“Eşim iki kez zatürre geçirdi, hapiste makineye bağlı uyuyor” [Sevinç Özarslan]

Hasta tutuklu Sadi Şakacı’nın eşi Havva Şakacı, salgın nedeniyle eşinin risk altında olduğunu söyledi. Daha önce zatürre geçiren, uyku apnesi ve astım hastası olan Sadi Şakacı, cezaevinde makineyle yaşıyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Korona salgını nedeniyle hasta tutukluların ve ailelerinin endişeleri bir kat daha arttı. Özellikle solunum yolu rahatsızlığı olanlar büyük risk altında. 45 aydır tutuklu olan eczacı Sadi Şakacı’nın eşi Havva Şakacı, eşinin hapse girmeden önce iki kere zatürre geçirdiğini, bu yüzden ciğerlerinin sıkıntılı olduğunu söyledi. 2013’ten beri uyku apnesi ve astım hastası olan eşinin geceleri bir makineye bağlı uyumak zorunda olduğunu vurguladı.

NEFESİ DURMA NOKTASINA GELİYOR

Havva Şakacı, “Eşimin Sürekli nefesi tıkanıyor, durma noktasına geliyor. Raporlarını dilekçelerle birlikte cezaevine de verdim. İstinaf Mahkemesine de bayağı bir dilekçe sunduk” dedi. Eşinin ciğerlerinin geçirdiği zatürre nedeniyle hassas olduğunu belirten Şakacı, “2014’te zatürre geçirdi ama ufacık bir şeyde rahatsızlanıyor. Cezaevi ortamı zaten sıkıntılı. Hemen sarsılıyor. Kovid-19 biliyorsunuz ciğerlere nüksediyor. Oradan yayılıyor. O yüzden eşim risk altında. Salgın başladığından beri çok tedirginiz. Hem ben hem avukatım tekrar dilekçeler yazdık. Uzun tutukluluktan dolayı Anayasa Mahkemesine (AYM) dilekçe yazmıştık. İnfaz erteleme ile ilgili de başvurduk. Her yolu denedik” ifadelerini kullandı.

İLK ÜÇ AY MAKİNESİNİ VERMEDİLER

Temmuz 2016’dan bu yana tutuklu olan Sadi Şakacı, bugüne kadar 3 kez cezaevi değiştirdi. İlk üç aynı geçirdiği Nevşehir Cezaevinde uyku apnesi için kullandığı, eski teyplerin büyüklüğündeki, Continious Positive Airway Pressure (CPAP ) adı verilen elektrik aksamlı makinesini vermediler. Havva Şakacı: “İlk başta çok sıkıntılı bir süreç geçirdik. Kıyafetlerini, mektuplarını, hiçbir şeyini vermediler. Hastaneye çıkarmadılar. Raporlarını teslim ettiğimiz halde eline ulaşmadı. Sonra Yozgat’a gönderdiler eşimi. Orada verdiler. Şimdi Konya Akşehir Cezaevinde” diye konuştu.

8 YIL 1 AY HAPİS CEZASI VERDİLER

Cemaat soruşturmaları kapsamında 25 Temmuz 2016’da gözaltına alınıp 31 Temmuz 2016’da tutuklanan Sadi Şakacı 8 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası 8 aydır Yargıtay’da bulunuyor.

ECZANESİ KAPATILDI, RUHSATI ELİNDEN ALINDI

Nevşehir’in Gülşehir ilçesinde 22 yıl eczacılık yapan Sadi Şakacı’nın kendisi hapiste hastalıkla mücadele ederken ailesi de dışarıda birçok sorunla uğraşmak zorunda kalmış. 15 Temmuz’dan sonra başlayan Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan eczacıların SGK anlaşmaları iptal edildi, ruhsatları ellerinden alındı, eczaneleri de kapatıldı. Havva Şakacı, eşi tutuklandıktan sonra bir hafta içinde kendileri de aynı süreci yaşadıklarını ve bir anda ortada kaldıklarını söylüyor:

“SGK ekranımızı kapattı. Yani anlaşmamızı feshetti. Hiçbir şekilde reçete giremedik. Zaten eşim gözaltına alındıktan sonra bir hafta kimse de dükkana gelmedi. Eczanede duracak bir mesul müdür araştırırken eczaneyi de kapattılar. Hatta ruhsatı da elimizden alındı. Eşim çıktıktan sonra burada bir daha eczane açamayacak. Dolu olduğu için. Tekrar veriyorlarmış ruhsatı ama burada eczane açtırmıyorlar. Devir alabiliyoruz, direkt açamıyoruz. O hakkımız elimizden alındı.”

KAYYIMLARIN ÖDEMEDİĞİ BORÇLAR BİZİM ÜSTÜMÜZE KALDI

Şakacı ailesinin yaşadıkları bununla da bitmemiş. Gülşehir Lara Koleji’nin Yönetim Kurulu Üyesi olan Sadi Şakacı’nın ailesi, okula kayyım atandığı halde okulun borçlarını ödemek zorunda kalıyor:

“15 Temmuz’dan önce Mayıs 2016’da Lara Koleji’ne de kayyım atanmıştı. Kayyımlar şirketin mal varlığı olduğu halde borçları ödememişler. Sigortasını, Bağkur’unu, vergi borçları, çalışanların borçları… İcralar bize geldi. Evimize, arabamıza el konuldu. Sonra ben maliye ile görüştüm, şirketin mal varlığı var ama el konulmuş, Ankara’ya yazı yazdık cevabını bekliyoruz dediler. Şu an biz bir miktarını ödedik. Geri kalanlar için Ankara’dan haber bekliyoruz.”

[Sevinç Özarslan] 5.5.2020 [Bold Medya]

4.5 yaşındaki kızının kanser ilacı için organlarını satışa çıkardı

Sosyal medyadan kanser hastası kızının pahalı ilaçları için yaptığı yardım çağrısı sonuçsuz kalan Ahmet Turoğlu, çaresizlikten organlarını satışa çıkardı.

BOLD – Muhasebeci Ahmet Turoğlu, sosyal medya hesabından kanser tedavisi gören 4.5 yaşındaki kızı Hiranur için yetkililerden yardım istedi. Tedavi için gerekli ilaçların çok pahalı olması nedeniyle Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yanı sıra birçok ünlü ismi de etiketleyen Turoğlu, şu ifadeleri yazdı ve telefon numarasını paylaştı: “Kızım Hiranur kanser hastası. İlacı Dinutuximab, 200 bin avro alacak gücümüz yok. SGK karşılamıyor. Ben ya terörist hırsız vb. olacağım ya da tüm organlarımı satacağım sesimizi duyurur musunuz? SGK ödeme listesine alsın.”

ORGANLARIMI SATIYORUM

Sosyal medyadan yardım talebiyle istediği sonuca varamayan Turoğlu, organlarını satışa çıkardığını duyurdu. Paylaşımında Turoğlu, “Organlarımı satıyorum! Kanser hastası kızımın ilacı olan Dinutuximab Qarziba için tüm organlarımı satıyorum” ifadelerini kullandı.

İSVEÇ’E UÇAK GÖNDEREN HÜKUMET…

Turoğlu’nun yürek burkan paylaşımına binlerce yorum geldi. Sosyal medya kullanıcıları İsveç’e özel uçak gönderen hükumetin, kanser hastası Hiranur Turoğlu’nun ilaçları için de harekete geçmesini istedi.

[Bold Medya] 5.5.2020

Mağduriyet oluştur ki zulmün mazur görülsün

Saray, iktidarı kaybetme korkusuyla muhalif siyasetçilere, bağımsız gazetecilere, biat etmeyen sendikalara, odalara, barolara karşı bir saldırı başlattı. Bu yüzden de darbe yalanına sarıldı.

CELAL BAŞLANGIÇ- ARTIGERÇEK.COM

Saray, iktidarı kaybetme korkusuyla muhalif siyasetçilere, bağımsız gazetecilere, biat etmeyen sendikalara, odalara, barolara karşı bir saldırı başlattı. Bu yüzden de darbe yalanına sarıldı.

Ekranlara çıkıp biraz da kıvrak bir beden diliyle ekonominin bugünden yarına nasıl da iyiye gideceğini anlatırdı.

“Çokomelli” şive taklitleri bile yapardı.

Damat-Bakan Berat Albayrak “Şubat, Ocak’tan daha iyi olacak” dediğinde dolar 5.97’ydi.

“Mart, Şubat’tan daha iyi olacak.”

Dolar 6.08’e çıktı.

“Nisan, Mart’tan daha iyi olacak.”

Dolar 6.73’e fırladı.

“Mayıs, Nisan’dan daha iyi olacak” diyemedi Damat-Bakan Albayrak.

Çünkü devletin kasasının boşaltılmasına rağmen doların psikolojik sınır olan 7 liranın üzerine çıkması engellenememişti; dolar 7.04 olmuştu.

Kayınpeder-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önceki gece yarısı attığı “#BuYoldanDönmeyeceğiz” hashtagli motivasyon mesajının peşine takılıp sanki mezarlıkta türkü çığırıyordu sosyal medya hesabından:

“Milletimizi bölemeyecekler…

Ülkemizi parçalayamayacaklar…

Ay yıldızlı bayrağımızın göklerde dalgalanmasına mani olamayacaklar…

Ezanlarımızı susturamayacaklar…”

N’oluyordu, memleketi kim bölüyordu, kim parçalıyordu, bayrağı kim indiriyordu, ezanı kim susturuyordu… Özne yoktu elbette.

Kayınpeder-Cumhurbaşkanı önceki gece attığı “motivasyon tweet”inde “Ne yaparlarsa yapsınlar… Biz bu yoldan dönmeyeceğiz” diyordu.



Kim ne yapıyordu, kim hangi yoldan döndürmeye çalışıyordu.

Damat-Bakan’ınki gibi Kayınpeder-Cumhurbaşkanının da mesajı öznesizdi.

Zaten Erdoğan’ın iktidarda kalabilmek için 18 yıl boyunca gitmediği yol kalmamıştı ki, hepsinden de geri dönüp bir başkasına sapmıştı. Artık döneceği bir yol da kalmamıştı.

Aslında bu AKP’nin son dönemde yoğunlaştığı bir “öküzün altında darbe arama” kampanyasının en tepe noktadan ifadesiydi.

Aşağıdan yukarıya doğru “Saray beslemesi” medyasıyla, pelikan trolleriyle işledikleri “Erdoğan düşmanları darbe çağrısı yapıyor” tezini Erdoğan dün “Ulusa Sesleniş” konuşmasında Saray’ın resmi görüşü olarak seslendirdi.

Cumhurbaşkanı olarak korona virüse karşı önlemlerle ilgili konuşmasının ikinci bölümüne geçti ve AKP Genel Başkanı olarak muhalefete en ağır sözlerle yüklendi.

“CHP yöneticileriyle aynı zihniyetin medyadaki mensuplarını buradan bir kez daha ikaz ediyoruz” dedi, “İnsanlık nasıl Covit-19’u yenecekse, Türkiye de bu bağnaz zihniyeti tarihe gömecektir. Bu faşist zihniyet hâlâ vesayet, darbe, cunta özlemleriyle yanıp tutuşuyor.”

Bütün bu suçlamaların nedeni, Saray’ın sahneye koyduğu kapsamlı bir “iktidar oyunu”ydu.

Muhalif siyasetçilerden bağımsız yayın organlarına, sendikalardan odalara, sivil toplum örgütlerinden barolara kadar geniş bir cephe açmıştı Saray iktidarı.

HDP zaten çoktan hedefe konmuş, bu partiye dönük başlatılan kuşatma hareketi bütün yoğunluğuyla sürüyordu.

CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanlarının yanı sıra partinin il başkanlarına, milletvekillerine de yoğun bir Saray saldırısı başlatıldı.

TİP’li milletvekilleri de başlatılan bu topyekûn harekâtın hedefine alınmıştı.

Başından beri Saray’ın yanlışlarına karşı çıkan, emeğin hakkını savunan, adalet isteyen, kısaca “Başka bir Türkiye mümkün” diyen DİSK de, KESK de, Mimar Mühendis Odaları da, Tabipler Birliği de iktidarın hedefine alınmıştı.

Hele 1 Mayıs günü bu kuruluşların gösterdikleri direnç, muhaliflere yeniden coşku ve umut vermeleri, memleketin dört bir yanındaki balkonları, pencereleri miting alanına çevirmeleri iktidar çevrelerinin çok ağırına gitmişti.

Başkanlarının “Saray yanaşması” olmasına karşın ısrarla insan hakları ve hukuk sunuculuğu yapan barolar da artık Saray tarafından “düşman” ilan edilmişti.

Bağımsız yayın organlarına ve gazetecilere dönük saldırılar da son günlerde inanılmaz biçimde artmıştı. Gözaltılar, tutuklamalar, ilan cezaları, yayın durma cezaları, iktidarın gerçek yüzünü teşhir eden haberlere erişim yasağı getirmeler artık tavana doğru tırmanıyordu.

Toplumun neredeyse yarısından fazlasına, hem de en örgütlü kesimine iktidar tarafından böyle büyük bir cephe açılmasının bir kulpu olmalıydı. İşte bu kulp da “darbe çağrısı” olarak yaratıldı.

Özellikle CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel ve İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu üzerinden bir “darbe çağrısı yapıyorlar” yalanı ürettiler.

AKP-MHP iktidarının milletvekilleriyle, “Saray beslemesi” kalemşorlarıyla, ocak-bucak başkanlarıyla, pelikan trol ve troliçeleriyle yoğun bir saldırı başlattılar hedefteki muhaliflere, bağımsız gazetecilere.

Bu saldırının içinde linç tehdidi de vardı, bir kavanoz dolusu mermiyle ölüm tehdidi de vardı, Boğaz’ın derin sularında boğmak da vardı.

Çünkü artık Saray iktidarı çatırdıyordu.

Zaten derinleşen bir kriz sürecinde yakalandığı salgın Türkiye’yi çok büyük bir ekonomik yıkıma doğru sürüklüyordu.

Var olan işsizlik krizle birlikte patlamış iki hatta üç katına doğru tırmanışa geçmiştir.

Saray iktidarı bu süreçte halkına gıda ve nakit yardımı yapamayan, tam tersi IBAN numarası verip para isteyen bir görüntü yaratmıştır.

Dünyanın 55 ülkesine maske göndermekle övünürken tam bir aydır kendi halkına maske dağıtmayı beceremeyen bir Saray iktidarı imajı yerleşmiştir.

Muhalif belediyelerin halka bedava ekmek ve maske dağıtmasını engelleyerek yani siyasi yarış nedeniyle “halk düşmanı bir iktidar” durumuna düşmüştür.

Sırf doların bile 7 lira psikolojik sınırını aşması ve Saray’ın tüm çabalarına rağmen bunu engelleyememesi bile iktidarda esen “yalan rüzgârı”nı iyiden iyiye ortaya çıkarmıştır. Saray’ı destekleyenlerin önemli bir bölümünün de artık bu iktidara inancı kalmamıştır.

Bütün bunların sonucunda gelen son anket çalışmalarına göre Erdoğan’ın, Cumhur İttifakı’nın oyu hızla erimektedir. Saray iktidarının bu yanlış uygulamalarına artık AKP ve MHP’ye oy veren kitleler bile karşı çıkmaktadır.

İşte bu nedenlerle Saray iktidarını koruyabilmek için belli ki bütün muhalif siyasetçilere, bağımsız gazetecilere, tek adam rejimine karşı direnen sendikalara, odalara, meslek kuruluşlarına ve sivil toplum kuruluşlarına karşı yeni bir topyekûn savaş başlatmıştır.

Ancak yapacağı zulmü meşrulaştırmak için önce bir mağduriyet yaratması gerekiyordu.

Bunun için de “darbe çağrısı yapıyorlar” yalanına sarıldılar.

Sanki Özgür Özel Milli Savunma Bakanı, Canan Kaftancıoğlu da Genelkurmay Başkanı…

Bu yalanlara kim inanır bilmem ama eski ortaklarının da içinde bulunduğu 15 Temmuz darbe girişiminden sonra neredeyse ordunun yarısını tasfiye etmiş bir Saray iktidarı var karşımızda.

Kimse kimseyi kandırmasın.

Bugünkü Türkiye’de eğer bir “darbe olacak” korkusu pompalanıyorsa ya Saray, iktidarını kaybetme endişesiyle yeni bir “kontrollü darbe tiyatrosu” tezgâhlıyordur ya da şu andaki müttefiklerinden biri darbe girişimine sıvanmıştır; tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi…

Kesin olan şu ki, Saray iktidarı kaybetmemek için “darbe” yalanına sarılarak yapacağı yeni zulümlere kılıf arıyor; mağduriyet yarat ki zulmün mazur görülsün.

5.5.2020 [Samanyolu Haber]

İşte Türkiye'de Yargının geldiği durum: Savcı önce takipsizlik verdi iki gün sonra dava açtı

Bursa’da, kimliği açıklanmayan bir kişinin ihbarı üzerine N.K. adlı kadına açılan soruşturma 3.5 yıl sonra tamamlandı.Savcı önce sadece Bank Asya’da 5 bin TL yatıran N.K. hakkında, “Olağan bankacılık işlemi” diye kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Ancak iki gün sonra kararını değiştirdi. dava açtı.

Gemlik Emniyet Müdürlüğü’nü 8 Ağustos 2016’da arayan ihbarcı, N.K. isimli kadının Hizmet hareketi le bağı olduğu iddiasıyla  ihbarda bulundu.

İfadesi alınan, N.K. ise hiç bir şeyle ilişkisinin bulunmadığını, yalnızca işi gereği Bank Asya’da hesap açtığını söyledi. 17 Aralık 2019’da tamamlanan soruşturma sonucunda N.K. hakkında takispsizlik kararı verildi. Kararda, N.K.’nin ByLock kullanmadığı, kapatılan derneklere üyeliğinin olmadığı, bağlantılı şirketlerde çalışmadığı, bir sosyal medya paylaşımının görülmediği vurgulandı. N.K.’nin Bank Asya'da hesabının da işi gereği yaptığı özellikle vurgulandı .İhbarın somut bir ihbara dayanmadığı vurgulanarak, delil yetersizliğinden ötürü kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. Buraya kadar her sey normal. Esas sıkıntı bundan sonra başladı.

2 gün sonra ne olduysa! bu karara imza atan savcı, N.K.’ye 'örgüt üyeliği” iddiasıyla dava açtı. Hazırlanan iddianamede bu kez, N.K.’nin  talimat gereği Bank Asya'da hesap açtığı iddia edildi

 N.K.’nin avukatı ise karara itiraz etti. Avukat,  kovuşturmaya yer olmadığına karar veren savcılığın başka bir işlem yapamacağını belirterek, “Ancak yeni delillerin ortaya çıkmasıyla soruşturma açılabilir. Aynı savcı tarafından ‘deliller yeterli değildir’ denildikten iki gün sonra, ‘örgüt üyeliği suçu oluşmuştur’ suçlaması, adalete güveni zedelemektedir. İddianame hukuken yok hükmündedir” dedi

5.5.2020 [Samanyolu Haber]

Embrace Relief’ten sürgündeki ihtiyaç sahibi ailelere bağış kampanyası!

Embrace Relief, Türkiye’deki insan hakları ihlalleri nedeniyle yurt dışında sürgün hayatı yaşayan ve Korona sebebiyle zor durumda olan aileler için bağış kampanyası başlattı.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli Embrace Relief yardım kuruluşu, Korona salgını sebebiyle yurt dışında, özellikle ABD’de zor durumda olan aileler için “Stronger Together” işimli yardım kampanyası başlattı.

15 Temmuz 2016'dan sonra Türkiye’deki insan hakları ihlalleri nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan ailelerden, oturum almamış ve çalışma izni olmayanların başta gıda olmak üzere maddi yardıma ihtiyaçları olduğu belirtildi. 

ABD’de Korona sebebiyle işini kaybeden ve çalışma izni olmayan 240 aile tespit ettiklerini belirten Embrace Relief, gıda almada problem yaşayan 47 aileye 400 dolar yardımda bulunulduğunu aktardı.

BAĞIŞ KAMPANYASI

İhtiyaç sahibi ailelere yardımı devam ettirebilmek amacıyla “Stronger Together” yardım kampanyası düzenleyen Embrace Relief, 5 Mayıs günü (bugün) saat 19:00 ila 22:00 arasında online bağış kampanyası yapacak. 

Embrace Relief, bu bağış kampanyasıyla ABD’de yapılan yardım faaliyetleri hakkında da bilgi verecek. Ünlü NBA oyuncusu Enes Kanter’in “Stronger Together” kampanyasının partneri olacağı belirtildi.

ABD’li senatör ve milletvekillerinin de online bağış kampanyasında konuşmacı olarak katılacağı vurgulandı. 

Saat 19:00 ila 22:00 arasında gerçekleştirilecek olan oline bağış kampanyasını aşağıdaki linkten takip edebilirsiniz. 

Programa Katilim icin canli yayin linki: https://tinyurl.com/ER-stronger-together-live

5.5.2020 [Samanyolu Haber]

Dolar 'direnç' tanımıyor: Tarihi zirveye ramak kaldı

Dolar/Türk Lirası kuru bugün 7,0750’ye çıkarak Ağustos’ta yaşanan kur şokunun ardından en yüksek seviyeyi gördü.

Koronavirüs salgınının ardından başlayan küresel ekonomik kriz Türk lirasının döviz karşısında kaybettiği değeri her geçen gün büyütüyor. Merkez Bankası'nın piyasaya milyarlarca dolar döviz enjekte etmesine rağmen piyasada yükseliş durmuyor.

Öğle saatleri itibariyle dolar/TL kuru 7.09'u geçti ve bu seyrini sürdürdü. Euro/TL kuru ise 7.69'dan alıcısına ulaşıyor.

Türk Lirası’nın dolar karşısındaki kaybı, yılbaşından bu yana %15'i bulmuş durumda.

BLOOMBERG: 500 MİLYON DOLAR SATILDI

Öte yandan, TL’deki değer kaybını frenlemek için kamu bankalarının bugün de rekor dolar satışı yaptığı belirtildi. Bloomberg’ün kaynaklarına dayandırarak verdiği haberine göre, kamu bankaları bugün yaklaşık 500 milyon dolar satarak kurdaki artışı durdurmaya çalıştı.

5.5.2020  [Samanyolu Haber]

Dolar 'direnç' tanımıyor: Tarihi zirveye ramak kaldı

Dolar/Türk Lirası kuru bugün 7,0750’ye çıkarak Ağustos’ta yaşanan kur şokunun ardından en yüksek seviyeyi gördü.

Koronavirüs salgınının ardından başlayan küresel ekonomik kriz Türk lirasının döviz karşısında kaybettiği değeri her geçen gün büyütüyor. Merkez Bankası'nın piyasaya milyarlarca dolar döviz enjekte etmesine rağmen piyasada yükseliş durmuyor.

Öğle saatleri itibariyle dolar/TL kuru 7.09'u geçti ve bu seyrini sürdürdü. Euro/TL kuru ise 7.69'dan alıcısına ulaşıyor.

Türk Lirası’nın dolar karşısındaki kaybı, yılbaşından bu yana %15'i bulmuş durumda.

BLOOMBERG: 500 MİLYON DOLAR SATILDI

Öte yandan, TL’deki değer kaybını frenlemek için kamu bankalarının bugün de rekor dolar satışı yaptığı belirtildi. Bloomberg’ün kaynaklarına dayandırarak verdiği haberine göre, kamu bankaları bugün yaklaşık 500 milyon dolar satarak kurdaki artışı durdurmaya çalıştı.

5.5.2020  [Samanyolu Haber]

Eski dostu cümle aleme ilan etti: Erdoğan 45 gündür Ankara'da değil

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, son günlerin önde gelen tartışma konularından olan darbe iddialarının kasıtlı olarak getirildiğini belirterek, “İktidar gündem değiştirici söylemleri istismar ederek otoriter eğilimlerini meşrulaştırmaya çalışıyor" dedi. Davutoğlu, "madem darbe tehdidi var, Erdoğan 45 gündür neden Ankara'da değil" diye sordu.

Davutoğlu basın açıklamasında ilginç bir detaya yer verdi. Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın 2 aya yakın süredir Ankara'da olmamasına da dikkati çekerek, "Türkiye hala darbelerin yapılacağı bir ülke ise, bu darbeler tweet atarak değil, Sayın Erdoğan’ın 45 gündür gitmediği ülkenin başkentine ivedi olarak dönmesiyle engellenebilir" ifadelerini kullandı.

'ÜLKEYİ TROL ÜLKESİNE ÇEVİRDİLER'

Davutoğlu darbe tartışmalarıyla ilgili sözlerinde şunları kaydetti:

"İktidar, AKP ve Sayın Erdoğan son dönemde bu tür gündem değiştirici söylemleri istismar otoriter eğilimlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Kah beş para etmez, akademik olarak çapsız, gazetecilik açısından yetersiz bir rapordaki yarım yamalak bir cümleden bütün ülkeyi darbe tehdidi ile ayağa kaldırıyorlar kah bir siyasetçinin sorumsuz ifadesinden bütün memleketin darbe tehdidi ile savaşması için kendi kendilerini oyalıyorlar. Ülkemizi bir trol ülkesine, iktidarı bir propaganda şirketine çeviren bu durum gerçekten traji-komik manzaraların oluşmasına yol açıyor.

'AÇIKLANMALIDIR'

Türkiye bir darbe tehlikesi ile karşı karşıya ise, birilerinin darbe yapma ihtimali, imkanı ile ilgili ciddi bir bilgi-duyum varsa Sayın Cumhurbaşkanı çıkıp bunu açıklamalıdır. Türkiye hala darbelerin yapılabileceği bir ülke ise bu darbeler iktidarın twitter kampanyalarıyla, çocuksu mesajlarıyla sanal alemde değil ülkenin başkenti Ankara’da ciddi bir şekilde meselelere eğilerek engellenebilir.

Bu vesile ile şunu da vurgulamak isterim ki, Korona gerekçesiyle de olsa Sayın Cumhurbaşkanı’nın 45 gündür ülkenin başkentinden uzakta olması doğru değildir. Devletin kritik meseleleri siber güvenliğinden kimsenin emin olmadığı dijital ortamda yapılan toplantılarda değil, sosyal mesafeye dikkat ederek başkentte yüz yüze yapılan toplantılarda ele alınabilir. Öyle düşünmüyoruz ama Türkiye hala darbelerin yapılabileceği bir ülke ise bu darbeler tweet atarak değil Sayın Cumhurbaşkanının 45 gündür gitmediği ülkenin başkentine ivedi olarak dönmesiyle engellenebilir.

5.5.2020 [Samanyolu Haber]

Nereye gitti o dövizler? Şimdi ne olacak? [Turhan Bozkurt]

Doları 7 TL’nin altında, 6,99 TL’de tutmak uğruna feda edilen dövizlere rağmen parite alıp başını gitti.

Son 19 ayda aynı uğurda 66 milyar dolar harcandı. Elde avuçta ne varsa tüketildi. Kefen parasına kadar harcandı.

Yetmedi aylık 60 milyar TL borçlandı Hazine. Bankalar hariç şirketlerin 170 milyar dolar döviz borcu var. Kamunun borcu 118 milyar dolar.

Dolar bugün 7,04 TL eşiğini aştı ki bundan sonra 7,21 TL’ye çok daha hızlı ilerleyecek. 7,21 TL öyle bildik direnç noktalarından biri de değil üstelik.


Kamu bankaları 5 Mayıs'ta dolar 7,10 TL'yi geçmesin diye 300 milyon dolar sattı.

KRİZLE BOĞUŞURKEN KORONA KRİZİ PATLAK VERDİ

2018 yılı ağustos ayından sonraki ani şok esnasında dalgaların ulaştığı nihai nokta. Birkaç dakika bile sürmedi o med-cezir.

Dünyanın içinde bulunduğu şartlar itibarıyla bugünkü yükselişin eşi benzeri yok.Yeni tip Koronavirüs dünyada 3,5 milyondan fazla insana bulaştı ve şu ana kadar 251 bin kişi hayatını kaybetti.

Kasası dolu olan devletler vatandaşına el uzatırken, gelecekten yiyerek borcu artıran Türkiye gibi devletler ise halktan para istedi.

Zaten krizle boğuşan bir ekonomi için Korona hiç hesapta yoktu.

2018 yılı ağustos ayında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın Twitter’da paylaştığı “Pastör Andrew Brunson’ı serbest bırakın. Yoksa ekonominizi mahvederim.” mesajı ile başlayan krizden çıkış için tehlikeli bir yola girilmişti.

Tahmin edildiği üzere Brunson birkaç ay içinde evine döndü dönmesine de krizin başlangıcında bilek güreşine tutuşan Recep Tayyip Erdoğan’ın ihtirasının bedelinin 82 milyon kişi iki yıldır ödüyordu.

ERDOĞAN VE DAMADININ OYNADIĞI KUMAR

Erdoğan ve damadı Berat Albayrak “Bu sene Amerikan Merkez Bankası (Fed) faiz indirecek, döviz bollaşacak” senaryosuna göre hazırlık yapmıştı. Bir kumar oynadılar.

Korona ortaya çıkınca Amerika dahil herkes kendi can derdine düşünce sular çekildi ve Türkiye’nin çıplak yüzdüğü ortaya çıktı.

Merkez Bankası’nın yedek akçesini harcamak, karşılıksız para basmak ve arka kapıdan ucuza dolar satmak susuz birine deniz suyu içirmekten farksızdır.

Döviz borcu yüksek, rezervi eksiye düşen Türkiye için sermaye girişinin durduğu şu günlerde sermaye çıkışları tek kelime ile felaket.

Alman Scope Ratings tarafından hazırlanan son rapor Türkiye’nin iflasın eşiğine geldiğini gözler önüne serdi.

Ekonomik görünümü incelenen 69 ülke arasında 68’inci sırada Türkiye var. Son sıraya demir atan krizdeki Arjantin’den halliceyiz.

TÜRKİYE’NİN DÖVİZİ KALMADI

Muhtemelen “dövizleri harcarken bin kere düşünün” tavsiyelerine kulak asmayan Hazine Bakanı Berat Albayrak o raporu okumadı.

Zira raporda Türkiye’nin döviz rezervlerini hükûmetin istediği seviyede tutmak için (serbest kur rejiminin yürürlükte olmasına rağmen) kamu bankalarına ucuza döviz sattırdığına işaret ediliyor.

Merkez Bankası’nın net döviz rezervi diye gösterdiği dövizlerin de bankalardan swap (dolar-TL takası) vasıtasıyla emanet olarak alınan dövizler olduğu vurgulanıyor.

350 ton altın hariç 1 doları bile kalmamış bir Merkez Bankası!

İngiliz TD Securities’in geçen hafta yaptığı “Türkiye’nin dövizi haziran sonuna kadar tükenecek” ikazından sonra Almanya’dan gelen uyarı TL’yi daha da zayıflatacak.

Cephane boş, dört koldan dolar talebi var. Bu yüzden Koronavirüs salgının ortasında dolar kurundaki yükselişi diğer dönemlerdeki yükseliş ile karıştırmamakta fayda var.

DOLARDA 7,04 TL GEÇİLDİĞİNE GÖRE…

Dolar, 7,04 TL’den sonra doların diğer para birimlerine karşı sergilediği performansa bağlı olarak yükselmeye devam edecek.

Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal bankacılarla yaptığı son Zoom toplantısında mugalata (boş lakırdı) yapmaktan öte geçememişti.

Kendisini gece yarısı darbesi ile o koltuğa getiren Erdoğan’a sadakati liyakatten daha kıymetli ne de olsa.

Erdoğan ve damadı Albayrak’ın elinde oyuncağa dönmüş bir Merkez Bankası!

Dünya ekonomisinde 4-5 trilyon dolar şimdiden buharlaştı. Devasa şirketler birer hükûmetlerin kapısına yığılıp, yardım istiyor.

Alman havacılık devinin yüzde 25’ini devlet 10 milyar euroya yakın bedelle satın alacak. Ancak böylesine büyük bir kurtarma formülünün bile ne kadar işe yarayacağı bile kestirilemiyor.

Salgın bitmeden açlık, işsizlik ve iflas tehdidi bütün dünyayı sarsıyor.

ERDOĞAN İKİ ŞIKTAN BİRİNİ TERCİH EDEBİLECEK Mİ?

Dolar nasıl mı düşer? Merkez Bankası çıkar döviz satış ihalesi tertip eder. Fiyatı baştan ilan eder. Talep kadar dövizi dediği fiyattan sata sata fiyatı aşağı çeker.

Bir diğer formül de 2018 krizinde olduğu gibi faiz silahını çekmektir. O dönemde doları düşürmek için faiz yüzde 11,75’ten yüzde 24’e çıkarılmıştı.

Bugün böyle bir hamle Korona Krizi’nde ters teper. Faiz artışı da işletmeleri, tüketicileri harcama yapmaktan iyice uzaklaştırır.

Faiz artırılamayacağına, Merkez Bankası’nın piyasayı denge noktasına getireceği ana dek doğrudan döviz satışı yapacak kadar kaynağı olmadığına göre ne olacak?

Geriye tek yol kalıyor: Batı’nın kefaleti ile borç almak.

Bir başka ifadeyle yabancı sermaye için yine bir yabancı siyasi ve ekonomik bir kefil bulacaksınız. Yoksa yatırım için gelmedikleri gibi diğer taraftan borç da vermiyorlar.

NE AB NE DE IMF ERDOĞAN’IN İŞİNE GELİR

Avrupa Birliği (AB) ile donan müzakereleri yeniden başlatmak ve ilk ev ödevi olarak 6-7 yıldır yerle bir edilen hukuk devletini ikame etmek üzere reform takvimi açıklamak da bir tercih.

Uluslararası Para Fonu’na (IMF) gidip, yüzde 1,5 civarı bir faizle (Hazine piyasadan yüzde 7,5 ile borç alıyor) 60-70 milyar dolar borç almak da bir tercih.

Her iki şık tünelden çıkış için elde kalan son fenerler olsa da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan böyle bir yola girmez, giremez.

Erdoğan’ın otokratik rejimi ile AB’nin demokratik standartları arasında doku uyuşmazlığı çok bariz. IMF’nin şartları da nihayetinde Erdoğan’ın Türkiye’yi aile şirketi gibi idare etme imtiyazını elinden alacaktır.

Hasıl-ı kelâm Türkiye bir alamete binmiş gidiyor…

Scope Ratings raporuna dönelim: Dünyada iflas riski en yüksek üç ülkeden biri Türkiye.

Devletin iflası bir şirketin ya da şahsın iflası değildir elbette. Devlet kâğıt basar borcunu yine öder. Ancak geliri azalır, varlıklarının değeri pula döner, borcu katlanır, halkı fakirleşir.

Tıpkı bugün Türkiye’nin maruz kaldığı fiili iflas gibi...

[Turhan Bozkurt] 5.5.2020 [Samanyolu Haber]

İstiğfar: Yeniden Dirilişin Ab-ı Hayatı [Hüseyin Yağmur]

Hüseyin Yağmur’la Dua Köşesi

Sevgili dostlar, evveli rahmet, ortasın mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluşa vesile olan mübarek Ramazan-ı şerifin mağfiret günlerindeyiz. Ğaffar u Settar Rabbimiz bugünler hürmetine bizleri mağfiret buyurduğu kullarından eylesin. Amin...

Değerli dostlar, mağfiret günlerinde ğufrana erip bağışlananlar listesine adımızı yazdırabilmek için, çokça istiğfar etmemiz gerekir..
İstiğfar, hata ve kusurunu fark edince hemen dönüp bağışlanma istemektir. Hayatını sorgulayıcı bir bakışla gözden geçiren bir insan, her gün “estağfirullah” diyeceği pek çok hata ve kusur bulabilir.

Diğer taraftan Allah’ın Tevvab; kendine olan yönelişleri kabul eden ve Rahîm; merhametli, bağışlayıcı vasıfları ile kendisini tanıtması, günah işleyenlerin affedilme ümitlerini arttırmakta, istiğfarın hatadan geri dönüşte en kolay yol olduğuna da işaret etmektedir.

Allah Resûlü aleyhissalâtü vesselâm istiğfarın ehemmiyetini, “Kim amel defteriyle mutlu olmak isterse, oraya çok istiğfar yazdırsın.” ifadeleriyle açıklamıştır (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/256)

İnsanlara tevbe ve istiğfar tavsiye ederken Kendisi de günde yüz defa istiğfar ettiğini beyan buyurmuştur. (Bkz.: Müslim, zikr 41)

Bediuzzaman hazretleri de “İstiğfar, meyelan-ı hayra kuvvet verir, şerrin kökünü keser; dua da meyelan-ı hayra kuvvet verir.” şeklinde özetler.

Hemen her fırsatta, “Yâ Rabbi, Yâ Rabbi...” diyerek yapacağımız dualar, hem iradelerimize fer ve kuvvet verip bizim hayra yönelmemizi sağlayacak hem de onlardan gelebilecek tehlikelere karşı bizi muhafaza edecektir.

Buhari şerhi Tecrid-i Sarihte Seyyidü’l-istiğfar duasının şerhinde güzel bir anektod nakledilir:

“Bir gün Hasan Basrî hazretlerine bir adam gelerek fakirliğinden şikâyet etmiş. Hazret ona: Allah'a istiğfar et! Diye cevab vermiş. Başka birisi de: Duâ buyursanız da Allah bir oğul verse diye rica etmiş. Hazret-i İmâm buna da: Allah'a istiğfar et! demiş. Bir başkası daha gelerek kuraklıktan bahçesinin kuruduğundan şikâyet etmiş. Buna da istiğfar tavsiyesinde bulunmuş.
Mecliste hazır bulunanlar Hasan Basrî Hazretlerine: Ey üstâd! Türlü şikâyet ve başka başka dileklerde bulunanların hepsine yalnız istiğfar tavsiye buyurdunuz, demeleri üzerine Hazret-i İmâm (Ben bunu kafamdan atıp söylemedim. Nûh aleyhi's-selâm’ın, türlü âfet ve zaruretlere müptelâ olan kavmine bunlardan kurtulmaları için: "Rabbinize istiğfar ediniz!" dediği Kur'ân'da hikâye buyurulduğundan mülhem olarak ben de bana müracaat edenlerin hepsine istiğfar etmelerini tavsiye ettim!) buyurmuştur ki, Hazret-i İmâm'ın bu içtihadı bizim için de ibret alınmağa, değer mâhiyettedir. Ve her türlü sıkıntılı zamanımızda kusurlarımızdan istiğfar ederek arınmak ve her gûnâ maksadımızın husulü için Rabbimize müracaat etmek gerektir. Aşağıda tercümeleri görülecek olan hadîsler de bize istiğfarın ehemmiyetini ayrıca tebarüz ettirmektedir.” Dedikten sonra Kamil Miras beyefendi şu notu da düşer:
“Pek ziyâde me'sûr olan bu Seyyidü'l-istiğfâr du'âsı vaktiyle taşraların büyük camilerinde perşembe gibi eyyâm-ı mübârekede ikindi namazından sonra İmam tarafından cemâatle birlikte okunurdu. Ne güzel âdet idi”.

Şeddâd İbn-i Evs radiya'llahu anh'den rivayete göre, Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin!Senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum; gücüm yettiğince ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde durmaktayım.Yaptığım kötülüklerin ve işlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lütfettiğin, üzerimdeki nimetlerini yüce huzurunda minnetle anıp, itiraf ederim. Aynı şekilde günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla; çünkü senden başka hiçbir kimse günahları affedip bağışlayamaz.” (Buhârî, De’avât, 2, 15; Ebû Davud, Edep, 101; Tirmizî, De’avât, 15; Nesâî, İstiâze, 57; İbn Mâce, Dua,14 )

Resûl-i Ekrem buyurur ki: Bu seyyidü'l-istiğfâr duasını her kim kalbiyle sevab ve fazîletine inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse, o kimse ehl-i Cennettir. Her kim de sevab ve fazîletine inanarak gece okur da sabah olmazdan önce ölürse, o kimse de ehl-i Cennettir.

Cenab-ı Allah hepimizi bu mübarek günler hürmetine bağışladığı kullarından eylesin. Amin.

[Hüseyin Yağmur] 5.5.2020 [Samanyolu Haber]

Ülker Takım yıldızına benzer [Abdullah Aymaz]

Yedi kandilli Süreyya gibi

Aydınlatıyor hedeflerimizi

Mübarek İHLAS Suresi

Yedi tevhid ise içindeki…

Kamçılayıp aşk ve şevkimizi

Hem de artırarak dermanımızı

Besleyip ümitlerimizi

Altı cümlede

Birincisi, “KUL HÜVE”

“Hû DE!” Yaşayamaz Hû demeyen

“Hû” nefes alış-veriştir

Demese kâfir bile

Yaşayamaz, inat etmesin nâfile…

Şuursuz söyleneni dahi fayda verir cesede…

Ah bir şuurlu söylense

“Hû Allahım Hû” diye

Ruh ve kalb, dolar zevk ile

Şu, TEVHİD-İ ŞUHÛDÎYE işaret

Hakikatı gören nazar zira

Dalınca, tevhide, kavuşur huzura

Ne saadet!.

“Lâ Meşhûde illâ Hû” söyleye söyleye

İkincisi: “ALLAHÜ EHAD

Bunda çok net

TEVHİD-İ ULUHİYET

Hakk’ın dili Hakikat

Söyler yüksek sesle bir ilânat

“Lâ Mabûde illa Hû!..

Mabud yok başka

Ancak O!..

Üçüncüsü: “Allahü’s-Samed”

Herşey O’na muhtaç, evet

Ama O, hiç kimseye…

Bu sadef, barındırır içinde

İki inci!..

Cevher içinde saklı iki mücevher

Birinci İnci: TEVHİD-İ RUBUBİYET

Kainattaki nizam kendi diliyle der ki:

“Lâ Hâlika illâ Hû!.” Yaratan sadece O!

İkinci İnci: TEVHİD-İ KAYYUMİYET!..

Baştan başa kainat

Çıkarken yokluktan varlığa

Hem de varlığının devamına

Bir Müessire ihtiyaç var elbet

İşte bu dille o,

Der ki,

“Lâ Kayyûme illa Hû!.”

Dördüncüsü: “Lem yelid

Doğurmadı; çünkü ezelî

Saklıdır içinde bir TEVHİD-İ CELALİ

Reddeder her çeşit şirki

Keser şüphesiz küfür ve inkarı

Yani doğuran, değişen

Bir nesli olan, parçadan bölünen

Ne Hâlıktır, ne Kayyumdur

Ne de ilahtır elbette

Bu şirk yüzünden çoğu insanlar

Uzaklaşmıştır Haktan teker teker:

Peygamberleri Allah’ın oğlu diyenler

Melekleri Allah’ın kızları diyen müşrikler

Şirk gayyasına hep kayıp gittiler.

Beşinci cümle: Velem yûled

Bir TEVHİD-İ SERMEDİYE işaret

Yani Varlığı zarurî, Kadîm, Ezelî

Olmayan, asla olmaz ilâh

Daha doğrusu, yokmuş da

Sonradan var olmuşsa

Bir maddeden doğmuşsa veya

Yahut bir asıldan ayrılmış olsa

Olmaz şu kainatta penah

Böyle bir sığınak dayanaktan

Olamayacağı için Huda

Sebeplere, yıldızlara putlara tapma

Şirkin birer çeşididir esfel-i safilinde

Dalâlette birer çukurdur hem de

Altıncı cümle: Ve’lem yekun:

Bir TEVHİD-İ CÂMİ

Yani, yoktur Zâtında misli

İcraatında şeriki

Sıfatlarında naziri ve şebîhî

Hem yoktur dengi

Niddi, zıddı, eşi benzeri

Vardır onun için

Bir hatim sevabı üç İhlas

Bin üç İhlas’sa

Bütün dertlere devâ

(Biraz tasarrufla Lemaat’tan iktibas)

[Abdullah Aymaz] 5.5.2020 [Samanyolu Haber]

Kul hakları ve bu hakların affı ve yaptırımı [Mustafa Ünal]

Dini, soyu, cinsiyeti ne olursa olsun her insanın temel hak ve özgürlükleri vardır. Bunlara zarar vermek kul hakkını gasp olur. Meselâ; bir insanı öldürmek, yaralamak veya sakatlamak, hırsızlık, yolsuzluk, gasp, talan, terör, kapkaççılık, ırza tecavüz, iftira, hakaret, gıybet, sû-i zan, hile, hasetlik, lâkap takma, içki veya uyuşturucuya alıştırma, hastayı tedavi etmeme…, hattâ bir insana sertçe bakıp onu korkutma gibi fiiller kul hakkına zarar vermektir.

Kul hakkının söz konusu olduğu her durumda Allah (c.c.) hakkı da söz konusudur. Zira kul hakkına zarar veren her fiil, dinen yasak ve haramdır. Haramı çiğnemek Allah (c.c.) hakkını doğurur.

Kul hakkının affı, öncelikle hak sahibine veya onun varislerine ait bir hak ve yetkidir. Bu hak ve yetkiyi başkası kullanamaz. Yani kişi, başkasının hakkını affedemez. Bazı fiillerin affında  ise yetki hem hak sahibine hem de devlete aittir. Ancak hangi tür olursa olsun bütün hak ihlâllerinde Allahü Teâlâ’nın da affetme veya cezalandırma yetkisi vardır ki bu yetki tartışılmaz.

Her birine örnek verecek olursak: Bir insanı kasten öldürmek veya ölümüne kasten sebep olmak o insanın hayat hakkını yok etmektir. Bu fiilde, haram olan bir fiil işlenmiş olduğu için Allah’ın (c.c.) hakkı, kamu düzenini bozan bir fiil olduğu için devletin hakkı, öldürülen insanın da hayat hakkı vardır. Devlet, bu hak ihlâlinin yaptırımı olarak kısas uygulamak zorundadır ve bunu yapmamazlık edemez. Kasten öldürülen kişinin varisleri de kısasın uygulanmamasını isteyemez. Zira kısasta Allahü Teâlâ’nın emri ve hakkı, kamu düzeninin, güven ve huzurun korunması  ve öldürülen kişinin hayat hakkı sözkonusudur ve bunda asıl hak sahibi vârisler değil, öldürülen kişidir. Öldürülen kişi ahirette katili affetmezse Allahü Teâlâ da onu affetmez; eğer hakkından feragat ederse Allahü Teâlâ öldüreni dilerse affeder dilerse affetmez. Affeder mi etmez mi onu da biz bilemeyiz.

İkinci örnek: Bir kimse, kasten değil de hata ile öldürülmüşse, onun vârislerinin öldürenden diyet talep etme hakları vardır. Vârisler isterlerse bu diyeti almaktan vazgeçebilirler. Ancak onlara devlet, herhangi bir şahıs veya kurum, diyet almaktan vazgeçmesi için baskı yapamaz. Vârisler ister diyet alsın isterse almasın, devlet, öldürene bu filinden dolayı ceza uygulayabilir. Zira hata ile de olsa öldürme, kamu düzenini bozan fiillerdendir. Öldürülen kişinin, yaşama hakkı gasp edildiği için  ahirette hak dava etme yetkisi vardır. Allahü Teâlâ ise öldüreni, yasak ettiği bir fiili işlediğinden dolayı ahirette ayrıca cezalandırabilir, -kul hakkı dışında- dilerse cezalandırmaz.

Üçüncü örnek: Bir kişinin malı gasp edilse, bunda, malı çalındığı için mal sahibinin, kamu düzenini bozan bir suç işlendiği için devletin, haram olan bir fiil işlendiği için de Allahü Teâlâ’nın hakkı söz konusudur. Malı gasp edilen, gasp edeni isterse affedebilir, çalınan malının tazmininden vazgeçebilir. Ama vazgeçmezse devlet veya hiçbir şahıs, hakkından vazgeçmesi için onu zorlayamaz. Devlet, gasp suçunu işleyene had uygulamak zorundadır. Çünkü had, Allah’ın (c.c.) emri ve hakkı, kamu düzeninin gereğidir. Ahirette ise Allahü Teâlâ gâsıbı -kul hakkı hariç- affeder veya affetmez. Onu da biz bilemeyiz.

Sözü uzatmayıp son bir örnekle yetinelim: Bir kişi, bir insana iftira veya hakaret etse veya hoşlanmadığı bir lâkap taksa ya da eğer fasık (büyük günah işleyen) değilse (fasıkın gıybeti caizdir ancak yapmamak iyidir) onun gıybetini yapsa bu fiiller kul hakkını ve ayrıca, haram kılınan eylemler olduğu için Allah (c.c.) hakkını ihlâldir. Kendisine iftira veya haraket edilen ya da lâkap takılan veya gıybeti yapılan kişi, bu fiilleri işleyeni dilerse affeder, dilerse affetmez. Zira hak sahibi odur. Hiçbir kişi, kurum veya devlet, hak sahibini hakkını affetmesi veya affetmemesi için zorlayamaz. Kişi hakkını affetmezse, affetmesi için ona tavsiyede bulunulabilir. Nitekim, bazı zatların af tavsiyesi bu minvaldedir. Bu tür fiillerden dolayı faili affetmek büyüklüğün şanındandır derler ama affetmemek de küçüklük veya kusur değildir. Hak sahibi hakkını affetmiyorsa onu eleştirmeye veya ayıplamaya kimsenin hakkı yoktur.

Belirtilen fiillerden iftira fiiline karşı devlet yaptırım uygular, zira devlet, vatandaşının onurunu korumak zorundadır. Allahü Teâlâ, kendine ait hakkı, yani yasak ettiği bir fiilen işlenmiş olmasını dilerse affeder dilerse affetmez. Ancak Allah (c.c.), hak sahibinin hakkına müdahalede bulunmaz. (Burada şunu belirtmekte fayda var: Cenab-ı Hakk (c.c.), gıybet, sû-i zan, iftira, lâkap takma gibi fiilleri işleyen kişiyi, onun bazı salih amelleri dolayısıyla affetmeyi dilerse, hak sahibine hakkını helâl etmesini teklif edebilir, bu helâllik karşılığında da ona ecir ihsan edebilir veya onun -kul hakkına girmeyen- günahlarını affedebilir.)

Bazı insanlar vefat ettiği zaman onda hakkı olduğunu düşünenler, haklarını helâl etmediklerini ifade ettiklerinde (ki bu tür ifadeler, genellikle kamuya yansımış olaylarla ilgili olmaktadır) kimileri, hakkını helâl etmediğini söyleyenleri eleştirmektedir. Bunu yapmaya hiç kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur. Zira burada asıl söz sahibi olan, hakkına zarar verilen kişidir. O da hakkını helâl edip etmemekte serbesttir. Allahü Teâlâ’nın bile hak sahibine baskı yapmadığı bir durumda kulun kula, hakkını helâl etmesi veya etmemesi için baskı yapması, onu eleştirmesi veya kınaması da kul hakkını ihlâldir.

Son bir not: Ölen bir Müslümanın ardından onu kötülükle anmak tasvip edilmeyen bir fiildir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.), “Ölülerinizi hayırla anın.” (Tirmizî, Cenâiz, 34) diye tavsiyede bulunmuştur. Ancak topluma zararı dokunmuş, insanları yanlışa yönlendirmiş, haram olan fiilleri işlemiş, zulmetmiş kişilerin bu fiillerini anmak veya anlatmak yasaklanmamıştır. Bunların yaptıkları yanlışlar, o kişilerin şahsını karalamak maksadıyla değil de yaptıkları yanlışlardan insanları kaçındırmak maksadıyla anlatılabilir. Buna rağmen, o kişilerin ardından küfretmek, hakaretvâri sözler söylemek doğru bir davranış olmadığı gibi Allah’a (c.c.), peygamberlere, Kur’an’a, dinî şiar ve değerlere, Müslümanlara -hâşâ- küfreden veya küfre varan ağır hakaretlerde bulunan kişilere Allah’tan (c.c.) rahmet dilemek de doğru değildir. Vesselâm.

[Mustafa Ünal] 5.5.2020 [Samanyolu Haber]

Kovid-19 virüsünün yeni bir mutasyonu ortaya çıktı: Orijinalinden daha bulaşıcı

ABD’de yapılan araştırmalar sonucunda yayınlanan 33 sayfalık yeni Koronavirüs (kovid-19) salgınıyla ilgili rapor yeni bir tehdidi gözler önüne serdi.

ABD’deki Los Alamos Ulusal Laboratuvarı’ndaki bilim adamları tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, dünya çapında baskın hale gelen salgınının ilk günlerinde yayılan versiyonlardan daha bulaşıcı görünen yeni bir tür virüs belirlendi. Rapora göre, virüsün yeni mutasyonu daha hızlı yayılmanın yanı sıra, hastalıkla ilk kez karşılaştıktan sonra insanları ikinci bir enfeksiyona karşı savunmasız hale getirebileceği ileri sürülüyor.

Araştırmaya göre, virüsün yeni mutasyonu Çin’in Wuhan şehrinde çıkan virüse göre çok daha fazla insanı hızla enfekte ediyor. Rapora göre, bazı ülkelerde yeni mutasyona uğramış virüs tek yaygın tip oldu. Rapora göre, yeni virüsün selefleri üzerindeki hakimiyeti, tam olarak neden henüz bilinmemesine rağmen daha bulaşıcı olduğunu gösteriyor.

Yeni raporda tanımlanan mutasyon, insan solunum hücrelerine girmesine izin veren koronavirüsün dış kısmındaki sivri uçları etkiliyor. Raporun yazarları, dünya çapında geliştirilmekte olan aşıların ve ilaçların mutasyona uğramış türlere karşı etkili olması için “acil bir uyarıya ihtiyaç” hissettiklerini söylediler.

[TR724] 5.5.2020

Koronavirüs Z kuşağına stok yapmayı öğretti!

Koronavirüs salgını (Kovid-19) sonucu tüm dünyada tüketicilerin satın alma alışkanlıkları da değişti. Daha az harcamaya başlayan tüketiciler market ziyareti sayısını azaltırken sepetleri büyüttü. Geçmişte ihtiyaçlarına hızlıca ulaşıp tek seferde tüketmeyi tercih eden Z kuşağı ise şimdiye kadar pek bilmediği ‘stoklama davranışını’ ilk defa deneyim etmeye başladı.

Koronavirüs salgınının hüküm sürdüğü belirsizlik ortamında tüketicilerin satın alma davranışları da değişmeye başladı. Daha az harcamaya başlayan tüketiciler market ziyareti sayısını azaltırken sepet ortalamalarını büyütüyor. Geçmişte ihtiyaçlarına hızlıca ulaşıp tek seferde tüketen Z kuşağı ise şimdiye kadar bilmediği stoklama kavramını öğrenmeye başladı. Yeni nesil araştırma ve perakende teknolojileri şirketi REM People’a göre bu salgınla birlikte eski satın alma davranışlarından bazıları da kalıcı olarak değişebilir.

Uluslararası markalara 43 ülkede perakende analitiği hizmeti veren REM People’ın CEO’su Bülent Peker, Kovid-19 salgını kısıtlamalarıyla birlikte tüketicilerin market alışverişinde yeni bir dönemin başladığını söylüyor. Peker, dünyada ve Türkiye’deki alışveriş alışkanlıklarını şöyle anlatıyor:

Z KUŞAĞI DEĞİŞİME ÖNCÜLÜK EDİYOR

Kendisinden önceki nesillere göre tüketim ve alışveriş alışkanlıkları çok daha farklı olan Z jenerasyonu Koronavirüs kriziyle yeni davranışlar sergilemeye başlıyor: Stoklama Alışkanlığı. Bugüne kadar ihtiyaç duyduğu şeye hızlı bir şekilde ulaşıp tek seferde tüketen, geleneksel alışveriş yöntemlerinden ziyade, online alışveriş yöntemlerini daha yoğun kullanan Z kuşağı kendileri için yeni, bir önceki nesiller için alışılmış stoklama davranışını öğrenmeye başladı. Tabi bu krizin etkilerinin uzun sürmesi bu yeni davranışı da pekiştirecek.

3 YERİNE 1 MARKETE GİDİYORLAR

Salgının yayılmaya başladığı ilk fazda, alışverişçiler market ve bakkal ziyaretlerini daha az yapmalarına karşılık sepet başına daha fazla harcama yapma eğilimine girdiler. Mağazalara giderek kendilerini virüse maruz bırakma konusunda endişelenen birçok market alışverişçisi, online market alışverişi teslimatı veya eve servis hizmeti kullanımını artırdı. Eskiden uygun fiyatlı ürünü bulabilmek için ortalama 3 mağaza gezen alışverişçiler, bu dönemde tek bir fiziki mağazadan ya da birden fazla online kanaldan alışveriş yapmaya başladı.

50 YAŞ ÜSTÜ DE ONLİNE SİPARİŞ VERİYOR

50 yaş üstü tüketicilerin bir kısmı online alışverişi bu süreçte ilk kez deneyimledi. Online alışveriş alışkanlığının gelecekte de devam etmesi bekleniyor. Ancak tüketici, yaşadığı deneyimin kalitesine bağlı olarak tedarik kanallarını değiştirme yoluna gidebilir. Belirli bir markaya karşı sadakat geliştirecek kadar henüz derinleşmemiş olan bu tecrübe sürecinde, markaların tüketiciyi elinde tutabilmesi için her zamankinden daha dikkatli olması ve proaktif bir tutum takınması kritik önem arz ediyor.

HARCAMALAR YÜZDE 6 DÜŞTÜ

Mart ayında Amerika’da yapılan bir online araştırmada; çoğu insanın Koronavirüs salgını nedeniyle yüzde 4 ila yüzde 6 daha az harcadığı tespit edildi. İlginç bir şekilde Kovid-19’un şiddetini en kritik olarak değerlendiren kişiler (katılımcıların yüzde 18’i) yüzde 17 daha fazla harcama yaptıklarını söyledi. Bunda tüketicinin stoklama davranışının önemli bir etken olduğu görünüyor.

MAĞAZALAR DİJİTALLEŞECEK

Tüketiciler krizin etkileri geçtikten sonra mağazalara, alışveriş merkezlerine ve sosyal buluşma yerlerine geri dönecekler. Bununla birlikte kriz, perakendecileri öncelikle mağazalarına kalabalık kitleleri çekmeye odaklanmak yerine, daha fazla uzaktan erişilebilir (sanal) deneyimler sunmak ve çevrimiçi alışveriş yapanlarla daha çok etkileşime geçmek için alternatif yollar aramaya itecek. Mağazalar, çevrimiçi görüntülenebilen mağaza içi sistemler veya alışveriş yapanlarla anlık etkileşime girebilecek sanal satış görevlileri gibi yeni ve inovatif deneyimlere yatırım yapmaya başlayacak.

[TR724] 5.5.2020

Görmez döneminin büyük günahları hangi günahlara dahil? [Engin Tenekeci]

Eski Diyanet İşleri Başkanı ve İslam Düşünce Enstitüsü Başkanı Mehmet Görmez, katıldığı bir TV kanalında büyük günahların güncellenmesine ilişkin bazı açıklamalarda bulundu.

Kendilerinin günahı kebair (büyük günahlar) listesinin değiştiğini söyleyen Görmez, şöyle devam etti: “Bütün kitaplarımızda kebair günahlar sayılmıştır: Adam öldürmek, zina yapmak, hırsızlık yapmak vs. Kebair değişti. Tohumun geniyle oynamak, gıda ile oynamak, kimyasal silahlar üretmek… Bunlar eski kitaplarımızda günahı kebair arasında geçmiyor diye bizim oraya sıkışmamamız lazım. Günahı kebairleri Kur’an ve sünneti ele alarak güncellemek gerekiyor.”

Tuhaftır, Görmez, gen teknolojisine giren tohumun geni ile oynamayı büyük günah sayıyor. Halbu ki bazı hadislerde -işin ehli daha iyi bilir-, gelecekte gen teknolojisinin gelişmesiyle bir bitkiden bir milletin yiyeceği, istifade edileceği işaret ediliyor. Bunu, ister bu teknolojinin geldiği son nokta ya da bir hedef algılayalım farketmez, ancak bu hadisin, bu ilmin terakkisine parmak bastığı muhakkaktır.

İnsanın Görmez’e sormak istediği, ta kendi başkanlık döneminden itibaren, 20. yüzyılın Türkiye’sinde alenen irtikap edilen büyük günahlara dair bazı sorular geliyor.

Mesela; 17 Temmuz darbe tiyatrosu vesile edilerek bebeği ile hapsedilen  mescun annelere yapılan hukuksuzluklar; helal kazançlarla kazanılan malların üzerine haramice konmalar; işkenceye maruz kaldıkları ispatlanmış muzdarlara yapılanlar; sırf haber yaptığı, köşe yazısı yazdığı için hapsedilen gazetecilerin zoraki cezaevinde tutulmaları; sosyal hakları elinden alınmak suretiyle cebri hicret maruz kalan ve bu esnada Meriç’te yaşamlarını kaybeden çocuklar, anne ve babalara yapılanlar büyük günah kategorisine giriyor mu?

Örnekleri çoğaltalım: Görmez, Karaman’ın, “Yolsuzluk, hırsızlık değildir” şeklinde ki açıklamalarını hangi günah grubuna dahil edecek acaba? Ayrıca kendisi iyi hatırlar: Karaman’da, Ensar Vakfı ve Karaman Anadolu İmam Hatip ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ne ait yurtlarda kalan 9-10 yaşlarındaki çocuklar cinsel saldırıya maruz kalmışlardı. Olay sonrası AKP Muğla Milletvekili Nihat Öztürk, “Ensar Vakfı, başarılı işler yapmaktadır. Biz inadına Ensar Vakfı’na destek olmaya devam edeceğiz” demişti. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu ise ‘bir kereden bir şey olmaz’  şeklinde açıklamalarda bulunmuştu.

O zaman ve sonrasında devam eden tüm bu tacizleri hangi tür günahlar çeşidine dahil edecek?

Görmez,  tüm bunları görmemezlikten gelerek ilmin terakkilerinden gen teknolojisinin meyvelerini yemeği büyük günah sayarak, hem gündemde kalmak hem de  gündemi değiştirmek istiyor.

Hz. Musa (as) dönemi  sihirbazların halka yaptığı sihrin; Firavun’un halkına yaptığı zulmün bilmem kaç katı bugün, AKP-Ergenekon-mafya ittifakı ile yapılıyor. Yani, bu ittifakın ele geçirdiği medya, hukuk, sanat, akademi, iş dünyası ile… İşledikler bu zulümler göğün kubbesini çatlatmak üzere, belki de çatlattı  da.

Halkın eli ayağı bağlanmış; kalem ehlinin kalemi satın alınmış; ekonomi çökmüş, ancak tersi şeklinde lansedilmiş;hukuk ayaklar altına alınmış; zulüm tavan yapmış; uyuşturucu kullanma  yaşı 9’a dayanmış; irtikap, hırsızlık, haramilik, yolsuzluk arttıkça artmış.. ancak Görmez bunlara bırakın günah demeyi, görmek bile istemiyor. Üstelik kendini hayatı boyunca rabbani olamaya adamış; hayatlarını iman, İslam,ihsan, tebhide hizmete adamış insanları hazırlattığı raporlarla tekfir ediyor, ettiriyor.

İşin acı olanı zulmün rahmet ayı Ramazanda da devam etmesi. Memlekette ne kadar mafya, hırsız, tecavüzcü, dolandırcı, cani varsa serbest bırakılırken, koronaya kapılması muhtemel  suçu ıspatlanmamış hükümlülerin, Hizmet ehlinin bu af kapmana dahil edilmemesi bir başka zulüm.

Hiç şüphesiz Hz.Allah(cc) her şeyi hakkıyla görendir. İnsan kendi kendine bunca zulmü gördükçe, “Şükür ki ahiret ve hasap var.” diyor.

[Engin Tenekeci] 5.5.2020 [TR724]

Ramazan ayı ve infak [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Bilindiği üzere Kur’ân, inananların aynı zamanda inanç, ibadet, hukuk, zikir, ahlak ve hayat kitabıdır. Onu okuyup, anlayıp, hayatlarına taşıdıkları ölçüde, Allah Teâla’ya yakınlık kazanmış olurlar. İmandaki derinleşmeye, ancak onunla ulaşabilir, onunla kemâle ermiş olurlar. İşte mü’minleri kemal noktasına ulaştıran bu âyetlerden bir bölümde, kemal noktaların neler olduğuna referans verilir. Bu âyetlerin bulunduğu Sûre’ye, aynı zamanda Mü’minûn Sûresi denir. Nitekim bu Sûre’nin fazileti ve önemiyle ilgili olarak Hz.Ömer (r.a.)’den şöyle bir rivayet gelmektedir:

“Resûlullah (s.a.s.)’e vahiy indiğinde biz, yanında arı vızıltısı gibi bir ses işitirdik. Bir defasında ona vahiy geliyordu; bir süreliğine bekledik. Derken üzerindeki bu hal açıldı, hemen kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve:

“Ya Rabbî, bizi çoğalt, eksiltme. Değerimizi artır, bizi hakir kılma. Bize ver, mahrum etme. Bizi tercih et, başkalarını bizim üzerimize tercih etme. Bizden razı ol ve bizi razı eyle” diye dua etti. Sonra da: “Bana on âyet indirildi ki, kim bu âyetlerdeki buyrukları yerine getirirse, cennete girer” buyurdular.

Bu sûrenin baş tarafında, kesin bir ifadeyle mü’minlerin mutluluk ve başarıya erecekleri bildirildikten sonra, onların sahip olmaları gereken özellikleri şöyle sıralanmaktadır: “Namazlarında tam bir saygı ve tevazu içinde olanlar, Lüzumsuz, faydasız ve boş şeylerden uzak duranlar, Zekatı tas tamam verenler, Mahrem yerlerini günahlardan koruyan, yani eşleriyle yetinip harama dalmayanlar, Üzerlerine aldıkları emanetlere ihtimam gösterenler, Verdikleri sözleri tam tamına tutanlar, Namazlarını vaktinde huşu içerisinde eda edip zayi etmekten koruyanlar”

Bu özellikler sayıldıktan sonra da, ahirette bu özellikleri taşıyanların ulaşacakları mükâfat haber verilmekte ve bunun da, ebedî kalacakları Firdevs Cenneti olduğu belirtilmektedir.

Yukarıda sayılan nitelikler, müminlerin dikkatle üzerinde durmaları gereken özelliklerdir. Bunların kimi insan-Allah arasındaki ilişkiyi, kimi insanın kendisiyle olan ilişkisini, kimisi de insanların toplumla olan ilişkisini düzenleyen vazgeçilmez kurallardır. Aynı zamanda bu özelliklerin tersi tutum ve davranışlar ise, Allah katında konum itibariyle kâfirlerden daha aşağıda olan münafıkların özelliğidir.

Mü’minûn Sûresi’nin 57-61 âyetlerinde de yeniden mü’minlerin önemli özelliklerine şöylece vurgu yapılmaktadır. “Yüce Yaratıcılarına duydukları saygıdan dolayı korkudan dolayı titreyenler, Rablerinin âyetlerini tasdik edenler, Rablerine hiç ortak tanımayanlar, Verdiklerini, Rablerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürpererek verenler Hayırlı işlerde yarış edenler ve bu yolda önde gidenler.”

Bu pasajda da Allah Teala hakiki iman, şirksiz kulluk ve özellikle de hayırlı ve güzel işlerde yarışmaya dikkatleri çekmektedir. Bilindiği üzere inananlar açısından bu dünya, insanın imtihan için geldiği geçici bir yerdir. İnsanın, imtihan olduğu şeylerden birisi de şüphesiz malıdır. Yüce Yaratıcı, fakir ve muhtaçlara vereceği miktarı, zenginin malının içine adeta bir emanet olarak koymuştur. Ve bu noktada zengin, sanki bir emanetçi konumundadır. İnsan, Allah katında değerli olduğu için, onun elinden tutan, sıkıntılarını gideren, muhtaçları görüp gözetenler de, şüphesiz ki Allah katında değer kazanır.

Kur’ân’ın pekçok yerinde infak, değişik açılardan ele alınır; Allah Resûlü (s.a.s.) farklı beyanlarıyla bu önemli konuya vurgu yapar. Mesela bu âyetlerden birinde, vermeyip cimrilik yapanlar yerilir. Verilmesi gereken bir malın verilmesi gereken yerlere verilmemesi, insanın kendi elleriyle kendisini tehlikeye atması olarak nitelendirilir. (Bakara 2/195).

Hiçbir dostun fayda vermeyeceği mahşer gününde, maldan yapılan harcamaların insanın imdadına yetişeceği, harcamamanın ise, kâfir ve zalimlerin bir özelliği olduğu, şu veciz beyanla şöyle hatırlatılır: “Ey iman edenler! Ne alışverişin, ne bir dosttan yardım beklemenin, ne de bir kimseden şefaat ummanın mümkün olmadığı bir gün gelmeden önce, sizi rızıklandırdığımız şeylerden harcayın. Kâfirler, zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara 2/254).

Maldan vermeyip cimri davranıldığında, faydasız pişmanlığın olacağı ayrıca şöyle belirtilir: “Sizden her hangi birinize ölüm gelip çatmadan önce, size nasip ettiğimiz imkânlardan Allah yolunda harcayın! Ölüm gelip çatınca: “Ya Rabbi, az mühlet ver bana, bak nasıl hayırlar yapacağım, tam takva ehlinden olacağım!” diyecek olsa da, Allah vâdesi gelen hiçbir kimseyi ertelemez. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Münafikûn 63/10-11).

Hayır yollarında harcanmayan malın, âhirette insanı yakan bir ateş haline geleceği, şu dehşetli tehditle hatırlatılır: “Allah’ın kendilerine lütfu ile bol bol verdiği nimetlerde cimrilik edip harcamayanlar, sakın bu hâli kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hayır, bu onların hakkında şerdir. Cimrilik edip vermedikleri malları kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Kaldı ki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah ne yaparsanız hepsinden haberdardır.” (Âl-i İmrân 3/180).

Aslında insanın başkalarına yardımda bulunması, muhtaçlara sahip çıkması, verilmesi gereken yerlere vermesi, başına gelebilecek muhtemel sıkıntılara karşı adeta bir paratöner vazifesi görür. Bu infaklar, kıtlık, deprem, kuraklık gibi tabii afetlere karşı bir set haline dönüşür.

Nitekim Resûlullah (s.a.s.), geçmişte yaşanmış şu vakayı haber vererek, bu konuda mü’minlerin dikkatlerini çeker.

“Bir adam boş bir arazide giderken bulut içinden gelen bir ses duydu: “Falancanın bahçesini sula!” diyordu. O bulut uzaklaşarak suyunu bir kayalığa boşalttı. Derken oradaki sel yollarından biri bu suların tamamını toplayıp bir yöne akıtmaya başladı. Adam da suyun istikametini takip ederek yürüdü. Bir müddet sonra, suyu bahçesine çevirmek üzere elinde bir kürek, çalışan bir adam gördü. Ona:

“Ey Allah’ın kulu senin ismin ne?” diye sordu. “Falan!” dedi. Bu isim, adamın buluttan işittiği isimdi. Bu sefer o sordu: “Ey Allah’ın kulu, peki sen benim adımı niye sordun?” “Ben şu suyu sana getiren buluttan bir ses işitmiştim, senin ismini söyleyerek “Falanın bahçesini sula!” diyordu. Sen bahçede ne yapıyorsun?” Adam: “Madem ki sordun söyleyeyim. Ben, bu bahçeden çıkan ürüne nezaret ederim. Ondan çıkan ürünün üçte birini tasadduk ederim. Üçte birini ben ve ailem yeriz, üçte birini de bahçeye iade ederim” dedi. (Müslim, Zühd 45).

İnfak, aynı zamanda, Cenâb-ı Hakk’ın gadabını dindirir, ansızın ve kötü bir şekilde insanın başına gelecek ölümden korur, melek, infak eden kimseye harcanan malın yerine yenisinin konması için, cimrilik yapanın da malına telef vermesi için dua eder.

İnfakta bulunmayan cimrinin vermediği mal, kıyamet gününde boynuna dolanır ve altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanları, acı bir azap beklemektedir. Yığılan bu altın ve gümüş, cehennem ateşinde kızdırılarak, bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır. Onlara da şöyle denilir: “İşte!” sizin kendiniz için yığıp hazineye tıktıklarınız! Haydi tadın bakalım o tıktığınız şeyleri!”

Allah Teâla bizleri böylesine kötü sondan muhafaza buyursun!

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 5.5.2020 [TR724]

Erdoğan yanlısı işadamları, Mahluf’un çığlığını dinlemeli! [Cumali Önal]

Suriye’nin muktedirlerinden en zengin işadamı Rami Mahluf, Facebook üzerinden ikinci kez Devlet Başkanı Beşar Esad’a seslenerek kendisine acımasını istedi.

İlk paylaşımında rejimin mallarına çökmek istediğini söyleyen Mahluf, ikinci videoda ise Suriye istihbarat örgütü Muhaberat’ın şirketlerinden çalışan personeli tutuklamaya başladığını anlatıyor.

Beşar Esad’ın annesi Enise Mahluf’un kollarında palazlanan kuzeni Rami Mahluf’un bir gün istihbaratın tepesine çullandığı bir suçlu olabileceği hiç düşünülür müydü? Ülke diktatörlükse yandaş işadamlarının önünde her zaman iki alternatif vardır. Ya diktatör bir gün onları de yer, veya diktatör gidince onlar da her şeylerini kaybederler.

Neyse bir zamanlar Muhaberat’ın en büyük destekçisi, en büyük sponsoru ve en büyük hizmetçisi olan Mahluf’un hikayesini bugünkü paylaşımı eşliğinde birlikte dinleyelim… Her sözünde alınacak tonlarca ders var…

“Şirketlerimi bırakmam ve gözlerim kapalı bir şekilde talimatlara uymam istendi. Baskılar, bazıları yönetici olan çalışanların tutuklanmasıyla başladı. Bu gücün kötüye kullanılmasıdır.”

“Bu baskılar iğrenç ve tehlikeli bir seviyeye ulaştı; yemin ederim buna adaletsizlik denir, buna özel mülklere izinsiz girme denir.”

Ne kadar tanıdık ifadeler değil mi?

Devam ediyor açıklamalarına…

“Sayın Başkan, istihbarat elemanların insanların özgürlüklerine karşı tecavüzde bulunmaya başladı. Bunlar senin insanların, sana sadık ve hala seninle birlikte. Başkalarının onlara zarar vermesine izin vermemelisin.”

Aynı Mahluf yüzbinlerce insanı öldüren Şabbiahaları örgütleyen Muhaberat’ın en büyük sponsoruydu. Varil bombalarıyla köyler, kasabalar, şehirler yok edilirken aynı Mahluf servetine servet katmakla meşguldü. Ya da zindanlara atılan ve bir daha haber alınamayan onbinlerce insan için tek bir söz söylememişti.

“Bu şekilde devam edersek ülke çok zor bir durumda kalacak: kaçınılmaz ilahi bir cezaya maruz kalacağız, çünkü korkutucu bir kavşaktayız.”

“Sana yalvarıyorum, Sayın Başkan … Bu insanlar orduya, istihbarata ve tüm Suriyelilere hizmet eden bir GSM şirketinde çalışıyor. Ve biz onları tutuklamak istiyoruz? Diyoruz ki “Rami, ya uzlaş ya da tüm adamlarını tutuklayacağız, öyle mi?”

Kendi sözleriyle zulme nasıl ortak olduğunu ne de güzel itiraf ediyor…

“Başkalarının bize bu şekilde davranmasına izin mi veriyorsun? Biz? Sizin için değerli herşeyinden vazgeçenler?…  Sayın Başkan, bunu kabul etmiyorum…

“Bırakmam için bana baskı yapıyorlar, bırakmayacağım. Sayın Başkan, sizden adil olmanızı istiyorum, eğer beni duymazsanız, sadece Allah‘a dönebilirim,” Ardından Rum suresi 47. ayeti okuyor.

Her diktatörün, yolsuzun, hırsızın, zalimin en sevdiği yöntemdir dinle kandırmak. Mahluf da bunu ıskalamıyor bu sözleriyle.

Mahluf’un uzun süredir ev hapsinde olduğu söyleniyor, ancak nerede olduğu bilinmiyor. Mahluf‘un ikinci videosunda tonunu biraz daha sertleştirmesi ve rejimin isteklerini yerine getirmeyeceğini ilan etmesi ordu, istihbarat, bürokrasideki tarafarlarına güvendiği şeklinde yorumlanıyor. Ülke içi ve dışında çok derin bağlantıları olduğu bilinen Mahluf’un Esad’la ne tür bir mücadeleye gireceği ya da böyle bir mücadeleye girme gücünün olup olmadığı şimdilik belli değil. 

Mahluf’un yaşadıkları ibretlik.

2011 yılında gösteriler başladığında Suriye halkı ilk olarak Esad’dan çok Mahluf’un adını ‘hırsız‘ diye anarak yönetimden elini çekmesini istemişti. O dönemlerde ihalelerden aldığı komisyonlardan dolayı adı ‘Bay Yüzde 5’e çıkan (ki benzer ifadelerle anılan pek çok kimse var dünya genelinde. Türkiye’de kimlerin bu tür komisyonlar aldığını herkes iyi biliyor, ancak dünyaca ünlü başka bir yüzde 5’çi daha vardı; Pakistan eski başbakanlarından Benazir Butto’nun eşi Asıf Ali Zerdari) Mahluf, gösterilerin ülke geneline yayılması üzerine kuzeni Beşar Esad’a destek olmak için tüm görevlerinden istifa ettiğini ve kendisini hayır işlerine adadığını söylemişti. Ancak çok geçmeden bunun yalan olduğu ortaya çıkmıştı.

Konuyu buradan biraz da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dün twitterdan yaptığı görselli paylaşıma götürmek istiyorum.

Erdoğan ve Mahluf’un paylaşımları birbiriyle o kadar örtüşüyor ki; zorda kalınınca dinin ne kadar kullanışlı bir argüman olduğu çok iyi anlaşılıyor.

Erdoğan’ın paylaşımında insan hakları, hukuk, ahlak, demokrasi, vicdan vs. yoktu. Ama hamaset adına herşey vardı;
Din
Bayrak
Vatan
Kalabalıklar
Kırmızı güller
Darbe
Savaş
Hainler
Düşmanlar
Alçaklar

Videoda aslında Erdoğan meydan okuyor. Şu sözüne bakar mısınız… “Rabbim ömür ve imkan verdikçe, milletimize hizmet yolunda hep birlikte çalışmayı sürdüreceğiz…“ Yani 100 yaşına kadar yaşasa o koltukta kalacak.

Diktatörlükler ve otokraisler bir koalisyondur. Hiçbir dikatatör ya da otokrat tek başına ülkeye hükmedemez. O sadece piramitin tepesindeki kişidir. Onun bir altında, yani onu besleyen ortakları; işadamları, askerler, bürokrasi, istihbarat, cemaatler, önemli örgütler vs.dir.

Erdoğan da bir koalisyonun başında yer alıyor. O koalisyonu yanında tuttuğu sürece piramitin tepesinde kalabilir. Ve koalisyonun da harcı paradır. Para bittiği an koalisyon dağılır. Nasıl ki Mahluf, Suriye’de para bittiği için hedef haline geldi, benzer bir durumun Türkiye’de de yaşanması an meselesidir.

O yüzden Erdoğan’ın açtığı her ihaleyi alan üç beş işadamı açıktan ya da el altından yavaş yavaş Merkez Bankası’nı takviye etmeleri için ya sıkıştırılıyordur ya da bir süre sonra sıkıştırılmaya başlanacaktır. Krizin sona ermemesi ve ekonominin kötüye gitmesi ile Türkiye’nin Mahluflarını yakın zamanda imdat çığlıklarıyla karşımızda görebiliriz.

[Cumali Önal] 5.5.2020 [TR724]

‘Hakkımı helal etmeme hakkımı kullanmak istiyorum’ [Şemsinur Özdemir]

Bir ekran hocasının ölümü üzerine sosyal medyada, bilhassa hizmet gönüllüleri arasında yapılan ‘ölenin ardından konuşma’ tartışmasına dair duygularımı paylaşmak istiyorum.

Sabah telefonun ekranına elinde mikrofonla etrafındaki kalabalığa boğazı yırtılacakmış gibi haykırdığı görüntüsü düştü.  “…Bu dinsiz, kitapsız, domuz suratlı… Allah size daha ne göstersin. Zillet mi… Aha gösterdiler, yolun kenarına köpek leşi gibi gömüp gittiler…” Cuma ve ramazan programlarında ekranlardan tanıdığım gözü yaşlı, duygulu sesle alakası yoktu bu sesin ve sahibinin.

Bu konuşmayı  ilk yaptığında kalbimin nasıl daraldığını, ağladığımı, hayal kırıklığı yaşadığımı hatırladım. İstanbul’da aynı ilçede yaşıyorduk hocayla.  Muhtemelen bu konuşmayı orada dinleyenler arasında tanıdıklarım, komşularım, aynı yollarda yürüdüğümüz, aynı marketlerden alışveriş yaptığımız, çocuklarımızı aynı parklara götürdüğümüz insanlar da vardı. Orada olmayanlar da tüm Türkiye ile birlikte tv ekranlarından duymuştu hizmet gönüllülerine yönelik bu nefret dolu sözleri.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Ölmüştü artık. Rahmet okumaya dilim varmadı. “Varsa hakkımı helal etmiyorum. Hesabımız ahirete kaldı” dedim. 

15 Temmuz sonrası suçlu masum ayırmadan bütün hizmet gönüllüleri aynı kefeye konulup hain, darbeci, terörist ilan edilirken destekleyenlerden biri de buydu. Başta cumhurbaşkanı olmak üzere bu ve benzeri İslamcı çevrenin tanıdığı simalar en ağır hakaretlerle hizmet insanlarını ötekileştirdi, düşmanlaştırdı, şeytanlaştırdı. Bizi ‘mürted’ ilan edenler, katlimize cevaz verenler, malımızı, canımızı namusumuzu kendilerine helal görenler vardı, hâlâ da var.

Ve biz o süreçte Türkiye’den çıkamayanlar, geride kalanlar olarak, bu zehirlenmiş toplumun, bize karşı bakışı bulanmış insanların içinde yaşamaya devam ettik. Aklımızı, kalbimizi, canımızı korumak için sessizleştik, kabuğumuza çekildik. Yanımızda, çevremizde, yolda izde en sevdiklerimize hakaret edilirken susmak zorunda kaldık.  Elimizden, dilimizden bir şey gelmediği için kahrolarak sustuk. En yakın komşularımız, akrabalarımız, daha dün yüzümüze gülen evimizden çıkmayan dostlarımız namusumuza göz koyar diye korkumuzdan kapılarımızı defalarca kilitleyip oturduk evlerimizde.

Evet, herkesin imtihanı ayrı ve kendine özel. Acılarımızı yarıştıracak değiliz. Bu süreçte maddi manevi çok şey kaybetti herkes kendince. Malını, canını ve ömrünü hâlâ zindanlarda tüketenler varken maksadım tartışmak değil.

Fakat, 15 Temmuz’u, OHAL dönemini ve sonrasını Türkiye’de yaşamayan, gaybubette kalmayan, en sevdiklerini cezaevinde bir saat bir camın arkasından görebilmek için saatlerce yolculuk yapmayan, üst aramalarında itilip kakılmayan…  daha nice sıkıntıları yaşamayan hizmet insanları var. Ve bilmedikleri mevzularda çok rahat konuşuyorlar. (Niye yaşamadılar, onlar da olsaydı demiyorum. Baştan ifade etmeye çalıştım, herkes sıkıntı yaşadı, yaşıyor.)

Toplumsal, sosyal ve psikolojik zorlukları hissetmedikleri için  bilhassa bu hakların aranması, helal edilmesi mevzuunda rahatlıkla konuşuyor, kendi arkadaşlarını, bazen başkalarından daha fazla eleştiriyorlar. Hor görülmeyi, aşağılanmayı, sosyal izolasyonu Türkiye’de kalanlar yaşadı ve hâlâ yaşıyor maalesef.

Bir şekilde yurtdışına gidebilenler kamp vb yerlerde zorluk çekseler bile kimliklerinden dolayı hakarete uğramadılar, insana yakışır saygıyla muamele edildiler. Bizler çocuklarımıza daha önce hangi okulda okuduğu, babasının ne iş yaptığı, annesinin nerede olduğu sorulmasın diye dua ederken, Türkiye’den gidebilenler o ülkelerde kabul alabilmek için önce hizmetten olduğunu ispat etmeye çalışıyordu.

Ben, bir aciz kul olarak, eşinden yıllardır ayrı bir kadın, tutuklanıp çocuklarından koparılma korkusuyla geceleri kabuslarla geçen bir anne, “Babam ne zaman gelecek?” sorusuna cevap verememenin ağırlığında ezilen bir anne olarak ve daha saymayacağım yoksunlukları, mağduriyetleri düşündüğümde, bütün bunlara sebep olanlara hesap sorma hakkımı kullanmak istiyorum. Hakkımı helal etmeme hakkımı kullanmak istiyorum. Bu dünyada olmazsa ahirette “Bize bunu neden yaptınız?” diye sormak istiyorum.

Elbette kadere inanıyorum. Olanda hayır vardır, onu da biliyorum. Elbette “insanlar zulmeder, kader adalet eder” hakikatinin farkındayım. Fakat bu sözün sahibi olan Hz. Üstadımın mahkemelerde kendini, hizmetini, eserlerini, talebelerini savunmaktan vazgeçmediğini de biliyorum. Hakkını sonuna kadar aradığını da biliyorum.

Bu zaman içinde zalime tarafgirliğinden vazgeçmemiş, bilakis gün be gün zulümleri alkışlamış, desteklemiş bir takım önde gelen, o güruhtan seveni, takip edeni hayli fazla olan, tesir gücü yüksek bazı kişilerin ölüm haberlerini duyuyorum. ‘Oh olsun’ demiyorum, ‘gebersin’ demiyorum. Ölenin arkasından kötü konuşmama gibi Nebevi bir ahlak ve uyarı olduğu için nefsimi ikna ediyorum. Fakat bana göre iyi olmayan biri öldüğünde, hatta bana zulmetmiş, zarar vermiş birinin ardından ne diyebilirim ki!

Allah’ım sana havale ettik bunları zaten. Varsa hakkımı da helal etmiyorum.

Vesselam…

[Şemsinur Özdemir] 5.5.2020 [TR724]

Kendini Brezilya’da bulan İspanyol! [Hasan Cücük]

Pablo Mari adı bir çok isim fazla bir anlam ifade etmeyecektir. İspanyol futbolcu, 7 yılda 8 değişik kulübün formasını giydi. Dahası 2 kıtada 4 farklı ülkede top koşturdu. Pablo Mari’yi farklı kılan özelliği ise, Brezilya Ligi’nde kendini bulup göze girmesi oldu.

2019 verilerine göre, 184 ülkenin liginde bin 600 Brezilyalı oyuncu ter döküyor. Samba ülkesi, adeta tüm dünyanın futbolcu tedarikçiliğini yapıyor. Brezilya Ligi’nde ‘yabancı oyuncu’ denince akılllara Latin Amerika ülkelerinden gelenler gelir. Arjantin, Uruguay ve Kolombiya’dan gelen oyuncular Brezilya Ligi’nin yabancılar listesinde ilk sıraları paylaşıyor. Avrupa’dan ise üç ülkeden birer oyuncu yer alıyor; İspanyol, İtalyan ve Portekizli. İspanyol oyuncu sayısı ocak sonuna kadar ikiydi. Pablo Mari’nin ayrılmasıyla geriye sadece Atletico Madrid formasından hatırladığımız Juanfran kaldı. Son olarak Brezilya Ligi’nde top koşturan oyuncuların sadece yüzde 10’unun yabancı olduğunu yazıp, Pablo Mari’nin hikayesine geçelim.

31 Ağustos 1993’de doğan Pablo Mari, mevki olarak stoperde oynuyor. Henüz 11 yaşındayken ‘futbolcu olmak rüyasıyla’ evinden ayrılan Pablo Mari’nin hayatı kulüpler arasında mekik dokumakla geçti. İspanya’nın en üst ligi La Liga’da sadece bir kez forma giydi. Tarihler ise 2012 yılıydı. Sahada ise sadece 4 dakika kaldı. Kariyerinde en uzun süreli sahada kaldığı dönem İspanya 3. Lig takımlarından Gimnastic ve 2.Lig’de Deportivo formalarını giydiği yıllar oldu. Mallarco’da başladığı futbol serüveninde durakları oldukça çeşitli oldu. 4 farklı ülkede 8 değişik takımın formasını, en üst düzey ligden 3. lige kadar giydi. Mallarco’dan sonra Gimnàstic’e satılan Pablo Mari, 16 Ağustos 2016’da 300 bin Euro bedelle Manchester City’ye transfer oldu.

İngiltere macerası sadece bir gün sürdü. Attığı imza kurumadan bir gün sonra Girona’ya kiralandı. Ertesi yıl kiralık olarak Hollanda yolunu tutup NAC Breda formasını giydi. Dönüşte yine valizini toplayıp yeniden ülkesi İsanya’nın Deportivo La Coruna takımına kiralandı. City’nin oyuncusu olarak 3 yılda 3 farklı takımda kiralık oynayan Pablo Mari, İngiliz ekibinin formasını hiç giymeden Temmuz 2019’da Brezilya Ligi’nin güçlü takımlarında Flamengo’ya 1,7 milyon Euro bedelle transfer oldu.

Avrupa defterini kapatıp, Latin Amerika yolunu tutan Mari ülkesinden binlerce km uzakta kariyerinde kırılma dönemini yaşadı. Flamengo formasını 22 lig maçında giyen Pablo Mari, takımının lig şampiyonluğunda önemli katkı yaptı. Brezilya Ligi’nde şampiyonluk gören ilk İspanyol futbolcu olarak tarihe geçen Mari, kariyerinde ikinci kupasını da yine Flamengo formasıyla yaşadı. Güney Amerika’nın Şampiyonlar Ligi olan Copa Liberatadores’i kazandı. Sadece 6 ay top koşturduğu Brezilya Ligi’nde ortaya koyduğu performansla dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Flamengo formasıyla çıktığı 30 maçta 3 gol ve bir asistlik performans gösterdi.

Pablo Mari’yi yakından izleyenlerden biri de Arsenal’i çalıştıran vatandaşı Mikel Arteta oldu. Ocak ayında kiralık olarak Arsenal yolunu tutan Pablo Mari için kulübüne 6 aylık kiralama için 5 milyon Euro ödendi. Şubat sonunda Arsenal’in Olympiakos’a yenildiği UEFA Avrupa Ligi maçında tribünde oturan Pablo Mari, Londra ekibinin formasını ilk kez 4 gün sonra FA Cup’ta Portsmouth karşısında giydi. Brezilyalı David Luiz ile stoperde rakip forvetlere dur diyen Mari, Premier Lig’de formayı ilk kez West Ham karşısında giydi. Mari’nin oynadığı her iki maçı Arsenal gol yemeden kazandı.

Pablo Mari’nin dört gözle beklediği müsabaka 11 Mart’ta oynanacak olan Manchester City maçıydı. Ancak araya koronavirüs salgını girdi. Olympiakos maçından sonra yapılan testlerde teknik patron Artata’nın sonuçlarının pozitif çıkmasıyla Arsenal kulübünün tüm oyuncuları evinde karantinaya alındı. Yeni kulübüne tam ısınmaya başlamışken gelen korona molası Pablo Mari’nin doğal olarak moralini bozdu. Şimdi futbolun ne zaman başlıyacağını bekliyor. Arsenal, 26 yaşındaki İspanyol stoperi sezon sonuna kadar satın alma opsiyonuyla kiralamıştı. İki maçta ortaya koyduğu futbolu devam ettiriyse, valizini toplayıp İngiltere’ye kalıcı olarak taşınacak.

[Hasan Cücük] 5.5.2020 [TR724]

‘Af Yasası’nı AYM iptal eder mi? [Ramazan Faruk Güzel]

Türkiye’nin önde gelen 11 hukukçusu bu hafta başı, TBMM’de kabul edilen ve kamuoyunda ‘Af yasası’ olarak bilinen İnfaz düzenlemesinin gerek şekil gerekse öz bakımından Anayasa’nın hukuk devleti ve eşitlik ilkelerine, ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu vurguladı.

Ali Güzel (AYM Emekli Üyesi), Prof. Dr. Cem Eroğul, Prof. Dr. Ergun Özbudun, Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak’ın aralarında olduğu duayen hukukçuların, infaz düzenlemesinin eşitliği gözetmediği, ‘siyasal muhalefetin kriminalize edilmesi imkânına dönüştürüldüğüne dikkat çekmeleri çok önemli bir adımdı.

Peki CHP’nin AYM’ye taşıdığı dosya hakkında Yüksek Mahkeme’den ne karar çıkar? 11 değerli hukukçunun çağrıları zaviyesinden, infaz düzenlemesinin AYM boyutunu ele almaya çalışalım.

ÖNCEKİ YILLARDAKİ “AF”

AKP iktidarından hemen önce -2001 yılında- çıkan ve “Rahşan affı” olarak bilinen 4616 sayılı Kanunla, 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenen suçlarla ilgili şu düzenlemeler gelmişti:

– İnfaza esas olarak cezaya dönüştürülenlerin hükümlülük süresinden on yıl indirim yapılması,

– Üst sınırı on yılı geçmeyen suçlardan dolayı kamu davasının açılmasının ve açılmış davaların kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi.

Bu yasa itiraz ile AYM’ye gitmiş ve de (17.4.2002 tarihli ve E.2002/61, K.2002/43 sayılı kararla) iptal edilmişti. Gerekçe olarak da “Anayasa’nın hukuk devleti ve eşitlik ilkelerine aykırılık” ifade edilmişti. (Detaylar için eski AYM Raportörü Dr. Selami Er’in makalesine göz atılabilir.)

Mahkeme ayrıca mahiyet olarak bu yasanın “toplu özel toplu af” niteliğinde olduğu sonucuna da varmıştı… Binaenaleyh Mahkeme, yasa koyucuya iptal edilen hükümlerin tekrar düzenlenmesi için altı aylık süre tanımış ve bu amaçla 21.05.2002 günlü, 4758 sayılı kanunla hükümlülerin cezalarından 10 yıl indirilmesi yönünde yeni bir düzenleme yapılmıştı. Bu kanunun da Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla Cumhurbaşkanınca iptal başvurusu yapılmıştı.  Ve (28.5.2002 tarihli ve E.2002/99, K.2002/51 sayılı karar ile de) bu düzenleme iptal edilmişti…

Nitekim hükümlülerin iyi halli olup olmadıklarına bakılmaksızın salıverilmeleri, getirilen düzenlemenin toplu ve şartlı özel af niteliğinde olması ve de “af” niteliğindeki yasama işlemlerinin TBMM üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile yasalaşması gerekirken buna uyulmaması, Anayasa’nın 87. maddesine aykırıdır.

BU SON YASAYA GELİNDİĞİNDE…

Yasa teklifinin 36 maddesi ile 5275 sayılı infaz yasasının 89 maddesi başlığı ile birlikte değiştirilmesi önerilmiştir, mevcut yasada; Koşullu salıverilmede iyi hâlin saptanması başlıklı 89 maddesi; (1) Hükümlünün, Kanunun 107 nci maddesinde öngörülen süreleri, ceza infaz kurumlarının düzen ve güvenliği amacıyla konulmuş kurallara içtenlikle uyarak, haklarını iyi niyetle kullanarak, yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirerek geçirmiş ve uygulanan iyileştirme programlarına göre de toplumla bütünleşmeye hazır olduğunun disiplin kurulunun görüşü alınarak idare kurulunca saptanmış bulunması gerekir. Bu madde 1 fıkradan oluşmakta iken teklif ile ‘Hükümlülerin değerlendirilmesi ve iyi hâlin belirlenmesi’ başlıklı bu madde hükmü ile; bu maddeye 6 fıkra hükmü daha eklenmiş bulunmaktadır.

Mevcut yasada, koşullu salıvermeye esas olan en temel kriter olarak kabul edebileceğimiz ‘iyi hal kararı’ idare ve gözlem kurulları tarafından verilmektedir. Bu kurulların görev ve oluşturulma şekillerine dair Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri Yönetmeliği 5275 SK 13 ve 23 maddeleri uyarınca çıkartılmıştır. İlgili yönetmeliğin 7. Maddesi uyarınca; İdare ve gözlem kurulu detaylı düzenlenmişti…

Yeni yürürlüğe giren infaz yönetmeliğinin; İdare ve gözlem kurulunun nasıl oluşturulacağına dair 22. maddesi hükmü Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri Yönetmeliğinin 7. maddesi ile genel itibariyle benzer hükümler içermekle birlikte yeni getirilen yasa düzenlemesi ile İdare ve gözlem kurulu üye yapısı bazı suçlardan hükümlü kişiler yönünden değiştirilmiştir.

Buna göre, toplam 10 yıl ve daha fazla hapis cezasına mahkum olanlar ile terör suçları, örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçları, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar, kasten öldürme suçları, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar ve uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarından mahkum olanlar hakkında yapılacak açık ceza infaz kurumuna ayırmaya, denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazına ve koşullu salıverilmeye ilişkin değerlendirmelerde idare ve gözlem kuruluna C. başsavcısı veya belirleyeceği bir C. savcısı başkanlık edecektir.

Kanunlarda iyi halliliğin arandığı durumlarda, hükümlülerin tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi bakımından bu madde hükümleri uygulanır. Ayrıca, idare ve gözlem kuruluna C. başsavcısı tarafından belirlenen bir izleme kururlu üyesi ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı il veya ilçe müdürlükleri tarafından belirlenen birer uzman kişi katılacaktır.’ gibi yeni hükümler içermektedir. Bu değişiklik metni ile sayılan bazı suçlar bakımından idare ve gözlem kurulunun başkanı değiştirilmekte ve 3 ayrı üye daha ilave olarak getirilmektedir…

Sayılı suçlar bakımından, bu kurula Cumhuriyet savcısının başkanlık etmesinin istenmesi, bir izleme kurulu üyesi ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı il veya ilçe müdürlükleri tarafından belirlenen birer uzman kişiden oluşan üç ayrı üyenin kurula eklenmiş olmasından beklenen fayda ne olmaktadır ki?

Bu ilave üyeler, cezaevi daimi personelinden oluşan ve sayılı suçlar dışında kalan suçlar bakımından iyi hal kararı vermelerinde bir sakınca görülmeyen idare ve gözlem kurulu üyelerine nazaran hükümlüleri daha mı iyi tanıma imkanı bulacaklardır ya da bu ilave üyelerin bu kurul ve kararlarına bir katkısı olacaksa sayılan suçlar dışındaki hükümlüler için verilecek iyi hal kararlarının bunların yokluğunda alınıyor olması ayrı bir çelişki ve infaz temel ilkeleri ve amacına özellikle eşitlik ilkelerine aykırı değil midir?

Yoksa bu düzenleme ile asıl getirilmek istenen siyasi iradenin ‘iyi hal kararı’ vermek istemediği hükümlülerin bu ‘iyi hal’ kararından faydalanmasının daha baştan önüne mi geçilmek istenmektedir?

Yasa değişikliğinin teklifi aşamasında genel gerekçesinde; yetkinlik ve uzmanlaşmanın gerekli oluşundan, infaz hukuku ile ilgili olarak “Peneloji ilmi”nin lüzum ve öneminden den bahsederek İnfaz Hakimliği kurumunu güçlendiren, bu görev ve yetkilerini artırma yoluna giden anlayışın yasa teklifinde kullandığı dil ve argümanlar ile getirilmek istenen kurumlar/düzenlemeler arasındaki mantıki ve yapısal tutarsızlıklar daha ilk bakışta göze çarpmaktadır.

BUNDAN SONRASI İÇİN AYM…

Kamuoyuna açıkmada bulunan duayen hukukçuların açıklamalarında ve eski AYM kararlarında da işaret edildiği gibi;

Eğer ortada bir eşitsizlik varsa, ceza infaz hukukunun temel ilkelerine ve Anayasa’nın “hukuk devleti” ilkesine aykırılıklar doğmaktadır.

Düzenlemede belli suçların ve de suçluların avantajlı tutulması ve bazılarının da infaz uygulamalarının kapsamı dışında bırakılması, Çağdaş infaz sistemlerinin esas aldığı;

– Suçluyu topluma kazandırma,

– Salgın hastalıklara karşı riski azaltma,

– Ve hasta, yaşlı ve çocuklar yönünden avantaj oluşturma yaklaşımlarına aykırıdır.

Aksine, yeni düzenleme ile içeriği itibariyle daha ağır olan suçların failleri, haksızlık içeriği daha az olan suçların faillerinden infaz sürecinde daha avantajlı duruma getirilmişlerdir… Nitekim yağma (gasp), hırsızlık, rüşvet, zimmet, irtikap vb. gibi oldukça ağır cezaları gerektiren suçlardan mahkûm olanlar, mahkûm oldukları cezanın yarısını infaz kurumunda çekecek iken;

Bir kimsenin kişisel verilerini kaydeden, başkasıyla yaptığı telefon konuşmasının içeriğini diğerinin rızası olmaksızın ifşa eden kişiler mahkûm oldukları cezanın üçte ikisini infaz kurumunda çekecekler…

En hassas nokta ise “terör suçları”nda!.. “Terör” diyoruz da;

– Muhalif görüşlerini sosyal medyada paylaşan;

– Muhalif bir partide siyaset yaparken iktidarın aleyhine laf eden;

– Devlet izniyle kurulmuş bir sendikaya üye olan, bir bankaya para yatıran vs…

 İşte bunlar hakkında “terör örgütü üyesi olmaktan” en alt sınır olan 6 yıl 3 ay ceza verilmekte!

Yeni düzenlemenin hiçbir avantajından yararlanamayıp -eskiden olduğu gibi- bu sürenin ¾ ünü (4 yıl 8 ay 10 gün) cezaevinde geçirdiği takdirede şartlı salıverilecek… Yani en erken bundan bir yıl önce, yani 3 yıl 8 ay 10 gün sonra denetimli serbestlikle cezaevinden tahliye edilebilirken, adi bir suçtan 6 yıl hüküm alan bir hükümlü yeni düzenleme ile bunun yarısı olan üç yıllık infaz süresinin tamamı için denetimli serbestlik imkanından yararlanacak.

AYM NE YAPAR?

Beklenti, dünyayı kasıp kavuran Korona (Kovid-19) salgının ülkeyi de vurduğu noktada -soykırıma varan- toplu ölümlerin yaşanmaması için infaz düzenlemesinin herkesi kapsaması yönünde idi… Böylelikle siyasi hırslarla içeride tutulmakta olan insanların mağduriyeti geç de olsa nispeten de olsa telafi edilebilecekti.

Ama öyle olmadı! Yeni yasa bazı ağır suçlulara avantaj sağlayıp onları dışarıya salarken, bazılarını ısrarla içeride tuttu. Ve dolaysıyla mesele AYM’ye taşınmış oldu. AYM de hala kendi varlığını inkâr etmiyorsa iptali yönünde karar verecektir. Nitekim AYM de uluslararası hukuk nezdinde halen bir “iç hukuk yolu” olduğu izlenimi vermek için arayışlar içerisinde…

Fakat şunu da biliyoruz ki bu yasa tamamen Saray’dan hazırlandı. Şekillenmesi noktasında Adalet Bakanlığı’nın bile son ana kadar pek bir haberi olmadıydı. 15 Temmuz’dan sonra 2 üyesini hapse kaptırmış olan AYM 2001’li yıllardaki gibi özgür değil artık! İktidarın ve Erdoğan’ın siyasi muhaliflerine karşı “terör” silahını kullandığı yerde AYM’nin buna aykırı bir girişimde bulunması zor gözüküyor bir yandan da…

Ama AYM iptal ederse, farklı sonuçlar doğabilir. Mahkeme, belli suçları avantajlı infaz düzenlemelerinin kapsamı dışında tutan cümle ve hükümleri iptal ederse, birkaç farklı yöntem seçebilir:

A- Tüm istisnaları iptal: Anayasaya aykırı görerek AYM, istisnai bütün hükümleri iptal edebilir. Bu durumda iptal kararı hemen yürürlüğe gireceğinden, kanunun kapsamı dışında bırakılan mahpuslar da infaz indiriminden yararlanır ve salıverilir. (Umulan bu yönde…)

B- Belli istisnaları iptal: Ya da Mahkeme, belli maddelerini bazı cezalar yönünden Anayasa karşısında sorunlu bulup iptal edebilir. Bu durumda ise 2 alternatif durum var:

1- belli cezalar yönünde iptal hükümleri hemen yürürlüğe girmesi,

2- Sorunlu kısımlarının tekrar yasalaşması için meclise süre verilmesi. (Bu durumda da kapsam dışında tutulanların akibeti için yeni düzenlemeyi beklemek gerekecektir. Ki mevcut konjonktürde en olası alternatif bu gözüküyor maalesef.)

“AKP-MHP-Çakıcı Affı-CHP-AYM; Neler oluyor?” başlıklı yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, bu yasa ile iktidar asıl maksadına ulaşmış ve çıkarmak istediklerini dışarıya salmıştır…

Çıkan çıktı, atı alanlar Üsküdar’ı çoktan geçti gitti bile… Kronik bazı suçlular da kaldıkları yerden suçlarına devam ediyor. Yasanın iptali gibi alternatif durumlar oluşsa bile kazanılmış haklarını koruyacaklar.

“Terör” bahanesiyle istisnai tutulup içeride esir alınan siyasi mahpusların hayatını kurtarma noktasında AYM’nin atacağı adım hukuksuzluğu bitirebilir. Eğer hala bir Yüksek Mahkeme varsa ve hala -iddia ettiği gibi- bir iç hukuk yolu ise…

[Ramazan Faruk Güzel] 5.5.2020 [TR724]

Dindar Yeşilçam [M.Nedim Hazar]

Bir önceki yazımızda rahmetli Yücel Çakmaklı’dan yola çıkarak bir tür Yeşilçam’ın inanç tarihini ele almıştık.

Şimdi meseleyi biraz daha ayrıntılı irdeleyebilmek için tarihi biraz daha geri sarıyor ve Türk sinemasının henüz bir endüstriye dönüşmediği, sektörde hasbelkader var olanların üretim yaptığı döneme gidelim.

Faruk Kenç, Türk sinema tarihi için önemli bir isim. İsmin önemli olması yaptığı filmleri önemli kılmıyor.

Meşhur Enver Paşa’nın yeğeni olması hasebiyle hayatı ayrıcalıklı yaşayan Kenç, liseden hemen sonra üvey eniştesi Halil Kamil Bey’in sahibi olduğu Haka Film’de çalışmaya başladı. 1934’te, Türk İnkılâbında Terakki Hamleleri adındaki filmin çekimlerinde rejisör Esfir Şup ile kameraman Martof’un yanında asistanlık yaparak film işine girdi.

Ailesi genç Faruk’un bu şekilde bir yere varamayacağını anlayınca onu sinema eğitimi alması için Almanya’ya gönderdi. Münih’teki Bavyera Devlet Fotoğrafçılık Okulu’nu bitirdikten sonra ülkesine dönen Kenç, müthiş bir imkan ile karşılaştı. Atatürk vefat etmişti ve cenazesini çekebilecek rejisör aranıyordu. Ailesinin nüfuzuyla her anma gününde izlediğimiz o meşhur görüntüleri Faruk Kenç çekmiştir.

Seslendirme, çekim deküpajı gibi konularda Türk sineması için yenilikler getiren Kenç, Tiyatrocular Çağı ile Yönetmenler Çağı arasında bir Geçiş Çağı dönemi yönetmeni olmuştu.

Pek çok köy filmine imza attı ama saray kökenli bir şehirli olan Kenç’in köy filmleri gerçeklikten çok uzak olduğu için seyirciden karşılık bulamıyordu. Filmlerinde rujlu köylü kadınlar, topuklu ayakkabılarıyla çeşme başında su dolduran genç kızlar, kolalı gömlekli köy erkekleri filan gezinip duruyordu.

Dolayısıyla Kenç filmlerindeki din adamları da son derece kartondu veya hiç yoktu. Hiçbir Kenç filminde fondan ezan sesi duyulmuyordu. Oysa bu milletin İstiklal Marşı’nda bile “bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli” diyordu.

Kenç’den sonra gelen yönetmenler kuşağı ve hemen akabininde Devrimci/Ulusalcı sinema akımlarında da din ve inanç olgusu ya yanlış ele alınıyor ya da görülmezden geliniyordu.

Aydın Arakon’un 1951 yılında yazıp yönettiği İstanbul’un Fethi bile Fetih Ruhu’ndan çok uzakta, savaş öncesi meyhanede iki tek atan yeniçerileri filan gösteren film olarak izleyicinin gönlünde makes bulamamıştı.

Önceki yazıda belirttiğimiz gibi Yücel Çakmaklı isimli gencin Yeşilçam film sektörüne girmesiyle Türkk film sektörünün inanç meselesine bakışında değişimler başlamıştı. Öte yandan Malkoçoğlu, Karaoğlan, Battalgazi gibi tarihi fantastik filmlerin seyircide olağanüstü ilgi görmesi Yeşilçam’ın ilgisini bir anda inanca çevirmeye yetmişti.

1956 yılında çekilenilk dini film sayılabilecek eser Aşıklar Kabesi Mevlana’nın Hayatı adlı filmdi ve Yeşilçam’ın gedikli bir ismi Hicri Akbaşlı tarafından yönetilmişti. Bu film ondan sonrakiler için de adeta bir patika oluşturur. Tüm eksik ve gediklerine rağmen seyircinin ilgi göstermesi Yeşilçam’ı bu yöne doğru çevirmiştir.

Formül basittir kahramanı din kaynaklı olsa da film kahramanlık ve karakter odaklıdır.

Bu tür filmler kısa sürede bir furyaya dönüşmeye başlar.

Sinema yazarları tarafından küçümsenerek “Hazretli filmler” denilen bu filmler başlarda halktan arzu edilen ilgiyi doğal olarak görmezler. Zira perdedeki din ile halkın yaşadığı din arasında büyük farklar vardır. Pek çok Yeşilçam senaristi ve yönetmeni kendilerindeki din ve din adamı algısını perdeye aksettirirken bunu batılı formda sunmaları Türk izleyicisinin doku tipine uymamıştır.

1961 yılında Nejat Saydam tarafından çekilen Hz. Ömer’in Adaleti’ni  1964 yılında çekilen Hz. İbrahim filmi takip eder.

1964 ve 1972 yıllarında iki kez çekilen Hz. İbrahim filminin birbirine benzeyen iki afişinde ise kurbanlık koçu getiren melek; başı açık, sarı saçlı ve oldukça cazibeli bir kadın olarak tasvir edildiğinden dolayı prodüktörler beklediklerinin tam tersi bir tepkiyle karşılaşırlar. Seyirciyi çekmek için yapılan bu oyun, ters tepmiştir.

Tam bu esnada çok enteresan bir gelişme olur. Niyazi Mustafa’nın çektiği Rabia’tül Adeviye adlı Mısır filminin yerli versiyonuna iki yerli yapımcı; Memduh Ün ve Süreyya Duru aynı anda sahip çıkar. Basında uzun süre devam eden “önce ben başladım, sen başladın” tartışmalarından sonra iki kesim de inadından vazgeçmez ve piyasaya hem Osman Seden’in yönetip Fatma Girik’in oynadığı, hem de Süreyya Duru’nun yönetip Hülya Koçyiğit’in oynadığı iki adet “Rabia” filmi çıkar. Bu arada, Akün Film sahibi İrfan Ünal, Rabia filminin orijinalini getirip piyasaya sürünce, aynı konuyu işleyen film sayısı üçe çıkmış oldu. Asaf Tengiz’in çektiği “Hz. Ömer’in Adaleti”, Nuri Akıncı’nın çektiği “Hz. Yusuf’un Hayatı” ve “Kız Evliya” ile Çetin İnanç’ın çektiği “Hz. Bilal-i Habeşi” de yine aynı dönem piyasaya sürülen dini filmlerden birkaçıdır.

1971 yapımı ‘Hz. Ömer’in Adaleti’ filminde ‘Hz. Ömer’ karakterini namaz kılarken öldüren kişiyi oynar. Filmin gösterimi sırasında Düzce’de bulunan Eğriboz’un önünü kesen dört kişi, “Ulan Hazreti Ömer’i öldürürsün haaa” diyerek odun parçalarıyla sanatçının üzerine çullanır. Hastanede gözünü açan Eğriboz’un kafasına 18 dikiş atılmıştır.

1960’Iı yılların sonlarına doğru Türk Sineması yıllık 300 film barajını aşar. Bir yönüyle tam bir altın çağ yaşamaya başlamıştır. Temellerini Necip Fazıl’ın attığı milliyetçi ve mukaddesatçı sanat önce gazete köşe yazılarında kuramsal olarak tartışılır ve Çakmaklı ile ilk pratiğini vermeye başlar.

Kabe Yollarında isimli belgeselin gördüğü ilgiden cesaret alan Çakmaklı ve Elif film, büyük bir Yeşilçam projesiyle sektöre giriş yapmak ister. O dönem gazetede tefrika olarak yayınlanan Huzur Sokağı isimli roman Şule Yüksel Şenler tarafından kaleme alınmaktadır ve henüz bitmemiştir.

Çakmaklı Şenler’e bir teklif götürür ve film olarak tefrikadan önce çekilmesini teklif eder. Star sisteminden iki güçlü isim ile anlaşılır: Türkan Şoray ve İzzet Günay. Birleşen yollar ismiyle çekilen filmde oyuncular dahil, tüm çekim ekibi farklı bir film setinde bulunmanın verdiği ruh halini her fırsatta dile getirirler. Gerek eserin hassasiyeti, gerekse yönetmenin sair Yeşilçam rejisörlerinden farkı Türkan Şoray başta olmak üzere tüm ekibi etkilemiştir.

Bununla beraber filmin galası da çok görkemli olur ve halk tarafından büyük bir kabul görür Birleşen Yollar.

Bazı eleştirmenler “Birleşen Yollar”ı ölçülü ve cesaretli bir adım olarak nitelendirip, Türk Sineması’na yeni bir anlayış getirdiğinden söz ederken, Mesut Tümay (Uçakan) bunun yanlış olduğu, filmin yeni bir boyut getirmediği üzerinde durmaktadır. Ona göre film yalnızca manevi değerlerimizi, toplumsal değerlerimizi gittikçe büyüyen makineleşmeye karşı korumayı amaçlıyordur o kadar. Bütün cesareti ve başarısı da dejenere olmuş bir zümrenin kendi benliğine dönmesi için var gücüyle haykırmasıdır.

Daha sonra kendisi de yönetmenliğe geçecek olan Uçakan bu görüşlerinde samimidir ve Yeşilçam’ın inanç filmleri örneklerindeki ilk yarılma gerçekleşmiştir.

Pek çok yönüyle övülebilecek ve aynı zamanda eleştirilebilecek olan Birleşen yollar tam anlamıyla bir Milli Sinema ve Yücel çakmaklı filmidir aslında. Bu arada ilginç bir değerlendirme de Bugün gazetesinden Abdulkadir Sezgin’den gelir: “Bugüne kadar birçok gayri milli film çevirmiş olan meşhur artistlerin milli senaryoları oynarken, ister istemez rolü hissetmelerini görüp, bu konuda düşünmek lazımdır. Türk Film yapımcılarının Birleşen Yollar’dan ibret alarak milli sinemamızın kurulmasına yardımcı olmaları en içten arzumuzdur.”

Tahmin edeceğiniz üzere konuya devam edeceğiz…

[M.Nedim Hazar] 5.5.2020 [TR724]

Erdoğan’ın yerine kim geçer? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Herkes bunu merak ediyor. Sanki Erdoğan her şeyin başlangıcı ve sonuymuş gibi! Oysa bu sistemin içinde en önemli parçalardan biri de olsa, Erdoğan sistemin kendisi değil. Birçok şeyi o kontrol ediyor da olsa, henüz kişisel bir diktatörlük inşa edemedi.

Ben de bundan birkaç yıl önce Erdoğan’ın kişisel diktatörlüğünü inşa ettiğini zannediyordum. Fakat yanıldım. Türkiye çok bilinmeyenli bir denklem! Ve şurası kesin ki birden çok vektörle karşı karşıyayız. Bir denge oluşmuş durumda ve şu an kimse bu dengeyi bozacak bir hamle yapmıyor. Ama bazen dengeyi bozacak hamle kendiliğinden oluşur. Ya da dış nedenlerden dolayı ortaya çıkıverir. Bir hastalık ya da doğal ölüm gibi kendiliğinden oluşan nedenlerin dışında, ekonomik kriz ya da resesyon gibi iç ve dış faktörlerin beraber rol oynadığı nedenler de ortaya çıkabilir. Bunların tümü dengeleri bozabilir ve lider değişimi ve bununla bağlantılı güç mücadelelerine kapıyı aralayabilir. Tüm bunlar, bir önceki yazımda ele aldığım “öngörülemez olmak” ile alakalı meseleler.

Nasıl ki bu sistem ayan beyan herkesin göz önünde, kanuni ve meşru yollarla oluşmadıysa, sonu da öyle oluşmayacak. Ama sonunu konuşmadan önce şunu hemen tespit etmekte yarar var ki Erdoğan’ın kalışı ve gidişi arasındaki fark, çok hissedeceğiniz bir fark olmayacak. Bazıları bir mucize bekliyor. Erdoğan giderse sanki Türkiye hemen normale geri dönecekmiş sanıyorlar. Anayasal rejimin ortadan kalkışı hızlı olduğu için, “ne olacak canım, nasıl hızla değiştiyse, bir günde yine aynı hızla öyle normale döner işte” türü bir iyimserlik gözlemliyorum. Bu psikolojiyi çok iyi anlıyorum; insanların tutunacak bir dala ihtiyacı var. Ama benim görevim, iyimserlikten önce gerçekçi olmak. Bence Erdoğan gitse dahi sistemin normale dönmesi on yılın üzerinde bir süre alır.

Erdoğan her şeyin başlangıcı ve sonu değil. Erdoğan sonrasında bir başka lider gelir, bazı kozmetik değişiklikler de yapar. Burası tamam! Ancak içeriksel değişim, yani transformasyon olması için, öncelikle buna karar verecek bir siyasal irade ve bu iradenin halk bazında ciddi oranda desteklenmesi gerekir. Bu olsa bile, düğmeye basıldıktan sonra normalleşmek için uzun süreye ihtiyaç duyulur. Türkiye’nin 1960 ve 1980 sonrası kırılmalarında hep aşağı yukarı bir on yıl gerekti normalleşmek için. Bu kez de aynısı olacak.

Erdoğan’ın yerine kimin geçeceği konusu gördüğünüz üzere en kilit soru değil. Rejimi Erdoğan sananların rejimi anlamadıklarını düşünüyorum. Erdoğan tek başına anayasayı ihlal etmedi. Tek başına işleyen bir hukuki sürece müdahale etmedi. 15 Temmuz sonrasındaki yaşananlar, tek başına Erdoğan’a başlı, onun kontrolünde gerçekleşen bir süreç değildi. Muhalefet olduğu zannedilen CHP ve İYİP, hatta HDP gibi partiler de oluşan rejimin parçası olmayı kabul ettiler. Evet HDP karşısında gibi görünüyor, ama kendisine biçilen rolü oynuyor. Hatta Demirtaş ve onlarca Kürt vekil hapishanede unutuldu, ya da daha hafif ifadeyle durumları kanıksandı bile! CHP sadece yüzeysel ve tipik CHP duyarlılıklarına göre bir muhalefetimsi tutum içinde. Her an görev gelir de bayrak yarışında bayrağı teslim alırım türü bir beklentisi var. Avrasyacılar ve ulusalcıların aralarındaki ideolojik yakınlığa güveniyor. Partinin sola doğru hareket edememesinin de nedeni bu. İYİP ise MHP’nin mirasına konmak için bekliyor. Akşener de tıpkı CHP’deki lider adayları gibi hazır bekliyor. Ne Akşener, ne İmamoğlu veya Yavaş, Erdoğan sonrasında çok büyük değişiklikler peşinde koşmaz.

Davutoğlu ve Babacan gibi figürlerin zaten AKP bağrından çıkmış olmaları ve bu işin başlangıç noktasında tam bir görev adamı gibi tüm hukuksuzlukları, anayasaya aykırı faaliyetleri, katakulli ve abrakadabraları kabullenmiş olmaları, onlara hiç mi hiç güvenmemek için önemli bir gerekçe. Davutoğlu veya Babacan’ın muhafazakar mahallede kabul görecek tipte siyasetçiler olması bazılarının pragmatik nedenlerle onlardan medet ummalarına neden olsa da, herkes durumun farkında. Her ikisi de AKP’deki değişimi kabullendi, Erdoğan’ın partiyi şahsi arka bahçesine çevirmesine uyum sağladı. Davutoğlu gücünün zirvesinde olduğu anda Erdoğan’ın uzaktan kumandasıyla alaşağı olmayı sindirmiş şahsiyette biri! Gerisini siz düşünün! Dahası, kendi döneminde yapılan haksızlıkların da siyasi sorumlusu! Bir kişi nasıl olur da hem bugünkü rejimi inşa eden aktörlerden biri olur ve aynı zamanda bu rejime alternatif bir umut olur? Bunu anlamak olanak dışı! Bazıları buradaki bariz mantık hatasını görmüyor. Ve bu kişiler eminim hayatlarında hiç satranç oynamamıştır!

Oysa sistemde borusunu öttüren güçlerin en önemli ortak noktası satrancı gayet iyi oynamaları! Kim gelecekse gelsin, Erdoğan sonrasında değişmiş sistemin (rejimin) etinden ve sütünden yararlanmak istemeyeceğini düşünmek inanılmaz büyük bir naiflik. Bakın bu konuda Türk siyasi tarihinde inanılmaz iyi örnekler var. Herkesin reformculuğunu yere göre sığdıramadığı Özal bile, 12 Eylül rejiminden yararlanmak istemedi mi? Hatırlasanıza! Siyasi yasaklar konusunda meydanlarda Demirel, Ecevit, Türkeş ve Erbakan ile partileri siyaset dışı kalsın diye nasıl 12 Eylül rejimine sahip çıktı? Ortadoğu’da siyaset böyle bir şey! Machiavelli gerçi Ortadoğu’lu değil, ama nedense ona (haksızca) atfedilen politikada fırsatçılık ve ilkesizlik, en çok Ortadoğu’da, özellikle de Türkiye siyasetinde geçerli.

Erdoğan veya başka biri, bu sistemin avantajlarını gücünü berkitmek, konsolide etmek, siyasi alternatifleri elimine etmek, devleti kendi tekeline almak, kendi borusunu öttürmek ve ideolojik istikametinde ilerlemek isteyecektir.

Bakın size enteresan bir gerçeği örnek olarak vereyim mi? Dış politikada büyük bir dönüşüm yaşandı. Buna kırılma diyelim bence. NATO-AB ekseninden Rusya-Çin-İran eksenine kaydı ülke. Ve enteresandır, bu konuda mesela CHP de İYİP’de “yahu ne oluyoruz!” demedi! Bu örnek bize şunu gösteriyor. Batı istikameti, Batı’nın normatif değerleri nedeniyle siyaseti daha öngörülebilir kılar. Şeffaflık ve demokratikleşme, hukuk normları ve hukuk devleti gibi değerlerin yanında, ilkesel olarak özgürlükler ve insan hakları hep normatif bir çerçeve dayatır. Bu koşullar varken kalkıp da mesela güçler ayrılığını sıfırlayamazsınız. Ya da muhalifleri içeri tıkamazsınız. Nereye varmak istediğimi görebiliyor musunuz? Demek istediğim, CHP ve İYİP de Batı normlarının bağlayıcılığından uzaklaşmayı sorun addetmiyor, çünkü sıra kendilerine gelince aynı AKP ve Erdoğan gibi kendi ajandalarını kıyasıya uygulamak istiyor. Batının değerlerinin kendilerine ayak bağı olmasını istemiyorlar. Rusya-Çin-İran ligine itiraz etmemelerinin nedeni bu! Yoksa akıl var, mantık var: neden NATO ve AB’den uzaklaşmaya itiraz etmesinler? Çünkü AB ölçütleri demokrasi ve insan hakları, daha da kritiği azınlık hakları talep ediyor! Oysa mesela CHP bunların tümünden, özellikle de sonuncusundan sarımsaktan korkan vampir gibi korkuyor! Yeni rejim, CHP ve İYİP gibi partilere daha “özgür ve kurallandırılmamış” bir siyaset vaat ediyor!

Ya bendensin, ya bendensin türü bir siyasi kültür var. Ölçülü bir yarışma ortamı yok Türkiye siyasetinde. Karşısındakini düşman olarak görme, onu bertaraf etme tutumu genel olarak tüm ideoloji, parti ve siyasal hareketlerin nüvesinde mevcut. Hepsi de İttihat’çı gelenekten geliyor, tümü de CHP’nin içinden çıktı çünkü! Biraz sıkıştırsanız masanın üzerine silahı ve Kur’an’ı koyup, tüm iç düşmanları (kendilerine muhalif olanları!) öldürmek üzere ant içecekler! Evet abarttığımın farkındayım, ama sadece abartarak bir gerçeği görmenizi istiyorum. O da, Erdoğan gidince yerine kanatsız melek bir siyasetçi gelip de yaşasın demokrasi, yaşasın insan ve azınlık hakları demeyecek. İktidara geldiğinin sabahında bir KHK ile geçmişteki tüm hukuksuz KHK’ları iptal etmeyecek. Haydi bağımsız bir anayasa mahkememiz ve yargımız olsun deyip de yeniden güçler ayrılığını tesis etmeyecek. Tüm bunlar olmayacak. En azından bunların olması doğrultusunda bir gidişat olursa, bu son derece yavaş olacak. Ve hepimiz çok ama çok yaşlanacağız. Yaşlanırken “güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler!” masalları anlatmaya devam mı edeceğiz, yoksa daha konsolide ve bilinçli bir muhalif demokratik cephe doğsun diye mi mücadele edeceğiz?

Ben şahsen en önemli hedefin, mağdurlardan oluşan birleşik bir muhalefet cephesi olması gerektiğini düşünenlerdenim. Özellikle Kürtler, Cemaat ve diğer mağdur muhafazakârlar, liberaller, azınlıklar, alternatif marjinal gruplar vs. bir araya gelmeden Türkiye’de demokratikleşme süreci başlamayacak. Bunu ne kadar erken anlarsanız, Türkiye’ye o kadar genç yaşta dönebilirsiniz.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 5.5.2020 [TR724]