Diyanet sitesinden tartışmalı hutbenin ‘lanet’ kısmı çıkarıldı

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Ayasofya’nın cami olarak ibadete açıldığı Cuma namazında Atatürk’e lanet okuduğu hutbedeki ‘lanet’ kısmı Diyanet’in resmi web sitesinden çıkarıldı.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Ayasofya’da okuduğu Cuma hutbesinde “lanet” kısmı Diyanet’in web sitesinden kaldırıldı.

Ayasofya’nın 86 yıl sonra cami olarak ibadete açıldığı Cuma namazında Erbaş, elinde kılıçla “Fatih Sultan Mehmed Han, gözbebeği olan bu muhteşem mabedi kıyamete kadar cami olmak kaydıyla vakfedip müminlere emanet bırakmıştır. Bizim inancımızda vakıf malı, dokunulmazdır, dokunanı yakar; vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar,” demişti. Erbaş’ın Atatürk’ün de imzasının bulunduğu karara atıf yaparak lanet okuması büyük tepki çekmişti.

Erbaş, canlı yayınlanan programdaki okuduğu ifadelere yönelik eleştirilerin ardından Hürriyet gazetesine bir açıklama yaparak şunları söyledi: “Uğramıştır” demedim, “Çiğnerse lanete uğrar” dedim. Atatürk 82 sene önce vefat etti. Vefat eden insanlara dua edilir, beddua değil. Geçen geçmiştir.”

Son olarak da Diyanet’in resmi web sitesindeki Cuma hutbesinin yazılı olduğu sayfadan ‘lanet’ kısmı çıkarıldı. Diyanete bağlı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün internet sitesinde yer alan hutbede artık “lanet” kısmı yer almıyor.

[TR724] 27.7.2020

MHP, internete savaş açtı: VPN’ler engellensin!

İktidarın küçük ortağı MHP internete savaş açtı. MHP, güvenli ve anonim kalarak internet gezintisi yapmaya olanak sağlayan VPN’lerin engellenmesini istedi. Parti Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’ın açıklamasında mevcut mevzuatların sorunları çözmekte yetersiz kaldığı ileri sürüldü. Sosyal medya şirketlerinin Türkiye üzerinden milyarlar kazandığını söyleyen Yıldız, “Erişim engeli koyulan platformlara, yasaklı sitelere VPN (sanal özel ağ) üzerinden de erişimin önlenmesi için yeni ve köklü tedbirler alınmalı, uluslararası işbirliği geliştirilmelidir.” ifadelerini kullandı.

Açıklmada, “Söz konusu platformlar, topluma haber ulaştırmaktan ziyade, kullanıcı sayısını artırmak uğruna kendilerini hiçbir disipline bağlı görmemektedir. İnternet ve sosyal medya mecralarının Türkiye’de hukuki ve mali muhataplık tesis etmeleri için bu yasal düzenleme yapılmaktadır. Cumhur İttifakı, sosyal medya bataklığını ıslah edecek, sosyal medyada da insanın onuru korunacak, özel hayatın gizliliğine saygı duyulacak, lekelenmeme hakkı gözetilecektir.” denildi.

[TR724] 27.7.2020

Kanal İstanbul alanındaki ormanların ‘orman’ vasfı kaldırılıyor

Yap-işlet-devret modeli ile ihale öncesi yasalaşması planlanan düzenlemeye göre Kanal İstanbul ve koruma kuşağı sınırları içerisinde kalan orman alanlarının orman vasfı kaldırıldı. Habertürk’ün haberine göre mevcut ormanların yerine 2 katı büyüklüğündeki başka alan orman olarak tescil edilecek. Düzenlemenin ihale öncesi yasalaşması planlanıyor. Türkiye Ormancılar Derneği Marmara Şubesi Başkanı Prof. Dr. Ünal Akkemik, daha önce yaptığı açıklamada, “Kanal çevresinde oluşturulacak yeni yerleşim yerleriyle birlikte kaybedilen orman alanı miktarı 3.000 ha’ya (3.896 futbol sahası) çıkacaktır.” ifadelerini kullanmıştı.

Proje, yap-işlet-devret modeli ile gerçekleşecek. Su yolu, bütün olarak ihale edilebileceği gibi kısımlara ayrılarak da ihale edilebilecek. Ayrı ihale yapılması durumunda, tamamlanan kısımların kullanım bedeli ödemeleri başlayacak. İhaleyi kazanan şirkete vergi muafiyetleri getirilmesi planlanıyor. Buna göre, yapımında kullanılacak her türlü iş makinesi, taşıma aracı ve ekipman ÖTV, KDV ve gümrük vergisinden muaf olacak. Kullanılacak akaryakıttan da ÖTV ve KDV alınmayacak. Kazanan şirketin, projenin gelirinden elde ettiği gelirleri, kurumlar vergisinden istisna tutulacak.

7 YILDA TAMAMLANACAK

Yapımının 7 yıl sürmesi beklenen ve 10 yılda 181.5 milyar gelir getireceği hesaplanan projede kamunun elde edeceği tüm gelirler, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından oluşturulacak “proje” hesabında toplanacak. Bu gelirler, kamunun üstlendiği ödemeler tamamlanıncaya kadar, Kanal İstanbul geri ödemesinde kullanılacak.

3 BİN 896 FUTBOL SAHASI BÜYÜKLÜĞÜNDE ORMAN YOK OLACAK

Türkiye Ormancılar Derneği Marmara Şubesi de Kanal İstanbul güzergâhında kalan ormanı ile ilgili Kuzey Ormanları Derneğinin de katılımıyla basın toplantısı düzenlemişti. Toplantıda bilim kurullarının hazırladığı raporu Türkiye Ormancılar Derneği Marmara Şubesi Başkanı Prof. Dr. Ünal Akkemik, bilim kurullarının hazırladığı raporu açıklamıştı. “Her ne kadar Kanal güzergâhında kesilecek orman alanının 458 ha (595 futbol sahası) olduğu açıklansa da Kanal çevresinde oluşturulacak yeni yerleşim yerleriyle birlikte kaybedilen orman alanı miktarı 3.000 ha (3.896 futbol sahası)’a çıkacaktır.” ifadelerini kullanmıştı.

[TR724] 27.7.2020

Kanadalı Akademisyen: Çinliler, Hitlerin yaptığından daha beterini Uygurlara yapıyor

Çin hükümeti, Doğu Türkistan’da Uygurlar, Kazaklar ve diğer Müslüman topluluklara yönelik, dünyanın gözü önünde soykırım yapıyor. Arnavut kökenli Kanadalı Akademisyen Olsi Jazexhi’ye göre Çinliler, ‘Hitlerin Yahudiler konusunda yaptığı hatayı yapmama konusunda başarılı oldu! Çünkü, başta Müslüman ülkeler olmak üzere uluslararası kamuoyunun önemli bir kısmını ekonomik gücü ile satın alarak hiçbir şey olmamış gibi suçlarını gizlemeyi başardı.

Jazexhi Olsi’ye göre, ilk önce Müslüman devletler ve Çin’in boyunduruğu altına girmiş ülkeler, dünya tarihinin yeniden şekillendiği bu dönemde duruşlarının ne kadar yanlış olduğunu zamanı gelince fark edecek.

Olsi Jazexhi, Çin hükümeti tarafından Doğu Türkistan’a inceleme yapmak üzere davet edilen akademisyenlerden. Geçen günlerde yayınlanan mülakatında Çin’in, toplama kamplarını dünyaya ‘eğitim merkezi’ yalanı ile yutturmaya çalıştığını söyleyen Kanadalı Akademisyen, “O kamplarda kalanlar ne terörist ne de aşırılıkçı insanlar. Onların tek suçu Müslüman olmak. Çinliler onların Uygur Türk kültürünü, dillerini ve İslam inancını terk etmeye zorluyordu. Kamplarda helal olmayan yemekler, içki içmek ve komünist doktrine bağlılıklarını sunmak baskısı yapılıyordu.” diyordu.

Kanadalı Akademisyen, Çin hükümetinin İslam ve Türk kültürünü Doğu Türkistan’da soykırım ile yok etme konusunda çok başarılı olduğunu hatta bu noktada 6 milyon Yahudi’yi katleden Nazileri bile geçtiğini söylüyor. “Uygur, Türkmen, Kazak, Kırgız ve Tatarlar Doğu Türkistan’da zorla Çinlileştiriliyor. Bu soykırımı gizlemeyi de çok iyi başarıyor. Hitlerin Yahudiler konusunda yaptığı hatayı yapmaya başarısını gösteriyor.” diyor.

[TR724] 27.7.2020

Covid-19’u belirtisiz geçirenlerde felç ve Alzheimer riski uyarısı

Nöroloji Algoloji ve Vasküler Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Derya Uludüz, Covid-19'u belirtisiz geçirenlere ilişkin kritik uyarılarda bulundu. İkinci dalga konusunda da ikaz etti.

Beyin Damar Hastalıkları Hasta Derneği (BEYİNDER) Başkanı ve Avrupa İnme Derneği Yönetim Kurulu Üyesi, Nöroloji Algoloji ve Vasküler Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Derya Uludüz, Coronavirus (Covid-19) açısından tehlikenin halen geçmediğini, tam tersine hastalığı hafif atlatanların inme açısından daha büyük risk altında olduğunu söyledi. Uludüz, “Havalar ısındı, virüsün gücü kayboldu, artık eski hayatımıza dönebiliriz, diye düşünmek, yasaklar kalktı diye eski normallerimize dönmek, Covid-19 ile mücadele açısından büyük bir tehlike yaratıyor. Ölüm oranları azalınca rehavete kapılıp gevşemeye başladık. Hafta sonları pikniklerde iç içe, düğünlerde, partilerde bir arada sarmaş dolaş ve maskesiz bir arada olmaya başladık. Maske, mesafe ve hijyen kuralı artık hayatımızın bir rutini olmak zorunda” diye konuştu.

‘ÖLÜM ORANLARININ AZALMASI NORMALE DÖNMEK İÇİN  BİR KRİTER DEĞİL’

Ölüm oranlarının azalmasının normale dönmek için bir kriter olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Uludüz, “Bakmamız gereken daha önemli bir nokta var. günlük rakamlarda yoğun bakıma giren hasta sayısına dikkat etmek gerekli. Çünkü 10 Haziran'da yoğun bakıma giren hasta sayısı 800’lerde iken bugün neredeyse iki katına çıktı. Entübe edilen hasta sayısı da her geçen gün arttı. 200’lü sayılardan 400’e kadar ulaştı. Demek ki bir aslında yükselme trendi var ve hala biz bu hastalık açısından risk altındayız” dedi.

‘GENÇLİĞİNİZE GÜVENMEYİN, COVİD İNMEYE DAVETİYE ÇIKARABİLİR’

Nörolojik açıdan Covid 19’un gerek epilepsi nöbeti, gerekse beyinde enfeksiyon yapabileceğinin daha önce bilimsel platformlarda da konuşulduğunu anlatan Prof. Dr. Uludüz, hastalığın inme (felç) riski de yarattığına dikkat çekerek şu uyarılarda bulundu:

“Biz Covid’de şunu öğrendik. Hasta bize bazen hiçbir enfeksiyon bulgusu göstermeden inme tablosu ile gelebiliyor. Oysa bir kişinin inme geçirmesi için birtakım risk faktörleri taşıması gerekiyor. Tansiyon, şeker, kolesterol, ileri yaş, kalp hastalıkları gibi faktörler inmeyi tetikliyor. Ancak bu hastalarda hiçbir risk faktörü olmadan direkt inme ile geliyor. Genellikle de genç hastalar bunlar. Covid teşhisi alanlara tedavi sırasında pıhtılaşma faktörüne de bakılır ve kan sulandırıcı ilaç da verilir tedavide.  Ama ‘asemptomatik’ dediğimiz, hastalığı hiç belirtisiz ya da hafif geçirenler bu anlamda kontrolsüz bir süreç geçiriyor. Bu kişilerin serum antikor düzeyleri de daha düşük oluyor. Yani hastalığa karşı güçlü bir bağışıklık gelişmiyor. Bu da tekrar Covid’e yakalanma riskini yükseltiyor. İlk enfeksiyonda akciğerde bir hasar kalmışsa, uzun vadede zararı daha yüksek olabiliyor. Tekrar Covid geçirme riski daha yüksek bu kişilerin. İşte bu kişiler, üstelik genç hastalar, Covid’den değil, inme yüzünden hastanelik oluyor. O nedenle ‘Nasıl olsa ben bunu geçirdim’ ya da ‘Ben gencim, bana bir şey olmaz’ dememek gerekiyor. Şu anda yoğun bakıma gençler daha çok girmeye başladı.”

‘GRİP İLE COVİD BİR ARADA GÖRÜLÜRSE İNME RİSKİ KATLANIR’

Prof. Dr. Derya Uludüz, Eylül ve Ekim aylarında beklenen influeanza (grip) sezonu ile birlikte inme vakalarının daha da artabileceğine işaret ederek şu uyarılarda bulundu:

“Kışa gireceğiz ve grip dönemi gelecek. İkinci dalgadan bahsediyoruz ama hala birinci dalganın etkisinden kurtulmuş değiliz. İngiltere’de yapılan bir başka araştırmaya göre yaklaşık 2 bin vaka incelendi ve Coronavirusün grip virüsünden çok daha yüksek oranda inmeye yol açtığı ortaya kondu. 100 Corona hastasından 2 ila 3’ünde inme görülüyor. Bu, oldukça yüksek bir rakam aslında. İnfluenza dediğimiz grip mikrobunda ise inme riski binde 5 civarında. Yani Covid, 6 kat daha yüksek riskli inme açısından. Ama grip ve Covid bir arada görülürse, inme riski çok çok daha fazla artacaktır. O nedenle grip mevsimi de başlamadan önlemlerimizi sıkılaştırılmalı kişisel olarak korunmayı ciddiye almalıyız.”

‘BELİRTİSİZ GEÇİRENLERİN ALZHEİMER RİSKİ DE YÜKSEK’

Prof. Dr. Derya Uludüz, Covid 19 geçiren hastaların ileride Alzheimer, demans gibi nörolojik hastalıklarla da karşı karşıya kalabileceğini anlatarak sözlerini şöyle noktaladı: “Covid geçiren birinin akciğerlerinde oluşan lezyonun uzun vadede nasıl bir etki bırakacağı konusu bilim dünyasını endişelendiriyor. Yine İngiltere'deki bir çalışmaya göre bundan 2- 3 sene sonra vakaların yüzde 33’ünde Alzheimer ya da demans gibi tabloların görülebileceği öngörülüyor. Çünkü daha öncesinde SARS ve MERS virüslerinde bu deneyimlendi. O hastaların bir kısmında uzun vadeli Alzheimer ve demans gelişti. Çünkü akciğer lezyonu olduğunda, eğer sekel olarak orada kalırsa, ki Coronavirus gerçekten ciddi akciğer problemleri yaratıyor, hastanın oksijen kapasitesi olumsuz etkileniyor. Bu da ileriki dönemlerde beynin yeterince oksijen alamamasına, bazı hafıza bölgelerinin hasarlanmasına yol açıyor. Bu da uzun vadede demans ve Alzheimer’ı beraberinde getiriyor. Öyleyse biz aslında bu virüsten korunarak ileriki yıllarda gerek akciğer gerekse beyin sağlığımızı da korumuş olacağız. Asemptomatik geçirenlerin yüzde 65’inde akciğerde lezyonlar saptanmış. Bu kişiler sadece inme değil, uzun vadede Alzheimer için de riskli hale geliyor. Demek ki semptomatik vs. farketmiyor, hepimiz risk altındayız ve korunmaya çok dikkat etmemiz gerekiyor.”

[Samanyolu Haber] 27.7.2020

Korona hastası '5 hastanede de yer bulunamadığı için' hayatını kaybetti

Koronavirüse yakalanan ve sağlık durumu ağırlaşan Şeref Yıldız, 5 kentteki hastanelerde ‘boş yer yok’ denilerek kabul edilmediği için yaşamını yitirdi.

Diyarbakır'da Coronavirus (Covid-19) vakalarındaki artış nedeniyle pandemi hastaneleri dolarken, hastanelerin yatışı yapılması gereken birçok kişiyi geri çevirdikleri belirtiliyor. Testi pozitif çıkan ve kaldırıldığı özel bir hastanede sağlık durumu ağırlaşan Şeref Yıldız adlı yurttaşın, entübe odasında solunum destek cihazına bağlanması için kentteki Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Selahattin Eyyubi Devlet Hastanesi ve Dicle Üniversitesi Kalp Hastanesi’nin arandığı ifade edildi. Başvurular yapılmasına rağmen doluluk oranı gerekçe gösterilerek Yıldız’ın tedavi altına alınmadığı kaydedildi. Yıldız’ın yakınları ve milletvekillerin, Diyarbakır başta olmak üzere Mardin, Batman, Elazığ ve Urfa gibi kentlerde bulunan tüm hastaneleri aradığı, fakat kendilerine "Yoğun bakım üniteleri dolu, boş yer yok" diye yanıtlar verildiği öğrenildi. Girişimlerin sonuç vermemesi üzerine Şeref Yıldız, bulunduğu özel hastanede dün akşam saatlerinde yaşamını yitirdi.

HDP'Lİ UCA: HASTAMIZI KAYBETTİK

Konuya dair HDP Batman Milletvekili Feleknas Uca, yaşananlara sosyal medya hesabı üzerinden tepki gösterdi. Uca, şu paylaşımda bulundu: "Diyarbakır’da Kovid-19 pozitif çıkan Koah hastası bir vatandaşın durumu gittikçe ağırlaşıyor. Yoğun bakım ünitelerimizde yeterince yer var diyorsunuz ama hasta, saatlerdir yoğun bakıma sevk edilmesine rağmen, yeterli yatak yok diye yoğun bakıma alınmadı. @drfahrettinkoca

Dün geceden beri, tüm çabalara rağmen yoğun bakımda yer bulamadığımız hastamızı ne yazık ki kaybettik. Bunun sorumluları, bu süreci kötü yönetip, bunu halktan gizleyenlerdir. İnsanlar göz göre göre ölüyorlar. Siz daha neyi, kimden saklıyorsunuz?@drfahrettinkoca"

'NEFES ALAMIYORUM'

Mezopotamya Ajansı'na konuşan Yıldız'ın eşinin kardeşi Ruken Koyun, yaşamını yitiren Yıldız'ın, koah hastası olduğu için salgına karşı çok fazla dikkat ettiğini, fakat salgının nasıl bulaştığı konusunda bilgi sahibi olamadıklarını aktardı. Yıldız'ın geçtiğimiz pazartesi günü rahatsızlanarak Aile Hekimliği'ne gittiğini, fakat "soğuk algınlığıdır" denilerek eve gönderildiğini belirten Koyun, ertesi günü Yıldız'ın ateşinin yükseldiğini ve nefes alıp vermekte zorlandığını kaydetti. Ruken Koyun, şunları anlattı:

"Nefes alıp vermekte zorlandığı için özel bir hastaneye götürülüp test yapılarak tomografisi çekildi. Tomografisi çekildikten sonra doktor 'Yüzde 90 koronadır, çünkü ciğerlerinde buzlanma oluşmuş' dedi. Test sonucu iki gün sonra pozitif çıktı. Hastaneye yatırıldıktan sonraki ilk gün kendisini iyi hissetse de sonuçları sonrasında doktor, 'Salgın ciğerlerde ilerlemiş. Biz müdahale etmeseydik zaten ex olurdu' dedi. Yıldız dün kızını arayarak 'Artık nefes alamıyorum' diyerek yardım istedi.”

'YATAKLAR DOLU, BOŞ YER YOK'

Özel hastanede entübe odası olmadığı için dün Diyarbakır, Mardin, Batman, Elazığ ve Urfa gibi birçok kentte bulunan hastaneler nezdinde arayışa girdiklerini ifade eden Koyun, tüm arayışlarına rağmen hastane yetkililerinin kendilerine "Yoğun bakım üniteleri dolu, boş yer yok" dediğini aktardı. Tüm hastane yetkililerinin yatak için sisteme kod düştüklerini ifade eden Koyun, "Bir kod düşürdüler, yatak olursa ilk olarak onu alacaklardı. Ama zaten yatak beklerken dün akşam yaşamını yitirdi" dedi.

'İNSANLAR PATIR PATIR ÖLÜYOR'

Yıldız'ın yaşamını yitirmesinden sonra salgınla mücadele konusunu yakından takip etme fırsatı yakaladıklarını belirten Koyun, "Salgınla mücadele konusunda yapılan açıklamaların hepsi insanları kandırmak içindir. İnsanlar resmen ölüme yatırılıyor, bunu resmen dün yaşadık. İnsan yaşayınca anlıyormuş. Öyle o konuşmalardan değil, yaşayınca görüyor insan.  İnsanlar patır patır ölüyor ve bu hükümetin hiç umurunda değil. Ne kadar yetersiz bir çaba sergilediklerini gördük" diye konuştu.

Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi morguna kaldırılan Yıldız'ın cenazesi, bugün Bağlar ilçesindeki Yeniköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

[Samanyolu Haber] 27.7.2020

VPN'e bile tahammülleri yok!

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, sosyal medyayı "bataklık" diye niteledi ve VPN ile erişimin de yasaklanmasını istedi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu'nda yarın müzakere edilmesi beklenen ve sosyal medyayı fiilen kapatacağı için eleştirilen kanun teklifi de Milliyetçi Hareket Partisi'ni (MHP) tatmin etmedi.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, "Cumhur İttifakı, sosyal medya bataklığını ıslah edecek." dedi.
Yıldız, devletlerin internetteki kontrolsüz içerikleri denetleyerek toplumu korumak mecburiyetinde olduğunu iddia etti.

İnsanların Twitter üzerinden tartıştığını, Facebook üzerinden sohbet ettiğini ve Instagram üzerinden sosyal hayatlarını sürdürdüğünü ifade eden Yıldız diğer taraftan VPN ile erişimin de yasaklanmasını istedi.

ERİŞİM ENGELİ İÇİN 48 SAAT SÜRE

Yıldız kanun teklifinin kabul edilmesi hâlinde 1 milyondan fazla kullanacısı olan sosyal medya şirketlerinin içeriğin kaldırılmasına, erişimin engellenmesine yönelik müracaata 48 saat içinde cevap vermekle yükümlü olacağını kaydetti.


MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız sosyal medyayı "bataklık" diye niteledi.

"Bu yükümlülük yerine getirilmez ise yurt dışı sosyal ağ sağlayıcılarına 10 milyon TL'ye kadar para cezası verilebilecektir." diyen Yıldız reklam yasağının ihlali durumunda da bant genişliği kademeli olarak daraltılacağını belirtti.

Uzmanlar bant genişliğinin yüzde 95'e kadar daraltılmasının videolu ve fotoğraflı mesajların paylaşımını imkânsız hâle getireceğini vurguluyor.

MHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI: VPN ÜZERİNDEN ERİŞİM KAPATILMALI

Yıldız, şu ifadelere yer verdi: "Erişim engeli koyulan platformlara, yasaklı sitelere VPN (sanal özel ağ) üzerinden de erişimin önlenmesi için yeni ve köklü tedbirler alınmalı, uluslararası işbirliği geliştirilmelidir."

[Samanyolu Haber] 27.7.2020

The Telegraph: Türkiye Uygurları Tacikistan üzerinden Çin'e teslim ediyor

The Telegraph gazetesi Türkiye'de Erdoğan iktidarının kendisine sığınmış Uygurları Tacikistan gibi üçüncü ülkeler aracılığıyla Çin'e iade ettiğini ortaya çıkardı.

SAMANYOLUHABER - The Telegraph Gazetesi, dünkü sayısında "Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Çin'in Müslüman muhaliflerini önce üçüncü ülkelere göndererek iade edilmelerine yardımcı oluyor" diye yazdı.

Haberde geçmişte Erdoğan'ın Çin'deki Uygur Müslümanlara karşı baskısını “soykırım” olarak nitelerken bu tavrını son zamanlarda değiştirdiği belirtiliyor. Buna gerekçe olarak da ekonomik motivasyonla hareket ettiğinin görüldüğünün belirtildiği haberde ayrıca Ankara'nın Çin'li yatırımcı getirme isteği olduğu da belirtiliyor.

Türkiye'den Tacikistan'a, Oradan da Çin'e

The Telegraph'ın haberinde Çin'den kaçan ve Türkiye'den sığınma isteyen 59 yaşındaki Aimuzi Kuwanhan'ın yaşadıklarını ele alındı. Gazete Kuwanhan'ın haklarını savunan bir avukata atıfla hikayesini yazarken bu kişinin geçen yaz kaybolduğunu belirtiyor. Kuwanhan'ın İzmir'de bir gözaltı merkezine götürüldüğünün belirlendiğini belirten avukat bu kişinin daha sonra Çin'e gönderildiğini belirledi.

The Telegraph'a göre, bir başka Uygur kadını olan Zinntegul Tursun da geçen yıl Türkiye'den Tacikistan'a, oradan da Çin'e iade edildi. Bunlar Türk hükümetinin Uygurları deport etmesiyle ilgili basına yansıyan ilk haberler değil.

ABD Devlet medyası National Public Radio'da Mart ayında çıkan habere göre Uygur mülteci Abdurehim Imin Parach İstanbul'da önce tutuklandı. Polis tutukluluk sırasında kendisine "Çin'e karşı konuşmamaya" çağırdığını belirtti. Parach bu tür taleplerin neden kaynaklandığını bilmediğini belirtti.

[Samanyolu Haber] 27.7.2020

Kadirova’nın annesi AKP’li Ünal’a seslendi: Kızımı öldürdün, katilsin

AKP’li milletvekili Şirin Ünal’ın evinde şüpheli bir şekilde ölen Özbekistanlı Nadira Kadirova’nın annesi, Ünal’a seslenerek “Sen benim melek kızımı öldürdün, katilsin” dedi.

Nadira Kadirova’nın annesi AKP’li Şirin Ünal’a seslendi

Kız kardeşi öldüğü günden beri sorumluların bulunması için mücadele eden Nadira Kadirova’nın abisi Muhhamed Ali Kadirov sosyal medya hesabından ilk kez  annesinin videosunu paylaştı.

“BU DÜNYADA YAŞAMAYA HAKKIN YOK”

Anne Ra’no Kadirova, elinde kızının fotoğrafıyla ağladığı bir videoda kızını AKP’li Şirin Ünal’ın öldürdüğünü belirterek, “Sen katilsin, senin bu dünyada yaşamaya hakkın yok. Allah senin belanı versin” dedi.

“YAZIKLAR OLSUN”

Muhammed Ali Kadirova ise “Canım kuzum, sensiz olmuyor olmuyor. Ben ölsem olmaz mıydı? Ah be kuzum… Yazıklar olsun AKP’li Ş. Ü. yazıklar olsun… Allah’ım bin belanı versin. Verir de inşallah inşallah inşallah” diye yazdı.

OLAY 10 AY ÖNCE MEYDANA GELDİ

Şirin Ünal’ın evinde çalışan Özbek Nadira Kadirova 23 Eylül 2019 tarihinde şüpheli şekilde ölmüştü. Kadirova’nın Ünal’ın silahıyla intihar ettiği açıklanmıştı. Olaya ilişkin Ankara Cumhuriyet Savcılığı 2 Mart 2020 tarihinde takipsizlik kararı vermiş, Kadirova ailesinin avukatı Prof. Dr. İlyas Doğan’ın yaptığı itiraz ise 7 Mayıs günü reddedilmişti.

Doğan “Olay yeri soruşturmasının yapılmamasının bir yaşam hakkı ihlali olduğunu” belirterek, Anayasa Mahkemesi’ne başvurmaya hazırlandıklarını belirtmişti. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise Kadirova’nın ölümüne “intihar” diyerek, bu durumu şöyle açıklamıştı:

Kadirova’nın, Şirin Ünal’a ait silahı ve bir adet mermiyi dolap içerisinden alarak sakladığı, olay günü odasının kapısını kilitleyerek söz konusu silahı kalp üzerine dayayıp bir el atış yapmak suretiyle intihar ettiği… Kadirova’yı intihara azmettiren, teşvik eden, intihar kararını kuvvetlendiren ve intiharına herhangi bir şekilde yardım eden kişi ya da kişilerin bulunmadığı anlaşılmıştır” tespitlerine yer verilmişti.

Ankara Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü’nün savcılığa gönderdiği ve “takipsizlik” kararına giren raporda ise “Olayda kullanılan Baretta marka silah üzerinde parmak izi tespit edilemediği” belirtilmişti. Kriminal raporda ise Kadirova’nın elinde atış artıklarına rastlanmadığına işaret edilmiş ve olaydan 5 saat sonra yapılan ölü muayene işleminde de Kadirova’nın tahmini ölüm saatinin 3-36 saat öncesinde olabileceği ifade edilmişti.

[Samanyolu Haber] 27.7.2020

Tablo o kadar kötü ki: TÜİK turizm istatistiklerini yayımlamayacak

TÜİK, corona virüsü salgınına bağlı olarak sınır kapılarının kapatılması nedeniyle nisan-haziran döneminde anket çalışmalarının gerçekleştirilemediğini, bu nedenle ikinci çeyreğe ilişkin turizm istatistiklerinin yayımlanamayacağını duyurdu.

Ulusal veri yayınlama takvimine göre, “Turizm İstatistikleri, 2. Çeyrek: Nisan-Haziran 2020” bülteninin 29 Temmuz’da yayımlanması planlanıyordu.

TÜİK’ten yapılan açıklamada, turizm İstatistikleri kapsamında başta turizm geliri ve turizm gideri olmak üzere ziyaretçilerin profillerinin ve gezi niteliklerinin belirlenmesi amacı ile sınır kapılarında çeyreklik dönemler itibarıyla çıkış yapan ziyaretçiler ve vatandaş giriş anketleri uygulandığı hatırlatılarak şöyle denildi:

“Tüm dünya ile birlikte ülkemizi de etkisi altına alan corona virüsü (COVID-19) salgını ile mücadele kapsamında sınır kapılarının kapatılması nedeniyle ikinci çeyrekte (Nisan-Haziran dönemi) anket çalışmaları gerçekleştirilememiştir. Ulusal Veri Yayınlama Takvimine göre 29 Temmuz 2020 tarihinde saat 10.00’da yayımlanması planlanan “Turizm İstatistikleri, 2. Çeyrek: Nisan-Haziran 2020¨ haber bülteni, bültende yer alan verilerin elde edildiği anketler sınır kapılarının kapalı olması nedeni
ile gerçekleştirilemediği için yayımlanamayacaktır.”

Türkiye’nin cari açığının finansmanındaki en önemli kalemlerinden biri olan turizm sektöründe, yabancı ziyaretçi sayısı pandemi etkisiyle bir önceki yıla göre nisanda %99, mayısta %99, haziranda ise %96 gerilemişti.

[Samanyolu Haber] 27.7.2020

Üç kadın, diktatöre karşı birleşti

Belarus'ta üç kadın aday, gelecek yıl yapılacak başkanlık seçimlerinde 25 yıldır iktidarda olan ve "Avrupa'nın son diktatörü" diye nitelenen Aleksander Lukaşenko'ya karşı ittifak yapma kararı aldı.

Belarus'ta seçimlere katılmaktan men edilen kocalarının yerine siyaset sahnesine üç kadın aday, "Eşitiz ve kazanabiliriz" sloganıyla Aleksander Lukaşenko'ya birleşti.

Üç aday kendilerine "Zavallı şeyler. Belarus Anayasası'nın bir kadın için yapılmadı." diyen Lukaşenko'ya rakip olma kararı aldı.


Svetlana Tikhanovskaya, mayısta hükûmet karşıtı bir gösteriye katıldığı için hapse atılan eşinin yerine seçimlere girmeye karar vermişti.

ÜÇ ADAYDAN MÜŞTEREK KAMPANYA

Kısa sürede popüler olduğu belirtilen Tikhanovskaya geçen hafta diğer iki kadın aday Maria Kolesnikova ve Veronika Çepkalo'nun da desteğini aldı. Üç aday şimdi Tikhanovskaya'nın liderliğinde müşterek kampanya yürütüyor.

Güvenlik kaygısıyla çocuklarını ülke dışına gönderdiğini aktaran Tikhanovskaya, televizyonda yayımlanan seçim konuşmasında "Başlangıçta korkuyordum. Hükûmetin varlığını idame ettirebilmek için neler yapabileceğini biliyorum. Ancak artık korkmuyorum." dedi.

AVRUPA'NIN SON DİKTATÖRÜ: LUKAŞENKO

Eşi hapiste olan Maria Kolesnikova, Tikhanovskaya'yla niçin ittifak yapma kararı aldığını açıklarken "Olağanüstü cesur bir kadın. Omuzlarında büyük bir yük var." diye konuştu.

Veronika Çepkalo'nun kocası da geçen hafta çocuklarıyla birlikte Moskova'ya kaçmıştı.

Üç aday kampanyalarında şehirli orta sınıfla kırsal kesimdeki Lukaşenko muhaliflerininin desteğini almayı hedefliyor.

BBC Türkçe'nin haberine göre seçimlerden önce Lukaşenko'nun ana rakipleri, yüzlerce muhalifle birlikte hapse atılmıştı.
Belarus Cumhurbaşkanı Aleksandr Lukaşenko Türkiye'ye gelecek

18 MART 2019: Belarus Cumhurbaşkanı Lukaşenko (sağda), AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmüştü.

Batı medyasında sık sık "Avrupa'nın son diktatörü" diye anılan Lukaşenko yıllardır ağır insan hakları ihlalleri ve seçimlerde usulsüzlük yapmakla suçlanıyor.

[Samanyolu Haber] 27.7.2020

Seçimle Olmadı, Bir de Ayasofya'yla Deneyin! [Kadir Gürcan]

Dünya çapında izlenme rekoru kıran Hollywood yapımlarının başarısı konusunda neredeyse herkes hemfikir. Oyuncu, yapımcı, yazar ve perde gerisinde, bir şekilde projeye katkıda bulunanlar ciddi bir performans ortaya koyuyorlar. Sektörün dinamiklerini tespit etmek neredeyse imkansız. Efsane oyuncu, duayen yönetmen ve üretken yazarlara her gün yenileri ekleniyor. Gösteri sanatlarının kıblesi kabul edilen Hollywood, hayatta kalabilmenin kural ve prensiplerini de kendi belirlemiş.

Hollywood piyasasında üretilen yapımların bazılarının giriş ya da son kısmına konulan “Gerçeğe uygun!” ya da “Gerçek hayattan alınmıştır!” izah ve uyarıları, gişeler açısından her şey demek değil. Hatta Oscar alan yapımlar bile seyirciden beklenen karşılığı alamıyor. Gençlerin çok sevdikleri bir çok çizgi kahraman sinemaya uyarlandı ve birbiri ardına gişe rekorları kırdı. Aynı yapımların ödüle layık görünenleri ancak bir elin parmakları kadar sayılı.

Örümcek Adam, Karınca Adam, Catwomen ya da bunların hepsini bir araya toplayan yapımlara her yıl bir yenisi ekleniyor. Dünyayı tehdit eden tehlikelere karşı, iktidar ve hükümetlerden ümidini kesen insanlar, adi ve sıradan sokak olaylarını dahi atmosferden düşecek, hayali bir kahramana bağlamışlar. Gençlerin pek sevdiği bu futuristik kahramanlı filmler, bu satırın yazarı için hiç cazip değil. O talihsiz, bu filmlerden hiçbirini sonuna kadar seyredecek sabır gösteremiyor.

Önceki yıllarda çekilmiş Hollywood projelerinin yeni ortam ve gelişmiş teknolojilerle tekrarlanması oldukça yaygın. Dünyanın en güçlü eğlence piyasasını elinde tutmayı başaran Hollywood'un cazip ve orijinal konu sıkıntısına düşmesi, inanması zor bir realite. Ama bazen oluyor. Büyük umutlarla tekrar çekilen, eskinin popüler dizi ve filmleri beklenen ilgiyi bulamayınca sessiz sedasız, yayından kaldırılıyor ve sahne sanatları kütüphanesindeki yerine terkediliyor. Türk seyircilerinin yakından tanıdığı Uzay Yolu(Star Trek) filmi ile Rosenna dizisi bunlardan sadece ikisi. Amerikalı yapım firmaları,  zararın neresinden dönersen kar esprisini erken kavrıyorlar.

Son bir kaç aydır, Türkiye'de Ayasofya etrafında üretilen gösteri  amaçlı senaryolar geçtiğimiz Cuma günü kılınan namaz ile Saray ve iktidar açısında tatlıya bağlandı. Hepsi bu imiş! Öyle beklendiği gibi, küffar bir araya gelip yeni bir Haçlı Seferi falan da başlatmadı. İslam Dünyası da meseleye ilgisiz. İstanbul Fethi ile özdeşleştirilmek için çok gayret sarf edilen Ayasofya'nın, eski cazibesini kaybettiğini itiraf etmek bundan böyle daha kolay olacak. Konu etrafında üretilen romantik ve duygusal edebiyatın bir kez daha gözde geçirilmesi şart.

Tarihi gerçeklik açısından, İstanbul, Fatih Sultan Mehmet Han, Anadolu Surları, Rumeli Surları, Akşemseddin, Ulubatlı Hasan...imaj ve figürleri konusunda denecek bir şey yok. Asıl mesele, bu tarihi malzemenin yirmibirinci yüzyıl dünyası ve İstanbul gerçeği ile entegre edilerek uygun aktörlerle başarılı bir şekilde kurgulanmasına kalıyor. Şimdiye kadar böylesine kuşatıcı bir performans sergilenemedi.

Riskli bir cümle olacak ama, Ayasofya da dahil, isimlerini verdiğimiz tarihi malzemenin, Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu değiştirecek bir kaderi çizgiyi işaret etme güçleri yok. Saray ve İktidar'ın yapı malzemesinden bir şey çıkmaz. Dış dünya, iç siyaset piyasasına “Yedi Düvel ile savaşıyor!” imajı vermeye çalışan Saray'ın, hamasi kaprisleri içinde eriyip gitmesini bekliyor. Sessizlikleri bu yüzden.

Saray'ın son zamanlardaki aktiviteleri iyi puanlar getirmiyor. Gençlerin sosyal medyada “Dislike” tuşu ile verdikleri tepki bütün neşeleri kaçırdı. Sosyal medyaya uygulanacak bir dizi sansür yasası için düğmeye basıldı. Başkanlık sistemindeki tıkanıklıklar, bizzat Sayın Cumhurbaşkanı tarafından itiraf edildi. Hazret'in geçen hafta yaptığı bir konuşmada, dinleyicilerden beklediği ya da alıştığı tezahürat ve alkışı bulamayınca moralinin bozulması da işin cabası. Dinleyiciler nedense, sanatçılar için hayati gıdanın alkış olduğunu unutmuşlar!

Uzun bir zamandır, aynı aktörlerin oynadığı tarihi çeşnisi ağır yapımları seyretmekten hoşnut olan Türk İnsanının da belli bir sabrı varmış. Ortadoğu için Salahaddin, iç siyaset için Abdulhamit Han ve Ertuğrul,  dünya siyaseti için Fatih II rollerini elini yüzüne bulaştıran Saray'a karşı hislerinin değişmeye başlaması gayet normal. Alkışlamadıklarından dolayı yedikleri fırça onurlarını incitmiş olmalı.

Başkanın bir türlü bitmek bilmeyen konuşmasından usanan dinleyiciler, konuşulanlara dikkat kesilmekten ziyade, ne zaman biteceğini beklemeye başlarlar. Başkan yardımcısı, Başkan'ın kulağına eğilerek “Efendim, yoruldunuz isterseniz biraz dinlenin!” diyerek vaziyeti kurtarmaya çalışınca, Başkan “Yok, yok! Ben iyiyim!” diye cevap verince, yardımcı, “O zaman, müssade edin biz biraz dinlenelim!” demekten kendini alamaz.

Ayasofya'yı tekrar ibadete açmayı, Müslüman-Haçlı didişmesinin modern bir kazanımı olarak empoze etmeye çalışanların tek derdi, Saray'ın iltifat ve teveccühlerini kazanmak. Saray ise, geçen yıl yerel seçimlerde İstanbul'da aldığı yenilginin rövanşını alma derdinde. Seçim ile alamadığı İstanbul Belediye Başkanlığını bu kez Ayasofya kartı ile telafi etmeye çalışmak nereden baksanız pek ucuz düştü.

Saray'ın, Salahaddin, Ertuğrul ve Sultan Abdülhamit Han rollerinden sonra, kılıca dayanıp hutbe okuyan Diyanet İşleri Başkanı karşısında razı olduğu çakma Fatih II'liğe bu yüzden razı oluyor. Öyle ya, hutbeyi okuyan ne kadar Akşemseddin ise, ilk saftaki Başkan da o kadar Fatih...

Gördüğünüz gibi, senaryonun gerçekliğinde bir problem yok! Bütün mesele dekor, aktör ve figüranların beceriksizliğinde düğümleniyor! Türk Halkından gelen suskun tepki bu açıdan önem arz ediyor; Dislike ve “Alkışlamıyorum...!

[Kadir Gürcan] 27.7.2020 [Samanyolu Haber]

Aynı Cevir Çemberinden O da Geçmişti [Abdullah Aymaz]

Mevlana Celaleddin Rumî, Sıddîkî yani Hz. Ebu  Bekir-i Sıddık’ın torunu idi. İmam Rabbanî Ahmed-i Farukî, Hazret-i Ömer’in yirmi sekizinci nesilden bir torunu idi. Mevlana Halid-i Bağdadî, Hz. Osman’ın torunuydu. Üstad Bediüzzaman Said Nursi de Hz. Ali’nin torunu idi… Bu büyük müceddidler arasında böyle enteresan bir tevafuk vardı.

Hindistan’da Ekber Şah, her dinin iyi taraflarını alıyorum diyerek yeni uydurma bir din peşinde İslamiyet ve Müslümanlar aleyhinde icraatlarda bulunuyordu. İmam  Rabbanî Hazretleri  de bu tahribatı var gücüyle tamire çalışıyordu.

İmam Rabbanî bütün sıkıntı ve inhirafların kaynağını; 1)İdarecilerin dinden uzaklaşmalarına, 2-Âlimlerin menfaat ve korku sebebiyle Kitap ve  Sünnetten ayrılmalarına, 3-Mutasavvufların da tarikatı şeriattan ayırmalarına bağlıyordu.

Öbür taraftan fitne ve fesat grupları durmadan aleyhinde çalışıyorlardı.

Ekber Şah öldükten sonra yerine Cihangir Şah tahta geçti… Babasının uydurma din anlayışını devam ettirmedi ama nifak ve fesat ehlinin propagandalarının tesirinde kaldı. Çünkü bu hain gruplar devletin en üst seviyelerine kadar sızma başarısı göstermişlerdi. İftira ve tezvirat karşısında Cihangir Şah, İmam Rabbanî ve yakın taraftar ve mensuplarını ülkeyi terk mecbur etmek istiyor eğer terketmez ise hepsini öldürmeyi hedefliyordu. Onun için oğlunu İmam Rabbaniye gönderdi. O, İmama:  “Sultan Cihangir Şah, kendisine baş eğip secde etmenizi istiyor.”  dedi. Bunun için, Sultana secde etmenin caiz olduğunu gösteren bir FETVA  diyerek, saray imamına imzalattığı fetvayı gösterdi (Şimdiki Diyanetin ve İlahiyatın makam düşkünü hocalarına ne kadar da benziyor!..)  İmam Rabbanî  “Bu FETVA, imama zorla imzalattırılmıştır. Sultana secde câiz değildir.” dedi… Ondan büyük tepki bekleyen Cihangir Şah’ın oğlu, ondaki sakinliği görünce bu sefer alaylı bir tavırla “Eğer sultan olan babama baş eğip SECDE  ederseniz sizi kurtarabilirim.” deyince imam hiddetlendi: “Ben dinin bütünlüğünü korumaya çalışan bir İslam âlimiyim. Bu bütünlüğü korumak isteyen bir âlim, o duyguyu taşımayan birisine, sultan da olsa baş eğmez. Şayet ECEL  gelmişse, ölümden hiçbir şey kurtulamaz” dedi.

Cihangir Şah’ın, karşısına dimdik ve  bir vakarla çıkan İmam’a kızsa da, sorduğu sorulara doğru ve pervasız cevap vermesi üzerine de, onun hakkında kendisine anlatılanların doğru olmadığını anlat. Önce serbest bırakmayı düşündü ama içine gelen endişelerden kurtulamadı. Şer şebekesinin verdiği korku ve evhamlar tekrar üzerine üşüşünce, İmam Rabbanî ve mensuplarını insanlardan  uzak Güvalyar Kalesine hapsedilmesine karar verdi.

İmam Rabbanî, hapishaneyi kaderin bir kararı olarak kabul etti ve irşada başladı. Azılı suçlular da onun hareketlerine dikkat ediyorlar ve ister-istemez tesirinde kalıyorlardı.

Nifak ehlinden olan bir vezir Hintli bir komutanı sırf imama zulmetmesi için hapishanede görevlendirdi. Bu Zerdüşt zalim, İmamı izlemeye aldı. Sonra onun vakarına, samimiyetine, itidaline hayran oldu. Zamanla yakınlaşma oldu. Sorularına cevaplar verip kalbini şüphelerden arındırıp İslamiyetin güzelliğini ve sevgisini aşıladı… Zerdüştün bile Müslüman olduğunu gören Kalenin esas komutanı da merak edip İmam Rabbaniye gelerek sorular sordu. Aldığı cevaplarla meftun olan bu komutan da hatasını anladı. Böylece İmam Rabbanî Hazretleri hapishaneyi medreseye çevirdi. Bediüzzaman Hazretlerinin  Medrese-i Yusufiye dediği bir üniversiteye…

Bu arada Cihangir Şah’ın oğlu Şah Cihan isyan edip babasının tahtını ele geçirmek istedi. Fakat mağlup oldu. Tekrar nasıl ayaklanıp iktidarı ele geçiririm diye hesaplar yaparken ona “Sen git İmam Rabbanî’nin duasını ve tavsiyesini al!” diye birisi yol gösterdi. O da İmamı ziyaret edip dua ve tavsiye talep etti. Hz. İmam  “Git babanın elini öp af dile” dedi. Bununla tatmin olmayınca, bu sefer  kulağına eğilip  “Baban yakında vefat edecek, saltanat sana kalacak!” dedi. Kan dökülmesini engelledi. O da aynen dediklerini yerine getirince  kansız iktidara geldi. Dört oğlundan Âlemgir Şah’ı İmam Rabbanî’nin oğlu ve halifesi olan Muhammed Masum Farukî’nin terbiyesine verdi. O şehzade  cesur bir yiğitti. Halk çok severdi… İbadet şuuruna ve manevî feyizlere o derin terbiye ile mazhar oldu. Diğer eğlence, şöhrete ve maddiyata düşkün kardeşlerinden farklı biçimde bir hayat yaşayan ve kırk yaşından sonra Kur’an-ı Kerim’i ezberleyip hafız olan Âlemgir Şah, babası Şah Cihan’ın vefatından sonraki kargaşada Masum Farukî’nin mânevî desteğiyle idareyi ele alıp devletin başına geçti. Orduyu ve idareyi zalim ve zararlı kişilerden, fesat ocaklarından temizledi. İmam Rabbanî evlatlarının ve mensuplarının irşadlarına, başta saray olarak her yerde zemin hazırladı. Hanefi mezhebi üzere Feteva-yı Âlemgiriyye  ismi altındaki fetvaların büyük ciltler halinde kitaplaşmalarını sağladı. Gençliği ve şehzadeliğinde kendisine Muhammed Evrenzib (Evren-cebe)  denilirdi. Hükümdar olduktan sonra Âlemgir diye tanındı.

Büyük Müceddin İmam Rabbanî Ahmed Farukî’den evlatlarından ve Âlemgir Sultan’dan Cenab-ı Hak,  râzı olsun, mekanları cennet olsun.

[Abdullah Aymaz] 27.7.2020 [Samanyolu Haber]

Çete lideri Serkan Kurtuluş: Rahip Brunson’u öldürmem istendi suçu Gülen Cemaatine yükleyeceklerdi [Cevheri Güven]

Arjantin'de tutuklu bulunan silahlı çete lideri cihatçı Serkan Kurtuluş: "Rahip Brunson'u öldürmem istendi, suçu FETÖ'ye yıkacaklardı. Ortağım denedi ama başaramadı."

CEVHERİ GÜVEN

Suriye’de düşürülen Rus uçağının pilotunun öldürülmesi, organize suç örgütü faaliyetleri ve silah ticareti nedeniyle İnterpol’ün listesinde bulunan Serkan Kurtulmuş, tutuklu bulunduğu Arjantin’deki cezaevinde önemli ifşaatlarda bulundu.

Kurtulmuş, AKP yönetiminden Rahip Brunson’u öldürmesi yönünde talep geldiğini, suçun Gülen Cemaatine yıkılacağını söyledi.

ARJANTİN’DE TUTUKLU

Serkan Kurtuluş, Türkiye’de organize suç örgütü lideri olarak pekçok suçlamayla aranıyor. Kurtuluş’un Türkiye’de öne çıkması Suriye savaşıyla birlikte oldu. Suriye’ye silah ticareti yeraltı dünyasındaki isimleri bu bölgeye yönlendirdi. Kurtuluş’u Interpol’ün işaretlemesi ise düşürülen Rus uçağının paraşütle atlayan pilotunun öldürülmesine isminin karışmasıyla oldu. Kurtuluş, FETÖBORSASI olarak bilinen, işadamlarından şantajla para kopartan çetelerden birini İzmir’de organize etmekle suçlandı. Kurtuluş’un ortağı AKP eski İzmir İl Başkanı, aynı suçlamayla elektronik kelepçeyle ev hapsindeyken 31 Mayıs 2019’da polis yeleği giymiş kişilerce evinde vurularak öldürüldü. Serkan Kurtuluş, olayın ardından Türkiye’yi terketti önce Gürcistan sonra Arjantin’e geçti.

Kurtuluş, Interpol listesinde bulunması nedeniyle Arjantin’de saklandığı yerde gözaltına alındı ve halen Puerto Madero’da tutuklu bulunuyor. Siyasi sığınma prosedürü devam eden Kurtuluş, Arjantin’in önemli gazetelerinden Infobae’den gazeteci Federico Fahsbender’in sorularını yanıtladı.

RAHİP BURUNSON’U ÖLDÜRMEM İSTENDİ
Hayati tehlike nedeniyle Türkiye’den kaçtığını belirten Serkan Kurtuluş, Suriye savaşı, siyasi cinayetler dahil pekçok konuda çok şey bildiğini, AKP yönetimiyle beraber çalıştıklarını bu nedenle hayati tehlikesi bulunduğunu belirttiği röportajında Rahip Brunson’a suikast düzenleme planıyla ilgili çarpıcı bilgiler verdi.

Serkan Kurtuluş, Rahip Brunson’un öldürülmesiyle ilgili AKP’nin yöneticilerinden kendisine talep geldiğini ancak kabul etmediğini belirtirken, bir ortağının suikast düzenlemeye çalıştığını ancak başarısız olduğunu ifade etti. Kurtuluş şöyle konuştu:

"AK Parti, Brunson’u öldürtüp suçu FETÖ’ye atmak istedi. Beraber çalıştığımız ortağım Brunson’u öldürmeye çalıştı ama başaramadı. Sonra Gürcistan’da biz onunla beraberdik, bu konuyla alakalı elimde çok fazla belge var, çünkü biz onunla beraber çalışmıştık. Bana dediler ki Brunson’u öldürmen lazım. Ama ben bunu kabul etmedim. Bana bunun için para da teklif etmediler açıkçası, beraber çalışıyorduk sadece. AK Parti’nin FETÖ’yle problemleri vardı, kendisini kamuoyunda güçlendirmek istiyordu, bu cinayeti o yüzden organize ettiler. Suçu FETÖ’ye atacaklardı. Benim gibi insanları da bu yüzden kiralamak istediler.“

Serkan Kurtuluş’un bu sözleri üzerine gazeteci Fahnsbender „Brunson’u kim öldürmenizi istedi“ şeklinde açık soru yöneltti. Kurtulmuş’un cevabı şöyle oldu:

"AK Parti, Ak Parti, Ak partideki büyük politikacılar.“

"AHMET ÇOK ŞEY BİLDİĞİ İÇİN ÖLDÜRÜLDÜ"

İzmir’de işadamlarına FETÖBORSASI çerçevesinde şantaj yapmak suçlamasıyla yargılanan AKP eski İzmir İl Başkanı Ahmet Kurtuluş’un öldürülmesiyle ilgili de konuşan Serkan Kurtuluş "Ahmet Kurtuluş’u öldürdüler çünkü çok şey biliyordu. Bir takım insanları cinayete kurban edip sonra FETÖ’yü suçlamak için yaptılar.“ dedi.

CUMHURBAŞKANI BİR TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM YAPTI

Hayati tehlikesi bulunduğunu belirten Serkan Kurtuluş, özellikle Suriye’de savaştığı dönemde şahit oldukları nedeniyle ortadan kaldırılmak istendiğini söyledi:

"Ben savaştaydım(Suriye), Cumhurbaşkanı Erdoğan bir terör örgütüne yardım etti. Ben çok şey biliyorum, çok şey gördüm. Türkiye bu yüzden beni ortadan kaldırmak istiyor. Politik cinayetlerle ilgili çok şey biliyorum, çünkü beraberdik onlarla, çok kötü şeyler gördüm. Artık onlarla birlikte çalışmak istemiyordum Gürcistan’a geçip sığınma istedim ama orada bana öldürülme riskim olduğu söylendi. Şimdi de Türkiye burada beni hapishanede öldürmek istiyor.“

(Serkan Kurtuluş, düşürülen Rus uçağının pilotunu öldüren Alparslan Çelik'le beraber Suriye'de)

"OLAYIN İÇİNDE MİLLİ GÜVENLİK VAR BİREBİR SUSURLUK“

2019 yılı Mayıs ayında öldürülen AKP İzmir eski İl Başkan Yardımcısı Ahmet Kurtuluş’un avukatı Özgür Senger, cinayetin ardından yaptığı açıklamada olayın devlet tarafından soğutulmaya çalışıldığını söylemiş ve konunun „Milli Güvenliği ilgilendiren boyutları var birebir Susurluk’un aynısı demişti.

FETÖBORSASI çerçevesinde tutuklandıktan sonra elektronik kelepçeyle ev hapsine alınan Ahmet Kurtulmuş, polis yeleği giyen bir kişi tarafından evinde öldürülmüştü. Ahmet Kurtuluş’un avukatı Senger, konuyla ilgili şöyle konuşmuştu:

“Ahmet Kurtuluş bildikleri, konuşmadıkları ve söylemedikleri yüzünden öldürüldü. Söyledikleri nedeniyle öldürülmedi. 2011-2017 yılları arasında üç dönem, Ak Parti İzmir İl Başkan Yardımcılığını yapmıştı. Alüminyum folyo fabrikası vardı. Serkan Kurtuluş (akrabalıkları yok soyisim benzerliği) adlı bir kişinin liderliğini yaptığı suç örgütün liderlerinden biri olduğu iddiasıyla tutuklandı. Hakkında dava açıldı. 5 ay tutuklu kaldı. Bu normal bir suç örgütü değil. Burada yalnızca silahlı eylemler gasp, insan kaçırma eyleminin dışında. Milli güvenliği ilgilendiren bazı konular da var. Bire bir Susurluk olayına benziyor.“

Cinayetin ardından Ahmet Kurtuluş‘un, suç örgütü lideri Sedat Peker’i cezaevinde ziyaret eden isimlerden biri olduğu da ortaya çıkmıştı.

RUS BÜYÜKELÇİ SUİKASTİNİN BENZERİ

19 Aralık 2016'da, Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov da tıpkı Ahmet Kurtuluş gibi Suriye’de faaliyet gösteren cihatçı gruplarla irtibatlı polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş tarafından öldürüldü. Suikastin ardından cinayet hükümet tarafından Gülen Cemaatine yıkılmaya çalışıldı. Yargılama sürecinde Altıntaş’ın Suriyeli cihatçı grup El Nusra’yla bağlantıları ortaya çıktı ancak savcılık bu delilleri dosyaya koymadı.

Serkan Kurtuluş’un da Suriye’de cihatçı gruplarla sıkı bağları olduğu görülüyor. Kurtuluş ve düşürülen Rus uçağının paraşütle atlayan pilotunu öldüren Alparslan Çelik’in fotoğrafları ve bağlantıları ortaya çıkmıştı.

ÇAKICI'YI CEZAEVİNDE ZİYARET ETMİŞTİ

Serkan Kurtuluş, yeraltı dünyasının ünlü ismi Alaattin Çakıcı'yı cezaevinde ziyaret etmişti. Çakıcı cezaevinden yazdığı mektuplardın birinde "Serkan Kurtuluş Bu Dünyada Ve Öbür Dünyada da Benim Kardeşimdir. Beni Seven Veya Sevmeyen Herkes Bunu Böyle Bilmeli."  yazmıştı.

[Cevheri Güven] 27.7.2020 [https://www.patreon.com/posts/39763495]

İstanbul Boğaz Köprüsü’nde sivilleri kim vurdu?

Sivil halkı köprüye kimler yönlendirdi?

Nihal Olçok’un açıklamalarındaki detaylar… Darbenin haberini veren Fotoğraf ve Siyaset hesabından atılan tweet’ler ne diyor?

15 Temmuz: ”Darbe” Günü, O gün yaşanan garip olaylar


1. Bölüm ▶️ https://youtu.be/4oBV2ZJNBrw
2. Bölüm ▶️ https://youtu.be/rm6WD5zR3H0
3. Bölüm ▶️ https://youtu.be/QGwm7QXSjDI
4. Bölüm ▶️ https://youtu.be/e5DOBg3KpKc
5. Bölüm ▶️ https://youtu.be/lpUxZA-JAEI
6. Bölüm ▶️ https://youtu.be/yksRitZJNHU
7. Bölüm ▶️ https://youtu.be/izRVwYScF7g

27.7.2020 [TR724]

12 kişilik koğuşlarda 24 kişi kalıyor: ‘İnsanlara resmen işkence ediyorsunuz!’

İzmir Menemen Cezaevi’nde 12 kişilik koğuşlarda 24 kişi kalıyor. Yoğunluktan dolayı nemli ve sıcak günlerde koğuşlardaki tutuklu ve hükümlüler işkence hayatı yaşıyor.

Konuyu Meclis’te gündeme getiren HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “İzmir Menemen Cezaevi’nde ne yaşanıyor biliyor musunuz? 12 kişilik koğuşlarda 24 kişi kalıyor. İzmir’in sıcağını bilirsiniz bu nemli, sıcak günlerde hastalıkların olduğu günlerde 12 kişilik yere 24 kişi doldurmuşsunuz insanlara resmen işkence ediyorsunuz.” şeklinde konuştu.

27.7.2020 [TR724]

Ayasofya’yı açmak neyi değiştirecek? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Ayasofya şaşalı bir şekilde açıldı. Davet olarak ezan yetmedi, camiye davetiye ile girildi. Erdoğan her seçim öncesi yaptığı hareketi tekrar etti; kameralar önünde Kur’an okudu. İnsanlar tekbirler eşliğinde nümayişle Ayasofya’ya doğru yürüdü. Belki bazıları tarihi ana tanıklık ettiğini düşündü. Ama o tablo bana Osmanlı’nın yıkılışını getiren 31 Mart (1909) Vakası’nı hatırlattı. Kuru kalabalıklar güya dini duygularla, yine böyle sokaklara taşınmıştı.

Maalesef günümüz Müslümanlarında sembolizm, şekilcilik çok yaygın. Belki de şekil ile öz, esas ile detay birbirinin rağmına çalışıyor. Danıştay 1934 tarihli kararnamenin iptalini 14.53’de açıklıyor. Erdoğan bunu 20.53’de paylaşıyor. Caminin açılışı ise Lozan Anlaşması’nın imzalandığı güne denk getiriliyor.

Müslümanlar olarak en kötü günlerimizi yaşıyoruz. İnsanlık ailesinin en edilgin, önemsiz unsuruyuz. Kendimize görüntülerden, sembollerden, ayrıntılardan başarılar üretiyoruz. Doğu Türkistan’da, Roghinya’da Müslümanlar işkencelere, katliamlara maruzlar. “Şeriatla yönetilen” iki ülkenin savaşı nedeniyle Yemen kıtlıkla, ölümle mücadele ediyor. Bebekler açlıktan ölüyor. Ama biz Müslümanlar olarak Ayasofya’yı açmakla coşuyor, sembollerle dünyaya meydan okuyoruz!

İslam’a göre kutsal olan binalar, yapılar değil, insandır. Milyonlarca insanın etnik kökeni, görüşü, düşüncesi nedeniyle türlü zulümlere maruz kaldığı dönemde, Ayasofya’nın açılışı adaletsizlikleri, zulümleri perdeliyor. Dindarlar, cemaatler, muhafazakarlar İstanbul’u yeniden fethetmiş, dünyaya İslam adına çok etkili bir mesaj vermiş gibi kendinden geçiyor. 

Ayasofya’nın açılışı tamamen siyasi! Bu tantanalı açılış her geçen gün zemin kaybeden AKP’ye ve Erdoğan’a belki biraz zaman kazandıracak. Belki sorgulanmasını bir süreliğine azaltacak. Kendisini dindar, muhafazakar, milliyetçi olarak tanımlayanları rahatlatacak. Bir değer, bilgi, marka üretemediği, insanlığa katkı sunamadığı için eziklik yaşayan dindar kitlelerin içinde büyüttüğü ezikliği bir miktar bastırmaya yarayacak.

Ama;

Ayasofya açıldı diye ülke ekonomisi düzelmeyecek! Milli gelir artmayacak! Enflasyon düşmeyecek, işsizlik azalmayacak!

Adaletsizlik son bulmayacak, zulümler durmayacak! Aksine Ayasofya’nın verdiği primle iktidar hukuku daha fazla tahrip fırsatı bulacak! “Ayasofya’yı açtı!” diye birileri zulümleri sorgulamayı biraz daha öteleyecekler. 



Yeni nesillerde yükselen inançsızlık, İslamdan uzaklaşma, dine ve dindara güvensizlik durmayacak! 

Ülkenin itibarı yükselmeyecek, dış politikadaki problemler azalmayacak, aksine derinleşecek!

Ayasofya açıldı diye bölünmüşlük, kutuplaşma, husumet bitmeyecek! Aksine dindarlara diş bileyenler daha da artacak! İçte ve dışta gerilim iyice artacak!

Ayasofya’nın açılışı ne ülkenin köklü problemlerine, ne de Erdoğan’ın erime sürecine çözüm olacak!

Bu açılış bir yandan acziyet ifadesi. Mutaassıp kesimlere, cemaatlere, tarikatlara konu: “Cumhuriyetle, Kemalizmle hesaplaşmak!” “Lozan’a baş kaldırmak!” şeklinde sunuluyor. Ama demokrasiyle, hukukla bağdaşmayan, “değiştirilmesi teklif dahi edilemez!” Anayasa maddeleri orada aynen duruyor. İktidar ise MHP’nin, Ulusalcıların, hatta bazı Kemalistlerin desteği ile ayakta durabiliyor!

Ayasofya’ açılışı büyük bir çelişkinin göstergesi aynı zamanda. Güya bu açılışı Vakıf senedine sadık kalmak, Fatih’in vasiyetine uymak için yaptılar. Ama aynı iktidar, Müslümanların eğitim amaçlı kurduğu binlerce vakfa el koydu. Eğitim yuvalarını parti binalarına, iktidarın propaganda merkezlerine çevirdi. Öte yandan el konulan ve iade edilmeyen pek çok Gayri Müslim vakfı var. İslam bir vakıf medeniyeti, doğru. Ama AKP bunu vakıflara çökme, vakıfları peşkeş çekme olarak okuyor.

İnsanlığın ortak mirası Ayasofya ayrışma malzemesi yapılıyor, siyasi oportünizmine kurban ediliyor. Pekala Ayasofya’da Müslümanlar cuma kılabilir, Hristiyanlar pazar ayini yapabilirdi. Diğer günlerde bir kısmı vakit namazlarına tahsis edilirken, yapı müze olarak ziyarete açık kalabilirdi. Bütün din ve inançlar için ayrıştırma sebebi değil, birleştirici unsur olabilirdi. Bu adımla AKP hem samimi dindarların, hem dünyanın takdirini kazanabilirdi. Ama anlaşılıyor ki mesele buradan bir şov çıkarmak. Hazırlanılan baskın seçime oy devşirmek!

Hz. Peygamber Mescidi Nebevi’de Hristiyanların ayin yapmasına müsaade etmişti. Hz. Ömer Kudüs’ü fethedince “sonraki Müslümanlar el koyabilir” diye kilisede namaz kılmamıştı. Bugün kendi diktatörlerinden kaçan Müslümanlar, akın akın insan haklarının, hukukun, dini özgürlüklerin olduğu demokratik dünyaya göçüyorlar. Hristiyan batıda binlerce atıl kilise cami yapılıyor ve aklı başında kimse bundan rahatsız olmuyor. Aksine “ibadethane idi, ibadethane kaldı” diye seviniyorlar.

Ben 300.000 nüfuslu bir kentte yaşıyorum. Burada İngilizler azınlıkta. Her dinden, etnik gruptan insan birarada ve hoşgörüyle yaşıyor. Semavi, gayrı semavi her dinin ibadethaneleri mevcut. Çorum büyüklüğündeki bu şehirde, bazıları birbirine 100 metre mesafede 71 mescid & cami var. Minareli camiler de var. Türkiye’de bir camide Hristiyan’ın ibadet etmesi hayal dahi edilemez. Kazara olsa hayatta kalabilir mi emin değilim. Ama demokratik batı dünyasında hangi kiliseye girseniz “namaz kılmak istiyorum” deseniz, rahipler size görev şuuruyla ve memnuniyetle yer gösterirler. 

Diyanet İşler Başkanı’nın Ayasofya’da hutbeye kılıçla çıkması gerçeklikten kopmanın, sembolizmi dibine kadar  istismarın alameti. Artık fetihler dönemi bitti. Bediüzzaman “Medenilere galebe ikna ile olur” sözünü 100 yıl önce söylemiş. Ayasofya açılışında yapıldığı gibi şekli, ruhsuz, ayrıştırıcı uygulamalar siyasetçiye oy getirebilir; ama Müslümana yarar sağlamaz. İslam’a sempati getirmez. Ayrıca batıda Müslüman’a gösterilen toleransı olumsuz etkileyecek, var olan hakları, camileri sorgulatacaktır.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 27.7.2020 [TR724]

Çeyrek asırlık efsanenin vedası [Hasan Cücük]

Emre Belözoğlu’nun Galatasaray’da başladığı futbol yolculuğu, Inter, Newcastle, Fenerbahçe, Atletico Madrid, Fenerbahçe ve Başakşehir duraklarına uğradıktan sonra üçüncü kez geldiği Fenerbahçe’de sonlandı. 39 yaşında yeşil sahalara veda eden Emre, son maçında da golünü attı. Çeyrek asıra yaklaşan kariyerinde kazanmadık başarı bırakmadı. Seveni kadar sevmeyeni de oldukça fazla olan bir isim oldu.

Türkiye’de Galatasaray – Fenerbahçe arasında takım değiştiren her oyuncu orantısız tepkiyi göze almak zorundadır. Futbolun dört büyükleri arasında rekabet var. Ancak bu iki kulüp arasında rekabet daha farklıdır. Dünyanın en ateşli derbileri sıralamasında ilk üçte yer alan iki kulüp arasında takım değiştirmek birazda cesaret ister. Emre’nin Zeytinburnuspor’dan Galatasaray’a transfer olduğunda takvim yaprakları 1995 yılını gösteriyordu. İki sezon sonra A takıma yükselen Emre Belözoğlu adını Türk futbolseverler 1997’den itibaren yakından duymaya başladı.

Tekniği, hırsı ve adrese teslim paslarıyla daha kariyerinin ilk yıllarında ‘Ben ülke futboluna damga vuracağım’ sinyallerini veriyordu. Emre Belözoğlu’nu şanslı kılan sadece futbol yeteneği değildi. Fatih Terim gibi Türk futbolunun en önemli teknik adamlarından biriyle kariyerine başlıyordu. Dahası Türk futbolunun gördüğü en muhteşem kadronun içinde kendini buluyordu. Bülent Korkmaz, Hakan Şükür, Arif Erdem, Suat Kaya, Okan Buruk gibi Türk futbolunun efsane isimlerinin yanı sıra Hagi, Taffarel ve Popescu gibi dünya çapında yıldızlarla top koşturuyordu. ‘Karpatların Maradonası’ Hagi, futbolunun baharındaki Emre ile yakından ilgileniyor, yeri geldiğinde fırçasını atıp, yeri geldiğinde kramponlarını bağlıyordu.

1997’den itibaren Galatasaray kadrosunda yerini alan Emre, kulüp düzeyinde ülke tarihinin gördüğü en büyük başarı olan 2000 UEFA Kupası finalinde Leeds maçında gördüğü kırmızı karttan dolayı yerini alamadı. Daha o yıllarda saha içinde hırsına yenik düşen bir yapısı vardı. Temmuz 2001’de Okan’la birlikte bedava Inter’e gitmesiyle, Galatasaray taraftarıyla arasına mesafe girdi. 4 yıllık emeği bir anda kül oluyordu. Performansının çok altında bir ücrete top koşturması da kimsenin umrunda değildi. İlk kez Inter döneminde futboldan iyi kazanmaya başladığını açıklayacaktı.

2001-08 arasında gurbette top koşturan Emre Belözoğlu, 4 yıl Inter, 3 yıl ise Newcastle formasını giydi. Temmuz 2008’de bu kez rotasını yeniden Türkiye’ye çevirdi. Geldiği kulüp Galatasaray değil, Fenerbahçe oldu. Inter’e gidince Galatasaray taraftarıyla köprüleri atan Emre, Fenerbahçe’ye gelince nefret objesine dönüştü. Sıkı bir Fenerbahçeli olduğunu açıklamasıyla, Galatasaray defteri bir daha açılmamak üzere kapandı.

Fenerbahçe’de 6,5 sezon top koşturan Emre, Temmuz 2012- Şubat 2013 arasında 6 aylığına Atletico Madrid formasını giydi. Yeniden Fenerbahçe’ye dönen Emre, 2015’te sarı-lacivertli kulübe veda edip Başakşehir’e gitti. Futbolu Fenerbahçe formasıyla bırakmak arzusundan dolayı sezon başında üçüncü kez sarı-lacivertli formayla buluştu.

Sezona mükemmel başlayıp, ilerleyen haftalarda tekleyen Fenerbahçe’de ayakta kalan birkaç isimden biri oldu. Hem de 39 yaşına rağmen. Hırsından ve futbol zekasından bir şey kaybetmeyen Emre’nin en büyük rakibi fiziken yorulan vücudu oldu. Oynadığı süre boyunca yine takımın dümenindeki isim oldu. Kaybetmekten nefret eden bir oyuncu olarak iz bıraktı. Saha içinde agresifliğinin nedeni kaybetmeden nefret etmesi oldu.

2019-20 sezonuyla birlikte 24 yıllık profesyonel kariyerini noktalayan Emre Belözoğlu aslında Euro 2020 ile A Milli formayla meşin yuvarlakla bağını koparmak istiyordu. Pandemiden dolayı Euro 2020 ertelenince bu arzusu gerçek olmadı. Kariyeri boyunca 720 maçta sahaya çıkan Emre, 79 gol atıp, 86 asist yaptı. Golleri ve asistleri kadar gördüğü kartlarda dikkat çekti. 168 sarı kart gören Emre Belözoğlu, 7 direk, 6 ise çift sarıdan kırmızı kart görüp oyundan atıldı. Şubat 2000’de başlayan A Milli forma döneminde ise 101 maçta sahaya çıkıp, 9 gol kaydetti.

Emre, 24 yıllık kariyerinde Galatasaray (4) ve Fenerbahçe (2) şampiyonluk gördü. Yine her iki takımla ikişer kez Türkiye Kupası’nı kaldırdı. UEFA Kupası’nı Galatasaray’la, UEFA Süper Kupası’nı ise Galatasaray ve Atletico Madrid’le kaldırdı. Atletico Madrid’le İspanya Süper Kupası ve Inter’le Italya Kupası sevinci yaşadı. Geriye unutulmaz bir iz bırakıp, yeşil sahaları öksüz bıraktı.

[Hasan Cücük] 27.7.2020 [TR724]

Şeytanın ikizi [M.Nedim Hazar]

Saddam Hüseyin’in en cevval oğullarından olan Uday Hüseyin el-Tikriti, babası hapishanedeyken 1964’te dünyaya gelmişti.

Saddam, Uday’i tam bir proje evlat olarak yetiştirmek istiyordu ama o hiçbir zaman babasının istediği kıvamda lider olamadı.

Çocukluğundan itibaren maruz kaldığı baskı, şiddet ve yönlendirmeler onu muazzam bir zalim ve sapık bir yavru diktatör yapmaya yetmişti ama lider karizması yoktu Uday’ın.

Çocuk yaşlardayken Uday ve kardeşi Kusay, babasının yönlendirmesiyle suçlu infazlarını izlemek zorunda kalmıştı.

1984’ten itibaren Irak Olimpiyat Komitesi ve Irak Futbol Federasyonu’nun başkanı olarak babası tarafından atandı. Görevi sürecinde, kazanamayan sporculara işkence yaptı. Ayrıca Al-Rasheed adlı kendi spor kulübünü kurdu ve 1990’da dağılıncaya kadar ülkenin en iyi oyuncularını satın aldı.

İşkenceden kaçan Iraklı sporculardan Raed Ahmed, “Eğitim kampı sırasında tüm sporcuları yakından izlerdi, antrenörlere sporcuları daha fazla zorlamaları için baskı yapardı… Sonuçlardan memnun değilse, antrenörleri ve sporcuları Olimpiyat Komitesi binasındaki özel hapishanesine attırırdı. Belli bir derece vaat ederseniz ve bunu başaramazsanız, ceza insanlara işkence yaptıkları Uday’ın özel hapishanesi idi. Bazı sporcular, en iyileri de dahil olmak üzere, Uday Komiteyi devraldığında sporu bırakmaya başladı.. Ben her zaman cezalandırılmamayı başardım. Asla bir şey için söz vermemeye dikkat ettim. Daima dayak yemenin güçlü bir olasılığı vardı. Ama kazandığımda Uday çok mutlu olurdu,” demişti.

The Sunday Times, batıya iltica eden Iraklı sporcularla gerçekleştirdiği söyleşiye göre, uluslararası turnuvalarda iyi sonuç alamayan ve elenen Iraklı futbolcular Uday’ın emriyle hemen gözaltına alınıp işkence edilmişti.

Misal, Şarar Haydar Muhammed el Hadithi adlı milli futbolcu bir yenilgiden sonra günde 20 kez falakaya yatırıldığını ve ardından vücudunun üst tarafı soyularak içi çakıl dolu bir çukurda sürünmesinin istendiğini söylüyordu. Vücudunda çeşitli yaralar oluşan 31 yaşındaki sporcu daha sonra yaraları enfeksiyon kapsın diye lağım dolu bir tanka atılmış.

Sunday Times’ın konuştuğu öteki Iraklı futbol adamı Uday’ın basın sözcüsü Abbas Janabi ise gözaltına alınan futbolcuları betondan yapılmış bir topla şut atmaya zorlandıklarını defalarca gördüğünü söyledi.

Kırmızı kart gören oyuncuya iki metrekarelik bir zindanda iki hafta boyunca saçları ve kaşları jiletlenmiş vaziyette elektrik verdiği Irak futbol camiasında konuşulan en meşhur işkence türlerinden biridir mesela.

Irak’ın efsanevi antrenörü Amo Baba, Uday’ın oyunculara verdiği cezaların onların atletik yeteneklerini yok ettiğini söylemişti. Iraklı sporcuların yarısının ülkeyi terk ettiğini ve birçoğunun güçlü rakiplere karşı oynanan maçlardan önce olası cezadan kaçmak için hasta numarası yapmak zorunda kaldıklarını söyledikten sonra birkaç kez Uday’in emriyle tutuklanan ünlü koç, Uday’ın milli takımı yok ettiğini söylemişti.

Buna karşılık Uday anında medyanın önüne Amo Baba’nın yardımcısı Maad Ibrahim Hamid’i çıkardı. Hamid, Uday’ın oyunculara zafer için mali ödüller verdiğini ve yenilgi durumunda hapis cezasıyla tehdit ettiğini söyledi. Hamid, sporcuların işkenceye maruz kalmadıklarını, ancak bazılarının zina ve alkol bağımlılığı da dahil olmak üzere ahlaksız davranışlardan veya kötü oynamak yüzünden tutuklandığını söylemişti.

Yıllar boyunca astığı astık, kestiği kestik olan diktatörün oğlu bir yandan da sürekli ölüm korkusu yaşıyordu. Bağdat’ın dışına çıkmamaya özen gösteriyor, kamusal alanda boy gösterirken de yerine dublörünü yolluyordu.

Dublörünün ismi Latif Yahya idi ve bir canavarın yerine geçmenin ne demek olduğunu başlarda bilmiyordu.

Özel hayatında hazcı, sınırsız zevkleri ve sapkınlıkları olan Uday, halkına karşı bir o kadar zalim ve acımasızdı. Evinde içkinin su gibi aktığı doğum günü partileri düzenliyor, alkolün fuhşun su gibi aktığı zamanlar yaşıyordu. Dışarıda ise katı bir siyasal İslamcı ve dinbazdı.

Babasının saçma sapan dış politikaları yüzünden Irak uluslararası camiada yalnızlaştırılmış ve habire ambargo yiyordu. Ancak Uday bunu da fırsata çevirmeyi biliyordu.

Meşhur körfez harbinden hemen sonra Birleşmiş Milletlerin Irak’taki yaptırımlarından yararlanarak muazzam bir zenginlik ve nüfuz imparatorluğu kurmuştu. Petrol, sigara ve diğer yasaklanmış malzemeleri kaçakçılık yoluyla temin etti ve Irak’da karaborsada sattı. Ayrıca zengin Körfez ülkelerine alkol ve yarış atı satıyordu. At sporlarından hoşlanıyordu.

1996 yılında uğradığı silahlı suikast başlıbaşına bir roman ve dizi film konusudur.

Uday’ın zaaflarını iyi bilen suikastçılar Uday’ın buraya kızlar için geldiğini biliyordu. Ancak Uday neredeyse o küçük bölgeyi tamamen polisle doldurmuştu. Suikastçılar aylarca gözlem yaptılar ve kimin polis, kimin esnaf olduğunu tek tek çıkardılar.

Aylar sonra üç suikastçı Uday’ın kullandığı araca tam 50 el ateş ettiler ve bunun 17’si Uday’a isabet etti. İki mermi omuriliğine saplanmıştı. Buna rağmen hayatta kaldı ama bedeni kalıcı hasar görmüştü. Topallıyordu artık.

Uday daha sonra titiz bir intikam çalışması yaptı ve üç suikastçının kimliğini öğrenip bütün sülalelerine işkence ederek öldürttü. Cesetlerine bile morgda işkence yaptırdı. Mal mülklerine el konuldu ve bununla da yetinmeyip köyleri, evleri, işyerleri buldozerlerle dümdüz edildi.

Uday’ın dublörü Yahya oğul Saddam’ın haftada 5 gün içki içip kadınlara tecavüz ettiğini, iki gün ise oruç tuttuğunu söylüyordu.

Uday’ın Irak emniyet güçlerinin dışında özel ve sivil bir silahlı örgütü vardı ve her türlü kanundan vareste idiler. Her sapık zalim gibi Uday’ın da evcil hayvan merakı tuhaftı. Evinde 9 aslan ve çıta besliyordu.

2003 yılında artık işler çığırından çıkmıştı. Gizli olarak yaşıyordu Uday ve kardeşi Kusay. Yanlarında bir de Kusay’ın oğlu ve korumaları vardı. Kaldıkları evin sahibi 30 milyon dolar ödül için onları ihbar edince yaklaşık 4 saatlik bir saldırı sonrasında öldürüldüler.

Saddam bu ölümün üzerine yayınladığı gizli kasette şunları söyleyecekti:

“Sevgili Iraklılar, kardeşleriniz Uday, Kusay ve Kusay’ın oğlu Mustafa, Allah’ı ​​sevindiren, bir arkadaşını mutlu eden ve bir düşmanı üzen inançlı bir tavır aldı. Düşmanla altı saat süren cesur bir savaştan sonra Musul’daki cihat arenasında direndiler. Hücum orduları, kara kuvvetlerinin her tür silahını onlara karşı harekete geçirdi ve sadece bulundukları eve karşı uçaklar kullanabildiklerinde onlara zarar vermeyi başardı. Allah aşkına şehitlikleri ile onurlandırılmayı bize nasip ettiği için Allah’a şükrediyoruz. Saddam Hüseyin’in Uday ve Kusay dışında 100 çocuğu daha olsaydı, Saddam Hüseyin onları da aynı yolda feda ederdi. Uday, Kusay, Mustafa ve onlarla birlikte başka bir Mücahid adamı öldürseniz de, ulusumuzun her bir genci cihat adına Uday, Kusay ve Mustafa’nın ta kendisidir.”

Dublörü  Latif Yahya, “Onu tanımlayan kelime sadist. Bence Saddam Hüseyin, Uday’dan daha insandı.” Diyor.. O kadar hani…

Çok ibretli bir dönemin ibretli bir ismiydi Uday Hüseyin. Kimilerine göre şeytanın ikizi, kimilerine göre şeytanın ta kendisiydi!

2011 yılında usta yönetmen Lee Tamahori Uday ve konumasını odağına alan “The Devil’s Double – Şeytanın ikizi” isimli filmi çekti.

Film şan şöhretin yanı sıra onur ve haysiyetin de parayla satın alındığı şehir Bağdat’ı; Saddam Hüseyin’in sadist oğlu Uday’ın kendi küçük krallığı gibi anlatıyor.

Konusu şöyle: Çıkarlar için her türlü ahlaksızlığın döndüğü bu kentte Uday’ı alt etmek mümkün değilken orduda subay olan Latif Yahia bir gün Saddam’ın sarayına çağrılır ve kendisine Uday’ın yerine geçmesi ’emredilir’. Latif Yahia’nın karşısında iki seçenek vardır: ya Uday’ın fiziki iki olacaktır, ya da ailesini de kendisiyle birlikte ölüme götürecektir.

İhanetin ve yolsuzluğun kol gezdiği, hiç kimseye güvenilmeyen bir dünyada, Latif hem hayatta kalma mücadelesi verecek hem de zorla içine itildiği bu görevden kurtulmaya çalışacaktır…

Şeytan’ın İkizi zaman zaman Hollywood klişelerine takılsa da içinden bugün ülkemizden ve bazı kahramanların dip koçanlarından izler taşıyan enteresan bir film.

Belki izlemek istersiniz diye yazdım.

[M.Nedim Hazar] 27.7.2020 [TR724]

Hindular Babri Mescidi’ni tapınak yapıyor Reis! [Cumali Önal]

Geçtiğimiz Cuma günü Ayasofya görkemli bir törenle yeniden ibadete açıldı. Hepimizin gözleri yaşardı, İstanbul yeniden fethedilmiş gibi hissettik!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kur’an okudu, namazda en ön saftaki yerini aldı. Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından gelen ve getirilen onbinlerce kişi meydanları doldurdu.

Ama açılış törenine ne muhalefetten, ne de uluslararası camiadan ciddi bir destek gelmedi. Yunanistan dışında önemsenecek bir tepki gösteren de olmadı. Erdoğan ve AKP kurmayları Ayasofya’nın Türkiye’nin bir iç meselesi olduğunu belirterek sağdan soldan gelen cılız tepkileri de anında ademe mahkum etti.

Ayasofya’nın dünya medyasında gündem olmasını fırsat bilen Hindistan da hazır konu açılmışken Babri Mescidi defterini kapatma kararı aldı!

1992 yılında Hindu fanatikler tarafından yıkılan Babri (Babür) Mescidi’nin yerine Hindu tapınağı inşa edilmesi için 5 Ağustos’ta temel atma töreni yapılacak. Törene katılacak olan ülkenin milliyetçi Başbakanı Narendra Modi ilk taşı temele yerleştirecek. Caminin yerine tapınak inşa edilmesine Hindistan Mahkemesi geçtiğimiz yıl Kasım ayında karar vermişti. Mahkemenin aldığı karara göre kentin başka bir yerinde de cami inşa edilecek.

İslam ümmetinin umudu, herkesin derdiyle dertlenen AKP iktidarı Babri Mescidi’nin yerine tapınak inşa edilmesine ses çıkarır mı?

Attıkları adımlardan ses çıkarmayacaklarını anlıyoruz.

Türkiye’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Şakir Özkan Torunlar 16 Temmuz’da ülkenin en büyük gazetesi The Hindu’ya gönderdiği bilgilendirme notunda bunun işaretlerini veriyor.

Notun amacı, Danıştay’ın Ayasofya ile ilgili aldığı karardan hemen sonra Hint medyasında çıkan aleyhte yazılara cevap vermekti.

Torunlar bilgi notunda, “Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, ülkenin laik değerleri için büyük bir engel oluşturmuyor. Ülkenin en yüksek idari mahkemesi Danıştay’ın dairelerinden birinin oybirliğiyle aldığı bir karardı, Hindistan Yüksek Mahkemesi’nin Babri Mescidi / Ayodhya Tapınağı davası hakkında oybirliğiyle aldığı karardan çok farklı değildi…” diyor.

Yani Ayasofya ile Babri Mescidi’nin yıkılması arasında bir fark görmüyor AKP hükümeti.

Babri Mescidi ülkenin kuzeyindeki eyaletlerden Uttar Pradeş’in Ayodhya kentinde bulunuyor. Hindular, dünyaca ünlü Tac Mahal’i de inşa eden Türk-Moğol Babür İmparatorluğu’nun kurucusu Babür Şah’ın emriyle komutanlarından Mir Baki’nin 1528’de Hindu tapınağını yıkarak kalıntıları üzerine cami inşa ettiğini öne sürüyor.

Camiden önce bir tapınak olup olmadığı yönünde farklı görüşler bulunsa da, 2003 yılında Hindistan Arkeolojik Araştırma adlı kuruluş tarafından hazırlanan bir rapora göre caminin inşa edildiği yerde daha önce bir tapınak olduğuna dair kalıntılar bulduklarını öne sürdü. Ancak Müslümanlar bu iddiayı reddediyor.

Konu biraz da Müslümanlarla Yahudiler arasındaki Süleyman Mabedi tartışmasına benziyor. Yahudiler Kudüs’de Süleyman Tepesi adını verdikleri yerde Mescid-i Aksa’nın Hz. Süleyman Mabedi’nin üzerine inşa edildiğini iddia ediyor.

Bundan dolayı Mescid-i Aksa’nın altını tünellerle oyan ve sürekli araştırmalar yapan İsrail devleti, mabede ait kalıntılar bulmaya çalışıyor. Ancak şu ana kadar tatmin edici belgelere ulaşılmış değil.

İşin ilginci Ayasofya’nın açılışından sonra Pakistan Başbakanı İmran Han Erdoğan’a bir tebrik mesajı göndermişti. İmran Han aynı desteği şimdi Türkiye’den bekleyecek.

Tapınağın inşa edilmeye başlanmasından sonra olaylar büyürse Türkiye zor durumda kalacak ve mecburen bir tarafı destekleyecek.

Türkiye daha önce Keşmir konusunda Pakistan’ın yanında durunca Hindistan’dan çok sert tepkiler gelmişti. Ankara gelen sert tepkilerden sonra tutumunu yumuşatmak zorunda kalmıştı.

AKP hükümeti Ayasofya’yı camiye çevirerek, dünya genelinde meydana gelebilecek dinler arası gerginliklerde söz söyleme ya da arabulucu olma hakkını da bir şekilde kaybetmiş oluyor.

Çünkü sembollerden hareket ederek insanlığın kültür mirası Ayasofya’yı cami yaptılar. Hem de bir kılıç kalkan oyunu sahnelenerek. Halbuki mevcut kimlikte bırakılarak diyalog ve hoşgörünün sembolü haline getirilebilirdi.

[Cumali Önal] 27.7.2020 [TR724]