Ya hep, ya hiç!..[Abdullah Aymaz]

1943’te açılan Denizli Mahkemesine, Üstad Hazretleriyle beraber Gönenli Mehmed Efendi ve Şemseddin Yeşil Efendi gibi meşhur zatları da  celbetmişlerdi. Soyadı Öğütçü olan Gönenli Mehmed Efendi, Hafız, Alim ve gayret-i diniye sahibi mübarek bir zattı. Sultan Ahmed Camii Baş İmamı idi ama pek camide vaaz eder ve dersler verirdi… Bütün hayır işlerine koşar ve bilhassa Kur’an Kursu, İmam-Hatip ve İlahiyat talebelerine elinden gelen destek ve yardımları yapardı. 

Sultan Ahmed Camiine Baş İmam olunca, şuurlu bir mümin ve gayretli bir hocaefendi olduğu için hemen bir heyet kurup, çevrelerindeki fakir-fukara, öksüz-yetim, sakat-muhtaç kimler varsa onları tesbit edip imkân sahiplerinin, zekat, sadaka ve teberru gibi yardımlarını onlara yönlendirmeye başlıyor. Bir gün camiye yakın âmâ bir kişinin kapısını çalıyorlar. Âmâ zat, bunları içeri alıp buyur ediyor. Mehmed Hocamız şöyle söze başlıyor: “Ben bu Sultan Camiinin hocasıyım… Mahallemizde fakir-muhtaçları tesbit edip onlara yardım etmek istiyoruz…” Hemen âmâ zat, lâfı ağzından alıp “A başı kırılası, ayağı yarılası, kolu yamulası hoca!... Sen nasıl hocasın? Allah kulunun rızkına kefil değil mi? Sen kim oluyorsun da, bizim rızkımızı vermeye kalkışıyorsun?”  Ve bir sürü benzer sözlerle Gönenli Hocamızı yerden yere vurmuş. Hocamız da arkadaşlarıyla kalkıp gitmiş. Öbür gün Hocamız âmâ zatın kapısını tek başına tekrar çalmış… İçeriden “Kim o?” sesini duyunca Hocamız “Ben dün geleni başı kırılası, ayağı yarılası, kolu yamulası hocayım!..” diyerek yanına varmış. Âmâ zât “Geç bakalım şöyle!” deyip yanına oturtmuş. Sonra da “Bak, ben erkenden teheccüd namazına kalkarım. Namazı kıldıktan sonra sabah ezanlarını beklerim. Ezanlar okununca, sabah namazını eda ederim. Tesbihlerimi çektikten sonra dualarımı okur  ve güneşin doğup mekruh vaktin çıkmasına kadar durur ve hemen İşrak namazımı kılarım. Bu sırada seccademin sağ tarafına benim günlük istihkakımı bırakırlar. Bugün bana ‘Sol tarafına da dün gelen hoca için para bıraktık; gelince kendisine verirsin’ dediler. İşte al! Bu da senin istihkakın!” demiş. 

Hocamız, Üstad Hazretleriyle Denizli Hapsine girmiş. Beraattan sonra bir müddet Denizli’de kalmış… Camilerde vaaz  verip  Mevlid-i Şerif tilavet etmiş… Hapisane hatıralarından bahsederken diyor ki: “Hapisanede Üstad’ın yanına gidince, bana ‘Hoş geldin Muhammed Efendi, hoş geldin. Sen burada lâzımdın. Korkma! Korkma!’ dedi. ‘Korkum yok efendim’ dedim. Hapisaneye girenlere sorarlar mı bilmiyorum ama bana ‘Neresini istiyorsun?’ diye sordular. ‘İdamlıklar nerede ise, orasını’ diye cevap verdim. Katillerin arasında yaşadık. Üstad’la görüştük. Mahkemeye gidip geldik, beraber kelepçelendik. Bazen Üstad’ Kur’an okudum. İşte böyle, Elhamdülillah, tatlandık, lezzetlendik.”

“Üstad, Gençlik Rehberi dâvâsı için İstanbul’a gelmişti. Bayram günü, ‘Yâ Rabbi! Bu Zâtın bende hiç KISMETİ yok mu?’ diye düşünüyordum. Evime davet etmiştim, gelmedi. Devamlı olarak da tedbir düşüncesiyle Üstad bana ‘Söyleyin Hafız Mehmed’e… Sakın, sakın yanıma gelmesin’ diye haber gönderiyordu… Kapım çalındı. ‘Muhammed Kardaşım! Muhammed kardaşım!’ diye bir ses çağırıyordu. Kapıya çıktım. Baktım ki, Üstad!.. Boynuma sarıldı: ‘Sen Kur’an’a çok hizmet ediyorsun. Benim yanıma gelenleri çok tâciz ediyorlar. Onun için yanıma gelme, diye haber gönderdim. İstanbul’da kimsenin evine gitmemeye karar verdim. Ya hep, ya hiç diyorum. Herkesin evine gidemeyeceğime göre, hiç kimseye de gidemem. Bir Müslüman beldede bayram olsa, oranın din büyüğünü ziyaret etmek vaciptir. Madem ki, sen Hz. Kur’an’a hizmet ediyorsun, ben de seni bu beldenin Şeyhülislamı kabul ederek, kapına geldim. Al şu kabı da KISMETİMİ ver.’ dedi. Keramete bakınız, hani ben ‘Bu zâtın KISMETİ  yok mu?’ demiştim ya. KISMETİNİ almaya gelmişti. Evde yumurta tatlısı vardı. Ondan verdim. Ona çok şey borçluyum. Cesaret ve kuvveti kendisinden aldım. Bizim eskiden edebiyat ve Arabiyat hocamız  İhsan Bey vardı. Ona, ‘Nasıl bir zâttır?’  diye Üstad’ı sormuştur. ‘Vallahi kardeşim, benim anlayabildiğim kadarıyla bu zât İbnü’l-Vahittir.’ demişti.”

Bu muhterem hocalarımızın  hatıralarında bizler için dersler ve ibretler var. Bizler de bunlardan KISMETİMİZİ  almaya bakalım. Kıssa, hisse içindir…

[Abdullah Aymaz] 11.4.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Yetmedi mi? [Akif Umut Avaz]

“Biz şu anda orduda, emniyet teşkilatımızda, devletin kurumlarında ne kadar F..Ö’cü varsa temizliyoruz. Çünkü bu kanser virüsünü bu ülkenin, bu devletin tüm bünyesinden temizleyip atacağız. Bunlara hayat hakkı tanımayacağız. Zira bunlar bu milleti, bu ümmeti böldüler. Bu mücadelemiz sonuna kadar devam edecek.”

Bu sözler, Hitler’in Yahudiler için sarf ettiği sözler değil. Zirvesine çıktığı zulme, hukuksuzluğa, keyfiliğe, despotluğa, soykırıma varan cinayetlere bir türlü doymayan Erdoğan’a ait. Hırsızlıkta, yolsuzlukta, rüşvette suçüstü yakalandığı 17/25 Aralık 2013’ten itibaren önce “Paralel Yapı” iftirasını attığı, daha sonra hukuku yok sayıp daha fazla suça battıkça ahlaksızca “F..Ö” yaftasını taktığı Hizmet Hareketi ile ilintili insanları yok etmekte ne kadar kararlı olduğunun ifadesi bu sözler.



ZALİM BİR DESPOTTAN YANDAŞLARINA KENDİ MEŞREBİNCE VAATLER

Bugüne kadar yaptığı zulümler yetmezmiş gibi 16 Nisan referandumuna günler kala sarfettiği bu sözlerle, tek sesliliğin, baskı, zulüm ve tehditlerin olağanlaştığı Olağanüstü Hal altında Pazar günü gerçekleştirilecek sirk gösterisi sonrası diktatörlüğünü tescilleyebilirse (ki başka şansı yok), yani fırsatını bulursa, daha neler neler yapacağına dair efsunladığı yandaşlarına bulunduğu bir vaat. Demek ki bir zalimin, bir despotun, bir gaddarın efsunlayarak mankurtlaştırdığı, beyinlerini uyuşturup vicdanlarını körelttiği yandaş yığınlarına bulunabileceği vaatler, verebileceği sözler ancak kendi meşrebince olabiliyormuş.

Gözü dönmüş bir kin ve nefretin, örneklerine ancak cahiliye devrinde rastlanabilecek kan davasına dönüşmüş intikam ve öc histerisinin vücut bulmuş hali olan Erdoğan’ı belli ki işlediği hiçbir zulüm artık kesmiyor. Ne yaparsa yapsın ikiyüzlü sahtekarlığının, hırsızlık ve yolsuzluklarının, rüşvetçiliğinin ve ahlaksız mürailiğinin gözler önüne serilmesinden sorumlu tuttuğu insanlara yaptığı onca insanlık dışı zulümleri bir türlü yeterli bulmuyor.

EY BRE ZALİM, EY BRE DESPOT!..

Zulüm adına yapabileceği ne varsa yapıyor. Gücü ve imkanları elverdiği ölçüde ileride yapabileceğini düşündüklerini ise önce diline doluyor, sonra fırsatını buldukça aşama aşama uygulamaya sokuyor. Bütün bu olup bitenler karşısında ehl-i vicdana ise en azından ve hiç olmazsa “Ey bre zalim, ey bre despot masum insanlara reva gördüğün bunca yalan ve iftira, bunca zulüm ve baskı hala yetmedi mi?” diye sormak düşüyor. Soralım öyleyse…

Binlerce masum insanın kanını dökmek, 246 masum insanın canını almak pahasına sergilediğin şeytani darbe tiyatrosu sonrası 135 binden fazla insanı gözaltına aldırıp sorgusuz sualsiz, keyfi ve hukuksuz zindanlara tıktırdığın 47 bin 155 masum yetmedi mi ey bre zalim!

Her an her yerde, medyada, ekranlarda ve meydanlarda her türlü yalan ve iftirayı atıp geceyarısı baskınlarıyla derdest ettirerek onlarca gün türlü işkenceler altında tuttuğun 113 bin 260 masum yetmedi mi ey bre despot!

Aralarında 9 aylık hamile kadınların, bebeği kucağında çiçeği burnundaki annelerin, tek suçu fakir öğrencilere burs vermek için karınca kararınca bir şeyler yapmaya çalışmak olan ev hanımlarının, 60’lık 70’lik ninelerin ve hatta lise, üniversite talebesi genç kızların da aralarında olduğu 20 bine yakın masum kadını hiçbir din ve anlayışın kitabında olmayan türlü hakaretler ve işkenceler altında zindanlara atmak yetmedi mi ey bre Yezid!

“Bunca generalin karıştığı bir darbe nasıl başarısız olabilir ki?” sorusunu hala sorabilecek beyin hücrelerinin tamamen yitirmemiş herkesin aklıyla alay edercesine ve üstelik attığın yalan ve iftiraların ne kadar temelsiz olduğunu ahmak olmayan herkesin gözlerine sokarcasına Türk Ordusu’ndaki 350 generalden 168’ine ilave olarak 7 bin 463 subay ve askeri “darbeci ve hain” yaftasıyla türlü işkenceler altında zindanlarda çürütmek yetmedi mi ey bre diktatör!

Tek suçları kanunların ve hukukun kendilerine verdiği yetkileri kullanarak ülkeye ve millete sorumluluklarının gereğini yapmak olan, bu çerçevede hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, suç ve cinayet kimden kaynaklanıyorsa kaynaklansın üzerlerine gitmek olan polislerden 10 bin 732’sini tutuklatıp zindanlara atmak yetmedi mi ey bre harami!

ADALET VE AYDINLIĞA DÜŞMAN, ZULÜM VE ZULMETE DOST

Hukuku ve yargıyı tamamen yok edip sana biat eden savcı ve hakimleri omurgasız ve karaktersiz birer şebeğe çevirirken, ülkedeki 10 bin 382 hakimden hak, hukuk ve adalet ilkelerine sadık 2 bin 538’ini (yani tüm hakimlerin yüzde 24,4’ünü), 4 bin 622 savcıdan bin 121’ini (yani tüm savcıların yüzde 24,3’ünü) ihraç edip bunlardan 2 bin 575’ini zindanlara tıkmak, hak ve adalet adına ne varsa yerle yeksan ederek 1000’i aşkın avukatı gözaltına aldırıp bunlardan 400’den fazlasını hapse atmak yetmedi mi ey bre hukuksuz Haccac!

Tıpkı size benzeyen 38 binden fazla hırsızı, arsızı, tecavüzcüyü cezaevlerinden apar topar salıverip, yerlerine tüm hayatlarını işlerinde güçlerinde, iyilikte, hayırda ve hasenatta geçirmiş 26 bin 177 sıradan sivil vatandaşı görülmedik bir gözü dönmüşlükle zindanlara tıkmak yetmedi mi ey bre gaddar!

Okul ve üniversite sıralarında adamakıllı dirsek çürütmediğinden olsa gerek eğitimli ve donanımlı kim varsa amansız düşmanı kesilip, milleti aydınlatan, geleceğine yol gösteren her ne veya kim varsa üzerine bir karabasan gibi çökerek birkaç kelimelik yazıyla tam 21 bin yetişmiş tecrübeli öğretmenin lisansını iptal etmek, on binlerce öğretmeni gözaltına alıp hapsetmek, 7 bin 317 akademisyeni üniversitelerden atmak, binlercesini cezaevlerine tıkmak, 15 üniversite, 2000’e yakın okul, dershane ve öğrenci yurdunu kapatmak şeytani karanlığın için yetmedi mi ey bre yobaz!

ÇOCUK YAŞTAKİLERDEN DEDELERE, GENÇ KIZLARDAN NİNELERE…

Çocuk yaştakilerden 80’lik dedelere, genç kızlardan eli öpülesi ninelere varıncaya kadar her türlü insanlık dışı işkenceyi reva gördüklerinden 58’inin gözaltı ve mahpuslukları sırasında veya sonrasında “intihar ettiler” adı altında şüpheli ölüm ve infazları yetmedi mi ey bre katil!

Zulmüne ve despotluğuna alkış tutan, aldıkları yüklü paraların karşılığını sana her şart ve koşulda vıcık vıcık yılışarak bilhakkın ödeyen omurgasız şarlatanları gazeteci diye baştacı edip lağım kokularının eksik olmadığı medya havuzunda demlendirirken, görebildikleri gerçekleri dile getirme çabası içerisinde yazan-çizen, söyleyen kim varsa en amansız düşmanları kesilip 200 medya organına kilit vurmak, 230 gazeteciyi zindana atmak, 100’den fazlası hakkında defalarca tutuklama kararları çıkartmak, kıt kanaat geçinen çoğunun zaten olmayan mal varlıklarına kudurmuş aç haramiler gibi el koymak yetmedi mi ey bre korkak!

ZALİMİN ZULMÜ SADECE HİZMET’E DEĞİL…

Ocak ayı resmi rakamlarına göre bile ahlaksızca gaspedilerek TMSF’ye devredilen büyük şirketlerin sayısı 809’u, ekonomik değeri ise en az 10 milyar doları bulmuştu. Baklavıcısından kebapçısına, Anadolu Kaplanı holdinglerden tüm iş dünyasına örnek olabilecek yüz akı şirketlere, gazetelerden televizyonlara varıncaya kadar binlerce şirketi gasp edip birer adi yamyama dönüştürdüğün harami yandaşlarına peşkeş çekmek yetmedi mi ey bre harami despot!

Tıpkı Anadolu Kaplanları’nda olduğu gibi Özal’lı yılların yadigarı ve ilhamıyla neşv-ü nema bulan binlerce sivil toplum örgütünün, derneğin, vakfın, araştırma kuruluşunun kapılarına bir gecede kilit vurup, toplumu elsiz ayaksız, gözsüz kulaksız bırakarak adi despotluğuna mahkûm etmeye çalışmak yetmedi mi ey bre nankör mirasyedi!

Zalim elbette ki sistematik zulmünü toplum nezdinde düşmanlaştırdıkları üzerinden perdelemeye de çalışıyor. Zalimin zulmü ahlaksızca iftira atıp “F..Ö” dediklerini hedef almıyor sadece. Kürtler de sırf Kürt oldukları için Erdoğan’ın türlü zulümlerine maruz kalıyor. Öyleyse şöyle diyelim: Mevzu kendileri olunca “millet iradesi” deyip yeri göğü inletirken onlarca seçilmiş belediyeyi gaspetmek, belediye başkanlarını hapsetmek, ülkenin en büyük üçüncü partisinin liderleri dahil 13 milletvekilini tutuklamak, bin yıllık şehirleri aylarca kuşatıp tank ve top ateşiyle insanların evlerini başlarına yıkmak, binlercesini katledip yüz binlercesini kış ortasında evsiz yurtsuz, aç susuz bırakmak yetmedi mi ey bre faşist!

EY BRE AYMAZ YIĞINLAR, EY BRE DİN TACİRİ AHLAKSIZ DİNBAZLAR!..

Öte yandan, tüm bu yaşanan zulüm ve haksızlıkları çerez çıtlayarak film izler gibi umarsızca izlemek, yaşanan onca zulme cılız da olsa bir ses çıkarmaktansa dilsiz şeytanlar olmayı tercih etmek yetmedi mi bre aymaz yığınlar!

Başta din alıp din satan, hayatlarını dinden kazanan Diyanet imamları ve hangi ahlakı din diye pazarladıkları şüpheli binlerce İlahiyat hocası olmak üzere, türlü meşrepten cemaatçisi, tarikatçısı ile tüm bu zulümlere ortak olup başkalarının el emeklerinin, alın terlerinin semeresi olan helal mülklerine yönelik gaspları, belki kendilerine de pay düşecek ganimetler gibi görüp yapılan tüm haramiliklere ortak olan ya da bu olup bitenlere cevaz vererek meşrulaştıran bu sözüm de size: Din adına din kılıfında giriştiğiniz onca haramilik, ikiyüzlü müraîlik yetmedi mi ey bre ahlaksız dinbazlar!

Yetmemiş olmalı ki zulüm ve zulmet tüm hızıyla devam ediyor. Gaflet, dalalet ve hıyanet içerisindeki bir yobaz ve harami bir güruhun elinde tüm ülke sonu belirsiz bir karanlığa doğru hızla sürükleniyor. Tüm ülke artık nasıl bir akıl tutulmasından müzdaripse, bunca olup biten bile maşeri vicdanı uyandırmaya bir türlü yetmiyor. Dirayetini, firasetini, necabetini yitirmiş bir millet bizzat kendi elleriyle kendi felaketini, kendi kıyametini inşa ediyor.

[Akif Umut Avaz] 11.4.2017 [TR724]

Cemaat davalarının çıkmazı [Kemal Ay]

Her ne kadar ‘Tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet’ gibi tekerlemeler ve afili cümlelerle tarif edilmeye çalışılsa da, Erdoğan’ın ve ona inananların gözünde Hizmet Hareketi’ne mensup herkes ‘terörist’.

Bu ‘terörist’ yaklaşımı, 17 Aralık 2013’ten hemen sonra gelişmedi, yalanlanmayan bazı rivayetlere göre Erdoğan başından beri Cemaat’i ‘terörist ilan etme’ hevesi içindeydi. Aslında bu sadece Erdoğan’ın hevesi de değil, belli ki askeriye içindeki bir kısım ‘hevesli’ de Cemaat’i ‘bitirebilmenin’ metodu olarak silahlı terör örgütü yaftası yapıştırmayı öngörüyordu. Şerefli ordumuzun bir kısım subayları, sahici terör örgütü PKK’yı bitirebilmiş gibi yalandan terör örgütü uydurup bir de onu bitirmeyi planlıyordu!

***

Cemaat’in ‘terör örgütü’ olarak ilan edilmesinin pratik bir faydası var: Terörle Mücadele Kanunu (daha önce bu ‘faydayı’ Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarında gördük) kolluk kuvvetlerine inanılmaz yetkiler veriyor. Gözaltı sürelerini uzatabiliyorsunuz, kafanıza göre insanları dinleyebiliyorsunuz, önce evini basıp sonra ‘delil’ bulabiliyorsunuz vs. Yargı da terörle ilgili konularda nedense aşırı ‘geniş’ olabiliyor. Tutukluluk hâli bir istisna olmaktan çıkıyor ve ‘terörden’ olunca tutukluluk en doğal adalet aracıymış gibi görülüyor. Dahası, terör örgütüne doğrudan üye olmanız gerekmiyor, ‘yardım ve yataklık’ suçu da doğrudan aynı terör koşullarını uygulama hakkı veriyor nedense… (Yani sorunun temelinde Avrupa Birliği’nin haklı olarak dayattığı gibi, Terörle Mücadele Kanunu var. Ergenekon ve Balyoz davalarının ‘sünmesini’ sağlayan şey de buydu.)

Tabi Cemaat’in ‘terör eylemi’ olmadığı için 17 Aralık’tan 15 Temmuz’a kadar geçen süreçte, hani şu seküler kesimlerin ‘yesinler birbirlerini’ diyerek ıslık çaldığı dönemde, AKP hükümeti bir dizi ‘hukuki düzenleme’ yaparak Sulh Ceza Hâkimliği gibi bir yapı inşa etti ve akabinde ‘makul şüphe’ gibi tutuklama yetkisini bir hayli genişleten bir ‘kulp’ icat etti. Sulh Ceza Hâkimleri, kapalı devre bir mekanizma kurarak, doğrudan Saray’dan aldıkları talimatla önlerine gelen dosyalara azami ölçüde ‘tutukluluk’ vermekle yükümlüydü. Ancak bu yetmeyecekti, davalar ‘normal mahkemelere’ geldiğinde, muhtemelen düşecekti. Bunun önlemi de, HSYK üzerinden bütün mahkemeleri dizayn etmekle alındı.

***

Bu süreçte emniyet ve yargıdaki ‘Cemaat mensupları’ görevleri gereği ilgilendikleri adlî dosyalardan ötürü ‘paralel devlet’ olmakla suçlandı. İktidara muhalif gazetecileri, mesela Nuray Mert’i, Aslı Aydıntaşbaş’ı vs. teknik takibe almak, ‘iktidarı devirmek suçu’ kapsamında değerlendirildi. Komik değil mi? Maalesef değil. Bir de ne hikmetse bu ‘dinleme’ işlemleri hep kayıt altına alınmıştı, hâkimlere filan onaylatılmıştı. Ali Fuat Yılmazer gibi emniyetçiler, talimatları Erdoğan’dan aldıklarını duyursalar da, Erdoğan belli ki ‘yasa dışı taleplerini’ hep şifahî olarak yapmıştı.

Buradaki en büyük problem, polisler ve yargıçları Fethullah Gülen’e bağlamaktı. Ondan ‘emir aldıkları’ ispat edilirse, ortada bir ‘örgüt’ olduğu tespit edilmiş olacaktı. Bunun için bir dizi saçmalıktan medet umuldu. Hidayet Karaca ve Ekrem Dumanlı’nın yargılandığı Tahşiye Davası, bunun en absürt örneklerinden birisiydi. Güya Fethullah Gülen polislere ve yargıçlara, dizi senaryosu üzerinden ‘emir’ veriyordu. 17 Aralık’la ilgili olarak da, sırf Amerika’da yaşadığı ve eski bir polis olarak rüşvet operasyonunu yapan polislerden birini o tarihten birkaç gün önce telefonla aradığı ‘tespit edilebildiği’ için adamın birisi ‘Fethullah Gülen’le irtibatlı’ gösterilmeye çalışıldı.

15 Temmuz iddianamelerinde de gözünüze çarpacaktır, AKP yargısının en büyük açmazı, Fethullah Gülen’in ‘emir verici’ konumda olduğunu ispat edememektir. Bunun için Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce gibi isimleri kullanıp ‘Adamın gol diyor!’ mantığına sığınmaya çalışıyorlar ancak hukuken böyle bir şey imkânsız olduğu için ancak ısrarlı bir propaganda neticesinde hukuk nosyonu kalmamış bir halk kitlesini inandırabiliyorlar. (15 Temmuz’da da Adil Öksüz’ün Gülen’den emir aldığını ‘ispat’ edemiyorlar ama Amerika’ya gitti demek ki kesin Gülen’le görüşmüştür, diyerek zorlama senaryolar kuruyorlar. Belki gerçekten de Gülen’den darbe emri almıştır ama iddia makamı olarak bunu ispat etmesi gereken sensin.)

***

17 Aralık ile 15 Temmuz arasındaki süreçte bütün Cemaat davalarında aynı motifi görmek mümkün: Devlet imkânlarının ‘yasa dışı’ kullanımı. Belediyelerin sivil topluma verdiği hibeler sebebiyle çok sayıda ‘kermes yapan ev hanımı’ içeri alındı mesela. Hâlen de alınıyor. Üstelik bu belediyelerin neredeyse tamamı AKP’liydi ve ‘veren’ değil de ne hikmetse ‘alan’ suçlu ilan edildi. Nitekim Erdoğan da ‘Ne istediler de vermedik?’ derken aslında bir nevi itirafta bulunuyordu. (Muhalefet haklı olarak sürekli bu noktaya vurgu yapıyor, ancak buradaki handikap da şu: Cemaat davalarında ‘suç’ yok ki, yarın bir gün Erdoğan’ı da aynı ‘suç’tan yargılayabilesiniz!)

15 Temmuz’a gelirken yandaş medya sürekli olarak geçmişteki faili meçhul cinayetleri, hatta Ergenekon soruşturmalarının temelini oluşturan Alparslan Arslan’ın Danıştay katliamını bile Cemaat’e yıkmaya uğraştı. Hrant Dink davasında Cemaat’i ‘mahkûm ettirmek’ bu sebeple aşırı önemliydi. Böylece ‘terör örgütü’ tescillenecekti.

Ancak 15 Temmuz’da çok daha önemli bir şey oldu ve Cemaat ‘darbeye kalkıştı’! Allah’ın işi işte! O zamana kadar kamuda görev yapan memurlarla ilgili oluşturulan bütün listeler, tutuklanması için göz kestirilen bütün Cemaat mensupları ‘darbeyle ilişkili’ olarak gözaltına alınmaya başlandı. Daha da devam ediyor.

Buradaki açmaz şuydu: Bütün bu insanları nasıl tek bir ‘çatı’ altında toplarız? Öyle ya, Cemaat dediğiniz yapıda bir sürü insan birbirini tanımaz, etmez. Hatta 29 gazetecinin davasında görüldü ki, aynı koğuşa düşünce birbiriyle tanışan Zaman çalışanları bile var. Bu durumda uydurulan formül de ‘ByLock’ meselesi. İçeriğinde hiçbir şekilde ‘suç’ tespit edilemediği gibi kullanımında da ‘suç’ olamayacağı defalarca söylenmesine rağmen, şaibeli ByLock listeleri üzerinden on binlerce kişiye suç isnat edildi. ByLock’u olan bir generalle, Kayseri’nin Talas ilçesindeki bir esnafın ‘haberleşebildiği’ varsayıldı adeta… ByLock’un yanı sıra Zaman ve Sızıntı aboneliği, Bank Asya hesabı, ‘şüpheli para hareketleri’ vs. kulp oldu.

Bu sebeple ‘Çatı İddianamesi’ denilen şey, hikâyeden ibaret. İsnat edilecek bir ‘suç’ yok. Bol miktarda gizem var, bir o kadar da absürt ‘tanıklıklar’. Mevcut hukukî düzlemde ‘Cemaat mensubiyeti’ alenen ‘terör örgütü üyeliği’ olarak görülüyor. Şu ana kadar Cemaat’ten olduklarını bildikleri halde tutuklamadıkları insanlar, böylece her an ‘cenderede’ tutuluyor. Suç bulamadıkları için de ‘baskı’ ve işkence dozu arttırılarak, ‘itirafçılar’ kotarılmaya çalışılıyor. Böylece dosyalarda en azından ufak tefek tanıklıklar olacak ve zayıf irtibatlar, güçlü gösterilecek… Uluslararası hukukta yemezler ama Erdoğan rejimi sürdükçe Türkiye’de gideri var maalesef.

***

15 Temmuz’da ‘aranan fırsat’ bulunmuş görünüyordu ancak orada da başka türlü handikaplar var: Evvela yargı, yazdığı bütün iddianamelerde ‘suçlu Cemaat’ serlevhasıyla işe başlıyor ve sağa sola bakmadan sadece Cemaat’e dair ‘ihtimalleri’ topluyor. Buna da iddianame diyor. Halbuki yargıcın birinci vazifesi, bütün ihtimalleri ortaya koyup buradan ‘anlamlı bir hikâye’ oluşturmak. (Meraklısı için HBO’nun geçen yaz yayınladığı The Night Of isimli 8 bölümlük mini diziyi tavsiye ederim. Savcının ‘tek suçlu’ paradigmasının nasıl çöktüğü ve zanlının, cinayet mahalinde üstelik cinayet silahıyla yakalandığı hâlde nasıl masum olduğu aşama aşama, detaylarıyla anlatılıyor.)

Hâlen şu basit sorunun cevabı yok: Kamudan ihraç edilen yüz binlerce insan 15 Temmuz gecesi neden darbe lehine çalışmamış? O kadar general ve polis neden yan gelip yatmış da 3-5 üst düzey subay dışında kalkışmaya destek verilmemiş?

Tabi bu arada hukuk o kadar iğdiş ediliyor ve savcıların, hâkimlerin ‘suç tanımları’ o kadar absürt bir hâle geliyor ki, Cumhuriyet gazetesi iddianamesi gibi saçmalıklar da ortaya çıkıyor. Ancak şunu unutmamak lazım: Büşra Erdal’ı içeride tutmak için ‘uydurulan hukuk kılıfı’, Ahmet Şık’ı da haydi haydi içeride tutar. Tam da bu sebeple, Cemaat’ten nefret etseniz dahi, Cemaat davalarına tepki göstermelisiniz. Yoksa sürekli ‘daraltılan’ elbise bir gün sizi de sağdan soldan sıkıştırmaya başlayacak. Nitekim başladı da…

Hidayet Karaca’yı içeride tutan yasa, Aydın Doğan’ı da rahatlıkla içeride tutabilir (Kanal D’deki dizilerden sübliminal mesaj çıkarmak kaç dakika sürer sizce?). Akın İpek’in malına mülküne ‘çökme’ hakkı veren, rahatlıkla Güler Sabancı’nın malına da çökebilir (Güler Hanım’ın yurt dışındaki sivil toplum kuruluşlarına aktardığı paraların ‘terörün finansmanı’ sayılmayacağının garantisi var mı?). Fethullah Gülen’e ‘örgüt lideri’ dendiği yerde, hiçbir cemaat ya da tarikat lideri ‘rahat uyku’ uyuyamaz…

Zaten Erdoğan’ın ülkeyi içine almak istediği cendere de bu. İşinize geliyorsa…

[Kemal Ay] 11.4.2017 [TR724]

Generallerin oyunu [Analiz: Kadir Bayer]

Geçen yılın sonunda vizyona giren Arrival (Geliş) isimli bilimkurgu filminde, uzaylılar dünyaya (bu kez sadece Amerika’ya değil, çeşitli ülkelere) gelirler ve her ülke kendi yöntemleriyle onlarla iletişim kurmaya, dillerini çözmeye ya da en azından ne amaçla dünyada olduklarını anlamaya çalışır. Film bir Hollywood yapımı olduğu için de biz sadece Amerika’daki ekibin çabasını seyrederiz ancak filmin bir yerinde Çin’de uzaylılarla nasıl iletişime geçildiğini öğreniriz: Çinliler, uzaylılara Mahjong oyununu öğretmişlerdir ve bu yolla iletişim kurmaktadırlar. Amerikalı dil bilimci Louise Banks (Amy Adams) bunun tehlikelerinden bahseder. Eğer uzaylılarla ilk iletişim bir çeşit ‘kazan-kaybet’ oyunu üzerinden kurulursa, sonunda onları dünyamızı yok etmeye ikna etmek ihtimali kuvvetlenir. Meşhur deyişe atıf yapılır: ‘Elinde bir çekiç olan, bütün sorunları çivi olarak görür ve tepesine çekici indirir.’

Nitekim filmde Çin ve Rusya gibi ülkeler uzaylıların gelişini ‘askerî bir tehdit’ olarak algılamış ve bütün operasyonu generallere devretmiştir. Askerî terim ve kavramlarla hareket edilir. Amerikan tarafı da benzer şekilde FBI ve ordu yetkililerinden oluşan bir ekip kurmuştur ancak biri fizikçi, diğeri dilbilimci iki sivil uzman da çağırmıştır ve operasyonun niteliğini, biraz da sivil uzmanların ‘inatçılığı’ sayesinde, bu sivil ‘mantık’ belirler.

TRUMP’IN SURİYE MÜDAHALESİ

Amerikan Tomahawk füzelerinin ‘Rusya bütün hava sahasını kapattı, kuş bile uçamaz’ dediği Suriye’de bir askerî üssü, üstelik nokta atışı yaparak (piste hiç zarar vermeyip sadece binaları yok ederek) vurması, Amerikan yönetici elitindeki ‘gizli savaş taraftarlarını’ açığa çıkardı. Obama’nın Suriye’ye müdahale etme projelerini sıkı şekilde eleştiren isimler, Trump’ın ‘kimyasal silah kullanımı’ sonrası yaptığı açık müdahaleyi alkışlamaya başladı. Gerçi Obama’nın da hiçbir zaman Suriye’ye doğrudan müdahale etme gibi bir amacı olup olmadığı tartışılır. Nitekim Obama’nın eski ekibi ve Demokrat Parti’ye yakın düşünce kuruluşları, Suriye’de Rusya’ya fazla alan açıldığını, Beşşar Esad’ın yaptıklarının yanına kâr kalmasının Ortadoğu’da farklı dengeler oluşturabileceğini daha yüksek sesle söylemeye başladı.

Böyle giderse Barack Obama, Suriye krizinin çözümü için diplomasiye inanan son ‘lider’ olarak tarihe geçecek. Burası tarihte ‘iyi’ bir yer mi, yoksa değil mi tartışılır. Amerikan müdahalesinin ‘çözüm’ olup olmadığı bir yana, Obama’yı eleştiren Demokratlar genelde ‘daha iyi bir alternatifin de üretilemediği’ argümanını kullanıyor. Nitekim Rusya’yla diplomatik ilişki yürütmenin ne kadar zor olduğunu eski ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’ye sormak gerekir.

ABD DIŞ POLİTİKASINDA NE DEĞİŞTİ?

Bu noktada, sorulması gereken soru şu: Trump yönetimiyle Obama yönetimini, özellikle dış politika konularında ayıran en önemli husus nedir? Demokrat ya da Cumhuriyetçi, ABD dış politikası 21. yüzyılda bir zorunluluğun pençesindeydi. Barack Obama, her ne kadar Afganistan ve Irak’tan ABD askerini çekmek istese de, mevcut durum onu sonuna kadar zorladı. Ayrıca 8 yıllık Obama dönemi, Ortadoğu’da ABD Drone’larının ‘sürek avına çıktığı’ bir dönem olarak hatırlanacak. Suriye’ye müdahale edilmese bile Libya’ya müdahalede fazla tereddüt edilmedi.

Bazılarına göre Obama’nın Suriye konusundaki zayıf tutumu Amerika’nın diplomaside de çaresiz kalmasına yol açtı. Eğer Suriye’nin belirli bir bölgesinde Amerikan askerî varlığı ciddi şekilde hissedilseydi, Rusya ve İran da Beşşar Esad konusunda bu kadar ısrarcı olmayacaktı (Nitekim Esad her ne kadar şimdilik Suriye’yi kurtarmanın ‘tek yolu’ gibi görünse de, gerek İran gerekse Rusya savaşın hemen sonrasında Esad’dan kurtulmanın yolunu arayacak gibi görünüyor.)

Ancak Obama yönetiminin bir başka özelliği vardı. O da dünyanın problemlerinin ‘askerî bakışla’ ele alınmasına karşı bir çeşit direniş. Özellikle Hillary Clinton’ın dışişleri bakanlığı döneminin sonunda, yani Libya’dan acı bir ders aldıktan hemen sonra, Obama daha fazla inandı bu duruşa. Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesine ses çıkarmadığı gibi, Suriye’de de dümeni ele geçirmesine karşılık yalnızca ekonomik yaptırımlar uygulamakla yetindi. Demokrasiyle yönetilen ve adil, özgür seçimlerle iktidarların değişebildiği ülkelerde ekonomik yaptırımlar seçmenin gözünü korkutabilirdi ancak Rusya ve Suriye gibi ‘tek adam’ yönetimlerinde, bu türlü hamleler halkları cezalandırmaktan başka anlama gelmiyordu.

GÜÇLÜ ORDU GÜÇLÜ AMERİKA!

Bu ‘zayıf Amerika’ imajı, Cumhuriyetçi Parti’nin seçim kampanyaları boyunca en çok vurgu yaptığı şeylerden biri oldu. Özellikle de Donald Trump’ın. İş öyle bir noktaya vardı ki, Donald Trump gerek kampanyasında, gerekse seçilir seçilmez kurduğu geçiş takımında askerlerle çalışmayı tercih etti. Şimdilerde de Amerikan hükümetinin ağırlığını Trump’ın golf arkadaşları olan CEO’lar ve koltuğunun altında dosyalarla Washington’da düşünce kuruluşlarını gezen, siyasîlere sufle veren emekli generaller oluşturuyor. (Tabi bunlardan birisi olan emekli General Mike Flynn vakası, Trump’ın çok tehlikeli ‘iş ortakları’ edindiğinin de göstergesi. Baş stratejisti ve kampanyasının en etkili ismi Steve Bannon’u Ulusal Güvenlik Danışma Kurulu’ndan çıkarması ise, sadece daha fazla generale yer açmış oldu.)

Şu anda İç Güvenlik Bakanlığı’nda eski general John Kelly, Savunma Bakanlığı’nda ise bir başka eski general James Mattis oturuyor. Geleneksel olarak Amerikan dış politikasında başkandan sonraki tek yetkili Dışişleri Bakanı’dır ancak Trump döneminde, bu konuda Savunma Bakanlığı’nın etkisinin artabileceği gözleniyor. Petrol devi Exxon’un eski CEO’su Rex Tillerson’un dışişleri bakanlığı, o kadar zayıf bir başlangıçtı ki, bu makamın yalnızca ‘ulak’ görevi göreceği konuşulur oldu. Diğer taraftan Savunma Bakanı James Mattis’in Trump üzerindeki etkisinin daha ‘belirleyici’ olacağı konuşuluyor.

İYİ GENERAL, KÖTÜ GENERAL

Bu konuda iki farklı görüş var: İlki, Mattis ve Kelly gibi generallerin Trump’ın ‘çılgınlıklarına karşı’ en iyi ‘denetim mekanizması’ olduğu yönünde. Her iki isim de hem oldukça entelektüel hem de hayli başarılı askerler olarak tanınıyor. Özellikle Müslüman ülkelere yönelik vize yasağıyla ilgili kriz döneminde Beyaz Saray’ı geri adıma ‘zorladıkları’ konuşuluyor. Diğer görüş ise demokrasinin generallerin ‘nöbetine’ devredildiği bir ortamda, özgürlüklerin ve sivil hakların önemsizleşeceği yönünde. Buna örnek olarak İsrail’deki yönetim veriliyor. Sürekli ‘hayatta kalma’ üzerine kurulu İsrail siyasetinin askerî ağırlığı, demokrasiyi her dönemde ikincil plana itiyor.

Trump’ın Amerika’yla ilgili vizyonu basit: Daha güçlü. Bu, ekonomide içe dönük projeleri vaat ettiği gibi dışarıda da ‘halka hoş gelecek’ şekilde müdahaleci bir dış politikayı getirebilir. Önceleri Trump’ın Ortadoğu’daki savaşa bulaşmayacağı düşünülüyordu ancak içeride işler iyi gitmeyince Obama yönetiminin ‘zayıflıklarını’ hatırlatarak dışarıda ‘zaferler’ arayacağına dair beklenti arttı.

Bu arada ‘dost’ olarak gördüğü Putin’in de yakın danışman çevresinde çok sayıda emekli general tuttuğunu, hatta Rusya’nın 21. yüzyıldaki askerî odaklı dış politikasına ilham veren ‘hibrit savaş’ stratejisinin General Valery Gerasimov patentli olduğunu hatırlatmak isterim. Suriye konusunda aktörlerin sürekli fikir değiştirmesinden ve kamuoyuna çelişkili açıklamalar yapmasından da anlaşılıyor ki, bölgede diplomasi patinaj çekmekte ve ellerinde çekiç olan generallerin yönettiği dış politikada çivilerin başına neler geleceği önümüzdeki süreçte netlik kazanacak.

[Kadir Bayer] 11.4.2017 [TR724]

11,5 milyar dolar gemilerle geldi [Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye’ye esrarengiz biçimde gelen milyarlarca doların menşei hakkında farklı rivayetler var. Bu rivayetlerde Katar’ın, Malezya’nın ve Singapur’un yeri bambaşka. Ne vakit bir şirket satılsa alıcı olarak bu üç adresten birinin ismi geçiyor. En son Digitürk, Finansbank Katar’a gelin gitti.

Son üç senede dünya devi fon, banka ve şirketler Türkiye’den hızla uzaklaştığı için senede 35-40 milyar doları bulan döviz açığı ancak sisler bulvarından gelen paralarla kapatılabiliyor. Doğrudan satın almaların üzeri kalın bir örtüyle kaplı. Bu yolla gelen para 2013’ten evvel gelen tutarların yarısı bile değil. Diğer taraftan Merkez Bankası’nın ödemeler dengesi tablosunda izaha muhtaç bir kalem var ki oradaki hareket yine bizleri sisler bulvarına götürüyor. Net hata/noksan kalemi AKP’nin devr-i iktidarında (2003-2016) 45 milyar dolar gibi afakî bir rakama ulaştı.

BU KADAR YÜKSEK HATA NORMAL Mİ?

İsmi üzerinde bütün kalemler alt alta yazıldıktan sonra fazla ya da eksik kalan birkaç yüz milyon dolar net hata/noksana atılır. Türkiye için bu dikkate alınmayacak bir işlem hatası olmaktan ziyade ekonominin temel dinamiği haline geldi. Hiçbir iktisatçı TCMB’nin ilan ettiği net hat/noksanı, tarifi içinde bir veri olarak mütalaa etmiyor. 2016’da 11,5 milyar doların karşılığında reel bir işlem yok. Bu kadar yüksek bir rakamın yolunu şaşırıp Türkiye’ye geldiğini siz açıklasınız bile buna kimseyi inandıramazsınız. “Bizim kaynağı meçhul para tutarımız, dünya ortalamasına yakın.” diyenler dünyadan bîhaber…

Türkiye’nin kredi notunun çöp seviyesine indiği bir senede doğrudan yatırımın fevkinde bir döviz gelmiş, amma velakin menşei meçhul! İhracat ya da turizm geliri değil. İşçi dövizi hiç değil. Yurt dışı müteahhitlik hizmetlerinden gelen para desek, o rakam senelik milyar doları aşmadı kı hiç. Reel karşılık bulmak için nafile uğraşmayın. Bavullarla, MİT uçakları ile geldiği yazıldı çizildi. Aktörler mütemadiyen yeni metotlar geliştiriyor.

PARA GELSİN DE NASIL GELİRSE GELSİN…

AKP inşaat ve tüketimi destekleyerek ekonomiyi belli bir müddet hızlandırmaya muvaffak oldu. Hızlı büyüme sanayi yatırımı çekmese de dünyanın en önemli oyuncuları tüketim harcamalarından pay alabilmek için ya bizzat kendisi geldi ya da ortaklıklar kurarak Türkiye’de olmaya karar verdi. AB reformları ve hızlı büyüme en önemli motivasyondu.

Son dönemde ise ne büyüme ne de AB çıpası mevcut. Borçlar arttı, kaynak girişi durdu. Mamafih ucuz kredilerle borçlanarak harcamaya alışan hane halkının memnun etmek uğruna para girişini devam ettirmekten başka çare yoktu. Lale Devri’nin sona ermesi en fazla Saray’ın, mabeynindekilerin canını yakar. Dolayısıyla hükümet, şeffaf yolla gelmeyen paranın temininde Reza Zarrab’ın açtığı çığırı takip etmeyi tercih etti.

TÜRKİYE İÇİN ÇIKMAZ SOKAK

ABD ve AB, kara para mevzuunda kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Esrarengiz yerlerden meçhul paralarla ekonomiyi fonlamanın risklerini bilmiyor olamazlar. Bile bile hatada ısrar ediyorlar. Nitekim Zarrab, Halkbank Genel Müdür Muavini Mehmet Osman Atilla, ABD’de ‘kara para aklamak’ ve ‘terörizmi finansa etmek’ gibi ağır ithamlardan hâkim karşısında hesap veriyor. Muhtemelen 10-15 sene yatıp çıkabilmek umudu ile sisler bulvarında nasıl iş yaptıklarını mahkemeye tek tek itiraf edecekler. Davanın safahatı ilerledikçe Halkbank başta olmak üzere birkaç özel banka, TCMB, Hazine ve BDDK’ya kadar en hassas müesseselerin isminin geçmesi şaşırtıcı olmaz. Cezaların Türkiye’nin itibarında yol açacağı tahribat müeyyidelerin malî külfetini aşacak.

Ahval-i umumî hatadan rücû edilmesini icap ettirdiği halde TCMB’nin son beyanatı calib-i dikkat. Merkez Bankası, 2016’da 11,5 milyar doların yabancı bayrak taşıyan Türk gemileri ile geldiğini açıkladı. Sıradan biri ya da rastgele bir banka söylemiyor. Türkiye’deki döviz ya da TL’nin mesuliyetini üstlenmiş Merkez Bankası, meselenin aslının ciddi ciddi böyle olduğuna inanmamızı istiyor.

O GEMİLERİN SAHİPLERİNİ DE AÇIKLASANIZ KEŞKE!

Hazır bu faslı açmışken TCMB keşke biraz teferruata inseydi. Mesela o gemilerden, gemilerin sahiplerinden bahsetseydi. Türk bayrağı taşımadıklarına göre bu armatörlerin ‘yerli ve millîci’ AKP için sağlam pabuç olmaması lazım. Merkez Bankası’nın bu izahatına dâir AKP ne düşünüyor acaba? Dolar taşıyanla teröristi bir tutan zihniyet, herhalde gemisinde yabancı bayrak dalgalandıranlarla iş tutmuş olamaz. TCMB’nin ‘gemilerle geldi’ sözleri kazaen sarf edilmiş gibi görünmüyor. Tenkitlerden bunalan Merkez, sır perdesini aralamak isteyenlere küçük bir ipucu vermiş olabilir. Adeta, “Benim elimden gelen bu kadar. Kaynağını bilmiyorum, gidin onlara sual edin” diyor…

ABD Başkanı Donald Trump’ın Beşar Esed rejimine ait askerî hava üssü için vur emri vermesi, Suriye eksenli siyasî hâdiselerin bu sene hızlanacağı anlaşılıyor. Suriye’de sular durulduğunda Türkiye’ye şu ana dek gelen esrarengiz paraların, siyah bavulların sırrı da açığa çıkacak.

TCMB mesuliyeti üzerinden atmak için küçük bir hamle yaptı. Neyi kast ettiğini anlayan anladı…

[Semih Ardıç] 11.4.2017 [TR724]

ByLock’a dolandılar… [Sefer Can]

ByLock meselesi iyice sarpa sardı. ByLock indirmek zaten suç değil; bir de programı kullanmadığı halde ‘kullandı’ diye tutuklananlar var. Aynı gerekçeyle gözaltı ve tutuklamalar devam ediyor; lakin o bohça artık yama tutmuyor. Yalancıların daha büyük yalanlar söyleyerek öncekinin açıklarını kapatmaya çalışmasının tipik örneğini yaşıyoruz.

Karar Gazetesi, 7 Nisan 2017’de ‘Bylock’a hassas sorgu ekranı’ manşetiyle çıktı. Tam şecaat arz ederken suç üstü hali! Büyük müjdeyi veren gazeteye göre Milli İstihbarat Teşkilatı isim listelerinin yer aldığı veri tabanını güncellemiş. Çünkü çok sayıda şikayet ve hata tespiti gündeme gelmiş. Pardon diye geçiştirilebilecek bir hatadan bahsediyor gibi yapmaları sizi yanıltmasın. Akıllı cep telefonu olmadığı halde sekiz ay hapis yatan insanlar kayıtlara geçti. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, ByLock kullanıcısı olduğu gerekçesiyle ihraç edilen 4 yargıcın göreve iade edildiğini açıkladı. Karar’ın olumlu haber diye verdiği örnek bile tek başına skandalın boyutlarını gösteriyor.

SORUŞTURULMALAR SORUŞTURULUYOR

Habere göre İzmir’deki darbe girişimi davasında 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na gönderdiği yazıda, 206 sanığın ByLock sorgulamasının yeniden yapılmasını talep etmiş. KOM sadece 56 sanığın ByLock kullandığını mahkemeye iletmiş, 153 sanık için “ByLock kaydı yoktur” ifadelerine yer verilmiş. Gazete, Ankara Başsavcılığı’nın hataların kaynağını ortaya çıkarmak için soruşturma başlattığını da yazmış. ‘İhmal mi kasıt mı?’ Sorusuna cevap aranıyormuş. “Soruşturmalara güveni sarsmak üzere kriptolar kasıtlı yapıyor” şerhi hem gazeteyi hem de savcılığı rahatlatmak için. Ancak bu ifade, işlemin soruşturulduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Ankara Başsavcılığı ile MİT bu günlerde aynı konuda yine karşı karşıya geldi. MİT, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “15 Temmuz kontrollü darbeydi” eleştirisine cevap verirken “ByLockla ilgili bilgilerin Mayıs 2016’tan itibaren adli makamlarla da paylaşıldığını” öne sürmüştü. Bu savunma kontrollü darbe iddiasını çürütmeyip güçlendiriyor. Adliye de kendini zan altında bırakan iddiaya anında cevap verdi. Cumhuriyet’in haberine göre savcılık kaynakları “ByLock’tan 15 Temmuz’dan sonra haberdar olduklarını” bildirmiş. Bu liste MİT’in elinde idiyse neden 15 Temmuz’dan önce gerekli yerlere ulaştırmadı, ulaştırdıysa neden işlem yapılmadı? Tartışma burada düğümleniyor.

KEYNES ABD’DE SAVCILIĞA GİDİP ANLATIRSA?

MİT’in cevaplaması gereken başka ByLock soruları da var. En önemli delil olarak sunulan ve 15 Temmuz ‘kontrollü’ darbe girişimden önce vâkıf olunan uygulamanın sahibi David Keynes’in 12 Haziran ile 7 Ağustos arasında Türkiye’de olduğu biliniyor. 7 Ağustos’ta elini kolunu sallayarak Atatürk Havalimanından çıkıp gitmiş. Litvanya’dan sunucuları alıp geldiği efsaneleriyle anlatılan istihbarat servisi uyumuş. Her türlü şifreyi elde edebileceği bir numaralı sanık; hadi olmadı en önemli tanık tam darbe günlerinde Türkiye’deymiş! Emre Erciş, sosyal medyada yeni bir iddia attı ortaya. Keynes, ABD’de savcılığa gidip suç duyurusunda bulunmuş. Şikayet bir kişi hakkında gibi görünse de konu incelemeye alınırsa örtülmeye çalışılan bazı şeyler ortaya dökülebilir. 15 Temmuz’la ilgili Batılı istihbarat kaynaklarının bizde kimsenin söylemeye cesaret edemediği çelişkileri gündeme sokmasına benzeyebilir.

Günün bombası MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’den. Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinin biraz hafifletilmiş halini dile getiren Bahçeli, “100 bini aşkın kullanıcıdan bahsediliyor. Bunların içinde siyasiler kimdir, o söylenmiyor. Zaman içinde ortaya çıkacak gibi geliyor bana.” Başbakan Binali Yıldırım’ın ‘siyasiler yok işin içinde’ açıklamasına yeni ortağı Devlet Bey bile inanmamış.

Cumhuriyet yazarı Kadri Gürsel’in muhatap olduğu absürtlüğe bakar mısınız? ByLock kullanan birileriyle iletişim diye suç uydurmuşlar. Artık çalan telefonu açmadan önce muhatabın MİT’ten ‘ByLocku yoktur’ yazısı getirmesini isteyeceğiz herhalde.

ByLock, istediklerini içeri tıkabilecekleri kullanışlı bir aparat. Ama aynı zamanda bir ateş topu, herkes diğerinin kucağına bırakma çabasında. İki tarafı keskin bir bıçak ve kaçınılmaz olarak birilerini kesecek. Bugün ya da yarın…

[Sefer Can] 11.4.2017 [TR724]

Tevbe kapısı açık, lakin… [Tarık Toros]

Ne söylerseniz söyleyin, ne kadar haklı olursanız olun, belgesi bilgisi ile açık seçik ortaya koysanız dahi… Ülkeyi el birliğiyle uçurumun kenarına getiren siyasetçi, gazeteci, akademisyen, biat etmiş bürokrat takımının, Ankara’ya yaslanmış işadamlarının vs…  Aklının başına geleceğini filan düşünmeyin. Anlatmayın boşuna, nefesinizi yormayın. Hayatları boyu bir baltaya sap olmamış bu tipler, Saray konforunu sürüyor. Bırakmazlar, bırakamazlar. Devlet katına çıktılar. İtibar gördüler. Cepleri doldu. Önceki hayatlarında bu yoktu. Çok iyi biliyorlar ki, liyakat esas bir dünyada yerleri yok. Bu devran geçince de olmayacak. Hatta eskisinden beter hale düşecekler. Kimi, işlediği tescilli-belgeli açık suçlardan dolayı içeri düşecek. Kimi, yurt dışına çıkardığını sandığı parayla yırtabileceğini sanacak. Kimi, maddi-manevi sefalete mahkum olacak, öyle de hayatını sonlandıracak. Dördüncü şık yok. Bir ülkeye kötülük yapmak için özellikle bir ekibi başa getirsen, bu kadarını yapamazdı.

GÜNEŞ BATIDAN DOĞDUKTAN SONRA…

Bir parantez de, son dönemde vozurdamaya başlayanlar için açalım. İsimleri lazım değil, siyasal iktidara “amasız-fakatsız” destek veren, bu uğurda tüm geçmişini bir torbaya koyan entel, liberal, yazar, akademisyen grubundan bazıları, son dönemde “Bu gidiş, gidiş değil” demeye başladılar. Referandumda oyunun rengini “hayır” olarak açıklayanı mı istersin, “keyfilik kurumsallaşıyor” diyeni mi, “parti devleti” çığlıkları atanı mı…! İtikatta vardır hani, güneş batıdan doğduktan iman etmenin kıymeti yoktur. O hesap. Hiç bir önemi yok bunların. Üç buçuk senedir bağıra bağıra uyardık, başımıza gelmeyen kalmadı. Şimdi izliyorum, o günlerde bizi hedef gösterip şeytanlaştıranlar, benzer cümleler kurmaya başlamış! Kendilerine dahi saygıları yok.

TAKİYE İMİŞ..!

Esasen, yıllarca susup, tek adamı ve uygulamalarını alkışlayanların, hukuksuzlukları meşrulaştıranların gerçek niyetleri başkaymış. Lidere tabasbus ederken takiye yapmışlar. Yani, AKP bir grupla hesabını görürken özellikle ses etmemişler. Dereyi geçene kadar da “destekliyor” görünmüşler. Ta ki, misyonunun bittiğini görünceye kadar… Şimdi, o attan indiler, tekrar “Avrupa Birliği ve demokrasi” atına binerek yola devam edeceklerini düşünüyorlar. Çok hınzırlar! Ülkeyi uçuruma sürükleyenlerin niyeti belli, açık. Asıl bunlardan korkmalı.

PAYLAŞMAYIN BUNLARI…

Bakıyorum, siyasal iktidarı eleştirmeye başlayan “eski müttefikler” şu günlerde muhaliflerin baş tacı. Sözleri, düşünceleri “muhalif” ya, gören üzerine atlıyor, paylaşıyor. Hatta, tebrik edip kutluyor. Anadolu’da tarih boyunca yaşanmamış hukuksuzluklara, insan hakkı ihlallerine ve kısmi soykırıma imza atılıyor. Ve bu yolun taşları, son üç buçuk yıldır özenle döşendi. Kimse kusura bakmasın, üç buçuk yıl boyunca, buna destek olanın, kol kanat gerenin, hatta sessiz-suskun kalanın şimdi şakımaya başlamasının bir kıymeti yok. Bu tiplere, kaybettikleri saygınlıklarını bu yolla kazanma şansını verenlere de esefler olsun!

AHMET KAYA ÖRNEĞİ…

Bazı geceler, şarkı paylaşırım. O anın efkarı neyse artık, ona göre bir şey. Son aylarda, çevremden sık işittiğim için biliyorum. Dönemin zulüm çarkları altında ezilenlere en iyi gelen şarkılar, Ahmet Kaya şarkıları. Sözleri, müziği, döneme cuk oturuyor. Bugün maşallah Ahmet Kaya el üstünde tutuluyor. Çok değil, bundan 15-20 sene önce kapısını çalan yoktu. 1999’da toplumsal lince maruz kalınca Paris’e gitti, daha da dönmedi. Hürriyet gazetesinin de muazzam katkısıyla artık araçlarda şarkıları kısık sesle dinlenebiliyordu, polis çevirmesinde filan teybi kapatıyordunuz. Neyse, Ahmet Kaya’nın Paris sürgünü, ölene dek bir buçuk sene sürdü. O zaman zarfında bir avuç dostu dışında ziyaretçisi de olmadı. Yavuz Bingöl yıllar sonra onun anısına yapılan bir programda pişmanlığını paylaşmış, Paris’e gittiğinde bırak görüşmeyi, telefon etmeye bile çekindiğini anlatmıştı. Bunun üzerinden çok geçmeden aynı Yavuz Bingöl’ün, esasen egemenlerin çizgisinden hiç çıkmadığını ibretle gördük. İşte pişmanlıklar böyle inişli çıkışlıdır. Kimin gerçekten nedamet getirdiğini de bilemezsiniz. Sizi bilmem ama ben o konuda pek anlayışlı değilim. Yarın, “Kusura bakma, çok kötülük edildi, yanınızda olamadık, pişmanım” diyene de söyleyeceğim şu yani: Tevbe kapısı açık, buyur gir, Allah’ın affetmeyeceği günah yok. Lakin bana fazla görünme!

[Tarık Toros] 11.4.2017 [TR724]