 80’lik dedeler-neneler bu gönüllüler hareketiyle, eğitim faaliyetiyle ilişkisi var diye “terör örgütü” üyesi ilan edildi, hapislere dolduruldu. Yüz binlerce insan işinden oldu; açlığa, yokluğa mahkum edildi.
Bugün “terörist” ilan edilenleri düne kadar devlet yetkilileri dahil herkes övme yarışındaydı. İnsanların çocuğunu kaydettirmek için kuyruk olduğu, referans aradığı bu kurumlar ve çalışanları bir anda şeytanlaştırıldı. Milletin evladına hizmet etsin diye kiminin sermayesini, kiminin alın terini ortaya koyduğu onca eğitim, kültür yuvası yağmalandı, talan edildi. Bir eşkıya zihniyet kendini aklamak için sun’i suçlar icat edip dünyanın en güzel insanlarını hedefe koydu. Ortada kalan her suçu bu insanların üzerine boca etti. Bugünlerde kimileri propagandanın etkisinde kalarak, kimileri birikmiş kininin acısını çıkarmak için, kimileri haset duygusuyla, bazıları ise ilkesizlik ve yüreksizlik nedeniyle bu linç kervanına katılıyor. Bu kadar baskıya, zulme, işkenceye, aşağılamaya rağmen tek cam kırmamış, tek bir asayiş problemine karışmamış bu insanları ısrarla ve utanmadan “terör örgütü” olarak anmaya devam ediyorlar.
Birkaç günlük bebekleri nasıl terörist olabilir
Toplum toptan hipnoz seansına katılmış gibi. Vicdanlarını ve mantıklarını da kullanmıyorlar. “Bu nasıl bir terör örgütü ki elinde yasal silahı olan adamlar dahi en küçük problem çıkarmadan emniyet güçlerine teslim oluyor?” diye sormuyorlar. İsteseler kolayca öldürebilecekleri halde adamın nerdeyse bütün emir subayları darbecilikten yargılanıyor. O gece kendisini kaçıran/kurtaran pilot, darbecilerce vurulduğu söylenen polis, darbecilerin uçakları kalkamasın diye pistleri bombalayan askeri pilotlar ve istese hükümete, Erdoğan’a zarar verebilecek iken koruyan pek çok kimse mesleğinden ediliyor, hapse atılıyor ama kimse sorgulamıyor. İnsanlar burda bir tuhaflık var diye düşünmüyor. Hadi askerin, polisin, memurların “darbeci” olduğuna bir şekilde inandılar veya inanmak zorunda kaldılar. Çoğu öğretmen, ev hanımı ve tamamına yakını bayraklaştırdıkları başörtüsüne sahip 17.000 kadın nasıl darbeci olabildi diye niye sormuyorlar? Doğum yaptıktan sonra hapse atılan lohusa kadınlar ve birkaç günlük bebekleri nasıl terörist olabilir, nasıl darbe yapabilir diye niye akletmiyor bu insancıklar?
Tarihte ve başka toplumlarda da benzer olaylar yaşanmış, kitleler, kalabalıklar genellikle zulümlere sessiz kalmışlar. Güç karşısında sessiz ve eylemsiz kalmalarını bir şekilde meşrulaştırmışlar. “Ama onlar da..” diye başlayan cümlelerle vicdanlarını bastırmaya, kendilerini mazur göstermeye çalışmışlar. Kendi hayatlarına zarar verilmesin, zorba ve ilkesiz adamlar dokunmasın diye aklın itirazlarını, vicdanının isyanlarını bastırıp kendilerini avutmuşlar. Tarihte örnekleri çok; ama bir zulmü okumakla yaşamak çok farklı. İnsanlık dışı uygulamaları anlatmakla içinde olmak çok ayrı şeyler. Bu sıralar tarihte pek çok insanın yaşadıklarını bizzat tecrübe ediyoruz. Zulme, işkenceye, baskıya, tenkile maruz kalıyoruz. Yakın çevremizin, toplumun sergilediği duyarsızlık, suskunluk bizi kahrediyor.
İnsanları en çok üzen şeylerden birisi ise hayatını adadığı, gaye-i hayal haline getirdiği ve kendisini onunla tanımladığı bir dava için içten birilerinin ağır sözler söylemesi, ağır ithamlarda ve eleştirilerde bulunması. Aynı kervanın yolcusu, dün beraber olduğu bazı insanların dıştaki insanların ağzıyla bir şeyler mırıldanması, genel ve incitici suçlamalarda bulunması insanları hem çok üzüyor, hem de tereddütler yaşamasına neden olabiliyor.
Yazılanlar, eleştiriler konusunda herkesin sabır/tahammül eşiği farklı. Bazıları en küçük ve yapıcı eleştiriye dahi tahammül edemiyor. Bazıları yapıcı eleştirileri kabul ediyor ve uygulamadan kaynaklanan hatalarımızı düzeltmemiz gerektiğine inanıyor. Umudunu tamamen yitirmiş insanlar da var. Ama kitlenin büyük kısmı yararlı işler yapıldığı konusunda emin ve mutmain. Kendi yaptıklarından, bildiklerinden, gördüklerinden hareketle uç eleştirileri kabullenemiyor ve bunlardan inciniyor. Zaman zaman insanlar “acaba?” diyerek kafa karışıklığı yaşıyor. Benim bilmediğim kimseler, bilmediğim noktalarda yanlış şeyler yapmış olabilirler mi diye şüpheye düşebiliyor. Havuz medyanın kirli mecralarının ürettiği ahlaksız ve ölçüsüz iddialar zihninde lekeler bırakabiliyor. Bu tür iddialara destek veren, umutsuzluk aşılayan “içten” eleştiriler insanları daha bir karamsarlığa ve tereddüde sevk ediyor. En basitinden kafa karışıklıkları yaşıyorlar.
Öte yandan her şeyin güllük gülistanlık olduğunu, herkesin dimdik ayakta durduğunu, zayiat olmadığını vs söyleyenler var. Böylece birileri güya eleştirilerin önünü kapatıyor ama bireylerden doğan ve genellenemeyecek bir kısım hataların düzeltilmesini de engelliyor. Ümit verici hikâyeler, konular anlatmak, insanların umudunu diri tutmak, moral ve motivasyonu bitirmemek elbette önemli. Ama sarsılan, kenarda duran, ümidini yitirilen insanları da görmek ve bunlara derde deva bir şeyler söylemek gerekiyor. Belki de çevresinde hep “zihni berraklar”ı gördükleri, onlarla muhatap oldukları için herkesin öyle olduğunu düşünüyorlar. Problemleri, sıkıntıları, travmatik durumları görmek istemiyor. Görülmeyince de bunların tamiri, tedavisi, hataların tekrar edilmemesi gibi konular üzerinde durulmuyor. Bunları dile getirenler ağır şekilde püskürtülüyor. Soru soranlar “sadakatini yitirmekle”, “kaymakla” vs itham edilebiliyor. Bu da doğru değil.
Görebildiğim kadarıyla insanların büyük kısmı idealine, davasına bağlı. Ama bazı yanlışlar yapıldığını, uygulamadan kaynaklanan hatalarımızın olduğunun farkında. Bazı art niyetlilerin hareketi töhmet altına sokacak işler yaptığını görüyor. Kendimizi fazlaca önemsediğimizi ve gerçeklikten bir miktar koptuğumuzu düşünüyor. Fakat herşeye rağmen yıllarca emek verdiği, inandığı, hayatını adadığı Hareketin bir eğitim, iyilik, hayır, tebliğ hareketi olduğuna, -biraz güveni sarsılsa da- hala güçlü şekilde inanıyor.
Hizmet ağacı ülkede ve dünyada harika çiçekler açtı
Her coğrafyada kök saldı, her toprakta tutundu ve değişik iklimlere, ortamlara aldırmadan güzel meyveler verdi. Meyvesini tadanlar aynısından bahçesine dikmek istedi. Bu nedenle hızla yayıldı dünyaya. Yıllarca bu ağacın meyveleriyle gurur duyduk, başımız dik ve övünçle anlattık dünyaya. Meyvelerini gördüğümüz, tattığımız ve sevdiğimiz için sahiplendik ağacı. Hayatımızı, servetimizi, emeklerimizi bu ağaca ve vereceği meyvelere adadık.
Sonra bir tufan oldu, bir afet geldi ve ağacın meyvelerini tahrip etti, yapraklarını döktü. Şimdi birileri bu ağacın kökünden kesilmesinden bahsediyor. Yıllarca bu ağacın meyvesini yiyen kadir bilmez pek çok insan ağaç ve meyveleri hakkında olur olmaz laflar ediyor. “Meyveleri güzeldi, biz de yedik ama ağaç kötü! Bu ağacı kesin, kaldırın!” diye yorumlar yapıyorlar. Afet sonrası bazı çürük meyvelere sararmış yapraklara takılıp kalanlar, ağaç ve meyveleri hakkında tereddüde düşenler var.
Hiçbir çiftçi yıllarca meyve aldığı bir ağacı üzerinde bir kaç çürük var, afet sonrası bazı dalları kırıldı, yaprakları döküldü diye kökünden kesmez. Kırılan dallarını sarar, ağacı güçlendirmeye çalışır, sonraki meyve mevsimini bekler. Velev meyvesi kötü olsa dahi akıllı bir çiftçi kökü sağlam, bünyesi güçlü bir ağacı kesmez; onu aşılar ve yetişmiş ağaçtan ürün almaya bakar.
Dünyadan habersiz, ufku köyünden, mahallesinden ibaret, havuz propagandasından etkilenen bazı akrabalarımız, dostlarımız her birimize teker teker “sizden hiçbir kötülük görmedik, sizler iyisiniz ama tepedekiler kötü” diyorlar. Bu, “meyveler iyi, ama ağaç kötü!” demekten farksız. Kötü bir ağaç iyi meyve vermez. Ağaç, meyvesi için beslenir, güzel ve bereketli meyveler verdiği sürece ona bakılır, görülür gözetilir.
Kafası karışanlar, geleceğe dair ne yapılması gerektiği noktasında tereddüde düşenler başkalarının sözlerine, propagandalarına değil, ağaca ve meyvelerine odaklansınlar. Bu ağaçtan nasıl meyveler devşirdiklerine baksınlar. Eğer meyvelerinden memnunlarsa ağaca bakmaya, onu sulamaya devam etsinler. Ağaca hastalık bulaşmışsa tedavi çaresi arasınlar. Afet geçer, hastalık iyileşir ve gövdesi sağlam olan ağaç tekrar meyveler verir.
Ağacın değeri meyvesiyle ölçülür. Söylenenlere değil meyvelerine bakın. Tattığınız, gördüğünüz meyvelere göre karar verin, kanaat edinin.
[Mahmut Akpınar] 20.11.2018 [TR724]
Bugün “terörist” ilan edilenleri düne kadar devlet yetkilileri dahil herkes övme yarışındaydı. İnsanların çocuğunu kaydettirmek için kuyruk olduğu, referans aradığı bu kurumlar ve çalışanları bir anda şeytanlaştırıldı. Milletin evladına hizmet etsin diye kiminin sermayesini, kiminin alın terini ortaya koyduğu onca eğitim, kültür yuvası yağmalandı, talan edildi. Bir eşkıya zihniyet kendini aklamak için sun’i suçlar icat edip dünyanın en güzel insanlarını hedefe koydu. Ortada kalan her suçu bu insanların üzerine boca etti. Bugünlerde kimileri propagandanın etkisinde kalarak, kimileri birikmiş kininin acısını çıkarmak için, kimileri haset duygusuyla, bazıları ise ilkesizlik ve yüreksizlik nedeniyle bu linç kervanına katılıyor. Bu kadar baskıya, zulme, işkenceye, aşağılamaya rağmen tek cam kırmamış, tek bir asayiş problemine karışmamış bu insanları ısrarla ve utanmadan “terör örgütü” olarak anmaya devam ediyorlar.
Birkaç günlük bebekleri nasıl terörist olabilir
Toplum toptan hipnoz seansına katılmış gibi. Vicdanlarını ve mantıklarını da kullanmıyorlar. “Bu nasıl bir terör örgütü ki elinde yasal silahı olan adamlar dahi en küçük problem çıkarmadan emniyet güçlerine teslim oluyor?” diye sormuyorlar. İsteseler kolayca öldürebilecekleri halde adamın nerdeyse bütün emir subayları darbecilikten yargılanıyor. O gece kendisini kaçıran/kurtaran pilot, darbecilerce vurulduğu söylenen polis, darbecilerin uçakları kalkamasın diye pistleri bombalayan askeri pilotlar ve istese hükümete, Erdoğan’a zarar verebilecek iken koruyan pek çok kimse mesleğinden ediliyor, hapse atılıyor ama kimse sorgulamıyor. İnsanlar burda bir tuhaflık var diye düşünmüyor. Hadi askerin, polisin, memurların “darbeci” olduğuna bir şekilde inandılar veya inanmak zorunda kaldılar. Çoğu öğretmen, ev hanımı ve tamamına yakını bayraklaştırdıkları başörtüsüne sahip 17.000 kadın nasıl darbeci olabildi diye niye sormuyorlar? Doğum yaptıktan sonra hapse atılan lohusa kadınlar ve birkaç günlük bebekleri nasıl terörist olabilir, nasıl darbe yapabilir diye niye akletmiyor bu insancıklar?
Tarihte ve başka toplumlarda da benzer olaylar yaşanmış, kitleler, kalabalıklar genellikle zulümlere sessiz kalmışlar. Güç karşısında sessiz ve eylemsiz kalmalarını bir şekilde meşrulaştırmışlar. “Ama onlar da..” diye başlayan cümlelerle vicdanlarını bastırmaya, kendilerini mazur göstermeye çalışmışlar. Kendi hayatlarına zarar verilmesin, zorba ve ilkesiz adamlar dokunmasın diye aklın itirazlarını, vicdanının isyanlarını bastırıp kendilerini avutmuşlar. Tarihte örnekleri çok; ama bir zulmü okumakla yaşamak çok farklı. İnsanlık dışı uygulamaları anlatmakla içinde olmak çok ayrı şeyler. Bu sıralar tarihte pek çok insanın yaşadıklarını bizzat tecrübe ediyoruz. Zulme, işkenceye, baskıya, tenkile maruz kalıyoruz. Yakın çevremizin, toplumun sergilediği duyarsızlık, suskunluk bizi kahrediyor.
İnsanları en çok üzen şeylerden birisi ise hayatını adadığı, gaye-i hayal haline getirdiği ve kendisini onunla tanımladığı bir dava için içten birilerinin ağır sözler söylemesi, ağır ithamlarda ve eleştirilerde bulunması. Aynı kervanın yolcusu, dün beraber olduğu bazı insanların dıştaki insanların ağzıyla bir şeyler mırıldanması, genel ve incitici suçlamalarda bulunması insanları hem çok üzüyor, hem de tereddütler yaşamasına neden olabiliyor.
Yazılanlar, eleştiriler konusunda herkesin sabır/tahammül eşiği farklı. Bazıları en küçük ve yapıcı eleştiriye dahi tahammül edemiyor. Bazıları yapıcı eleştirileri kabul ediyor ve uygulamadan kaynaklanan hatalarımızı düzeltmemiz gerektiğine inanıyor. Umudunu tamamen yitirmiş insanlar da var. Ama kitlenin büyük kısmı yararlı işler yapıldığı konusunda emin ve mutmain. Kendi yaptıklarından, bildiklerinden, gördüklerinden hareketle uç eleştirileri kabullenemiyor ve bunlardan inciniyor. Zaman zaman insanlar “acaba?” diyerek kafa karışıklığı yaşıyor. Benim bilmediğim kimseler, bilmediğim noktalarda yanlış şeyler yapmış olabilirler mi diye şüpheye düşebiliyor. Havuz medyanın kirli mecralarının ürettiği ahlaksız ve ölçüsüz iddialar zihninde lekeler bırakabiliyor. Bu tür iddialara destek veren, umutsuzluk aşılayan “içten” eleştiriler insanları daha bir karamsarlığa ve tereddüde sevk ediyor. En basitinden kafa karışıklıkları yaşıyorlar.
Öte yandan her şeyin güllük gülistanlık olduğunu, herkesin dimdik ayakta durduğunu, zayiat olmadığını vs söyleyenler var. Böylece birileri güya eleştirilerin önünü kapatıyor ama bireylerden doğan ve genellenemeyecek bir kısım hataların düzeltilmesini de engelliyor. Ümit verici hikâyeler, konular anlatmak, insanların umudunu diri tutmak, moral ve motivasyonu bitirmemek elbette önemli. Ama sarsılan, kenarda duran, ümidini yitirilen insanları da görmek ve bunlara derde deva bir şeyler söylemek gerekiyor. Belki de çevresinde hep “zihni berraklar”ı gördükleri, onlarla muhatap oldukları için herkesin öyle olduğunu düşünüyorlar. Problemleri, sıkıntıları, travmatik durumları görmek istemiyor. Görülmeyince de bunların tamiri, tedavisi, hataların tekrar edilmemesi gibi konular üzerinde durulmuyor. Bunları dile getirenler ağır şekilde püskürtülüyor. Soru soranlar “sadakatini yitirmekle”, “kaymakla” vs itham edilebiliyor. Bu da doğru değil.
Görebildiğim kadarıyla insanların büyük kısmı idealine, davasına bağlı. Ama bazı yanlışlar yapıldığını, uygulamadan kaynaklanan hatalarımızın olduğunun farkında. Bazı art niyetlilerin hareketi töhmet altına sokacak işler yaptığını görüyor. Kendimizi fazlaca önemsediğimizi ve gerçeklikten bir miktar koptuğumuzu düşünüyor. Fakat herşeye rağmen yıllarca emek verdiği, inandığı, hayatını adadığı Hareketin bir eğitim, iyilik, hayır, tebliğ hareketi olduğuna, -biraz güveni sarsılsa da- hala güçlü şekilde inanıyor.
Hizmet ağacı ülkede ve dünyada harika çiçekler açtı
Her coğrafyada kök saldı, her toprakta tutundu ve değişik iklimlere, ortamlara aldırmadan güzel meyveler verdi. Meyvesini tadanlar aynısından bahçesine dikmek istedi. Bu nedenle hızla yayıldı dünyaya. Yıllarca bu ağacın meyveleriyle gurur duyduk, başımız dik ve övünçle anlattık dünyaya. Meyvelerini gördüğümüz, tattığımız ve sevdiğimiz için sahiplendik ağacı. Hayatımızı, servetimizi, emeklerimizi bu ağaca ve vereceği meyvelere adadık.
Sonra bir tufan oldu, bir afet geldi ve ağacın meyvelerini tahrip etti, yapraklarını döktü. Şimdi birileri bu ağacın kökünden kesilmesinden bahsediyor. Yıllarca bu ağacın meyvesini yiyen kadir bilmez pek çok insan ağaç ve meyveleri hakkında olur olmaz laflar ediyor. “Meyveleri güzeldi, biz de yedik ama ağaç kötü! Bu ağacı kesin, kaldırın!” diye yorumlar yapıyorlar. Afet sonrası bazı çürük meyvelere sararmış yapraklara takılıp kalanlar, ağaç ve meyveleri hakkında tereddüde düşenler var.
Hiçbir çiftçi yıllarca meyve aldığı bir ağacı üzerinde bir kaç çürük var, afet sonrası bazı dalları kırıldı, yaprakları döküldü diye kökünden kesmez. Kırılan dallarını sarar, ağacı güçlendirmeye çalışır, sonraki meyve mevsimini bekler. Velev meyvesi kötü olsa dahi akıllı bir çiftçi kökü sağlam, bünyesi güçlü bir ağacı kesmez; onu aşılar ve yetişmiş ağaçtan ürün almaya bakar.
Dünyadan habersiz, ufku köyünden, mahallesinden ibaret, havuz propagandasından etkilenen bazı akrabalarımız, dostlarımız her birimize teker teker “sizden hiçbir kötülük görmedik, sizler iyisiniz ama tepedekiler kötü” diyorlar. Bu, “meyveler iyi, ama ağaç kötü!” demekten farksız. Kötü bir ağaç iyi meyve vermez. Ağaç, meyvesi için beslenir, güzel ve bereketli meyveler verdiği sürece ona bakılır, görülür gözetilir.
Kafası karışanlar, geleceğe dair ne yapılması gerektiği noktasında tereddüde düşenler başkalarının sözlerine, propagandalarına değil, ağaca ve meyvelerine odaklansınlar. Bu ağaçtan nasıl meyveler devşirdiklerine baksınlar. Eğer meyvelerinden memnunlarsa ağaca bakmaya, onu sulamaya devam etsinler. Ağaca hastalık bulaşmışsa tedavi çaresi arasınlar. Afet geçer, hastalık iyileşir ve gövdesi sağlam olan ağaç tekrar meyveler verir.
Ağacın değeri meyvesiyle ölçülür. Söylenenlere değil meyvelerine bakın. Tattığınız, gördüğünüz meyvelere göre karar verin, kanaat edinin.
[Mahmut Akpınar] 20.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Futbolun devlerinin itibar etmediği bir garip sistem: Play-off [Hasan Cücük]
Şike skandalıyla sarsılan Türk futbolu 2011-12 sezonunda sıradışı bir uygulamaya gitmişti. Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor, Sivasspor ve Eskişehirspor gibi takımların ve yöneticilerinin adının geçtiği 3 Temmuz Şike Operasyonu futbolumuzda deprem etkisi yapmıştı. Şikenin yansıması sadece kulüplere olmamıştı. Yayıncı kuruluşta süreçten etkilenmiş, hatırı sayılır abone kaybı yaşamıştı. Yayıncı kuruluşun ‘zararını telafi’ adına Türkiye’de ilk kez ‘Play –Off Şampiyonluk Grubu’ oluşturulmuştu. Normal sezonu 9 puan farkla kapatan Galatasaray, Play Off Şampiyonluk Grubu maçları sonunda kıl payı sezonun şampiyonu olmuştu. Türkiye ilhamını Belçika’dan almıştı. Sadece bir sezonluk bu sistemin amacı yayıncı kuruluşun zararını telafi etmekti. Türkiye’ye ilham kaynağı olan Belçika ve bazı ülkelerde play-off sistemi tüm eleştilere rağmen hala uygulanıyor.
Türk futbolunun en kaotik döneminden çıkış imkanlarından biri olarak görülen play-off sistemi, ilhamını Belçika’dan almıştı. Bugün, lig kalitesi açısından Avrupa’nın 3. sınıf kategorisinde değerlendirilen Belçika futbolu, 1970’li ve 80’li yıllarda adından övgüyle söz ettiriyordu. Anderlecht ve KV Mechelen takımlarıyla Avrupa Kupaları’nı kaldıran Belçika futbolu, 1990’lı yılların ortasından sonra güç kaybına uğradı. Son dönemde lig kalitesinde bir değişim yaşanmadı ama uygulanan sistemle dünya çapında yıldız oyuncular yetişti. Eden Hazard, Kevin De Bruyne, Lukaku, Kompany, Dries Mertens, Thibaut Courtois, Mousa Dembele, Jan Vertonghen gibi dünya yıldızı oyunculara sahip bir Belçika var. Lig kalitesi ise hala 3. sınıf olmaya devam ediyor.
2009-10 sezonunda Belçika Futbol Federasyonu radikal bir değişiklik yaparak play-off sistemini getirdi. Lig 18 takımdan on altı takıma düşürülürken; otuz maçın sonunda ilk altıda ligi tamamlayan takımların şampiyonluk için mücadele etme şansı doğdu. Ligi ilk altıda bitiren takımların otuz maç sonunda toplandığı puanlar yarıya bölünüyor. Altı takım lig usulü on maç yaparken, en çok puanı toplayan takım sezonun şampiyonu oluyor. Şampiyon ve play-off’u ikinci sırada bitiren takım Şampiyonlar Ligi; üçüncü bitiren takım ise UEFA Avrupa Ligi’nde Belçika’yı temsil ediyor. Ligi yedinci ve ondördüncü sıra arasında tamamlayan sekiz takım ise dörderli iki ayrı grupta mücadele ediyor. Maçlar ligi usulüne göre (ikişer maç) oynanıyor. Grupları lider olarak bitirenler, Avrupa Ligi için play-off oynamaya hak kazanırken, bu gruplarda takımlar maçlara sıfır puanla başlıyor. Belçika Futbol Federasyonu’nun şampiyonu play-off’la belirlemesine kulüpler tepki göstermeye devam ediyor. Ancak federasyon şimdilik bu konuda geri adım atmaya yanaşmıyor.
Play-off sisteminin uygulandığı bir diğer ülke ise İskoçya. Adeta Celtic ve Glasgow Rangers’tan ibaret olan İskoçya liginde 12 takım bulunuyor. Takımlar sezon içinde üçer kez karşılaşıyor. 33 haftanın sonunda ligi ilk altıda bitiren takımlar şampiyonluk yarışına kaldıkları yerden devam ederken, son altı takım ligde tutunmak için play-off maçları oynuyor. Şampiyonun adresi de uzun yıllar değişmiyor; ya Celtic ya da Glasgow Rangers oluyordu. Rangers’in 2011’de iflas edip lig düşmesinden sonra şampiyonun tek adresi Celtic oldu. Ülkede güçlü sadece iki takım olduğu için uzun yıllardır Celtic ve G. Rangers’ın İngiltere Premier Lig’de mücadele etmesi gerektiği konuşuldu. Ancak bu sadece konuşmalarda kaldı.
On dört takımlı İsrail Ligi’nde de şampiyon play-off sonucunda belli oluyor. 28 maçın sonunda ilk 6’de ligi bitiren takımlar eleme usulü play-off maçları oynuyor. Play-off maçlarında rakiplerini geçen takım şampiyon olurken, play-off’un ikincisi ve üçüncüsü, Avrupa kupalarında ülkesini temsil hakkı kazanıyor.
Play-off sisteminin uygulandığı ülkeler arasında Andorra ve San Marino gibi haritada yerini bulmakta zorlanacağımız Avrupa ülkeleri de var. Andorra Ligi sekiz takımdan oluşuyor. On dört maçın sonunda ligi ilk dörtte bitiren takımlar şampiyonluk, son dörtte bitiren takımlar ise kümede kalmak için play-off maçları oynuyor. San Marino Ligi ise ‘Girone A’ ve ‘Girone B’ diye ikiye ayrılmış bulunuyor. Gruplar sekizer takımdan oluşuyor. Gruplarda ilk 3’e giren takımlar şampiyon olmak için play-off sisteminde karşı karşıya geliyor.
Yunanistan ise farklı bir play-off sistemi uyguluyor. Şampiyonu ve küme düşecek takımları belirlemek amaç olmasa da, play-off sistemi etkin. Yunanistan Ligi’ni sezon sonunda ilk sırada bitiren takım şampiyon ilan edilirken; Şampiyonlar Ligi’ne katılmaya hak kazanıyor. Lig şampiyonunun ardından gelen dört takım ise aralarında play-off maçları oynuyor. Bu süreci ilk sırada tamamlayan takım Şampiyonlar Ligi Ön Eleme Turu’nun biletini alıyor. Yunanistan’ın benzeri uygulamayı 2005-06 sezonunda Hollanda da uygulamasına başlandı. Ancak bu uygulamanın ömrü sadece 3 yıl sürdü. 2008-09 sezonundan itibarense sadece, UEFA Avrupa Ligi’ne katılacak son takımı belirlemek için ligi 5-8 arasında bitiren takımlar play-off’ta karşılaşır oldu.
[Hasan Cücük] 20.11.2018 [TR724]
Türk futbolunun en kaotik döneminden çıkış imkanlarından biri olarak görülen play-off sistemi, ilhamını Belçika’dan almıştı. Bugün, lig kalitesi açısından Avrupa’nın 3. sınıf kategorisinde değerlendirilen Belçika futbolu, 1970’li ve 80’li yıllarda adından övgüyle söz ettiriyordu. Anderlecht ve KV Mechelen takımlarıyla Avrupa Kupaları’nı kaldıran Belçika futbolu, 1990’lı yılların ortasından sonra güç kaybına uğradı. Son dönemde lig kalitesinde bir değişim yaşanmadı ama uygulanan sistemle dünya çapında yıldız oyuncular yetişti. Eden Hazard, Kevin De Bruyne, Lukaku, Kompany, Dries Mertens, Thibaut Courtois, Mousa Dembele, Jan Vertonghen gibi dünya yıldızı oyunculara sahip bir Belçika var. Lig kalitesi ise hala 3. sınıf olmaya devam ediyor.
2009-10 sezonunda Belçika Futbol Federasyonu radikal bir değişiklik yaparak play-off sistemini getirdi. Lig 18 takımdan on altı takıma düşürülürken; otuz maçın sonunda ilk altıda ligi tamamlayan takımların şampiyonluk için mücadele etme şansı doğdu. Ligi ilk altıda bitiren takımların otuz maç sonunda toplandığı puanlar yarıya bölünüyor. Altı takım lig usulü on maç yaparken, en çok puanı toplayan takım sezonun şampiyonu oluyor. Şampiyon ve play-off’u ikinci sırada bitiren takım Şampiyonlar Ligi; üçüncü bitiren takım ise UEFA Avrupa Ligi’nde Belçika’yı temsil ediyor. Ligi yedinci ve ondördüncü sıra arasında tamamlayan sekiz takım ise dörderli iki ayrı grupta mücadele ediyor. Maçlar ligi usulüne göre (ikişer maç) oynanıyor. Grupları lider olarak bitirenler, Avrupa Ligi için play-off oynamaya hak kazanırken, bu gruplarda takımlar maçlara sıfır puanla başlıyor. Belçika Futbol Federasyonu’nun şampiyonu play-off’la belirlemesine kulüpler tepki göstermeye devam ediyor. Ancak federasyon şimdilik bu konuda geri adım atmaya yanaşmıyor.
Play-off sisteminin uygulandığı bir diğer ülke ise İskoçya. Adeta Celtic ve Glasgow Rangers’tan ibaret olan İskoçya liginde 12 takım bulunuyor. Takımlar sezon içinde üçer kez karşılaşıyor. 33 haftanın sonunda ligi ilk altıda bitiren takımlar şampiyonluk yarışına kaldıkları yerden devam ederken, son altı takım ligde tutunmak için play-off maçları oynuyor. Şampiyonun adresi de uzun yıllar değişmiyor; ya Celtic ya da Glasgow Rangers oluyordu. Rangers’in 2011’de iflas edip lig düşmesinden sonra şampiyonun tek adresi Celtic oldu. Ülkede güçlü sadece iki takım olduğu için uzun yıllardır Celtic ve G. Rangers’ın İngiltere Premier Lig’de mücadele etmesi gerektiği konuşuldu. Ancak bu sadece konuşmalarda kaldı.
On dört takımlı İsrail Ligi’nde de şampiyon play-off sonucunda belli oluyor. 28 maçın sonunda ilk 6’de ligi bitiren takımlar eleme usulü play-off maçları oynuyor. Play-off maçlarında rakiplerini geçen takım şampiyon olurken, play-off’un ikincisi ve üçüncüsü, Avrupa kupalarında ülkesini temsil hakkı kazanıyor.
Play-off sisteminin uygulandığı ülkeler arasında Andorra ve San Marino gibi haritada yerini bulmakta zorlanacağımız Avrupa ülkeleri de var. Andorra Ligi sekiz takımdan oluşuyor. On dört maçın sonunda ligi ilk dörtte bitiren takımlar şampiyonluk, son dörtte bitiren takımlar ise kümede kalmak için play-off maçları oynuyor. San Marino Ligi ise ‘Girone A’ ve ‘Girone B’ diye ikiye ayrılmış bulunuyor. Gruplar sekizer takımdan oluşuyor. Gruplarda ilk 3’e giren takımlar şampiyon olmak için play-off sisteminde karşı karşıya geliyor.
Yunanistan ise farklı bir play-off sistemi uyguluyor. Şampiyonu ve küme düşecek takımları belirlemek amaç olmasa da, play-off sistemi etkin. Yunanistan Ligi’ni sezon sonunda ilk sırada bitiren takım şampiyon ilan edilirken; Şampiyonlar Ligi’ne katılmaya hak kazanıyor. Lig şampiyonunun ardından gelen dört takım ise aralarında play-off maçları oynuyor. Bu süreci ilk sırada tamamlayan takım Şampiyonlar Ligi Ön Eleme Turu’nun biletini alıyor. Yunanistan’ın benzeri uygulamayı 2005-06 sezonunda Hollanda da uygulamasına başlandı. Ancak bu uygulamanın ömrü sadece 3 yıl sürdü. 2008-09 sezonundan itibarense sadece, UEFA Avrupa Ligi’ne katılacak son takımı belirlemek için ligi 5-8 arasında bitiren takımlar play-off’ta karşılaşır oldu.
[Hasan Cücük] 20.11.2018 [TR724]
Cemaat’ten Hizmet Hareketi’ne dönüşümün sancıları [Aydoğan Vatandaş]
Gazetecinin görevi, içinde yaşadığı toplum için haber değeri taşıyan ve bilinmesinde toplumsal fayda olan konularda gerçekleri yazmaktır. Gazetecilikte objektif olmak zor hatta imkansıza yakındır. O yüzden gazeteciler, belli bir toplumsal taban, dini perspektif, ideolojik görüşe yaslansalar da, önemli gördükleri konularda yaptıkları gazetecilik ve haber üretim faaliyetlerinde öncelikle gerçeği yazmakla mükelleftirler.
Gazeteci mesleğini icra ederken, toplumu ya da içinde bulunduğu cemaati dizayn etmeyi düşünmez. Ama tarihsel örneklerden de görülebileceği gibi gazetecilik faaliyetleri ve genel olarak medya toplumu şekillendiren en temel dinamiklerin başındadır. Gazeteciler görevlerini yapma cesaretini gösterdikleri zamanlarda, toplumlar aydınlanır, karar alıcılar, hükümetler keyfi ve yasadışı uygulamalardan kaçınmak zorunda kalırlar. ABD Başkanı Nixon döneminde New York Times ve Washington Post Gazetelerinin ABD Hükümetinin askerlerini kazanamayacaklarını bildikleri bir savaşa gönderdiklerini belgeleri yayınlaması ABD Demokrasi tarihinin önemli dönüm noktalarından biridir.
Amerika’nın kurucu babalarından Thomas Jefferson’un, ‘Özgür basını olmayan bir Hükümetle, Hükümeti olmayan özgür bir basın arasında tercih yapmak zorunda kalsam, ben Hükümeti olmayan özgür basını tercih ederim.’ sözü tarihe geçmiştir.
18.asırda Jefferson bu sözleri söylediğinde, Edmund Burke, İngiltere’de ‘Kral, Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası’ olarak dizayn edilmiş siyasi sistemin en tepesine dördüncü kuvvet olarak özgür basını yerleştirmişti.
Yozlaşmanın, yolsuzlukların yüksek olduğu ülkelerde özgür basının ve denetleme mekanizmalarının olmadığı bilinen bir gerçekliktir. Bugün Türk demokrasisinin adeta karanlığa gömülmesinin en önemli nedenlerinden biri özgür bir medyasının kalmamış olması değil midir?
Hesap vermeyen unsurların varlığı keyfilik üretir
Tüm organizasyonlarda, devletlerde, cemaatlerde, kurumlarda denetlenebilirlik ve hesap verebilirlik başarının en temel iki anahtarıdır. Organizasyonlarda denetlenemeyen ve hesap vermeyen unsurların varlığı keyfilik üretir. Denetlenmeyeceğini ve muhtemel hatalarından ötürü hesap vermeyeceğini bilen kişi, kurum ve kuruluşlar aynı hataları yapmaya devam ederler. Nitekim bu yüzdendir ki, demokrasilerin, hesap verebilirliğin ve denetlenebilirliğin kurumsallaşamadığı, yapısallaşamadığı ülkeler yolsuzlukların, yozlaşmanın zirve yaptığı ülkelerdir.
Günümüzde yolsuzlukların, yozlaşmanın zirve yaptığı ülkelerin başında Müslüman ülkelerin gelmesi tesadüf değildir. Yolsuzlukların, yozlaşmanın, adaletsizliklerin en az yaşandığı ülkelerin başında İsveç, Danimarka, İngiltere, İzlanda, Avustralya, Fransa gibi denetlenebilirliği, hesap verebilirliği ilkeselleştirmiş ülkelerin gelmesi de tesadüf değildir.
Hizmet Hareketi, bugün yaşadığı sosyal kırıma rağmen dünyanın en büyük sivil toplum hareketlerinden biridir. Hizmet Hareketi kendisini sosyal bir sivil toplum hareketi olarak tanımladığı içindir ki, artık Türkiye ve farklı Müslüman ülkelerde benzerleri görülen Cemaat türü yapılar gibi karar alması, örgütlenmesi, faaliyet yürütmesi zordur. Hizmet Hareketinin özellikle yeni kuşakları aldıkları eğitim, edindikleri görgü ve benimsemeye başladıkları uygarlık perspektifi dolayısıyla bugün ‘Cemaatten, Hizmet Hareketine’ geçis sürecinin sancıları yaşanmaktadır. Cemaat, ‘Abiler’ olgusuna koşulsuz, tartışmasız saygı ve itaatle yaklaşırken, Hizmet Hareketinin gönüllü katılımcıları, gerçekleştirilen faaliyetleri, daha rasyonel ve bilimsel bir perspektifle ele alma eğilimindedir.
AfSV’nin açıklaması neyi gösteriyor?
Örneğin bir gazetecinin önemli gördüğü bir konuda kamu yararı gözeterek mesleğinin gereğini yapmasını, bir Hizmet Hareketi gönüllüsü, ‘muhtemel bir fitne çıkarma faaliyeti olarak gördüğünü sosyal medyada açıklarken, söz konusu paylaşımı yapan bireyin, temel hak ve özgürlüklerin toplumun en değerli kazanımları olduğu bilinciyle yetişmiş Hizmet gönüllüsü kızı, babasının görüşlerini kamuoyu önünde rasyonel argümanlar kullanarak eleştirebilmiştir.
Baba, Hizmet içi aksaklıkların yazılmasını fitne olarak değerlendirirken, kızı Hizmet Hareketinin bir Kült olmadığını ifade ederek söz konusu çabayı şeffaflaşma olarak gördüğünü yazmıştır.
Diğer taraftan bu dönüşüm yaşanırken, yeni kuşakların daha az dindar oldukları ya da olacaklarına ilişkin bilimsel bir veri de yoktur.
Hizmet Hareketinin mevcut yöneliminin yeni kuşakların beklentileriyle uyumlu olacağına dair göstergeler mevcuttur. Örneğin gazeteci Ahmet Dönmez’in 9 Kasım 2018’de kaleme aldığı haber metni ve ardısıra yazdığı yorum yazısıyla ilgili olarak Hizmet Hareketi’nin sözcülüğünü üstlenen AfSV adlı kuruluşun basın açıklaması beklenen şeffaflaşma, hesap verebilirlik, denetlenebilirlik ilkeleri konularında farkındalığın arttığını göstermiştir.
Hükümet Etik Ofisi, (Office of Government Ethics) Amerikan Hükümetinin faaliyetlerinin etik standartlarının aşılıp aşılmadığını denetleyen kurumun adıdır. Başka demokratik ülkelerde benzerleri de bulunmaktadır. 170 ülkede faaliyet gösteren 1000’den fazla okul, 1000’e yakın kültür merkezi ve benzeri kurum ve kuruluşlarla eşgüdüm halinde değer ve faaliyet üretmeye çalışan bir sivil toplum organizasyonunun elbette etik standartları mevcuttur. Ancak bu standartların zaman zaman aşılıp aşılmadığını denetleyen şeffaf ve kamuoyuna açık kurum ya da kurumların olmaması durumunda, Hizmet Hareketi içinde doğmuş, gazeteciliğin uluslararası standartlarını bilen gazetecilerin yazı ve haberleri doğal olarak bir denetleme görevi olarak ortaya çıkmaktadır ki bu zamanın ruhuna son derece uygundur, doğal karşılanmalıdır.
[Aydoğan Vatandaş, Politurco Genel Yayın Yönetmeni] 20.11.2018 [TR724]
Gazeteci mesleğini icra ederken, toplumu ya da içinde bulunduğu cemaati dizayn etmeyi düşünmez. Ama tarihsel örneklerden de görülebileceği gibi gazetecilik faaliyetleri ve genel olarak medya toplumu şekillendiren en temel dinamiklerin başındadır. Gazeteciler görevlerini yapma cesaretini gösterdikleri zamanlarda, toplumlar aydınlanır, karar alıcılar, hükümetler keyfi ve yasadışı uygulamalardan kaçınmak zorunda kalırlar. ABD Başkanı Nixon döneminde New York Times ve Washington Post Gazetelerinin ABD Hükümetinin askerlerini kazanamayacaklarını bildikleri bir savaşa gönderdiklerini belgeleri yayınlaması ABD Demokrasi tarihinin önemli dönüm noktalarından biridir.
Amerika’nın kurucu babalarından Thomas Jefferson’un, ‘Özgür basını olmayan bir Hükümetle, Hükümeti olmayan özgür bir basın arasında tercih yapmak zorunda kalsam, ben Hükümeti olmayan özgür basını tercih ederim.’ sözü tarihe geçmiştir.
18.asırda Jefferson bu sözleri söylediğinde, Edmund Burke, İngiltere’de ‘Kral, Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası’ olarak dizayn edilmiş siyasi sistemin en tepesine dördüncü kuvvet olarak özgür basını yerleştirmişti.
Yozlaşmanın, yolsuzlukların yüksek olduğu ülkelerde özgür basının ve denetleme mekanizmalarının olmadığı bilinen bir gerçekliktir. Bugün Türk demokrasisinin adeta karanlığa gömülmesinin en önemli nedenlerinden biri özgür bir medyasının kalmamış olması değil midir?
Hesap vermeyen unsurların varlığı keyfilik üretir
Tüm organizasyonlarda, devletlerde, cemaatlerde, kurumlarda denetlenebilirlik ve hesap verebilirlik başarının en temel iki anahtarıdır. Organizasyonlarda denetlenemeyen ve hesap vermeyen unsurların varlığı keyfilik üretir. Denetlenmeyeceğini ve muhtemel hatalarından ötürü hesap vermeyeceğini bilen kişi, kurum ve kuruluşlar aynı hataları yapmaya devam ederler. Nitekim bu yüzdendir ki, demokrasilerin, hesap verebilirliğin ve denetlenebilirliğin kurumsallaşamadığı, yapısallaşamadığı ülkeler yolsuzlukların, yozlaşmanın zirve yaptığı ülkelerdir.
Günümüzde yolsuzlukların, yozlaşmanın zirve yaptığı ülkelerin başında Müslüman ülkelerin gelmesi tesadüf değildir. Yolsuzlukların, yozlaşmanın, adaletsizliklerin en az yaşandığı ülkelerin başında İsveç, Danimarka, İngiltere, İzlanda, Avustralya, Fransa gibi denetlenebilirliği, hesap verebilirliği ilkeselleştirmiş ülkelerin gelmesi de tesadüf değildir.
Hizmet Hareketi, bugün yaşadığı sosyal kırıma rağmen dünyanın en büyük sivil toplum hareketlerinden biridir. Hizmet Hareketi kendisini sosyal bir sivil toplum hareketi olarak tanımladığı içindir ki, artık Türkiye ve farklı Müslüman ülkelerde benzerleri görülen Cemaat türü yapılar gibi karar alması, örgütlenmesi, faaliyet yürütmesi zordur. Hizmet Hareketinin özellikle yeni kuşakları aldıkları eğitim, edindikleri görgü ve benimsemeye başladıkları uygarlık perspektifi dolayısıyla bugün ‘Cemaatten, Hizmet Hareketine’ geçis sürecinin sancıları yaşanmaktadır. Cemaat, ‘Abiler’ olgusuna koşulsuz, tartışmasız saygı ve itaatle yaklaşırken, Hizmet Hareketinin gönüllü katılımcıları, gerçekleştirilen faaliyetleri, daha rasyonel ve bilimsel bir perspektifle ele alma eğilimindedir.
AfSV’nin açıklaması neyi gösteriyor?
Örneğin bir gazetecinin önemli gördüğü bir konuda kamu yararı gözeterek mesleğinin gereğini yapmasını, bir Hizmet Hareketi gönüllüsü, ‘muhtemel bir fitne çıkarma faaliyeti olarak gördüğünü sosyal medyada açıklarken, söz konusu paylaşımı yapan bireyin, temel hak ve özgürlüklerin toplumun en değerli kazanımları olduğu bilinciyle yetişmiş Hizmet gönüllüsü kızı, babasının görüşlerini kamuoyu önünde rasyonel argümanlar kullanarak eleştirebilmiştir.
Baba, Hizmet içi aksaklıkların yazılmasını fitne olarak değerlendirirken, kızı Hizmet Hareketinin bir Kült olmadığını ifade ederek söz konusu çabayı şeffaflaşma olarak gördüğünü yazmıştır.
Diğer taraftan bu dönüşüm yaşanırken, yeni kuşakların daha az dindar oldukları ya da olacaklarına ilişkin bilimsel bir veri de yoktur.
Hizmet Hareketinin mevcut yöneliminin yeni kuşakların beklentileriyle uyumlu olacağına dair göstergeler mevcuttur. Örneğin gazeteci Ahmet Dönmez’in 9 Kasım 2018’de kaleme aldığı haber metni ve ardısıra yazdığı yorum yazısıyla ilgili olarak Hizmet Hareketi’nin sözcülüğünü üstlenen AfSV adlı kuruluşun basın açıklaması beklenen şeffaflaşma, hesap verebilirlik, denetlenebilirlik ilkeleri konularında farkındalığın arttığını göstermiştir.
Hükümet Etik Ofisi, (Office of Government Ethics) Amerikan Hükümetinin faaliyetlerinin etik standartlarının aşılıp aşılmadığını denetleyen kurumun adıdır. Başka demokratik ülkelerde benzerleri de bulunmaktadır. 170 ülkede faaliyet gösteren 1000’den fazla okul, 1000’e yakın kültür merkezi ve benzeri kurum ve kuruluşlarla eşgüdüm halinde değer ve faaliyet üretmeye çalışan bir sivil toplum organizasyonunun elbette etik standartları mevcuttur. Ancak bu standartların zaman zaman aşılıp aşılmadığını denetleyen şeffaf ve kamuoyuna açık kurum ya da kurumların olmaması durumunda, Hizmet Hareketi içinde doğmuş, gazeteciliğin uluslararası standartlarını bilen gazetecilerin yazı ve haberleri doğal olarak bir denetleme görevi olarak ortaya çıkmaktadır ki bu zamanın ruhuna son derece uygundur, doğal karşılanmalıdır.
[Aydoğan Vatandaş, Politurco Genel Yayın Yönetmeni] 20.11.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)