Hasan Naci'nin Vedası-2 [Ebu Abdurrahman]

Bir önceki yazımızda Pakistan’dan gelen bir mektubun bir bölümünü aktarmıştık. Bugün de devamını sizlere takdim edeceğim: 

Almanya konsolosluğuna giden arkadaşlardan serinletici bir haber gelmişti. Konsolosluk Türk öğretmenlerinin yaşadıklarını medyadan öğrenmişti. Televizyonlarda Pakistanlıların arkasından ağladıkları bu mefkure muhacirlerine vize verebileceklerini ve ülkelerinde misafir edebileceklerini söylemişlerdi. Bu civanmertlik karşısında bir nebze de olsa yüreklere su serpilmişti. 

Hey gidi günler diyeceksiniz demişti bu yolun kutlu rehberleri ama nerde ne zaman ve nasıl olacağını hiç düşünememiştik yıllar öncesi. Meğer Yaşanacak Günler O günlermiş… Ülke ülke gezip o şehir senin, bu okul benim, bu hizmet hepimizin deyip koşturulan hicranlı Pakistan Günleri. Ayrılırken ağlayan Pakistanlı öğrenci ve velileri görünce “iyi ki yaşadık” dediğimiz günler. 

Hey gidi günler o konsolosluk senin, bu elçilik benim, benim deyip bu vefalı “Anadolu Sevdalıları”na gidebilecekleri bir ülke aradıkları günler. Meğer ne tatlı günlermiş deyip hayırla yad edecekleri çileli Pakistan günleri… Hasan Naci henüz yedi yaşındaydı. Şu kısacık yedi yaşına yaşanmış nice hikayeler sığdırmayı babası sayesinde başarmıştı. Onun babası ömrünü eğitime adamış kutlu bir yolun yolcusuydu. “Bu adam Benim Babam” derdi dağlardan büyük deyip bu günleri hey gidi günler deyip hayırla hatırlayacak elbette. “Ağlama benim Babam, ağlama nacar babam, Karagün geçer Babam, bir kapıyı kapayan Gene acar Babam hey hey….” derken dünyanın neresinde, kaç yaşında olacak Allah bilir. 

Anadolu’da ekonomik krizin olduğu 90 yıllar yaşanmaktaydı. Yozgat’tan göç etmiş bir babanın oğlu olan Ali bey İmam Hatip lisesinde okumaktaydı. Herkes gibi onunda sevdaları geleceğe ait hayalleri vardı. Kabına sığmayan bir mizaca sahipti.1994 yılına gelindiğinde Rusya dağılmış ve bir anda onlarca yeni devlet ortaya çıkmıştı. Türkiye’den bu ülkelere eğitim seferberliği başlamış akın akın nice genç eğitim sevdalısı hizmet için yollara düşmüştü. Kabına sığmayan Ali beyde bu sevdaya kapılanlar arasındaydı. Allah benim gibi bir mücrime de bu kutlu yolculuğu nasip eder mi ki diye dertleniyor dua dua yalvarıyordu. 

Ve bir yaz günü kutlu müjdeyi almıştı. Üniversite okuması için Moğolistan’dan çağrı vardı. İyi de burası neresiydi, kimler yaşar ve hangi dili konuşuyorlardı? Diye başlayan sorular zihnini kurcalayan onlarca soru vardı. Bu ülkede yaşayan İnsanlar olduğuna göre bu soruların ehemmiyeti yoktu. Moğolistan’daydı üniversiteye başlamıştı. Zaman şu gibi akıyordu. Moğol balalarla dört yıl ne çabukta gelip geçmişti.1999 yılında İngilizce bölümünü bitirerek yağız Moğol balalarının kaldığı yurda müdür olmuştu.2001 yılında kendisi gibi bir sevda peşinden koşup Moğolistan’a gelmiş ve üniversiteyi burada bitirmiş olan Fatma hanımla evlendiler. Moğolistan’ın geniş bozkırların da yüzlerce Moğol gencine yıllarca hizmet etme mutluluğunu beraber yaşadılar. 2005 yılında ilk çocukları Ahmet Sami dünyaya geldi. 

Doğum için Türkiye zorunlu bir tercih olmuştu. Moğolistan’da sağlık hizmetleri henüz yeterli değildi. Derken ikinci çocukları olan Hasan Naci 2009 da dünyaya teşrif edecekti Ali bey ve Fatma hanım tam 19 yılını Moğolistan’ın aydın geleceği için harcamıştı. İçlerinde zerre miktar pişmanlık ifade eden bir şey düşünmemişlerdi. Derken 2013 yılında canları gibi sevdikleri bu bozkırlardan ayrılma vakti gelmişti. Gelirken haritadan yerini dahi bilmedikleri bir yer olan Moğolistan’da sevgilerini ve sevdikleri dostlarını gözü yaşlı bırakarak gidiyorlardı. 

Şimdi bambaşka bir coğrafya ve bambaşka bir yere yelken açmışlardı. Artık Kardeş ülke Pakistan’daydılar. Çocuklar büyümeye başlamıştı. Hasan Naci henüz dört yaşındaydı. Olanların farkında değildi. Ahmet Sami ise arkadaşlarından ayrılmanın hüznü duyuyordu. Yavaş yavaş gurbetin, hasretin ne demek olduğunu anlamaya başlamıştı. Ali bey ve ailesi ilk zamanlarda Pakistan’a alışmak için çok zorlandı. Hele Ahmet ve Naci’nin İngilizce bilmemeleri büyük bir sorun oluşturmuştu. Ahmet Sami yeni yeni arkadaşlıklar kurmaya başlamış, İngilizceyi de ilerletmişti. Bu sıkıntılı günlerin arefesinde Ahmet Sami ve Hasan Naci’ye dünyalar tatlısı bir kız kardeş gelmişti. 

Mayıs ayında Ali beyin eşi Fatma hanım doğum yapmıştı. Efendimiz(sav) emanetlerinden ikisinin ismi bu muhacir ailede buluştu. İki erkek çocukları bulunan bu mutlu aile Zehra ismini vermişlerdi. Ali Bey kanepede hala oturuyor bütün bunları sükutun çığlıkları içinde düşünüyordu. Çünkü o bir babaydı, hem de muhacir bir baba dünyasını iki çantaya sığdırmış mefkure muhaciri bir baba… Hasan Naci bir gün bunları anlayacaktı, ama o daha çok küçüktü. Onun dünyası bunları kavrayacak kadar geniş değildi. Ali Beyin sevdiklerine bir sözü vardı. Ülke, ülke diyar diyar gezip desen desen kilimlere ilmek ilmek, nakış nakış sırlar dokuyacaktı. Bu sırları ise ancak anlayanlar okuyacaktı. Hasan Naci’de büyüyecek bir gün bunları anlayacaktı. Evet bizimde sevdiklerimize verdiğimiz bir sözümüz var. Allah (cc) ve O’nun sevgili Rasulü (s.a.v.) için yollardayız . Dili, rengi ve dini farklı olan coğrafyalarda kilim dokuyup sevdamızı nakış nakış işleme azmindeyiz. Bizim sırlarımızı ise ancak ve ancak anlayanlar okuyacak.  Hasan Naci daha çok küçük. Elbet bir gün büyüyecek mefkure muhaciri olacak…

[Ebu Abdurrahman] 23.2.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Recep İvedik başardı [Analiz: Kemal Ay]

Geçenlerde şöyle bir haber düştü önümüze: Oscar ödüllü, yaşayan en önemli yönetmenlerden Martin Scorsese’in son filmi ‘Silence’ (Sessizlik), Recep İvedik’in 5. filmi vizyona gireceği için salon kalmadığından, gösterime girememiş. 16 Şubat’ta vizyona giren ‘Recep İvedik 5’, ilk 3 günlük hasılatta yine rekorları alt üst ederek, 2 milyona yakın kişi tarafından seyredilmiş.

Recep İvedik bir fenomen. Televizyonda doğdu, internette büyüdü ve sinemada meyve topluyor. Her filmi, yeni bir rekor kırarak Türk sinema sektörünü şaşırtıyor. En çok izlenen 20 Türk filmi arasında serinin bütün filmleri var. Muhtemelen 5. film de bu listeye girecek ve ilk 20 filmin 5’i Recep İvedik olacak. Muhteşem bir ‘rekor’. (Listedeki diğer filmlerin de çoğu ‘komedi’. Onları Çağan Irmak ve Mahsun Kırmızıgül’ün ‘ağlak’ filmleriyle, Kurtlar Vadisi Irak ve Fetih 1453 gibi ‘hamaset’ filmleri izliyor.)

SEYİRCİNİN VAZGEÇİLMEZİ

Türk seyircisinin Recep İvedik serisine gösterdiği bu yoğun ilgi, haliyle tiplemenin kaynağı Şahan Gökbakar’ı ‘tartışılmaz’ kılıyor. Öyle ki, Recep İvedik serisine bütün sinema eleştirmenleri burun kıvırsa da, bu sektörden bugüne kadar kazanılmış en çok parayı Şahan Gökbakar kazandı.  Seyirciyle, kimsenin kuramadığı bir iletişim kurdu. Filmi tamamlayıp vizyona koyması yetiyor, ekstra bir çabaya ihtiyaç bile duymuyor. Eleştirileri de, umursamıyor.

Hatta ünlü sinema yazarı Atilla Dorsay’la polemiğe bile girmiş, kendisini tanımadığını ifade eden Dorsay’a, “O zaman bu işleri bıraksın” gibi cümleler kurmuştu. Seyircinin tercihi belli.

Düşünsenize, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde, dünyanın başka hiçbir yerinde öyle olmasa da, Martin Scorsese ile Şahan Gökbakar’ı tercihler arasına koysanız, muhtemelen Türk seyircisi Şahan’ı seçecektir. Dünyadaki bütün sinema otoriteleri bir araya gelse, belli ki, Türk seyircisini Recep İvedik’ten ayıramaz. Nitekim, sinemanın en önemli ödüllerinden Altın Palmiye’yi (Cannes) kazanan Nuri Bilge Ceylan, Recep İvedik’in ilk 3 günde seyredildiğinin 10’da 1’i kadar bile seyirci toplayamadı bugüne dek Türkiye’de. (Rekoru 166 bin seyirci.)

FENOMENİ ANLAYALIM

Ödül toplayan sanatsal filmlerin gişede düşük gelir elde etmesi normaldir, popüler zevke hitap etmezler çoğu zaman. Ama Hollywood’un jargonuyla ‘box office’ yani gişe filmlerinin de belli bir kalite çıtası vardır. Titanic mesela. Tarihi bir olaydan esinlenilmiş, dramatik bir öykü. Türk seyircisi bir hayli ilgi göstermişti o zamanlar ancak şimdi gelse, o kadar ilgi görür mü bilinmez. Zira, artık Oscar’lık filmleri daha az salonda bulabiliyorsunuz Türkiye’de.

Peki, nedir Recep İvedik’i bu kadar sevilir, seyredilir kılan? Birkaç sebep sıralanıyor:
  1. Recep İvedik, halkın içinden, sokakta görebildiğimiz, Türk halkının kendisiyle ya da çevresiyle özdeşleştirebildiği bir karakter. Fazlasıyla sokaktan. Bazıları için patavatsız, tatsız bir üslubu var ama sevenleri için ‘dobra dobra’, sözünü esirgemeyen bir yanı var. Bazıları için ‘kaba, saba’ ve saygısız, sevenleri için herkese haddini bildiren, ‘tarzı olan’ bir karakter.
  2. Recep İvedik, elitler tarafından kurulmuş bütün o yerleşik düzeni darmadağın ediyor. Gittiği her yerde, restoranda, işadamları toplantısında, sanat galerisinde hatta yoga dersinde veya dalış gezisinde bile işin ‘uzmanını’ bulup onunla cedelleşiyor ve kendi yöntemleriyle ‘kazanıyor’. Yani işin kurallarına göre kazanmış değil ama ‘gönüllerin kazananı’ o. Klişe uzmanlık afra tafralarına ‘gider’ yapıyor. (İnternette Recep İvedik’in Kemalizm’i alt ettiğine dair ilginç yazılar bulabilirsiniz. Evet, yerleşik düzeni ve elitizmi ‘sarsıyor’ ama… Kocaman bir AMA.)
  3. Recep İvedik, sinemaya eğlenmek için giden insanlara tam da istediğini veriyor; lafı dolandırmıyor, alt metin, üst metin kurmuyor, neyse o. İçi dışı bir! Gerçi alabildiğine çirkinleştirilmiş, karikatürize edilmiş dış görünüşüne rağmen, içinde ‘ilginç bir saflık’ da yatıyor. Çocuğunuzun Recep İvedik gibi olmasını istemezsiniz muhtemelen ama meraklanmayın Recep İvedik’in okula giden çocuklar için özel üretim okul çantaları, kalemlikleri vs. var. Belki de istersiniz, kim bilir!
  4. Taşradan şehre gelmiş insanın, şehirli züppeden intikamını alıyor. Bir ara “Şahan Gökbakar, yeni neslin Kemal Sunal’ı” yakıştırması yapıldığında, sosyolog Tayfun Atay güzel bir yazı yazmıştı. Şöyle diyordu: “‘Recep’, kırdan kente göçün karşımıza çıkardığı insan malzemesinin daha erken dönemlerde olduğu gibi ‘ezik’liğine değil, ‘azman’lığına dair bir karikatürleştirme girişimi. Seyirci, ‘İnek Şaban’a gülerken bir acıma hissi de buna eşlik ederdi. ‘Recep İvedik’e gülen ‘kentsoylu’ (ya da ‘Beyaz Türkler’ diyelim!) insanlarda ise bir acımadan ziyade karakterin (fiziksel olmaktan öte ‘kültürel’ anlamda) saldırganlığı, pervasızlığı, yırtıcılığı karşısında bir acizlik hissinden belki daha fazla dem vurulabilir.”
Recep İvedik, 90’lı yıllardaki gecekondulaşma, kaçak yapılaşma, çarpık kentleşme trendleriyle birlikte şehre gelen ‘maganda’ tipinin, farklı bir kalıba oturtulmuş hâli. Atay, ‘postmodern maganda’ dese de, buradaki ‘çığırından çıkma’ hâli, daha farklı bir dinamiği, yakıp yıkmayı değil aynı zamanda ‘ele geçirip hayat hakkı tanımamayı’ açık ediyor. Bu yönüyle bir çeşit ‘taşralı faşizmi’ (Ortada bir tek Recep İvedik kalacağına göre, ona muhtacız).

DEĞİŞİMİN GÖSTERGESİ

İvedik kadar çirkin (iç, dış) bir karakterle insanların özdeşleşmeleri, onu günlük hayatta hep bastırdıkları ‘içgüdülerinin’ kahramanı kılmaları, bana çok tuhaf gelirdi eskiden. Gözümde, marjinal bir karakterdi bu yönüyle. Şive komikliğinin, abartılı oyunculukların, bağırıp çağırmaların yerini ince esprilerin, zekice kurgulanmış oyunların, daha minimal ama etkili bir güldürünün aldığını düşünüyordum. Mizah dergilerinde karikatürü aşarak pişen, Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan gibi komedyenlerle popülerleşen, altı dolu bir mizah.

Nitekim daha eğitimli, daha şehirli bir Türkiye’deyiz. Öyle olmasını beklerdim.

Gelgelelim, 1980’lerde Turgut Özal’la başlayan dünyaya açılma, özelleşme (hem ticarî hem de insanî olarak), kültürel çeşitliliğin farkına varma gibi dinamikler, 2000’lerde hızla tüketildi. Şehirlerde biriken ‘kültür’, taşradan şehre gelen ya da şehrin varoşlarından merkeze taşınan ‘yeni zenginler’ tarafından ya beğenilmedi ya da ‘ele geçirilmesi ve tersine döndürülmesi gereken bir yapı’ olarak görüldü. AKP iktidarı 2010’dan sonra hızla, ‘yerli ve millî’ adı altında kendi ‘kültürel iktidarını’ kurmaya girişti. Sadece Kültür Bakanlığı’nın son yıllarda fonladığı projelere bakmak yeterli.

OLAN ‘ORTADAKİLERE’ OLDU

Tıpkı Recep İvedik gibi, bunu kültürel bir diyalog ve ikna süreci olarak değil, ‘azmanlık’ aksiyonu içinde yaşadı Türkiye. TRT, Anadolu Ajansı, Kültür Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı gibi herkesin vergileriyle finanse edilen kurumlar, toplumdaki sadece tek bir kesimin ‘kültürüne’ yönelmeye başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan hâlen ara sıra çıkıp iktidarı döneminde kültür konusunu ihmal ettiklerini söylese de, ‘yancıları’ hâlihazırda belediyeler eliyle neredeyse bütün şehirlerdeki ‘kültür’ lokallerini doldurdu.

Olan, 2000’li yıllarda kapılarını muhafazakârlara da açmaya başlayan ve Nilüfer Göle’nin tabiriyle ‘duvarları yıkmayı’ hedefleyen ‘ortadakilere’ oldu. Nasıl ki Recep İvedik’e karşı saf tutmak mümkün değilse, burada da ‘saflaşmalar’ ancak kültürel alanın daha da daraltılmasına sebepti. Tiyatrolar, sinema, yayınevleri, dergiler, müzik… Bütün bunların ‘can damarı’ olarak görülen Beyoğlu… Türkiye’nin en uzun soluklu kültür yayınlarının bazıları Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) eliyle kapatıldı. Kayyımların filleriyle girdiği kurumların hafızaları sıfırlandı. Tıpkı Moğol istilasında Bağdat Kütüphanesi’nin yok edilmesi gibiydi.

Demokrasinin bütün dünyada krizde olduğu şu günlerde, yeterince kalabalık destekliyorsa her şeyin ‘iyi, güzel, doğru’ olabileceğine ikna edilmeye çalışılıyoruz. Recep İvedik, kazandı yani. Martin Scorsese de kimmiş?

[Kemal Ay] 23.2.2017 [TR724]

Kelin ilacı olsa… [Analiz: Semih Ardıç]

Paralel Hazine (Türkiye Varlık Fonu-TVF), güya tıkanan kredi kanallarını açacak. Büyüme yüzde 1,5 yukarı çıkacak. Bütün dertlere deva olacak TVF. Kulağa hoş gelen sözlerin ayağı maalesef yere basmıyor. Fona devredilen şirketlerden Türk Telekom kendi kredisini bile ödemekten aciz iken böyle bir kapının açılması mümkün mü?

TTnet ve Avea’nın da sahibi olan Türk Telekom’da (TT) malî kriz büyüyor. Eylül 2016’dan bu yana 290 milyon dolar kredi taksitini ödeyemeyen TT, seneyi 724 milyon lira zararla kapatınca yeni kredi bulma imkânını kaybetti. TT’de hisselerin ekseriyetini (yüzde 55) elinde tutan Saudi Telecom/OTAŞ’ın alacaklı bankalara takdim ettiği ödeme planı reddedildi.

BANKALAR KREDİ VERMEDİ, ‘BORCUNU ÖDE’ TEBLİGATI YAPTI

Plan kabul edilseydi bankalardan alınacak 160 milyon dolar OTAŞ’a aktarılacak, Saudi Telecom da buradan hisse alacaktı. Amma velâkin bankalar şirketin bilançosundaki yüksek zarar ve dolar borcu yüzünden artan finansman maliyetini riskli buldu. Bu yüzden de yeni kredi vermekten imtina ettiler. Kredi için gittiği bankalardan eli boş dönen Saudi Telecom’a en kısa sürede 184 milyon liralık ödeme yapmak mecburiyetinde olduğu da tebliğ edildi.

4,75 milyar dolar tutarındaki kredide Garanti Bankası ile Akbank’ın yanı sıra Deutsche Bank ve Citi Grup gibi yabancı bankalar tahsilâtın gecikmesi halinde mukavelede yer aldığı şekilde TT hisselerini rehin alabilir. Alacaklılar arasında en fazla risk 1,6 milyar dolar kredi kullandıran Akbank’ın üzerinde.

Doların artması TT’nin sahibi Saudi Oger için tuz biber oldu. Grup, merkezi Suudi Arabistan’da ve faaliyette bulunduğu diğer memleketlerde dar boğaza girmişti. Suudi Arabistan’da inşaat sektöründeki şirketi için iflas bayrağı çekerek, bir kurtarma planını devreye almak zorunda kaldı. İşçilere 700 milyon dolar borcu olan şirketin tedarikçilerine de milyarlarca dolarlık borcu var. Saudi Oger borçları çevirmekte zorlanınca, Ürdün merkezli Arab Bank’taki yüzde 21’lik hissesini satışa çıkardı. Buradan gelen para şirkete kısa süre nefes aldırsa da Telekom’un yarasına merhem olmadı.

DOLAR ARTINCA BORÇ KATLANDI

Bankalar kredi musluğunu kapattı. Zira dövizdeki artışla katlanan borç, TT için yapılmış hesapları çöpe attırdı. Kredinin kullanıldığı tarihte 1,8560 lira olan dolar dün itibarıyla 3,6050 liraya yükseldi. Mayıs 2013’te 8,5 milyar liraya tekabül eden kredi borcu kur farkı dolayısıyla 17,1 milyar liraya yükseldi. Doların son 3 senede alıştıra alıştıra yükselmesinin şirketleri ne hale getirdiğini görmek için sadece Türk Telekom’un başına gelenlere bakmak kâfi. Şirketin borçlarından kasadaki nakdinin çıkarılması durumunda açığı 13 milyar lirayı buluyor. Dönen varlıkları ise 9 milyar TL civarında. Kısacası bu terazi bu sıkleti çekmiyor.

Türk Telekom da nakit krizi yetmezmiş gibi bir de Hazine şirketten alacaklı çıktı. 2G ve 3G hizmetleri mukabili Hazine’ye ödemesi icap eden tutar 184,1 milyon lira eksik yatırılmış. Bu para da ödenecek.

Türk Hava Yolları ve Turkcell’de olduğu gibi Türk Telekom’un yönetim kurulu da hükümet, dolayısıyla Saray’ın hâkimiyetinde. Abdullah Tivnikli, Fahri Kasırga, İbrahim Eren ve Yiğit Bulut gibi isimlerin dolar üzerinden aldıkları huzur hakları da arttı tabii. Bankalar kredisini tahsil edememiş, hisselere rehin konulacakmış, Hazine alacağının peşine düşmüş kimin umurunda! Düne kadar kâr rekoru kıran, bankaların kredi vermek için kapısını aşındırdığı bu şirketlerin bilançoları ‘irtifa kaybediyoruz’ mesajı verse de alacaklılardan gayri bu mesajı kale alan yok.

TÜRK TELEKOM’A BU İMTİYAZ NİYE?

Alacaklı bankalar baskıdan korktukları için hakları olan hisselere rehin koyma işlemini bile yapamıyor. Muhatap girift irtibatları ile bilinen TT olmasaydı bankalar ne yapardı? Değil 290 milyon dolar, 29 bin dolar borcu olan herhangi bir holding, KOBİ ya da esnafın ensesinde boza pişirirlerdi.  BDDK’nın buradaki tavrı calib-i dikkat. Bankaların, Telekom’un ödeyemediği borcu ‘takipteki alacaklar’a atmasına müsaade edilmiyor.

Binaenaleyh Bankacılık Kanunu su kadar berrak. Bankanın alacağı aynı zamanda amme alacağıdır. Borç ödenmediğine göre rehin konulan hisseler satışa çıkarılır. Elde edilen gelirle kredi tahsil edilir. TT, fişlemelerde ‘dost şirket’ kategorisinde geçtiği için himaye ediliyor olmalı. Aksi takdirde bankaların kanunu delmesini teşvik edecek kadar kantarın topuzu kaçırılmazdı. Dolar dağının kasayı delik deşik ettiği Telekom batarken BDDK, yolculara keman resitali veriyor.

Varlık Fonu’na devredilen şirketlerden biri olan Türk Telekom’un perişan hali de gösteriyor ki Türkiye her sahada iflas ediyor. Telekom kendine bile kredi bulamazken bu şirketin kefaletine itibar edip Türkiye’ye hangi yabancı banka kredi verir?

Kelin ilacı olsa evvela kendi başına sürerdi…

[Semih Ardıç] 23.2.2017 [TR724]

Erdoğan’a başkanlık isteyen Kürtler [Berk Uluç]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın referandumun fitilini ateşlediği şu günlerde gerek hükümet medyasının gerekse de AK Parti kurmaylarının hep bir ağızdan dile getirdiği bir husus var, “Hayır diyenler cephesi F…ö, HDP, Dış Güçler, CHP, PKK…vb’’ şeklinde uzunca ve konjonktüre göre genişleyen bir listede yan yana gelmiş farklı bir çok aktörden oluşuyor. Özellikle, PKK’nın başkanlık sistemine karşı olduğu ve kendisini destekleyen Kürtlere mutlak surette referandumda sandığa gidip hayır oyu kullanmalarını istediği cami kürsülerinden dahi günde beş vakit söylenir hale geldi. Fakat, hakikaten PKK referandumda kendisini destekleyen Kürtlerin hayır yönünde oy kullanmasını mı istiyor? PKK, Erdoğan’ın başkanlık sistemine hükümet zevatının belirttiği gibi gerçekten karşı mı?

Bu sorunun cevabını dilerseniz barış süreci devam ederken, sürecin önemli mimarlarından olan dönemin başbakan yardımcısı ve Ankara milletveki Yalçın Akdoğan’dan dinleyelim. Akdoğan, HDP’lilerin “Öcalan’ın Başkanlık Sistemi”ne karşı olduğu yönündeki iddialarına karşılık verirken, 28 Temmuz 2015’te şu ifadeleri kullanmıştı: “Sürekli Öcalan adına yalan söylüyorlar, ‘Öcalan başkanlık sistemine karşı, Öcalan AK Parti’yle koalisyona karşı…’ Külliyen bunlar yalan. Öcalan’ın adını kullanarak sürekli toplumu kandırıyorlar. Öcalan ile görüştükleri dönemde koalisyon diye bir konu var mıydı ki Türkiye’de, Öcalan ‘onunla yapın şununla yapın’ desin. Bu yüzden büyük bir sorumsuzluk var. Öcalan bunları muhtemelen yakalasa sopayla kovalar diye düşünüyorum, ‘her şeyi mahvettiniz’ diye..”

Öcalan’ın avukatı: Sistemin değişmesinden yanayız

Yalçın Akdoğan’ı haklı çıkaracak bir açıklama da PKK’ya yakınlığı bilinen ve başında Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Kamuran Yüksek’in bulunduğu Demokratik Bölgeler Partisi’nden (DBP) geldi. DBP, sisteme karşı olmadıklarını, sistemin değişmesinden yana olduklarını kamuoyu ile paylaştı. Daha sonra mesele ile ilintili daha detaylı bir açıklama yapan DBP Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek, “İçerikle ilgili kaygılarımız var, ama kategorik olarak sistemin değişikliğinden yanayız. Daha katılımcı, demokratik bir sistem olmalı” dedi.

Diğer taraftan geçtiğimiz hafta HDP Mardin milletvekili Altan Tan: “Biz başkanlığı da tartışırız parlamenter sistemi de tartışırız. Sistem belli olduktan sonra Sayın Recep Tayyip Erdoğan da aday olur, biz de aday oluruz, başka birisi de aday olur. Halk o sisteme göre birini seçer. PKK açısından söylüyorum şimdi ikincisini yine bütün İmralı tutanaklarının hiçbirisinde kesinlikle ‘Başkanlık olmaz’ diye bir cümle yok. Öcalan’ın ‘kesinlikle ben başkanlığa karşıyım, asla başkanlık olmaz’ diye bir cümlesi yoktur” şeklinde son derece tartışmalı ifadeler kullanmıştı.

Hakikaten, İmralı tutanaklarına bakıldığında Öcalan’ın “Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz” ifadeleri meseleyi daha net gözler önüne serecektir.

‘Demirtaş bu meseleyi çözer’ deniyordu

Altan Tan’ın kamuoyunda büyük yankı uyandıran beyanatlarının hemen ardından benzer şekilde AK Parti Mardin Milletvekili Orhan Miroğlu, 16 Nisan’da yapılacak olan ve başkanlık sistemini öngören anayasa değişikliği referandumunda HDP seçmeninin yarısından fazlasının ‘Evet’ yönünde oy kullanacağını iddia etti. Miroğlu, “5 milyona yakın son durumda HDP’nin oyu var. Bu oyların önemli bir kısmının yarısından fazlasının evet oyu olarak sandığa yansıyacağı kanaatindeyim” dedi.

Milliyet’te konuşan Orhan Miroğlu, “HDP ve PKK cephesinden gelen saldırılara rağmen, HDP’ye oy veren kitlenin içinde bile ‘Bu meseleler nasıl çözülebilir?’ sorusuna cevap konusunda yüzde 65 oyla hâlâ Recep Tayyip Erdoğan önde duruyor. Yüzde 25 civarında, ‘Demirtaş bu meseleyi çözer’ deniyordu. 60’lı 70’li yıllardaki inkâr sürecinden bugüne gelindiğinde izlenen politikaların boşa çıkması, sancılı dönemlerin yaşanmasına rağmen ilk defa bir lidere karşı o lideri siyasi manada desteklemeyen insanların bile güven duyması söz konusu” diye konuştu.

İlginçtir, Erdoğan’ın başkanlık sistemine diğer bir destek de parti tüzüklerinde ‘Kürdistan’ ve anayasanın ilk dört maddesinin değiştirilmesinden bahseden Hüda-Par’dan geldi. Hüda-Par Genel İdare Kurulu Üyesi Şehmus Tanrıkulu, yeni Anayasa’da Kürtçe’nin resmi dil olmasını istediklerini belirterek, “Ülkemizde var olan sorunların temelinde Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri vardır. Dolayısıyla bunların değiştirilmesi veya ekleme yapılması sorunları çözecektir. Şu anda Anayasa’da Türkçe’den başka herhangi bir dilde eğitim yapılamayacağı öngörülmektedir. Türkçe’nin yanında Kürtçe de Arapça da olsun, bunların eklenmesini istiyoruz. Türkiye’de var olan bir sosyolojik gerçeği görmemiz lazım. Var olan Anayasa hükümleri değişmeden de eklemelerle yapılabilir. Türkçe’nin yanına Kürtçe, Arapça da rahatlıkla verilebilir” dedi.

Son tahlilde şunu belirtmek mümkün. Abdullah Öcalan’ın pragmatik tavrı ve Türk siyasetindeki Erdoğan realitesini kabul etmesi ile alakalı olarak; PKK, PKK’ya yakınlığı kamuoyunca malum olan DBP, HDP tabanından Kürt Meselesini çözse çözse Erdoğan çözer şeklinde bir saplantıya sahip olan önemli ölçüde bir seçmen kitlesi, ve İslamcı-Kürtçü görüşleri ile bilinen Hüda-Par seçmeni 16 Nisan’da yapılacak ve sistem değişikliği öngören referandumda Erdoğan’a başkanlık sistemini reva görecekler kanaati kamuoyunda son derece ağır basmakta.

[Berk Uluç] 23.2.2017 [TR724]

Bunlar insan olabilir mi? [Ahmet Bozkuş]

Lise birinci sınıftaydık. Binlerce öğrencisi olan bir İmam Hatip Lisesi’nde okuyorduk. Çok büyük bir çoğunluğu kendi isteğiyle bu okula giden öğrencilerdik. O zamanlar İHL’ye girebilmek sınava tabiiydi.

Dersimiz siyer, konumuz Peygamberimiz’in başka ülkelere gönderdiği tebliğ mektuplarıydı ve ders kitabında o mektupların fotoğrafları vardı. Ben Peygamberimiz’den bir hatırayı görmenin verdiği heyecanla bir soru sordum:

“Hocam, bu mektupları Peygamberimiz mi yazmış?”

Benim bu sorumdan sonra sınıftan dört beş arkadaş daha heyecanla aynı soruyu sordular.

Ayak ayak üstüne atmış halde oturan hoca, yeni aldığı ve dönem itibariyle çok pahalı olan iri cep telefonuyla uğraşmayı bırakıp, başını kaldırma zahmetine katlanıp bana baktı ve yüzünde beliren iğrenme ifadesiyle cevap verdi:

“Mal!”

Sonra diğer soru soran arkadaşlara tek tek bakıp onlara da çeşitli hayvan isimlerine ünlem işareti ekleyerek seslendi. Yüzündeki o iğrenme durumu hiç eksik olmadı bu arada. Ben sustum, arkadaşlar sustu. Hoca, kin taşıyan bir ağır taşıt gibi ayrıldı sınıftan.

Neden kızdığını, bu hakaretleri hak edecek ne yaptığımızı, nasıl bir kabahatimiz olduğunu bile anlayamamıştık. İlk şoku atlatınca şefkatinden emin olduğumuz bir hocamıza anlattık durumu ve ondan bir cevap istedik. Allah razı olsun o hocamız insanca davranıp cevap verdi:

“Oğlum, Peygamberimiz okuma yazma bilmiyordu ya… Unuttunuz mu?”

Unutmuştuk evet ama bir öğretmen başka ne işe yarayacaktı ki? Biz unutunca hatırlatmayacaksa, yanlış yapınca düzeltmeyecekse, iyiye, güzele yönlendirmeyecekse ne anlamı vardı öğretmen olmanın! Hele de siyer dersinde on dört, on beş yaşındaki gençlere hayvan isimleriyle hitap eden bir insan nasıl öğretmen olabilirdi?

Bu olay benim İHL yıllarımda içinde fiziksel şiddet geçmeyen birkaç kötü hatıramdan biriydi. Diğer kötü hatıralarımın içinde muhakkak fiziksel şiddet de vardır.

Kuran dersine marangozda özel yaptırdığı odunla gelen, arapça dersinde elindeki mavi plastik boruyu savuran, lakabı “Kemikkıran” olan hocaların pedagojik lincinden hafif sıyrıklarla kurtulmuş bir öğrenci olarak şanslı bile görüyorum kendimi.

Üç yıl aldığı hafızlık eğitimini başarıyla tamamlayıp hafız olan ve ne yazık ki cuma namazlarını bile kılmayan, kılmak istemeyen öğrenciler gördüm dersem abarttığımı düşünmeyin. En yakınınızdaki İHL mezununa sorun detaylarıyla anlatsın yatılı Kuran kurslarında eğitim metodu olarak kullanılan dayak çeşitlerini.

Öğrencinin neresine vurursa daha çok can yakacağını iştiyakla anlatan Hadis dersi hocası görürseniz hiç şaşırmayın. Yepyeni dayak metotlarıyla öğrencilerine tatlı sürprizler hazırlayan din dersi öğretmenleri var bu memleketin.

Dünyanın en acımasız ve adaletsiz öğretmenleri “sıra dayağı” yöntemini kullananlardır bana kalırsa. “Kurunun yanında yaş da yanar!” düsturunca masum, suçlu(!) ayırmadan büyük bir hırsla sınıftaki bütün öğrencileri döven mahluklardan bahsediyorum. Her öğrencinin iki eline de odunla birer defa vuran, küçükken geçirdiği bir kazada bir elini kaybeden çocuğun tek eline iki defa vuran ve bunu adalet olarak anlatan gaddarlardan bahsediyorum.

Diyebilirsiniz ki:

“Kötü örnekler sadece din dersi öğretmenlerinden, İHL’lerden mi çıkıyor?”

Elbette hayır. Ama bir yerde şefkatten, merhametten ve adaletten bahsedeceksek ilk sırada dinden imandan dem vuran insanlar olmalı. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adını dilinden düşürmeyen, Şefkat Peygamberi’nin hayatını anlatan insanların şefkatten, merhametten ve adaletten ayrılmaya hakları yok.

Bunca kötü hatırayı neden mi anlatıyorum?

Şu anda ülkemizi bu zihniyet yönetiyor. Kurdukları karanlık saltanata dokunulmasın diye her kötülüğü meşru gören bir zihniyet.

Masum insanlara yapılan işkenceleri okuyunca (okuyabiliyorsanız tabii) “Bunu yapanlar insan olabilir mi?” diyorsunuz ya hani… Bu işkenceleri yapanlar insan değil! Üstelik hayvan da değiller. Onların seviyesini seçimlerde ellerinden düşürmedikleri, şehit cenazelerinde bir ritüel olarak okudukları ama gırtlaklarından aşağıya inmeyen Kuran söylüyor:

“Hayvandan da aşağı!”

Hani ağızlarını açınca seni, beni, solcuyu, Alevi’yi, Atatürkçü’yü, feministi yani kendilerinden olmayan herkesi “Din düşmanı!” olmakla suçluyorlar ya… Kendilerinden daha fena bir “din düşmanı” görmedim ben. İslam dinine, İslamcılar (İslam dinini para ve güç kazanma aracı olarak gören, iktidara sahip olabilmek için bütün kutsalları çiğneyebilecek kadar alçalan canlı türü) kadar zarar veren kimseyi görmedim. Zalim ve acımasınlar! Cahil ve ahlaksızlar! Yedikleri her haltın fetvasını uydurmaya çalışan, “Küçüğün de rızası varsa…” diyebilen, “Bir defadan bir şey olmaz!” adiliği dillendiren, “Hırsızlık yolsuzluk değildir…” diye sırıtabilen bu sırtlan sürüsünün şerrinden Allah herkesi korusun.

Televizyon ekranlarında “din adamı” sıfatıyla arz-ı endam eden lakin dinden de adamlıktan da fersah fersah uzak olan, zulmü ve haramı meşrulaştırma memurlarının pisliğinden inancımızı kurtarabilir miyiz bilemiyorum. Bulaşıcı bir hastalık olan cehaleti, dini terminoloji ambalajına sarıp bütün bir memlekete yaymak hangi “üst akıldan” geldiyse bravo! Daha iyi bir fikir olamazdı.

Bütün motivasyonları “kin ve nefret” olan bu acımasız güruhun rakiplerini düşman olarak görme ve düşman olarak gördüklerini mağlup etmek için de “yakmak ve yıkmak” dışında bir yöntemleri yok.

Türkiye’de sayısı oldukça az olan hakiki ilahiyatçılardan Hakan Zafer, şöyle demişti:

“Kafaları secdeye giden ama beyinleri gitmeyen insanlar!”

Beyin, akıl, mantık, düşünce, idrak ve vicdan tedavülden kalktı memlekette. Bir Kerbela sendromu yaşıyoruz ki kimse farkında değil. Ve akan masum kanı, zalimin yanında saf tutan zavallıların da eline bulaşmıştır. Umrede zemzemle yıkasalar da geçmez artık o leke. Her cinayette parmak izleri var.

Adaletin tecelli ettiği bir zamanda görüşmek ümidiyle…

[Ahmet Bozkuş] 23.2.2017 [TR724]

Orta iki seviyesinde, tane tane anlatayım [Tarık Toros]

Bir darbe girişimi yaşandı, bin tane soru var, cevap arayan yok. Mahkemesi başladı, gazetelere bakıyorsunuz, malum irade ne senaryo yazmışsa milim sapmadan o yöndeki ifadeleri basıyorlar. Ne işkence iddialarına kulak asan var ne de birbirini tutmayan ifade çelişkilerine parmak basan. 15 Temmuz gecesi yazılan senaryo neyse, onu destekleyen gelişmeler “sanki olan biteni teyit ediyormuş” gibi paylaşılıyor. Geçmiş darbe soruşturmalarında “hukuk ihlalleri” başlığı altında mangalda kül bırakmayanlar gelişmelere kör ve sağır. Girişime dönüşmüş darbede ihlalin daniskası yapılıyor, bu defa kenarından bile geçmiyorlar.

BUGÜNKÜNÜN ÖRNEĞİ YOK!

O davalarda üç yüz küsur sanık vardı, ne kurumlarının ne de dışarıdaki yakınlarının hakları gasp edildi. Sanıkların hiçbiri kamudan atılmadı, hatta Balyoz davası Yargıtay’ca onandığı halde Genelkurmay aylarca Yüksek Askeri Şura’yı bekleyip “cezaları kesinleşmiş” mensuplarını emekli etti. Yakınları, akrabaları, arkadaşları, “sevdiklerinden uzak kalmanın” dışında mağduriyet yaşamadılar. Lojmandan bile çıkarılmadılar. Hukuk ihlallerini kanal kanal dolaşıp anlattılar, medyanın yarısı “mağduriyet öykülerini” yazı dizisi yaptı. Bugün böyle mi? 50 bin civarı tutuklu ile tüm sülaleleri kapalı cezaevi haline dönmüş ülkede açlık ve susuzlukla savaşıyor. Kamudan ihraçlar 100 bini aştı, onlar da savcısız, hâkimsiz, mahkemesiz biçimde tüm haklarını kaybettiler. Çalışma hürriyeti yok, seyahat özgürlüğü yok, derdini anlatacak mecra yok!

BYLOCK’SA KOY SEPETE

Düne kadar, darbe soruşturmalarındaki hukuk ihlalleri üzerinden gazetecilik dersi verenler, bugün ByLock adlı ucube bir suç torbasını savunur halde. Bir kere daha altını çizelim: Emniyetçiler ve hukukçular çok iyi bilir. Polis-adliye muhabirliği kökenli gazeteciler de bu konuda kül yutmaz. Mahkeme kararıyla yapılan adli takip ve dinleme, delil dosyasına girer. Yine mahkeme kararıyla yapılan ve üçer aylık dönemlerle yenilenen istihbarî dinleme ise dönem sonu imha edilir, amacı soruşturmayı katkı sunacak istihbarat toplamaktır. Her ikisi de mahkeme kararıyla olur. ByLock ise 500 bin kişinin akıllı telefonuna indirdiği ve bir yıl kadar önce kapanmış bir mesajlaşma uygulamasıdır. Milli İstihbarat Teşkilatı diyor ki; “15 Temmuz’dan sonra bu programı bulduk, kırdık, deşifre ettik, kullanıcılarına ulaştık, mesajları çözüyoruz.” Sonra milyonlarca mesajla baş edemeyip adeta çuvalla Emniyet’e intikal ettirmişler, “biz içinden çıkamadık siz çıkın” diye. Ne mahkeme kararı var, ne de (WhatsApp gibi) günü gününe teknik takip söz konusu. Şimdi, yarım milyon kişinin indirdiği bir cep uygulamasından geriye dönük MİT fişlemesiyle suçlu üretiliyor. Baştan aşağı hukuksuz! Bunu da en iyi polis-adliye muhabirliğinden gelme gazeteciler biliyor, ama ileride çok utanacakları bir işe imza atıyorlar, göz göre göre.

LEGAL FAALİYETLER ARTIK SUÇ!

Bırakın ByLock’u… Yasal bankada işlem yapmanın, bandrollü kitap bulundurmanın, Milli Eğitim izniyle faaliyet göstermiş okul veya dershaneye çocuk göndermenin suç olduğu bir atmosferde, legal mesajlaşma programına sıra gelmez. Ama bir torba yaptılar ve yukarıdakilerden biri yoksa, “Telefonunda ByLock çıktı” deyip atıyorlar içeri. Utanmaz, yalancı, sahtekar, tetikçi gazeteciler de altını dolduruyor.

HİTLER DEĞİL HİTLER’CİK

Şu gün olan biten Almanya’da Hitler dönemiyle özdeşleştiriliyor ama karşılaştırılırsa bizdekine anca “Hitler’cik” denilebilir. Hitler, 1936 olimpiyatlarına ev sahipliği yapan dönemin süper gücü olmuş bir devletin başındaydı. Tank, top, uçak, denizaltı üretiyordu. Yeryüzünün en modern ordusunu kurmuştu. İtalya, İspanya gibi müttefikleri vardı. Savaştan hemen önce Avusturya ve Çekoslovakya’daki bölgeleri, tek kurşun atmadan Almanya’ya kattı. Yine savaşın ilk haftalarında Polonya’yı teslim almış, Ruslar’la anlaşma imzalayıp yeni sınır çizmiş, Fransa’ya diz çöktürmüş, Paris’te bizzat saatlerce zafer turu atmıştı. Avrupa’yı tir tir titreten Hitler buydu. Almanlar için de Birinci Dünya Savaşı’nın utancını temizleyen liderdi. Havada zeplin uçurulan coşkulu kalabalıklar arasında, “adaleti şiddet kullanmadan sağladığı” imajını veriyordu ama perde arkasında muazzam bir soykırıma imza atıyordu.

Hitler dünyayı yaktı, dünya da sonra döndü Almanya’yı. 50 milyon insan öldü, sonuçta. Hitler olmasa, bugünkü dünya bu biçimde şekillenmezdi. Şöyle böyle çok katkısı var. Hitler, Yahudileri kesti. Savaştan 3 sene sonra Yahudiler İsrail’i kurup Filistinlileri kesmeye başladı. Doğu Almanya olayı, Berlin duvarı, soğuk savaş vesaire. Hitler olmasa, hiçbiri olmayabilirdi. Bizimkiyle benzeşen tek tarafı, hayali bir düşman icat edip milleti böyle motive etmesi olabilir. Lakin bütün bunlar 80 sene önce oldu. Almanya, o gün çıkardığı derslerle toplumsal, siyasal ve hukuksal tedbirler aldı ve belki bunlarla kıyamete kadar devam edecek. Beni asıl korkutan ise şu: Hitler, “kazanamazsak dünyanın yarısını kendimizle cehenneme sürükleriz” diyordu, öyle de oldu. İşte bunu düşündükçe uykularım kaçıyor. Allah korusun, ülkemi, milletimi, vatanımı.

Mini not: Neden “orta iki” seviyesinde anlattım. Türk milletinin eğitim ortalaması 7 sene de ondan.

[Tarık Toros] 23.2.2017 [TR724]

Kanser hastası emniyet müdürü cezaevinde ölüme terk edildi [Kemal Devran]

Yavuz Bölek (49), meslekten ihraç edilmeden önce 2. Sınıf Emniyet Müdürü’ydü. Başarılı emniyet müdürünün hayatı, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve oğlunun da adının karıştığı yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının ortaya çıkmasıyla birlikte Türkiye genelinde polislere ve yargı mensuplarına yönelik başlatılan cadı avı ile bir anda değişti.

Bölek, 1992 yılında polis akademisinden mezun olmasının ardından ilk olarak İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde Terör ve İstihbarat Şubelerinde önemli operasyonlarda görev aldı. Şark hizmetini Diyarbakır’da yapan Bölek, Koşuyolu’nda 12 Eylül 2006 tarihinde çoğu çocuk 10 kişinin hayatını kaybettiği terör saldırısını banyoda iki fayans arasında tespit ettiği delilden yola çıkarak çözmeyi başardı. Daire Başkanlığı tarafından ödüllendirilen ve terörle mücadelede başarılı operasyonlara imza atan Bölek, 2009 yılından sonra ise Antalya İstihbarat Şube Müdürü olarak görev yaptı. Ülkesi için canı pahasına çok sayıda sıcak çatışmaya giren, terör örgütüne yönelik kırsaldaki operasyonlara katılan ve gazi olan arkadaşlarını koruyan Bölek, 2013 yılında terfi ederek 2. Sınıf emniyet müdürü oldu.

TUTUKLANDI MESLEKTEN İHRAÇ EDİLDİ

Yavuz Bölek, 17-25 Aralık 2013 tarihli yolsuzluk soruşturmalarının ardından Türkiye genelinde başlayan tasfiye operasyonlarından payını aldı. 2009-2013 tarihleri arasında mahkeme kararıyla yapılmış olmasına rağmen dinleme ve teknik takip işlemlerinden sahtecilik yapmakla suçlandı. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan adli soruşturma kapsamında 29 Eylül 2014 tarihinde gözaltına alındı ve istihbarat şube de görevli 6 arkadaşı ile birlikte Sulh Ceza hakimliği tarafından 1 Ekim 2014 tarihinde Kurban Bayramı arefesinde tutuklandı. Karara itiraz edilmesi üzerine 6 gün ceza evinde kaldıktan sonra tüm görevli arkadaşları ile birlikte Bayramın 4. gününde tahliye oldu. Ancak açılan idari soruşturma neticesinde 09 Ocak 2015’te meslekten ihraç edildi.

KANSER TANISI KONULDU

Dava açılmasıyla birlikte Antalya 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 31 Mart 2015 tarihinde tekrar hakkında tutuklama kararı çıktı. Kararın hukuksuz ve siyasi olduğunu düşünen Yavuz Bölek teslim olmadı. Ailesine terörle mücadele konusunda büyük fedakârlıklar yaptığını, hâkim ve savcıların talimatını harfiyen yerine getirdiğini, kesinlikle yasaları çiğnemediği anlatan Bölek, yaklaşık 1 yıl kaçak hayatı yaşadı. Bu süreçte sağlık sorunları başladı. İzmir ilinde bağırsak şikâyeti üzerine gittiği sağlık kuruluşunda kendisine bağırsak (kolon) kanseri tanısı konuldu. Kanser tanısı üzerine 3 ay kemoterapi tedavisi gördü. Sonunda ameliyat olması gerektiği anlaşılınca avukatı aracılığı ile ilgili mahkemeye raporları sunuldu. Hakkındaki yakalama kararı kaldırıldı.

HAYATİ TEHLİKESİ OLDUĞU HALDE TAHLİYE EDİLMEDİ

Tedaviye olumlu cevap veren Bölek, kanseri yenmek üzereyken İzmir ilinde bir itirafçının ifadelerinde adı geçtiği gerekçesiyle yeniden gözaltına alındı. Sağlık raporlarına rağmen Antalya’dan İzmir’e götürülerek 25 Ağustos 2016’da tutuklandı. Antalya’daki tedavisi de eksik bırakıldı. Cezaevinde de tedavi imkânı verilmedi. Ağır cezaevi şartlarında kanser hastalığı tekrar nüksederek bu sefer kez tüm vücuduna yayıldı. Felç geçirmesi üzerine acilen cezaevinden hastaneye yatırıldı. Beyninin sağ tarafı açılarak beyin ameliyatı yapıldı.

BEYİN AMELİYATI SONRASI TEKRAR CEZAEVİNE KONULDU

Ancak ameliyat sonrasında tekrar cezaevine konuldu. Bir hafta sonra tekrar felç geçirmesi üzerine, bu kez de beyninin sol tarafı açılarak ameliyat edildi. Buna rağmen yine serbest bırakılmayarak adeta cezaevinde ölüme terk edildi. Kanserin akciğere sıçraması üzerine akciğer ameliyatı da oldu. Fakat yine serbest bırakılmadı. Bu sırada Antalya’da devam eden mahkemeden de tutuklama kararı çıktı. Böylece 2 dosyadan tutuklanmış oldu. Avukatının mahkemeye sunduğu raporlara rağmen tahliye talepleri reddedildi. ‘Hayati tehlikesi’ bulunduğuna dair raporları olan bakıma muhtaç haldeki Yavuz Bölek halen İzmir cezaevinde tutuklu bulunuyor.

‘EŞİM SUÇ İŞLEMEDİ’

İzmir Aliağa Cezaevi’nde tutuklu eski Emniyet Müdürü Bölek’in oğlu lise 2. sınıf, iki kızı ise üniversitede eğitim görüyor. Yavuz Bölek’in kızları Antalya’da yaşarken anne ve oğlu İzmir’e taşınmak zorunda kalmış. Eşi Nurgül Hanım ailesinin geçimini sağlayabilmek için çalışmaya başlamış. Nurgül Bölek, “Eşim yasalara aykırı hiçbir işlem yapmadı suçsuz olduğu ve hayati tehlikesi bulunduğu halde cezaevinde tutuluyor. Şu an haftada bir görüşebiliyoruz. Ayda bir açık görüş var. Kemoterapi alıyor. Bakıma muhtaç durumda. Yürümeye takati bile yok fakat cezaevinden Yeşilyurt Hastanesine her gün 4 saate yakın yoldan götürülüp getiriliyor” diyor.

‘İLAÇLARINI ZAMANINDA VERMİYORLAR’

Nurgül Bölek, eşinin ihtiyacı olan ilaçların zamanında kendisine verilmediğini, kemoterapiye bile günü geçtikten sonra götürüldüğünü anlatıyor; “En basit bir ilaç bile 1 hafta sonra geliyor. Sürekli kilo kaybediyor. Dengeli beslenmek zorunda. Yemek yiyemiyor. Kusması oluyor ilaçların tesiriyle. Sürekli yatıyor. 10 gün radyoterapi gördü. Bu nedenle vücudunda yaralar oluştu. Bir krem talep etti. 3 hafta sonra yani yaraları iyileştikten sonra verdiler. Radyoterapi sırasında doktorların gün atlanılmaması uyarısına rağmen ekip olmadığı gerekçesiyle tedavisi sekteye uğradı.”

Yüzün üzerinde takdirname ve ödüle sahip olan başarılı emniyet müdürü Yavuz Bölek, Türkiye genelinde binlerce polis, hâkim ve savcının tutuklanmasıyla sonuçlanan intikam operasyonları nedeniyle cezaevinde bulunuyor. İzmir ve Antalya’da açılan iki ayrı davadan da hayati tehlikesi bulunmasına rağmen tutuklu olarak yargılanmasına devam ediliyor. Duruşmalara ancak görüntülü bağlantı ile katılabiliyor. Cezaevinde eşiyle son olarak 14 Şubat’ta görüşebilen Nurgül Bölek, “takatimiz kalmadı, bu hukuksuzluk sona ersin” diyor.

[Kemal Devran] 23.2.2017 [TR724]

Evren, Demirel, Erbakan ve Türkeş ‘Evet’ mi diyor? Mesajlar Medyum Memiş’ten [Veysel Ayhan]

(Tırnak içi ifadeler adı geçen şahıslara aittir. Diğer kısımlar mizahi kurgudur.)

Evet kampanyası olanca hızıyla sürüyor. Televizyonlar ve gazeteler durmaksızın “hayır” diyenler “terörist veya darbecidir” diyor. 783.562 km² Türkiye toprağının her zerresi bu propagandadan nasiplenince vefat edenlerden başka “hayır” demeye cesaret eden çıkmadı. Biz de  Medyum Memiş’in transandantal alıcılarına takılan “hayır” mesajlarını yayınlıyoruz:

HER COP İÇİN AYRI DOSYA, Bİ DE GÖRÜNTÜLÜ

Kenan Evren:

Sevgili Tayyip, netekim ben de “evet” demek isterdim ama durum bildiğin gibi değil. Tırlar dolusu dosyam önüme geldi. 17 yaşında idam ettirdiğim Erdal Eren için bile akıbetim belli değil. “Şimdi biz hakimlere bu adamları asmayın demedik. Asın da demedik peki ne dedik? Bir şekilde olayı halledin dedik. Şimdi bu yargıya müdahale etmekse etmişsizdir netekim.” Ama sen işin suyunu çıkardın.

Diyarbakır cezaevi dosyaları Selimiye Kışlası’nın bahçesine sığmaz. Arkadaş kim “of” demişse kaydetmişler. Her cop için ayrı dosya tutmuşlar. Bir de görüntülü. Sen çok cesursun. “On binlerce akademisyeni atmak, yüz binlerce insanı ihraç etmek, binlerceye işkence, on binlerce masuma yok yere hapis… Valla sadece anasından ayırdığın masum bebeklerin her göz yaşı damlası için yüzlerce yıl yanarsın. Demedi deme. Burada durum çok ciddi. Milyonlarca helallik alacağın insan var. Bir an önce başla. Geçen Muhsin mesaj yollamış. ‘Paşam ne iyi etmişsiniz de 5,5 yıl tabut hücreye koymuşsunuz. Yüz yıl namaz kılsam bu makama varamazdım’ diyor. Mesajı buradakilere gösterdim. ‘Bakın bu sevap değil mi’ diye oralı olmadılar. Velhasıl, seni düşünerek ben “hayır” diyorum.

Peki sevgili dostum Süleyman Demirel, sen de ne diyorsun bu gidişe? Sesim geliyor mu?

HİYANET-İ VATANİYEDEN YARGILATIRDIM

Paşam, cızırtılı ama geliyor, duyuyorum. Buraya gelmeden insanların nasihat alması zor. Ben dünyadayken biraz kulağını çektim ama yine söyleyeyim. Recep kardeşim, neyin peşindesin anlamıyorum. Yargı emrinde, anayasa mahkemesi zabıt katibin. Muhalefet yok, medya bitti. Binaenaleyh tarihte hangi diktatör bu kadar salahiyet sahibiydi? Memleketi üstüne yaptın ses eden mi oldu? Emine’yi başkan yardımcın yaptın elini mi tutan oldu? Daha ne? Dayak atmadığın kesim kalmadı. Bu ateş hem memleketi yakar hem de seni yakar. İç savaş çıkmadan aklını başına devşir vazgeç.

Bak Recep, ben de köprü yaptım yol yaptım baraj yaptım. Mesela Boğaz köprüsünü 21 milyon dolara yaptım. Parayı devlet verdi. Geçenlerin kazancı 40 yıldır devlete kalıyor. Sen ne yapmışsın? Parayı yine devlet vermiş. Müteahhit yabancı firmaya yaptırıyor. 3 milyara dolara mal ediyor. El insaf, 143 kat!!! Sonra devlete 9 milyar dolara geri satıyor. Hem de geçiş garantisinden 2 ayda 34 milyon devlet kasasından para. Bak evladım bunu bir bakanım yapsaydı her bir köprü için hiyanet-i vataniyeden yargılatır, köprüye astırırdım. Yazıktır günahtır, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyorsunuz.

Neyse fevkalade sinirlendim. Ben “hayır” diyorum da Necmettin Bey bakalım ne diyecek talebesi için?

SİZİ GİDİ BİZANS ÇOCUKLARI SİZİ!

Muhterem Kardeşim Süleyman Bey, mesajını aldım. Ben tembihimi vaktiyle yapmıştım: “Başbakan olabilmek için 7 tane Allah vergisi lazım. Bilgi birikimi, tecrübe, hidayet, feraset, dirayet, şuur, vizyon.” İnkisar-ı hayal içindeyim. Sertçe “Bak Tayyip, hesap gününde ne ile karşılaşacaksın duymadıysan duy, Irak’ta ölen bir tek çocuğun vebalini, yedi sülaleniz alnını secdeden kaldırmasa da ödeyemeyecektir!” demiştim. Muhterem ne yaptı? Kalktı Suriye’yi de karıştırdı. Daha beterini şimdi Türkiye’de yüz binlerce masuma mahpusta yapıyor.

Aziz Süleyman Beyciğim “Allah, mahvetmek istediği kimsenin önce aklını alır” derler. Yapacak bir şey yok, dayanamadım “Bunlar at yarışı spikeri! Çekilin gidin, sizi gidi Bizans çocukları…” falan diye mitingde ilan ettim. Müteessirim. Hadi bu, böyleydi zaten. Peki ya Devlet Bahçeli’ye ne oldu partisini arka bahçe yaptı?

Ben “hayır” diyorum bakalım Muhterem Alparslan Türkeş ne buyuracak bu işe?

“BUNU UZAKLAŞTIRIN” DEMİŞTİM AMA

Aziz kardeşim Necmettin Bey, hürmetlerimi arz ederim. Ben de zati aliniz gibi ümidimin hilâfı zuhuruyla meyusum. Devlet Bahçeli hareketimize sonradan sokuldu. “12 Eylül’den önce böyle bir isim yok.” İlk zamanlar bazı arkadaşlar “Efendim yanınızda gezdirdiğiniz bu adam MİT ajanı imiş” dedi. Ben de “Onun en azından ne olduğunu biliyoruz” daha iyi demiştim. Ama işi ilerletince 80 ihtilalinden sonra tutukluyken yanıma gelen arkadaşlara dedim: “Bu Devlet Bahçeli nereden çıktı, MİT’le alakalı” “Bunu uzaklaştırın”

Vefatımdan sonra MHP’ye yerleştirdiler. Nasıl bağladılarsa kritik zamanlarda hep kullandılar. 3 Kasım 2002 öncesi AKP iktidar olsun diye kullandılar. Ekmelettin Bey tercihiyle Tayyip’in önünü açtı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde muhalefetin birleşmesini engelledi böylece tekrar Tayyip’i ipten aldı. Şimdi ise referanduma destek için tüm geçmişini ve sözlerini ayaklar altına aldı. MİT’in veya MİT’i kontrol edenlerin oyuncağı oldu. Yazık oldu MHP’ye. Evet ben de zat-ı aliniz gibi “hayır” diyorum. Allah memleketi korusun!

(Eski liderlerin mizaha olan müsamahalarını, ülkeye olan sevgilerini, dürüstlük ve yolsuzluklara karşı tutumlarını özlemle hatırlıyor, hepsine rahmet diliyoruz.)

[Veysel Ayhan] 23.2.2017 [TR724]